Kesitli Süreklilik Epistemolojisi

Kesitli Süreklilik Epistemolojisi, bilginin ve deneyimin kesintisiz bir akıştan değil, bilinçaltında zorunlu olarak kesitler hâlinde işlenen verilerin bilinç düzeyinde süreklilik yanılsaması altında birleştirilmesinden doğduğunu savunan yeni bir epistemoloji sistemidir. Bu yaklaşım, algıyı, düşünceyi ve benliği sabit öznenin hayatta kalma mekanizması olarak kurulan kapalı devre bir yapı içinde yeniden tanımlar.

1. ÖZNE KAVRAMININ YAPISAL ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ

1.1. Öznenin Akış Üzerinde Tanımlanamama Zorunluluğu

Özne kavramı, felsefi gelenek boyunca farklı adlandırmalar ve kuramsal çerçeveler altında ele alınmış olsa da, bu çeşitliliğin ardında değişmeyen bir yapısal zorunluluk yer alır: özne, saf akış ya da mutlak değişim düzleminde tanımlanamaz. Bunun nedeni tarihsel tercihler, kültürel alışkanlıklar ya da belirli metafizik kabuller değil; öznenin kavranabilmesi için zorunlu olan epistemik sabitleme ihtiyacıdır. Akışın kendisi, hiçbir noktada duraksamayan, ayrım üretmeyen ve sınır tanımayan bir süreçtir. Böyle bir süreç içinde “özne” adı verilebilecek, kendisiyle özdeş kalabilen bir birimin tespit edilmesi yapısal olarak imkânsızdır. Çünkü özne, en temel anlamıyla, kendisine atıf yapılabilen, ayırt edilebilen ve süreklilik iddiası taşıyan bir merkez varsayımını gerektirir.

Bu nedenle özne, zorunlu olarak akıştan ayrıştırılmış bir konuma yerleştirilir. Bu yerleştirme, çoğu zaman farkında olunmaksızın, akışın karşısına bir tür sabitlik noktası koyma biçimini alır. Söz konusu sabitlik, ontolojik anlamda mutlak bir durağanlık değildir; fakat epistemik düzeyde, değişimin izlenebilmesi için gerekli olan asgari referans çerçevesini sağlar. Akışın ancak bir şey “değişiyor” denebilecek şekilde kavranabilmesi için, değişmeyen ya da en azından değişimi ölçebilecek görece sabit bir konum varsayılmak zorundadır. Öznenin tanımı tam da bu noktada ortaya çıkar: özne, akışı taşıyan değil, akışa göre konumlanan bir referans merkezidir.

Bu zorunluluk, farklı felsefi sistemlerde farklı biçimlerde ifade edilmiştir. Kimi kuramlar özneyi düşünmenin tözü olarak konumlandırmış, kimi kuramlar onu deneyimin koşulu olarak tanımlamış, kimileri ise özneyi bilinç ya da benlik kavramları etrafında yeniden formüle etmiştir. Ancak bu varyasyonların tümünde ortak olan nokta, öznenin daima bir stabilite varsayımı üzerine inşa edilmesidir. Bu stabilite, akışın kendisine içkin değildir; aksine, akışın anlaşılabilmesi için dışarıdan —ya da daha doğru bir ifadeyle, akışa göre ayrıksı bir düzlemde— kurulmuş bir konumdur.

Burada kritik olan husus, bu sabitlemenin keyfi ya da ikincil bir tercih olmadığıdır. Özne kavramının kurulabilmesi için, akışın doğrudan deneyimlenmesinin askıya alınması gerekir. Akışın mutlaklığı içinde her şey eşzamanlı, eşdeğer ve ayrışmamış hâlde bulunur. Böyle bir düzlemde “ben”, “şimdi”, “burada” gibi ayrımların hiçbirinin anlamı yoktur. Özne ise tam tersine, ayrım üzerine kurulu bir kavramdır. Kendisiyle öteki arasındaki farkı, geçmiş ile şimdi arasındaki mesafeyi ve deneyim ile gözlem arasındaki ayrımı varsayar. Bu ayrımların tümü, ancak akıştan kısmi bir kopuşla mümkün hâle gelir.

Dolayısıyla özne, akışın içinde değil; akışa karşı konumlanan bir epistemik düzenek olarak düşünülmelidir. Bu düzenek, akışı durdurmaz, onu ortadan kaldırmaz; fakat akışı, kendisine göre ölçülebilir ve anlamlandırılabilir kılan bir mesafe üretir. Bu mesafe olmaksızın ne deneyimden söz edilebilir ne de deneyimi taşıyacak bir özne kavramı kurulabilir. Akışın saf hâli, özneyi imkânsız kılar; özneyi mümkün kılan şey, akışın doğrudanlığına getirilen bu zorunlu kırılmadır.

Bu noktada özne kavramının taşıdığı temel gerilim açığa çıkar: özne, gerçekliğin sürekliliğiyle doğrudan uyumlu değildir; tam tersine, bu sürekliliği kesintiye uğratarak kendisini var eder. Özne, akışın bir ürünü değil, akışın epistemik olarak askıya alınmasının sonucudur. Bu nedenle öznenin tanımı, daima bir paradoks barındırır: gerçeklik sürekli akar, fakat özne ancak bu sürekliliğin dışında, ona mesafe alarak tanımlanabilir. Bu paradoks çözülemez bir çelişki değil; bilginin ve deneyimin mümkün olmasının bedeli olarak ortaya çıkan yapısal bir zorunluluktur.

Bu çerçevede bakıldığında, öznenin akış üzerinde tanımlanamaması bir eksiklik değil; aksine, öznenin işlevinin ne olduğunu gösteren temel bir ipucudur. Özne, akışın içinde eriyen bir varlık değil; akışı görünür kılan, ona sınırlar atayabilen ve bu sayede deneyimi mümkün kılan bir konumdur. Bu konumun bedeli, akışla tam uyumdan vazgeçmektir; kazanımı ise, anlamlandırılabilir bir dünya ve bu dünyanın merkezinde yer alan bir “özne” fikridir.                                                                                                            

1.2. Özneyi Mümkün Kılan Şey Olarak Bilincin İşleyiş Prensipleri

Özne kavramının akış üzerinde tanımlanamamasının ardında yatan temel neden, öznenin kendisinden çok, onu mümkün kılan yapının—yani bilincin—işleyiş prensipleridir. Sorun, öznenin metafizik statüsünde ya da ontolojik tözünde değil; bilincin gerçeklikle kurduğu ilişkinin yapısal sınırlarında aranmalıdır. Bilinç, doğası gereği, saf akış hâlinde işleyebilen bir mekanizma değildir. Aksine, bilincin ortaya çıkabilmesi ve işlev görebilmesi için, gerçekliğin belirli biçimlerde düzenlenmiş, ayrıştırılmış ve stabilize edilmiş olması gerekir.

Bilinç, değişimin kendisini doğrudan taşıyamaz; çünkü değişim, herhangi bir ayrım noktası sunmaz. Ayrımın olmadığı yerde tanıma, tanımın olmadığı yerde kavrayış, kavrayışın olmadığı yerde ise bilinçten söz edilemez. Bu nedenle bilinç, akışı olduğu gibi almak yerine, onu belirli biçimlerde dönüştürerek içselleştirir. Bu dönüşüm, bilincin dış dünyaya keyfi bir müdahalesi değil; bilincin var olabilmesinin zorunlu koşuludur. Bilinç, ancak belirli süreklilikler, sınırlar ve sabitlikler üzerinden çalışabilir; aksi hâlde, algı ile kaos arasında ayırt edilebilir bir fark kalmaz.

Bu noktada bilincin temel işlevi netleşir: bilinç, gerçekliği olduğu gibi yansıtmaz; onu algılanabilir kılacak biçimde yeniden düzenler. Bu yeniden düzenleme, gerçekliğin içeriğini değiştirmek anlamına gelmez; fakat gerçekliğin bilince sunuluş biçimini kökten dönüştürür. Akış, bilinç düzeyinde asla saf hâliyle bulunmaz; her zaman belirli bir yapıya sokulmuş, bölümlenmiş ve istikrarlı kılınmış olarak deneyimlenir. Bilinç, bu anlamda, gerçekliğin pasif bir alıcısı değil; onun algı için uygun bir forma sokulmasını sağlayan aktif bir düzenleyicidir.

Özne kavramı tam da bu düzenleyici faaliyetin sonucunda ortaya çıkar. Bilinç, gerçekliği stabilize ettiği ölçüde, kendisini de stabilize eder. Çünkü algılayan bir merkez olmaksızın algıdan söz edilemez. Bilincin işleyişi, zorunlu olarak bir “burada” ve “şimdi” noktası üretir; bu nokta, deneyimin toplanma merkezidir. Öznenin sabitliği, bu merkezin sürekliliğinden başka bir şey değildir. Özne, bilincin gerçekliği düzenleme biçiminin yan ürünüdür; bilincin dışında, ondan bağımsız bir varlık alanına sahip değildir.

Bu nedenle özneyi anlamak için, onu bilincin üzerinde yükselen bir töz gibi ele almak yerine, bilincin nasıl çalıştığını çözümlemek gerekir. Bilinç, deneyimi mümkün kılabilmek için, gerçekliği belirli formlar altında dondurur; bu dondurma işlemi olmaksızın, deneyim akış içinde çözülür ve iz bırakmaz. Bilincin bu işlevi, çoğu zaman “doğal” ya da “kendiliğinden” gibi algılansa da, aslında son derece karmaşık ve zorunlu bir epistemik müdahaledir.

Burada belirleyici olan, bilincin istikrarsızlığa karşı geliştirdiği yapısal dirençtir. Bilinç, süreksizlikle baş edebilmek için süreklilik üretir; belirsizlikle baş edebilmek için düzen kurar; akışla baş edebilmek için sabitlik varsayar. Bu varsayımlar, bilincin hataları ya da yanılgıları değildir. Tam tersine, bilincin işleyebilmesinin bedeli olarak ortaya çıkan zorunlu koşullardır. Özne, bu koşulların somutlaşmış hâlidir.

Dolayısıyla özne, bilincin dışında bir ilke olarak değil; bilincin kendi işleyişinin içkin sonucu olarak kavranmalıdır. Bilincin gerçeklikle kurduğu ilişki, özneyi önceden varsaymaz; bilincin bu ilişkiyi kurma biçimi, özneyi üretir. Özne, bilincin gerçekliği stabilize etme çabasının kavramsal adıdır. Bu çaba ortadan kalktığında, özne de çözülür; çünkü özne, bilincin bu düzenleyici faaliyetinden bağımsız bir varoluşa sahip değildir.

Bu bağlamda öznenin sabitliği, bilincin zaafı değil; bilincin zorunlu işleyiş ilkesidir. Akışın doğrudan deneyimlenememesi, bilincin sınırı olduğu kadar, bilincin imkânıdır da. Özneyi mümkün kılan şey, bilincin bu sınıra verdiği yapısal yanıttır.                                                                                                       

1.3. Gözlem Konumu ve Epistemik Sabitleme

Öznenin akış üzerinde tanımlanamamasının bir diğer belirleyici boyutu, gözlem eyleminin yapısal koşullarıyla ilgilidir. Gözlem, çoğu zaman edilgin bir bakış ya da dış dünyaya yönelmiş nötr bir dikkat hâli olarak düşünülür; oysa gözlem, başlı başına epistemik bir konumlanma gerektirir. Bu konumlanma, değişen olguların fark edilebilmesi için, değişmeyen ya da en azından göreli olarak sabit bir referans noktasını zorunlu kılar. Gözlem, akışın içinde eriyen bir faaliyet değil; akışı fark edebilmek için akışa karşı mesafe alan bir işlemdir.

Eğer gözlem konumu kendisi de bütünüyle akışa tabi olsaydı, gözlem eylemi ortadan kalkardı. Çünkü bu durumda, gözlemleyen ile gözlemlenen arasında hiçbir ayrım üretilemezdi. Her şey aynı hızda, aynı yönde ve aynı belirsizlik içinde değişirken, “gözlem” adı verilebilecek ayrıksı bir edimden söz etmek imkânsız hâle gelirdi. Gözlem, ancak gözlemlenen şeyle gözlemleyen şey arasında asimetrik bir ilişki kurulduğunda mümkündür. Bu asimetri ise, zorunlu olarak bir sabitleme hareketini içerir.

Bu bağlamda epistemik sabitleme, gerçekliği durdurma ya da değişimi askıya alma girişimi değildir. Sabitleme, akışın karşısına mutlak bir durağanlık koymaz; fakat akışın izlenebilmesi için gerekli olan göreli bir istikrar alanı üretir. Gözlem konumu, bu alanın merkezinde yer alır. Bilinç, gözlem yapabilmek için kendisini akıştan tamamen kurtaramaz; ancak kendisi için, akışa göre işlevsel bir denge noktası kurar. Bu denge noktası, bilincin hem değişimi fark edebilmesini hem de bu farkı anlamlandırabilmesini sağlar.

Öznenin epistemik işlevi tam da burada belirginleşir. Özne, gözlemin taşıyıcısı olarak, değişimin içinde değil; değişime bakan bir konumda bulunur. Bu bakış, metafizik bir “dışarıdanlık” anlamına gelmez; fakat bilişsel olarak, akışla özdeşleşmeyen bir konumlanmayı ifade eder. Özne, bu anlamda, gözlemin mümkün olabilmesi için kurulmuş bir epistemik aygıttır. Bu aygıtın temel işlevi, değişimi fark edilebilir kılacak bir sabitlik üretmektir.

Gözlem konumunun bu sabitliği, bilincin içsel bir gereksiniminden doğar. Bilinç, kendisini tamamen akışa bırakacak olursa, deneyim süreksiz ve iz bırakmayan bir hâl alır. İz bırakmayan deneyim ise bilgiye dönüşemez. Gözlem, iz bırakabilen deneyimin adıdır; iz ise ancak belirli bir süreklilik ve düzen varsayımı altında mümkündür. Bu nedenle gözlem konumu, bilincin gerçekliği bilinebilir kılmak için kendisine verdiği yapısal bir formdur.

Burada gözlem ile özne arasındaki bağ açık hâle gelir. Özne, gözlemin faili olarak değil; gözlemin mümkünlük koşulu olarak ortaya çıkar. Öznenin sabitliği, gözlemin sürekliliğidir; gözlemin sürekliliği ise bilginin birikimine imkân tanır. Bilgi, tekil anların yığılmasıyla değil, bu anların aynı gözlem konumu etrafında ilişkilendirilmesiyle oluşur. Bu ilişkilendirme, ancak gözlem konumunun kendisini korumasıyla mümkündür.

Dolayısıyla epistemik sabitleme, öznenin keyfi bir tercihi değil; bilginin ve deneyimin zorunlu altyapısıdır. Gözlem, akışa teslim olunduğu anda çöker; özne de onunla birlikte dağılır. Özneyi ayakta tutan şey, akışa karşı inşa edilmiş bu göreli sabitliktir. Bu sabitlik ne mutlak bir durağanlık ne de gerçekliğin inkârıdır; bilakis, gerçekliği izlenebilir ve anlamlandırılabilir kılan tek olanaktır.

Bu çerçevede özne, gözlem konumunun sürekliliği olarak yeniden tanımlanabilir. Özne, ne akışın dışında duran bir töz ne de akışın içinde eriyen bir süreçtir. Özne, akış ile gözlem arasındaki gerilimde, bilincin kendisini sabitlediği epistemik noktadır. Bu nokta olmaksızın ne gözlem mümkündür ne de gözlemin ürünü olan bilgi.                                                                                                                               

2. BİLİNCİN STABİL KONUMU VE ALGILANABİLİRLİĞİN SINIRLARI

2.1. Refleksiyon, Oto-Refleksiyon ve Meta-Bilişsel Konum

Öznenin gözlem konumu olarak sabitlenmesi, bilincin yalnızca dış dünyaya yönelen bir algı aygıtı olmadığını; aynı zamanda kendi işleyişini konu edinebilen bir yapı olduğunu gösterir. Bu noktada refleksiyon kavramı belirleyici hâle gelir. Refleksiyon, bilincin yöneldiği nesnenin ötesinde, yönelimin kendisini de fark edebilmesi anlamına gelir. Ancak burada söz konusu olan, basit bir içe bakış değildir; bilincin, kendi işleyişini epistemik bir nesne hâline getirebilme kapasitesidir. Bu kapasite olmaksızın, ne gözlem konumu sürdürülebilir ne de öznenin sürekliliğinden söz edilebilir.

Refleksiyonun bir adım ötesinde yer alan oto-refleksiyon ise, bilincin yalnızca dış dünyaya yönelik algılarını değil, kendi reflektif faaliyetini de izleyebilmesini ifade eder. Bu durum, bilincin kendi üzerine katlanarak çoğalması gibi düşünülebilir; fakat bu çoğalma niceliksel değil, yapısaldır. Bilinç, oto-refleksiyon sayesinde kendisini yalnızca yaşayan bir merkez olarak değil, işleyen bir sistem olarak da kavrayabilir. Bu kavrayış, öznenin kendisiyle özdeşliğini koruyabilmesi için zorunludur; çünkü özdeşlik, yalnızca deneyimlerin ardışıklığından değil, bu ardışıklığın aynı bilinç tarafından yaşandığı varsayımından doğar.

Meta-bilişsel konum, bu sürecin daha soyut bir düzlemde ifadesidir. Meta-biliş, bilincin kendi bilişsel süreçlerini düzenleme, değerlendirme ve denetleme kapasitesini içerir. Ancak burada meta-biliş, pedagojik ya da psikolojik bir yeti olarak değil; bilincin onto-epistemik konumu olarak ele alınmalıdır. Bilinç, ancak kendi işleyişine dair bir üst düzlem kurabildiği ölçüde, akış karşısında dağılmadan kalabilir. Bu üst düzlem, bilinci akıştan koparmaz; fakat akış içinde kendisine göreli bir istikrar alanı açar.

Bu istikrar alanı, bilincin sabit konumunun çekirdeğini oluşturur. Refleksiyon ve oto-refleksiyon olmaksızın, bilinç yalnızca tepkisel bir mekanizma olarak kalır; gelen uyaranlara yanıt verir, fakat bu yanıtların sürekliliğini koruyamaz. Oysa bilinç, reflektif yapısı sayesinde, kendi geçmiş durumlarıyla şimdiki durumları arasında bağ kurabilir. Bu bağ, bilincin kendisini “aynı” olarak tanıyabilmesini sağlar. Öznenin sürekliliği, bu tanımanın sürekliliğidir.

Meta-bilişsel konumun bir diğer sonucu da, bilincin kendi sınırlarını sezebilmesidir. Bilinç, her şeyi doğrudan kavrayamadığını, bazı süreçlerin kendisi için örtük kaldığını ancak bu üst düzlem sayesinde fark edebilir. Bu farkındalık, bilincin zayıflığı değil; bilincin kendisini tanıma biçimidir. Bilinç, neyi bilmediğini ancak meta-bilişsel bir mesafe kurabildiğinde anlayabilir. Bu mesafe, bilincin kendi işleyişine karşı geliştirdiği en rafine savunma ve düzenleme mekanizmalarından biridir.

Dolayısıyla refleksiyon, oto-refleksiyon ve meta-bilişsel konum, birbirinden bağımsız yetiler değil; bilincin sabit bir gözlem merkezi olarak ayakta kalabilmesinin farklı düzeylerdeki ifadeleridir. Bu yapı olmaksızın bilinç, akış karşısında çözülür; deneyim iz bırakmaz, gözlem süreklilik kazanmaz ve özne fikri dağılıp gider. Bilincin stabil konumu, işte bu reflektif katmanların birlikte çalışmasıyla mümkün hâle gelir.                                                                                                                                                        

2.2. Stabil Bilincin Akışı Doğrudan Kavrayamaması

Bilincin stabil bir konumda işlemek zorunda oluşu, onun gerçekliğin akış karakteriyle kurduğu ilişkiyi yapısal olarak sınırlayan temel koşuldur. Buradaki sınırlılık, deneyimin eksikliği ya da bilişsel bir yetersizlik olarak değil; algının mümkün olabilmesinin bedeli olarak ortaya çıkar. Akış, tanımı gereği süreklidir, yönlüdür ve kendi içinde sabit bir referans noktası barındırmaz. Bilinç ise, algı edimini gerçekleştirebilmek için zorunlu olarak bir referans noktasına, bir konumlanmaya, bir “buradalık” hissine ihtiyaç duyar. Bu nedenle bilinç ile akış arasında, giderilemez bir yapısal uyumsuzluk doğar: Akış, sabit bir noktadan olduğu gibi kavranamaz.

Bu uyumsuzluk, bilincin akışı deneyimleyememesi şeklinde tezahür eder. Burada “deneyimleyememek”, akışın tamamen bilinç dışı kalması anlamına gelmez; aksine, akışın bilince ancak dönüştürülmüş, stabilize edilmiş ve yeniden biçimlendirilmiş hâliyle girebilmesi anlamına gelir. Bilinç, akışı olduğu gibi aldığında çözülür; çünkü çözülme, bilincin kendi sabitliğini kaybetmesi demektir. Sabitliğini kaybeden bir bilinç ise, artık ne algılayabilir ne ayırt edebilir ne de kendisini özne olarak kurabilir. Dolayısıyla bilinç, akışı doğrudan almak yerine, onu kendi işleyiş koşullarına uygun hâle getirmek zorundadır.

Bu zorunluluk, bilincin akışı stabilize ederek kavramasına yol açar. Stabilizasyon, akışın durdurulması ya da kesilmesi değildir; daha incelikli bir işlemdir. Akış, mikro-zamansal düzeyde parçalara ayrılır; bu parçalar, bilincin sabit algı yapısına uyum sağlayacak biçimde düzenlenir. Ancak bu parçalanma, bilinç düzeyinde fark edilen bir kesinti olarak yaşanmaz. Tam tersine, bilincin kendisi bu kesintileri algılayamaz; çünkü bilincin algılayabildiği şey, ancak kendi sabitliğine uyarlanmış içeriktir. Böylece akış, bilincin içinde “akış” olarak değil, süreklilik izlenimi veren ardışıklıklar olarak belirir.

