Dolayımsallık: Eylemin Değil, Mekânın Temsili

Her eylem dolaysızdır. “Dolayımlı eylem” olarak adlandırılan şey, eylemin kendisine değil, eylemin etrafında kurulan temsili mekâna aittir. Bu makale, dolayımsallığı nedensel bir kategori olmaktan çıkararak mekânsal bir temsil rejimi olarak yeniden konumlandırır.

1. Dolayımsallığın Ontolojik Konumu ve Doğrudanlık Zorunluluğu

1.1. Dolayımsallığın Eyleme İçkin Olmayan Bir Soyutlama Olarak Tanımı

Dolayımsallık, ilk bakışta eylemin nasıl gerçekleştiğine ilişkin bir özellikmiş gibi düşünülse de, ontolojik düzlemde eylemin kendisine ait bir nitelik değildir. Aksine, dolayımsallık, doğrudanlığın kavramsal karşıtı olarak sonradan inşa edilmiş, türetilmiş ve ikincil bir soyutlamadır. Bu ayrım, eylemin ontolojik statüsü ile eylem üzerine kurulan açıklama ve betimleme rejimleri arasındaki farkı netleştirmeyi zorunlu kılar. Ontolojik olarak eylem, özne açısından daima dolaysızdır; eylemin icra anı, hiçbir ara katman, hiçbir temsil ve hiçbir yorum düzlemi içermez. Eylem, tam da gerçekleştiği anda, kendisini gerçekleştiren özne bakımından başka türlü olamaz: dolaysız, tekil ve doğrudan.

Bu nedenle herhangi bir eylem, hangi araçlar kullanılarak, hangi ardışık zincirler içinde ya da hangi aracı biçimler eşliğinde gerçekleşirse gerçekleşsin, özne açısından zorunlu olarak dolaysızdır. Araçların, süreçlerin veya zincirlerin varlığı, eylemin ontolojik doğasını değiştirmez; yalnızca eylemin nasıl betimlendiğini, nasıl anlatıldığını ve hangi kavramsal çerçeve içine yerleştirildiğini etkiler. Ontolojik düzlemde eylem, her zaman bir “şimdi”de, tek bir karar ve tek bir icra anında gerçekleşir. Bu an, bölünemez, ertelenemez ve çoğaltılamaz; ancak sonradan, düşünce düzeyinde, farklı şemalar aracılığıyla yeniden kurgulanabilir.

“Dolaylı eylem” olarak adlandırılan şey, tam da bu noktada ortaya çıkan bir kavramsal yanılsamadır. Dolaylılık, eylemin fiilî ya da icraya ilişkin yapısına ait değildir; eylemin gerçekleşmesinden sonra devreye giren açıklama, yorumlama ve sınıflandırma rejimlerine aittir. Başka bir deyişle, dolaylılık eylemin içinde değil, eylem üzerine kurulan söylemdedir. Eylem gerçekleştikten sonra, onu neden–sonuç zincirlerine yerleştirmek, araçlarla ilişkilendirmek, aşamalara bölmek veya zamansal olarak yaymak mümkündür; ancak tüm bu işlemler, eylemin kendisini değil, eylemin temsili konumunu dönüştürür.

Bu ayrımı gözden kaçırmak, dolayımsallığı eylemin ontolojik bir boyutuymuş gibi düşünmeye yol açar. Oysa ontolojik düzlemde eylem, her zaman kendisiyle özdeştir; başka bir şeyin aracılığıyla değil, doğrudan gerçekleşir. Bir araç kullanılarak yapılan eylem de, bir süreç içinde yer alan eylem de, zincirleme nedenlerle açıklanan eylem de, özne açısından yine tek bir icra anında, dolaysız biçimde gerçekleşmiştir. Dolayımsallık, bu icra anına hiçbir şey eklemez; yalnızca eylemin etrafında, sonradan kurulan kavramsal bir mesafe üretir.

Bu bağlamda dolayımsallık, ontolojik bir kategori değil, epistemik ve temsili bir kategoridir. Eylemin “nasıl” gerçekleştiğine değil, eylemin “nasıl konumlandırıldığına” ilişkindir. Eylemi dolaylı kılan şey, eylemin kendisi değil, eylemin düşünce içinde yeniden düzenleniş biçimidir. Dolayımsallık, bu anlamda, doğrudanlığı ortadan kaldırmaz; doğrudanlığı gizler, örter veya parçalıymış gibi gösterir. Ancak bu gösterim, eylemin ontolojik doğasına değil, onu kavramsallaştıran bakışa aittir.

Dolayımsallığın ikincil ve türetilmiş bir soyutlama olarak tanımlanması, eylem ile eylem bilgisi arasındaki ayrımı keskinleştirir. Eylem, gerçekleştiği anda dolaysızdır; eylem bilgisi ise, zorunlu olarak dolaylıdır. Bu dolaylılık, eylemin doğasından değil, bilginin yapısından kaynaklanır. Dolayımsallık, tam da bu noktada, eylemin değil, eylem bilgisinin ontolojisine ilişkin bir sorun olarak ortaya çıkar. Eylemi dolaylı kılan şey, eylemin kendisi değil, eylemi açıklama zorunluluğudur.

Bu nedenle, dolayımsallığı eylemin ontolojik bir özelliği olarak ele almak, kavramsal bir kategoriyi ontolojik bir nitelikle karıştırmak anlamına gelir. Ontolojik düzlemde eylem, daima dolaysızdır; dolaylılık, ancak eylemin üzerine konuşulduğu, düşünüldüğü ve temsil edildiği anda ortaya çıkar. Dolayımsallığın eyleme içkin olmayan bir soyutlama olarak konumlandırılması, bu karışıklığı giderir ve sonraki tüm tartışmalar için zorunlu olan kavramsal zemini sağlar.                                                                                      

1.2. Algı Düzlemi ile Algı-Ötesi Düzlem Arasındaki Yapısal Gerilim

Dolayımsallık kavramının zorunlu olarak ortaya çıkışı, eylemin yapısından değil, algının yapısından kaynaklanan daha derin bir gerilime dayanır: algı düzlemi ile algı-ötesi düzlem arasındaki yapısal ve kaçınılmaz gerilime. İnsan öznesi, yalnızca algıladığı dünyada yaşamaz; aynı zamanda algılayamadığı, fakat varlığından ve gerçekliğinden emin olduğu bir dünyaya da sürekli olarak yönelir. Bu yönelim, insan bilincinin temel paradokslarından birini oluşturur: görüngülerin ötesinde bir dünyanın bilgisine sahip olmak, fakat bu dünyayı doğrudan fenomenal olarak deneyimleyememek.

İnsan, deneyimlediği fenomenal alanın, gerçekliğin tamamı olmadığını bilir. Algı, dünyayı bütünüyle kuşatmaz; yalnızca belirli bir kesitini, belirli bir görünüş rejimi içinde sunar. Buna rağmen özne, algı alanının dışında kalan bir gerçekliğin varlığını ne rastlantısal bir varsayım ne de keyfî bir spekülasyon olarak kabul eder. Aksine, algı-ötesi dünyanın varlığı, insan düşüncesi için zorunlu bir kabul niteliği taşır. Eğer algılananla yetinilseydi, düşünce kaçınılmaz olarak solipsizme ya da fenomenal kapanmaya sürüklenirdi. Bu nedenle algı-ötesi dünya, doğrudan deneyimlenmese bile, düşünce tarafından zorunlu olarak varsayılır.

Tam da bu noktada yapısal bir gerilim ortaya çıkar. Bir yanda algı düzlemi vardır: doğrudan deneyimlenen, duyularla verilen, fenomenal olarak erişilebilir alan. Diğer yanda ise algı-ötesi düzlem bulunur: doğrudan deneyimlenemeyen, fakat varlığı ve gerçekliği zorunlu olarak kabul edilen alan. Bu iki düzlem arasındaki ilişki, ne basit bir ayrım ne de kolayca aşılabilir bir sınırdır. Aksine, bu ilişki, insan bilincinin sürekli olarak içinde hareket ettiği, çözülemeyen fakat yönetilmek zorunda olan bir gerilim alanıdır.

Bu gerilim, algı-ötesi dünyanın “bilinmemesi”nden değil, “doğrudan algılanamaması”ndan kaynaklanır. Algı-ötesi dünya, tamamen bilinemez bir alan değildir; aksine, onun hakkında pek çok şey bilinir. Fiziksel dünyanın algıdan bağımsız varlığı, nedensel düzenler, mekânsal süreklilik, hatta öznenin kendisinden bağımsız bir gerçeklik alanı olduğu fikri, algı-ötesi dünyanın bilgisine dair örneklerdir. Ancak bu bilgi, fenomenal bir veriliş biçimine sahip değildir. Algı-ötesi dünya, kendisini doğrudan göstermez; yalnızca düşünce yoluyla, dolaylı biçimlerde kavranır.

İşte bu durum, bilinen fakat algılanamayan bir alanın düşünceye nasıl dâhil edileceği sorununu ortaya çıkarır. Algı-ötesi dünya, yok sayılabilecek bir alan değildir; çünkü yok sayılması, düşüncenin kendi gerçeklik iddiasını çökertecektir. Buna karşın, doğrudan algılanamadığı için, algı düzlemi içinde kendiliğinden yer alamaz. Bu ikili zorunluluk, algı-ötesi alanın düşünceye ancak temsili ve kavramsal ara yapılar aracılığıyla dâhil edilmesini mümkün kılar. Dolayımsallık kavramının ortaya çıkışı, tam olarak bu zorunluluktan doğar.

Dolayımsallık, bu bağlamda, algı ile algı-ötesi arasındaki yapısal gerilimin kavramsal bir çözüm girişimi olarak anlaşılmalıdır. Algı-ötesi dünyanın doğrudan fenomenal olarak verilememesi, bu dünyanın düşünceye hiç dâhil edilemeyeceği anlamına gelmez. Aksine, düşünce, algı-ötesi alanı, algı düzlemi içinde yeniden üretmek, temsil etmek ve konumlandırmak zorunda kalır. Dolayımsallık, bu temsil zorunluluğunun kavramsal adıdır.

Bu noktada önemli olan husus, dolayımsallığın eylemden değil, algıdan türemiş bir yapı olduğudur. Eylem, özne açısından her zaman dolaysızdır; ancak algı, özneyi, algı-ötesi dünyaya karşı sürekli bir eksiklik ve yetersizlik durumunda bırakır. Bu eksiklik, düşünce tarafından telafi edilmek zorundadır. Dolayımsallık, bu telafinin eylem alanına yansıtılmış biçimi olarak ortaya çıkar. Algı-ötesi dünyanın doğrudan deneyimlenememesi, eylemin etrafında, eylemi aşan bir uzamsal ve zamansal bağlam kurulmasını teşvik eder.

Sonuç olarak algı düzlemi ile algı-ötesi düzlem arasındaki yapısal gerilim, dolayımsallığın ne rastlantısal bir kavram ne de keyfî bir soyutlama olduğunu gösterir. Dolayımsallık, insan bilincinin, algı ile gerçeklik arasındaki bu çözülemez farkla başa çıkabilmek için geliştirdiği zorunlu bir kavramsal düzenektir. Bu düzenek, eylemin kendisini değiştirmez; fakat eylemin, algı-ötesi bir gerçeklik alanı içinde konumlandırılabilmesini mümkün kılar. Bu nedenle dolayımsallık, algı-ötesi dünyanın bilgisi ile fenomenal deneyimin sınırlılığı arasındaki gerilimin kaçınılmaz bir ürünüdür.                                            

1.3. Fenomenal Deneyimde Sınırın Yokluğu ve Mantıksal Ayrım

Fenomenal deneyim düzeyinde öznenin karşılaştığı dünya, algı ile algı-ötesi arasında sezgisel olarak ayırt edilebilir bir sınır sunmaz. Deneyimlenen “dışarısı”, özne açısından fenomen-ötesi bir alan olarak yaşantılanmaz; aksine, algının kendi iç sürekliliği içinde, kesintisiz ve yekpare bir alan olarak verilir. Bu nedenle fenomenal yaşantıda, algı ile algının ötesi arasında hissedilebilir, dokunulabilir ya da sezgisel olarak işaretlenebilir bir eşik bulunmaz. Fenomenolojik sezgi alanı, bu ayrımı barındırmaz; çünkü sezgi, yalnızca verili olana yöneliktir ve verili olan her şey, zaten algı düzlemi içinde yer alır.

Bu durum, fenomen-ötesi alanın “yok” olduğu anlamına gelmez; yalnızca bu alanın fenomenal olarak deneyimlenemediği anlamına gelir. Ancak kritik nokta şudur: Öznenin yaşantısında bu yokluk, bir eksiklik ya da boşluk olarak hissedilmez. Fenomen-ötesi alan, deneyimde negatif bir alan, karanlık bir bölge ya da sezgisel bir sınır olarak belirmez. Aksine, fenomenal deneyim kendi içinde tamdır. Algı, kendi sınırlarını görünür kılmaz; tam tersine, bu sınırları görünmez kılarak işler. Bu nedenle özne, deneyim düzeyinde algının “burada bittiği” bir noktayı sezgisel olarak tespit edemez.

Ne var ki bu sezgisel bütünlük, mantıksal ve teknik düzlemde zorunlu olarak parçalanır. Öznenin dünyaya ilişkin bilgisi, yalnızca deneyime değil, aynı zamanda kavramsal ve mantıksal ayrımlara dayanır. Bu düzlemde algı ile algı-ötesi arasındaki ayrım kaçınılmazdır; çünkü aksi hâlde, bilinen fakat algılanamayan hiçbir şeyden söz edilemezdi. Oysa insan, açıkça, doğrudan deneyimlemediği fakat varlığından emin olduğu alanlara ilişkin bilgi üretir. Bu bilgi, fenomenolojik sezgiden değil, mantıksal zorunluluktan kaynaklanır.

Dolayısıyla burada çift katmanlı bir yapı ortaya çıkar: Fenomenal deneyimde sınır yoktur; mantıksal düşünmede ise sınır zorunludur. Öznenin yaşantısı bu sınırı hissetmez, fakat düşüncesi bu sınırı varsaymak zorundadır. İşte bu asimetri, dolayımsallık probleminin ontolojik temelini oluşturur. Özne, algısal düzlemde sınırla karşılaşmazken, düşünsel düzlemde bu sınırı sürekli olarak hesaba katmak zorunda kalır. Algı “sürekli bir şimdi” üretirken, düşünce bu sürekliliği parçalayarak görünmeyen bir dış alan varsayar.

Bu durum, öznenin paradoksal bir konumda yer almasına yol açar. Özne, bir yandan algısal olarak yalnızca fenomenal alan içinde yaşar; diğer yandan, bu alanın ötesinde bir şeylerin bulunduğunu bilmekten kaçınamaz. Ancak bu bilginin hiçbir fenomenal karşılığı yoktur. Böylece algı ile bilgi arasında kapanmaz bir mesafe oluşur. Bu mesafe, fenomenolojik olarak hissedilmez; fakat mantıksal olarak sürekli olarak yeniden üretilir.

Tam da bu nedenle, algı ile algı-ötesi arasındaki ayrım, deneyimin içinde değil, deneyimin üzerine kurulan açıklama ve kavramsallaştırma rejimlerinde ortaya çıkar. Bu ayrım, yaşantının değil, düşüncenin ürünüdür. Fenomenolojik sezgi, böyle bir ayrımı vermez; bu ayrım, düşüncenin zorunlu soyutlamasıdır. Dolayımsallık kavramı, işte bu noktada, algının sezgisel bütünlüğü ile düşüncenin zorunlu ayrımları arasındaki gerilimin bir sonucu olarak ortaya çıkmaya başlar.

