İklim Çöküşünün Semantik Daraltılması — Birleşmiş Milletler
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk’ün iklim değişikliğini insan haklarıyla eşleştiren açıklaması, yüzeyde insani bir duyarlılık çağrısı gibi görünse de, aslında insanlık bilincinin en karanlık eşiğini semantik olarak yeniden kodlayan derin bir müdahaledir. Türk, iklim çöküşünün sistemik, geri dönüşsüz ve özünde apodiktik olan krizlerini, insan haklarının mikro-juridik evrenine tercüme ederek, makro-ontolojik bir felaketi yönetilebilir, müdahale edilebilir ve hukuki olarak tasnif edilebilir bir kriz formuna dönüştürür. Bu, sıradan bir politik söylem değil; insan zihninin mutlak krizleri algılama biçimine yönelik radikal bir bilinçdışı düzenlemedir. Çünkü iklim krizi, yapısal olarak, insan türünün kendisiyle birlikte yarattığı tüm kurumların ötesine geçen ve hiçbir normatif çerçeveyle tam olarak kuşatılamayan bir krizdir. Türk’ün yaptığı şey, bu temsil edilemez ontolojik bütünlüğü mikro-normatif bir kategoriye indirgemek ve böylece krizi zihnin işleyebileceği bir ölçeğe sıkıştırmaktır. İnsan hakları, burada bir etik idealden ziyade bir semantik kapsül görevi görür: kontrol edilemeyen doğa-tehdidinin, kontrol edilebilir bir hukuk diliyle yeniden adlandırılması için kullanılan bilinçdışı bir araç.
Bu söylemde asıl işlevsel olan, krizin niteliğini değiştirmek değildir; krizin insan zihnindeki temsil kipini dönüştürmektir. Zira insan zihni, çözümü olmayan, sınırsız ve varlığı tehdit eden makro-krizleri doğrudan işleyemez. Mutlak kriz, zihinde bir “boşluk”, bir “temsil edilemezlik alanı” yaratır; bu alan, öznel ve kolektif bilinçte dayanılmaz bir gerilim oluşturur. İşte insan hakları dili, tam da bu dayanılmaz boşluğu doldurmak için devreye girer. İnsan hakları, normatif olarak tutarlı, kavramsal olarak yönetilebilir, politik olarak uygulanabilir bir dil olduğundan, iklim çöküşünün devasa bilinemezliğini epistemik bir çerçeveye sıkıştırır. Böylece doğa kaynaklı apodiktik tehdidin yarattığı varoluşsal bilinçdışı gerilim, “çözülebilir bir yönetim sorunu” olarak yeniden sembolize edilir. İnsan hakları, bu bağlamda, hukuki bir kavram değil; kolektif korkuların yönetimini sağlayan bir anlamlandırma tekniğine dönüşür.
UN söylemi burada bir yatıştırma mekanizması üretir: İçinde bulunduğumuz felaketin tüm ölçeğini kavramak imkânsız olduğunda, onun semantik alanını küçültmek psikolojik ve toplumsal olarak zorunlu hale gelir. İnsan hakları dili, mutlak doğa felaketinin yarattığı kontrolsüzlük hissini dağıtarak, yerine kontrol edilebilir bir temsil modeli koyar. Bu modelde iklim krizi, artık ontolojik bir çöküş değil, yönetişimsel bir aksaklık olarak görünür; doğanın hışmı değil, devletlerin ve kurumların eksik politikası olarak simgeleştirilir. Bu, krizi küçümsemek değil; krizi bilinçdışında işlenebilir hâle getirmek için gerekli olan epistemik küçültme işlemidir. Çünkü insan zihni, “çözümü olmayan felaket”i tolere edemez; onu her zaman çözümü mümkün görünen sembolik bir çerçeveye indirger. Türk’ün söylemi, bu indirgeme işlemini küresel ölçekte kurumsallaştıran bir dil üretir.
Kontrol edilemeyen doğa-tehdidinin mikro-juridik formlara sıkıştırılması, moderniteye özgü bir bilme tarzıdır: Doğanın mutlak özerkliğini, insanın yönetsel kategorilerinin içine hapsetmek. Bu söylem sayesinde iklim felaketi, insan hakları ihlali formunda temsil edilir; böylece insanlar, devletler ve kurumlar için “eylem alanı” yeniden tanımlanmış olur. Artık mesele, bir doğa olayı değil; bir hukuki sorumluluk. Bir varlık krizi değil; bir yönetim krizi. Bir ontolojik kopuş değil; politik bir görev.
Bu nedenle Türk’ün açıklaması, yüzeyde insan hakları duyarlılığı olarak görünse de alt katmanda, kolektif bilinçdışının krizi kavrama biçimini yeniden kodlayan bir epistemik mühendislik hareketidir. İklim çöküşünün semantik alanını küçültür; daha doğrusu, semantik alanın ölçeğini insan zihninin taşıyabileceği boyuta uyarlar. Bu, krizin gerçekliğine değil; krizin temsil edilebilme kapasitesine yapılan bir müdahaledir. Çünkü insan türünün hayatta kalabilmesi, yalnızca krizi çözmesine değil; krizi zihinsel olarak yönetilebilir bir forma sokmasına bağlıdır. İnsan hakları söylemi, bu yönetilebilirliği sağlayan kolektif bir sembolik düzen işlevi görür.
Bu nedenle Türk’ün sözleri, iklim krizini hafifletmek değil, onu kavranabilir kılmak için yapılan bir bilinçdışı çeviri işlemidir: Apodiktik bir varlık tehdidi, yönetilebilir bir semantik alana hapsedilir ve böylece insanlığın zihinsel yapısı felaketin ağırlığı altında dağılmaktan korunmuş olur.
Yabancının Devletleşmesi: İngiltere’nin Mülteci Rejimi — Birleşik Krallık
İngiltere’nin modern tarihindeki en sert ve kapsamlı mülteci politikası reformunu açıklaması, yüzeyde yalnızca “sistemi düzeltme”, “düzensiz akışı kontrol etme”, “ulusal güvenliği sağlama” gibi yönetimsel kodlarla ifade edilse de, özünde Kristeva’nın “yabancı” kavramının kolektif düzeyde yeniden sahnelenmesidir. Devletin sığınmacıya yönelik bu yeni rejimi —daha uzun bekleme, daha geç oturum, daha çok denetim, daha az hak ve daha fazla gözetim— yalnızca bir yasama değişikliği değil; öznenin kendi içindeki bölünmüşlüğü dışsallaştırarak görünmez kılma mekanizmasıdır. Kristeva’ya göre yabancı dışarıdan gelen bir figür değil, Oidipal kopuş sırasında öznenin bilinçdışına ittiği, fakat asla kaybolmayan içsel yarığın ta kendisidir. Yabancı hem içimizdedir hem dışımızda; hem en tanıdık olandır hem en tahammül edilmez olan; hem kabul edilmesi gerekendir hem denetlenmesi gereken. İngiltere’nin sertleşen mülteci rejiminde bu ambivalans artık kurumsal bir vücut bulmuş durumdadır.
İngiltere, tarihsel ve coğrafi yapısı gereği çift yönlü bir Oidipal kopuş yaşayan kolektif bir özne gibi davranır: önce kıta Avrupası’ndan coğrafi ayrılış, sonra Brexit ile siyasal kopuş. Bu iki kopuş, öznenin içindeki yabancıyla hiçbir zaman bütünleşememesine neden olur; yabancı hep dışarıda yeniden üretilir, hep dışarıya yapıştırılır. Mülteci figürü işte bu nedenle İngiltere için yalnızca “dışarıdan gelen” değildir; öznenin kendi içinde bastırdığı, taşıdığı, ama tanıyamadığı yabancının politik ekranıdır. Devletin sert politikası —sürekli gözden geçirme, destek mekanizmalarının azaltılması, kalıcı oturum için neredeyse ulaşılmaz süreler, disipline edici bir hukuk dili— öznenin içsel yabancıya tahammülsüzlüğünün kurumsallaşmış formudur. Böylece içsel yabancı dışsal mülteciye yüklenir; içsel bölünmüşlük dışlama performansına dönüşür; bilinçdışı yarık bir güvenlik söylemiyle kapatılır.
Bu psiko-politik yapı İngiltere’ye özgü iki ek travmatik katmanla daha da keskinleşir. Ada psikolojisi, Oidipal kopuşun coğrafi bedenleşmesidir: anne-figüründen ayrılış bu kez mekânın kendisine kazınmış bir kader olarak yaşanır. Kıta Avrupası’ndan ayrılık, bilinçdışında sürekli yeniden sahnelenen bir ayrılık travması yaratır; sınırlar bu yüzden kapatılır, yabancı sürekli kontrol edilmesi gereken bir nesne olarak kurulur. İkinci katman ise imparatorluk travmasıdır: yüzlerce kültürü içine alıp sonra dışlayan bir tarih, içsel yabancıyla gerçek bir bütünleşmenin hiçbir zaman mümkün olmadığını gösterir. Brexit bu travmanın tekrarıdır: “Artık annenin içinde değilim; kendi yasamı kuruyorum.” Bu kopuşlar, İngiltere’nin mülteci figürüne karşı hem yakınlık hem nefret içeren, hem kabul hem dışlama üreten çifte vicdanını oluşturur.
Kristeva’nın yabancısı tam burada devreye girer: yabancı dışarıda olan değil, öznenin kendine en yakın ama en tanıyamadığı kırılmadır. Bu yüzden toplum yabancıyı kabul etmek zorunda hisseder, çünkü onu içinden tanır; ama aynı yabancıyı kontrol altına almak zorunda hisseder, çünkü onda kendi bölünmüşlüğünü görür. İngiltere’nin mülteci politikası bu ambivalansın devletleşmiş hâlidir. Devlet burada yalnızca bir yönetim makinesi değildir; devlet, toplumun kendi içindeki yabancıyı dışarıya projekte etmesini organize eden psiko-politik bir aparat hâline gelir. Mülteci politikalarının sertleşmesi öznenin kendi içsel yabancıya tahammül edememesiyle doğru orantılıdır. Mülteci bu yüzden İngiltere için bir dışsal özne değil; içsel yarığın geri dönüşüdür — reddedilen ama asla yok olmayan, dışlanan ama her seferinde başka bir biçimde geri dönen bilinçdışı fazlalık.
Sonuç olarak, İngiltere’nin mülteci reformu bir sınır düzenlemesi değil; öznenin kendi yarığını, kendi içsel yabancısını, kendi Oidipal artığını dışarı atmak için sahnelediği kolektif bir ritüeldir. Devlet bu ritüelin mimarıdır; mülteci ise bu yarığın taşıyıcısı. Bu yüzden İngiltere’nin politikası gerçekte sığınmacıları düzenlemekten daha fazlasıdır: toplumsal bilinçdışının kendi yarığını mülteci bedenine yazmasını mümkün kılan bir semantik, psikanalitik ve politik mekanizmanın ta kendisidir.
Tikel Güvenliğin Tümel Çöküşü: Militarizmin Karbon Ontolojisi — Küresel
CEOBS’in militarilerin küresel iklim üzerindeki etkisine ilişkin ilk kapsamlı analizinin gösterdiği şey, orduların tek başına küresel emisyonların %5’inden fazlasını üretmesi değildir; asıl gösterdiği, tikel insan topluluklarının kendi güvenliklerini koruma adına tümel tür varlığını sistematik olarak tükettiği paradoksal mekanizmanın dünyaya çıplak biçimde sızmasıdır. Bir ordunun yakıt tüketimi, lojistiği, altyapısı, savaş hazırlığı ve sürekli genişleyen karbon-intensif teknolojik kapasitesi yalnızca çevresel bir yük değildir; insanlığın kendi kendine yönelmiş kolektif-intihar eğiliminin maddi formudur. CEOBS raporu, askeri sektörün eğer bağımsız bir ülke olsaydı dünyanın en büyük dördüncü kirleticisi olacağını gösterirken, görünürde sadece “şeffaflık eksikliği” veya “emisyon hesaplaması” sorunlarından bahseder; fakat bilinçdışı düzeyde açığa çıkan, insan türünün bütün siyasal örgütlenmesinin kendi varlık koşullarına yönelik yapısal bir saldırı olarak işlediğidir.
Tikel devletlerin kendi güvenlikleri için askeri kapasiteyi artırması rasyonel görünür; ancak bu rasyonalite her adımda küresel ısınmayı hızlandırdığı için tümelin, dolayısıyla yine tikelin kendisini yok eden bir döngüye dönüşür. Tikelin kendini koruma refleksi, tümelin yok oluşuna yatırım yapar; tümelin yok oluşu geri dönüp tikeli yok eder. Böylece insanlık, kendi varoluş zemini olan iklim sistemine karşı savaş veren türsel bir antagonizmanın içine sıkışır: insan kendi kendisinin düşmanı olur. Bu, Freud’un ölüm dürtüsünün toplumsal-makro ölçekte gerçekleşen versiyonu gibidir: yaşamak için ölüm üreten bir yapısal zorunluluk.
Aslında askeri emisyon verisi yalnızca bir çevresel veri değil, tikel-siyasal mantığın içsel çöküşünün epistemik işaretidir. Tüm insan toplulukları kendi kimlik bütünlüğünü bir “ortak düşman” figürü üzerinden kurar; bu figür neredeyse her zaman başka bir insan topluluğudur. Tikel kimlik → ötekileştirme → çatışma → askeri üretim → karbon salınımı → iklim çöküşü zinciri tikel varlığın kendini gerçekleştirme biçimi hâline gelir. İnsan, birlik olmak için başka bir insana düşman olmak zorunda kaldığı sürece, her türlü tikel güvenlik adımı tümel varlık koşullarını aşındıracak, bu aşınma tekrar tikeli vuracak ve döngü zorunlu olarak devam edecektir. Bu yüzden askeri sektörün küresel karbon bütçesindeki payı yalnızca teknik bir sorun değil; tikel örgütlenmenin kendi mantıksal sonucudur.
Ancak iklim krizi, tarihte ilk kez bu tikel antagonizmayı boşa çıkaran radikal bir ontolojik dönüşüm yaratır. Çünkü iklim çöküşü etnisiteye, sınıra, kimliğe, dine, devlete veya ulusal menfaate göre ayrım yapmaz; insan türünün bütün tikellerine eşit düzeyde yönelmiş insan-dışı bir tehdittir. Bu, insanlık tarihinde ilk kez düşmanın bir başka insan olmak zorunda olmadığı anlamına gelir. Tikel örgütlenmenin iç zorunluluklarından biri olan “ortak düşmanı kendi içinde üretme” mekanizması ilk kez dışsal bir alternatif bulur. Bu dışsal tehdit —iklim çöküşü— tikel çıkarı tümel bilince dönüştürebilecek tek güçtür; çünkü tüm tikellerin kaderini aynı varoluş alanına bağlar. İnsan, artık birbirine karşı değil; kendi varoluş koşullarının çöküşüne karşı konumlanmak zorundadır. Bu psikopolitik kırılma, tikel siyasal organizasyonun kendi iç savaşını sürdüremez hâle geldiğinin işaretidir.
CEOBS raporunun verileri —askeri sektörün karbon salınımı, fosil yakıtlara bağımlılığı, savaş ekonomisinin görünmez doğa maliyeti— yüzeyde teknik gibi görünür; ancak tüm bu veriler, insanlık tarihinde ilk kez türün kendi kendisine karşı kurduğu siyasal mantığın çöktüğünü semantik olarak görünür kılar. Artık askeri kapasiteyi artırmak yalnızca başka bir tikeli tehdit etmeyi değil, türün kendisine yönelmiş bir saldırıyı temsil eder. Bu noktada iklim krizi, tikel varlığın tümel varlıkla çelişerek ilerlemesini imkânsız hâle getirir ve insan türünün ortak bir bilinçle hareket etmesi için zorunlu bir zemin yaratır.
Bu yüzden militarizmin karbon etkisine dair bilgi yalnızca bir çevre gerçeği değildir; insan türünün kendi iç savaşını durdurabilecek ilk dışsal karşıtın ortaya çıktığının ontolojik kanıtıdır. Ortak düşman artık başka bir insan değil, insanın kendi varlık koşullarının çöküşüdür. Bu, tarihte ilk kez tikel çıkarların kendi mantığını geçersiz kıldığı ve tümel bir bilinç alanının zorunlu olarak doğduğu andır.
Tümele Sıçrayan Tikel: Gazze–Kızıldeniz Geriliminin Ontolojisi — Filistin / Yemen
Gazze’deki trajedi, doğası gereği tüm insanlığı etkilemesi gereken, evrensel nitelikli bir felakettir; çünkü hem etik hem ontolojik anlamda türün ortak kırılganlığına dokunur. Fakat modern dünyanın patolojik duyarsızlık eşiği, bu trajediyi tikel düzeye hapseder. Böylece Gazze’de yaşanan yıkım, yalnızca orada yaşayan insanların acısıymış gibi temsil edilir; tümelin tikele sıkışması, felaketin asıl felaketidir. Tümel olan kendi doğasına uygun davranamaz; tikele çarpa çarpa onu aşındırır, fakat yine de tümele ulaşamaz. Sonuç: hem etik hem epistemik bir kategori çöküşü. İnsanlık, tümel olanı duyamadığı için tikel aşınma sürekli derinleşir — fakat yine de tikele mahkûm kalır.
Tam bu epistemik sıkışma anında Husiler’in Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırıları devreye girer. Yüzeyde bu saldırılar tikel bir askeri eylem gibi görünür: Yemen’deki Husiler, Gazze’ye destek gerekçesiyle İsrail’e giden veya İsrail’le bağlantılı olduğunu düşündükleri gemileri hedef almış, ABD ve İngiltere gemilerini de aynı kategoriye dâhil etmiştir. Ancak Kızıldeniz’in konumu, bu tikel saldırıları küresel ticaretin merkezine bağlar. Dünya deniz ticaretinin %12’sinin geçtiği bu boğum, yalnızca bölgesel bir koridor değildir; küresel akışların ana hattıdır. Bu yüzden Husilerin tikel saldırısı, doğrudan tümel—evrensel bir ekonomik ve jeopolitik kırılma üretir.
Tam da burada paradoks belirir:
Gazze’deki tümel trajedi tümele ulaşamazken, Husilerin tikel saldırısı tümele sıçrar.
Gazze’deki manevi aşınmanın formülü şuydu:
→ Tümel trajedi tikele çarpar,
→ tikel alanı aşındırır,
→ fakat patolojik duyarsızlık nedeniyle tümele geçemez.
Husilerin eylemi bunun maddi karşılığıdır:
→ Tikel saldırı,
→ stratejik konumu gereği küresel ticaret akışına çarpar,
→ tikelden tümele anında geçer.