Bu noktada kritik olan, bilincin akışı stabilize etmesinin isteğe bağlı ya da sonradan eklenen bir işlem olmamasıdır. Bilinç, başka türlü işleyemez. Eğer akış stabilize edilmezse, bilinç için algı imkânsız hâle gelir. Çünkü algı, ancak ayrım yapılabilen, sınırlandırılabilen ve karşılaştırılabilen içerikler üzerinde mümkündür. Sürekliliğin kendisi, sınır barındırmadığı ölçüde algıya dirençlidir. Bu nedenle bilinç, akışı algılamak için onu önce algılanabilir hâle getirmek zorundadır. Stabilizasyon, algının önkoşuludur.

Bu süreçte bilincin yaptığı şey, akışı temsil etmek değil; akışı algılayabilir kılacak bir form üretmektir. Bu form, akışın kendisine sadık olmak zorunda değildir; yalnızca bilincin sabit yapısıyla uyumlu olmak zorundadır. Bu yüzden bilinçte deneyimlenen süreklilik, gerçekliğin sürekliliğiyle özdeş değildir. Deneyimlenen şey, akışın kendisi değil; akışın bilince uygun biçimde yeniden düzenlenmiş bir etkisidir. Bilinç, bu etkiyi gerçekliğin doğrudan bir özelliği sanarak deneyimler; çünkü başka türlüsünü deneyimleme imkânı yoktur.

Stabil bilincin akışı doğrudan kavrayamaması, aynı zamanda bilincin kendi sınırlarını da görünmez kılar. Bilinç, akışı stabilize ederek algıladığını fark edemez; çünkü bu stabilizasyon, bilincin algı yetisinin temel koşuludur. Koşul, deneyimin konusu hâline gelemez. Bilinç, ancak stabilize edilmiş içeriği deneyimlediği için, bu içeriğin ardındaki dönüştürücü işlemi doğrudan temaşa edemez. Böylece bilincin kendisi, kendi epistemik müdahalesine körleşir.

Bu yapısal durum, bilinci edilgen bir alıcı olmaktan çıkarır. Bilinç, gerçekliği pasif biçimde yansıtan bir yüzey değildir; gerçekliği algılanabilir kılan aktif bir düzenleyicidir. Ancak bu düzenleme, bilinç için şeffaf değildir. Bilinç, akışı stabilize ederken, bu işlemi kendisinden gizler. Gizleme, bir kusur ya da hata değil; bilincin varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olan bir işleyiştir. Aksi hâlde bilinç, akışın içinde erir ve algı edimi çöker.

Bu nedenle stabil bilincin akışı doğrudan kavrayamaması, bilincin aşılması gereken bir eksikliği değil; bilincin ontolojik yazgısını ifade eder. Bilinç, akışla aynı düzlemde var olamaz; var olabilmek için akışı dönüştürmek zorundadır. Bu dönüşüm sayesinde algı mümkün olur; fakat bu imkân, gerçekliğin doğrudan deneyiminden vazgeçilmesi pahasına elde edilir. Bilincin deneyimlediği süreklilik, bu vazgeçişin zorunlu sonucudur ve bilincin kendi sınırlarıyla mühürlenmiş bir gerçeklik biçimi olarak varlık kazanır.                                                                                                                                                 

2.3. Öznenin Sabitliği ile Gerçekliğin Sürekliliği Arasındaki Asimetri

Öznenin sabitliği ile gerçekliğin sürekliliği arasındaki ilişki, simetrik bir karşılıklılık değil; yapısal bir asimetri olarak kuruludur. Bu asimetri, bilincin dünyayla kurduğu tüm epistemik temasların arka planında işleyen zorunlu bir gerilimdir. Gerçeklik, kendi başına ele alındığında, kesintisiz bir devinim, yönsüz olmayan bir akış ve süreklilik halinde bir oluş karakteri sergiler. Buna karşılık özne, algı ve bilinç edimini mümkün kılabilmek için sabit bir konuma, bir merkezlenmeye ve bir referans noktasına ihtiyaç duyar. Bu iki yapı arasındaki uyumsuzluk, algının kaçınılmaz biçimde eksik, dolaylı ve dönüştürülmüş olmasına yol açar.

Bu noktada “sabit özne” ifadesi, metafizik bir töz ya da değişmez bir öz anlamına gelmez. Sabitlik, ontolojik bir özellikten ziyade işlevsel bir zorunluluktur. Özne, algılayabilmek için kendisini akıştan belirli bir ölçüde ayırmak zorundadır. Eğer özne, gerçekliğin sürekliliğiyle bütünüyle örtüşecek şekilde akışa kapılsaydı, artık bir gözlem noktası kalmazdı. Gözlem, ancak gözlemlenen ile gözlemleyen arasında belirli bir mesafe ve ayrım varsa mümkündür. Bu ayrımın bedeli ise, gerçekliğin olduğu gibi değil, öznenin yapısına uygun biçimde içselleştirilmesidir.

Gerçekliğin sürekliliği ile öznenin sabitliği arasındaki bu gerilim, algının yalnızca özne yapısıyla orantılı olan nesneleri içselleştirebilmesine neden olur. Algı, gerçekliğin tamamını kapsayan bir pencere değildir; aksine, öznenin sabit konumunun izin verdiği kadarını seçen, kesen ve düzenleyen bir filtredir. Bu nedenle algılanan dünya, gerçekliğin bire bir yansıması değil; öznenin kendi yapısal sınırları içinde mümkün kıldığı bir dünyadır. Süreklilik, bu dünyada doğrudan deneyimlenen bir özellik olmaktan ziyade, algının ulaşamadığı bir ufuk hâlinde kalır.

Bu asimetri, sürekliliğin algı için neden doğrudan erişilemez olduğunu açıklar. Süreklilik, ayrım ve sınır tanımadığı ölçüde algıya dirençlidir. Algı ise, tanımı gereği ayrım yapmaya, sınır çizmeye ve belirli bir “şey”i diğerlerinden ayırarak seçmeye dayanır. Sürekliliğin kendisi, bu seçilebilirlik koşullarını sağlamaz. Bu nedenle bilinç, sürekliliği olduğu gibi alamaz; onu, algılanabilir kılacak biçimde dönüştürmek zorundadır. Bu dönüşüm, sürekliliğin kesitler hâlinde içselleştirilmesini beraberinde getirir.

Öznenin sabitliği, bu kesitleme işleminin temel dayanağıdır. Sabit bir özne, ancak sabitlenmiş içeriklerle ilişki kurabilir. Değişimin kendisi değil, değişimin belirli anları, kesitleri ve durakları algının nesnesi hâline gelir. Böylece gerçekliğin sürekliliği, öznenin algısında ardışık “şimdi”ler, yan yana dizilmiş anlar ve düzenli dizilimler olarak görünür. Bu görünüm, gerçekliğin doğasına değil; öznenin sabitliğine uygun bir algı biçimine karşılık gelir.

Bu bağlamda, algı ile gerçeklik arasında daima bir uyumsuzluk vardır; ancak bu uyumsuzluk bir hata ya da kusur olarak değil, algının mümkün olmasının koşulu olarak anlaşılmalıdır. Eğer algı, gerçekliğin sürekliliğine bire bir denk düşseydi, algı olmaktan çıkar; sınırsız bir akışa dönüşürdü. Oysa algı, tam da bu akışı belirli sınırlar içinde tutabildiği için algıdır. Öznenin sabitliği, bu sınırlandırmanın kaynağıdır.

Dolayısıyla özne–gerçeklik ilişkisi, eşit iki terimin karşılaşması değildir. Gerçeklik, öznenin dışında ve ondan bağımsız olarak sürekliliğini korurken; özne, bu süreklilikle ancak kendi sabitliğini muhafaza ederek ilişki kurabilir. Bu ilişki, kaçınılmaz olarak indirgemeci ve seçicidir. Ancak bu indirgeme, bilginin imkânsızlığına değil; bilginin belirli bir formda mümkün olmasına işaret eder. Bilinç, gerçekliği olduğu gibi bilemez; fakat onu algılanabilir, düşünülebilir ve kavramsallaştırılabilir bir düzleme taşıyabilir.

Bu asimetrinin en kritik sonucu, bilincin kendi deneyimini gerçekliğin kendisiyle özdeşleştirme eğilimidir. Özne, algıladığı sürekliliği, gerçekliğin sürekliliği sanır; çünkü başka bir süreklilik biçimine erişimi yoktur. Oysa deneyimlenen süreklilik, öznenin sabitliğinin ürettiği bir etkidir. Bu farkındalığın kendisi bile, ancak belirli bir analitik mesafeyle mümkündür; gündelik deneyimde bu asimetri görünmez kalır.

Son kertede, öznenin sabitliği ile gerçekliğin sürekliliği arasındaki asimetri, bilincin hem sınırını hem de gücünü belirler. Bilinç, gerçekliği doğrudan deneyimleyemez; fakat onu algılanabilir kılar. Bu algılanabilirlik, kaçınılmaz olarak bir kayıp içerir; ancak bu kayıp olmadan ne algı ne de düşünce mümkün olur. Böylece bilincin sabitliği, gerçekliğin sürekliliğine karşı bir engel değil; onunla kurulabilecek tek mümkün ilişkinin zemini hâline gelir.                                                                               

3. SÜREKLİLİĞİN KESİTLER HALİNDE İÇSELLEŞTİRİLMESİ

3.1. Sürekliliğin Algılanamaması ve Kesitleme Zorunluluğu

Sürekliliğin algılanamaması, algının sınırlılığından kaynaklanan ikincil bir eksiklik değil; algının ontolojik ve epistemik olarak mümkün olmasının doğrudan koşuludur. Algı, öznenin sabit konumuna içkin bir faaliyet olduğu ölçüde, yalnızca belirlenebilir, ayrıştırılabilir ve sınırlandırılabilir olanla ilişki kurabilir. Oysa süreklilik, tam da bu niteliklerin yokluğuyla tanımlanır: başlangıcı ve bitişi olmayan, kendi içinde ayrım üretmeyen, yönlü fakat duraksız bir akıştır. Bu nedenle süreklilik, algı için bir nesne değil; ancak dolaylı olarak, dönüştürülmüş biçimleriyle erişilebilir bir ufuktur.

Bu noktada kesitleme, algının tercih ettiği bir yöntem değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Sabit bir algı yapısı, sürekliliği doğrudan içeri alamaz; çünkü sürekliliği olduğu gibi almak, algının kendi sınırlarını ortadan kaldırması anlamına gelir. Algı, kendi işleyişini sürdürebilmek için sürekliliği parçalara ayırmak, onu belirli anlara, duraklara ve kesitlere bölmek zorundadır. Bu bölme işlemi, gerçekliğin yapısından değil; algının yapısından kaynaklanır. Gerçeklik kesintisiz akmaya devam ederken, algı bu akışı kendi alım kapasitesine uygun biçimde keser.

Bu kesitleme, makro düzeyde değil; algı eşiğinin çok altında, mikro-zamansal bir düzlemde gerçekleşir. Algı, gerçekliği saniyeler, hatta bilinç düzeyinde fark edilebilecek anlar halinde bölmez; bunun yerine milisaniyelik, hatta daha da mikro ölçekli örneklemeler yoluyla içselleştirir. Bu düzeydeki kesintiler, bilinç tarafından deneyimlenemez; çünkü bilinç, ancak kesitleme işlemi tamamlandıktan ve belirli bir düzen kazandıktan sonra devreye girer. Dolayısıyla kesitleme, bilinçten önce ve bilinç için gerçekleşen bir işlemdir.

Sürekliliğin kesitler halinde içselleştirilmesi, algının gerçekliği “donmuş anlar” olarak kaydetmesi anlamına gelmez; daha ziyade, akışın algılanabilir kılınması için zorunlu bir örnekleme sürecine işaret eder. Bu süreçte algı, gerçekliğin tamamını değil; algılanabilir minimum birimleri seçer. Bu birimler, kendi başlarına anlamlı ya da bütünlüklü değildir. Anlam, bu kesitlerin daha sonra belirli ilişkiler içinde bir araya getirilmesiyle ortaya çıkar. Ancak bu bir araya getirme işlemi, kesitlemenin kendisini ortadan kaldırmaz; yalnızca onu görünmez kılar.

Bu nedenle algılanan dünya, sürekliliğin kendisi değil; kesitlenmiş bir gerçekliğin yeniden düzenlenmiş bir görünümüdür. Algı, sürekliliği deneyimlemez; sürekliliğin kesitlenmiş sonuçlarını deneyimler. Bu ayrım, genellikle fark edilmez; çünkü algının ürettiği deneyim, özneye kesintisizmiş gibi görünür. Oysa bu kesintisizlik, algının değil; algıdan sonra devreye giren başka bir işlemin ürünüdür.

Kesitleme zorunluluğu, aynı zamanda algının neden pasif bir alım değil, aktif bir dönüştürme süreci olduğunu da açıklar. Algı, dış dünyayı olduğu gibi içeri almaz; onu kendi yapısına uygun hâle getirir. Bu uygunlaştırma, sürekliliğin bozulması pahasına gerçekleşir. Ancak bu bozulma, bir kayıp değil; algının varlık koşuludur. Sürekliliği bozmadan algılamak, algının kendisini ortadan kaldırmak anlamına gelirdi.

Bu bağlamda kesitleme, algının gerçeklikle kurduğu ilişkinin temel biçimidir. Algı, gerçekliği temsil etmez; onu yeniden biçimlendirir. Bu yeniden biçimlendirme, sürekliliğin askıya alınması, parçalanması ve algılanabilir birimler hâline getirilmesiyle mümkündür. Algının dünyası, bu nedenle, gerçekliğin sürekliliğinden değil; kesitlenmiş bir gerçekliğin özneye uygun düzenlenişinden oluşur.

Bu durum, algının güvenilmezliği ya da yanıltıcılığı anlamına gelmez. Aksine, algının tam da bu kesitleme sayesinde işlevsel olduğu ortaya çıkar. Algı, sürekliliği doğrudan veremediği için değil; sürekliliği kesitlemek zorunda olduğu için algıdır. Bu zorunluluk, algıyı sınırladığı kadar, onu mümkün kılar. Böylece sürekliliğin algılanamaması, algının başarısızlığı değil; algının zorunlu koşulu olarak belirir.                                                                                                                                                            

3.2. Sürekliliğin Deneyimlenmemesi, Yeniden İnşa Edilmesi

Sürekliliğin deneyimlenmemesi, deneyimin eksikliği ya da algısal bir yetersizlikten değil; sürekliliğin deneyimin ontolojik alanına doğrudan ait olmamasından kaynaklanır. Deneyim, öznenin algısal ve bilişsel yapıları tarafından şekillendirilen bir olaydır ve bu yapılar, sürekliliği olduğu gibi içselleştirebilecek bir mimariye sahip değildir. Bu nedenle süreklilik, deneyimin başlangıç noktası ya da ham verisi olarak değil; deneyimin sonunda, ikincil ve türetilmiş bir yapı olarak ortaya çıkar. Başka bir deyişle, süreklilik yaşanmaz; kurulur.

Deneyim düzeyinde var olan şey, kesintisiz bir akış değil; ardışık, ayrık ve mikro ölçekte bölünmüş alımlardır. Ancak bu alımlar, bilinç düzeyine bu ayrıklıklarıyla ulaşmaz. Çünkü deneyimin bilinçte görünür hâle gelebilmesi için, bu kesintili yapıların belirli bir düzen altında birleştirilmesi gerekir. Süreklilik, tam da bu birleştirme işleminin ürünüdür. Bu nedenle süreklilik, deneyimin ontolojik bir niteliği değil; deneyimi mümkün kılan epistemik bir etkidir.

Bu noktada “yeniden inşa” kavramı belirleyici hâle gelir. Süreklilik, kesintili verilerin yan yana getirilmesiyle kendiliğinden ortaya çıkmaz; aksine, bu veriler arasındaki boşlukların görünmez kılınmasıyla inşa edilir. Deneyimin ham yapısında bulunan mikro-zamansal kopukluklar, bilinç düzeyinde silinir; böylece özne, ardışık kesitleri tek bir bütün gibi yaşar. Ancak bu bütünlük, gerçekliğin değil; bilincin ürünüdür.

Bu yeniden inşa süreci, deneyimin kendisine eşlik eden ama deneyim tarafından fark edilmeyen bir işlemdir. Öznenin yaşadığı süreklilik hissi, kesintilerin yokluğundan değil; kesintilerin bilinçten sistematik olarak dışlanmasından doğar. Bu nedenle süreklilik, pozitif bir içerik değil; negatif bir işlemin sonucudur. Bilinç, sürekliliği üretmek için yeni bir şey eklemez; aksine, var olanı —kesintileri ve boşlukları— siler.

Bu durum, sürekliliğin neden “veri” değil “sonuç” olduğunu açıkça gösterir. Deneyim, süreklilikle başlamaz; süreklilikle sonuçlanır. Deneyimin ham verisi, süreksizdir; fakat bu süreksizlik, bilincin işleyişi için tolere edilebilir değildir. Bilinç, kendisini bir özne olarak sürdürebilmek için, deneyimi belirli bir düzen ve bütünlük altında yaşamak zorundadır. Bu zorunluluk, sürekliliğin yeniden inşasını kaçınılmaz kılar.

Yeniden inşa edilen süreklilik, gerçekliğin kendisiyle örtüşmek zorunda değildir. Önemli olan, sürekliliğin özne için işlevsel olmasıdır. Süreklilik, deneyimin doğruluğunu değil; deneyimin yaşanabilirliğini garanti eder. Bu bağlamda süreklilik, epistemik bir doğruluk kriteri değil; varoluşsal bir stabilite koşuludur. Özne, süreklilik olmadan deneyimi taşıyamaz; fakat bu sürekliliğin gerçeklikle bire bir örtüşmesine de ihtiyaç duymaz.

Bu yeniden inşa sürecinin bir diğer sonucu, deneyimin zamansal yapısının tersine çevrilmiş olmasıdır. Süreklilik, deneyimin öncesinde var olan bir zaman yapısı değil; deneyimden sonra kurulan bir zaman anlatısıdır. Öznenin “akış” olarak deneyimlediği şey, aslında geçmişte alınmış kesitlerin, bilinç düzeyinde eşzamanlı ve bütüncül bir yapı altında yeniden düzenlenmesidir. Zaman, bu anlamda, yaşanan bir boyut değil; yaşantının düzenlenme biçimidir.

Bu çerçevede süreklilik, deneyimin ontolojik bir zemini değil; deneyimin semantik ve yapısal bir sonucudur. Deneyim, süreklilik olmadan da gerçekleşir; ancak özne, bu deneyimi ancak süreklilik inşa edildiğinde “deneyim” olarak tanıyabilir. Süreklilik, deneyimi tanınabilir, hatırlanabilir ve anlamlandırılabilir kılar. Bu nedenle süreklilik, deneyimin özü değil; onun düzenlenme ilkesidir.

Sonuç olarak, sürekliliğin deneyimlenmemesi, deneyimin eksikliği değil; deneyimin nasıl mümkün olduğuna dair temel bir ipucu sunar. Süreklilik, dış dünyada bulunan bir özellik değil; öznenin kendi deneyimini taşıyabilmek için ürettiği zorunlu bir yapıdır. Deneyim kesintili başlar, kesintili sürer; fakat özne, bu kesintileri ancak süreklilik yanılsaması altında yaşayabilir. Bu yanılsama, bir hata değil; bilincin varlık koşuludur.                                                                                                                               

3.3. Bilincin Stabil Algı Zorunluluğu

Bilincin stabil algı zorunluluğu, algının nasıl çalıştığına dair psikolojik bir tercih ya da kültürel olarak edinilmiş bir alışkanlık değildir; bilincin var olabilmesi için yerine getirmek zorunda olduğu yapısal bir koşuldur. Bilinç, kendisini ancak belirli bir istikrar düzeyinde sürdürebilir. Bu istikrar, içeriğin durağanlığı anlamına gelmez; aksine, içeriğin değişebilirliğine rağmen, algılayan konumun görece sabit tutulması anlamına gelir. Bilinç, bu sabitliği kaybettiği anda algı üretme yetisini de yitirir; çünkü algı, değişen bir dünyaya karşı sabitlenmiş bir referans noktası gerektirir.

Bu zorunluluk nedeniyle bilinç, sürekliliği doğrudan içeri alamaz. Süreklilik, kendi başına ele alındığında, algının tutunabileceği bir zemin sunmaz; çünkü süreklilikte ayrım yoktur, durak yoktur, “şimdi” yoktur. Oysa bilinç, algılayabilmek için ayrımlara, sınırlandırılmış içeriklere ve belirlenebilir birimlere ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, bilinci sürekliliği stabilize etmeye zorlar. Stabilizasyon, sürekliliğin durdurulması ya da dondurulması değildir; sürekliliğin, algılanabilir bir formda yeniden düzenlenmesidir.

Bilincin stabil algı zorunluluğu, sürekliliğin kesitlenmiş veriler üzerinden içselleştirilmesini kaçınılmaz kılar. Bilinç, sürekliliği olduğu gibi deneyimleyemediği için, süreklilikten türetilmiş, fakat sürekliliğin kendisi olmayan bir yapı üretir. Bu yapı, ardışık ve yan yana dizilmiş kesitlerin oluşturduğu bir görünümden ibarettir. Ancak bu görünüm, bilincin perspektifinden bakıldığında süreklilik olarak yaşanır. Burada yaşanan şey, sürekliliğin algılanması değil; sürekliliğin algıya uygun hâle getirilmesidir.

Stabil algı zorunluluğu, bilincin başka türlü işleyemeyeceğini de gösterir. Bilinç, kesintili ve aşırı mikro düzeyde parçalanmış verilerle doğrudan temas edemez. Böyle bir temas, bilinci işlevsiz kılar; çünkü bilinç, bu düzeydeki ayrışmayı taşıyacak bir kapasiteye sahip değildir. Bu nedenle bilinç, kendisine ulaşan verilerin belirli bir bütünlük altında sunulmasını zorunlu kılar. Bu bütünlük, verilerin doğasında bulunan bir özellik değil; bilincin talep ettiği bir düzenlemedir.

Bu noktada bilincin rolü pasif bir alıcı olmaktan çıkar ve aktif bir düzenleyiciye dönüşür. Bilinç, kendisine ulaşan kesitlenmiş verileri olduğu gibi kabul etmez; onları kendi stabil konumuna uygun bir biçimde yeniden biçimlendirir. Bu biçimlendirme, kesintilerin silinmesi, boşlukların görünmez kılınması ve ardışıklığın tekil bir akış gibi sunulmasıyla gerçekleşir. Böylece bilinç, algının mümkün olabilmesi için gerekli olan süreklilik görünümünü üretir.