Bu bağlamda, fenomenal deneyimde sınırın yokluğu ile mantıksal ayrımın zorunluluğu arasındaki çelişki, dolayımsallığın ontolojik zeminini hazırlar. Dolayımsallık, bu çelişkinin kendisi değildir; bu çelişkiyle başa çıkmak için geliştirilen temsili bir çözümdür. Algı, sınır tanımaz; düşünce ise sınır üretmek zorundadır. Dolayımsallık, bu iki düzlem arasındaki uyumsuzluğu, eylem ve hareket alanında telafi etmeye yönelik bir kavramsal düzenleme olarak devreye girer.                                                           

2. Fenomen-Ötesinin Fenomen-İçi Temsili Olarak Dolayımsallık

2.1. Temsil Zorunluluğu ve Dolayımsallığın Kuruluşu

Özne, algısal deneyimi boyunca doğrudan temas ettiği fenomenal alanın ötesinde bir gerçekliğin varlığından emindir; ancak bu eminlik, deneyimsel bir temasın değil, mantıksal bir zorunluluğun ürünüdür. Fenomen-ötesi dünya, özne için bilinmeyen değil, bilinen fakat algılanamayan bir alandır. Bu ayrım kritik bir noktaya işaret eder: burada söz konusu olan bir cehalet boşluğu değil, algısal erişim yoksunluğudur. Özne, fenomen-ötesi alanın varlığını reddedemez; çünkü böyle bir reddiye, bilginin kendisini olanaksız kılar. Ancak aynı özne, bu alanı deneyimleyemez; çünkü deneyim, tanımı gereği, yalnızca fenomenal verilişle sınırlıdır.

Bu durum, öznenin sürekli olarak algılayamadığı fakat ontolojik varlığından emin olduğu bir alanla karşı karşıya kalmasına yol açar. Fenomen-ötesi alan, öznenin düşüncesinde zorunlu bir yer işgal eder; fakat bu yer, fenomenal deneyimde hiçbir karşılık bulmaz. Böylece, özne için kaçınılmaz bir temsil ihtiyacı doğar. Algılanamayan ama bilinen bu alan, doğrudan verilemediği için, ancak dolaylı biçimlerde — yani temsiller aracılığıyla — düşünceye dâhil edilebilir.

İşte dolayımsallık kavramının kuruluşu tam olarak bu zorunluluktan doğar. Dolayımsallık, fenomen-ötesi alanın kendisi değildir; bu alanın fenomenal düzlem içinde kurulan temsili karşılığıdır. Başka bir deyişle, dolayımsallık, algı-ötesi dünyanın doğrudan deneyimlenememesinden kaynaklanan boşluğu doldurmak üzere devreye sokulan kavramsal bir ara yapıdır. Bu yapı, fenomen-ötesini fenomenal alana “taşımaz”; onu fenomenal alan içinde temsil edilebilir kılar.

Bu temsil zorunluluğu, keyfi ya da ikincil bir düşünsel tercih değildir. Aksine, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin yapısal bir sonucudur. Eğer fenomen-ötesi alan hiçbir biçimde fenomenal düzleme dâhil edilmezse, öznenin dünyası kapalı ve kendine yeter bir balon hâline gelir. Böyle bir durumda, bilgi, yalnızca deneyimlenenle sınırlı kalır ve bu da hem bilimsel hem ontolojik olarak kabul edilemez bir konuma yol açar. Dolayımsallık, işte bu kapanmayı önleyen bir eşik mekanizması olarak işlev görür.

Bu bağlamda, dolayımsallık, fenomen-ötesi dünyanın “varlığını kanıtlama” işlevi görmez; zaten bu varlık, özne için tartışma konusu değildir. Dolayımsallığın işlevi, bu varlığın fenomenal düzlemde bir karşılığa sahip olmasını sağlamaktır. Ancak bu karşılık, ontolojik bir geçiş değildir; temsili bir yerleştirmedir. Fenomen-ötesi alan, fenomenal alanın içine gerçekten girmiş olmaz; fakat fenomenal alan, bu alanı kapsıyormuş gibi yeniden düzenlenir.

Bu nedenle dolayımsallık, fenomen-ötesi alanın fenomenal düzlemdeki bir izdüşümü olarak anlaşılmalıdır. Burada söz konusu olan, iki düzlem arasında kurulan bir köprü değil; tek bir düzlemin, kendi sınırlarını aşmaksızın genişletilmesi izlenimini üretmesidir. Fenomenal alan, kendi içinde kalarak, kendisinden taşan bir alanı temsil etmeye başlar. Dolayımsallık, tam olarak bu paradoksal işlemi mümkün kılan kavramsal aygıttır.

Bu noktada önemli olan, dolayımsallığın bir “yanılgı” olarak basitçe reddedilemeyeceğidir. Evet, dolayımsallık ontolojik bir geçiş üretmez; ancak bu, onun işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, dolayımsallık, öznenin dünyasını ontolojik olarak tutarlı kılabilmesi için zorunlu bir temsili düzenleme sunar. Fenomen-ötesi alanı tamamen dışarıda bırakmak, öznenin dünyasını içsel olarak çökertecek bir indirgemeye yol açar. Dolayımsallık, bu çöküşü engelleyen bir mantıksal tampon görevi görür.

Dolayısıyla dolayımsallığın kuruluşu, algının eksikliğinden değil, algının sınırlarının bilinmesinden doğar. Özne, algının her şeyi kapsamadığını bildiği için dolayımsallık üretir. Bu üretim, eyleme ya da harekete içkin değildir; düşüncenin, algının ötesini fenomenal düzen içinde konumlandırma çabasının bir sonucudur. Dolayımsallık, böylece, fenomen-ötesi dünyanın fenomen-içi temsili olarak, öznenin ontolojik ufkunu genişleten ama bu genişlemeyi yalnızca temsil düzeyinde gerçekleştiren bir yapı hâline gelir.                                                                                                                                                                

2.2. Fenomenal Alanın İçkinliği ve Sabitlenmiş Yapısı

Fenomenal alan, özne açısından yalnızca deneyimin gerçekleştiği bir yüzey değil; öznenin kendisiyle dünyayı birlikte kurduğu kapalı bir düzlemdir. Bu düzlem, dışsal bir sahne gibi işlev görmez; tersine, algının özneye içkin yapısı nedeniyle, öznenin varoluşsal konumlanışıyla ayrılmaz biçimde kaynaşmıştır. Fenomenal dünya, öznenin karşısında duran bir nesneler toplamı değil; öznenin algısal yerleşimiyle birlikte sabitlenen bir bütünlük olarak ortaya çıkar. Bu nedenle fenomenal alanın sabitliği, dünyanın durağan olmasından değil, algının özneye içkinliğinden kaynaklanır.

Bu noktada “sabitlik” kavramı dikkatle ele alınmalıdır. Söz konusu olan, fiziksel ya da ampirik bir durağanlık değildir. Fenomenal alan sürekli değişen içeriklerle doludur; imgeler, olaylar, nesneler, durumlar akış hâlindedir. Ancak bu değişim, ontolojik anlamda bir yer değiştirmeye karşılık gelmez. Değişen şey içeriktir; değişmeyen ise öznenin bu içeriğe yerleştiği algısal koordinat sistemidir. Fenomenal alan, bu koordinat sistemi nedeniyle, özne açısından geometrik olarak sabitlenmiş bir yapı arz eder.

Bu sabitlenme, fenomenal alanın “dışına” ait değildir. Fenomenal alan, öznenin algısal konumlanışıyla birlikte var olduğu için, onun dışına taşamaz. Algı özneye içkin olduğu ölçüde, algı yoluyla kurulan dünya da özneye içkindir. Bu içkinlik, fenomenal alanın ontolojik olarak kapalı bir yapı hâline gelmesine neden olur. Fenomenal alanın ötesi — yani fenomen-ötesi düzlem — ontolojik olarak mevcut olsa bile, bu mevcudiyet, özne için algısal bir erişim imkânı yaratmaz.

Dolayısıyla fenomenal alan, özne için bir tür sınır yüzeyi işlevi görür. Bu sınır, deneyimsel olarak hissedilen bir duvar değildir; çünkü özne, algı ile algı-ötesi arasında bir kopuş deneyimlemez. Ancak ontolojik olarak bu sınır son derece katıdır. Fenomenal alan, öznenin algısal içkinliği nedeniyle, kendisini aşamayan bir düzlem olarak işlev görür. Bu aşamama hâli, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin temel yapısal koşuludur.

Bu yapının en önemli sonucu, hareket kavramının fenomenal düzlemde radikal biçimde yeniden tanımlanmasıdır. Fenomenal alanda gerçekleşen hareketler, öznenin ontolojik konumunu değiştiren hareketler değildir. Özne, fenomenal içeriklerin değişimine tanıklık eder; fakat bu değişim, öznenin fenomenal alan içindeki yerini dönüştürmez. Özne, algısal olarak daima aynı “yer”dedir. Bu nedenle fenomenal alanda ontolojik anlamda bir yer değiştirme ya da alan aşımı mümkün değildir.

Fenomenal alanın sabitlenmiş yapısı, öznenin eylemsel kapasitesini de doğrudan belirler. Özne, eylemde bulunabilir; ancak bu eylemler, fenomenal alanın sınırlarını ihlal edemez. Eylem, fenomenal alan içinde gerçekleştiği sürece mümkündür; fakat bu alanın ötesine açılan bir hareket geometrisi üretmez. Bu nedenle fenomenal alandaki eylem, zorunlu olarak tekil ve dolaysız bir karakter taşır. Eylem gerçekleşir; fakat eylemin gerçekleştiği uzamsal-topolojik yapı değişmez.

Bu durum, fenomenal alanın özne açısından neden “sıkışmış” bir yapı olarak deneyimlenebildiğini açıklar. Özne, eylemde bulunmasına rağmen, ontolojik olarak yerinde sayıyormuş gibi hissedebilir. Bu his, psikolojik bir yanılsama değil; algısal yapının ontolojik sınırlarından kaynaklanan yapısal bir gerilimdir. Fenomenal alan, öznenin eylemlerine izin verir; ancak bu eylemlerin alanı dönüştürmesine izin vermez.

Bu nedenle fenomenal alan, özne için hem mutlak bir açıklık hem de mutlak bir kapanma hâlini aynı anda barındırır. Her şey bu alan içinde görünür, deneyimlenir ve anlamlandırılır; fakat bu alanın kendisi aşılmazdır. Fenomenal alanın bu çift değerli yapısı — hem her şeyi içeren hem de kendi sınırlarını asla açmayan — dolayımsallık ihtiyacının ontolojik zeminini hazırlar. Çünkü özne, tam da bu kapalı açıklık içinde, kendisini aşan bir alanın varlığını bilmekte; fakat bu alanla doğrudan ilişki kuramamaktadır.

Fenomenal alanın içkinliği ve sabitlenmiş yapısı, dolayımsallığın neden eyleme değil, temsile ait bir yapı olduğunu da açık hâle getirir. Eylem, bu alanda gerçekleştiği sürece dolaysız olmak zorundadır; çünkü alanın kendisi dolaysızlık dışında bir hareket geometrisine izin vermez. Dolayımsallık, bu noktada, fenomenal alanın ontolojik sınırlarını aşan bir hareket üretmez; fakat bu sınırların varlığını, temsil düzeyinde askıya alan bir düzenleme sunar.

Bu yüzden fenomenal alan, dolayımsallığın karşıtı değil, onun zorunlu koşuludur. Fenomenal alan sabitlenmiş ve içkin olduğu için dolayımsallık ortaya çıkar; eğer fenomenal alan ontolojik olarak geçirgen olsaydı, dolayımsallığa ihtiyaç kalmazdı. Dolayımsallık, fenomenal alanın kapalı yapısına karşı geliştirilmiş bir eylem biçimi değil; bu kapalı yapının düşünce içinde tolere edilebilir hâle getirilmesini sağlayan temsili bir düzenektir.                                                                                                 

2.3. Algı Duvarı ve Hareketin Geometrik Kısıtlanışı

Fenomenal alanın içkin ve sabitlenmiş yapısı, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin yalnızca içerik düzeyini değil, bu ilişkinin hareket geometrisini de belirler. Bu noktada “algı duvarı” kavramı, psikolojik bir engeli ya da bilinçsel bir blokajı değil; algının ontolojik işleyişinden doğan yapısal bir sınırı ifade eder. Algı, özneyi dünyaya açan bir pencere değil; öznenin dünyayla birlikte kapandığı bir yüzey olarak işlev görür.

Fenomen-ötesi alan ontolojik olarak mevcuttur; bu, metnin önceki bölümlerinde açıkça ortaya konmuştur. Ancak bu mevcudiyet, öznenin algısal içkinliği nedeniyle, deneyim alanına doğrudan sızamaz. Özne, fenomen-ötesi alanın varlığını bilir; fakat bu bilgi, algısal bir geçişe dönüşmez. Bu durum, özneyi iki düzlem arasında askıda bırakmaz; tersine, özneyi bütünüyle fenomenal düzleme sabitler. Algı, özneyi fenomenal alana yerleştirirken, fenomen-ötesi alanı bu yerleşimin dışında bırakır.

İşte bu ayrım, algı duvarının tam olarak kurulduğu noktadır. Algı duvarı, fenomenal alan ile fenomen-ötesi alan arasında yer alan bir “ara yüzey” değildir; tam tersine, fenomenal alanın kendisinin sınır yüzeyi hâline gelmesidir. Özne, algı yoluyla dünyaya açılmaz; algı yoluyla dünyaya bağlanır ve bu bağlanma, özneyi fenomenal düzlemin içine kilitler. Bu kilitlenme, öznenin eylemsel kapasitesini de doğrudan belirler.

Bu noktada hareket kavramı yeniden düşünülmelidir. Fenomenal alanda hareket mümkündür; fakat bu hareket, ontolojik anlamda bir yer değiştirme değildir. Özne hareket eder, eylemde bulunur, değiştirir ve dönüştürür; ancak bütün bu faaliyetler, aynı algısal koordinat sisteminin içinde gerçekleşir. Hareket vardır, fakat hareketin alanı yoktur. Daha doğrusu, hareketin alanı değişmez. Bu nedenle fenomenal alandaki hareketler, öznenin konumunu dönüştürmez; yalnızca konum içinde varyasyonlar üretir.

Algı duvarı, bu bağlamda, hareketin geometrik olarak kısıtlanması anlamına gelir. Geometri burada metaforik değildir. Özne için mümkün olan hareketlerin yönleri, fenomenal alanın içkin yapısı tarafından belirlenmiştir. Hareket, yalnızca bu alanın içinde ve bu alanın kurallarına uygun olarak gerçekleşebilir. Fenomen-ötesi alana doğru bir hareket yönü yoktur; çünkü böyle bir yön, algısal olarak tanımlı değildir. Algı, özneye bu yönü vermez; dolayısıyla eylem de bu yönde ilerleyemez.

Bu durum, dolayımsallığa izin verecek bir hareket topolojisinin neden mevcut olmadığını açıklar. Dolayımsallık, eğer eyleme içkin bir özellik olsaydı, eylemin doğrudanlığı ile dolaylılığı arasında geometrik bir fark yaratması gerekirdi. Oysa fenomenal alanda böyle bir farkı mümkün kılacak uzamsal bir yapı bulunmaz. Eylem, hangi biçimde gerçekleşirse gerçekleşsin, özne açısından daima aynı noktada başlar ve aynı noktada biter. Ara aşamalar, araçlar ya da süreçler, bu noktalar arasına gerçek bir mesafe eklemez.

Algı duvarı nedeniyle, öznenin eylemsel kapasitesi tekil karar anları etrafında yoğunlaşır. Eylem, bir an içinde gerçekleşir; öncesi ve sonrası anlatısal olarak genişletilebilir, fakat icra anı ontolojik olarak bölünemez. Bu nedenle eylem, fenomenal alanda zorunlu olarak dolaysızdır. Dolaylılık, ancak bu dolaysızlık üzerine kurulan temsili düzenlemeler aracılığıyla mümkün görünür.