Bu nedenle Husi eylemi, Gazze’de gerçekleşemeyen şeyin maddi simülasyonudur:
tümelin maddi dünyaya zorunlu geri dönüşü.
Gazze’deki trajedi insanlığın duyarsızlığı yüzünden tikele gömülmüşken, Kızıldeniz’deki eylem tikelden tümele yükselerek tümeli zorla görünür kılar. Birinde evrensel olan tikele sıkışır; diğerinde tikel olan evrensele sıçrar. Bu iki hareketin karşıtlığı, aynı yapısal gerilimin iki yüzüdür: tümelin insanlık tarafından taşınamaması.
Sonuçta Husiler —bilinçli olmaksızın— Gazze’de tümele ulaşamayan trajedinin maddi düzeyde dışavurumunu üretirler. Bu saldırılar, tikel eylemin tümeli nasıl tetikleyebileceğinin bir modeli hâline gelir: tikelin maddi dünyada tümele zorunlu geçişi. Gazze’de gerçekleşemeyen sıçrama, Kızıldeniz üzerinden gerçekleşir. Husiler böylece, tümel trajedinin tikelde sıkışıp yarattığı aşınmayı maddi düzeyde yeniden canlandırarak, insanlığın duyamadığı tümelin maddi simülasyonunu üretmiş olurlar.
Savaşın Kesinti Yanılsaması: Gazze’de Sürekliliğin Psişik Bölünmesi — Filistin
Gazze ve Filistin’deki savaşın “bitiyor” gibi yapılıp asla bitmemesi, olgusal bir durumdan çok, bilinçdışı bir nötralizasyon mekanizmasıdır. Savaş, gerçekte kesintiye uğramaz; süreklidir, akışını asla durdurmaz ve mutlak sonlanma gerçekleşene kadar devam eder. Fakat insan psişesi, aralıksız kaosu taşıyamaz. Bu yüzden tarihsel bilinç, hiç durmayan bir savaşın sürekliliğini psişik olarak bölmek, kesintiler varmış gibi “yönetilebilir segmentlere” ayırmak zorundadır.
Gerçek:
→ Savaş süreklidir.
Bilinçdışı temsil:
→ Savaş kesintiye uğrar, biter, sonra yeniden başlar.
Bu, çelişki değil; psiko-politik bir zorunluluktur.
Çünkü savaş, aralıksız devam eden bir fenomen olarak deneyimlenseydi, öznenin psikolojik bütünlüğü çökerdi. Sürekliliğin ağırlığını taşınabilir kılmak için, bilinçdışı düzeyde bir “kesinti illüzyonu” üretilir. Diplomatik ateşkesler, geçici duraksamalar, “operasyon araları” tam da bu illüzyonun kurumsallaşmış biçimleridir. Bunlar olgusal bir durma değil, sürekliliği sürdürülebilir kılmak için bilinçdışının ürettiği nefes alma aralıklarıdır.
Başka bir ifadeyle:
Olgusal düzlemde savaş hiç kesilmez.
Politik düzlemde kesiliyormuş gibi yapılır.
Psişik düzlemde bu kesinti gerçekmiş gibi deneyimlenir.
Bu mekanizma yalnızca Gazze’ye özgü değildir; uzun süreli tüm savaşların ortak yapısıdır. İnsan zihni sürekliliği doğrudan işleyemez; bu nedenle sürekli olan her şey (savaş, kriz, acı) bilinçdışı tarafından “bölünerek” temsil edilir. Savaşın bitip yeniden başlaması, siyasi bir realiteden çok, kolektif bilinçdışının sürekliliği parçalamaya duyduğu varoluşsal ihtiyaçtır.
Gazze’de yıllardır süren savaşın hiç durmaması ama “bir türlü bitmeyen kesintilerle” sahnelenmesi tam olarak bu yüzden:
→ Süreklilik olgusal,
→ Kesinti psişik,
→ Diplomatik duraklamalar ise bu psişik ihtiyacın meşrulaştırıcı araçlarıdır.
Bu çerçevede Gazze savaşının yapısı şudur:
-
Savaş süreklidir — ontolojik gerçeklik.
-
Kesintiler birer illüzyondur — psişik zorunluluk.
-
Diplomatik süreçler, bu illüzyonun kurumsallaşmış biçimidir — politik işlev.
Dolayısıyla savaşın yıllarca sürmesi, bu kesinti illüzyonunun zaten hiç gerçek olmadığının kanıtıdır:
Kesinti yoktur; sadece kesinti yanılsaması vardır.
Shenzhou-22 ve Mekânın Ontolojik Mülkiyeti: Kantçı Kategorinin Tamamlanması — Çin
Çin’in 25 Kasım’da Shenzhou-22 insanlı uzay aracını fırlatacak olması, yüzeyde yalnızca yeni bir “teknolojik başarı” gibi görünür. Ancak bu olay, insanlığın uzayla kurduğu ilişkinin hem felsefi hem ontolojik hem de epistemik düzeyde radikal bir eşiğe işaret eder. Çünkü insanı uzaya göndermek, bir gezegene araç göndermekle kıyaslanamayacak kadar daha temel bir dönüşüm yaratır: epistemik olarak tasarlanmış mekânın ontolojik olarak tamamlanması.
Kant’ın transandantal estetiğinde mekân, insan zihninin deneyimi mümkün kılan apriori formudur. Nesneler “orada olduğu için” değil, biz mekân kategorisiyle algıladığımız için yer kaplarlar. Bu yüzden keşif dediğimiz eylem, çoğu zaman zaten zihnin mekân kategorisiyle doldurduğu bir çerçevenin duyusal olarak tamamlanmasından ibarettir. Yeni bir ada bulduğumuzda mekân kategorisi yenilenmez; yalnızca onun içeriği genişler.
Uzay ise bu modelin istisnasıdır.
Çünkü uzay, insanlık tarafından yüzyıllardır:
-
matematiksel olarak temsil edilmiş,
-
fiziksel yasalarla formüle edilmiş,
-
koordinat sistemi içinde haritalanmış,
-
epistemik olarak bilinir hâle getirilmiş,
ama ontolojik olarak boş bırakılmış bir mekândır.
Yani Kant’ın mekân kategorisinin temsil düzeyinde keşfedilmiş fakat fenomenal düzeyde deneyimlenmemiş en uç bölgesidir.
Bu nedenle uzaya araç göndermek yalnızca yeni bir bilgi üretir; fakat uzaya insan göndermek, mekân kategorisinin epistemik temsilini ilk kez ontolojik düzeyde doldurur. İnsan bedeni, temsilin içindeki boşluğu varlıkla mühürleyen aktördür. Temsil → gerçek mekâna dönüşür; soyut mekân → fenomenal mekân olur.
Tam da bu yüzden Shenzhou-22 yalnızca bir “uçuş” değildir; uzayın transandantal statüsüne müdahaledir.
ABD–Çin rekabeti teknolojik değil; epistemik mekânın ontolojik mülkiyeti üzerindeki savaştır
Epistemik alan herkesindir.
Ama ontolojik alan, ayağı ilk basanın olur.
Bu nedenle ABD–Çin uzay rekabeti:
değildir.
Bunların hiçbiri işin gerçek çekirdeği değildir.
Çekirdek şudur:
Epistemik olarak tasarlanmış olan Mekân’ın ontolojik gerçekleşmesini kim sahipleniyor?
Kim insanı gönderirse:
-
uzayın fenomenal gerçekliğini kurar,
-
temsilin boşluğunu doldurur,
-
Kantçı mekân kategorisinin “boş bölgesine” varlık kaydı bırakır,
-
epistemik mekânı ontolojik olarak kolonize eder.
Bu yüzden Çin’in Shenzhou-22 hamlesi, ABD için sadece “stratejik bir tehdit” değil, ontolojik bir meydan okumadır. Çünkü uzay, epistemik olarak herkesin ortak malıyken, ontolojik olarak bedenini oraya sokabilenin politik mülküne dönüşür.
Bu yarış tamamen yeni bir savaş türüdür:
Uzay: Keşfedilmiş ama ontolojik olarak eksik mekân
Uzay, coğrafi keşiflerin tersine:
Bu nedenle Shenzhou-22 şu anlama gelir:
İnsanlık tarafından yüzyıllardır temsil edilen mekânın ilk kez Çin tarafından ontolojik olarak gerçekleştirilmeye çalışılması.
Bu, epistemik olanı ontolojik kılma hakkı üzerindeki ilk küresel gerilimlerden biridir.
ABD’nin uzay istasyonları ile Çin’in Tiangong’u arasındaki yarış, temsilin fenomenal doldurulması üzerindeki mücadeledir.
Teori ve pratik ilk kez uzayda birleşir
Uzay yolculuğu, bilginin genişletilmesinden ziyade:
-
bilginin ontolojik teyidi,
-
mekân kategorisinin fenomenal doldurulması,
-
soyut mekânın somut bedenleşmesi,
-
epistemik tasarımın ontolojik mühürlenmesi
işlevini görür.
Bu nedenle Çin’in Shenzhou-22 hamlesi, yalnızca bilimsel bir ilerleme değil; Kant’ın mekân kategorisinin tarihsel kaderine felsefi bir müdahaledir.
ABD–Çin rekabeti ise bu kategorinin ontolojik mülkiyetini belirleme mücadelesidir.
Uzaya insan göndermek, Kant’ın apriori mekân kategorisinin yüzyıllarca temsil edilmiş ama ontolojik olarak boş kalmış alanını ilk kez bedenle doldurmaktır.
Çin’in Shenzhou-22 hamlesi, epistemik olarak bilinen uzayı ontolojik olarak gerçekleştirme iddiasıdır; ABD–Çin uzay rekabeti ise epistemik mekânın ontolojik mülkiyeti üzerindeki savaşa dönüşmüştür.
Şiddetin Ontik Ritmi ve Kurumun Yutulması: Golovkin’in Federasyona Geçişi — Kazakistan
Boks gibi dövüş sporları, temsilin askıya alındığı ve öznenin yalnızca “saf ontik birim” olarak varlık gösterdiği çok nadir alanlardır. Ring, zihinsel, kültürel ve sembolik tüm katmanların çözüldüğü; geriye yalnızca varlığın kendisini topyekûn bir eylem halinde sürdürebilme kapasitesinin kaldığı bir mekândır. Burada şiddet, sıradan anlamıyla bir saldırı değildir: Şiddet, simülakrın kendi bütünlüğünü korumak için dışarıya doğru genişlediği tek saf eylem biçimidir.
Bir simülakr—yani kendi iç bütünlüğünü dış dünyanın bağlamsal çözümleyiciliğinden korumak için kurduğu kapalı düzen—dış dünya tarafından sürekli tehdit edilir. Dışarıyla kurulan her temas, bu düzeni çözme potansiyeline sahiptir. Bu yüzden şiddet, simülakrın kendisini bütünüyle seferber edip dış dünyaya “varlık beyanı” göndermesinin en yoğun formudur. Şiddet, varlığın dış bağlam tarafından geçersizleştirilme riskine karşı verdiği ontolojik bir cevap, bir bütünlük savunmasıdır.
İşte bu nedenle, şiddetin temsil edildiği değil, bizzat üretildiği en yoğun alan dövüş sporlarıdır. Ringde tek bir parça, tek bir yönelim dış bağlam tarafından ele geçirilebilir; bu nedenle saldırı, öznenin tüm varlığıyla “topyekûn” hareket etmesini zorunlu kılar. Şiddet parçalı olamaz—aksi hâlde saldıran özne, kendi paradigmasından koparak dış bağlamın içine düşer. Bu yüzden şiddet, ontik bütünlüğün korunması için topyekûn bir eylemdir.
Burada dövüş sporu bir eğlence değil; ontolojik bir ritüeldir.
Fakat bu ritüelin üzerinde kurulu federasyon mantığı, yüzeyde şiddetin resmî bir çerçevede düzenlenmesi gibi görünür. Oysa yapısal olarak durum tersinedir:
Çevreleyen yapı (federasyon), çevrelediği paradigmanın içine dahil olur.
Şiddeti düzenlediğini zanneden federasyon, aslında şiddetin ontolojik paradigmasına eklemlenmek zorunda kalır. Çünkü şiddet, topyekûn bütünlük savunması olduğu için, onu “dışarıdan” düzenlemek mümkün değildir; dışarıdan bir düzenleme girişimi ya şiddeti bozarak çöker, ya da onun ritmine dahil olur.
Bu nedenle federasyonel yapı, kaçınılmaz olarak şiddetin paradigmasına katılır; onu düzenlemekle kalmaz, onun tarafından “yutulur”.
Tam da bu yüzden, Golovkin’in boks federasyonunun başına geçmesi estetik ve ontolojik düzeyde rastlantı değildir.
Dışarıda duran kurumsal yapı, kendisini çevrelediği şiddet ritüelinin içine çekilerek ona göre yeniden şekillendirir. Çünkü şiddetin paradigması, temsil dışı bir bütünlüktür ve çevreleyen her yapıyı kendi içine dahil eder.
Golovkin’in başkan olması, sembolik bir atama değil:
Şiddetin ontik paradigmasının kurumsal yapıyı kendi ritmine katmasıdır.
Bu, iki düzeyde anlam taşır:
Ontolojik düzey:
Şiddetin topyekûn bütünlük savunusuna dayanan ritmi, federasyon gibi yüzeyde düzenleyici görünen yapıyı kendi altyapısına çeker. Kurum artık dışsal bir gözetleyici değil; şiddetin temsilcisi hâline gelir.
Estetik düzey:
Ritüelleşmiş şiddetin en saf temsilcisi olan birey (boksör), şiddet ritüelinin etrafını saran tüm kurumsal çerçeveyi yeniden biçimlendirir.
Federasyon artık “şiddeti yöneten” değil, şiddetin ritüelini meşrulaştıran bir yüzey hâline gelir.
Sonuçta ortaya şu çıkar:
Şiddet, bireyin ontik bütünlüğünü koruma ritminden çıkarak kurumsal düzeye taşınır; ringin paradigması federasyonun paradigmasını belirler.
Bu da haberin yüzeysel anlamını tamamen aşan bir gerçekliği ortaya koyar:
Golovkin’in federasyon başkanı olacağı iddiası, spor dünyasında bir yönetim değişikliği değil;
şiddetin ontik ritminin kurumsal alanı ele geçirip kendi bütünlüğüne dahil etmesidir.
Haber yalnızca yüzeydir:
Asıl olay, şiddetin temsil edilemez bütünlüğünün kurumsal yapılara doğru genişlemesi—ve bunu birey düzeyinde gerçekleştiren ontik birimin (Golovkin) ritüelin başına geçerek simülakrın merkezine oturmasıdır.
Fina Tropikal Siklonu: Tehlikenin Kaos ve Düzen Modları Arasında Ontolojik Akışı — Avustralya
Avustralya’nın Northern Territory kıyılarına yaklaşmakta olan Fina tropikal siklonu çok güçlü rüzgârlar, yoğun yağış, sel ve fırtına dalgası riskleriyle yalnızca bir doğa olayının değil, tehlikenin ontolojik modlarının dönüşümünün görünür hâle geldiği bir eşiği temsil eder. Çünkü doğal afetler, bilincin tehlike karşısındaki konumunu pasifçe belirleyen olaylar değildir; tehlikenin neyi temsil ettiğini ve bilince hangi modda göründüğünü tamamen yeniden organize eden fenomenlerdir. Siklon, insan bilincine yalnızca “yaklaşan bir tehdit” sunmaz; aynı zamanda tehlikenin kaos-modundan düzen-moduna nasıl aktığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Bu nedenle tehlike, meteorolojik büyüklüğün bir fonksiyonu değil; ritmin, öngörülebilirliğin, eşzamanlılığın ve toplumsal dolaşıma giriş tarzının oluşturduğu çok-katmanlı bir yapıdır. Fina siklonu, tüm bu katmanları aynı anda harekete geçirerek insan bilincinin tehlikeyi nasıl kurduğunu fenomenolojik düzeyde açığa çıkarır.
Siklonun ilk duyulduğu anda ortaya çıkan şey tehlikenin kaos-modudur; bu modda tehlike bir nesne değildir, tehlike doğrudan özneyi hedef alan bir yoğunluk hâline gelir. Zihin tehlikeyle arasındaki mesafeyi kapatır; tehlike yalnızca “görülmez”, “hissedilir”. Bilinç genişlemez, tersine kapanır ve daralır; tehlike kendi fenomen olarak görünmez, yalnızca tehlikenin özne üzerindeki etkisi görünür olur. Kaygı, korku, irkilme, iç sıkışması gibi duyumsamalar tehlikenin “etkisinin fenomeni”dir. Bu aşamada kişi rüzgârın sesini, gökyüzünün kararmasını, denizin kabarmasını bir olay olarak değil, “beni tehdit eden şey” olarak deneyimler; tehlike öznenin içine çöker ve kaos-modu tehlikenin özne-içkin hâline dönüşür.
Ancak modern dünyada siklonlar yalnızca duyusal bir saldırganlık değildir. Fina günlerdir meteorolojik modellerde izlenmekte, yönü hesaplanmakta, rüzgâr şiddeti tahmin edilmekte, yağış miktarı önceden bildirilmektedir. Bu öngörülebilirlik tehlikenin bilince görünme biçimini kökten dönüştürür ve düzen-modunu üretir. Düzen-modunda tehlike duygusal sisini kaybeder, ilk kez fenomen olarak görünür. Duygulanım düşer, korku geriler; algısal bulutlanma çözülür ve netlik belirir. Tehlike öznenin içine çökmez; öznenin karşısına çıkar. Tehlike “beni tehdit eden” olmaktan çıkar, “kendisi olan bir şey” hâline gelir. Bu mod, tehlikenin duygulanımsız, nesneleşmiş, analitik bir veri hâline geldiği aşamadır. Böylece tehlike kaos-modunda örterken, düzen-modunda gösterir; Husserl’in deyimiyle düzen-modu tehlike, tehlikenin ilk kez kendisi olarak görünmesini sağlayan aşkın-geçişsiz bir görünüm üretir.
Kaos-modu ve düzen-modu arasındaki fark psikolojik değil, ontolojiktir. Çünkü bu iki mod, tehlikenin ne olduğu sorusunu bizzat değiştiren modlardır: kaos-modunda tehlike özneyi kuşatan içsel bir gerilimdir; düzen-modunda ise özne-dışı bir fenomen, “duygu-dışı enformasyon” hâline gelir. İnsan bilinci bir tehlikeyi anlayabilmek için duygulanımı askıya almak zorundadır; düzen-modunun işlevi budur. Öngörülebilirlik arttıkça tehlikenin ontolojik niteliği fenomenleşir; tehlike artık içsel baskı değil, dışsal bir bilgi nesnesi olur.