Sürekliliğin kesitlenmiş verilerin yeniden birleştirilmesinden doğması, bilincin kurucu rolünü açıkça ortaya koyar. Bilinç, sürekliliği dış dünyadan hazır olarak almaz; onu, kendisine ulaşan veriler üzerinde uyguladığı işlemlerle üretir. Bu üretim, bilincin keyfi bir inşası değildir; bilincin kendi stabilitesini koruma zorunluluğunun doğrudan sonucudur. Bilinç, süreklilik üretmeden var olamaz; çünkü süreklilik olmadan deneyim çöker.

Bu çerçevede, süreklilik algısı bir yanılsama olarak adlandırılabilir; ancak bu yanılsama, hatalı bir algının sonucu değil, algının kendisinin koşuludur. Bilincin stabil algı zorunluluğu, sürekliliği bir seçenek olmaktan çıkarır ve zorunlu bir yapı hâline getirir. Bilinç, süreklilik üretmek zorundadır; çünkü başka türlü algılayamaz, hatırlayamaz ve kendisini bir özne olarak sürdüremez.

Son kertede bilincin stabil algı zorunluluğu, algının neden her zaman düzenli, bütünlüklü ve kesintisizmiş gibi yaşandığını açıklar. Bu düzenlilik, gerçekliğin düzenliliği değildir; bilincin kendi işleyişini sürdürebilmek için ürettiği bir etkidir. Süreklilik, bu etkinin adı hâline gelir. Bilinç, sürekliliği algılamaz; süreklilik üretir. Ve bu üretim, bilincin varlık koşulu olarak işlev görür.                                    

4. BİLİNÇALTI: DENEYİMİN ASIL BAŞLANGIÇ NOKTASI

4.1. Deneyimin Bilinçte Değil, Bilinçaltında Başlaması

Deneyimin bilinçte değil, bilinçaltında başlaması, bilinci algının ve bilginin ilk kaynağı olarak konumlandıran klasik varsayımın köklü biçimde tersine çevrilmesini gerektirir. Bu tersine çevirme, bilinci öncelikli bir kurucu zemin olmaktan çıkarmaz; ancak bilincin, deneyimin ham verisini doğrudan alan ilk katman olduğu yönündeki kabule ciddi bir sınır çizer. Deneyim, bilinç düzeyinde ortaya çıkmadan önce, bilinçaltı düzeyde işlenmiş, ayrıştırılmış ve belirli bir biçime sokulmuş olmak zorundadır. Bilinç, bu anlamda, deneyimin başlangıcı değil; deneyimin belirli bir düzen ve bütünlük altında görünür hâle geldiği ikinci bir evredir.

Bu yaklaşım, bilinçaltını bastırılmış içeriklerin pasif bir deposu olarak gören indirgemeci yorumların ötesine geçer. Bilinçaltı, deneyimin ilk temas noktasıdır; dış dünyanın sürekliliği, ilk olarak burada karşılanır ve burada dönüştürülür. Ancak bu karşılanma, sürekliliğin olduğu gibi içeri alınması biçiminde gerçekleşmez. Bilinçaltı, öznenin sabit yapısına uygun olacak şekilde, gerçekliği kesitler hâlinde alır. Bu kesitleme, bilincin daha sonra gerçekleştireceği düzenleme işleminin önkoşuludur. Bilinçaltı, bu yönüyle, algının ön-işleme evresi olarak işlev görür.

Deneyimin bilinçaltında başlaması, bilinç ile bilinçaltı arasındaki ilişkiyi zamansal bir ardışıklık olarak değil, yönlü bir akış olarak düşünmeyi gerektirir. Bilinçaltı ve bilinç eşzamanlı olarak işler; ancak deneyimin verileri, yönsel olarak bilinçaltından bilince doğru akar. Bu akış, bir kez gerçekleşip tamamlanan bir süreç değildir; sürekli ve döngüsel bir işleyiştir. Dış dünyadan gelen veriler kesintisiz biçimde bilinçaltına ulaşır; bilinçaltı bu verileri kendi yapısal zorunlulukları doğrultusunda işler; bilinç ise, bu işlenmiş veriler üzerinden algı ve deneyim üretir.

Bu noktada bilinçaltının rolü, yalnızca veriyi aktarmak değildir. Bilinçaltı, veriyi bilince uygun hâle getirir. Bu uygunlaştırma, sürekliliğin mikro-kesintiler hâlinde örneklenmesiyle gerçekleşir. Gerçekliğin akışı, bilinçaltı düzeyde seri ve ayrık birimlere bölünür. Bu birimler, bilinç tarafından doğrudan fark edilemeyecek kadar küçük ve hızlıdır. Ancak bu mikro-kesintiler, bilincin stabil algı zorunluluğu nedeniyle zorunludur. Bilinç, bu düzeyde bir parçalanmayı taşıyamaz; fakat bilinçaltı, tam da bu taşıma işlevini üstlenir.

Deneyimin bilinçaltında başlaması, aynı zamanda algının neden her zaman gecikmeli olduğunu da açıklar. Bilincin “şimdi” olarak deneyimlediği an, aslında bilinçaltında çoktan işlenmiş bir verinin sonucudur. Bilinç, deneyimi anlık olarak yaşadığını sanır; oysa yaşanan şey, bilinçaltında gerçekleşmiş bir işlemin bilince yansımasıdır. Bu gecikme, algının kusuru değil; algının mümkün olmasının koşuludur. Bilinç, yalnızca işlenmiş verilerle çalışabilir; ham akışla doğrudan temas edemez.

Bu çerçevede bilinç, deneyimin üreticisi değil; deneyimin düzenleyicisidir. Deneyimin hammaddesi, bilinçaltında şekillenir. Bilinç, bu hammaddenin üzerine süreklilik, bütünlük ve anlam katmakla yükümlüdür. Ancak bu yükümlülük, bilinci ikincil bir konuma indirgemez. Aksine, bilincin işlevini daha kesin bir biçimde tanımlar: bilinç, deneyimi mümkün kılan ilk temas noktası değil; deneyimi taşınabilir, hatırlanabilir ve düşünülebilir kılan kurucu düzlemdir.

Deneyimin bilinçaltında başlaması, öznenin kendi deneyimine dair farkındalığının neden sınırlı olduğunu da açıklar. Özne, deneyimin kendisini değil; deneyimin bilinç düzeyinde inşa edilmiş sonucunu yaşar. Bu nedenle özne, kendi deneyiminin ham yapısına doğrudan erişemez. Deneyimin kesintili ve mikro-zamansal doğası, bilinç için görünmezdir; çünkü bilinç, bu yapının üzerine inşa edilen süreklilik etkisiyle çalışır. Bilinç, kendi temelini oluşturan bilinçaltı işlemleri ancak dolaylı ve analitik yollarla sezinleyebilir.

Bu durum, deneyimin “nerede başladığı” sorusunu epistemik bir mesele hâline getirir. Deneyim, bilinçte başladığı sanıldığı ölçüde, süreklilik doğal ve verili bir özellik gibi görünür. Oysa deneyimin bilinçaltında başladığı kabul edildiğinde, süreklilik, bilinç tarafından sonradan üretilen bir yapı olarak ortaya çıkar. Bu kabul, algı, zaman, benlik ve düşünceye dair tüm klasik varsayımların yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılar.

Sonuç olarak, deneyimin bilinçte değil bilinçaltında başlaması, bilinci deneyimin kaynağı olmaktan çıkarıp, deneyimin taşıyıcısı ve düzenleyicisi olarak yeniden konumlandırır. Bilinçaltı, deneyimin ilk alındığı, kesitlendiği ve bilince uygun hâle getirildiği temel düzlemdir. Bilinç ise, bu kesitlenmiş veriler üzerinden süreklilik, anlam ve öznel deneyim inşa eden ikinci ama vazgeçilmez evredir. Bu iki düzlem arasındaki yönlü ve eşzamanlı ilişki, algının ve bilincin bütün yapısını belirleyen temel mekanizma olarak ortaya çıkar.                                                                                                                                           

4.2. Bilinçaltında Sürekliliğin Yokluğu

Bilinçaltında sürekliliğin yokluğu, deneyimin bilinçdışı düzeyde nasıl işlendiğine dair en kritik yapısal belirlenimlerden biridir. Bilinçaltı, dış dünyanın sürekliliğini temsil eden bir “akış” modeline sahip değildir; aksine, deneyimi zorunlu olarak ayrık, kesintili ve seri birimler hâlinde kaydeder. Bu durum, bilinçaltının eksik ya da ilkel bir işleyişe sahip olmasından değil; tam tersine, öznenin sabitliğini mümkün kılan en sofistike uyarlama mekanizması olmasından kaynaklanır. Süreklilik, bilinçaltı için taşınabilir bir içerik değildir; çünkü süreklilik, ayrım tanımadığı ölçüde işlenemezdir.

Bilinçaltının temel işlevi, deneyimi “olduğu gibi” saklamak değil; bilince uygun hâle getirmektir. Bu uygunlaştırma, sürekliliğin askıya alınmasıyla başlar. Dış dünyanın kesintisiz akışı, bilinçaltı düzeyde zorunlu olarak mikro-kesintilere bölünür. Bu bölünme, deneyimin anlamlandırılması için değil; deneyimin bilince taşınabilmesi için gereklidir. Bilinç, kesintisiz bir akışı doğrudan işleyemez; ancak ayrılmış, örneklenmiş ve sınırlandırılmış verilerle çalışabilir. Bilinçaltı, bu önkoşulu yerine getirir.

Bu bağlamda bilinçaltında “akış” ya da “süreklilik” gibi kategoriler bulunmaz. Bilinçaltı, zamanın sürekliliğini temsil eden bir şemaya sahip değildir; zaman, burada yalnızca ardışıklık olarak vardır. Bir an, bir öncekinin devamı olarak değil; ondan ayrık bir örnekleme olarak kaydedilir. Bu örneklemeler arasındaki bağ, bilinçaltı düzeyde kurulmaz. Bağlantı, bütünlük ve süreklilik, bilinçaltının değil; bilincin işidir. Bilinçaltı, bu nedenle, bütünlüklü bir deneyim alanı değil; parçalanmış bir veri alanıdır.

Bilinçaltında sürekliliğin yokluğu, bilinçdışı deneyimin neden “anlatılamaz” ve “doğrudan hatırlanamaz” olduğunu da açıklar. Bilinçaltında kayıtlı olan şeyler, süreklilik içinde düzenlenmediği için, bilinç düzeyinde anlamlı bir zaman dizgesi hâline getirilemez. Bilinç, bilinçaltından gelen verileri ancak süreklilik ilüzyonu altında düzenlediğinde deneyim olarak tanıyabilir. Bu nedenle bilinçaltı içeriklere doğrudan erişim, genellikle kopuk, zamansız ve bağlamsız imgeler ya da duygulanımlar şeklinde ortaya çıkar.

Bu yapı, bilinçaltının “süreksizliği”nin bir kusur değil, bir zorunluluk olduğunu gösterir. Eğer bilinçaltı da süreklilik üretseydi, bilinç için gerekli olan stabilizasyon mümkün olmazdı. Bilinçaltının süreksizliği, bilincin süreklilik üretme işlevini mümkün kılar. İki düzlem arasındaki bu işbölümü, bilincin hem kendi sabitliğini korumasını hem de dış dünyayla işlevsel bir ilişki kurmasını sağlar.

Bilinçaltında sürekliliğin bulunmaması, aynı zamanda bilincin neden sürekli olarak “tamamlama” ve “örtme” faaliyetleri yürüttüğünü de açıklar. Bilinç, bilinçaltından gelen verilerde bir süreklilik bulamaz; bu nedenle sürekliliği kendisi kurmak zorundadır. Bu kurma işlemi, bilincin keyfi bir tercihi değil; bilinçaltı verilerinin doğrudan algılanamaz olmasının zorunlu sonucudur. Bilinç, süreksizliği olduğu gibi bırakamaz; çünkü süreksizlik, öznenin deneyimini parçalar ve çökertecek bir etki yaratır.

Bu çerçevede bilinçaltı, sürekliliği bastıran değil; sürekliliği hiç üretmeyen bir düzlemdir. Süreklilik, bilinçaltında kaybolmuş ya da gizlenmiş değildir; orada hiç yoktur. Bu yokluk, bilinç için bir eksiklik değil; bilincin kurucu faaliyetinin başlangıç noktasıdır. Bilinç, bu yokluk üzerine süreklilik inşa eder; bu inşa, bilincin kendi varlığını sürdürmesinin koşuludur.

Dolayısıyla bilinçaltında sürekliliğin yokluğu, deneyimin parçalı doğasını ifşa eden temel bir ontolojik veridir. Deneyim, bilinçaltı düzeyde asla “akmaz”; yalnızca ardışık olarak birikir. Akış hissi, bilinç düzeyinde sonradan eklenen bir etkidir. Bu etki, deneyimin gerçeğini maskeleyen bir yanılsama değil; deneyimin özne için taşınabilir hâle gelmesini sağlayan zorunlu bir düzenlemedir. Bilinçaltının süreksizliği ile bilincin süreklilik üretimi arasındaki bu yapısal ayrım, öznenin bütün algısal ve bilişsel mimarisini belirleyen temel eksenlerden biri olarak ortaya çıkar.                                                                

4.3. Zamansal Örnekleme ve Kareleşme Mekanizması

Zamansal örnekleme ve kareleşme mekanizması, bilinçaltının deneyimi nasıl işlediğini açıklayan en kritik yapısal ilkelerden biridir. Bilinçaltı, dış dünyanın sürekliliğini “akış” olarak almaz; onu belirli zamansal pencereler içinde örnekler. Bu örnekleme, öznenin sabitliğini mümkün kılan zorunlu bir indirgeme biçimidir. Deneyim, bilinçaltı düzeyde kesintisiz bir süreklilik hâlinde var olamaz; çünkü böyle bir süreklilik, ne ayrıştırılabilir ne de taşınabilir olurdu. Bu nedenle bilinçaltı, deneyimi zamansal olarak dilimleyerek, ayrık ve seri birimler hâline getirir.

Bu mekanizma, deneyimin “kare kare” ilerlemesi olarak betimlenebilir; ancak burada söz konusu olan makroskopik bir kareleşme değildir. Bilinçaltının örnekleme pencereleri, bilincin fark edebileceği eşiğin çok altındadır. Milisaniyeler düzeyinde gerçekleşen bu örnekleme, deneyimi algı için yönetilebilir bir biçime sokar. Her bir örnekleme, kendi başına kapalı bir veri birimi olarak kaydedilir; bu birimler arasında bilinçaltı düzeyde süreklilik ilişkisi kurulmaz. Ardışıklık vardır, fakat akış yoktur.

Zamansal örnekleme, bilinçaltının dünyayı “dondurduğu” anlamına gelmez. Aksine, bilinçaltı, akışın kendisini değil; akıştan alınmış anlık kesitleri işler. Bu kesitler, gerçekliğin belirli bir anına karşılık gelir; ancak bu anlar, bilinçaltı için bir “önce–sonra” sürekliliği içinde değil, yalnızca seri bir dizilim içinde yer alır. Bu dizilim, zamansal bir anlatı oluşturmaz; yalnızca ardışık bir veri deposu üretir.

Bu kareleşme mekanizması, algının neden sürekliliği doğrudan deneyimleyemediğini de açıklar. Bilinçaltında kayıtlı olan deneyim, hiçbir zaman süreklilik formunda bulunmaz. Süreklilik, bu karelerin kendisinde yoktur; kareler arasında da yoktur. Süreklilik, yalnızca bu kareler bilince aktarıldığında ve bilinç tarafından belirli işlemlerden geçirildiğinde ortaya çıkar. Dolayısıyla süreklilik, zamansal örneklemenin karşıtı değil; onun üzerine inşa edilen ikincil bir etkidir.

Zamansal örnekleme aynı zamanda deneyimin neden her zaman gecikmeli ve dolaylı olduğunu da gösterir. Bilinç, dış dünyayla “eşanlı” bir temas kurmaz; bilinç, bilinçaltında çoktan örneklenmiş ve ayrıştırılmış verilerle çalışır. Bu nedenle bilincin yaşadığı “şimdi”, dış dünyanın şimdisiyle bire bir örtüşmez. Bilinç, her zaman geçmişte alınmış mikro kesitlerin düzenlenmiş bir toplamını yaşar. Bu gecikme, deneyimin kusuru değil; deneyimin mümkün olmasının koşuludur.

Kareleşme mekanizması, bilinçaltının pasif bir kayıt alanı olmadığını da gösterir. Bilinçaltı, deneyimi yalnızca saklamaz; onu belirli bir formata sokar. Bu format, bilincin stabil algı zorunluluğuna uygun olacak şekilde tasarlanmıştır. Bilinç, sürekliliği ancak bu format üzerinden üretebilir. Eğer bilinçaltı, deneyimi süreklilik hâlinde alsaydı, bilinç için gerekli olan düzenleme işlemleri imkânsız hâle gelirdi.

Bu noktada kareleşme, bilinçaltının bilinçle kurduğu yapısal işbirliğinin temelidir. Bilinçaltı, deneyimi kesintili hâle getirerek bilince sunar; bilinç ise, bu kesintili yapıyı süreklilik altında yeniden organize eder. Bu iki işlem, birbirine karşıt değil; birbirini tamamlayan zorunlu adımlardır. Kareleşme olmadan süreklilik üretilemez; süreklilik üretimi olmadan da özne deneyimi çöker.

Zamansal örnekleme ve kareleşme, aynı zamanda bilincin neden kendi temelini doğrudan göremediğini de açıklar. Bilinç, kendisine ulaşan verileri süreklilik altında yaşadığı için, bu verilerin kesintili kökenini fark edemez. Kareler, bilinç düzeyinde görünmez hâle gelir; yalnızca onların yan yana dizilmiş sonucu deneyimlenir. Bu görünmezlik, bilinçaltının gizliliğinden değil; bilincin işleyiş biçiminden kaynaklanır.

Sonuç olarak, zamansal örnekleme ve kareleşme mekanizması, deneyimin bilinçaltı düzeyde nasıl yapılandığını ve bilincin neden süreklilik üretmek zorunda olduğunu temellendirir. Deneyim, bilinçaltında hiçbir zaman akış hâlinde bulunmaz; yalnızca seri mikro kesitler olarak vardır. Akış ve süreklilik, bu kesitlerin bilince taşınmasıyla ortaya çıkan ikincil yapılardır. Bu yapı, algının, bilincin ve öznenin bütün mimarisini belirleyen temel bir düzenek olarak işlev görür.                                                

5. AMPİRİK VE KLİNİK DOĞRULAMALAR

5.1. Görsel Algı ve Sakkadik Bastırma

Görsel algı, süreklilik yanılsamasının en doğrudan ve deneysel olarak izlenebilir biçimde ortaya çıktığı alanlardan biridir. Özellikle sakkadik bastırma (saccadic suppression) olgusu, algının kesintisiz bir akış olarak deneyimlenmesinin, dış dünyadaki sürekliliğin doğrudan bir yansıması olmadığını açık biçimde gösterir. İnsan gözü, çevresini kesintisiz biçimde taramaz; aksine, saniyede birçok kez gerçekleşen hızlı ve sıçramalı göz hareketleri —sakkadlar— yoluyla çevresel bilgiyi örnekler. Bu sakkadik hareketler sırasında retina üzerine düşen görüntü ciddi biçimde bozulur; teknik olarak algı çökmesi yaşanır. Ancak özne, bu bozulmayı asla deneyimlemez.

Bu durum, algının kendiliğinden süreklilik arz etmediğini; sürekliliğin, algı sisteminin aktif bir bastırma ve örtme işlemiyle üretildiğini gösterir. Sakkadlar esnasında oluşan görsel kopukluklar, bilinçaltı düzeyde gerçekleşir ve bilinç tarafından sistematik biçimde silinir. Bilinç, bu kopuklukları deneyime dâhil edemez; çünkü böyle bir dâhil ediş, algının bütünlüğünü parçalayacak ve öznenin stabil konumunu tehdit edecektir. Bu nedenle bilinç, görsel kesintileri bastırır ve özneye, kesintisiz bir görsel alan sunar.

Sakkadik bastırma, görsel algının neden “kare kare” işlediğine dair güçlü bir ampirik dayanak sunar. Göz, çevreyi bir kamera gibi sürekli kaydetmez; belirli anlarda örnekler, ardından bir sonraki örneklemeye sıçrar. Bu örneklemeler arasındaki boşluklar, bilinç düzeyinde görünmez hâle getirilir. Bilinç, bu boşlukları doldurmaz; onları yok sayar. Böylece görsel alan, ardışık örneklemelerin boşluksuz bir yan-yanalığı olarak deneyimlenir.

Bu mekanizma, bilinçaltının kesintili veri alımını ve bilincin bu kesintileri silerek süreklilik üretmesini somut biçimde gözler önüne serer. Görsel süreklilik, retina düzeyinde ya da dış dünyada mevcut değildir; bilinç tarafından üretilmiş bir algı biçimidir. Bilinç, görsel alanın sürekliliğini sağlamak için yeni bir içerik eklemez; aksine, algı sırasında meydana gelen bozulmaları ve kopuklukları sistematik olarak devre dışı bırakır. Bu, sürekliliğin pozitif değil, negatif bir işlemle üretildiğini bir kez daha doğrular.

Sakkadik bastırma olgusu, sürekliliğin doğal değil, zorunlu ve işlevsel bir yapı olduğunu da ortaya koyar. Eğer bilinç, sakkadik kopuklukları bastırmasaydı, özne dünyayı sürekli titreyen, parçalanan ve kopuk bir görsel alan olarak deneyimlerdi. Böyle bir deneyim, algının istikrarını ve öznenin çevresiyle kurduğu temel ilişkiyi çökertecek bir etki yaratırdı. Bu nedenle bastırma, algısal bir “hile” değil; algının hayatta kalma mekanizmasıdır.

