Ontohaber 1. Bölüm: Ontolojik Darbe
Bu metin, yalnızca bir başlangıç notudur. Ne bir vaattir ne de bir süs; çıplak bir kayıt. Bir haftada yüz haberin damarları tek tek açıldı, her biri ekonomik, kültürel ve politik izdüşümleriyle sistematik bir bütünlük içinde toplandı. Dünya haritasında işlenmemiş tek bir boşluk, tek bir ülke, tek bir haber bırakılmadı. Eğer bunu okuyorsanız, yalnızca bir analiz değil, gelecekte konuşulacak tüm analizlerin çoktan aşılmış olduğunu bilmeniz gerekir. Burada anlatılan, istisnai bir çabanın değil, yeni bir düzeneğin varoluşudur.
ABD
Tekil Hegemonya Arayışı ve Avrupa’nın Kamusal İtibar Krizi
Trump’ın İngiltere ziyareti sırasında dile getirdiği “sınırda ordu kullanımı” önerisi, yalnızca göç meselesine dair pratik bir çözüm girişimi olarak okunmamalıdır. Bu ifade, aslında ABD’nin Avrupa’ya yönelik daha geniş stratejik hamlelerinin semptomatik bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Burada söz konusu olan şey, yalnızca bir güvenlik politikası tartışması değil; aynı zamanda iki farklı iktidar paradigmasının açık biçimde karşı karşıya gelmesidir: Bir yanda Avrupa’nın kurumsal, kamusal ve normatif alanı; diğer yanda ise ABD’nin yeniden tekilleşmiş, kaba güç odaklı iktidar modeli. Dolayısıyla, bu öneri basit bir göç refleksi değil, küresel iktidar dengesine dair daha derin bir yeniden yapılanma çabasıdır.
Avrupa Birliği, kendi varoluşunu esasen “kamusal ortak alan” fikri üzerinden meşrulaştırır. Bu alan, soyut kurumsal düzenlemeler, ortak normlar, değerler ve kolektif itibar üzerine kuruludur. AB’nin gerçek gücü, sert askeri araçlardan ziyade, bu kurumsal ağlardan, ortak itibardan ve paylaşılan değer sisteminden beslenir. Ancak ABD, özellikle son dönemde, bu soyut alanı dağıtma ve gücü yeniden somut kuvvet tekeline indirgeme eğilimine girmiştir. Nitekim ABD’nin Avrupa’ya yönelik silah desteğini azaltma söylemi bile, bu kamusal ortaklığın çözülmeye başladığının güçlü bir göstergesidir. Çünkü kamusal ortaklıklar, zamanla merkezsizleşerek yalnızca ABD’yi değil, Avrupa’yı, hatta Çin’i de güçlendirmiştir. ABD, bu durum karşısında bir “kamusal alanın merkezi” olmaktan çıkmış, fakat aynı nedenle kendi “tekil hegemonyasını” yeniden inşa etme arzusuna yönelmiştir.
Trump’ın İngiltere’ye yaptığı öneri, bu bağlamda yalnızca bir güvenlik çözümü değil, aynı zamanda bir paradigma ihraç girişimidir. Avrupa’nın göç sorununu kamusal güvenlik, uluslararası işbirliği ve kurumsal itibar ekseninde çözme refleksine karşı, ABD kaba gücü ve doğrudan askeri müdahaleyi önermektedir. Bu, Avrupa’yı kendi kurumsal evreninden koparıp ABD’nin tekil güç merkezine çekme stratejisinin tipik bir tezahürüdür. Başka bir deyişle, ilkel kuvveti yeniden merkeze alma politikası, Avrupa’nın soyut kamusal düzenine meydan okuyan ve onu aşındırmaya çalışan bir hegemonik çekim alanı yaratmaktadır. Burada amaç yalnızca sınırların korunması değil, aynı zamanda Avrupa’nın siyasi zihniyetinin dönüştürülmesidir.
Dolayısıyla mesele, salt bir göç politikası tartışması olmanın çok ötesindedir. Burada asıl gündeme gelen, uluslararası iktidar mantığının yeniden tanımlanmasıdır. ABD, çok taraflı kamusal alanın çözülüşünü hızlandırarak Avrupa’yı “soyut ortaklıklar” düzleminden alıp “somut tekillik” alanına sürüklemeyi hedeflemektedir. Bu yalnızca İngiltere üzerinden gündeme getirilen bir öneri değil; bütün Avrupa’ya yönelik geniş ölçekli bir stratejik davettir. Bu davet, kamusal itibarı değil kaba gücü merkeze alan, çok taraflılık yerine tekil merkeziliği öne çıkaran ve Avrupa’nın mevcut meşruiyet zeminini sarsan bir yeniden yapılanma çağrısıdır.
ABD’nin Hegemonik Tekilliği ve Karşıtlık Paradigmasının İnşası
ABD’nin son yıllarda “kamusal ortak alan”dan çekilerek hegemonik tekilliğe yönelmesi, yalnızca mevcut kurumsal düzenin dışında hareket etme kararı değildir. Aynı zamanda bu, yeni bir uluslararası düzen mantığının tasarımıdır. Çok taraflı kurumsallığın işleyişinde aktörler, ortak normların çevreleyici bütünlüğü altında, homojen bir düzlemde ilişkilendirilir. ABD uzun süre bu düzlemin kurucu merkezi olarak işlev gördü. Ancak merkez olmaktan uzaklaştığında geriye kalan şey, homojen bir çevre değil, doğrudan heterojen karşıtlıklar olmuştur. Bu dönüşüm, ABD’nin dış politika mantığında “karşıtlık ilkesini” kurucu eksene dönüştüren yeni bir stratejik anlayışı zorunlu kılmaktadır.
ABD burada pasif bir uyum aktörü gibi davranmaz; tam tersine, paradigmalara adapte olan değil, paradigmayı kuran konumundadır. Dolayısıyla attığı adımlar — Hindistan örneğinde görüldüğü gibi pazar açılımı baskıları, yüksek tarifeler veya bölgesel ittifak hamleleri — yalnızca savunma refleksleri olarak okunamaz. Bunlar, doğrudan yeni karşıtlık mantığını inşa etmenin araçlarıdır. ABD bu araçlarla, ticari ve siyasi baskılar üzerinden kendi karşısında heterojen bir direnç alanı yaratmakta, fakat aynı anda bu direnci kendi kurguladığı paradigma içinde işlevselleştirmektedir. Böylece muhalif görünen dinamikler bile ABD’nin sahnelediği oyunun parçası haline gelir.
Hindistan’daki “pazar açılımı” taleplerinin daha yüksek sesle dile getirilmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu talepler, yalnızca ticari kazanç veya kısa vadeli çıkar arayışı değildir. Onlar, ABD’nin kurduğu yeni oyunun kurucu hamlelerinden biridir. ABD, bu tür karşıtlıkları provoke ederek kendisini bu karşıtlıkların kurucu ekseni haline getirir. Böylelikle diğer aktörler, ister istemez ABD’nin tasarladığı zeminde konumlanmak ve kendi stratejilerini bu zemin üzerinden yeniden tanımlamak zorunda kalır. Karşıtlık, bu anlamda rastlantısal değil, bizzat kurucu bir rol kazanır.
ABD’nin asıl gücü, yalnızca ekonomik veya askeri kapasitesinden değil; karşıtlık paradigmasını kurma ve işletebilme yetisinden kaynaklanır. Henüz oyun tam anlamıyla başlamadan önce oyunun kurallarını belirleyen pozisyonda yer almak, ABD’ye diğer aktörlerden çok daha önce davranma avantajı sağlar. Avrupa, Hindistan veya Çin gibi aktörler bu paradigmanın içine heterojen biçimde yerleşirken, ABD çoktan bu paradigmanın merkezinde, kurucu ve belirleyici konumdadır. Bu nedenle ABD’nin hamleleri yalnızca birer tepki değil, aynı zamanda oyunun sahnesini şekillendiren kurucu müdahalelerdir.
Son kertede, ABD’nin hegemonik tekilliğe yönelişi bir “geri çekilme” veya pasifleşme değil, yeni bir küresel oyunun icadı olarak görülmelidir. Bu oyunda karşıtlıklar rastlantısal biçimde ortaya çıkan engeller değil, bizzat ABD’nin inşa ettiği sahnede, onun kurucu rolünü pekiştiren araçlar haline gelmektedir. Hegemonya burada kaba güçten çok, oyunun mantığını tasarlama ve kurucu zemin yaratma kabiliyeti üzerinden kurulmaktadır.
ABD’nin Karşıtlık Paradigması: Dışsal Gerilim, İçsel Bölünme ve Döngüsel Şiddetlenme
ABD’nin “hegemonik tekilliğe” yönelirken kurduğu karşıtlık paradigması, yüzeyde yalnızca dışsal aktörlerle (Çin, AB, Hindistan vb.) kurulan bir çatışma ekseni gibi görünmektedir. Ancak bu paradigmanın doğası gereği çift yönlü işlediği unutulmamalıdır. Karşıtlık, yalnızca dışsal ilişkilerde değil, kurucunun kendi iç yapısında da tezahür eder. Başka bir deyişle, kurucu bir karşıtlık yalnızca dışarıyla değil, aynı zamanda kurucunun kendisiyle de çakışır. ABD’nin bu yeni dış politika mantığı da hem dışsal hem de içsel düzlemde eşzamanlı bir gerilim üretmektedir.
1. Karşıtlığın Dışsal İnşası
Trump döneminde Çin’e uygulanan ağır tarifeler bunun tipik örneklerinden biridir. Amaç, Çin’i baskı altına almak, geri adım attırmak ve böylece ABD’nin küresel gücünü tekilleştirmekti. Ancak Çin’in bu baskıya direnmesi, hatta ekonomik büyümesini sürdürmesi, ABD’nin hedefini boşa çıkarmadı; tersine, karşıtlığın görünürlüğünü yoğunlaştırdı. Çünkü karşıtlık mantığı yalnızca pasif boyun eğişle değil, aktif dirençle kurulur. Direnç olmadan “karşıtlık” da olmaz. Çin’in direnç kapasitesi ve ekonomik büyümeyi sürdürmesi, ABD’nin kurmak istediği oyunun sahnesini daha net çizdi ve karşıtlığın görünürlüğünü küresel ölçekte artırdı.
2. Paradigmanın İçselleşmesi
Paradoks tam da burada doğar: ABD, kendi kurduğu paradigmanın içinde yalnızca Çin’le değil, kendi çıkarlarıyla da karşı karşıya kalır. Paradigma, yani karşıtlığı mutlaklaştıran kurucu mantık, ABD’nin kısa vadeli ekonomik ve toplumsal çıkarlarıyla çelişmeye başlar. ABD’nin küresel tekilliğini tahkim etmesi için dış karşıtlık gerekir; fakat bu dış karşıtlık içeride ekonomik kayıplara, üretici ve tüketici üzerinde baskılara ve toplumsal huzursuzluklara yol açar. Tarifelerin maliyetleri, fiyatların artışı ve iş dünyasındaki daralmalar, karşıtlığın içe sızmasını sağlar. Böylece dışsal karşıtlık, ABD içinde içsel karşıtlıkların çoğalmasına zemin hazırlar.
3. İçsel Bölünmelerin Görünürleşmesi
ABD’deki siyasi kutuplaşmanın keskinleşmesi, bu içsel karşıtlığın doğrudan sonucudur. Paradigma ile somut çıkarların çatışması, toplumu ve siyaseti ikiye böler. Bir kesim, sert karşıtlık stratejisinin küresel hegemonya için gerekli olduğunu savunurken, diğer kesim bunun Amerikan halkının çıkarlarına aykırı maliyetler yarattığını öne sürer. Böylelikle paradigma, ABD’nin yalnızca dışsal değil, içsel bölünmelerini de teşvik eden bir mekanizmaya dönüşür. Bu durum, karşıtlık paradigmasının yalnızca dışarıda değil içeride de sürekli olarak yeniden üretilmesine neden olur.
4. Döngüsel Şiddetlenme
İçeride oluşan bu bölünmeler, dış karşıtlıkların netliğini zayıflatır. Paradigma bulanıklaşır; çünkü ABD aynı anda hem dışarıda hegemonya kurmak, hem de içeride kendi bütünlüğünü korumak zorundadır. Bu bulanıklığı gidermek için ABD dışsal karşıtlıkları daha da şiddetlendirir. Daha ağır yaptırımlar, daha yüksek tarifeler, daha sert diplomatik çıkışlar devreye girer. Bu sertleşme dışarıda karşıtlığı güçlendirirken içeride yeni maliyetler doğurur ve bölünmeleri keskinleştirir. Böylece ortaya kendi kendini besleyen bir döngü çıkar: dış karşıtlık → içsel bölünme → içsel bulanıklığı bastırma çabası → daha şiddetli dış karşıtlık → yeni içsel bölünme… Bu zincir, ABD’nin hareket tarzını belirleyen temel mekanizma haline gelir.
5. Sonuç: Paradigmanın Çifte Bumerang Etkisi
ABD, karşıtlık paradigmasını kurarak küresel sahnede hegemonik tekilliğini pekiştirmeyi hedeflemektedir. Ancak bu paradigma yalnızca dışsal rakipleri değil, bizzat ABD’yi de muhatap alır. Karşıtlık, bir bumerang gibi içe döner. ABD dışarıda hegemonya tesis etmeye çalışırken içeride parçalanmayı teşvik eder. İçerideki parçalanmayı bastırmak için dışarıda daha da sertleşir. Bu sertleşme içeride yeni karşıtlıklar doğurur. Böylece döngü, ABD’nin gücünü kısa vadede dramatik şekilde görünür kılsa da, uzun vadede ülkenin kendi bütünlüğünü aşındırma riskini taşır. Karşıtlık, böylelikle hem hegemonya aracı hem de içsel kriz üreticisi haline gelir.
ABD’nin Kasıtlı Kriz Mimarisi: Emlak, İşsizlik ve Karşıtlık Paradigması
ABD’de emek piyasasının zayıflaması ve emlak krizinin giderek derinleşmesi ilk bakışta ekonomik bir zayıflık, sistemin kendi iç çelişkilerinden doğan doğal bir kriz gibi görünebilir. Ancak bu ikili krizin salt tesadüfi bir rastlantı değil, bilinçli bir biçimde birbirini besleyecek şekilde tasarlanmış olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Konut piyasasındaki sıkışma, tüketimi baskılamakta ve işsizliği artırmaktadır; artan işsizlik ise tüketim eğilimini daha da daraltarak zincirleme bir etki doğurmaktadır. Ortaya çıkan bu negatif döngü, ABD’nin ekonomik dinamizmini felce uğratıyor gibi görünse de, aslında yeni bir hegemonya oyununun kritik bir parçası olarak işlev görüyor olabilir.
Buradaki temel mantık, ABD’nin küresel ölçekte kurmaya çalıştığı “karşıtlık paradigması”dır. ABD, dış karşıtlıklar üzerinden gücünü tekilleştirmek ve küresel sahnede kendi merkeziliğini yeniden inşa etmek istemektedir. Ancak bu süreçte içeride siyasi kutuplaşma, toplumsal bölünmeler ve ekonomik maliyetlerden kaynaklanan içsel karşıtlıklar da giderek belirginleşmektedir. İşte tam bu noktada krizlerin rolü devreye girer: Krizler, yalnızca ekonomik birer daralma değil, aynı zamanda içsel karşıtlıkların görünürlüğünü yönetme araçlarıdır.
Bu ikili kriz, doğrudan iç karşıtlıkları artırmaktan çok, onların belirlenebilirliğini bulanıklaştırma işlevi üstlenmektedir. Çünkü kaosun ve krizin en önemli özelliği, toplumdaki öfkeyi dağıtması ve net siyasi odak noktalarını flu hale getirmesidir. Ekonomik kaos ortamında içsel çatışmalar hâlâ vardır, fakat tanımları bulanıklaşır; halkın tepkisi parçalanır, öfke tek bir iç odakta yoğunlaşmaz. Böylece toplumsal enerji içerideki karşıtlıklara yönelmek yerine dışsal bir düşman figürüne kanalize edilir. Bu da ABD’nin dış politikada kurmak istediği yeni karşıtlık eksenlerine doğrudan hizmet eder.
Bu açıdan bakıldığında ABD’deki emlak ve işsizlik krizleri yalnızca ekonomik değil, jeopolitik bir mühendislik ürünü olarak da yorumlanabilir. Krizler, içerideki bölünmelerin netliğini azaltarak dışsal karşıtlığı daha görünür, daha merkezi ve daha keskin hale getirmektedir. Dış karşıtlığın bu şekilde netleşmesi ise ABD’nin küresel hegemonya stratejisine doğrudan hizmet eder. Çin, Hindistan ve Avrupa Birliği gibi aktörlerle daha sert gerilimler yaratmak, içerideki bulanıklığı dışarıya transfer etmenin bir yoludur.
Dolayısıyla ABD’nin mevcut krizleri, kendi halkını cezalandırmak amacıyla üretilmiş yıkıcı bir tablo değil, tam tersine hegemonik oyunun mantığını işletecek araçlardır. Kaos burada bir yıkım değil, bilinçli kullanılan bir enstrümandır: İçteki çatışmaları görünmez kılmak, dıştaki çatışmaları ise daha keskin hale getirmek. Bu sayede ABD, kendi iç bütünlüğünü kurumsal bir barış ve ortaklıkla değil, dışsal bir karşıtlık üzerinden yeniden inşa etmeye yönelmektedir.
Son kertede, emlak ve işsizlik krizleri ABD açısından salt bir sorun değil, stratejik bir işlev taşımaktadır. İçsel karşıtlığın bulanıklığı, dışsal karşıtlığın keskinliğiyle ikame edilmekte; böylece ABD’nin hegemonik tekilliğe yönelişi en açık, en manidar göstergelerinden birini bulmaktadır. Kriz, burada yenilgi değil, yeni bir hegemonya mantığının kurucu aracı haline gelmektedir.
Finansal Bulanıklaştırma Doktrini: İç-Bulanıklık, Dış-Keskinlik ve Hegemonik Tekillik
ABD’de son dönemde gündeme gelen “şirketlerin üç ayda bir değil, altı ayda bir finansal rapor açıklaması” önerisi, yüzeyde şirketlerin kısa vadeli düşünmekten uzaklaşması ve uzun vadeli stratejilere odaklanması gerektiği gerekçesiyle savunulmaktadır. Ancak bu hamle, salt teknik bir düzenleme değil; ABD’nin daha geniş bir hegemonik bulanıklaştırma stratejisinin doğrudan tezahürü olarak görülmelidir. Çünkü finansal raporların sıklığını değiştirmek yalnızca maliyetleri düşürmekle ilgili değildir; aynı zamanda ekonomik şeffaflığın yapısını yeniden tanımlamak anlamına gelir.
Üç aylık raporlar, yalnızca şirketlerin yatırımcılarını bilgilendiren teknik belgeler değildir. Onlar aynı zamanda ABD ekonomisinin kamusal şeffaflığını sağlayan temel araçlardır. Her çeyrekte yayımlanan bu raporlar, işsizlik oranlarından tüketim eğilimlerine, yapay zekâ yatırımlarından seyahat talebine kadar ekonominin çok boyutlu ve gerçek zamanlı okunabilmesini mümkün kılar. Bu şeffaflık, yalnızca teknik bir bilgi akışı değil, kamusal alanın ortak bilgi düzeninin kendisidir. Dolayısıyla raporlama sıklığının üç aydan altı aya çıkarılması, yalnızca şirketlere kolaylık sağlamak değil; bilginin dolaşımını sınırlayarak kamusal alanın şeffaflığını bilinçli biçimde bulanıklaştırmak anlamına gelir.
Bu bulanıklaştırma hamlesi, ABD’nin son yıllarda giderek daha fazla görünür hale gelen iç-bulanıklık/dış-keskinlik paradigmasıyla bütünüyle uyumludur. İçeride, ekonomik sorunların doğrudan okunabilirliği azalır. İşsizlik, talep daralması, sektörel krizler veya yatırım eğilimlerindeki kırılmalar artık üç ayda bir değil, altı ayda bir görülebilir hale gelir. Bu gecikme, içsel karşıtlıkların belirginliğini düşürür; muhalefetin ve halkın ekonomik veriler üzerinden iktidara yöneltebileceği eleştirileri zayıflatır. Böylece içeride bir tür bulanıklık hâkim olur; sorunlar kaybolmaz ama daha az görünür hale gelir.
Dışarıda ise aynı hamle farklı bir anlam kazanır. ABD bu adımı, “biz artık uzun vadeli düşünüyoruz” mesajı eşliğinde sunar. Çin’in 50–100 yıllık planlamalarıyla karşılaştırıldığında bu yaklaşım, ABD’yi dış karşıtlıkta daha keskin bir konuma taşır. İçeride şeffaflığı bulanıklaştırırken dışarıya uzun vadeli vizyonun netliğiyle görünürlük sağlar. Bu çifte hareket, ABD’nin karşıtlık paradigmasında kurmak istediği dengenin tipik bir örneğidir: İçeride dağınıklık, dışarıda keskinlik.
Dolayısıyla finansal raporlama düzenlemesi, ABD’nin kriz ve karşıtlık paradigmasının ekonomik ayağını temsil etmektedir. “Kaos” burada mutlak bir denetimsizlik anlamına gelmez; bilakis denetimin biçimini değiştirerek içsel çatışmaların okunurluğunu bulanıklaştırır ve dışsal çatışmaların keskinliğini artırır. İçte belirsizlik yaratırken dışta kesinlik ve kararlılık sergilemek, ABD’nin hegemonik tekilliğini pekiştirmeye dönük en önemli stratejik araçlardan biri haline gelir.
Finansal Bulanıklaştırma Doktrini bu nedenle salt bir regülasyon değil, doğrudan bir hegemonya aracıdır. ABD, içte şeffaflığı azaltarak toplumsal enerjiyi dağınık hale getirir; dışta ise rakiplerine karşı uzun vadeli vizyon ve stratejik kararlılık mesajı verir. Bu iki yönlü etki, ABD’nin hegemonik tekilliğini yeniden kurma projesine hizmet eder. İç-bulanıklık ile dış-keskinlik arasındaki bu bilinçli uyum, ABD’nin küresel paradigmayı yeniden tasarlama girişimlerinin en görünür örneklerinden biri olarak okunmalıdır.
Son kertede Trump’ın önerisi, yalnızca teknik bir muhasebe reformu değildir. O, bilgi düzeninin bilinçli bulanıklaştırılması yoluyla ABD’nin küresel karşıtlık paradigmasını derinleştiren stratejik bir hamledir. Kısacası bu hamle, raporlama sıklığından çok daha fazlasını ifade etmektedir: İçerideki krizlerin görünürlüğünü flu hale getirmek, dışarıda ise keskin bir hegemonya vizyonu üretmek.
Fed–ABD İkiliği: Para Politikası, Tarifeler ve Hegemonik Bulanıklaştırma
ABD ekonomisinde son dönemde yaşanan gelişmeler, yüzeyde bir çelişki gibi görünmektedir. Fed faizleri indirerek işgücü piyasasını desteklemeye çalışırken, Trump’ın uyguladığı tarifeler fiyatları yukarı itmektedir. Biri enflasyonu dizginlemeyi, diğeri istihdamı korumayı hedefleyen bu adımlar, birbirini nötralize eden zıt hareketler gibi algılanabilir. Ancak daha derin bir düzeyde bakıldığında, bu durum yalnızca teknik bir çelişki değil, ABD’nin hegemonik bulanıklaştırma stratejisinin bilinçli bir işleyişi olarak okunmalıdır. Burada görünen tutarsızlık, aslında işlevsel bir ikiliğin parçasıdır.
1. Fed’in Rolü: İç Belirsizlik Yönetimi
Fed’in faiz indirimi, yüzeyde istihdamı korumaya dönük bir “rahatlama hamlesi” olarak sunulmaktadır. Ancak gerçekte Fed, ekonomideki gerilimi azaltmaz; yalnızca zaman kazandırır. İşsizliğin neden arttığı, enflasyonun neden yükseldiği ya da hangi göstergenin hangi politikaya bağlı olduğu giderek belirsizleşir. Bu belirsizlik, halkın ve muhalefetin ekonomik sorunları doğrudan okumasını zorlaştırır. Fed’in parasal gevşemesi kısa vadeli bir rahatlama yaratsa da, uzun vadede asıl işlevi iç karşıtlıkların görünürlüğünü bulanıklaştırmaktır. İçteki ekonomik rahatsızlıklar kaybolmaz, fakat anlamlandırılması güçleşir.
2. Trump’ın Rolü: Dış Karşıtlığın Keskinleştirilmesi
Trump’ın tarife politikası ise Fed’in tersine işlev görür. Tarifeler fiyatları artırarak dış düşmanı görünür kılar. Enflasyonun kaynağı olarak Çin, Hindistan veya Avrupa Birliği gösterilir. Böylece içteki karmaşık sorun dışsal bir figüre bağlanır ve halkın huzursuzluğu dışa transfer edilir. Bu, ABD’nin karşıtlık paradigmasını doğrudan besler: içeride bulanıklık yaratılırken, dışarıda net bir karşıtlık inşa edilir. Ekonomik sıkıntılar ulusal bir sorun olmaktan çıkarak uluslararası bir mücadeleye dönüştürülür.
3. İkiliğin Derinliği: Çelişki Değil, Doktrin
Yüzeyde bakıldığında Fed’in faiz indirimi ile Trump’ın tarife politikası birbirine zıt gibi görünebilir. Ancak gerçekte bu iki politika çelişmiyor; aksine, birbirini tamamlayan iki koldur. Fed içerideki tepkileri belirsiz hale getirir, Trump ise dış karşıtlığı netleştirir. Ortaya çıkan şey bir çelişki değil, ABD’nin kasıtlı stratejisi olan Finansal Bulanıklaştırma Doktrinidir. Ekonomide yaratılan kaos, toplumun net talepler geliştirmesini engeller; dışarıya yönelen sertlik ise ABD’nin hegemonik tekilliğini pekiştirir. Böylece kaos bir zayıflık değil, bilinçli kullanılan bir hegemonya aracına dönüşür.
4. Hegemonik Döngü
Bu ikili işleyiş, ABD’nin klasik kriz döngüsünü hızlandırmaktadır. İçeride işsizlik ve fiyat artışı toplumsal tepki doğurur, ancak bu tepki dağınık ve belirgin değildir. Dışarıda ise “tarifeler yüzünden Çin suçlu” söylemi öne çıkar ve net bir karşıtlık yaratılır. Fed parasal gevşemeyle krizi yumuşatırken, Trump tarifelerle keskinleştirir. Sonuç: içte belirsizlik, dışta netlik. Böylece kriz hem iç politikayı bulanıklaştıran hem de dış politikada sertliği besleyen bir döngüye dönüşür.
Sonuç
Fed–ABD ikiliği yüzeyde bir çatışma gibi görülebilir, ancak özünde bilinçli bir iş bölümüdür. Fed içteki karşıtlıkları bulanıklaştırırken, Trump dışarıda keskin karşıtlıklar inşa eder. Bu, ABD’nin “hegemonik bulanıklaştırma stratejisi”nin para politikası ve ticaret politikası üzerinden kurumsallaşmış halidir. Kısacası ABD kendi içinde kaotik görünebilir, fakat bu kaosun işlevi içerideki karşıtlıkların okunurluğunu azaltmak, dışarıda ise karşıtlığı netleştirerek hegemonik tekilliğe hizmet etmektir.
Kurumsal Belirsizlik Paradigması: Fed’in 2025 Faiz İndirimi ve Hegemonik Bulanıklaştırma
1. Paradigmanın Tanımı
Kurumsal Belirsizlik Paradigması, devletin ve ekonomi kurumlarının kendi içinde netliği değil, çok-sesliliği ve çelişkileri görünür kılarak toplumsal algıda belirsizlik üretmesi demektir. Bu paradigma, klasik anlayışta kurumların istikrar ve güven yaratan mekanizmalar olarak işlediği mantığın tam tersine çalışır. Burada kurum, istikrar üretmek yerine çelişkileri sergileyerek toplumsal algıyı yönsüz hale getirir. Böylece toplum, tek bir merkezî hakikate ulaşamaz; sürekli değişen, içsel çatışmalarla şekillenen bir bilgi düzeninin içinde kalır. Bu da kurumsal yapının zayıflığı değil, tam aksine işlevselleştirilmiş bir stratejidir.
2. Fed Örneği: Çelişkilerin Kurumsallaşması
2025’te Fed’in 25 baz puanlık faiz indirimi ve ardından yayımladığı “dot plot” projeksiyonları, bu paradigmanın canlı bir örneğini oluşturur. İlk çelişki faiz indirimi ile enflasyon yüksekliği arasındadır. Normal koşullarda yüksek enflasyon, faiz artışı gerektirirken Fed indirime gitmiştir. Bu adım ekonomik politikada bilinçli bir bulanıklık yaratır. İkinci çelişki, dot plot ile ilgilidir. Fed’in yayınladığı projeksiyon, piyasalara yol göstermek için hazırlanmıştır; fakat konsensus sunmak yerine derin bir kurumsal bölünmeyi sergiler. Bazı üyeler faiz artışı isterken, bazıları sert indirim talep eder. Yani şeffaflık, birliğin değil, çatışmanın resmi haline gelir. Üçüncü çelişki ise işsizlik ve büyüme tahminleri arasında ortaya çıkar. İşsizlik oranı %4.5’e yükselirken büyüme hâlâ %1.6 olarak pozitif kalır. Bu durum, “kriz var mı yok mu?” sorusunu cevapsız bırakır. Son olarak politika ile algı yönetimi arasındaki gerilim belirir. Faiz indirimi piyasaya “rahatlama” mesajı verirken, aynı anda enflasyonun yükseleceği de kabul edilmektedir. Yani tek bir politika aynı anda hem güvence hem tehdit içerir. Bütün bu çelişkiler sistemin çözemediği sorunlar değil; aksine, belirsizliği kurumsal olarak üretmenin bilinçli unsurlarıdır.
3. Hegemonik Bulanıklaştırma ile Uyum
Senin daha geniş teorin olan hegemonik bulanıklaştırma stratejisi üç temel sütun üzerinde işler. İlki, iç belirsizlik yaratmaktır. Bu, toplum içindeki karşıtlıkların belirginliğini bulanıklaştırır. Fed’in çelişkili faiz ve enflasyon politikaları, işsizlik ve büyüme verilerindeki ters yönlü işaretler tam da bu işlevi yerine getirir. İkincisi, dış karşıtlığı keskinleştirmektir. Ekonomik krizin kaynağı olarak Trump’ın tarifeleri ve dış ticaret savaşları öne çıkarılır. Böylece içteki karmaşa dışa transfer edilir. Üçüncü sütun ise netliğin imkânsızlığını kurumsallaştırmaktır. Belirsizlik bir kaza değil, kurumsal işleyişin doğal sonucu haline getirilir. Dot plot, kurum içindeki görüş ayrılıklarını şeffaf şekilde sergileyerek bu belirsizliği resmi hale getirir. Böylece toplum, tek bir net yorum geliştiremeyecek şekilde yönsüz bırakılır.
4. Sonuç: Belirsizliğin Kendisi Bir Araçtır
Fed’in 2025 faiz indirimi, yüzeyde ekonomik teknik bir karar olarak görülse de, aslında Kurumsal Belirsizlik Paradigmasının en net örneklerinden biridir. Kararların çelişkili doğası, kurum içindeki çok-seslilik, büyüme ve işsizlikteki ters yönlü işaretler, piyasaya güven vermek yerine hesaplanmış bir muğlaklık taşır. Bu muğlaklık ise hegemonik bulanıklaştırma stratejisine doğrudan hizmet eder. İçteki karşıtlıklar belirsizleşir, toplumsal tepki yönsüz hale gelir. Dışarıda ise karşıtlık keskinleşir; tarifeler, ticaret savaşları ve rakip ülkeler daha net düşman figürleri olarak belirir. Dolayısıyla Fed’in politikası, yüzeyde “krizi çözme” girişimi gibi görünse de, derin düzeyde krizi çözmek değil, krizin algısını yönetmek üzerine kuruludur. Kriz, çözülmesi gereken bir sorun olmaktan çıkar; belirsizliğin bilinçli bir şekilde inşa edildiği hegemonik oyunun parçası haline gelir.