Fina’nın yalnızca bir bölgeyi değil, aynı zaman diliminde geniş kıyı hatlarını tehdit etmesi, tehlikenin bireysel moddan toplumsal moda geçişini sağlar. Toplum aynı anda aynı grafikleri okur, aynı radar görüntüsünü takip eder, aynı tahliye uyarılarına maruz kalır, aynı ritmik döngüye dahil olur. Böylece tehlike bireysel kaygıdan çıkarak kolektif bir bilgi nesnesine dönüşür. Ritmik tehlikeler, panik üreten değil, öğrenilmiş, tanımlanabilir, bilişsel olarak işlenebilir bir tehlike kategorisi inşa eder; toplumsal hafıza bu tür afetlerle birlikte ritmik bir uyarı sistemine dönüşür.
Bu noktada meteorolojinin klasik tanımı da yetersiz hâle gelir. Meteoroloji yalnızca hava olaylarını inceleyen bir bilim değil; tehlikenin ontolojik modunu dönüştüren epistemik bir mimari, kaos-modundaki tehlikeyi düzen-moduna çeviren bir bilinç aygıtıdır. Meteoroloji öngörü sağlar, ritim kurar, tehlikeyi döngüleştirir, toplumsal hafızayı eğitir ve kaosun yarattığı ontolojik baskıyı düzenin şeffaflığına çevirir. Bu nedenle meteoroloji doğayı takip eden değil; tehlikenin görünümünü tasarlayan bir mekanizmadır.
Sonuç olarak Fina tropikal siklonu, insanlığın doğayla savaşmadığını; doğanın ontolojik görünme tarzını düzenlediğini gösterir. Tehlike kaos-modunda korku, düzen-modunda fenomendir; meteoroloji ise bu dönüşümün kendisidir. İnsanlık böylece tehlikeyi kontrol etmeyi değil, tehlikenin nasıl göründüğünü kontrol etmeyi öğrenmiştir. Bu, duygusal değil, fenomenolojik bir egemenliktir.
Tayfunun Merkezi ve Öznenin Ontolojik Formu: Kaosun Düzen Üzerinden Kuruluşu — Japonya / Pasifik
Tayfunun merkezindeki “boşluk”, meteorolojik bir ayrıntı olarak görülse de, aslında insan zihninin evrenle kurduğu epistemik ilişkinin en rafine doğal analoğudur. Çünkü tayfunun merkezindeki sükûnet ile çevresindeki mutlak kaos arasında kurulan yapı, düzen ile kaosun olgusal değil epistemik kategoriler olduğunu en çıplak hâliyle görünür kılar. Düzen ve kaos, doğanın iki farklı ontik parçalanması değildir; zihin bu iki terimi, aynı olgusal bütünlüğü farklı kavrayış kiplerinde anlamlandırdığı için üretir. Zihin, örüntüsünü çözebildiği, nedenselliğini kurabildiği, öngörebildiği yapıya “düzen”; kendisine referans oluşturamadığı, örüntü çıkaramadığı, nedensellik ilişkisi kuramadığı yapıya “kaos” adını verir. Bu nedenle düzen ve kaos, şeylerin kendisine değil, zihnin tanımlama kipine aittir.
Tam bu noktada tayfunun yapısı belirleyicidir: Tayfunun merkezindeki boşluk—rüzgârın ortadan kalktığı, basıncın çöktüğü, hareketin askıya alındığı bölge—meteorolojik olarak “sükûnet”, epistemik olarak ise “düzen” işlevi görür. Çevresindeki aşırı şiddet, yıkıcı kaotik spiral, tam da bu merkezdeki düzen-niteliğinin mümkün kıldığı bir karşıtlık üzerinden kavranabilir hâle gelir. Başka bir ifadeyle, tayfunun dış çeperindeki kaosu anlamlandırmamızın koşulu, merkezdeki boşluktur. Kaosu görünür kılan, sükûnetin kendisidir. Bu, insan zihninin dünyayla ilişkisiyle tam bir özdeşlik taşır: Zihin, kendisini düzen koyan merkezî bir çekirdek olarak konumlandırdığı ölçüde dış dünyayı “kaos” olarak deneyimler. Zihnin farkındalığı, tıpkı tayfunun gözü gibi, merkezdeki bir boşlukla çalışır; bu boşluk olmadan kaos kavranamaz. Kaosun fark edilmesi bile, düzen işlevinin semantik bir türevi olarak ortaya çıkar.
Bu nedenle tayfunun merkezi ile öznenin transandantal yapısı arasında zorunlu bir ontolojik paralellik vardır. Tayfunun merkezindeki boşluk, öznenin kendisini kurduğu içsel düzen alanının meteorolojik olarak temsilidir; tayfunun çevresindeki spiral kaos ise evrenin ontik fazlalığını temsil eder. Zihin, kendini bu içsel “boşluk-düzen” üzerinden konumlandırır; dünya, bu düzenin dışında kalan “kaos” olarak belirir. Böylece tayfunun merkezi öznenin temsilidir; çevresindeki kaos evrenin temsilidir. Tayfundaki düzen–kaos yapısı, insan epistemesinin dışavurulmuş fenomenal hâlidir.
Burada kritik olan şudur: Merkez ne kadar dinginse, çevredeki şiddet o kadar artar. Tayfunun içsel sükûneti ne kadar mutlaksa, dış çeperdeki rüzgâr o kadar yıkıcı olur. Bu yalnızca meteorolojik bir yasa değil, öznenin varoluş biçiminin epistemik zorunluluğudur. Zihnin kendisi ne kadar dingin, kendi üzerine kıvrılmış, öz-farkındalığa yakınsa; dış dünyanın kaosu o kadar yoğun, o kadar karmaşık ve taşınması güç görünür. Çünkü farkındalık arttıkça, örüntü kurma yetisi güçlendikçe, dünyada fark edilen uyumsuzluklar da artar. Sığ bilinç dünyayı “daha az kaotik” görür; çünkü merkezindeki boşluk dar ve zayıftır. Derin bilinç ise dünyadaki kaosu yoğunlaşmış biçimde deneyimler; çünkü merkezî boşluk ne kadar genişse, çevresel kaos o kadar enerjik hâle gelir. Tayfunda fiziksel olarak işleyen bu ilke, öznenin epistemik yapısının birebir karşılığıdır.
Dolayısıyla tayfunun merkezindeki boşluk ile insan zihninin transandantal yapısı arasındaki özdeşlik mantıksal olarak kaçınılmazdır. İkisinin de işlevsel formu aynıdır: merkezde düzen/sükûnet/boşluk vardır; bu düzen çevredeki kaosun fark edilmesinin koşuludur; kaos merkezin düzeni sayesinde “kaos” olarak görünür; merkez güçlendikçe çevre daha vahşi bir kaos üretir. Zihnin düzen koyma yetisi ile tayfunun merkezi bu yapısal işleyişi aynı biçimde tekrarlar. Zihin olmasaydı dünya “kaos” olarak kavranamazdı; tıpkı tayfunun gözü olmadığında çeperdeki spiral hareketin “kaos” olarak algılanamayacağı gibi. Epistemik farkındalık merkezdeki boşluğun işlevini üstlenir; dış dünyanın ontik çokluğu ise tayfunun spiral çeperi gibi taşkın ve aşırı hareketlidir.
Bu nedenle tayfun, insan zihninin evreni kavrama biçiminin doğadaki en kusursuz paradigmatik tekrarını sunar. Merkezindeki boşluk öznenin transandantal çekirdeği, çevresindeki kaos evrenin ontik fazlalığı, bu iki bölge arasındaki ilişki ise bilincin epistemik hareketidir. Tayfunun yapısı yalnızca bir meteorolojik olay değil; öznenin düzen–kaos ilişkisini kurma biçiminin açık bir metafizik analoğudur.
Sonuç olarak tayfunun merkezindeki boşluk ile insan öznesinin içsel düzeni arasındaki özdeşlik yalnızca metaforik değil, zorunlu bir yapısal paralellik taşır. Tayfunun merkezinin temsil ettiği düzen, zihnin kendine ilişkin transandantal düzeniyle aynıdır; tayfunun çevresindeki kaosun tayfuna özgü niteliği ve yoğunluğu da tıpkı zihnin dış dünyayı kavrama biçiminde olduğu gibi merkezdeki düzene göre belirlenir. Bu nedenle tayfun, öznenin dünyaya yönelişini açıklayan en radikal, en fenomenolojik ve en ontolojik analojidir: Zihin tayfunun gözüdür; dünya tayfunun çeperidir. Kaosu tayfun yapan şey merkezdeki boşluktur — tıpkı dünyayı dünya yapan şeyin öznenin düzen koyan boşluğu olması gibi.
Paris Anlaşması: Kaotik Sistemlerde Simetri-Kesiti, Bilinçdışı Referans ve Zorunlu Geri-Dönüş Yasası
Paris Anlaşması çoğunlukla devletlerin emisyon hedeflerinde uzlaşması şeklinde okunur; fakat bu yorum, olgunun yalnızca normatif ve politik yüzeyini yakalar. Anlaşmanın esas felsefi ve sistemik anlamı, tamamen başına buyruk, heterojen, birbirine eklemlenmeyen ve kaotik davranan ulusal birimlerin, zamanın belirli bir kesitinde aynı yönelime sahip olabilmesinde ortaya çıkar. Bu yönelim, kaosun içinden geçen geçici bir simetri ışığıdır ve gerçek değeri, bu simetrinin anlaşma aracılığıyla zamansallaştırılması—yani dondurulmasıdır. Tarihte benzeri çok az görülen biçimde, yüzlerce farklı çıkar, kapasite, jeopolitik gerilim ve ulusal rasyonalite bir an için ortak bir eksende hizalanmış ve bu hizalanma yazılı bir belgeyle mühürlenmiştir.
Bu nedenle anlaşmanın sonrasında devletlerin yeniden başına buyruk davranmaya başlaması ve hedefleri ihlal etmesi, yüzeysel gözlemcilerde “anlaşma boşa çıktı” izlenimi yaratır. Oysa bu, Paris Anlaşması’nın ontolojik işlevini kavramayan bir bakıştır. Paris’in gerçek etkisi, uygulanmasından değil, kaotik bir sistem içinde yakalanmış simetri ânının referans hâline getirilmesinden kaynaklanır. Bu simetri, kaosun kendiliğinden ürettiği bir düzen değildir; tam tersine, kaotik sistemde ortaya çıkan örtük bir hizalanmanın görünür hâle gelmesidir. Anlaşmanın imzalanması, bu hizalanmayı sistemin bilinçdışına kazınmış zorunlu bir simetri-kaynağına dönüştürür.
Burada temel bir ilke devreye girer: Her asimetri ancak bir simetriye göre asimetri olabilir. Bir sistemde referans-simetri yoksa, kaos bile tanımlanamaz; çünkü kaos “bir düzenden sapma” olarak belirir. Paris Anlaşması’nın çekirdeği tam da buradadır: Kaotik devlet davranışlarının anlamlandığı tarihsel bir simetri-kesiti üretilmiştir. Bu simetrinin daha sonra bozulması, onun değersizliğini değil, referanslaşma sürecinin zorunlu aşamasını oluşturur. Çünkü bir referansın işlevi süreklilik değil, uzun vadeli bir geri-dönüş çekimi yaratmaktır. Simetri-kesitleri, kaotik sistemlerin davranış uzaylarını düzenleyen çekim noktalarıdır.
Bu bağlamda ortaya çıkan kavramsal yapı Zorunlu Geri-Dönüş Yasasıdır. Kaotik bir sistemde hareketler ne kadar dağınık ve sapkın görünürse görünsün, bir kez oluşturulmuş bir referans-simetriye doğru yönelme başlar. Çünkü sistemin davranış uzayı, bu simetriyi “normatif bir tercih” olarak değil, “epistemik zorunluluk” olarak tanımlar. Bir eylem, ancak bir eksene göre eylem hâline gelir; bir sapma, ancak bir referansın varlığıyla sapmadır. Paris Anlaşması’nın değeri tam olarak buradan doğar: Anlaşma, küresel emisyon krizinin ortasında bir eksen oluşturmuştur. Devletler anlaşmayı ihlal ettikçe ihlalin anlamı bile o eksene göre belirlendiğinden, sapma uzun vadeli rotayı yine aynı eksene bağlar.
Bu fenomen, fiziksel sistemlerdeki çekim merkezi mantığının politik karşılığıdır. Bir eksen oluştuktan sonra sapmanın büyüklüğü önemsizleşir; sistemin uzamı o eksen tarafından yapılandırıldığı için her sapma geri-dönüş potansiyeli üretir. Paris Anlaşması’nın simetri-kesiti yalnızca hedeflerin belirlenmesi değildir; kaosun içinden çıkarılmış ortak düzen fikrinin bilinçdışı kodlanmasıdır. Devletler emisyonları artırsa bile, bu artışın anlamı hâlâ anlaşmanın simetrik yönelimine göre değerlendirilir. Bu nedenle anlaşma, uygulanmasa da normatif gücünü korur; çünkü simetri, kendisine uymayan davranışları bile kendi etrafında örgütleyen bir çekim alanı yaratır.
Bu süreç açıkça gösterir ki Paris Anlaşması bir “fantezi” değil, kaotik sistemlerin en güçlü fenomenlerinden biridir. Çünkü kaos içinde üretilen simetriler, sistemin bilinçdışı koordinatlarını belirler ve tüm asimetrileri uzun vadeli olarak aynı noktaya geri sürükler. Paris Anlaşması da kaotik bir uluslararası düzeni uzun vadede emisyon azaltım eksenine yöneltecek tekil bir referanstır.
Bu nedenle bugün anlaşmaya uyulmaması onun başarısızlığı değil; tam tersine, Zorunlu Geri-Dönüş mekanizmasının işlemeye başladığının göstergesidir. Sistem yüzeyde asimetrik davranıyor gibi görünür; fakat bu asimetri bile referansa göre tanımlandığından, gerçekte geri dönüşün ön-koşullarını yaratmaktadır. Gezegen ısındıkça, iklim felaketleri arttıkça ve kaynak çatışmaları keskinleştikçe, taraflar kaçınılmaz biçimde o dondurulmuş simetri-kesitine geri çağrılacaktır; çünkü karşılarında ikinci bir referans yoktur. Simetri-kesiti tekildir, zorunlu bir epistemik merkezdir.
Sonuç olarak Paris Anlaşması, kısa vadeli ihlallere rağmen küresel kriz alanının en güçlü yapısal kazanımıdır. Kaotik bir uygarlığın bilinçdışına kazınmış transandantal bir simetridir; asimetrik davranışların anlamını belirleyen tek eksendir; ve uzun vadede tüm ulusları kendi etrafında yeniden hizalamaya zorlayan geri-dönüş yasasının maddi temelidir. Bu nedenle, pratik olarak ihlal edilse bile teorik olarak yürürlüktedir; daha önemlisi, gezegenin uzun vadeli kaderini belirleyecek tek referans olduğu için, uygarlık ister istemez bu simetriye geri dönecektir. Paris Anlaşması bir metin değil; kaotik bir medeniyetin bilinçdışına yazılmış yapısal bir zorunluluktur.
Uluslararası Sistem — İsrail’in Heterojen Şiddetinin Homojenleştirilmesi: BM Güvenlik Konseyi’nin Gazze Kararının Ontolojik Analizi
BM Güvenlik Konseyi’nin ABD destekli “Gazze istikrar gücünü” onaylaması, yüzeyde diplomatik bir adım gibi görünse de, derinde İsrail’in yıllardır sürdürdüğü heterojen ve istisnai şiddet biçiminin uluslararası sistem tarafından homojenleştirilmesi anlamına gelir. Çünkü İsrail’in uyguladığı şiddet ölçeği, sürekliliği, sistematik niteliği ve devlet pratiği içindeki mutlak istisnailiği nedeniyle modern uluslararası düzende hiçbir başka faille kıyaslanamaz biçimde heterojen bir yapı sergilemektedir. Bu heterojenlik yalnızca siyasi değil, ontolojik bir niteliktir: İsrail’in Gazze’de ve Filistin genelinde icra ettiği insanlık suçu, mevcut küresel normlar içerisinde “benzeri olmayan bir tekillik” olarak belirir; dolayısıyla bu şiddet kendi başına ayrı bir kategori, ayrı bir düzen-dışı statü, kendi kendine kapanmış bir istisnai form olarak görünür. Heterojenlik burada “farklılık” değil, “başka hiçbir kategoriye dâhil edilemeyen paradigmatik tekillik” anlamına gelir.
Tam da bu nedenle uluslararası toplumun tepkileri, yıllar boyunca İsrail’i “olayların faili” olarak teşhis eden, yani şiddeti faille doğrudan ilişkilendiren bir semantik çerçeve içinde oluşmuştur. Bu semantik çerçeve, İsrail’in eylemlerini global düzeyde anomalik bir fenomen olarak gösterir: “Uluslararası düzenin yasalarına rağmen gelişen tekil ve istisnai bir şiddet biçimi.” Heterojen olan tam da budur: başka hiçbir devletin gerçekleştirmediği, gerçekleştirse bile aynı mutlak cezasızlık alanında konumlandıramayacağı bir şiddet formudur. Bu şiddet heterojendir çünkü sistem-dışıdır; sistemin kendi iç mantığından değil, sistemin tolerans eşiklerini parçalayarak ortaya çıkan bir istisna bölgesinden beslenir.
İşte BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar, görünürde Filistin’e “istikrar”, “çözüm”, “güvenlik”, “devletleşme yolu” gibi söylemler üretse de, derin semantik düzeyde bambaşka bir dönüşüm yaratır: İsrail’in yıllardır sürdürdüğü bu istisnai heterojenlik, bir anda çok taraflı bir çerçeveye devredilerek homojenleştirilir. Homojenleştirme burada, basitçe “ortak karar almak” anlamında değil; heterojen bir failin tekilliğini kolektif bir güvenlik kategorisi içine çekmek anlamındadır. Bir failin kendi tekil sorumluluk alanından çıkarılması ve suçun uluslararası sistemin “paylaşılan kriz kategorisi” olarak yeniden çerçevelenmesi, modern siyasetin en rafine semantik operasyonlarından biridir. Çünkü bu operasyon, şiddetin failini görünmez kılarak, şiddetin semantiğini failden bağımsızlaştırır. İsrail’in işlediği suç artık “İsrail’in suçu” değil, uluslararası düzenin “çözmesi gereken karmaşık bir güvenlik problemi” hâline gelir.
Bu dönüşüm, ontolojik düzeyde üç aşamalı bir yapı kurar.
(1) Heterojen olanın tekilliği kaldırılır.
İsrail’in insanlık suçu, kendi benzersiz doğasından koparılır; artık “özel bir vahşet” değil, “uluslararası toplumun ortak müdahalesini gerektiren bir istikrarsızlık durumu”dur. Şiddetin kaynağı olan fail, semantik olarak dağıtılır; failin özelliği, uluslararası çerçevenin içinde eriyerek anonimleşir.