Görsel algıdaki bu yapı, daha önce ortaya konan zamansal örnekleme ve kareleşme tezini ampirik düzeyde doğrular. Bilinçaltı, görsel bilgiyi kesintili ve örneklenmiş biçimde alır; bilinç ise, bu kesintili yapıyı süreklilik altında yeniden düzenler. Özne, bu iki aşamalı işleyişin yalnızca son ürününü deneyimler. Süreklilik hissi, bu nedenle, algının kendisine değil; algının nasıl organize edildiğine dair bir etkidir.

Bu bağlamda sakkadik bastırma, süreklilik yanılsamasının yalnızca soyut bir epistemolojik iddia olmadığını; sinirbilimsel ve deneysel olarak gözlemlenebilir bir olgu olduğunu gösterir. Görsel algı, bilincin kesintiyi nasıl görünmez kıldığını, boşluğu nasıl sildiğini ve yan-yanalığı nasıl süreklilik gibi yaşattığını açıkça ifşa eder. Böylece algının temel işleyişi, sürekliliğin verili değil, üretilmiş bir yapı olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koyar.                                                                                                         

5.2. Hareket Algısı ve Ardışık Uyaranlar

Hareket algısı, süreklilik yanılsamasının yalnızca bastırma yoluyla değil, aynı zamanda aktif bir doldurma ve bağlama işlemiyle üretildiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Dış dünyada hareket olarak deneyimlediğimiz birçok olgu, fiziksel gerçeklik düzeyinde süreklilik taşımaz. Nesnelerin belirli konumlarda art arda belirmesi, bilinç tarafından “hareket” olarak yaşanır; ancak bu hareket, dış dünyada bulunan bir özellik değil, bilinçte kurulan bir ilişkidir. Bu durum, algının sürekliliği nasıl inşa ettiğine dair yapısal bir içgörü sunar.

Phi fenomeni olarak bilinen olgu, bu yapıyı açıkça görünür kılar. Bir nesne, uzamsal olarak farklı iki noktada, belirli bir zaman aralığıyla art arda gösterildiğinde, özne bu iki ayrı uyaranı ayrı ayrı deneyimlemez; bunun yerine, nesnenin bir noktadan diğerine “hareket ettiği” hissini yaşar. Oysa dış dünyada gerçekleşen şey, yalnızca ardışık ve ayrık uyaranların sunulmasından ibarettir. Hareket, bu uyaranların hiçbirinde tek başına mevcut değildir; hareket, aradaki boşlukta değil, bilinçte ortaya çıkar.

Bu durum, hareketin algısal bir veri değil; algısal bir sonuç olduğunu gösterir. Bilinç, ardışık kesitler arasında bulunan boşluğu doğrudan algılayamaz. Bu boşluk, bilinç için tolere edilemez bir kopukluk anlamına gelir. Bu nedenle bilinç, boşluğu olduğu gibi bırakmaz; onu, süreklilikle ikame eder. Ardışık kareler arasındaki zamansal ve uzamsal kopukluk, bilinç tarafından “hareket” adı verilen bir bütünlük altında birleştirilir. Böylece hareket, kesintilerin yokluğunda değil; kesintilerin silinmesiyle doğar.

Hareket algısı, bilinçaltının kare kare işleyen yapısını ve bilincin bu kareler arasında süreklilik üretme zorunluluğunu birlikte doğrular. Bilinçaltı, ardışık uyaranları ayrı veri birimleri olarak alır. Bu birimler arasında, bilinçaltı düzeyde herhangi bir “hareket” bağı kurulmaz. Hareket, bilinçaltında yoktur; çünkü hareket, süreklilik gerektirir. Süreklilik ise, bilinçaltının değil, bilincin işidir. Bilinç, kendisine ulaşan bu ardışık kesitleri, boşluksuz bir yan-yanalığa dönüştürerek hareket algısını üretir.

Bu bağlamda hareket, dış dünyanın bir özelliği olmaktan çok, bilincin süreklilik kurma stratejisinin özel bir görünümüdür. Bilinç, hareketi algılamak için dış dünyada gerçekten hareket eden bir nesneye ihtiyaç duymaz; yeterli olan, ardışık ve uyumlu kesitlerin belirli bir düzenle sunulmasıdır. Bu da gösterir ki hareket algısı, gerçekliğin doğrudan bir temsili değil; bilincin kesintili verilerle başa çıkma biçimidir.

Hareket algısının bu yapısı, sürekliliğin neden “kendiliğinden” hissedildiğini de açıklar. Özne, hareketi bilinçli olarak üretmez; hareket, bilinç tarafından otomatik olarak kurulur. Bu otomatiklik, sürekliliğin neden sorgulanmadan kabul edildiğini açıklar. Bilinç, hareketi üretirken kendi işlemini görünmez kılar; özne, yalnızca son ürünü deneyimler. Bu nedenle hareket, doğal ve verili bir olgu gibi görünür.

Hareket algısı aynı zamanda, süreklilik yanılsamasının neden yalnızca zamansal değil, uzamsal bir boyut da taşıdığını gösterir. Ardışık kesitler, yalnızca zamanda değil, uzamda da birbirine bağlanır. Bilinç, bu bağlama işlemiyle hem zamanın hem de uzamın sürekliliğini eşzamanlı olarak üretir. Böylece deneyimlenen dünya, kesintili verilerin üzerine kurulmuş, fakat kesintisizmiş gibi yaşanan bir sahne hâline gelir.

Sonuç olarak hareket algısı, sürekliliğin dış dünyaya ait bir özellik olmadığını; bilincin, kesintili ve ardışık verileri bir bütün altında birleştirme zorunluluğunun ürünü olduğunu ampirik olarak doğrular. Hareket, boşlukta değil; boşluğun silinmesinde ortaya çıkar. Bu silme işlemi, algının işleyişine içkindir ve bilinçaltının kareleşmiş verileriyle bilincin süreklilik üretme zorunluluğu arasındaki yapısal ilişkiyi açık biçimde gözler önüne serer.                                                                                                                  

5.3. Zaman Algısı ve Zamansal Birleştirme

Zaman algısı, süreklilik yanılsamasının yalnızca mekânsal ve görsel düzlemde değil, deneyimin en temel boyutunda—zamanda—nasıl kurulduğunu gösteren belirleyici bir örnektir. Öznenin yaşadığı “şimdi” deneyimi, dış dünyadan eşzamanlı olarak gelen tekil ve bütünlüklü bir veri değildir. Aksine, duyusal veriler farklı kanallardan, farklı hızlarda ve farklı gecikmelerle bilince doğru akar. İşitsel, görsel ve dokunsal uyaranlar arasında milisaniyeler mertebesinde farklar vardır; hatta aynı modalite içinde dahi uyaranların beyne ulaşma süreleri örtüşmez. Buna rağmen özne, bu zamansal dağınıklığı deneyimlemez; bunun yerine tekil, birleşik ve bütünlüklü bir “şimdi” yaşar.

Bu durum, zamansal birleştirme (temporal binding) olarak adlandırılan mekanizmanın sonucudur. Bilinç, farklı zamanlarda gelen duyusal verileri tek bir zaman damgası altında toplar. Ancak bu toplama işlemi, verilerin gerçekte eşzamanlı olmasından kaynaklanmaz; bilincin, zamansal kopuklukları görünmez kılma zorunluluğundan doğar. Bilinç, zamansal kesintileri olduğu gibi bırakamaz; çünkü böyle bir bırakma, deneyimin parçalanmasına ve öznenin zamansal yönelimini yitirmesine yol açar. Bu nedenle bilinç, zamansal farklılıkları siler ve tek bir “şimdi” etkisi üretir.

Bu “şimdi”, deneyimin ham verisi değildir; deneyimin düzenlenmiş sonucudur. Bilinçaltı düzeyde, duyusal veriler zamansal olarak ayrık hâlde bulunur. Bu ayrıklık, bilinçaltı için sorun teşkil etmez; çünkü bilinçaltı, süreklilik üretme gibi bir işleve sahip değildir. Ancak bilinç düzeyinde bu ayrıklık tolere edilemez. Bilinç, kendi stabilitesini koruyabilmek için zamansal kopuklukları birleştirmek zorundadır. Böylece “şimdi”, bilinçaltında dağınık hâlde bulunan verilerin, bilinçte tekil bir zamansal bütünlük altında yeniden inşa edilmesiyle ortaya çıkar.

Zamansal birleştirme, zamanın deneyimlenmesinin neden her zaman geçmişe dönük olduğunu da açıklar. Bilincin yaşadığı “şimdi”, teknik olarak geçmişte alınmış verilerin bir toplamıdır. Bilinç, asla tam anlamıyla “şimdi”de bulunmaz; her zaman, bilinçaltında işlenmiş verilerin biraz gerisinden gelir. Ancak bu gecikme, bilinç tarafından fark edilmez; çünkü bilinç, gecikmenin kendisini de süreklilik altında siler. Böylece özne, zamansal gecikmenin bilincinde olmadan, kesintisiz bir zaman akışı yaşadığını sanır.

Bu yapı, sürekliliğin zamansal boyutunun da bir yanılsama olduğunu gösterir. Zaman, öznenin deneyiminde akıyor gibi görünür; ancak bu akış, zamanın kendisinden değil, bilincin zamansal kopuklukları örtme biçiminden kaynaklanır. Bilinç, zamanın kesintili örneklenişini görünmez kılarak, zamansal süreklilik etkisi üretir. Bu etki, zamanın ontolojik yapısına değil; bilincin işleyişine aittir.

Zamansal birleştirme mekanizması, sürekliliğin neden “kendiliğinden” ve sorgulanamaz göründüğünü de açıklar. Özne, zamanın nasıl birleştiğini deneyimlemez; yalnızca birleşmiş sonucu yaşar. Bu nedenle zaman, doğal ve verili bir boyut gibi algılanır. Oysa zamanın deneyimlenişi, bilinçaltında gerçekleşen zamansal örnekleme ile bilincin gerçekleştirdiği zamansal silme ve birleştirme işlemlerinin ortak ürünüdür.

Bu bağlamda zaman algısı, süreklilik yanılsamasının en derin katmanlarından birini temsil eder. Görsel ya da hareket algısındaki süreklilik bozulduğunda, özne hâlâ zamansal bir süreklilik hissini koruyabilir; ancak zamansal birleştirme çöktüğünde, deneyimin tüm yapısı çözülür. Bu durum, zaman sürekliliğinin algı ve benlik için ne denli kurucu bir rol oynadığını gösterir.

Son kertede zamansal birleştirme, sürekliliğin deneyimin ontolojik bir bileşeni olmadığını; bilincin, zamansal kopuklukları tolere edebilmek için zorunlu olarak inşa ettiği bir yapı olduğunu ampirik düzeyde doğrular. Zaman, bilinç için akmaz; zaman, bilinç tarafından birleştirilir. Bu birleştirme işlemi, bilincin stabilitesini korumasının ve öznenin kendisini zamansal bir varlık olarak deneyimlemesinin temel koşuludur.                                                                                                                                            

5.4. Öngörücü Beyin Modelleri

Öngörücü beyin modelleri, süreklilik yanılsamasının yalnızca algısal bastırma ya da zamansal birleştirme gibi yerel mekanizmalarla değil, beynin tüm işleyişine yayılmış küresel bir ilke olarak nasıl üretildiğini gösterir. Bu yaklaşımda beyin, dış dünyayı doğrudan “okuyan” bir alıcı değildir; aksine, sürekli olarak dünyaya dair tahminler üreten ve bu tahminleri gelen duyusal verilerle karşılaştıran bir sistemdir. Algı, bu çerçevede, dış dünyanın bire bir temsili değil; tahminlerin hata sinyalleriyle düzeltilmiş hâlidir. Bu yapı, sürekliliğin neden zorunlu bir varsayım olarak işlediğini açıkça ortaya koyar.

Öngörücü modellerde, beyin için en büyük tehdit belirsizliktir. Süreklilik, bu belirsizliği minimize etmenin en etkili yoludur. Beyin, dünyayı kesintili ve düzensiz bir veri akışı olarak kabul ederse, tahmin üretme kapasitesi çöker. Bu nedenle beyin, kesintileri veri olarak değil, hata olarak ele alır. Bilinçaltı düzeyde ortaya çıkan mikro-kesintiler, modele dâhil edilmez; bunlar, modelin tutarlılığını bozan gürültüler olarak bastırılır. Bilinç, yalnızca modelle uyumlu olan, tutarlı ve süreklilik varsayımını destekleyen çıktıyı deneyimler.

Bu durum, sürekliliğin neden “dayatılan” bir yapı olduğunu gösterir. Süreklilik, dış dünyadan gelen verilerin kendiliğinden sunduğu bir özellik değildir; beynin dünyayı öngörülebilir kılmak için varsaydığı bir çerçevedir. Algı, bu varsayım altında çalışır. Bilinç, yalnızca modelin çöktüğü, tahmin hatalarının belirli bir eşiği aştığı durumlarda kesintiyi fark eder. Gündelik deneyimde ise kesintiler, bilinçaltında tutulur ve bilinçten sistematik olarak dışlanır.

Öngörücü beyin yaklaşımı, bilinçaltının kare kare işleyen yapısını da dolaylı olarak doğrular. Tahmin hataları, mikro-zamansal örneklemeler düzeyinde ortaya çıkar. Ancak bu hatalar, bilinç düzeyine taşınmaz; çünkü bilinç, süreklilikle uyumlu bir dünya deneyimine ihtiyaç duyar. Bilinç, hata sinyallerini değil, hata düzeltilmiş sonucu yaşar. Böylece kesintili örneklemeler, bilinç için görünmez hâle gelir; yalnızca onların stabilize edilmiş çıktısı deneyimlenir.

Bu çerçevede bilinç, dünyayı “olduğu gibi” değil, “olması gerektiği gibi” algılar. Bu “olması gereken”, dış dünyanın normatif bir tasviri değil; beynin kendi işleyişini sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu minimum belirsizlik düzeyidir. Süreklilik, bu minimumu sağlayan temel varsayımdır. Beyin, sürekliliği varsaymadan çalışamaz; çünkü tahmin, ancak belirli bir zamansal ve nedensel süreklilik zemininde mümkündür.

Öngörücü modeller, süreklilik yanılsamasının neden özne için bu denli ikna edici olduğunu da açıklar. Süreklilik, algının sonradan eklenen bir süsü değil; algının önkoşuludur. Bilinç, süreklilik varsayımı çöktüğünde, dünyayı algılayamaz; yalnızca düzensiz ve tehditkâr sinyallerle karşı karşıya kalır. Bu nedenle süreklilik, bilinç tarafından sorgulanmaz; sorgulanması, algının kendisini askıya almak anlamına gelir.

Bu yaklaşım aynı zamanda, süreklilik ile benlik arasındaki bağı da temellendirir. Beynin kendisine dair ürettiği model de süreklilik varsayımına dayanır. Benlik, kesintili deneyimlerin ardışık bir anlatı altında birleştirilmiş hâlidir. Öngörücü model çöktüğünde, yalnızca dış dünya değil, öznenin kendilik hissi de parçalanır. Bu durum, klinik örneklerde açıkça gözlemlenir.

Sonuç olarak öngörücü beyin modelleri, sürekliliğin epistemik bir hata değil; bilişsel sistemin varlık koşulu olduğunu ampirik ve kuramsal düzeyde doğrular. Süreklilik, dış dünyanın bir özelliği değil; beynin dünyayla başa çıkabilmek için zorunlu olarak kurduğu bir çerçevedir. Bilinç, bu çerçevenin içini yaşar; çerçevenin kendisini değil. Böylece süreklilik, bilincin algısal ve bilişsel mimarisine içkin, kaçınılmaz bir yanılsama olarak işlev görür.                                                                                                    

5.5. Bellek, Benlik ve Anlatısal Süreklilik

Bellek, çoğu zaman deneyimin pasif bir deposu gibi düşünülse de, bu sistematikte bellek esasen süreklilik yanılsamasının en kritik üretim alanlarından biridir. Bellek, yaşanmış olanı olduğu gibi saklayan bir kayıt aygıtı değil; geçmişe dair kesintili izleri, şimdiki bilinç konumuna uyacak biçimde yeniden düzenleyen aktif bir inşa mekanizmasıdır. Bu nedenle bellek, sürekliliği korumakla yükümlüdür; zira süreklilik bozulduğunda yalnızca zaman algısı değil, öznenin kendilik duygusu da çözülmeye başlar.

Deneyim, bilinçaltında kesitler hâlinde kaydedildiği için bellek de bu kesitli yapı üzerine kurulur. Ancak bilinç, bu kesitleri doğrudan hatırlayamaz; hatırlama, kesitlerin yan yana getirilmesiyle oluşan anlatısal bir yapı üzerinden gerçekleşir. Bellek, burada boşlukları açığa çıkaran değil, boşlukları örten bir işleve sahiptir. Hatırlanan şey, yaşanmış olanın mikro-zamansal gerçekliği değil; süreklilik varsayımına uygun hâle getirilmiş bir versiyonudur. Bu nedenle bellek, geçmişi temsil etmez; geçmişi stabilize eder.

Benlik dediğimiz yapı, tam da bu anlatısal stabilizasyonun ürünüdür. Öznenin kendisini “aynı kişi” olarak deneyimlemesi, belleğin kesintili yaşantıları tek bir süreklilik hattı üzerinde birleştirmesi sayesinde mümkündür. Benlik, bu anlamda tözsel bir varlık değil; belleğin süreklilik üretme zorunluluğunun yan ürünüdür. Bellek sürekliliği çöktüğünde, benlik de çöker. Bu çöküş, klinik düzeyde dissosiyatif durumlarda ve depersonalizasyon deneyimlerinde açıkça gözlemlenir.

Anlatısal süreklilik, belleğin yalnızca geçmişi değil, şimdiyi ve geleceği de yapılandırma biçimidir. Bilinç, kendisini zamansal olarak konumlandırabilmek için yaşantılarını bir hikâye formuna sokar. Bu hikâye, olaylar arasındaki boşlukları görünmez kılarak ilerler. Zaman, bu anlatıda akıyormuş gibi görünür; oysa anlatının kendisi, kesintilerin sistematik olarak bastırılmasıyla kurulmuştur. Böylece özne, kendi hayatını bir akış olarak deneyimler; bu akışın kesintili doğası ise bilinçaltında tutulur.

Belleğin yeniden inşacı doğası, süreklilik yanılsamasının ne kadar kırılgan olduğunu da gösterir. Bellek, her hatırlama anında yeniden yazılır. Bu yeniden yazım süreci, kesintileri daha da silikleştirir; çünkü her yeniden inşa, süreklilik varsayımını bir kez daha pekiştirir. Bu nedenle özne, geçmişte yaşadığı kopuşları bile süreklilik anlatısına dâhil ederek “her şey yolundaydı” izlenimi yaratabilir. Bellek, burada koruyucu bir işlev görür; süreklilik bozulmasın diye gerçekliğin keskin kenarlarını törpüler.

Bu mekanizma, benliğin neden bu kadar dirençli olduğunu da açıklar. Benlik, kesintilere rağmen ayakta kalır; çünkü bellek, kesintileri anlatıya dâhil etmeden onları işlevsizleştirir. Ancak bu direnç sınırsız değildir. Belleğin yeniden inşa kapasitesi aşıldığında, anlatı parçalanır ve özne kendisini zamansal bir bütünlük içinde konumlandıramaz hâle gelir. Bu noktada süreklilik yalnızca algısal değil, varoluşsal bir sorun hâline gelir.

Dolayısıyla bellek, süreklilik yanılsamasının yalnızca geçmişe dönük bir uzantısı değil; benliğin kendisini üretme aracıdır. Öznenin “ben” dediği şey, kesintili deneyimlerin üzerine çekilmiş bir anlatı yüzeyidir. Bu yüzey, kesintileri görünmez kıldığı sürece işlevseldir. Süreklilik, burada bir gerçeklik iddiası değil; benliğin hayatta kalma koşulu olarak çalışır.                                                                          

5.6. Klinik Kopuşlar ve Süreklilik Çöküşü

Klinik düzeyde gözlemlenen dissosiyasyon, depersonalizasyon ve derealizasyon gibi durumlar, süreklilik yanılsamasının doğal bir veri değil, aktif olarak üretilen kırılgan bir mekanizma olduğunu en çıplak biçimde açığa çıkarır. Normal işleyişte bilinç, kesintileri bastırarak algısal ve anlatısal bir bütünlük üretirken; bu klinik durumlarda bastırma işlevi zayıflar ya da kısmen devre dışı kalır. Sonuç olarak, bilinçaltında tutulan mikro-kesintiler bilince sızar ve öznenin süreklilik duygusu parçalanır.

Dissosiyatif deneyimlerde özne, zamanın akışını kaybolmuş ya da kesintiye uğramış olarak yaşar. Bu, zamanın gerçekten durmasından değil; bilincin süreklilik üretme kapasitesinin sekteye uğramasından kaynaklanır. Öznenin deneyimlediği “kopukluk”, bilinçaltında her zaman var olan kesitlerin artık örtülememesidir. Böylece normalde görünmez olan mikro-zamansal boşluklar, bilinç düzeyinde hissedilir hâle gelir. Zaman, akış olmaktan çıkar; parçalanmış bir dizi an olarak yaşanır.

Depersonalizasyon vakalarında benzer bir mekanizma benlik düzeyinde işler. Öznenin kendisini “kendisi değilmiş gibi” deneyimlemesi, benliğin süreklilik anlatısının bozulduğunu gösterir. Burada sorun, öznenin kimliğini tamamen kaybetmesi değil; benliğin anlatısal yüzeyinin artık kesintileri örtememesidir. Benlik, süreklilik üzerine kurulu bir yapı olduğu için, bu süreklilik zedelendiğinde özne kendisini yabancılaşmış bir varlık gibi deneyimler. Bu yabancılaşma, benliğin ontolojik bir çöküşü değil; süreklilik simülasyonunun aksamasıdır.

Derealizasyon deneyimlerinde ise aynı kopuş, dış dünya algısında ortaya çıkar. Dünya “gerçek dışı”, “rüya gibi” ya da “camın arkasındaymış gibi” hissedilir. Bu hissin kaynağı, dış dünyanın ontolojik olarak değişmesi değildir; bilincin, dış dünyayı süreklilik içinde sabitleyememesidir. Normalde bilinç, kesintili duyusal verileri boşluksuz bir yan-yanalığa dönüştürerek “gerçeklik” hissi üretir. Derealizasyonda bu dönüşüm tam olarak gerçekleşemez ve kesintilerin izleri algıda belirginleşir.