Burada önemli olan nokta şudur: algı duvarı, eylemi engellemez; fakat eylemin alanını kapatır. Özne eylemde bulunur, ancak bu eylem, öznenin fenomenal alan içindeki konumunu aşamaz. Algı duvarı, eylemin hızını ya da yoğunluğunu değil, erişim menzilini belirler. Eylem ileri gider, ama “dışarı” çıkamaz. Çünkü “dışarısı”, algı düzeyinde yönelimsizdir.

Bu yönelimsizlik, fenomen-ötesi alanın yokluğundan değil, algının onu yön olarak kodlamamasından kaynaklanır. Fenomen-ötesi alan, özne için bir hedef değildir; yalnızca bir bilgidir. Hedef olmayan bir alan, hareketin parçası hâline gelemez. Bu nedenle fenomen-ötesi alan, eylem açısından mutlak bir kör nokta oluşturur. Eylem, bu kör noktaya doğru ilerleyemez; ancak bu kör noktanın varlığı, eylemin temsilinde sürekli olarak hissedilir.

Algı duvarının bu yapısı, dolayımsallık illüzyonunun neden zorunlu olarak ortaya çıktığını da açıklar. Özne, eylemde bulunurken, bu eylemin kendisini kapalı bir alanda gerçekleştiğini sezgisel olarak hissetmez; fakat bu kapanmanın sonuçlarını deneyimler. Eylemin sınırları vardır; fakat bu sınırlar, doğrudan görünür değildir. Dolayımsallık, tam da bu görünmez sınırları temsil düzeyinde esneten bir mekanizma olarak devreye girer.

Dolayımsallık, algı duvarını yıkmaz; algı duvarının varlığını askıya alırmış gibi yapan bir temsili düzen kurar. Eylem, hâlâ fenomenal alanın içinde gerçekleşir; fakat eylemin etrafına eklenen zamansal, mekânsal ve nedensel katmanlar sayesinde, sanki bu alanın ötesine uzanıyormuş izlenimi yaratılır. Bu izlenim, ontolojik bir genişleme değildir; fakat algısal olarak son derece etkilidir.

Bu nedenle algı duvarı ile dolayımsallık arasında bir karşıtlık değil, yapısal bir tamamlayıcılık ilişkisi vardır. Algı duvarı, eylemi geometrik olarak kısıtladığı için dolayımsallık ortaya çıkar; dolayımsallık ise bu kısıtlamayı temsil düzeyinde tolere edilebilir kılar. Özne, eyleminin kapalı bir alanda gerçekleştiğini bilmeden değil; bilerek, fakat bu bilgiyi temsili olarak genişleterek eylemde bulunur.                                

3. Dolaysızlık Zorunluluğu ve Dolayımsallık İllüzyonunun Ortaya Çıkışı

3.1. Ara-Uzamın Yokluğu ve Dolaysız Eylem Zorunluluğu

Fenomenal alanın algısal olarak kapalı ve içkin yapısı, eylemin hangi koşullar altında mümkün olabileceğini yalnızca sınırlamakla kalmaz; aynı zamanda hangi tür bir eylemin ontolojik olarak mümkün olamayacağını da belirler. Bu bağlamda “ara-uzam” kavramı, fiziksel ya da ampirik bir boşluğu değil, eylemin dolaylılık kazanabilmesi için gerekli olan ontolojik manevra alanını ifade eder. Dolayımsallığın eyleme içkin bir özellik olabilmesi için, eylemin doğrudanlığı ile dolaylılığı arasında konumlanabilecek gerçek bir uzamsal-topolojik farkın bulunması gerekirdi. Oysa fenomenal alan, böyle bir farkı mümkün kılacak hiçbir yapısal boşluk barındırmaz.

Ara-uzamın yokluğu, eylemin “nasıl” gerçekleştiğine dair teknik bir mesele değildir; eylemin nerede konumlandığına ilişkin ontolojik bir meseledir. Fenomenal alanda eylem, her zaman öznenin algısal konumunun içinde ve bu konumun belirlediği koordinatlar dahilinde gerçekleşir. Bu koordinatlar, eylemi bir noktadan başka bir noktaya taşımaya izin verir; fakat eylemi, bu koordinat sisteminin dışına çıkaracak bir geçiş alanı sunmaz. Dolayısıyla eylem, özne açısından hangi araçlar, süreçler ya da anlatılar eşliğinde gerçekleşirse gerçekleşsin, aynı topolojik düzlemde kalmak zorundadır.

Bu zorunluluk, dolaysızlık kavramını yeniden düşünmeyi gerektirir. Burada dolaysızlık, “hızlı”, “aracısız” ya da “basit” bir eylem biçimini ifade etmez. Dolaysızlık, eylemin ontolojik olarak tekil olması anlamına gelir. Eylem, ne kadar karmaşık bir betimlemeye sahip olursa olsun, özne açısından her zaman tek bir icra anına sahiptir. Bu icra anı, eylemin tüm araçlarını, nedenlerini ve sonuçlarını içine alır; fakat bu unsurların hiçbiri, icra anının dışına yerleşemez.

Ara-uzamın yokluğu tam da burada belirleyici hâle gelir. Eğer eylemin dolaylı olabilmesi için bir ara-uzam gerekliyse, bu uzamın eylemin icra anı ile öznenin algısal konumu arasında yer alması gerekirdi. Oysa algı, özneyi fenomenal alanda sabitleyerek, böyle bir aralığın oluşmasını engeller. Algı, eylemi öznenin içine çeker; eylem, öznenin dışına taşamaz. Bu nedenle eylem ile özne arasında bir mesafe değil, bir çakışma vardır.

Bu çakışma, dolaysız eylem zorunluluğunun ontolojik temelini oluşturur. Eylem, özne tarafından gerçekleştirilir; fakat öznenin eyleme mesafe alabileceği bir konum yoktur. Öznenin eylemi “dışarıdan” izlemesi, “ara aşamalardan” geçmesi ya da “dolaylı yollar” izlemesi, yalnızca anlatı düzeyinde mümkündür. Ontolojik düzeyde ise eylem, her zaman öznenin algısal merkezinde gerçekleşir ve bu merkez, eylemin dolaylılaşmasına izin vermez.

Fenomenal alanın bütünüyle dolaysızlıkla dolu olması, eylemin karmaşıklığını inkâr etmez; fakat bu karmaşıklığın yerini belirler. Karmaşıklık, eylemin kendisinde değil, eylemin temsilinde ortaya çıkar. Eylem, tekil ve dolaysızdır; temsil ise çok katmanlı ve dolaylıdır. Bu ayrım, dolayımsallığın neden eylemin fiilî yapısına değil, eylemin sonradan kurulan açıklama rejimlerine ait olduğunu açıkça gösterir.

Ara-uzamın yokluğu aynı zamanda, eylemin neden “ertelenemez” olduğunu da açıklar. Eylem ertelenebilir; fakat ertelenen şey eylemin kendisi değil, eylemin icra anının zamansal konumudur. Erteleme, eylemin dolaylılaşması anlamına gelmez; yalnızca eylemin, sanki başka bir zamansal düzlemde yeniden yerleştirilebileceği izlenimini üretir. Bu izlenim, eylemin ontolojik tekilliğini bozmaz; yalnızca eylemin çevresine temsili bir zaman katmanı ekler.

Aynı durum araçlar, süreçler ve zincirler için de geçerlidir. Araç kullanımı, eylemi dolaylı kılmaz; eylemin icra anını çoğaltmaz. Süreçleştirme, eylemi bölmez; yalnızca eylemin anlatısını çoğaltır. Nedensel zincirler, eylemi geçmişe doğru genişletmez; yalnızca eylemi daha geniş bir açıklama ağına yerleştirir. Tüm bu durumlarda ortak olan nokta şudur: ara-uzam yoktur, dolayısıyla eylem dolaysız kalmak zorundadır.

Bu nedenle dolaysız eylem zorunluluğu, öznenin tercihi ya da bilincinin sınırlılığı değil; fenomenal alanın ontolojik yapısından kaynaklanan bir sonuçtur. Özne, eylemini dolaylı hâle getirmeyi seçemez; çünkü böyle bir seçimin gerçekleşebileceği bir uzam yoktur. Eylem, her zaman olduğu yerde gerçekleşir: öznenin algısal merkezinde, tek bir anda ve tek bir noktada.

İşte bu noktada, dolaysızlık zorunluluğunun yarattığı gerilim ortaya çıkar. Özne, eyleminin dolaysız olduğunu yaşantısal olarak her zaman fark etmeyebilir; ancak eylemin sınırlarına çarpar. Bu sınırlar, eylemin hızında ya da gücünde değil, manevra kapasitesinde ortaya çıkar. Özne, eylemde bulunur; fakat eylemin alanını genişletemez. Bu genişleyememe durumu, dolayımsallık illüzyonunun kurulacağı zemini hazırlar.                                                                                                                                               

3.2. Hareket Topolojisinin İmkânsızlığı

Dolaysız eylem zorunluluğu yalnızca ara-uzamın yokluğuna işaret etmez; aynı zamanda eylemin içinde gerçekleşebileceği alternatif bir hareket topolojisinin yapısal olarak imkânsız olduğunu da ortaya koyar. Burada “hareket topolojisi” ile kastedilen, eylemin farklı yönlere, katmanlara ya da düzlemlere açılabileceği ontolojik bir uzamsal düzenlemedir. Dolayımsallığın eyleme içkin bir nitelik olabilmesi için, eylemin bu türden çoğul topolojiler içinde konumlanabilmesi gerekirdi. Oysa fenomenal alanın yapısı, böyle bir çoğulluğu baştan devre dışı bırakır.

Fenomenal alanda eylem, bir “yol” izlemez; bir nokta yoğunlaşması olarak gerçekleşir. Eylemin gerçekleştiği an, öznenin algısal merkezinde yoğunlaşan tekil bir olaydır. Bu olay, ne öncesine doğru gerçek bir geri çekilmeye, ne de sonrasına doğru ontolojik bir açılıma izin verir. Önce ve sonra, eylemin kendisinin değil, eylemin anlatısının kategorileridir. Bu nedenle eylem, zamansal olarak uzatılabilir; fakat topolojik olarak genişletilemez.

Hareket topolojisinin imkânsızlığı tam da bu noktada belirginleşir. Eğer eylem dolaylı olabilseydi, eylemin birden fazla güzergâhı, birden fazla geçiş noktası ya da birden fazla ontolojik yönelimi olması gerekirdi. Oysa fenomenal alanda hareket, tek bir koordinat sistemine bağlıdır. Bu sistem, eylemi farklı biçimlerde betimlemeye izin verir; fakat eylemi farklı biçimlerde gerçekleştirmeye izin vermez. Gerçekleştirme, her zaman aynı topolojik merkezde olur.

Bu merkez, öznenin algısal konumudur. Özne, eylemini bu konumdan gerçekleştirir ve bu konumdan çıkamaz. Çıkış, ancak anlatı düzeyinde mümkündür. Özne, eylemini “başka nedenlere”, “başka süreçlere” ya da “başka aktörlere” bağlayarak, eylemin merkezini dağıtıyormuş gibi yapabilir. Fakat bu dağılım, ontolojik bir yer değiştirme değildir; yalnızca temsilin yayılmasıdır. Eylemin icra edildiği merkez değişmez.

Bu nedenle fenomenal alanda, eylemi dolaylılaştırabilecek bir hareket geometrisi bulunmaz. Geometri burada, fiziksel bir uzamı değil, eylemin yönlenebileceği ontolojik ihtimalleri ifade eder. Eylem, bu ihtimaller arasında hareket edemez; çünkü ihtimaller, eylemin gerçekleştiği alanın dışında yer alır. İhtimaller, fenomen-ötesi bir alanın kategorileridir ve algı, bu alanı eylem için erişilebilir kılmaz.

Hareket topolojisinin imkânsızlığı, dolayımsallığın neden eylemin bir “türü” olarak düşünülemeyeceğini de açıklar. Dolayımsal bir eylem, dolaysız bir eylemden farklı bir topolojik konuma sahip olmalıydı. Oysa böyle bir konum yoktur. Dolayımsallık, eylemin nerede gerçekleştiğini değil, eylemin nasıl anlatıldığını değiştirir. Bu nedenle dolayımsallık, eylemin ontolojisine değil, eylemin temsil rejimine aittir.

Bu durum, eylemin neden her zaman tekil kaldığını da açıklar. Eylem çoğaltılamaz; yalnızca çoğaltılmış gibi gösterilebilir. Nedensel zincirler, alternatif senaryolar, zamansal ertelemeler ve araçsal anlatılar, eylemi çoğaltmaz; eylemin etrafında çoğul bir bağlam üretir. Bu bağlam, eylemin hareket edebileceği yeni bir topoloji oluşturmaz; yalnızca eylemin yerleştirildiği bağlamı genişletir.

Dolayısıyla hareket topolojisinin imkânsızlığı, dolaysızlık zorunluluğunun mekânsal karşılığıdır. Zaman düzeyinde eylem uzatılabilir; anlatı düzeyinde eylem parçalanabilir; sorumluluk düzeyinde eylem dağıtılabilir. Ancak topolojik düzeyde eylem, her zaman aynı yerde kalır. Bu yer, öznenin algısal merkezidir ve bu merkez, eylemin dolaylılaşmasına izin vermez.

Bu noktada ortaya çıkan gerilim açıktır: Özne, eylemde bulunur; fakat eyleminin alanını genişletemez. Eylem vardır; fakat eylemin hareket edebileceği bir alan yoktur. İşte bu gerilim, dolayımsallık illüzyonunun yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu hâle geldiği noktayı işaret eder. Özne, eylemin topolojik olarak kapalı olduğunu doğrudan deneyimlemez; fakat bu kapalılığın etkilerini hisseder.                                                                                                                                                          

3.3. Dolayımsallık İllüzyonunun Zorunlu Kuruluşu

Dolaysız eylem zorunluluğu ile hareket topolojisinin imkânsızlığı birlikte düşünüldüğünde, öznenin eylemsel konumunda ortaya çıkan temel problem artık açık hâle gelir: eylem vardır, fakat eylemin manevra alanı yoktur. Özne eylemde bulunur; ancak bu eylem, fenomenal alanın kapalı koordinat sistemi içinde gerçekleştiği için, eylemin kendisini aşan bir uzamsal-topolojik genişlemeye izin vermez. Bu durum, öznenin eylemsel etkinliğini iptal etmez; fakat eylemin “açık” bir alan içinde gerçekleştiği yönündeki sezgisel beklentiyi sürekli olarak boşa çıkarır.

İşte dolayımsallık illüzyonu, tam da bu yapısal gerilim noktasında zorunlu olarak ortaya çıkar. Dolayımsallık, burada, öznenin eylemi dolaylı hâle getirme girişimi değildir; çünkü böyle bir dönüşüm ontolojik olarak mümkün değildir. Dolayımsallık, eylemin dolaysız kalmak zorunda olduğu bir düzlemde, bu dolaysızlığın yarattığı kapalı alan etkisini temsil düzeyinde askıya alma girişimidir. Bu nedenle dolayımsallık, bir tercih ya da bilişsel hata değil, algısal-ontolojik yapının ürettiği zorunlu bir yan üründür.

Özne, eyleminin tekilliğini ve merkeziliğini doğrudan deneyimlemez; fakat eylemin sınırlarına çarpar. Bu sınırlar, eylemin hızında, yoğunluğunda ya da sonucunda değil; eylemin erişim kapasitesinde görünür hâle gelir. Özne, eylemde bulunur; fakat eylemin “başka türlü” gerçekleşebileceği yönündeki sezgisel beklenti ile fiilî eylem arasındaki fark, sürekli bir gerilim üretir. Dolayımsallık illüzyonu, bu gerilimi çözmek için kurulur.