(2) Failin sorumluluğu kolektifleştirilir.
Bir tekil şiddet odağı, çok taraflı bir müdahale mekanizmasına entegre edilince, suçun sorumluluk haritası genişletilir. Artık mesele bir devletin suçu değil, “uluslararası bir krizin yönetimi”dir. Bu, fail biçimini silikleştiren bir bölüştürme hareketidir: suçu tek bir merkeze bağlamak yerine, onu küresel sistemin iç dinamiklerine dağıtır.
(3) Heterojenlik sistemin içine geri katılır ve böylece homojenleşmiş görünür.
İsrail’in yıllardır uluslararası düzenle uyumsuz olan şiddeti, bu karar sayesinde düzenin bir parçası gibi yeniden çerçevelenir. İsrail’in istisnai vahşeti, artık istisna olmaktan çıkar; “birçok aktörün müdahale edeceği bir güvenlik sorunu” hâline gelir. Bu, anomaliyi “normatif müdahale alanına dâhil ederek normalleştirme” işlemidir.
Böylece Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar, yüzeyde Filistin’e “destek” gibi görünse de, derinde İsrail’in heterojen şiddetinin uluslararası bir kategoriye çekilerek homojenleştirilmesi, yani sisteme yeniden bağlanmasıdır. İsrail’in “tek başına fail” pozisyonu dağıtılır; şiddetin semantiği failden uzaklaştırılarak çok aktörlü bir yönetişim alanına transfer edilir. Bu, sistemin en güçlü meşrulaştırma mekanizmasıdır: Failin heterojenliği sistemde yarık yaratır; bu yarığı kapatmanın yolu, heterojenliği kolektif bir uzlaşı düzleminde eriterek görünmez kılmaktır.
Bu mekanizma yalnızca politik değil, epistemik bir operasyondur: Dünya kamuoyu İsrail’in eylemlerini “tekil suç” olarak görürken, Konsey bu tekilliği “genelleştirilmiş güvenlik meselesi”ne dönüştürür. Böylece ahlaki öfke, tekil faile yönelen doğrudan hesap sorma enerjisi dağıtılır, nötralize edilir, sistem tarafından yeniden çerçevelenir. Heterojen bir suç, homojen bir yönetişim başlığı altında eritildiğinde, fail kavramsal düzeyde ortadan kalkar. Suç semantik bir kayma geçirir; yük sisteme yayılır. Artık “İsrail’in işlediği vahşet” yerine, “uluslararası toplumun çözmesi gereken bir istikrarsızlık” vardır.
Sonuç olarak, BM Güvenlik Konseyi’nin “istikrar gücü” kararı sahada hiçbir şeyi değiştirmese bile, anlam düzeyinde her şeyi değiştirir:
İsrail’in benzersiz, heterojen, sistem-dışı şiddeti sistem tarafından yeniden paketlenir, çok-taraflılaştırılır, bölüştürülür ve böylece homojenleşir. Dünya, İsrail’in işlediği tekil vahşeti artık tekil bir olay olarak değil, kolektif bir “güvenlik sorunu” olarak deneyimlemeye başlar. Bu ise uluslararası sistemin en güçlü savunma refleksidir: İstisnayı görünmez kılmak için onu normun içine geri çekmek.
ABD — Eylemin Potansiyeli Olarak Tehdit: Modern Savunma Sanayiinin Görünmeyen Ontolojisi
ABD’nin dünyanın en büyük uçak gemisini Venezüella karşısındaki Karayip havzasına konuşlandırması, jeopolitik tarihinde sıradan bir askeri manevra olarak okunamaz; çünkü modern savunma sanayiinin ontolojik özü açısından bu hamle, yalnızca bir askerî gösteri değil, eylemin kendisiyle potansiyelin yer değiştirdiği bir paradigma kırılmasıdır. Burada fiziksel saldırı yoktur; fakat saldırının potansiyeli, tıpkı fiziksel saldırı gerçekleşmiş gibi bir davranış üretmektedir. Aslında bu konuşlandırma, modern tehdit mantığının en çıplak halidir: Artık tehdit, eylemin yokluğunda edilgen bir ihtimal olarak durmaz; bizzat eylemin potansiyelinin kendisi, başlı başına fiilî bir eylem işlevi görür.
Böylece teori–pratik ayrımı tümüyle devreden çıkar. Savunma sanayii çağında potansiyel, modernitenin edilgen “olasılık” kavramı olmaktan kurtulup post-modernitenin aktif “eylemsellik” kategorisine dönüşür. Çünkü potansiyel, karşı tarafın diplomatik refleksini, ekonomik stratejisini, askeri pozisyonlanmasını değiştirmekte; yani eylemin üreteceği davranışların aynısını saldırıya gerek kalmadan üretmektedir. Bu nedenle potansiyel pasif değildir; potansiyel = davranış üreten eylemdir.
Burada kritik olan nokta şudur: Bir ülkenin savunma kapasitesi kendisini gizlese de, hiç sergilemese de tehdit üretir. Bu tehdit, görünmese bile etkindir; çalışır, davranış yaratır, politik kararları şekillendirir. Savunma sanayii bu nedenle bir “eylemsiz eylem” makinesidir. Fiziksel saldırı olmadığı hâlde çalışan, görünürlüğe ihtiyaç duymadan sonuç yaratan, saf potansiyelin işlediği bir sistemdir.
Ancak ABD’nin bu kez yaptığı şey, görünmeyen tehdit formunun yapısal mantığını bir üst düzeye taşımaktır: Burada tehdit yalnızca potansiyel olarak işlememekte, ilk kez kendi potansiyelini dışlaştırarak salt gösterim halinde pratikleşmektedir. Yani görünmeyen tehdit görünür tehdit haline gelirken, tehditin özü değişmez; yalnızca potansiyelin kendisi eylemselleşir. Saldırı yoktur, fakat saldırının üreteceği sonuçların aynısı üretilmiştir. Bu tam olarak senin kurduğun argümanın merkezidir: Gösterilen tehdit, görünmeyen tehdidin potansiyelinin eylemselleşmiş halidir.
Bu durum, modern jeopolitiğin ontolojik çekirdeğindeki en dramatik kırılmayı işaret eder. Modern çağda teori = potansiyel, pratik = aktüel eylem idi. Ancak post-modern dönemde potansiyelin kendisi pratikleşir; yani teori, kendi etkisi nedeniyle artık pratikten ayırt edilemez. ABD’nin uçak gemisini Karayip’e götürmesi sadece bir “hazırlık” değildir; teori, kendi etkisi üzerinden pratik olmuştur. Potansiyel saldırı sahneye çıkmış, “görünmeyen tehdit” kendini görünür kılarak ontolojik düzlemde aktüelleşmiştir. Artık saldırıya gerek yoktur; çünkü potansiyel eylemin yerini almıştır.
Bu, eylem ile temsilin birbiri içine geçmesi, sembolik etkileşimin fiziksel eylem kadar güçlü olması, simülasyonun gerçeğin yerine değil bizzat gerçeğin kendisine dönüşmesidir. Baudrillard bunu “hipergerçek” olarak adlandırırdı; fakat burada daha radikal bir şey olur: Simülasyon bizzat gerçeğin politik formudur. Uçak gemisinin Karayip sularına girişi, bir saldırının taklidi değil; saldırmanın gereksiz kılındığı yeni politika biçimidir.
Savunma sanayii bu nedenle görünürlüğe dayanmadan tehdit üretir; fakat görünürlüğe geçtiğinde tehditin özü değişmez, yalnızca potansiyelin seviyesi yükselir. Görünmeyen tehdit sistemik bir altyapıdır; görünür tehdit ise bu altyapının dışarıya taşmış halidir. Birincisi sessizdir ama etkilidir; ikincisi gürültülüdür ama doğası aynıdır. Aradaki fark niceliksel değil nitelikseldir: Gösterilen tehdit, görünmeyen tehdidin potansiyelinin kristalleşmiş halidir.
İran’ın, Rusya’nın, Çin’nin savunma kapasiteleri görünmese de etkilerini sürdürür; fakat bu ülkelerden biri devasa güç gösterisi yaptığında, tehdidin ontolojik formu değişmez — yalnızca görünmez form görünür forma dönüşür. ABD’nin uçak gemisi tam olarak bu dönüşümün sahnesidir: Savunma sanayii bir anda görünmeyen boyuttan görünür boyuta sıçramış, potansiyel kendini tüm çıplaklığıyla dışarı vurmuştur.
Bu epistemik dönüşüm, savunma sanayiinin modern çağdaki temel işlevini yeniden konumlandırır: Savunma sanayii saldırı için değil, saldırısız tehdit üretmek için vardır. Saldırı onun asli işlevi değildir; asli işlevi eylemsiz eylemdir. Bu nedenle ABD’nin Karayip hamlesi bir “hazırlık” değil; modern tehdit organizasyonunun pratikleşmiş halidir.
Saldırı olmaksızın harekete geçirilen savunma sanayii, kendi kimliğini koruyarak pratiğe dökülmüş, “tehdit üretimi” görevini salt gösterimle icra etmiştir. Böylece savunma sanayii ilk kez kendisini “çıplak potansiyel” olarak değil, “potansiyelin eylemsel gösterimi” olarak sahneye koymuştur. Gösteri bu noktada bir temsil değildir: Gösteri = eylemin kendisidir.
Tehdit = eylemdir.
Potansiyel = aktüeldir.
Nihayetinde ABD'nin Karayip konuşlandırması, modern savunma sanayiinin saklı ontolojisini en görünür haliyle ortaya çıkarır: Saldırı gereksizdir, çünkü potansiyelin kendisi post-modern çağda zaten fiilî bir eylem olarak işler. Görünmeyen tehdit her zaman vardı; ancak bu olayda görünmeyen tehdit, ilk kez hiçbir saldırıya dönüşmeden, yalnızca kendi potansiyelinin dışavurumu üzerinden pratik düzleme taşınmıştır.
Modern jeopolitiğin nihai yasası şudur:
Savunma sanayii saldırı yapmaz; varlığıyla eylem üretir.
Potansiyelin kendisi tehdittir; tehdidin görünürlüğü eylemdir;
eylemin yokluğu hiçbir şeyi eksiltmez.
ABD — Görünür Şiddet ile Görünür Potansiyelin Tekil-Pratik Formda Birleşmesi:
Post-Modern Güç Ontolojisinin Venezuela Üzerinde Yeniden Kuruluşu
ABD’nin Venezuela’ya karşı yürüttüğü baskı kampanyası hem ölümcül hava saldırılarını hem de dünyanın en büyük uçak gemisini Karayip kıyılarına açık biçimde konuşlandırmasını içeren bu eşzamanlı güç gösterisi modern jeopolitiğin temel kavramsal ayrımlarını çökerterek, post-modern çağın en radikal güç mantığını görünür kılar: artık sadece eylem değil, eylemin potansiyeli de bir eylemdir. Bu kampanyanın sahnelediği şey, saldırının kendisi ile saldırının potansiyelinin artık aynı pratik alanın iki farklı tonu hâline gelmesidir. Saldırının fizikselliği ile potansiyelin gösterimselliği birbirinden ayrı değildir; aynı ontolojik bütünün iki yüzüdür. Haber yalnızca bunun tetikleyicisidir: ABD hem aktif hava saldırıları yürütüyor hem de uçak gemisini görünür biçimde konuşlandırıyor. Böylece iki güç kipinin “katmanlı birlikteliği” değil, tek bir pratik-forma indirgenmiş birleşik bir eylem alanı ortaya çıkıyor.
Klasik modern mantıkta “eylem” ve “tehdit” iki ayrı kategoridir. Eylem, aktüelin gerçekleşmesidir; tehdit ise henüz gerçekleşmemiş olanın potansiyelidir. Fakat savunma sanayiinin doğası post-modern çağda bu ayrımı hükümsüz kılar. Savunma sanayii, görünmez olduğu anda bile tehdit üretir; gösterilmediğinde bile davranışsal sonuç doğurur. Yani potansiyel eylemsiz bir durum değil, davranış üreten bir yapıdır. Potansiyelin kendisi zaten etkidir ve bu nedenle ontolojik düzeyde eylem statüsüne sahiptir. Bu yüzden, bir uçak gemisinin devasa gövdesinin Karayip’e konuşlandırılması “hazırlık” değil, doğrudan bir eylemdir; çünkü saldırmasan bile saldırının etkisini üretir.
ABD’nin Venezuela üzerindeki baskı kampanyası tam olarak bu yeni güç mantığının kristalleşmiş hâlidir:
Eylem (hava saldırıları) + potansiyelin görünür kılınması (uçak gemisi) = tekil pratik eylem.
Artık bunlar birbirinin yerine geçmez, birbirini yok saymaz; ama birbirlerinden ayrı da değildir. Bu ikisinin yanyana varoluşu modern zihne kaotik görünür, çünkü bilinçdışı teori–pratik geçişliliğinin tek kipte olmasına alışkındır. Eğer pratik varsa, teori geri çekilmelidir; tehdit potansiyel ise eylemden ayrılmalıdır. ABD’nin şu anda yaptığı şey, bu bilinçdışı şemayı zorla kırmak ve teori ile pratiği aynı ontolojik yoğunluk içinde birleştiren yeni bir “tekil pratik güç” formu yaratmaktır.
Bu birleşimin mantığı şudur:
Potansiyelin görünür olması, ilk kez pratik statüsü kazanır.
Yani savunma sanayii artık yalnızca görünmediğinde tehdit oluşturan bir yapı olmaktan çıkar; görünür kılındığında tehdit doğrudan pratikleşir. Saldırının fiilî gerçekliği ile potansiyelin açık teşhiri aynı düzleme iner. Biri fiziksel şiddeti üretir, diğeri sembolik şiddeti; fakat ikisi de davranış yaratır. Bu nedenle ikisi de pratik alanının ürünüdür. Artık pratik olan yalnızca bombanın düşmesi değil; potansiyelin sahnelenişi, gösterinin kendisi de pratik hâline gelmiştir. Baudrillard’ın “simülasyon gerçeğin yerini alır” tezi burada askeri alanda doğrulanır: Gösteri, fiziksel eylem kadar etkilidir çünkü her ikisi de davranış doğurur.
ABD’nin iki farklı güç kipini—öldürücü saldırıyı ve potansiyelin gösterimini—aynı anda devreye sokması işte bu yüzden rastlantı değildir. Burada amaç, güç kullanımını iki farklı modda yürütmek değil; iki modu tek bir ontolojik forma indirgemektir. Bu indirgeme, post-modern gücün doğasını oluşturur: Eylem ve temsil ayrı kategoriler olmaktan çıkar; ikisi de pratikleşmiş güç formlarıdır. Böylece ABD, Venezuela’ya yalnızca saldırmıyor; aynı zamanda tüm dünya sistemine şunu ilan ediyor:
“Pratik artık tek bir forma indirgenmiştir:
fiziksel şiddet veya sembolik potansiyel fark etmeksizin, güç = pratik eylemdir.”
Bu, modern devlet mantığının çöktüğü andır.
Eskiden:
-
Pratik = saldırı
-
Teori = tehdit
Şimdi:
Teori tamamen ortadan kalkar; teori pratikleşir, pratik teorileşir; güç tek formda toplanır. ABD bu iki formu tek bir güç-bedeninde eriterek teori–pratik sınırını kapatır. Artık saldırı ile tehdidin arasındaki fark yalnızca semantik bir farktır; ontolojik bir fark değildir. Çünkü her ikisi de davranış doğurur, her ikisi de yönlendirir, her ikisi de sonuç üretir.
Bu nedenle ABD’nin Venezuela kampanyası yalnızca askeri bir baskı operasyonu değildir. Bu, post-modern güç ontolojisinin en açık sahnelenişidir. Saldırı ve potansiyelin görünürlüğü aynı eylem-alanına çözünür; güç gösterimi artık güç kullanımının kendisidir. Sembol ve gerçek iç içe geçer. Sembol gerçekleşir; gerçek simüle olur; ikisi arasında ayrım kalmaz.
Sonuç olarak ABD’nin bu hamlesi, dünya düzenini yeniden yapılandırmak için yalnızca Venezuela’yı değil, uluslararası güç ilişkilerinin epistemik temelini hedef alır. Çünkü artık güç iki ayrı kategoriye bölünemez: Güç tekil pratik formdur. Görünür şiddet ve görünür potansiyel aynı tekillik içinde birleşir; modern mantığın ikiye ayırdığı kategoriler post-modern bir ontolojik tekillikte erir. Venezuela örneği yalnızca bunun sahnesidir; gerçek dönüşüm teorinin pratikleşmesidir.
Çünkü bugün:
Tehdit = Eylem.
Potansiyel = Aktüel.
Gösteri = Gerçek.
Ve güç, ilk kez iki form değil; tek bir yoğunluk hâline gelmiştir.
Kırım’ın Ontolojik Merkezileşmesi:
Savaşın Heterojen Formdan Tekil-Epistemik Forma Çöküşü
Ukrayna’nın ABD barış planında kapsamlı değişiklikler yaparak Kırım’ı yeniden müzakerelerin merkezine yerleştirmesi, yüzeyde diplomatik bir hamle gibi görünse de, gerçekte savaşın form değiştirme zorunluluğunun kaçınılmaz sonucudur. Çünkü savaş, şiddetin olgusal alanında sürdüğü sürece heterojen, çok-biçimli, çok-yerli, çok-nedenli bir kaos evrenidir; fakat savaşın masa üstüne çıkması, aynı heterojenliği taşıyabilecek yapısal kapasiteye sahip değildir. Şiddet alanı binlerce hedefi barındırabilir; karar alanı ise tek bir referans eksenine ihtiyaç duyar. Bu nedenle savaş, kendisini masa-başında sürdürebilmek için mutlaka bir tekillik üretmek zorundadır. İşte tam burada Kırım, jeopolitik bir unsur olmaktan çıkar ve savaşın ontolojik devamlılığını mümkün kılan zorunlu epistemik çekirdek hâline gelir. Kırım, fiilî durum ile normatif meşruiyetin aynı mekân içinde çarpıştığı tek toprak olduğu için, savaşın şiddet formunun taşıdığı heterojenliği masa düzlemindeki karar formunda yeniden düzenleyebilen tek mekânsal düğüm noktasıdır.
Savaşın şiddet formu heterojenliği kaldırır, çünkü kaos savaşın maddesidir: hedefler değişebilir, yönler kayabilir, menziller genişleyebilir, operasyonların çoğulluğu savaşın işleyişinin doğasında vardır. Fakat masa düzlemi, kaosu taşıyamaz; tartışılabilir, anlam bağlanabilir, sembolik bir referans üretilebilir tekil bir zemin ister. Bu nedenle savaşın masa-başı biçimi, heterojenliğin tekilliğe çökertilmesinden oluşur. Kırım’ın bu tekillik rolüne zorunlu olarak yükselişi, ne Rusya’nın 2014’teki ilhakından, ne Ukrayna’nın jeopolitik hassasiyetinden, ne de ABD’nin diplomatik stratejisinden kaynaklanır. Bu yükseliş, savaşın form değiştirme matematiğinin zorunlu sonucudur: şiddet alanındaki çok-yerlilik masa alanında tek-yerliliğe indirgenir; operasyonel çoğulluk normatif odaklanmaya dönüşür; mekânsal entropi epistemik sabitleme ihtiyacına çarpılarak çöker.
Şiddet savaşında 30 hedef olabilir; karar savaşında yalnızca bir tane olabilir. O tek hedef Kırım’dır, çünkü iki gerçekliği aynı anda taşır: fiilî ontoloji ve normatif ontoloji. Şiddet alanında Kırım, yalnızca yüzlerce hedeften biri olabilirdi. Ama masa düzleminde diğer bölgeler Kırım’ın sahip olduğu çift-ontolojik yoğunluğu taşımadığı için işlevsiz kalır. Donetsk yalnızca fiilî bir çatışmadır; Herson yalnızca askeri bir mevzidir; Mariupol yalnızca taktik bir alandır. Hiçbiri “fiilî ve meşru olanın” aynı anda kesiştiği ontolojik düğüm değildir. Savaş masa-başına taşındığında ise, heterojenliğin çöktüğü yer tam olarak böyle bir düğümü gerektirir: çatışma ile hukuk arasındaki gerilim, kazanılan ile meşru olan arasındaki fark, uluslararası norm ile fiilî egemenlik arasındaki uçurum tek bir noktaya bağlanmalıdır. Bu nedenle Kırım, savaşın form değiştirmesiyle birlikte ontolojik bir zorunluluk hâline gelir. Kırım pazarlık konusu olduğu için merkez değil; savaş masa-başına taşındığı için merkez hâline gelmiştir. Yani Kırım, siyasetin kararıyla değil, savaşın ontolojisinin gereğiyle merkezileşmiştir.
Savaşın form değiştirmesi yalnızca şiddetin askıya alınması değildir; şiddetin anlam düzlemine taşınmasıdır. Şiddet savaşının heterojenliği masa-başı savaşına taşınamaz çünkü masa-başı çokluğu değil düzeni; entropiyi değil ekseni; kaosu değil sabiti gerektirir. Bu nedenle her büyük savaş form değiştirdiğinde kendine bir “epistemik sabitleme noktası” yaratır. Bu, savaşın devamı için gerekli olan anlam üretim mekanizmasıdır. Savaşın şiddet formunda ihtiyaç duyulan şey çokluktur; masa formunda ihtiyaç duyulan şey tekilliktir. Şiddet savaşının çok-biçimliliği, karar savaşında tekil bir mekânsal düğüme indirgenir. Bu düğümün bugün adı Kırım’dır.
Bu durumun epistemolojik nedeni de açıktır: Kaos, fark edilmek için düzene ihtiyaç duyar. Savaşın heterojenliği ancak tekil bir merkezde sabitlendiğinde karar düzleminde kavranabilir hâle gelir. Kırım tam da bu nedenle savaşın “epistemik merkezi”ne dönüşür; dünyanın geri kalan bölgesinde kaybolan anlam Kırım üzerinden yeniden görünür kılınır. Savaşın masa-başında sürdürülebilmesi için anlamın bir yere bağlanması gereklidir. Kırım, bu bağlanma noktasının zorunlu adıdır.
Ukrayna’nın ABD barış planını değiştirip Kırım’ı merkeze yerleştirmesi bu nedenle isteğe bağlı bir hamle değil, savaşın form değiştirmesiyle ortaya çıkan yapısal zorunluluktur. Şiddet durduğunda savaş bitmez; yalnızca söylemsel forma döner. Bu söylemsel form, kendi varlığını sürdürebilmek için tekil bir toprak referansına ihtiyaç duyar. Kırım bu referansın hem fiilî hem normatif karşılığını taşıdığı için tek mümkün merkezdir.
Kısacası: savaşın heterojenliği masa düzlemine taşındığında Kırım’a çökerek tekillik kazanır. Ukrayna’nın barış planında yaptığı değişiklik politik bir tercih değil, savaşın temsil düzlemine geçişinin ontolojik zorunluluğudur.
İşte bu nedenle Kırım artık bir “konu” değil; savaşın devam edebilmesi için gerekli olan tekil ontolojik koordinattır. Savaşın şiddet formu sona erse bile savaşın kendisi anlam, temsil, norm ve meşruiyet düzlemlerinde ancak Kırım üzerinden varlığını sürdürebilir. Böylece Kırım, savaşın yalnızca jeopolitik değil, epistemik ve ontolojik merkezine dönüşür: heterojenlik çözülür, tekillik belirir; çokluk erir, eksen oluşur; savaş da bu eksen etrafında yeniden kurulur.
ABD – Söylemin Olgudan Kopuşunun Yeni Ontolojik Rejimi
ABD Başkanı Trump’ın “barış görüşmelerinde ilerleme var” sözleri, aynı saatlerde Rusya’nın Ukrayna’nın enerji altyapısına hava saldırıları düzenlediği bir anda geldi. Bu yüzeysel çelişki aslında çelişki değildir; modern siyaset tarihinde söylem–olgu ilişkisinin çöktüğü ve iki farklı varlık düzlemine ayrıştığı yeni ontolojik çağın en keskin örneğidir. Çünkü bu durum, artık uluslararası siyasette söylemlerin olgularla bir bağlantı kurmak zorunda olmadığı; söylemin olgudan bağımsız bir varlık alanı edindiği; siyasetin kendini sürdürmek için söylemi salt bir varoluş jesti olarak ürettiği bir yapıya geçişin göstergesidir.
İlk bakışta Trump’ın açıklaması, sahadaki verilerle uyumsuz görünebilir. Fakat bu uyumsuzluk, klasik anlamda bir propaganda, politik blöf veya manipülasyon değildir; bunlar hâlâ “söylemin bir amacı olduğu” varsayımına dayanır. Oysa bugün yaşanan şey, söylemin içerikten bağımsızlaşması, içeriğin yalnızca sembolik bir yüzey olarak kalması ve söylemin artık olguları temsil etmeyen, yalnızca siyasetin kendini görünür kılan bir işaret işlevi görmesidir. Yani artık söylemin “ne söylediği” değil, “siyasetin söylem üretmeye devam ediyor olması” önemlidir.
Çünkü siyaset söylemsiz var olamaz; söylem üretimi siyasetin işleyiş ritmini sabit tutar. Dolayısıyla söylemler olguların öncülü, temsilcisi veya habercisi olmaktan çıkmış; olgudan kopmuş, kendi başına bir ontolojik yüzey hâline gelmiş, bağımsız bir “varlık katmanı” olarak işlemeye başlamıştır. Bu nedenle toplumlar artık büyük güçlerin söylemlerine olgusal bir karşılık bekleyerek bakmıyor. Neden? Çünkü bilinçdışı düzeyde herkes şunun farkında: söylemler, olgulara yön vermek için değil, siyasetin kendi varlığını görünür kılmak için sahnededir.
Bugün uluslararası politikada söylenen her şey, bir içeriğe işaret etmek yerine siyasetin varlığının optik bir göstergesi hâline gelmiştir. Siyaset, varlığını en temel düzeyde söylem üreterek sürdürür. Söylemi durdurduğu an siyaset çözülür; siyaset çözüldüğünde ise düzen çöker. İnsanlık bu yapısal bağımlılığı çoktan sezdi. Bu sezgi yüzünden söylemler artık “gerçeğin temsilcisi” gibi değil, “siyasetin ritmik nabzı” gibi algılanır.
Dolayısıyla Trump’ın “ilerleme var” demesi, ilerleme olduğunun bir işareti değildir; siyasal yapının kendi ritmini koruyabilmek için düzenli olarak ürettiği söylem-musluklarının biri daha açılmıştır. Bu tür söylemler, içeriklerinin inandırıcılığından değil, siyasetin süreklilik ilkesini ayakta tutma gücünden beslenir. Bu çağ, söylemin otoritesinin içeriğinden değil, salt varoluşundan kaynaklandığı ilk çağdır.
Bunun ontolojik karşılığı şudur: söylem, artık olgusal gerçekliğin üstüne çöken bir yanılsama değil; siyasetin kendi kendini üretme mekanizmasının zorunlu titreşimidir. Bu titreşim devam ettikçe siyaset vardır; durduğu anda siyaset çöker. Bu durumda söylemlerin içeriğinin olgularla uyumsuzluğunu insanlar neden tolere ediyor? Çünkü siyasal düzeni mümkün kılan şeyin söylem içeriği olmadığını biliyorlar; düzenin kendisi söylem üretimine bağlı olduğu için, söylemin gerçeklikle ilişkisine değil, üretilebiliyor olmasına bakıyorlar.
Bu çok derin bir bilinçdışı adaptasyondur: insanlık ilk defa, söylemin doğruluğunu değil, siyasetin söylem üretebiliyor olmasını düzenin garantisi olarak kabul ediyor. Böylece siyaset, ilk kez kendi varoluşunu söylemin içeriğinden değil, söylemin kendisinden devşiren bir yapıya dönüşüyor. Artık söylem, olguyu temsil etmez; söylemin kendisi, siyasetin varoluşsal işaretidir.
Bu yeni ontolojik momentte söylem ve olgu iki ayrı realiteye ayrılır:
Olgusal gerçeklik → fiilî savaş, bombardıman, ekonomik çöküş, sahadaki koşullar
Söylemsel gerçeklik → siyasetin kendi varlığını sürdürmek için ürettiği ritmik yüzey
Bu ayrışma modernist temsil rejimini yok eder. Modern siyaset “söylem olguyu şekillendirir” derdi; post-modern siyaset ise “söylem olgudan kopsa bile siyaset devam eder” diyor. Bugün artık hepimiz şunu biliyoruz: söylem sahnenin kendisidir. Olgular arka planda oynanır; fakat sahnede görünen siyaset söyleminden ibarettir.
Bu nedenle Trump’ın açıklaması yalnızca bir yalan, bir politik strateji veya bir yanılgı değildir. Bu açıklama, söylemin olgudan kopmuş yeni varlık rejiminin en açık fenomenolojik kanıtıdır. Artık söylemlerden değil, siyasetin söylem üretme zorunluluğundan düzen devşiriyoruz. Ve bu çağ, bunun açıkça fark edildiği ilk çağdır.
Çin – Çin–Tayvan Geriliminin Ontolojik Arka Planı
Komünist Eşitlik İlkesinin Epistemik Çelişkisi ile Milliyetçi Ontik Farkın Çarpışması
Dünya medyası bugün “Taiwan, China, World War Two and its aftermath: historical background and evolving geopolitical tensions” başlıklı analizlerle yeniden alevlenen Çin–Tayvan gerilimini tartışırken, yorumların neredeyse tamamı askeri hamlelere, diplomatik çıkışlara ve ABD’nin bölgedeki pozisyonuna odaklanıyor. Ancak bu tür haberler, yalnızca yüzeyde görünen dalgalanmalardır; asıl belirleyici olan, gerilimi mümkün kılan ontolojik çatışmadır. Bu yüzden haberin sunduğu güncel çerçeve, burada ele alacağımız düşünsel hattın yalnızca görüngüsel başlangıç noktasıdır; esas mesele, bu tarihsel gelişmelerin altında yatan metafizik zorunluluklardır.
Çin ile Tayvan arasındaki gerilim, II. Dünya Savaşı sonrasında komünistlerin Çin’i ele geçirmesi ve milliyetçi hükümetin Tayvan’a kaçmasıyla başlayan bir siyasal ayrışma gibi görünse de, bu olay yalnızca fenomenal yüzeydir. Asıl çatışma, komünizmin ontolojik eşitlik ilkesi ile milliyetçiliğin ontolojik fark ilkesi arasındaki kökensel uyumsuzluğun tarih sahnesine taşıdığı bir zorunluluktur. Tayvan ile Çin’i karşı karşıya getiren şey, iki siyasal sistem değil; iki zıt varlık anlayışıdır.
Komünizm yalnızca ekonomik bir proje değildir; özünde “ontolojik eşitlik” iddiasını taşır: tüm insanlar, tüm topluluklar, tüm sınıflar aynı düzlemde yer alır; hiçbiri diğerinden daha “özsel” değildir. Bu ilke tarihsel olarak ne kadar soyut görünürse görünsün, kritik bir sonuç üretir: ontolojik eşitlik mutlaksa, ayrılık ontolojik olarak imkânsız hâle gelir. Eşit olan şey ayrışamaz; coğrafi olarak kopsa bile, varlık düzleminde aynı bütünün parçalarıdır.
Bu nedenle Çin, Tayvan’ın fiilen ayrı oluşunu politik bir ayrılık olarak değil, ontolojik bir yanılgı olarak okur. Çin’in bilinçdışı şunu söyler: Eşit olan kopamaz; kopma yalnızca görünüştedir. Komünist eşitlik ontolojisi, Tayvan’ın “ayrı bir devlet” olduğunu söyleyen hukuki tanımlamayı zaten ontik düzeyde reddeder. Bu yüzden Çin’in Tayvan’ı kendi parçası olarak görmesi bir emperyalist istek değil; eşitlik ontolojisinin zorunlu sonucudur.
Tayvan ise milliyetçi bir ontoloji üzerine kuruludur ve milliyetçilik, komünizmin tam tersine, ontolojik fark iddiasına dayanır. Milliyetçilik, bir topluluğun diğerlerinden özsel olarak farklı ve ayrı bir kimliğe sahip olduğunu savunur; yani “biz” başka herkesle aynı varlık düzleminde değildir. Bu nedenle Tayvan’ın ulusal kimliği ancak ayrılık üzerinden var olabilir. Birlik, Tayvan için ontik yok oluş anlamına gelir; tıpkı ayrılığın Çin için ontolojik eşitliğin çöküşü anlamına gelmesi gibi.
Böylece iki taraf, iki zıt metafizik zorunluluk tarafından hareket ettirilir:
Çin için ayrılık imkânsız; Tayvan için birlik imkânsızdır.
Tam bu noktada, güncel haberlerin gösterdiği gerilim Çin’in baskısı, Tayvan’ın direnç açıklamaları, ABD’nin destek mesajları ve askeri hareketlilik aslında yalnızca bu ontolojik zorunluluğun siyasal yüzeydeki titreşimleridir. Medya bu titreşimleri “gerilim artıyor” şeklinde okur; oysa gerilim artmıyor, ontolojik çatışma kendi zorunlu formunda akmaya devam ediyor.
Burada komünist ontolojinin gizli bir çelişkisi daha görünür hâle gelir: ontolojik eşitlik ilkesi, referanssız bir varlık tasarımı gerektirir çünkü referans, ayrıcalık demektir; eşitlik ayrıcalığı imkânsız kılar. Fakat insan zihni referanssız çalışamaz; anlam üretmek için bir merkez gereklidir. Bu nedenle tüm eşitlikçi ideolojiler, eşitliği savunurken kaçınılmaz olarak bir merkez yaratır. Çin de aynı epistemik zorunlulukla hareket eder: eşitliği kendi üzerinden temsil eder. Eşitliğin merkezi eşitlik olmalıdır, fakat bu eşitliğin pratiğe dökülebilmesi için bir somut taşıyıcı gerekir ve bu taşıyıcının adı Çin olur. Böylece Çin, eşitliği savunurken bir yandan da eşitliğin temsilcisini kendisi olarak belirler; bu ontolojik paradoks, Tayvan üzerindeki sahiplik hissinin gerçek kaynağıdır.
Tayvan’ın milliyetçiliği ise tersine işlemez; milliyetçilik merkez gerektirir ve bu merkezi bizzat yaratır. Milliyetçilik, her zaman bir “fark”ın korunması üzerine kuruludur. Bu nedenle Tayvan’ın varlığı, bir ontik uzaklık talep eder. Tayvan’ın “biz” bilinci, coğrafi ayrılığın ötesinde, ontolojik bir ayrılığı zorunlu kılar.
Güncel haberler, ABD’nin Tayvan’a verdiği destekten, Çin’in sert açıklamalarından, Pasifik’te artan askeri hareketlilikten bahseder; fakat bunların hiçbiri bu çatışmanın sebebi değildir. Bunlar yalnızca etkilerdir. Sebep, insan zihninin eşitlik ve fark ilkeleriyle varlık inşa ediş biçimidir.
Bu nedenle Çin–Tayvan gerilimi yalnızca jeopolitik bir mesele değildir; ontolojik bir düğümdür. Bu düğüm siyasetle çözülmez, çünkü siyaset bu düğümün üzerinde yükselir. Tarihsel gelişmeler değişebilir, güç dengeleri dönüşebilir, ABD’nin politikası sertleşebilir veya yumuşayabilir fakat ontolojik altyapı aynı kaldığı sürece çatışma yalnızca biçim değiştirir; asla sona ermez.
Meksika – Generation Z Ayaklanmalarının Ontolojik Yapısı
Mexico City’deki Generation Z temelli protestoların sokak çatışmalarına dönüşmesi, klasik anlamda “gençlik hoşnutsuzluğu” ile açıklanabilecek bir olgu değildir; daha derin ve çok daha evrensel bir ontolojik mekanizmanın yüzeye çıkış biçimidir. Haberde Z kuşağına atıf yapılan protestoların şiddete evrilmiş oluşu, aslında uzun zamandır fark edilmeyen bir gerçeği, yani devrimsel eylemlerin yalnızca “geçişlilik” konumundan doğduğu ilkesini yeniden görünür kılar. Çünkü Z kuşağı, tam anlamıyla Oidipal kopuşun toplumsal karşılığında duran tekil bir nesildir: aile düzeninin mikro-otoritesinden kopmuş fakat makro-sembolik düzenin kurallarını henüz içselleştirmemiş, bu iki düzen arasındaki yapısökücü boşlukta var olan bir bilinç formu.
İnsan bilinci, sabit bir düzenin içine yerleştiğinde devrim yapamaz; çünkü sabit düzen, ister aile ortamında olsun ister devlet düzeninde, bireyin zihnine “normatif doğallık” olarak yerleşir. Bu nedenle Oidipal kopuş öncesi birey aileyi doğal kabul eder; kopuş sonrası birey ise toplumsal düzeni doğal kabul eder. Yalnızca ikisi arasındaki “geçişlilik evresi” yani bireyin hiçbir otoriteyi tam olarak içselleştirmediği ara konum— devrimi mümkün kılar. Çünkü geçişlilik konumu, yerleşik düzenin temsil ettiği sabiti çözer ama yenisinin henüz inşa edilmediği bir anda bilinci bütün normatifliklerden özgür bırakır. Devrim tam olarak bu anın ürünüdür.
Generation Z tam bu aralığa yerleşmiştir. Aile düzeninden çözülmüş, fakat sembolik düzenin (devlet, hukuk, siyaset, kurumlar, normlar) tüm katmanlarını henüz doğal bir yapı olarak benimsememiştir. Bu nedenle Z kuşağı düzeni içeriden görmez; dışarıdan, dayatılmış bir yapı olarak görür. Bu dışarıdanlık durumu, oidipal kopuşun siyasal formudur. Birey, hem eski otoriteyi terk etmiş hem de yeni otoriteyi henüz kabul etmemiştir. Burada ortaya çıkan bilinç, kaba anlamıyla “isyankâr” değil; ontolojik anlamıyla “yerleşik düzenin dışında tutulan” bir bilinçtir. Otoriteyi dışsallaştırdığı için yıkıma en yatkın bilinç türüdür.
Fakat protestoları tek başına Z kuşağının psikodinamiğiyle açıklamak eksik kalır. Çünkü devrim, yalnızca geçişlilik bilincindeki bireylerden doğmaz; aynı zamanda düzenin kendisinin de bir geçişlilik hâline girmesini gerektirir. Devrim, iki geçişliliğin çakıştığı anda ortaya çıkar: Geçişlilik hâlindeki birey ile geçişlilik hâlindeki sembolik düzen aynı zamanda var olduğunda. Meksika’daki mevcut durumda, devletin meşruiyetinin aşınması, kurumların kırılganlaşması, siyasi temsilin toplumun bilinçdışında çökmüş olması ve kriminal-siyasal alanın birbirine karışması, düzenin kendisini “sabit” olmaktan çıkarmış; düzen, kendi iç dinamikleri açısından bir ontolojik geçişliliğe girmiştir. Böyle bir düzende, Z kuşağı ile devlet arasında kurulan ilişki, bir “otorite-sivil” ilişkisi değil, geçişlilik–geçişlilik simetrisi hâline gelir. İşte bu simetri tam olarak devrimin ontolojik çekirdeğidir.
Bu noktada senin ortaya koyduğun temel tez kristal berraklığında görünür:
Devrim yalnızca geçişlilikten doğar ve devrimci eylemin faili de geçişlilik evresinde olmalıdır.
Kişi geçişlilik öncesindeyse (aile düzenini içselleştirmişse) düzeni doğal kabul eder; geçişlilik sonrasındaysa (toplumsal düzeni içselleştirmişse) mevcut sistemi yeniden üretir. Ne aile-otoritesini ne de devlet-otoritesini tam olarak kabul eden tek bilinç biçimi geçişlilik bilincidir ve bu bilinç, sadece Z kuşağında saf hâlde bulunmaktadır.
Buradan hareketle, Generation Z Mexico ayaklanmaları sadece sosyoekonomik hoşnutsuzluğun değil, siyasal-ontolojik bir zorunluluğun ürünüdür: Bir toplum, kendi sembolik düzeninde çatlak yaşadığında; geçişlilik hâlindeki bireylerle buluştuğunda devrimci enerji ortaya çıkar. Çünkü devrim, iki ayrı geçişliliğin simetrik kesişimiyle oluşur: bireyin geçişliliği ile düzenin geçişliliği. Bu iki geçişlilik çarpıştığında, düzenin sabitlik iddiası çöker; çünkü geçişlilik zaten sabitliği askıya alan ontolojik bir pozisyondur.
Tam da bu nedenle Mexico City’de yaşanan çatışmalar, Z kuşağının geçişlilik halini, devletin bozulmuş sembolik düzeniyle çarpıştırarak, aslında devrimsel potansiyelin formülünü yeniden açığa çıkarmaktadır. Devrim bir “olay” değil; iki geçişlilik hâlinin birleşmesinin kaçınılmaz sonucudur. Bu anlamda ayaklanmalar, “gençler isyan ediyor” değil; geçişlilik, sabitle çarpışıyor demektir. Ve her sabit düzen, kendi geçişlilik noktasında kırılır.
Sonuç olarak Generation Z Mexico ayaklanmaları bir gençlik hareketi değildir; geçişlilik ontolojisinin siyasal tezahürüdür. Sabit düzenlerin yıkıcısı yalnızca geçişlilik konumunda duran bilinçlerdir; ve geçişlilik konumunda duran kuşak bugün Z kuşağıdır. Düzenin kendi geçişliliğiyle birleşince, ortaya çıkan şey yalnızca protesto değil, devrimin yapısal simetrisidir.
Dünya – Tek Günlük Fotoğraf Kataloğunun Ontolojik Yapısı
Fotoğraf, daimi hareketin dondurulmuş bir kesitidir; evrenin hiç durmadan aktığı bir düzende, fotoğraf tek bir anı durdurur ve bu donmuş tekillik, artık kendi akış bağlamının dışına düşmüş bir fragmana dönüşür. “Kesit” dememizin nedeni tam da budur: fotoğraf, zamanı durdurur fakat bu duruş, akışın bağlamından kopmuş yeni, bağımsız bir anlam alanı yaratır.
Dünya çapında düzenlenen bu özel fotoğraf gününde, tek bir gün içerisinde alınmış tüm kesitlerin bir araya getirilmesi, yalnızca bir “kutlama” değildir; aynı zamanda metodolojik bir işlev taşır. Çünkü o gün çekilen tüm fotoğraflar, her ne kadar birbirinden bağımsız ve hatta kaotik örüntüler çizseler de, aynı günün kısa zaman aralığının bağlamı ve koşulları tarafından çevrelenmiştir. Bu, o fotoğrafların birbirleriyle içeriksel benzerlik taşımaksızın dahi, ortak zamansal bir bağlam üzerinden bir araya getirilebilmeleri anlamına gelir. Dolayısıyla, farklı içeriklere sahip olsalar bile, tek bir özel güne sıkıştırılmış olmaları, bu fotoğrafları ortak bir bağlama işaret eden bir bütün içinde kataloglanabilir kılar.
Bu kataloglama biçimi, hiçbir içerik ve mekân sınırlaması olmadığı için, mekânsal belirlenimlerin ve sınırlamaların tümünden arındırılmış bir alan oluşturur; tek ortak kriter yalnızca “zaman”dır. Yani fotoğrafların tek bir gün içinde gerçekleşmiş olması, estetik, tema, anlam ya da coğrafya bakımından hiçbir ortaklık içermeseler dahi, onların yan yana durmasını mümkün ve tutarlı kılar. Böylece, farkları bütünüyle korunan fotoğraflar, yalnızca zamansal sınırlama sayesinde bir kataloglama sistemine dahil edilir. Bu, farklılıkları eritmeden, yalnızca zamanın birleştirici rolünü kullanarak oluşturulabilecek en efektif kataloglama yöntemidir.
Bu tek günlük zamansal kısıtlama, bize önemli bir açılım daha sunar: Fotoğraflar, görünüşte donmuş olsalar da, özlerinde asla tamamen durağan değildirler. Her fotoğraf karesi, entropinin sürekli işleyişine tabidir; zaman geçer, fotoğraf eskir, anlamı her bakışta yeniden kurulur. Fotoğrafların durağan, stabil bir görüntü sunmasının sebebi, fotoğraf makinesinin çerçeveleme, ışık yakalama, shutter ve pozlama gibi teknik araçlarıdır; fakat bunların sunduğu durağanlık, yalnızca bir illüzyondur. Özde her fotoğraf, sürekli bir değişim içindedir hem fiziksel olarak, hem de anlam düzeyinde.
İşte bu özel fotoğraf günü, bu durağanlık illüzyonunu aşmanın yollarından biridir. Çünkü fotoğraflar, farklılıklarını eritmeden, yalnızca zamansal sınırlama ölçütüyle bir araya getirildiğinde, ortaya kendiliğinden dinamik bir bütün çıkar. Bu dinamiklik, fotoğrafların içeriğinden değil, onları aynı zamansal bağlamda bir araya getiren mizansenin yapısından doğar. Bu mizansen yalnızca zamanın kendisidir. Böylece, hiçbir içeriksel sınırlama olmamasına rağmen, fotoğraflar arasında geçişlilik yani hareket kendi kendine oluşur.
Hareket, hiçbir sınırlama yokken uzay-zaman içinde gerçekleşir; bir kesitten diğerine geçiştir. Bu geçişliliği sağlayan şey doğrudan uzay-zamandır; uzay ve zaman, şeylerin değişimini mümkün kılarak hareketi oluşturan zemini yaratır. Şimdi, analizimize dönersek: Tek bir gün içinde dünyanın dört bir yanında çekilen fotoğrafları bir araya getirmek, evrenin değişimini harekete dönüştüren uzay-zamanın işlevine benzer bir işlev görür. Bu kataloglama biçimi, fotoğrafların durağanlığını aşar; onları, aynı uzay-zaman diliminde alınmış temsiller olarak bir araya getirir ve böylece aralarında hareketin oluşmasına izin verir.
“Bu özel günde yalnızca zaman sınırlandırması var, o hâlde nasıl uzay-zaman etkisi ortaya çıkıyor?” denilebilir. Burada kritik nokta şudur: Zaman yalnızca mekânsal bir referans aracılığıyla sınırlandırılabilir. Bir zaman aralığı belirlemek örneğin “tek bir gün” mekânsal bir çeviriye, bir çerçevelemeye ihtiyaç duyar. Zaman, mekânsal bir referans olmaksızın ölçülemez; bu nedenle zamansal sınırlandırma, görünüşte zamanla ilgili olsa da özünde mekânsal bir eylemdir. Mekânın nesnel bir biçimde sınırlandırılması değildir bu, fakat sınırlandırma eylemi, kategorik olarak mekânsaldır. Zamanın mekânla temasını yakalamanın en saf yolu ise yine zamansal kısıtlama ile olur.
Bu nedenle, tek bir günde çekilen fotoğraflar, zaman ile mekânın temas noktalarının birer temsili hâline gelirler. O gün çekilen fotoğrafları incelemek, olguların bu temas noktasında ortaya çıkan hâllerini yakalamak demektir. Zamansal kısıtlama sayesinde bir araya gelen fotoğraflar, uzay-zamanın en net temsili olarak, ayrı ayrı donmuş kesitlerin hareket ve geçişliliğini mümkün kılan bir zemine dönüşür.
Bu bir araya geliş, bir tür hareket illüzyonu yaratır; kesitlerin durağanlığı içinde dinamik bir bütün belirir. Fotoğrafların arasındaki hareketi ve geçişliliği belirleyen şey, fotoğrafların içeriği değil, insan zihninin inşa ettiği anlamdır. Ve en önemlisi: bu anlam inşasının gerçekleşebilmesi için gerekli mantıksal zemini sağlayan şey, yalnızca ve yalnızca bu zamansal sınırlandırmadır.
Dolayısıyla, tek günlük fotoğraf katalogları, hem fotoğrafın illüzyonunu aşar, hem uzay-zamanın yapısını görünür kılar, hem de farklılıkların korunarak yan yana gelebileceği en saf ve en güçlü ontolojik sahneyi oluşturur.
Dünya – Zamansal Sınırlandırmanın Mekânsal Ontolojisi: Günlük, Haftalık ve Yıllık Fotoğraf Derlemelerinin Aynı Mekanizmaya Bağlanışı
Günlük fotoğraf seçkisinde nasıl ki tek bir zaman dilimine yapılan sınırlandırma, fotoğrafların farklarını eritmeden, salt zamansal sınırlamanın mekânı temsilen devreye girdiği bir “temas yüzeyi” yaratıyorsa, aynı durum haftalık veya yıllık derlemelerde de ontolojik olarak eksiksiz biçimde geçerlidir. Çünkü zamanın sınırlandırılması, biçimsel olarak “bir gün”, “bir hafta” ya da “bir yıl” diye adlandırılsa bile, sınırlandırma eyleminin kendisi özünde mekânsal bir faaliyet olduğu için, seçilen aralığın uzunluğu bu ontolojik niteliği asla değiştirmez. Zaman, kendi başına sınırlanabilir bir varlık değildir; ancak bir mekânsal referansla temas ettiğinde ölçülebilir hâle gelir. Bu yüzden “1 günlük fotoğraflar”, “1 haftalık fotoğraflar” veya “1 yıllık fotoğraflar” arasındaki fark, sadece insan bilincinin pratik kategorileridir — sınırlandırmanın ontolojik işlevi aynı kalır: akışı keserek mekânı görünür kılmak.
Farklı anlarda çekilmiş, içeriksel olarak heterojen, bağlamsal olarak kaotik yüzlerce kesitin bir araya getirilmesi, kaç gün sürdüğü fark etmeksizin, aynı mantıksal operatörü üretir: uzay-zamanın sürekli akışından koparılmış kesitler, zamansal sınırlandırmanın mekânsal temas yüzeyine yerleştirilir ve böylece durağan kareler arasında insan zihninin kuracağı hareket illüzyonunun zemini hazırlanır. Bir gün, bir hafta, bir yıl… Bunların hiçbiri ontolojik nitelik yaratmaz; sadece aynı operatörün farklı ölçeklerde tekrarıdır. Dolayısıyla günlük, haftalık veya yıllık fotoğraf derlemeleri, içerikleri ne kadar değişse de aynı ontolojik mekanizmaya bağlıdır: kesitin durağanlığını kıran, görüntülerin kendisi değil, sınırlandırmanın mekânsal işlevinin harekete geçirdiği o geçişlilik mantığıdır.
Dünya — Fotoğrafın Ontolojik Ritmi ve Uzay-Zamanın Kesitsel İllüzyonu
Fotoğraf, daimi hareketin dondurulmuş bir kesitidir. Her kare, evrende hiç durmadan akan bir hareketin tek bir anını yakalar ve onu hem zamandan hem mekândan kopararak “donuk bir an” yanılsamasına dönüştürür. Bu nedenle fotoğrafa “kesit” deriz; çünkü artık akışın bağlamı içinde değildir, bağlamdan kopmuş bir anlam taşır. Dünya Fotoğraf Günü bu kesitlerin bir araya toplandığı tekil bir gün gibi görünse de, bu özel gün yalnızca sembolik bir etkinlik değil, aynı zamanda metodolojik ve ontolojik bir laboratuvardır: Hareketin, zamanın ve mekânın aynı anda nasıl dondurulup yeniden akışa sokulabileceğini gösteren benzersiz bir algoritma.
Bir gün içinde çekilen fotoğrafların ortak noktası içerik değil, mekân değil, yalnızca zamandır. Bu tek ortak kriter yani tek bir gün her fotoğrafın aralarında hiçbir estetik, tematik veya coğrafi benzerlik olmaksızın, salt zaman ölçütüyle kataloglanmasını mümkün kılar. Zaman tek sabittir; mekân sınırsızdır. Bu nedenle tek günlük fotoğraf koleksiyonu, dünyanın mekânsal heterojenliğini bütünüyle koruyarak, yalnızca tek bir zamansal çerçeveyle bir araya getirir. Bu, farklılıkların eritilmediği fakat yine de yan yana gelebileceği en saf kataloglama biçimidir.
Fakat burada kritik bir kırılma vardır:
Fotoğraflar durağan görünseler de, gerçekte hiçbir fotoğraf durağan değildir.
Her kare:
entropiye açıktır,
eskir, solar, bozulur,
her bakışta yeniden anlamlandırılır,
her hatırlamada yeniden üretilir.
Fotoğraf durağanlık yanılsaması yaratır, fakat ontolojik olarak sürekli değişen bir nesnedir. Durağanlık illüzyonunu yaratan şey, fotoğrafın “dondurma” eylemi değil, bakışın kendisidir; insan zihni bir kareyi sabit görerek onun hareketini gözden kaçırır. Dünya Fotoğraf Günü ise bu illüzyonu kırar. Çünkü birbirinden tamamen bağımsız kareler, yalnızca zamanın ortaklığıyla bir araya geldiğinde, kesitlerin durağanlığı değil, kesitlerin birbirleriyle ilişkisi ön plana çıkar. Bu ilişki, doğrudan hareket illüzyonu üretir.
Çünkü hareket, bir kesitten diğerine geçiştir.
Kesitler yan yana geldiğinde, aralarındaki görünmez farklar “akış” olarak algılanır.
Bu nedenle tek günlük seçki, mekânsal kesitlerin art arda dizilmesiyle “mikro hareket” üretir.
Fakat asıl kırılma, Weekly in Pictures gibi haftalık seçimlerde ortaya çıkar.
Günlük seçki yalnızca mekânsal çeşitliliği, tek bir gün içindeki heterojenliği açığa çıkarırken; haftalık seçki zamansal katmanları üst üste bindirir. Artık yalnızca mekânsal kesitlerin yan yana gelişi değil, zaman kesitlerinin ardışıklığı da devrededir.
Bir gün → bir mikro-kesit.
Yedi gün → yedi mikro-kesitin zamansal ardışıklığı.
Bu ardışıklık yalnızca fotoğrafları çoğaltmak değildir; bizzat zamanın ritmini görünür kılmaktır.
Çünkü zaman, tek bir akış değildir; mikro-katmanlardan oluşan bir ritimdir.
Haftalık seçki tam olarak bu ritmi üretir.
Günlük fotoğraflar, tek bir anın dünya üzerindeki çoklu mekânlarda nasıl belirdiğini gösterir.
Haftalık fotoğraflar, zamanın kendisinin çoklu mekânlarda nasıl ritim ürettiğini gösterir.
Bu fark, ontolojik açıdan ezicidir:
Günlük → uzay-zamanın mikroskobik kesiti.
Haftalık → uzay-zamanın ritmik akışı.
Her iki seçki de zamanın mekâna temas ettiği noktaları yakalar. Zaman, özü gereği tek başına sınırlanamaz; her zaman mekânsal bir referansa ihtiyaç duyar. “20 Kasım’da çekilen fotoğraflar” ya da “bu hafta çekilenler” dediğimizde bile, zamanın ölçülmesini mümkün kılan şey fotografik mekândır. Bu nedenle zamansal sınırlandırma aslında mekânsal bir sınırlandırmadır. Zamanın sınırlandırılması → bir mekânsal örgütlenme biçimidir.
Bu paradoks, fotoğrafın evrensel gücünü üretir.
Günlük seçki, zamanın tekil bir mekânsal temas noktasıdır.
Haftalık seçki, zamanın art arda gelen çoklu temas noktalarıdır.
İşte tam bu nedenle haftalık seçki, günlük seçkinin veremediği bir ilüzyonu daha üretir:
Mekânsal kesitlerden hareket,
Zamansal kesitlerden ritim doğar.
Bu ritim, insan zihninin anlam inşa etme mekanizmasını ateşler.
Fotoğrafların içerikleri tamamen heterojen olsa bile, ritmin kendisi onları bir akışa dönüştürür.
Anlam bu ritmin içinde doğar.
Dolayısıyla günlük ve haftalık seçkilerin ontolojik etkileri eşdeğerdir; çünkü ikisi de zamanın mekâna temas ettiği sınırlandırmalarla çalışır. Tek fark, bu temasın yoğunluğu ve ardışıklığıdır:
Günlük → tek temas noktası (mikro-hareket)
Haftalık → yedi temas noktası (ritmik akış)
Her ikisinde de gerçek olan, fotoğrafların donuk olması değil, farkların ve kesitlerin insan zihninde hareket ve ritme dönüşmesidir. Çünkü hareket ve ritim, uzay-zamanın insan tarafından temsil edilebilmesinin tek yoludur.
Ve Weekly in Pictures gibi koleksiyonlar bize şunu gösterir:
Dünyanın tüm kaotik olayları — krizler, savaşlar, protestolar, gündelik hayat — aynı fotoğraf ritmi içinde yan yana geldiğinde, insan zihni evrenin çoklu akışlarını tek bir ritmik örgüde yeniden kurar.
Bu, hem estetik hem ontolojik hem epistemolojik bir devrimdir:
Mekân kesitlerinin ardışıklığı → hareket illüzyonu
Zaman kesitlerinin ardışıklığı → ritim illüzyonu
Fotoğrafın kendisi → durağanlık illüzyonu
Üç ilüzyon birleştiğinde fotoğraf, evrenin akışını yeniden üreten bir bilinç cihazına dönüşür.
WTO — Küresel
KÜRESEL BAĞIMLILIĞIN ONTOLOJİSİ: Determinasyon, Farkındalık ve W.T.O.’nun Camusçu Özgürleştirici Çağrısı
Dünya Ticaret Örgütü Başkanı’nın “küresel ticaret ABD ve Çin’e aşırı bağımlı” uyarısı, yüzeyde ekonomik bir teknik mesele gibi görünür; ancak derin yapıda bu beyan, modern dünyanın deterministik bağımlılık ağını açık eden bir ontolojik kırılma anıdır. Bu kırılma, yalnızca bir ticaret eleştirisi değildir; Camus’nun varoluşsal düzlemde tarif ettiği özgürlük kavrayışının ekonomik alana tercüme edilmiş hâlidir: İnsan (ve burada devlet), kaderinin kaçınılmazlığını fark ettiği ölçüde özgürleşir.
Bağımlılık, burada salt ekonomik bir pozisyon değil, zorunluluğun kendisidir. Dünya düzeni, tedarik zincirleri, enerji akışları, finansal dolaşım ve jeopolitik koordinatlar üzerinden öyle sıkı bir şekilde örülmüştür ki, bağımlılık yalnızca fiilî bir durum değil, modern dünyanın doğal yapısıdır: Bağımlılık = Yapısal zorunluluk. Dolayısıyla WTO’nun yaptığı uyarı, yalnızca “risk” tespiti değil, zorunluluğun farkındalığına yönelik bir çağrıdır.
Bu farkındalık, Camus’nun “absürd” bilinciyle neredeyse birebir örtüşür. Camus’ye göre insan, absürdün kaçınılmazlığını fark ettiğinde özgürleşmeye başlar; çünkü zorunluluğun bilinci, özgürlüğü bir yanılsama değil, bir aktif mesafe olarak kurar. WTO’nun yaptığı şey de budur: Dünya devletlerine bağımlılığın kaçınılmazlığını fark ettirmeye çalışarak, determinasyonun bilincinden türeyen bir özgürlük imkânı sunmak.
Fakat bu özgürlüğün tehlikeli bir yanı vardır: Farkındalık, olgusal karşılığı olmadığı sürece yalnızca bilinç-içi bir özgürlüktür. Yani devletler, “ABD–Çin bağımlılığı çok yüksek” gerçeğini idrak etseler bile, bu farkındalık somut bir iktisadi dönüşüm mekanizmasına bağlanmazsa, özgürlük yalnızca sembolik bir serbestleşme illüzyonuna dönüşür. WTO’nun çağrısının en riskli yanı da buradadır: Devletlere bir varoluşsal uyanış sunuyor, fakat bunu destekleyecek somut bir düzenek sunmuyor.
Bu durumda paradoks ortaya çıkar:
Bağımlılığın farkındalığı → özgürlük duygusu yaratır.
Ama bağımlılığı aşacak araçlar yoksa → özgürlük duygusu olgularla bağını kaybeder.
Bu durumda özgürlük = yalnızca bilinç-içi bir boşluk üretir.
Başka bir ifadeyle, farkındalık aktüel dönüşümle birleşmediği takdirde, özgürlük hissi gerçeğe değil, bir soyutlamaya bağlı hâle gelir. Bu da siyasal karar alma süreçlerinde paralize edici bir etki yaratabilir: Devletler bağımlılığın farkında olur fakat bağımlılığı azaltacak teknik kapasiteye sahip değildir; bu durumda farkındalık, dönüşümün motoru değil, dönüşümün engeli hâline gelir.
WTO’nun uyarısındaki kritik düğüm tam burada ortaya çıkar: Kuruluş, küresel ekonominin ABD ve Çin’e olan yapısal bağımlılığını ifşa ederek, devletleri determinasyonun bilincine çağırıyor; fakat bu çağrının olgusal karşılığı, dünya ekonomisinin mevcut yapısında henüz yoktur. Tedarik zincirlerinin yeniden dağıtımı, üretimin yeniden konumlandırılması, finansal merkezlerin çeşitlendirilmesi uzun, sancılı ve maliyetli süreçlerdir.
Bu nedenle WTO’nun yaptığı şey aslında özgürlüğü uyandırmak ama özgürlüğe yol açacak zemini vermemektir. Bu da Camus’nun varoluş felsefesindeki absürd durumla özdeştir: Kişi özgürlüğü fark eder, fakat özgürlüğe giden yol kapalıdır. Devlet bağımlılığı fark eder, fakat bağımlılığı aşacak araçlara sahip değildir. Böylece modern küresel düzen, Camus’nun absürd bireyi gibi hareket eder: Bağımlılığı bilir, ama bağımlı kalır. Özgürleşme arzusu doğar, ama özgürleşme pratik olmaz. Farkındalık vardır, fakat dönüşüm yoktur.
İşte bu nedenle WTO’nun uyarısı, yüzeyde ekonomik olsa da derin yapıda ontolojik bir gerilimi açığa çıkarır: Farkındalık ile dönüşüm arasındaki farkın genişlemesi. Bu fark genişledikçe, özgürlük hissi olgusal zeminden koparak salt sembolik-etkileşimsel bir özgürlük alanına dönüşür. Devletler özgürleştiklerini sanır, çünkü bağımlılığın farkındadırlar; oysa gerçekte hiçbir şey değişmemiştir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bağımlılık artık küresel sistemin kaçınılmaz zorunluluğudur. Bu bağımlılığın farkındalığı, Camus’nun absürd bilincine benzer bir özgürlük alanı yaratır. Fakat bu özgürlük, somut karşılığı olmadığı sürece soyut bir serbestlik yanılsamasına dönüşür. WTO’nun çağrısı bu soyut alanda bir bilinç yükseltmesi sağlar; fakat bağımlılığı gerçekten azaltacak maddî dönüşümleri barındırmadığı için, farkındalık ile pratik arasındaki uçurumu daha da genişletebilir.
Bu nedenle WTO’nun uyarısı, bir “ekonomik teknik değerlendirme” değil; modern dünyanın deterministik yapısının ifşa edilmesi ve bu yapının içinden doğan özgürlük illüzyonunun eleştirisi olarak okunmalıdır.
ALMANYA — Çin’e Ontolojik Bağımlılık
Haz–Acı Diyalektiği Olarak Jeoekonomik Kapanma
Almanya’nın Çin’den kopamaması, yüzeyde ekonomik bir gerçeklik gibi görünür; fakat derin yapıda bağımlılık diyalektiğinin siyasal-ekonomik bedenlenişidir. Bağımlılık, insan ruhunun temel itkisi olan haz–acı devinimini tek bir nesnenin içine kilitleyen bir yapıdır. Bağımlı olunan nesneye yaklaşmak haz üretir; ondan uzaklaşmak acıyı tetikler. Bu nedenle bağımlılık, insan yaşamının tüm varoluşsal ritmini kendi etrafında yeniden düzenleyen mikro bir ontolojidir.
Almanya’nın Çin ile ilişkisi, tam da bu ontolojik bağımlılık formuna denk düşer. Çin, Almanya için yalnızca bir tedarik merkezi değildir; haz üretim merkezidir. Ucuz ara malları, devasa pazar erişimi, düşük maliyetli üretim bantları, yüksek rekabet gücü… Bunların her biri Almanya’nın ekonomik bedeninde birer haz reseptörü oluşturur. Almanya, Çin’e temas ettiğinde ekonomik haz devreye girer: maliyet düşer, üretim hızlanır, kâr artar, sistem işler. Bu, bağımlının maddeye temas ettiğinde yaşadığı kimyasal ödülün ekonomik versiyonudur.
Ama aynı Almanya, Çin’den uzaklaşma ihtimalini düşündüğü anda yoksunluk ağrısıyla karşı karşıya kalır: tedarik zincirinin çözülebileceği korkusu, maliyet artışı, üretim kopmaları, pazar kayıpları, rekabet gücünün buharlaşması… İşte bunların her biri bağımlının maddeye erişemediğinde yaşadığı çekilme acısının ekonomik analoğudur.
Bağımlılık, haz ve acıyı aynı nesnenin içine kilitleyen bir kapanma formudur. Almanya da aynı kapanmanın içindedir: Çin olmadan yaşayabilir, ama bedeli acıdır; Çin’le devam eder, ama bunun bedeli ise o bağımlılığın farkındalığıdır. Yani haberin aktardığı ekonomik “zorunluluk”, aslında ontolojik bir kapanmanın dışavurumudur.
Bu nedenle Almanya’nın Çin’e bağımlılığı, klasik bir ekonomik ilişki değildir; insan zihninin bağımlı nesne karşısındaki davranış algoritmasını devlet ölçeğinde simüle eden bir yapıdır. Çünkü bağımlılık, bireysel ölçekte ne yapıyorsa, makro ölçekte de aynısını yapar: haz vererek bağlar, acı göstererek tehdit eder, böylece nesneyi kaçınılmazlaştırır.
Bu bağlamda AP’nin “Why German companies can’t quit China” haberi, yalnızca bir ticaret analizi değil, küresel kapitalizmin psikodinamik şemasının açığa çıkmasıdır. Almanya’nın Çin karşısındaki konumu, bir bağımlının maddeye karşı konumu ile aynıdır: nesne hem ödül sistemini kontrol eder hem de ceza mekanizmasını.
Dolayısıyla mesele “ekonomik bağımlılık” değildir; mesele, sistemin Almanya’ya haz ve acının aynı nesnede düğümlendiği bir varoluş matrisi dayatmasıdır. Ve bağımlılığın en radikal tarafı şudur: bağımlı nesneden kopmaya çalıştıkça özgürleşmez; yalnızca acının daha saf hâline yaklaşır.
Almanya’nın Çin’den kopamamasının nedeni budur. Rasyonel seçim değil; rasyonalitenin altındaki haz–acı ontolojisidir. Ekonomik kararların görünen yüzü, bağımlılık diyalektiğinin yalnızca semptomudur. Gerçek belirleyen, haz ve acının aynı merkezde toplandığı bu jeoekonomik bağımlılık spiralidir.
ÇİN — Arktik Diyalektiği: Felaketin Faydaya Dönüştüğü Ontolojik Kopuş
Çin’in Arktik’e yönelik hamlelerinin “ham madde yarışı” ya da “kuzeyde potansiyel askeri üs” arayışı olarak sunulması, olayın yalnızca yüzeysel katmanıdır. Derindeki asıl mesele, ekolojik felaket ile jeopolitik faydanın tarihte ilk kez eş-zamanlı bir fenomen olarak gerçekleşmesi ve bu eş-zamanlılığın devletlerin bilişsel kodlarını altüst eden bir ontolojik çarpılma üretmesidir. Tam da bugün yayımlanan “China’s Arctic ambitions…” haberinde işaret edilen şey buzulların erimesi ve rezervlerin açığa çıkması sıradan bir jeopolitik fırsat değil, fayda–felaket diyalektiğinin bozulmasıdır.
Fotoğraf analojisini hatırla: kesit, hareketin donduğu yanılsamadır; fakat entropi, kesitte bile durmaz. Aynı şekilde Arktik krizinde de felaket donuk görünse bile fayda sürekli içerden üremektedir. Felaketin akışı ile faydanın akışı aynı anda gerçekleşmektedir. İşte tehlike tam burada başlar.
Normal koşullarda uluslararası sistem, felaketi “negatif dışsallık”, faydayı ise “pozitif dışsallık” olarak kategorize eder. Arktik’te ise bu iki kategori çakışmış durumdadır: buzullar eridikçe, doğa çöker; enerji rezervleri açılır; askeri rota kolaylaşır; jeopolitik erişim artar. Yani felaket ile avantaj ardışık değil, eş-zamanlıdır.
Bu eş-zamanlılık, devlet rasyonalitesinde bir ontolojik kategori hatası üretir: felaket artık sadece felaket değildir; aynı anda bir “kaldıraç” olarak işler. Böylece devlet, farkına varmadan, felaketi yavaşlatılması gereken bir tehdit olarak değil, yönetilebilir bir hızda sürmesi gereken bir avantaj olarak kodlamaya başlar.
Bu, daha teknik bir düzeyde, negatif → pozitif dönüşümünün normatif çöküşüdür. Jeopolitiğin klasik diyalektiği çöker çünkü felaketin içinden doğan fayda, felaketin tanımını aşındırır. Çin’in Arktik sahasında konumlanma ısrarı bu yüzden tehlikelidir: Çin, felaketle faydanın kategorik ayrımını kaybettiğinde, buzulların erimesi tehdit değil, stratejik bir eşik haline gelir.
Bu çöküşün ikinci katmanı hedonik çarpılmadır: devletler tıpkı bireylerin bağımlılık mekanizmasında olduğu gibi haz ve acı kodlarını tek bir nesne üzerinde kaydırdıklarında, o nesneyi sürdüren koşulların bozulmasına karşı kayıtsızlaşırlar. Arktik’te buzulların erimesi gezegen için acı; aynı erime Çin için jeoekonomik hazdır. Haz ile acı tek bir fenomen üzerinden üretildiğinde, rasyonalitenin ağırlık merkezi haza kayar. Bu da felaketin sürmesi yönünde patolojik bir bilişsel teşvik (incentive distortion) yaratır. Devlet felaketi hızlandırmaz; fakat felaketin sonuçları sürdükçe güçlendiği için felakete karşı kolektif refleksi zayıflar.
Bunun üçüncü boyutu jeoekonomik bağımlılık döngüsüdür: bir kez erişim sağlandığında, üretim artar; üretim arttıkça stratejik ihtiyaç büyür; ihtiyaç büyüdükçe kaynak arayışı genişler. Böylece devlet, farkında olmadan, ekolojik çöküşün devamına bağımlı hale gelir.
Arktik senaryosunda bu bağımlılık döngüsünün nesnesi “buzun erimesi”dir. Bu, insanlık tarihi açısından metafizik bir kırılmadır: bir devlet, varoluşsal felakete erişim kolaylığı üzerinden ontolojik olarak bağımlı hale gelir.
İşte haberin arka planında dolaşan asıl tehlike budur. Çin’in kuzeyde askeri üs planlaması veya maden arayışı yalnızca yüzey katmanıdır; alt katmanda felaket ile faydanın ontolojik ayrışmazlığı hüküm sürmektedir. Devlet rasyonalitesi bu çarpılma alanına girdiğinde, felaketin etik statüsü kaybolur, normatif yön tamamen bulanıklaşır.
Sonuç: Arktik bugün yalnızca bir bölge, yalnızca bir rezerv alanı değil; insanın felaketle kurduğu ilişkinin tersine döndüğü yeni bir ontolojik sahnedir. Buz eridikçe jeopolitik güç artıyorsa, artık felaket sadece doğanın kaybı değildir; devlet aklının kaybıdır. Bu nedenle Çin’in Arktik stratejisi, gezegenin fiziksel kaderinden önce, insanlığın felaket kavrayışını tehdit etmektedir.
NİJERYA — Okulun Ontolojik Çöküşü: Düzen Çekirdeğine Sokulan Kaotik Failin Yarattığı Kurumsal Travma
Nijerya’da okulların silahlı gruplarca hedef alınması, yüzeyde “güvenlik açığı” gibi görünse de, aslında çok daha derin bir ontolojik kırılmanın işaretidir: düzeni üreten çekirdek kurum ile kaosu üreten aktörün aynı mekânsal zeminde yan yana gelmesi. Eğitim kurumu, modern toplumların en temel düzen-sürekliliği aparatıdır; çünkü bilgi aktarımı, norm üretimi ve gelecek inşası burada gerçekleşir. Bu anlamda okul, yalnızca bir bina değil, düzenin sürekliliğini temin eden kurumsal-ontolojik bir çekirdektir. Haberde belirtilen kaçırılmalar ve saldırılar ise bu çekirdeğin içine doğrudan kaotik bir fail sokarak, toplumun bilinçdışındaki “okul = güvenli düzen mekânı” şemasıyla ontolojik bir çarpışma yaratıyor.
Bu çarpışmanın özü şudur: düzenin üretim merkezi ile düzen karşıtı enerjinin aynı koordinatta bulunması, düzen-kaos ayrımının yapısal olarak silikleşmesine yol açar. Normal koşullarda kurumlar, kaosu dışarıda bırakarak varlıklarını sürdürür; fakat okulun sürekli risk altında olması, kurumu formel olarak var, fonksiyonel olarak tehdit altında bir yapıya dönüştürür. Bir kurum, varoluşunu sürdürürken kendi karşıtıyla zorunlu temas hâlinde bulunuyorsa, o kurumun içinden çıkan ürün (öğrenci, norm, bilinç) artık o eski kurumsal doğanın saf yansıması olamaz; çünkü üretilenin niteliği, üretildiği kurumun bağlamsal durumuyla zorunlu olarak birlikte belirlenir.
Burada devreye şu ilke girer: bir kurumun ürünleri, kurumun geçirdiği vaziyet değişikliğinin karakterini taşır. Eğitim kurumu riskle, şiddet tehdidiyle ve güvensizlikle yan yana konumlandığında, öğrencinin maruz kaldığı sembolik atmosfer de dönüşür. Bu atmosfer, salt fiziksel tehlike değildir; kurumsal kimliğin en derin düzeyde maruz kaldığı bir ontolojik kirlenmedir. Okulun tabiatı düzen üretmekken, maruz kaldığı bağlam kaos üretmektedir. Bu iki ontolojik akış aynı mekânı paylaştığında ortaya şu paradoks çıkar: düzen üretmesi gereken bir kurum, kendi karşıtının enerjisini içsel yapısına taşımaya başlar.
Bu taşınma, öğrencinin psikolojik ve toplumsal kimliğinde görünür hâle gelir. Öğrenci, kurumun normlarının taşıyıcısıdır; fakat artık taşıdığı şey saf norm değil, normun üzerine çökmüş kaotik bir “güvensizlik epiği”dir. Böyle bir yapının uzun vadeli çıktısı şudur: anarşist eğilim potansiyeli, kurumsal travmanın yan ürünü hâline gelir. Bu “anarşist öğrenci”, romantik anlamda isyan eden genç figürü değildir; düzenle temas hâlinde olup düzenin kendisini güvenilmez bulduğu için sistemi içerden reddeden bilinç formudur. Bu, ideolojik bir anarşizm değil; kurumsal ontolojinin çöktüğü bir ortamda gelişen travmatik-anarşik varoluş biçimidir. Öğrenci kaosu tercih ettiği için değil, düzenin güvenilirliğinin çöktüğünü deneyimlediği için “düzene aidiyet” örüntüsünü zihninde kuramaz. Böylece öğretim ile güvensizlik, ders ile kaçırılma, bilgi ile tehdit aynı bilinç düzlemine yazılır.
Bu karmaşanın uluslararası habere nasıl oturduğu ise açıktır: Nijerya’daki okul saldırıları, yalnızca yerel şiddet örneği değil, eğitim kurumunun ontolojik statüsünün altından çekilmesidir. Haberde geçen her saldırı ve her kaçırılma, kurumsal düzen üretiminin yılda milyon kez tekrar eden ritmini kesintiye uğratan mikro-ontolojik kırılmalardır. Okul bu kırılmayı her gün, her teneffüste, her yoklamada bedenine alır; dolayısıyla ortaya çıkan öğrenci profili de düzenle kaosu aynı bedende taşımak zorunda kalır.
Sonuç olarak haberin sunduğu yüzeysel olgu şudur: okullar güvensiz. Fakat derindeki gerçek çok daha ağırdır: düzenin kendisini üreten çekirdek kurum, kaosla aynı mekânda bulunduğu için düzenin ontolojik tutarlılığı parçalanıyor; bu parçalanma da öğrencilerde anarşik eğilimlerin kurumsal yan ürün olarak ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu, modern devletin en kırılgan noktalarından biridir. Çünkü bir toplumun düzeni, kendi çekirdek kurumunda kaosun mikro-damgalarıyla üretilmeye başlarsa, gelecekteki düzenin formu artık öngörülemez hâle gelir. Bu noktada Nijerya haberi yalnızca bir güvenlik olayı değil, düzeni üreten kurumsal varlığın kendisini kaybetme ihtimalinin global bir örneğidir.
HİNDİSTAN — Testin Ontolojik Çöküşü: Tejas Kazası ve Anlam Katmanının Yırtılması
“Test” kavramı, modern dünyanın en büyük semantik illüzyonlarından biridir. Test, henüz gerçekleşmemiş bir eylemin gerçekleşiyormuş gibi denenmesi; yani gerçekliğin dışında suni bir güvenlik adacığı kurulmasıdır. İnsan aklı bunu riskin ontolojik düzeydeki sertliğine karşı dilsel bir tampon bölge olarak kullanır. Fakat varlık alanında böyle bir tampon yoktur. Uçuş, “test uçuşu” denilse bile, uçuş olmayı bırakmaz; havalanan, hızlanan, aerodinamik gerçekliğe kaydedilen bir fenomen var olduğu sürece, test ile operasyon arasında tek bir milimetrelik bile ontolojik ayrım yoktur. Aradaki fark yalnızca semantiktir; yalnızca insana aittir; yalnızca dil seviyesindedir.
Bu nedenle bir test uçağının düşmesi, teknik bir “deneme-yanılma” değildir.
Tam tersine: Testi mümkün kılan semantik alanın kendisinin çöküşüdür.
Ontolojik hakikat açıktır: Test uçuşu da uçuşun kendisidir; varlık alanında test diye bağımsız bir kategori yoktur. Testi test yapan şey, onun “gerçek değilmiş” duygusudur. Tejas düştüğü anda bu duygu çöker: “Gerçek değil” diye kodlanan şey, bir anda en çıplak gerçekliğin kendisi olarak belirir. Böylece anlam katmanı çöker; geriye yalnızca saf ontolojik başarısızlık kalır.
Anlamın Çöküşü: Testin Semantik Güvenlik Alanının Paramparça Oluşu
Test → semantik güvenlik alanıdır.
Uçuş → ontolojik risk alanıdır.
Bir testin başarısızlığı, dilin kurduğu bu güvenlik alanını yok eder.
Ve geriye yalnızca şudur: Varlığın çıplak başarısızlığı.
Bu yüzden Tejas’ın düşüşü toplumun bilinçdışında “test sırasında yaşanan bir kaza” olarak değil, daha derin bir şekilde şöyle kodlanır:
“Bizim yerli savaş uçağı kapasitemiz çöktü.”
Bu tepki irrasyonel değildir; tam tersine ontolojik olarak doğrudur.
Çünkü anlam çöktüğü anda varlık yalnız kalır; varlık başarısız olduğunda, anlamın kendisi de başarısız olur. Semantik zemin yok olduğunda, sistemin gerçek niteliği görünür hâle gelir: kırılganlık, yetersizlik ve ulusal öznenin kendi varlığını test ettiği alanın çöktüğü hissi.
Tejas Haberine Uygulama: Ontolojik Travmanın Kamusal Hale Gelmesi
Haber “Tejas test uçuşunda düştü” diyor.
Gerçekte olan ise şudur:
Test kavramının kendisi düştü.
Testin düşmesi → anlamın çökmesi.
Anlamın çökmesi → gerçekliğin çıplak hâlinin ortaya çıkması.
Gerçekliğin çıplak hâli → ulusal ontolojik öznenin yara alması.
Dolayısıyla yaşanan yalnızca teknik bir arıza değildir; ulusal özneleşme projesinin ontolojik travmasıdır. Hindistan ilk kez şu çıplak hakikatle yüzleşmiştir:
“Biz teknolojiyi test etmiyorduk; varlığımızı test ediyorduk — ve test çöktü.”
Ontolojik Gerçek: Test Kavramının Ölümü
Tejas kazası, modern dünyanın en büyük semantik sis perdesini dağıtmıştır.
Test denen şey bir “deneme” değildir; dilsel bir illüzyondur.
O sis perdesi dağıldığında ortaya çıkan tek şey şudur:
Bu nedenle Tejas kazası teknik değil, sembolik değil, stratejik hiç değil:
Ontolojik bir yıkımdır.
Nihai Sonuç
Tejas’ın test uçuşunda düşmesi, “test” kavramının sunduğu semantik güvenlik kalkanını parçalamış, dilin ürettiği güvenlik yanılsamasını yok ederek saf ontolojik başarısızlığı görünür hâle getirmiştir. Bu yüzden yaşanan şey bir kaza değil; anlamın çökmesiyle birlikte varlığın başarısızlığının açığa çıktığı, ulusal ontolojik öznenin kırıldığı bir toplumsal travmadır.
AVRUPA — Udo Kier’in Ölümü: Kurgusal Karanlığın Gerçeklikle Kapanan Ontolojik Çemberi
Udo Kier’in 81 yaşında hayatını kaybettiğini duyuran haber, yüzeyde yalnızca bir kült aktörün biyografik kapanışı gibi görünür; fakat derin yapıda sinema tarihinde nadiren görülen ontolojik bir simetrinin tamamlanışını işaret eder. Çünkü Kier’in bütün sinemasal varlığı, karanlık estetiklerin, gotik bedenlerin, ölümle iç içe geçmiş figürlerin temsilinden oluşuyordu. Haberin basitçe söylediği “öldü” olgusu, Kier’in sinemasal kimliğinin taşıdığı karanlık yoğunlukla öyle kusursuz bir paralellik kuruyor ki, gerçeklik düzlemindeki ölüm, kurgusal düzlemde onlarca yıl boyunca işlediği ölüm figürlerinin nihai karşılığı hâline geliyor. Bu nedenle Kier’in ölümü, bir kapanış değil; bütün rollerinin tek bir ontolojik son sahnede birleşmesidir.
Kier’in ölümü insanlarda bu kadar güçlü bir etki yaratıyorsa bunun nedeni, ölüm temasının zaten insan zihninin en karanlık ve gotik temsili olmasıdır. Ölüme dair imgeler, sinemanın dramatik enerjisinin en yoğun biçimleridir. Fakat Kier’in kariyerinde bu enerji yalnızca bir tema değil, bir atmosfer, bir varlık hâliydi. Vampirlerin çürümeye yüz tutmuş bakışında, baronların deli sapkınlığında, gerçeklikle bağını yitirmiş karanlık figürlerin bütününde ölüm, bir motif değil; bir ontolojik ağırlıktı. Şimdi bu ağırlık, sahneden çıkıp gerçekliğe taşındığında, izleyici bunu otomatik olarak “kurgusal karanlığın gerçek karşılığı” gibi okumaya başlar.
Bu fenomen psikolojik bir yanlış okuma değil; imaj-sabitlenmesinin zorunlu bilişsel sonucudur. Bir aktör onlarca yıl boyunca tek bir karanlık estetik tonla görülüyorsa, izleyicinin bilinçdışı onun ölümünü bile aynı tonla yorumlar. Kier’in ölümünün “gotik” görünmesinin nedeni de budur: yıllarca karanlığın bedenini oynayan bir figür, öldüğünde bile karanlığın kendisiymiş gibi görünür. Bu, kültürel bir duygu değil; bilişsel bir zorunluluktur.
İroni burada zirveye ulaşır: Kier’in ölümü, kariyerindeki en kusursuz performanstır — çünkü bu kez performans yapan o değildir. Bu kez sahneyi kuran yönetmen yoktur, estetik tasarım yoktur, senaryo yoktur. Fakat izleyici, ölümün kendisini tüm bu sinemasal bileşenlerin yerine koyarak olayı bir “rolün devamı” gibi yorumlar. Bu yorumlayış, Kier’in temsil ettiği karanlık estetiğin ne kadar ontolojik bir yoğunluk taşıdığını kanıtlar. Kier, öldüğünde bile bir karakter olarak algılanır; bu, yalnızca çok az aktöre nasip olan bir varlık gücüdür.
Dolayısıyla haberde gördüğümüz şey yalnızca bir ölüm değil; kurgusal karanlığın gerçeklikle çarpışarak kapandığı bir ontolojik çemberdir. Kier’in kariyeri, karanlığın sahne üzerindeki binbir varyasyonunu göstermekten ibaretti; ölümü ise bu karanlığın en saf ve en çıplak biçimde gerçekliğe sızmasıdır. Paradoks şudur:
Bu ölüm, onun kariyerindeki en güçlü ve en inandırıcı performanstır — çünkü bu kez oynayan kişi değil, oynadığı roller gerçektir.
AVRUPA — Sürdürülebilirlik Yeşili: Epistemik Referansın Manipülasyonu ve Greenwashing’in Ontolojik İstilası
Avrupa moda markalarının sürdürülebilirlik iddiaları üzerine yapılan son incelemeler, aslında çok daha ciddi bir mekanizmayı açığa çıkarıyor: Geri dönüşüm söyleminin “kamufle yeşil” üzerinden inşa edilmesi, insan zihnini manipüle etmenin en sofistike yöntemlerinden biridir. Çünkü burada manipüle edilen şey bir duygu değil, insanın ontolojik referans sisteminin bizzat kendisidir.
Yeşil renk, nörolojik olarak doğayı çağrıştırır; bu basit bir çağrışım ilişkisi değildir. İnsan zihni için “doğa”, hem habitatın hem de epistemik dengenin mutlak merkezidir. Çünkü insan, doğaya içkin bir varlıktır; bedenin fizyolojik ritimleri de, bilincin bilişsel ritimleri de doğanın ritmiyle türdeş çalışır. Bu nedenle “doğal olan”, zihinde aldatıcı olmayan bir kategori olarak kodlanır. Aldatmayan şey, ontolojik olarak referans olabilir; yani hakikat oraya sabitlenir.
Tam da bu nedenle manipülasyonun birinci şartı, öznenin kendi ontolojik referansından kopartılıp, sentetik bir referans sistemine inandırılmasıdır. “Kandırma” dediğimiz şey, epistemik merkezin yerinden sökülmesi ve başka bir merkezin “hakikatmiş gibi” konumlandırılmasıdır.
Moda markalarının yeşili kullanırken yaptığı şey, tam olarak bu kırılma noktasına müdahaledir:
İnsanın doğal habitatına ait olan epistemik referans noktası, markanın çıkarları doğrultusunda yeniden çerçevelenir.
Yani insan, doğaya güvenmek için geliştirilmiş bilişsel devreyi — evrimsel bir refleksi — doğaya değil, markaya yöneltir.
Bu, manipülasyonun en etkili formudur; çünkü burada manipüle edilen, içerik değil, hakikatin kaynağıdır.
Yeşilin manipülasyon amacıyla kullanılması, yalnızca bir pazarlama tercihi değil; insanın episteme ile kurduğu doğal bağın istismarıdır. İnsan zihni, doğal olanı algıladığında “doğru olan budur” önermesini bilinçdışı olarak üretir. Çünkü doğa, milyonlarca yıl boyunca insan için “tehlikeli ama gerçek” bir alandı; asla sahte değildi. Sahte olmayan şey, aldanma üretmez. Bu nedenle doğa, bilinçdışında hakikatin modeli olarak çalışır.
İşte bu yüzden “yeşil” ve “doğa” imgelerinin manipülatif biçimde moda markaları tarafından kullanılması, insanın en kırılgan epistemik noktasına yönelen bir saldırıdır. Çünkü:
-
İnsan için “yeşil”, habitatın sinyalidir.
-
Habitatın sinyali, epistemik güvenlik bölgesidir.
-
Epistemik güvenlik bölgesi, aldatmayan zemindir.
-
Aldatmayan zeminin manipülasyona dönüştürülmesi, hakikatin yerine sentetik bir referans koymak demektir.
Bu nedenle greenwashing sadece reklam hilesi değil, epistemik düzeyde bir kolonizasyon tekniğidir.
Markalar, insan zihninin “hakikat nerede başlar?” sorusuna verdiği en temel cevabı yeniden programlar.
İnsanın doğaya bağlanan bilişsel devreleri, markaya bağlanır.
Sonuç:
Gerçeğin kendisi manipüle edilmez; gerçekliğin kaynağı manipüle edilir.
Ve bu, manipülasyonun en rafine biçimidir. Çünkü özne, kandırıldığını fark etse bile, referans sistemini geri çağıracak mekanizması elinden alınmıştır.
???????? Brezilya — Onto-Darbe Sterilizasyonu: Bolsonaro’nun Tutuklanmasının Gerçek Anlamı
Brezilya’nın eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun gözaltına alınması, yüzeyde bir “hukuki süreç”, “soruşturma” ya da “olası darbe girişiminin incelenmesi” gibi görünse de, aslında bunların hiçbirine indirgenemez. Burada gerçekleşen şey, klasik bir siyasal tasfiye değil; doğrudan doğruya bir potansiyelin ontolojik karantinaya alınmasıdır. Darbe dediğimiz olgu, eylemden önce her zaman bir potansiyeldir — Aristoteles’in dynamis düzeyinde var olan, aktüel olmayışı nedeniyle henüz okunamaz ama uygun koşullar birleştiğinde bir anda gerçeğe dönüşebilen bir enerji alanı. Modern devletlerin temel işlevi artık darbeyi “eylem halindeyken” engellemek değil; darbe potansiyelinin aktüelleşme koşullarını yapısal olarak imkânsızlaştırmaktır.
Bolsonaro’nun tutuklanması işte tam olarak bu nedenle, bir cezalandırma değil; potansiyelin kendisini çökerterek, aktüelleşme ihtimalini mantıksal olarak sıfırlayan bir ontolojik operasyon işlevi görür.
1. Potansiyelin Uzamsal Daraltılması
Hapishane, potansiyelin doğal genişleme yasasını kırmak için tasarlanmış bir kapanma mekânıdır. Darbe potansiyeli ancak genişleyebildiği, temas kurabildiği, örgütsel rezonansa erişebildiği sürece tehlikelidir. Fail duvarların içine alındığında hareket serbestisi, kurumsal erişim, örgütsel rezonans ve takipçi mobilizasyonu tamamen çöker. Böylece darbenin aktüelleşebileceği uzamsal alan ontolojik olarak yok edilir — potansiyelin mekânı deaktive edilir.
2. Aktüelleşme Şartlarının Mantıksal Sıfırlanması
Bir potansiyelin fiile dönüşmesi için A-B-C koşullarının aynı anda mevcut olması gerekir. Demokrasi bu A-B-C koşullarını tek tek hedef almaz; bunun yerine A-B-C’nin bir arada var olabilme ihtimalini mantıksal düzeyde sıfırlar. Bolsonaro’nun tutuklanması, darbenin “gerçekleşme riskini” değil; gerçekleşebileceği tüm kombinasyonların mümkün olma ihtimalini yok eder. Bu ayrım kritik ve devrimcidir: devlet eylemi bastırmaz — eylemin doğmasını mümkün kılan ontolojik zemini çökerterek eylemi imkânsızlaştırır.
3. Cezaevi → Potansiyelin Sterilizasyon Mekânı
Burada cezaevi fiziksel bir kapatma mekânı değil; potansiyelin sterilizasyon odasıdır. Biyolojik karantinada tehlikeli bir hücrenin yayılma ihtimali nasıl tamamen izole edilerek sıfırlanıyorsa, Bolsonaro’nun karantinaya alınması da darbe potansiyelinin yayılma kapasitesini tamamen dondurur. Rezonans oluşmaz, etkileşim gerçekleşmez, potansiyel yayılma ağı çöker. Darbe artık bir ihtimal değil; yalnızca geçmişte var olmuş bir potansiyelin sessiz kalıntısıdır.
4. Haberin Onto-Politik Gerçekliği
Yüzeydeki haber dili şunu söyler:
“Eski başkan darbe girişimi soruşturmaları çerçevesinde gözaltına alındı.”
Onto-politik düzlemde ise gerçek şudur:
“Sistem potansiyeli, aktüelleşme eşiğine gelmeden önce öldürdü.”
Devlet kendi sürekliliğini bu şekilde korur: darbeyi bastırarak değil, darbeyi mümkün kılan ontolojik şartları yok ederek. Demokrasi eylemin kendisine değil; eylemi mümkün kılan koşullara müdahale eder.