Politik Sahneleme ve Algı Mühendisliği Bağlamında Charlie Kirk Suikastı
Charlie Kirk’in sahne esnasında öldürülmesi, sıradan bir güvenlik zafiyetinden ya da bireysel cinnetten öte, doğrudan politik nitelikli bir gösteri, yani planlanmış bir sahneleme olarak değerlendirilmelidir. Mantıksal çerçevede bu tür olaylar yalnızca bir bireyin ortadan kaldırılmasına hizmet etmez; aynı zamanda toplumsal bilinç üzerinde yeni karşıtlık alanlarının inşasına aracılık eder. Bu nedenle suikast, salt bir kriminal vaka değil, politik tiyatronun modern bir versiyonu olarak görülmelidir.
1. Sahneleme ve Gözdağı Mekaniği
Olayın gerçekleştiği yer, yüksek güvenlikli bir sahne olmasına rağmen, saldırının doğrudan boyundan ve öldürücü biçimde yapılması rastlantısallık ihtimalini ciddi biçimde zayıflatır. Burada sahne seçiminin kendisi, politik bir tiyatro işlevi görmektedir. Mantıksal olarak bakıldığında, bir kişinin boynundan tek atışla öldürülmesi, rastgele bir eylemden çok profesyonel bir infaz görüntüsü verir. Sosyolojik açıdan bu durum, gözdağı politikasına denk düşer: Şiddet, yalnızca bireyi ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda kitlelere “bu sahnede kimse dokunulmaz değildir” mesajını verir. Böylece bireysel cinayet, kolektif bir tehdit söylemine dönüştürülür.
2. Güvenlik Zafiyeti mi, Bilinçli Seyreklik mi?
Tipik olarak bu düzeydeki etkinliklerde ortalama güvenlik oranı yaklaşık 1 görevli / 70–80 katılımcı iken, olay yerinde bu oran 1/180’e kadar düşmüştür. Bu, “basit ihmalkârlık” ile açıklanamayacak ölçüde düşük bir güvenlik düzeyidir. Sosyolojide buna bilinçli seyreltme (deliberate permissiveness) denir: Yani koruma kalkanı kasten gevşetilerek olayın gerçekleşmesine alan açılır. Tarihsel olarak pek çok politik suikastta görüldüğü gibi, saldırının “mümkün” hale gelmesi için önceden oluşturulmuş boşluklara ihtiyaç vardır. Charlie Kirk suikastında da bu boşlukların bilinçli olarak yaratıldığı ihtimali güçlüdür.
3. Failin Profili ve Çelişki
Fail James Robinson’un 22 yaşında, üniversite öğrencisi, sabıkasız ve hiçbir siyasi bağlantısı olmayan bir figür olması; buna karşın eylemin premeditasyon (önceden planlama) kategorisine sokulması, ciddi bir mantıksal çelişki doğurur. Premeditasyon, failin zihninde belirli bir ideolojik, siyasi ya da kişisel motivasyona dayanır. Tertemiz sicile sahip bir bireyin böylesi bir planı tek başına kurgulaması sosyolojik açıdan düşük ihtimaldir. Eğer birey “anlık öfke” ile hareket etmiş olsaydı, premeditasyon şüphesi hiç gündeme gelmezdi. Demek ki failin plan yapma kapasitesi kabul edilmekte, ancak bu planı besleyecek hiçbir geçmiş ya da bağ bulunmamaktadır. Bu noktada azmettirici ihtimali devreye girer: Failin bir başkası tarafından yönlendirildiği veya kullanıldığı hipotezi daha güçlü hale gelir.
4. Temsili Kurban ve İdeolojik İşlev
Charlie Kirk, muhafazakâr gençlik hareketinin öncülerinden biri ve Trump çizgisinin kültürel-siyasi taşıyıcısıdır. Bu nedenle onun öldürülmesi yalnızca bir bireyin değil, belirli bir ideolojik hattın hedef alınması anlamına gelir. Sosyolojide bu tür figürlere “temsili kurban” (representational victim) denir. Yani kurbanın seçimi, mesajın geniş bir kitleye ulaşmasını sağlar. Kirk’in temsili kurban olarak seçilmesi, sağ cenah için bir mobilizasyon çağrısı işlevi görürken, aynı zamanda solun kriminalize edilmesine de uygun bir zemin yaratır. Böylece olay, bireysel ölümü aşarak ideolojik düzeyde stratejik bir işlev kazanır.
5. Medya Çerçeveleri ve Algı İnşası
Olay sonrası medya tepkileri, süreci daha da politikleştirmiştir. Trump’a yakın sağcı medya (Fox News, Breitbart, Newsmax, OANN) olayı doğrudan ya da dolaylı biçimde “sol grupların saldırısı” olarak çerçevelemiştir. Bu, çerçeveleme teorisi (framing theory) açısından tipik bir “düşmanlaştırma söylemi”dir. Buna karşılık liberal medya (CNN, MSNBC, The New York Times, The Washington Post) ise olayı bireysel bir trajedi olarak ele almış ve sistematik bir sol örgüt bağlantısını reddetmiştir. Bu ayrışma, olayı yalnızca bir cinayet olmaktan çıkararak politik kamplaşmayı derinleştiren bir “moral panik” (ahlaki panik) aracına dönüştürmüştür.
6. Trump’ın Dolaylı Rolü
Trump’ın doğrudan suikastı organize ettiğini iddia etmek kanıtsızdır. Ancak, dolaylı azmettirme (indirect incitement) kavramı burada anlamlıdır. Bir liderin doğrudan emir vermesine gerek yoktur; söylemleri ve medya yönlendirmeleri, olayın nasıl yorumlanacağına dair “zihinsel şablonu” topluma kazır. Kirk’in muhafazakâr gençliğin simgesi olması, onun ölümünü stratejik kurbanlaştırma (strategic victimization) bağlamına taşır. Bu da Trump çizgisindeki hareketin, suçu sola atarak kendi kitlesini konsolide etmesine hizmet eder.
Sonuç: Politik Suikast Tiyatrosu
Charlie Kirk suikastı, basit bir bireysel cinayet değil; çok katmanlı bir politik gösteri olarak görülmelidir. Mekânsal seçim ve güvenlik zafiyeti, sahnelenmişlik izlenimi yaratmaktadır. Failin profili ve premeditasyon çelişkisi, dışsal yönlendirme ihtimalini güçlendirmektedir. Kurbanın temsili işlevi, olayı ideolojik düzleme taşımaktadır. Medya çerçeveleri ise bu suikastı toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiren bir araç haline getirmektedir. Son kertede Trump’a yakın sağın söylemi, solu kriminalize ederek hegemonik algı mühendisliğini pekiştirmektedir. Dolayısıyla bu olay, politik sahnelemenin en keskin örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Ortada yalnızca bir cinayet değil; şiddet aracılığıyla toplumsal bilinç kurgulayan çok katmanlı bir politik tiyatro vardır.
Antifa’nın Kriminalize Edilişi: Politik Manipülasyon ve Stratejik Kurgu
Charlie Kirk suikastı sonrası Donald Trump’ın Antifa’yı “terör örgütü” ilan etme girişimi, yüzeyde bir güvenlik politikası gibi sunulsa da, özünde doğrudan politik manipülasyonun ve algı mühendisliğinin bir göstergesidir. Bu söylem, hukuki zeminden çok ideolojik ve stratejik işlevlere sahiptir. Süreç, birkaç temel eksende çözümlendiğinde bu durum daha net görünür hale gelir.
1. Hedef Kaydırma: Bireyden Kolektife
Fail James/ Tyler Robinson’un sabıka kaydı olmayan, siyasi bağlantısı bulunmayan genç bir birey olmasına rağmen, olayın Antifa ile ilişkilendirilmesi, tipik bir hedef kaydırma stratejisidir. Sosyolojide bu, kolektif suç atfı olarak adlandırılır: Bireysel bir eylem, kanıt olmaksızın belirli bir ideolojik gruba yüklenir. Böylece suçun faili toplumsal bellekte ikinci plana düşerken, asıl tehdit olarak “sol ideoloji” öne çıkarılır. Kitleler açısından tehlike artık tek bir birey değil, belirsiz ama güçlü bir düşman figürüdür.
2. Antifa’nın Örgütsel Yapısızlığı: Suçlamanın Dayanaksızlığı
Antifa, merkezi olmayan, lideri bulunmayan ve hiyerarşik bir bütünlük taşımayan gevşek ağlardan oluşur. Bu yapısı nedeniyle hukuken “terör örgütü” statüsüne sokulamaz; çünkü bu statü için örgütsel bütünlük, komuta zinciri ve formel hiyerarşi gerekir. 2020’de George Floyd protestoları sırasında da Trump aynı iddiayı ortaya atmış, ancak uzmanlar bu söylemin yasal bir temeli olmadığını, yalnızca politik bir araç olarak kullanıldığını açıkça belirtmişti. Bugünkü suçlama da aynı şekilde hukuki değil, sembolik bir hamledir.
3. Stratejik Kurbanlaştırma: Charlie Kirk’ün Rolü
Charlie Kirk, muhafazakâr gençlik hareketinin önde gelen figürlerinden biri, Trump çizgisinin ideolojik taşıyıcısıdır. Bu nedenle onun ölümü, sağ cenah açısından yalnızca bir kayıp değil, aynı zamanda güçlü bir temsili kaynağa dönüşür. Sosyolojik açıdan bu tür figürler “temsili kurban” olarak tanımlanır. Kirk’ün suikastla ortadan kaldırılması, muhafazakâr kesimde “sol şiddetin kurbanı” imgesini pekiştirir. Trump’ın Antifa’yı işaret etmesi, suçu soyut bir “sol tehdit” üzerinden toplumsallaştırarak kendi tabanını mobilize etmeyi hedefler.
4. Kriz Fırsatçılığı ve Algı Yönetimi
Siyaset sosyolojisinde bu tür durumlara kriz fırsatçılığı (crisis opportunism) denir: Bir olay, önceden tasarlanmış veya yarım kalmış politik bir ajandayı hayata geçirmek için araçsallaştırılır. Antifa’nın terör örgütü ilan edilmesi fikri yeni değildir; 2020’den beri Trump’ın gündemindedir. Ancak bugüne dek meşruiyet kazanamamış, kamuoyu ve hukuk karşısında temelsiz kalmıştır. Charlie Kirk suikastı ise bu ajandayı yeniden dolaşıma sokmak için elverişli bir zemin sunmuş, böylece kriz, politik fırsata dönüştürülmüştür.
5. Moral Panik ve Toplumsal Kutuplaşma
Trump ve sağ medya (Fox News, Breitbart, Newsmax, OANN) olayı hemen Antifa’ya bağlayarak bir moral panik ortamı yaratmıştır. Kanıt olmadan suç atmak, toplumsal belirsizliği artırır; belirsizlik ise kitleleri dışsal bir düşman figürüne yönlendirir. Böylece içerideki siyasi bölünmeler gölgelenirken, dışsal “sol tehdit” daha belirgin hale getirilir. Bu mekanizma, içerdeki huzursuzluğu dağıtarak dışsal bir düşmana yöneltir, toplumun enerjisini kolektif bir karşıtlığa kanalize eder.
6. Politik Kurgu Olarak Suçlama
Tüm bu veriler ışığında Trump’ın Antifa’yı suçlaması yalnızca yanlış yönlendirme değil, aynı zamanda bilinçli bir politik kurgudur. Bu suçlamanın hukuki zemini yoktur, somut kanıtı bulunmamaktadır. Ancak stratejik işlevi açıktır: Solu kriminalize etmek, muhafazakâr tabanı konsolide etmek ve devletin baskıcı aygıtlarını ideolojik muhaliflere yöneltmek. Böylece politik kurgu, gerçekliği aşarak toplumsal algıda bir hakikat işlevi kazanır.
Sonuç
Antifa’nın “terör örgütü” ilan edilmesi, hukuken boşluklu ancak politik olarak son derece işlevsel bir adımdır. Bu söylem, failin bireyselliğini gölgeler, solu kolektif suçlamanın hedefi haline getirir ve sağ cenah için güçlü bir dayanışma zemini yaratır. Ayrıca kriz anında politik fırsatçılığın en keskin örneklerinden birini sunar. Kısacası Trump’ın söylemi, gerçek bir güvenlik politikası değil, bilinçli bir politik kurgudur. Bu kurgu, yalnızca Antifa’yı değil, genel anlamda sol muhalefeti kriminalize ederek ABD siyasetinde yeni bir kutuplaşma evresini beslemektedir. ABD’de Siyasi Söylem, Şiddet Algısı ve Tekil Hegemonya Paradigması.
Siyasi Söylem, Şiddet Algısı ve Tekil Hegemonya Paradigması
Reuters/Ipsos anketinin sonuçları, ABD toplumunun siyasal bilinç haritasında kritik bir kırılma noktasını açığa çıkarmaktadır. Katılımcıların %63’ü siyasi dilin şiddeti “çok fazla” teşvik ettiğini, %31’i ise “biraz” teşvik ettiğini belirtirken; yalnızca küçük bir azınlık bu etkinin olmadığını düşünmektedir. Yani toplumun %94 gibi ezici bir çoğunluğu, siyasi söylemin şiddetle doğrudan ilişkili olduğuna inanmaktadır. Buna ek olarak, katılımcıların %79’u son 20 yılda farklı fikirlere tahammülün azaldığını, %71’i toplumun “bozulduğunu”, %66’sı ise politik görüşlerinden ötürü şiddete maruz kalma ihtimalinden endişe ettiğini ifade etmektedir. Bu tablo, ABD toplumunun hem siyasal kutuplaşmaya hem de şiddetin siyasallaşmasına ilişkin algısal kırılmalarını derinlemesine ortaya koymaktadır.
1. İç Karşıtlıkların Algısal Belirginliği
Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD kendisini bir “küresel kamusal otorite” olarak kurgulamış, çok taraflı kurumlar aracılığıyla uluslararası sistemi yönlendirmişti. Ancak günümüzde tekil hegemonya arayışı, bu kamusal ortak alanların parçalanmasıyla ilerlemektedir. Anket bulguları, Amerikan halkının içerideki karşıtlıkların şiddetle beslendiği yönünde net bir kanaate sahip olduğunu göstermektedir. Bu, devletin dışa dönük “ABD vs. Dünya” karşıtlığını kurmak için ihtiyaç duyduğu milliyetçi birlik zeminini zayıflatmaktadır. Çünkü halkın dikkati dışsal tehditlere değil, içerideki siyasi dilin ve kutuplaşmanın ürettiği şiddet ortamına odaklanmaktadır.
2. Hümanist Bariyer ve Tekil Gücün İdeolojik Krizi
Tekil hegemonya, yalnızca kaba askeri ya da ekonomik güce değil, aynı zamanda ideolojik bütünlüğe ve toplumsal meşruiyete dayanır. Bu bütünlük genellikle ulusçu, sağcı ve dış tehditlere yönelen bir algı üretimiyle sağlanır. Ancak anketin işaret ettiği tablo, ABD toplumunda hümanist ve eleştirel bir damarın canlı olduğunu ortaya koymaktadır: Amerikalılar, şiddeti dışsal aktörlerde değil, doğrudan siyasi söylemin içsel işleyişinde bulmaktadır. Bu durum, ABD’nin hegemonik tekilliğe dayalı karşıtlık paradigması açısından ciddi bir engel teşkil eder; çünkü hegemonya, dış düşmana yönelen ortak bir nefret söylemiyle değil, içeride söylemin yol açtığı krizlerle tanımlanmaya başlanmaktadır.
3. Kirk Suikastı ve Algının Yön Değiştirilmesi
Tam da bu noktada Charlie Kirk suikastı ve ardından Trump’ın Antifa’yı “terör örgütü” ilan etmesi kritik bir işlev üstlenmiştir. Kirk, genç muhafazakâr hareketin simgesiydi ve Trump’a yakın bir figür olarak öne çıkıyordu. Onun öldürülmesi, anketin ortaya koyduğu “söylem şiddet üretmektedir” algısını bertaraf etmek için bir fırsata dönüştürülmüştür. Böylece şiddetin kaynağı, siyasi dil ya da sağın kışkırtıcı retoriği değil; kriminalize edilen radikal sol gruplar olarak kodlanmıştır. Bu durum tam anlamıyla bir algı mühendisliği sürecini ortaya koymaktadır: Halkın %94’ü söylemin şiddeti teşvik ettiğine inanırken, Kirk suikastı üzerinden şiddetin faili olarak sol gruplar işaret edilmiştir.
4. Medya ve Toplumsal Dikkat
Anketin dikkat çekici bir başka sonucu, Kirk suikastının Demokrat vekil Melissa Hortman’ın öldürülmesinden çok daha fazla ilgi çekmiş olmasıdır (68% vs. 26%). Bu durum, medyanın ve toplumun sağ figürlerin maruz kaldığı saldırılara daha fazla odaklandığını ve algısal simetriyi bozduğunu göstermektedir. Böylece sol, şiddetin mağduru değil, faili olarak resmedilmektedir. Medyanın çerçeveleme stratejileri, toplumsal dikkati belirli yönlere kaydırarak şiddet algısını tek taraflı hale getirmektedir.
5. Paradigmanın Kurulması
Sonuçta anket bulguları, ABD’de karşıtlık paradigmasının inşasında hangi engellerin ve hangi manipülasyon araçlarının devrede olduğunu açıkça göstermektedir. Halkın gözünde söylem-şiddet bağlantısı güçlüdür; ancak bu bağlantı, Kirk suikastı gibi olaylar üzerinden tersine çevrilmektedir. Böylece tekil hegemonya için gerekli olan ulusçu-milliyetçi zemin, toplumsal kaygılar yön değiştirilerek yeniden inşa edilmektedir. İçsel sorumluluk, dışsal düşman figürlerine transfer edilerek ideolojik bütünlük sağlanmaya çalışılmaktadır.
Sonuç
ABD toplumunun büyük çoğunluğu, siyasetin dilini şiddetin doğrudan kaynağı olarak görmektedir. Bu algı, ABD’nin küresel ölçekte kurmak istediği tekil hegemonya için riskli bir durumdur. Ancak Charlie Kirk suikastı sonrası geliştirilen söylemler, bu riskin bertaraf edilmesi için kullanılmış; şiddetin faili sağ söylem değil, kriminalize edilen sol gruplar olarak gösterilmiştir. Böylece anketin işaret ettiği içsel kriz, dışsal bir düşman figürü yaratılarak absorbe edilmiştir. Bu tablo, ABD’nin tekil hegemonya stratejisinin yalnızca askeri veya ekonomik değil, aynı zamanda söylemsel ve algısal boyutlarda da inşa edildiğini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Göçmenlik ve Tekil Hegemonya Çelişkisi
ABD’nin göçmenlik politikalarındaki sertleşme, yüzeyde güvenlik kaygıları ya da ekonomik yük söylemleriyle temellendirilse de, derin yapısında çok daha paradigmatik bir problem barındırmaktadır: Tekil hegemonya inşa etme arzusunun, göçmenliğin doğasıyla yapısal biçimde çatışması. Bu çatışma, yalnızca bir sınır güvenliği ya da ekonomik sürdürülebilirlik tartışması değil, doğrudan hegemonya mantığının kendi içsel çelişkisidir.
Tekil Hegemonya ve Sabit Vatandaşlık
Bir devletin tekilleşmesi, yani küresel kamusal merkezilikten çıkarak kendi gücünü mutlaklaştırması, milliyetçi merkez-sağ bir zemin üzerinden gerçekleşebilir. Bu zemin, sabit bir ideali, değişmeyen bir kimliği ve tek yönlü bir aidiyeti içerir. ABD açısından bu, doğrudan Amerikancılık olarak beliren ulusal bir bilinçtir. Tekil hegemonya inşa etmek isteyen bir devlet için vatandaş profilinin sabit, belirlenmiş ve geri döndürülemez olması gerekir. Milliyetçi ideolojiler bu sabitlik üzerinden toplumsal birliktelik yaratır, dış karşıtlıkları daha belirgin kılar ve devleti tekil güç odağı haline getirir.
Göçmenliğin Akışkanlığı ve Paradigmatik Çatışma
Göçmenlik, bu sabitliğin tam karşısında yer alır. Göçmen profili doğası gereği akışkan, geçici, çok-kültürlü ve ulus-ötesi geçirgenlik taşır. Bir ulusun vatandaşlığını sabitleştirmek yerine aidiyetleri çoğullaştırır, kimlikleri çoğul bağlamlarda yeniden üretir. ABD’nin “tekil hegemonya” paradigmasına göre bu, yapısal bir tehdittir. Çünkü göçmenler “biz” ve “öteki” ayrımını bulanıklaştırır, ulusal kimliği homojen olmaktan uzaklaştırır ve dış karşıtlık üzerinden kurulan birliktelik duygusunu zayıflatır. Trump yönetiminin Guatemalalı çocukları ani sınır dışı girişimi ya da Venezuelalı göçmenlerin TPS statüsünü kaldırma çabası bu bağlamda yalnızca “sert göç politikası” değil, aynı zamanda bu paradigmatik bariyeri aşma denemesidir.
Kimpembe’nin Göçmenlik Yaklaşımı: Psikolojik Yansımalar
Fransız futbolcu Presnel Kimpembe’nin göçmenlik üzerine söyledikleri, bu çatışmayı sembolik düzeyde daha görünür kılar. Kimpembe, göçmen kimliğinin bir ülkeye kattığı dinamizmi ve çoğulluğu vurgular; göçmenliği bir “zenginlik” olarak tanımlar ve çok-kültürlü aidiyetlerin topluma yeni boyutlar kazandırdığını savunur. ABD’nin tekil hegemonya paradigması ise tam da bu çoğulluğu tehdit olarak görür. Çünkü Kimpembe’nin işaret ettiği gibi göçmenlik, bir “çoğul aidiyet mekânı”dır; oysa tekil hegemonya yalnızca tek aidiyet üzerinden kurulabilir. Bu nedenle göçmenliğin yarattığı çoğulculuk, ABD’nin paradigmal inşası için rahatsız edici bir hatırlatma ve sürekli bozucu bir direnç alanıdır.
Paradigmanın Çelişkisi
ABD, göçmenleri kriminalize ederek ve sınır dışı süreçlerini sertleştirerek tekil hegemonya kurmaya çalışmaktadır. Ancak bu çaba, kendi içinde derin bir çelişki doğurur. Yargı mekanizması, kurumsal merkeziliğin kalıntısı olarak bu sertliği frenlemekte, toplumun bir kısmı göçmenliğin değerini görmeye devam etmekte, küresel kamuoyu ise ABD’nin “değerler söylemi” ile fiili uygulamaları arasındaki çelişkiyi fark etmektedir. Ortaya çıkan şey, göçmenlik ve tekil hegemonya arasında yapısal bir uzlaşmazlıktır. ABD, tekil hegemonya için göçmenliği bastırmak zorunda hisseder; fakat göçmenliğin küreselleşmiş dünyadaki kaçınılmazlığı, bu bastırmayı sürekli çatışmalı bir hale getirir.
Sonuç
Göçmenlik, ABD’nin tekil hegemonya inşa etmesinin önünde yalnızca bir engel değil, aslında bu paradigmanın en çıplak çelişkisini ortaya çıkaran unsurdur. Trump yönetiminin sert göç politikaları, sadece siyasal strateji değil, aynı zamanda bir paradigmal zorunluluktur. Ancak Kimpembe’nin işaret ettiği gibi göçmenlik, çoğulluğu ve sabitlenemezliğiyle bu zorunluluğu sürekli boşa çıkaran bir “direnç alanı” üretmektedir. Bu nedenle göçmenlik, tekil hegemonya stratejisinin karşısında, bastırıldıkça yeniden ortaya çıkan ve her seferinde tekilliği istikrarsızlaştıran kalıcı bir çatışma unsurudur.
ABD’nin Tekil Hegemonya Arayışında Kurumsal Çatışmaların Zorunluluğu
ABD’de bugün gözlemlenen kurumsal gerilimler – Fed’in itibarsızlaştırılma çabaları, yargının başkana karşı direnci, göçmen politikalarında sertleşme, Antifa’nın kriminalize edilmesi ve toplumun “bozulmuşluk” algısı – yüzeysel bakıldığında bir güç mücadelesi, hatta parçalanma işaretleri gibi yorumlanabilir. Ancak bu gerilimler, aslında devletin tekil hegemonya arayışının içsel ve zorunlu çatışmalarıdır. Çünkü uluslararası düzlemde tekil güç olarak konumlanmak isteyen bir devlet, içeride ideolojik ve kurumsal bütünlüğü tesis etmek zorundadır. Bu bütünlük, liberal çoğulculuk ya da hümanist bir ideoloji üzerinden kurulamaz; çünkü bu tür yaklaşımlar tekilliği bulanıklaştırır. Tekilleşmenin gerçekleşebilmesi için ulusçu ve sağcı bir çizginin egemen olması gerekir. Ulusçuluk, “biz” kategorisini netleştirerek dış karşıtlığı (ABD vs. Çin, AB, göçmen kitleler) mümkün kılar ve devletin tekil güç odağı olarak yeniden inşasına hizmet eder.
Ne var ki, bu ideolojik bütünleşme tek başına yeterli değildir. ABD’nin çok katmanlı kurumsal yapısı – Fed’in bağımsızlığı, yargının denetim gücü, medyanın görece özerkliği – sürekli iç karşıtlık üretir ve dış karşıtlığın mutlak hâle gelmesini engeller. Kurumlar arasındaki çatışma, tekil hegemonyanın önünde bir bariyer oluşturur; çünkü tekilleşmenin nihai biçimi, yalnızca tek adam rejimi veya fiilen monarşik bir yapı altında mümkün olabilir. İşte bu yüzden Trump’ın Fed’e müdahalesi, göçmenlerin kitlesel tehdit olarak sahnelenmesi, solun kriminalize edilmesi ve toplumsal retoriğin şiddet üzerinden sertleşmesi, çözüm arayışları değil, çözümü tek adam figüründe dayatma stratejisinin adımlarıdır.
ABD’de görünen çelişkiler, aslında bu stratejinin işleyiş biçimini açıkça sergiler. Örneğin Fed faiz indirirken başkan tarafından hedef alınır; yargı göçmenleri koruma eğilimi gösterirken siyaset onları ulusal güvenlik tehdidi olarak konumlandırır. Bu tür çelişkiler, gerçek bir kurumsal savaşın değil, demokrasiyi araçsallaştırarak otoriter tekilliğe doğru ilerleyen planlı bir mutasyonun göstergesidir. Sistem kendi içinde parçalanmış gibi görünür; oysa bu parçalanma, tekil otoritenin inşasını gerekçelendiren bir sahneleme işlevi görür.
Son kertede, bugün ABD’de yaşanan krizler çözülmesi gereken sorunlar değil, tekil otoritenin meşru ve zorunlu kılınması için tasarlanmış sahnelerdir. Bu sahneler, toplumsal algıyı kaos ve çözülme yönünde şekillendirirken, aynı anda “tek adam” figürünü bu kaosun yegâne çözümü olarak sahneye çıkarır. Tekil hegemonya, tam da bu kurumsal çatışmaların zorunlu kıldığı bir sonuç olarak belirir.
Uyuşturucu Savaşının Ontolojik Bağıntı Mekaniği: ABD’nin Tekil Hegemonya Arayışı ve İç-Dış Karşıtlığın İnşası
ABD’nin uyuşturucu meselesine yaklaşımı, yüzeyde salt bir güvenlik veya sağlık politikası gibi görünse de, derin düzlemde paradigmal bir hegemonya mühendisliğinin zorunlu aracıdır. Uyuşturucu olgusu, Amerikan kamuoyunda en yüksek antipatiyi toplayan fenomenlerden biri olarak, yalnızca bireylerin değil, ailelerin, gençlerin ve devletin kurumsal itibarının üzerinde hassasiyetle şekillenen bir toplumsal refleks üretir. Dolayısıyla uyuşturucu sorunu, ABD için yalnızca içsel bir düzen meselesi değil, aynı zamanda dışsal coğrafyaları anlamlandıran ontolojik bir referans noktasıdır. Tekil hegemonya arayışındaki bir devlet, karşıtlık olmadan tekilleşemez; fakat karşıtlık, yalnızca içerisi ile dışarısı arasında kurulan bağıntı üzerinden anlam kazanır.
Uyuşturucu bu bağlamda kritik bir işlev üstlenir. İçeride, toplumun bilinçdışına neredeyse biyopolitik bir refleks olarak yerleşmiş antipatiyi temsil ederken; dışarıda, özellikle Latin Amerika ülkelerinin üretici, taşıyıcı ya da tolerans gösterici görünümleri bu antipatiye simetrik bir “sempati” atfıyla karşıtlık doğurur. Böylece ABD’nin paradigması, içsel ve dışsal olanın aynı eksen üzerinden birbirini tanımlamasına dayanır. Çünkü bağıntı kurulmadan karşıtlık oluşmaz, karşıtlık oluşmadan da hegemonya tekilleşmez.
Somut veriler bu paradigmanın işleyişini açık biçimde gösterir. ABD’nin yaklaşık 30 yıl sonra ilk defa Kolombiya’yı “uyuşturucuyla işbirliği yapmayan ülkeler” listesine dahil etmesi, yüzeyde teknik bir diplomatik karar gibi sunulsa da, aslında tekil hegemonya paradigmasının dışsal ayağına işaret eder. 1990’lardan itibaren “Plan Colombia” çerçevesinde milyarlarca dolarlık yardım almış ve ABD’nin uyuşturucu savaşında “ortak” olarak konumlandırılmış bir devletin 2025’te işbirliği yapmayan ülke ilan edilmesi, içerideki toplumsal duyarlılığın dışarıda en yakın “ortak” üzerinden kriminalize edilmesiyle karşıtlık inşasının güncel bir örneğidir.
Bu mekanizmanın başka örnekleri de dikkat çekicidir. Meksika uzun süredir kartel şiddetiyle anılmakta ve ABD’nin sınır güvenliği politikalarının doğrudan hedefi haline getirilmektedir. Özellikle “fentanyl krizi” üzerinden toplum mobilize edilirken, dışsal düşman figürü Meksika kartelleri olarak belirlenir. Venezuela ve Bolivya, özellikle sol iktidarlar döneminde, “uyuşturucuya göz yuman rejimler” şeklinde damgalanmış, böylece ideolojik rakipler yalnızca siyasi değil, biyopolitik bir tehdit olarak kodlanmıştır. Orta Amerika ülkeleri (Honduras, Guatemala, El Salvador) ise hem göç rotaları hem de uyuşturucu transfer hatları üzerinden ABD’nin içsel antipatisini dışsalla bağıntılayan sabit noktalar haline getirilmiştir.
Bu örneklerin tamamı, uyuşturucunun nasıl paradigmal bir düğüm noktası işlevi gördüğünü gösterir. İçsel olan – toplumun sağduyusal duyarlılığı – dışsal olanı, yani Latin Amerika ülkelerini tanımlar; böylece karşıtlık somutlaşır. ABD için tekil hegemonya idealine giden yol, ancak bu bağıntının sürekli yeniden üretilmesiyle mümkün hale gelir. Bu nedenle uyuşturucu savaşı, sadece sağlık ya da güvenlik gerekçeleriyle değil, hegemonik zorunluluklarla sürekli diri tutulur.
Son kertede, toplumsal antipatiyi dışsal sempatiyle karşıtlaştırmak, ABD için iki yönlü bir işlev taşır: içeride birliği pekiştirir, dışarıda ise kriminalize edilmiş coğrafyaları sabit düşman figürü haline getirir. Böylece uyuşturucu, yalnızca bir madde değil, hegemonik mühendislik aracıdır. Washington’un Kolombiya kararından Meksika kartellerine, Venezuela’dan Orta Amerika’ya kadar attığı her adım, bu paradigmanın işleyişine hizmet eder: bağıntı kurmak, karşıtlığı netleştirmek ve tekilliği sağlamlaştırmak.
ABD’nin Sanat Üzerinden Kriminalizasyon Stratejisi: Narcocorrido’dan Küresel Hegemonyaya
Meksika hükümetinin narcocorrido kültürünü bastırmaya dönük girişimi, yüzeyde kartel şiddetini azaltmaya yönelik “nazik” bir kültürel müdahale gibi sunulsa da, gerçekte çok daha geniş ölçekli bir hegemonya mücadelesinin parçası olarak okunmalıdır. Uyuşturucu meselesi yalnızca kriminal bir alan değil, aynı zamanda toplumsal sağduyu, kültürel temsiller ve uluslararası itibarın kesişiminde duran çok katmanlı bir paradigmadır. ABD için uyuşturucu, içeride toplumun sağduyusal antipatisini örgütleyebildiği güçlü bir sembol niteliği taşırken; dışarıda, özellikle Latin Amerika ülkelerinde kimi zaman geçim kaynağına, kimi zaman da kültürel pratiklere ve popüler müzik endüstrisine sızmış bir olgu olarak belirir. Bu zıtlık ABD’nin eline büyük bir ideolojik silah verir: içsel antipati ile dışsal sempati arasında kurulan bağıntı üzerinden karşıtlık inşa edilir, hem Amerikan toplumunda milliyetçi bir konsolidasyon yaratılır hem de Latin Amerika ülkeleri “tehlikeli öteki” olarak damgalanır.
Sanatın bu denklemde özel bir işlevi vardır. Sanat doğrudan olgusal bir gerçeklik üretmez, fakat sağduyu ve duygular üzerinde olağanüstü bir etki yaratır. Bu nedenle devletler açısından sanat, hegemonya inşasında stratejik bir alana dönüşür. Meksika’nın narcocorrido kültürünü sansürleme girişimi, bu açıdan ABD’nin yürüttüğü itibar saldırılarına karşı post-simülatif bir imaj yaratma çabasıdır. Ancak Achille Mbembe’nin ve Frantz Fanon’un da vurguladığı gibi, bastırılan sanat kendini daha güçlü bir başkaldırı biçiminde geri üretir. Narcocorrido yasaklandıkça yalnızca Meksika’da değil, küresel müzik piyasasında da daha cazip hale gelir. Bu noktada ABD’nin sahip olduğu küresel müzik endüstrisi devreye girer; Hollywood, Spotify, YouTube ve Grammy gibi araçlarla yalnızca hangi müziğin dinleneceğini değil, aynı zamanda hangi içeriğin nasıl kodlanacağını da belirler.
Kolombiya örneği bu işleyişin net bir göstergesidir. Pablo Escobar miti, Narcos dizisi aracılığıyla küreselleştirilmiş ve tüm bir ülke kültürü “uyuşturucu” ile özdeşleştirilmiştir. Brezilya’da favela funk kültürü sürekli olarak suç ve uyuşturucu üçgeninde resmedilmiş, Porto Riko’da reggaeton ABD plak şirketleri üzerinden küreselleştirilirken şiddet ve uyuşturucu imgeleri özellikle pazarlanmıştır. Bu örnekler, ABD’nin yalnızca ses dünyasını değil, içerik ve temsil alanını da kontrol ederek kültürel öznellikleri kriminalize ettiğini açıkça göstermektedir.
Ortaya çıkan tablo, sanatın kendi silahıyla yenilgiye uğratılmasıdır. ABD önce diğer ülkenin sanatını kriminalize eder, ardından aynı kültürü kendi endüstrisine dâhil ederek “suçlu egzotik” etiketiyle yeniden pazarlar. Böylece Meksika, Kolombiya veya Brezilya kendi prestijlerini korumak için bastırma politikalarına yönelirken, ABD bu kültürleri yeniden dolaşıma sokarak “işte suçlu öteki” algısını pekiştirir. Sonuçta sanat, ulusal kimliği ve toplumsal kalkınmayı destekleyen bir alan olmaktan çıkar; hegemonik müzik imparatorluğunun kültürel silahına dönüşür.
Bu süreç aynı zamanda “sanat toplum için” paradigmasının çöküşünü de beraberinde getirir. Sanat artık ulusun kendini kurma ve güçlendirme mekanizması değil, ABD’nin küresel hegemonya projesinin kültürel uzantısıdır. Meksika’nın bastırmaya çalıştığı narcocorrido, ABD tarafından küresel müzik endüstrisine entegre edilerek “suçlu öteki” imajının uluslararası dolaşıma sokulmasına hizmet eder. Böylece sanat, başkaldırının bile hegemonya tarafından kullanılabilir bir imaj haline getirildiği simülatif bir savaş alanına dönüşür.
Uyuşturucunun Çifte Yüzü: ABD Hiphop Kültüründe Özendirme ile Latin Amerika’nın Kriminalizasyonu Arasındaki Tarihsel Paralellik
ABD’nin küresel hegemonyasını inşa ederken kullandığı yöntemler yalnızca askeri ya da ekonomik alanlarla sınırlı değildir; kültürel üretim de bu sürecin asli parçasıdır. Hiphop kültüründe uyuşturucunun cazip, “cool” bir imge olarak dolaşıma sokulması ile Latin Amerika ülkelerinin uyuşturucu üzerinden kriminalize edilmesi arasındaki tarihsel paralellik, bu stratejinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Görünürde birbirine zıt olan bu iki süreç, aslında aynı hegemonik mantığın tamamlayıcı yüzleridir: içeride popüler kültür aracılığıyla özendirme, dışarıda ise uluslararası politika aracılığıyla suçlulaştırma.
Hiphop, 1970’lerde Bronx ve Harlem gibi Afro-Amerikan gettolarında bir direniş ve kolektif kimlik pratiği olarak doğdu. Ancak 1980’lerden itibaren ABD’nin “War on Drugs” (Uyuşturucuyla Savaş) politikası devreye girdiğinde, devlet bu mahalleleri hem uyuşturucu trafiğiyle doldurdu hem de siyah ve Latin toplulukları kitlesel biçimde kriminalize etti. Bu paradoksal ortamın kültürel izdüşümü, hiphop şarkılarında belirginleşti: içerikler giderek marihuana, kokain, “lean” gibi maddeleri yalnızca sokak gerçeğinin bir parçası olarak değil, aynı zamanda zenginleşmenin, gücün ve maskülenliğin sembolü olarak işlemeye başladı. Snoop Dogg, Dr. Dre, Notorious B.I.G., sonrasında Future, Migos ve Travis Scott gibi sanatçılar, uyuşturucuyu statü ve kimlik göstergesi haline getirdi. Böylece devletin resmi söylemde kriminalize ettiği madde, kültürel endüstride arzu nesnesi olarak kodlandı.
Aynı dönemde ABD dış politikasında Latin Amerika ülkeleri uyuşturucu üzerinden tanımlanmaya başlandı. Kolombiya kokainle, Meksika metamfetamin ve kartellerle, Peru ve Bolivya koka yaprağıyla özdeşleştirildi. Washington bu ülkeleri “suç kaynağı” olarak damgaladı; DEA operasyonları, askeri işbirlikleri ve uluslararası baskılar aracılığıyla Latin Amerika küresel uyuşturucu krizinin faili ilan edildi. Böylece ABD’nin içeride popüler kültür üzerinden estetikleştirdiği nesne, dışarıda uluslararası ilişkiler düzeyinde kriminal bir imgeye dönüştü.
Bu ikili strateji Gramsci’nin kültürel hegemonya kavramıyla açıklanabilir. Gramsci’ye göre hegemonya yalnızca zor araçlarıyla değil, rıza üretimiyle işler. ABD, hiphop üzerinden uyuşturucuyu estetize ederek içeride rıza üretir; genç kitleler uyuşturucuya dayalı yaşam biçimlerini bir kimlik inşası olarak içselleştirir. Aynı anda Latin Amerika’nın kriminalize edilmesi, ABD’nin dış politikadaki zorlayıcı hegemonyasını meşrulaştırır. Stuart Hall’un temsil teorisiyle bakıldığında, aynı nesne —uyuşturucu— içeride “arzu edilen”, dışarıda ise “tehdit” olarak temsil edilir.
Fanon’un kolonyal öteki kavramı bu tabloya kritik bir boyut ekler. ABD, Latin Amerika’yı uyuşturucu üzerinden “öteki”leştirerek kendisini saf, düzen kurucu ve ahlaki bir özne olarak konumlandırır. Oysa aynı anda kültür endüstrisi aracılığıyla uyuşturucu temsillerini ihraç eder, böylece Latin Amerika’nın suçlulaştırılması ile ABD’nin kültürel ürünlerinin küresel çekiciliği arasında görünmez bir bağ kurulur. Bu durum, ABD’nin sanatsal üretimi jeopolitik bir araç haline getirdiğini gösterir: uyuşturucu imgeleri içeride gençliği yönlendiren bir imge, dışarıda ise ülkeleri disipline eden bir ideolojik silah işlevi görür.
Sonuç olarak ABD’nin hiphop kültüründe uyuşturucuyu estetize etmesi ile Latin Amerika ülkelerini uyuşturucu üzerinden kriminalize etmesi aynı hegemonik mantığın iki yüzüdür. İçte özendirme, dışta suçlama. Aynı nesne, farklı temsillerle hem toplumsal rıza üretmenin hem de uluslararası karşıtlık inşa etmenin aracına dönüşür. Böylece ABD, tekil hegemonya idealine yaklaşırken, uyuşturucuyu yalnızca bir güvenlik veya sağlık sorunu olarak değil, kültürel ve politik bir “karşıtlık yaratma mekanizması” olarak kullanır.
Karşıtlık İlkesinin Amerika Kıtası Üzerinden Tekil Hegemonya İnşasında İşlevi
Amerika Birleşik Devletleri’nin tekil hegemonya idealine ulaşabilmesi için yalnızca ekonomik ve askeri güce değil, aynı zamanda algısal düzeyde bir karşıtlık ilkesine ihtiyaç duyduğu açıktır. Zira hegemonya, mutlak bir merkezde birleşmiş iktidar fikrinden ziyade, sürekli yeniden üretilen bir “biz” ve “öteki” ayrımı üzerinden güçlenen bir yapıdır. ABD’nin küresel düzende kurmaya çalıştığı hegemonya da bu nedenle salt kendi varlığını değil, aynı zamanda kendi varlığını pekiştiren karşıt aktörleri yaratmak zorundadır.
Brezilya’daki Bolsonaro davası bu bağlamda çarpıcı bir örnektir. Bolsonaro’nun askeri darbe girişimi nedeniyle 27 yıl hapse mahkûm edilmesi yüzeyde Brezilya demokrasisinin zaferi gibi sunulmuştur. Latin Amerika’daki birçok lider, bu davayı alkışlayarak ABD’nin Soğuk Savaş boyunca desteklediği askeri müdahalelerden sembolik bir mesafe almışlardır. Ne var ki bu refleksin bizzat ABD’nin tekil hegemonya kurgusuna hizmet ettiği göz ardı edilmemelidir. Çünkü Trump yönetimi söylemleri ve yaptırım tehditleriyle bu cezaya karşı çıkmış, böylece sahneye tam da ihtiyaç duyduğu karşıtlık zemini eklenmiştir. Brezilya’nın “darbeye karşı demokrasi” pozisyonu ile ABD’nin “darbe girişimcisine sahip çıkma” tepkisi bir ikili karşıtlık sahnesi yaratmış, bu sahne ABD’nin hegemonik kendilik kurgusunu pekiştirmiştir.
Benzer bir dinamik Kolombiya örneğinde de gözlemlenir. ABD, yaklaşık otuz yıl sonra ilk kez Kolombiya’yı “uyuşturucu savaşında işbirliği yapmamakla” suçlayarak resmi listesine eklemiştir. Bu hamle salt kartellere dönük bir güvenlik politikası değildir; aynı zamanda ABD kamuoyunda en hassas konulardan biri olan uyuşturucu karşıtlığının dışsalla bağlanmasıdır. İçteki toplumsal duyarlılık –uyuşturucuya yönelik sağduyusal tepki– dışarıya yansıtılarak Kolombiya “öteki”nin taşıyıcısı haline getirilmiş, ABD’nin hegemonik sahnesinde işlevsel bir karşıt figüre dönüştürülmüştür.
Meksika’daki narcocorrido kültürünün bastırılması da aynı paradigmanın uzantısıdır. ABD uyuşturucu kültürünü kriminalize ederken, Meksika hükümeti narcos şarkılarını sansürleyerek uluslararası imajını temizlemeye çalışmaktadır. Ancak Fanon’un ve Mbembe’nin işaret ettiği gibi bastırılan kültür kendini daha güçlü bir başkaldırı olarak yeniden üretir. Narcocorrido’nun bastırılması, ABD’nin küresel müzik endüstrisi aracılığıyla bu kültürü “suçlu egzotik” etiketine dönüştürüp yeniden pazarlamasına hizmet eder. Böylece Meksika da tıpkı Brezilya ve Kolombiya gibi ABD’nin karşıtlık sahnesinde konumlanır.
Buradaki temel mekanizma şudur: karşıtlık, bağıntısız kurulamaz. ABD, içsel toplumsal sağduyularla –uyuşturucu karşıtlığı, demokrasi vurgusu, güvenlik kaygıları– dışsal coğrafi gerçeklikler arasında bağ kurmak zorundadır. Brezilya’da darbe girişimi, Kolombiya’da kartel krizi, Meksika’da narco-kültür, bu bağın araçlarıdır. İçsel antipati dışsala bağlanmadıkça “biz” ve “öteki” ayrımı kurulamaz. Bu nedenle ABD yalnızca dışsalı suçlamakla kalmaz, aynı zamanda dışsalın verdiği reaksiyonları da sahnenin parçası haline getirir. Brezilya’nın demokrasi vurgusu, Kolombiya’nın imaj çabaları, Meksika’nın kültürel bastırmaları hepsi bu sahnede ABD’nin karşıtlığına tepki veren figürlerdir.
Son kertede ABD’nin tekil hegemonya kurma arzusu yalnızca kendi eylemleriyle değil, ona karşı konumlanan ülkelerin tepkileriyle de inşa edilmektedir. Karşıtlık salt saldırı değil, aynı zamanda reaksiyonla birlikte var olur. Dolayısıyla Latin Amerika’da görülen gelişmeler –Bolsonaro davasından Kolombiya yaptırımlarına, narcocorrido bastırılmasına kadar– ABD’nin tekil hegemonya idealini besleyen karşıtlıklar zincirinin ayrılmaz parçalarıdır.
Arjantin
Post-Modern Paradigmanın Siyasal Araçsallaştırılması: Evrensel Değerlerin “Woke”leştirilmesi
Post-modern paradigma, görünüşte çelişik iki önermeyi aynı anda taşır: (1) “Her şey değişime tabidir” — tarihselliği ve bağlam bağımlılığını öne çıkarır. (2) “Her varlık birimi tekil ve öznel değere sahiptir” — sabit ve mutlak bir tekilliği vurgular. Teorik düzlemde birbirini nötralize edebilecek bu iki önerme, devletler tarafından araçsallaştırıldığında tamamlayıcı bir işlev kazanır: evrensel değerler görecelileştirilirken, ulusal sabitlikler yeniden inşa edilir.
En çarpıcı örneklerden biri Arjantin’dir. Javier Milei yönetimi, BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekilerek, insan haklarını “küreselcilerin dayattığı woke ajandası” olarak nitelemiştir. Burada “woke” sıfatı, evrenselliğin sabitliğini çözme aracına dönüşür: İnsan haklarının “devredilemez” olduğu iddiası, “tarihsel ve bağlamsal” hale getirilerek itibarsızlaştırılır. Böylece Arjantin, diktatörlük geçmişiyle hesaplaşma veya bu hesaplaşmayı reddetme gibi kendi tarihsel sabitliklerini yeniden tanımlama fırsatı bulur. Heidegger’in belirttiği üzere, sabiti tanımlayabilmek için değişim zorunludur; Milei’nin retoriği de evrensel sabitliği “woke”leştirerek ulusal sabiti yeniden kurar.
Bu yaklaşım Arjantin’e özgü değildir. Macaristan ve Polonya, AB’nin hukuk devleti ve LGBTİ+ hakları dayatmalarını “ideolojik sömürgecilik” diye niteleyerek evrensel hakların bağlamsal olduğunu savunur. Rusya, Batı’nın değerlerini “ahlaki çöküşün woke ideolojisi” olarak kriminalize eder. Çin, “kolektif haklar” ve “kalkınma hakkı” söylemleriyle bireysel hakları gölgeler. Hindistan’da Modi yönetimi, uluslararası eleştirileri “yabancı woke değerler” olarak küçümser. Ortak nokta, evrensel olanı değişken göstermek; ulusal olanı ise tekil ve meşru sabit olarak sunmaktır.
Dolayısıyla “woke” yalnızca ideolojik bir hakaret değil, aynı zamanda post-modernizmin iki çelişik önermesini devletler için uyumlu hale getiren stratejik bir araçtır. Bir yandan “her şey değişir” ilkesiyle evrensel değerler reddedilir; öte yandan “her varlık tekildir” ilkesiyle ulusal gelenek, tarih ve din sabitlenir. Böylece post-modernizm, teoride çelişkili görünen bir çift önermeyi, pratikte tekil egemenliği teyit eden bir siyasal mantığa dönüştürür.
Sonuç: Arjantin’den Macaristan’a, Rusya’dan Hindistan’a birçok ülke, evrensel insan haklarını “wokeleşmiş değerler” olarak kodlayarak kendi ulusal sabitliklerini tahkim etmektedir. Post-modernizmin çelişkili ikiliği, devletler için araçsal bir hegemonya mantığına dönüşmekte; evrensel olanın çözülmesi, ulusal olanın tahkimiyle sonuçlanmaktadır.
Latin Amerika
Post-Modern Paradoks ve Sağ-Merkezileşme: Değişim ile Sabitlik Arasında Siyasal Bir Sentez
Post-modern paradigmanın en belirgin iki önermesi, ilk bakışta birbirini dışlıyormuş gibi görünen bir yapı arz eder. Birincisi, “her şey değişime tabidir” önermesi, tarihsellik ve bağlam bağımlılığı fikrini merkeze alır. İkincisi ise “her varlık tekil ve öznel bir değere sahiptir” önermesidir; bu da sabitlik ve özsel kimlik vurgusu taşır. Teorik düzlemde biri sürekliliği, diğeri tekilliği öne çıkaran bu iki önerme, sanki karşıt yönlerde işliyormuş gibi görünür. Ancak siyasal pratikte, özellikle de Latin Amerika’daki güncel gelişmelerde, bu ikilik tamamlayıcı bir senteze dönüşerek işlevsel hale gelmektedir.
Seçim döngüleri, iktidar-muhalefet çatışmaları ve siyasal dalgalanmalar, post-modernizmin “her şey değişime tabidir” ilkesinin kurumsal karşılığıdır. Demokrasi, doğası gereği iktidar ile muhalefet arasında geçişkenliği garanti altına alır. Bu geçişkenlik toplumsal yaşamda sürekli bir değişim ritmi yaratır. Ancak değişimin tek başına varlığı istikrar sağlamaz; yalnızca oynaklık üretir. Bu nedenle toplumlar, ontolojik düzeyde “sabit” bir çekirdek arayışına girerler. Tam da bu noktada post-modernizmin ikinci önermesi devreye girer: tekil değerlerin, yani ulus, din, aile, güvenlik gibi kategorilerin sabitleştirici rolü. Latin Amerika siyasetinde bu sabitlik, çoğunlukla sağ hareketler tarafından sahiplenilmiş ve “tekillik garantörü” olarak sahnelenmiştir.
Son dönemdeki pratikler bu sentezi açıkça göstermektedir. Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun iktidarı, sağ değerleri toplumsal sabitliğin merkezine yerleştirdi. Ancak onun yenilgisinden sonra bile Lula da Silva’nın seçim kampanyasını merkez sağ partilerle ittifak kurarak yürütmesi, solun bile sağın sunduğu sabitleştirici zemini ödünç almak zorunda kaldığını göstermektedir. Şili’de Gabriel Boric’in radikal sol programı başlangıçta güçlü destek bulsa da, “woke” politikaların sınırlı toplumsal karşılığı nedeniyle geri çekildi; anayasa sürecinde dahi sol aktörler aile, istikrar ve güvenlik gibi sağ temaları söylemlerine katmak durumunda kaldı. Muhalefetin aynı çizgiye yaklaşmasıyla birlikte, iktidar-muhalefet döngüsü sağ değerler etrafında dönmeye başladı.
Arjantin’de Javier Milei’nin yükselişi bu eğilimin zirve noktasıdır. Aşırı sağ çizgideki Milei, yalnızca iktidarı dönüştürmekle kalmadı; muhalefeti de merkez sağa doğru çekti. Peronist ve sol gruplar bile söylemlerinde ulusal ekonomi, güvenlik ve toplumsal istikrar temalarını öne çıkarmak zorunda kaldılar. Böylece iktidar ve muhalefet artık zıt kutuplar değil, aynı sabit değer kümesi içinde dönüşen unsurlar haline geldi. Değişim, iktidar-muhalefet sirkülasyonunda sürerken, sabitlik sağın kimlik kategorileri üzerinden garanti altına alındı.
Son kertede Latin Amerika deneyimi, post-modernizmin teorik paradoksunu siyasal düzeyde işlevsel bir senteze dönüştürmektedir. “Her şey değişime tabidir” ilkesi demokrasi sayesinde sürekli güncel kalırken, “her varlık tekildir” önermesi sağ değerler aracılığıyla sabitleştirilir. Bu çelişkili gibi görünen ikilik, pratikte birbirini tamamlayan bir mekanizma haline gelmiştir. Latin Amerika’daki sağ dalganın yükselişi yalnızca iktidarın ideolojik tercihi değil, aynı zamanda muhalefeti de merkez sağa doğru çekerek post-modern siyasal paradoksu organik bir bütünlüğe dönüştüren bir süreçtir.
Venezuela: Simülatif İmaj Paradigması ve Uyuşturucu Kriminalizasyonuna Karşı Devlet Stratejisi
Venezuela, uzun süredir ABD tarafından “narco-state” (uyuşturucu devleti) olarak damgalanmaya çalışılan ülkelerden biridir. Özellikle Maduro yönetimi, hem uluslararası basında hem de diplomatik platformlarda uyuşturucu kartelleriyle işbirliği yapmakla suçlanmaktadır. Ancak bu suçlamalar yalnızca hukukî ya da ekonomik bir tartışma değildir; aynı zamanda kültürel ve simgesel düzeyde yürütülen bir hegemonya mücadelesinin parçasıdır. Venezuela’nın verdiği yanıtlar da doğrudan bu simgesel zeminde şekillenmekte; sanat, propaganda ve medya stratejilerinin belirleyici rol oynadığı bir simülatif imaj paradigması ortaya çıkmaktadır.
1. Askerî Operasyonların Simgesel İşlevi
Devletin askeri ve kolluk operasyonları, yalnızca uyuşturucu kaçakçılığını durdurmaya dönük teknik müdahaleler değildir; aynı zamanda sembolik gösterilerdir. Zulia ve Falcón gibi bölgelerde gerçekleştirilen devriye operasyonları ya da Karayipler’de güç gösterisi yapan savaş gemileri, Venezuela’nın “biz de mücadele ediyoruz” imajını üretmeye yöneliktir. Burada asıl amaç, uluslararası kamuoyuna karşı “suçlanan değil, mücadele eden devlet” kimliğini sahnelemektir. Bu sahneleme, Baudrillard’ın simülasyon teorisiyle uyumlu biçimde, gerçekliğin yerini alabilecek yoğun bir imgesel değer kazanır.
2. Propagandanın Karşı-Hikâye İşlevi
Venezuela’nın propaganda ve iletişim mekanizmaları, ABD’nin suçlamalarını tersine çevirerek bir karşı-hikâye üretir. Hükümete yakın medya organları, bu iddiaları “psikolojik savaş” ya da “medya iftirası” olarak niteler. Oficina Nacional Antidrogas (ONA) ve PSUV’nin Propaganda Komisyonu gibi kurumlar, yalnızca güvenlik değil, kültürel alanda da karşı-hegemonik söylemler üretir. Böylece dışsal damgalamayı bertaraf etmek için içeride bir “anti-narko” anlatısı sahnelenir.
3. Medya Müdahalelerinin Ters-Yansımaları
Batı merkezli medya platformlarının Venezuela’ya yönelik yaptırımları da bu simülatif paradigmanın parçasıdır. Maduro’nun YouTube hesabının kapatılması veya Telesur içeriklerinin sınırlandırılması, Venezuela tarafından “susmaya zorlanan devlet” imajıyla yeniden çerçevelenir. Bu durum içeride milliyetçi dayanışmayı, dışarıda ise mağduriyet temelli bir meşruiyet arayışını güçlendirir. Böylece dışsal sansür, içsel propaganda için sermayeye dönüşür.
4. Sanatın Yerini Alan Propaganda
Meksika’daki “narcocorrido” örneğinde olduğu gibi doğrudan sanat üzerinden bir sansür politikası Venezuela’da henüz görülmemektedir. Ancak bu, sanatın simülatif işlevinin devreye girmediği anlamına gelmez. Propaganda gösterileri, milliyetçi şarkılar, bayrak ritüelleri ve medya repertuarı, sanatsal alanın yerine geçerek benzer bir işlev üstlenir. Böylece devlet, uyuşturucu suçlamalarına karşı estetik-simgesel bir gerçeklik yaratır.
Sonuç
Venezuela’nın uyuşturucu üzerinden kriminalize edilmesi yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda küresel hegemonya mücadelesinin kültürel ve imgesel bir tezahürüdür. Devlet, askeri operasyonlarla, propaganda mekanizmalarıyla ve medya karşıtlıklarıyla, ABD’nin damgalamasını tersine çevirmeye çalışmaktadır. Ancak burada paradoksal bir durum vardır: Venezuela’nın simülatif savunusu, ABD’nin hegemonik medya düzeni tarafından çoğu zaman “kanıt” olarak yeniden işlenmekte; yani Venezuela kendi simgesel araçlarıyla yeniden damgalanmaktadır. Bu nedenle simülatif paradigma, hem direnişin hem de yeniden suçlulaştırılmanın zemini haline gelmektedir.
Venezuela: Uyuşturucu Teknesi Saldırıları – ABD’nin Simülatif Karşıtlık Paradigması ve Tekil Hegemonya İnşası
ABD’nin Venezuela bandıralı olduğu iddia edilen teknelere yönelik art arda gerçekleştirdiği “kinetik saldırılar”, uluslararası hukuk ve diplomasi açısından tartışmalı olduğu kadar, daha derin bir hegemonya paradigmasının da işaretlerini taşımaktadır. Bu saldırılar yalnızca uyuşturucu kaçakçılığına dönük teknik müdahaleler değil; içeride toplumsal sağduyunun sabit duyarlılığı haline gelmiş “uyuşturucu karşıtlığı” ile dışarıda inşa edilen “narkoterörist” imajının birbirine bağlanması yoluyla, ABD’nin tekil hegemonya projesinin merkezinde yer alan karşıtlık ilkesinin işleyişine sahne olmaktadır.
İçsel Sabitlik ve Dışsal Öteki
ABD, içeride uyuşturucu karşıtlığını toplumsal bilinçdışına yerleşmiş bir refleks olarak sabitlerken; dışarıda Venezuela’yı kriminalize ederek simgesel öteki olarak konumlandırmaktadır. Bu bağlamda karşıtlık, yalnızca güvenlik siyasetinin pratik boyutunda değil, algısal düzlemde de üretilir. ABD’nin saldırılardan sonra servis ettiği görüntüler —denize saçılan uyuşturucu torbaları, dramatik operasyon kareleri— kesin delillerle desteklenmese de algısal düzeyde güçlü bir gerçeklik etkisi yaratır. Burada imaj, hakikatin yerini almakta; Baudrillard’ın ifadesiyle, simülasyon gerçekliğin kendisine dönüşmektedir.
Kurumsal Çelişkilerin Simülatif İşlevi
Bu saldırılar, ABD’nin kurumsal siyasetindeki çelişkilerle birlikte okunmalıdır. Bir yanda Federal Reserve faiz indirimleriyle küresel piyasaları “yumuşatmaya” çalışırken, öte yanda yürütme, dış politikada keskin saldırılarla güç gösterisine yönelmektedir. Bu çelişki, gerçekte bir savaş olmaksızın sürekli sahnelenen savaş simülasyonlarının parçasıdır. Amaç, içeride milliyetçi sabitlik yaratmak, dışarıda ise kriminalize edilmiş ötekiyle karşıtlığı pekiştirmektir.
Reaksiyonun Sahneye Dahil Edilmesi
Venezuela’nın bu saldırıları “egemenlik ihlali” ve “ilan edilmemiş savaş” olarak nitelendirmesi, karşıtlığın daha da görünür hale gelmesine hizmet eder. ABD açısından en işlevsel olan yalnızca tek taraflı suçlama değil; ötekinin tepkisini de sahneye dahil etmektir. Zira karşıtlık, pasif bir nesne ile değil, aktif bir tepkiyle tamamlanır. Böylece ABD’nin toplumsal sağduyuya yaslanan “narkoterör” söylemi ile Venezuela’nın ulusal onur vurgusu çarpışır; fakat bu çarpışma hakikat düzeyinde değil, simülasyon alanında gerçekleşir.
Hakikat ile Simülasyon Arasındaki Bulanıklık
ABD’nin saldırı sonrası yayınladığı görseller, Venezuela’nın öfkeli açıklamaları, medyanın dramatik başlıkları… Hepsi, hakikatle simülasyon arasındaki sınırları bulanıklaştırır. Burada asıl mesele, gerçekten uyuşturucunun varlığı ya da yokluğu değil; karşıtlık ilişkisinin sabitlenebilmesidir. Çünkü karşıtlık olmadan tekil hegemonya mümkün değildir; karşıtlık ise, gerçeğin kendisinden ziyade imgelerin ürettiği simülasyonlar üzerinden inşa edilmektedir.
Sonuç
Venezuela teknelerine yönelik saldırılar, ABD’nin uyuşturucu karşıtı toplumsal duyarlılığı küresel bir hegemonya aracına dönüştürdüğü bir örnek teşkil etmektedir. Bu süreçte uyuşturucu, yalnızca kriminal bir nesne değil; karşıtlık üreten bir simgesel aygıttır. ABD, gerçekliğin ötesinde, simülasyonun yarattığı imgelerle kendi hegemonik düzenini sahnelemekte; Venezuela ise bu sahnede reaksiyonuyla yerini almakta, fakat böylece ABD’nin tekil hegemonya kurgusunun istemeden parçası haline gelmektedir.
Avrupa – Fransa: Post-Modern Tekillik İlkesi ve Kamusal İtibar Krizi
Avrupa’daki İsyanların Onto-Politik Arka Planı
Post-modern paradigmanın iki temel önermesi vardır: Birincisi, her şeyin sürekli değişime tabi olduğu ilkesidir. İkincisi ise, her varlık biriminin tekil ve öznel bir değere sahip olduğudur. İlk bakışta birbiriyle çelişkili gibi duran bu iki önerme, siyasal pratik ve toplumsal hareketler düzleminde aslında birbirini tamamlayan bir mekanizma üretir. Çünkü değişimin sürekliliği kabul edildiğinde, bireyler ve devletler kendi tekilliklerini koruyabilmek için mutlaka sabit değerler etrafında kendilerini yeniden tanımlamak zorunda kalırlar. Bu sabit değerler, ulusal kimlikler, tarihsel anlatılar, kültürel semboller ve “özel olan”a yaslanma biçimleri şeklinde görünür hale gelir.
Birey düzeyinde özne, tekilliğini gerçekleştirebilmek için kendisini bir yere sabitlemek zorundadır. Evrensel değerler ya da soyut insan hakları bu sabitliği sağlamaz; çünkü birey, soyut bir evrensellikten ziyade, ulusalcı kimlik, dini aidiyet ya da kültürel süreklilik üzerinden kendini tanımlar. Devletler de aynı mekanizma ile hareket eder: Sürekli değişim ilkesine uyum sağlamak için reformlar, esneklikler ve geçişler üretirken, varlıklarını sürdürebilmek için kendilerini tarihsel-ulusal sabitlere yaslarlar. Böylece “her şey değişir” önermesi ile “her varlık tekil bir değere sahiptir” önermesi, çelişkili değil, birbirini tamamlayan işlevler haline gelir.
Tam bu noktada “kamusal itibar krizi” devreye girer. Kamusal alan, bireyi evrensel ortak değerler etrafında bütünleştirmeyi hedefler: İnsan hakları, AB normları, eşitlik ve özgürlük ilkeleri bu ortak sabitlerin temelidir. Ancak birey, kendisini bu ortak sabitlerle değil, ulusunun veya kimliğinin ona verdiği tanınmayla özdeşleştirmek ister. Evrensel değerlerin dayatılması, bireyin öznel tekilliğini tehdit eder. Dolayısıyla birey, evrensel insan hakları tarafından tanınmak yerine, ulusal kimliğinin veya tarihsel aidiyetlerinin ona sunduğu tanınmayı daha “gerçek” bulur. Bu da kamusal alanın gözünde meşruiyet kaybına ve toplumsal itibar krizine yol açar.
Avrupa’daki son dönemdeki isyan ve protesto dalgaları bu çerçevede okunmalıdır. Örneğin Fransa’da Macron yönetimine karşı patlayan anti-austerity protestoları yalnızca ekonomik kaygılarla açıklanamaz. “Bütçeyi sokaklar belirler” sloganı, aslında ulusal öznenin kendi kaderini belirleme arzusunu dile getirir. Evrensel neoliberal bütçe disiplinine karşı sokağın ulusal kimliğe yaslanan öznelliği sahneye çıkmıştır. Bu, post-modern tekillik ilkesinin doğrudan bir yansımasıdır: evrensel mali disiplinin soyut değerleri karşısında, ulusun somut öznesi kendi özel sabitliğini talep etmektedir.
Benzer biçimde Almanya’da göçmen krizine yönelik tepkiler, salt güvenlik veya ekonomik gerekçelerle sınırlanamaz. Göçmenler, evrensel insan hakları normlarının taşıyıcısı olarak algılanırken, ulusal kimliğini sabitlemek isteyen kitleler onları “kamusal alanın tehditkâr evrenselliği”nin somut figürleri olarak görmektedir. Bu nedenle göçmen karşıtlığı, yalnızca ırkçı bir tepki değil, aynı zamanda ulusal tekilliğin evrensel değerler karşısında direnişidir.
Doğu Avrupa örnekleri bu tabloyu daha da belirgin kılar. Polonya ve Macaristan’da siyasal iktidar ile muhalefet arasındaki rekabet bile sağ-merkezli bir zemine kaymıştır. Bu durum, post-modern paradigmanın işlevselliğini gözler önüne serer: İktidar ve muhalefet arasındaki çatışma, sürekli değişim ilkesini gerçekleştirirken; her iki tarafın da sağ-merkez değerlerde sabitleşmesi, “tekil varlık değerini” koruma işlevi görür. Yani değişim, sabit değerler alanında döner; böylece hem değişim hem sabitlik aynı anda sürdürülmüş olur.
Bu tablo, Avrupa Birliği’nin yapısal krizine de ışık tutar. AB’nin kuruluş mantığı, ortak değerler etrafında kamusal bir bütünlük inşa etmektir. Fakat bireyler ve toplumlar için tekillik arayışı baskın hale geldiğinde, AB’nin sunduğu ortak sabitler itibar kaybına uğrar. Bu nedenle AB yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kamusal itibar düzeyinde de derin bir kriz yaşamaktadır. Protestolar, ayaklanmalar ve sürekli yeniden patlayan isyanlar, bu krizin somut dışavurumlarıdır.
Sonuç olarak, Avrupa’daki siyasal ve toplumsal hareketler, salt ekonomik ya da kültürel nedenlerle açıklanamaz. Post-modern paradigmanın iki temel önermesi—sürekli değişim ve tekil varlık değeri—bireyden devlete kadar tüm düzeylerde eşzamanlı işlerlik kazanır. Birey ulusal kimliğine sarılır, devlet evrensel normlara direnç gösterir, muhalefet dahi sağ-merkez değerlerde sabitlenir. Kamusal alanın krizi tam da burada başlar: Evrensel değerler bireyi tatmin etmez; çünkü birey, kendi tekilliğini evrenselliğe feda etmek istemez. Bu nedenle Avrupa’daki her kriz, her isyan ve her protesto yalnızca politik bir olgu değil, post-modern öznenin ontolojik direnişinin doğrudan tezahürüdür.
Fransa: Karma Ekonomi, Polanyi’nin Çifte Hareketi ve Toplumun Kendi İntizam Arayışı
Fransa, modern dünyanın en köklü karma ekonomi modellerinden birine sahiptir. Devletin planlamacı geleneği ile piyasanın dinamizmi yan yana var olur; kamu hizmetleri, refah devleti kurumları ve geniş sosyal harcamalar bu modelin omurgasını oluşturur. Ancak 21. yüzyılda bu model, kendi içsel gerilimleriyle yüzleşmektedir. Avrupa Birliği’nin mali disiplin kuralları, Maastricht kriterleri ve küresel finans piyasalarının baskıları Fransa’yı giderek “formalleşmiş” bir ekonomi anlayışına zorlamaktadır. Bu anlayışta toplumsal adalet, refah ya da eşitlik idealleri, yalnızca borç/GSYH oranı veya bütçe açığı yüzdesi gibi teknik göstergelere indirgenmektedir.
Tam da bu noktada Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’de tanımladığı “çifte hareket” kavramı devreye girer. Piyasa, doğası gereği genişlemek ve toplumsal alanı kendi mantığına tabi kılmak ister; toplum ise kendi varlığını koruma içgüdüsüyle bu genişlemeyi sınırlamak için karşı-hareket geliştirir. Fransa’da milyarderlere yönelik %2’lik servet vergisi önerisi bu çifte hareketin güncel bir tezahürüdür. Toplumun geniş kesimleri, piyasaların derinleştirdiği eşitsizliklere karşı kendi intizamlarını yeniden kurma arzusunu bu talep üzerinden ifade etmektedir.
Aslında bu refleks, Fransa toplumunda uzun süredir gözlemlenen bir sürekliliğe sahiptir. 2018’deki Sarı Yelekliler hareketi, akaryakıt vergilerine tepkiyle başlamış, kısa sürede adalet arayışının simgesine dönüşmüştü. Hareket, yalnızca ekonomik bir protesto değil, toplumun “kamusal intizamını” yeniden kurma isteğinin kitlesel sahnelenişiydi. 2023’teki emeklilik reformu protestoları da aynı mantığı sürdürdü: hükümet, mali disiplini gerekçe göstererek emeklilik yaşını yükseltmek istedi; halk ise bu girişimi sadece bir bütçe önlemi değil, kendi sosyal sözleşmesine doğrudan saldırı olarak gördü. Sokakları dolduran milyonlar, grevler ve genel direniş, toplumun kendi düzenini piyasanın formalleşmiş mantığına teslim etmeyeceğinin ilanıydı.
Bugün aynı dinamik, Macron’un yeni başbakanı Sébastien Lecornu’nun hazırladığı bütçe tartışmalarında yeniden sahneye çıkmaktadır. Sosyalistlerin gündeme getirdiği ve kamuoyunda büyük destek bulan “Zucman vergisi”, yalnızca teknik bir mali araç değil, toplumun piyasaya sınır koyma iradesinin sembolik ifadesidir. Bu vergi talebi, Polanyi’nin çifte hareketinde işaret ettiği gibi, toplumun kendi intizamını koruma refleksidir.
Burada kritik olan, Fransa’daki çatışmanın salt teknik maliye politikalarıyla açıklanamayacağıdır. Toplumsal huzursuzluk, rakamların ötesinde, toplumun kendi varoluşunu savunma çabasının göstergesidir. İnsanlar, kamusal alanın soyut bütçe hedefleri üzerinden değil, tarihsel adalet ve sosyal dayanışma duyguları üzerinden tanınmak istemektedir. Sarı Yelekliler’in yol kapatmaları, emeklilik reformuna karşı genel grevler ve milyarderlere yönelik vergi talebinin kitlesel destek bulması, aynı mantığın farklı biçimleridir: toplum, kendi intizamını piyasanın formalleşmiş kriterlerine karşı korumak için harekete geçmektedir.
Dolayısıyla Fransa’daki mesele, yalnızca “zenginlerden ek vergi alınmalı mı?” sorusu değildir. Bu tartışma, toplumun kendi varoluşunu piyasa mantığının soyut disiplinine karşı savunma mücadelesidir. Polanyi’nin uyarısı hâlâ günceldir: toplum, kendi düzenini koruyabilmek için piyasanın yayılmasına sürekli müdahale etmek zorundadır. Fransa örneği de bunu doğrular: kamusal itibar krizi, ekonomik formalleşme ve toplumsal intizam arayışı arasındaki gerilim, teknik bir ekonomi meselesi değil, modern toplumun en temel siyasal sorunudur.
Avrupa’nın Kamusal İtibar Krizi: Draghi’nin Uyarısından Tekil Hegemonya Paradigmasına
Bir dönem uluslararası düzen, Birleşmiş Milletler şemsiyesi, insan hakları beyannameleri, Dünya Bankası ve IMF’nin normları ya da serbest ticaretin evrensel kuralları gibi “kamusal itibar” sağlayan sabit değerler etrafında kuruluydu. Devletler, bu ortak alana katılabilmek için kendi tekilliklerini geri planda tutmaya mecburdu. Fakat son yıllarda ABD ve Çin, bu çerçeveyi bilinçli biçimde terk ettiler. ABD, Trump çizgisiyle insan hakları veya çevre anlaşmalarını küçümseyip Amerikan ulusçuluğunu merkeze alırken; Çin, Batı merkezli evrensel değerleri reddederek “medeniyet temelli” kendi modelini sahneledi. Böylece her iki güç de post-modern paradigmanın “her varlık tekildir” önermesini devlet ölçeğinde pratiğe geçirerek eski kamusal alanı yıktılar.
Avrupa ise bu dönüşümün dışında kalmış durumda. Mario Draghi’nin Avrupa Komisyonu için hazırladığı kapsamlı raporda işaret ettiği gibi, Avrupa’nın büyüme modeli “hızla soluyor” ve “blok, zamanın ciddiyetini kavrayamıyor.” Draghi, ABD’nin tarifeleri, Çin’le artan ticaret açığı, enerji maliyetlerinin yüksekliği ve yapay zekâ yatırımlarında geri kalmışlık gibi unsurları sıralarken, aslında daha derin bir noktaya temas ediyor: Avrupa’nın yavaşlaması yalnızca piyasa dinamiklerinden değil, yapısal ve paradigmatik bir uyumsuzluktan kaynaklanıyor. Çünkü Avrupa hâlâ kamusal itibarın sabit değerlerine (insan hakları, ortak refah, kolektif dayanışma) yaslanıyor; oysa çağın ruhu tekillik ve değişim üzerine kurulmuş durumda.
Bu uyumsuzluk, toplumsal davranışlarda çıplak biçimde gözlemleniyor. Fransa’daki kemer sıkma karşıtı gösteriler, yalnızca ekonomik sıkıntılara tepki değil, aynı zamanda toplumsal öznenin “kamusal sabit” yerine kendi tekilliğini öne çıkarma iradesidir. “Bütçeyi sokak belirler” sloganı, evrensel mali disiplinin değil, ulusal iradenin hakikati tayin etmesi gerektiğini ilan eder. Almanya’da çevre politikalarına yönelik sert tepkiler, evrensel çevre normları yerine ulusal kimliğin ve bireysel çıkarların merkeze alınmak istendiğini gösterir. İtalya ve Polonya’da yükselen sağ popülizm, insan hakları ve AB merkezli normatif çerçeveye değil, ulusal tekilliklere yaslanma talebinin siyasal dile dönüşmüş halidir.
Bu tablo, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu krizin salt ekonomik veya siyasi değil, derin bir paradigmatik kriz olduğunu ortaya koyuyor. Toplumlar bilinç düzeyinde olmasa da davranışsal sezgilerle post-modern paradigmayı içselleştiriyorlar: “Her şey değişir” ve “her varlık tekildir.” Ancak devletler hâlâ eski kamusal sabitlerde ısrar ediyor. Bu uyumsuzluk, kitlesel protestolar, aşırı sağın yükselişi ve AB’nin sürekli sarsıntılarla karşılaşması olarak tezahür ediyor.
Son kertede Draghi’nin uyarısı, yalnızca Avrupa’nın rekabetçiliğine dair teknik bir rapor değil; aynı zamanda paradigmatik bir çöküşün ifadesidir. ABD ve Çin, tekil hegemonyalarını inşa ederken, Avrupa kamusal sabitlerde ısrar ettikçe toplumlarıyla arasındaki uçurum derinleşiyor. Bu yüzden Avrupa’daki krizler yalnızca bütçe açıklarından veya enerji maliyetlerinden doğmuyor; toplumların bilinçaltında sezdiği paradigmatik uyumsuzluk, kamusal itibarın dayandığı eski değerleri aşındırarak Avrupa’yı her geçen gün daha da kırılgan hale getiriyor.
Avrupa’nın Krizi ve Ortak Kültürel Değerlerin Yeniden Keşfi: Post-Modern Paradigma Bağlamında Bir Analiz
Uluslararası siyasette bir dönem belirleyici olan “kamusal itibar alanı” —Birleşmiş Milletler kararları, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, IMF ve Dünya Bankası normları ile serbest ticaretin evrensel ilkeleri— uzun yıllar boyunca devletleri kendi tekil çıkarlarını geri plana atmaya ve ortak normlara boyun eğmeye zorladı. Ancak post-modern paradigmanın iki temel önermesi —“her şey değişime tabidir” ve “her varlık tekil bir değere sahiptir”— bu evrensel çerçeveyi aşındırdı ve ortak itibar alanının meşruiyetini erozyona uğrattı.
ABD, Trump çizgisiyle insan hakları ve çevre anlaşmalarını küçümseyerek ulusal çıkarı merkeze aldı. Çin, Batı’nın “evrensel değerler” söylemini sahte bulup kendi “medeniyet temelli” modelini öne çıkardı. Rusya, Ukrayna işgaliyle uluslararası normları açıktan reddetti. Bu üç aktör, tekilliği hegemonya stratejisine dönüştürerek post-modern paradigmayı devlet ölçeğinde pratiğe geçirdiler.
Buna karşın Avrupa Birliği hâlâ kamusal ortaklığa yaslanıyor: insan hakları, refah devleti, sosyal dayanışma, çevresel duyarlılık. Ancak toplumlar, sezgisel düzeyde bunun çağın paradigmasına aykırı olduğunu hissediyor. Mario Draghi’nin Brüksel’de yaptığı uyarı da bu noktayı teyit ediyor: AB’nin mevcut büyüme modeli “fading fast” (hızla sönüyor), çünkü dünya tekillik üzerinden şekillenirken AB hâlâ ortak normlara yaslanıyor. Toplum, bilinç düzeyinde olmasa da davranışsal düzeyde bu kopukluğu fark ediyor ve tepkiler üretiyor. Fransa’daki kemer sıkma karşıtı protestolar, Almanya’da AfD’nin yükselişi, İtalya’da Meloni’nin iktidarı tam da bu sezgisel uyumsuzluğun dışavurumu.
Ortak Kültürel Değerlerin Tarihsel Katmanları
Avrupa bu kriz karşısında çıkışı, kendi kültürel ortak değerlerinin yeniden keşfinde arıyor. Ekonomik veya siyasal sabitlik üretmeyen ortaklıklar, kültürel ve tarihsel değerler aracılığıyla topluma “özgün bir sabitlik” sunmaya yöneliyor:
-
Hristiyanlık mirası: Ortaçağ boyunca Avrupa’nın kimliği Katolik–Protestan ayrımlarına rağmen Hristiyanlık etrafında kuruldu. Bugün AB laik olsa da, aile, cemaat ve sadakat gibi etik vurgular sağ siyasetin yükselişinde hâlâ belirleyici.
-
Aydınlanma ve akılcılık: 18. yüzyılın özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkeleri ve akılcılık mirası, sendikal hareketlerden protesto sloganlarına kadar hâlâ yankılanıyor.
-
Ulus-devletler ve vatandaşlık: 19. yüzyılda bireyleri yurttaşlık bağına sabitleyen ulus-devlet formu, bugün ulusalcı dalgaların en güçlü sabitleştirici çerçevesi olarak geri dönüyor.
-
Sosyal devlet ve refah düzeni: II. Dünya Savaşı sonrasının refah devleti modeli, toplumsal barışı garantilemişti. Bugün kemer sıkma karşıtı protestolar bu mirasın yeniden çağrıldığını gösteriyor.
-
Avrupa uygarlığı söylemi: Notre-Dame restorasyonu, Brüksel’in “Avrupa değerleri” vurgusu, Von der Leyen’in kültürel mirasa yaslanan konuşmaları, ortak uygarlık bilincini yeniden sahneye çıkarıyor.
Güncel Eğilimler
Somut veriler bu eğilimi pekiştiriyor:
-
Avrupa Parlamentosu seçimlerinde merkez partiler, “Avrupa değerleri” söylemini aşırı sağa karşı bir savunma hattı olarak kullandı.
-
Macron hükümeti, ekonomik krizi kültürel diplomasi projeleriyle gölgelemeye çalıştı.
-
Almanya ve Polonya, enerji politikalarında ayrışsalar da Ukrayna üzerinden “ortak Avrupa duruşu” söylemini öne çıkardılar.
-
Von der Leyen, kriz konuşmalarında ekonomik rakamlardan çok “Avrupa’yı ayakta tutan ortak değerler”e vurgu yaptı.
Sonuç
ABD, Rusya ve Çin tekilliklerini farklılık üzerinden kurarken, AB ülkeleri benzerlikler üzerinden birliktelik inşa etmek zorunda. Ancak bu birliktelik artık yalnızca ekonomik ya da kurumsal normlarla değil, tarihsel olarak kökleşmiş kültürel değerlerle ayakta kalabilecek. Post-modern paradigmanın tekillik ilkesine tam uyum sağlayamayan AB, kendi varlığını ortak kültürel mirasa yaslanarak korumaya çalışıyor. Böylece Avrupa’nın bugünkü krizi, salt ekonomik ya da siyasi bir mesele değil; aynı zamanda kamusal itibarın erozyonu ile kültürel sabitlerin yeniden keşfi arasındaki gerilimin bir yansımasıdır.
Sırbistan: Protestolar, Tekillik Çatışması ve Kamusal İtibarın Çözülüşü
Belgrad’daki son gelişmeler, Avrupa’nın merkezinde görülen kamusal itibar krizlerinin Balkan coğrafyasında da aynı paradigmatik mantıkla sahnelendiğini ortaya koyuyor. Aleksandar Vučić yönetimi, on aydan uzun süredir süren öğrenci öncülüğündeki protestolara karşı kendi destekçilerini organize ederek “paralel gösteriler” düzenliyor. Böylece aynı toplumsal mekânda iki farklı tekillik alanı yan yana getiriliyor: bir yanda gençlik ve akademinin talepleriyle özdeşleşen muhalefet, diğer yanda iktidar partisinin seferber ettiği devlet merkezli sadakat topluluğu.
Bu karşılaşma, yüzeyde klasik bir iktidar-muhalefet çatışması gibi görünse de, derin düzeyde Avrupa’nın Batı kanadındaki örneklerle aynı post-modern zeminde ilerliyor. Fransa’daki kemer sıkma karşıtı gösterilerde, Almanya’daki aşırı sağ yükselişinde veya Polonya’daki enerji protestolarında olduğu gibi, kamusal itibarın sabit değerleri —hukukun üstünlüğü, özgür seçimler, akademik özgürlük— giderek inandırıcılığını yitiriyor. Yerine, iktidar ve muhalefetin kendi tekil hakikatlerini sahaya sürmesi geçiyor.
Vučić’in sıkça kullandığı “insanlar normal yaşamak istiyor” ifadesi, iktidarın sabitlik arayışının simgesel ifadesi. Devlet, “düzen ve normallik” söylemiyle kendi tekilliğini kurmaya çalışıyor. Buna karşılık protestocular, akademik özgürlük ve demokratik haklar gibi evrensel değerleri sahipleniyor. Ancak burada kritik olan nokta şu: evrensel değerler bile artık bir tekillik talebi olarak işlev görüyor. Öğrenciler ve akademisyenler, kamusal itibarı savunurken dahi, kendi toplumsal tekilliklerini —özgür üniversite, bağımsız birey, katılımcı demokrasi— vurguluyorlar.
Sonuçta Belgrad’da aynı şehir mekânı, iki farklı tekillik tarafından işgal ediliyor. Polis yalnızca fiziksel şiddetin değil, sembolik mesafenin de düzenleyicisi haline geliyor; çünkü mesele salt güvenlik değil, tekillikler arasındaki varoluşsal mesafeyi yönetmek. Bu tablo, post-modern paradigmanın en çıplak ifadesini gösteriyor: kamusal alan artık evrensel sabitlerin birleştiği ortak mekân değil; farklı tekilliklerin yan yana, fakat sürekli çatışma halinde var olduğu bir sahne.
Slovakya Protestoları: Tekillik Paradigmasının Çatışmalı Geçiş Noktası
Slovakya’da Başbakan Robert Fico’nun ekonomi politikaları ve Rusya’ya yakın çizgisi nedeniyle 16 şehirde patlak veren kitlesel protestolar, Avrupa’daki kamusal itibar krizinin Balkanlar’dan Orta Avrupa’ya uzanan yeni halkasıdır. Devlet, kemer sıkma önlemleri, vergi artışları ve sosyal hizmet kısıtlamalarıyla “kamusal itibar” adına kolektif fedakârlık talep ederken; halk bu talepleri reddederek sokağa dökülüyor. Bu tepki, yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğun ürünü değil, aynı zamanda post-modern çağın sezgisel ruhuna uygun davranışsal bir dirençtir.
Zira daha önce Fransa, Polonya, Brezilya ya da Arjantin’de gözlemlediğimiz gibi, kamusal alanın sabit değerleri —ortak refah, yük paylaşımı, dayanışma— toplum nezdinde giderek “paradigmaya aykırı” hissediliyor. Post-modern dönemin iki temel ilkesi, “her şey değişime tabidir” ve “her varlık tekildir”, bireyleri ortak sabitliklerden uzaklaştırıyor. Slovakya örneğinde halk, devlete ait evrenselci söylemleri reddederek, kendi tekil yükünü taşımama hakkını sahiplendiğini ilan ediyor.
Üstelik bu kırılma salt iç politikayla sınırlı değil. Fico’nun Çin ziyareti sırasında Putin’le üçüncü kez görüşmesi, Slovakya’nın da ABD ve Rusya gibi tekil çıkar odaklı bir dış politika kurgusuna yöneldiğini gösteriyor. Ancak Slovakya, Avrupa Birliği’nin “kamusal değerler” baskısı altında olduğu için tam bir geçişsizlik yaşıyor: bir ayağı eski kamusal paradigmada, diğer ayağı yeni tekil paradigmada. Toplumun isyanı da tam bu kırılgan eşiğin sokağa yansımasıdır.
Sonuçta Slovakya’daki protestolar, uzun uzadıya açıklamaya gerek bırakmayacak ölçüde önceki örneklerin birebir tekrarını sergiliyor: kamusal sabitliklerin çözülüşü ile tekil değer arayışının çatışması. Avrupa’nın farklı coğrafyalarında gördüğümüz isyanlar zinciri, Slovakya’da da aynı mantıkla işliyor: kamusal alan çözülüyor, tekillik alanları çatışarak yükseliyor.
Küresel Sağ, Tekil Hegemonya ve Avrupa’nın Paradigma Krizi
Modern dönemin uluslararası siyaseti, büyük ölçüde “kamusal itibar” diyebileceğimiz sabit kategoriler etrafında örgütlenmişti: Birleşmiş Milletler kararları, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Dünya Bankası ve IMF kuralları, serbest ticaretin ortak ilkeleri. Bu kurum ve normatif çerçeveler, devletlerin kendi tekilliklerini geri plana atarak evrensel standartlara uymalarını zorunlu kılıyordu. Ancak post-modern çağ ile birlikte bu düzen çatlamış, “her şey değişime tabidir” ve “her varlık tekildir” ilkelerinin toplumsal ve siyasal düzleme sirayetiyle kamusal itibar krizi ortaya çıkmıştır.
ABD, bu değişime en hızlı uyum sağlayan aktörlerden biri olmuştur. Trump döneminde insan hakları, çevre anlaşmaları ya da BM’nin evrensel ilkeleri artık bağlayıcı değerler değil, Amerikan ulusçuluğunun önünde birer engel olarak tanımlandı. Trump’ın çizgisi, post-modern paradigmanın “tekillik” ilkesini merkezine alarak ABD’yi yeniden tanımladı; Amerikan çıkarını evrensel değerlerin yerine koydu. Benzer biçimde Çin, Batı’nın “evrensel değerler” söylemini hegemonik bir oyun olarak reddetti ve kendi medeniyet merkezli modelini tekil bir paradigma olarak inşa etti. Böylece iki büyük güç, kamusal sabit değerleri terk ederek post-modern çağın ruhuna uyum sağladı ve tekilliklerini hegemonya iddiasıyla birleştirdi.
Avrupa ise bu dönüşüm karşısında basiretsiz kalmaktadır. Toplumlar, medya, kültürel üretim ve gündelik siyaset aracılığıyla yeni paradigmayı sezgisel düzeyde algılamaktadır. İnsanlar bireysel kimliklerinde de ulusal aidiyetlerinde de “özel” olana yönelmekte, yani tekilliklerini talep etmektedir. Bu nedenle Avrupa sokaklarında sağ-popülist hareketler yükselmekte, ulusal bayraklar ve öze dönüş sembolleri kitlesel protestolarda başat hale gelmektedir. İngiltere’de düzenlenen ve 100 bini aşkın kişinin katıldığı sağcı yürüyüşte Amerikan “MAGA” şapkalarının ve İsrail bayraklarının taşınması, küresel sağın ortak sembol dilini gözler önüne sermektedir. MAGA, küresel sağın dilinde “tekilleşme + düzen” arzusuna cevap verirken, İsrail bayrakları İslam karşıtlığı üzerinden ulusal öze dönüşün sembolüne dönüşmektedir. İsrail’in aşırı sağ politikaları da bu uluslararası sağ-popülist blokla eklemlenmekte, böylece ortak bir küresel sağ dayanışma hattı oluşmaktadır.
Avrupa devletleri ise hâlâ kamusal itibarın sabit kategorilerine —insan hakları, ortak refah, kolektif dayanışma— tutunmaya çalışmaktadır. Oysa bu değerler, post-modern paradigmanın değişim ve tekillik ilkeleriyle çatışmaktadır. Toplumlar bilinçaltı düzeyde bu uyumsuzluğu fark etmekte ve devletlerinin çağın ruhunun dışında kaldığını sezerek sokak hareketleri, grevler, isyanlar ve aşırı sağ yönelimler aracılığıyla reaksiyon vermektedir. Avrupa’nın sürekli kriz üretmesi, yalnızca ekonomik veya kurumsal yetersizliklerden değil, paradigmatik bir uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak, ABD ve küresel sağ post-modern çağın tekillik ilkesine uyum sağlayarak tekil hegemonya paradigmasını kurarken, Avrupa hâlâ modern paradigmanın kamusal sabitlerine saplanıp kalmakta ve kriz üstüne kriz üretmektedir. Avrupa’nın çıkışı, ancak kendi ortak kültürel değerlerini post-modern çağın tekillik mantığına uyarlayabilmesinde yatmaktadır. Aksi takdirde küresel sağın dilini sahiplenen Trump ve benzeri figürler çağın ikonları haline gelirken, Avrupa kamusal itibarın enkazı altında ezilmeye devam edecektir.
Avrupa Birliği’nin “Aid for Trade” Çelişkisi: Kamusal İtibardan Tekil Çıkar Paradigmasına
Avrupa Birliği, uzun yıllar boyunca uluslararası sistemde “kamusal itibar”ın taşıyıcısı olarak kendini konumlandırdı. İnsan hakları, serbest ticaret ilkeleri, yoksulluğun azaltılması gibi değerler yalnızca teknik düzenlemeler değil, AB’nin küresel meşruiyetini besleyen sabit normlardı. Bu normatif kimlik, özellikle en yoksul ülkeler için “ortak dayanışma” fikrine yaslanıyordu. Ancak Avrupa Sayıştayı’nın son raporu, AB’nin bu söylem ile pratik arasındaki mesafesini keskin biçimde açığa çıkardı.
Rapor verilerine göre, AB’nin Dünya Ticaret Örgütü’nün 2005’te başlattığı Aid for Trade girişimi kapsamında en az gelişmiş ülkelere (LDCs) ayırdığı fonlarda ciddi bir zayıflama yaşanıyor. 2017’de bu yardımların %25’inin LDC’lere yönlendirilmesi hedeflenmişti; ancak 2015–2022 döneminde bu pay %6 oranında düştü. Toplamda yalnızca 17,2 milyar euro bu ülkelere ayrılırken, görece daha güçlü gelişmekte olan ülkelere 106 milyar euro aktarıldı. Denetçiler, 2030’a kadar %25 hedefinin tutturulma ihtimalini “çok düşük” görüyor.
Bu tablo, AB’nin “yoksulların koruyucusu” söylemiyle doğrudan çelişmektedir. Fonların ağırlıklı kısmı en kırılgan ülkelere değil, stratejik ve ekonomik açıdan önemli görülen ülkelere yönlendirilmektedir. Polanyi’nin “çifte hareket” kavramıyla okunduğunda, toplumun dayanışma vaadi giderek sermaye ve çıkar mantığının formalleşmiş alanına tabi kılınmaktadır.
Arka planda yalnızca teknik tercihler değil, paradigmatik bir kayma vardır. Post-modern paradigmanın iki temel önermesi bu tabloyu açıklar:
-
Her şey değişime tabidir.
-
Her varlık tekil bir değere sahiptir.
AB uzun süre birinci ilkeye yaslanmış, “ortak değerlerin sürekli güncellenmesi” fikrini öne çıkarmıştı. Bugün ise ikinci ilkenin baskısı altındadır: her ülke, kendi tekilliğini —ulusal ve ekonomik çıkarlarını— merkeze almaktadır. ABD ve Çin, bu tekillik paradigmasını hegemonya stratejilerine dönüştürmüş durumdadır. AB ise hâlâ “ortak kamusal değerler” ekseninde kalmaya çalıştığı için hem içeride hem dışarıda kriz üretmektedir. Aid for Trade hedefinden sapma bunun somut göstergesidir.
Çelişki açıktır: AB bir yandan küresel kamusal değerlerin taşıyıcısı olduğunu iddia ederken, diğer yandan tekil çıkarını önceleyen pratikler sergilemektedir. Bu ikilik, Avrupa toplumlarında kamusal itibar krizini derinleştirmektedir. Protestolar, sağ popülizmin yükselişi ve ortak değerlerden kopuş eğilimi hep aynı dinamiğin ürünüdür: halklar, bilinçaltı düzeyde “çağın ruhuna uygun olanın tekillik” olduğunu sezerken, devletler hâlâ eski normatif kimlikte ısrar etmektedir.
Son kertede AB’nin Aid for Trade başarısızlığı, yalnızca teknik bir finansman açığı değil; AB’nin varoluşsal çelişkisinin açığa çıkışıdır. Bir zamanlar bizzat taşıyıcısı olduğu kamusal itibar normlarını pratikte terk ederek, farkında olmadan post-modern paradigmanın tekillik ilkesine yönelmektedir. Ancak bunu ABD ve Çin gibi hegemonik bir stratejiyle değil; parçalı, kriz üreten, tutarsız reflekslerle yapmaktadır. Avrupa’nın küresel itibarındaki erime, bu nedenle yalnızca dışsal meydan okumaların değil, içsel yapısal çelişkilerin de ürünüdür.
Çin’in Ekonomi Modeli: Post-Modern Paradigmanın Kusursuz Uyum Noktası
Çin’in “Çin’e özgü sosyalizm” olarak tanımladığı ekonomi modeli, yüzeyde sosyalist kurumları korurken, pratikte kapitalizmin piyasa mekanizmalarını işlevsel biçimde kullanan hibrit bir sistemdir. Ancak bu modeli benzersiz kılan yalnızca ekonomik performansı değil; aynı zamanda çağımızın post-modern paradigmasıyla kurduğu yapısal uyumdur. Post-modern paradigmaya yön veren iki ilke —“her şey değişime tabidir” ve “her varlık tekildir”— Çin deneyiminde eşzamanlı olarak işlerlik kazanmakta ve ülkeyi küresel düzeyde paradigmayla en uyumlu model haline getirmektedir.
Sosyalizm, Kapitalizm ve Çin’in Üçüncü Yol Denemesi
Klasik sosyalizmde birey, kolektife feda edilir; eşitlik devletin mutlak denetimiyle sağlanır. Kapitalizmde ise birey, sınırsız rekabetin içine atılır; eşitsizlikler ve krizler toplumsal dokuyu sürekli tehdit eder. Çin modeli ise bu iki uç arasında benzersiz bir denge kurar: bireylerin tekil varoluşunu, devletin güvenlikli çerçevesi içinde mümkün kılar. Merkezi otorite, kimsenin hak ettiğinden fazlasını elde etmesine izin vermez; ama aynı zamanda bireylerin özneleşmesini güvenli bir ortamda sürdürmesini sağlar. Kapitalizmde tekillik kırılgandır, sosyalizmde kolektife erir; Çin’de ise devletin güvenlik tamponu sayesinde hem korunur hem de süreklilik kazanır.
Tekillik ve Devlet Şemsiyesi
Batı tipi ulus-devlet milliyetçiliği homojenleştirici bir eğilim taşır; toplumları ortak kültürel kodlarda eritmeye çalışır. Çin’in ulusal ideali ise tarihsel–medeniyet merkezli bir anlatıya yaslanır, fakat bu anlatının içinde farklı sınıfların, bölgesel kimliklerin ve sektörlerin tekilliklerine alan açar. Yani Çin, toplumu tek tip bir ulusal özdeşleşmeye zorlamak yerine, farklılıkları devlet şemsiyesi altında var kılar. Bu durum, post-modern paradigmanın “her varlık tekildir” önermesinin devlet ölçeğinde somutlaşmış biçimidir. Avrupa Birliği hâlâ kolektif normlar ve “kamusal itibar” etrafında homojenlik arayışındayken, Çin farklılıkları tanıyan ama kontrol eden bir düzen kurmaktadır.
Emeğin Karşılığı ve Adalet Algısı
Kapitalizmde emeğin karşılığı çoğu zaman sermaye tarafından gasp edilir, sosyalizmde ise bireyin katkısı kolektife feda edilir. Çin modeli, bireyin katkısı ile aldığı karşılık arasında orantısallık kurar; devlet, yeniden dağıtım mekanizmalarıyla aşırı sapmaları engeller. Bu hem toplumsal adalet algısını güçlendirir hem de bireylerin tekil varoluşunu meşru hale getirir. Çin’de birey, tekillik hakkını hem piyasa üzerinden hem de devletin güvenlik garantisi altında kurar.
Değişim İlkesinin Güvenlikli İşletilmesi
Bugün sanayi üretiminde %5,2, perakende satışlarda %3,4 gibi veriler yüzeyde yavaşlama sinyali verse de, bu aslında modelin dönüşüm sancısıdır. Çin uzun yıllar büyümesini yatırımlar ve ihracat üzerinden sürdürdü; bugün ise iç talebi ve tüketimi merkeze almak zorunda. Bu tür bir dönüşüm Batı’da toplumsal çözülmeye yol açabilirdi. Çin’de ise devletin güvenlikli çerçevesi, bireylerin krize rağmen dağılmasını engelliyor. Yani değişim, burada yıkım değil; güvenlikli adaptasyon biçiminde işliyor.
ABD, Avrupa ve Çin’in Konumları
Avrupa, hâlâ Birleşmiş Milletler, insan hakları, Dünya Bankası normları gibi kamusal itibarın sabit değerlerine yaslanıyor. Ancak toplum, bilinçdışı düzeyde bu sabitliğin çağın ruhuna aykırı olduğunu hissediyor; bu yüzden sokaklarda isyanlar ve aşırı sağın yükselişi yaşanıyor. ABD ise tekil hegemonyayı merkeze alarak ortak normları reddediyor, fakat bu keskin eşitsizlikler üretiyor. Çin ise iki uçtaki bu tıkanıklığı aşabilen tek modeldir: ABD’nin tekil hegemonyası toplumsal parçalanmaya yol açarken, Avrupa’nın kolektif sabitliği kitlesel huzursuzluk üretmektedir. Çin, güvenlik ile tekillik arasındaki dengeyle post-modern paradigmanın en saf temsilcisi haline gelmektedir.
Sonuç
Çin’in ekonomi modeli, salt bir kalkınma stratejisi değil; çağın paradigmasını taşıyan yapısal bir formdur. ABD tekil hegemonyayla, Avrupa ise kamusal sabit normlarla tıkanırken; Çin, güvenlikli tekillik modeliyle post-modern çağın doğal uyum noktasını temsil etmektedir. Ekonomik veriler dalgalansa da bu yapısal uyum, Çin’i uzun vadede yalnızca bir ekonomik güç değil, aynı zamanda çağın paradigmatik taşıyıcısı konumuna yerleştirmektedir.
Çin’in Ekonomi Modeli ve Post-Modern Paradigma: Tekillik ile Düzenin Buluşma Noktası
Dünya ekonomisinin üç büyük aktörü —ABD, AB ve Çin— yalnızca ekonomik hacimleriyle değil, aynı zamanda temsil ettikleri yapısal paradigmalarla da birbirlerinden ayrılır. Günümüzün küresel siyasetini belirleyen post-modern paradigma ise iki temel ilke üzerine kuruludur:
-
Her şey değişime tabidir.
-
Her varlık tekil bir değere sahiptir.
Bu iki ilke, devletlerin siyasal yönelimlerinden toplumların davranış kalıplarına ve ekonomik modellerin işleyişine kadar geniş bir alanda belirleyici olmaktadır. Çin’in güncel ekonomi politikaları, bu paradigmayla en uyumlu sentezi temsil etmektedir.
ABD: Kaotik Tekillik
ABD modeli, post-modern paradigmanın tekillik ilkesini en vahşi biçimde yaşatan bir yapıya sahiptir. Serbest piyasa mekanizması, krizleri, iflasları ve şirketlerin ani yok oluşlarını doğal kabul eder. Tekil çıkarlar ve bireysel yükselişler, sistemin asli motoru haline gelir. Ancak bu yaklaşım, “her şey değişime tabidir” ilkesini düzenli bir akış halinde değil, kaotik sıçramalarla hayata geçirir. Dolayısıyla ABD, tekillik ilkesini mutlaklaştırırken düzenli değişim boyutunu ihmal eder; bu da sistemin kırılganlığını artırır.
Avrupa: Normatif Sabitlik
Avrupa Birliği modeli ise tam zıt yönde hareket eder. İnsan hakları, çevre regülasyonları ve kamusal itibar normları gibi “sabitlikler” üzerinden düzen kurmaya çalışır. Bu yaklaşım, evrensel normlara uyum sağlama adına tekillikleri bastırır. Farklılıkların bastırıldığı bu homojenlik çabası, post-modern paradigmanın değişim ilkesine aykırıdır. Günümüzde Avrupa’da görülen protestolar, aşırı sağın yükselişi ve kamusal itibar krizleri, bu uyumsuzluğun toplumsal davranışsal düzeydeki tezahürleridir.
Çin: Tekillik ile Düzenin Sentezi
Çin modeli, bu iki uç arasında benzersiz bir denge noktası sunar. Xi Jinping’in Qiushi Journal’da yayımlanacak makalesinde vurguladığı “düzensiz rekabetle mücadele” (disorderly competition) ve “düzenli çıkış” (orderly exit) stratejileri, bunun en somut örnekleridir. Xi’nin öne çıkardığı “involution” kavramı, tekilliklerin birbirini tüketerek toplumsal enerjiyi israf ettiği bir kapanmayı ifade eder. Çin, bu süreci devlet eliyle düzenleyerek tekillikleri korur, fakat onların yıkıcı bir anarşiye sürüklenmesine izin vermez.
Bu çerçevede Çin, post-modern paradigmanın iki ilkesini aynı anda hayata geçirir:
-
Değişim güvenlikli biçimde yönetilir. Eskiyen üretim kapasiteleri tasfiye edilir, fakat bu süreç kaotik çöküşe değil, “düzenli adaptasyona” yol açar.
-
Tekillik güvence altına alınır. Şirketler, bireyler ve yerel inisiyatifler kendi tekilliklerini sürdürür; ancak bunlar sisteme zarar verecek ölçüde yıkıcı rekabete izin verilmez.
Sonuç: Paradigmatik Uyumun Merkezinde Çin
Çin’in ekonomik büyümesi yalnızca nicel rakamlarla değil, aynı zamanda niteliksel uyumla da ölçülmelidir. ABD’nin kaotik tekillik hegemonyası toplumsal parçalanma üretirken, AB’nin normatif sabitlik ısrarı sürekli kriz yaratmaktadır. Çin ise tekillik ile düzeni sentezleyerek post-modern paradigmanın iki ilkesini eşzamanlı olarak işler hale getirmektedir.
Ekonomik verilerdeki dalgalanmalar, bu yapısal uyumu bozmaz; tam tersine, paradigmanın gerektirdiği “değişim” ilkesinin güvenlikli bir biçimde işletildiğini kanıtlar. Bu nedenle Çin modeli, yalnızca bir ekonomi politikası değil, aynı zamanda çağın post-modern düzeninin en saf ve uyumlu temsilidir.
Çin: Tekillik ile Sabitlik Arasında: Çin, ABD ve Avrupa’nın Paradigmatik Ayrışması
Küresel düzenin son otuz yılı, yalnızca jeopolitik ittifaklarla değil, aynı zamanda epistemolojik bir dönüşümle de şekillenmiştir. Post-modern paradigma, tüm siyasal ve ekonomik yapıları şu iki temel ilke üzerinden yeniden kurmaktadır:
-
Her şey değişime tabidir.
-
Her varlık tekil bir değere sahiptir.
Bu ilkeler, teorik soyutlamaların ötesine geçerek devletlerin ekonomi politikalarını, toplumların kolektif davranışlarını ve bireylerin öznel yönelimlerini doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda üç model öne çıkar: ABD’nin kaotik tekillik modeli, AB’nin normatif sabitlik modeli ve Çin’in düzenli tekillik modeli.
ABD: Kaotik Tekillik
ABD modeli, tekillik ilkesini neredeyse mutlaklaştırır. Serbest piyasa, bireylerin ve şirketlerin sınırsız rekabet alanı olarak işler; krizler, finansal çöküşler ve balonlar bu yapının “doğal” uzantısıdır. Böylece ABD tekillikleri korur, ancak değişimi düzenleyemez: değişim kaotik sıçramalarla gerçekleşir ve sistemin bütünlüğünü tehdit eder. Dolayısıyla ABD, post-modern paradigmanın yalnızca “her varlık tekildir” boyutunu temsil eder; “değişim yönetilebilir” ilkesini ise pratiğe aktaramaz.
Avrupa: Normatif Sabitlik
Avrupa Birliği, bunun tersine, ortak değerler ve normlar üzerinden homojen bir kamusal alan inşa etmeye çalışır. İnsan hakları beyannameleri, Maastricht kriterleri, çevre regülasyonları gibi sabit normatif çerçeveler, farklı tekillikleri törpüleyerek kolektif bir düzen kurmayı hedefler. Ancak bu model, değişim ilkesini bastırdığı ölçüde çağın akışkan ruhuna aykırı hale gelir. Fransa’daki kemer sıkma karşıtı protestolar, Slovakya’daki bütçe isyanları, Almanya ve İtalya’da sağın yükselişi, bu uyumsuzluğun toplumsal dışavurumlarıdır. Avrupa toplumları sezgisel düzeyde şunu haykırmaktadır: “Çağın ruhu tekilliktir; devletlerimiz hâlâ sabitlikte ısrar ediyor.”
Çin: Düzenli Tekillik
Çin modeli, bu iki uç arasında benzersiz bir sentez üretir. Xi Jinping’in son makalesinde altını çizdiği “düzensiz rekabetle mücadele” (disorderly competition) ve “düzenli çıkış” (orderly exit) stratejileri, paradigmanın iki ilkesini aynı anda işler kılar. Eskimiş üretim kapasitesinin tasfiyesi, değişimin kaçınılmazlığını kabul eder; fakat bu tasfiye, hukuksal ve kurumsal mekanizmalarla güvenli bir adaptasyona dönüştürülür. Aynı zamanda tekillikler —şirketler, bireyler, yerel inisiyatifler— yok edilmez, sistemin çerçevesi içinde korunur. Böylece Çin, “her şey değişime tabidir” ilkesini kriz üretmeden pratiğe dökerken, “her varlık tekildir” ilkesini de yıkıcı anarşi yaratmadan güvence altına alır.
Sonuç: Paradigmatik Uyumun Ölçütü
Bu karşılaştırma, Çin’in neden post-modern paradigmayla en uyumlu aktör olduğunu açıklar. ABD’nin tekillikleri vardır ama düzeni yoktur; Avrupa’nın düzeni vardır ama tekillikleri yoktur; Çin ise tekillik ile düzeni birleştirmeyi başarır. Dolayısıyla Çin, yalnızca ekonomik büyüklüğüyle değil, yapısal uyum kapasitesiyle çağın ruhunu temsil etmektedir.
Bugün Avrupa’nın krizleri —Fransa’daki kemer sıkma protestolarından Slovakya’daki bütçe gösterilerine, İngiltere’de sağ popülizmin kitleselleşmesine kadar— aynı temele dayanır: devletler eski paradigmanın sabit normlarında ısrar ederken, toplumlar yeni paradigmanın tekillik mantığını sezgisel olarak talep etmektedir. ABD bu talebi kaba ulusçuluk ve piyasa anarşisiyle karşılar; Çin ise güvenlikli sosyalist piyasa modeliyle bireysel ve kolektif tekillikleri düzenli bir çerçeveye yerleştirir.
Dolayısıyla asıl mesele artık büyüme oranları ya da jeopolitik ittifaklar değil, hangi aktörün post-modern paradigmanın iki ilkesini eşzamanlı biçimde pratiğe geçirebildiğidir. Bu ölçekte bakıldığında, Çin tekillik ile düzenin eşsiz bir sentezini temsil eden yeni hegemonik model olarak öne çıkmaktadır.
Çin: Anti-Involution ve Düzenli Tekillik Modeli
Çin’in bugün ekonomide ve kültürel-politik düzlemde öne çıkardığı “anti-involution” kavramı, ülkenin kendi tekillik modelini nasıl inşa ettiğini gösteren en berrak örneklerden biridir. Gençlerin gündelik hayatlarında kullandığı “neijuan” teriminden doğan bu kavram, başlangıçta bireysel düzeydeki kısır döngüsel rekabeti — üniversiteye giriş yarışları, “996” çalışma saatleri, istihdamda aşırı rekabet — eleştiriyordu. Daha çok çabanın daha iyi bir sonuca değil, tam tersine daha büyük bir sıkışmaya yol açtığı bu süreç, Çin’in kolektif belleğinde “boşa dönmek” anlamını taşıyan kültürel bir kırılma noktası oldu. İlginç olan, bu kavramın yalnızca bireylerin yaşam pratikleriyle sınırlı kalmaması, tüm sektörlerin ve devletin ekonomi politikalarının da merkezine taşınmasıdır.
Xi Jinping’in sıklıkla vurguladığı “orderly exit” (düzenli çıkış) ve “anti-involution” stratejileri, ekonomideki aşırı kapasiteyi törpüleme, fiyat savaşlarını sınırlama ve kısır rekabeti engelleme girişimidir. Buradaki temel nokta, Çin’in rekabeti yok etmeye çalışmaması; aksine, rekabeti kendi tekillik anlayışıyla yeniden tanımlamasıdır. Bu yaklaşımda piyasa aktörleri özgün varlıklarını —tekilliklerini— korur; fakat bunu kendini tüketen bir anarşi halinde değil, ulusal bütünlüğün sağladığı “güvenli özneleşme” koşulları içinde gerçekleştirir. Sosyalizmin bugünkü Çin’de aldığı biçim tam da budur: tekil varlıkların ifadesine izin verilir, ancak bunun güvenliği devletin merkeziyetçi çerçevesiyle garanti altına alınır.
Karşılaştırmalı düzlemde, ABD’nin sınırsız rekabet modelinde tekillikler korunur ama sistem bütünlüğü kaosa sürüklenir; AB’nin normatif modelinde ise bütünlük korunur ama tekillikler baskılanır. Çin ise “anti-involution” politikasıyla üçüncü bir yol açmaktadır: tekilliği terk etmez, fakat onu düzenli bir değişim içinde yönetir. Böylece post-modern paradigmanın iki ilkesi —“her şey değişime tabidir” ve “her varlık tekildir”— aynı anda, çelişki üretmeden uygulanır.
Bu paradigmanın kültürel boyutu da ekonomiye paralel işler. Gençlerin “boşa yarış” eleştirisinden türeyen kavramın devlet tarafından sahiplenilmesi, alt katmanlardaki sezgisel farkındalığın makro düzeyde siyasal-ekonomik stratejiye tercüme edilmesidir. İnvolution’un kültürel bir şikâyet olarak başlayıp ulusal ekonomik stratejinin merkezine dönüşmesi, Çin’in tekilliğini organik biçimde inşa edişinin göstergesidir. Başka bir deyişle, Çin’in sosyalizm yorumu, ulusalcı homojenlikten ziyade, farklı öznel formları güvence altında buluşturan ve onları düzenli dönüşümle koruyan bir yapıya yaslanır.
Son kertede, Çin’in modeli çağın paradigmasına en uyumlu örnek olarak öne çıkmaktadır. Ekonomide fiyat savaşlarına son verme kararı ile gençlerin “996 çalışmak faydasız” eleştirisi aynı merkezî mantığa bağlanır: boşa dönen, tüketen, kısır döngüsel rekabetin yerine güvenli, düzenli ve üretken tekillikler yaratmak.
Fed: Fed’in İtibarının Planlı Çöküşü ve Yeni Paradigmanın Çoklu Tekillikleri
Bir zamanlar Federal Reserve (Fed), yalnızca ABD’nin değil, küresel ekonominin de merkezî koordinat noktasıydı. Faiz kararları dünya piyasaları üzerinde zincirleme etki yaratır, diğer merkez bankaları adımlarını buna göre ayarlar, küresel sermaye akışları Fed’in yönlendirdiği çizgiler üzerinden ilerlerdi. Ancak bugün bu merkezî rol bilinçli bir biçimde zayıflatılıyor. Fed’in itibarsızlaştırılması, salt teknik bir gelişme değil, post-modern paradigmanın gerekleriyle uyumlu stratejik bir dönüşüm olarak okunmalıdır.
Post-modern paradigmanın iki temel önermesi vardır: (1) her şey değişime tabidir ve (2) her varlık tekil bir değere sahiptir. Uzun yıllar boyunca Fed, bu önermelerle çelişen bir işlev görmüştü. Tek merkezli finansal düzen, evrensel kurallar etrafında şekillenen bir sabitlik üretiyordu. Oysa çağın ruhu artık sabit değerler yerine tekillikleri, tek merkez yerine çok merkezliliği talep ediyor. Bu nedenle Fed’in eski gücünün tasfiyesi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda felsefi ve politik bir zorunluluk haline gelmiştir.
ABD’nin kendi içinden Fed’i hedef alması ilk bakışta irrasyonel görünse de, aslında bu adım “tekil hegemonya” stratejisinin mantıksal sonucudur. ABD, küresel kamusal düzenin taşıyıcısı olmaktan çok, kendi ulusal çıkarlarını merkeze alan bir tekillik olarak var olmak istiyor. Bunun için de Fed’in “dünya için merkez” kimliği kırılmalı, “ABD için araç” kimliği öne çıkarılmalıdır. Bu süreçte Fed’in kendi kurmaylarının dahi rol üstlenmesi dikkat çekicidir: faiz indirimleri küresel düzeyde etkisiz bırakılarak, otomatik etki gücünün artık kalmadığı dünyaya ilan edilmektedir. Başarı, görünür bir başarısızlık simülasyonu üzerinden inşa edilmektedir.
Son faiz indirimi bu paradigmanın somut örneğini sundu. Normal şartlarda Fed’in indirimine paralel olarak diğer merkez bankalarının da benzer adımlar atması beklenirdi. Ancak Çin bu kez uyum göstermedi; faizleri sabit tuttu ve bunu yalnızca ekonomik güvenlik için değil, paradigmatik bir güç gösterisi olarak yaptı. Böylece “artık Fed merkez değil” algısı küresel sahnede görünür hale geldi. Çin’in hamlesi, ABD’nin planladığı itibarsızlaştırmanın aynadaki yansıması oldu: Fed’in küresel otoritesinin kırıldığına dair kanıt gözle görülür kılındı.
Burada asıl çarpıcı olan nokta, Fed’in başarısızlığının bizzat başarıya dönüştürülmesidir. Faiz indirimi yapıldı ama sonuç alınmadı; çünkü sonuç alınmaması gerekiyordu. Bu “işlevsizlik”, Fed’in küresel merkez olma iddiasının çöktüğünü göstermek için stratejik olarak kurgulandı. Yeni dünya düzeni çoklu tekillikler üzerine kuruluyorsa, Fed’in tek merkezli rolü başarısızlık simülasyonu üzerinden yıkılmalıydı.
Bu tabloya Çin’in “anti-involution” politikaları da eklenmelidir. Üretim kapasitesinin disipline edilmesi, fiyat savaşlarının sınırlandırılması ve ulusal pazarın merkezileştirilmesi, Çin’in tekil modelini güçlendiren adımlardır. Fed’in küresel merkez olma iddiası terk edilirken, Çin güvenlikli özneleşmeyi sağlayan sosyalist piyasa mekanizmalarıyla post-modern paradigmanın en uyumlu uygulayıcısı haline geliyor. Böylece iki farklı tekil güç —ABD ve Çin— eski kamusal sabitliklerin yerini dolduruyor.
Sonuç olarak, Fed’in itibarsızlaştırılması ne tesadüfî bir gelişme ne de teknik yetersizliğin sonucu. Bu, bizzat ABD’nin yürüttüğü bir stratejinin parçasıdır. Eski dünyanın kamusal itibar kurumları planlı şekilde tasfiye edilmekte, yeni dünyanın tekil hegemonya düzenine geçiş hızlanmaktadır. Faiz indiriminin sonuçsuz kalması, Fed’in eski gücünün artık geçerli olmadığını dünyaya göstermek için tasarlanmış bir hamleydi. Bugün küresel ekonomide belirleyici olan şey, Fed’in merkeziliği değil; tekilliklerin ve çok merkezli karşıtlıkların sahneye çıkışıdır.
Nepal: İnternet Yasakları ve Epistemik Kriz – Nepal Ayaklanmasının Onto-Epistemolojik Çözümlemesi
Nepal’de hükümetin aldığı sosyal medya kısıtlama kararı ve ardından yaşanan şiddetli ayaklanmalar, yüzeyde yalnızca siyasal hoşnutsuzluk gibi görünebilir. Ancak daha yakından bakıldığında bu olay, salt bir toplumsal protesto değil, özneye içkin epistemik bir krizin dışavurumu olarak okunmalıdır. Çünkü modern çağda internet, yalnızca bir iletişim aracı ya da teknolojik imkan değil; öznenin epistemik ufkunun somutlaşmış ve genişletilmiş hali, yani bireyin dünyayı algılayış biçiminin en önemli uzantısıdır.
İnternetin Epistemik Fonksiyonu
İnterneti yalnızca enformasyon aktarım ağı olarak görmek indirgemeci bir yaklaşımdır. İnternet, öznenin bilgiye erişim sınırlarını genişletmekle kalmaz, aynı zamanda öznenin epistemik yapısına doğrudan eklemlenir. Başka bir ifadeyle internet, öznenin epistemik alanında yeni “düğümler” açar, farkındalığın sınırlarını gerer ve bilinç kapasitesini büyütür. Bu genişleme, bireyin kimliğinin, düşünsel örgütlenmesinin ve toplumsal varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu nedenle, bir kez genişlemiş olan bu epistemik alanın daraltılmaya çalışılması, yalnızca dışsal bir yasak ya da kısıtlama değil, öznenin varoluşsal ufkuna yönelen bir saldırı olarak algılanır. Modern dünyada internet yasakları, bu yüzden yalnızca “sansür” değil, doğrudan epistemik daralma girişimi olarak tecrübe edilmektedir.
Nepal Örneği: Epistemik Alanın Daraltılmasının Krizi
Nepal’de milyonlarca insanın sosyal medyaya erişiminin engellenmesi, hükümetin klasik modern devlet refleksiyle uyguladığı bir “kamusal düzen” stratejisi olarak görülebilir. Ancak bu refleks, çağın epistemik koşullarına uygun değildir. Çünkü toplumun büyük kısmı, özellikle genç nüfus, öznel bilinç yapısını zaten genişletilmiş dijital ağların içinde kurmaktadır.
Dolayısıyla yasak, politik düzlemde “güvenlik” adına getirildiği söylense de, öznel düzlemde şu anlama gelir: öznenin genişletilmiş epistemik alanı daraltılmıştır. Bireyler açısından bu, kimlik inşasına, farkındalık düzeyine ve düşünsel kapasiteye doğrudan müdahale niteliği taşır. Sonuç olarak mesele, salt politik bir hoşnutsuzluk değil, epistemik bir kriz üretir. Nepal’de öğrencilerin, gençlerin ve akademik çevrelerin şiddetli biçimde ayaklanması da tam olarak bu nedenle gerçekleşmiştir. Bu insanlar için mesele “Facebook’a girememek” değildir; mesele, kendi epistemik varoluşlarının kısıtlanmış olmasıdır.
Epistemik Krizin Toplumsal Patlama Dinamiği
Buradaki kritik nokta şudur: epistemik ufkun bir kez genişlemesi, geri döndürülemez bir süreci başlatır. İnsanlar bir kez daha geniş bir farkındalık alanı deneyimlediklerinde, bu alanın daraltılması yalnızca bilgi kaybı değil, varoluşsal bir tehdit olarak hissedilir. Bu durum, klasik toplumsal hoşnutsuzluktan farklıdır çünkü toplumsal hoşnutsuzluk genellikle ekonomik ya da politik kararlara tepkidir; epistemik kriz ise öznenin ontolojik güvenliğini sarsar, yani kişinin kimliğini ve dünya tasavvurunu doğrudan tehdit eder. Bu nedenle Nepal’deki protestolar yüzeysel olarak hükümetin sosyal medya kısıtlamasına tepki gibi görünse de, özünde kolektif bir epistemik isyanı temsil etmektedir.
Modern Paradigmanın Çıkmazı: İnterneti Kısıtlama Politikalarının İflası
Nepal örneği, daha geniş bir paradigma krizini de işaret etmektedir. Modern devletler hâlâ klasik disipliner yöntemlerle –yasaklama, kısıtlama, denetim– toplumu kontrol edebileceklerini varsaymaktadır. Oysa post-modern epistemik çağda özne, bu kısıtlamalara aynı şiddetle karşılık vermektedir. Çünkü özne artık yalnızca ekonomik ya da politik taleplerle değil, epistemik ufkunu koruma refleksiyle hareket etmektedir. Dolayısıyla modern dünyada internet yasaklarının ya da genel anlamda enformasyon kısıtlamalarının etkin bir siyasal araç olma gücü giderek azalmaktadır. Her kısıtlama, potansiyel bir toplumsal tepki değil, doğrudan bir epistemik patlama üretmektedir.
Sonuç: Nepal Ayaklanmasının Evrensel Mesajı
Nepal’de yaşanan olay, küresel ölçekte bir ders niteliği taşımaktadır. İnternet artık salt teknolojik bir araç değil, öznenin epistemik varlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Dolayısıyla internetin kısıtlanması, öznenin varoluşuna müdahale olarak algılanmakta ve bu müdahale, epistemik krizler aracılığıyla kitlesel ayaklanmalara yol açmaktadır. Bu bağlamda Nepal ayaklanması yalnızca bir ülkenin iç meselesi değil; modern devletlerin hâlâ kavrayamadığı yeni bir gerçekliğin —öznenin epistemik alanının artık geri döndürülemez biçimde genişlediğinin— en somut kanıtıdır.
Endonezya: Temsil ile Gerçeğin Silikleştiği Nokta – Protestoların Epistemik ve Estetik Dönüşümü
Modern çağın protesto biçimleri, klasik politik çatışmaların çıplak ifadesi olmaktan çıkıp giderek daha fazla estetik, sembolik ve sanatsal formlarla kendini göstermektedir. Endonezya’daki kadınların süpürgeyle sokaklara çıkarak gerçekleştirdiği “Pink Protest”, bu olgunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Görünüşte yalnızca sembolik bir jest olan bu eylem, “devleti temizlemek” çağrısını gündelik bir nesne üzerinden politik düzleme taşır. Ancak mesele yalnızca sembolizmin kullanılması değildir; modern epistemik zeminde temsil ile gerçek arasındaki ayrım çözüldüğü için, bu tür jestler salt temsiliyet olmaktan çıkıp bizzat gerçek bir eyleme dönüşmektedir. Süpürge yalnızca metaforik bir imge değil, aynı zamanda politik gerçekliğin yeniden kurulmasına aracılık eden etkin bir pratiktir.
Benzer bir durum Türkiye’de de gözlemlenmiştir. İmamoğlu’nun hapis cezasına çarptırıldığı dönemde sokaklara çıkan bir protestocunun Pikachu kostümü giymesi, sembolik ile gerçek arasındaki sınırın silikleştiği bir başka örnektir. Çocukça, absürt ve eğlenceli görünen bir imge, devlet otoritesine karşı en ciddi meydan okumalardan birine dönüşmüştür. Burada mesele, “ciddiyetsiz” olanın gerçeği değersizleştirmesi değil, tam tersine “ciddiyetsiz” olanın bizzat gerçeğin bir parçası haline gelmesidir. İronik temsil, ciddi politik gerçekliğin yerine geçer; devletin tüm otoriter gösterisi, bir kostümün absürtlüğüyle altüst edilir.
Bu eğilim küresel ölçekte de yaygın olarak görülmektedir. Latin Amerika’da Peru’da palyaço maskeleriyle yapılan protestolar, Şili’de öğrencilerin dev kuklalarla yürüyüş yapmaları, Kolombiya’da hükümet karşıtı dans koreografileri düzenlenmesi; Avrupa’da Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinin sıradan bir “güvenlik ekipmanını” politik sembole dönüştürmesi; hepsi aynı epistemik dönüşümün somut örnekleridir. Nesneler, kostümler ve jestler yalnızca işaret değil, toplumsal gerçekliğin yeniden kurulmasına katılan doğrudan aktörler haline gelmiştir.
Buradaki mantık, internetin genişlettiği epistemik ağla doğrudan bağlantılıdır. İnternet, bireyin episteme alanını genişleterek yalnızca bilgi akışını değil, farkındalık sınırlarını da büyütmüştür. Bu nedenle, bireylerin protestolardaki estetik ve sembolik jestleri, salt iletişimsel araçlar değil, epistemik gerçekliğin kurucu öğeleri haline gelir. Başka bir deyişle, temsil artık gerçek kadar ciddiye alınmakta, hatta bazı durumlarda gerçekliğin yerini almaktadır.
Bu dönüşüm iki yönlü bir etkiye yol açar:
-
Temsilin gerçekleşmesi → Semboller, kostümler, jestler yalnızca göstergeler değil, politik gerçekliğin inşasına doğrudan katkıda bulunan araçlardır.
-
Gerçeğin temsilleşmesi → Politik gerçeklik, sembolik jestlerin estetik hafifliğiyle yeniden tanımlanır; iktidarın ciddiyeti, ironi ve absürtlük yoluyla kırılır.
Dolayısıyla modern ayaklanmalarda estetik jestler “ciddiyetsiz” olarak görülemez; aksine, çağın epistemik koşullarında en ciddi politik araçlara dönüşürler. Baudrillard’ın “simülasyon” kavramıyla ifade ettiği gibi, temsil artık gerçeğin bir gölgesi değil, onun yerine geçen hiper-gerçekliğin ta kendisidir. Rancière’in “duyumsal paylaşım” kavramı ise bu bağlamda protestoların estetik jestlerle kamusal alanı yeniden biçimlendirdiğini gösterir: kostüm, süpürge ya da maske yalnızca sembol değil, kamusal olanın duyumsal sınırlarını yeniden kuran araçlardır.
Sonuç olarak, Pink Protest’ten Pikachu kostümüne kadar uzanan bu örnekler, modern ayaklanmaların yalnızca toplumsal hoşnutsuzlukların değil, öznelere içkin epistemik krizlerin de dışavurumu olduğunu ortaya koymaktadır. İnternetin açtığı farkındalık alanı daraltıldığında ya da iktidar tarafından zorla sınırlandırıldığında, bu durum salt politik baskı değil, öznenin epistemik varoluşuna yöneltilmiş bir müdahale olarak algılanır. Bu yüzden modern dünyada devletlerin interneti kısıtlaması ya da protestoları “ciddiyetsiz” sembollerle küçümsemesi asla etkili bir yöntem değildir. Çünkü çağımızda gerçek ile temsil arasındaki sınır çoktan silinmiştir; sembolik jestler artık en az gerçek kadar etkilidir ve kimi zaman gerçekliğin kendisini dönüştüren başat güç haline gelir.
Afrika: AFRIPERF ve Kolektif Tekilliğin Kurumsallaşması
Afrika’nın enerji alanında attığı en son kurumsal adım olan Afrika Petrol Düzenleyicileri Forumu (AFRIPERF), yüzeyde yalnızca yatırımcı çekmeye yönelik teknik bir girişim gibi görünebilir. Oysa bu hamle, kıtanın uzun süredir devam eden parçalanmışlığını aşmak, yeni küresel paradigmaya uyum sağlamak ve tekil bir özne olarak varlık gösterebilmek için sosyolojik ve tarihsel açıdan son derece anlamlıdır. Kolonyal dönemin mirasıyla şekillenmiş sınırlar, Afrika ülkelerini küçük, kırılgan ve yatırımcılar açısından güven vermeyen yapılara dönüştürdü. Tekil devletler, sahip oldukları kaynakların bolluğuna rağmen küresel sermaye karşısında tek başlarına güvenli ve cazip bir seçenek oluşturamadılar. Dolayısıyla AFRIPERF’in ortaya çıkışı, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kıtanın tarihsel hafızasında yer etmiş varlık krizine verilen kurumsal bir cevap olarak da okunmalıdır.
Bu yeni forum, aslında kıtanın tek tek ülkelerinin zayıf tekilliklerini bir araya getirerek, kolektif bir tekillik yaratma çabasıdır. Tek başına küresel yatırımcıya güven vermekte zorlanan devletler, birleşerek kendilerini bir bütün olarak görünür kılmaya çalışıyorlar. Burada dikkat çekici olan husus, söz konusu bütünleşmenin klasik anlamda bir ulusal birlik olmaması; tam tersine, her bir ülkenin kendi iç farklılıklarını ve özgün tekilliğini koruyarak dış dünyada bir üst-tekil olarak konumlanma arzusudur. Bu, post-modern çağın ruhuna uygun bir adaptasyondur. Çünkü yeni paradigmada sabit bloklar ve yekpare kimliklerden ziyade, farklılıkların korunarak bir bütünün içinde yeniden tekilleşmesi öne çıkmaktadır. AFRIPERF bu bağlamda, parçalı tekilliklerin birleşerek bir üst-tekil oluşturduğu yeni bir birlik formunun en somut örneklerinden biridir.
Foruma dair imzalanan charter ve yapılan açıklamalarda sıkça geçen “birlik”, “ortak vizyon” ve “Pan-African işbirliği” gibi ifadeler de bu yapının salt teknik bir düzenleme girişimi olmadığını ortaya koymaktadır. Bu belgeler, kıtanın yalnızca yatırımcıya daha şeffaf bir düzen sunmak istediğini değil, aynı zamanda kendi toplumlarına da güçlü bir mesaj ilettiğini göstermektedir: Afrika, artık dış aktörlerin regülasyonuyla değil, kendi kurduğu şeffaf ve öngörülebilir yapılarla yönetilecek bir enerji pazarına dönüşme iddiasındadır. Bu iddia, sosyolojik düzlemde bir onur ve meşruiyet arayışı olarak da okunmalıdır. Uzun süre küresel enerji sisteminin edilgen tarafı olan kıta, bu hamleyle birlikte kendisini oyun kurucu bir özne olarak ilan etmektedir.
Paradigmanın kendisi açısından bakıldığında, AFRIPERF’in kurulması post-modern çağın iki temel ilkesine denk düşmektedir: her şeyin değişim halinde olması ve her varlığın tekil bir değere sahip olması. Tekil devletler, bu tekil değerlerini dış dünyaya yansıtacak kapasiteden yoksundular. Ancak birleşerek ortaya koydukları kolektif form, hem bu tekillikleri koruyor hem de küresel düzlemde daha güçlü bir üst-tekil olarak tanınmalarını sağlıyor. Böylece sabitlik ile değişim arasında özgün bir denge kuruluyor: içeride farklılıkların devam etmesi, dışarıda ise tek bir bütün olarak algılanmak. Bu yapı, modern ulus-devlet modelinden farklı olarak, post-modern tekillik mantığına çok daha yakın bir uyum gösteriyor.
Küresel bağlamda ise bu girişim, enerji piyasalarının dönüşümüyle de doğrudan bağlantılıdır. Dünya fosil yakıtlardan çıkış sürecini tartışırken, Afrika ülkeleri kendi kaynaklarının kriminalize edilmesine karşı kolektif bir düzenleyici irade ortaya koyuyorlar. Bu durum, hem yatırımcıya “biz tek bir bütün olarak güveniliriz” mesajı verirken, hem de küresel sisteme “kaynaklarımız üzerinde tekil bir özne olarak biz varız” uyarısını yapmaktadır. Dolayısıyla AFRIPERF yalnızca ekonomik bir örgütlenme değil, aynı zamanda Afrika’nın küresel sisteme verdiği sosyo-politik bir yanıt olarak da değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak, AFRIPERF kıtanın çağın paradigmasına uygun biçimde tekil bir özne olma arzusunun kurumsallaşmış halidir. Tek tek devletlerin güçsüz ve görünmez kaldığı yerde, kolektif bir tekillik yaratılarak hem yatırımcıya güven veriliyor hem de yeni dünya düzeninde Afrika’nın öznelliği ilan ediliyor. Bu hamle, Afrika’nın yalnızca ekonomik değil, varoluşsal düzeyde de kendi geleceğini tayin etme girişimidir. Aynı zamanda post-modern paradigmanın en belirgin ilkelerinden biri olan tekilliğin, kolektif biçimde inşa edilebileceğini gösteren güçlü bir örnek olarak tarihe geçecektir.
Fed: Küresel Merkezîliğin Tarihsel Çözülüşü ve Güney Afrika’nın Tekil İtirazı
-
yüzyılın son çeyreği ile 21. yüzyılın başında uluslararası finansal düzen, tek bir merkezin etrafında örgütlenmişti: ABD Merkez Bankası (Fed). Fed’in faiz kararları yalnızca Amerikan ekonomisini değil, küresel sermaye akımlarının yönünü, gelişmekte olan ülkelerin borçlanma maliyetlerini ve ulusal bütçe disiplinlerini belirleyen mutlak bir çıpa işlevi gördü. Washington Konsensüsü ile kurumsallaşan bu düzen, serbest ticaret, IMF politikaları ve dolar merkezli rezerv sistemiyle birleşerek Fed’i küresel ekonominin “kamusal itibar” sembolü haline getirdi.
1990’lar: Sermaye Akışlarının Mutlak Bağımlılığı
Soğuk Savaş’ın ardından gelişmekte olan ülkeler piyasa liberalizasyonuna yönelirken, Fed’in faiz artışları ve indirimleri uluslararası sermaye akımlarında doğrudan şoklar yaratıyordu. Latin Amerika borç krizleri, 1997 Asya finansal krizi, 1998 Rusya temerrüdü—hepsi bu zincirleme etkinin dramatik tezahürleriydi. Ulus-devletler ne kadar “tekil” politikalar geliştirse de, Fed’in attığı adımlar karşısında savrulmak zorunda kalıyorlardı. Bu dönemde Fed, ulusal merkez bankalarını kendi iç planlarından koparıp küresel merkeze bağlayan görünmez zincir haline gelmişti.
2008 Krizi: Parasal Genişleme ve Küresel Bağımlılığın Zirvesi
2008 küresel finans krizinde Fed’in uyguladığı trilyonlarca dolarlık parasal genişleme programları, yalnızca ABD’yi değil Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar tüm sermaye akışlarını belirledi. Gelişmekte olan ekonomiler için Fed, bir merkez bankasından öte “hayat damarı”ydı. Dolar muslukları açıldığında yükseliş, kapatıldığında çöküş kaçınılmazdı. Merkez bankalarının bağımsızlığı bu evrede çoğu kez bir kurumsal yanılsamadan ibaretti.
Pandemi: Mutlak Hakimiyetin Son Evresi
2020’de pandemiyle birlikte Fed’in sınırsız parasal genişleme kararı küresel sistemi yeniden kurtardı. Ancak bu aynı zamanda kendi sonunu hazırlayan bir paradoksu içeriyordu: Fed kurtarıcı rolünü üstlendikçe, bağımlılık ilişkisi kırılganlaşıyor, ülkeler kendi tekilliklerini kurmak yerine sürekli dışsal bir merkezin sinyallerine mahkûm kalıyordu. Oysa post-modern paradigmanın ruhu, tekillik ve içkin özneleşme talep ediyordu.
2020 Sonrası: Çözülüşün Başlangıcı
Pandemi sonrası toparlanma, Rusya-Ukrayna savaşı, enerji şokları ve enflasyon dalgalarıyla küresel ekonomi çoklu krizlere sürüklendi. Fed bu süreçte faiz artırımlarıyla enflasyonu dizginlemeye çalıştı; fakat artık diğer merkez bankalarının refleksleri otomatik değildi. Asya bankalarının bir kısmı Fed’den ayrıştı, Körfez ülkeleri enerji gelirlerine yaslandı, Çin kendi merkezî modelinde ısrar etti. Böylece Fed’in “evrensel çıpa” işlevi çözülmeye başladı.
Güney Afrika Örneği: Tekilliğin İlanı
Bu çözülüşün en çarpıcı göstergesi, Güney Afrika Merkez Bankası’nın (SARB) son kararıdır. Fed’in faiz indirdiği günlerde SARB faizleri sabit tuttu. Kararın gerekçesi ise paradigmatik bir kırılmayı işaret ediyordu: “Daha önce yapılan 125 baz puanlık indirimin etkilerini görmek istiyoruz.” Bu ifade, Fed’in küresel belirleyiciliğinin fiilen sona erdiğini ilan eder. Çünkü SARB ilk kez Fed’in sinyaline göre değil, kendi iç döngüsüne göre hareket etti.
Bu yalnızca teknik bir farklılık değil, tarihsel bir dönüm noktasıdır. Fed’in merkezîliği, küresel finansın “kamusal itibar” mekanizmasının temel taşıydı. Bugünse post-modern paradigmanın ilkesi dayatılıyor: her ülke kendi içsel ritmini ve tekilliğini merkeze alıyor. Güney Afrika’nın “biz zaten indirdik, şimdi kendi sonuçlarımızı bekleyeceğiz” tutumu, küresel merkezden kopuşun sembolik ilanıdır.
Sonuç: Fed’in Çözülüşü, Tekilliklerin İnşası
Fed’in faiz kararlarının artık küresel zincirleme etki yaratmaması, piyasa beklentilerinin boşa çıkmasından ibaret değildir. Bu, bizzat yeni dünyanın inşasıdır. ABD dahi Fed’in eski itibarını zedeleyerek ulusal tekillik paradigmasına uyum sağlamak istemektedir. Güney Afrika örneği, bu dönüşümün somut kanıtıdır: merkez bankaları artık “küresel kamusal alanın” değil, “ulusal tekilliklerin” bir parçası olarak karar alıyor.
Dolayısıyla Fed’in küresel merkezîliği, modern çağın tarihsel bir olgusu olarak sona ermektedir. Yeni finansal düzende merkez bankaları, ulusal tekilliklerin içkin planlarının uzantısı olacak; Fed’in adımları ise yalnızca kendi ulusal bağlamı içinde anlam taşıyacaktır. Çağın epistemik ruhuna uygun olan da budur: her şey değişime tabidir ve her varlık tekildir.
Anayasanın Akışı, Sabitlik ve Guinea Örneği
Anayasa, yalnızca devletin işleyişini düzenleyen teknik bir hukuk metni değildir; toplumsal akışın belirli bir noktada sabitleşerek kurumsal forma kavuşmuş hâlidir. Heidegger’in ontolojik çerçevesiyle düşünüldüğünde, anayasa, varlığın tarihsel açığa çıkışını bütünüyle dondurmadan muhafaza eden bir “kristal” işlevi görmelidir. Anayasanın doğası, sabitlik ile akış arasındaki diyalektikte yatar: sabitlik, toplumun özsel değerlerini güvenceye almak için; akış ise bu sabitliğin zamanın ruhuna uygun olarak güncellenebilmesini mümkün kılmak için vardır. Bir anayasal düzenin meşruiyeti, bu iki ilkenin dengelenebilmesinde belirir.
Batı’daki bazı örnekler bu dengeyi görece başarıyla temsil eder. ABD’de anayasanın “değiştirilebilirliği” sıkı koşullara bağlanmıştır; Almanya’da “sonsuz maddeler” ilkesi, anayasal özün keyfî müdahalelere kapatılmasını sağlar. Amaç, anayasanın donmasını engellemek kadar, onu iktidarın teknik mühendisliğine indirgenmekten de korumaktır. Bu, sabitliğin doğallığını muhafaza ederken akışa da meşru bir kapı aralayan ideal modeldir.
Guinea’deki güncel gelişmeler ise bu mantığın tersine işlediğini göstermektedir. Darbe yoluyla iktidara gelen Mamady Doumbouya, başlangıçta anayasal düzeni restore etme vaadinde bulundu. Bu, anayasanın akışla uyumlu sabitliğinin yeniden kurulacağına dair bir umut doğurmuştu. Fakat hazırlanan yeni anayasa taslağı, darbeci liderin seçimlere katılmasının önünü açmaktadır. Böylece anayasa, toplumsal akışın ihtiyaçlarına dayalı bir sabitleşme olmaktan çıkıp, iktidarın sürekliliğini güvence altına alan teknik bir aparat hâline gelmektedir.
Heidegger’in Gestell kavramıyla söylersek, anayasa burada “varlığın doğal açığa çıkışını” taşıyan bir zemin olmaktan uzaklaşmış, iktidarın kendi meşruiyetini üretmek için kullandığı teknik bir çerçeveye indirgenmiştir. Değişim, tarihsel akışın organik zorunluluğundan değil, iktidarın planlı manipülasyonundan doğmaktadır. Böylece anayasa, hakikati sabitleştiren kristal olmaktan çıkıp, iktidarı sabitleştiren donmaya dönüşmektedir.
Bu durum Afrika tarihindeki darbe-sonrası anayasal deneyimlerin sürekliliği içinde görülebilir: çoğu kez anayasalar, çıplak zorbalığı meşrulaştırıcı araçlara indirgenmiştir. Fakat Guinea örneğini özgün kılan, bu manipülasyonun artık açık şiddetle değil, referandum gibi rıza üretim teknikleri aracılığıyla yapılmasıdır. Yani anayasal otoritenin sembolik gücüne hâlâ ihtiyaç duyulmakta, fakat bu güç hakikatle değil kurgu ile üretilmektedir.
Sonuç olarak, anayasanın ideal doğası sabitlik ile akış arasındaki ontolojik dengeye dayanır. Guinea’de ise bu denge bozulmuştur: sabitlik, iktidarın sürekliliğini sağlamak için donmuş; akış ise toplumsal ihtiyaçlardan değil, darbenin meşruiyet üretme stratejisinden doğmuştur. Bu nedenle Guinea’deki anayasal girişim, anayasanın varoluşsal özüne aykırıdır: hakikatin açığa çıkışını değil, hakikatin teknik manipülasyonunu temsil etmektedir.
Güney Afrika: Küresel Finansal Baskılar, Tekil Krizler ve Afrika’nın Örgütlenme Arayışı
Güney Afrika örneği, günümüz dünyasında tekil düzlemde sıkışan toplumların karşı karşıya kaldıkları açmazı berrak biçimde gözler önüne sermektedir. Moody’s’in son raporuna göre, Afrika kıtasında özellikle Kenya, Nijerya ve Güney Afrika gibi ülkelerde borçlanma maliyetleri hızla artmakta; yüksek faiz oranları, sınırlı iç piyasa derinliği ve kırılgan finansal yapılar hem şirketleri hem de bireyleri dar bir çembere hapsetmektedir. Bu tablo salt ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir gerçekliği açığa çıkarır: Tekil durumda sıkışan özne —ister birey, ister toplum, ister devlet olsun— varlığını sürdürebilmek için örgütlenmek zorundadır.
Bireylerin kriz anlarında cemaatlere, sendikalara ya da dayanışma ağlarına yönelmeleri ile devletlerin uluslararası krizler karşısında bloklaşmaya gitmeleri arasında doğrudan bir paralellik vardır. Güney Afrika’nın içine düştüğü “yüksek faiz – düşük büyüme” sarmalı, yalnızca ekonomi politikalarının başarısızlığı değil; kolektif varoluş arayışının zorunlu kıldığı yapısal bir kırılmadır. Çünkü tekil aktör, kriz anında yalnız kaldığında zayıflar; oysa örgütlenme, tekilliği kolektif bir güç çarpanına dönüştürerek yaşama imkânı sunar.
Tam bu bağlamda atılan Afriperf adımı dikkat çekicidir. Afrika ülkeleri, tek tek yatırımcı çekemedikleri enerji piyasalarında bir araya gelerek ortak bir düzenleyici çatı kurdular. Bu hamle, güçsüz tekilliklerin birleşerek “kolektif bir tekillik” üretmesi anlamına gelir. Başka bir deyişle, tekil varoluş arzusu paradoksal biçimde ancak kolektifleşme yoluyla sürdürülebilir hale gelmektedir. Bu mantık, bireyin toplumsal dayanışma ihtiyacından farksızdır: tek başına korunamayan özne, dayanışmayla kendi tekilliğini güçlendirir.
Önümüzdeki dönemde enerjiyle sınırlı kalmayan yeni örgütlenmelerin ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir: finansal istikrar mekanizmaları, gıda güvenliği ittifakları, ortak borç yönetimi stratejileri, hatta dijital altyapı birliktelikleri. Latin Amerika’da CELAC, Asya’da ASEAN benzeri yapılar geçmişte bu işlevi görmüştü; bugün aynı dinamiğin Afrika’da yeniden üretildiğine tanık oluyoruz. Burada belirleyici olan, post-modern paradigmanın iki önermesidir: her şey değişime tabidir ve her varlık tekildir. Tekil kalmak isteyen devletler, bu tekilliklerini sürdürebilmek için kaçınılmaz olarak ortak çatıların içine yerleşmek zorundadır.
Güney Afrika’nın önündeki seçenekler bu bağlamda nettir: Ya Fed ve Batı merkezli finansal düzenin dayattığı maliyetlere boyun eğerek tekil krizini derinleştirecek ya da Afriperf benzeri ittifaklarla kolektif bir dayanışma modeli inşa edecektir. Bu model güçlendiği takdirde, Güney Afrika’nın bugünkü açmazı salt ulusal bir çıkmaz olmaktan çıkıp kıtasal ölçekte bir çözüm arayışına dönüşebilir.
Son kertede çıkarılacak sosyolojik sonuç şudur: Modern çağda tekil varoluş yalnızca bireylerin değil, devletlerin de temel arzusudur; fakat bu tekillik artık tek başına korunamaz. Kriz, kolektifleşmeye zorlar; kolektifleşme ise tekilliği güçlendirir. Güney Afrika’nın bugün yaşadığı sıkışma, bu yeni paradigmanın laboratuvarı olarak okunmalıdır: Tekil kriz → kolektif örgütlenme → güçlendirilmiş tekillik.
Suudi Arabistan–Pakistan Anlaşması: Tekillik Paradigması ve Benzeşmeye Dayalı Dayanışmanın Çöküşü
Küresel paradigmanın son yarım yüzyılda geçirdiği dönüşüm, yalnızca güç dengeleri veya jeopolitik ittifaklarla sınırlı değildir; aynı zamanda toplumların ve devletlerin varlık anlayışını da kökten değiştirmiştir. Post-modern çağın en belirgin epistemik ilkesi, “her varlık kendi tekilliğinde değerlidir” mottosudur. Bu ilke, kolektif kimliklerin ortak değerler üzerinden inşa edilmesini değil, tekil kimliklerin kendi farklılıkları üzerinden varlık kazanmasını teşvik eder. Bu nedenle benzeşmeye dayalı dayanışmalar —örneğin Avrupa Birliği’nin “ortak değerler” söylemi— çağın ruhuyla çatışmaktadır. Çünkü benzeşme, tekillikleri eriterek homojen bir bütün yaratmaya çalışır; oysa post-modern özne, varlığını tekilliği üzerinden tanımlamak ister. İşte bu derin gerilim, günümüzde birçok ittifak projesinin çöküşünü hazırlayan felsefi zemindir.
Bu bağlamda Suudi Arabistan’ın Pakistan’la imzaladığı güvenlik anlaşması yüzeyde “pragmatik diplomasi” hamlesi gibi görünmektedir: ABD’ye duyulan güvenin aşındığı, İsrail’in Katar’a saldırısıyla güvenlik endişelerinin arttığı bir dönemde iki ülkenin yakınlaşması anlaşılabilir bir gelişmedir. Ancak mesele salt güvenlik ekseninde okunamaz. Bu hamlenin özü, İslam dünyasında “ortak değerler” üzerinden bir üst-kimlik inşa etme girişimidir. Yani anlaşma, tıpkı Avrupa Birliği gibi, homojenleşme arzusu taşıyan bir “benzeşme dayanışması”dır ve bu nedenle çağın tekillik paradigmasıyla doğrudan çatışmaktadır.
Avrupa Birliği deneyimi bu sürecin başarısızlığını gözler önüne sermektedir. AB, “ortak Avrupa değerleri” söylemiyle yola çıkmış, ulus kimliklerini bu değerler etrafında bütünleştirmeyi amaçlamıştır. Fakat sonuç tam tersi olmuştur: Uluslar, evrensel değer söylemine isyan etmiş; sağcı-milliyetçi hareketler yükselmiş; sokaklarda Trump şapkaları ve İsrail bayrakları taşınmıştır. Bu semboller rastlantı değildir: Trump şapkası, Amerika’daki köklere dönüşün ve ulusalcılığın işareti; İsrail bayrağı, Ortadoğu’daki en katı ulusçu ideolojinin temsilidir. Avrupa’nın “benzeşme” idealine karşı halk, tekil kimliklere dönüşün sembollerini sahaya sürmüştür.
Suudi Arabistan–Pakistan anlaşmasının da benzer bir kaderi vardır. İslam’ın evrensel değerleri etrafında üst-kimlik inşa edilmeye çalışıldığında, Pakistan’ın kendi ulusal kimliği, Suudi Arabistan’ın hanedan merkezli kimliği ve diğer Müslüman ülkelerin tarihsel kimlikleri bu homojenleşmeye direnç gösterecektir. Tıpkı Avrupa’daki gibi, bu direnç sokaklarda tekil sembollerle dışavurulacak; evrensel birlik iddiası, ulusal tekilliklerin isyanıyla çözülecektir.
İşte bu noktada İsrail’in Katar’a saldırısı ve ABD’nin sessizliği kritik bir işaret fişeğidir. Görünüşte Hamas liderlerini hedef alan saldırı, gerçekte İslam dünyasında ortak değerler üzerinden kurulacak her türlü ittifakı provoke etmeyi amaçlamaktadır. ABD’nin sessizliği ise bu provokasyonu onaylayan bir stratejidir: “Bu benzeşme girişiminin kendi içinden çökmesini bekliyoruz.” Avrupa’da “ortak değerler” provoke edilerek milliyetçi sağ patlamaları nasıl tetiklendiyse, Ortadoğu’da da “ortak İslami değerler” provoke edilerek ulusçu reaksiyonların yükseltilmesi hedeflenmektedir.
Tarihsel deneyimler bu yargıyı doğrular. Avrupa Birliği’nin derinleşen krizleri, Arap Birliği’nin defalarca başarısızlığa uğraması, benzeşme temelli dayanışmaların sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Buna karşılık farklılıklar üzerinden kurulan organik dayanışmalar —örneğin ABD ile Rusya’nın Avrupa’yı kıskaca alan işbirliği— çok daha sağlamdır. Durkheim’ın kavramıyla, organik dayanışma farklılıkların tamamlayıcılığına dayanır; bu nedenle çağın paradigmasıyla uyumludur.
Suudi Arabistan–Pakistan anlaşması ise mekanik dayanışmanın tipik örneğidir: ortak değerler üzerinden homojenleşme arzusu. Fakat post-modern çağ, homojenleşmeye değil tekilliklerin güçlendirilmesine açıktır. Bu nedenle anlaşma, uzun vadede ayakta kalamayacaktır. ABD ve İsrail’in sessizliği, bu çelişkinin hızla patlak vermesi için bilinçli bir tercihtir.
Sonuç olarak, Suudi Arabistan–Pakistan anlaşması yüzeyde güvenlik ittifakı gibi görünse de, derinde çağın ruhuna aykırı bir projedir. Avrupa Birliği’nin çöküşünü hazırlayan “benzeşme mantığı”nın Ortadoğu versiyonundan ibarettir. Post-modern çağ, tekilliklerin çağıdır; her toplum ve her ulus, varlığını ancak kendi tekilliği üzerinden sürdürebilir.
Benzeşmeye Dayalı Birlik Girişimlerinin Tarihsel Çöküş Örnekleri
1. Arap Birliği (1945 – günümüz)
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Arap Birliği, tüm Arap devletlerini ortak bir “Arap kimliği” altında birleştirme iddiasındaydı. Ancak ulus-devletlerin tekil çıkarları bu ideali sürekli zedeledi. Mısır ile Suudi Arabistan arasındaki hegemonya mücadelesi, Irak–Suriye–Ürdün üçgeninde yaşanan rekabetler ve Filistin meselesine dair farklı stratejik tutumlar, Arap Birliği’ni işlevsiz kıldı. Burada “Arap üst kimliği”, tekil ulusal kimliklerin çıkarları karşısında sürekli geriye çekildi. Bu durum, benzeşmeye dayalı birliğin tekil çıkarlar karşısında kırılgan olduğunu kanıtladı.
2. Pan-İslamizm Denemeleri (19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı)
Sultan II. Abdülhamid’in liderliğinde, Osmanlı’nın koruyucu şemsiyesi altında tüm Müslümanları birleştirme projesi, İslam kardeşliğini evrensel bir üst-kimlik olarak dayatmaya çalıştı. Ancak modernleşen ulus-devlet hareketleri bu ideali hızla aşındırdı. Mısır’daki milliyetçi dalga, İran’da Şiilik temelli ulusal kimlik inşası, Hint Müslümanlarının sömürge sonrası farklılaşan ihtiyaçları, Pan-İslamizm’in altını boşalttı. Sonuçta benzeşme söylemi olan İslam kardeşliği, ulusal tekilliklerin yükselişi karşısında eridi.
3. Birleşik Arap Cumhuriyeti (1958 – 1961)
Mısır ile Suriye arasında Cemal Abdülnasır önderliğinde kurulan bu devlet, “ortak Arap ulusu” fikrinin kurumsal deneyiydi. Ancak Suriye’nin ekonomik yapısı ile Mısır’ın merkezileştirici hevesi arasında derin bir uçurum doğdu. Suriye’deki siyasi elitler kendi tekil iktidar alanlarını kaybetmek istemediler ve yalnızca üç yıl sonra birlik dağıldı. Bu örnek, tekilliklerin erimeye zorlandığı benzeşme modellerinin kısa ömürlü olacağını dramatik şekilde ortaya koydu.
4. İslam Konferansı Örgütü / İslam İşbirliği Teşkilatı (1969 – günümüz)
Tüm Müslüman ülkeleri aynı hedefler etrafında birleştirme amacıyla kurulan bu örgüt, kağıt üzerinde büyük bir dayanışma girişimiydi. Fakat pratikte üyeler arasında çıkar çatışmaları, ideolojik ayrılıklar ve özellikle Suudi Arabistan–İran rekabeti örgütü işlevsiz hale getirdi. Sünni–Şii mezhep ayrışması da “İslam üst kimliği”nin gerçek birleştirici unsur olmasının önünü kapadı. Bu nedenle örgüt, tekillikleri eritmeye çalışan bir benzeşme çabası olarak kaldı ve etkili bir birlik üretemedi.
5. Avrupa Birliği (20. yüzyıl sonu – günümüz)
Avrupa Birliği, ekonomik entegrasyonu “ortak değerler” üzerinden siyasal bir üst-kimliğe dönüştürme hedefiyle kuruldu. Ancak Brexit, bu idealin kırılganlığını açığa çıkardı. Birleşik Krallık, kendi tekil ulusal çıkarlarını “ortak Avrupa kimliğine” tercih ederek ayrılma yolunu seçti. AB hâlâ varlığını sürdürse de, iç çatışmalar, milliyetçi sağ hareketlerin yükselişi ve ortak değerlerin reddi, benzeşmeye dayalı bir üst-kimliğin giderek zayıfladığını gösteriyor. Bu örnek, benzeşme ideali üzerine kurulan birliklerin yalnızca İslam dünyasında değil, küresel ölçekte çöküşe yazgılı olduğunu teyit etmektedir.
İsrail: İsrail’in Tehdit Siyaseti, ABD’nin Sessizliği ve Arap-İslam Dayanışmasının İnşası
Modern siyaset, post-modern dönemde tekilleşme ekseninde yeniden şekillenirken, benzeşmeye dayalı dayanışmalar giderek kırılganlaşmıştır. Avrupa Birliği bu kırılganlığın en görünür örneğini verir: ortak değerler ve evrensel normlar üzerine inşa edilen üst-kimlik projesi, ulusal tekilliklerin ve yeni toplumsal özneleşme biçimlerinin yükselişi karşısında çözülmeye başlamıştır. Sokaklara taşan Trump şapkaları, İsrail bayrakları ve yer yer radikal sağ motifler, bu çözüme karşı toplumsal itirazın sembolik göstergeleridir. Buradan çıkan ipucu açıktır: farklılık üzerinden kurulan, yani her aktörün kendi özellikleriyle bir bütünlük oluşturduğu organik dayanışmalar çağın ruhuna daha uygundur; oysa benzeşme ve homojenleşme iddiasına dayanan ittifaklar —üst kimlikleri dayatarak tekillikleri eritme eğiliminde olanlar— post-modern tekillik talebiyle çatışır ve sonuçta parçalanmaya mahkûm olur.
Ortadoğu bağlamında bu teorik çerçeve, İsrail’in Gazze politikası ve Katar saldırısı bağlamında daha da belirginleşmektedir. Sosyolojik olarak kolektif dayanışma ve kimlik inşası için gerekli olan koşullardan biri, sürekli ve yinelenen bir tehdit algısının toplum belleğinde yerleşmesidir. Bireyler için tehdit algısı tekrarlarla yerleşirken; toplumlar ve devletler için bu süreç kurumsal hafıza, tarihsel deneyimler ve sürekli siyasi anlatımlarla çok daha derin ve kalıcı bir biçim alır. İsrail’in Gazze’ye yönelik yıllara yayılan askeri ve politik uygulamaları —ablukalar, askeri operasyonlar, altyapı tahribatı— burada salt savaş taktikleri değildir; aynı zamanda bölgedeki Arap-İslam toplumlarının kolektif belleğinde “sürekli ve yinelenen bir tehdit” imgesini yerleştirmeyi hedefleyen bir stratejidir. Gazze sahnesinin bitirilmemesi ya da kalıcı çözümle sonuçlandırılmaması, etik ya da pratik açıklamaların ötesinde uzun vadeli bir stratejik tercihtir: tehdit tekrarını sürdürerek dayanışma zemininin belirli yönlerde şekillenmesini sağlamak.
Katar’a yönelik saldırının hemen ardından Doha’da düzenlenen Arap-İslam zirvesi, bu dinamiğin açıkça sahneye konduğu bir moment olmuştur. İsrail liderliğinin aynı dönem içinde yaptığı “Hamas liderlerini nerede olurlarsa vursak da peşindeyiz” söylemleri, sadece bir askeri ültimatom değil; zirve katılımcılarına ve bölge kamuoyuna yönelik dikkatli kurgulanmış bir mesajdır: “Dayanışma düşünüyorsanız, bunun gerçek maliyeti ve karşısında sizi bekleyen şiddetli bir tehdit olacaktır.” Bu söylem, sadece Hamas’ı değil, zirveyle sembolik olarak bir araya gelen devletleri de hedefleyen bir uyarıdır — aynı zamanda bölgedeki dayanışmanın sınırlarını zorlamaya dönük psikopolitik bir müdahaledir.
ABD’nin büyük ölçüde sessiz kalması veya sınırlı tepkilerle yetinmesi de bu oyunun parçasıdır. Sessizlik, bazen doğrudan destekten daha etkili bir stratejidir; çünkü dışarıdan müdahale beklentisini ve uluslararası konsensüs olasılığını zayıflatır, bölgesel aktörler arasındaki güvensizliği derinleştirir. ABD’nin bu tutumu, benzeşmeye dayalı dayanışmaların kurulmasını fiilen zorlaştırır; çünkü dış aktörün garantisi ve arabuluculuğu yoksa, ulusal liderlerin kendi iç kamuoylarına dayanarak daha sert, milliyetçi reflekslerle hareket etme riski yükselir. Bu da, benzeşme temelli bir üst-kimlik kurma girişimini içten çökertmeye hizmet eden bir ortam yaratır.
Avrupa örneğinde gözlemlediğimiz şeyin Ortadoğu versiyonu budur: benzeşme—üst-kimlik—dayanışma denemeleri, tekil ulusların ve toplumların iç dinamikleriyle çatıştığında uzun ömürlü olamaz. Bu nedenle İsrail’in Gazze politikası ve Katar saldırısının ardındaki stratejik mantık, yalnızca askeri veya güvenlik odaklı değildir; aynı zamanda sahneyi sürekli tehdit-tekrarına açarak bölgesel benzeşme projelerini kırmaya yönelik bilinçli bir kurgu içerir. Bu kurgu uzun vadede şu riski taşır: Arap-İslam dünyasında dayanak olarak gösterilen “ortak değerler” üzerinden inşa edilen birlikler, ulusal tekilliklerin ve yerel siyasi dinamiklerin sürekli itirazlarına maruz kaldıkça erozyona uğrayacak ve sonuçta beklenen dayanışma yerine parçalanma ve kutuplaşma üretecektir.
Sonuç olarak, Gazze’nin tekrarlayan trajedileri ve Katar operasyonu, salt bölgesel krizler değil; post-modern politikanın sahnelediği birer paradigmatik deneydir. İsrail’in tehdit siyaseti, ABD’nin görece sessizliği ve bölgesel zirvelerin yarattığı sahne-etkileşimi birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo açıktır: benzeşmeye dayalı dayanışmalar, çağın tekillik talebiyle ve yerel siyasal gerçekliklerle çatıştıkça kırılganlaşır. Bu kırılganlaşmanın Ortadoğu’da yol açacağı sonuçlar, Avrupa’daki benzeşme tecrübelerinin daha sert bir versiyonunu doğurabilir; dolayısıyla bölgesel aktörlerin hukuk, meşruiyet ve toplumsal rıza eksenlerinde hassas siyasiler geliştirmeleri, uzun vadeli istikrar için hayati olacaktır.
İran: İran’ın Arafta Kalışı: Paradigmalar Arasında Şiddetin Savunma Mekanizması
Günümüz küresel sisteminde iki farklı semantik cephe açıkça gözlemlenebilir. Bir yanda Avrupa Birliği’nin tarihsel olarak inşa ettiği “AB değerleri” etrafında şekillenen, kamusal itibarı ve ortak evrensel normları esas alan cephe vardır. Bu cephe insan hakları, hukuk devleti, ortak refah ve dayanışma gibi değerler üzerine inşa edilmiş olup, kolektif bir ortaklık fikrine dayanır. Ancak bu yapının kırılganlığı, ortak değerlerin bireysel ulusların tekil çıkarlarıyla çatışmaya başladığı her anda ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık öte yanda, ABD, Rusya, Çin ve İsrail gibi aktörlerin temsil ettiği, post-modern paradigmanın ruhuna daha uygun olan, ulusçuluk üzerinden tekilleşmeye dayalı bir cephe yükselmektedir. Bu cephede her devlet kendi millî çıkarını ve tekilliğini mutlaklaştırır; uluslararası normlardan ziyade ulusal güç, askeri kapasite, caydırıcılık ve güvenlik öncelik kazanır. Dolayısıyla çağın ruhunu belirleyen bu iki uç arasında, ülkelerin konumlanışı aslında yalnızca siyasal tercihlerle değil, derin epistemik yönelimlerle de belirlenmektedir.
İran ise bu iki cepheden hiçbirine tam olarak dahil olamamaktadır. Avrupa, İran’ı kendi tarafına çekmek üzere nükleer faaliyetler konusunda sürekli uyarmakta, diplomatik baskılar ve ekonomik yaptırımlarla onu sıkıştırmaktadır. Ancak İran’ın siyasal sistemi, ideolojik kurgusu, dini temelli meşruiyet anlayışı ve tarihsel Batı karşıtlığı, onu AB değerlerinin içine entegre olmaktan uzaklaştırmaktadır. Öte yandan, İsrail, ABD, Rusya ve Çin gibi “tekilleşen” ulusçu cephenin parçası olabilecek birçok kalıba –milliyetçilik, askeri caydırıcılık, otoriter devlet refleksleri ve silahlanma– uymasına rağmen, bu cepheyle de doğrudan özdeşleşememektedir. Bunun sebebi yalnızca ideolojik çatışmalar değil; aynı zamanda İran’ın dini-politik kimlik farklılıkları, bölgesel güç dengelerinde yarattığı tehdit algısı ve özellikle İsrail ile olan varoluşsal karşıtlığıdır. Bu yüzden İran, uluslararası sistemde daima kendini “dışarıda bırakılmış” ve kısmen de kendi iradesiyle “ayrıksı” bir aktör olarak bulmaktadır.
Böylece İran, güncel konjonktürde tanımı yapılmakta zorlanılan “araf” bir konuma düşmektedir. Ne evrensel değerler üzerinden meşruiyet kazanabilmekte, ne de tekil güç odaklarının cephelerinde kalıcı bir yer bulabilmektedir. Bu aradalık hali, İran’ın davranış biçimini belirleyen temel faktördür. Çünkü ne AB’nin normatif sabitliğini içselleştirebilecek yapısal bir esnekliği vardır, ne de tekil güçler bloğuyla uyum sağlayacak kadar pragmatik bir ideolojik pozisyon alabilir. Tam da bu yüzden İran, sürekli olarak “arada kalmış özne”nin refleksleriyle hareket eder; ne içselleştirilmiş bir bütünleşmeye yönelir, ne de kopuşu radikal bir bağımsızlık modeli olarak kurabilir.
İran’ın savunma mekanizması bu noktada en basit, en ilkel ve aynı zamanda en doğal tepkiye indirgenmektedir: şiddet. Çünkü köşeye sıkıştırılan her yapı, özüne döner; doğası gereği sahip olduğu en temel savunma aracına, yani kaba güce başvurur. İran için bu, nükleer programını hızlandırmak, bölgesel vekil güçler aracılığıyla saldırganlık göstermek, diplomatik izolasyona rağmen sürekli tehditkâr bir pozisyon almak şeklinde vücut bulmaktadır. Bu durum, bir çocuğun köşeye sıkıştırıldığında ani bir agresyonla tepki vermesine benzer: kimliğini tanımlayamayan, hiçbir paradigmanın tam içinde yer bulamayan bir aktör, kendini savunmak için en temel reflekslere sarılır. İran’ın sürekli olarak şiddeti seçmesinin ardında, basit bir askeri heves ya da ideolojik dogmatizm değil, bu derin kimlik krizinin getirdiği varoluşsal sıkışma yatmaktadır.
Dolayısıyla İran’ın şiddet stratejisi, yalnızca ideolojik sertlikten veya askeri güç arzusundan ibaret değildir; daha derin bir epistemolojik krizin dışavurumudur. Post-modern paradigmanın “her varlık tekildir” ilkesine uygun bir özdeşlik kuramayan İran, tekillik üzerinden güçlenen ABD–İsrail–Rusya–Çin bloğuna eklemlenememekte, aynı şekilde kolektif AB değerleri alanında da yer bulamamaktadır. Bu iki kutup arasında sıkışmış bir özne olarak İran, kendi tekilliğini tanımlayamamanın boşluğunu kaba güçle telafi etmekte, şiddeti adeta varoluşsal bir dil haline getirmektedir. Bu nedenle İran’ın attığı her adım, yalnızca dış politikada saldırganlık değil, aynı zamanda paradigmatik bir kimlik krizinin sahneye taşınmış hali olarak okunmalıdır.
ABD’nin Stratejik Aygıtları: Arap Dünyasında İsrail, Avrupa’da Rusya
ABD’nin çağın post-modern paradigmasına uyumlu biçimde devletleri “tekil” yapılar olarak teşvik ettiği artık açıktır. Ancak bu strateji yalnızca tekilliği cesaretlendirmekten ibaret değildir; aynı zamanda devletlerin ve toplumların kendi iç dinamikleriyle geliştirdikleri benzeşmeye dayalı dayanışma formlarını provoke etmek, onları çatışma üretici bir zemine sürüklemek de bu planın asli bir parçasıdır. ABD’nin elindeki en güçlü iki aparat bu bağlamda farklı coğrafyalarda sahneye çıkar: Arap-İslam dünyasında İsrail, Avrupa’da ise Rusya. İkisi de yalnızca jeopolitik rakip ya da müttefik değil, aynı zamanda ABD’nin toplumsal bilinç üzerinde kurduğu stratejik mühendisliğin vazgeçilmez araçlarıdır.
Arap dünyasında İsrail tehdidi, on yıllar boyunca tekrar edile ede, kolektif bilinçaltına kazınmış kalıcı bir imgeye dönüşmüştür. Gazze üzerindeki sürekli abluka, periyodik bombardımanlar, işgaller, yeni yerleşim politikaları ve en son Katar saldırısı bu sürecin görünür parçalarıdır. Ancak bunlar yalnızca askeri operasyonlar değil, aynı zamanda “tehdit hafızası”nı canlı tutmaya yarayan bilinç inşası pratikleridir. Çünkü bir toplumun sürekli tehdit algısı altında kalması, onu benzeşmeye dayalı ortak değerler etrafında birleşmeye daha yatkın hale getirir. İslam coğrafyasında bu, “ortak dini değerler” zemininde kendisini gösterir. ABD’nin stratejisi burada paradoksal biçimde işler: bir yandan ortak değerler etrafında dayanışmayı provoke eder, diğer yandan bu dayanışmanın çağın tekillik paradigmasıyla çatışacağını bilir. Yani bu birliktelikler uzun vadede zaten kırılmaya mahkûmdur. ABD’nin İsrail’e verdiği üstü kapalı ya da aleni destek, tam da bu sürecin sürekliliğini sağlamak için kritik önemdedir. İsrail’in saldırgan politikaları, yalnızca bölgesel güvenlik sorunları değil, aynı zamanda ABD’nin İslam dünyasını benzeşmeye dayalı ama kırılgan bir birlik zeminine itmek için kullandığı stratejik hamlelerdir.
Avrupa’da ise aynı işlevi İsrail değil, Rusya yerine getirir. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesi “ortak değerler” etrafında inşa edilen bir benzeşme mantığına dayanır: demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, refah, çevre standartları gibi sabit ilkeler bu bütünleşmenin temel direkleridir. Ancak post-modern paradigmanın en güçlü önermesi olan “her varlık kendi tekilliğinde değerlidir” ilkesine bu yapı aykırıdır. Ulusların kendi tekil kimlikleri, ortak değerler içinde eritilmek istenmektedir. İşte bu noktada ABD, Rusya tehdidini bir aparat gibi kullanarak Avrupa’yı kendi zemininde sıkıştırır. NATO’ya yük taşımaktan geri çekileceğini açıklaması, Ukrayna’yı uzun vadede yalnız bırakma sinyalleri, Trump döneminde Rusya ile geliştirilen ılımlı temaslar, AB’nin benzeşme dayalı bütünlüğünü daha da gergin bir zemine taşımaktadır. Bu durumun çift yönlü sonucu vardır: bir yandan Avrupa devletleri savunma sanayilerine yatırım yaparak dayanışma reflekslerini artırır, diğer yandan toplumlar bu refleksi kabullenmekte zorlanır. Sonuç, sokaklarda Trump şapkalarıyla ve İsrail bayraklarıyla şekillenen çelişkili protestolardır. Yani Avrupa’nın halkları sezgisel düzeyde çağın tekillik paradigmasına yönelirken, devletler hâlâ ortak değerler dayatmasında ısrar etmektedir.
Böylece Rusya, yalnızca bir jeopolitik rakip değil, ABD’nin Avrupa’daki toplumsal bilinci yeniden şekillendirmek için kullandığı stratejik bir aparata dönüşür. İsrail nasıl Arap dünyasında sürekli bir tehdit algısı üzerinden İslami dayanışmayı provoke ediyor ve ardından bu dayanışmayı kırılganlaştırıyorsa, Rusya da Avrupa’da “benzerlik” üzerinden kurulan birlikteliği provoke ediyor ve post-modern tekillik paradigmasıyla çatışmaya sokuyor. Her iki durumda da ortaya çıkan tablo aynıdır: benzerlik üzerine inşa edilen dayanışmalar, çağın epistemik yapısıyla uyumsuzdur ve kaçınılmaz olarak kriz, toplumsal çatışma ve parçalanma üretir.
Sonuç olarak ABD’nin bu ikili stratejisi, farklı coğrafyalarda aynı mekanizmayı işletmektedir: Arap dünyasında İsrail, Avrupa’da Rusya. Bu aygıtlar aracılığıyla ABD, hem kendi tekil paradigmasını güçlendirmekte hem de rakip ya da müttefik fark etmeksizin diğer aktörleri kırılgan benzeşme birlikleri içine sürükleyerek onların parçalanmasını hızlandırmaktadır. İsrail ve Rusya’nın işlevi yalnızca askeri ya da diplomatik değildir; aynı zamanda küresel bilincin post-modern paradigmayla uyumsuz biçimde çatışmaya zorlanmasını sağlayan stratejik düzeneklerdir. Bu yüzden her iki coğrafyada da sonuç, benzeşmeye dayalı birliklerin kaçınılmaz çöküşü olmaktadır.
Rusya: Putin’in Bilinçli Ekonomik Yavaşlama Stratejisi: Tekillik, Dayanıklılık ve Küresel Paradigmanın Çift Yönlü İşleyişi
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in son açıklaması, ülkesinin ekonomik büyümesini bilinçli biçimde yavaşlattığını ve bunun bir “makroekonomik istikrar” tercihinden kaynaklandığını ortaya koydu. Putin’e göre bu bir “durgunluk” değil, enflasyonu bastırmak ve ekonomik kontrolü merkezî düzeyde elde tutmak uğruna alınmış stratejik bir karardır. Yüzeyde salt bir iç politika hamlesi gibi görünen bu tercih, gerçekte küresel paradigmanın işleyişine dair daha derin bir epistemolojik anlam taşımaktadır. Burada yalnızca ekonomik göstergeler değil, bir devletin kendi varlık bilinciyle kurduğu ilişki de söz konusudur.
Modern çağda devletler uzun süre ekonomik büyüme oranlarıyla tanımlanmış, büyümenin hızı siyasal meşruiyetin en temel kaynağı kabul edilmiştir. Ancak post-modern paradigma, bu mantığı kökten dönüştürmüştür. Artık her devletin tekilliğini koruyarak, dışsal benzeşme mekanizmaları ve bağımlılık ilişkileri içinde erimemesi beklenmektedir. Rusya’nın büyümeden feragat ederek istikrarı öncelemesi, bu tekillik bilincinin açık bir yansımasıdır. Putin’in yaptığı şey, dış baskılar karşısında kırılgan bir büyüme yerine uzun vadede dayanıklı kalabilecek, esnek ve kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomik yapı inşa etmektir. Kısacası Rusya, küresel ekonominin genel akışına uymaktan ziyade, kendi özgün varlık mantığını tahkim etmeyi seçmektedir.
Ancak burada dikkat çekici bir paradoks doğmaktadır. ABD, Avrupa’yı Rusya tehdidi üzerinden “benzerliğe dayalı dayanışma”ya zorlamaktadır. Avrupa Birliği’nin “ortak değerler” etrafında bütünleşmesi, ABD’nin küresel stratejisinde bir araç olarak yeniden işlevselleştirilmiştir. Rusya bu stratejinin tam merkezinde durmaktadır; çünkü Rusya tehdidi ne kadar güçlü ve kalıcı görünürse, Avrupa toplumları da o kadar sıkı biçimde bir arada durmak zorunda kalmaktadır. Böylece Rusya’nın varlığı, yalnızca kendi tekilliğini savunmakla kalmaz, aynı zamanda ABD’nin Avrupa’yı homojen bir birlik haline getirme stratejisini de besler.
Bu açıdan Rusya’nın ekonomik yavaşlama politikası çifte bir etki yaratmaktadır. Bir yandan Rusya kendi iç tekilliğini koruyarak çökmemekte, istikrarını ve direncini sürdürmektedir. Diğer yandan bu direniş, ABD’nin Avrupa’yı Rusya tehdidi karşısında örgütleme stratejisini sürekli kılmaktadır. Rusya’nın “yıkılmayan ama kalıcı bir tehdit olarak var olan” bir aktör konumunda kalması, ABD açısından en kullanışlı senaryodur. Bu durum, küresel paradigmanın diyalektik işleyişini açıkça ortaya koyar: rakipler, birbirlerinin varlığını hem tehdit hem de stratejik araç olarak kullanmakta ve birbirlerinin üzerinden varlıklarını yeniden üretmektedir.
Sonuç olarak Putin’in bilinçli ekonomik yavaşlama stratejisi, sadece teknik bir iç politika tercihi değil, küresel paradigmanın işleyiş mantığını gözler önüne seren güncel bir örnektir. Rusya tekilliğini korumak adına büyümeyi frenlerken, aynı anda ABD’nin Avrupa’yı benzerlik temelli bir dayanışmaya zorlamak için ihtiyaç duyduğu kalıcı tehdit rolünü de üstlenmektedir. Bu çelişki, günümüz dünyasında hiçbir devletin mutlak bağımsız strateji geliştiremeyeceğini; her adımın, kaçınılmaz biçimde karşıtının stratejisine de hizmet edeceğini göstermektedir.
Rusya: Rusya’nın Savaş Ekonomisinde Çelişkili Denge: Faiz İndirimi, Enflasyon Baskısı ve Bilinçli Yavaşlama
Rusya ekonomisi, savaşın getirdiği çok katmanlı baskılar altında kendi özgün yolunu kurmaya çalışıyor. Bir tarafta Merkez Bankası’nın faiz indirimleriyle canlandırmaya çalıştığı ekonomik büyüme; diğer tarafta bütçeyi giderek zorlayan savaş harcamaları, yaptırımların yarattığı darboğaz ve enflasyon baskısı bulunuyor. Son faiz indirimiyle birlikte bu çelişkili denge çok daha görünür hale geldi ve Rusya’nın savaş ekonomisinin ne denli ikircikli bir zeminde ilerlediğini açığa çıkardı.
Merkez Bankası, politika faizini bir puan düşürerek %17’ye çekti. Bu karar, iş dünyasının ve yasama organlarının yüksek faizlerden duyduğu rahatsızlık karşısında atılmış görünüyor. Ancak aynı anda Banka, enflasyon beklentilerinin hâlâ yüksek seyrettiğini, bu durumun sürdürülebilir bir fiyat istikrarını tehdit ettiğini vurguladı. Böylece aynı anda hem gevşeme hem de sıkılaşma mesajı verilmiş oldu. Bu ikili duruş, Rusya’nın içinde bulunduğu savaş ekonomisinin temel karakteristiğini yansıtıyor: büyümeyi teşvik etmek ile makroekonomik istikrarı korumak arasında sürekli salınan bir ekonomi politikası.
Bütçe rakamları bu çelişkiyi daha da keskinleştiriyor. 2025’in ilk yedi ayında bütçe açığı 4,9 trilyon rubleye ulaştı; geçen yıl aynı dönemde bu rakam yalnızca 1,1 trilyondu. Harcamalar planlanan seviyenin %129’una çıkmış durumda. Üstelik aynı dönemde petrol ve gaz gelirleri, küresel fiyatların gevşemesiyle %19 azaldı. Bu tablo, enerji gelirlerine bağımlı Rusya’nın savaş finansmanında zorlandığını, açığı giderek artan ölçüde iç piyasadan borçlanarak kapatmaya çalıştığını gösteriyor. Ruble cinsi tahvil satışları bu dönemde hız kazanırken, iç bankaların faizlerin gelecekte daha da düşeceğini öngörmeleri bu tahvillere olan iştahı artırıyor. Kısacası, Rusya bütçesini iç kaynaklarla çeviriyor, ancak bu modelin uzun vadede kırılganlık yaratması kaçınılmaz görünüyor.
Yine de tablo tamamen karanlık değil. İşsizlik tarihin en düşük seviyelerinde seyrediyor, hane gelirlerinde özellikle seferberlik bonusları ve askerî siparişler sayesinde artış yaşanıyor. Savunma harcamalarının yan etkisi olarak yoksul bölgeler kısmi refah sağlarken, sanayi üretimi de askerî siparişlerle canlı tutuluyor. Petrol ihracatında dalgalanmalar olsa da belirli bir istikrar korunuyor. Bu görünüm, Batı’nın ağır yaptırımlarına rağmen Rusya ekonomisinin beklenenden daha dayanıklı olduğunu ortaya koyuyor. Fakat bu dayanıklılık, sürekli artan maliyetler ve sürdürülemez bütçe açıklarıyla gölgeleniyor.
Asıl sorun sürdürülebilirlikte yatıyor. Faiz indirimleri kısa vadede büyümeyi desteklese de, savaş harcamalarının şişirdiği enflasyon beklentileri uzun vadede kalıcı bir tehdit oluşturuyor. Putin’in “bilinçli yavaşlama” olarak sunduğu politika, büyümeyi frenleyerek makroekonomik istikrarı korumayı amaçlıyor. Ancak bütçe açığının giderek büyümesi, bu frenin ne kadar kontrol altında tutulabileceğini belirsiz hale getiriyor. Bir yandan devlet tekilliğini korumak için kontrollü yavaşlamaya gidiliyor; diğer yandan savaşın maliyeti, bu kontrolü her an sarsabilecek bir dinamik yaratıyor.
Sonuçta Rusya, savaş ekonomisinin doğası gereği bir “çifte gerçeklik” içinde hareket ediyor. Büyümenin yavaşlaması stratejik bir tercih olarak sunuluyor, fakat enflasyon ve bütçe açığı bu tercihi sürekli zorlayan yapısal riskler doğuruyor. Putin’in söylemindeki bilinçli kontrol ile ekonominin fiilî kırılganlıkları arasındaki bu ince çizgi, Rusya’nın savaş ekonomisinin hem dayanıklılığını hem de kırılganlığını aynı anda sergiliyor. Bu çelişkili denge, önümüzdeki yıllarda Rusya’nın ekonomik varlığını sürdürebilmesinin en kritik sınavı olacak.
Rusya’nın Savaş Ekonomisinin Çifte Gerçekliği: Faiz İndirimi ve Büyüyen Bütçe Açığı
Rusya ekonomisi, savaşın üçüncü yılına yaklaşırken giderek daha karmaşık ve çelişkili bir tablo sergiliyor. Bir yandan Merkez Bankası’nın faiz indirimleriyle ekonomik büyümeyi destekleme hamleleri, diğer yandan savaş harcamalarının şişirdiği bütçe açığı ve yükselen enflasyon baskısı. Bu ikili tablo, Putin’in daha önce dile getirdiği “bilinçli yavaşlama” stratejisinin ekonomi-politik karşılığını açıkça görünür kılıyor ve Rusya’nın savaş ekonomisinin doğasını ortaya çıkarıyor.
Merkez Bankası’nın politika faizini %21’den %17’ye indirmesi, iş dünyası ve yasama organlarının yüksek faizlere yönelik tepkilerinin sonucunda alınmış bir karar olarak öne çıkıyor. Ancak aynı anda Banka, enflasyonun %8,2 seviyesinde seyrettiğini ve beklentilerin hâlâ yüksek olduğunu vurgulayarak, fiyat istikrarının ciddi bir risk unsuru olmaya devam ettiğini kabul etti. Bu çelişkili söylem, Rusya’nın bir yandan büyümeyi canlandırmaya çalışırken, diğer yandan enflasyon baskısını frenleme zorunluluğunu hissettiğini ve çift yönlü baskılarla hareket ettiğini gösteriyor.
Bütçe verileri ise bu kırılganlığı daha da görünür hale getiriyor. 2025’in ilk yedi ayında bütçe açığı 4,9 trilyon rubleye ulaştı; bir önceki yılın aynı döneminde bu rakam yalnızca 1,1 trilyondu. Harcamaların planlanan seviyenin %129’una çıkması, savaşın devlet bütçesi üzerinde yarattığı olağanüstü baskıyı gözler önüne seriyor. Dahası, petrol ve gaz gelirleri küresel fiyatların gevşemesi nedeniyle %19 oranında gerilemiş durumda. Yani devletin en temel gelir kaynağı daralırken, harcamaların katlanarak artması, bütçe açığını giderek daha kırılgan bir hale getiriyor.
Buna rağmen ekonominin kısa vadede beklenenden daha dirençli olduğu görülüyor. İşsizlik tarihin en düşük seviyelerine inmiş, hanehalkı gelirlerinde belirgin artış yaşanıyor. Askerî siparişler ve seferberlik bonusları özellikle yoksul bölgelerde ciddi bir nakit akışı yaratıyor. Bu tablo, Batı yaptırımlarının hedeflediği ani çöküşün gerçekleşmediğini, aksine savaş ekonomisinin kısa vadede yapay bir canlılık ürettiğini ortaya koyuyor. Ancak bu canlılık, piyasanın kendi dinamiklerinden değil, savaşın mali yükünden besleniyor.
Uzun vadede ise sürdürülebilirlik sorunlu görünüyor. Çünkü büyümenin kaynağı büyük ölçüde devletin savunma siparişlerine dayanıyor. Bu model, ekonomiyi çeşitliliğe değil, savaşın sürekli finansmanına bağımlı kılıyor. Enflasyonun kalıcılaşması, fiyat istikrarının zayıflaması ve bütçe açığının giderek artması bu bağımlılığın bedeli. Hükümetin açığı kapatmak için ruble tahvillerine yönelmesi, iç bankaların da gelecekte faizlerin daha da düşeceği beklentisiyle bu tahvillere yoğun talep göstermesi, kısa vadeli bir rahatlama sağlasa da uzun vadede yapısal kırılganlık yaratıyor.
Sonuç olarak Rusya ekonomisi, savaşın gölgesinde bir “çifte gerçeklik” içinde varlığını sürdürüyor. Bir yanda büyüme, düşük işsizlik ve canlı iç talep ile direncini koruyor; diğer yanda enflasyon baskısı, genişleyen bütçe açığı ve enerji gelirlerindeki düşüşle giderek kırılganlaşıyor. Bu tablo, Putin’in “bilinçli yavaşlama” söylemini fiilen doğrulasa da, sürdürülebilirliğin hâlâ belirsiz olduğunu gösteriyor. Rusya’nın gelecekteki ekonomik manevra alanı, bu çelişkili dengeyi ne kadar uzun süre koruyabileceğine bağlı olacak.
Yeni Zelanda: Küçük Ekonomilerin Yeni Paradigmada Savruluşu
Küresel ekonomik düzen, büyük güçlerin tekilleşmeye dayalı stratejileri ile yeniden biçimlenirken, küçük ve kırılgan ekonomiler bu dönüşüm karşısında savunmasız kalıyor. Yeni Zelanda’nın son dönemde yaşadığı keskin ekonomik daralma bu savruluşun en çarpıcı örneklerinden biri olarak öne çıkıyor ve küçük devletlerin küresel paradigmadaki konumlarını yeniden düşünmek için somut bir laboratuvar işlevi görüyor.
Yeni Zelanda ekonomisi, yılın ikinci çeyreğinde sert bir daralma kaydederek piyasalarda faiz indirim beklentilerini artırdı. Daralmanın temel nedenleri arasında inşaat ve emlak sektöründeki çöküş, imalat ve turizmdeki zayıflık, iç talebin düşmesi ve hanehalkının artan borç yükü yer alıyor. Yüksek faizler yatırımları baskılarken, küresel ticaretteki durgunluk ülkenin ihracat kalemlerini zayıflattı. Böylece küçük bir ada ekonomisinin küresel dalgalanmalara ne denli duyarlı olduğu bir kez daha gözler önüne serildi.
Bu daralma yalnızca yerel bir olgu değil; aslında küresel güçlerin bilinçli stratejilerinin dolaylı yansımalarını taşıyor. Rusya örneğinde gördüğümüz “bilinçli yavaşlama” stratejisi — büyümeden feragat ederek enflasyonu ve makro istikrarı kontrol etme politikası — büyük aktörlerin krizleri yönetme kapasitesini gösteriyor. Ancak bu tür stratejik manevralar küçük ekonomiler için erişilebilir değil. Çünkü küçük ülkeler, ne mali genişleme yoluyla savunma yapacak bütçeye sahip ne de küresel enerji arzı gibi stratejik kozlara. Sonuçta Rusya gibi tekil aktörlerin kontrollü frenleri, Yeni Zelanda gibi ülkelerde kontrolsüz savrulmalara dönüşüyor.
Benzer şekilde, Fed’in faiz indirimlerinin küresel merkeziliğini kaybetmeye başlaması, yeni paradigmada küçük ekonomilerin yönsüzleşmesine yol açıyor. Çin, Güney Afrika veya Rusya gibi büyük oyuncular kendi iç önceliklerine göre karar alırken, Yeni Zelanda gibi ekonomiler dış şoklara bağımlı kalıyor. Fed merkeziliğinin çözülmesi, küçük ülkeler için özgürleşme değil, daha da büyük bir belirsizlik anlamına geliyor. Artık referans aldıkları tek bir küresel merkez yok; her büyük aktör kendi tekilliği doğrultusunda hareket ediyor ve bu da küçük ekonomileri küresel dalgalanmaların pasif taşıyıcısı haline getiriyor.
Bu tabloyu post-modern paradigmanın “her varlık kendi tekilliğinde değerlidir” ilkesine bağladığımızda, asıl sorun netleşiyor. Büyük güçler kendi tekil varlıklarını ulusçuluk, enerji ve finans politikaları üzerinden yeniden inşa edebiliyor. Oysa küçük ekonomiler hâlâ benzeşmeye dayalı dayanışma yapılarıyla — yani küresel finans sistemine bağımlılık, benzer ticaret kalıpları veya ortak borçlanma mekanizmalarıyla — ayakta durmaya çalışıyor. Bu nedenle krizleri içselleştiremiyor, yalnızca dışarıdan ithal ediyorlar. Yeni Zelanda’nın yaşadığı sert daralma, bu yapısal uyumsuzluğun doğrudan bir sonucu olarak okunmalı.
Sosyolojik düzlemde ise bu durum, küçük ülkelerin kolektif üst-kimlikler yaratma kapasitelerinin sınırlılığına işaret ediyor. Avrupa Birliği’nin “ortak değerler” söylemi nasıl ki tekilleşme paradigması karşısında çökmeye mahkûmsa, Yeni Zelanda gibi küçük devletler de “küresel sisteme benzeşerek tutunma” stratejisiyle benzer bir çıkmaza sürükleniyor. Tekilleşmenin çağdaş toplumlarda bireylere nasıl nüfuz ettiğini düşündüğümüzde, devletler için de aynı şeyin geçerli olduğunu görüyoruz: Tekilleşemeyen yapı, toplumsal bellekte ve uluslararası sistemde giderek daha kırılgan bir imaj kazanıyor.
Sonuç olarak Yeni Zelanda’nın ekonomik daralması, salt bir yerel kriz değil; küresel paradigmanın küçük aktörleri nasıl zorladığının tipik bir göstergesi. Büyük güçler — ABD, Rusya, Çin — kendi tekilliklerini stratejik manevralarla koruyabilirken, küçük ülkeler benzeşmeye dayalı yapıları nedeniyle daha derin krizlere sürükleniyor. Yeni dünya düzeninde asıl kırılmalar, işte bu küçük ekonomilerde yaşanacak. Yeni Zelanda bu bağlamda bir uyarı niteliğinde: Tekilleşme kapasitesi olmayan her ülke, paradigmaya aykırılığın bedelini giderek ağırlaşan ekonomik çöküşlerle ödeyecek.
Küçük Ekonomilerin Ayrışan Performansı: Yeni Zelanda’nın Daralması ve Avustralya’nın Toparlanışı
Küresel ekonomide büyük güçlerin faiz kararları, savaş ekonomileri ve yapısal krizleri gündemi belirlerken, küçük ve orta ölçekli ekonomilerde de dikkat çekici bir ayrışma gözleniyor. Aynı coğrafi bölgenin iki ülkesi olan Yeni Zelanda ve Avustralya, son dönemde birbirine zıt ekonomik eğilimler sergileyerek bu ayrışmanın en somut örneklerinden birini sunuyor. Bu durum, küçük ekonomilerin küresel dalgalanmalara verdikleri farklı tepkilerin paradigmatik önemini ortaya koyuyor.
Yeni Zelanda ekonomisi, son çeyrekte beklenenden çok daha sert bir daralma yaşadı. Büyüme oranı %0,6 gerileyerek resesyon ihtimalini güçlendirdi. Daralmanın ardında, küresel enflasyon baskılarıyla birlikte yüksek faizlerin hanehalkı tüketimini baskılaması, konut sektöründe keskin yavaşlama, inşaat faaliyetlerindeki düşüş ve Çin gibi ihracat pazarlarındaki durgunluk yatıyor. Küçük ölçekli ve dışa bağımlı ekonomiler için bu tür dış şoklar doğrudan iç talebe sirayet ediyor; böylece küresel trendler, ekonomiyi içeriden kırılgan hale getiriyor. Bu tablo, Yeni Zelanda’nın makroekonomik tasarımında bağımsız manevra alanının ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor.
Avustralya’da ise tam tersi bir görünüm ortaya çıktı. NAB iş dünyası anketi, ağustos ayında kârlılığın ve istihdamın toparlandığını, girdi maliyetlerininse 2021’den bu yana en düşük hızda arttığını gösterdi. Enflasyonun soğumasıyla birlikte tüketici harcamalarının yeniden canlanması, ekonomiye iki yılın en hızlı büyümesini getirdi. İş dünyası satış göstergesi güçlü seyrederken, ileriye dönük siparişler iki yıl aradan sonra pozitife döndü. Bu gelişmeler, yalnızca anlık bir toparlanmaya değil, aynı zamanda önümüzdeki döneme dair kalıcı bir iyimserliğe işaret ediyor. Avustralya, esnek politikaları sayesinde küresel sıkılaşma ikliminde dahi büyüme dinamiklerini korumayı başardı.
Bu ayrışmanın derin nedeni, makroekonomik tasarımdaki farklılıklarda yatıyor. Yeni Zelanda, Fed ve ECB gibi büyük merkez bankalarının sert parasal sıkılaşma politikalarına hızla uyum sağlayarak faizleri yüksek tuttu ve büyümeyi frenleme pahasına fiyat istikrarını öncelik yaptı. Avustralya ise daha esnek davranarak hem tüketici hem de iş dünyasının beklentilerini canlı tutacak adımlar attı; enflasyonun kontrollü gevşemesiyle birlikte faiz indirimlerini devreye sokarak tüketimi yeniden teşvik etti. Böylece küçük ekonomilerin küresel dalgalanmalar karşısında tamamen edilgen kalmadığını, doğru zamanlamayla manevra kabiliyetlerini artırabileceklerini gösterdi.
Rusya’nın “bilinçli yavaşlama” stratejisiyle karşılaştırıldığında, Yeni Zelanda’nın durumu küçük ekonomilerin kırılganlığını berrak biçimde ortaya koyuyor. Rusya, savaş ekonomisi içinde büyümeyi frenlemeyi stratejik bir tercih olarak uygular ve bunun üzerinden makro denge kurmaya çalışırken, Yeni Zelanda bunu istem dışı, dış şoklara bağımlı ve savunmasız bir şekilde yaşıyor. Avustralya ise, enflasyonla mücadeleyi büyümeyi tamamen boğmadan yürütme becerisiyle, küçük ve orta ölçekli ekonomilerin küresel dalgalanmalar karşısında nasıl manevra yapabileceğine dair olumlu bir örnek sunuyor.
Sonuç olarak, aynı bölgenin iki ülkesi arasındaki bu ayrışma, küçük ekonomilerin küresel paradigmalara nasıl tepki verdiklerini anlamak açısından kritik bir örnek teşkil ediyor. Yeni Zelanda, sert parasal sıkılaşmaya uyum sağlayarak büyümeden feragat etmek zorunda kalırken, Avustralya görece esnek para politikası ve güçlü iç talebiyle daha istikrarlı bir yola girmiş görünüyor. Bu tablo, “tekillik” ilkesinin ekonomi alanında da geçerli olduğunu kanıtlıyor: her ülkenin kendi koşulları, tarihsel mirası ve sosyoekonomik dokusu, aynı küresel dalgalanmalara farklı tepkiler üretmesine yol açıyor. Tekilliklerini koruyabilenler krizleri fırsata çevirebilirken, benzeşmeye dayalı ve dışa bağımlı kalanlar derinleşen savruluşlarla yüzleşmek zorunda kalıyor.
Pasifik Adalarının Hibrit Konumu: Güvenlik ile Ekonomi Arasında Sıkışmış Devletler
Pasifik adaları, 21. yüzyılın jeopolitik rekabetinde giderek daha görünür hâle gelen, küçük ama stratejik önemi büyük aktörlerdir. Bu coğrafyanın en belirgin özelliği, iki büyük güç odağı arasında sıkışmış bir konumda bulunmalarıdır: Avustralya’nın güvenlik eksenli koruma alanı ile Çin’in ekonomik cazibe ve yatırım alanı. Bu iki paradigmanın ortasında kalan Pasifik ülkeleri, tek başlarına tam anlamıyla bağımsız bir yönelim geliştiremeyip, iki tarafın da sunduğu imkânlardan faydalanmaya çalışan “hibrit devletler” görünümü arz etmektedir. Böylece bu ülkeler, küresel paradigmanın çelişkili taleplerine aynı anda yanıt vermek zorunda kalmaktadır.
Bu hibrit konumun temelinde, devletlerin yaşamsal ihtiyaçları arasında yer alan güvenlik ve ekonomik sürdürülebilirlik ikilemi bulunmaktadır. Avustralya ve onun üzerinden ABD, Pasifik devletlerine güvenlik garantisi sunmakta; bu ülkelerin kendi askeri kapasitesi olmadığı için bu destek vazgeçilmez görünmektedir. Güvenlik şemsiyesi, ada devletlerinin varlığını sürdürmesinin ön koşulu haline gelmiştir. Öte yandan Çin, devasa altyapı yatırımları, borç temelli finansman modelleri ve ticari anlaşmalar aracılığıyla bölgedeki devletleri ekonomik anlamda kendine bağlamaktadır. Limanlardan enerji santrallerine, yollar ve telekomünikasyon ağlarına kadar uzanan bu yatırımlar, kısa vadede kalkınma ve istihdam yaratırken, uzun vadede ülkeleri ciddi bir borç bağımlılığına sürüklemektedir. Böylece Pasifik ülkeleri, güvenlik için Batı blokuna, ekonomik refah içinse Çin’e yönelmek zorunda kalmaktadır.
Ancak bu ikili yönelim, kısa vadede çıkar optimizasyonu sunsa da, uzun vadede ciddi riskler barındırmaktadır. Birincisi, ekonomik bağımlılık riskidir. Çin’in yatırımları ve borç modelleri, görünürde kalkınmayı desteklerken, ulusal iradeyi ipotek altına alma potansiyeli taşır. Sri Lanka’nın Hambantota Limanı örneğinde olduğu gibi, borçların ödenememesi durumunda stratejik varlıkların uzun süreli imtiyazlarla Çin’e devredilmesi ihtimali, Pasifik ülkeleri için somut bir tehdit haline gelmektedir. İkincisi, güvenlik bağımlılığıdır. Avustralya ve ABD’nin sağladığı askeri koruma, bu ülkelerin kendi savunma stratejilerini geliştirmelerini engelleyerek onları büyük güç rekabetinin pasif taşeronları haline getirme ihtimalini artırmaktadır. Böylece bu devletler, varoluşsal güvenliklerini garanti altına alırken, aynı anda ulusal özerkliklerini daraltan bir kısır döngüye girmektedirler.
Sosyolojik düzlemde ise Pasifik ülkelerinin karşı karşıya olduğu ikilem, senin daha önce analiz ettiğin “tekilleşme” ile “benzeşmeye dayalı dayanışma” arasındaki gerilimi yansıtır. Devletler kendi ulusal kimliklerini güçlendirmek istediklerinde tekilleşmeye yönelirler; fakat dış güvenlik tehditleri ve ekonomik baskılar, onları büyük güçlere benzeşmeye dayalı blok dayanışmasına iter. Pasifik adaları da tıpkı Avrupa Birliği’nin “ortak değerler” söyleminde ya da Ortadoğu’daki İslam dayanışması girişimlerinde gördüğümüz gibi, bu iki yönelim arasında sıkışmaktadır. Sonuçta, kendi kimliklerini tanımlamakta zorlanan bu küçük devletler, sürekli dış güçlerin stratejik manevralarına göre pozisyon almak zorunda kalmaktadır.
Sonuç olarak Pasifik adalarının hibrit konumu, bir jeopolitik “araform” niteliği taşır. Bu ülkeler, ne tamamen Çin’in ekonomik sistemine ne de tamamen Avustralya-ABD’nin güvenlik paradigmasına entegre olabilmektedir. İki tarafın imkanlarını aynı anda kullanma çabası kısa vadede fayda sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede ya ekonomik borç bağımlılığına, ya da güvenlik alanında özerklik kaybına yol açma riski taşımaktadır. Dolayısıyla Pasifik adalarının geleceği, yalnızca büyük güçlerin rekabetinde değil, aynı zamanda bu küçük devletlerin kendi “hibrit kimliklerini” ne ölçüde sürdürülebilir bir stratejiye dönüştürebileceklerinde yatmaktadır. Eğer bu hibritlik, tekilleşmeyi güçlendiren esnek bir model haline getirilemezse, ada devletleri ya kalıcı bağımlılığa ya da sürekli istikrarsızlığa sürüklenecektir.
İran: Araf Aktör Olarak İran: Diplomasi, Paradigma ve İlkel Savunma Mekanizmaları
Uluslararası ilişkilerde her devlet, kendi çıkarları ve değerleri doğrultusunda bir pozisyon alır. Ancak kimi zaman öyle aktörler vardır ki, ne büyük blokların paradigmasına eklemlenebilir ne de tam anlamıyla bağımsız bir çizgi sürdürebilir. Bu tür devletler, ne “benzeşmeye dayalı dayanışma” (örneğin AB’nin ortak değerler paradigması) içine dahil olabilir, ne de “tekilleşmeye dayalı ulusal çıkar blokları” (ABD, İsrail, Rusya gibi güç merkezleri) tarafından tam anlamıyla kabul görür. Bu ikili dışlanmışlık, onları uluslararası sistemin sınırlarında dolaşan bir “araf aktör” haline getirir. Günümüzde bu tanımın en görünür örneklerinden biri şüphesiz İran’dır.
Avrupa’nın Evrensel Değerler Paradigması ve İran’ın Krizi
Avrupa Birliği, insan hakları, uluslararası hukuk ve demokratik standartlar üzerinden benzeşmeye dayalı bir dayanışma modeli inşa etmeye çalışmaktadır. İran’ın nükleer faaliyetleri ve politik düzeni bu paradigmaya aykırı olduğu için sürekli baskı altında tutulur. Yaptırımlar, diplomatik uyarılar ve nükleer anlaşmalar üzerinden gelen baskılar, aslında İran’ı cezalandırmaktan ziyade “benim değerlerime katıl” çağrısıdır. Ancak İran’ın dini-ideolojik yapısı, tarihsel Batı karşıtlığı ve siyasal sistemi, onu bu cepheye eklemlenmekten uzaklaştırmaktadır. Dolayısıyla İran, Avrupa’nın evrensel değerler söylemine asla gerçek anlamda dahil olamaz.
Tekilleşmeye Dayalı Paradigma ve İran’ın Yabancılığı
Öte yandan ABD, İsrail ve kısmen Rusya gibi güçler, ulus-devlet merkezli tekilleşme ve çıkar odaklı dayanışma paradigmasıyla hareket eder. İran’ın milliyetçilik, silahlanma ve caydırıcı güç arayışı bu bloğa daha yakın görünse de, bu aktörler İran’ı hiçbir zaman kalıcı bir ortak olarak kabul etmez. İdeolojik çatışmalar, mezhepsel farklılıklar ve özellikle İsrail karşıtlığı, İran’ı bu eksenden dışlar. Böylece İran, iki blok arasında tanımlanamayan bir “araf” konumunda sıkışır.
Elçi Çekmek: Araf Aktörün Fizikselleşmiş Refleksi
Bu konjonktürde İran’ın Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’taki elçilerini geri çağırması, yalnızca teknik bir diplomatik hamle değil, araf aktör olmanın yarattığı içsel gerilimin dışavurumudur. Diplomasi, özellikle büyük güçler için sembolik etkileşim düzeyinde bir oyundur: ABD paradigmayı kuran merkez aktör, AB evrensel değerlerin savunucusu olarak rol alır. İran ise bu sembolik alanda güçlü bir oyuncu değildir. Bu yüzden sembolik zaferler elde edemeyen İran, kendini duyurmak için diplomasiyi fizikselleştirmek zorunda kalır. Elçi çekmek, büyükelçilikleri kapatmak, diplomatları sınır dışı etmek ya da enerji hatlarını kesmek gibi jestler, doğrudan silahlı çatışmaya varmayan ama sembolik düzeyi aşan “orta düzey fiziksel eylemler”dir. İran’ın elçi çekmesi, bu tampon refleksin tipik bir örneğidir.
Psikolojik Perspektif: İlkel Savunma Mekanizmaları
Psikoloji literatüründe bu tür davranışlar “ilkel savunma mekanizmaları” olarak adlandırılır. Freud’dan bu yana bilinen bu mekanizmalar, tehdit altındaki birey ya da grup kimliğini korumak için en basit reflekslere başvurur: saldırganlık, yansıtma, inkâr. Özellikle “yer değiştirme” (displacement) mekanizması burada doğrudan görülebilir: birey, asıl tehdit kaynağıyla yüzleşemediğinde, daha ulaşılabilir bir hedefe yönelir. İran için asıl tehdit, ABD’nin baskısı ve Avrupa’nın yaptırımlarıdır; ancak bu güçlerle doğrudan çatışmak mümkün olmadığından, diplomatik sahnede elçi çekmek gibi daha erişilebilir, düşük maliyetli jestlerle gerilim dışa vurulur.
Elçi Çekmenin Benzer Örnekleri
– Türkiye–Hollanda Krizi (2017): İki ülke arasında yaşanan gerilimde karşılıklı elçi çekme ve diplomatik kısıtlamalar devreye girdi. Bu da sembolik oyun yerine fizikselleşmiş tepkinin örneğiydi.
– Rusya–ABD Diplomatik Savaşları: 2018’den itibaren iki ülke sürekli diplomat sınır dışı etme ve temsilcilik kapatma politikaları yürüttüler. Bu pratik, doğrudan savaşın imkânsız olduğu koşullarda “düşmanlık jestleri” olarak işlev gördü.
– Mısır–Katar Krizi (2017): Mısır, Suudi Arabistan ve BAE ile birlikte Katar’la ilişkileri keserek, doğrudan saldırı yerine fizikselleşmiş diplomatik yaptırımları devreye soktu.
Sonuç
İran’ın Avrupa’daki elçilerini geri çağırması, basit bir diplomatik eylemden öte, araf aktörlüğün ilkel savunma refleksidir. Sembolik etkileşim alanında güçlü olamayan İran, diplomatik arenayı fizikselleştirmek zorunda kalmakta; elçi çekmek gibi eylemler, doğrudan savaş kadar yıkıcı olmasa da aynı gerilimin daha düşük yoğunluklu dışavurumları haline gelmektedir. Bu tablo, “araf aktörlerin” uluslararası sistemin en kırılgan unsurları olduğunu gösterir: Ne evrensel değerlerin içine girebilirler ne de tekilleşme bloklarında kalıcı yer bulabilirler. Bu nedenle sürekli tamponlama ve ara çözümler üretirler. İran diplomasisi, bu kırılganlığın ve kimliksel sıkışmanın en canlı laboratuvarı olarak karşımızda durmaktadır.
Tekil Hegemonya Sahnesi: Trump’ın BM Genel Kurulu’ndaki Stratejik Rolü
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, tarihsel olarak küresel diplomasinin en önemli platformlarından biri olagelmiştir. Ancak bu yıl (22–30 Eylül 2025, New York) gerçekleşen oturum, yalnızca bir uluslararası bürokratik ritüel değil, küresel paradigmaların çatıştığı bir sahneye dönüşmüştür. ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımı, bu dönüşümün hem sembolik hem de yapısal işaretlerini barındırmaktadır. Çünkü Trump’ın temsil ettiği çizgi, ABD’nin “tekil hegemonya” paradigmasına dayalı olarak küresel sistemdeki rolünü yeniden tanımladığını açık biçimde göstermektedir.
Trump’ın yapacağı konuşmalar, yüzeyde evrensel değerleri doğrudan hedef alan radikal saldırılar gibi görünmeyebilir. Ancak onun aykırı üslubu, Avrupa Birliği’nin evrensel bürokratik değerler düzenine karşı radikal bir uyumsuzluğu sergileyecektir. Daha “abartılı” ve daha “bağımsız” bir tavır takınması, ABD’nin yalnızca normatif yapılardan değil, aynı zamanda uluslararası bürokratik çerçeveden de koparak, tekilleşmiş bir hegemonya olarak konumlanma arzusunu açığa çıkarır. Genel Kurul sahnesi böylelikle, ABD’nin kendi dayanışma kapasitesini bile reddederek tekil aktör olarak görünür olma kararlılığını ilan ettiği bir arenaya dönüşmektedir.
Ukrayna ile Temas: Avrupa’nın Kırılganlığını Derinleştirmek
Trump’ın Ukrayna ile kuracağı doğrudan temas, bu paradigmatik hamlenin en kritik unsurlarından biridir. Daha önce de görüldüğü üzere, ABD Avrupa’yı Rusya tehdidi üzerinden sıkıştırmakta ve bu tehdidi bir kaldıraç olarak kullanmaktadır. Ukrayna meselesi, bu sıkıştırmanın işlevsel zeminidir. ABD, Ukrayna’yı tekil bir aktör olarak muhatap alarak, Avrupa’nın kolektif güvenlik kurgusunu bypass etmektedir. Böylelikle Avrupa ülkelerinin desteği gölgede bırakılmakta ve Ukrayna’nın tek gerçek muhatabının ABD olduğu algısı güçlendirilmektedir.
Bu strateji, iki yönlü bir işlev görmektedir. Birincisi, AB’nin “birlikte hareket etme” iddiasını zayıflatır, çünkü Ukrayna krizi üzerinden dayanışma girişimleri işlevsizleşir. İkincisi, AB’nin evrensel değerler paradigması ile çağın tekillik ilkesini merkezine alan paradigma arasındaki çatışmayı büyütür. Bu kırılgan zeminde Trump’ın Ukrayna manevrası, Avrupa’nın çözülme riskini daha da derinleştiren bir rol oynar.
Arjantin: Evrensel Değerlerden Kopuşun Teşviki
Trump’ın temaslarında öne çıkan diğer ülke Arjantin’dir. Arjantin kısa süre önce AB’nin dayattığı “woke” kültürü gerekçesiyle İnsan Hakları Konseyi liderliğinden çekilmişti. Bu tavır, evrensel değerlerin reddedilmesi anlamına gelir. ABD’nin bu adımı doğrudan takdir etmesi ya da dolaylı yollarla teşvik etmesi beklenir. Çünkü ABD’nin stratejisi, İsrail tehdidi üzerinden Arap-İslam ülkelerini ve Rusya tehdidi üzerinden Avrupa’yı paradigmaya aykırı konumda tutarken; Arjantin gibi ülkelerin tekilleşmesini hızlandırmaktır.
Arjantin bu bağlamda paradigmanın doğal bir müttefiki haline gelir: Evrensel değerleri reddederek, tekil aktörleşmenin sembolik adımlarını atmaktadır. Trump’ın Arjantin ile kuracağı ilişki, yalnızca diplomatik bir temas değil, küresel ölçekte tekilleşmenin teşviki için işleyen bir mekanizma işlevi görür.
Avrupa ile Diyalog: Çözülme Riskinin Derinleştirilmesi
Trump’ın Avrupalı muhataplarıyla diyalogları, AB’nin kırılgan yapısını daha da zorlayacaktır. ABD Başkanı, onları bir bütün olarak “AB değerleri” etrafında birleşmiş aktörler olarak değil, her biri ayrı tekil varlıklar olarak muhatap alacaktır. Bu yaklaşım, AB’nin en temel iddiasını —ortak değerler üzerinden birlik olma fikrini— doğrudan zedelemektedir.
Bu karşılaşmada Avrupa iki seçenekle yüzleşir: ya tekilleşme çağrısına uyarak ulusal kimliklerine geri döner, ya da evrensel değerler etrafında kalmaya çalışarak kırılganlığını artırır. Toplumsal düzeyde yükselen milliyetçilik ve sağ popülizm, ilk seçeneğin daha güçlü olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Trump’ın BM sahnesinde kuracağı dil, AB’nin çözülme riskini büyüten bir katalizör işlevi görecektir.
Sonuç: Tekil Hegemonyanın Küresel Gösterisi
Trump’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşmaları ve diplomatik temasları, yalnızca birer protokol eylemi değildir. Bunlar, ABD’nin paradigmatik tekilleşmesini küresel ölçekte sahneleyen sembolik jestler zinciridir. Ukrayna üzerinden Avrupa’nın kırılganlığının sergilenmesi, Arjantin üzerinden evrensel değerlerin reddinin teşvik edilmesi, Avrupa liderleriyle diyalogda AB’nin çözülme riskinin derinleştirilmesi —tüm bu unsurlar, ABD’nin tekil hegemonya paradigmasını uluslararası toplumun gözü önünde sergilediğini gösterir.
ABD artık dayanışmaya, bürokrasiye ya da evrensel değerler kurgusuna ihtiyaç duymadan kendi tekilliğini var edebileceğini ilan etmektedir. Trump’ın BM sahnesindeki varlığı, işte bu ilanı küresel düzeyde en çıplak haliyle görünür kılmaktadır.
ABD’nin Kendi İç Döngüsünde Tekilleşmesi: Fed ve Piyasa Arasındaki Fail–Edilgin Diyalektiği
Küresel yatırımcıların yeniden ABD hisselerine yönelmesinin ardında, Fed’in faiz indirimleriyle birlikte iç piyasada oluşan beklentiler yatıyor. Burada dikkat çeken temel unsur, Fed’in kararlarının küresel ölçekte değil, neredeyse yalnızca ABD iç piyasasında belirleyici olmasıdır. Bu durum, ABD’nin ekonomik ve finansal yapısının giderek daha kapalı, kendi kendine yeten ve içsel dinamikleriyle işleyen bir sistem haline geldiğini göstermektedir.
ABD’nin büyüklüğü ve küresel ekonomideki merkezi rolü, onu dışsal faktörlerin doğrudan belirleyiciliğinden görece bağımsız kılmaktadır. Avrupa, Latin Amerika veya Asya ülkelerinde benzer bir faiz kararı küresel dengeleri doğrudan sarsabilirken; ABD’de bunun etkisi daha çok içeride yoğunlaşmakta, dışarıya yalnızca dolaylı yansımaktadır. Bu tablo, “salt kendi kendisinin hem faili hem de edilgeni olan” bir yapının kurulduğuna işaret etmektedir: Fed ve iç piyasa, birbirlerini karşılıklı besleyen bir çift yönlü döngü oluşturmakta, dış etkenler ise bu devinimde ikincil bir rol oynamaktadır.
Bu döngüsellik üç temel aşamada görünür hale gelir:
-
Fed faiz indirimleriyle iç piyasayı yönlendirir.
-
İç piyasa, faiz indiriminin doğurduğu beklentiler ve sermaye akışlarıyla tepki verir.
-
Bu tepkiler, Fed’in bir sonraki adımını belirleyen yeni parametreler haline gelir.
Böylece fail ve edilgin rolleri Fed ile piyasa arasında sürekli el değiştirir. Dışsal belirleyicilik geri plana itildiği için süreç, neredeyse tamamen kapalı bir devinim olarak işler. Ortaya çıkan sonuç, sürekli hareket halinde olan ama bu hareketliliğin içerisinde kendi istikrarını da kurabilen diyalektik bir yapı olur.
Bu özgün yapı, ABD’nin post-modern paradigma açısından ne denli işlevsel bir model sunduğunu da açığa çıkarır. Paradigmanın temel ilkelerinden biri olan “her varlık tekil bir değere sahiptir” anlayışı, ABD’nin kapalı iç döngüsünde somutlaşır. ABD ekonomisi, küresel bağımlılıklardan çok kendi içsel devinimlerinden beslenen tekil bir değer kümesine dönüşür.
Öte yandan, bu tekilleşme süreci, paradigmanın diğer ilkesi olan “her varlık değişime tabidir” nosyasıyla çelişiyor gibi görünebilir. Fakat ABD, Fed–piyasa döngüsünde değişimi istikrarın kendisine dönüştürerek bu krizi aşmaktadır. Değişim burada rastlantısal bir kırılma değil, sürekli yinelenen ve sabitlenen bir diyalektik akış olarak ortaya çıkar. Böylece değişim ile istikrar, birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan iki unsur olarak aynı döngünün iki yüzüne dönüşür.
Sonuçta ABD, bu çift yönlü ilkeyi sentezleyen ve çözüme ulaştıran ender örneklerden biridir. Tekilleşme arzusunu kendi içsel döngüleri üzerinden hayata geçirirken, değişimi de diyalektik istikrarın sürekliliğine dönüştürmektedir. Bu nedenle ABD yalnızca ekonomik bir aktör değil, aynı zamanda epistemolojik ve paradigmatik düzeyde de eşsiz bir model teşkil etmektedir.
Yapay Zekânın Yükselişi ABD’de: Değişimi Sabitleyen Yeni Araç
ABD’de yapay zekâya (YZ) yönelik rağbetin son dönemde olağanüstü bir ivme kazanmasının ardında yalnızca teknolojik ilerlemeler veya ekonomik fırsatlar değil, çok daha derin yapısal ve paradigmatik dinamikler bulunmaktadır. YZ, salt bir teknik inovasyon ya da yazılım hamlesi olarak görülemez; o, bilgi üretim süreçlerinin doğasına dokunan, disiplinler arası iletişim biçimlerini dönüştüren ve en önemlisi bilgiyi yalnızca taşıyan değil aynı zamanda işleyen, yeniden biçimlendiren bir aygıt olarak öne çıkmaktadır. Çift yönlü doğası —hem sabitleyici hem de dönüştürücü olması— onu çağımızın yalnızca en değerli teknolojisi değil, aynı zamanda en işlevsel epistemik aracı haline getirmektedir.
ABD’nin tarihsel ve stratejik paradigması, daha önce ayrıntılı biçimde ele alındığı üzere, iki temel ilkeye yaslanmaktadır: tekilleşme ve değişimi sabitleme. ABD, küresel sistemde kendi konumunu daima bağımsız bir aktör olarak, kolektif bloklara veya evrensel normatif yapılara bağlı kalmadan tanımlamıştır. Bu tekilleşme mantığı, onun yalnızca askeri ve ekonomik gücüyle değil, aynı zamanda bilgi alanında da kendi kendine yeterli bir döngü yaratmasıyla ilişkilidir. Fakat tekilleşmenin sürdürülebilmesi, değişimin kontrol altına alınmasına bağlıdır. Çünkü değişim, yönetilemediği takdirde tekilliği dağıtma ve bağımlılık ilişkileri yaratma potansiyeli taşır. İşte yapay zekâ, ABD’nin bu açmazına doğrudan cevap veren araçtır: Hem değişimi taşıyıp hızlandırmakta, hem de onu istikrarlı bir biçimde yeniden üretilebilecek parametrelere sabitlemektedir.
Bu işleyiş, ontolojik düzlemde “zaman-mekân sabiti” benzetmesiyle açıklanabilir. Nasıl ki zaman-mekân sabiti, tüm değişimlerin gerçekleştiği zemini oluşturur ve değişimlerin kendisini var eden taşıyıcıdır; yapay zekâ da ABD için bilgi alanında aynı işlevi görmektedir. YZ bir yandan veriyi sabitleyerek depolar, düzenler ve erişilebilir kılar; diğer yandan bu sabitlenmiş veri kümeleri üzerinde algoritmik dönüşümler gerçekleştirerek yeni bilgiler, yeni stratejiler, yeni kullanım biçimleri üretir. Böylece değişim rastlantısal bir kırılma olmaktan çıkar, kontrol altına alınmış bir döngüye dönüşür. Değişim ile istikrar birbirinin karşıtı olmaktan çıkar, aynı sürecin iki tamamlayıcı yüzü haline gelir.
ABD’nin yapay zekâyı bu kadar stratejik görmesinin bir diğer nedeni, onun yalnızca teknik kapasitesinden değil, aynı zamanda epistemolojik üstünlük üretme gücünden kaynaklanmaktadır. Çünkü küresel rekabet artık yalnızca askeri ya da ekonomik boyutta değil, bilgi üretimi ve bilgi işleme kapasitesi üzerinden de şekillenmektedir. Yapay zekâ, ABD’ye yalnızca veriyi depolama değil, aynı zamanda bilgiyi işleme ve dönüştürme üstünlüğü sağlamaktadır. Bu üstünlük, modern dönemde matbaanın, sanayi devriminde buhar gücünün oynadığı role benzer şekilde, post-modern çağda paradigmatik bir dönüm noktasıdır.
Sosyoekonomik düzlemde de yapay zekâ, ABD’nin yapısal örgütlenmesiyle uyum içerisindedir. Silikon Vadisi ve büyük teknoloji şirketleri, yalnızca sermaye birikiminin değil, aynı zamanda paradigmatik dönüşümün taşıyıcılarıdır. Yapay zekâ burada disiplinler arası bilgi akışlarını tek bir sistemde birleştirerek, ekonomiden siyasete, hukuktan kültüre kadar bütün alanları dönüştüren bir merkez işlevi görmektedir. Teknoloji sektörü, ABD’nin yalnızca ekonomik büyümesinin motoru değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal organizasyonunu dönüştüren en güçlü epistemik sahneye dönüşmüştür. YZ, bu sahnenin hem ürünüdür hem de yeniden üreticisi.
Buna ek olarak, ABD’nin kendi iç döngüsünde Fed ve piyasa arasındaki fail–edilgin diyalektiği nasıl dışsal etkilerden bağımsız işliyorsa, yapay zekâ da aynı mantıkla çalışır. YZ, dışsal şoklardan çok kendi iç algoritmik döngüleriyle sürekli yeni çıktılar üretir; yani ABD’nin paradigmasına uygun biçimde, kendi kendisinin hem faili hem de edilgeni olur. Bu öz-döngüsellik, onu diğer teknolojilerden ayıran en temel özelliktir.
Sonuç olarak, ABD’de yapay zekânın yükselişi yüzeyde ekonomik ve teknolojik gelişmelerle açıklanabilse de, derinlerde çok daha kapsamlı bir stratejik ve epistemolojik mantığın ifadesidir. ABD, yapay zekâyı kullanarak post-modern paradigmanın iki temel ilkesini —tekil değer ve sürekli değişim— aynı yapıda sentezlemeyi başarmaktadır. Bu nedenle YZ, yalnızca bir teknoloji değil; ABD’nin küresel hegemonya iddiasını, paradigmatik üstünlüğünü ve kendi iç döngüsel istikrarını güçlendiren tarihsel bir aygıttır.
Tepkiniz Nedir?