Bu klinik kopuşlar, sürekliliğin aslında koruyucu bir örtme mekanizması olduğunu tersinden kanıtlar. Süreklilik, deneyimi “gerçek” kılan bir özellik değil; deneyimin katlanılabilir olmasını sağlayan bir düzenleme biçimidir. Kesintilerin doğrudan bilince çıkması, özne için yalnızca algısal bir rahatsızlık değil; varoluşsal bir tehdittir. Bu nedenle bilinç, normal koşullarda sürekliliği korumak için büyük bir enerji harcar.

Klinik vakalar ayrıca, süreklilik yanılsamasının isteğe bağlı ya da kültürel bir inşa olmadığını da gösterir. Süreklilik bozulduğunda ortaya çıkan panik, kaygı ve yabancılaşma duyguları, bu mekanizmanın öznenin hayatta kalması için ne kadar merkezi olduğunu ortaya koyar. Bilinç, sürekliliği kaybettiğinde yalnızca düşünemez hâle gelmez; kendisini de sürdüremez. Bu nedenle süreklilik, bilinç için lüks bir temsil değil, zorunlu bir savunma düzenidir.

Bu bağlamda dissosiyasyon ve benzeri klinik durumlar, sistematikte ele alınan tüm argümanların ampirik bir stres testidir. Sürekliliğin doğal, kendiliğinden ya da dış dünyaya ait bir özellik olmadığı; bilincin, kesintili gerçeklikle baş edebilmek için inşa ettiği kırılgan ama zorunlu bir simülasyon olduğu bu vakalarda açıkça görünür. Kesintiler her zaman oradadır; fark, yalnızca onların ne ölçüde örtülebildiğidir.                                                                                                                                              

6. BİLİNÇALTINDAN BİLİNCE GEÇİŞ VE ARA EVRE

6.1. Algının Eş-Zamanlı fakat Yönlü İşleyişi

Algı sürecini açıklarken en yaygın yapılan hata, bu süreci doğrusal bir ardışıklık olarak kurgulamaktır: dış dünya önce duyulara temas eder, ardından bilinçaltına aktarılır, oradan bilince yükselir ve nihayet algı ortaya çıkar. Bu şema sezgisel olarak ikna edici görünse de, algının gerçek işleyişini ontolojik ve epistemik düzeyde açıklamakta yetersizdir. Çünkü algı, basit bir aktarım zinciri değil; eş-zamanlı fakat yönlü bir işlemler bütünüdür. Bilinçaltı ile bilinç aynı anda aktiftir; ancak bu eş-zamanlılık, simetrik bir ilişki anlamına gelmez. Aralarında net bir akış yönü vardır ve bu yön her zaman bilinçaltından bilince doğrudur.

Eş-zamanlılık kavramı burada kritik bir ayrımı gerektirir. Bilinçaltı ile bilincin aynı anda çalışıyor olması, onların aynı işlevi yerine getirdiği anlamına gelmez. Tam tersine, algının mümkün olabilmesi için bu iki düzeyin farklı, hatta karşıt işlevler üstlenmesi gerekir. Bilinçaltı, dış dünyanın süreklilik arz eden akışını sabit özne yapısına uygun hâle getirmek için onu zorunlu olarak mikro-kesitlere böler; bilinç ise, bu kesintili veriyi algı için katlanılabilir ve anlamlı kılmak adına süreklilik ilüzyonu üretmek zorundadır. Bu iki işlem aynı anda gerçekleşir, fakat aynı yönde ilerlemez.

Buradaki yönlülük, zamansal bir “önce-sonra” ilişkisi değildir. Bilinçaltının bilince “önce” gelmesi, kronolojik bir öncelik değil; yapısal bir zorunluluktur. Deneyim verisi, hangi hızda olursa olsun, hangi modaliteden gelirse gelsin, önce bilinçaltında işlenir. Bilinç, bu veriye doğrudan erişemez; ancak bilinçaltının ön-işlemden geçmiş çıktısıyla temas edebilir. Bu nedenle bilinç, algının kaynağı değil; algının yüzeyidir. Deneyim bilinçte başlamaz; bilinçte görünür hâle gelir.

Bu durum, algının doğrusal değil döngüsel bir yapı sergilemesine yol açar. Ancak bu döngüsellik, kapalı ve simetrik bir devre değildir. Bilinçaltı sürekli veri üretir, keser, ayrıştırır; bilinç ise bu kesintili veriyi silme, boşlukları kaldırma ve yan-yanalık ilişkisi kurma yoluyla düzenler. Bilinçaltı akışı parçalarken, bilinç bu parçalanmışlığı görünmez kılar. Döngü vardır; fakat yön değişmez. Bilinç, bilinçaltına geri veri göndermez; yalnızca onun sunduğu veriyi yeniden biçimlendirir.

Bu eş-zamanlı fakat yönlü yapı, algının neden “anlık” değil de “sürekli” yaşandığını açıklar. Öznenin deneyimlediği süreklilik, bilinçaltı ile bilincin aynı anda çalışmasının bir sonucu değildir; bilincin, bilinçaltından kesintili hâlde gelen veriyi durmaksızın yeniden düzenlemesinin sonucudur. Akış, dış dünyada süreklidir; fakat bu süreklilik bilince doğrudan taşınamaz. Bu nedenle bilinçaltı, akışı kesitlere bölerek özneye uygun hâle getirir; bilinç ise bu kesitler arasındaki kopukluğu ortadan kaldırarak süreklilik ilüzyonunu üretir.

Bu çerçevede bilinç, ne edilgen bir izleyici ne de mutlak bir kurucu olarak konumlanabilir. Bilinç, bir ara-mekanizmadır: bilinçaltının kesintili ham verileri ile algının süreklilik ihtiyacı arasında işleyen zorunlu bir düzenleyici. Algı dediğimiz şey, bu ara evrede şekillenir. Henüz saf bilinçaltı değildir; fakat henüz tam anlamıyla algı da değildir. Bilincin bu ara konumu, algının hem istikrarlı hem de işlevsel olmasının önkoşuludur.

Dolayısıyla algıyı, tek bir anda gerçekleşen bir olay olarak değil; bilinçaltı ile bilincin eş-zamanlı fakat yönlü işleyişinden doğan sürekli bir üretim süreci olarak düşünmek gerekir. Zaman burada çizgisel bir ardışıklık değil, üst üste binen işlevlerin oluşturduğu bir yoğunluk alanıdır. Öznenin kesintisiz deneyim hissi de, tam olarak bu yönlü eş-zamanlılığın bilinç düzeyinde yarattığı zorunlu bir sonuç olarak ortaya çıkar.                                                                                                                                                               

6.2. Bilincin Süreklilik Kurma Zorunluluğu

Bilincin işleyişini belirleyen temel zorunluluklardan biri, dış dünyanın sürekliliğini varsaymakla yetinmeyip onu algı düzeyinde fiilen kurmak zorunda oluşudur. Bu noktada “bilincin dış dünyanın sürekli olduğunu bilmesi” ifadesi, basit bir bilgi durumu ya da önermesel bir farkındalık olarak anlaşılmamalıdır. Bilincin “bilmesi”, burada refleksif bir çıkarım değil, yapısal bir uyum zorunluluğudur. Bilinç, dış dünyanın sürekliliğini kurmadığı takdirde, algı çöker; algı çöktüğünde ise özne-nesne ayrımı, dolayısıyla deneyimin kendisi imkânsız hâle gelir.

Bilinçaltı, dış dünyanın sürekliliğini öznenin sabit yapısına uygun hâle getirmek için onu mikro-kesitlere ayırarak içselleştirir. Ancak bu kesintili veri, bilinç düzeyinde olduğu gibi bırakıldığında algı üretmez; aksine, algının imkânsızlığını doğurur. Çünkü bilinç, kesintili veriyi olduğu hâliyle taşıyabilecek bir yapı değildir. Bilinç, boşlukları, kopuklukları ve mikro-zamansal kesintileri doğrudan algılayamaz; bu tür bir algılama, bilincin sabit konumuyla bağdaşmaz. Bu nedenle bilinç, kendisine ulaşan kesintili veri kümeleri üzerinde zorunlu bir işlem gerçekleştirmek zorundadır: süreklilik kurmak.

Bu zorunluluk, bilincin aktif bir üretim faaliyeti içinde olduğunu gösterir. Bilinç, bilinçaltından gelen veriyi “olduğu gibi” kabul etmez; onu algı için elverişli hâle getirir. Bu elverişlilik, veriye yeni bir içerik ekleyerek değil, veride bulunan belirli unsurları silerek sağlanır. Özellikle kesintiler ve boşluklar, bilinç tarafından otomatik olarak iptal edilir. Böylece bilinç, kesitler arasındaki kopukluğu görünmez kılar ve geriye yalnızca yan-yanalığın oluşturduğu bir bütünlük kalır.

Burada kritik olan nokta şudur: bilinç, sürekliliği bir veri olarak almaz; sürekliliği bir sonuç olarak üretir. Süreklilik, bilinçaltında kaydedilmiş bir özellik değildir; bilinç düzeyinde inşa edilen bir etkidir. Bilinç, kesitleri birbirine “bağlamaz”; bağ kurma, hâlâ bir boşluğu varsayar. Oysa bilinç, boşluğu varsayamaz. Bunun yerine, boşluğu ortadan kaldırır. Böylece kesitler, aralarında hiçbir mesafe yokmuş gibi, salt yan-yanalık ilişkisi içinde dizilir. Süreklilik hissi, tam da bu boşluksuzlaşmanın hızından ve kesintisiz tekrarından doğar.

Bu işlem, bilinç için isteğe bağlı bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Bilinç, dış dünyanın sürekliliğini “doğru” olduğu için değil, algının mümkün olabilmesi için kurar. Eğer bilinç, bilinçaltından gelen mikro-kesitleri kesintili hâliyle muhafaza etseydi, algı parçalanır; özne, deneyimi bir bütün olarak yaşayamazdı. Böyle bir durumda ne hareket algısı, ne zamansal birlik, ne de nesne sürekliliği mümkün olurdu. Bilinç, bu çöküşü engellemek için kesintileri silmek zorundadır.

Bu zorunluluk, bilincin dış dünyayla kurduğu ilişkinin simetrik olmadığını da gösterir. Dış dünya akış hâlindedir; bilinç sabittir. Bilinç, akışa uyum sağlamak için kendisini akışa dönüştüremez; bunun yerine akışı kendisine uydurur. Akışı stabilize eder, dondurur, karelere ayırır; ardından bu kareler arasındaki boşlukları silerek yeniden bir akış simülasyonu üretir. Bu simülasyon, dış dünyanın kendisi değil; bilincin, dış dünyayla paralel kalabilmek için kurmak zorunda olduğu bir düzenektir.

Dolayısıyla süreklilik, bilincin dış dünyaya sadakatinin değil, bilincin kendi sınırlarına sadakatinin ürünüdür. Bilinç, kendisini sabit tutmak zorunda olduğu için sürekliliği üretir. Bu üretim başarısız olduğunda —örneğin klinik kopuşlarda— süreklilik hissi çöker, zaman parçalanır, benlik dağılır. Bu da sürekliliğin doğal bir özellik değil, bilinç tarafından sürekli yeniden üretilen kırılgan bir yapı olduğunu tersinden doğrular.

Sonuç olarak bilinç, algının mümkün olabilmesi için kesintili veriyi süreklilik altında organize etmeye mahkûmdur. Bu mahkûmiyet, bilinci pasif bir alıcı olmaktan çıkarır ve onu zorunlu bir kurucuya dönüştürür. Ancak bu kuruculuk, yaratıcı bir özgürlükten değil, yapısal bir zorunluluktan doğar: bilinç, başka türlü işleyemez.                                                                                                                                      

6.3. Algı Öncesi Ara Evre

Algı çoğu zaman, bilincin dünyayla doğrudan teması gibi düşünülür; sanki dış dünya nesneleri belirli bir anda bilince “girer” ve algı bu girişle birlikte tamamlanır. Oysa bu varsayım, algının hem yapısal karmaşıklığını hem de bilincin sınırlarını gözden kaçırır. Algı, doğrudan bilinç değildir; algıdan önce, bilincin kendisine özgü olmayan fakat onsuz da algının mümkün olamayacağı bir ara evre bulunur. Bu evre, bilinçaltı ile algı arasındaki geçiş alanıdır ve bilincin süreklilik kurma işlemini fiilen icra ettiği düzlemdir.

Bu ara evre, ne tam anlamıyla bilinçaltına ne de tam anlamıyla bilince aittir. Bilinçaltı, dış dünyadan gelen veriyi mikro-kesitler hâlinde, kare kare ve süreksiz biçimde işler; bilinç ise bu veriyi algı olarak deneyimlenebilir hâle getirmek zorundadır. Ancak bilinç, bu işlemi doğrudan algı düzeyinde yapmaz. Eğer süreklilik kurma faaliyeti algıyla özdeş olsaydı, algının kendisi her an kendi inşa sürecini açığa çıkarır ve süreklilik yanılsaması çökerdi. Bu nedenle süreklilik, algıdan önce, fakat bilincin sınırları içinde kurulmak zorundadır.

Algı öncesi ara evre, bilincin kesintili veriyi henüz “nesne”, “hareket” ya da “zaman” olarak tanımlamadan önce işlediği bir eşiktir. Bu eşikte veriler hâlâ içeriksizdir; fakat artık bilinçaltının ham, parçalı ve boşluklu yapısını da taşımamaktadır. Kesintiler silinmiş, boşluklar iptal edilmiş, geriye yalnızca yan-yanalık ilişkisi içinde dizilmiş bir veri yüzeyi kalmıştır. Bu yüzey, algının üzerinde gerçekleşeceği zemindir; algı, bu zemin olmaksızın ortaya çıkamaz.

Bu noktada kritik olan şudur: bilinç, sürekliliği algıdan önce kurar; çünkü algı, sürekliliği varsayarak işleyen bir faaliyettir. Algının nesneleri ayırt edebilmesi, hareketi tanıyabilmesi, zamanı “akıyor” olarak yaşayabilmesi, ancak önceden kurulmuş bir süreklilik zemini üzerinde mümkündür. Dolayısıyla algı, sürekliliğin nedeni değil; sürekliliğin sonucudur. Bu terslik, algıya dair yaygın kabullerin temelini sarsar.

Ara evre aynı zamanda bilincin kendisini koruduğu bir tampon alan işlevi görür. Bilinçaltının kesintili yapısı, bilince doğrudan sızsaydı, bilinç kendi sabitliğini muhafaza edemezdi. Bu durum, öznenin dağılması, zamanın parçalanması ve deneyimin çözülmesiyle sonuçlanırdı. Bilinç, bu tehdidi bertaraf etmek için bilinçaltından gelen veriyi önce bu ara evrede dönüştürür; kesintileri siler, boşlukları yok eder ve yalnızca algının taşıyabileceği kadar düzenlenmiş bir yüzey üretir.

Bu ara evreyi, bilincin “hazırlık alanı” olarak tanımlamak mümkündür; ancak bu hazırlık, bilinçli bir niyetin ürünü değildir. Bilinç, burada refleksiyon yapmaz, karar almaz, değerlendirme yapmaz. Süreç otomatik, zorunlu ve süreklidir. Bilincin bu evredeki faaliyeti, eklemekten ziyade çıkarmaya dayanır: fazla olan, taşınamaz olan, algıyı çökertecek unsurlar —yani boşluklar ve kesintiler— sistematik olarak elimine edilir.

Bu nedenle algı öncesi ara evre, bilincin en görünmez fakat en belirleyici düzeylerinden biridir. Algı, bu evrede kurulan süreklilik zemini üzerinde “doğal” ve “verili” bir deneyim gibi ortaya çıkar. Oysa bu doğallık, yoğun bir işlemsel faaliyetin sonucudur. Bilinç, algıyı mümkün kılmak için kendi önkoşullarını sessizce üretir ve bu üretimi algıdan gizler.

Buradan çıkan temel sonuç şudur: algı, bilincin başlangıç noktası değil; bilincin kendisini stabilize ettikten sonra ulaştığı bir aşamadır. Algıdan önce gelen bu ara evre, bilincin hem kendisini hem de dünyayı aynı anda ayakta tutmasını sağlar. Bilinç, bu evrede sürekliliği kurarak hem öznenin sabitliğini korur hem de dış dünyanın akışıyla kopmadan ilişki içinde kalır. Algı, bu hassas denge kurulabildiği sürece mümkündür; denge bozulduğunda ise algı, süreklilik hissiyle birlikte çöker.                                    

7. BOŞLUĞUN SİLİNMESİ VE YAN-YANALIK PARADİGMASI

7.1. Bilincin Negatif İşlemi: Silme

Bilincin süreklilik üretme faaliyeti çoğu zaman “ekleme”, “bağlama” ya da “birleştirme” olarak düşünülür. Oysa bu bakış açısı, bilincin en temel işlemini yanlış yerde arar. Bilinç, sürekliliği kurarken esas olarak bir şey eklemez; tersine, belirli şeyleri sistematik biçimde ortadan kaldırır. Bu nedenle bilincin süreklilik kurucu eylemi pozitif değil, negatif bir işlemdir. Süreklilik, var olan unsurların artırılmasıyla değil; algıyı imkânsız kılacak öğelerin silinmesiyle mümkün hâle gelir.

Bilinçaltından bilince aktarılan ham verinin temel niteliği kesintililiktir. Bu kesintililik, yalnızca ardışık kareler biçiminde bir parçalanma değildir; aynı zamanda kareler arasındaki boşlukların zorunlu varlığı anlamına gelir. Bilinçaltı, bu boşlukları tolere edebilir; çünkü bilinçaltının sabit bir gözlem konumu yoktur ve algı üretme zorunluluğu taşımaz. Bilinç ise tam tersine, algıyı mümkün kılmak zorundadır. Algı ise boşluğu kaldıramaz. Boşluk, bilincin stabilitesini tehdit eden bir unsurdur; çünkü boşluk, sürekliliğin kesintiye uğradığını açığa çıkarır ve bu açığa çıkış, bilincin kendi sabit konumunu çözer.

Bu nedenle bilinç, bilinçaltından gelen veriyi işlerken ilk ve en temel hamle olarak boşluğu iptal eder. Bu iptal, bilinçli bir seçim değildir; refleksiyon öncesi, otomatik ve zorunlu bir işlemdir. Bilinç, boşluğu algılayamaz; dolayısıyla onu temsil de edemez. Temsil edilemeyen şey ise sistem dışına atılır. Boşluk, bilincin dünyasında “yok” hükmündedir.

Boşluğun silinmesiyle birlikte, geriye yalnızca karelerin yan-yanalığı kalır. Burada önemli olan, karelerin birbirine bağlanması değil, aralarındaki mesafenin ortadan kaldırılmasıdır. Yan-yanalık, bir süreklilik ilişkisi değildir; yalnızca boşluksuz bir ardışıklık durumudur. Ancak bu ardışıklık, bilincin işlem hızında gerçekleştiği için algı tarafından süreklilik olarak deneyimlenir. Süreklilik, burada bir içerik değil; bir etki olarak ortaya çıkar.

Bilincin negatif işlemi tam da bu noktada belirleyicidir. Bilinç, sürekliliği üretmek için kesintileri “onarmaya” çalışmaz; onları görünmez kılar. Boşlukların kapatılması değil, boşlukların iptali söz konusudur. Bu iptal sayesinde algı, kendi nesnesini kesintisizmiş gibi deneyimler. Eğer bilinç boşlukları görünür kılmaya kalksaydı, algı çöker; çünkü algı, yalnızca boşluksuz yüzeyler üzerinde işleyebilir.

Bu durum, bilincin dünyayla kurduğu ilişkinin özünü de açığa çıkarır. Bilinç, dünyayı olduğu gibi almaz; dünyayı algılanabilir kılacak kadar eksilterek alır. Algı, gerçekliğin tamlığına değil, bilincin taşıyabileceği kadar indirgenmiş bir versiyonuna dayanır. Bu indirgeme, bilinç için bir kayıp değil, bir zorunluluktur. Zira bilinç, boşluğu tolere edebilseydi, artık bilinç olmaktan çıkardı; sabit bir özne konumu çökerdi.

Dolayısıyla bilincin negatif işlemi, bir eksiklik ya da kusur değildir; bilincin varlık koşuludur. Silme, bastırma ve iptal etme olmaksızın ne süreklilik kurulabilir ne de algı ortaya çıkabilir. Bilinç, dünyayı ancak bazı şeyleri yok sayarak ayakta tutabilir. Bu yok sayma, bilincin en temel ve en sessiz faaliyetidir; fakat aynı zamanda onun en belirleyici işlevidir.                                                                                          

7.2. Yapışık Kareler ve Yan-Yanalık

Boşluğun bilinç tarafından iptal edilmesi, deneyimin yapısını kökten dönüştüren ikinci bir sonucu doğurur: kesintili olarak gelen kareler, artık aralarında mesafe bulunmayan yapışık bir dizilim hâlini alır. Bu noktada ortaya çıkan şey ne gerçek bir süreklilik ne de bütünleşmiş bir akıştır; yalnızca boşlukları silinmiş, salt yan-yanalık ilişkisi içinde duran bir temsil kümesidir. Bilinç, bu yan-yanalığı “akış” olarak deneyimler; fakat bu akış, dış dünyanın bir niteliği değil, işlemsel bir yanılsamadır.

Yan-yanalık, sıklıkla yanlış biçimde “bağlantı” ya da “devamlılık” ile karıştırılır. Oysa burada söz konusu olan şey, kareler arasında kurulan anlamlı bir bağ değildir. Bilinç, kareleri birbirine bağlamaz; aralarındaki ayrımı ortadan kaldırır. Bu nedenle yan-yanalık, ilişkisel bir bütünlük değil, ayrımın yokluğudur. Kareler arasında bir köprü kurulmaz; köprüye ihtiyaç duyulmayacak şekilde boşluk silinir. Geriye kalan şey, birbirine değen ama birbirini açıklamayan temsiller dizisidir.

Bu dizilim, bilincin işlem hızında gerçekleştiği için algı düzeyinde süreklilik olarak görünür. Buradaki kritik nokta hızdır. Yan-yanalık, belirli bir eşiğin altında algılandığında kesinti olarak fark edilebilir; ancak bilinç, bu işlemi olağanüstü bir hızda gerçekleştirdiği için algı, bu ardışıklığı tek bir bütün gibi yaşar. Süreklilik hissi, içeriğin kendisinden değil, işlemsel hızdan doğar. Algı, yan-yanalığın hızını süreklilik sanır.