Bu noktada dolayımsallığın temel işlevi netleşir: dolayımsallık, eylemin kendisini çoğaltmaz; eylemin yerleştirildiği bağlamı çoğaltır. Eylem hâlâ tekil ve dolaysızdır; fakat eylemin etrafına eklenen zamansal, mekânsal ve nedensel katmanlar sayesinde, eylem sanki daha geniş bir alan içinde gerçekleşiyormuş gibi temsil edilir. Bu temsil, eylemi ontolojik olarak genişletmez; ancak eylemin algısal-topolojik kapanmışlığını tolere edilebilir kılar.

Dolayımsallık illüzyonunun “illüzyon” olarak adlandırılması, onun etkisiz ya da önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, bu illüzyon, eylemin kapalı bir alanda gerçekleştiği gerçeğini görünmez kıldığı ölçüde son derece işlevseldir. Özne, eyleminin sınırlarını doğrudan deneyimlemez; eylemin, araçlar, süreçler, nedenler ve alternatifler aracılığıyla geniş bir manevra alanına yayılmış olduğu izlenimi içinde hareket eder. Bu izlenim olmaksızın, eylem özne için hızla tıkanan bir etkinlik hâline gelirdi.

Dolayımsallık burada bir denge mekanizması olarak işler. Fenomenal alanın ontolojik kapalılığı ile öznenin eylemsel yönelimleri arasındaki uyumsuzluk, dolayımsallık sayesinde geçici olarak dengelenir. Eylem, hâlâ aynı yerde gerçekleşir; fakat eylemin anlamı, kapsamı ve bağlamı genişletilerek, eylemin kapalı yapısı maskelenir. Bu maskeleme, öznenin eylemde bulunmaya devam edebilmesinin koşuludur.

Bu nedenle dolayımsallık illüzyonu yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda zorunludur. Zorunluluk burada normatif ya da psikolojik değildir; ontolojiktir. Eğer fenomenal alan kapalıysa ve eylem bu alan içinde dolaysız kalmak zorundaysa, bu dolaysızlığın yarattığı gerilimi absorbe edecek bir temsil mekanizmasının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Dolayımsallık, tam olarak bu absorpsiyon işlevini üstlenir.

Önemli olan nokta şudur: dolayımsallık, eylemin ontolojik statüsünü değiştirmez. Eylem, dolaysız kalır; karar anı tekil kalır; icra anı bölünmez. Değişen şey, eylemin konumlandığı uzamsal-topolojik çerçevenin temsilidir. Bu çerçeve, fenomen-ötesi alanın temsili bir izdüşümünü fenomenal alanın içine taşır. Böylece özne, eylemini, yalnızca algılanabilir olanla sınırlı olmayan bir düzlem içinde konumlandırıyormuş gibi hisseder.

Dolayımsallık illüzyonu, bu anlamda, fenomen-ötesi alanın doğrudan algılanamamasından doğan eksikliği kapatır. Algı, özneyi fenomenal alana sabitler; fakat bilgi, öznenin fenomen-ötesi alanın varlığından emin olmasını sağlar. Bu ikili durum —algısal kapalılık ile ontolojik bilginin birlikteliği— temsil düzeyinde bir çözüm talep eder. Dolayımsallık, bu çözümün adıdır.

Böylece metnin bu bölümünde ortaya çıkan sonuç şudur: dolayımsallık, eylemin dolaylılaşması değil; dolaysız eylemin temsil yoluyla genişletilmesidir. Bu genişleme gerçek değildir; fakat özne için etkilidir. Ve tam da bu etkililik nedeniyle, dolayımsallık illüzyonu, eylemsel varoluşun sürdürülebilmesi için vazgeçilmez bir yapı hâline gelir.                                                                                                            

4. Dolayımsallık İllüzyonunun Yapısı ve İşleyişi

4.1. Temsili Yeniden Üretim Olarak Dolayımsallık

Dolayımsallık illüzyonunun işleyişi, eylemin ontolojik yapısında gerçekleşen bir dönüşüme değil, eylemin temsili olarak yeniden üretilmesine dayanır. Bu yeniden üretim, eylemi başka bir eylem türüne dönüştürmez; eylemin dolaysızlığını ortadan kaldırmaz; eylemin icra anını çoğaltmaz. Değişen şey, eylemin kendisi değil, eylemin konumlandırıldığı uzamsal–topolojik çerçevedir. Dolayımsallık, tam olarak bu çerçevenin yeniden çizilmesiyle işler.

Temsili yeniden üretim kavramı burada belirleyici bir rol oynar. Temsil, eylemin yerine geçen bir kopya değildir; eylemin etrafında kurulan bir yapılandırma alanıdır. Eylem, ontolojik olarak tekil ve dolaysız biçimde gerçekleşir; fakat temsil, bu eylemi farklı bağlamlara yerleştirerek eylemin sanki başka uzamlara açılıyormuş gibi görünmesini sağlar. Bu görünüm, eylemin özüne dair değil, eylemin yerleştirildiği bağlama dairdir.

Fenomen-ötesi alanın doğrudan algılanamaması, bu alanın eylem açısından bütünüyle işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, fenomen-ötesi alan, eylemin temsili olarak konumlandırılabileceği bir referans ufku işlevi görür. Dolayımsallık, bu referans ufkunu fenomenal alanın içine taşır; fakat bunu ontolojik bir geçişle değil, temsili bir projeksiyonla gerçekleştirir. Böylece eylem, hâlâ fenomenal alanın içinde gerçekleşirken, eylemin bağlamı fenomen-ötesi bir genişlik kazanmış gibi sunulur.

Bu noktada dolayımsallığın temel işlevi netleşir: dolayımsallık, eyleme yeni bir hareket alanı eklemez; fakat eylemin hareket edebileceği izlenimini üretir. Bu izlenim, eylemin kendisini değil, eylemin anlam ufkunu genişletir. Özne, eylemini yalnızca “burada ve şimdi” gerçekleşen tekil bir olay olarak değil; zamansal, mekânsal ve nedensel olarak yayılmış bir süreç olarak kavrar. Bu kavrayış, eylemin ontolojik statüsünü değiştirmez; fakat eylemin algısal-topolojik kapanmışlığını görünmez kılar.

Temsili yeniden üretim sürecinde kritik olan nokta şudur: temsil, eylemi dolaylı kılmaz; dolaylıymış gibi gösterir. Bu “gibi”lik hâli, dolayımsallığın tam merkezinde yer alır. Eylem, hâlâ tekil ve dolaysızdır; fakat eylemin çevresine eklenen temsil katmanları sayesinde, eylemin sanki ara aşamalardan, dolaylı yollar üzerinden ilerlediği izlenimi doğar. Bu izlenim, öznenin eylemini daha geniş bir manevra alanı içinde deneyimlemesini sağlar.

Bu nedenle dolayımsallık, bir yanılsama olmakla birlikte, basit bir hatadan ibaret değildir. Yanılsama, burada, gerçekliğin yanlış algılanması değil; gerçekliğin katlanılabilir hâle getirilmesidir. Fenomenal alanın kapalı yapısı, eylemi sürekli olarak tek bir noktaya sabitler. Temsili yeniden üretim ise bu sabitlenmeyi temsil düzeyinde esneterek, eylemin sanki daha geniş bir alana yayılabildiği hissini üretir. Bu his olmaksızın, eylemin sürekliliği tehlikeye girer.

Dolayımsallık bu anlamda bir yapılandırma aygıtı olarak işlev görür. Eylem, bu aygıt sayesinde, yalnızca icra edilen bir olay değil; anlamlandırılan, gerekçelendirilen, zamansallaştırılan ve mekânsallaştırılan bir yapı hâline gelir. Ancak bu yapılaşma, eylemin kendisinde değil, eylemin etrafında gerçekleşir. Eylem, merkezde sabit kalır; yapı, çevresinde genişler.

Burada özellikle vurgulanması gereken nokta şudur: temsili yeniden üretim, fenomen-ötesi alanı fenomenal alanın yerine koymaz. Fenomen-ötesi alan, doğrudan deneyimin konusu hâline gelmez; yalnızca temsilde iş görür. Dolayımsallık, bu alanı eylemin içine sokmaz; eylemin dışına ekler. Bu ekleme, ontolojik bir birleşme değil, topolojik bir projeksiyondur.

Bu nedenle dolayımsallık, eylemin “nasıl” gerçekleştiğine ilişkin bir kategori değil; eylemin nerede konumlandırıldığına ilişkin bir kategoridir. Eylem, her zaman aynı yerde gerçekleşir; fakat temsil, eylemi farklı yerlere aitmiş gibi gösterebilir. Bu gösterim, öznenin eylemi kapalı bir alanda değil, açık bir ufuk içinde deneyimlemesini mümkün kılar.

Sonuç olarak, temsili yeniden üretim olarak dolayımsallık, eylemin dolaysızlığı ile fenomen-ötesi alanın varlığı arasındaki gerilimi çözmeye yönelik yapısal bir mekanizmadır. Bu mekanizma, eylemi dönüştürmez; fakat eylemin yaşanabilirliğini sağlar. Dolayımsallık, bu yönüyle, eylemin ontolojisine değil; eylemin taşınabilirliğine katkıda bulunan bir yapı olarak anlaşılmalıdır.                                          

4.2. Kavramsal Teknikler ve Temsili Manevralar

Dolayımsallık illüzyonu, kendiliğinden ya da belirsiz bir zihinsel eğilim olarak ortaya çıkmaz; aksine, belirli kavramsal teknikler ve temsili manevralar aracılığıyla sistematik biçimde üretilir. Bu tekniklerin ortak özelliği, eylemin ontolojik yapısına müdahale etmemeleri, buna karşın eylemin fenomen-içi konumlanışını yeniden düzenlemeleridir. Eylem, her durumda tekil ve dolaysız kalır; fakat bu teknikler sayesinde eylem, sanki çok katmanlı, çok aşamalı ve dolaylı bir yapı içinde gerçekleşiyormuş gibi temsil edilir.

Bu manevraların ilk ve en temel işlevi, eylemin zamansal yoğunlaşmasını dağıtmaktır. Eylem ontolojik olarak tek bir icra anında gerçekleşir; ancak temsil düzeyinde bu an, öncesine ve sonrasına doğru açılarak parçalanır. Zamansal bölme, eylemin gerçekleştiği anı çoğaltmaz; fakat eylemin etrafına geniş bir zaman ufku ekler. Böylece eylem, “bir anda olan” bir olay olmaktan çıkıp, “süreye yayılan” bir süreç gibi kavranır. Bu süreçleştirme, eylemi dolaylı kılmaz; eylemin zamansal topolojisini temsili olarak genişletir.

Benzer biçimde, eylemin ara aşamalar üzerinden betimlenmesi, eylemin ontolojik tekilliğini bozmaz. Ara aşamalar, eylemin gerçekleştiği noktalar değildir; eylemin nasıl gerçekleştiğine dair anlatının düğüm noktalarıdır. Bu düğüm noktaları, eylemi sanki bir dizi ardışık geçişten oluşuyormuş gibi gösterir. Oysa bu ardışıklık, eylemin kendisinde değil, eylemin anlatısal örgütlenmesinde vardır. Temsil, burada eylemin çevresine bir yol haritası çizer; fakat bu harita, eylemin gerçekten izlediği bir güzergâh değildir.

Araçların devreye sokulması da benzer bir temsili işlev görür. Araç, eylemi ontolojik olarak dolayımlamaz; fail ile eylem arasına gerçek bir mesafe koymaz. Ancak eylemin bir araç aracılığıyla gerçekleştiği anlatısı, eylemin etrafında mekânsal bir genişleme yaratır. Eylem, artık yalnızca öznenin bedensel ya da zihinsel merkezinde gerçekleşen bir olay olarak değil, daha geniş bir mekânsal düzenek içinde gerçekleşen bir faaliyet olarak düşünülür. Bu düşünme biçimi, eylemi mekân içinde yayılmış gibi gösterir; fakat eylemin ontolojik merkezi değişmez.

Bir diğer temel manevra, eylemin zincirler hâlinde düşünülmesidir. Eylem, nedenler ve sonuçlar dizisi içine yerleştirildiğinde, eylemin icra anı sanki bu dizinin yalnızca bir halkasıymış gibi sunulur. Bu sunum, eylemi ontolojik olarak bölmez; fakat eylemi geniş bir açıklama ağına bağlar. Bu ağ, eylemin tekilliğini maskeleyerek, eylemin daha geniş bir düzenin parçası olduğu izlenimini güçlendirir. Böylece eylem, kendi merkeziliğini kaybetmiş gibi görünür; oysa bu kayıp yalnızca temsili düzeydedir.

Sorumluluğun farklı aktörlere, yapılara ya da koşullara dağıtılması da güçlü bir temsili manevradır. Bu dağıtım, karar anının ontolojik tekilliğini ortadan kaldırmaz. Eylem, her durumda belirli bir anda ve belirli bir özne tarafından gerçekleştirilir. Ancak sorumluluk dağıtımı sayesinde eylem, tek bir noktaya sıkışmış olmaktan çıkarılmış gibi temsil edilir. Eylem, sanki çok sayıda failin, koşulun ve yapının kesişiminde ortaya çıkmış bir sonuçmuş gibi sunulur. Bu sunum, eylemin etrafında geniş bir manevra alanı varmış hissini üretir.

Olasılık ve alternatif senaryoların devreye sokulması ise temsili genişletmenin bir başka boyutunu oluşturur. Eylemin başka türlü gerçekleşebilirmiş gibi düşünülmesi, gerçekleşmiş eylemi çoğaltmaz; fakat eylemin etrafında fenomen-ötesi bir ihtimaller alanı açar. Bu alan, eylemin sanki bu ihtimaller arasından seçilmiş bir yol olduğu izlenimini yaratır. Bu izlenim, eylemin ontolojik zorunluluğunu ortadan kaldırmaz; ancak eylemin algısal-topolojik kapanmışlığını gevşetir.

Bu kavramsal tekniklerin tamamında ortak olan nokta şudur: üretilen şey yeni bir eylem değil, hareket edilebilirlik hissidir. Eylem, hâlâ aynı yerde ve aynı anda gerçekleşir; fakat temsil, eylemin farklı zamanlara, mekânlara ve olasılıklara açıldığı izlenimini üretir. Bu izlenim, öznenin eylemini kapalı bir alan içinde değil, açık bir ufuk içinde deneyimlemesini sağlar.

Dolayımsallık illüzyonunun gücü tam da burada yatar. Bu illüzyon, eylemin ontolojik sınırlarını ortadan kaldırmaz; fakat bu sınırları görünmez kılar. Kavramsal teknikler ve temsili manevralar, eylemin dolaysızlığını bozmaz; eylemin yaşanabilirliğini artırır. Eylem, bu sayede, yalnızca yapılabilir değil, sürdürülebilir hâle gelir.                                                                                                                                 

4.3. Bilinçdışı Telafi Mekanizması Olarak Dolayımsallık

Dolayımsallık illüzyonunun işleyişi, bilinçli bir kurgu ya da reflektif bir strateji olarak anlaşılmamalıdır. Dolayımsallık, öznenin eylemsel konumuna dışarıdan eklenen teorik bir aparat değil; algının ontolojik sınırları ile öznenin eyleme yönelimleri arasındaki gerilimin bilinçdışı düzeyde ürettiği bir telafi mekanizmasıdır. Bu telafi, bir hatayı düzeltmez; bir eksikliği gidermez; daha ziyade, yapısal bir imkânsızlığın etkilerini yaşanabilir kılar.

Fenomen-ötesi alanın varlığına dair bilgi ile bu alanın doğrudan algılanamaması arasındaki kopukluk, özne açısından sürekli bir gerilim üretir. Özne, dünyanın yalnızca algılanabilenden ibaret olmadığını bilir; fakat bu “fazlalık”, eylem açısından erişilebilir değildir. Algı, özneyi fenomenal alana sabitlerken, bilgi, öznenin bu alanın ötesinde bir gerçekliğin varlığından emin olmasını sağlar. İşte dolayımsallık, bu iki düzlemin uyumsuz eşzamanlılığını dengeleyen bir yapı olarak ortaya çıkar.

Bu denge, bilincin düzeltici müdahalesiyle değil, temsilin otomatik örgütlenmesiyle sağlanır. Dolayımsallık, öznenin “bilerek” kurduğu bir yanılsama değildir; öznenin eylemde bulunabilmesi için zorunlu olarak ortaya çıkan bir temsil biçimidir. Eğer eylem, fenomenal alanın kapalı topolojisi içinde dolaysız kalmak zorundaysa ve özne, buna rağmen eylemini açık bir alan içinde gerçekleştirdiğini varsaymak zorundaysa, bu varsayımı taşıyacak bir temsil rejiminin kurulması kaçınılmazdır.

Bilinçdışı telafi mekanizması olarak dolayımsallık, tam da bu noktada iş görür. Dolayımsallık, öznenin eylemini “başka yerlere bağlayarak” eylemin merkeziliğini gevşetir. Eylem, araçlara, süreçlere, nedenlere, koşullara ve alternatiflere bağlandıkça, eylemin tekilliği temsil düzeyinde dağıtılır. Ancak bu dağılım, eylemin kendisini parçalamaz; yalnızca eylemin taşıdığı yükü hafifletir. Özne, eyleminin tüm ağırlığını tek bir icra anında taşımak zorunda kalmaz.

Bu mekanizmanın telafi edici niteliği özellikle sorumluluk ve karar bağlamında belirginleşir. Dolaysız eylem, karar anını ontolojik olarak tekil kılar. Bu tekillik, özne açısından ağırdır; çünkü eylemin tüm sonuçları, bu tekil anın içine sıkışır. Dolayımsallık, eylemi çok sayıda koşula, sürece ve etkene yayarak, bu tekilliği temsil düzeyinde yumuşatır. Eylem hâlâ tek bir anda gerçekleşir; fakat bu an, artık yalnız başına durmaz.

Dolayımsallık burada bir dağıtım aygıtı olarak işlev görür. Eylemin ontolojik merkezini ortadan kaldıramaz; fakat bu merkezin algısal baskısını azaltır. Eylem, tek bir noktaya çivilenmiş gibi görünmez; sanki geniş bir bağlamın içinde akıyormuş gibi temsil edilir. Bu temsil, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi sürdürülebilir hâle getirir.

Bilinçdışı telafi mekanizmasının bir diğer önemli boyutu, eylemin geri döndürülemezliği ile ilgilidir. Dolaysız eylem, icra edildiği anda kapanır; geri alınamaz, yeniden düzenlenemez. Bu kapanma, özne için ontolojik bir sertlik yaratır. Dolayımsallık, eylemin öncesini ve sonrasını genişleterek, bu sertliği yumuşatır. Eylem, artık yalnızca “olan” bir şey değil; “olmuş olan”, “olabilecek olan” ve “olması muhtemel olan” şeylerle birlikte düşünülür. Bu birlikte düşünme, eylemin geri döndürülemezliğini ortadan kaldırmaz; fakat bu geri döndürülemezliğin etkisini dağıtır.

Bu bağlamda dolayımsallık, eylemin ontolojik kapanmasını açmaz; fakat eylemin psiko-topolojik kapanmasını gevşetir. Özne, eylemin tekilliğini ve kapanmışlığını doğrudan deneyimlemez; bu deneyim, temsil katmanlarıyla tamponlanır. Bu tamponlama, öznenin eylem kapasitesinin sürekliliği için zorunludur.

Dolayımsallığın bilinçdışı telafi mekanizması olarak işlemesi, onun rastlantısal ya da keyfî olmadığını da gösterir. Dolayımsallık, belirli koşullar altında ortaya çıkar ve bu koşullar değişmedikçe ortadan kalkmaz. Fenomenal alanın algısal içkinliği, ara-uzamın yokluğu ve hareket topolojisinin imkânsızlığı sürdüğü sürece, dolayımsallık da sürecektir. Bu nedenle dolayımsallık, tarihsel ya da kültürel bir alışkanlık değil; yapısal bir zorunluluktur.

Bu zorunluluk, dolayımsallığın neden evrensel biçimde üretildiğini de açıklar. Zamanlaştırma, araçlaştırma, süreçleştirme, nedensellik zincirleri ve olasılık anlatıları gibi farklı biçimler, aynı telafi işlevini yerine getiren farklı temsili tekniklerdir. Biçimleri değişebilir; fakat işlevleri aynıdır: dolaysız eylemin kapalı topolojisini, temsil düzeyinde yaşanabilir kılmak.

Sonuç olarak, bilinçdışı telafi mekanizması olarak dolayımsallık, eylemin ontolojik sınırlarını aşmaz; fakat bu sınırların özne üzerindeki etkisini dönüştürür. Dolayımsallık, eylemin imkânını değil; eylemin taşınabilirliğini üretir. Bu üretim olmaksızın, eylem mümkün olsa bile, sürdürülebilir olmazdı.               

5. Dolayımsallığın Epistemolojik ve Ontolojik Statüsü

5.1. Kaçış Simülasyonu Olarak Dolayımsallık

Dolayımsallık, bu noktada artık ne eylemin bir biçimi ne de eyleme eklemlenen ikincil bir özellik olarak düşünülebilir; o, doğrudan doğruya eylemin ontolojik kapanmışlığına karşı geliştirilen bir kaçış simülasyonudur. “Kaçış” terimi burada, eylemin kendisinden ya da sonuçlarından kaçışı değil; eylemin zorunlu olarak tekil, dolaysız ve kapalı bir topoloji içinde gerçekleşmesinin yarattığı ontolojik baskıdan kaçışı ifade eder. Bu kaçış, gerçek bir yer değiştirme değildir; temsil düzeyinde kurulan bir yer değiştirme hissidir.

Dolaysız eylem, özneyi her defasında tek bir icra anına sabitler. Bu an, ne ertelenebilir ne de paylaşılabilir; karar, icra ve sonuç, ontolojik olarak aynı noktada yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi ağırlaştırır. Dolayımsallık, tam da bu ağırlığı dağıtmak için devreye girer. Eylemin kendisini değiştirmez; fakat eylemin taşıdığı ontolojik yükü temsil düzeyinde yayar. Böylece özne, eylemin merkezinde sabitlenmiş olmasına rağmen, kendisini bu merkezden kısmen uzaklaşmış gibi deneyimler.

Bu nedenle dolayımsallık, klasik anlamda bir yanılsama değildir. Yanılsama, yanlış bir inanç ya da hatalı bir algı olarak tanımlanır. Oysa dolayımsallık, yanlış olduğu bilinen fakat işlevsel olduğu için sürdürülen bir temsildir. Özne, eylemin aslında dolaysız olduğunu bilmez değildir; ancak bu bilgiyi eylem sırasında askıya almak zorundadır. Dolayımsallık, bu askıya almanın yapısal aracıdır. Bu yönüyle dolayımsallık, epistemolojik bir hata değil, epistemolojik bir strateji olarak işler.

Kaçış simülasyonu olarak dolayımsallık, eylemi “başka bir yere” taşırmış gibi yapar. Bu “başka yer”, fenomen-ötesi alanın kendisi değildir; fakat fenomen-ötesi alanın temsili bir izdüşümüdür. Eylem, bu izdüşüm sayesinde, yalnızca fenomenal alanın dar koordinatları içinde değil, daha geniş bir ontolojik ufuk içinde konumlanıyormuş gibi görünür. Bu görünüm, öznenin eylemi tek bir noktaya sıkışmış bir zorunluluk olarak değil, geniş bir bağlamın parçası olarak deneyimlemesini sağlar.

Dolayımsallığın kaçış simülasyonu olarak işlevi, özellikle eylemin sorumluluk boyutunda belirginleşir. Dolaysız eylem, sorumluluğu tek bir özneye ve tek bir ana yükler. Dolayımsallık ise sorumluluğu zamana, koşullara, araçlara ve yapılara yayarak, eylemin merkeziliğini gevşetir. Bu gevşeme, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; fakat sorumluluğun taşınma biçimini değiştirir. Özne, eylemin sonuçlarını üstlenmeye devam eder; ancak bu sonuçlar, artık tek bir karar anına indirgenmiş gibi görünmez.

Bu bağlamda dolayımsallık, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi sürdürülebilir hâle getiren bir ara düzenektir. Eylem, ontolojik olarak kapalı bir yapı içinde gerçekleşir; fakat özne, bu kapalılığı doğrudan deneyimlemek zorunda kalmaz. Dolayımsallık, bu doğrudan deneyimi erteleyen, yumuşatan ve dağıtan bir simülasyon üretir. Simülasyonun işlevi, eylemi mümkün kılmak değil; eylemi yaşanabilir kılmaktır.

Kaçış simülasyonu olarak dolayımsallığın en kritik yönü, onun kaçınılmazlığıdır. Bu simülasyon, öznenin bilinçli tercihiyle devreye sokulmaz; fenomenal alanın yapısı tarafından zorunlu kılınır. Eğer algı özneyi fenomenal alana sabitliyor, eylem bu alanda dolaysız kalmak zorunda oluyor ve fenomen-ötesi alan yalnızca bilgi düzeyinde mevcutsa, bu üçlü yapı kaçınılmaz olarak dolayımsallık simülasyonunu üretir. Bu üretim, ne kültürel bir alışkanlık ne de tarihsel bir sapmadır; ontolojik bir gerekliliktir.

Bu nedenle dolayımsallık, eleştirilmesi ya da ortadan kaldırılması gereken bir hata olarak değil, tanınması gereken bir yapı olarak ele alınmalıdır. Dolayımsallığı ifşa etmek, onu işlevsiz kılmaz; yalnızca onun hangi düzlemde iş gördüğünü açığa çıkarır. Bu açığa çıkarma, eylemi daha “doğru” hâle getirmez; fakat eylemin hangi koşullar altında mümkün olduğunu daha net kavramamızı sağlar.

Sonuç olarak, kaçış simülasyonu olarak dolayımsallık, eylemin ontolojik kapanmışlığı ile öznenin eylemsel yönelimi arasındaki çatışmayı geçici olarak çözen bir temsili yapıdır. Bu yapı, eylemi dönüştürmez; fakat eylemin taşınabilirliğini, yani öznenin eylemle birlikte var olabilme kapasitesini üretir. Dolayımsallık bu anlamda, eylemin değil, öznenin kurtuluşudur.                                                      

5.2. Epistemolojik İllüzyon – Ontolojik İşlev Ayrımı

Dolayımsallık tartışmasının en kritik eşiği, onun epistemolojik statüsü ile ontolojik işlevi arasındaki ayrımın açık biçimde kurulmasıdır. Çünkü dolayımsallık, ilk bakışta bir yanılsama, bir yanlış konumlandırma ya da bir kavramsal hata gibi görünürken; daha derin bir analiz, onun bu “yanlışlık” niteliğinin tam da işlevselliğinin koşulu olduğunu ortaya koyar. Buradaki temel iddia şudur: dolayımsallık, epistemolojik düzlemde bir illüzyon olarak tanımlanabilir; ancak ontolojik düzlemde, gerçekliğin kurulmasına doğrudan katkı sunan bir işlev görür.

Epistemolojik açıdan bakıldığında, dolayımsallık açıkça bir sapmadır. Eylem ontolojik olarak tekil ve dolaysız olduğu hâlde, dolayımsallık eylemi dolaylıymış gibi düşünmeye sevk eder. Eylemin zamana yayıldığı, araçlar aracılığıyla gerçekleştiği, süreçler ve zincirler içinde ilerlediği yönündeki anlatılar, eylemin fiilî yapısıyla örtüşmez. Bu anlatılar, eylemin ontolojik tekilliğini gizler; dolaysızlığı parçalı bir yapı gibi sunar. Bu nedenle bilgi düzeyinde, dolayımsallık doğru bir betimleme değildir.

Ancak bu “doğru olmama” durumu, dolayımsallığın işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, epistemolojik olarak yanlış olan bu yapı, ontolojik düzlemde vazgeçilmez bir rol üstlenir. Ontoloji, burada, yalnızca “neyin var olduğu” sorusuyla sınırlı değildir; aynı zamanda, öznenin varlıkla nasıl ilişki kurabildiği sorusunu da içerir. Dolayımsallık, bu ilişkiyi mümkün kılan bir ara düzeneğin adıdır.

Ontolojik işlev açısından dolayımsallık, fenomenal alanın kapalı yapısı ile fenomen-ötesi alanın bilinirliği arasındaki kopukluğu doldurur. Algı, özneyi fenomenal alana sabitler; bilgi ise öznenin bu alanın ötesinde bir gerçekliğin varlığından emin olmasını sağlar. Bu iki durum, tek başına ele alındığında uyumsuzdur. Algısal olarak kapalı bir alanda yaşayan, fakat ontolojik olarak bu alanın ötesini bilen bir özne, eylemsel olarak felç olma riskiyle karşı karşıyadır. Dolayımsallık, bu felci önleyen yapıdır.

Bu noktada illüzyon kavramının yeniden tanımlanması gerekir. Buradaki illüzyon, gerçekliğin yanlış algılanması değildir; gerçekliğin katlanılabilir biçimde yapılandırılmasıdır. Dolayımsallık, öznenin eylemini fenomenal alanın dar topolojisine hapseden ontolojik koşulları ortadan kaldırmaz; fakat bu koşulları temsil düzeyinde genişleterek, öznenin eylemi açık bir ufuk içinde deneyimlemesini sağlar. Bu deneyim olmasaydı, eylem ontolojik olarak mümkün olsa bile, özne açısından sürdürülebilir olmazdı.

Dolayımsallığın ontolojik işlevi, tam da bu sürdürülebilirlikte yatar. Eylem, dolaysız kalmak zorundadır; fakat özne, eylemini dolaysızlığın çıplaklığı içinde deneyimleyemez. Bu deneyim, eylemi dayanılmaz derecede yoğun ve kapalı hâle getirir. Dolayımsallık, bu yoğunluğu dağıtarak, eylemin yaşanabilirliğini üretir. Bu üretim, eylemin kendisinde değil, eylemin anlamlandırıldığı bağlamda gerçekleşir.

Bu nedenle epistemolojik yanlışlık ile ontolojik doğruluk arasında bir çelişki yoktur. Tam tersine, bu ikisi arasında yapısal bir tamamlayıcılık ilişkisi vardır. Dolayımsallığın epistemolojik olarak yanlış olması, onun ontolojik olarak doğru işlev görmesinin koşuludur. Eğer dolayımsallık eylemin ontolojik yapısını doğru biçimde yansıtsaydı, yani eylemi gerçekten dolaylı hâle getirseydi, bu yapı artık bir telafi mekanizması değil, ontolojik bir dönüşüm olurdu. Oysa dolayımsallığın gücü, tam da bu dönüşümü gerçekleştirmemesinden kaynaklanır.

Bu bağlamda dolayımsallık, ne salt bir bilgi hatası ne de salt bir ontolojik kategori olarak ele alınabilir. O, iki düzlem arasında konumlanan melez bir yapıdır. Epistemolojik düzlemde yanlışlanabilir, çözümlenebilir ve ifşa edilebilir; ontolojik düzlemde ise işlevsel, zorunlu ve kurucudur. Bu melezlik, dolayımsallığın neden bu kadar dirençli bir yapı olduğunu da açıklar. Dolayımsallık, eleştirildikçe ortadan kalkmaz; çünkü eleştiri, onun epistemolojik yönüne temas ederken, ontolojik işlevi yerinde kalır.

Burada kritik olan nokta şudur: dolayımsallığı “yanılsama” olarak tanımak, onu geçersiz kılmaz. Tam tersine, onun hangi düzlemde iş gördüğünü netleştirir. Dolayımsallık, eylemin ontolojisini çarpıtan bir hata değil; eylemin ontolojik koşullarını taşınabilir kılan bir temsil rejimidir. Bu temsil rejimi olmaksızın, özne eylemde bulunabilir; fakat eylemle birlikte var olamazdı.

Nihayetinde, epistemolojik illüzyon ile ontolojik işlev ayrımı, dolayımsallığın kavramsal statüsünü netleştirir: dolayımsallık, bilginin düzeltmesi gereken bir hata değil; varoluşun sürdürmesi gereken bir yapıdır. Bu yapı, eylemi değil; eylemle birlikte var olan özneyi ayakta tutar.                                               

5.3. Bütüncül Ontolojik Düzlem

Dolayımsallığın gerçek statüsü, ancak bütüncül bir ontolojik düzlem kavrayışı içinde tam anlamıyla görünür hâle gelir. Çünkü dolayımsallık ne yalnızca özneye, ne yalnızca algıya, ne de yalnızca fenomen-ötesi alana ait bir yapıdır; o, bu üç öğenin aynı anda ve tek bir düzlem üzerinde birlikte işlemesinin zorunlu bir sonucudur. Dolayımsallığı parçalara ayırarak — yalnızca bilinçte olan bir yanılsama, yalnızca dilsel bir kurgu ya da yalnızca toplumsal bir anlatı olarak — ele almak, onun ontolojik işlevini kaçınılmaz olarak görünmez kılar.

Bütüncül ontolojik düzlem kavrayışı, özne, algı ve algı-ötesi evreni birbirinden kopuk katmanlar olarak değil, aynı varlık alanının farklı işlevsel yoğunlukları olarak düşünmeyi gerektirir. Bu düzlemde fenomenal alan ile fenomen-ötesi alan arasında mutlak bir kopuş yoktur; fakat aynı zamanda tam bir süreklilik de yoktur. Aralarındaki ilişki, doğrudan geçişe izin vermeyen; ancak temsili bağlanmalara açık olan asimetrik bir yapıdır. Dolayımsallık, tam olarak bu asimetrinin üzerinde yükselir.

Fenomenal alan, algının özneye içkinliği nedeniyle, özne açısından kapalı ve sabitlenmiş bir yapı sunar. Bu alanın içinde özne hareket edebilir, eylemde bulunabilir; ancak bu hareket, her zaman sınırlı, tekil ve dolaysızdır. Fenomen-ötesi alan ise, ontolojik olarak mevcuttur ve bilinir; fakat algısal olarak erişilebilir değildir. Bu iki alanın birlikte var olması, özneyi çelişkili bir konuma yerleştirir: özne, ontolojik olarak geniş bir evrenin parçasıdır; fakat fenomenal olarak dar bir yüzeye çivilenmiştir.

Bütüncül ontolojik düzlem, bu çelişkiyi çözmez; onu yönetilebilir hâle getirir. Çözüm değil yönetim söz konusudur, çünkü fenomenal alanın kapalı yapısı ortadan kaldırılamaz. Algı, özneyi her zaman belirli bir sınır yüzeyine sabitler. Fenomen-ötesi alanın doğrudan algıya açılması, algının kendisini ortadan kaldırmak anlamına gelirdi. Dolayısıyla burada yapılabilecek tek şey, bu iki alanın aynı ontolojik düzlem içinde temsili olarak bağlanmasıdır.

Dolayımsallık, işte bu bağlanmanın adıdır. O, ne fenomenal alanın bir parçasıdır ne de fenomen-ötesi alanın kendisidir. Dolayımsallık, bu iki alan arasında kurulan, fakat hiçbirine tam olarak ait olmayan ara-temsili bir yoğunluk bölgesidir. Bu bölge, ontolojik olarak ikincil olabilir; fakat işlevsel olarak merkezi bir konuma sahiptir. Çünkü öznenin eylemini anlamlandırdığı, yönlendirdiği ve sürdürülebilir kıldığı tüm yapılar bu bölgede üretilir.

Bu bağlamda bütüncül ontolojik düzlem, dolayımsallığı dışlayan bir bütünlük değil; aksine, dolayımsallığı zorunlu bir eklem noktası olarak içeren bir bütünlüktür. Dolayımsallık olmaksızın, fenomenal alan ile fenomen-ötesi alan arasındaki bağ kopar; fakat bu kopuş, özgürlük değil, eylemsel ve anlamsal donma üretir. Özne, yalnızca dolaysız eylemler gerçekleştirebilir; ancak bu eylemleri, daha geniş bir ontolojik bağlam içine yerleştiremez.

Bütüncül ontolojik düzlemde, gerçeklik yalnızca “olan”dan ibaret değildir; aynı zamanda “olanın nasıl yaşanabildiği”ni de kapsar. Dolayımsallık, bu yaşanabilirliğin koşuludur. O, eylemi ontolojik olarak değiştirmez; fakat eylemi, öznenin varoluşuna eklemlenebilir hâle getirir. Bu nedenle dolayımsallık, gerçekliğin içeriğini değil; gerçekliğin taşınabilirliğini düzenler.

Burada ontolojik gerçekçilik, sıklıkla yanlış anlaşıldığı gibi, temsil ve illüzyonları dışlamak anlamına gelmez. Tam tersine, ontolojik gerçekçilik, hangi temsilin hangi işlevi gördüğünü ayırt edebilmeyi gerektirir. Dolayımsallık, gerçekliği çarpıtan bir perde değil; gerçekliğin özne tarafından kat edilebilir hâle gelmesini sağlayan bir yüzeydir. Bu yüzey kaldırıldığında, geriye “çıplak gerçeklik” kalmaz; geriye yalnızca algısal kilitlenme kalır.

Bu nedenle bütüncül ontolojik düzlem, dolayımsallığı tolere eden değil, onu yapısal olarak içeren bir düzlemdir. Özne, algı ve algı-ötesi evren, bu düzlemde birbirini dışlamaz; fakat birbirine indirgenmez de. Dolayımsallık, bu indirgenemezliğin işlevsel sonucudur. O, kopukluğu kapatmaz; kopuklukla yaşamanın bir yolunu üretir.

Bütüncül ontolojik düzlemde dolayımsallık, bir sapma ya da geçici bir kusur değildir. O, öznenin ontolojik olarak geniş bir evrende, fenomenal olarak dar bir yüzeyde var olabilmesinin tek mümkün biçimidir. Bu nedenle dolayımsallık, ontolojinin dışında kalan bir anlatı değil; ontolojinin, özneyle birlikte işleyebilmesinin zorunlu koşuludur.                                                                                                  

6. Dolayımsallık Üretim Biçimleri: Somut Örnekler

6.1. Zamanlaştırma (Erteleme)

Zamanlaştırma ya da erteleme, dolayımsallık üretiminin en temel ve en yaygın biçimlerinden biridir. Ancak bu yaygınlık, onun ontolojik işlevinin çoğu zaman yanlış anlaşılmasına neden olur. Erteleme, sıklıkla eylemin kendisini dönüştüren, doğrudanlığı askıya alan ya da eylemi “henüz gerçekleşmemiş” bir statüye yerleştiren bir yapıymış gibi düşünülür. Oysa ontolojik düzlemde erteleme, eylemin doğrudanlığını ne askıya alır ne de yeni bir eylem türü üretir. Ertelenen şey eylemin kendisi değil, eylemin temsili konumudur.

Eylem, özne açısından her zaman tekil bir icra anına sahiptir. Bu an, zamansal olarak ötelenemez; çünkü eylem, ancak gerçekleştiği anda eylemdir. “Sonra yapacağım”, “henüz karar vermedim” ya da “şimdilik bekleyeceğim” gibi ifadeler, ontolojik olarak yeni bir eylem alanı açmaz. Bunlar, eylemin henüz icra edilmemiş olması nedeniyle değil, eylemin zamansal bir manevra alanına yerleştirildiği izlenimini üretmeleri nedeniyle işlevseldir.

Zamanlaştırma, bu noktada, doğrudan eyleme eklenen bir dolayımsallık illüzyonu olarak ortaya çıkar. Eylemin icrası tek bir ana sıkışmışken, erteleme anlatısı bu tekilliği zamansal olarak genişletir. Böylece eylem, sanki yalnızca “şimdi”ye ait değilmiş; geçmiş ve gelecek arasında yayılmış bir uzamda konumlanıyormuş gibi deneyimlenir. Bu yayılma, ontolojik değildir; çünkü eylemin icrası hâlâ tek bir anda gerçekleşir. Ancak temsili düzeyde, eylem bir zamansal harita içine yerleştirilmiş olur.

Bu harita, özneye manevra alanı hissi kazandırır. Erteleme sayesinde özne, eylemin zorunlu tekilliğiyle yüzleşmek zorunda kalmaz. Karar anı ertelenmiş gibi görünür; fakat aslında ertelenen karar değil, kararın ontolojik ağırlığıdır. Zamanlaştırma, bu ağırlığı dağıtarak eylemin tekil anını daha katlanılabilir hâle getirir.

Burada kritik nokta şudur: Erteleme, doğrudanlığın askıya alınması değil; doğrudanlığın zamansal olarak maskelemesidir. Eylem hâlâ doğrudandır, çünkü icra edildiği anda başka türlü olamaz. Ancak özne, eylemi geleceğe doğru uzanan bir olasılıklar zinciri içine yerleştirerek, bu doğrudanlığı sanki henüz tamamlanmamış bir süreçmiş gibi algılar. Böylece eylem, tekil bir an olmaktan çıkarılıp, zamansal olarak “açık” bir yapıymış gibi temsil edilir.

Zamanlaştırmanın dolayımsallık üretme gücü, tam olarak bu temsil oyunundan kaynaklanır. Fenomenal alanda özne, tek bir zaman dilimine sabitlenmiştir: şimdi. Bu sabitlenme, eylemi geometrik olarak daraltır. Zamanlaştırma ise, bu daralmanın içine fenomen-ötesi bir genişlik hissi sızdırır. Gelecek, algısal olarak mevcut değildir; fakat bilinir. Erteleme, bu bilinen fakat algılanamayan geleceği, fenomenal şimdiye temsili olarak ekler.

Bu ekleme, eylemin gerçekten geleceğe taşındığı anlamına gelmez. Aksine, geleceğin temsili, şimdiye doğru çekilir. Böylece özne, eylemin yalnızca şimdiye ait olmadığını, gelecekte de “bir yerde” konumlandığını düşünür. Bu düşünce, ontolojik bir genişleme yaratmaz; fakat öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi dramatik biçimde değiştirir. Eylem, artık yalnızca bir icra değil, bir zamansal pozisyon alma hâline gelir.

Bu nedenle zamanlaştırma, dolayımsallığın en saf örneklerinden biridir. Çünkü burada üretilen şey yeni bir hareket değil, yeni bir hareket edilebilirlik hissidir. Özne, eylemin tekilliğinden kaçamaz; fakat bu tekilliği zamansal bir anlatı içine yerleştirerek, onun etrafında dolaşabileceği bir manevra alanı kurar. Erteleme, bu dolaşımın adıdır.

Sonuç olarak zamanlaştırma, eylemin doğrudanlığını ortadan kaldırmaz; onu zamansal bir temsil ağı içine alarak dolayımsallaştırır. Bu temsil, öznenin algısal sınırlarını aşmaz; ancak algı-ötesi zaman bilgisini fenomenal düzleme ekleyerek, ontolojik olarak kapalı olan şimdiye temsili bir açıklık kazandırır. Bu açıklık, gerçek bir özgürlük değil; fakat eylemin sürdürülebilirliğini sağlayan zorunlu bir telafi mekanizmasıdır.                                                                                                                                    

6.2. Araçlaştırma

Araçlaştırma, dolayımsallık üretiminin zamansal değil, mekânsal temsile dayanan en temel biçimlerinden biridir. Günlük düşüncede araç kullanımı çoğu zaman eylemi “dolaylı” kılan bir unsur olarak kabul edilir: Öznenin eylemi doğrudan değil, bir araç aracılığıyla gerçekleştirdiği varsayılır. Oysa bu varsayım, eylemin ontolojik yapısını değil, eylemin anlatı ve temsil biçimini yanlış konumlandırır. Araç, eylemi ontolojik olarak dolayımlamaz; eylemin doğrudanlığı, araç kullanımıyla askıya alınmaz.

Ontolojik düzlemde eylem, özne ile sonuç arasındaki bir ilişki değil; öznenin icra anındaki tekil hareketidir. Bu açıdan bakıldığında, araç fail ile eylem arasına gerçek bir mesafe koymaz. Elin bir nesneye uzanmasıyla bir düğmeye basması arasında, eylemin dolaysızlığı bakımından hiçbir fark yoktur. Her iki durumda da eylem, öznenin icra anında gerçekleşir ve başka türlü gerçekleşemez. Araç, eylemi “uzatmaz”, “dolaylılaştırmaz” ya da “ara bir katmana yerleştirmez”.

Buna rağmen araç anlatısı, öznenin eylemi daha geniş bir uzama yayılmış gibi deneyimlemesine neden olur. İşte bu nokta, araçlaştırmanın dolayımsallık üretici işlevinin başladığı yerdir. Araç, eylemin icrasına değil; eylemin uzamsal temsilinə müdahale eder. Eylem tek bir noktada gerçekleşirken, araç sayesinde sanki eylem, özne ile sonuç arasında uzanan bir mekân boyunca dağılmış gibi görünür.

Bu görünüm, ontolojik değil, temsili bir mekânsal genişlemedir. Fenomenal alanda özne, kendi bedensel konumuna sabitlenmiştir. Eylem, bu konumdan taşamaz. Ancak araç anlatısı, eylemi bedenden dışarı doğru uzanan bir hat üzerinde konumlandırır. Böylece eylem, yalnızca “burada” gerçekleşen bir hareket olmaktan çıkar; “oraya uzanan”, “oradan geçen” bir süreçmiş gibi düşünülür.

Araçlaştırmanın sağladığı bu uzamsal yayılma hissi, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi köklü biçimde değiştirir. Eylem artık yalnızca tekil bir icra değil, bir mekânsal yerleştirme problemi hâline gelir. Özne, eylemini araç üzerinden konumlandırarak, sanki eylem farklı noktalara dağılmış ve bu noktalar arasında manevra yapılabilirmiş gibi hisseder. Oysa bu manevra, gerçek bir mekânsal hareket değildir; yalnızca temsil düzeyinde mümkündür.

Bu bağlamda araçlaştırma, fenomen-ötesi mekân bilgisinin fenomenal alana sızdırılmasının bir yoludur. Özne, algı yoluyla yalnızca bulunduğu mekânı deneyimler; ancak mekânın kendisi, algının ötesinde bir süreklilik olarak bilinir. Araç, bu bilinen fakat doğrudan algılanamayan mekânsal sürekliliği, eylemin temsiline dahil eder. Böylece eylem, sanki yalnızca öznenin bulunduğu noktada değil, mekânın daha geniş bir kesitinde gerçekleşiyormuş gibi konumlandırılır.

Bu konumlandırma, eylemin ontolojik tekilliğini bozmaz; fakat eylemin algısal yükünü hafifletir. Tek bir noktaya sıkışmış bir icra, özne için yüksek bir ontolojik yoğunluk taşır. Araçlaştırma, bu yoğunluğu mekâna yayarak eylemi daha “katlanılabilir” hâle getirir. Eylem hâlâ doğrudandır, fakat doğrudanlığın ağırlığı mekânsal olarak seyreltilmiş gibi hissedilir.

Araçlaştırmanın dolayımsallık üretme gücü tam da buradan gelir. Araç, eylemi gerçekten dolayımlamaz; fakat eylemin etrafında bir temsili ara-uzam üretir. Bu ara-uzam, ontolojik bir boşluk değildir; algının yapısal sınırlarını aşmaz. Ancak öznenin, eylemi tekil bir noktaya sıkışmış olmaktan çıkarıp, bir mekânsal hat üzerinde düşünebilmesini sağlar.

Bu nedenle araçlaştırma, dolaysızlığa karşı geliştirilmiş bir kaçış biçimi değildir; dolaysızlığın mekânsal olarak yeniden paketlenmesidir. Özne, eylemin doğrudanlığından kaçamaz; fakat bu doğrudanlığı, araç aracılığıyla daha geniş bir mekân anlatısı içine yerleştirerek, manevra alanı varmış hissini üretir. Üretilen şey yeni bir eylem değildir; eylemin mekânsal hareket edilebilirliğine dair bir izlenimdir.

Araçlaştırma, dolayımsallığın mekânsal versiyonu olarak okunmalıdır. Eylem ontolojik olarak dolaysız kalırken, araç anlatısı bu dolaysızlığı uzamsal bir temsil ağına yayar. Böylece fenomenal olarak kapalı olan mekân deneyimi, fenomen-ötesi mekân bilgisinin temsili eklemleriyle genişletilmiş olur. Bu genişleme, gerçek bir ontolojik açıklık değil; fakat öznenin eylemsel sürekliliğini mümkün kılan zorunlu bir temsili telafidir.                                                                                                                            

6.3. Süreçleştirme (Zincirleme Anlatı)

Süreçleştirme, dolayımsallık üretiminin zamansal ya da mekânsal olmaktan ziyade anlatısal bir biçimidir. Bu biçimde eylem, tekil ve dolaysız bir icra olmaktan çıkarılıp, ardışık aşamalardan oluşan bir süreç olarak kurgulanır. Ancak burada kritik nokta şudur: bölünen şey eylemin kendisi değil, eylemin fenomen-içi anlatımıdır. Ontolojik düzlemde eylem tekildir; süreçleştirilen, eylemin icra edilişi değil, eylemin düşünce ve dil içinde yeniden düzenlenişidir.

Ontolojik olarak eylem, belirli bir anda gerçekleşir. Bu an, daha küçük parçalara ayrılamaz; çünkü eylemin ontolojik anlamı, tam da bu tekillikte yatar. Buna rağmen insan zihni, eylemi bu tekil yoğunluk içinde taşımakta zorlanır. Tek bir noktada gerçekleşen ve tüm sorumluluğu o noktada yoğunlaştıran eylem, algı açısından yüksek bir basınç yaratır. Süreçleştirme, bu basıncı dağıtmanın en etkili yollarından biridir.

Eylemin “önce–sonra”, “ilk adım–ikinci adım”, “hazırlık–uygulama–sonuç” gibi aşamalara bölünmesi, eylemi gerçekten zamana yaymaz. Eylemin gerçekleştiği an hâlâ tektir ve değişmeden kalır. Ancak anlatı düzeyinde eylem, artık tek bir nokta değil, bir zamansal hat üzerinde yer alan çok sayıda düğüm gibi temsil edilir. Bu temsil, eylemin etrafında geniş bir uzam hissi yaratır.

Bu uzam, ontolojik değildir; temsili ve anlatısaldır. Süreçleştirme sayesinde eylem, “bir anda olup bitmiş” olmaktan çıkar; “uzun bir yolculuğun sonucu” gibi görünmeye başlar. Böylece özne, eylemi yalnızca icra anıyla değil, bu ana bağlanan çok sayıda anlatısal unsurla birlikte düşünür. Eylem tekil kalır; fakat tekilliğin algısal ağırlığı hafifler.

Süreçleştirmenin dolayımsallık üretici gücü tam olarak burada ortaya çıkar. Eylem, tekil doğrudanlığı içinde sıkışmış bir olay olmaktan çıkarılıp, sanki farklı aşamalar arasında manevra yapılabilecek bir yapıymış gibi sunulur. Oysa bu manevra alanı gerçek değildir. Özne, eylemi gerçekleştirmeden önce ya da sonra hareket edebilir; fakat eylemin kendisi, bu hareketlerin hiçbirine bölünmez. Süreç anlatısı, eylemi bölmez; eylemin anlam alanını genişletir.

Bu genişleme, fenomen-ötesi zaman bilgisinin fenomenal alana temsili olarak dâhil edilmesiyle gerçekleşir. Zaman, algıda yalnızca “şimdi” olarak deneyimlenir; geçmiş ve gelecek, doğrudan algılanamaz. Ancak insan, zamanın sürekliliğini bilir. Süreçleştirme, bu bilinen fakat algılanamayan sürekliliği eylemin anlatısına ekler. Böylece eylem, tek bir “şimdi”ye sıkışmış olmaktan çıkar; geçmişe ve geleceğe doğru uzanan bir yapı gibi düşünülür.

Bu yapı, öznenin eylemle kurduğu etik ve ontolojik ilişkiyi de dönüştürür. Tekil bir icra, mutlak sorumluluk hissi üretir. Süreç anlatısı ise sorumluluğu zamana yayar. Eylem artık yalnızca “yapıldı” ya da “yapılmadı” olarak değil, “nasıl bir süreçten geçildiği” üzerinden değerlendirilir. Bu değerlendirme, eylemin ontolojik doğasını değiştirmez; fakat eylemin konumlandırıldığı uzamsal-zamansal çerçeveyi genişletir.

Süreçleştirme bu anlamda, dolayımsallığın anlatısal yüzüdür. Araçlaştırma mekânsal bir genişleme üretirken, süreçleştirme anlatısal bir genişleme üretir. Her iki durumda da ortak olan nokta şudur: genişleyen şey eylemin kendisi değil, eylemin temsili topolojisidir. Eylem ontolojik olarak tekil kalır; ancak temsili düzlemde çok katmanlı bir yapı kazanır.

Bu çok katmanlı yapı, özneye sanki eylem üzerinde düşünsel manevra yapılabilecek boşluklar varmış hissi verir. “Daha erken”, “daha geç”, “önce şu adım”, “sonra bu aşama” gibi ifadeler, eylemin kendisine değil, eylemin anlatısına aittir. Ancak özne, bu anlatısal ayrımları çoğu zaman ontolojik ayrımlar gibi deneyimler. İşte dolayımsallık illüzyonu burada derinleşir.

Son kertede Süreçleştirme, eylemin doğrudanlığını gizleyen bir perde değil; doğrudanlığı zamansal-anlatısal bir ağ içine yerleştiren bir temsil tekniğidir. Bu teknik sayesinde fenomenal olarak kapalı olan zaman deneyimi, fenomen-ötesi zaman bilgisinin temsili eklemleriyle genişletilir. Üretilen şey yeni bir eylem türü değil, eylemin etrafında dolaşılabilecek bir anlatısal manevra alanıdır.                                      

6.4. Sorumluluk Dağıtımı

Sorumluluk dağıtımı, dolayımsallık üretiminin etik ve toplumsal düzlemdeki en güçlü biçimlerinden biridir. Bu biçimde eylem, ontolojik tekilliğini kaybetmez; ancak eyleme atfedilen sorumluluk, farklı aktörler, yapılar, koşullar ve bağlamlar arasında paylaştırılarak temsil edilir. Kritik nokta şudur: bölünen şey eylemin kendisi ya da karar anı değildir; bölünen, eylemin sorumluluk topolojisidir.

Ontolojik olarak her eylem, tekil bir öznenin belirli bir anda gerçekleştirdiği dolaysız bir harekettir. Karar anı bölünemez; çünkü karar, tam da bu bölünemezlik sayesinde “karar”dır. Bir eylemin gerçekleşmiş olması, geri alınamaz bir ontolojik durum yaratır. Sorumluluk dağıtımı, bu ontolojik gerçeği ortadan kaldırmaz. Ancak eylemin yükünü, tek bir noktada yoğunlaşmış olmaktan çıkararak, temsili olarak geniş bir alana yayar.

Bu yayılma, eylemin doğrudanlığına karşı geliştirilmiş güçlü bir dolayımsallık illüzyonudur. Eylem, hâlâ tek bir özne tarafından icra edilmiştir; ancak anlatı düzeyinde eylem, “koşulların”, “sistemin”, “başkalarının”, “zorunlulukların” ve “kaçınılmazlıkların” ürünüymüş gibi konumlandırılır. Böylece eylem, tekil bir noktaya sıkışmış olmaktan çıkar; çok sayıda belirlenimin kesişiminde ortaya çıkmış gibi temsil edilir.

Bu temsil, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi köklü biçimde dönüştürür. Tekil sorumluluk, yüksek ontolojik yoğunluk üretir. Öznenin “ben yaptım” demesi, eylemi doğrudan ve çıplak hâliyle sahiplenmesi anlamına gelir. Sorumluluk dağıtımı ise bu yoğunluğu azaltır. Eylem artık yalnızca öznenin değil, daha geniş bir yapının ürünü gibi görünür. Bu görünüm, öznenin eylem karşısındaki konumunu yeniden çizer.

Ancak bu yeniden çizim ontolojik değil, temsili bir işlemdir. Sorumluluğun dağıtılması, karar anını geriye dönük olarak çoğaltmaz. Karar, tek bir anda verilmiştir ve bu gerçek değişmez. Buna rağmen sorumluluk anlatısı, karar anını sanki geniş bir zamansal ve toplumsal ağ içinde çözülmüş gibi sunar. Böylece eylem, “tek bir noktada” değil, “bir ağ içinde” gerçekleşmiş izlenimi yaratır.

Bu ağ izlenimi, manevra alanı üretir. Öznenin kendisini eylemden kısmen geri çekebilmesini, eylemle arasına temsili bir mesafe koyabilmesini sağlar. Bu mesafe gerçek değildir; çünkü eylem özneye aittir. Ancak algı düzeyinde bu mesafe, eylemin ağırlığını hafifletir. Öznenin eylemi “tamamen benim” olmaktan çıkar; “benimle birlikte başkalarının da payı var” şeklinde konumlanır.

Sorumluluk dağıtımının dolayımsallık üretici gücü, tam da bu noktada ortaya çıkar. Eylem, ontolojik olarak tekil ve dolaysız kalırken, temsili düzlemde çok merkezli bir yapı kazanır. Bu çok merkezlilik, eylemin etrafında geniş bir uzamsal-topolojik alan üretir. Artık eylem, tek bir merkezden değil, birçok merkezden düşünülür. Bu düşünülüş biçimi, özneye sanki eylem üzerinde manevra yapılabilecek alternatif konumlar varmış hissi verir.

Bu durum özellikle etik değerlendirmelerde belirgindir. Eylem, tek bir failin ahlaki sorumluluğu olarak değil, “şartların zorlaması”, “sistemin dayatması”, “kaçınılmaz süreçlerin sonucu” gibi çerçeveler içinde ele alınır. Bu çerçeveler, eylemi daha anlaşılır ya da daha kabul edilebilir kılabilir; ancak eylemin ontolojik doğasını değiştirmez. Değişen, eylemin yerleştirildiği anlam uzamıdır.

Fenomen-ötesi düzeyde sorumluluk, tekil ve kesindir. Fenomenal düzeyde ise bu kesinlik, doğrudan deneyimlenemez. İnsan, eylemin ontolojik ağırlığını taşıyabilmek için, bu ağırlığı paylaşabileceği temsili yapılar üretir. Sorumluluk dağıtımı, bu temsili yapıların en işlevsel olanlarından biridir. Bu yapı sayesinde fenomen-ötesi etik zorunluluk, fenomenal alanda daha taşınabilir hâle gelir.

Bu nedenle sorumluluk dağıtımı, basit bir kaçış ya da inkâr mekanizması olarak okunmamalıdır. O, algının yapısal sınırları içinde işleyen bir telafi düzenlemesidir. Eylemin doğrudanlığı karşısında oluşan ontolojik basınç, sorumluluğun temsili olarak geniş bir alana yayılmasıyla dengelenir. Üretilen şey yeni bir etik gerçeklik değil; etik gerçekliğin taşınabilir bir temsilidir.

Sonuç olarak sorumluluk dağıtımı, dolayımsallığın etik-topolojik biçimidir. Eylemi dönüştürmez; eylemin etrafındaki sorumluluk uzamını genişletir. Böylece eylem, tekil bir noktaya sıkışmış olmaktan çıkarılmış gibi görünür; oysa bu çıkarılma yalnızca temsil düzeyinde gerçekleşir. Ontolojik olarak eylem hâlâ tekildir; fakat özne, eylemi artık daha geniş bir manevra alanı içinde konumlandırabilir.          

6.5. Olasılık ve Alternatif Senaryolar

Olasılık ve alternatif senaryolar, dolayımsallık üretiminin en saf uzamsal–topolojik biçimlerinden biridir. Bu üretim biçiminde, eylemin fiilî gerçekleşmişliği hiçbir şekilde çoğaltılmaz; ontolojik düzlemde yalnızca tek bir eylem vardır ve bu eylem geri döndürülemez biçimde gerçekleşmiştir. Ancak temsil düzeyinde, eylem sanki başka biçimlerde de gerçekleşebilirmiş gibi konumlandırılarak, doğrudanlığa ek bir manevra alanı hissi üretilir.

Bu noktada kritik ayrım şudur: çoğaltılan şey eylemin kendisi değil, eylemin konumlandığı imkânlar uzayıdır. Olasılık anlatıları, gerçekleşmiş olan eylemi ontolojik olarak bölmez; fakat eylemi, gerçekleşmemiş alternatiflerin çevrelediği bir alan içine yerleştirir. Böylece eylem, tekil bir nokta olmaktan çıkar; bir olasılıklar alanının içindeki tekil bir gerçekleşme gibi görünür.

Ontolojik olarak bu alanın hiçbir gerçekliği yoktur. Gerçekleşmeyen senaryolar, varlık kazanmaz; onlar yalnızca düşüncenin ürettiği temsili yapılardır. Buna rağmen bu temsiller, fenomenal düzlemde son derece güçlüdür. Çünkü özne, eylemi yalnızca “olan” olarak değil, “olabilirdi” ufku içinde düşünmeye başlar. Bu düşünme biçimi, eylemin doğrudanlığına eklenen güçlü bir dolayımsallık illüzyonu üretir.

Alternatif senaryoların işlevi, karar anını çoğaltmak değildir. Karar anı, tek bir anda gerçekleşmiştir ve bu gerçek değişmez. Ancak kararın çevresine, gerçekleşmemiş ama düşünülmüş ihtimaller yerleştirildiğinde, karar sanki tek bir zorunluluğun sonucu değilmiş gibi görünür. Eylem, zorunlu bir çizgi üzerinde ilerlemiş olmaktan çıkar; dallanan bir ağın içindeki bir tercih noktasıymış izlenimi kazanır.

Bu izlenim, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Eylem artık yalnızca “yapılmış olan” değil, “yapılabilecekler arasından yapılmış olan” olarak algılanır. Bu algı, özneye geçmişe dönük bir manevra alanı hissi verir. Gerçekte böyle bir alan yoktur; geçmiş değişmez. Ancak temsil düzeyinde, eylem sanki başka türlü de olabilirmiş gibi düşünülür ve bu düşünce, öznenin eylem karşısındaki sıkışmışlığını azaltır.

Olasılık anlatıları bu nedenle çoğu zaman etik ve psikolojik rahatlatıcı işlev görür. “Başka türlü de olabilirdi” düşüncesi, eylemin mutlaklığını yumuşatır. Eylem, tek ve kaçınılmaz bir sonuç olmaktan çıkar; alternatiflerin arasından seçilmiş bir yol gibi görünür. Bu görünüm, eylemin ontolojik ağırlığını azaltmaz; ancak bu ağırlığın taşınma biçimini değiştirir.

Bu bağlamda olasılık, nedensel bir kategori olmaktan ziyade uzamsal bir temsildir. Olasılık anlatıları, eylemi zamansal olarak geri almaz; fakat eylemi, fenomen-ötesi bir “imkân uzamı” içine yerleştirir. Bu uzam, doğrudan algılanamaz; ancak temsil yoluyla fenomenal alana dâhil edilir. Dolayımsallık, tam olarak bu temsil işlemiyle üretilir.

Fenomen-ötesi düzeyde imkân, gerçeklikten ayrı bir varlık değildir; yalnızca gerçekleşmeyen olarak yoktur. Fenomenal düzeyde ise imkân, düşünce için güçlü bir araçtır. İnsan, eylemin tekilliğini doğrudan taşımakta zorlandığı için, bu tekilliği alternatiflerle çevreleyerek daha geniş bir anlam alanı kurar. Olasılık ve alternatif senaryolar, bu anlam alanının mimarisini oluşturur.

Bu nedenle olasılık üretimi, basit bir spekülasyon değildir. O, algının doğrudanlığa mahkûm yapısının geliştirdiği zorunlu bir dolayımsallık stratejisidir. Üretilen şey yeni eylemler değil, eylemin etrafında dolaşılabilecek temsili yolların çoğaltılmasıdır. Bu yollar, özneye hareket ediyormuş hissi verir; oysa hareket yalnızca düşünce düzeyindedir.

Olasılık ve alternatif senaryolar, eylemi ontolojik olarak çoğaltmayan; fakat eylemin yerleştirildiği uzamsal-topolojik bağlamı genişleten güçlü bir dolayımsallık üretim biçimidir. Bu genişleme gerçek değil, temsili olsa da, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi sürdürülebilir kılar.                                                

6.6. Nedensellik Zincirleri

Nedensellik zincirleri, dolayımsallık üretiminin en derinlemesine geriye doğru çalışan biçimidir. Bu üretim tarzında, eylem artık yalnızca kendi icra anı üzerinden değil; geçmişe doğru uzanan uzun neden–sonuç dizileri içinde konumlandırılarak anlamlandırılır. Ancak burada kritik olan nokta şudur: bu zincirler, eylemin ontolojik gerçekleşme anını ne çoğaltır ne de genişletir. Eylem, yine tek bir anda ve tek bir biçimde gerçekleşmiştir. Genişleyen şey, eylemin kendisi değil, eylemin haritalandığı açıklama uzamıdır.

Nedensel anlatılar, eylemi sanki uzun bir hazırlık sürecinin zorunlu sonucuymuş gibi sunar. Bu sunumda, eylem artık tekil bir patlama değil; geçmişten bugüne uzanan düzenli bir çizginin kaçınılmaz halkası gibi görünür. Ancak bu görünüm, eylemin ontolojik statüsünü değiştirmez. Eylem hâlâ tekil, dolaysız ve geri döndürülemezdir. Nedensellik zinciri, bu tekilliği parçalamaz; yalnızca eylemi, geçmişe doğru yayılan bir bağlam ağı içine yerleştirir.

Bu bağlam ağı, özne açısından son derece işlevseldir. Çünkü eylemin tekilliği, özne için ağır bir yük oluşturur. “Bu oldu” ifadesi, hiçbir kaçış alanı tanımaz. Oysa “bu, şu nedenlerden dolayı oldu” anlatısı, eylemi tek bir noktadan alır ve geniş bir nedensel yüzeye yayar. Böylece eylem, tek başına duran bir olay olmaktan çıkar; uzun bir sürecin mantıksal sonucu gibi algılanır.

Burada üretilen şey, geçmişin yeniden inşasıdır. Nedensellik zincirleri, geçmişi olduğu gibi betimlemez; geçmişi eylemi taşıyabilecek şekilde yeniden düzenler. Bu düzenleme, ontolojik değil, temsili bir işlemdir. Gerçek geçmiş değişmez; ancak geçmişin nasıl okunduğu değişir. Bu okuma değişikliği, eylemin fenomenal yükünü hafifletir.

Nedensel anlatıların bir diğer işlevi, sorumluluğun dağıtılmasına zemin hazırlamasıdır. Eylem, tek bir öznenin anlık kararı olmaktan çıkar; koşulların, olayların, yapıların ve süreçlerin ortak ürünüymüş gibi görünür. Bu görünüm, karar anının ontolojik tekilliğini ortadan kaldırmaz; ancak bu tekilliğin temsilini çözer. Eylem, tek bir noktaya sıkışmış olmaktan çıkar ve geniş bir nedensel ağın içine yayılır.

Bu yayılma, özneye geriye dönük bir manevra alanı hissi verir. Gerçekte böyle bir alan yoktur; geçmişe müdahale edilemez. Ancak temsil düzeyinde, eylem sanki başka koşullar altında başka türlü de olabilirmiş gibi konumlandırılır. Bu konumlandırma, eylemin zorunluluğunu azaltmaz; fakat zorunluluğun taşınabilirliğini artırır.

Nedensellik zincirleri bu açıdan, olasılık anlatılarından farklı ama tamamlayıcı bir işleve sahiptir. Olasılık anlatıları eylemi yanlara doğru genişletirken, nedensellik anlatıları eylemi geriye doğru uzatır. Her iki durumda da üretilen şey, eylemin kendisi değil; eylemin etrafında dolaşılabilecek temsili bir uzamdır. Bu uzam, öznenin eylem karşısındaki sıkışmışlığını gevşetir.

Ontolojik düzlemde, nedenler eylemi “taşımaz”. Eylem, nedenlerin zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmaz; yalnızca nedenlerle birlikte açıklanır. Nedensellik, burada üretici değil, düzenleyici bir ilkedir. Bu düzenleme, eylemi ontolojik olarak kurmaz; eylemi anlamlandırılabilir hâle getirir. Dolayımsallık, tam olarak bu anlamlandırma sürecinde ortaya çıkar.

Bu nedenle nedensellik zincirleri, çoğu zaman geriye dönük olarak kurulur. Eylem gerçekleştikten sonra, onun nedenleri sistematik biçimde dizilir. Bu dizilim, eylemin öncesinde var olan bir zorunluluğu değil; eylem sonrasında kurulan bir açıklama ihtiyacını yansıtır. Dolayımsallık burada, açıklamanın mimarisi olarak işlev görür.

Fenomen-ötesi düzeyde, geçmiş ve nedenler, tekil eylemin içine gömülü değildir. Fenomenal düzeyde ise, eylem ancak bu nedenler aracılığıyla taşınabilir hâle gelir. İnsan zihni, çıplak tekilliği uzun süre taşıyamaz; bu nedenle tekilliği, zincirler ve ağlar içinde eriterek yeniden düzenler. Nedensellik zincirleri, bu yeniden düzenlemenin en sofistike biçimlerinden biridir.

Nedensellik zincirleri, eylemin ontolojik doğrudanlığını iptal etmez; ancak bu doğrudanlığı, geniş bir temsili harita içine yerleştirerek manevra alanı varmış hissini üretir. Bu his, gerçek bir hareket alanına karşılık gelmez; fakat öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi sürdürülebilir kılar. Dolayımsallık, burada bir açıklama aracı değil; eylemin ontolojik ağırlığını taşımaya yarayan bir temsili uzam olarak işlev görür.   

7. Genel Bağlayıcı Sonuç

7.1. Dolayımsallığın Yapısal İşlevi

Bu çalışmanın bütününde açığa çıkarılan temel sonuç şudur: dolayımsallık, eylemin kendisini dönüştüren, çoğaltan ya da ontolojik olarak yeniden kuran bir unsur değildir. Aksine dolayımsallık, eylemin yerleştirildiği uzamsal–topolojik bağlamı genişleten, temsili bir düzenleme mekanizmasıdır. Ontolojik düzlemde eylem, her zaman tekil, dolaysız ve geri döndürülemezdir; bu tekilliğin karşısında dolayımsallık, eylemin doğasını değiştirmek yerine, eylemin taşınabilirliğini mümkün kılan bir yapı üretir.

Dolayımsallığın yapısal işlevi, tam da bu noktada belirginleşir. Eylem, fenomenal düzlemde öznenin algısal sınırları içinde gerçekleştiği için, özne açısından son derece dar bir hareket geometrisine sahiptir. Bu daralma, eylemi ontolojik olarak değil, deneyimsel olarak sıkıştırır. Dolayımsallık, bu sıkışmaya karşı geliştirilen bir genişletme tekniğidir; ancak bu genişleme gerçek değildir. Genişleyen şey, eylemin kendisi değil, eylemin etrafında dolaşılabilen temsil alanıdır.

Bu temsil alanı, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Eylem, çıplak tekilliğiyle bırakıldığında, özne için katlanılması güç bir ontolojik ağırlık üretir. Dolayımsallık, bu ağırlığı hafifletmez; fakat bu ağırlığın dağıtılabileceği bir yüzey inşa eder. Zamanlaştırma, araçlaştırma, süreçleştirme, sorumluluk dağıtımı, olasılık anlatıları ve nedensellik zincirleri gibi üretim biçimleri, eylemi bu yüzeyin üzerine yayar.

Bu yayılma, eylemin zorunluluğunu iptal etmez. Eylem, hâlâ zorunlu olarak dolaysızdır. Ancak bu zorunluluk, artık tek bir noktaya sıkışmış hâlde değil; geniş bir temsili uzam içinde konumlandırılmış hâlde deneyimlenir. Dolayımsallığın işlevi, tam olarak bu konumlandırmadır. Bu nedenle dolayımsallık, nedensel bir açıklama biçimi olarak değil, uzamsal–topolojik bir düzenleme olarak anlaşılmalıdır.

Burada üretilen şey yeni bir hareket değildir. Dolayımsallık, hareket üretmez; hareket edilebilirlik hissi üretir. Bu his, ontolojik olarak yanıltıcı olabilir; fakat fenomenal düzlemde vazgeçilmezdir. Çünkü özne, eylemin mutlak doğrudanlığını ancak bu tür temsili genişlemeler aracılığıyla taşıyabilir. Dolayımsallık, bu anlamda, eylemin ontolojik ağırlığını öznenin deneyim alanında dağıtan bir mekanizmadır.

Bu yapı, rastlantısal ya da ikincil değildir. Dolayımsallık, algının yapısal sınırlarından doğar ve bu sınırlar ortadan kalkmadıkça dolayımsallık da ortadan kalkmaz. Eylemin her zaman dolaysız olması, dolayımsallığı gereksiz kılmaz; tersine, zorunlu kılar. Dolaysızlık ne kadar katıysa, dolayımsallık üretimi de o kadar yoğunlaşır.

Bu nedenle dolayımsallık, bir hata ya da yanlış kavramsallaştırma olarak görülmemelidir. O, algısal yapının zorunlu bir çıktısıdır. İnsan zihni, eylemi yalnızca “olan” olarak değil, “yerleştirilebilir”, “taşınabilir” ve “anlamlandırılabilir” bir yapı olarak deneyimlemek zorundadır. Dolayımsallık, bu zorunluluğun kurumsallaşmış biçimidir.

Dolayımsallığın yapısal işlevi, eylemi ontolojik olarak dönüştürmek değil; eylemin yer aldığı uzamsal–topolojik bağlamı genişleterek, öznenin eylemle kurduğu ilişkiyi sürdürülebilir kılmaktır. Bu yönüyle dolayımsallık, eylemin karşıtı değil; eylemin taşınma biçimidir.                                                                

7.2. Dolayımsallık Olarak Temsili Mekân Bilgisi

Dolayımsallığın en temel niteliği, nedensel bir açıklama rejimi olarak değil, temsili bir mekân bilgisi olarak işlemesidir. Bu metin boyunca gösterildiği üzere, dolayımsallık eylemin nasıl gerçekleştiğine ilişkin bir kategori değildir; eylemin hangi uzamsal–topolojik imkânlar içinde konumlandırıldığına dair bir düzenleme biçimidir. Bu ayrım, dolayımsallığın hem epistemolojik hem de ontolojik statüsünü doğru biçimde kavrayabilmek için kritiktir.

Eylem, ontolojik olarak her zaman tekil bir noktada gerçekleşir. Bu nokta, özne açısından geri döndürülemez, bölünemez ve çoğaltılamazdır. Dolayımsallık ise bu noktayı hareket ettirmez; bu noktanın etrafına bir haritalama yüzeyi inşa eder. Bu yüzey, eylemin etrafında dolaşılabilecek yollar, açıklamalar ve uzamsal genişlikler üretir. Üretilen şey, eylemin kendisi değil; eylemin anlamlandırılabileceği bir mekânsal düzenlemedir.

Bu nedenle dolayımsallık, bilgi üretiminden ziyade yönelim üretir. Özne, eylemi bu temsili mekân içinde konumlandırarak, eyleme farklı açılardan yaklaşabilir. Ancak bu farklılıklar, eylemin ontolojik statüsünde bir değişime karşılık gelmez. Değişen şey, eylemin özne için nasıl taşındığıdır.

Temsili mekân bilgisi olarak dolayımsallık, fenomen-ötesi alanın fenomenal düzlemde doğrudan temsil edilememesinden doğar. Fenomen-ötesi olan, algının sınırlarının dışındadır; ancak bütünüyle bilinemez değildir. Bilinen fakat algılanamayan bu alan, doğrudan deneyimlenemediği için, mekânsal metaforlar, zamansal uzantılar ve nedensel ağlar aracılığıyla temsil edilir. Dolayımsallık, bu temsilin yapısal formudur.

Bu temsil, fenomenal alanın içine “yeni bir yer” eklemez. Fenomenal alan genişlemez; genişleyen, alanın nasıl tasarlandığıdır. Dolayımsallık, öznenin algısal sınırlarını aşmasını sağlamaz; fakat bu sınırların içinde, sanki aşılmış gibi bir dolaşım imkânı üretir. Bu dolaşım imkânı, öznenin eylem karşısındaki sıkışmışlığını gevşetir.

Bu noktada dolayımsallığın epistemolojik illüzyon olarak nitelendirilmesi anlam kazanır. Dolayımsallık, eylemin ontolojik doğrudanlığını gizler ya da örter; fakat bu gizleme bir hata değildir. Aksine, bu gizleme, düşüncenin işleyebilmesi için zorunludur. Düşünce, çıplak tekilliği doğrudan taşıyamaz; tekilliği, uzamsal ve zamansal yapılar içine yerleştirerek işler.

Ontolojik düzlemde ise bu illüzyon, işlevsel bir gerçeklik kazanır. Dolayımsallık, eylemi ontolojik olarak dönüştürmese de, ontolojik düzlemin deneyimlenebilir hâle gelmesini sağlar. Özne, eylemi bu temsili mekân içinde konumlandırarak, ontolojik bütünlükle bağını sürdürür. Bu nedenle dolayımsallık, ontolojik gerçekliğin karşıtı değil; ontolojik gerçekliğin taşınma biçimidir.

Dolayımsallığın mekânsal karakteri burada belirginleşir. Zamanlaştırma, araçlaştırma, süreçleştirme ve nedensellik zincirleri gibi örneklerin tümü, eylemi zamansal ya da nedensel olarak değil; uzamsal olarak genişletir. Bu genişleme, fenomen-ötesi bir mekânın fenomenal alana temsili olarak taşınmasıdır. Dolayımsallık, bu taşıma işleminin adıdır.

Sonuç olarak, dolayımsallık bir nedenler sistemi değildir; bir haritalama pratiğidir. Bu haritalama, eylemi çoğaltmaz; eylemin çevresine hareket edilebilir bir alan çizer. Bu alan, gerçek değildir; fakat gereksiz de değildir. Aksine, bu alan olmaksızın eylem, özne için katlanılamaz bir ontolojik yoğunluk kazanır.

Bu bağlamda dolayımsallık, insan düşüncesinin en temel mekânsal aygıtlarından biridir. Eylemin kendisini değil, eylemin yerini üretir. Ve tam da bu nedenle, dolayımsallık, nedensel bir kategori olmaktan çok, temsili bir mekân bilgisi olarak kavranmalıdır.                                

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow