Yanardağ: Riskin Şimdiye Çöktüğü Zaman
Yanardağı, geleceğe ait bir tehlike olarak değil; riskin, belleğin ve bekleyişin **şimdi içinde yoğunlaştığı** bir zaman paradigması olarak ele alan bu metin, geçmiş–gelecek ayrımının nasıl çöktüğünü ve zamanın yalnızca şimdi üzerinden nasıl kurulduğunu gösterir.
1. Yanardağın Ontolojik Statüsü: Tehdidin Olay Değil Varlık Olarak Mevcudiyeti
1.1. Tehdidin Ansal Değil Süreğen Niteliği
Yanardağ, tehlikenin yalnızca gerçekleştiği anda ortaya çıktığı bir doğa olayı değildir; tehlike, yanardağın varlığının ayrılmaz bir kipliği olarak, sürekli ve kesintisiz biçimde mevcuttur. Burada tehdit, dışsal bir etkenin tetiklediği geçici bir durum olarak değil, yanardağın maddi varoluşuna içkin bir nitelik olarak düşünülmelidir. Yanardağ, patlamadığı zamanlarda “tehlikesiz” değildir; yalnızca aktüel yıkım üretmeyen bir yoğunluk durumundadır. Tehlike, patlama anıyla başlamaz; patlama, zaten var olan tehlikenin belirli bir eşiği aşarak görünürlük kazanmasından ibarettir.
Bu nedenle yanardağda tehdit, olaysal bir kopuşla özdeşleştirilemez. Tehdit, belirli bir zamansal noktada aniden beliren bir durum değil; zamana yayılmış, sürekli bir mevcudiyet hâlidir. Yanardağın tehlikeli oluşu, gelecekte meydana gelebilecek bir olaya dair bir varsayım değil, şimdi içinde işleyen maddi süreçlerin zorunlu sonucudur. Yer kabuğunun altında biriken magma, artan basınç, gazların sıkışması ve ısının yükselmesi, tehlikenin ertelenmiş bir ihtimal değil, devam eden bir gerçeklik olduğunu gösterir. Bu süreçler, herhangi bir patlama gerçekleşmese dahi durmaz; yalnızca görünür yıkım üretmedikleri için çoğu zaman göz ardı edilirler.
Yanardağın ontolojik özgünlüğü tam olarak burada ortaya çıkar: Tehlike, varlığa sonradan eklenen bir özellik değildir; varlığın kendisiyle birlikte gelir. Yanardağ, “patlayabilen bir dağ” değil; potansiyeli sürekli olarak taşıyan ve bu potansiyeli maddi süreçler yoluyla canlı tutan bir oluşumdur. Tehdit, bu potansiyelin askıya alınmış hâli değildir; potansiyel, zaten aktiftir, yalnızca henüz nitel bir dönüşüm üretmemektedir. Bu durum, tehlikenin yokluğu ile tehlikenin gerçekleşmemesi arasındaki farkı ontolojik düzeyde keskinleştirir.
Burada süreğenlik, basit bir zamansal devamlılık anlamına gelmez. Süreğenlik, tehlikenin her an orada olması değil, her an işliyor olmasıdır. Yanardağda tehdit, pasif bir bekleyiş hâlinde değildir; sürekli olarak kendi koşullarını üretir, yoğunlaştırır ve yeniden düzenler. Bu nedenle yanardağın tehlikesi, yalnızca ölçülebilen risk parametrelerine indirgenemez. Tehdit, istatistiksel bir olasılık değil; maddi süreçlerin kendisidir. Olasılık hesapları, bu süreçlerin yalnızca temsilidir; sürecin kendisi değildir.
Bu ontolojik süreğenlik, yanardağı diğer tehlike biçimlerinden ayıran temel farklardan birini oluşturur. Çoğu doğal tehlike, ancak belirli koşullar bir araya geldiğinde ortaya çıkar; yanardağda ise koşullar, varlığın kendisiyle birlikte taşınır. Yanardağ, tehlikenin potansiyel olarak bulunabileceği bir zemin değil; tehlikenin zaten fiilen mevcut olduğu bir yapıdır. Burada “fiilî” olmak, yıkımın gerçekleşmiş olması anlamına gelmez; fiilîlik, maddi süreçlerin kesintisiz işleyişini ifade eder.
Bu nedenle yanardağ, tehlikeyi geleceğe erteleyen bir yapı olarak değil, tehlikeyi şimdi içinde barındıran bir varlık olarak düşünülmelidir. Patlama anı, tehlikenin başladığı an değildir; yalnızca tehlikenin artık bastırılamadığı, yoğunluğun nitel bir dönüşüm yarattığı andır. Yanardağın tehlikesi, bu ana indirgenemez; çünkü bu anı mümkün kılan bütün koşullar, ondan önce ve ondan bağımsız olarak zaten mevcuttur. Tehlike burada bir olay değildir; olay, tehlikenin belirli bir eşiği aşarak görünür hâle gelmesidir.
Yanardağın ontolojik statüsü bu bağlamda, tehdidi istisnai bir durum olmaktan çıkarır. Tehdit, beklenmedik bir kesinti değil; varlığın kendisiyle birlikte süreklilik kazanan bir gerçekliktir. Yanardağ, bu süreklilik sayesinde, tehlikenin ancak gerçekleştiğinde “var” olduğu yönündeki yaygın algıyı çözer. Tehlike, gerçekleşmeden önce de vardır; çünkü varlık, onu sürekli olarak üretmektedir. Bu üretim durmadığı sürece, patlama olsun ya da olmasın, yanardağ tehlikelidir.
1.2. Potansiyel–Aktüel Geçişin Maddi Görünürlüğü
Yanardağı ontolojik açıdan ayrıksı kılan temel özelliklerden biri, potansiyel ile aktüel arasındaki geçişin soyut bir varsayım olarak kalmaması, doğrudan maddi süreçler aracılığıyla görünür hâle gelmesidir. Çoğu doğal ve toplumsal fenomende potansiyel, ancak geriye dönük olarak ya da teorik çıkarımlar yoluyla kavranabilir; aktüel hâl ise aniden belirir ve potansiyeli adeta geride bırakır. Yanardağda ise bu ayrım çözümlenir. Potansiyel, gizlenmiş ya da bastırılmış bir durum değildir; aksine, sürekli olarak kendini açığa vuran, sızan ve izlenebilir bir yoğunluk biçimi olarak var olur.
Burada potansiyel, edilgin bir “olabilirlik” anlamına gelmez. Potansiyel, maddi süreçlerin aktif biçimde işlediği, enerji biriktirdiği ve kendini yeniden örgütlediği bir hâlidir. Yer altındaki magma hareketleri, basınç artışı, gaz salınımları ve ısısal değişimler, potansiyelin soyut bir ihtimal olmadığını; aksine maddi gerçekliğin bizzat kendisi olduğunu gösterir. Bu süreçler, henüz aktüel bir patlama üretmemiş olsalar bile, potansiyelin fiilen etkin olduğunu ortaya koyar. Potansiyel burada “beklemede” değildir; sürekli olarak çalışmaktadır.
Bu durum, potansiyel ile aktüel arasındaki ilişkinin klasik hiyerarşisini bozar. Potansiyel, aktüelin öncesinde yer alan, yalnızca onun gerçekleşmesini bekleyen ikincil bir durum olmaktan çıkar. Yanardağda potansiyel, aktüelleşmeye doğru ilerleyen bir gölge değil; kendi başına fenomenal bir gerçekliktir. İnsan, bu potansiyeli yalnızca bilimsel ölçümlerle değil, duyusal ve çevresel belirtiler aracılığıyla da algılayabilir. Toprağın ısınması, gaz kokuları, küçük sarsıntılar ve yüzeydeki deformasyonlar, potansiyelin kendisini duyurmasının yollarıdır.
Bu maddi görünürlük, potansiyeli epistemik bir kategori olmaktan çıkararak ontolojik bir statüye yerleştirir. Potansiyel, burada yalnızca bilinen bir şey değil; deneyimlenen bir şeydir. İnsan, henüz bir patlama yaşamamış olsa bile, patlamaya doğru ilerleyen bir sürecin içinde yaşadığını bilir. Ancak bu bilme, soyut bir öngörüden ibaret değildir; maddi çevreyle kurulan doğrudan ilişki içinde şekillenir. Potansiyel, bu anlamda, aktüelin yokluğunda bile algısal olarak mevcuttur.
Yanardağda aktüel hâl, bu sürecin mutlak bir kopuşu olarak ortaya çıkmaz. Patlama, potansiyelin ortadan kalkması değil; potansiyelin belirli bir yoğunluk düzeyini aşarak nitel bir dönüşüm üretmesidir. Aktüel, potansiyelin karşıtı değil; onun aşırı yoğunlaşmış biçimidir. Bu nedenle patlama anı, potansiyel ile aktüel arasında keskin bir sınır çizmez; yalnızca görünürlüğün, hızın ve etki alanının dramatik biçimde artmasına yol açar.
Bu geçişin izlenebilir olması, yanardağı yalnızca jeolojik değil, ontolojik açıdan da ayrıksı kılar. Potansiyel ile aktüel arasındaki ilişki, burada teorik bir ayrım olmaktan çıkar; maddi süreçler üzerinde adım adım takip edilebilir bir hâl alır. İnsan, felaketin yalnızca gerçekleşmiş hâlini değil, gerçekleşmeye doğru ilerleyen dinamiğini de deneyimler. Bu deneyim, olayın kendisinden bağımsız olarak, geçişin bizzat kendisini fark edilir kılar.
Potansiyelin bu şekilde görünür olması, zaman algısını da dönüştürür. Çünkü potansiyel artık geleceğe ertelenmiş bir olasılık değil, şimdi içinde işleyen bir gerçekliktir. Aktüel hâl, bu gerçekliğin ani bir ihlali değil; onun uzun süreli birikiminin dışavurumudur. Yanardağ, bu anlamda, potansiyelin gizlenmediği, saklanmadığı ve bastırılmadığı nadir doğal yapılardan biridir. Potansiyel, sürekli olarak yüzeye yaklaşır; aktüel ise bu yaklaşmanın kaçınılmaz bir yoğunlaşma noktası olarak belirir.
Bu nedenle yanardağ, potansiyel–aktüel ayrımının soyut bir felsefi şema olmaktan çıkıp, maddi dünyada izlenebilir bir süreç hâline geldiği bir yoğunlaşma alanı oluşturur. Burada geçiş, bir sıçrama değil; sızma, yoğunlaşma ve eşik aşımı biçiminde işler. Potansiyel, aktüele dönüşmeden önce defalarca kendini gösterir; aktüel ise potansiyelin ani bir inkârı değil, onun artık geri döndürülemez hâle gelmiş biçimidir.
1.3. Diğer Doğal Afetlerle Ontolojik Karşıtlık
Yanardağın ontolojik özgünlüğü, ancak diğer doğal afetlerle karşılaştırıldığında tüm açıklığıyla belirginleşir. Deprem, sel, fırtına gibi afetlerde tehlike, çoğunlukla olaysal bir yapı içinde belirir. Bu tür afetlerde potansiyel elbette vardır; fay hatları gerilim biriktirir, nehir yatakları taşkın ihtimali taşır, atmosferik sistemler enerji depolar. Ancak bu potansiyel, fenomenal düzlemde çoğu zaman gizlidir. İnsan, bu potansiyeli doğrudan deneyimlemez; onu ancak bilimsel modeller, istatistiksel öngörüler ve soyut risk hesapları aracılığıyla bilir. Afet anı geldiğinde ise potansiyel, bir anda ve kesintili biçimde aktüelleşir.
Bu nedenle söz konusu afetlerde deneyimlenen şey, geçiş değil, kopuştur. Afet, zamansal olarak bir “önce” ve “sonra” ayrımı üretir. O ana kadar süren gündelik düzen, bir anda askıya alınır ve yeni bir gerçeklik dayatılır. Potansiyel ile aktüel arasındaki ilişki, bu yapıda süreklilik arz etmez; potansiyel, epistemik bir arka plan olarak kalır, aktüel ise fenomenal sahneyi bir anda işgal eder. İnsan, bu süreçte geçişi yaşamaz; yalnızca sonucu yaşar. Afet, bilincin karşısına, hazırlanma sürecini deneyimleme imkânı tanımadan çıkar.
Yanardağ bu şemayı kökten bozar. Yanardağda afet, dışarıdan gelen ani bir müdahale değildir; içkin bir yoğunlaşmanın görünür hâle gelmesidir. Burada potansiyel, olaysal bir arka plan olarak kalmaz; sürekli olarak yüzeye yaklaşır, kendini maddi belirtiler aracılığıyla duyurur ve algılanabilir kılar. Bu nedenle yanardağda afet, bir kopuş olmaktan ziyade, süreçsel bir gerilim olarak yaşanır. Patlama, bu gerilimin bir anda ortaya çıkması değil; uzun süreli bir yoğunlaşmanın nitel bir eşiği aşmasıdır.
Bu karşıtlık, insan deneyimini de radikal biçimde dönüştürür. Depremde, selde ya da fırtınada insan, çoğu zaman “hazırlıksız yakalanır”. Hazırlık, teorik ve kurumsal düzeyde mümkündür; fakat fenomenal düzeyde afet, sürpriz niteliğini korur. Yanardağda ise insan, tehditle birlikte yaşar. Tehdit, yalnızca gerçekleştiği anda değil, gerçekleşmeye doğru ilerlerken de bilincin içindedir. Günlük hayat, bu ilerleyen tehdidin gölgesinde sürdürülür. Bu durum, afetin yalnızca fiziksel değil, ontolojik bir deneyime dönüşmesine yol açar.
Diğer afetlerde potansiyel ile aktüel arasındaki geçiş atlamalıdır; yanardağda ise bu geçiş izlenebilir, zamansal ve kademelidir. Bu kademelilik, tehdidi soyut bir ihtimal olmaktan çıkarır. Tehdit, ne tamamen geleceğe ertelenebilir ne de tamamen şimdiye indirgenebilir; tehdit, şimdi içinde yoğunlaşan bir süreç olarak var olur. Bu süreç, insanı sürekli olarak eşik fikriyle karşı karşıya bırakır: Henüz olmamış olan, artık olmaya çok yakındır; fakat tam olarak da olmamıştır.
Bu nedenle yanardağ, doğal afetler arasında yalnızca teknik açıdan değil, ontolojik açıdan da istisnai bir konuma yerleşir. Diğer afetlerde “afet anı” merkezi bir rol oynarken, yanardağda merkezi olan şey “afet süreci”dir. Afet, burada tekil bir olay değil; zaman içinde örülen bir oluş hâlidir. Bu oluş, potansiyelin sürekli görünür olması nedeniyle, aktüelin baskınlığını görece olarak zayıflatır. Yıkım gerçekleştiğinde bile, yaşanan şey bütünüyle yeni değildir; çünkü yıkım, uzun süredir hissedilen bir gerilimin yoğunlaşmış biçimidir.
Bu ontolojik karşıtlık, yanardağı yalnızca bir doğa olayı olmaktan çıkarır. Yanardağ, tehlikenin nasıl var olduğu, nasıl algılandığı ve nasıl deneyimlendiği sorularını aynı anda gündeme getiren bir yapı hâline gelir. Diğer afetler, insanı aniden “felaketin içine” atarken; yanardağ, insanı felaketle birlikte yaşatır. Bu birlikte-yaşama hâli, tehdidi olağanüstü bir kesinti olmaktan çıkarır, fakat aynı zamanda onu daha derin ve daha sarsıcı bir gerçekliğe dönüştürür.
2. Yanardağda Afetin Süreç Olarak Kurulması
2.1. Afetin “An” Değil “Oluş” Olarak Yapılanması
Yanardağ bağlamında afet, zamansal olarak izole edilebilecek tekil bir “an” olarak kavranamaz. Afet, burada bir patlama anına indirgenmiş ani bir kırılma değil; zamana yayılan, kademeli biçimde yoğunlaşan ve aşama aşama örülen bir oluş hâlidir. Bu oluş, başlangıcı ve bitişi net biçimde ayrıştırılabilen bir çizgisel süreç değildir; tersine, maddi süreçlerin iç içe geçerek yarattığı sürekli bir gerilim alanıdır. Patlama, bu alanın yalnızca en görünür ve en yıkıcı momentidir; fakat afetin kendisi, bu momentten ibaret değildir.
Bu nedenle yanardağda afet, “oldu” ya da “olmadı” gibi ikili bir ayrımla tanımlanamaz. Afet, patlama gerçekleşmeden çok önce başlamış durumdadır. Magmanın yer kabuğu altında hareketlenmesi, basıncın artması, gazların birikmesi ve ısının yükselmesi, afetin henüz aktüel bir biçim almamış olmasına rağmen fiilen işlediğini gösterir. Bu süreçler, afetin gelecekteki bir olaydan ziyade, şimdi içinde süren bir oluş olduğunu ortaya koyar. Afet, burada bir beklenti değil; devam eden bir yoğunlaşmadır.
“An” kavramı, çoğu afet türünde merkezi bir rol oynar. Deprem anı, selin taştığı an, fırtınanın vurduğu an, afet deneyimini zamansal olarak sabitler. Bu an, öncesi ve sonrası arasındaki keskin ayrımı kurar. Yanardağda ise bu sabitleme mümkün değildir. Patlama anı, afetin merkezi olmaktan çok, zaten süren bir oluşun belirli bir eşiği aşmasıdır. Afet, bu eşik aşılmadan önce de vardır; eşik aşıldıktan sonra da yalnızca biçim değiştirir.
Bu durum, afetin ontolojik yapısını kökten dönüştürür. Afet, dışarıdan gelen bir müdahale değil; varlığın kendi iç dinamiklerinden türeyen bir süreçtir. Yanardağ, afet üretme kapasitesini sonradan kazanmaz; bu kapasite, onun maddi yapısına içkindir. Afetin “oluş” olarak kavranması, bu içkinliği görünür kılar. Afet, burada bir sonuç değil; bir süreçtir. Sonuç olarak adlandırılan patlama, bu sürecin yalnızca en yoğun ve geri döndürülemez biçimidir.
Bu süreçsel yapı, insanın afetle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Afet, bir anda karşılaşılan bir felaket olmaktan çıkar; uzun süreli bir birlikte-yaşama deneyimine dönüşür. İnsan, afetin henüz gerçekleşmemiş olduğunu bilse bile, afetin içinde yaşadığını hisseder. Günlük hayat, bu oluşun etkisi altında sürdürülür; normal ile anormal arasındaki sınır belirsizleşir. Afet, olağanüstü bir kesinti değil; olağanlığın içine sızmış bir yoğunluk hâline gelir.
Afetin oluş olarak kurulması, zamansal algıyı da değiştirir. Zaman, burada patlama anına doğru akan bir çizgi değildir. Zaman, afetin maddi süreçleriyle birlikte genişleyen, sıkışan ve yeniden örgütlenen bir alan hâline gelir. Bekleme, bu bağlamda pasif bir durum değildir; bekleme, afetin işleyişine dahil olmanın bir biçimidir. Beklenen şey, henüz olmamış olsa bile, şimdiyi şekillendirir. Afet, bu nedenle geleceğe ait bir olay olmaktan çıkar; şimdi içinde işleyen bir gerçeklik hâlini alır.
Yanardağda afetin oluş olarak kavranması, yıkımı ikincil kılar. Yıkım, elbette vardır; ancak yıkım, afetin tanımı değil, yoğunlaşmasının bir sonucudur. Asıl belirleyici olan, yıkımdan önceki süreçtir. Bu süreç, potansiyelin nasıl biriktiğini, nasıl görünür hâle geldiğini ve nasıl geri döndürülemez bir noktaya ulaştığını gösterir. Afet, bu birikimin kendisidir; patlama ise bu birikimin artık başka bir biçimde sürdürülememesi durumudur.
Bu nedenle yanardağ, afeti “olay” olarak düşünmeye alışmış zihni zorlar. Afet, burada zamansal olarak izole edilebilen bir an değil; süreklilik arz eden bir oluş hâlidir. Bu oluş, ne tamamen aktüeldir ne de tamamen potansiyel; ikisi arasında gidip gelen, fakat her iki düzlemi de aynı anda taşıyan bir yoğunluk alanıdır. Yanardağ, afetin bu hibrit yapısını maddi olarak görünür kılan nadir doğal oluşumlardan biridir.
2.2. Patlama Öncesi Fenomenlerin Ontolojik Rolü
Yanardağda afetin süreçsel yapısı, patlama öncesi fenomenlerin taşıdığı ontolojik işlev üzerinden açık biçimde görünür hâle gelir. Gaz çıkışları, ısı artışı, sismik titreşimler ve lav hareketleri, çoğu zaman “öncü belirtiler” ya da “uyarı işaretleri” olarak adlandırılır. Ancak bu adlandırma, söz konusu fenomenlerin ontolojik ağırlığını hafifletir. Bu belirtiler, yaklaşan bir olayın habercisi olmaktan ziyade, afetin kendisinin henüz aktüel biçim kazanmamış hâlleridir. Yani bunlar, afetin öncesinde yer alan nötr işaretler değil; afetin bizzat işleyen parçalarıdır.
Bu noktada “önce” ve “sonra” ayrımı anlamsızlaşır. Gaz çıkışı, ısınma ya da küçük sarsıntılar, afetin henüz başlamadığını değil; afetin hâlihazırda işlediğini gösterir. Bu fenomenler, potansiyelin soyut bir olasılık olmadığını, maddi gerçekliğin içinde etkin biçimde var olduğunu ortaya koyar. Afet, bu aşamada henüz yıkıcı değildir; fakat yıkım üretmemesi, onun ontolojik olarak mevcut olmadığı anlamına gelmez. Afet, burada düşük yoğunluklu fakat süreğen bir hâl alır.
Bu fenomenlerin taşıdığı en kritik özellik, algılanabilir olmalarıdır. İnsan, henüz bir patlama yaşamamış olsa bile, çevredeki değişimleri fark eder. Toprağın ısınması, havadaki gaz kokusu, küçük ama tekrar eden titreşimler, potansiyelin kendini gizlemeden dışa vurduğunu gösterir. Bu algılanabilirlik, potansiyeli yalnızca bilimsel bir kategori olmaktan çıkarır; potansiyel, duyusal ve deneyimsel bir gerçeklik hâline gelir. İnsan, afetin gelecekte olacağını bilmez; afetin şu anda ilerlediğini hisseder.
Bu nedenle patlama öncesi fenomenler, risk iletişimi bağlamında değerlendirilebilecek ikincil göstergeler değildir. Onlar, afetin zaman içinde nasıl kurulduğunu gösteren ontolojik işaretlerdir. Bu işaretler, potansiyelin aktüelleşmeye doğru ilerlediğini değil; potansiyelin zaten etkin olduğunu ortaya koyar. Patlama, bu etkinliğin ani bir başlangıcı değil; artık başka bir biçimde sürdürülemeyen bir yoğunlaşma düzeyidir.
Bu süreçte henüz “aktüel bir afet” olmadığı sıklıkla söylenir. Ancak bu ifade, yalnızca yıkımın gerçekleşmemiş olmasına dayanır. Oysa ontolojik açıdan bakıldığında, afetin aktüelliği yalnızca yıkım üretmesiyle tanımlanamaz. Afet, maddi süreçlerin belirli bir eşiği aşarak geri döndürülemez hâle gelmesiyle aktüel olur; fakat bu eşikten önce de afet vardır. Bu aşamada afet, yarı-gerçekleşmiş bir hâl alır. Ne tamamen potansiyel ne de tamamen aktüeldir; ikisini aynı anda taşıyan bir yoğunluk biçimi olarak işler.
Bu yarı-gerçekleşmişlik, afetin deneyimlenme biçimini de dönüştürür. İnsan, henüz felaketin yıkıcı sonuçlarıyla karşılaşmamış olsa bile, afetle birlikte yaşar. Günlük yaşam, bu maddi belirtilerin gölgesinde sürer. Bekleme, pasif bir ertelenme değil; sürekli tetikte olma hâline dönüşür. Afet, geleceğe ertelenmiş bir olay olmaktan çıkar; şimdinin içine sızmış bir gerçeklik hâlini alır.
Patlama öncesi fenomenlerin ontolojik rolü tam da burada belirleyicidir. Bu fenomenler, afetin henüz “olmamış” olduğu yönündeki rahatlatıcı yanılsamayı bozar. Afet, burada ya vardır ya yoktur gibi bir ikilikle kavranamaz. Afet, dereceli, yoğunluklu ve zamana yayılan bir süreçtir. Patlama öncesi belirtiler, bu sürecin düşük yoğunluklu ama açık biçimde işleyen hâlleridir.
Bu nedenle yanardağ, afeti yalnızca sonuç üzerinden tanımlamaya alışmış bakışı çözer. Gaz çıkışı, titreşim ve ısınma, gelecekte olacak bir şeyin habercisi değil; hâlihazırda olan bir şeyin farklı yoğunluk biçimleridir. Afet, bu fenomenlerle birlikte zaten başlamıştır; patlama ise bu başlangıcın dramatik bir yoğunlaşmadan başka bir şey değildir.
2.3. Eşik Kavramı ve Aktüelleşme
Yanardağ bağlamında patlama, afeti başlatan mutlak bir başlangıç noktası olarak değil; uzun süredir işleyen bir sürecin nitel bir eşiği aşması olarak kavranmalıdır. Bu eşik, zaman içinde yavaş yavaş biriken maddi yoğunlukların artık aynı biçimde sürdürülemez hâle geldiği noktayı temsil eder. Eşik aşımı, yeni bir sürecin başlamasından ziyade, mevcut sürecin zorunlu bir dönüşüm geçirmesidir. Patlama, bu dönüşümün en görünür ve en şiddetli biçimi olarak ortaya çıkar; fakat ontolojik olarak yeni bir şey başlatmaz.
Bu nedenle eşik, dışsal bir tetikleyiciyle açıklanamaz. Yanardağda eşik, içeriden örülen bir zorunluluğun sonucudur. Magmanın yükselmesi, basıncın artması, gazların sıkışması ve yer kabuğunun gerilmesi, eşik fikrini soyut bir kavram olmaktan çıkarır. Eşik, maddi süreçlerin belirli bir yoğunluk düzeyine ulaşmasıyla birlikte kendini dayatan bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, ne rastlantısaldır ne de zamansal olarak keyfîdir; eşik, sürecin kendi iç dinamiklerinden türeyen bir kırılma noktasıdır.
Eşik aşımı, potansiyelin aktüele “dönüşmesi” şeklinde düşünülmemelidir. Burada potansiyel ortadan kalkmaz; aktüel hâl, potansiyelin inkârı değildir. Aksine aktüel, potansiyelin artık bastırılamayan, geri çekilemeyen ve başka bir biçimde taşınamayan hâlidir. Patlama, potansiyelin sona ermesi değil; potansiyelin yoğunluk kazanarak yeni bir varlık kipine geçmesidir. Bu geçiş, süreksiz bir sıçrama gibi görünse de, arkasında kesintisiz bir birikim süreci taşır.
Bu bağlamda aktüelleşme, zamansal olarak izole edilebilen bir an olmaktan çıkar. Patlama anı, yalnızca görünürlüğün dramatik biçimde arttığı bir noktadır. Ontolojik olarak belirleyici olan, bu anın öncesinde biriken yoğunluklardır. Eşik, bu yoğunlukların toplam etkisinin, mevcut maddi yapının sınırlarını aşmasıyla oluşur. Bu aşım, sürecin rastlantısal bir kırılması değil; zorunlu bir yeniden örgütlenmesidir.
Eşik kavramı, afetin nasıl deneyimlendiğini de belirler. İnsan, eşik aşılmadan önce, sürekli bir belirsizlik içinde yaşar. Henüz patlama olmamıştır; fakat artık olmaması da garanti değildir. Bu ara hâl, ne tam bir güvenlik ne de tam bir felaket durumudur. Eşik, bu ara hâli ontolojik olarak sabitler. Afet, burada bir gelecek ihtimali olarak değil; şimdide giderek yoğunlaşan bir zorunluluk olarak algılanır. Bekleme, bu nedenle pasif bir erteleme değil; geri döndürülemezliğe doğru ilerleyen bir gerilim hâlidir.
Patlama gerçekleştiğinde, sıklıkla “eşik aşıldı” denir. Ancak bu ifade, çoğu zaman eşikten önceki sürecin ontolojik ağırlığını perdeleyerek, patlamayı merkezi bir olay hâline getirir. Oysa eşik, patlamayla birlikte ortaya çıkmaz; patlama, eşik zaten aşılmış olduğu için meydana gelir. Eşik, patlamanın nedeni değil; patlamayı zorunlu kılan koşulların maddi ifadesidir.
Bu nedenle yanardağda aktüelleşme, yeni bir durumun başlaması değil; mevcut durumun artık sürdürülemez hâle gelmesidir. Afet, eşik aşımıyla birlikte görünürlük kazanır; fakat ontolojik olarak zaten vardır. Eşik, bu varlığın nitel bir dönüşüm geçirdiği noktadır. Potansiyel ve aktüel arasındaki ayrım, bu noktada keskinleşmez; aksine iç içe geçer. Aktüel, potansiyelin karşıtı değil; onun aşırı yoğunlaşmış hâli olarak belirir.
Yanardağ, eşik kavramını bu şekilde maddi olarak görünür kılar. Eşik, soyut bir sınır ya da teorik bir eşik değeri değildir; maddi süreçlerin zorunlu olarak ulaştığı bir yoğunluk düzeyidir. Bu düzey aşıldığında, süreç başka bir biçimde devam etmek zorunda kalır. Patlama, bu zorunluluğun en radikal ifadesidir; fakat afetin özü, patlamanın kendisinde değil, eşiğe doğru ilerleyen sürecin tamamında yer alır.
3. Yanardağın Özgül Konumu: Potansiyelden Aktüele Süreçsel Geçiş
3.1. Atlamalı ve Süreçsel Geçiş Ayrımı
Yanardağın ontolojik özgünlüğü, potansiyelden aktüele geçişin nasıl gerçekleştiği sorusunda kristalleşir. Çoğu doğal afette bu geçiş atlamalıdır: Potansiyel, uzun süre soyut ve geri planda kalır; aktüel ise bir anda, kesintili ve dayatıcı biçimde sahneye çıkar. Depremde yer kabuğu gerilimi, selde suyun birikimi, fırtınada atmosferik enerji, çoğu zaman fenomenal düzlemde görünmezdir. İnsan bu potansiyeli bilir, hesaplar, öngörür; fakat yaşamın duyusal dokusunda doğrudan deneyimlemez. Aktüel hâl ortaya çıktığında ise potansiyel, sanki hiç var olmamış gibi geride kalır; deneyimlenen şey yalnızca sonuçtur.
Bu atlamalı yapı, afet deneyimini zamansal olarak parçalar. Önce sakin bir “önce”, ardından ani bir “sonra” belirir. Geçişin kendisi yaşanmaz; yalnızca kesinti hissedilir. Potansiyel ile aktüel arasındaki ilişki, bu nedenle bilinç düzeyinde süreksizdir. İnsan, felaketin nedenlerini geriye dönük olarak düşünür; fakat felaketin oluşunu, yani geçişi deneyimlemez. Geçiş, ancak sonradan anlatılaştırılır.
Yanardağda ise bu yapı tersine döner. Potansiyelden aktüele geçiş, atlamalı değil, süreçseldir. Potansiyel, soyut bir arka plan olarak kalmaz; maddi süreçler aracılığıyla sürekli olarak kendini gösterir. Bu gösterim, bir kerelik bir işaret değil; zamana yayılan bir yoğunlaşmadır. Potansiyel, adım adım artar, görünür hâle gelir ve çevresel koşulları dönüştürür. Aktüel hâl, bu dönüşümün ani bir ihlali değil; uzun süredir işleyen bir sürecin geri döndürülemez bir evresidir.
Bu süreçsellik, potansiyel ile aktüel arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Yanardağda ne tamamen potansiyel bir durumdan ne de tamamen aktüel bir durumdan söz edilebilir. Sürecin büyük bölümü, bu ikisi arasında yer alır. Potansiyel, aktüelleşmeye doğru ilerlerken sürekli olarak aktüel belirtiler üretir; aktüel ise, potansiyelin ortadan kalkması anlamına gelmez. Patlama gerçekleştiğinde bile potansiyel sona ermez; yalnızca başka bir yoğunluk biçimine geçer.
Bu ayrımın ontolojik sonucu önemlidir: Atlamalı geçişlerde aktüel, potansiyeli bastırır ve görünmez kılar; süreçsel geçişte ise aktüel, potansiyelin içinden doğar ve onunla birlikte var olur. Yanardağ, bu birlikte-varoluşu maddi olarak görünür kılar. Potansiyel, aktüelin öncesi değildir; aktüel, potansiyelin sonu değildir. İkisi, aynı sürecin farklı yoğunluk kipleridir.
Bu durum, insan deneyimini de temelden değiştirir. Atlamalı afetlerde insan, bir anda “felaketin içine” düşer. Yanardağda ise insan, felakete doğru ilerleyen bir süreçte yaşar. Tehdit, ani bir sürpriz olmaktan çıkar; sürekli hissedilen bir gerilim hâline gelir. Günlük yaşam, bu gerilimin içinde sürdürülür. Potansiyel, geleceğe ertelenmiş bir ihtimal olarak değil; şimdide giderek ağırlaşan bir gerçeklik olarak deneyimlenir.
Atlamalı ve süreçsel geçiş ayrımı, bu nedenle yalnızca teknik bir fark değildir. Bu ayrım, tehlikenin nasıl algılandığını, nasıl yaşandığını ve nasıl anlamlandırıldığını belirler. Yanardağ, potansiyelden aktüele geçişi görünür ve izlenebilir kıldığı için, afet deneyimini tek bir ana sabitlemez. Afet, burada bir sonuç değil; zaman içinde örülen bir yoğunluk alanıdır. İnsan, bu alanın içinde yaşar; geçişi kaçırmaz, çünkü geçiş zaten yaşamın kendisine sızmıştır.
3.2. Tehdidin Deneyimlenme Biçimindeki Fark
Yanardağda tehdidin deneyimlenme biçimi, diğer doğal afetlerden kökten farklıdır; çünkü tehdit burada yalnızca gerçekleştiği anda değil, gerçekleşmeye doğru ilerlerken yaşanır. Bu ilerleyiş, tehdidi tekil bir olay olmaktan çıkararak, gündelik hayatın içine yayılmış sürekli bir gerilim hâline getirir. Tehdit, belirli bir anın şiddetiyle bilince çarpmaz; aksine, zaman içinde ağırlaşan bir varlık hissi olarak bilinci kuşatır. İnsan, felaketin “olup olmayacağını” değil, felaketle birlikte nasıl yaşadığını deneyimler.
Bu deneyim, bekleme kavramını da dönüştürür. Bekleme, burada pasif bir erteleme değildir; aktif bir maruziyet hâlidir. Yanardağın çevresinde yaşayan insan, henüz patlama olmamış olsa bile, patlamaya doğru ilerleyen bir sürecin parçası olduğunu bilir. Bu bilme, soyut bir öngörüye dayanmaz; maddi belirtilerle sürekli olarak yeniden üretilir. Küçük sarsıntılar, artan sıcaklık, gaz salınımları, tehdidi teorik olmaktan çıkarır. Tehdit, düşünülmez; hissedilir.
Bu nedenle yanardağ tehdidi, bilinci ani bir şokla felce uğratmaz; bilinci yavaş yavaş aşındırır. Süreç uzadıkça, tehdit olağanlaşır; fakat bu olağanlaşma, rahatlatıcı bir normalleşme değildir. Aksine, sürekli tetikte olma hâli üretir. İnsan, ne tamamen güvende hisseder ne de felaketin içinde olduğunu düşünebilir. Bu ara hâl, bilincin sürekli olarak askıda kalmasına yol açar. Tehdit, burada ne bastırılabilir ne de tam olarak sahiplenilebilir.
Bu deneyim biçimi, tehdidi zamansal olarak da yeniden konumlandırır. Tehdit, gelecekte olacak bir şey gibi algılanmaz; şimdi içinde giderek yoğunlaşan bir durum olarak yaşanır. Gelecek, bu bağlamda, belirsiz bir zaman alanı değil; şimdinin üzerinde biriken bir baskıdır. Tehdit, geleceğin içinden gelmez; geleceği, şimdinin içinden kurar. İnsan, bu kurulumun içinde yaşar.
Yanardağda tehdit, bu nedenle bir “olasılık” olarak deneyimlenmez. Olasılık, hesaplanabilir ve mesafeli bir kavramdır. Yanardağ tehdidi ise mesafeyi ortadan kaldırır. Tehdit, her an gerçekleşebilir olmasıyla değil; her an orada olmasıyla etkiler. Patlamanın olup olmaması, deneyimin merkezinde yer almaz. Merkezde olan, patlamaya doğru ilerleyen sürecin durmaksızın varlığını hissettirmesidir.
Bu durum, korku ile kaygı arasındaki farkı da belirginleştirir. Korku, belirli bir nesneye ve ana yöneliktir; yanardağda ise deneyimlenen şey çoğu zaman korkudan ziyade kaygıdır. Kaygı, nesnesiz gibi görünür; fakat burada nesnesiz değildir. Nesne, tam olarak aktüelleşmemiş olan tehdidin kendisidir. Kaygı, henüz gerçekleşmemiş olanın değil, şimdi içinde işleyen bir potansiyelin bilince yansımasıdır. Yanardağ, bu nedenle kaygıyı soyut bir psikolojik durum olmaktan çıkarır; maddi bir zemine oturtur.
Tehdidin bu biçimde deneyimlenmesi, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi de bozar. Zaman, patlama anına doğru akan bir geri sayım değildir. Zaman, tehdidin yoğunluğuyla birlikte genişleyen ve daralan bir algı alanıdır. Günler, haftalar ya da yıllar, tehdit karşısında eşit değildir; her an, farklı bir ağırlık taşır. Zaman, burada nicel olarak ölçülemez; nitel olarak hissedilir.
Yanardağ, bu deneyim biçimiyle, tehdidi yalnızca fiziksel bir tehlike olmaktan çıkarır. Tehdit, bilincin yapısına sızar; algıyı, beklentiyi ve gündelik ritmi yeniden düzenler. İnsan, patlama gerçekleşmeden önce bile, artık eski zaman algısına sahip değildir. Tehdit, henüz aktüel olmadan, yaşamın dokusunu dönüştürmüştür. Bu dönüşüm, yanardağı yalnızca tehlikeli bir doğa olayı değil, tehdidin nasıl yaşandığını çıplak biçimde gösteren bir ontolojik yoğunlaşma alanı hâline getirir.
3.3. Yanardağın Afetler Arasında Ontolojik İstisnalığı
Yanardağ, doğal afetler kümesi içinde nicel olarak daha yıkıcı ya da istatistiksel olarak daha ölümcül olduğu için değil; tehlikenin ontolojik statüsünü açık biçimde ifşa ettiği için istisnai bir konuma sahiptir. Diğer afetlerde tehlike, çoğu zaman olayla birlikte ortaya çıkar ve olay sona erdiğinde geri çekilir. Afet, burada zamansal olarak sınırlandırılmış bir kesinti gibi çalışır. Yanardağda ise tehlike, olaydan önce vardır, olay sırasında yoğunlaşır ve olaydan sonra da bütünüyle ortadan kalkmaz. Tehlike, bu nedenle olayın kendisine bağımlı değildir; olay, tehlikenin bir ifadesidir.
Bu istisnalık, yanardağın afet kavramını tersyüz etmesinde yatar. Afet, çoğu durumda bir “olan biten” olarak düşünülür; yaşanır, yıkım üretir ve ardından bir toparlanma süreci başlar. Yanardağda ise afet, yaşanıp biten bir durum olmaktan çıkar; yaşanan bir süreklilik hâline gelir. Patlama gerçekleşse bile, afet sona ermiş sayılmaz. Çünkü patlamayı mümkün kılan maddi süreçler bütünüyle ortadan kalkmaz; yalnızca yeniden düzenlenir. Afet, burada sonuçla kapanmaz.
Yanardağın ontolojik istisnalığı, tehlikenin mekânsal ve zamansal olarak sabitlenememesinde de kendini gösterir. Diğer afetlerde tehlike, belirli bir zaman aralığına ve belirli bir olay mekânına indirgenebilir. Yanardağda ise tehlike, hem zamana yayılır hem de mekânı sürekli yeniden tanımlar. Tehlike, yalnızca kraterde değildir; yer altındaki hareketlilikte, yüzeydeki deformasyonlarda ve çevresel koşullarda dağılarak var olur. Bu dağılım, tehlikeyi lokal bir tehdit olmaktan çıkarır; tehlike, çevreyle birlikte genişleyen bir alan hâline gelir.
Bu nedenle yanardağ, tehlikeyi yönetilebilir bir istisna olarak konumlandırmaya çalışan modern afet anlayışıyla da gerilim içindedir. Çoğu afet, gerçekleşmeden önce planlanır, gerçekleştiğinde müdahale edilir ve sonrasında onarılır. Yanardağda ise bu sıralama bozulur. Müdahale, henüz bir olay yokken başlar; onarım, olaydan sonra bile tamamlanmış sayılmaz. Tehlike, yönetimsel olarak da bir “süreklilik” üretir. Yanardağ, bu anlamda, afetin kurumsal ve kavramsal sınırlarını aşındırır.
Ontolojik istisna olma durumu, insanın yanardağla kurduğu ilişkiyi de belirler. İnsan, yanardağı yalnızca “tehlikeli bir yer” olarak değil, sürekli gözlenen, izlenen ve yorumlanan bir varlık olarak deneyimler. Yanardağ, bir doğa nesnesi olmaktan çıkar; bir durum, bir gerilim alanı, hatta bir varlık koşulu hâline gelir. İnsan, yanardağın çevresinde yaşarken, tehlikenin yokluğunu değil, yalnızca yoğunluğundaki dalgalanmaları deneyimler.
Bu durum, yanardağı diğer afetlerden ayıran temel farkı daha da keskinleştirir: Yanardağ, tehlikenin istisnai değil, yapısal olduğunu gösterir. Tehlike, burada bir aksilik ya da beklenmedik bir sapma değildir; varlığın kendisiyle birlikte gelen bir koşuldur. Bu koşul, zaman zaman görünürlüğünü artırır, zaman zaman azaltır; fakat bütünüyle ortadan kalkmaz. Afet, bu bağlamda, normalin bozulması değil; normalin zaten gerilimli bir yapı üzerine kurulu olduğunun açığa çıkmasıdır.
Yanardağın ontolojik istisnalığı, bu nedenle yalnızca doğal afetler arasındaki bir farklılık olarak değil, tehlikenin nasıl var olduğu sorusuna verilen maddi bir yanıt olarak değerlendirilmelidir. Yanardağ, tehlikeyi olaydan önce, olay sırasında ve olaydan sonra aynı anda düşünmeye zorlar. Bu zorunluluk, tehlikeyi zamansal olarak sınırlayan ve olayla özdeşleştiren tüm yaklaşımları geçersiz kılar. Tehlike, burada ne istisnai ne de geçicidir; tehlike, varlığın süreğen bir kipliği olarak kendini dayatır.
4. Risk Kavramının Yeniden Tanımlanması
4.1. Riskin Geleceğe Ait Olduğu Varsayımının Çözülmesi
“Risk” kavramı, yaygın kullanımında neredeyse otomatik biçimde geleceğe yerleştirilir. Riskten söz edildiğinde, henüz gerçekleşmemiş fakat ileride gerçekleşme ihtimali bulunan bir duruma işaret edildiği varsayılır. Bu varsayım, riskin zamansal olarak geleceğe ait olduğu fikrini neredeyse tartışmasız hâle getirir. Oysa bu yerleştirme, riskin ontolojik yapısını örten bir yanlış konumlandırmadır. Risk, gelecekte olacak olana dair bir kaygı değil; her an gerçekleşebilir olana dair şimdi içinde yaşanan bir gerilimdir.
Riskin duygulanımsal karşılığı olan kaygı, bu yanlış konumlandırmayı açık biçimde ele verir. Kaygı, gelecekte yaşanacak bir ana yönelmez; çünkü gelecek henüz var olan bir zaman değildir. Kaygı, şimdi içinde ortaya çıkar, şimdi içinde hissedilir ve şimdi içindeki düzeni bozar. Bu nedenle risk, geleceğe dair bir bilinmezlikten ziyade, şimdide mevcut olan bir potansiyelin bilinç üzerindeki etkisidir. İnsan, var olmayan bir zamandan korkmaz; şimdi içinde istikrarı tehdit eden bir yoğunluğu hisseder.
Bu noktada “gelecek” kavramının kendisi problemli hâle gelir. Gelecek, ontolojik olarak bağımsız bir alan değildir; şimdinin içinden üretilen bir tasarımdır. Gelecek, yaşanacak bir zaman dilimi olarak değil, şimdinin kendi sürekliliğini temsil etme biçimi olarak kurulur. Bu temsil, çoğu zaman sanki gerçekten var olan bir zaman katmanına işaret ediyormuş gibi algılanır; ancak bu algı, zamansal bir illüzyondur. Gelecek, henüz gerçekleşmemiş bir şey değildir; henüz tasarlanmış bir şeydir.
Riskin geleceğe yerleştirilmesi, bu tasarımsal yapının üzerini örter. Risk, “ileride olacak bir tehlike” olarak düşünüldüğünde, şimdi içindeki maddi ve algısal etkileri görünmez hâle gelir. Oysa risk, gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, şimdiyi dönüştürür. Davranışları, beklentileri, kararları ve gündelik ritmi etkiler. Riskin gerçekliği, bu etkilerde yatar; gerçekleşme anında değil.
Yanardağ bağlamında bu durum özellikle belirginleşir. Yanardağ patlama riski taşır denildiğinde, çoğu zaman bu risk gelecekteki bir olaya referansla düşünülür. Oysa yanardağın yarattığı risk, gelecekteki bir patlamaya indirgenemez. Risk, patlama gerçekleşmese bile, şimdi içinde etkin olan maddi süreçlerin yarattığı bir gerilimdir. İnsan, bu gerilimi yaşar; yaşamını buna göre düzenler; gündelik kararlarını bu baskı altında alır. Risk, burada bir olasılık hesabı değil, şimdinin düzenini etkileyen bir gerçekliktir.
Bu nedenle riskin geleceğe ait olduğu varsayımı çöktüğünde, risk kavramının tamamı yeniden düşünülmek zorunda kalır. Risk, henüz olmamış olanın bekleyişi değildir; zaten olanın taşıdığı belirsizliğin ifadesidir. Gelecekte ne olacağı değil, şimdi içinde neyin olmakta olduğu belirleyicidir. Risk, bu olmakta-oluşun bilince yansımasıdır.
Riskin bu şekilde yeniden konumlandırılması, onu zamansal bir kategori olmaktan çıkarır ve ontolojik bir statüye yerleştirir. Risk, geleceğe ait bir korku değil; şimdinin içindeki potansiyelin yarattığı bir sarsıntıdır. Bu sarsıntı, gerçekleşme anına kadar askıda kalmaz; baştan itibaren etkindir. Gelecek, bu etkinliğin üzerine kurulan bir anlatıdır; risk ise anlatının değil, maddi ve algısal gerçekliğin kendisidir.
4.2. Kaygının Zamansal Merkezi Olarak “Şimdi”
Risk kavramının geleceğe yerleştirilmesi, büyük ölçüde kaygının zamansal doğasının yanlış anlaşılmasından kaynaklanır. Kaygı, çoğu zaman gelecekte yaşanacak olası bir olaya yönelik bir duygu durumu olarak düşünülür. Oysa kaygının fenomenolojik yapısı, onu zorunlu olarak şimdiye bağlar. Kaygı, henüz gerçekleşmemiş bir olayın kendisine değil, şimdi içinde hissedilen bir dengesizliğe, bir belirsizliğe ve bir düzen kaybı ihtimaline yöneliktir. Bu nedenle kaygı, zamansal olarak geleceğe ait değil; şimdide ortaya çıkan ve şimdiyi dönüştüren bir yaşantıdır.
Kaygının bu “şimdi-merkezli” yapısı, riskin neden geleceğe ait bir kategori olamayacağını da açıklar. İnsan, gelecekte olacak bir şey yüzünden kaygılanmaz; insan, şimdi içinde hissettiği bir kırılganlık yüzünden kaygılanır. Gelecek, bu kırılganlığı anlamlandırmak için kullanılan bir anlatı alanıdır. Kaygı, anlatıya değil, deneyime aittir. Deneyim ise daima şimdi içinde gerçekleşir. Bu nedenle risk, geleceğe yönelik bir varsayım değil, şimdide yaşanan bir sarsıntı olarak düşünülmelidir.
Bu noktada “henüz olmamış olan” ile “şu anda hissedilen” arasındaki fark belirleyici hâle gelir. Henüz olmamış olan, ontolojik olarak mevcut değildir; ancak şu anda hissedilen kaygı, bütünüyle gerçektir. Kaygı, bir ihtimalin zihinsel simülasyonu değil; şimdi içindeki algısal ve bedensel bir durumdur. Kalp atışındaki hızlanma, dikkat alanının daralması, beklenti hâlinin sürekli tetikte olması, kaygının geleceğe değil, şimdiki yaşantıya ait olduğunu gösterir. Risk, bu yaşantının kavramsal karşılığıdır.
Yanardağ bağlamında bu durum daha da görünür hâle gelir. Yanardağın yarattığı risk, gelecekteki bir patlamaya dair soyut bir korku değildir. İnsan, yanardağın çevresinde yaşarken, henüz bir patlama olmamış olsa bile, sürekli bir gerilim hâlinde bulunur. Bu gerilim, geleceğe dair bir senaryodan değil, şimdi içinde algılanan maddi süreçlerden beslenir. Toprağın ısınması, gaz çıkışları, küçük sarsıntılar, kaygıyı geleceğe değil, doğrudan şimdiye bağlar. Kaygı, burada bir beklenti değil; bir maruziyettir.
Kaygının şimdide yoğunlaşması, riskin işlevini de değiştirir. Risk, burada uyarıcı bir işaret olmaktan çıkar; yaşanan bir durum hâline gelir. İnsan, risk karşısında “ileride ne olacak?” sorusunu sormaktan ziyade, “şimdi içinde neye maruz kalıyorum?” sorusuyla yaşar. Bu soru, geleceği düşünmeye engel olmaz; ancak geleceği, şimdinin bir uzantısı hâline getirir. Gelecek, kaygının yöneldiği bağımsız bir alan değil; kaygının şimdideki yoğunluğunun bir izdüşümüdür.
Bu nedenle kaygı, zamanın ilerlemesiyle azalan bir duygu değildir. Aksine, süreç uzadıkça kaygı, ya normalleşir ya da derinleşir. Her iki durumda da kaygı, şimdinin dokusuna yerleşir. Risk, bu yerleşmenin kavramsal ifadesidir. Risk, gelecekte olacak olanın bekleyişi değil; şimdi içinde taşınan bir yük, bir baskı ve bir dengesizlik hâlidir.
Kaygının zamansal merkezinin şimdi olması, riskin de ontolojik merkezinin şimdi olduğunu gösterir. Risk, gelecekte gerçekleşecek bir olayın habercisi değil; şimdi içinde işleyen potansiyelin bilinçte yarattığı yankıdır. Bu yankı, olay gerçekleşmese bile ortadan kalkmaz. Patlama olmazsa risk “boşa çıkmış” sayılmaz; çünkü risk, gerçekleşme anıyla doğrulanması gereken bir varsayım değil, yaşanmış bir durumdur. Risk, bu anlamda, geleceğin doğrulamasına ihtiyaç duymaz.
Yanardağ, kaygının bu şimdi-merkezli yapısını çıplak biçimde ortaya koyar. Yanardağın çevresinde yaşayan insan için kaygı, gelecekteki bir felaketin beklentisi değil; şimdi içinde süren bir varoluş koşuludur. Kaygı, zamanı ileriye doğru itmez; zamanı ağırlaştırır. Şimdi, kaygı sayesinde daha yoğun, daha kırılgan ve daha baskın hâle gelir. Risk, bu yoğunluğun adı olur.
4.3. Gelecek Kavramının Tasarımsal Niteliği
Riskin zamansal olarak geleceğe yerleştirilmesi, büyük ölçüde “gelecek” kavramının ontolojik statüsünün sorgulanmadan kabul edilmesinden kaynaklanır. Gelecek, çoğu düşünme biçiminde, henüz yaşanmamış ama varlığı garanti edilmiş bir zaman alanı gibi ele alınır. Bu varsayım, geleceği sanki şimdinin dışında, ona doğru ilerlenen bağımsız bir uzam olarak konumlandırır. Oysa bu konumlandırma, geleceğin gerçekliğini değil, yalnızca şimdi içinde kurulan bir tasarım rejimini ifade eder. Gelecek, var olan bir şey değildir; var olması beklenen bir şeydir. Bu beklenti ise ontolojik değil, kurgusaldır.
Geleceğin tasarımsal niteliği, onun “inşa edilen” bir alan olarak düşünülmesini de problemli hâle getirir. İnşa, var olan bir zemine yeni bir yapı eklemeyi ima eder. Oysa geleceğin böyle bir zemini yoktur. Gelecek, üzerine bir şeyler yerleştirilen hazır bir alan değil; şimdinin kendi sürekliliğini anlamlandırmak için ürettiği bir temsil biçimidir. Bu temsil, şimdideki düzenin devam edeceği, değişeceği ya da çökeceği yönünde kurulan senaryolar aracılığıyla işler. Gelecek, bu senaryoların toplamıdır; senaryoların ötesinde bağımsız bir varlığı yoktur.
Bu nedenle geleceği “henüz olmamış olan” olarak tanımlamak eksiktir. Henüz olmamış olan, geleceğin kendisi değil; geleceğin tasarımında yer alan bir içeriktir. Gelecek, bu içeriklerin yerleştirildiği bir kap değil; içeriklerin üretildiği bir işlemdir. Bu işlem, bütünüyle şimdi içinde gerçekleşir. Geleceğe dair düşünmek, şimdi içinde belirli düzenleri sürdürme ya da dönüştürme arzusunu ifade eder. Zamanın ileriye doğru aktığı fikri, bu arzuya istikrar kazandıran bir illüzyon işlevi görür.
Bu noktada “şimdinin konum değiştirmesi” ifadesi ortaya çıkar; ancak bu ifade de dikkatle ele alınmalıdır. Şimdi, bir noktadan başka bir noktaya taşınan bir nesne değildir. Şimdi, sabit bir konuma sahip değildir ki yer değiştirsin. Değişen şey, şimdinin kendisi değil; şimdideki ilişkiler, yoğunluklar ve düzenlenme biçimleridir. Gelecek fikri, bu değişimleri sanki şimdinin dışında bir yerde oluyormuş gibi temsil eder. Böylece zamanın doğrusal bir ilerleme olduğu algısı üretilir.
Bu algı, riskin geleceğe yerleştirilmesini de mümkün kılar. Risk, gelecekte olacak bir şey olarak düşünüldüğünde, şimdideki maddi ve algısal etkiler ikinci plana itilir. Oysa risk, geleceğin varlığına değil, geleceğin tasarımına dayanır. İnsan, gelecekte ne olacağını bilmediği için değil; şimdi içinde hangi düzenlerin tehdit altında olduğunu hissettiği için risk algısı geliştirir. Gelecek, bu hissin yönlendirildiği hayali bir alan işlevi görür.
Yanardağ bu tasarımsal yapıyı açık biçimde görünür kılar. Yanardağın yarattığı risk, gelecekteki bir patlamaya dair bir beklenti değildir; şimdi içinde işleyen maddi süreçlerin, geleceğe dair bir tasarım üretmesidir. Bu tasarım, “patlama olabilir” gibi basit bir ihtimal ifadesinden ibaret değildir. Tasarım, gündelik hayatın yeniden düzenlenmesinde, mekânsal sınırların çizilmesinde, davranışların kısıtlanmasında ve sürekli tetikte olma hâlinin normalleşmesinde somutlaşır. Gelecek, burada yaşanacak bir zaman değil; yaşanmakta olan bir baskıdır.
Bu nedenle geleceğin tasarımsal niteliği, geçmişle olan ilişkisini de belirler. Geçmiş, çoğu zaman yaşanmış ve kapanmış bir zaman alanı olarak düşünülür. Oysa geçmiş de tıpkı gelecek gibi, şimdi içinde etkin olan bir tasarımdır. Travmatik anılar, kolektif felaket anlatıları ve tekrar korkusu, geçmişi şimdiye taşır. Gelecek tasarımı, bu geçmiş tasarımlarından beslenir. Yanardağ, bu iki tasarımı şimdi üzerinde aynı anda tutar: geçmişin izleri, geleceğin senaryolarını biçimlendirir; geleceğin beklentileri, geçmişin hatırlanma biçimini belirler.
Bu eşzamanlılık, zamanın üçe bölünmüş yapısını çözer. Gelecek ve geçmiş, bağımsız zaman alanları olarak değil; şimdinin farklı işlevsel uzantıları olarak görünür hâle gelir. Yanardağ, bu görünürlüğü maddi süreçler aracılığıyla üretir. Magmanın hareketi, hem geçmiş patlamaların hatırasını çağırır hem de gelecekteki patlamanın tasarımını besler. Şimdi, bu iki yönelimin kesişim noktası hâline gelir.
Bu nedenle yanardağ, geleceği ontolojik bir gerçeklik olarak değil, şimdinin içinden kurulan bir tasarım olarak düşünmeye zorlar. Gelecek, burada gelmekte olan bir zaman değildir; şimdinin taşıdığı bir yük, bir gerilim ve bir beklenti biçimidir. Risk, bu beklentinin adı olur. Ancak bu beklenti, geleceğin varlığını kanıtlamaz; yalnızca şimdinin kırılganlığını görünür kılar. Gelecek, bu kırılganlığın anlatıya dökülmüş hâlidir; anlatının ötesinde bir gerçekliği yoktur.
5. Riskin Ontolojik Konumu: Şimdinin Nizamını Etkileyen Potansiyel
5.1. Riskin Sosyo-Psikolojik Konvansiyonunun Aşılması
Risk kavramı, modern düşüncede büyük ölçüde sosyo-psikolojik bir konvansiyon olarak kurulmuştur. Bu konvansiyonda risk, geleceğe dair bir olasılık hesabı olarak ele alınır: Belirli bir olayın ileride gerçekleşme ihtimali ölçülür, bu ihtimal sayısallaştırılır ve bu sayısallaştırma üzerinden davranışlar düzenlenir. Risk, bu çerçevede, henüz var olmayan bir geleceğe yöneltilmiş bilişsel bir projeksiyon hâline gelir. Tehlike, “şu an”da değil; “ileride” konumlandırılır. Böylece risk, şimdiyle olan doğrudan bağını yitirir ve soyut bir hesaplama nesnesine indirgenir.
Bu yaklaşımın sınırı, riskin fiilî etkisini yanlış yerde aramasında ortaya çıkar. Riskin etkisi, gerçekleşme anında değil; gerçekleşmeden çok önce, şimdi içinde ortaya çıkar. Risk, gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, şimdinin düzenini bozar, dönüştürür ve yeniden yapılandırır. İnsanlar risk nedeniyle yer değiştirir, sınırlar çizer, alışkanlıklarını değiştirir, mekânı yeniden kodlar, zamanı farklı algılar. Bu etkilerin hiçbiri gelecekte değil, şimdi gerçekleşir. Buna rağmen riskin geleceğe ait bir kavram gibi ele alınması, bu etkilerin ontolojik statüsünü görünmez kılar.
Sosyo-psikolojik konvansiyon, riskin bu şimdiki etkisini psikolojik bir yan ürün gibi yorumlama eğilimindedir. Kaygı, stres, tetikte olma hâli gibi durumlar, riskin “yan etkileri” olarak düşünülür. Oysa bu durumlar, riskin kendisidir. Risk, zihinde beliren soyut bir ihtimal değil; şimdinin düzenini fiilen etkileyen bir potansiyel yoğunluktur. Kaygı, bu yoğunluğun bilinçteki ifadesidir; tali bir sonuç değildir.
Bu noktada riskin ontolojik konumu yeniden düşünülmek zorundadır. Risk, gelecekteki bir olayın gölgesi değildir. Risk, şimdi içinde etkin olan bir potansiyelin adıdır. Bu potansiyel, henüz aktüelleşmemiş olabilir; ancak etkin olmaması anlamına gelmez. Aksine risk, potansiyelin şimdide yarattığı gerilimdir. Bu gerilim, davranışları, kararları ve algıyı düzenler. Risk, burada “olabilir olan” değil; “şimdi üzerinde baskı kuran”dır.
Yanardağ örneği, bu dönüşümü kristalize eder. Yanardağ patlama riski taşıdığında, bu risk çoğu zaman gelecekteki bir patlamaya referansla ifade edilir. Ancak yanardağın yarattığı risk, patlamanın gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, şimdi içinde etkindir. İnsanlar yanardağın çevresinde yaşarken, henüz bir patlama olmamış olsa bile, yaşamlarını bu potansiyel üzerinden organize ederler. Risk, gelecekteki bir ana ertelenmez; şimdi içinde yaşanır. Risk, bu anlamda, olasılık hesabı olmaktan çıkar; şimdinin nizamını belirleyen bir kuvvet hâline gelir.
Sosyo-psikolojik konvansiyonun aşılması, riskin bu kuvvet karakterini kabul etmekle mümkündür. Risk, burada bilginin nesnesi olmaktan çıkar ve varoluşun bir koşulu hâline gelir. Risk hakkında “bilgi sahibi olmak” ile risk altında yaşamak arasındaki fark, tam da bu noktada ortaya çıkar. Bilgi, riskin geleceğe yerleştirilmesine izin verir; yaşantı ise riskin şimdideki etkinliğini açığa çıkarır. Yanardağ, bilgisel risk ile yaşantısal risk arasındaki bu uçurumu kapatan nadir örneklerden biridir.
Bu yeniden konumlandırma, riskin yönetilebilirliğine dair varsayımları da sarsar. Risk, geleceğe ait bir olasılık olarak düşünüldüğünde, hesaplanabilir ve kontrol edilebilir gibi görünür. Oysa risk, şimdinin düzenini etkileyen bir potansiyel olarak ele alındığında, kontrol edilebilir olmaktan çıkar. Risk, burada bastırılacak bir ihtimal değil; birlikte yaşanacak bir gerilimdir. Yanardağ çevresinde yaşamak, riskten kaçınmak değil; riskle birlikte var olmaktır.
Bu nedenle riskin sosyo-psikolojik konvansiyonunun aşılması, yalnızca kavramsal bir düzeltme değildir. Bu aşma, riskin zamansal, ontolojik ve deneyimsel yerini kökten değiştirir. Risk, geleceğe doğru uzanan bir korku değil; şimdide yoğunlaşan bir potansiyeldir. Risk, gerçekleştiğinde doğrulanan bir varsayım değil; gerçekleşmese bile şimdiyi dönüştüren bir gerçekliktir. Yanardağ, bu gerçekliği en çıplak biçimde görünür kılar.
5.2. Riskin Şimdi İçindeki Etkinliği
Riskin ontolojik olarak yeniden konumlandırılması, onun henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen şimdi içinde etkin bir güç olarak düşünülmesini zorunlu kılar. Bu etkinlik, riskin geleceğe ait bir beklenti olmaktan çıkarak, şimdinin düzenine doğrudan müdahil olmasını ifade eder. Risk, burada “olursa ne olur?” sorusunun nesnesi değil; “şu anda neyi değiştiriyor?” sorusunun yanıtıdır. Risk, gerçekleşmeyi bekleyen edilgin bir ihtimal değildir; şimdi üzerinde baskı kuran aktif bir potansiyeldir.
Riskin bu etkinliği, gerçekleşme anına ihtiyaç duymaz. Aksine risk, gerçekleşme anı gelmese bile etkisini üretir. Mekânsal düzenlemeler, davranışsal sınırlamalar, algısal tetikte olma hâli ve gündelik ritmin yeniden ayarlanması, riskin şimdi içindeki etkinliğinin somut göstergeleridir. Bu göstergeler, riskin geleceğe ertelenmiş bir kavram olmadığını; şimdide fiilen işleyen bir kuvvet olduğunu açığa çıkarır. Risk, burada bir sonuç beklemez; kendi varlığıyla sonuç üretir.
Bu noktada riskin potansiyel ile ilişkisi belirleyici hâle gelir. Potansiyel, çoğu zaman gerçekleşmemiş olanla özdeşleştirilir ve bu nedenle edilgin bir durum gibi düşünülür. Oysa potansiyel, gerçekleşmemiş olsa bile etkisiz değildir. Potansiyel, şimdide işleyen, ancak henüz aktüel biçimini almamış bir yoğunluktur. Risk, bu yoğunluğun şimdideki temsili olarak ortaya çıkar. Risk, potansiyelin kendisi değildir; potansiyelin şimdinin düzeni üzerindeki etki biçimidir.
Yanardağ bu ilişkiyi berraklaştırır. Yanardağ patlamamış olabilir; ancak patlamaya yol açabilecek maddi süreçler şimdide işlemektedir. Magmanın hareketi, basıncın artışı, yer kabuğundaki deformasyonlar, potansiyelin maddi düzlemdeki varlığıdır. Risk, bu varlığın algısal ve toplumsal düzeydeki karşılığıdır. Risk, potansiyelin şimdi üzerinde bıraktığı izdir. Bu iz, henüz bir felaket üretmemiş olsa bile, şimdinin nizamını dönüştürür.
Riskin şimdi içindeki etkinliği, onun zamansal statüsünü de açık eder. Risk, zaman içinde ileriye doğru taşınan bir yük değildir; zamanın şimdi içinde yoğunlaşmasıdır. Risk, geleceği beklemez; geleceği şimdide üretir. Gelecek, bu bağlamda, riskin yöneldiği bağımsız bir alan değil; riskin şimdide yarattığı gerilimin anlatısal uzantısıdır. Risk, bu nedenle geleceğe ait değil; geleceği kuran bir şimdi etkisidir.
Bu etkinlik, riskin doğrulanma ihtiyacını da anlamsızlaştırır. Risk, ancak gerçekleştiğinde “haklı çıkmış” sayılan bir varsayım değildir. Risk, gerçekleşmese bile yaşanmış bir durumdur. İnsan, risk altında yaşadığı sürece, risk ontolojik olarak gerçektir. Patlama olmazsa risk boşa çıkmış sayılmaz; çünkü risk, şimdide davranışları, algıları ve düzeni zaten etkilemiştir. Riskin gerçekliği, gerçekleşme anında değil; yaşantıda yatar.
Bu nedenle risk, potansiyelin şimdi üzerindeki temsili olarak düşünülmelidir. Temsil, burada simgesel bir gösterim değil; maddi ve algısal bir iz düşümüdür. Potansiyel, risk aracılığıyla şimdide görünür hâle gelir. Risk, potansiyeli “geleceğe ait” olmaktan kurtarır ve onu şimdi içinde etkili kılar. Yanardağ, bu etkililiği dramatize etmez; süreğen biçimde sergiler. Risk, burada bir alarm değil; sürekli açık kalan bir gerilim alanıdır.
Riskin şimdi içindeki etkinliği kabul edildiğinde, riskten kaçınma fikri de çöker. Riskten kaçınmak, gelecekteki bir olayı önlemeye çalışmak gibi düşünülür. Oysa risk, şimdide etkinse, kaçınılacak bir gelecek yoktur. Kaçınılacak olan, şimdinin kendisidir. Yanardağ bağlamında bu, riskten kaçmanın, yanardağın yarattığı zaman ve mekân rejiminden kaçmak anlamına geldiğini gösterir. Bu da çoğu zaman mümkün değildir. Risk, burada birlikte yaşanan bir ontolojik koşuldur.
Yanardağ, riskin bu etkinliğini çıplak biçimde görünür kılar. Risk, patlama anına kadar askıya alınmış bir ihtimal değildir; patlama gerçekleşmese bile şimdiyi dönüştüren bir güçtür. Risk, potansiyelin şimdi üzerindeki izidir; bu iz silinmediği sürece, risk de ortadan kalkmaz. Yanardağ, bu nedenle riskin geleceğe ait bir kavram olmadığını, şimdinin nizamını belirleyen bir ontolojik yoğunluk olduğunu en açık biçimde gösteren doğal formlardan biridir.
5.3. Geçmiş ve Gelecek Kavramlarının Ontolojik Statüsü
Riskin şimdi içindeki etkinliği kabul edildiğinde, geçmiş ve gelecek kavramlarının ontolojik statüsü de kaçınılmaz olarak yeniden düşünülmek zorunda kalır. Çünkü risk, ne yalnızca geçmişten türeyen bir hafıza kalıntısıdır ne de yalnızca geleceğe yöneltilmiş bir beklentidir. Risk, geçmiş ve geleceği şimdi üzerinde birlikte çalıştıran bir yoğunluk alanı olarak ortaya çıkar. Bu durum, geçmiş ve geleceğin bağımsız zaman alanları olduğu yönündeki yaygın varsayımı çözer.
Geçmiş, çoğu zaman tamamlanmış, kapanmış ve artık etkisini yitirmiş bir zaman alanı gibi ele alınır. Bu yaklaşımda geçmiş, olmuş bitmiş olayların arşividir. Oysa ontolojik düzlemde geçmiş, bu biçimde pasif bir depo değildir. Geçmiş, yalnızca hatırlanan değil; şimdi içinde etkin olarak işleyen bir yapıdır. Travmatik deneyimler, kolektif felaket anlatıları, tekrar korkusu ve tarihsel izler, geçmişi şimdinin içine taşır. Geçmiş, burada geride bırakılmış bir zaman değil; şimdide yeniden üretilen bir düzenleyici kuvvettir.
Gelecek de benzer biçimde yanlış konumlandırılır. Gelecek, çoğu zaman henüz gelmemiş bir zaman alanı olarak düşünülür; sanki şimdiden bağımsız bir gerçekliği varmış gibi ele alınır. Oysa gelecek, ontolojik olarak mevcut değildir. Gelecek, şimdinin içinden kurulan bir tasarımdır. Bu tasarım, beklentiler, korkular, projeksiyonlar ve senaryolar aracılığıyla işler. Gelecek, yaşanacak bir zaman değil; şimdi içindeki belirsizliğin yönlendirilme biçimidir.
Bu noktada geçmiş ve gelecek arasındaki ayrım ontolojik değil, işlevseldir. İkisi de şimdinin üzerinde kurulur; ancak farklı yönlerde çalışırlar. Geçmiş, şimdinin algısal sınırlarını belirlerken; gelecek, şimdinin davranışsal yönelimlerini şekillendirir. Risk, bu iki yönelimi aynı anda harekete geçirir. Risk algısı, geçmişte yaşanmış felaketlerin izlerini şimdiye çağırırken, aynı anda geleceğe dair senaryolar üretir. Ancak her iki işlem de şimdide gerçekleşir.
Yanardağ bu eşzamanlılığı maddi olarak görünür kılar. Önceki patlamaların oluşturduğu lav katmanları, topoğrafik izler ve kolektif hafıza, geçmişin kapanmadığını gösterir. Aynı anda, henüz gerçekleşmemiş patlamalara dair beklentiler, tahminler ve korkular, geleceğin bağımsız bir alan olmadığını açığa çıkarır. Geçmiş ve gelecek, yanardağda ayrı ayrı değil; aynı anda ve aynı yerde etkindir. İkisi de yanardağın şimdi içindeki varlığına tutunur.
Bu durum, zamanın üçlü bölünmesini işlevsiz hâle getirir. Geçmiş–şimdi–gelecek ayrımı, burada ardışık bir dizilim olmaktan çıkar. Şimdi, bu dizilimin ortasında duran bir kesit değildir; geçmiş ve geleceğin ontolojik olarak bağlandığı tek alandır. Geçmiş, şimdinin içine sızar; gelecek, şimdinin üzerinden taşar. Şimdi, bu iki hareketin taşıyıcısıdır. Geçmiş ve gelecek, şimdinin uzuvları hâline gelir.
Risk, bu uzuvların birlikte çalışmasını sağlayan mekanizmadır. Risk olmadan geçmiş yalnızca hatıra, gelecek yalnızca hayal olarak kalırdı. Risk, geçmişin korkularını şimdiye taşır ve geleceğin tasarımlarını şimdi üzerinde kurar. Yanardağda risk, bu nedenle yalnızca bir tehlike algısı değildir; zamanın ontolojik örgütlenmesini açığa çıkaran bir yoğunluktur. Risk, geçmişi etkin kılar, geleceği kurar ve ikisini şimdi içinde birbirine bağlar.
Bu bağlanma, geçmişin ve geleceğin bağımsız varlıklar olmadığını netleştirir. Ne geçmiş kendi başına vardır ne de gelecek. Her ikisi de şimdi olmaksızın çöker. Yanardağ, bu çöküşü teorik bir iddia olarak değil; maddi bir deneyim olarak sunar. İnsan, yanardağın çevresinde yaşarken, geçmişten kaçamaz ve geleceği erteleyemez. Her ikisi de şimdi içinde dayatıcı biçimde mevcuttur.
Bu nedenle yanardağ, geçmiş ve geleceğin ontolojik statüsünü ifşa eden nadir doğal formlardan biridir. Geçmiş ve gelecek, burada zamanın ayrı alanları olarak değil; şimdinin üzerinde çalışan iki farklı tasarım yönelimi olarak belirir. Risk, bu yönelimleri bir arada tutan kuvvettir. Yanardağ, bu kuvveti görünür kılarak, zamanın doğrusal ve parçalı yapısına dair tüm sezgileri çözer ve zamanın, şimdi merkezli bir yoğunluk alanı olarak yeniden düşünülmesini zorunlu kılar.
6. Zaman Algısının Çözülmesi: Şimdi, İlerleme ve İllüzyon
6.1. Zamanda İlerleme Yanılsaması
Zamanın doğrusal bir hat boyunca ilerlediği fikri, modern bilinç için neredeyse sezgisel bir kabuldür. Geçmişin geride kaldığı, şimdinin içinde bulunulan nokta olduğu ve geleceğin bu noktadan sonra geleceği varsayılır. Bu şema, zamanı mekânsal bir hareket gibi düşünmeye dayanır: sanki zaman, üzerinde ilerlenen bir yol; şimdi ise bu yol üzerindeki hareketli bir konumdur. Ancak bu tasarım, zamanın ontolojik yapısını açıklamaz; yalnızca algısal bir yanılsama üretir.
Zamanda ilerleme fikri, ilk bakışta deneyimle uyumlu gibi görünür. Günler geçer, mevsimler değişir, beden yaşlanır. Bu değişimler, zamanın ileriye doğru aktığı izlenimini güçlendirir. Oysa bu izlenim, zamanın kendisinin ilerlediğini değil; şimdi içinde gerçekleşen değişimlerin ardışıklığını ifade eder. Değişim vardır; fakat bu değişimin zorunlu olarak “ilerleme” olarak kavranması, ontolojik değil, kavramsal bir tercihtir.
Zamanın ilerlediği fikri, şimdiyi bir tür hareketli referans noktası olarak düşünmeyi gerektirir. Bu düşüncede şimdi, bir an önce bulunduğu konumdan ayrılır ve yeni bir konuma geçer. Ancak bu model, şimdinin ne olduğu sorusunu cevapsız bırakır. Şimdi, konumu olan bir şey değildir; çünkü konum, mekânsal bir kategoridir. Zamanı mekânsallaştıran bu yaklaşım, şimdiyi yanlış bir ontolojik düzleme yerleştirir. Şimdi, yer değiştiren bir nesne gibi ele alındığında, zamanın doğası açıklanmış olmaz; yalnızca bir metafor üretilmiş olur.
Bu metaforun gücü, günlük dildeki kullanımlarında açıkça görülür: “zaman ilerliyor”, “artık o günler geride kaldı”, “geleceğe doğru gidiyoruz”. Bu ifadeler, zamanı bir yolculuk gibi kurar. Ancak bu yolculukta neyin hareket ettiği belirsizdir. İnsan mı zamanın içinde ilerler, yoksa zaman mı insanın üzerinden geçer? Bu belirsizlik, ilerleme fikrinin ontolojik bir gerçeklikten ziyade, algısal bir düzenleme olduğunu gösterir.
Yanardağ bağlamında bu yanılsama özellikle kırılgan hâle gelir. Yanardağın çevresinde yaşayan insan için zaman, düzgün bir ilerleme hissi üretmez. Patlamanın ne zaman olacağı bilinmez; hatta olup olmayacağı bile kesin değildir. Zaman, burada geleceğe doğru akan bir çizgi gibi hissedilmez. Aksine zaman, yoğunlaşan bir bekleyiş, ağırlaşan bir şimdi olarak deneyimlenir. Günler ilerlemez; günler birikir. Bu birikim, ilerleme fikrini askıya alır.
Zamanda ilerleme yanılsaması, geleceği var olan bir hedef gibi düşünmeyi de mümkün kılar. Eğer zaman ilerliyorsa, bir “sonra” vardır ve bu sonra, bir gün “şimdi” olacaktır. Oysa bu düşünce, geleceğin ontolojik olarak var olduğunu varsayar. Gelecek, bu modelde, henüz ulaşılmamış ama zaten orada olan bir durak gibidir. Yanardağ deneyimi, bu varsayımı bozar. Gelecek, burada ulaşılacak bir nokta değildir; şimdi içinde sürekli yeniden kurulan bir tasarımdır. Zaman, bu tasarıma doğru ilerlemez; bu tasarım, zamanın ilerlediği yanılsamasını üretir.
Bu nedenle zamansal ilerleme fikri, değişimin yanlış okunmasından kaynaklanır. Değişim, şimdide meydana gelir; fakat değişimin art arda gelmesi, zamanın kendisinin hareket ettiği anlamına gelmez. Zaman, burada bir zemin değil; değişimin kendisiyle birlikte düşünülmesi gereken bir ilişkiler alanıdır. Şimdi, bu alanın tek etkin düzlemidir. Ne geçmiş bu alanın dışında kalır ne de gelecek bu alanın ilerisinde yer alır.
Yanardağ, bu ilişkiler alanını görünür kılar. Magmanın hareketi, basıncın artışı, sismik titreşimler, hepsi şimdi içinde gerçekleşir. Bu süreçler, “ilerleyen” bir zamana değil; yoğunlaşan bir şimdiye işaret eder. Patlama gerçekleştiğinde bile zaman ileriye atlamaz; yalnızca şimdi içindeki düzen radikal biçimde yeniden yapılandırılır. İlerleme yoktur; dönüşüm vardır.
Zamanda ilerleme yanılsaması, bu nedenle ontolojik bir gerçeklik değil, düzen kurucu bir anlatıdır. Bu anlatı, belirsizliği yönetilebilir kılar; çünkü geleceği sabit bir hedef gibi sunar. Yanardağ, bu anlatıyı dağıtır. Zaman, burada güvenli bir çizgi değil; kırılgan bir yoğunluk alanıdır. İlerleme fikri çöktüğünde, zamanın kendisi değil; zaman hakkındaki konforlu tasarım çöker.
Yanardağın sunduğu deneyim, zamanın ilerlemediğini; şimdinin sürekli olarak yeniden düzenlendiğini gösterir. Bu yeniden düzenlenme, bazen yavaş, bazen ani olabilir; ancak her durumda şimdi içinde gerçekleşir. Zamanın ilerlediği fikri, bu yeniden düzenlenmenin dışsallaştırılmış bir anlatısıdır. Yanardağ, bu anlatıyı maddi süreçlerle boşa çıkarır ve zamanı, ilerleyen bir çizgi olmaktan çıkarıp, şimdi merkezli bir yoğunluk olarak düşünmeye zorlar.
6.2. Şimdi Üzerinde Meydana Gelen Değişimler
Zamanda ilerleme yanılsamasının çözülmesiyle birlikte, değişimin nerede gerçekleştiği sorusu zorunlu olarak yeniden formüle edilir. Değişim, çoğu zaman “şimdinin başka bir konuma geçmesi” şeklinde düşünülür; sanki şimdi, zaman çizgisi üzerinde hareket eden bir noktaymış gibi ele alınır. Oysa bu model, değişimin ontolojik mekânını yanlış tanımlar. Değişen şey, şimdinin konumu değildir; değişen, şimdinin içsel düzenlenişidir. Şimdi, sabit bir zemin olarak kalır; dönüşen, bu zemin üzerindeki ilişkiler, yoğunluklar ve anlamlandırma biçimleridir.
Şimdinin konum değiştirdiği fikri, zamanı mekânsallaştıran bir düşünme alışkanlığının ürünüdür. Konum, mekâna ait bir kategoridir; zaman ise bu kategoriyle doğrudan açıklanamaz. Şimdiyi bir konum gibi ele almak, onu zorunlu olarak bir “önce” ve “sonra” ilişkisine bağlar. Bu ilişki kurulduğunda, geçmiş geride bırakılmış bir alan, gelecek ise henüz ulaşılmamış bir hedef gibi görünür. Ancak bu görünüm, ontolojik bir zorunluluktan değil, algısal bir düzenlemeden kaynaklanır.
Gerçekte şimdi, yer değiştiren bir varlık değildir; çünkü şimdi, zaten yerin kendisi değildir. Şimdi, zamanın “olduğu yer” değil; zamanın işlediği tek düzlemdir. Değişim, bu düzlem üzerinde gerçekleşir. İlişkiler yoğunlaşır ya da çözülür, beklentiler şekil değiştirir, maddi süreçler farklı örgütlenmeler üretir. Bu değişimler, şimdinin başka bir yere taşındığını değil; şimdinin kendi içinde yeniden yapılandığını gösterir.
Yanardağ bağlamında bu durum özellikle berraklaşır. Yanardağın çevresinde zamanın geçtiği hissi, çoğu zaman zayıflar; onun yerini, şimdinin giderek ağırlaşması alır. Günler ilerliyormuş gibi görünmez; aynı şimdi, artan bir basınçla tekrar tekrar yaşanır. Magmanın yükselmesi, gazların sızması, küçük sarsıntılar, yeni bir zamana geçildiğini değil; aynı zamansal düzlemin daha yoğun hâle geldiğini gösterir. Şimdi değişmez; şimdi derinleşir.
Bu derinleşme, değişimin şimdideki içsel düzenlenişten kaynaklandığını açık eder. Şimdinin içindeki ilişkiler ağı genişler ya da daralır; algısal eşikler yer değiştirir; dikkat belirli noktalarda yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma, zamansal bir ilerleme hissi üretmez; aksine, ilerleme hissini askıya alır. Zaman, burada akmaz; birikir. Bu birikim, değişimin “ilerleme” olarak algılanmasını imkânsız kılar.
Şimdinin içsel düzenlenişindeki değişim, aynı zamanda lokasyon değişimi algısını da üretir. İnsan, şimdinin içindeki farklılaşmayı, şimdinin kendisinin hareketi olarak yorumlar. Bu yorum, değişimin kaynağını yanlış yerde arar. Oysa lokasyon değişimi algısı, zamanın değil; bilincin, değişimi kavrama biçiminin bir ürünüdür. Bilinç, süreklilik duygusunu koruyabilmek için, değişimi mekânsal bir metaforla temsil eder. Böylece zaman, “ilerleyen” bir şey gibi görünür.
Yanardağ, bu metaforu işlemez hâle getirir. Çünkü yanardağda değişim, mekânsal olarak da sabit bir merkez etrafında gerçekleşir. Yanardağ yer değiştirmez; değişen, onun içindeki süreçlerin yoğunluğudur. Bu durum, zaman algısını da aynı biçimde sabitler. Şimdi, yerinde durur; fakat içi sürekli olarak yeniden örgütlenir. Değişim, burada hareket değil; yeniden düzenlenme olarak deneyimlenir.
Bu yeniden düzenlenme, geçmiş ve gelecekle olan ilişkiyi de etkiler. Geçmiş, şimdinin içsel düzenlenişine yeni katmanlar ekler; geleceğe dair tasarımlar ise bu düzenlenişi belirli yönlerde sıkıştırır. Ancak ne geçmiş ne de gelecek, şimdinin dışına taşar. Her ikisi de şimdinin içindeki düzenleme süreçlerine dâhildir. Değişim, bu katmanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde ortaya çıkar.
Dolayısıyla şimdinin değişimi, bir yer değiştirme değil; bir yoğunluk farkı üretimidir. Şimdi, aynı kalır; fakat artık aynı biçimde deneyimlenmez. Yanardağ, bu deneyim farkını maddi süreçlerle üretir. Zamanın ilerlediği hissi, bu noktada anlamını yitirir; çünkü ilerleyen bir şey yoktur. Vardır olan, yalnızca şimdinin içindeki ilişkilerin giderek daha karmaşık, daha baskın ve daha belirleyici hâle gelmesidir.
Bu nedenle lokasyon değişimi algısı, zamanın gerçekliğine dair bir yanılsama üretir. Bu yanılsama, değişimi yönetilebilir kılar; çünkü değişimi bir “sonraya” yerleştirir. Yanardağ, bu yerleştirmeyi bozar. Değişim, sonraya ertelenmez; şimdi içinde yaşanır. Şimdi, bu nedenle kaçınılmaz hâle gelir. Zaman, ilerleyen bir çizgi olmaktan çıkar; şimdinin içsel düzenlenişindeki dönüşümlerin alanı olarak görünür olur.
6.3. Geçmiş ve Geleceğin Şimdinin Uzuvları Oluşu
Zamanın doğrusal bir akış olarak kavranmasının çözülmesiyle birlikte, geçmiş ve geleceğin ontolojik konumu da kökten değişir. Geçmiş ve gelecek, artık şimdiden önce ve sonra gelen bağımsız zaman alanları olarak düşünülemez. Bu ayrım çöktüğünde ortaya çıkan şey, geçmiş ve geleceğin şimdinin uzuvları olarak işlev gördüğü bir zaman anlayışıdır. Uzuv kavramı burada mecazi değildir; geçmiş ve gelecek, şimdinin dışında var olamayan, onunla birlikte çalışan ve ancak şimdi içinde etkinlik kazanabilen yapılardır.
Geçmiş, bu bağlamda, geride bırakılmış bir zaman alanı değildir. Geçmiş, şimdinin içindeki düzenlenişi belirleyen bir katmandır. Anılar, travmalar, deneyim izleri ve kolektif anlatılar, geçmişi şimdi içinde sürekli yeniden üretir. Geçmişin gücü, “olmuş olmasından” değil; şimdi üzerindeki etkisinden kaynaklanır. Geçmiş, şimdinin içinden çekildiğinde, ontolojik olarak dağılır; çünkü geçmişin varlığı, şimdiye bağlıdır. Bu nedenle geçmiş, şimdinin uzvu olarak işler: şimdinin algısını şekillendirir, sınırlarını çizer ve tepkilerini belirler.
Gelecek de benzer biçimde bağımsız bir zaman alanı değildir. Gelecek, şimdinin önünde duran bir boşluk ya da henüz ulaşılmamış bir alan değildir. Gelecek, şimdinin içindeki düzenlenişten türeyen bir yönelimdir. Beklentiler, korkular, planlar ve projeksiyonlar aracılığıyla gelecek, şimdi içinde kurulur. Geleceğin ontolojik statüsü, var olmak değil; yön vermektir. Gelecek, şimdinin davranışsal ve algısal yönelimlerini belirleyen bir uzuv olarak çalışır.
Bu noktada geçmiş ile gelecek arasındaki fark, zamansal değil, işlevseldir. Geçmiş, şimdinin nasıl algılandığını belirlerken; gelecek, şimdinin nasıl yaşanacağını düzenler. Her ikisi de şimdi dışında bir gerçekliğe sahip değildir. Şimdi, bu iki uzvun bağlandığı tek ontolojik düzlemdir. Geçmiş ve gelecek, şimdi olmaksızın askıda kalır; şimdi ise geçmiş ve gelecek olmaksızın içeriksizleşir.
Yanardağ bağlamında bu uzuvsal yapı maddi olarak görünür hâle gelir. Önceki patlamaların bıraktığı izler, katmanlaşmış lav akıntıları ve şekillenmiş topoğrafya, geçmişin kapanmadığını gösterir. Bu izler, yalnızca tarihsel bilgi üretmez; şimdiki algıyı doğrudan etkiler. Aynı anda geleceğe dair beklentiler, “olabilir” senaryoları ve belirsizlikler, şimdinin davranışsal düzenini şekillendirir. Geçmiş ve gelecek, yanardağın şimdi içindeki varlığıyla aynı anda etkinleşir.
Bu eşzamanlılık, zamanın üçlü bölünmesini kavramsal olarak işlevsiz kılar. Geçmiş–şimdi–gelecek ayrımı, burada ardışık bir dizilim olmaktan çıkar. Şimdi, bu dizilimin ortasında duran bir kesit değil; geçmiş ve geleceğin ontolojik olarak tutunduğu tek yüzeydir. Zaman, bu yüzey üzerinde yoğunlukların farklı yönlerde gerilim üretmesiyle oluşur. Geçmiş, şimdinin içine doğru çöker; gelecek, şimdinin üzerinden dışarı doğru taşar. Ancak her iki hareket de şimdi içinde gerçekleşir.
Bu nedenle geçmiş ve gelecek, şimdinin dışsal referansları değildir; şimdinin işlevsel uzantılarıdır. Geçmiş olmadan şimdi körleşir; gelecek olmadan şimdi yönsüzleşir. Yanardağ, bu körlüğü ve yönsüzlüğü engelleyen bir yoğunluk alanı oluşturur. Yanardağın çevresinde yaşayan insan için geçmiş ve gelecek, soyut kavramlar olmaktan çıkar; şimdi içinde sürekli hissedilen, baskı kuran ve düzenleyen kuvvetler hâline gelir.
Zamanın üçlü bölünmesinin çökmesi, zamanın tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Aksine zaman, bu çöküşle birlikte daha çıplak bir biçimde görünür olur. Zaman, ilerleyen bir çizgi değil; şimdinin içinde çalışan çok yönlü bir gerilim alanıdır. Geçmiş ve gelecek, bu alanın iki temel gerilim hattıdır. Yanardağ, bu hatları maddi süreçlerle görünür kılar ve zamanın ontolojik yapısını teorik bir soyutlama olmaktan çıkarıp deneyimlenebilir bir gerçeklik hâline getirir.
Bu nedenle yanardağ, zamanın nasıl “olduğunu” değil; zamanın nasıl kurulduğunu gösterir. Geçmiş ve gelecek, burada zamanın ayrı parçaları değil; şimdinin içindeki yapısal uzuvlardır. Zaman, bu uzuvların birlikte çalışmasıyla var olur. Yanardağ, bu birlikte-çalışmayı kesintisiz biçimde sergileyerek, zaman algısına dair tüm lineer ve ilerlemeci sezgileri çözer.
7. Yanardağda Zamanın Eşzamanlı Kurulumu
7.1. Risk Yoluyla Gelecek Tasarımının Şimdi’de Kurulması
Yanardağ bağlamında gelecek, henüz gelmemiş bir zaman alanı olarak değil; risk aracılığıyla şimdi içinde kurulan bir tasarım olarak ortaya çıkar. Bu tasarım, gelecekte ne olacağına dair soyut bir merak ya da spekülasyon değildir; şimdinin algısal ve davranışsal düzenini fiilen şekillendiren bir yapılanmadır. Risk, burada geleceği beklenen bir an olmaktan çıkarır ve onu şimdi içinde sürekli yeniden üretilen bir baskı hâline getirir. Gelecek, bu baskının adı olur.
Yanardağın patlama riski, geleceği şimdinin dışına yerleştirmez; aksine geleceği şimdiye sabitler. “Olabilir” olan, ileride gerçekleşecek bir ihtimal olarak askıda tutulmaz; şimdi içinde yaşanan bir yönelim hâline gelir. İnsan, gelecekteki patlamayı beklemez; patlamanın mümkünlüğüyle birlikte yaşar. Bu birlikte-yaşayış, geleceği bir zaman kategorisi olmaktan çıkarır ve onu şimdinin içinde işleyen bir tasarım mekanizmasına dönüştürür.
Bu mekanizma, davranışlar düzeyinde somutlaşır. Yerleşim alanlarının sınırlandırılması, tahliye planlarının hazırlanması, gündelik hareketlerin belirli bölgelerden uzak tutulması, geleceğe ait bir olayın şimdideki düzenlemeleridir. Bu düzenlemeler, geleceğin henüz gelmediğini değil; geleceğin zaten şimdide kurulduğunu gösterir. Gelecek, burada bir bekleyiş değil; bir organizasyon ilkesidir. Risk, bu ilkenin işletilme biçimidir.
Yanardağda risk, geleceği sabitleyen bir takvim üretmez. Patlamanın ne zaman olacağı bilinmez; hatta olup olmayacağı da kesin değildir. Buna rağmen gelecek tasarımı durmaksızın işler. Bu tasarımın gücü, belirlilikten değil; belirsizliğin sürekliliğinden gelir. Belirsizlik, geleceği askıya almaz; aksine onu şimdi üzerinde sürekli etkin kılar. Gelecek, bu nedenle kapanmaz; sürekli güncellenir, revize edilir ve yeniden yazılır.
Bu durum, geleceğin “sonradan gelecek olan” değil; şimdinin yöneldiği bir alan olduğunu açığa çıkarır. Gelecek, burada varılacak bir nokta değildir; şimdinin kendi kırılganlığını yönetmek için ürettiği bir projeksiyondur. Risk, bu projeksiyonu maddi hâle getirir. Gelecek, risk sayesinde soyut bir zaman kategorisi olmaktan çıkar ve şimdi içinde etkili bir kuvvet hâline gelir.
Yanardağ, bu geleceği kurma sürecini görünür kılar. Magmanın hareketi, gaz çıkışları ve sismik titreşimler, geleceğe dair tasarımların maddi dayanaklarını oluşturur. Gelecek, keyfî bir hayal değildir; şimdi içinde işleyen maddi süreçlere tutunur. Bu tutunma, geleceği ontolojik olarak şimdinin dışına çıkarmayı imkânsız kılar. Gelecek, burada şimdinin bir uzantısıdır.
Bu uzantı, geleceğin sürekli olarak “şimdi” tarafından güncellenmesini de zorunlu kılar. Her yeni veri, her yeni işaret, geleceğe dair tasarımı yeniden biçimlendirir. Gelecek, sabit bir hedef değil; hareketli bir tasarımlar kümesidir. Bu hareketlilik, zamanın ilerlediği hissini üretmez; zamanın yoğunlaştığı hissini üretir. Şimdi, geleceğin ağırlığıyla kalınlaşır.
Risk yoluyla kurulan bu gelecek tasarımı, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. İnsan, artık geleceğe doğru ilerleyen bir varlık değildir; geleceği şimdi içinde taşıyan bir varlıktır. Beklemek, ilerlemek anlamına gelmez; beklemek, şimdinin içinde gelecekle birlikte yaşamak anlamına gelir. Yanardağ, bu bekleyişi pasif olmaktan çıkarır ve onu ontolojik bir konuma yerleştirir.
Bu nedenle yanardağda gelecek, zamanın ilerleyen bir dilimi değildir. Gelecek, risk aracılığıyla şimdide kurulan bir düzenleyici ilkedir. Patlama gerçekleşse bile bu ilke ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir. Yeni riskler, yeni belirsizlikler ve yeni tasarımlar devreye girer. Gelecek, burada hiçbir zaman “gelip geçen” bir şey olmaz. Gelecek, şimdinin içinde sürekli çalışan bir mekanizma olarak varlığını sürdürür.
Yanardağ, bu mekanizmayı maddi süreçler üzerinden ifşa ederek, geleceğin ontolojik statüsüne dair tüm ilerlemeci ve lineer varsayımları çözer. Gelecek, burada gelmez; şimdi içinde kurulur. Risk, bu kurulumun adı olur.
7.2. Travmatik Bellek Yoluyla Geçmişin Şimdi’de Etkinliği
Yanardağ bağlamında geçmiş, yaşanmış ve kapanmış bir zaman alanı olarak varlığını sürdüremez; çünkü yanardağ, geçmişi maddi ve psikolojik düzeylerde sürekli olarak şimdiye geri çağıran bir yapıdır. Bu geri çağırma, basit bir hatırlama eylemi değildir. Geçmiş, burada temsil edilen bir anı değil; şimdi üzerinde etkinlik kuran travmatik bir bellek rejimi hâline gelir. Travma, geçmişin kapanmasına izin vermez; onu şimdi içinde sürekli yeniden üretir.
Önceki patlamaların bıraktığı izler, bu yeniden üretimin maddi katmanlarını oluşturur. Katılaşmış lav akıntıları, yarılmış topoğrafya, yanmış yerleşim alanları ve jeolojik kırılmalar, geçmişi soyut bir anlatı olmaktan çıkarır. Geçmiş, bu izler aracılığıyla şimdiye sabitlenir. Yanardağ, geçmişi “olmuş bitmiş” kılmaz; geçmişi taşır. Bu taşıma, geçmişi ontolojik olarak etkin kılar.
Travmatik bellek, bu maddi taşımanın psikolojik karşılığıdır. Daha önce yaşanmış patlamalar, yalnızca tarihsel bilgi olarak hatırlanmaz; korku, kaçınma ve tetikte olma biçimlerinde şimdiye sızar. Travma, geçmişi geri getirmez; geçmişi şimdiye yerleştirir. Bu yerleştirme, bilinçli bir tercih değildir; yapısal bir zorunluluktur. Travmatik bellek, geçmişin şimdi içinde çalışmasını sağlayan bir mekanizmadır.
Yanardağ çevresinde yaşayan insan için geçmiş, bu nedenle geride bırakılacak bir zaman değildir. Geçmiş, şimdi içinde sürekli tetiklenen bir algısal çerçevedir. Küçük bir sarsıntı, hafif bir gaz kokusu ya da yüzeydeki sıcaklık artışı, geçmişte yaşanmış felaketlerin hatırasını anında canlandırır. Bu canlanma, geçmişi yeniden yaşamak değildir; geçmişin şimdi üzerindeki etkisini yeniden üretmektir. Geçmiş, burada anı olarak değil, yönlendirici bir kuvvet olarak işler.
Bu kuvvet, şimdinin düzenlenişini doğrudan etkiler. Mekânsal sınırlar, davranışsal refleksler ve algısal eşikler, travmatik belleğin şekillendirdiği bir zeminde kurulur. İnsan, yalnızca gelecekte olabileceklerden değil; geçmişte olanların tekrar edebilirliğinden etkilenir. Bu tekrar edebilirlik, geçmişi kapatmaz; geçmişi şimdiye bağlar. Travma, geçmişin bitmesine izin vermeyen bir süreklilik üretir.
Yanardağ, bu sürekliliği maddi süreçlerle destekler. Magmanın yeniden hareketlenmesi, gaz çıkışlarının artması ya da sismik titreşimlerin yoğunlaşması, travmatik belleği sürekli besler. Geçmiş, bu belirtilerle birlikte yeniden etkinleşir. Ancak bu etkinleşme, geçmişin aynen geri dönmesi değildir. Geçmiş, şimdi içinde yeniden yapılandırılır. Her yeni işaret, geçmişi biraz farklı bir biçimde çağırır; ancak çağrının kendisi süreklidir.
Bu nedenle geçmiş, yanardağda ontolojik olarak kapanmaz. Geçmiş, tamamlanmış bir zaman değil; şimdinin üzerinde çalışan bir tasarımdır. Travmatik bellek, bu tasarımın işleyiş biçimidir. Bellek, geçmişi saklamaz; geçmişi şimdi içinde işletir. Yanardağ, bu işletimi görünür kılarak, geçmişin ontolojik statüsünü açığa çıkarır.
Bu açığa çıkış, geçmişin bağımsız bir zaman alanı olmadığı gerçeğini netleştirir. Geçmiş, şimdiden koparıldığında anlamını yitirir. Geçmişin varlığı, şimdi üzerindeki etkisiyle ölçülür. Yanardağ, bu ölçümü soyut düşünceye bırakmaz; maddi ve duygusal deneyim üzerinden zorla dayatır. Geçmiş, burada “vardı” denilen bir şey değil; etki eden bir şeydir.
Travmatik bellek yoluyla kurulan bu geçmiş etkinliği, zamanın doğrusal düzenini bozar. Zaman, burada geride bırakılan katmanlar dizisi değildir. Zaman, şimdinin içinde üst üste binmiş yoğunluklar hâlinde çalışır. Geçmiş, bu yoğunluklardan biridir ve yanardağda bu yoğunluk sürekli aktiftir. Geçmiş, şimdinin arkasında değil; şimdinin içindedir.
Bu nedenle yanardağ, geçmişi hatırlatan bir nesne değil; geçmişi şimdiye bağlayan bir aygıttır. Travmatik bellek, bu bağlanmanın psikolojik ifadesidir; jeolojik izler ise maddi ifadesidir. Yanardağ, bu iki düzeyi birleştirerek, geçmişin ontolojik olarak kapanamayacağını, ancak şimdi içinde dönüştürülerek var olabileceğini açık biçimde gösterir.
7.3. Geçmiş ve Gelecek Tasarımlarının Eşzamanlılığı
Yanardağ, geçmiş ve geleceğin ardışık zaman kipleri olarak değil, şimdi içinde eşzamanlı olarak kurulan iki tasarım olarak işlediğini en berrak biçimde açığa çıkaran yapılardan biridir. Burada eşzamanlılık, iki ayrı zaman diliminin üst üste gelmesi anlamına gelmez; geçmiş ve geleceğin, bağımsız ontolojik statülere sahip olmadan, şimdinin içsel düzenlenişi içinde birlikte üretilmesi anlamına gelir. Yanardağ, bu üretimi hem maddi süreçleriyle hem de insan algısında yarattığı yoğunlukla sürekli kılar.
Gelecek, yanardağ bağlamında hiçbir zaman “henüz gelmemiş” bir zaman değildir. Beklenen patlama, gerçekleşmemiş olsa bile, şimdi içinde algısal ve davranışsal olarak mevcuttur. Risk, burada geleceği temsil etmez; geleceği şimdiye taşır. Bu taşıma, geleceği somutlaştırır ama onu gerçekleşmiş kılmaz. Gelecek, bu hâliyle bir olay değil, bir şimdilik kipidir: gerçekleşme ihtimalinin şimdi üzerindeki baskısı.
Aynı anda geçmiş de kapanmış değildir. Önceki patlamalar, yalnızca tarihsel kayıtlar olarak durmaz; travmatik bellek, jeolojik izler ve kolektif anlatılar aracılığıyla şimdi içinde sürekli etkin hâlde kalır. Geçmiş, burada geride bırakılan bir zaman alanı değil; şimdinin sınırlarını belirleyen bir referans ağıdır. Geçmişin işlevi, olmuş bitmiş olmak değil; şimdiyi şekillendirmektir.
Yanardağda kritik olan nokta şudur: Gelecek, risk yoluyla; geçmiş ise travmatik bellek yoluyla aynı anda şimdiye bağlanır. Bu iki bağlanma biçimi birbirini dışlamaz; tersine, birbirini güçlendirir. Geçmişte yaşanmış felaketler, gelecekte beklenen felaketin algısal yoğunluğunu artırır; geleceğe dair beklenti ise geçmişte yaşananların şimdi içindeki ağırlığını derinleştirir. Böylece geçmiş ve gelecek, birbirini besleyen iki tasarım hâline gelir.
Bu beslenme, zamanın doğrusal bir çizgi olarak düşünülmesini imkânsız kılar. Yanardağ çevresinde zaman, “önce–sonra” dizisi olarak işlemez. Zaman, şimdi içinde katmanlaşmış bir yoğunluk alanı olarak deneyimlenir. Bu alanda geçmiş, geride değildir; gelecek, ileride değildir. Her ikisi de şimdi üzerinde konumlanmış, farklı işlevler üstlenen ontolojik uzuvlardır.
Eşzamanlılık, burada kronolojik bir çakışma değil, işlevsel bir birlikteliktir. Geçmiş, uyarıcı ve sınırlayıcı bir rol oynar; geleceksa tehditkâr ve yönlendirici bir rol üstlenir. Ancak bu roller, yalnızca şimdi içinde anlam kazanır. Geçmiş, şimdi olmadan etkisizdir; gelecek, şimdi olmadan anlamsızdır. Yanardağ, bu bağımlılığı sürekli görünür kılar.
Bu görünürlük, yanardağı sıradan bir doğal tehlike olmaktan çıkarır. Yanardağ, zamanın nasıl kurulduğunu gösteren bir ontolojik kesit hâline gelir. Şimdi, burada sabit bir an değildir; geçmiş ve geleceğin aynı anda yük bindirdiği bir merkezdir. Bu merkez, durağan değildir; sürekli yeniden düzenlenir. Ancak bu yeniden düzenlenme, zamanın ilerlediği anlamına gelmez; yalnızca şimdinin içsel mimarisinin değiştiğini gösterir.
Geçmiş ve geleceğin eşzamanlılığı, insan bilincinde de benzer bir yapı üretir. Yanardağ, bireyi ne yalnızca geçmişe baktırır ne de yalnızca geleceğe odaklar. Birey, sürekli olarak şimdiye geri çekilir. Çünkü hem geçmişten gelen korkular hem de geleceğe dair riskler, ancak şimdi içinde hissedilebilir. Yanardağ, bu hissedişi zorunlu kılar; kaçış alanı bırakmaz.
Bu nedenle yanardağ, zamanın üçe bölünmüş klasik şemasını fiilen çökerterek, zamanın özünde şimdi merkezli bir kurulum olduğunu açığa çıkarır. Geçmiş ve gelecek, burada ayrı ayrı zaman alanları olarak değil, şimdinin işlevsel uzantıları olarak var olur. Yanardağ, bu uzantıları aynı anda aktif hâlde tutan nadir doğal yapılardan biridir.
Sonuç olarak değil ama yapısal olarak şunu söylemek gerekir: Yanardağ, geçmiş ve geleceği bir araya getiren bir “kavşak” değildir; geçmiş ve geleceğin zaten ayrı olmadığını, yalnızca şimdi içinde farklı biçimlerde işlediğini gösteren bir paradigmadır. Bu paradigma, zamanı düşünmenin değil, zamanı deneyimlemenin zorunlu hâle geldiği bir yoğunluk alanı üretir.
8. Yanardağ: Zaman Ontolojisi İçin Bir Meditasyon Paradigması
8.1. Yanardağın Jeolojik Nesneden Kavramsal Aygıta Dönüşümü
Yanardağ, ilk bakışta yer kabuğunun belirli fiziksel süreçlerinin sonucu olarak kavranır: magma odalarının basınç üretimi, gazların birikimi, kabuksal kırıklar ve tektonik gerilimler. Bu açıklama, yanardağı ölçülebilir, modellenebilir ve teknik olarak yönetilebilir bir jeolojik nesneye indirger. Ancak bu indirgeme, yanardağın insan deneyiminde yarattığı ontolojik yoğunluğu açıklamak için yeterli değildir. Çünkü yanardağ, yalnızca maddi bir yapı olarak değil, zamanın, riskin ve belleğin aynı anda çalıştığı bir yoğunlaşma alanı olarak işlev görür.
Yanardağın kavramsal aygıta dönüşmesi tam olarak bu noktada gerçekleşir. Kavramsal aygıt, bir nesnenin kendi maddi varlığı üzerinden, kendisinden daha geniş bir ontolojik yapıyı görünür kılmasıdır. Yanardağ, burada yalnızca patlayan ya da patlamayan bir doğa unsuru değildir; zamanın nasıl kurulduğunu, riskin nasıl şimdiye yerleştiğini ve geçmiş ile geleceğin nasıl eşzamanlı olarak üretildiğini açığa çıkaran bir yapı hâline gelir. Yanardağ, kendi varlığıyla zamanı “anlatmaz”; zamanı dayatır.
Bu dayatma, yanardağın süreklilik taşıyan potansiyelinde yatar. Yanardağ, diğer doğal oluşumlar gibi yalnızca gerçekleştiği anda anlam kazanan bir olay değildir. Varlığı başlı başına bir gerilim üretir. Bu gerilim, potansiyelin gizli kalmamasıyla ilgilidir. Magmanın hareketi, gaz çıkışları, ısınma ve mikro-sismik titreşimler, potansiyelin maddi dünyada iz bırakmasını sağlar. Böylece yanardağ, potansiyelin soyut bir olasılık değil, şimdi içinde maddi olarak hissedilen bir gerçeklik olduğunu sürekli olarak gösterir.
Bu özellik, yanardağı bir “nesne” olmaktan çıkarıp bir “işleyiş”e dönüştürür. Yanardağ, zamanla birlikte çalışan bir aygıttır. Zaman burada dışsal bir çerçeve değildir; yanardağın kendi varoluş biçimi zaman üretir. Yanardağ, şimdi üzerinde baskı kurarak, geçmişin izlerini canlı tutarak ve geleceği risk formunda şimdiye sabitleyerek, zamanı sürekli yeniden örgütler. Bu örgütlenme, bilinçte olduğu kadar kolektif davranışlarda da etkisini gösterir.
Yanardağın kavramsal gücü, onu gözlemleyen insanın zamanla kurduğu ilişkiyi istemsiz biçimde dönüştürmesinde ortaya çıkar. Yanardağ çevresinde yaşayan birey, zamanı “ilerleyen bir çizgi” olarak deneyimleyemez. Çünkü her an, hem geçmiş patlamaların hatırası hem de gelecekteki patlamanın beklentisiyle yüklüdür. Bu yük, şimdiyi merkezî ve kaçınılmaz hâle getirir. Yanardağ, insanı şimdiye sabitleyen bir ontolojik baskı üretir.
Bu baskı, yanardağın kavramsal aygıt olarak işlev görmesinin temelidir. Yanardağ, düşünsel bir soyutlama gerektirmeden, doğrudan deneyim yoluyla zamanın illüzyonlarını çözer. Gelecek, burada ileride bekleyen bir alan olmaktan çıkar; risk formunda şimdiye çöker. Geçmiş, geride kalmış bir hatıra olmaktan çıkar; travmatik bellek ve maddi izler yoluyla şimdiye yapışır. Yanardağ, bu iki tasarımı aynı anda çalıştırarak, zamanın üçlü bölünmesini fiilen askıya alır.
Bu nedenle yanardağ, yalnızca incelenen bir doğa nesnesi değil, zaman ontolojisini ifşa eden bir aygıttır. Onun karşısında zaman hakkında düşünmek mümkün değildir; zaman, doğrudan hissedilir. Yanardağ, teorik bir zaman kavrayışını değil, deneyimsel bir zaman yoğunluğunu zorunlu kılar. Bu zorunluluk, onu jeolojinin sınırlarından çıkarıp ontolojik bir paradigmanın merkezine yerleştirir.
Yanardağın aygıtsal niteliği, insan bilincinde bir duraksama üretir. Bu duraksama, ilerleme fikrinin askıya alınmasıdır. Zamanın aktığına dair sezgisel inanç, yanardağın sürekli bekleyiş hâli karşısında çözülür. Çünkü yanardağda hiçbir şey “ilerlemez”; her şey şimdi içinde birikir. Bu birikim, zamanın özü hakkında doğrudan bir sezgi üretir: Zaman, akan bir hat değil, yoğunlaşan bir merkezdir.
Bu merkez, yanardağda maddi bir biçim kazanır. Yanardağ, zamanın soyut bir kavram olmadığını, doğrudan bedenlenen bir yapı olduğunu gösterir. İşte bu yüzden yanardağ, jeolojik bir nesne olmanın ötesinde, zamanın nasıl işlediğini görünür kılan nadir kavramsal aygıtlardan biridir.
8.2. Şimdinin Merkeziliğinin Deneyimlenmesi
Yanardağ, şimdiyi teorik olarak merkeze alan bir düşünceyi değil, şimdinin kaçınılmazlığını dayatan bir deneyim alanını temsil eder. Burada şimdi, bilinçli bir tercihle odaklanılan bir an değildir; kaçınılması mümkün olmayan, sürekli geri dönülen bir merkezdir. Yanardağ çevresinde zaman, dikkat dağıtan bir arka plan olmaktan çıkar ve doğrudan varoluşsal bir baskı hâline gelir. Bu baskı, insanı ne geçmişte oyalanmaya ne de geleceğe kaçmaya izin verir; her iki yönelim de zorunlu olarak şimdiye çökertilmiştir.
Şimdinin merkeziliği, yanardağ bağlamında bir farkındalık egzersimi olarak değil, zorunlu bir konumlanma olarak ortaya çıkar. İnsan, yanardağın varlığı karşısında sürekli bir tetikte olma hâli içinde yaşar. Bu tetikte olma, klasik anlamda bir panik ya da sürekli alarm durumu değildir; daha derin, daha yapısal bir uyanıklık biçimidir. Burada bilinç, gelecekte olacak olana ya da geçmişte olana değil, şimdi içinde işleyen potansiyele odaklanmak zorunda kalır.
Yanardağ, şimdiyi merkez hâline getirirken, zamanı homojen bir akış olmaktan çıkarır. Şimdi, burada tek bir an değildir; yoğunlaşmış bir alan, gerilimle dolu bir eşiktir. Bu eşikte, risk maddi olarak hissedilir, geçmiş travmalar algıyı biçimlendirir ve gelecek beklentisi davranışı düzenler. Ancak bu üç unsur da ayrı zaman dilimlerine dağılmaz; hepsi şimdi içinde birlikte çalışır. Şimdi, bu nedenle, sade bir “an” değil; çok katmanlı bir varoluş alanıdır.
Bu çok katmanlılık, yanardağın çevresinde yaşayan bireyde zamanla ilgili köklü bir algı kaymasına yol açar. Geleceğe erteleme refleksi zayıflar. Çünkü erteleme, ancak zamanın ilerlediğine dair bir güven varsayımıyla mümkündür. Yanardağ ise bu varsayımı sürekli boşa düşürür. Patlama her an olabilirliğiyle, geleceği bir sığınak olmaktan çıkarır. Böylece bilinç, sürekli olarak şimdiye geri çağrılır.
Aynı şekilde geçmiş de güvenli bir mesafe olmaktan çıkar. Önceki patlamalar, kapanmış hikâyeler olarak kalmaz; her an yeniden mümkün olanın hatırlatıcısı olarak şimdiye yerleşir. Bu hatırlatma, nostaljik bir geri dönüş değil; şimdiyi şekillendiren bir baskı biçimidir. Geçmiş, burada şimdinin sınırlarını çizen bir kuvvet olarak işler.
Şimdinin merkeziliği, bu koşullar altında meditatif bir nitelik kazanır. Ancak bu meditasyon, içe dönük, rahatlatıcı ya da sakinleştirici bir pratik değildir. Aksine, şimdinin tüm yükleriyle birlikte çıplak biçimde deneyimlenmesi anlamına gelir. Yanardağ, dikkati dağıtan zaman anlatılarını askıya alarak, bilinci doğrudan şimdiyle baş başa bırakır. Bu baş başalık, kaçışsızdır.
Bu kaçışsızlık, şimdinin ontolojik önceliğini görünür kılar. Şimdi, burada yalnızca deneyimin merkezi değil, varoluşun tek mümkün zemini hâline gelir. Gelecek ve geçmiş, bu zemine tutunarak var olabilir; onsuz çökerler. Yanardağ, bu bağımlılığı soyut argümanlarla değil, maddi varlığıyla gösterir. Şimdi, burada düşünülmez; yaşanır.
Yanardağın yarattığı bu deneyim, modern zaman anlayışının temel varsayımlarını sessizce çözer. Sürekli ilerleme, planlama ve öngörü üzerine kurulu zaman rejimi, yanardağın sürekli bekleyiş hâli karşısında işlevini yitirir. Bekleyiş, burada pasif bir durum değildir; aktif bir şimdilik hâlidir. İnsan, bir şeyin olmasını beklemez; şimdi içinde kalmak zorunda kalır.
Bu zorunluluk, yanardağı güçlü bir farkındalık alanına dönüştürür. Ancak bu farkındalık, bilinçli olarak edinilen bir içgörü değil, dayatılmış bir açıklıktır. Yanardağ, şimdiyi merkez hâline getirirken, bilinci kendi zaman illüzyonlarıyla yüzleştirir. Bu yüzleşme, şimdinin yalnızca bir geçiş noktası değil, zamanın bizzat kendisi olduğu sezgisini üretir.
Şimdinin merkeziliği, bu bağlamda, bir öğretiden çok bir deneyimdir. Yanardağ, bu deneyimi sürekli kılarak, zamanı düşünmenin değil, zamanı taşımanın ne anlama geldiğini açığa çıkarır. Bu taşıma, hafifletici değildir; aksine yoğunlaştırıcıdır. Şimdi, burada, tüm ağırlığıyla var olur.
8.3. Zaman Farkındalığı Olarak Meditasyon
Yanardağ bağlamında meditasyon, içsel dinginlik üretmeye yönelik bir pratik olarak değil, zamanın ontolojik yapısının çıplak biçimde açığa çıktığı bir farkındalık hâli olarak belirir. Bu farkındalık, bilinçli bir niyetle başlatılmaz; yanardağın varlığı tarafından zorunlu kılınır. Meditasyon burada bir yöntem değil, bir sonuçtur: zamanın kaçınılmaz biçimde şimdiye çöktüğü bir durumda, bilincin başka bir yerde konumlanamamasının doğal sonucudur.
Klasik meditasyon anlayışlarında zaman çoğunlukla askıya alınır, yavaşlatılır ya da geçici olarak unutulur. Yanardağda ise zaman unutulmaz; tersine, yoğunlaştırılır. Şimdi, genişleyip rahatlatıcı bir alan hâline gelmez; sıkışır, derinleşir ve ağırlık kazanır. Meditatif olan, bu ağırlığın fark edilmesidir. Yanardağ, bilinci zamandan kaçmaya değil, zamanın tam merkezinde kalmaya zorlar.
Bu zorunluluk, zamanın üçlü bölünmesine dayalı bilinç alışkanlıklarını çözer. Geçmişe sığınma ya da geleceğe projeksiyon üretme refleksi, yanardağ karşısında işlevsizleşir. Çünkü geçmiş, travmatik bellek yoluyla zaten şimdi içindedir; gelecek ise risk formunda çoktan şimdiye çökmüştür. Meditasyon, burada bu iki tasarımın askıya alınması değil, aynı anda fark edilmesi anlamına gelir. Bilinç, geçmişin ve geleceğin ayrı ayrı zamanlar olmadığını, şimdinin farklı yoğunluk kipleri olduğunu doğrudan deneyimler.
Yanardağın meditatif gücü, bilinci pasifleştirmesinde değil, onu kesintisiz bir açıklık hâline getirmesinde yatar. Bu açıklık, rahatlatıcı değildir; aksine sarsıcıdır. Çünkü bilinç, zamanın ilerlediğine dair alışıldık güvenlik hissini kaybeder. İlerleme fikri çöktüğünde, bilinç kendini tutunaksız hisseder. Ancak bu tutunaksızlık, aynı zamanda ontolojik bir açıklık üretir: zamanın dışına kaçmanın mümkün olmadığı, yalnızca şimdi içinde var olunabileceği sezgisi.
Meditasyonun ontolojik boyutu tam da burada ortaya çıkar. Yanardağ, bireyi zamana dair düşünmeye davet etmez; bireyi zamanın içinde bırakır. Bu bırakılmışlık, edilgenlik değildir. Bilinç, burada aktif bir taşıma hâline geçer: riskin, belleğin ve potansiyelin şimdi üzerindeki baskısını taşır. Meditasyon, bu taşımanın farkına varılmasıdır.
Bu farkındalık, öznenin zamanla kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürür. Zaman artık yönetilecek, planlanacak ya da optimize edilecek bir kaynak olmaktan çıkar. Zaman, taşınan bir yük, katlanılan bir yoğunluk hâline gelir. Yanardağ, bu dönüşümü soyut bir öğretiyle değil, maddi varlığıyla dayatır. Bu nedenle yanardağ çevresinde oluşan farkındalık, öğretilebilir bir teknik değil, deneyimlenmek zorunda kalınan bir durumdur.
Meditatif deneyimin bir diğer boyutu, belirsizliğin askıya alınmamasıdır. Çoğu spiritüel pratik, belirsizliği azaltmayı ya da anlamlandırmayı hedefler. Yanardağda ise belirsizlik çözülmez; sürekli canlı tutulur. Patlamanın olup olmayacağı, ne zaman olacağı ya da nasıl olacağı bilinmez. Bu bilinmezlik, bilinç için bir boşluk değil, sürekli bir yoğunluk kaynağıdır. Meditasyon, bu yoğunlukla birlikte kalabilme kapasitesidir.
Bu kapasite, bilincin zamana direnmemesiyle ilgilidir. Direnç, zamanın ilerlediği varsayımına dayanır: “Bu da geçer”, “ileride düzelir”, “henüz olmadı”. Yanardağ, bu cümleleri anlamsızlaştırır. Çünkü burada geçip giden bir zaman yoktur; yalnızca yoğunlaşan bir şimdi vardır. Meditatif farkındalık, bu gerçeğin kaçınılmaz biçimde kabul edilmesidir.
Yanardağın meditasyon paradigması olarak gücü, zamanı estetikleştirmemesinde yatar. Zaman burada yüceltilmez, kutsallaştırılmaz ya da romantize edilmez. Zaman, olduğu gibi, çıplak ve sert biçimde deneyimlenir. Bu deneyim, bilinci sakinleştirmez; aksine, onu ayık hâle getirir. Ayıklık, burada huzur değil, açıklık üretir.
Bu açıklık, zamanın illüzyonlarının çözülmesiyle ilgilidir. Geçmişin geride, geleceğin ileride olduğu yanılsaması çöktüğünde, bilinç yalnızca şimdiyle baş başa kalır. Yanardağ, bu baş başalığı sürekli kılar. Meditasyon, bu nedenle bir anlık içgörü değil, sürdürülen bir farkındalık hâlidir.
Yanardağ, bu bağlamda, zaman ontolojisinin en sert öğretmenlerinden biridir. Öğretisi sözlü değildir; kavramsal değildir; kaçınılmazdır. Meditasyon, burada bir teknik olarak öğrenilmez; yanardağın varlığıyla birlikte yaşanır. Zamanın merkezinde kalmanın ne demek olduğu, başka hiçbir yerde bu kadar doğrudan ve bu kadar zorunlu biçimde deneyimlenmez.
Tepkiniz Nedir?