Bu yapı, bilincin neden gerçek anlamda bir “şimdi” deneyimleyemediğini de açıklar. Şimdi olarak yaşanan an, aslında çok sayıda kareden oluşan bir yan-yanalık alanıdır. Ancak kareler arasındaki boşluklar silindiği için bu alan tek bir an gibi görünür. Şimdi, bu anlamda ontolojik bir zaman noktası değil; boşlukları iptal edilmiş bir temsil yoğunluğudur. Bilinç, zamanı üretmez; zamanı boşluksuzlaştırır.

Yan-yanalığın bir diğer sonucu, deneyimin içkin bir bütünlüğe sahipmiş gibi görünmesidir. Oysa bu bütünlük, parçaların bir araya gelmesiyle oluşmaz; parçalar arasındaki ayrımların yok edilmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle deneyimin “bütün” olarak hissedilmesi, pozitif bir sentezin değil, negatif bir eksiltmenin ürünüdür. Bilinç, parçaları kaynaştırmaz; parçaları ayıran şeyi imha eder.

Bu noktada yan-yanalık paradigması, bilincin dünyayla kurduğu ilişkinin biçimsel karakterini açığa çıkarır. Bilinç, dünyayı bağlamsal derinliğiyle değil, yüzeysel bir düzlem olarak deneyimler. Bu yüzeysellik bir yoksunluk değil, işlevsel bir zorunluluktur. Derinlik, boşluk ve kesinti gerektirir; bilinç ise boşluğu taşıyamaz. Bu nedenle bilinç, dünyayı iki boyutlu bir yan-yanalık alanına indirger.

Yan-yanalık paradigması aynı zamanda algının neden doğası gereği “şimdiye kilitli” olduğunu da açıklar. Çünkü yan-yanalık, yalnızca eş-zamanlı temsiller arasında mümkündür. Zamanın derinliği, yani geçmiş ve gelecek boyutu, ancak boşluklar aracılığıyla kurulabilir. Bilinç bu boşlukları sildiği için algı, kendisini genişletilmiş bir şimdiye hapseder. Süreklilik, bu genişlemiş şimdinin yan ürünüdür.

Dolayısıyla yapışık kareler düzeni, bilincin dünyayı nasıl “düzleştirdiğini” gösterir. Bu düzleştirme, gerçekliğin indirgenmesi değil; bilincin kendi varlık koşullarına uygun bir temsil alanı üretmesidir. Bilinç, dünyayı olduğu gibi deneyimleyemez; yalnızca boşluklardan arındırılmış bir versiyonunu yaşayabilir. Yan-yanalık, bu arındırmanın nihai biçimidir.                                                                            

7.3. Sürekliliğin İşlemsel Doğası

Yan-yanalık paradigması netleştiğinde, sürekliliğin ne olmadığı da kesin biçimde ortaya çıkar: süreklilik ne dış dünyaya ait ontolojik bir özellik, ne deneyimin kendiliğinden bir niteliği, ne de bilinçte “bulunan” bir içeriktir. Süreklilik, tümüyle işlemsel bir sonuçtur. Yani süreklilik, bilincin belirli bir içeriği üretmesiyle değil; belirli işlemleri kesintisiz biçimde tekrar etmesiyle ortaya çıkar. Süreklilik bir şey değildir; bir olma biçimi de değildir. Süreklilik, yalnızca bir işleyişin yan ürünüdür.

Bu noktada kritik olan, sürekliliğin tekrar ile ilişkisi fakat özdeşliği değildir. Bilinç, aynı işlemi tekrar tekrar icra eder; fakat bu tekrar, içerik düzeyinde bir yineleme değildir. Tekrar edilen şey, boşlukların silinmesi, kesintilerin iptali ve karelerin yan-yanalığa zorlanmasıdır. Süreklilik hissi, bu işlemin kesintisiz devam etmesinden doğar. Eğer bu işlem bir anlığına durursa, süreklilik dağılır; algı çözülür; özne, dünyayla kurduğu ilişkiyi yitirir.

Bu nedenle süreklilik, sabit bir yapı değil; devamlı yeniden üretilmesi gereken kırılgan bir etkidir. Bilincin en küçük bir işlevsel aksamasında —dikkat kayması, bilinç bulanıklığı, dissosiyatif anlar— süreklilik hissi bozulur. Bu bozulma, bilincin bir “şey” kaybetmesiyle değil; işlemin ritmini kaybetmesiyle ilgilidir. Süreklilik, ritme bağlıdır; ritim bozulduğunda, süreklilik de çöker.

Burada sürekliliğin zamansal niteliği de yeniden düşünülmelidir. Süreklilik, zamanın içinde akan bir özellik değildir; tam tersine, zamanın algılanabilir hâle gelmesi için üretilmiş bir yüzeydir. Zaman, bilinç için ancak süreklilik yanılsaması altında deneyimlenebilir. Zamanın kendisi, bilince doğrudan verilmez; zaman, yan-yanalığın hızla yenilenmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Başka bir deyişle, süreklilik olmadan zaman yoktur; ama bu, sürekliliğin zamana ontolojik olarak öncel olduğu anlamına gelmez. İkisi de aynı işlemsel zorunluluğun ürünüdür.

Sürekliliğin işlemsel doğası, onun neden hiçbir zaman “tam” olamayacağını da açıklar. Süreklilik her zaman eksik, her zaman kırılgan ve her zaman potansiyel olarak çökmeye açıktır. Çünkü dayandığı temel, bilincin boşluğu silebilme kapasitesidir; oysa bu kapasite sınırsız değildir. Bilinç, belirli bir yoğunluğun üzerindeki kesintileri silemez. Bu noktada algı çatlar, süreklilik hissi sarsılır ve özne, gerçekliğin kesintili doğrusuyla yüzleşir.

Bu yüzleşme anları, sürekliliğin bir “yanılsama” olduğunu açığa çıkarmaz; daha doğrusu, onu yanlış bir şey olarak ifşa etmez. Aksine, sürekliliğin ne kadar zorunlu ve yapay olduğunu gösterir. Süreklilik, bilincin dünyaya uyum sağlayabilmesi için icat edilmiş bir işlemdir. Bu icat, keyfi değil; öznenin sabitliği ile gerçekliğin akışkanlığı arasındaki yapısal uyumsuzluktan doğar.

Dolayısıyla süreklilik, bilincin dünyayı temsil etme biçimi değil; bilincin kendini koruma biçimidir. Bilinç, sürekliliği kurarak dünyayı değil, öncelikle kendi stabilitesini güvence altına alır. Dünya, bu güvence sürecinin ikincil bir ürünüdür. Süreklilik, gerçekliği açıklamak için değil; gerçekliğin bilinci imha etmesini engellemek için vardır.

Bu nedenle sürekliliği “yanlış algı” ya da “epistemik hata” olarak görmek meseleyi ıskalar. Süreklilik, bilincin zorunlu savunma mekanizmasıdır. İşlemsel olarak üretilir, işlemsel olarak sürdürülür ve işlemsel olarak çöker. Onu güçlü kılan da, kırılgan kılan da tam olarak budur.                                            

8. SÜREKLİLİK YANILSAMASININ DÜŞÜNCEYİ MÜMKÜN KILMASI

8.1. Düşüncenin Sınır Faaliyeti Oluşu

Süreklilik yanılsamasının bilincin temel işleyişi açısından taşıdığı en kritik işlev, düşüncenin bizzat mümkünlük koşulunu üretmesidir. Düşünce çoğu zaman içerik üretimi, anlam kurma ya da kavramlar arası ilişki tesis etme olarak ele alınır; oysa bu tanımlar, düşüncenin daha derin ve kurucu niteliğini gözden kaçırır. Düşünce, en temelde bir sınır faaliyetidir. Yani düşünmek, akışı olduğu gibi sürdürmek değil; akışı belirli ayrımlar, duraklar ve tanımlar aracılığıyla kesintiye uğratmaktır. Bu nedenle düşünce, sürekliliğin içinde değil; sürekliliğin üzerine kurulmuş bir işlemdir.

Buradaki paradoks şudur: Bilinç, düşünmeyi mümkün kılabilmek için önce süreklilik yanılsamasını üretmek zorundadır; fakat düşünme eylemi, bu üretilmiş sürekliliği yeniden bozarak işler. Süreklilik, düşünce için bir zemin sağlar; ama düşünce, bu zemini parçalara ayırmadan var olamaz. Düşüncenin işlevi, kesintileri ortadan kaldırmak değil; aksine, anlamlı kesintiler üretmektir. Ancak bu kesintiler, bilinçaltındaki ham mikro-kesintilerle aynı düzeyde değildir. Düşünce, boşluk üretemez; yalnızca sınır üretebilir.

Bu ayrım kritik önemdedir. Bilinçaltındaki kesintiler, ontolojik düzeyde verilidir; bilinç için erişilemezdir. Bilinç bu kesintileri silebildiği ölçüde ayakta kalır. Oysa düşünme eylemi, bu silme işleminin geri alınması değildir; boşlukların geri çağrılması değildir. Bilinç, boşluğu yeniden üretemez; çünkü boşluk bilincin taşıyabileceği bir fenomen değildir. Bunun yerine bilinç, süreklilikle düzleştirdiği alanın içinde, sınırlar inşa eder. Kavram, tanım ve ayrım dediğimiz şeyler, boşluğun ikameleridir.

Bu noktada düşünce, bilincin kendisine ait bir manevra alanı açma girişimi olarak anlaşılmalıdır. Bilinçaltından gelen ham veri, aşırı mikro düzeyde kesintilidir; bu veriyle düşünmek imkânsızdır. Eğer bilinç, bu veriyi doğrudan düşünceye açsaydı, her şey zaten olabilecek en küçük parçalara ayrılmış olurdu ve sınır koyma faaliyeti anlamsızlaşırdı. Düşünce, sınır koyabilmek için önce sınırların yokluğuna ihtiyaç duyar. Süreklilik yanılsaması, bu yokluğu üretir.

Dolayısıyla süreklilik, düşünce için bir lüks değil, zorunluluktur. Süreklilik olmadan düşünce ortaya çıkmaz; çünkü düşünce, süreklilik içinde sınır çekerek işler. Bu anlamda düşünce, akışın içinde değil; akışın askıya alınmış bir yüzeyinde gerçekleşir. Bu yüzey, bilincin negatif işlemleriyle —boşluğun silinmesi, yan-yanalığın kurulması— üretilmiştir. Düşünce, bu üretilmiş yüzeyi parçalayarak kendi işlevini icra eder.

Buradan çıkan sonuç şudur: Düşünce, gerçekliğe doğrudan yaklaşan bir faaliyet değildir. Düşünce, bilincin kendi ürettiği süreklilik simülasyonu üzerinde çalışır. Bu durum, düşünceyi “ikincil” ya da “tali” kılmaz; tam tersine, onu bilincin kendisini yeniden üretme mekanizmasının merkezine yerleştirir. Bilinç, süreklilik üreterek düşünceyi mümkün kılar; düşünce ise bu sürekliliği sınırlandırarak bilinci düşünce olarak var eder.

Bu nedenle düşünme eylemi, bilincin dünyaya yönelmesinden çok, bilincin kendi işleyişine yönelmesi olarak anlaşılmalıdır. Düşünce, nesneleri değil; nesnelerin bilince görünür hâle geldiği yüzeyi kesitler. Bu kesitleme, anlam üretir; fakat bu anlam, dış dünyadan türetilmez. Anlam, bilincin kendi sınır üretiminden doğar. Bu bağlamda düşünce, içeriksel değil, yapısal bir faaliyettir.

Son olarak, düşüncenin sınır faaliyeti oluşu, onun neden yorucu, kırılgan ve sınırlı bir etkinlik olduğunu da açıklar. Düşünmek, bilincin kendi ürettiği süreklilik yanılsamasını bozmaya çalışmasıdır; bu, bilincin kendi stabilitesini kısmen riske atması anlamına gelir. Bu yüzden düşünce, bilincin doğal hâli değil; bilinç için sürekli yeniden kazanılması gereken bir eşiği temsil eder.                                                          

8.2. Ham Kesitlerle Düşünülememesi

Bilinçaltının işleyişi düzeyinde ortaya çıkan ham kesitler, düşünce için doğrudan kullanılabilir bir malzeme değildir. Bunun nedeni, bu kesitlerin “fazla belirli” ya da “fazla parçalı” olması değildir; asıl sorun, bu kesitlerin düşüncenin gerektirdiği manevra alanını ortadan kaldıracak kadar mikro-düzeyde olmalarıdır. Düşünce, ayrım üretmek için belirli bir belirsizlik aralığına ihtiyaç duyar. Oysa bilinçaltında bulunan ham kesitler, zaten olabilecek en küçük zamansal ve yapısal birimlere bölünmüş durumdadır. Bu durumda düşünce için gerekli olan sınır koyma faaliyeti anlamsızlaşır; çünkü sınır, zaten sınırın altına kadar parçalanmış bir alanda işlevini yitirir.

Başka bir ifadeyle, bilinçaltı verisi düşünce için “fazla erken”dir. Bu veri, henüz düşüncenin üzerinde çalışabileceği bir yüzey üretmemiştir. Bilinçaltının kesitleri, boşluklarıyla birlikte var olur; fakat bu boşluklar bilince taşınamaz. Düşünce, boşlukla değil, sınırla çalışır. Dolayısıyla bilinçaltından gelen ham kesitler, bilince olduğu gibi aktarılacak olsaydı, düşünce ortaya çıkmazdı; çünkü düşünce, boşlukları yeniden üretme yetisine sahip değildir. Bilinç, bu nedenle önce ham kesitleri boşluksuzlaştırmak, yani süreklilik yanılsaması altında düzleştirmek zorundadır.

Bu düzleştirme işlemi, düşünce için bir “hazırlık evresi” değildir; düşüncenin ontolojik önkoşuludur. Süreklilik yanılsaması olmadan düşünce imkânsızdır; çünkü düşünce, ancak süreklilik içinde anlamlı ayrımlar üretebilir. Ham kesitler hâlinde verilen bir deneyim alanında, her şey zaten ayrıdır; fakat bu ayrılık, düşüncenin talep ettiği türden bir ayrım değildir. Düşüncenin ayrımı, rastgele değil; yönelimli, seçici ve kavramsaldır. Ham kesitlerin ayrılığı ise kör ve otomatik bir kesitlenmenin ürünüdür.

Burada düşünce ile algı arasındaki temel fark da belirginleşir. Algı, ham kesitleri silebildiği ölçüde süreklilik hissi üretir; düşünce ise bu süreklilik alanı içinde yeni ayrımlar üretir. Eğer algı, süreklilik yanılsamasını üretmeseydi, düşünce kendisine ait bir çalışma alanı bulamazdı. Düşünce, algının sağladığı bu düz yüzey üzerinde çalışır. Bu yüzey, gerçekliğin kendisi değildir; bilincin kendi varlık koşullarına uygun olarak ürettiği bir temsildir.

Ham kesitlerle düşünülememesinin bir başka nedeni de hızla ilgilidir. Bilinçaltındaki kesitlenme, algı eşiğinin çok altında, olağanüstü bir hızda gerçekleşir. Bu hız, düşüncenin temposuyla bağdaşmaz. Düşünce, belirli bir yavaşlamaya, duraklamaya ve seçiciliğe ihtiyaç duyar. Süreklilik yanılsaması, bu yavaşlamayı mümkün kılar. Süreklilik, yalnızca bir algı etkisi değil; düşüncenin zaman kazanma mekanizmasıdır. Düşünce, bu kazanılmış zaman içinde sınırlarını çizer, kavramlarını kurar ve yönelimini belirler.

Bu nedenle bilinç, düşünceyi mümkün kılmak için bilinçaltından gelen veriyi önce “fazla ayrıntılı” hâlinden kurtarmak zorundadır. Bu kurtarma, bilgiyi eksiltme yoluyla gerçekleşir. Bilinç, ayrıntıyı azaltır, boşlukları siler, kesintileri görünmez kılar. Böylece düşüncenin üzerinde çalışabileceği, yeterince bütünlüklü ama henüz kavramsallaştırılmamış bir alan ortaya çıkar. Düşünce, bu alanı yeniden parçalayarak işler.

Buradan şu sonuç çıkar: Düşünce, gerçekliğin ilk kesitlenmesi değildir; ikinci bir kesitlenmedir. İlk kesitlenme bilinçaltında, öznenin stabilitesi uğruna otomatik olarak gerçekleşir. İkinci kesitlenme ise bilinçte, düşünce faaliyeti olarak ortaya çıkar. Ancak bu iki kesitlenme niteliksel olarak farklıdır. İlki hayatta kalma zorunluluğunun ürünüdür; ikincisi anlam üretme zorunluluğunun. Düşünce, bu anlamda bilinçaltının kör kesitlenmesine karşı bilinçli bir karşı-hareket gibi görünse de, aslında aynı yapısal zorunluluğun başka bir düzeydeki devamıdır.

Son tahlilde, ham kesitlerle düşünülememesi, düşüncenin bir “üst bilinç” faaliyeti olduğu anlamına gelmez; tam tersine, düşüncenin ne kadar kırılgan ve türev bir faaliyet olduğunu gösterir. Düşünce, ancak algının ürettiği süreklilik simülasyonu üzerinde var olabilir. Bu simülasyon çöktüğünde, düşünce de çöker. Bu nedenle düşünce, bilincin en sofistike yetisi olduğu kadar, en bağımlı yetisidir.                    

8.3. Sürekliliğin Düşünce İçin Sahne Kurması

Süreklilik yanılsamasının düşünce açısından taşıdığı işlev, yalnızca bir “ön koşul” olmakla sınırlı değildir; süreklilik, düşüncenin icra edilebileceği sahnenin kendisini üretir. Bu sahne, edilgen bir arka plan değil; bilincin aktif olarak inşa ettiği bir çalışma yüzeyidir. Düşünce, bu yüzey olmaksızın başlayamaz; çünkü düşünmek, dağınık veriler üzerinde değil, belirli bir bütünlük yanılsaması üzerinde mümkün hâle gelir. Süreklilik, düşünceye içerik sağlamaz; fakat düşüncenin hareket edebileceği bir uzam yaratır.

Bu uzamın en belirgin niteliği, belirli bir gerilim aralığı sunmasıdır. Süreklilik yanılsaması, bilinci aşırı parçalanmış ham veriden korur; fakat aynı zamanda henüz kavramsallaştırılmamış bir belirsizlik alanını muhafaza eder. İşte düşünce tam olarak bu aralıkta ortaya çıkar. Eğer deneyim bütünüyle kesintili olsaydı, düşünce için zaten her şey ayrılmış olurdu. Eğer deneyim bütünüyle bütünleşmiş olsaydı, düşünce için ayrılacak hiçbir şey kalmazdı. Süreklilik, bu iki uç arasında, düşüncenin sınır çekebileceği bir orta zemin üretir.

Bu nedenle süreklilik, düşünceyi kolaylaştıran bir durum değil; onu zorunlu kılan bir yapıdır. Bilinç, sürekliliği kurarak düşünceyi davet eder. Düşünce, bu daveti kabul ettiğinde, süreklilik alanı üzerinde kesintiler üretmeye başlar. Ancak bu kesintiler, bilinçaltındaki kör kesitlenmelerden farklıdır; yönelimlidir, seçicidir ve anlam üretmeye dönüktür. Düşünce, sürekliliği parçalayarak değil; süreklilik üzerinde izler açarak ilerler.

Burada “sahne” metaforu özellikle anlamlıdır. Sahne, oyunun kendisi değildir; fakat oyun sahnesiz oynanamaz. Süreklilik de düşüncenin kendisi değildir; fakat düşünce süreklilik olmadan icra edilemez. Sahne, oyunu belirler ama onun yerine geçmez. Aynı şekilde süreklilik, düşünceyi belirler ama onun içeriğini dikte etmez. Düşünce, sürekliliğin sunduğu yüzey üzerinde kendi ayrımlarını üretir.

Bu bağlamda düşünce, bilincin süreklilik yanılsamasına karşı geliştirdiği bir karşı-hareket gibi görünse de, aslında bu yanılsamaya içkindir. Düşünce, sürekliliği iptal etmez; onu işlevselleştirir. Süreklilik, düşünce için bir yanılsama olarak kalır; fakat bu yanılsama, düşüncenin en verimli çalışma zemini hâline gelir. Bu durum, düşüncenin hakikatle ilişkisini de karmaşıklaştırır. Düşünce, hakikate doğrudan erişmez; hakikate, kendi ürettiği sahne üzerinden yaklaşır.

Sürekliliğin sahne kurucu işlevi, düşüncenin neden her zaman belirli bir mesafeden çalıştığını da açıklar. Düşünce, hiçbir zaman deneyimin tam ortasında değildir; daima deneyimin yeniden düzenlenmiş bir versiyonu üzerinde işler. Bu yeniden düzenleme, düşüncenin zayıflığı değil; onun zorunlu koşuludur. Düşünce, sahnesiz kalırsa, ya algıya çöker ya da bilinçaltının kör kesitlenmesine geri düşer.

Dolayısıyla süreklilik, düşünce için hem bir imkân hem de bir sınırdır. Düşünce, süreklilik sayesinde başlar; ama sürekliliği aşmaya çalıştığı ölçüde ilerler. Bu ilerleme, sürekliliğin tamamen ortadan kaldırılmasıyla değil; süreklilik üzerinde giderek daha ince ve daha hassas sınırlar çekilmesiyle gerçekleşir. Düşüncenin derinleşmesi, sürekliliğin çözülmesi değil; süreklilik sahnesinin inceltilmesi anlamına gelir.

Bu noktada bilinç, kendi ürettiği süreklilik sahnesi üzerinde hem oyuncu hem de sahne kurucudur. Bilinç, sürekliliği kurar; düşünce, bu sürekliliği kullanır. İkisi arasındaki ilişki hiyerarşik değil, döngüseldir. Bilinç, düşünceyi mümkün kılar; düşünce, bilinci düşünce olarak yeniden üretir. Süreklilik yanılsaması, bu kapalı devrenin merkezinde yer alır ve bilincin hem korunmasını hem de aşılmasını aynı anda mümkün kılar.                                                                                                                                

9. DÜŞÜNME: TERSİNE ÇEVRİLMİŞ BİR KESİTLEME

9.1. Süreklilikten Yeniden Kesintiye

Düşünme eylemi, bilincin süreklilik yanılsamasıyla kurduğu ilişkinin basit bir devamı değil, bu ilişkinin tersine çevrilmiş bir biçimidir. Bilinç, algıyı mümkün kılmak için sürekliliği üretir; düşünce ise bu üretilmiş sürekliliği yeniden kesintiye uğratmak zorundadır. Ancak bu kesintiye uğratma, bilinçaltındaki ilksel kesitlenmenin geri dönüşü değildir. Düşünmenin ürettiği kesinti, boşluğun yeniden ortaya çıkışı değil; süreklilik yüzeyi üzerinde yönelimli ve seçici ayrımların kurulmasıdır.

Bu noktada düşünme, bilincin kendi işlemlerine karşı geliştirdiği bir ikinci-düzey müdahale olarak anlaşılmalıdır. Bilinç, algı için boşlukları siler; düşünce, bu silmenin sonuçları üzerinde çalışır. Süreklilikten yeniden kesintiye geçiş, algının işleyişine karşı bir sabotaj değildir; bilincin kendi ürettiği yüzeyi işlevsel olarak bozma girişimidir. Düşünce, sürekliliği dağıtarak değil, süreklilik üzerinde yeni duraklar inşa ederek ilerler.

Bu duraklar, deneyimin akışını durdurmaz; akışın içinde odak noktaları oluşturur. Süreklilik, düşünce için bütünüyle ortadan kaldırılamaz; çünkü süreklilik çökerse düşüncenin zemini de çöker. Bu nedenle düşünme, sürekliliği yok etmez; onu parçalı bir görünürlük rejimine dönüştürür. Düşünce, süreklilikten kopmaz; sürekliliği kesitlenmiş hâle getirir.

Bu tersine çevrilmiş kesitleme, düşünmenin neden doğal bir süreç değil, çaba gerektiren bir faaliyet olduğunu da açıklar. Düşünmek, bilincin otomatik eğilimine karşı çalışmaktır. Bilinç, sürekli olarak boşlukları silmeye, kesintileri iptal etmeye ve yan-yanalığı hızlandırmaya yönelir. Düşünce ise bu hızlanmaya direnerek belirli noktaları ayırır, yavaşlatır ve sabitler. Bu nedenle düşünme, bilincin varsayılan işleyişine karşı direnç noktaları üretir.

Bu bağlamda düşünce, bir tür içsel frenleme mekanizmasıdır. Süreklilik yanılsaması, bilinci akışla uyumlu hâle getirir; düşünce, bu uyumu kısmen bozar. Ancak bu bozma, bilinci dağıtmaz; bilinci yönlendirir. Düşünce, akışın tamamını değil, akışın belirli yönlerini kesintiye uğratır. Bu seçicilik, düşüncenin en ayırt edici niteliğidir.

Burada düşünmenin zamansal karakteri de belirginleşir. Süreklilik, genişletilmiş bir şimdi üretirken; düşünme, bu şimdi içinde gecikmeler yaratır. Düşünce, sürekliliğin hızını düşürerek anlam üretir. Bu gecikme, zamanın yeniden deneyimlenmesi değildir; zamanın düşünce tarafından yeniden bölümlenmesidir. Düşünmek, zamanı durdurmak değil; zamanı kesitlere ayırmaktır.

Dolayısıyla düşünme, bilincin süreklilik yanılsamasına bağımlı olduğu kadar, bu yanılsamayı kısmen askıya alan bir faaliyettir. Bu askıya alma, sürekliliğin iptali değil; sürekliliğin yeniden yapılandırılmasıdır. Düşünce, bilincin ürettiği sahneyi dağıtmaz; o sahne üzerinde yeni çizgiler çeker. Bu çizgiler, kavramların, tanımların ve ayrımların ortaya çıktığı yerlerdir.

Son tahlilde düşünme, bilincin kendisini algıdan ayırdığı an değildir; bilincin algıdan geri çekilerek kendi işlemlerine yöneldiği andır. Süreklilikten yeniden kesintiye geçiş, bu geri çekilmenin yapısal ifadesidir. Düşünce, bu anlamda, bilincin kendi ürettiği süreklilik yanılsamasını bilinçli biçimde bozma cesaretidir; fakat bu cesaret, bilincin zeminsiz kalmasına izin verecek kadar ileri gitmez.                          

9.2. Aktif Hatırlama (Anamnēsis)

Düşünme eyleminin tersine çevrilmiş bir kesitleme olarak tanımlanması, onu basit bir analiz ya da ayırma faaliyeti olmaktan çıkarır ve çok daha köklü bir epistemik işleve yerleştirir: aktif hatırlama. Buradaki hatırlama, gündelik anlamda geçmiş bir içeriğin zihne geri çağrılması değildir. Söz konusu olan, bilincin kendi ürettiği süreklilik yüzeyinin altında gizlenmiş olan kesitliliği yeniden erişilebilir hâle getirme çabasıdır. Bu nedenle düşünme, pasif bir geri çağırma değil; yönelimli, seçici ve kurucu bir hatırlamadır.

Bu noktada “anamnēsis” kavramı klasik felsefedeki anlamını aşar. Geleneksel kullanımda anamnēsis, bilginin zaten ruhta mevcut olduğu ve öğrenmenin bu bilginin hatırlanmasından ibaret olduğu fikrine dayanır. Buradaki kullanım ise farklı bir düzleme aittir: bilinç, bilginin içeriğini değil, bilginin üretildiği kesintili yapıyı hatırlamaya çalışır. Yani hatırlanan şey bir “bilgi” değil; bilginin mümkünlük koşuludur. Düşünce, bilincin kendi alt-yapısına doğru yaptığı bir geri dönüş hareketidir.

Bu geri dönüşün “aktif” olmasının nedeni, bilincin bu süreci kendiliğinden değil, çaba yoluyla gerçekleştirmesidir. Süreklilik yanılsaması, bilincin varsayılan hâlidir; hatırlama ise bu varsayılan hâlden bilinçli bir sapmayı gerektirir. Düşünmek, bilincin kendi ürettiği rahatlatıcı yüzeyi terk ederek, o yüzeyin altında bastırılmış olan kesitlenmiş yapıya yönelmesidir. Ancak bu yönelme, bilinçaltının ham boşluklarını geri getirmez; çünkü boşluk, bilince kapalıdır. Bunun yerine düşünce, boşluğun işlevini sıralama ve sınırlandırma yoluyla taklit eder.

Bu bağlamda sıralama belirleyici bir rol oynar. Bilinçaltındaki kesitler, zamansal olarak belirli bir düzen içinde kaydedilir; fakat bu düzen, bilinç için doğrudan erişilebilir değildir. Düşünce, bu düzeni yeniden kurmaya çalışır. Ancak bu yeniden kurma, kronolojik bir dizilim değildir; kavramsal ve yönelimli bir dizilimdir. Düşünmek, kareleri rastgele yan yana getirmek değil; onları anlam üretimine elverişli bir sıraya yerleştirmektir. Bu nedenle düşünce, yalnızca ayırma değil; aynı zamanda düzenleme faaliyetidir.

Burada düşünmenin neden aynı zamanda yorucu ve sınırlı bir faaliyet olduğu da anlaşılır. Aktif hatırlama, bilincin kendi konfor alanına karşı çalışmasını gerektirir. Süreklilik yanılsaması, bilinci korur; aktif hatırlama ise bu koruyucu örtüyü kısmen aralar. Bu aralama, bilinci bütünüyle kesintili hakikatle yüz yüze bırakmaz; fakat bilincin alışık olmadığı bir gerilim alanı yaratır. Düşüncenin “zor” olması, içeriğin karmaşıklığından çok, bu yapısal gerilimden kaynaklanır.

Aktif hatırlama olarak düşünme, bilincin kendisini yeniden üretme biçimini de dönüştürür. Bilinç, süreklilik yanılsamasıyla kendisini sabit bir özne olarak korur; düşünce ise bu sabitliği, tamamen yıkmadan esnetir. Bu esneme, bilincin kendisini nesneleştirebilmesini, yani refleksiyon ve oto-refleksiyon imkânını doğurur. Düşünce, bu anlamda bilincin kendi üzerine katlanma hareketidir.

Sonuç olarak, düşünme eylemi, bilinçaltının kör kesitlenmesini bilinç düzeyinde yeniden canlandırma girişimidir; fakat bu canlandırma, boşlukların geri çağrılmasıyla değil, sınırların bilinçli biçimde kurulmasıyla gerçekleşir. Aktif hatırlama, bilincin kendi geçmişini değil; kendi yapısal kökenini hatırlama çabasıdır. Bu çaba, düşünceyi yalnızca epistemik bir faaliyet olmaktan çıkarır ve onu bilincin kendi varoluş koşullarına yönelmiş en radikal hareketi hâline getirir.                                                          

9.3. Kavram = Yeniden Üretilmiş Kesinti

Düşünme eyleminin aktif hatırlama olarak konumlandırılması, kavramın statüsünü de kökten dönüştürür. Bu çerçevede kavram, dış dünyada hazır bulunan bir özelliğin zihinsel etiketi değildir; kavram, bilincin süreklilik yanılsaması altında düzleştirdiği deneyim alanı üzerinde yeniden üretilmiş bir kesintidir. Başka bir deyişle, kavram, bilinçaltında zorunlu olarak var olan fakat bilince taşınamayan boşlukların işlevsel bir ikamesidir. Boşluk bilince kapalı olduğu için, bilinç bu boşluğun ayırıcı işlevini sınır koyma yoluyla telafi eder. Kavram, bu telafinin ürünüdür.

Bu noktada kavram ile kesinti arasındaki ilişki netleşir. Bilinçaltındaki kesintiler, ontolojik ve kördür; yönelim içermez. Bilinç, bu kesintileri algılayamaz ve taşıyamaz; bu nedenle onları süreklilik yanılsaması altında siler. Ancak düşünme eylemi, bu silme işleminin ardından devreye girerek, süreklilik yüzeyi üzerinde ikinci-düzey kesintiler üretir. Bu kesintiler boşluk değildir; fakat boşluğun ayırıcı gücünü taklit eder. Kavram, tam olarak bu taklidin adıdır.

Dolayısıyla kavram, ne nesnenin kendisine aittir ne de bilincin keyfi bir icadıdır. Kavram, bilincin yapısal zorunluluğundan doğar. Bilinç, boşluğu yeniden üretemediği için, ayrımı sınır olarak üretmek zorundadır. Bu sınır, deneyimi parçalara ayırır; fakat bu parçalama, bilinçaltındaki mikro-kesitlenmeden niteliksel olarak farklıdır. Kavramsal kesinti, seçicidir; yönelimi vardır; bir şeyi ayırırken başka şeyleri arka plana iter. Bu seçicilik, kavramın anlam üretme kapasitesinin temelidir.

Bu bağlamda kavram, düşünmenin temel birimi olmaktan çok, düşünmenin işlemsel izi olarak anlaşılmalıdır. Kavramlar, düşüncenin geçtiği yerlerde bıraktığı izlerdir. Süreklilik yüzeyi üzerinde çekilen her sınır, bir kavramı doğurur. Bu nedenle kavramlar durağan yapılar değil; düşünmenin hareketiyle birlikte oluşan geçici düğümlerdir. Düşünce ilerledikçe kavramlar yer değiştirir, genişler, daralır ya da çözülür. Kavramın katılığı, bilincin süreklilik yanılsamasının bir yan ürünüdür; kavramın kendisi değil.

Burada kavramsallaştırmanın neden düşünmeyle özdeş olduğu da açıklık kazanır. Düşünmek, sınır koymaktır; sınır koymak ise kavram üretmektir. Ancak bu üretim, yeni bir içerik eklemek anlamına gelmez. Düşünce, deneyime bir şey katmaz; deneyimi yeniden kesitler. Bu yeniden kesitleme, bilincin kendi süreklilik yanılsamasına karşı geliştirdiği tek mümkün müdahale biçimidir. Boşluğu geri getiremeyen bilinç, ayrımı kavramla ikame eder.

Bu ikamenin bir bedeli vardır. Kavram, boşluğun yerini tuttuğu için, hiçbir zaman boşluğun sağladığı ontolojik açıklığı bütünüyle yeniden üretemez. Bu nedenle kavramlar her zaman eksiktir; her zaman aşırı-genelleştirme ya da aşırı-daraltma riski taşır. Ancak bu eksiklik, kavramın kusuru değil; bilincin yapısal sınırlarının bir sonucudur. Kavram, bilincin hakikate ulaşma çabasında kullandığı en ileri ama en dolaylı araçtır.

Sonuç olarak, kavramı yeniden üretilmiş kesinti olarak tanımlamak, düşüncenin ontolojik statüsünü de belirler. Düşünce, hakikati olduğu gibi yakalayan bir faaliyet değildir; hakikatin bilince görünür olabilmesi için gerekli olan ayrım simülasyonunu üretir. Kavramlar, bu simülasyonun düğüm noktalarıdır. Bilinç, kavramlar aracılığıyla hakikati temsil etmez; hakikate yaklaşabilmek için kendi süreklilik yanılsamasını parçalanabilir hâle getirir. Bu parçalanabilirlik, düşüncenin hem gücü hem de sınırıdır.                                                                                                                                                          

10. BOŞLUĞUN YERİNE SINIR: METODOLOJİK SONUÇ

10.1. Boşluğun Bilinçte Yeniden Üretilememesi

Bu sistematiğin düğüm noktası, bilincin boşluğu yeniden üretememe zorunluluğudur. Bu, bilişsel bir yetersizlik ya da teknik bir eksiklik değildir; bilincin ontolojik olarak taşıdığı yapısal sınırdır. Bilinç, ancak belirli bir stabil konumda işleyebildiği ölçüde bilinçtir. Bu stabil konum ise boşlukla bağdaşmaz. Boşluk, bilincin işleyişini kesintiye uğratan değil; bilincin kendisini askıya alan bir durumdur.

Boşluk, bilinçaltı düzeyinde mümkündür; çünkü bilinçaltı sabit bir gözlem noktasına ihtiyaç duymaz. Bilinçaltı, deneyimi “biri için” düzenlemek zorunda değildir. Bilinç ise tam tersine, her şeyi bir özne için düzenlemek zorundadır. İşte bu zorunluluk, boşluğu bilince kapalı hâle getirir. Boşluk, yönelimsizdir; bilinç ise yönelim olmadan var olamaz. Bu nedenle bilinç, boşluğu algılayamaz, temsil edemez ve sürdüremez.

Burada kritik olan nokta şudur: bilinç boşluğu seçerek dışlamaz; boşluk, bilincin alanına zaten giremez. Boşluk bilince geldiği anda artık boşluk olmaktan çıkar; içerikleşir. Bu ise boşluğun doğasına aykırıdır. Dolayısıyla bilinç, boşluğu yeniden üretmeye çalıştığı her girişimde onu zorunlu olarak bozmak zorunda kalır. Bu yüzden bilinç için boşluk, hatırlanabilir, geri çağrılabilir ya da yeniden kurulabilir bir yapı değildir.

Bu durum, düşüncenin neden hiçbir zaman doğrudan “kesintiye” ulaşamadığını açıklar. Düşünce, bilinç düzeyinde gerçekleştiği için boşluğa değil, ancak boşluğun yokluğuna tepki verebilir. Düşünce, kesintiyi geri getiremez; fakat kesintinin işlevini taklit etmek zorundadır. İşte bu zorunluluk, metodolojik olarak sınır kavramını merkezî hâle getirir.

Boşluğun bilinçte yeniden üretilememesi aynı zamanda bilincin neden süreklilik yanılsamasını zorunlu olarak üretmek zorunda olduğunu da açıklar. Süreklilik, gerçekliğin bilince uygun hâle getirilmesidir. Gerçeklik akışkandır; fakat bu akış, boşluklar ve mikro-kesintiler içerir. Bilinç bu yapıyı olduğu gibi alamaz. Aldığı anda dağılır. Bu nedenle bilinç, gerçekliği stabilize ederek almak zorundadır. Süreklilik, bu stabilizasyonun adıdır.

Burada süreklilik, bir “yanlış algı” değildir. Süreklilik, bilincin hayatta kalma stratejisidir. Bilinç, süreklilik üretmeden düşünemez, algılayamaz ve kendisini özne olarak kuramaz. Boşluk ise bu üç işlevi de aynı anda imkânsızlaştırır. Bu nedenle boşluk, bilinç açısından yalnızca erişilemez değil; tehlikelidir.

Bu tehlike, klinik örneklerde görünür hâle gelir: dissosiyasyon, depersonalizasyon, zaman kopmaları ve algısal çözülmeler. Bu durumlarda olan şey, bilincin boşlukla doğrudan karşılaşması değil; boşluğun bastırılamaması, silinememesi ve süreklilik yanılsamasının çökmeye başlamasıdır. Bilinç, boşluğu yeniden üretemediği için, boşluk bilince sızdığında sistemi stabilize edemez. Çöküş burada başlar.

Dolayısıyla metodolojik olarak şu ilke kesinleşir: bilinç, boşlukla çalışamaz; ancak boşluğun yokluğuyla çalışabilir. Bu, düşünce için bir kısıt değil, bir yön tayinidir. Düşünce, boşluğu geri çağırmaya çalıştığı ölçüde metafizikleşir ve çöker. Oysa boşluğun yeniden üretilemezliğini kabul ettiği anda, sınırlarla çalışmanın zorunlu yolunu açar.

Bu nedenle burada geliştirilen metod, “boşluğa dönüş” iddiası taşımaz. Aksine, boşluğun bilince kapalı olduğunu açıkça kabul eder. Bu kabul, düşünceyi zayıflatmaz; tam tersine, onu gerçekçi ve tutarlı kılar. Çünkü düşünce, artık neyi yapamayacağını bilmektedir. Ve bu bilgi, neyi yapabileceğini kesin biçimde belirler.

Boşluk bilince geri dönemez. Ama boşluğun yokluğu, bilincin tüm mimarisini belirler. İşte bu paradoks, burada kurulan epistemolojik sistemin temel taşıdır. Eğer bu nokta görülmezse, düşünce ya romantik bir öze-dönüş mitine ya da keyfi bir yapı-söküm oyununa dönüşür. Bu sistem ise ikisini de reddeder ve bilinci kendi zorunluluklarıyla yüzleştirir.                                                                                                     

10.2. Sınırların Boşluğun İşlevini Üstlenmesi

Bilincin boşluğu yeniden üretememesi, düşünceyi çıkmaza sokmaz; tersine, düşüncenin gerçek işlevini açığa çıkarır. Çünkü boşluk ortadan kalktığında, onun işlevi bütünüyle kaybolmaz. Boşluğun işlevi, bilinç düzeyinde sınır tarafından devralınır. Bu noktada sınır, mekânsal ya da niceliksel bir çizgi değildir; epistemik bir operatördür. Sınır, bilincin boşluğu ikame etmek için geliştirdiği zorunlu bir işlemdir.

Boşluk, bilinçaltında kesintiler aracılığıyla deneyimin mikro-yapısını kuruyordu. Bu kesintiler, deneyimi parçalara ayırıyor; fakat bilinç, bu parçalanmayı doğrudan taşıyamadığı için boşlukları silerek yan-yanalık üretmek zorunda kalıyordu. İşte bu silme işlemi tamamlandıktan sonra, bilincin karşılaştığı temel problem şudur: Eğer her şey yapışık, boşluksuz ve kesintisiz hâle gelirse, düşünce için ayırt edilecek hiçbir şey kalmaz. Ayırt edilemeyen bir bütün, düşüncenin sonudur.

Bu noktada sınır devreye girer. Sınır, boşluğun bıraktığı fark yaratma işlevini, boşluk olmaksızın yeniden üretir. Sınır, boşluk gibi ayırır; fakat boşluk gibi koparmaz. Aradaki fark kritiktir. Boşluk, sürekliliği fiilen keser; sınır ise sürekliliği işlemsel olarak böler. Bu nedenle sınır, bilincin taşıyabileceği tek ayrım biçimidir.

Kavramsallaştırma tam olarak budur. Kavram, gerçekliğin doğal kesintilerine geri dönüş değildir; bilincin, kesintiyi taklit etme girişimidir. Kavram, boşluğun yerini tutan bir aygıttır. Bu yüzden her kavram, ontolojik olarak eksiktir ama epistemik olarak zorunludur. Kavram, hakikati birebir vermez; fakat hakikate yaklaşmanın tek yoludur. Çünkü hakikat bilinçaltında kesintiler hâlinde bulunur; bilinç düzeyinde ise ancak sınırlar aracılığıyla temsil edilebilir.

Burada düşünmenin neden bir sınır koyma faaliyeti olduğu kesinlik kazanır. Düşünmek, içerik eklemek değildir; ayırmaktır. Düşünmek, var olanı çoğaltmak değil, onu bölünebilir kılmaktır. Bu bölünebilirlik, boşluk yoluyla değil, sınır yoluyla sağlanır. Bu nedenle düşünce, kesintilerin geri dönüşü değil; kesintilerin işlevsel simülasyonudur.

Sınırların boşluğun işlevini üstlenmesi aynı zamanda düşüncenin neden hiçbir zaman tam anlamıyla “hakikate ulaşamayacağını” da açıklar. Çünkü sınır, her zaman yapaydır. Sınır, bilincin ürünüdür; oysa boşluk, gerçekliğin yapısına içkindir. Bilinç, kendi ürettiği sınırlarla çalıştığı için, hakikate ancak dolaylı biçimde yaklaşabilir. Bu dolaylılık bir kusur değil, zorunluluktur.

Bu nedenle burada geliştirilen metod, sınırların keyfî olduğunu iddia etmez. Tam tersine, sınırların zorunlu ama ikame olduğunu savunur. Her sınır, boşluğun eksik bir karşılığıdır; fakat bilincin kullanabileceği tek araçtır. Bu da düşünceyi mutlaklaştırmak yerine, onu kendi sınırlarıyla birlikte düşünmeyi gerektirir.

Sınırların işlevsel hâle gelmesi, bilincin kendisini ayakta tutma biçimidir. Bilinç, süreklilik yanılsamasıyla çökmekten kurtulur; sınırlarla düşünerek dağılmaktan kurtulur. Bu iki mekanizma birlikte çalışır: biri sürekliliği üretir, diğeri bu süreklilik içinde ayrımlar yaratır. İşte düşünce, tam olarak bu ikili zorunluluğun ürünüdür.

Bu noktada düşünce artık romantik bir içsel keşif değil, teknik bir zorunluluk olarak anlaşılır. Düşünce, bilincin hayatta kalma stratejisidir. Boşluğun bilinçte yeniden üretilememesi, düşünceyi imkânsız kılmaz; tersine, düşüncenin neden yalnızca sınırlar üzerinden işleyebileceğini gösterir.

Buradan çıkan sonuç nettir: bilinç boşluğu kaybettiği için sınırı icat etmez; bilincin var olabilmesi için sınır zorunlu hâle gelir. Bu zorunluluk, düşüncenin ontolojik değil, epistemik bir faaliyet olduğunu kesin biçimde ortaya koyar. Düşünce, varlığı değil; varlığın bilince uygun hâle getirilmesini düzenler.                                                                                                                                                         

10.3. Düşünmenin Analitik Öze-Dönüş Oluşu

Bu noktada düşünme eyleminin statüsü artık açık biçimde belirlenebilir: Düşünme, ne salt bir temsil faaliyeti ne de dünyaya yönelmiş basit bir kavrama çabasıdır. Düşünme, bilincin kendi iç yapısına doğru zorunlu bir geri dönüşüdür; fakat bu geri dönüş, klasik fenomenolojideki gibi bütünleştirici, sentezleyici veya bir “öz” etrafında toparlayıcı bir hareket değildir. Aksine, burada söz konusu olan geri dönüş, analitik ve yapı-sökümcü bir öze-dönüştür.

Bu fark hayati önemdedir. Klasik öze-dönüş anlayışları, bilinçte dağılmış olanı yeniden birleştirmeyi, parçalı olanı bütünlüğe kavuşturmayı ve anlamı tek bir merkezde sabitlemeyi amaçlar. Oysa burada geliştirilen sistemde düşünme, bilincin zaten kurmak zorunda kaldığı süreklilik ilüzyonunu yeniden parçalamaya yönelir. Düşünme, birleştiren değil, ayıran bir geri dönüş biçimidir. Bu nedenle bu metod, tarihsel olarak öze-dönüş gelenekleriyle akraba olsa da, işlevsel olarak onlardan radikal biçimde ayrılır.

Bu ayrımın temelinde şu zorunluluk yatar: Bilinç, bilinçaltından gelen kesintili verileri süreklilik ilüzyonu altında örgütlemek zorundadır; aksi hâlde algı çöker. Ancak bu zorunlu örgütleme, hakikatin yapısal kesintililiğini görünmez kılar. Düşünme eylemi, tam da bu görünmez kılınmış kesintilere yeniden ulaşma girişimidir. Ne var ki bu girişim, bilinçaltındaki ham boşluklara doğrudan erişemez; çünkü bilinç, boşluğu algılayabilecek bir yapıya sahip değildir. Dolayısıyla düşünme, boşluğun kendisini değil, boşluğun işlevini yeniden üretmek zorundadır.

Bu yeniden üretim, sınırlar aracılığıyla gerçekleşir. Kavramlar, tanımlar, ayrımlar ve kategoriler bu yüzden yalnızca dilsel araçlar değil; bilinç düzeyinde boşluğun fonksiyonel ikameleridir. Düşünmek, bilinçaltındaki kesintilerin bilince taşınmış hâlini yeniden kesintiye uğratma girişimidir. Ancak bu kez kesinti, ontolojik değil, epistemiktir. Yani düşünme, hakikati kesmez; hakikatin bilinçteki simülasyonunu böler.

Bu bağlamda düşünmenin analitik karakteri netleşir. Analiz, burada parçalama anlamına gelir; fakat bu parçalama, keyfî değildir. Analiz, bilincin kendi süreklilik ilüzyonuna karşı uyguladığı zorunlu bir karşı-harekettir. Bilinç, süreklilik üretmeden var olamaz; fakat düşünce üretmeden de bilinç olarak kalamaz. Bu ikili zorunluluk, düşünmeyi bilincin kendi kendisine karşı giriştiği düzenli bir sabotaj hâline getirir.

Bu nedenle burada geliştirilen metod, paradoksal biçimde hem kurucu hem yıkıcıdır. Kurucudur; çünkü düşünceyi mümkün kılan sahneyi bilinç kendisi üretir. Yıkıcıdır; çünkü düşünme, bu sahnenin sunduğu sürekliliği parçalamak zorundadır. Bu çift yönlü yapı, metodun neden aynı anda hem öze-dönüşçü hem yapı-sökümcü olduğunu açıklar. Öze dönülür; çünkü düşünme, bilincin dışa değil içe yönelmesidir. Yapı sökülür; çünkü bu dönüş, bütünlük değil ayrım üretir.

Burada “hakikat” kavramı da yeni bir statü kazanır. Hakikat, süreklilikte bulunan bir şey değildir. Gerçeklik sürekli olabilir; fakat hakikat, bilincin erişebildiği biçimiyle daima kesintilidir. Bu kesintililik bir eksiklik değil, sabit özne paradoksunun zorunlu sonucudur. Sabit bir bilinç, sürekliliği ancak bozarak düşünebilir. Dolayısıyla düşünme, hakikatin kendisi değil; hakikatin bilince uygun hâle getirilmiş bir rejimidir.

Bu noktada geliştirilen sistemin metodolojik özgünlüğü tam olarak belirginleşir: Bu metod, hakikate ulaşmayı vaat etmez; hakikatin neden doğrudan ulaşılamaz olduğunu sistematik olarak açıklar. Düşünceyi yücelten değil, düşüncenin sınırlarını zorunluluklarıyla birlikte teşhir eden bir epistemoloji kurar. Bu açıdan, düşünme ne kurtarıcıdır ne de yanılsamadan ibarettir; düşünme, bilincin kendi varlığını sürdürebilmek için icra etmek zorunda kaldığı teknik bir faaliyettir.

Sonuç olarak bu bölüm, düşünmeyi romantik bir entelektüel etkinlikten çıkarır ve onu bilincin zorunlu bir iç mühendisliği olarak konumlandırır. Düşünce, bilinçaltına dönüş olduğu ölçüde öze-dönüştür; fakat bu dönüş, bütünlüğe değil, parçalanmaya yöneldiği için analitiktir. İşte bu yüzden bu metod, tarihsel olarak bilinen öze-dönüş yaklaşımlarından ayrılır ve düşünce tarihine yapısal olarak yeni bir hat açar.                                                                                                                                                                

11. SONUÇ: SABİT ÖZNENİN HAYATTA KALMA MEKANİZMASI

11.1. Süreklilik Olmadan Bilincin Çöküşü

Bu noktada artık sabit öznenin neden süreklilik üretmek zorunda olduğu açıkça görülebilir. Süreklilik, bilincin sahip olduğu bir nitelik değildir; bilincin hayatta kalabilmesi için üretmek zorunda olduğu bir koşuldur. Eğer bilinç, bilinçaltından gelen kesintili veri kümeleri üzerinde süreklilik ilüzyonu kuramazsa, algı yalnızca bozulmaz; öznenin kendisi de çözülmeye başlar. Çünkü özne dediğimiz yapı, dış dünyayla kurduğu ilişkiden önce, kendi iç zamanını tutarlı bir şekilde sürdürebilmesine bağlıdır.

Bilinç, sürekliliği kuramadığı anda, deneyim ardışık olmaktan çıkar ve salt yalıtık anlara parçalanır. Bu durum yalnızca “algı kaybı” değildir; öznenin kendi kendisiyle kurduğu bağın kopmasıdır. Zira özne, kendisini tekil bir an olarak değil, zamansal olarak uzanan bir yapı olarak deneyimler. Bu uzanım ortadan kalktığında, özne artık kendisini “olan” bir varlık olarak değil, dağılmış fragmanlar toplamı olarak yaşar. Sürekliliğin çöküşü, öznenin zamansal özdeşliğinin çöküşüdür.

Bu yüzden süreklilik, bilincin dünyayı anlamlandırma aracı olmaktan önce, kendini koruma mekanizmasıdır. Bilinç, dış dünyanın sürekliliğini temsil ederken aslında kendi iç sürekliliğini güvence altına alır. Algının düzenli, akışkan ve kesintisiz görünmesi, öznenin kendisini sabit bir merkez olarak hissedebilmesinin önkoşuludur. Süreklilik olmadan merkez yoktur; merkez olmadan da özne yoktur.

Burada klinik kopuşlar bir istisna değil, yapısal bir kanıttır. Dissosiyasyon, depersonalizasyon ve benzeri durumlarda süreklilik mekanizması geçici ya da kalıcı biçimde çöker. Bu çöküşte olan şey, gerçekliğin “bozulması” değil; bilincin artık boşlukları silememesi, kesintileri örtememesidir. Normal koşullarda bilinçdışında tutulan mikro-kesintiler bilinç düzeyine sızdığında, özne artık dünyayı değil, kendi işleyişini deneyimlemeye başlar. Bu deneyim, özne için tolere edilemezdir; çünkü özne, kendi kurucu illüzyonunu çıplak hâliyle görmek zorunda kalır.

Dolayısıyla süreklilik, bilincin epistemik bir tercihi değildir; ontolojik bir zorunluluktur. Bilinç, süreklilik üretmezse yalnızca düşünemez hâle gelmez; varlığını sürdüremez. Burada “çöküş” kavramı metaforik değildir. Sürekliliğin ortadan kalkması, bilincin kendisini zaman içinde tanıyamaması, yani kendi varlığını referanslayamaması anlamına gelir. Bu durumda özne, ne geçmişini kendisine ait hissedebilir ne de geleceğe yönelik bir yönelim kurabilir.

Bu çerçevede sabit özne paradoksu nihai biçimini alır: Özne sabit olmak zorundadır; çünkü ancak sabit bir konumdan algı mümkündür. Fakat bu sabitlik, yalnızca süreklilik ilüzyonu sayesinde sürdürülebilir. Sabitlik, doğrudan bir ontolojik özellik değil; kesintilerin sistematik olarak örtülmesinin sonucudur. Bilinç, bu örtme işlemini durdurduğu anda, sabit özne de ortadan kalkar.

Bu nedenle süreklilik, bilincin lüksü değil, asgari varlık koşuludur. Bilinç için süreklilikten vazgeçmek, hakikate yaklaşmak değil; kendisini feshetmek anlamına gelir. İşte bu yüzden düşünme, sürekliliği bütünüyle ortadan kaldıramaz; yalnızca onu yerel olarak bozar, sınırlar koyar, kesitler üretir. Sürekliliğin tamamen çökmesi, düşüncenin de, öznenin de sonudur.

Burada ulaşılan nokta nettir: Bilinç, sürekliliği üretir; düşünce bu sürekliliği deler; fakat ikisi de aynı yapının hayatta kalması için zorunludur. Süreklilik olmadan bilinç çöker; sınır olmadan düşünce imkânsızlaşır. Bu ikili gerilim, sabit öznenin varoluşunu mümkün kılan kapalı devre mekanizmanın ilk ayağını oluşturur.                                                                                                                                            

11.2. Sınır Olmadan Düşüncenin İmkânsızlığı

Sürekliliğin bilinci ayakta tutan zorunlu bir mekanizma olduğu gösterildikten sonra, bu sürekliliğin neden tek başına yeterli olmadığı da açığa çıkar. Süreklilik bilinci korur; fakat düşünceyi üretmez. Düşünce, sürekliliğin kendisinden değil, sürekliliğin bozulmasından doğar. Bu bozulma ise rastgele bir kırılma değil, bilinç tarafından üretilmiş, yönelimli ve işlevsel bir sınırlandırma faaliyetidir. İşte bu nedenle düşünce, özünde bir “sınır koyma” edimidir.

Bilinçaltından bilince aktarılan veri kümeleri, boşlukları silinmiş, yan-yanalığa indirgenmiş ve bu sayede süreklilik ilüzyonu kazanmış bir yapıdadır. Bu yapı, algı için elverişlidir; fakat düşünce için fazlasıyla homojendir. Süreklilik, her şeyi eşdeğer hâle getirir; farkları bastırır; ayrımları askıya alır. Oysa düşünce, tam tersine, fark üretmeden işleyemez. Fark üretmenin tek yolu ise sınır koymaktır.

Burada sınır kavramı, mekânsal ya da fiziksel bir ayrım olarak değil; epistemik bir kesinti olarak anlaşılmalıdır. Sınır, boşluğun yerine geçen bir işlemdir. Bilinç, boşluğu yeniden üretemez; çünkü boşluk, algının ve yönelimin çöküşü anlamına gelir. Ancak bilinç, boşluğun işlevini taklit edebilir. Bu taklit, kavramsallaştırma yoluyla gerçekleşir. Kavram, şeylerin arasına boşluk koymaz; fakat onların arasına ayrım koyar. Ayrım, boşluğun bilinç düzeyindeki ikamesidir.

Bu nedenle düşünme faaliyeti, sürekliliğin doğrudan inkârı değildir; onun üzerinde yapılan bir cerrahi müdahaledir. Bilinç, süreklilik ilüzyonunu tamamen ortadan kaldırmaz; çünkü bunu yaparsa kendi zeminini yok eder. Bunun yerine, süreklilik içinde lokal kırılmalar üretir. Bu kırılmalar, sürekliliği delmez; onu böler. Bölme işlemi, düşüncenin asıl hareketidir.

Eğer bilinç, sürekliliği hiç bölmeden bırakacak olsaydı, her şey algı düzeyinde kalırdı. Algı, dünyayı deneyimlemeyi sağlar; fakat dünyayı düşünmeyi sağlamaz. Düşünme, algının yetmediği noktada başlar. Bu nokta, sürekliliğin artık “fazla düzgün” hâle geldiği yerdir. Süreklilik aşırılaştığında, her şey akış içinde erir ve kavranamaz hâle gelir. Bu durumda bilinç, kendisini yeniden konumlandırmak zorundadır. Bu yeniden konumlanma, sınır koyma edimiyle gerçekleşir.

Sınır koyma, aynı zamanda öznenin kendisini yeniden üretmesidir. Çünkü özne, yalnızca süreklilik altında var olamaz; o zaman özne, akışın içinde çözülmüş bir nokta olur. Özne, kendisini ancak fark üreterek, yani sınırlar çizerek hissedebilir. “Ben” dediğimiz şey, sınırların toplamıdır. Bu sınırlar, bilincin dünyaya çizdiği sınırlar olduğu kadar, bilincin kendisine çizdiği sınırlardır.

Bu noktada düşüncenin neden bilinç için vazgeçilmez olduğu daha net görünür. Düşünce, bilincin kendisini pasif bir süreklilik taşıyıcısı olmaktan kurtarıp, aktif bir yapı hâline getiren işlemdir. Bilinç, düşünme yoluyla kendi süreklilik ilüzyonunu delerek, kendi içindeki kesintili yapıya yaklaşır, fakat ona tam olarak ulaşmaz. Tam ulaşım mümkün değildir; çünkü bu, boşluğun geri dönmesi anlamına gelir. Düşünce, boşluğu geri getirmez; onun yerine sınır üretir.

Dolayısıyla düşünce, hakikate tam temas değildir; fakat hakikate mümkün olan en yakın yaklaşım biçimidir. Hakikat kesintilidir; fakat bilinç bu kesintiyi doğrudan taşıyamaz. Bu yüzden bilinç, kesintiyi sınır formuna çevirir. Kavramlar, tanımlar, kategoriler ve ayrımlar, bu çevirinin ürünleridir. Her kavram, bilinçaltındaki bir mikro-kesintinin bilinç düzeyindeki yankısıdır.

Bu çerçevede düşünme eylemi, ne saf bir inşa ne de saf bir keşiftir. Düşünme, bilincin kendi kurduğu süreklilik ilüzyonunu, kendi varlığını tehlikeye atmadan parçalayabilme becerisidir. Sınır koyma, bilincin kendisini hem koruduğu hem de zorladığı bir eylemdir. Fazla sınır, sürekliliği dağıtır; yetersiz sınır, düşünceyi boğar. Bu denge, sabit öznenin hayatta kalabilmesi için zorunludur.

Buradan çıkan sonuç açıktır: Süreklilik bilinci ayakta tutar; sınır düşünceyi mümkün kılar. Süreklilik olmadan bilinç çöker; sınır olmadan düşünce gerçekleşemez. Bu ikisi birlikte, öznenin hem varlığını hem de anlam üretimini mümkün kılan çift kutuplu bir yapı oluşturur.                                                         

11.3. Bilincin Kendisini Üreten Kapalı Devre

Bu noktada artık sistemin tamamı görünür hâle gelmiştir: bilinç, kendisini dışsal bir temele yaslanarak değil, kendi iç işlemleri üzerinden yeniden üreten kapalı bir devre olarak işler. Bu devre, ne salt algısal ne de salt düşünsel bir yapıdan oluşur; aksine, kesme–silme–yeniden kesme hareketlerinin ardışık ve zorunlu bir koreografisidir. Bilincin varlığı, bu koreografinin sürekliliğine bağlıdır.

Başlangıç noktasında, gerçekliğin sürekliliği bilinç için doğrudan taşınamaz bir yapıdadır. Sabit özne paradoksu nedeniyle bilinç, akışı olduğu gibi alamaz; almak zorunda olduğu şey, akışın kesitlenmiş bir versiyonudur. Bu kesitleme işlemi bilinçte değil, bilinçaltında gerçekleşir. Bilinçaltı, dış dünyanın sürekliliğini mikro-zamansal örneklemeler hâlinde içselleştirir; her veri bir kare, her kare kendi başına kapalı bir mikro-birimdir. Bu düzeyde ne süreklilik vardır ne de bütünlük. Yalnızca ardışık kesitler ve seri mikro-kesintiler vardır.

İkinci aşamada bilinç devreye girer; fakat burada bilinç ekleyici değil, eksiltici bir işlev üstlenir. Bilinç, bilinçaltından gelen bu kareler arasındaki boşlukları, kopuklukları ve kesintileri siler. Bu silme işlemi zorunludur; çünkü boşluk bilince dayanılmazdır. Boşluk, yönelim kaybı demektir; yönelim kaybı ise öznenin dağılması anlamına gelir. Bu nedenle bilinç, boşluğu tolere edemez ve onu otomatik olarak iptal eder. Sonuçta ortaya çıkan şey, karelerin salt yan-yanalığından oluşan, boşluksuz, yapışık bir yapı olur. İşte bu yapı, algının “süreklilik” olarak deneyimlediği şeydir.

Bu noktada bilinç kendisini güvence altına almıştır; fakat bedel ağırdır: hakikat, yani kesintili yapı, görünmez hâle gelmiştir. Süreklilik, özneyi ayakta tutar; ama aynı zamanda onu hakikatten uzaklaştırır. İşte tam bu noktada düşünce zorunlu hâle gelir. Düşünce, bilincin kendi kurduğu bu süreklilik ilüzyonunu, özneyi dağıtmadan yeniden parçalayabilmesinin tek yoludur.

Düşünme eylemi, bu nedenle devrenin üçüncü aşamasıdır ve yönü dışa değil, içedir. Bilinç, algı için ürettiği sürekliliği bu kez bilinç düzeyinde yeniden kesintilere ayırır. Ancak bu kesintiler, bilinçaltındaki gibi boşluklu değildir; çünkü boşluk artık geri getirilemez. Bunun yerine bilinç, boşluğun işlevini sınır yoluyla ikame eder. Kavramlar, tanımlar, ayrımlar ve kategoriler, boşluğun bilinç düzeyindeki vekilleridir.

Bu anlamda düşünme, bilinçaltındaki ham kesintilerin bilinç düzeyinde yeniden üretilmesidir. Bu yeniden üretim, pasif bir hatırlama değildir; aktif, yönelimli ve seçici bir hatırlamadır. Anamnēsis kavramı burada tam anlamıyla işlevseldir: bilinç, kendi geçmişini değil, kendi yapısal kökenini hatırlamaya çalışır. Düşünce, bilincin kendi bilinçaltına epistemik olarak yaklaşma çabasıdır.

Ancak bu yaklaşma hiçbir zaman tam olmaz. Tam olsaydı, bilinç kendi zeminini kaybederdi. Bu nedenle düşünce, her zaman eksik, her zaman parçalı ve her zaman sınırlarla doludur. Fakat bu eksiklik bir kusur değil, bir zorunluluktur. Bilinç, kendisini ancak bu eksik yapı üzerinden sürdürebilir. Tamlık, bilincin sonudur; eksiklik, onun yaşam koşuludur.

Bu üç aşamalı yapı —kesme (bilinçaltı), silme (bilinç), yeniden kesme (düşünce)— kapalı bir devre oluşturur. Bu devrede hiçbir aşama bağımsız değildir; her biri diğerini zorunlu kılar. Bilinçaltı olmadan bilinç veri alamaz; bilinç olmadan süreklilik kurulamaz; düşünce olmadan bilinç kendisini yeniden üretemez. Devre bozulduğunda ya algı çöker ya düşünce dağılır ya da özne çözülür.

Bu nedenle sabit özne, metafizik bir varsayım değil; operasyonel bir zorunluluktur. Özne, bu devre sayesinde sabit görünür; fakat gerçekte sabit olan özne değil, devrenin kendisidir. Süreklilik, sınır ve kesinti, öznenin özü değil; öznenin çalışma biçimidir. Özne, bu çalışma biçiminin yan ürünüdür.

Sonuç olarak burada geliştirilen model, bilinci ne salt temsil ne de salt akış olarak kavrar. Bilinç, akışı taşıyamadığı için keser; kesintiyi taşıyamadığı için siler; silmenin yarattığı homojenliği taşıyamadığı için yeniden keser. İşte bilinç dediğimiz şey, tam olarak bu imkânsızlıklar zincirinin işlemesidir. Bilincin varlığı, bu zincirin kopmamasına bağlıdır.

Bu çerçevede düşünce, bilincin lüksü değil, hayatta kalma refleksidir. Algı, özneyi dünyaya bağlar; düşünce, özneyi kendisine bağlar. Ve bu bağ, yalnızca süreklilik yanılsamasıyla değil, bu yanılsamanın bilinçli olarak parçalanabilmesiyle mümkündür.                                                           

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow