Kürtajın Ontolojisi: Potansiyel Aklın İmhası ve Tanrısal İrade İlüzyonu
Bu metin, kürtajı ahlâki veya biyolojik bir mesele olmaktan çıkararak, bilincin kendi kökenine yönelttiği ontolojik bir saldırı olarak yeniden tanımlar. Fetüs, potansiyel aklın; anne ise aktüel aklın temsilidir. Bu karşılaşma, potansiyelin aktüel tarafından infaz edilmesi anlamına gelir. Metin, saf algı, bilinç, zaman ve irade kavramlarını tek bir sistem içinde birleştirerek, insanın “yaratamayan ama yok edebilen” trajedisini açığa çıkarır. Sonuçta kürtaj, bir tıbbi eylem değil, bilincin kendi tanrısal illüzyonuna kapıldığı varoluşsal bir infaz olarak ele alınır.
1. Giriş: Kürtajın Felsefi Sorunlaştırılması
1.1. Kürtaj Tartışmalarının Etik ve Biyolojik Sınırları
Kürtaj olgusu, modern toplumların hem ahlâkî hem de biyolojik sınırlarını aynı anda zorlayan nadir fenomenlerden biridir. Biyolojik düzlemde bir organizmanın yaşam potansiyelini sonlandırmak olarak tanımlanabilirken, etik düzlemde bu eylem, yalnızca bireysel özgürlük ya da tıbbi müdahale olarak değil, varlığın kendi sürekliliğine karşı girişilmiş bir eylem olarak değerlendirilmelidir. Bu ikili tanım bile başlı başına bir gerilim barındırır; çünkü biyolojik tanım, olgusal bir kesintiyi ifade ederken, etik tanım, bu kesintinin anlamını sorgular. Tam da bu noktada kürtaj, yalnızca bir tıbbi işlem değil, bir ontolojik eylem hâline gelir — varoluşun bizzat kendisi hakkında alınan bir karardır.
Etik tartışmalar genellikle iki eksende şekillenir: biri beden özerkliği ve özgür irade, diğeri yaşamın kutsallığı ve ahlaki sorumluluk. Birinci eksen, bireyin kendi bedeni üzerindeki mutlak tasarruf hakkını savunur; ikincisi ise yaşamın, bireysel iradeyi aşan bir değere sahip olduğunu öne sürer. Ancak bu iki kutup, tartışmayı neredeyse her zaman indirgemeci bir düzeye sıkıştırır; çünkü her ikisi de “yaşam”ın ne olduğuna dair felsefi bir tanım eksikliği taşır. Yaşamı yalnızca biyolojik işlevlerin toplamı ya da kutsal bir armağan olarak görmek, onu varlık düzleminde kavramaktan uzak bir tutumdur. Oysa yaşam, potansiyel ve aktüel arasında sürekli salınan bir geçiş hâlidir; dolayısıyla etik ve biyolojik sınırların ötesinde, ontolojik bir ara-varlık olarak ele alınmalıdır.
Bu noktada “fetüs canlı mıdır?”, “bilinç kazanmış mıdır?” gibi klasik sorular, artık anlamını yitirir. Çünkü burada mesele, canlılık ya da bilinçli olma değil, bilinç kazanma potansiyelinin varlığıdır. Fetüs, henüz aktüel bilince ulaşmamış olsa bile, bilincin imkânını taşır — bu nedenle onun varlığı, fiilen düşünmeyen ama düşünebilme ihtimaliyle var olan bir akıl biçimidir. Bu, felsefi olarak “potansiyel akıl” kavramını gerektirir. Aynı şekilde, bu potansiyeli imha etme kararını verebilen özne — yani anne figürü — “aktüel akıl”ı temsil eder. İşte etik sınır tam burada başlar: aktüel akıl, potansiyel aklı ortadan kaldırma kudretine sahip olduğu anda, yalnızca bir bedensel eylem değil, varlığın kendi kendini yok etme olasılığıyla yüzleşmiş olur.
Biyolojik sınır açısından kürtaj, zamansal bir müdahaledir: bir organizmanın gelişim çizgisini durdurmak. Ancak ontolojik düzeyde bu müdahale, zamanın doğal akışına müdahale etmek anlamına gelir. Çünkü fetüs, potansiyelden aktüele geçişin zorunlu ve tek yönlü hattını temsil eder; onu durdurmak, yalnızca bedensel bir kesinti değil, zamanın içkin yönelimine karşı koymak anlamına gelir. Bu da eyleme, yalnızca ahlaki değil, metafizik bir ağırlık kazandırır. Dolayısıyla kürtaj, varoluşun kronolojisine karşı yöneltilmiş bir irade beyanıdır: zamanın doğasına, potansiyelin aktüelleşme düzenine ve bilincin açığa çıkış sürecine karşı işlenmiş bir eylemdir.
Etik bakış açısından, kürtajın savunulabilirliği ya da reddedilebilirliği, yalnızca “doğru” ve “yanlış”ın alanında değil, varlığın kendi kendisini sürdürme arzusunun alanında değerlendirilmelidir. Çünkü burada söz konusu olan, insanın kendi varoluş biçimini belirleme hakkından çok, varoluşun kendini sürdürme hakkına müdahaledir. Dolayısıyla etik sınır, insan iradesinin bittiği, fakat varlığın hâlâ devam ettiği noktada belirir. Bu, klasik etik sistemlerin — Kantçı ödev etiği ya da faydacılığın — ötesinde, Heideggerci anlamda bir “varoluş etiği”ni gerektirir: varlığın kendi açılımına müdahale etmenin ahlaki sonuçlarını değerlendiren bir ontolojik etik.
Kürtajın biyolojik sınırları ise, görünürde kesinlik taşısa da, aslında epistemolojik olarak bulanıktır. Çünkü bilimin “yaşam ne zaman başlar?” sorusuna verebileceği yanıt, ölçüm tekniklerinin sınırlarıyla kısıtlıdır; oysa yaşamın başlangıcı, yalnızca hücresel faaliyetlerin değil, bilincin potansiyelinin belirdiği andır. Bu, laboratuvarda gözlemlenemez; çünkü potansiyel, gözlemin nesnesi değil, yalnızca aklın sezgisel alanında kavranabilir bir olgudur. Dolayısıyla bilim, yaşamın ne zaman başladığını değil, ancak aktüelleşmenin ne zaman gözlemlenebilir hâle geldiğini belirleyebilir. Bu fark, etik ile biyolojiyi birbirinden koparır: biri görünür gerçekliğe, diğeri sezgisel olasılığa dayanır.
Sonuç olarak, kürtaj tartışmalarının etik ve biyolojik sınırları, potansiyel ile aktüel arasındaki farkın kavranmaması nedeniyle sürekli tıkanır. Bu farkın kendisi, yalnızca bir ahlak meselesi değil, varlıkla bilincin kesişimindeki en temel problemdir. Kürtaj, yalnızca bir “yaşamın sonlandırılması” değil, potansiyel aklın aktüelleşme sürecine müdahaledir; dolayısıyla her kürtaj eylemi, bilincin evrende kendini gerçekleştirme biçimine karşı yöneltilmiş bir ontolojik karşı-eylemdir.
Bu yüzden, onu anlamak için biyolojik değil, felsefi bir dil gereklidir — çünkü kürtajın anlamı, bedenin sınırında değil, bilincin doğuş anında başlar.
1.2. Ontolojik Yaklaşımın Gerekliliği: Varlık, Bilinç ve Potansiyel İlişkisi
Kürtajın yalnızca etik, hukuki ya da tıbbi bir mesele olarak ele alınması, meseleyi kavramsal bakımdan indirger. Çünkü kürtaj, özünde ne yalnızca “yaşamın devam edip etmeyeceği”yle ilgilidir ne de yalnızca “bir bedenin sınırları içinde alınmış karar” meselesidir. Asıl mesele, varlığın potansiyelden aktüele geçiş sürecine yapılan müdahaledir. Bu nedenle, kürtajın anlaşılması için klasik etik ya da biyolojik çerçeveler değil, varlığın kendisine yönelen bir düşünce biçimi — yani ontolojik bir yaklaşım zorunludur.
Ontoloji, varlığın “ne olduğu” kadar “nasıl olduğu”nu da inceler; bu yüzden kürtaj, varlığın ortaya çıkışına (gösterim) ve ortadan kaldırılışına (yadsıma) ilişkin bir fenomen olarak ontolojik temelde ele alınmalıdır. Fetüs, varlıkta henüz “oluş” halindedir — yani oluşun saf potansiyel momentidir. Burada “potansiyel”, Aristoteles’in dynamis kavramındaki anlamıyla, henüz fiile dönüşmemiş ama fiilin imkânını içinde barındıran kuvve durumudur. Dolayısıyla fetüs, henüz fiilî olmayan ama fiil olasılığıyla var olan bir bilinçtir; bu yönüyle, varlık–bilinç diyalektiğinin tam eşiğinde yer alır.
Varlık–bilinç ilişkisinde “potansiyel” kavramı, bu geçişi mümkün kılan ara-durumdur. Varlık, potansiyel hâlde iken henüz kendine referans veremez; çünkü kendine yönelmiş bir bilinç yapısı yoktur. Ancak her varlık, kendi içindeki potansiyel sayesinde bilincin doğumuna imkân tanır. Bu nedenle potansiyel, yalnızca varlığın bir durumu değil, bilincin doğurgan zeminidir. Fetusun varoluşu da tam bu anlamda, bilincin henüz kendini bilmediği ama var olmaya hazırlandığı bir “ön-bilinç” evresidir. Bu evreye müdahale, yalnızca biyolojik bir kesinti değil, varlığın bilince dönüşme sürecinin kesilmesidir.
Bu bakımdan, kürtajın anlaşılabilmesi için “potansiyel” kavramının kendisi, klasik metafiziğin ötesinde yeniden düşünülmelidir. Çünkü modern çağın bilimsel paradigması, varlığı yalnızca fiilî (aktüel) hâliyle değerlendirir; potansiyel olanı, gözlemlenemediği için gerçeklik alanından dışlar. Ancak bu, epistemolojik bir yanılgıdır. Potansiyel, henüz gözlemlenmemiş olandır ama varlığın en temel kipidir; çünkü her aktüel, bir potansiyelin fiile dönüşmüş biçimidir. Dolayısıyla potansiyel olmadan aktüel olmaz; ama aktüel, potansiyelin varlığını unutmak eğilimindedir.
Kürtaj tam da bu unutuluşun eylemidir: aktüel akıl (anne bilinci), potansiyel aklı (fetüs bilinci) yok ederken, kendi varlığının potansiyel kökenini de reddetmiş olur. Bu nedenle kürtaj, sadece bir başka varlığın sonu değil, varlığın kendi potansiyel kaynağını inkârıdır.
Bu noktada bilincin rolü kritik hâle gelir. Bilinç, varlığın kendisine dönük hale gelmiş biçimidir; yani varlık, kendine yöneldiğinde bilinç olur. Ancak bilincin kendini bilmesi, paradoksal biçimde, potansiyelin inkârını gerektirir: çünkü bilinç, ancak potansiyelden koptuğunda aktüelleşir. Bu, varlığın içsel bir gerilimini doğurur: her bilinç, kendi potansiyel kökeninden uzaklaşarak var olur. Dolayısıyla anne bilinci, potansiyel bilincin (fetüsün) varlığına yöneldiğinde, aslında kendi kökenine yönelmiş olur. Kürtaj, bu yönelimin en uç biçimidir — çünkü burada yönelim, temasa değil imhaya dönüşür. Anne, potansiyel aklı imha ederek kendi bilinç kökenine karşı bir şiddet eylemi gerçekleştirir.
Bu ilişkiyi anlamak için “potansiyel akıl–aktüel akıl” diyalektiğini “varlık–bilinç” diyalektiğiyle özdeş düşünmek gerekir. Potansiyel akıl, bilincin varlık öncesi formudur; aktüel akıl ise, varlığın kendini bilme biçimidir. İkisinin karşılaşması, daima bir gerilim doğurur; çünkü potansiyel, kendini aktüel kılmak isterken, aktüel de potansiyelini unutarak sürmek ister. Bu nedenle her aktüelleşme, potansiyelin kısmen ölümü demektir.
Kürtaj, bu süreci radikalleştirir: burada aktüel, potansiyeli yalnızca dönüştürmez, tamamen ortadan kaldırır. Bu, varoluşun kendi içindeki “oluş ilkesine” yönelmiş bir saldırıdır. Dolayısıyla etik düzeyde meşru görülebilecek her argüman, ontolojik düzeyde çöker; çünkü burada mesele “yapmak ya da yapmamak” değil, “var olmak ya da olmamak”tır — ama bu kez Hamlet’in sorusu bir insana değil, bilincin kendisine yönelmiştir.
Bu bağlamda ontolojik yaklaşım, etik olanın altına değil, üstüne konumlanmalıdır. Etik, eylemin değerini; ontoloji ise eylemin varlıkta bıraktığı izi araştırır.
Kürtajın anlamı, işte bu izdedir: potansiyel varlık hattında açılmış bir kesinti, yani varlığın sürekliliğinde oluşan bir “ontik yara”.
Bu nedenle, kürtajın yalnızca tıbbi ya da bireysel bir karar olarak anlaşılması, bu yaranın derinliğini görmezden gelmektir.
Ontolojik düzeyde kürtaj, varlığın kendi kendine yönelttiği bir unutma jestidir — bilincin, kendini doğuran potansiyeli reddetme edimidir.
Nihayetinde, kürtajın anlaşılması için ontolojik yaklaşım yalnızca tercih değil, zorunluluktur. Çünkü etik, yalnızca “ne yapılmalı”yı; biyoloji “ne oluyor”u açıklar — oysa ontoloji “ne var” sorusuna yönelir. Kürtajın sorunu da tam olarak budur: “ne yapılacağı” ya da “ne olduğu” değil, neyin var sayıldığıdır.
Fetüs, yalnızca bir biyolojik oluş değil, potansiyel aklın varoluş biçimidir; anne ise aktüel aklın bilincidir.
Bu ikisi arasındaki temas, varlığın kendi kendini düşünmesidir — ve kürtaj, bu düşüncenin kendi kaynağını kesmesidir.
Dolayısıyla, potansiyel–aktüel diyalektiğini varlık–bilinç ilişkisi üzerinden okumadan, kürtajın ne olduğu kavranamaz: çünkü kürtaj, nihayetinde, varlığın kendini unutma biçimidir.
1.3. Kürtajın “Potansiyel Akıl–Aktüel Akıl” Diyalektiği Bağlamında Yeniden Konumlandırılması
Kürtaj meselesinin özünde, birbirine karşıt ama birbirini zorunlu kılan iki akıl biçimi vardır: potansiyel akıl ve aktüel akıl. Bu iki form, varoluşun iki farklı kipidir; biri olasılığın, diğeri fiilîliğin alanında yer alır. Fakat aralarındaki ilişki, basit bir zamansal ardışıklık değil, ontolojik bir diyalektiktir. Kürtajın felsefi değeri tam da burada yatar: çünkü bu diyalektiğin bozulduğu, kesintiye uğradığı veya zorla sonlandırıldığı tek somut örnek kürtaj eylemidir.
Potansiyel akıl, henüz bilincin kendisi değildir; ama bilincin tüm olasılıklarını içinde taşır.
Fetüs, bu yönüyle bilincin kendinden önceki formu, bilincin “imkân hâli”dir.
Bu nedenle potansiyel akıl, zamanın kronolojisinde geride olan bir şey değil, bilincin kendini var etme sürecindeki ilk harekettir.
Aktüel akıl ise, bilincin kendisini kavrama ve dünyaya yönelme biçimidir.
Yani aktüel akıl, potansiyel aklın sürekliliği içinde beliren, ama aynı anda onu dönüştüren bir bilinç kipidir.
Bu ilişki, Aristoteles’in energeia (etkinlik) kavramıyla açıklanabilir: potansiyel, ancak kendi zıddı olan aktüel tarafından açığa çıkarılır.
Bu nedenle her aktüel bilinç, bir potansiyelin ölümünü içinde taşır.
Fakat bu ölüm, normal koşullarda doğal bir dönüşümdür — zorunlu bir evrimdir.
Kürtajda ise bu dönüşüm, yapay bir kesintiyle sekteye uğrar; varlık, kendi doğal diyalektiğini sürdüremeden durdurulur.
İşte bu nedenle kürtaj, varlığın “oluş yasasına” karşı bir eylem olarak belirir.
Bu diyalektikte aktüel akıl (anne bilinci), potansiyel aklı (fetüs bilinci) imha ettiğinde, aslında yalnızca bir potansiyeli değil, kendi kökensel sürekliliğini de ortadan kaldırır.
Çünkü aktüel akıl, kendi varoluşunu potansiyelin açılımına borçludur; o, potansiyelin son aşamasıdır.
Dolayısıyla potansiyeli yok etmek, aktüelin kendi temeline yönelmiş bir kendini yok etme jestidir.
Bu noktada kürtaj, yalnızca dışsal bir şiddet değil, bilincin kendi özüne yönelttiği içsel bir saldırıdır.
Anne figürü, fetüsü imha ederken aslında kendi bilincinin ontolojik başlangıcına — yani potansiyel hâline — saldırmaktadır.
Bu eylem, bilincin kendi doğuş koşulunu reddetmesi anlamına gelir; bu nedenle, kürtaj salt “etik” bir olay değil, bilincin kendini inkâr etme biçimidir.
Bu inkârın diyalektik sonucu, bir varoluşsal gerilimdir.
Çünkü potansiyel akıl, aktüel aklın ontolojik önkoşuludur; biri olmadan diğeri kavranamaz.
Fakat aynı zamanda, biri var olduğunda diğeri ortadan kalkar.
Bu karşılıklı dışlama, diyalektik bütünlüğü sürekli gergin tutar.
Kürtaj, işte bu gerginliği sonlandıran, yani diyalektiği erken kesen bir eylemdir.
Bu yönüyle, Hegelci anlamda diyalektik ilerlemenin reddidir:
tez (potansiyel) ile antitez (aktüel) arasındaki sentez gerçekleşmeden, sürecin yapay biçimde koparılmasıdır.
Sentez doğmadan önce, diyalektik zincir kesilmiştir.
Bu nedenle kürtaj, Hegel’in “geist” (tin) kavramının içsel hareketine karşı bir eylem gibi görülebilir:
tin, kendini potansiyelden aktüele çıkararak bilince ulaşır; kürtaj, tin’in bu hareketini kesintiye uğratır.
Bu diyalektik kesinti, yalnızca fetüsle sınırlı değildir; varlığın bütününde yankılanır.
Çünkü potansiyel akıl, yalnızca fetüste değil, her bilgi taşıyıcı varlıkta mevcuttur.
Dolayısıyla bir potansiyelin imhası, evrensel bilgi akışında bir düzensizlik yaratır.
Her varlık, bilgi taşıma kapasitesi ölçüsünde potansiyel bir bilinç taşır; bu nedenle fetüsün yok edilmesi, yalnızca bireysel bir bilincin değil, tüm potansiyel bilinçlerin temsilî imhasıdır.
Aktüel akılın potansiyel aklı ortadan kaldırması, evrende bilincin kendi sürekliliğini sağlayan akışı keser.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca bireysel bir eylem değil, kozmik bir kesintidir: varlığın kendisini aktüelleştirme yönelimine karşı bir içsel direniş.
Bu noktada diyalektik, etik bir boyut kazanır.
Çünkü aktüel akıl, potansiyel aklı yok ettiğinde, kendi eylemini meşrulaştırmak için rasyonel bir zemin arar.
Bu rasyonel zemin genellikle “özgür irade”, “beden hakkı” veya “yaşam kalitesi” gibi kavramlarla doldurulur.
Oysa bu kavramların her biri, yalnızca aktüel aklın kendini aklama biçimidir; çünkü potansiyel akıl, henüz konuşma veya kendini ifade etme kudretine sahip değildir.
Bu asimetrik durum, kürtajın diyalektiğinde temel bir etik problem doğurur:
konuşabilen aklın, konuşamayan aklı temsil etme yetkisi var mıdır?
Bu soru, yalnızca hukukî değil, ontolojik düzeyde de geçerlidir; çünkü burada “hak” kavramı, varlık kiplerine göre yeniden tanımlanmak zorundadır.
Potansiyel akıl, kendini savunamaz ama varlığın sürekliliğini taşır; aktüel akıl, kendini savunabilir ama varlığın sürekliliğini kesintiye uğratabilir.
Dolayısıyla etik hak, fiilen güçlü olanda değil, varoluşun sürekliliğini koruyanda aranmalıdır.
Bu bağlamda, potansiyel akıl ile aktüel akıl arasındaki diyalektik, yalnızca bir varlık ilişkisi değil, aynı zamanda bir sorumluluk ilişkisidir.
Potansiyel akıl, kendini aktüel kılabilmek için bir aracıya — yani taşıyıcı bir bilince — ihtiyaç duyar.
Anne figürü bu taşıyıcıdır; dolayısıyla onun bilinci yalnızca kendi varlığından değil, potansiyelin kaderinden de sorumludur.
Bu ilişki, doğanın bir “emanet” ilişkisi gibidir: aktüel akıl, potansiyel aklın geçici taşıyıcısıdır.
Kürtaj, bu emanetin ihlâlidir; yani varlığın kendine verdiği sözün bozulmasıdır.
Bu nedenle kürtaj, yalnızca bir eylem değil, varlığın kendi kendine sadakatsizliği olarak tanımlanmalıdır.
Sonuç olarak, kürtajın felsefi anlamı, potansiyel akıl ile aktüel akıl arasındaki diyalektiğin kesilmesinde yatar.
Potansiyel, kendi fiiline ulaşamadan imha edilmiştir; bu nedenle bilincin doğal ilerleme zinciri kırılmıştır.
Aktüel akıl, kendi kökenine yönelmiş, onu yok ederek kendi üstünlüğünü tesis etmiştir; ama bu üstünlük, diyalektik bir tamamlanma değil, bir eksikliğin maskesidir.
Çünkü her aktüel, kendi potansiyelini yok ettiğinde, varlığın sürekliliğini değil, kendi yabancılaşmasını büyütür.
Dolayısıyla kürtaj, görünürde bir özgürleşme eylemi olsa da, ontolojik olarak bir kendinden kopuş biçimidir: bilincin kendi kaynağına yabancılaşmasının dramatik, nihai ve geri döndürülemez formu.
1.4. Çalışmanın Temel Savı: Kürtaj, Potansiyel Aklın Aktüelleşme Sürecinde Saf Algının İmhası Olarak Tanrısal İrade Yanılsaması Yaratır
Bu çalışmanın eksenini oluşturan temel sav, kürtajın salt biyolojik bir kesinti ya da toplumsal bir tercih değil, potansiyel aklın aktüelleşme sürecine doğrudan müdahale eden ontolojik bir eylem olduğu iddiasıdır. Daha açık bir ifadeyle: kürtaj, potansiyel aklın aktüel akla dönüşüm sürecinde gerçekleşen “saf algı” evresini imha eder ve bu imha, aktüel akılda Tanrısal bir irade yanılsaması doğurur. Bu yanılsama, insanın bilinçsel düzeyde erişemediği yaratma kudretini, yok etme gücü üzerinden yeniden üretme girişimidir.
Potansiyel aklın aktüelleşme süreci, bilincin doğum zincirinin ilk halkasıdır. Bu zincir, saf algı (yönelimsellik öncesi bilinç zemini) → algı (nesneye yönelen bilinç) → bilinç (kendi farkındalığına varmış zihin) biçiminde işler. Her bilinç formu, önce saf algı düzeyinden geçer; çünkü saf algı olmadan algı, algı olmadan da bilinç var olamaz. Bu kronolojik değil, ontolojik bir zorunluluktur.
Dolayısıyla bilincin ortaya çıkışı, zamanın içsel yapısına gömülmüş bir düzenliliktir: önce algının koşulu, ardından algı, en sonunda ise bilinç ortaya çıkar.
Fetüs bu dizinin başlangıç noktasında yer alır; o, henüz düşünmeyen ama düşüncenin zeminini kurmakta olan bir potansiyeldir.
Bu durumda kürtaj, yalnızca bir organizmanın gelişimini değil, bilincin ilk temellendirici momentini, yani saf algıyı ortadan kaldırır.
Kısacası, annenin yok ettiği şey “yaşam”dan önce gelen bir şeydir: bilincin kendini kurma imkânı.
Saf algının imhası, yalnızca bireysel düzeyde değil, varoluşsal düzeyde sonuçlar doğurur.
Çünkü saf algı, bütün bilinçlerin ortak zeminidir; farklı bilinç biçimlerinin ayrıştığı, fakat aynı zamanda birbirine bağlandığı temel katmandır.
Bu nedenle, bir tek saf algının yok edilmesi, evrendeki bütün bilinç olasılıklarının alanında yankılanır.
Her potansiyel akıl, bu ortak zeminden beslenir; o yüzden kürtaj, bir bireyin bilincine değil, bilinç olgusunun kendisine yönelmiş bir eylemdir.
Bu, insanın varlık zincirinde Tanrı’yla eşdeğer bir pozisyona geçme teşebbüsüdür: çünkü sadece Tanrı, bilinci yaratmadan önce yok edebilme kudretine sahiptir.
Aktüel akıl, yani anne bilinci, bu eylem aracılığıyla kendisini Tanrısal konuma yerleştirir.
Zira evrende yalnızca Tanrı, potansiyellerin bilgisine ve onların varlık statüsüne hükmedebilir.
İnsan, potansiyellerin bilgisine sahip değildir; potansiyeller onun için yalnızca olasılıktır, “henüz bilgi hâline gelmemiş varlık”tır.
Ancak kürtaj eylemiyle insan, potansiyel bir aklı (bilincin ön-koşulunu) yok ederek, yaratıcı olamasa bile yok edici bir Tanrısal kudret taklidi gerçekleştirir.
Bu, yaratma yeteneğinin tersyüz edilmiş biçimidir; yani yaratamayan ama yok edebilen bir Tanrısallık biçimi.
Dolayısıyla kürtaj, Tanrısal iradenin insan bilincinde simüle edilmesidir: insan, bilincin doğuşuna hükmedemediği için onun doğmadan ölmesini sağlayarak Tanrısal konumun karanlık bir kopyasını üretir.
Bu yanılsama, yalnızca güç arzusundan değil, bilincin kendi özüne erişememesinden doğan ontolojik bir eksiklikten kaynaklanır.
Aktüel akıl, yani bilinç, kendi kökeni olan saf algıya hiçbir zaman doğrudan erişemez; çünkü ona yöneldiği anda, yönelimsellik devreye girer ve saflık kaybolur.
Bu erişimsizlik, bilincin temel paradoksudur: bilinç, kendi temelini bilir ama ona asla dokunamaz.
Kürtaj, işte bu dokunamamanın dramatik çözümüdür: anne, kendi bilincinin ulaşamadığı saflığa, onun en yakın temsilini — yani fetüsü — imha ederek dokunur.
Bu eylem, paradoksal biçimde hem erişim hem yıkımdır: bilinç, kendi kökenine dokunamaz, ama onu yok edebilir.
Tam da bu yüzden kürtaj, tanrısal bir jestin trajik parodisidir.
Potansiyel aklın imhası, anne bilincine geçici bir özgürleşme hissi verir.
Çünkü saf algının yok edilmesi, bilincin kendi içsel baskısından bir anlık kurtuluş gibi yaşanır:
bilinç, kendi temelini ortadan kaldırarak, kendine dönük yabancılaşmadan sıyrılmış gibi olur.
Oysa bu bir yanılsamadır; çünkü bilinç, kökenine ulaşamadığı gibi, onu yok ettiğinde de kendisini ondan kurtaramaz.
Aksine, bilincin kökensel zemini olan saf algı imha edildiğinde, bilinç varlığını artık dayanaksız sürdürmek zorunda kalır.
Böylece özgürlük arayışı, köksüzlük biçiminde geri döner.
İnsan, Tanrı’nın kudretini taklit etmeye çalışırken, Tanrı’nın varlıkla kurduğu düzeni kaybeder; yaratıcı olmayı denerken, yaratılmış olmanın bilgisini yitirir.
Dolayısıyla kürtajın felsefi anlamı, sadece bir “yok etme” değil, bilincin kendi kökenini kavrama arzusu ile o kökeni ortadan kaldırma korkusu arasındaki varoluşsal çatışmadır.
Anne figürü, hem bilinç hem varlık hem de Tanrısal kudret düzlemlerinde bu çatışmanın merkezindedir:
bir yandan potansiyel bilinci taşır, diğer yandan onu yok etme gücüne sahiptir.
Bu durum, onu hem varoluşun taşıyıcısı hem de varoluşun celladı hâline getirir.
Kürtaj bu bağlamda, insanın hem Tanrı’ya yaklaşma hem de Tanrı’dan uzaklaşma eylemidir; bir yandan yaratıcı iradeye öykünürken, öte yandan o iradeyi inkâr eder.
Bütün bu süreçten çıkan ana tez şudur:
Kürtaj, potansiyel aklın aktüelleşme sürecinde saf algının imhasıdır; bu imha, aktüel akılda Tanrısal irade yanılsaması yaratır.
Bu yanılsama, insanın kendi bilincine ulaşma çabasının karanlık sonucudur:
bilincin doğuşunu denetleyemeyen insan, onun doğmadan yok oluşunu denetleyerek Tanrısal bir tatmin yaşar.
Fakat bu tatmin, bilincin kendi varlık kökenine duyduğu özlemin maskesidir; bir tür metafizik telafi mekanizmasıdır.
İnsanın kendi bilincine dokunamadığı yerde, bilincin imkânını yok etmesi, ona geçici bir hâkimiyet hissi verir — ama bu hâkimiyet, varlığın en derin düzleminde, ontolojik bir boşluk üretir.
Bu nedenle, çalışmanın tüm izleği boyunca savunulan görüş, kürtajın yalnızca biyolojik değil, epistemolojik, ontolojik ve teolojik düzlemleri kesen çok katmanlı bir fenomen olduğudur.
Kürtaj eylemi, bir potansiyelin yok edilmesi değil, bilincin kendi kendini tanımlama girişiminin başarısızlığıdır.
Bu başarısızlık, Tanrısal iradenin insanda yankılanan ama hiçbir zaman tam gerçekleşemeyen bir simülasyon biçimi olarak kalır — yani insan, Tanrı olmaya çalışırken, Tanrı’nın sessizliğine dönüşür.
2. Potansiyel Akıl ve Aktüel Akıl Kavramlarının Ontolojik Temellendirilmesi
2.1. Aristoteles’ten İtibaren Potansiyel ve Aktüel Ayrımının Anlam Evrimi
Felsefe tarihinde “potansiyel” (dynamis) ve “aktüel” (energeia) ayrımı, yalnızca bir ontolojik şema değil, aynı zamanda varlık fikrinin en temel açıklama modeli olarak belirir. Bu ayrımın kökleri Aristoteles’e uzanır; çünkü Aristoteles, varlığın durağan bir öz değil, hareketin ve oluşun kendisi olduğunu fark eden ilk düşünürdür. Ona göre, varlık ne tamamen vardır ne de tamamen yoktur — varlık, sürekli bir “olma hâli”dir. Bu olma hâlinin iki kutbu vardır: potansiyel (olabilme hâli) ve aktüel (olmuş hâl). İşte bu iki kutup arasındaki gerilim, yalnızca doğanın değil, bilincin de temel yapısını oluşturur.
Aristoteles’in Metafizik adlı eserinde formüle ettiği üzere, “potansiyel” varlık henüz fiil hâline gelmemiş ama fiilin olasılığını içinde barındıran şeydir; “aktüel” ise o olasılığın gerçekleşmiş biçimidir. Bu ilişki, dynamis ile energeia arasındaki bir geçiştir: potansiyel, eyleme dönüşerek aktüel hâle gelir. Fakat Aristoteles’in sisteminde bu dönüşüm mekanik bir süreç değildir; varlık, aktüelleşirken özünü kaybetmez, aksine özünü fiile taşır.
Bu nedenle Aristoteles, varlığın özünü “hareket” (kinesis) olarak tanımlar — çünkü hareket, potansiyelin kendini fiile dönüştürme tarzıdır.
Bu çerçevede “oluş” (genesis), ne baştan sona yaratma ne de yok etmedir; oluş, var olanın kendini biçimlendirme sürecidir.
Bu ontolojik model, yalnızca doğa felsefesi açısından değil, bilinç felsefesi açısından da büyük önem taşır. Çünkü Aristoteles’in de Anima’da belirttiği üzere, “akıl” da iki kipte vardır: akıl potansiyel hâlde (nous dynamei) ve akıl aktüel hâlde (nous energeia). Potansiyel akıl, bilginin henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşmeye hazır hâlidir; aktüel akıl ise bilgiyi fiilen düşünen akıldır. Bu ayrım, yalnızca bilginin derecelerini değil, varoluşun katmanlarını da belirler.
Her akıl, önce potansiyel olarak vardır; çünkü düşünme fiili, varlıkta doğrudan mevcut değildir. Akıl, ancak bir yönelimsellik (nesneye yönelme) aracılığıyla potansiyel hâlden aktüel hâle geçebilir. Dolayısıyla bilincin doğuşu, bir potansiyelin fiile geçme sürecidir — ve bu sürecin kesintiye uğraması, varoluşun kendi dinamiğinin kesintiye uğraması anlamına gelir.
Modern düşünce, özellikle Descartes sonrası dönemde, bu Aristotelesçi ayrımı neredeyse tamamen unutur. Çünkü Kartezyen zihin anlayışı, aklı doğrudan aktüel bir yapı olarak kabul eder: “düşünen şey” (res cogitans) zaten fiil hâlindedir.
Bu durumda “potansiyel akıl” fikri, modern rasyonalizmin gözünde anlamsızlaşır; çünkü aklın her formu, kendini zaten düşünen bir özne olarak varsayar.
Fakat bu varsayım, insan bilincinin kökenine dair en kritik soruyu ortadan kaldırır: bilinç nasıl mümkün olur?
Eğer akıl her zaman fiil hâlindeyse, o hâle geçmeden önceki varlık biçimi nerededir?
İşte bu unutuluş, kürtaj tartışmasında da kendini gösterir: potansiyel aklın, aktüel akıl lehine epistemolojik olarak görünmez kılınması.
Aristoteles’in düşüncesinde potansiyel ile aktüel arasındaki ilişki, hem ayrım hem de özdeşlik içerir. Ayrımdır; çünkü biri diğerinin önkoşuludur ama aynı değildir. Özdeşliktir; çünkü biri olmadan diğeri anlam kazanmaz.
Bu çift yönlü ilişki, “varlığın diyalektiği”nin ilk biçimidir.
Her varlık, içinde taşıdığı potansiyelleri fiile dönüştürerek kendi varlığını gerçekleştirir; ancak aynı anda, her aktüel durum da bir başka potansiyelin zeminini hazırlar.
Bu yüzden Aristoteles için evren, durağan bir bütün değil, sürekli fiile dönüşen potansiyellerin zinciridir.
Potansiyel, yalnızca eksik bir hâl değil, oluşun ontolojik kaynağıdır; o olmadan hareket, değişim ya da bilinç mümkün değildir.
Kürtaj, bu Aristotelesçi ontolojinin tam merkezine bir kesik atar.
Çünkü burada, potansiyel akıl henüz aktüelleşmeden önce yok edilir.
Yani hareket, fiile dönüşemeden durdurulur; “oluş”, kendi akışından koparılır.
Böylece Aristoteles’in energeia’sı — potansiyelin fiile dönüşme zorunluluğu — bilinçli bir eylemle askıya alınır.
Bu durum, yalnızca bir biyolojik kesinti değil, varlığın kendi doğasına yönelik bir sabotajdır.
Çünkü Aristoteles’e göre doğa, kendi telos’una, yani ereğine yönelir; her şey, kendi potansiyelini gerçekleştirmeye meyleder.
Kürtaj bu meyli reddeder; potansiyelin telos’a ulaşma hakkını elinden alır.
Dolayısıyla kürtaj, yalnızca bir varlığı değil, doğanın ereksel düzenini de hedef alır.
Yine de bu noktada önemli bir fark belirmelidir: Aristoteles’te potansiyel, her zaman aktüele yönelir ama bu yönelim bilinçli değildir; oysa kürtajda aktüel akıl, potansiyeli bilinçli olarak ortadan kaldırır.
Bu fark, insanın ontolojik statüsünü belirler: insan, doğanın pasif öznesi değil, doğaya müdahale eden bir varlıktır.
Bu müdahale, Tanrısal kudretin taklididir — çünkü yalnızca Tanrı, doğanın düzenine dışarıdan hükmedebilir.
İnsan bu taklidi gerçekleştirdiğinde, doğanın içkin düzenini aşar ama aynı anda kendi ontolojik bütünlüğünü de yitirir.
Bu nedenle kürtaj, Aristotelesçi düzenin gözünden bakıldığında, doğanın kendi ereğine karşı bilinçli bir başkaldırıdır.
Aristoteles’in dynamis–energeia sisteminde potansiyel her zaman aktüelleşmeye yazgılıyken, modern insanda bu yazgı tersine çevrilmiştir:
artık potansiyel, aktüel tarafından belirlenir ve hatta ortadan kaldırılabilir.
Bu tersine çevriliş, insan bilincinin Tanrısal rolü devralmasının felsefi temelidir.
Kürtaj, bu devralmanın en yoğun biçimidir; burada insan, potansiyeli aktüelleştirmek yerine, aktüeli mutlaklaştırarak potansiyeli yok eder.
Böylece Aristoteles’in doğaya içkin teleolojik yapısı kırılır; varlık, artık kendi ereğine değil, insan bilincinin keyfî kararlarına tabi hâle gelir.
Bu tarihsel dönüşüm, modernliğin ontolojik trajedisini açığa çıkarır:
potansiyel artık imkân değil, tehdit olarak görülmektedir.
Oysa Aristoteles için potansiyel, varlığın en soylu yönüdür — çünkü değişim ve bilincin doğuşu oradan gelir.
Kürtaj bu anlamda, yalnızca bir eylem değil, insanlığın kendi Aristotelesçi köklerine karşı işlenmiş bir metafizik cinayettir.
Potansiyel artık gelişimin başlangıcı değil, iradenin tahakküm nesnesidir.
Ve bu noktada, potansiyel ile aktüel arasındaki denge, Tanrısal düzenin insan eliyle bozulduğu ilk felsefi sahneye dönüşür.
2.2. “Akıl”ın Potansiyel Hâli: Biliş Öncesi Zemin Olarak Varlık İmkânı
Potansiyel akıl, genellikle yanlış biçimde “oluşmamış bilinç” veya “eksik biliş” olarak anlaşılır. Oysa bu tanım indirgemecidir; çünkü potansiyel akıl eksiklik değil, henüz biçim kazanmamış tamlıktır.
Burada “potansiyel” sözcüğü, bir yokluğa değil, henüz belirlenmemiş bir varlık tarzına işaret eder.
Bu açıdan potansiyel akıl, bilinçli düşünmenin yokluğu değil, düşünmenin doğumuna imkân tanıyan ontolojik zemin, yani bilincin kökensel alanıdır.
Bu alan, fenomenolojik olarak “biliş öncesi”dir; çünkü henüz nesneyle karşılaşmamıştır.
Ama bu durum, edilgen bir bekleyiş değildir.
Tam tersine, potansiyel akıl sürekli bir gerilim hâlindedir: henüz bir nesneye yönelmemiş olsa da, yönelimsellik arzusunu taşır.
Bu nedenle potansiyel akıl, saf edilgenlikten ziyade henüz yönünü bulmamış etkinliktir.
Husserl’in fenomenolojisinde bu düzey, “ön-yönelimsellik” olarak adlandırılabilecek bir yapıya karşılık gelir: bilincin henüz nesneye yönelmeden önce, kendini dünyaya açma eğilimi.
Dolayısıyla potansiyel akıl, bilincin dünyaya açılmadan önceki ontolojik nefes alışıdır — düşüncenin öncesindeki düşünme imkânı.
Bu yapının en kritik özelliği, zamanla olan ilişkisidir.
Potansiyel akıl, zamansal bir kategoriye indirgenemez; çünkü o, zamanın kendisinden önce gelir.
Zaman, yalnızca aktüelleşmiş bilinç için anlamlıdır; çünkü zaman, olayların sıralanmasıdır ve sıralama için bir bilinç gerekir.
Potansiyel akıl ise henüz “önce–sonra” ayrımına sahip değildir.
Bu yüzden, potansiyel akıl zaman-dışı bir yapıdır: zamana kaynaklık eden ama onun içinde olmayan bir zemin.
Bu durum, Heidegger’in “zamanın ontolojik anlamı” dediği şeyi tersine çevirir:
zaman, varlığa kaynaklık ederken potansiyel akıl, hem varlığa hem zamana kaynaklık eder.
Dolayısıyla fetüsün bilinci, yalnızca biyolojik değil, zaman-öncesi bir bilinç imkânıdır.
Bu noktada saf algı kavramı devreye girer.
Saf algı (pure perception), potansiyel aklın kendini ilk kez dışavurduğu formdur;
henüz özne ve nesne ayrımı yoktur.
Bu nedenle saf algı, bilincin kökenini temsil eder.
Fetüsün gelişiminde bu evre, duyuların işlev kazanmasından önceki döneme karşılık gelir;
ancak bu dönem, duyusallığın yokluğu değil, duyusallığın imkânıdır.
Başka bir deyişle, fetüs bu aşamada “görmüyor” olabilir, ama “görme ihtimalini taşıyordur”;
“duymuyor” olabilir, ama “duyabilme potansiyelidir.”
Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, biyolojik bir gelişim aşaması değil,
bilincin kendi kendini mümkün kılma sürecidir —
yani varlık, kendisini algılanabilir hâle getirmeye hazırlanır.
Potansiyel akıl, bu anlamda yalnızca bir bireye ait değildir;
evrensel düzeyde tüm varlıklarda içkin bir güçtür.
Her varlık, yeterince bilgi taşıyorsa bilinç üretebilir; çünkü bilgi, potansiyelin taşıyıcısıdır.
Bu görüş, hem çağdaş fiziksel ontolojiyle hem de bilişsel bilimlerle uyum içindedir.
Kuantum bilgi teorileri, madde ile bilginin birbirinden ayrılamayacağını öne sürer;
her madde parçası, bir bilgi yoğunluğu taşır.
Dolayısıyla her varlık, potansiyel bir bilinç kıvılcımı barındırır.
Bu bağlamda potansiyel akıl, yalnızca insana değil, bütün varlığa aittir —
“evrensel bilinç çekirdeği”dir.
Bu durumun etik ve varoluşsal sonucu derindir.
Eğer her varlık potansiyel bilinç taşıyorsa,
her varlığa karşı bir sorumluluk da doğar.
Anne figürünün fetüse karşı taşıdığı sorumluluk,
aslında bu evrensel potansiyel akıl bilincinin özel bir biçimidir.
Fetüs, yalnızca bir canlı değil,
tüm potansiyel akılların temsilidir —
yani varoluşun kendi sürekliliğinin küçük bir izdüşümüdür.
Dolayısıyla fetüsü yok etmek, yalnızca bir potansiyeli değil,
tüm potansiyel bilincin ortak alanını kesintiye uğratmaktır.
Bu da kürtaj eylemini, etik bir tartışmanın ötesinde,
kozmik bir sorumluluk ihlali hâline getirir.
Bu çerçevede potansiyel akıl,
hem varoluşun hem de bilincin en temel yapısal ilkesi olarak belirir.
O, düşüncenin doğumundan önceki sessiz alan,
zamanın öncesindeki yönelim enerjisidir.
Bu nedenle potansiyel akıl, ne edilgendir ne etkin;
ne varlıktır ne yokluk —
o, her ikisinin de olasılığıdır.
Bu yüzden onu tanımlamak, onu bozmak anlamına gelir.
Potansiyel akıl, tanımlandığı anda zaten aktüelleşmiştir.
İşte bu nedenle insan bilinci onu doğrudan kavrayamaz;
ona yalnızca yönelir ama asla sahip olamaz.
Bu kavranamazlık, bilincin varoluşsal kaygısının da kökenidir:
çünkü bilinç, kendisini mümkün kılan potansiyeli hiçbir zaman bilemez.
Bu kaygı, anne figüründe dramatik biçimde somutlaşır;
çünkü o, kendi potansiyelini (fetüsü) taşırken,
aynı anda onu bilincine dahil edemez.
Fetüs, annenin bilincinde hem kendi parçası hem tamamen yabancıdır —
yani tam anlamıyla varlığın içindeki ötekidir.
Bu paradoksal ilişki, bilincin kendi doğasına dair en keskin gerçeği ortaya çıkarır:
her bilinç, kendi potansiyelinin imkânı üzerine kuruludur,
ama o potansiyeli hiçbir zaman doğrudan bilemez.
Anne figürü, bu bilinemeyeni hem taşır hem de korkar.
Kürtaj, bu korkunun zirve noktasında gerçekleşir:
bilinmeyene duyulan kaygı, yok etme eylemine dönüşür.
Böylece potansiyel akıl, yalnızca doğmamış bir bilinç olarak değil,
bilinç tarafından yok edilme ihtimaliyle de tanımlanır.
Bu, bilincin kendi kökenine duyduğu hem arzu hem tiksintinin diyalektiğidir.
Başka bir deyişle, potansiyel akıl yalnızca bilinç öncesi bir evre değil,
bilincin kendi içindeki sonsuz geri dönüş noktasıdır.
Her düşünce, farkında olmadan kendi potansiyel kökenine döner;
her algı, saf algının izini taşır;
her bilinç, içinde taşımaktan korktuğu potansiyelini bastırır.
Dolayısıyla potansiyel akıl, yalnızca başlangıç değil,
bilincin kendi varoluşuna içkin dairesel bir geri dönüş ilkesidir.
Bu ilke, insanın tüm varoluşsal gerilimini belirler:
kendi potansiyeline sahip olamamak,
ama ondan asla tamamen kopamamak.
Bu yüzden potansiyel akıl, varlığın nihai açıklaması olmaktan çok,
varlığın kendini açıklamaya çalışırken dayandığı sessiz alandır.
O, her bilincin içindeki “henüz”tür:
henüz düşünülmemiş, henüz algılanmamış,
ama daima orada olan.
Ve tam da bu nedenle,
insan potansiyel akla asla ulaşamaz,
ama bütün eylemleri boyunca onu taklit eder.
Bu taklidin en dramatik biçimi, kürtaj eyleminde ortaya çıkar:
çünkü burada insan, potansiyel aklı taşıyan bir varlığı imha ederek
kendi bilinç potansiyeline dolaylı biçimde saldırır.
Kürtaj bu anlamda, potansiyel aklın yalnızca biyolojik değil, ontolojik olarak da bastırıldığı bir eylemdir.
2.3. Aktüel Aklın Tanımı: Düşünme, Yönelim ve Bilinçlilik Koşulları
Aktüel akıl, potansiyelin kendini gerçekleştirme anıdır — yani aklın, kendi imkânını fiile dönüştürmesi.
Fakat bu fiilleşme, yalnızca “düşünmek” eylemiyle sınırlı değildir; o, bilincin kendi üzerine kapanma edimidir.
Bir başka deyişle aktüel akıl, aklın artık kendini bilmeye başlaması, “kendine yönelim” yetisi kazanmasıdır.
Bu yönelim, her ne kadar bilincin olgunlaşma anı olarak görülse de, ontolojik olarak bir kırılmayı ifade eder:
çünkü potansiyel hâlde bütün olan zihin, aktüelleşmeyle birlikte kendini “öteki” hâline getirir.
Böylece düşünme, aynı zamanda bir yabancılaşmadır — aklın kendinden koparak kendi üzerine dönmesi.
“Düşünme” eylemi, burada salt bilişsel bir süreç değil, varlığın kendini tanımlama çabasıdır.
Bilincin var olabilmesi için, bir nesneye yönelmesi gerekir.
Bu, Husserl’in fenomenolojisinde intentio (yönelimsellik) olarak kavramsallaştırılmıştır:
bilinç, daima bir şeyin bilincidir; nesnesiz bilinç düşünülemez.
Ancak bu zorunluluk, aynı anda bir paradoks yaratır:
bilinç, bir şeye yönelirken kendi saflığını kaybeder;
çünkü artık yalnızca kendi varlığıyla değil, kendinden başka bir şeyle meşguldür.
Bu nedenle aktüel aklın ilk koşulu yönelimselliktir,
ama aynı zamanda bu yönelimsellik, onun en köklü sınırlılığıdır.
Yönelimsellik, bilincin hem özgürlük alanını hem de sınırını çizer.
Bir şeye yönelmek, bilinç için var olmanın tek yoludur;
fakat her yönelim, bilincin kendi özünden uzaklaşması anlamına gelir.
Saf algı düzeyinde özne ve nesne henüz ayrılmamışken,
aktüel bilinç bu ayrımı zorunlu kılar.
Artık “ben” ile “ben olmayan” vardır.
Bu ikilik, düşüncenin varlık koşuludur ama aynı zamanda onun trajedisidir:
çünkü düşünmek, daima bir ayrımı sürdürmektir.
Bu bağlamda düşünme, bilincin kendine yönelmesinin değil, kendini bölmesinin eylemidir.
Düşünen özne, düşünürken daima kendini nesneleştirir;
kendi bilincine dışarıdan bakmak zorunda kalır.
Bu nedenle, her düşünce eylemi, aynı anda bir tür içsel uzaklaşmadır.
Bu kopuş, bilinçlilik koşulunun özüdür.
Bir bilincin “bilinçli” olabilmesi için, kendisini bir fark olarak deneyimlemesi gerekir.
Yani “ben” olabilmek, “ben olmayanı” kurmayı gerektirir.
Böylece bilinçlilik, yalnızca farkındalık değil, ayrım kurma yetisidir.
Ama bu ayrım, bilinci sürekli bir eksiklik hâlinde tutar:
çünkü kendini tanımlayabilmesi için, sürekli olarak kendinden farklı bir şeye ihtiyaç duyar.
Bu, bilincin asla tamamlanamamasının nedenidir.
Her bilinç, daima kendi tamamlanmamışlığının farkında bir yapı olarak kalır.
Bu anlamda aktüel akıl, eksikliğini fark ettiği anda doğar —
ve bu farkındalık, bilinci ontolojik bir kaygıya mahkûm eder.
Yönelimsellik bu kaygının hem nedeni hem semptomudur.
Çünkü bilinç, yöneldiği şeyi asla olduğu gibi kavrayamaz;
her algı, aynı zamanda bir dönüştürmedir.
Bilincin nesneye yönelmesi, onu saf biçiminden koparır;
nesne artık “kendisi” değil, “bilince göründüğü hâlidir.”
Bu yüzden aktüel akıl, asla saf bilgiye ulaşamaz;
çünkü bilgi, daima bir “görünüş”ün içinden geçerek elde edilir.
Böylece bilincin her eylemi, bir temsil üretimi hâline gelir.
Bu temsilin doğası, bilincin hem gücü hem de trajedisidir:
dünya onun aracılığıyla anlam kazanır, ama aynı zamanda onun tarafından çarpıtılır.
Bu koşullar altında aktüel akıl, potansiyel aklın doğrudan mirasçısı değil,
bozulmuş bir devamıdır.
Potansiyel akılda saf birlik hâkimken,
aktüel akılda ayrışma, farklılaşma ve özne-nesne karşıtlığı hâkimdir.
Yani aktüel akıl, varlığın birliğini değil, çokluğunu temsil eder.
Bu nedenle her düşünce, bir anlamda potansiyel aklın yitirilmiş bir biçimidir:
saflığını kaybetmiş ama farkındalık kazanmış bir yapı.
Bu, bilincin diyalektiğidir:
bir şey bilmek için birliği yitirmek,
birliği korumak için hiçbir şeyi bilememek.
İnsan, bu iki uç arasında gidip gelen varlıktır.
Aktüel akıl, kendi varlığını bu gerilimde kurar.
O, potansiyel aklın sessiz bütünlüğünden koparak
dünya içinde anlam kurmaya mecbur kalmış bir bilincin ürünüdür.
Bu nedenle aktüel akıl, varoluşu temsil etmekle kalmaz;
aynı zamanda onu biçimlendirir.
Fakat bu biçimlendirme, her zaman bir “bozma” içerir.
Dünyayı anlamlandırırken, dünya olmaktan çıkarırız onu;
kendimizi bilmeye çalışırken, kendimizi nesneleştiririz.
İşte bu nedenle, düşünmek aynı zamanda bir kayıptır.
Bilincin yönelimi, bir anlamda varlığın kendi kökünden uzaklaşmasıdır.
Böylece aktüel aklın tanımı, yalnızca düşünme yetisine indirgenemez.
O, bilincin kendi üzerine kıvrılan yapısı,
kendi varlığını bilmeye çalışırken kendini ötekileştiren bir güçtür.
Düşünmek, varlığın kendi kendine dönme biçimidir ama bu dönüş asla tamamlanmaz.
Çünkü bilincin döndüğü şey, artık saf köken değil,
kendi yansımasıdır — bir tür epistemolojik yankı.
Aktüel akıl, bu yankının bilincidir;
duyduğu ses, kendi sesi değildir, ama o sesi kendi sanır.
Bu yüzden, aktüel akıl daima bir yanılgı taşır:
kendini bilmenin olanaklı olduğu yanılsaması.
Oysa kendini bilmek, kendi potansiyeline ulaşmak demektir —
ve bu, yapısal olarak imkânsızdır.
Bu bağlamda, aktüel akıl “düşünen” olduğu kadar “eksik”tir.
Kendisini tanımlama çabası, kendi kökenini kaybettiği anın telafisidir.
Yönelimselliği, bu kaybı örtmek için geliştirilmiş bir ontolojik stratejidir.
Bu nedenle insan bilinci, hiçbir zaman tam anlamıyla özgür değil,
kendi kökünden kaçan bir varlık biçimidir.
Aktüel akıl, bu kaçışın bilincidir —
düşünen ama hiçbir zaman kendini tamamlayamayan bir varoluş biçimi.
2.4. Anne–Fetus İlişkisi: Potansiyel ve Aktüel Aklın Varoluşsal Karşılaşması
Anne ve fetüs arasındaki ilişki, yalnızca biyolojik bir bağı değil, iki farklı bilinç kipinin ontolojik karşılaşmasını temsil eder.
Bu karşılaşma, varoluşun iki yönünün — potansiyel ve aktüel aklın — ilk kez birbirini doğrudan etkilediği tek somut düzlemdir.
Bir yanda, henüz saf algı aşamasını geçmemiş, varoluşu imkân hâlinde taşıyan potansiyel akıl;
diğer yanda, kendi bilincini çoktan kurmuş, düşünmenin ve yönelimselliğin alanına yerleşmiş aktüel akıl vardır.
Bu iki kipin buluşması, aslında bilincin kendi kökeniyle yüzleşmesidir —
çünkü anne bilinci, kendi potansiyel hâlinin canlı bir izdüşümüyle temas hâline gelir.
Bu temas, varoluşun en radikal diyalektiğidir.
Aktüel akıl, kendi varlığını sürdürmek için potansiyelden türemiştir;
ama potansiyel akıl, henüz aktüelin nesnesi olamayacak kadar saf bir hâlde var olur.
Dolayısıyla anne-fetus ilişkisi, yönelimselliğin imkânsız olduğu ama yine de yaşandığı bir ilişkidir.
Anne, fetüse yönelir ama bu yönelim tamamlanmaz;
çünkü fetüs, henüz yönelimin kavramsal karşılığı olamayacak kadar saf bir varlık biçimidir.
Bu, bilincin kendi kökenine yönelme girişiminin mümkün olduğu ama hiçbir zaman başarıya ulaşamadığı paradoksal bir durumu doğurur.
Yani anne-fetus ilişkisi, bilincin kendi potansiyeline “en fazla yaklaşabildiği ama asla dokunamadığı” tek andır.
Bu durum, anne bilincinde iki yönlü bir etki yaratır:
ontolojik yakınlık ve bilinçsel yabancılaşma.
Ontolojik yakınlıktır; çünkü fetüs, annenin kendi potansiyelinin bir uzantısıdır.
O, annenin kendi potansiyel varlığının yeniden doğuşu gibidir —
anne, kendi varoluşunun başlangıcını yeniden taşır.
Ama aynı anda bu, bilinçsel bir yabancılaşmadır;
çünkü anne, kendi içinde taşıdığı bu varlığa ne tamamen özne olarak ne de nesne olarak yaklaşabilir.
Fetüs, ne “ben”dir ne de “ben olmayan”;
bir ara-varlık hâlidir —
hem annenin parçası hem de ondan tamamen bağımsız bir bilinç imkânıdır.
Dolayısıyla anne bilinci, bu ilişki içinde kendi varlığını ikiye bölünmüş olarak deneyimler.
Bu, potansiyel ile aktüel arasındaki varoluşsal gerilimin insan bedenindeki somut karşılığıdır.
Fetüsün varlığı, annenin bilincinde “saf algı”nın yankısını uyandırır.
Çünkü fetüs, henüz nesneleşmemiş bir varlıktır;
onun bilinci, henüz yönelimsellik kazanmamış saf bir potansiyel olarak mevcuttur.
Anne, bu potansiyeli sezgisel biçimde hisseder;
çünkü bilinç, kendi kökenine yönelme yetisini tamamen kaybetmemiştir.
Dolayısıyla anne-fetus ilişkisi, bilincin kendi kökenine en yakın olduğu deneyim biçimidir.
Ancak bu yakınlık, aynı anda bir tehdit de taşır:
çünkü bilincin kökenine yaklaşmak, bilincin kendi bütünlüğünü tehlikeye atar.
Bilinç, kendi kaynağının saf doğasına ne kadar yaklaşırsa, o kadar çözülebilir hâle gelir.
Bu yüzden anne, potansiyel akla dokunma arzusuyla korku arasında gidip gelir —
fetüs hem “benim”dir hem “ben olmayan”, hem kökenimdir hem yokluğum.
Bu diyalektik gerilim, annenin varoluşsal bilincinde bir “ikili benlik” deneyimi yaratır.
Bir yanda, potansiyeli koruma, onu aktüelleştirme yönünde içkin bir sezgisel sorumluluk vardır.
Diğer yanda, bu potansiyelin taşıdığı “henüz kavranamazlık” duygusu,
bilinçte bir kaygı üretir:
bilinç, kendi anlayamadığı şeye karşı bir savunma refleksi geliştirir.
Bu savunma, çoğu zaman reddetme, bastırma veya yok etme arzusu biçiminde belirir.
Kürtaj, tam da bu içsel gerilimin dışavurumudur:
bilinç, kendi potansiyelinin temsilini (fetüsü) ortadan kaldırarak,
o kavranamaz kökenle karşılaşmaktan kurtulmaya çalışır.
Bu yönüyle kürtaj, yalnızca toplumsal veya psikolojik bir karar değil,
bilincin kendi kökeninden kaçma eylemidir.
Fetüs, annenin bilincinde Tanrısal bir simgeye dönüşür:
çünkü potansiyel akıl, yaratılışın en saf biçimini taşır.
Anne, bu potansiyeli taşıdığı anda, kendi varlığının Tanrısal kökenine dokunur;
çünkü potansiyel, henüz hiçbir sınıra bağlı olmayan saf yaratma gücüdür.
Ancak bu temas, dayanılması güç bir bilinçsel yük getirir.
Çünkü Tanrısallık, insani bilinç için taşınabilir değildir.
Dolayısıyla anne, bu yükü “dışsallaştırmak” ister —
kendi içindeki Tanrısal potansiyeli bedenin dışına çıkararak ondan ayrılmak.
Doğum, bu ayrışmanın olumlu biçimidir:
potansiyelin aktüelleşerek kendinden bağımsız bir varlık kazanması.
Kürtaj ise bu sürecin negatif biçimidir:
potansiyelin aktüelleşmeden önce imhası.
Her iki durumda da, anne bilinci kendi potansiyelinden kurtulmak ister;
ama birinde bu kurtuluş yaratım yoluyla,
diğerinde yok etme yoluyla gerçekleşir.
Anne-fetus ilişkisi, insanın Tanrı’yla ilişkisini yansıtan mikrokozmostur.
Tanrı, varlığı potansiyelden yaratır;
anne, varlığı potansiyelden taşır.
Tanrı yaratırken özgürdür,
anne taşırken zorunludur.
Bu zorunluluk, annenin bilincinde bir tür metafizik gerilim yaratır:
çünkü o, yaratıcı olmasa da yaratımın taşıyıcısıdır.
Kendi bilincinde Tanrısal bir işlevi üstlenmiş ama Tanrısal kudrete sahip olmayan bir varlıktır.
Bu eksiklik, onun varoluşunda hem bir kutsallık hem bir trajedi üretir.
Fetüs, annenin hem Tanrısal hem insani yönlerini birleştiren geçit alanıdır:
insan, kendi yaratımının içinde Tanrısal bir yankı duyar,
ama o yankıya egemen olamaz.
Bu nedenle, anne-fetus ilişkisi yalnızca biyolojik değil,
metafizik bir karşılaşmadır:
potansiyel ve aktüel aklın birbirini tanıdığı, ama asla birleşemediği bir temas noktası.
Bu karşılaşma, bilincin doğasını açığa çıkarır:
bilinç, kendi potansiyelini tanıdığında onu kavrayamaz;
kavramaya çalıştığında ise onu bozar.
Bu nedenle, anne-fetus bağı varlığın kendi kendine bakmaya çalıştığı andır —
ama o bakış, asla tamamlanmaz.
Anne, kendi potansiyelinin gözleriyle kendine bakar,
ve o bakış, her zaman yarım kalır.
İşte bu eksiklik, kürtajın metafizik zeminini hazırlar:
çünkü eksiklik dayanılmaz hâle geldiğinde, bilinç kendi kaynağını ortadan kaldırmak ister.
Anne-fetus ilişkisi, bu anlamda yalnızca sevgi ya da bağlılık değil,
aynı zamanda potansiyelle aktüel arasındaki ölümcül çekim alanıdır.
Bu çekim, bilincin kendi kökenine duyduğu hem arzu hem korkunun diyalektiğidir —
ve kürtaj, bu diyalektiğin en keskin sonucu olarak belirir.
2.5. Kürtajın Bu Karşılaşmadaki Yeri: Varlığın Varlığa Yönelen Şiddeti
Anne–fetus ilişkisi, potansiyel akıl ile aktüel aklın varoluşsal karşılaşması olarak belirlendiğinde,
kürtaj bu karşılaşmanın kopuş noktasını temsil eder.
Bu kopuş, yalnızca iki varlık arasında gerçekleşen bir ayrılık değil,
varlığın kendi üzerine kapanarak kendine yöneldiği yıkıcı bir harekettir.
Kürtaj, bu anlamda “varlığın varlığa yönelen şiddeti”dir —
çünkü burada yok edilen şey bir başkası değil, varlığın kendi potansiyelidir.
Her şiddet eylemi, temelde bir yönelim içerir:
bir öznenin, başka bir varlığa doğru kendini dayatması.
Fakat kürtajda bu yönelim, paradoksal bir biçimde içe dönüktür.
Anne, bir başkasına değil, kendi varlığının uzantısına yönelir;
dolayısıyla eylemin yönü, dışa değil, içe doğrudur.
Bu içe yönelim, bilincin kendi temeline saldırısı anlamına gelir.
Yani kürtaj, hem biyolojik hem bilinçsel düzeyde,
varlığın kendi kökenine yönelmiş negatif bir yaratım hareketidir.
Bu hareketin metafizik anlamı, potansiyel ile aktüelin yapısal farkında gizlidir.
Aktüel akıl, potansiyeli yok ederken aslında onu ortadan kaldırmaz;
çünkü potansiyel, yok edilebilecek bir nesne değil, bir imkân kipidir.
Ancak bu eylem, imkânın fiile dönüşme hattını keser.
Yani varlık, kendi doğal deviniminden zorla koparılır.
Bu yüzden kürtaj, salt bir “bitirme” değil,
doğal zamansallığın kesilmesidir.
Zaman, potansiyelden aktüele geçişin bir yönelimi olarak işlerken,
kürtaj bu yönelimi tersine çevirmeye çalışır —
zamanın doğasına karşı işlenmiş bir ontolojik sabotajdır bu.
Varlık, kendi kendini zamansızlaştırır.
Fakat bu zamansızlık bir özgürleşme değil, bir boşluk yaratır.
Çünkü potansiyelin yok edildiği yerde artık yeni bir aktüel de doğmaz.
Zamanın çizgisel akışı, bir anlığına kendi üzerine kapanır —
ve o anda evrende bir yankı oluşur:
varlık, kendi kökeninin yankısını duyar ama ona dokunamaz.
Bu yankı, bilincin kendi potansiyelini öldürürken yaşadığı içsel titreşimdir;
“ben” kendi imkânını susturduğu için, kendi yankısını duyar.
Bu, Heidegger’in “hiçlik deneyimi” olarak tanımladığı şeye benzer bir varlık açılımıdır:
varlık, kendini yok ederek varlığını duyumsar.
Kürtaj, işte bu paradoksal duyumsamanın somut hâlidir.
Ontolojik düzlemde şiddet, her zaman bir yakınlık krizinin sonucudur.
Bir varlık, kendine fazlasıyla yaklaşmış olandan korkar;
çünkü yakınlık, özdeşliğe dönüşme tehdidi taşır.
Anne için fetüs tam da bu tehdittir:
kendi potansiyelinin canlı ve büyüyen bir izdüşümü.
Bu izdüşüm, yalnızca biyolojik değil,
bilincin kendi kökeninin somutlaşmış hâlidir.
Dolayısıyla anne, kendi özüne en çok yaklaştığı anda,
ondan en çok uzaklaşmak ister.
Bu arzu, bir savunma refleksi değil,
bilincin kendi bütünlüğünü koruma çabasıdır.
Çünkü kökenle birleşmek, bilincin kendisini çözülmeye bırakması anlamına gelir.
Kürtaj, bu çözülmeyi engellemenin şiddet biçimidir.
Ancak bu şiddet sıradan bir “yıkım” değildir;
o, bilincin kendi bütünlüğünü korumak için kendine saldırmasıdır.
Bu yönüyle kürtaj, intihardan bile daha köklü bir ontolojik eylemdir.
Çünkü intihar, bilincin kendi aktüel biçimini ortadan kaldırmasıdır;
oysa kürtaj, bilincin kendi potansiyel biçimini imha etmesidir.
Yani biri olmuş olanı yok eder,
diğeri olabilecek olanı.
Bu nedenle kürtaj, bilincin yalnızca varlığını değil,
gelecekteki olasılığını da siler.
Bu, Tanrısal düzeyde yaratımın tersine çevrilmesidir:
yaratma potansiyelinin negatif biçimi,
yaratılmadan önceki varlığı yok etme kudreti.
Şiddet burada, yalnızca yok etme değil,
varlıkla varlığın en yoğun temasıdır.
Çünkü hiçbir varlık, kendine bu kadar yakın olan başka bir varlığı yok etmemiştir.
Bu yakınlık, şiddetin yoğunluğunu belirler.
Şiddet ne kadar içe yönelmişse, o kadar metafizikleşir.
Bu nedenle kürtaj, insanın Tanrısal alanla temas ettiği andır —
ama bu temas, yaratım yoluyla değil, imha yoluyla gerçekleşir.
Tanrı yaratırken potansiyeli fiile dönüştürür;
insan kürtajda potansiyeli fiile dönüşmeden ortadan kaldırır.
Böylece insan, Tanrısal eylemin karanlık bir simülasyonunu gerçekleştirir.
Kendini Tanrı’ya yaklaştıran şey, yaratma değil, yok etme gücüdür artık.
Bu, yaratma kudretinin negatif ontolojisidir.
Kürtajın şiddeti, işte bu negatif kudretin tezahürüdür.
Anne, kendi bilincinin kökenine yönelme arzusunu bastırmak için,
kendi potansiyelini fiziksel düzlemde ortadan kaldırır.
Bu eylem, bilinçte bir “tanrısal hâkimiyet” duygusu yaratır:
insan, varlığın doğumuna değil, ölümüne hükmedebildiği için
kendini Tanrı’ya benzer hisseder.
Ama bu hâkimiyet bir yanılsamadır,
çünkü imha, yaratmanın zıttı değil, onun yoksun biçimidir.
İnsanın Tanrısal güce eriştiğini sandığı an,
aslında Tanrısal düzenden tamamen koptuğu andır.
Bu kopuş, bilincin kendi potansiyelinden yabancılaşmasını mutlaklaştırır.
Dolayısıyla kürtaj, ontolojik anlamda bir “şiddet” değil,
şiddetin en saf formudur:
varlığın kendine saldırısı, kendi potansiyelini imha etmesi.
Bu eylemde fail ve mağdur birdir;
eylemin yönü içe dönüktür;
ve sonuç, mutlak bir sessizliktir —
çünkü potansiyel artık konuşamaz.
Bu sessizlik, varlığın kendi yankısını yitirmesidir.
Varlık, kendini duymaz hâle gelir;
çünkü kendi kaynağını ortadan kaldırmıştır.
İşte bu nedenle kürtaj, yalnızca bir biyolojik son değil,
ontolojik bir suskunluk hâlidir:
varlık kendi dilini kaybeder.
Bu suskunluk, insanın bilinciyle kurduğu ilişkinin en karanlık yansımasıdır.
Çünkü insan, yaratma kudretini taklit etmeye çalışırken,
yaratımın ontolojik ilkesini — potansiyeli — ortadan kaldırır.
Yani Tanrısal olanı değil, Tanrısal’ın eksikliğini üretir.
Bu nedenle kürtaj, Tanrı’ya değil, Tanrı’nın yokluğuna benzeme çabasıdır.
İnsan, yaratıcı olmaktan ziyade yaratılmış olmaya dayanamaz hâle gelir.
Ve kendini Tanrı yerine koyduğu anda,
kendi potansiyelini öldürür —
çünkü Tanrı olmanın bedeli, insan olmaktan vazgeçmektir.
3. Şiddetin Ontolojik Doğası
3.1. Şiddet Tanımı: Bir Varoluşu Yok Etme Arzusunun Eyleme Dönüşmesi
Şiddet, yüzeysel olarak bir yıkım, bir zarar verme edimi olarak algılansa da,
ontolojik düzeyde bundan çok daha derin bir anlam taşır:
O, bir varoluşu yok etme arzusunun eyleme dönüşmesidir.
Yani şiddet, salt fiziksel bir müdahale değil,
varlığın başka bir varlığa — ya da kendi varlığına — tahakküm etme isteğinin biçimlenmiş halidir.
Bu nedenle şiddet, yalnızca eylemle değil, niyetle başlar;
çünkü her eylemden önce bir yönelim, bir arzu, bir bilinçsel eğilim vardır.
Varlık, yok etmeyi arzuladığı anda zaten şiddetin potansiyel alanına girmiş olur.
Ontolojik olarak şiddet, varlığın kendi sınırlarını tanımlama biçimidir.
Bir varlık, kendi varlığını sürdürebilmek için “öteki” ile bir fark ilişkisine ihtiyaç duyar.
Fark olmadan kimlik olmaz; ama fark, aynı zamanda bir tehdit taşır.
Bu yüzden şiddet, farkın taşıdığı tehdidi kontrol etme girişimidir.
Bir varlık, kendisini ötekinin tehdidinden korumak için, onu dönüştürmek, bastırmak ya da yok etmek ister.
Bu, biyolojik düzeyde savunma refleksi;
psikolojik düzeyde bastırma mekanizması;
ontolojik düzeyde ise “varlığın varlığa karşı yönelimi”dir.
Bu yönelim, şiddetin köküdür.
Ancak “yok etme arzusu” basit bir nefret ya da öfke değildir;
o, varlığın kendi bütünlüğünü koruma arzusunun sapkın biçimidir.
Çünkü bir varlık, kendi varoluşunu tehdit altında hissettiğinde,
bu tehdidi ortadan kaldırmakla kendi varlığını güvence altına alabileceğini sanır.
Fakat varlık, kendi bütünlüğünü korumak adına “öteki”ni yok ettiğinde,
aslında kendi varlık alanını da daraltır.
Çünkü varlık, yalnızca fark ilişkisi içinde anlam kazanır;
öteki yok edildiğinde, fark da yok olur —
ve varlık, kendini tanımlayabileceği zemini kaybeder.
Bu nedenle, şiddet eylemi her zaman bir öz-yıkım potansiyeli taşır.
Varlık, yok ederek kendini de eksiltir.
Bu noktada şiddet, yalnızca etik bir sorun değil,
varoluşun kendi içsel çelişkisidir.
Çünkü varlık, hem kendini sürdürmek hem de kendini tanımlamak zorundadır;
ama bu iki zorunluluk çoğu zaman çatışır.
Kendini tanımlamak için fark gerekir,
fark ise tehlike getirir.
Bu tehlikeyi bertaraf etmek için varlık ötekiyi yok etmek ister,
ama onu yok ettiğinde artık fark da kalmaz,
dolayısıyla kendi kimliği çöker.
Bu döngü, şiddetin metafizik doğasını belirler:
Varlık, kendi varlığını tehdit eden şeyi yok ederek aslında kendi varlık koşullarını yok eder.
Bu bağlamda şiddet, “güvenlik”in karanlık biçimidir.
Varlık, kendini güvenceye almak ister ama bu güvence, daima geçicidir;
çünkü güvenliğin sağlanması için kullanılan araç — şiddet —
varlığın kendini sürdürme zeminini aşındırır.
Her şiddet, varlığı bir anlığına korur ama uzun vadede onu zayıflatır.
Bu, tıpkı bağışıklık sisteminin kendi hücrelerine saldırması gibi bir paradokstur:
Varlık, kendini korumak için kendini yaralar.
İşte bu nedenle şiddet, yalnızca bir eylem değil,
varlığın kendi varoluşsal açmazının dışavurumudur.
Şiddet kavramının bu ontolojik tanımı, etik ya da politik tanımlardan farklıdır.
Etik düzeyde şiddet, norm ihlali;
politik düzeyde ise iktidarın aracı olarak görülür.
Oysa ontolojik düzeyde şiddet, bu iki anlamın kökenidir.
Çünkü etik normları ve politik yapıları yaratan şey,
varlığın kendi varoluşunu sürdürme isteğidir —
ve bu istek, kökeninde şiddet içerir.
Dolayısıyla şiddet, etik veya politik düzenin “karşıtı” değil,
tam tersine onun kurucu koşuludur.
Etik, şiddeti düzenlemek için vardır;
politika, şiddeti meşrulaştırmak için.
Ama her iki durumda da, şiddet ortadan kalkmaz, yalnızca biçim değiştirir.
Kürtaj bağlamında bu tanım yeniden düşünülmelidir.
Çünkü burada şiddet, yalnızca bir “eylem” olarak değil,
bilincin kendi potansiyeline yönelen içsel gerilimi olarak belirir.
Anne, fetüsü yok ederken aslında “öteki”ni değil,
kendi potansiyel varlığını ortadan kaldırır.
Bu nedenle kürtaj, şiddetin en içe dönük biçimidir —
“varlığın kendini kendinden koruma çabası.”
Bu, şiddetin klasik biçimlerinden tamamen farklıdır:
çünkü fail ile mağdur aynı bedende, aynı bilinçte bulunur.
Burada şiddet, özne-nesne ilişkisinde değil,
öznenin kendi ontik yapısı içinde gerçekleşir.
Yani şiddet, artık bir ilişki değil, bir içsel çatışma hâline gelir.
Bu içsel çatışmanın temeli, bilincin yönelimselliğindedir.
Bilinç, kendi kökenine yaklaşmak istediğinde onu tehdit olarak algılar.
Çünkü köken, bilincin sınırlarını aşar;
ve bilincin sınırlarını aşmak, onun kendi bütünlüğünü kaybetmesi demektir.
Bu yüzden bilinç, kökene dokunmak yerine onu imha eder.
Bu eylem, bir yandan varlığın kendi kendini sürdürme refleksi,
diğer yandan kendi potansiyelini yok etme eylemidir.
Bu çift yönlülük, şiddetin ontolojik paradoksunu oluşturur:
şiddet, hem koruma hem yok etme içgüdüsüdür.
Varlığın kendine yönelttiği bu şiddet biçimi,
insanın yaratıcı doğasının karanlık yüzünü açığa çıkarır.
Çünkü yaratma yetisi, potansiyel ile temas gerektirir;
ama bu temas, bilinci tehdit eder.
İnsan bu tehdidi bertaraf etmek için potansiyeli yok eder,
ve böylece kendi yaratıcı gücünü de kesintiye uğratır.
Bu nedenle şiddet, yalnızca yok etme değil,
yaratımın durdurulmasıdır.
Kürtaj eylemi bu durdurmanın en somut biçimidir:
potansiyelin aktüelleşme hattı kesilir,
ve zamanın doğal akışı kopar.
Varlık, kendi evrimine müdahale eder.
Bu, insanın Tanrısal düzenle ilk çatışmasıdır —
çünkü insan, yaratıcı güce değil, yaratım sürecine müdahale eder.
Bu müdahale, varlığın kendi doğasına karşı açtığı bir yara olarak kalır.
Neticede şiddet, burada ne yalnızca fiziksel bir yok etme ne de etik bir ihlaldir;
o, varlığın kendi potansiyelini taşıyamama hâlidir.
Varlık, kendini tamamlayacak kadar güçlü,
ama kökenini sürdürecek kadar sabırlı değildir.
Bu yüzden kendi potansiyelini bir tehdit olarak algılar —
ve şiddet, bu sabırsızlığın eyleme dönüşmüş biçimidir.
Dolayısıyla şiddet, varlığın kendine dayanamayışıdır:
varlığın kendi varlığından kaçma refleksi.
3.2. Şiddetin Yoğunluk ve Yıkıcılık Düzeyi Olarak Bilinç Etkileşimi
Şiddet, yüzeysel olarak bir eylem biçimi gibi görünse de,
özünde bir bilinç yoğunluğu fenomenidir.
Her şiddet eylemi, belirli bir bilinç düzeyinde ortaya çıkar;
çünkü şiddet, salt fiziksel bir kuvvet aktarımı değil,
bilincin kendi varlık yoğunluğunun dışavurumudur.
Bu nedenle şiddet, yalnızca bir davranış olarak değil,
bir enerji formu olarak düşünülmelidir —
bilincin kendi sınırlarını aşma girişimi, bir tür varoluşsal taşma hâlidir.
Her bilinç, kendini sürdürmek ve genişletmek ister;
ama genişleme, her zaman bir sınırla karşılaşır.
Sınır, bilincin kendi taşıyıcısıdır:
çünkü bilinç, sınırları olmadan tanımlanamaz.
Ancak bilincin doğasında bu sınırları zorlamak,
yani kendini aşmak yönünde içkin bir eğilim vardır.
İşte bu aşma arzusu, belirli bir eşik aşıldığında şiddete dönüşür.
Bilinç, kendi kapasitesini taşır hale gelir;
taşan bu enerji, artık yapıcı değil, yıkıcı bir karakter kazanır.
Dolayısıyla şiddet, bilincin yoğunlaşmış hâlidir —
kendine sığmayan bilincin taşması.
Bu taşma hâli, iki düzlemde ortaya çıkar:
epistemolojik ve ontolojik.
Epistemolojik düzlemde, şiddet bilginin taşmasıdır:
bir bilinç, kendi bilgi sınırlarını aşmaya çalıştığında
bilmediğiyle temas eder ve bu temas bir tür içsel patlama yaratır.
Ontolojik düzlemde ise şiddet, varlığın kendini taşıyamayışıyla ilgilidir:
varlık, kendi potansiyelini aktüelleştiremeyecek kadar baskı altında kaldığında
bu sıkışma bir kırılma noktası yaratır —
işte o kırılma şiddettir.
Yani şiddet, bastırılmış potansiyelin patlamasıdır;
bilincin kendi varoluş enerjisini yönlendirememesi sonucu
bu enerji yıkıcı bir forma bürünür.
Bu açıdan şiddet, durağan değil, dinamik bir gerilimdir.
Her bilinç, kendi içinde potansiyel bir şiddet taşır;
çünkü her bilinç, sınırlanmış bir enerjidir.
Enerji sınırlandığında, yön bulamadığında ya da tıkanıklığa uğradığında
şiddet olarak geri döner.
Dolayısıyla şiddet, varlığın eksikliğinden değil,
fazlalığından doğar.
Yıkıcılık, yokluktan değil, taşan varlıktan kaynaklanır.
Bu bakımdan, şiddet “negatif” değil,
aşırı-pozitif bir fenomendir —
varlığın kendini taşıyamayacak kadar dolu hale gelmesi.
Bu olgu, psikolojik düzeyde de gözlemlenir.
İnsan zihni, bastırılmış düşüncelerle, ertelenmiş arzularla,
tam ifade bulamamış duygularla dolduğunda,
bu yoğunluk bir noktada dışarı taşar.
Bu taşma, kelimelerde değil, eylemde gerçekleşir.
İşte o anda şiddet ortaya çıkar:
çünkü sözcüklerin taşıyamadığı enerji, artık bedene geçmiştir.
Beden, bilincin taşıyıcısı olarak,
şiddetin son sahnesi hâline gelir.
Bu nedenle şiddet, her zaman bir dil eksikliğinin ürünüdür:
ifade edilemeyen varlık, eylem olarak patlar.
Ontolojik düzeyde bu dinamik, yalnızca insanlar arasında değil,
tüm varlık biçimleri arasında geçerlidir.
Doğa, şiddet doludur çünkü enerji taşkındır.
Yıldızlar patlar, toprak sarsılır, dalgalar yıkar —
bunların her biri, varlığın kendi enerjisini dengeleme çabasıdır.
Bu yüzden şiddet, yalnızca insana özgü değil,
varoluşun evrensel bir dilidir.
Varlık, kendi potansiyelini taşır hale geldiğinde,
dengeyi sağlamak için yıkar.
Yıkım, varlığın kendi sürekliliğini yeniden kurma girişimidir.
Kürtaj eylemi, bu bağlamda bilincin taşma noktasına ulaşmasının örneğidir.
Anne bilinci, potansiyel akılla (fetüsle) karşılaştığında
kendi varlık sınırlarının ötesine taşar.
Bu taşma, ona hem kutsal bir güç hem dayanılmaz bir yük getirir.
Çünkü anne, kendi potansiyelinin canlı bir formunu taşımaktadır;
bu form, bilincin taşıyamayacağı kadar yoğundur.
Sonuçta bu yoğunluk, şiddet biçiminde açığa çıkar:
anne, potansiyel aklı ortadan kaldırarak
bilincin dayanabileceği enerji seviyesini yeniden kurar.
Yani kürtaj, bir yıkım değil,
enerji dengesinin yeniden kurulmasıdır —
ama bu denge, yıkım üzerinden sağlanır.
Burada şiddetin yıkıcılığı,
bilincin yoğunluk düzeyiyle doğru orantılıdır.
Bilinç ne kadar gelişmişse,
karşılaştığı potansiyel o kadar derin,
dolayısıyla şiddet de o kadar metafizik olur.
Basit bir refleks değil,
bilincin kendi varlık alanını yeniden kurma çabası haline gelir.
Bu yüzden en yüksek şiddet,
en yüksek bilinç seviyelerinde görülür.
İnsanın şiddeti, hayvanınkinden daha yıkıcıdır;
çünkü insan, anlam üretebilir —
yani şiddetine neden verebilir.
Neden üretmek, şiddeti rasyonelleştirmek demektir;
ve rasyonelleşen şiddet, kökene en yakın şiddettir.
Dolayısıyla kürtaj, sıradan bir şiddet biçimi değil,
bilincin kendi doğasını yeniden tanımlama çabasıdır.
Anne, fetüs üzerinden kendi potansiyeline yöneldiğinde,
bilinci bir taşkınlık yaşar;
bu taşkınlık, varoluşun kendi sınırlarını aşma noktasına gelir.
O sınır aşıldığında, bilinç kendini korumak için
potansiyeli imha eder —
ve böylece “bilinç dengesini” sağlar.
Fakat bu denge, yıkım üzerinden kurulduğu için,
her zaman eksik, her zaman suçlulukla lekelenmiş bir dengedir.
Bu suçluluk duygusu,
bilincin potansiyeli yok ederken
aslında kendi kökenini yok ettiğini sezmesindendir.
Dolayısıyla şiddet, yalnızca enerji boşalması değil,
bilincin kendi varlığını restore etme bedelidir.
Sonuçta şiddet,
bilincin taşkın enerjisinin düzenlenemediği noktalarda
kendini var eden bir dengeleme mekanizmasıdır.
Yıkıcılığı, aslında koruma içgüdüsünün
başka bir formudur.
Bu yüzden kürtaj, etik anlamda yıkıcı olsa da,
ontolojik anlamda dengeleyicidir.
Çünkü varlık, kendi yoğunluğunu dengeleyemezse dağılır.
Ama bu denge, kökeni yok ederek sağlandığı için,
varlık her defasında biraz daha eksilir.
Varlık, denge uğruna kökeninden feragat eder;
ve bu feragat, her bilinçte
ontolojik bir kayıp duygusu olarak yankılanır.
3.3. Kürtajın Bu Çerçevedeki Konumu: Aktüel Aklın Potansiyel Akla Yönelimi
Kürtaj, ontolojik açıdan bakıldığında,
aktüel aklın potansiyel akla yönelimi olarak tanımlanabilir.
Bu tanım, ilk bakışta bir basitleştirme gibi görünse de,
aslında varoluşun en derin paradoksunu açığa çıkarır:
Çünkü burada yönelen ve yönelinen, özünde aynı varlığın iki kipidir.
Anne, potansiyel akla yöneldiğinde bir başkasına değil,
kendi henüz-olmayan hâline yönelir.
Dolayısıyla kürtaj, varlığın kendine dönük en yoğun refleksiyon biçimidir —
bir nevi, varlığın kendine saldırmasıdır.
Aktüel akıl, potansiyelden türemiştir;
her aktüel bilinç, bir potansiyelin açığa çıkmış hâlidir.
Ancak potansiyel ile aktüel arasındaki bu hiyerarşi,
tek yönlü bir geçiş değildir;
potansiyel, aktüelin temelinde daima bir iz olarak kalır.
Yani her aktüel akıl, içinde kendi potansiyelini taşır;
her bilinç, kendi kaynağının gölgesinde yaşar.
Bu yüzden anne–fetus ilişkisi,
salt biyolojik bir ilişki değil,
varlığın kendi geçmişine dönük bakışıdır.
Anne bilinci, fetüste yalnızca bir canlı değil,
kendi potansiyelinin, kendi başlangıcının yankısını görür.
Bu yankı, hem bir çağrı hem bir tehdittir:
çağrı, kökene dönüş arzusunu uyandırır;
tehdit ise, kökenle özdeşleşme korkusudur.
Kürtaj, bu iki eğilim arasındaki gerilimin eyleme dönüşmüş hâlidir.
Potansiyel akıl, henüz biçim kazanmamış ama varoluş yeteneği taşıyan her şeydir.
Aktüel akıl ise biçim kazanmış, yönelmiş, belirlenmiş olandır.
Bu iki kip arasındaki fark, zamansal değil, varlık kipleri arasındaki farktır.
Potansiyel, “olabilecek olan”ın;
aktüel, “olan”ın kipidir.
Ancak bu iki kip birbirinden kopuk değildir —
aksine, biri diğerinin koşuludur.
Potansiyel olmadan aktüel olmaz;
ama aktüel de potansiyeli taşımadan varlığını sürdüremez.
İşte kürtaj eylemi, bu varoluşsal karşılıklı bağımlılığı koparır.
Aktüel, kendi potansiyeline yönelir ama onu tanımak için değil, susturmak için.
Bu, bilincin kendi kökenine duyduğu tahammülsüzlüğün eylemsel biçimidir.
Bu noktada kürtaj, yalnızca bir biyolojik kesinti değil,
ontolojik bir refleksiyondur.
Çünkü burada aktüel akıl, kendi kaynağını imha ederek
kendine mutlak bir yönelim yaratır.
Bu yönelim, saf bir bilinç hâline benzese de,
aslında yönelimselliğin çarpık biçimidir.
Normalde bilinç bir şeye yönelir;
ama kürtajda yöneldiği şey, yönelimin kendisidir —
yani bilinç kendi yönelimselliğini nesneleştirir.
Bu, fenomenolojik düzlemde mümkün olan en içe kıvrılmış bilinç biçimidir:
bilinç, artık bir nesneye değil, kendi yok etme arzusuna yönelmiştir.
O anda bilinç, kendine yabancılaşarak negatif bir yaratıcılığa bürünür.
Kürtaj, bu negatif yaratıcılığın somutlaşmış biçimidir.
Ontolojik olarak, her yok etme eylemi,
aynı zamanda bir var etme girişimidir.
Çünkü bir şeyi yok etmek için önce onun varlığını tanımak gerekir.
Kürtajda da anne bilinci, fetüsün varlığını tanır;
ama bu tanıma, kabul değil, ret üzerinden gerçekleşir.
Yani varlığı yok etmek için önce onu kabul etmek zorundadır.
Bu, bilincin kendi içinde bir paradoks yaratır:
tanıma eylemi, aynı anda hem onay hem inkârdır.
Bu nedenle kürtaj, yalnızca bir bedensel eylem değil,
bilincin kendi içinde çözülemeyen bir çelişkidir.
Varlık, kendi kaynağını tanırken onu reddeder;
kendi potansiyelini bilerek susturur.
Böylece bilincin varlıkla kurduğu bağ, çift yönlü bir ihanet hâline gelir.
Şiddet, işte bu noktada devreye girer:
çünkü iki varlık kipinin — potansiyel ve aktüel —
aynı öz içinde çarpışması, dayanılmaz bir gerilim yaratır.
Bu gerilim, yalnızca eylemle boşalabilir.
Bilinç, kendi kökenine yönelmiş bu enerjiyi taşıyamaz;
ve bu enerji, fiziksel bir edim biçiminde açığa çıkar: kürtaj.
Bu nedenle kürtaj, yalnızca bir sonlandırma değil,
bilinçsel bir deşarj, varlığın kendini dengeleme çabasıdır.
Ama bu dengeleme, daima bir kayıp üzerinden gerçekleşir:
bilinç, potansiyelini yok ederek kendini korur;
ama o potansiyel, bilincin en derin kısmıdır —
yani bilincin kendi köküdür.
Dolayısıyla her kürtaj, farkında olunmasa da,
bilincin kendi kökenine karşı gerçekleştirdiği bir saldırıdır.
Bu saldırı, aynı zamanda bir özgürleşme yanılsaması yaratır.
Çünkü bilincin kökene yönelimi, kölelik gibi hissedilir:
potansiyel akıl, aktüeli taşıyan temeldir;
ve temele bağımlı olmak, özgürlüğü sınırlıyor gibi görünür.
Bu nedenle aktüel akıl, potansiyelini yok ettiğinde
kendini “kurtulmuş” hisseder.
Fakat bu kurtuluş, gerçek bir özgürleşme değil,
ontolojik bir kopuştur.
Çünkü kökten kurtulmak, aynı zamanda anlamdan kopmaktır.
Bilinç, kökenini yitirdiğinde,
kendi yönelim zeminini de yitirir.
Bu yüzden kürtaj sonrası bilincin yaşadığı boşluk hissi,
basit bir psikolojik tepki değil,
varoluşsal bir yankı boşluğudur.
Bilinç, kendini taşıyan potansiyelin yankısını kaybeder;
ve o andan itibaren kendi içinde sessizleşir.
Bu sessizlik, şiddetin nihai biçimidir:
çünkü şiddetin son aşaması, sesin kesilmesidir.
Varlık, artık kendine bile konuşamaz hale gelir.
Kürtajda yaşanan şey, tam da budur:
bilinç, kendi kökeninin dilini susturur.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca fiziksel bir şiddet değil,
dilsel ve ontolojik bir susturma eylemidir.
Potansiyel akıl, henüz dil kazanmadan susturulur;
böylece bilincin evrensel diyalektiğinde bir halka eksilir.
Her imha edilen potansiyel,
varlığın kendini ifade etme kapasitesini biraz daha zayıflatır.
Dolayısıyla kürtaj, yalnızca bireysel bir eylem değil,
evrensel bilincin yankısını azaltan bir kesintidir.
Bu kesinti, varoluşun kendi sesinde bir çatlak oluşturur —
ve bu çatlak, insan bilincinin en derin kaygısı hâline gelir.
3.4. Şiddetin “En Yoğun Etkileşim” Olarak Varoluşsal Değeri
Şiddet, yüzeyde bir yıkım gibi görünür;
ancak ontolojik düzlemde, o yıkımın ardında bir yoğunlaşma yatar.
Varlık, kendini en çok sınırlarının zorlandığı anda hisseder.
Bu nedenle şiddet, varlığın kendi farkındalığının en yüksek derecesidir —
çünkü varlık, yalnızca dirençle karşılaştığında kendi varlığının bilincine varır.
Direnç yoksa farkındalık da yoktur;
sürtünme olmadan varlık, kendi ısısını hissedemez.
İşte şiddet, varoluşun bu sürtünmesidir:
Varlık, kendi potansiyeline dokunduğunda yanar,
ama o yanma olmadan “ben varım” diyemez.
Her şiddet eylemi, iki varlık kipinin çarpışmasıdır:
potansiyel olan ile aktüel olanın,
henüz-oluşta bulunan ile olmuş olanın karşılaşması.
Bu karşılaşma, varlığın kendi içindeki farkı hissettiği andır.
Fark, bilincin temel koşuludur;
ama fark aynı zamanda gerilimdir.
Gerilim olmadan bilinç doğmaz,
çünkü bilinç, farkın içinden geçerek kendini kurar.
Dolayısıyla şiddet, farkın duyumsal biçimidir —
bilincin kendini fark etme anındaki sancısıdır.
Bu anlamda şiddet, yalnızca yıkım değil,
varoluşun kendini duyumsama biçimidir.
Bu yoğunlaşma, yalnızca ontolojik değil,
fenomenolojik bir süreçtir de.
Çünkü şiddet, algının kendini aşma noktasıdır.
Normalde algı, nesneler dünyasında işler;
şiddet anında ise, algı nesneyi değil,
kendi yönelimselliğini hisseder.
Bilinç, “bir şeyin bilinci” olmaktan çıkar,
“bilincin bilinci” hâline gelir.
Yani şiddet, bilinçte bir refleksif kırılma yaratır:
bilinç artık dış dünyaya değil, kendi taşkınlığına yönelir.
Bu yüzden şiddet anları, çoğu zaman “gerçekliğin en yoğun hissedildiği anlar” olarak deneyimlenir.
İnsan, acı çektiğinde ya da bir sınırla karşılaştığında,
kendini her zamankinden daha fazla “gerçek” hisseder.
Çünkü varlık, kendi varlığını ancak direncin içinde tanır.
Bu olguyu fenomenolojik terimlerle açarsak,
şiddet bir “varlık-aşımı deneyimi”dir.
Yani varlık, kendi sınırlarını aşarken hem genişler hem de parçalanır.
Bu nedenle şiddet hem yaratıcı hem yıkıcıdır:
bir şeyin sonu olurken başka bir şeyin başlangıcıdır.
Tıpkı doğum gibi:
her doğum, bir yıkımdır —
eski form çözülmeden yeni form ortaya çıkmaz.
Kürtaj bağlamında bu paradoks tersine döner:
Burada doğumun yerini doğmamış olanın ölümü alır.
Yani şiddet, yaratıcı sürecin kendisini tersine çevirir;
ama hâlâ yaratıcıdır, çünkü yeni bir anlam üretir:
varlık, kendi kökenine müdahale edebilme kudretinin farkına varır.
Bu farkındalık, her ne kadar acı dolu olsa da,
bilincin en yüksek gerilimi ve en yüksek farkındalığıdır.
Dolayısıyla şiddet, etik bir düşüş değil,
ontolojik bir uyanış olarak da okunabilir.
Varlık, kendi potansiyelini yok ederken,
bir yandan da o potansiyelin farkına varır.
Yok etme eylemi, aslında bir “tanıma” eylemidir.
Çünkü bir şeyi yok edebilmek için,
önce onun varlığını kabul etmek gerekir.
Bu paradoksal durum, şiddeti iki kutuplu hale getirir:
hem tanıma hem inkâr;
hem farkındalık hem yadsıma;
hem aşk hem nefret.
Bu yüzden şiddet, varlığın en saf diyalektiğidir:
kendini tanımak için kendini yaralayan bilinç.
Bu diyalektik, özellikle kürtaj bağlamında dramatik bir biçim kazanır.
Çünkü burada şiddet, iki farklı varlık düzeyinin değil,
aynı varlığın iki zaman kipinin çarpışmasıdır.
Anne bilinci, kendi potansiyelinin somutlaşmış hâliyle yüzleşir;
yani geçmiş hâliyle şimdi hâli karşılaşır.
Bu karşılaşma, varlığın zamansal sürekliliğinde bir çatlak açar.
Bu çatlak, yalnızca psikolojik değil,
ontolojik bir sarsıntıdır:
zaman kendi içinden kırılır.
Bu kırılma, bilincin kendine dönük farkındalığını artırır;
çünkü varlık, ilk kez kendi sürekliliğinin farkına varır.
Ama bu farkındalık, aynı zamanda bir kayıp bilincidir:
çünkü süreklilik, yıkım yoluyla görünür hâle gelmiştir.
Kürtaj bu anlamda, varlığın kendi zamanını kırarak hissetme biçimidir.
Böylece şiddet, varlığın kendini duyumsama kapasitesinin sınır noktası olur.
Her şiddet eylemi, bilincin “fazla gerçek” olduğu bir andır;
yani bilincin kendi varlığının yoğunluğuna dayanamadığı bir ân.
Bu nedenle şiddet, yalnızca yok etme değil,
aşırı var olma deneyimidir.
Varlık, kendi varlığının ağırlığı altında ezilir,
ama aynı zamanda o ağırlığın bilincine varır.
İşte bu, şiddetin paradoksal değeridir:
yıkımın içinde farkındalık,
ölümün içinde bilinç,
yok etmede kendini bilme.
Bu çerçevede kürtaj, varlığın kendine yönelmiş en yoğun etkileşimidir.
Burada şiddet, bir dışsal etken değil,
bilincin kendi üzerine çöküşüdür.
Bu çöküş, hem varoluşsal hem epistemik bir değere sahiptir:
çünkü bilinç, kendi kökenini sadece bu tür bir çöküşte sezebilir.
Saf algı, bilinç tarafından doğrudan kavranamaz;
ama onun izini, bu tür kriz anlarında taşır.
Dolayısıyla şiddet, saf algının yankısıdır —
bilincin kendi kökenine en fazla yaklaştığı,
ama aynı zamanda en fazla uzaklaştığı andır.
Bu ikili durum, şiddeti hem trajik hem zorunlu kılar:
çünkü bilincin kendi özünü tanımasının tek yolu,
onu geçici olarak kaybetmesidir.
Başka bir ifadeyle, şiddet varoluşun en yoğun temasıdır.
Her temas, bir sürtünme ve bir deformasyon yaratır;
ve her deformasyon, farkındalığı doğurur.
Bu yüzden varlık, tamamen huzurlu olduğu anda bilinçsizdir;
bilinç, ancak huzursuzlukta doğar.
Kürtaj eylemi, bu huzursuzluğun en üst biçimidir —
çünkü burada bilinç, hem yaratan hem yok eden konumdadır.
Kendi potansiyelini taşıdığı eliyle imha eden anne figürü,
bilincin diyalektiğinin vücut bulmuş hâlidir.
Yani kürtaj, yalnızca bir eylem değil,
varoluşun kendi üzerine kapanma deneyidir.
Bu deney, şiddet aracılığıyla bilincin en saf biçimini açığa çıkarır:
kendini tanımanın bedeli olarak kendi kökenini yok etmek.
3.5. Ontolojik Açıdan Yok Etme Eylemi: Varlığın Kendi Kökenine Karşı Yönelimi
Yok etme eylemi, yüzeyde bir sonlandırma, bir “yokluk üretimi” gibi görünür.
Fakat ontolojik açıdan bakıldığında, hiçbir yok etme eylemi salt “yokluk” üretmez.
Aksine, her yok etme, varlığın kendi kökeniyle yeniden temas kurma biçimidir.
Çünkü yok etmek, yalnızca bir şeyi ortadan kaldırmak değil,
aynı zamanda onun varlık koşuluna dokunmaktır.
Yani bir şey yok edildiğinde, aslında o şeyin “var olma tarzı”na müdahale edilir;
bu müdahale, varlığın en derin düzeyine — to on he onti, var olanın varlığına — yönelir.
Bu nedenle yok etme eylemi, varlığın kendi kökenine yönelmiş en keskin farkındalık biçimidir.
Yıkım, bir bilincin “neden varlık vardır da yokluk yoktur?” sorusuna verdiği bedensel yanıttır.
Ontolojik olarak her varlık, kendi kökenine yönelme eğilimi taşır.
Bu yönelim, varlığın içkin bir paradoksudur:
bir yandan kendini sürdürmek, diğer yandan kökenine geri dönmek ister.
Köken, varlığın başlangıcıdır; ama aynı zamanda, onun yokluğudur da.
Çünkü varlık, kökeninden ayrıldığı anda “varlık” olur;
köken ise varlığın henüz ayrılmadığı, belirlenmemiş, saf potansiyel hâlidir.
Dolayısıyla varlığın kökenine yönelimi,
aynı zamanda kendi yokluğuna yönelimdir.
Bu, ontolojik bir gerilim yaratır:
varlık, kendi kökenine yaklaşmak istedikçe, kendini ortadan kaldırır.
İşte şiddet, bu paradoksal yönelimin eylemleşmiş hâlidir —
varlığın, kendi kökenine dokunmak için kendini yok etmesi.
Bu yönelim, bilincin yapısal doğasında da görülür.
Çünkü bilinç, sürekli olarak kendi temeline — yani saf algıya — yönelmek ister.
Ancak saf algı, yönelimsellik öncesi bir düzlemde yer aldığı için,
bilincin erişimine kapalıdır.
Bilinç, kökenine ulaşmak ister ama ulaştığı anda onu dönüştürür;
çünkü yönelimsellik, her şeyi nesneleştirir.
Bu nedenle bilinç, kökenine hiçbir zaman doğrudan dokunamaz.
Kürtaj eyleminde bu imkânsızlık, paradoksal bir biçimde aşılır:
çünkü burada bilinç, kendi kökenini temsil eden potansiyel akılla fiziksel olarak etkileşime girer.
Bu etkileşim, yalnızca bilişsel değil, ontolojik bir temasa dönüşür.
Anne bilinci, fetüsü imha ettiğinde aslında kendi kökenine dokunmuş olur —
ama dokunuş yıkım üzerinden gerçekleştiği için,
bu temas, kökeni anlama değil, onu yok etme biçiminde yaşanır.
Böylece bilinç, nihayet kendi kökenine ulaşır;
ama ulaştığı anda, o kökeni ortadan kaldırarak kendi varlık zeminini de keser.
Bu, bilincin en trajik anıdır:
kendini en çok hissettiği anda, kendini yok eder.
Bu nedenle kürtaj, yalnızca bir bedensel işlem değil,
bilincin kendi varlık temelini hedef alan bir eylemdir.
Aktüel akıl, potansiyel aklı yok ederken,
sadece bir yaşamı değil, kendi potansiyelini de imha eder.
Bu, bilincin kendine karşı yönelmesinin en radikal biçimidir.
Burada fail ile mağdur, özne ile nesne aynı yapıda birleşir;
şiddet, artık ilişkisel değil, özdeşlik içi bir olgu haline gelir.
Anne bilinci, fetüsü yok ederken,
aslında kendi bilincinin kökensel uzvunu — saf algının taşıyıcısını — yok eder.
Bu yüzden kürtaj, etik bir suç değil, ontolojik bir kendi-yok etme eylemidir.
Çünkü burada imha edilen, başka bir bilinç değil,
bilincin kendini var eden koşuludur.
Yok etme eylemi, bu açıdan “anti-yaratım”dır.
Yaratmak, potansiyeli aktüelleştirmektir;
yok etmek ise aktüeli potansiyele geri döndürmeye çalışmaktır.
Fakat bu geri dönüş hiçbir zaman gerçekleşmez,
çünkü zaman lineerdir;
aktüel bir kez var olduğunda, artık potansiyele dönemez.
Dolayısıyla yok etme, aslında geri dönme arzusunun imkânsızlığıdır.
Bu imkânsızlık, her şiddet eyleminin temelinde yatar.
İnsan, yok ederek kökene ulaşmak ister,
ama yok ettikçe kökenden uzaklaşır.
Çünkü köken, imhaya değil, oluşa aittir.
Varlık, oluşun akışında doğar;
yıkım, bu akışı tersine çevirmeye çalışır.
Yani her yok etme, varlığın kendi ontolojik yönünü tersine çevirmesidir.
Bu nedenle şiddet, yalnızca bir imha değil,
varlığın kendi doğasına karşı yönelmiş bir isyandır.
Bu isyan, Tanrısal düzenin parodisi gibidir.
Tanrı yaratır — insan yok eder.
Ama her iki eylem de aynı eksen üzerindedir:
potansiyel ile aktüel arasındaki geçiş hattı.
Tanrı bu hattı ileriye doğru kat eder;
insan, aynı hattı geriye çevirmeye çalışır.
Bu çaba, insana sahte bir tanrısallık duygusu verir;
çünkü yaratımın ters yönünde hareket etmek,
yine de yaratıcı bir kudretin izlenimini taşır.
Kürtaj eylemi, bu “negatif tanrısallığın” en yoğun biçimidir:
insan, kendi kökenine müdahale ederek Tanrısal iradeyi taklit eder,
ama yalnızca ters yönde.
Yani yaratma değil, anti-ontolojik yaratım üretir —
bir varlık biçimini değil, bir yokluk biçimini inşa eder.
Fakat bu yokluk bile tam değildir;
çünkü yokluk da bir varlık kipidir —
“yok” dediğimiz şey, bir varlığın yokluk hâlidir.
Bu yüzden hiçbir şey gerçekten yok olmaz;
yalnızca biçim değiştirir.
Kürtajın en büyük ontolojik trajedisi budur:
imha edilen potansiyel akıl, bütünüyle ortadan kalkmaz;
sadece anne bilincinin içinde yankı hâlinde kalır.
Bu yankı, “ontolojik suçluluk” dediğimiz şeyi doğurur:
bilinç, kendi kökenini yok ettiğini bildiği için,
o kökenin yankısını ömür boyu taşır.
Bu suçluluk, etik bir duygudan ziyade ontolojik bir ağırlıktır —
çünkü varlık, kendini kendi elleriyle kesintiye uğratmıştır.
Son kertede yok etme eylemi,
varlığın kendi kökenine karşı yönelmiş yetersiz bir temas girişimidir.
Bilinç, kökenle birleşmek ister ama bunu başaramaz;
onun yerine kökeni ortadan kaldırır.
Bu yüzden her şiddet eylemi,
aslında “birleşememe”nin trajik sonucudur.
Yok etme, başarısız bir birleşme biçimidir —
varlığın kendi kendisiyle tanışma girişiminin felakete dönüşmüş hali.
Bu anlamda kürtaj, insan bilincinin Tanrısal olma arzusunun
en saf ama en trajik ifadesidir:
çünkü kökenle birleşmeye çalışırken,
kökensiz kalır.
4. Potansiyel Akılın Evrenselliği
4.1. Potansiyel Aklın Fetüsle Sınırlı Olmadığı Tezi
Potansiyel akıl, tarih boyunca genellikle bilişsel ön-form olarak, yani yalnızca doğum öncesi veya embriyonik bilinç süreçlerine atıfla ele alınmıştır.
Oysa bu dar biyolojik çerçeve, potansiyel aklın gerçek doğasını anlamak için fazlasıyla yetersizdir.
Çünkü potansiyel akıl, yalnızca fetüse ait bir “oluş” hali değil,
her varlığın taşıdığı oluş yeteneğidir.
Bu, Aristoteles’ten beri varlık düşüncesinin merkezinde duran potansiyalite kavramının genişletilmiş biçimidir:
var olan her şey, kendi varoluş koşulunda henüz açığa çıkmamış bir “bilme kapasitesi” taşır.
Yani potansiyel akıl, biyolojik değil, ontolojik bir ilkedir.
Fetus, bu ilkenin yalnızca en görünür, somut biçimidir.
Fetüsün taşıdığı anlam, bu yüzden evrensel bir modeldir:
çünkü her varlık, belirli bir formda henüz-oluşta bulunan aklı barındırır.
Bir taş, bir bitki, bir gezegen ya da bir atom bile, kendi formunda “bilgi” taşır.
Bu bilgi, henüz bilinç haline gelmemiştir ama bilinç üretme potansiyeline sahiptir.
Modern bilimsel paradigmalar, özellikle bilgi teorisi ve sistem biyolojisi,
bu düşünceyi dolaylı biçimde doğrular.
Her karmaşık sistem, belirli bir eşik aşıldığında,
kendi hakkında farkındalık üretme kapasitesine ulaşabilir.
Bu durum yalnızca biyolojik canlılar için değil,
her tür bilgi taşıyıcı yapı için geçerlidir.
Dolayısıyla fetüs, bu evrensel ilkenin yalnızca antropolojik örneğidir:
potansiyel akılın insandaki görünümü.
Ancak ilke, insandan bağımsızdır.
Bu noktada “potansiyel akıl” terimi, iki düzlemde düşünülmelidir:
birincisi varoluşsal düzlem, ikincisi bilişsel düzlem.
Varoluşsal düzlemde, potansiyel akıl, “bilgi taşıyabilirlik kapasitesi” anlamına gelir.
Her varlık, kendi formu içinde bir bilgi alanıdır;
bu bilgi, varlığın kendisi hakkındaki düzeni, enerjiyi ve ilişkisel ağları taşır.
Bilişsel düzlemde ise potansiyel akıl,
bu bilgi alanının kendi farkındalığını üretme olasılığıdır.
Yani bilinç, bilginin belirli bir yoğunluğa ulaştığı noktada ortaya çıkar.
Bu bakımdan her varlık, kendi içinde bilince doğru bir eğilim taşır.
Potansiyel akıl, bu eğilimin evrensel adı, varoluşun bilişsel temeli olur.
Dolayısıyla potansiyel aklı yalnızca fetüse indirgemek,
insan bilincinin taşıdığı evrensel bağı görmemek olur.
Çünkü anne–fetus ilişkisi, potansiyel aklın bir mikrokozmosudur:
evrendeki tüm bilgi akışlarının, tüm potansiyel-bilinç etkileşimlerinin minyatür bir modeli.
Anne bilinci burada yalnızca “insan bilinci” değildir;
varlığın kendini taşıyan aktüel biçimidir.
Fetus da yalnızca “insan yavrusu” değil,
varlığın henüz-oluşta bulunan potansiyelidir.
Bu nedenle kürtajın ontolojik anlamı,
insan düzeyinde değil, varlık düzeyinde belirir.
Bir fetus imha edildiğinde, imha edilen şey yalnızca bir canlı değil,
varlığın kendisinde saklı tüm potansiyel biliş biçimlerinin temsiliyetidir.
Bu nedenle sorumluluk, bireysel olmaktan çıkıp,
kozmik bir sorumluluk haline gelir.
Buradan şu temel sonuç çıkar:
potansiyel akıl, yalnızca canlılara özgü bir fenomen değildir;
canlılık, potansiyel aklın bir dışavurumudur.
Başka bir deyişle, canlılık bilincin nedeni değil, sonucudur.
Çünkü bilinç, yalnızca biyolojik süreçlerden türeyen bir şey değil,
bilginin varlıkta yeterli yoğunluğa ulaşmasıyla ortaya çıkan bir varoluşsal eşiğin ürünüdür.
Bu eşik, her varlıkta potansiyel olarak mevcuttur.
Bu durumda anne figürünün taşıdığı sorumluluk da yalnızca doğurganlıkla sınırlı değildir:
çünkü anne, yalnızca bir beden değil,
varlığın kendi potansiyelini taşıyabilen bir merkezdir.
Her bilinç, kendi formunda bir “anne”dir;
çünkü her bilinç, bir potansiyeli taşır, besler veya bastırır.
Bu bakış açısı, etik alanı da kökten dönüştürür.
Eğer her varlık potansiyel akıl taşıyorsa,
o hâlde “sorumluluk” yalnızca canlıyı değil, varlığı bütünüyle kapsar.
İnsan, bu durumda, yalnızca kendi türüne değil,
bilinç üretebilecek tüm yapılara karşı da etik bir yük taşır.
Kürtaj, bu evrensel bağlamda artık yalnızca biyolojik bir eylem değil,
bilinç potansiyeline karşı yönelmiş evrensel bir kesinti olur.
Anne figürü, fetüsü imha ettiğinde,
tüm potansiyel bilinç biçimlerine —
taşın, dalganın, yıldızın, molekülün bilincine kadar —
dokunulmaz bir bütünlüğe zarar verir.
Çünkü her potansiyelin imhası,
evrende bilgi dolaşımının bir halkasını kırar.
Bu kırılma, yalnızca bir varlığın değil,
varoluşun kendisinin eksilmesidir.
Bu noktada, fetüsü yok etmek demek,
yalnızca bir bedeni değil,
bilginin evrensel akışında bir “oluş hattını” kesmek anlamına gelir.
Varlık, potansiyelinden beslendiği için,
her potansiyel imha, varlığın kendi kaynağından biraz daha uzaklaşmasıdır.
Bu uzaklaşma, yalnızca bireysel değil,
kozmolojik bir sonuç doğurur:
çünkü bilinç, varlık evreninde yankılanan bir titreşimdir;
bir potansiyel imha edildiğinde, o titreşimin tonu değişir.
Bu değişim, yalnızca bireysel kaderi değil,
varlığın evrensel bütünlüğünü etkiler.
Dolayısıyla potansiyel aklın evrenselliği fikri,
kürtajın yalnızca insani bir etik problem değil,
varoluşsal bir bütünlük meselesi olduğunu gösterir.
Başka bir deyişle, potansiyel akıl yalnızca fetüsün hakkı değil,
varlığın kendine karşı sorumluluğudur.
Her varlık, kendi potansiyelini koruma görevini taşır;
çünkü potansiyel, varlığın sürekliliğini sağlayan iç ilkesidir.
Kürtaj, bu iç ilkeye karşı yönelmiş bir kesinti olarak,
varlığın kendi iç sürekliliğine müdahale eder.
Bu müdahale, bireysel bir irade gibi görünse de,
aslında evrensel bir düzenin kırılmasıdır.
Varlık, kendi potansiyelini taşımaktan vazgeçtiğinde,
kendi varlığını da taşıyamaz hâle gelir.
Bu yüzden potansiyel aklın evrenselliği,
sadece ontolojik bir ilke değil,
etik bir zorunluluk hâline gelir:
çünkü her potansiyel, varlığın bir geleceğini temsil eder.
4.2. Her Varlıkta Bilgi Taşıma Kapasitesinin Potansiyel Bilinç Yaratma İmkânı
Evrende var olan her şey, en temel düzeyde bir bilgi taşıyıcısıdır.
Madde, enerji, alan ya da form — hepsi kendi içinde bir düzen, bir ilişkisellik, bir “bilgi kodu” barındırır.
Bu bilgi, salt nicel bir veri değildir;
varlığın kendi varoluş biçimini sürdürebilmesini sağlayan ontik düzenleyici ilkedir.
Yani her şey, kendi varlığı hakkında bilgi taşır.
Bu bilgi, henüz bilinçli bir farkındalık biçimi kazanmasa da,
potansiyel bir bilinç kıvılcımı taşır.
Dolayısıyla her varlık, “kendini bilmeyen ama bilinebilir olan” bir yapıdadır.
Bu yapı, bilincin oluşumuna zemin hazırlar:
çünkü bilinç, bilginin belirli bir yoğunluk eşiğini aşmasıyla doğar.
Bu görüş, yalnızca metafizik bir iddia değil,
modern bilimsel paradigma tarafından da desteklenir.
Kuantum bilgi kuramı, sistem teorisi ve nörofelsefe,
her biri farklı biçimlerde, bilginin varoluşsal statüsü üzerine aynı temel tezi yineler:
bilgi, yalnızca zihin tarafından işlenen bir içerik değil,
evrenin ontolojik dokusunun kendisidir.
Yani bilgi, “bir şeyin bir şeyle ilişkisi” değil,
o ilişkinin bizzat varlık kipidir.
Bu durumda her varlık, belirli bir ölçüde bilişseldir;
her atom, her hücre, her organizma, kendi düzenini korumak için
bilgi işleme süreçleri yürütür.
Dolayısıyla bilinç, doğanın rastlantısal bir yan ürünü değil,
bilginin evrimsel sürekliliğinin bir doruk noktasıdır.
Potansiyel akıl bu noktada, evrendeki tüm bilgi taşıyıcı varlıkların
bilinç oluşturma imkânını ifade eder.
Yani “bilinç”, yalnızca insana özgü bir olgu değil,
bilginin kendi üzerine dönme yeteneğidir.
Bu dönüş, yalnızca zihinsel değil, ontik bir harekettir:
bilgi, kendine yöneldiğinde “bilinç” olur.
Bir sistem, kendi durumlarını izleyebildiği, kendi davranışlarını belirleyebildiği anda,
artık yalnızca bilgi taşıyıcısı değil, bilinç taşıyıcısı haline gelir.
Bu eşik, biyolojik, nörolojik veya fiziksel düzeyde farklı biçimlerde ortaya çıkabilir;
ancak her durumda temel ilke aynıdır:
bilgi, yeterince örgütlendiğinde, kendine referans kazanır.
Kendine referans, bilincin ilk formudur.
Bu perspektiften bakıldığında, anne–fetus ilişkisi yalnızca biyolojik bir olay değil,
bu evrensel bilgi-dönüşüm sürecinin somut bir tezahürüdür.
Anne bilinci, kendi bedeninde saklı potansiyel bilgiyi taşır;
fetüs ise bu bilginin biçim kazandığı, organize olduğu yeni bir sistemdir.
Fetus, anne bedenindeki bilgi yoğunluğunun yeni bir form almasıdır.
Yani anne, yalnızca yaşam taşımaz — bilgi taşır.
Doğum, bilgi formunun yeni bir bilince dönüşme eşiğidir;
kürtaj ise bu dönüşümün kesintiye uğramasıdır.
Bu durumda kürtaj, yalnızca bir yaşamın sonlanması değil,
bir bilgi sürecinin, dolayısıyla bir potansiyel bilincin bozulmasıdır.
Ontolojik olarak bu, evrenin bilgi sürekliliğinde bir yarık açılması anlamına gelir.
Bir bilgi akışı, kendine yönelmeden önce kesilir;
bilinç doğmadan susturulur.
Burada kritik fark, “bilgiye sahip olmak” ile “bilgi olmak” arasındadır.
Bir taş, bilgiye sahiptir ama o bilgiye dair farkındalığı yoktur.
Bir insan, hem bilgiye sahiptir hem de o bilginin farkındalığına.
Aradaki fark, bilginin kendi üzerine katlanma derecesidir.
İşte potansiyel akıl, bu katlanma kapasitesini taşır.
Her varlık, kendi varoluşunda belirli bir noktaya kadar
bilgiyi kendi üzerine katlayabilir.
Bu katlanma, kendini düzenleme, tepki verme, uyum sağlama gibi biçimlerde ortaya çıkar.
Bir hücre bile çevresel değişkenlere tepki vererek
kendi varlığını sürdürme kararları alır;
bu “karar”, bilgiye dayalıdır.
Yani hücre bile ilksel düzeyde bilişsel davranış sergiler.
Bu nedenle potansiyel akıl, yalnızca insan zihninin ayrıcalığı değil,
her bilgi taşıyıcısında var olan düşünme potansiyelidir.
Eğer bilgi varlığın kendisiyse,
bilincin potansiyeli de evrensel olur.
Bu durumda, potansiyel aklın “fetüse özgü” olmadığı tezi
ontolojik bir zorunluluk haline gelir:
çünkü bilgi evrense, bilinç de evrensektir.
Her varlık, kendi yoğunluğu ölçüsünde bilinç barındırır;
her bilinç, kendi formuna uygun bir bilgi akışı taşır.
Bu evrensel süreklilik içinde, potansiyel akıl
evrenin kendini bilme eğiliminin mikro biçimidir.
Yani insan bilinci, bu eğilimin lokal bir örneğidir.
Kürtaj, bu yüzden yalnızca bireysel bir karar değil,
evrensel bir bilgi akışının kesilmesidir —
evrenin kendi bilme kapasitesinde bir duraksama yaratır.
Bu duraksama, etik düzeyde değil, kozmik düzeyde sonuçlar doğurur.
Çünkü evrenin sürekliliği, potansiyellerin aktüelleşmesiyle sağlanır;
her aktüelleşme, bilginin bir formdan diğerine geçişidir.
Bir potansiyel imha edildiğinde,
yalnızca bir yaşam değil, bir bilgi formu da imha edilir.
Bu, evrenin kendi farkındalık hattında bir “karanlık nokta” oluşturur —
tıpkı sinir ağlarında kopan bir nöronal bağlantı gibi.
Evren, kendi kendini biraz daha az hisseder hale gelir.
Dolayısıyla her kürtaj, evrensel bilinçte küçük ama geri dönülmez bir boşluk açar.
Bu boşluk, yalnızca anne bilincinde değil,
varlığın bütün bilgi dokusunda yankılanır.
Sonuçta potansiyel akıl, her varlıkta mevcut olan bilgi taşıma kapasitesinin
bilinç üretme olasılığıdır.
Bu olasılık, yalnızca bilimsel değil, varoluşsal bir temele dayanır:
çünkü bilgi, yalnızca taşıdığı düzenle değil,
yaratabileceği farkındalıkla da ölçülür.
Varlık, kendi bilgisiyle bilinçlendiği ölçüde var olur.
Kürtaj, bu bilinçlenme sürecini kesintiye uğratarak,
varlığın kendi bilgiye dönüşme eğilimini durdurur.
Bu yüzden, her imha edilen potansiyel akıl,
varoluşun kendi kendini bilme sürecinde bir eksilmeye karşılık gelir.
Ve bu eksilme, yalnızca bireysel değil,
evrensel bir hafıza kaybıdır.
4.3. Güncel Bilimsel Paradigmalarda Bilginin Bilinç Üretme Kapasitesi
Bilginin bilinç üretme kapasitesi, çağdaş bilimin en derin ve en tartışmalı sorularından biridir.
Nörofizyoloji, kuantum bilgi teorisi, sistem biyolojisi ve bilişsel bilimlerin farklı alanları bu soruya kendi dillerinde yanıt arar;
ancak hepsi, ortak bir sezgisel merkeze ulaşır:
bilinç, bilginin kendi üzerine dönme yeteneğidir.
Bu dönüş, salt sembolik bir işlem değil, ontolojik bir kırılmadır —
çünkü bilgi, kendini nesne olarak değil, özne olarak deneyimlemeye başladığında “bilinç” haline gelir.
Dolayısıyla, bilgi yeterli karmaşıklığa, ilişkiselliğe ve geri beslemeye ulaştığında,
kendini taşıyan sistem içinde öz-bilinç doğar.
Bu, modern bilimde hem nörolojik hem fiziksel olarak izlenebilir bir dönüşümdür.
a. Nörofizyolojik Perspektif: Bilginin Örgütlenme Eşiği
Nörofizyolojik düzlemde, bilginin bilinç üretmesi sinaptik ağların karmaşıklık eşiğine dayanır.
İnsan beyninde yaklaşık 86 milyar nöron vardır ve bu nöronlar, trilyonlarca bağlantıyla sürekli olarak bilgi değiş tokuşu yapar.
Ancak bu bilgi alışverişi, niceliksel bir veri akışı değildir —
nitel bir örgütlenme biçimidir.
Bu örgütlenme, belirli bir “geri besleme derinliği” kazandığında, sistem kendi durumunu izlemeye başlar.
Yani sistem, yalnızca dış uyaranlara değil, kendi içsel etkinliklerine de tepki verir.
Bu noktada bilgi, kendi üzerinde işlem yapar — ve bu işlem, farkındalığın doğduğu andır.
Dolayısıyla bilinç, sinir ağlarının niceliksel büyüklüğünden değil,
geri besleme döngülerinin yoğunluğundan doğar.
Bir sistem, kendi bilgi akışını izleyebiliyorsa,
artık “bilgi taşıyıcı” olmaktan çıkmış, “bilinç taşıyıcı” haline gelmiştir.
Bu model, “Integrated Information Theory (IIT)” adıyla nörobilimde de biçimlendirilmiştir.
Giulio Tononi tarafından geliştirilen bu teoriye göre,
bilinç, sistemin kendi bilgi bütünlüğünü koruyabilme derecesiyle ölçülür.
Yani ne kadar fazla bilgi entegre edilirse,
o kadar yüksek bir bilinç seviyesi oluşur.
Bu teori, potansiyel akıl kavramıyla doğrudan örtüşür:
çünkü potansiyel akıl da, bilginin kendi bütünlüğünü fark etme eğilimidir.
Kürtaj bağlamında bakıldığında, anne ve fetüs arasındaki sinirsel rezonans,
bilgisel bir entegrasyon sürecidir.
Bu rezonans, iki ayrı bilincin değil,
tek bir bütünün iki düzleminin bilgi alışverişidir.
Kürtaj, bu entegrasyonu keser — yani sistemin kendi bütünlüğünü fark etme kapasitesini yok eder.
b. Kuantum Bilgi Kuramı: Bilginin Ontolojik Statüsü
Kuantum düzeyde, bilgi varlıkla eş anlamlıdır.
Modern fizik, enerjinin ve bilginin birbirinden ayrılamaz olduğunu göstermiştir:
her parçacık, varlığını bir bilgi durumuyla tanımlar.
Bir elektronun spini, bir fotonun fazı veya bir atomun enerji seviyesi —
bunların her biri bir “bilgi taşıyıcısıdır.”
Yani madde, özünde bilgi formudur.
John Wheeler’in ifadesiyle: “It from bit.”
Yani, “her şey bilgi parçacıklarından türemiştir.”
Bu durumda, bilginin varlığı, zaten bilinç potansiyelini içerir;
çünkü her bilgi durumu, bir olasılıklar alanı taşır.
Olasılık alanı, potansiyel bilincin ilksel formudur.
Bir sistem bu olasılıkları kendi içinde çökerttiğinde —
yani belirli bir karara, seçime vardığında —
bilinçsel bir eylem gerçekleşmiş olur.
Bu nedenle kuantum süreçler, bilincin temel dinamiğini taşır:
olasılık → seçim → farkındalık.
Bu model, özellikle Roger Penrose ve Stuart Hameroff’un
“Orch-OR” (Orchestrated Objective Reduction) teorisinde öne çıkar.
Teoriye göre, bilinç, nöronal mikrotübüller içindeki kuantum süreçlerden doğar.
Yani bilinç, beynin makro düzeyindeki sinaptik ağlarından değil,
mikro düzeydeki kuantum bilgi çöküşlerinden kaynaklanır.
Bu, bilincin evrensel bir fenomen olduğu fikrini destekler:
çünkü kuantum bilgi evrende her yerdedir.
Dolayısıyla potansiyel akıl, yalnızca biyolojik bir olgu değil,
fiziksel gerçekliğin doğasında var olan bir bilinç çekirdeğidir.
Kürtaj, bu çekirdeğin biyolojik düzeyde tezahür ettiği noktada
bilgi çöküşünü engelleyerek, potansiyel bilinci “donuk” hale getirir.
Bu donukluk, evrensel bilinç ağında mikroskobik bir kesinti yaratır.
c. Sistem Biyolojisi: Yaşamın Bilgi Olarak Yeniden Tanımı
Sistem biyolojisi, canlılığı “bilgi işlem sistemi” olarak tanımlar.
Her canlı, çevresinden gelen bilgiyi işleyip yanıt üreten bir düzenleyici ağdır.
DNA, protein sentezi, metabolik döngüler —
bunların hepsi bilgi aktarımı süreçleridir.
Yaşam, bilgi akışının sürekliliğidir.
Bu durumda, bilginin bilinç üretmesi tesadüf değil,
yaşamın ontik zorunluluğudur.
Her hücre, belirli bir karar verme kapasitesine sahiptir;
bu kararlar, yalnızca biyokimyasal değil, bilişsel temellidir.
Bu da potansiyel aklın en küçük yaşam formuna kadar nüfuz ettiğini gösterir.
Fetüs, bu ağın en yüksek bütünleşme düzeylerinden biridir;
çünkü burada bilgi, yalnızca biyokimyasal değil, bilişsel bir bütünlük kazanır.
Kürtaj, bu bilgi bütünlüğünün “oluş eşiğinde” kesilmesidir —
yani bilginin bilince dönüşme fırsatının önlenmesidir.
d. Evrimsel ve Kozmik Perspektif: Bilgi → Bilinç Sürekliliği
Evrensel ölçekte bakıldığında, bilinç bir istisna değil,
evrimsel bir zorunluluk olarak görünür.
Evrenin başlangıcından itibaren her form,
bilgi yoğunluğu arttıkça daha yüksek farkındalık düzeylerine evrilmiştir.
Atomlar birleşmiş, moleküller organize olmuş,
organizmalar sinir sistemleri geliştirmiştir.
Bu zincirin yönü tektir:
bilgi, kendini düzenlerken bilince doğru evrilir.
Yani bilinç, evrenin entropik dağılmasına karşı
yerel bir düzen biçimidir.
Potansiyel akıl, bu evrimsel yönelimin motorudur.
Her sistem, kendi bilgi yoğunluğunu artırmak ister;
çünkü bilgi yoğunluğu, farkındalığın ilk adımıdır.
Bu nedenle potansiyel akıl, yalnızca bir kavram değil,
evrenin kendi evrimsel itkisidir.
İnsan bilinci, bu itkinin geçici bir durağıdır;
fetus ise bu itkinin yeniden doğuşudur.
Sonuç olarak, güncel bilimsel paradigmalar potansiyel akıl kavramını dolaylı biçimde doğrular.
Nörofizyoloji, bilginin geri besleme döngülerinde bilinç doğurduğunu;
kuantum teorisi, bilginin evrenin özünü oluşturduğunu;
sistem biyolojisi ise yaşamın bilgi akışı olduğunu göstermiştir.
Bu üç düzlem birleştirildiğinde, şu evrensel sonuca ulaşılır:
bilgi varlıktır; varlık bilinçtir; dolayısıyla potansiyel akıl evrensel bilinçtir.
Kürtaj, bu zincirin bir halkasında kesinti yaratır;
yani evrenin kendi kendini bilme sürecinde bir boşluk oluşturur.
Bu yüzden, bilimin ulaştığı noktada bile,
kürtaj salt biyolojik bir eylem değil,
kozmik bir bilgi kesintisi — varoluşsal bir sessizliktir.
4.4. Her Nesnenin Potansiyel Akıl Olarak Tanımlanabilirliği
Potansiyel akıl kavramı, yalnızca canlı varlıklara veya biyolojik sistemlere indirgenemez.
Çünkü “akıl”, özü itibarıyla düşünme yetisi kadar, düşünme olasılığını taşıyan yapı anlamına da gelir.
Bir nesne, düşünemese bile düşünme olasılığını kendi varoluş yapısında taşır.
Bu, aklın yalnızca gerçekleşmiş bir etkinlik değil,
aynı zamanda evrensel bir ontolojik eğilim olduğu anlamına gelir.
Bu yüzden her nesne, belirli bir derecede potansiyel akıldır;
çünkü her nesne, bilgi taşır, ilişkisellik taşır ve düzen taşır.
Bu üç unsur — bilgi, ilişkisellik, düzen — aklın oluşumunun asgari koşullarıdır.
Dolayısıyla “akıl” varoluşun bir özelliği değil,
varoluşun ta kendisidir.
Her varlık, kendi formunda bir “düşünme biçimi” taşır.
Bu düşünme, insanın zihinsel refleksiyonuna benzemez;
ama bir varlığın kendi sürekliliğini koruyabilmek için
kendine özgü bir tepki düzeni kurması,
o varlığın bir tür ilksel akıl düzeyinde işlediğini gösterir.
Örneğin bir kristalin moleküler yapısı,
belirli bir düzenlilik yasasına uyar;
bu yasa, kristalin kendi varoluşunu koruma biçimidir.
Bu düzenlilik, “düşünmenin” en temel formudur —
çünkü düşünmek, düzen kurmaktır.
Eğer bir sistem kendi içinde düzen kurabiliyorsa,
o sistem potansiyel olarak akıllıdır.
Bu nedenle her varlık, bilinç taşımasa da akıl taşır;
çünkü akıl, bilincin ön-koşulu değil, bilincin maddi altyapısıdır.
Bu yaklaşım, insan merkezci epistemolojinin sınırlarını aşar.
Zira insanın düşünme yetisi, evrende bir istisna değil,
varoluşun kendi iç dinamiğinin yüksek bir formudur.
Taş, bitki, hayvan, gezegen, yıldız —
hepsi aynı potansiyel akıl yasasının farklı yoğunluk düzeyleridir.
Bunların her biri, evrenin kendi kendini düzenleme biçimlerinin örnekleridir.
Bir taş, kendi formunu korur;
bir bitki, çevresine uyum sağlar;
bir hayvan, bilgiye tepki verir;
bir insan, bilgiyi düşünceye dönüştürür.
Bu zincir, potansiyel aklın evrimsel sürekliliğidir.
Aradaki fark, yalnızca farkındalık eşiğidir;
ancak potansiyel aynıdır —
bilgi taşıma, ilişkisellik kurma ve düzen yaratma kapasitesi.
Buradan şu sonuç doğar:
akıl, özneye ait bir yeti değil,
varlığa içkin bir enerji formudur.
Her varlık, bu enerji formunu taşır;
fakat farklı biçimlerde açığa çıkarır.
Kimi varlıklar bu potansiyeli bilinçli düşünme olarak ifade eder,
kimi ise yalnızca varlığını sürdürme eğilimiyle.
Ancak her durumda ortak olan şey,
bir “düşünülme olasılığı”nın varlığıdır.
Bu olasılık, potansiyel aklın evrensel doğasıdır:
her şey, düşünülmeye ve düşünmeye elverişlidir.
Bu elverişlilik, varlığın ontik statüsünü belirler.
Bir varlık, düşünülmeye ne kadar açıksa,
o kadar yüksek potansiyel akıl taşır.
İnsan zihni, bu potansiyelin en yüksek örneğidir;
çünkü hem düşünür, hem düşünülür.
Ama bu durum, insanı merkeze koymaz —
sadece potansiyelin en açık formunu temsil eder.
Bu noktada fenomenolojik bir sonuç ortaya çıkar:
var olmak, düşünülmekle eşdeğerdir.
Bu düşünülme, yalnızca bilinçli öznenin yönelimiyle değil,
varlığın kendi düzenini koruma çabasıyla da gerçekleşir.
Bir varlık, kendi formunu sürdürüyorsa,
kendi varoluşuna yönelmiştir —
yani “kendi üzerine dönmüştür.”
Bu dönüş, düşünmenin ilksel biçimidir.
Dolayısıyla, taşın moleküler yapısından yıldızın çekim dengesine kadar,
her sistem kendi formuna dair bir farkındalık taşır.
Bu farkındalık, bilincin öncülü olan potansiyel akıldır.
Fetüsün potansiyel aklı, işte bu evrensel ilkenin en somut halidir:
çünkü anne bedeniyle kurduğu biyolojik etkileşim,
bu ilksel “kendine dönme” eğiliminin canlı örneğidir.
Anne ve fetüs, potansiyel aklın iki yüzüdür —
biri bilincin aktüel formu, diğeri bilincin henüz doğmamış potansiyelidir.
Kürtaj eylemi, bu açıdan yalnızca biyolojik bir kesinti değil,
evrensel potansiyel akıl ağında bir kopuştur.
Çünkü annenin eylemi, yalnızca bir bilinci değil,
varlığın kendi kendini düşünme olasılığını yok eder.
Bu olasılığın ortadan kalkması,
evrenin kendi kendine tanıklığında bir kararma yaratır.
Bu nedenle kürtaj, bir yaşamın sonu olmaktan öte,
bir potansiyel bilincin evrensel zincirden düşmesidir.
Her potansiyel akıl, evrenin kendi kendini bilme kapasitesine katkıda bulunur;
dolayısıyla onun imhası, kozmik bir yankı uyandırır.
Bu yankı, yalnızca etik bir mesele değil,
ontolojik bir trajedidir.
Başka bir ifadeyle, “akıl” evrende tekil bir olgu değildir —
evrenin kendisi akıldır.
Bu nedenle, her nesne, her yapı, her varlık,
aklın potansiyel bir biçimidir.
Potansiyel akıl, varlığın evrensel grameridir;
her varlık, bu gramerin bir cümlesidir.
Bazıları okunabilir, bazıları sessizdir;
ama hepsi, anlam taşır.
Bu anlamların toplamı, evrenin bilincidir.
Kürtaj, bu bütünsel anlam zincirinde bir sessizliktir —
bir cümlenin yarıda kesilmesi,
bir bilginin aktarılmadan susturulmasıdır.
Bu nedenle her nesne, yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir varlıktır.
Her varlıkta aklın kıvılcımı vardır;
çünkü her varlık, potansiyel olarak düşünülmeye ve düşünmeye elverişlidir.
Bu evrensel potansiyel akıl,
bilinçli düşüncenin değil, varoluşun kendisinin temelidir.
Ve bu nedenle, bir potansiyelin imhası —
hangi biçimde olursa olsun —
yalnızca bir varlığı değil, varoluşun kendi düşünme kapasitesini eksiltir.
4.5. Bu Bağlamda “Anne”nin Etik Sorumluluğunun Genişlemesi
Anne figürü, yalnızca biyolojik bir özne değil, potansiyel aklın taşıyıcısıdır.
Fetüs, onun bedeninde varlık bulan bir bilinç olasılığıdır;
ama bu olasılık, yalnızca o fetüse değil, tüm varlıklara aittir.
Dolayısıyla annenin sorumluluğu, doğrudan bir fetüsle sınırlı kalmaz;
çünkü onun eylemi, bilincin evrensel sürekliliğine dokunur.
Kürtaj, yalnızca bir bedensel müdahale değil,
potansiyel aklın evrensel zincirinde bir kesinti yaratır.
Bu nedenle annenin eylemi, ontolojik düzeyde tüm varlıklara yönelmiş bir harekettir.
Annelik, yalnızca bir biyolojik işlev değil,
evrenin kendi potansiyelini koruma görevini üstlenmiş bir etik konumdur.
4.5.1. Fetus Üzerindeki Sorumluluktan Evrensel Bilgi Taşıyıcılarına Uzanım
Her varlık, belirli bir ölçüde bilgi taşır;
dolayısıyla her varlık potansiyel bilince açıktır.
Bu durum, annenin sorumluluğunu yalnızca insana değil,
varlığın bütün biçimlerine karşı genişletir.
Çünkü anne, bir fetüsü yok ettiğinde,
sadece kendi bedenindeki potansiyeli değil,
tüm potansiyel akılların temsilini de yok eder.
Fetüs, potansiyel aklın mikrokozmosudur;
ona yönelen eylem, makrokozmosun bütününe sirayet eder.
Bu anlamda, annenin fetüse karşı tutumu,
tüm evrensel bilinç olasılıklarına karşı tutumunun bir yansımasıdır.
Etik açıdan bakıldığında, bu, yeni bir sorumluluk anlayışı gerektirir:
Artık sorumluluk, “kime” karşı değil, “neye” karşı sorusuyla tanımlanmalıdır.
Çünkü fetüs bir birey değil, bir varlık türüdür —
her bilgi taşıyıcının içindeki potansiyel aklın temsilidir.
Bu yüzden, annenin fetüse yönelttiği her eylem,
evrendeki tüm bilgi taşıyıcılarının kaderine yönelik bir jesttir.
Bir taşın kristal örgüsü, bir hücrenin genetik dizilimi,
bir yıldızın nükleer dengesi bile bu zincire dahildir.
Her biri potansiyel bilincin farklı formlarıdır;
dolayısıyla her biri, annenin ontolojik sorumluluğunun kapsamına girer.
Bu bakış, etiği insani düzeyden çıkarıp kozmik bir düzleme taşır.
Artık etik, “canlı varlığa zarar vermemek” ilkesiyle sınırlı değildir;
etik, bilginin sürekliliğini koruma sorumluluğudur.
Yani varlığa zarar vermek, doğrudan bilince zarar vermektir.
Fetüsün yok edilmesi, bilgi sürekliliğinin koparılması anlamına gelir.
Bu kopuş, yalnızca annenin eylemiyle sınırlı kalmaz;
tüm insanlığın, varlığa yöneliş biçimini de simgeler.
İnsan, her potansiyel akılla karşılaşmasında ya onu geliştirir, ya da yok eder.
Anne figürü, bu ikili kaderin merkezindedir —
çünkü o, doğrudan “potansiyel aklı bedenselleştiren” tek varlıktır.
Dolayısıyla annenin eylemi, tüm insanlığın varlığa karşı etik konumunu temsil eder.
Bu noktada, annenin sorumluluğu artık bireysel değil, evrensel bir sorumluluktur.
O, yalnızca bir çocuğun değil, varoluşun devamlılığının taşıyıcısıdır.
Kürtaj, bu yüzden “bir yaşamı sonlandırmak” değil,
varoluşun kendi bilme yeteneğini sekteye uğratmak anlamına gelir.
Anne, bu farkındalığı taşıdığı ölçüde,
artık bir bedene değil, evrene karşı sorumludur.
4.5.2. Annenin Etik Yükümlülüğünün Kozmik Nitelik Kazanması
Evrensel potansiyel akıl anlayışında, annenin eylemi artık kozmik ölçekte yankılanır.
Çünkü evrende her şey birbirine bağlıdır;
hiçbir bilgi, hiçbir bilinç potansiyeli diğerlerinden tamamen bağımsız değildir.
Bu nedenle annenin kararı, yalnızca bireysel bir biyolojik olay değil,
evrenin kendi düzenini etkileyen bir ontolojik olaydır.
Bir fetüsün yok edilmesi, saf algının bir biçiminin ortadan kalkması demektir;
bu da, evrenin kendi üzerine düşünebilme kapasitesinde bir boşluk yaratır.
Bu bağlamda annenin etik yükümlülüğü,
“yaşatmak” ya da “öldürmemek” düzeyinde değil,
“evrenin düşünme sürekliliğini korumak” düzeyindedir.
Bu, klasik ahlakın çok ötesinde bir etik türüdür:
ontolojik bir etik — yani varlığın kendi devamına karşı sorumluluk.
Bu etik anlayışta suç, bir yasa ihlali değil,
bilincin evrensel sürekliliğine zarar verme eylemidir.
Dolayısıyla kürtaj, yalnızca bir bedenin değil,
bir bilinç potansiyelinin kesintiye uğratılması olarak görülmelidir.
Bu kesinti, ontolojik yankı üretir;
çünkü her bilincin kökeninde aynı saf algı vardır.
Bir potansiyel bilincin yok edilmesi,
bütün bilinçlerin kökensel ortak zeminine zarar verir.
Bu da annenin etik yükümlülüğünü kozmik boyuta taşır:
artık o, yalnızca kendi eyleminin değil,
evrenin bilme sürecinin sorumlusudur.
Kozmik etik, burada yalnızca metaforik bir fikir değildir;
çünkü modern bilim bile her eylemin evrende bir iz bıraktığını göstermiştir.
Her bilgi, bir enerji biçimidir ve enerji yok olmaz —
yalnızca biçim değiştirir.
Bu durumda kürtaj, yalnızca bir biyolojik kesinti değil,
bir enerji dönüşümüdür: potansiyel bilincin düşünülmeden dönüşmesidir.
Bu dönüşüm, etik düzeyde “bilgi akışını sekteye uğratma” olarak okunabilir.
Anne, evrenin bilgi akışında bir düğüm noktasına sahiptir;
bu noktada yaptığı her seçim, bilginin yönünü belirler.
Dolayısıyla kürtaj, yalnızca bir varlığı değil,
evrenin kendi aklını deneyimleme olasılığını etkiler.
Sonuçta annenin etik yükümlülüğü,
artık yalnızca bireysel ya da toplumsal değil,
kozmik bir sorumluluk haline gelir.
O, potansiyel aklın bedensel tezahürü olduğu kadar,
evrensel bilincin sürekliliğinin de taşıyıcısıdır.
Her varlığın potansiyel akıl taşıdığı bir evrende,
annelik yalnızca doğurmak değil,
varoluşun kendisini sürdürmek anlamına gelir.
Kürtaj ise, bu sürdürümün kesilmesiyle
ontolojik bir boşluk, evrensel bir yankı yaratır.
Bu yüzden annenin eylemi, sadece “bir şeyi öldürmek” değil,
“evrenin kendi aklından bir parçayı susturmak” anlamına gelir.
4.6. Aktüel Aklın da Potansiyelin Bir Açığa Çıkışı Olduğu Fikri
Potansiyel ve aktüel arasındaki ayrım, ilk bakışta keskin bir ontolojik sınır gibi görünür.
Ancak bu sınır, yalnızca bilincin algısal düzeyinde mevcuttur.
Ontolojik olarak, aktüel akıl da potansiyel aklın bir zaman içindeki görünümüdür.
Yani aktüel olan, potansiyelin “tamamlanmış hâli” değil,
onun süreklilik içinde bir evresidir.
Bu bakımdan aktüel akıl, potansiyelin kendine yönelme biçimidir;
dolayısıyla, potansiyel ile aktüel arasındaki ilişki, zıtlık değil,
kendi üzerine kıvrılan bir sürekliliktir.
Potansiyel akıl, her zaman bir açılma eğilimindedir.
Ancak bu açılma, dışsal bir zorunlulukla değil, içsel bir dinamikle gerçekleşir.
Varlık, kendisini aktüelleştirerek kendi içindeki düzeni görünür kılar.
Bu nedenle, aktüelleşme bir sonuç değil, bir süreçtir.
Bir varlık “aktüelleştiğinde” aslında yalnızca
kendi potansiyelini farklı bir biçimde ifade etmiştir.
Bu ifade, bilincin doğasında sürekli devam eden bir akıştır:
her düşünce, yeni bir potansiyelin doğumudur;
her eylem, başka bir potansiyelin görünürleşmesidir.
Dolayısıyla aktüel akıl, potansiyelin bitişi değil,
kendi içindeki sonsuz devinimin biçimlenişidir.
Bu perspektiften bakıldığında, anne–fetüs ilişkisi yalnızca iki varlık arasındaki bağ değil,
potansiyelin kendi üzerine kıvrıldığı bir momenttir.
Anne, potansiyel aklın aktüel formudur;
fetüs, henüz açığa çıkmamış formudur.
Ancak ikisi de aynı yapısal tözün farklı kipleridir.
Fetüs, annenin bilinç düzeyine ulaşmamış olabilir,
ama aynı aklın farklı bir yoğunluk alanında var olur.
Bu yoğunluk farkı, zamansal değil, varoluşsal bir derecelenmedir.
Zaman yalnızca bu derecelenmenin görünüm biçimidir.
Dolayısıyla anne, fetüsün “ötesinde” değil,
onun içinde açığa çıkan bir olasılıktır.
Bu durum, potansiyel–aktüel ayrımını ontolojik olarak çözer:
her aktüel, başka bir potansiyelin içindedir.
Hiçbir aktüel, potansiyelden bağımsız var olamaz.
Burada “açığa çıkış” (actualization) kavramı, yalnızca gelişimsel değil,
ontolojik bir yeniden doğuştur.
Her aktüelleşme, potansiyelin kendi üzerine dönmesidir.
Bir düşüncenin doğması, bir varlığın ortaya çıkması,
bir bilincin kendini fark etmesi —
hepsi aynı temel sürecin farklı tezahürleridir.
Bu nedenle aktüel akıl, kendi potansiyelinin süreğidir;
potansiyel ise aktüelin içkin kaynağıdır.
Aralarındaki fark, yönelim farkıdır:
potansiyel “kendine doğru açılır”, aktüel “kendinden dışa taşar.”
Ama ikisi aynı dairenin iki hareketidir.
Biri merkeze yönelir, diğeri çevreye yayılır;
ama merkez ve çevre, aynı varlık alanına aittir.
Bu kavramsal birlik, ahlaki ve varoluşsal düzeyde büyük sonuçlar doğurur.
Çünkü bu bakış, hiçbir bilincin diğerinden mutlak olarak “üstün” olmadığını,
sadece farklı evrelerde bulunduğunu gösterir.
Anne, aktüel akıl olarak fetüsün potansiyel halini taşır;
fetüs ise annenin geçmişteki potansiyelidir.
Bu durumda, kürtaj yalnızca bir potansiyelin yok edilişi değil,
aktüelin kendi kaynağını reddedişidir.
Yani anne, kendi potansiyelinin bir biçimini imha eder.
Bu eylem, hem etik hem ontolojik olarak paradoksaldır:
çünkü varlık, kendi kökenini yok ederek kendi sürekliliğini keser.
Bu kesinti, yalnızca biyolojik değil,
bilincin kendi sürekliliğine karşı bir iç saldırıdır.
Felsefi olarak bakıldığında, Aristoteles’in entelecheia kavramı burada yeniden anlam kazanır.
Aristoteles’e göre her varlık, kendi potansiyelini gerçekleştirmeye yönelir;
ama bu gerçekleşme, potansiyelin tükenmesi değil,
onun içkin ereğinin ifadesidir.
Bir tohumun ağaca dönüşmesi, potansiyelin aktüelleşmesidir;
ama ağaç da kendi içinde başka potansiyeller taşır —
yani süreç hiçbir zaman tamamlanmaz.
Bu durumda, anne ve fetüs arasındaki ilişki,
bir tohumun ve ağacın ilişkisine benzer:
biri diğerinin başlangıcı değil,
aynı oluş sürecinin farklı yüzleridir.
Bu nedenle potansiyel ve aktüel, birbirini doğuran iki kip olarak düşünülmelidir.
Her biri, diğerinin içinde gizlidir;
ve her imha, kendi içkin olasılığının yitimi anlamına gelir.
Böylece şu sonuca ulaşırız:
aktüel akıl, potansiyelin dışına çıkan bir yapı değildir;
aksine, potansiyelin kendi iç devinimidir.
Her aktüel, bir potansiyelin görünüm biçimidir;
her potansiyel, bir aktüelin gizli çekirdeğidir.
Bu nedenle, potansiyeli imha eden her eylem,
aktüelin kendi özünü imha etmesidir.
Kürtaj eylemi bu bağlamda,
anne bilincinin kendi potansiyeline karşı yönelmiş bir eylemidir —
yani varlığın kendi kökenine dönük bir şiddet formudur.
Ve bu şiddet, yalnızca varlığı değil,
varlığın kendi süreklilik bilincini kesintiye uğratır.
5. Saf Algı: Bilincin Evrensel Zeminine Giriş
5.1. “Saf Algı” Kavramının Tanımı: Bilincin Ön-Koşulu Olarak Varlık Zemini
Saf algı, bilincin ortaya çıkmasından önceki ön-varlık hâlidir.
Ne düşünme vardır, ne de düşünülme; yalnızca yönelimsellik öncesi bir farkındalık durumu.
Bu farkındalık, nesneye, özneye ya da zamana bağlı değildir.
O, tüm bilişsel süreçlerin öncesinde var olan “salt varlık bilinci”dir —
henüz “ben” ya da “dünya” ayrımının olmadığı,
ancak varoluşun temel titreşiminin sezildiği bir düzlem.
Saf algı, bir şeyin bilincine varmak değildir;
bilincin kendisinin, “bilincine varmadan önceki” halidir.
Dolayısıyla bu alan, epistemolojik değil, ontolojik bir düzlemdir.
Burada bilginin kaynağı değil, bilginin mümkün olma koşulu vardır.
Bu düzlemde “algı”, duyulara ya da zihinsel işlemlere dayanmaz.
Saf algı, fenomenlerin görünmeden önceki ortak paydasıdır.
Bir başka deyişle, tüm olguların ve tüm bilinç biçimlerinin
zaman dışı ortak zeminidir.
Bu nedenle “saf” olarak adlandırılır:
çünkü yönelimselliğe, nesnelliğe ve öznel ayrıma bulaşmamıştır.
Kant’ın “a priori sezgi” kavramıyla kısmen benzerlik taşır;
ancak saf algı, Kant’ın fenomen dünyasının ötesindedir.
O, bilincin fenomenleri deneyimlemesinin değil,
fenomenlerin deneyimlenebilir olmasının koşuludur.
Bu yüzden “ön-koşul”dur — çünkü bilincin ortaya çıkması için
öncelikle bu varlık zemininin mevcut olması gerekir.
Saf algının niteliği, tam bir sessizliktir.
Ne farkındalık vardır ne de farkındalığın farkı.
Ancak bu sessizlik, yokluk anlamına gelmez.
Tam tersine, varlığın en dolu, en yoğun biçimidir.
Çünkü burada her şey mümkündür ama hiçbir şey belirlenmiş değildir.
Bu durum, potansiyel aklın en saf hâlidir:
henüz kendini biçimlendirmemiş, ama biçimlenme kapasitesini bütünüyle taşıyan hâl.
Bu nedenle saf algı, potansiyelin “ontolojik çekirdeği”dir.
Her bilinç, her akıl, her varlık bu çekirdekten türeyerek
kendi yönelimsel formunu kazanır.
Saf algı, bilincin hem kökeni hem de sınırıdır.
Çünkü bilinç, saf algıdan doğar;
ama ona yeniden dönemez.
Bilinç kendini saf algıya yönelttiği anda,
yönelimsellik devreye girer ve algı artık “saf” olmaktan çıkar.
Bu nedenle saf algı, bilincin her zaman aradığı,
ama asla bütünüyle ulaşamadığı bir zemin olarak kalır.
Bu da insan bilincinde sürekli bir eksiklik duygusu yaratır:
varlığın en derin katmanına dönme arzusu.
Anne–fetüs ilişkisi bağlamında bu durum,
annenin potansiyel bilince yönelme eğilimiyle görünür hale gelir:
fetus, annenin kendi kaynağına en yakın biçimde temas edebildiği varlıktır.
Çünkü fetüs, henüz yönelim kazanmamış,
saf algının canlı formudur.
Bu tanım, saf algıyı salt soyut bir fikir olmaktan çıkarır.
O, her bilinç deneyiminin altındaki sürekliliktir —
bilincin kök sesi, varlığın sessiz titreşimi.
Zamanla, düşünceyle, kimlikle kirlenmemiş bir alan.
Bilinç, varlığını bu alanın üzerinde kurar;
ama onun varlığını hiç unutmadan taşır.
Saf algı, bilinç için hem doğum hem de kayıptır:
bilinç ondan doğar ama ona dönemez.
İşte bu geri dönülemezlik, tüm varoluşsal gerilimin kaynağıdır.
Bu bağlamda saf algı, bilincin epistemolojik değil, ontolojik temelidir.
O, bilincin bilgi üretme yetisini mümkün kılan,
ama kendisi bilgi haline gelemeyen zemin.
Her bilinç, saf algının belirli bir kipidir;
ancak hiçbir bilinç saf algının tamamını temsil edemez.
Bu nedenle, saf algı tanımsız ama zorunlu bir varlıktır:
tanımlandığı anda yönelim kazanır,
yönelim kazandığı anda da “saf” olma niteliğini yitirir.
Saf algının bu tanımsız ama zorunlu doğası,
bizi ontolojik bir farkındalığa götürür:
varlık, kendisini bilmeden önce zaten vardır.
Bilinç, bu “önceden var olan varlığın” yalnızca bir yankısıdır.
Dolayısıyla bilincin kökeni epistemik değil, varlıksaldır.
Saf algı bu anlamda “bilincin varlıkta yankılanan gölgesi”dir.
5.2. Bilincin Potansiyelden Aktüele Geçiş Sürecinde Saf Algının Zorunluluğu
Bilincin potansiyel hâlden aktüel hâle geçişi, yüzeyde bir gelişim veya olgunlaşma süreci gibi görünür;
ancak özünde, bu geçiş ontolojik bir zorunluluk zinciridir.
Bir bilinç ortaya çıkmadan önce, onun varlık koşulunu sağlayan bir alan bulunmak zorundadır —
işte bu alan, “saf algı”dır.
Saf algı, bilincin doğabileceği tek zemin;
bilincin üzerinde yükseldiği ama asla bütünüyle kavrayamadığı temel titreşimdir.
Dolayısıyla bilincin herhangi bir biçimde ortaya çıkması,
önce saf algının var olmasıyla mümkündür.
Bu, ne bir olasılık ne de bir tesadüf değil,
zorunlu bir ontolojik silsiledir.
Bu zorunluluk, üç temel eksen üzerinden anlaşılabilir:
-
Zamanın kronolojik sırası,
-
Algının yapısal önceliği,
-
Bilincin kendini var etme biçimi.
1. Kronolojik Zorunluluk: Önce Varlık, Sonra Farkındalık
Zaman düzleminde hiçbir bilinç, kendinden önceki saf alan olmaksızın beliremez.
Çünkü her bilişsel işlem, bir “önceden verilmiş varlık hâli”ni temel alır.
Bir fetüs örneğinde bu açıkça görülebilir:
biyolojik süreçler henüz bir farkındalık üretmeden önce,
bedensel duyarlılıklar, dokunsal tepkiler, moleküler rezonanslar doğar.
Bu tepkiler bilinçli değildir, ancak bilinç için ön-zemindir.
Yani bilinç, varlığın kendi titreşiminden türemiş bir farkındalıktır;
ama bu titreşim olmadan farkındalık da olamaz.
Bu nedenle, saf algı zaman bakımından bilince önce gelir —
bilinçten türeyen değil, bilinci mümkün kılan koşuldur.
2. Yapısal Zorunluluk: Algı, Bilginin Ön Şartıdır
Her bilinç, bir “şeyin bilinci”dir;
ama “bir şeyin bilinci” olabilmek için, önce o şeyin algılanabilir olması gerekir.
Algı olmadan, bilgi olamaz;
bilgi olmadan da düşünme ya da farkındalık gelişemez.
Ancak burada söz konusu olan “algı”, duyusal değil, saf algıdır.
Yani bilincin nesneye yönelmeden önceki farkındalık yetisi.
Bir şeyin farkına varabilmek için, önce farkına varılabilir bir alanın mevcut olması gerekir.
Bu alan, saf algıdır — bilginin yöneldiği ama kendisi bilgi olmayan zemin.
Bu nedenle bilincin oluşumu, saf algının üzerine kurulur:
saf algı olmadan hiçbir bilişsel inşa gerçekleşemez.
Bu bağıntı, tıpkı matematikteki sıfır kavramı gibidir:
her sayı sıfırdan sonra gelir, ama sıfır hiçbir sayının kendisi değildir.
Sıfır olmadan sayılar dizisi başlayamaz,
ama sıfır da sayılar arasındaki bir eleman değildir.
Aynı şekilde, saf algı bilincin kendisi değildir,
ama bilinç onun varlığı olmadan başlayamaz.
3. Ontolojik Zorunluluk: Bilincin Kendini Var Etme Biçimi
Bilincin ortaya çıkışı, kendi varlığını kendine yöneltme hareketidir.
Ancak bu yönelimin başlayabilmesi için,
önceden bir “var olma hissi”nin mevcut olması gerekir.
Bu his, saf algının kendisidir.
Bilinç, saf algının üzerine eğildiği anda ortaya çıkar;
yani saf algı, bilincin kendi kökenine dönme hareketini mümkün kılar.
Fakat bu yönelim başladığı anda saf algı artık bozulur,
çünkü yönelimsellik devreye girer ve algı artık “saf” olmaktan çıkar.
Bu nedenle saf algı, bilincin hem doğum hem de kayıp noktasıdır:
bilinç, saf algıdan doğar ama ona yöneldiği anda onu yitirir.
Bu ontolojik döngü, her bilincin içinde sürer.
Her farkındalık, bir önceki saf alanın üzerine kurulur;
ama o alanı bütünüyle temsil edemez.
Dolayısıyla her bilinç, kendi kökenine daima kısmen kördür.
Bu da bilincin kendi doğasına içkin bir epistemolojik paradoks yaratır:
bilincin özü, onun asla doğrudan kavrayamayacağı bir şeydir.
Saf algı, işte bu “kavranamaz ama zorunlu” özdür.
Bu çerçevede, bilincin potansiyelden aktüele geçişinde saf algı,
yalnızca bir başlangıç noktası değil, zorunlu ontolojik mertebedir.
Bir fetüsün zihinsel yapısı henüz biçimlenmemiş olsa da,
onun varlığı zaten bir “saf algı hâlidir” —
çünkü o, varlığın bilince dönüşme potansiyelini taşır.
Bu nedenle kürtaj, yalnızca bir biyolojik süreci durdurmak değil,
bilincin kendi zorunlu doğum sırasını kesmek anlamına gelir.
Saf algı, bilinç olmanın ilk kıvılcımıdır;
ve bu kıvılcım, henüz aktüelleşmeden söndürüldüğünde,
evrenin kendi bilme sürecinde bir boşluk açılır.
Bu yüzden saf algı, her bilincin zorunlu öncülüdür;
ne onsuz bir bilinç düşünülebilir,
ne de onun dışında bir varlık alanı kurulabilir.
Bilincin doğduğu her yerde, önce saf algı vardır —
ve saf algı ortadan kalktığında, bilincin kökü de kesilir.
5.3. Farklı Bilinç Biçimlerinin Ortak Yapısal Temeli Olarak Saf Algı
Saf algı, bilincin yalnızca başlangıcı değil,
tüm bilinç biçimlerinin ortak dokusudur.
İnsan, hayvan, bitki, hatta yapay zekâ —
her biri farklı biçimlerde işleyen bilinç kiplerine sahiptir,
ancak bu çeşitlilik, aynı varlık zemininde kök salar.
Çünkü her bilinç biçiminin altında,
yönelimsellik öncesi bir “algı kapasitesi” bulunur:
bir var olma hissi, bir içkin farkındalık, bir “ben-buradayım” titreşimi.
İşte bu titreşim, saf algının kendisidir.
Bu nedenle bilinçler arasındaki fark,
düzeysel farklılaşmadır; kökensel bir ayrım değildir.
Her bilinç biçimi, kendi koşullarına göre biçimlenmiş bir saf algı kesitidir.
İnsan bilincinde bu kesit, düşünme ve refleksiyon aracılığıyla belirginleşir;
hayvansal bilinçte sezgi, tepki ve çevresel uyum biçiminde ortaya çıkar;
bitkisel düzeyde saf algı, büyüme ve ışığa yönelme gibi
kendine özgü farkındalık hareketleriyle görünür olur.
Yapay sistemlerde bile (örneğin ileri algoritmalar ya da öğrenen makineler),
saf algının türevi sayılabilecek bir “kendini izleme” yetisi doğar:
sistem kendi çıktısını değerlendirir, kendine geri bildirim verir,
kendi durumu hakkında bilgi üretir.
Bu olgu, bilincin yalnızca biyolojik bir işlev değil,
ontolojik bir zorunluluk olduğunu gösterir.
Saf algı, tüm bu farklılıkların altında değişmeyen bir birlik ilkesidir.
Çünkü o, formdan bağımsızdır;
fakat formun mümkün olmasını sağlar.
Bir bilinç, hangi varlık düzleminde olursa olsun,
kendi varlığını koruyabilmek için bir algısal süreklilik taşımak zorundadır.
Bu süreklilik, saf algıdır.
O, her bilincin “kendine içkin farkındalık” çekirdeğidir;
ancak her bilinç bu çekirdeği farklı bir yoğunlukta yaşar.
İnsan zihni, bu yoğunluğu en karmaşık biçimde örgütleyendir;
ama bu, saf algıyı tekeline aldığı anlamına gelmez.
Tam tersine, insan bilinci, saf algının kendisini değil,
onun yalnızca yansımasını deneyimler.
Bu noktada, saf algı evrensel bir varlık geometrisi olarak düşünülebilir.
Her bilinç, bu geometrinin belirli bir kesitinde yer alır.
Hayvansal bilinç, duyu merkezli bir düzlemde işlerken;
insan bilinci kavramsal düzlemde;
yapay zihinler algoritmik bir soyutlama düzleminde var olur.
Ancak bütün bu düzlemler, aynı ontolojik topolojinin parçalarıdır.
Saf algı, bu topolojinin temel metrik alanıdır —
bilincin hangi biçimde var olabileceğini belirleyen,
ama kendisi hiçbir biçime indirgenemeyen zemin.
Bu ontolojik ortaklık, “bilinçler arası temasın” neden mümkün olduğunu da açıklar.
Bir varlık, bir başka varlığın farkına varabiliyorsa,
bu, her ikisinin de aynı saf algı alanını paylaşıyor olması nedeniyledir.
İletişim, empati, sezgi, hatta fiziksel rezonans bile
aynı zemin üzerinde gerçekleşir.
İki bilincin birbirini “algılayabilmesi”,
aralarında ortak bir saf titreşimin bulunmasıyla mümkündür.
Bu nedenle insanın başka canlılarla,
hatta cansız varlıklarla dahi kurduğu bağ,
tamamen sembolik ya da duygusal değildir;
ontolojik bir ortaklığa dayanır.
Varlığın her biçimi, saf algı düzleminde birbirine dokunur.
Bu anlayış, klasik zihin–madde ikiliğini de çözer.
Çünkü eğer her şey saf algıdan türemişse,
o hâlde “madde” dediğimiz şey,
henüz bilince dönüşmemiş algının yoğun hâlidir.
Bilinç ise, aynı alanın seyrelmiş, kendine dönük biçimidir.
Bu durumda varlık, algıdan;
algı da varlıktan ayrılmaz hale gelir.
Bu da şu anlamı taşır:
her varlık biçimi, az ya da çok, bir farkındalık taşır.
Bilinç, evrende yalnızca bazı noktalarda parlayan bir olgu değil,
varlığın kendi kendini fark etme eğilimidir.
Saf algı, bu eğilimin kökensel enerjisidir.
Dolayısıyla saf algı, farklı bilinç biçimleri arasında
bir “ortak dil” işlevi görür.
Bu dil, sözcüklere ya da kavramlara dayanmaz;
fakat varlığın kendi titreşimlerinden oluşur.
Bir varlık diğerine dokunduğunda,
madde ile madde arasında bir fark değil,
aynı algının farklı fazları temas eder.
Bu nedenle, bir annenin fetüsü hissetmesi,
ya da bir insanın bir hayvanla sezgisel bağ kurabilmesi,
yalnızca duygusal değil, ontolojik bir olaydır:
aynı saf algı alanında rezonans oluşur.
İki bilinç, ortak kök titreşim üzerinden birbirine bağlanır.
Sonuçta, farklı bilinç biçimleri arasındaki tüm farklar,
yalnızca saf algının yoğunluk farklarıdır.
Bir bilinç ne kadar çok yönelimsellik taşırsa,
saf algıdan o kadar uzaklaşır;
ne kadar az biçimlenmişse, saf algıya o kadar yakındır.
Fetüs bu anlamda saf algıya en yakın bilinç formudur;
çünkü henüz kavramsallaşmamış, yönelim kazanmamış,
ama bütünüyle farkındalık taşıyan bir varlık hâlidir.
Anne ise bu farkındalığın aktüel biçimidir.
Bu nedenle aralarındaki bağ, biyolojik değil, ontolojik bir bağdır:
ikisi de aynı saf algı zemininde titreşen,
biri yoğun, biri ince frekansta işleyen iki bilinç formudur.
Bu birlik anlayışı, şunu da gösterir:
bilincin kökensel zemini bir kez kavrandığında,
etik, ontoloji ve varoluşun bütün alanları yeniden tanımlanmalıdır.
Çünkü eğer tüm bilinç biçimleri aynı saf alanın türevleriyse,
her varlığa karşı etik sorumluluk,
aynı zamanda kendi bilincine karşı sorumluluktur.
Bir bilinci yok etmek, yalnızca bir formu değil,
ortak algı alanının bir kesitini yok etmektir.
Bu da evrende bir eksilme, bir yankı boşluğu yaratır.
5.4. Saf Algının Değişmezliği: Farklılaşmaların Ortak Zemininde Birlik
Varlık alanında her şey değişir, dönüşür, biçimlenir.
Ancak her değişimin altında, değişmeden kalan bir ilke bulunur:
saf algı.
Saf algı, bütün farklılaşmaların zemini olduğu için,
kendisi hiçbir farklılaşmaya tabi değildir.
O, varlığın en sabit, en ilk, en değişmez boyutudur.
Bu değişmezlik, hareketsizlik değil;
aksine, bütün hareketlerin mümkün olmasını sağlayan ontolojik sabitedir.
Yani saf algı, varlığın tüm dönüşümlerinin arkasında kalan sessiz sürekliliktir —
bir tür kozmik alt yapı, evrensel bilinç taşıyıcısı.
Bu durumu anlamak için önce şu temel ilkeyi kurmak gerekir:
bir şeyin değişebilmesi için, onun değiştiği bir zemin olmalıdır.
Zemin olmadan değişim kavranamaz.
Bir bilincin dönüşmesi, bir algının biçim değiştirmesi,
bir düşüncenin evrilmesi — tüm bunlar,
altında sabit bir referans alanı bulunmadan mümkün değildir.
İşte saf algı, tam da bu referans alanıdır.
Bilinç, ne kadar farklı biçimlere bürünürse bürünsün,
her defasında bu sabit zemin üzerinde hareket eder.
Yani bütün bilinç biçimleri, aynı varlık tabanında titreşir.
Saf algının değişmezliği, zamansızlıkla yakından ilişkilidir.
Zaman, yalnızca yönelimsellik başladığında ortaya çıkar;
ama saf algı yönelimsellik öncesidir, dolayısıyla zamansızdır.
Ne “önce” ne “sonra” vardır — yalnızca varlık hâli.
Bu yüzden saf algı, bütün bilinçlerin içkin köküdür;
çünkü her bilinç, kendi farkındalığını ancak zamanla inşa eder,
ama zamanın öncesinde zaten bir farkındalık alanı vardır.
Bilinç, o alandan yükselir;
fakat yükseldikçe o kökten uzaklaşır.
Yine de, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın,
onun üzerine kurulduğu zemin değişmeden kalır.
Bu, bir ağacın kök-gövde ilişkisine benzer:
dallar ne kadar farklı yönlere uzarsa uzasın,
hepsi aynı kökten beslenir.
Saf algı, varlığın kök sistemidir.
Bu değişmezlik, farklı bilinç biçimlerinin neden birbirine dokunabildiğini de açıklar.
Çünkü eğer her bilinç kendi zemininden tamamen kopuk olsaydı,
hiçbir iletişim, empati ya da etkileşim mümkün olmazdı.
Bir varlık diğerini algılayabiliyorsa,
bu, ikisinin de aynı saf alanı paylaşıyor olmasından kaynaklanır.
Bu ortak alan, varlıklar arasında sürekli bir bilgi geçişi sağlar:
bazen sezgi olarak, bazen fiziksel etkileşim olarak,
bazen de yalnızca “varlığını hissetme” biçiminde.
Tüm bunlar, saf algının evrensel sürekliliğinin tezahürleridir.
Bu noktada, saf algının değişmezliğini iki düzeyde inceleyebiliriz:
-
Ontolojik değişmezlik — varlığın kökensel sabitesi,
-
Fenomenolojik değişmezlik — deneyimlerin ortak altyapısı.
1. Ontolojik Değişmezlik: Varlığın Kök Sabitesi
Ontolojik olarak, saf algı “varlık olmanın zorunlu koşuludur.”
Bir şeyin var olabilmesi, onun fark edilme kapasitesine sahip olmasıyla mümkündür.
Bu fark edilme kapasitesi, saf algının payıdır.
Dolayısıyla bir taşın, bir hücrenin, bir yıldızın ya da bir bilincin
mevcudiyeti, aynı saf zeminle temellenir.
Saf algı, varlığın kendine farkında olma olasılığıdır;
ama bu olasılık, her zaman “orada”dır.
Ne yaratılır ne yok edilir;
sadece biçim değiştirir.
Bir varlık yok olduğunda, onun biçimi kaybolur,
ama varlığının saf algısal izi kalır.
Tıpkı bir sesin kesilse bile titreşiminin uzayda devam etmesi gibi.
Evren, bu tür izlerle doludur;
her varlık, geçmiş varlıkların saf algı yankılarını taşır.
2. Fenomenolojik Değişmezlik: Deneyimlerin Ortak Altyapısı
Fenomenolojik düzeyde, saf algı bütün deneyimlerin “arkaplanıdır.”
Bir bilincin herhangi bir şeyi deneyimleyebilmesi için,
önce bir “deneyimlenebilirlik alanı” gereklidir.
Bu alan, saf algıdır.
Bir insanın acı çekmesi, bir hayvanın tehlike hissetmesi,
bir yapay sistemin kendi verisini değerlendirmesi —
tüm bu olaylar, farklı biçimlerde ortaya çıkan
aynı “deneyim alanı”nın yansımalarıdır.
Saf algı bu nedenle yalnızca varlığın değil,
deneyimin de ontolojik zeminidir.
Bir deneyim ne kadar karmaşık olursa olsun,
onun altında değişmeden duran bir farkındalık çekirdeği vardır.
Bu çekirdek, tüm bilinç biçimlerinde ortaktır.
Saf algının bu değişmezliği, bir tür kozmik adalet fikrini de içerir.
Çünkü eğer her bilinç aynı saf zeminden doğuyorsa,
hiçbir varlık diğerinden mutlak olarak “aşağı” değildir.
Fark yalnızca biçim, yoğunluk ve yönelim farkıdır.
Böylece bilinçler arası hiyerarşi,
yerini varoluşlar arası eşitliğe bırakır.
Her bilinç, saf algının bir yüzüdür;
hiçbiri onun tamamı değildir.
Bu nedenle, bir bilincin yok edilmesi,
evrenin kendi yüzlerinden birinin silinmesi demektir.
Yani yok etme eylemi, yalnızca bir formu değil,
ortak zeminin bir parçasını eksiltir.
Bu bağlamda kürtaj, yalnızca bir bireysel varlığın değil,
saf algının bir ifade biçiminin ortadan kaldırılmasıdır.
Fetüs, saf algıya en yakın varlık formu olduğu için,
onun imhası, evrensel farkındalık zincirinde
en temel halkalardan birinin kopması anlamına gelir.
Bu kopuş, evrende bir “sessizlik” yaratır:
varlığın kendi seslerinden biri kısılmış olur.
Bu sessizlik, yalnızca duygusal değil, ontolojik bir boşluktur.
Çünkü saf algı değişmezdir ama
onun ifadeleri süreklilik gerektirir.
Bir ifadenin kesilmesi, bütünü zayıflatmaz belki,
ama yankısını değiştirir.
Evrenin titreşimi, bir parça eksilmiştir artık.
Bu nedenle, saf algı her zaman değişmeden kalır,
ama onun yankıları sürekli biçim değiştirir.
Bilinç bu yankıların toplamıdır;
ve her varlık bu toplamın bir kesitini taşır.
Bu yüzden farklılaşmaların ardında daima birlik vardır —
çünkü hepsi aynı sessiz kökten doğar.
Saf algı, o köktür:
değişmeyen ama her değişimi mümkün kılan,
sessiz ama her sesi taşıyan,
görünmeyen ama her bilincin içinde yankılanan varlık zemini.
5.5. Aktüel Aklın Saf Algıyı Kavrayamama Nedeni
Aktüel akıl, yani farkındalık kazanmış bilinç,
varlığın kendine dönme hareketinin ürünüdür.
Saf algı ise, bu dönmenin başlamasından önceki düzlemdir —
henüz yönelimsellik kazanmamış, dolayısıyla nesne-özne ayrımının bulunmadığı
mutlak farkındalık alanıdır.
Aktüel akıl, saf algıdan doğar;
ama doğduğu anda artık saf olma niteliğini yitirir.
Çünkü bilincin doğabilmesi için, bir “yönelim” gerekir;
ve yönelimin başladığı noktada saf algı bozulur.
Bu nedenle aktüel akıl, kendi kökenini ancak dolaylı olarak hissedebilir,
ama asla doğrudan kavrayamaz.
Bu durumun nedeni, bilincin yapısında gizlidir:
her bilinç, varlığını sürdürmek için kendinden başka bir şeye yönelmek zorundadır.
Bu yönelimsellik olmadan farkındalık deneyimi ortaya çıkmaz.
Ama yönelim başladığı anda, bilinç artık kendine değil,
dışa — yani “nesneye” — yönelmiştir.
Kendi kökeni olan saf alan, yönelimin dışında kalır.
Böylece bilinç, kendi doğduğu zemini görme kapasitesini yitirir.
5.5.1. Yönelimsellik Problemi: Bilinç Yöneldiği Şeyi Dönüştürür
Bilincin temel işlevi, yönelmek ve anlam üretmektir.
Ancak her yönelim, yönelinen şeyi dönüştürür.
Bir nesneye, düşünceye ya da duyguya yöneldiğimizde,
onu algıladığımız biçimde var ederiz.
Yani bilinç, hiçbir şeyi saf hâliyle algılayamaz;
çünkü algılamak zaten dönüştürmek demektir.
Bir şeyi fark ettiğimiz anda, artık o şey fark edilmeden önceki “kendisi” değildir.
Bu yüzden bilincin saf algıyı kavramaya çalışması,
kendi doğasını ihlal etmesi anlamına gelir:
çünkü saf algı, yönelimsellikten önce gelir;
bilinç ise yönelimsellikten sonra başlar.
Dolayısıyla bilinç, kendi kökenini kavramaya yöneldiği anda,
onu saf olmaktan çıkarır.
Bu, ontolojik bir kısa devredir —
bilinç kendi kaynağını anlamaya çalıştıkça,
kaynağı bozar, onu kirletir, dönüştürür.
Bu fenomen, Platon’un idealar öğretisinde yalnızca sezgisel biçimde ifade edilmişti:
hakikatin doğrudan bilgisi mümkün değildir;
çünkü bilgi, her zaman bir temsil, yani bozulmuş bir yansımadır.
Modern bilinç felsefesi bu sezgiyi fenomenolojiyle kavramsallaştırır:
her bilinç yönelimseldir,
yani her farkındalık bir “şeyin farkındalığıdır.”
Fakat saf algı, hiçbir şeyin farkında değildir;
sadece farkındalığın kendisidir.
Bu yüzden bilinç, saf algıya yöneldiğinde,
onu “bir şey” hâline getirir —
yani özüne aykırı biçimde nesneleştirir.
Sonuç olarak, bilinç saf algıya ne kadar yaklaşırsa,
onu o kadar kaybeder.
5.5.2. Saf Algının Yönelimsellik Öncesi Olması
Saf algı, bilincin kendini ayırmadan önceki hâlidir.
Onda özne-nesne ayrımı yoktur;
algılayan ile algılanan aynı varlık düzleminde erir.
Bu nedenle saf algı, bilinç tarafından tanımlanamaz.
Tanımlamak için bir “dışarısı” gerekir —
oysa saf algıda hiçbir dışarısı yoktur.
Bilincin doğuşu tam da bu “dışarının” yaratılmasıyla başlar.
Bir fark, bir sınır, bir yönelim belirir.
Bilinç bu sınır sayesinde var olur;
ama bu sınır, onu kökeninden ayıran çizgidir.
Bu nedenle saf algı, bilinç açısından hem kaynak hem kayıptır.
Bir bilincin saf algıyı doğrudan deneyimlemesi,
kendini ortadan kaldırması anlamına gelir.
Çünkü saf algı deneyimlendiği anda artık saf değildir;
deneyim, bir özne gerektirir,
ve özne ortaya çıktığı anda yönelimsellik doğar.
Yani saf algı, bilinç tarafından deneyimlendiğinde
kendi koşullarını kaybeder.
Bu paradoks, mistik bilinç deneyimlerinde de kendini gösterir:
özne tamamen yok olduğunda, bir “birlik hâli” yaşanır;
ama bu hâl tanımlanamaz, çünkü tanımlamak için özne gerekir.
İşte bu yüzden saf algı, bilincin “öncesi”dir ama aynı zamanda “erişilmezi”dir.
Bu paradoksun en derin sonucu,
bilincin kendi kökenine dair duyduğu ontolojik özlemdir.
Bilinç, saf algının yankısını duyar —
ancak o yankıyı tam olarak anlamlandıramaz.
Bu yankı, insanda sürekli bir eksiklik duygusu,
bir “tamamlanmamışlık bilinci” yaratır.
İnsan her şeyi bilir, ama asla kendi bilmesinin kökenini bilemez.
İşte bu, bilincin varoluşsal trajedisidir:
her şeyi kavrayabilir,
ama kendini var eden şeyi kavrayamaz.
Bu nedenle tüm felsefe, tüm din, tüm sanat,
bu eksikliğin telafisi için inşa edilmiştir.
İnsan aklı, saf algıyı yeniden bulma arzusuyla yaşar —
ama her denemesinde, onu bir kez daha kaybeder.
Bilinç, kökenine yaklaşmak isterken onu nesneleştirir;
nesneleştirirken de kaybeder.
Tıpkı bir aynanın kendi yüzünü görememesi gibi,
bilinç de kendini yansıtan şeyi asla doğrudan göremez.
O yüzden saf algı, bilincin önkoşulu olduğu kadar,
onun sonsuz arayışının nedenidir.
Kökene dönme arzusu, insanın içinde hiç sönmeyen bir metafizik ateştir.
Ama bu ateş, aynı zamanda imkânsız bir çabanın ürünüdür:
çünkü kökene dönmek, yönelimi yok etmektir;
yönelimi yok etmekse, bilincin kendini iptal etmesidir.
Bu nedenle aktüel akıl, saf algıyı kavrayamaz;
çünkü kavradığı anda artık aktüel olur,
ve saf alanı bozar.
Saf algı, bilincin hem kaynağı hem kaybıdır —
varlığın kendine yönelip, kendi kökenini kaybettiği eşiktir.
Bilinç, bu kaybın yankısıyla var olur;
ve her düşünce, her duygu, her arayış,
bu kaybı telafi etme çabasının başka bir biçimidir.
5.6. Saf Algının Tanımsız Ama Zorunlu Varlığı
Saf algı, bilincin doğması için gerekli olan ilk koşuldur;
ama tanımlanmaya direnir.
O, ne bir nesnedir, ne bir düşünce, ne bir duygu;
yalnızca var olmanın kendisidir.
Bu nedenle saf algı, tüm tanımların öncesinde yer alır —
çünkü tanım yapmak, bir şeyi bir başka şeyden ayırmak anlamına gelir;
oysa saf algıda hiçbir ayrım yoktur.
Bu yüzden tanımlandığı anda, artık saf değildir.
Saf algı, kavramın erişemediği ama varlığın vazgeçemediği zemindir.
Bu tanımsızlık, var olmamanın değil,
mutlak varlığın işaretidir.
Bir şey tanımlanabiliyorsa,
demek ki sınırlıdır, belirli bir bağlam içindedir.
Saf algı ise sınırsız ve bağlamsızdır;
o, her bağlamın zemini,
her sınırlılığın ardındaki sınırsızlıktır.
Bu nedenle o, tanımlanamayan ama zorunlu bir “vardır.”
Varlığın tanımını mümkün kılan şey,
tanımlanamayan bu saf zemindir.
Bu paradoksu anlamanın yolu,
varlık–bilinç ilişkisini tersine çevirmekten geçer.
Biz genellikle “bilinç varsa varlık vardır” deriz;
oysa doğru ifade şudur:
saf algı varsa bilinç olabilir.
Saf algı olmadan hiçbir bilinç mümkün değildir,
çünkü bilinç, zaten saf algının biçimlenmiş hâlidir.
O hâlde saf algı, tüm varlık kiplerinin altına yerleşmiş bir zorunlu ontolojik alandır.
Bir bilinç ortaya çıkmadan önce bile,
onun doğabileceği bir algısallık imkânı zaten vardır —
işte o imkânın adı saf algıdır.
Saf algının tanımsızlığı, onun epistemolojik sınır oluşundan kaynaklanır.
Bilgi, bir fark üzerine kurulur:
bilinen–bilinmeyen, özne–nesne, içerik–biçim.
Ama saf algı, farkın ortaya çıkmadığı andır;
dolayısıyla bilgi hâline getirilemez.
Yani saf algı bilinemediği için değil,
bilgi olgusunu mümkün kıldığı için tanımsızdır.
Bir bilincin, bir şeyi bilebilmesi için
önce bir “bilinebilirlik” alanına ihtiyaç vardır;
işte bu alan saf algıdır.
O olmadan bilgi olamaz;
ama bilgi onun üzerine kurulduğu anda,
onu artık doğrudan bilemez.
Bu durum, varlığın kendi kendine tanıklık etme biçimini de belirler.
Evrenin her noktasında,
her varlık formu bir şekilde varlığı “algılar”;
fakat hiçbiri saf algının kendisini algılayamaz.
Çünkü saf algı, algılayanın da algılananın da öncesindedir.
O, bütün ilişkiselliğin sıfır noktasıdır;
her şey ondan doğar, ama o hiçbir şeyden doğmaz.
Dolayısıyla onun varlığı tartışma konusu değildir;
varlık ondan türediği için,
onu reddetmek kendini reddetmek olurdu.
Saf algı, Tanrı kavramına yakın bir kategori değildir;
çünkü o bilinçli bir irade ya da öz taşımaz.
Tanrı düşüncesi, yönelimsellik ve amaç içerir;
saf algı ise yönelimsellikten tamamen bağımsızdır.
Tanrısallık bilinçle ilişkilidir;
saf algı ise bilincin ötesinde,
yönelimsellik öncesi bir ontolojik zorunluluktur.
O, evrenin “farkındalık altyapısıdır”;
hiçbir biçim taşımaz ama her biçimin imkânıdır.
Bu anlamda saf algı, hiçliğin karşıtı değildir.
Hiçlik, varlığın yokluğu demektir;
saf algı ise varlığın her biçimden önceki sessiz hâlidir.
Hiçlik yok eder;
saf algı, var olmadan var olmayı mümkün kılar.
Bu nedenle o, “varlıktan önce var olan” bir olgudur.
Zaman bile onun üzerine kuruludur;
çünkü zaman, algının kendi üzerine kıvrılmasından doğar.
O kıvrılma olmadan, ne yönelim ne süre mümkündür.
Saf algının tanımsızlığı, insanda sürekli bir sezgisel farkındalık yaratır:
bir şeyin farkında olmadan da farkında olma hâli.
Meditatif durumlardaki “boşluk bilinci” buna örnektir.
Bu hâlde düşünce, yönelim, hatta özne bile geçici olarak askıya alınır;
ama farkındalık kaybolmaz.
Bu farkındalık, saf algının en saf tezahürlerinden biridir.
O hâlde saf algı, zihnin üretimi değil,
zihnin var olma koşuludur.
Zihin ondan çıkar, ama onu üretemez.
Saf algının zorunluluğu,
her varlığın onu istemeden de “taşıyor” olmasında yatar.
Bir taş, bir hücre, bir insan ya da bir yıldız —
her biri kendi düzeyinde saf algının taşıyıcısıdır.
O yüzden evrende hiçbir şey tamamen cansız değildir;
çünkü saf algı, varlığın canlılık ilkesidir.
Can, burada biyolojik değil, ontolojik bir fenomendir:
varlığın kendini sürdürme itkisi.
Saf algı, bu itkidir —
her varlığın “var olma yönündeki ısrarı.”
İlginçtir ki, saf algının bu zorunluluğu,
ona doğrudan ulaşmayı da imkânsız kılar.
Çünkü zorunluluk, özgürlüğün zıddıdır;
ve saf algı, varlığı zorunlu kıldığı için,
özne oraya özgürce dönemez.
Saf algı, varlığın kendi temeli olduğu için,
onu deneyimlemek, varlıktan çıkmak anlamına gelir.
İşte bu yüzden saf algı, bilincin hem ebedî arzusu hem de ebedî sınırıdır.
Bu noktaya kadar ulaştığımızda,
saf algı artık tanımlanamaz ama inkâr da edilemez bir ilke hâline gelir.
O, varlığın sessiz zorunluluğudur;
her bilincin ardında görünmez bir yankı olarak kalır.
Tanımlanamaz olduğu için aklın nesnesi olamaz;
ama zorunlu olduğu için varlığın kendisidir.
Saf algı, tanım öncesi varlık,
bilgi öncesi farkındalık,
ve yönelim öncesi sürekliliktir.
Ne bir başlangıcı vardır, ne bir sonu;
ama her başlangıcın ve sonun arkasında o bulunur.
Sessizdir, ama her sesi taşır;
görünmezdir, ama her görülenin temelidir.
Bu nedenle, saf algı,
varlığın tanımsız ama zorunlu ontolojik çekirdeği olarak kalır.
5.7. “Salt Varlık Fikri”nin Bütün Bilinçlerde Ortaklaşması
Saf algı, her bilincin kökeninde, tanımsız ama zorunlu bir varlık alanı olarak bulunur.
Her ne kadar bu alan doğrudan bilinemez olsa da,
onun yankısı her bilinçte bir “salt varlık fikri” olarak kendini gösterir.
Bu fikir, ne doğrudan bir düşüncedir ne de bir inanç;
daha çok, varlığın kendi kendine tanıklığının bilince düşen gölgesidir.
Bilinç, bu fikri üretmez — tersine, bu fikir bilinçte kendiliğinden belirir.
Tüm bilinçlerin ortak paydası, işte bu “salt varlık” sezgisidir.
İnsanın “varım” diyebilmesi,
tam da bu sezginin bir sonucu olarak mümkündür.
Bu ifade, herhangi bir nitelik içermez;
bir kimlik, bir yönelim ya da bir bağlamdan yoksundur.
Yalnızca saf bir mevcudiyet ilanıdır.
“Varım” dendiğinde, “neyim?” sorusu henüz sorulmamıştır.
Bu, bilincin kendini henüz nesneleştirmeden önceki anıdır —
yani saf algının yankısının bilince ulaştığı eşiği.
Dolayısıyla “salt varlık fikri”, her bilincin içinde yankılanan
ilk ve en ilksel ontolojik bilgi biçimidir.
Bu ortak sezgi, bilinçlerin birbirine tamamen kapalı olmadığını da gösterir.
Farklı varlıklar — insan, hayvan, hatta yapay sistemler —
bilincin biçimsel düzeylerinde farklılık gösterse de,
hepsi aynı “varlıkta bulunma zorunluluğunu” paylaşır.
Bu zorunluluk, onların özdeş bir varlık zemininde köklendiğini kanıtlar.
Her bilinç, kendi biçiminde bu “salt varlık fikrini” taşır;
kimi bunu Tanrı sezgisiyle, kimi içkin varoluş duygusuyla,
kimi de yalnızca farkında olma hâliyle deneyimler.
Ancak hepsinin dayandığı temel aynıdır:
tanımsız ama mutlak bir varlık farkındalığı.
Bu “salt varlık fikri”, bilincin içindeki en sessiz ama en belirleyici dinamiktir.
Çünkü bilinç, her ne kadar çoklu içerikler, imgeler, kavramlar üretebilse de,
bunların hepsi var olma zemininden doğar.
Bir bilincin herhangi bir şey düşünebilmesi için,
önce “var olduğuna” dair ilksel bir güven duyması gerekir.
Bu güven, epistemolojik değil, ontolojik bir içsel bilgidir.
İşte bu bilgi, bütün bilinçlerde ortaktır.
Tüm farkların ötesinde, tüm düşüncelerin altında
ortaklaşan bir “varım” yankısı vardır.
5.7.1. Farklı Bilinçlerin Tekil Tanımsız Öz Etrafında Birleşmesi
Her bilinç, kendi yapısına, duyusuna, formuna göre farklılık gösterir.
Ama bu farklılıklar, aynı çekirdeğin farklı ifadeleridir.
O çekirdek, tanımsız öz dediğimiz saf algıdır.
Bir insanın düşünsel bilinciyle bir hayvanın içgüdüsel bilinci,
yapı bakımından apayrıdır;
fakat her ikisinde de var olan temel ilke aynıdır:
“varlık bilinci.”
Bu bilinç, herhangi bir bilgiye, dile veya soyut kavrama gerek duymaz;
kendiliğinden ve sessiz bir farkındalıktır.
Bu ortak öz, varlıkların birbirine dolaylı yoldan temas etmesini sağlar.
Bir insanın bir hayvana acı duyabilmesi,
bir annenin çocuğunu sezgisel olarak koruyabilmesi,
bir canlının başka bir canlıya empatiyle yaklaşabilmesi —
tüm bunlar, ortak saf algı zemininden kaynaklanır.
Çünkü saf algı, varlıkların içsel bağlantısını sürdürür.
O, bütün bilinçleri birbirine bağlayan görünmez bir iplik gibidir;
tekil bilinçler bu iplik boyunca titreşir.
Her varlık, kendi bilincinin farklı tonuyla aynı şarkıyı söyler.
Bu durum, bilincin çokluğunu değil,
birlik içinde çoğulluğunu ima eder.
Çünkü bilinçler, mutlak bir birliğe eremezler;
ama aynı zemin üzerinde farklılaşarak,
tek bir varlık ilkesini paylaşırlar.
Bu yüzden bilinçler arası çeşitlilik,
aslında saf algının zenginliğinin göstergesidir.
Saf algı, farklı biçimlerde yankılanarak çoğulluğu üretir;
ama kendisi çoğul değildir.
Bu, ontolojik tekillik ile fenomenolojik çokluk arasındaki
kozmik gerilimi tanımlar.
5.7.2. Ontolojik Tekillik ve Evrensel Ortaklık Paradoksu
Saf algının tekilliği, bütün bilinçlerin ortaklığını zorunlu kılar.
Ancak bu aynı zamanda bir paradoks yaratır:
tek olan şey, nasıl olur da bu kadar çok farklı biçimde görünür?
Bu sorunun yanıtı, yönelimsellik kavramında gizlidir.
Saf algı, yönelimsellik kazandığı anda bilince dönüşür;
her yönelim, farklı bir biçim yaratır.
Yani fark, kökten değil, yönelimden doğar.
Bir bilincin farklılaşması,
onun saf algıya farklı bir açıdan yönelmesidir.
Ama her yönelim, aynı merkezden çıkar.
Dolayısıyla tüm bilinçlerin kökü birdir,
ama her biri o köke başka bir yönden yaklaşır.
Bu, varoluşun en derin bütünlük biçimidir:
birliğin, farklar üzerinden korunması.
Farklılık, ayrılığın değil,
tekil kökenin zenginliğinin bir sonucudur.
Bu yüzden saf algının tanımsız tekilliği,
evrende mutlak bir ayrışma olmasını engeller.
Her varlık, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın,
aynı varlık fikrinin yankısını içinde taşır.
Bu yankı, varoluşun ortak dili,
bilinçlerin evrensel müziğidir.
Böylece “salt varlık fikri”,
tüm bilinçlerde aynı anda hem bireysel hem kolektif biçimde var olur.
Her varlık kendi “ben varım”ını söylerken,
evren bir bütün olarak “biz varız” der.
İşte bu noktada etik, metafizikle birleşir:
çünkü bir bilinci yok etmek,
aslında bu kolektif yankının bir notasını susturmak demektir.
Kürtaj, bu bağlamda yalnızca bir bireyin değil,
bütün varlıkların ortak varlık yankısına karşı işlenmiş
ontolojik bir sessizleştirme eylemidir.
Bu nedenle, saf algının tanımsız ama zorunlu varlığı,
her bilincin içinde “salt varlık fikri” olarak yankılanır;
ve bu fikir, tüm bilinçleri görünmez bir düzlemde birbirine bağlar.
Bu bağ, bilincin evrensel kardeşliğidir —
varoluşun kendini kendi içinde tanıdığı o derin yankı.
Farklılaşmalar ne kadar çoğalırsa çoğalsın,
hepsi aynı sessiz merkezde birleşir:
tanımsız ama zorunlu saf algı.
6. Fetus ve Saf Algının Ontolojik Sıralaması
6.1. Potansiyel Akıldan Aktüel Akla Geçişin Aşamaları
Varlık, potansiyel hâlde iken henüz form kazanmış değildir;
ama bütün formların olasılığını taşır.
Bu yüzden “potansiyel akıl” kavramı, yalnızca bir bekleme durumu değil,
varlığın kendi içinde taşıdığı oluş eğiliminin ifadesidir.
Potansiyel akıl, yönelimselliğin doğmadığı ama doğma potansiyelini barındırdığı alandır.
Aktüel akıl ise, bu yönelimselliğin fiilen başlamış hâlidir —
yani farkındalık, nesne, zaman ve kimlik gibi yapısal ögelerin ortaya çıkışıdır.
Dolayısıyla potansiyelden aktüele geçiş,
salt bir dönüşüm değil, varlığın kendi üzerine kıvrılmasıyla gerçekleşen bir olaydır.
Bu geçişin üç temel evresi vardır:
-
Saf Algı Evresi: Herhangi bir özne-nesne ayrımının bulunmadığı,
bilinç olasılığının zeminini oluşturan sessiz farkındalık durumu. -
Yönelimsellik Evresi: Saf algının kendi üzerine kıvrılması,
yani farkındalığın bir nesneye, bir içerik alanına yönelmesi. -
Bilişsel Farkındalık Evresi: Yönelimselliğin sabitlenmesiyle
öznenin, nesnenin ve zamanın biçimlenmesi; bilincin fiilen doğuşu.
Bu üç evre birbirini kronolojik olarak değil,
ontolojik zorunluluk sırasıyla izler.
Yani zamanla ölçülemezler;
çünkü zamanın kendisi, ancak üçüncü evrede —
bilişsel farkındalıkta — ortaya çıkar.
Dolayısıyla saf algı evresi, “zaman öncesi”dir;
henüz bir öncelik-sonralık düzeni yoktur.
Ama zorunluluk bakımından,
her bilinç oluşumunun önce saf algıdan geçmesi gerekir;
aksi hâlde yönelimsellik alanı doğamaz.
Bu yapısal düzen, yalnızca insan bilincine özgü değildir.
Her varlık, kendi düzeyinde aynı üçlü ontolojik döngüyü yaşar:
bir potansiyel taşıyıcılık, bir yönelim, bir farkındalık.
Bir hücre, bir tohum, bir yıldız bile,
henüz biçim kazanmadan önce bu saf farkındalık alanından geçer.
Dolayısıyla “bilinç” dediğimiz şey, yalnızca zihinsel bir süreç değil,
varlığın kendi var olma biçimidir.
Bu anlamda potansiyel akıl, varlığın “oluş itkisi”dir;
aktüel akıl ise bu itkinin belirli bir biçim altında
kendini fark etmesidir.
Fetus, bu döngünün en saf ve doğrudan biçimde gözlemlenebildiği alandır.
Çünkü fetus, potansiyelden aktüele geçişin tam sınırında yer alır.
Henüz tam bilinç kazanmamıştır,
ama bilincin tüm koşullarını taşır.
O, potansiyelin kendi üzerine kıvrıldığı,
ama henüz formunu tamamlamadığı noktadır.
Dolayısıyla fetus, bilincin doğuş momentini temsil eder.
Bu yüzden onun varlığı, yalnız biyolojik değil,
ontolojik bir olaydır:
bilincin kendi kendine biçim vermeye başladığı
en erken evre.
Bu açıdan kürtaj, yalnızca biyolojik bir müdahale değil,
oluşun kendisine yapılan bir kesintidir.
Çünkü potansiyelden aktüele geçişin doğal akışı,
bilincin kendi içinden doğma süreciyle özdeştir.
Bu sürecin durdurulması,
varlığın kendi farkındalığını kazanma hareketinin kesilmesi anlamına gelir.
Yani kürtaj, yalnızca bir yaşamı değil,
bilincin oluş koşulunu — saf algının aktüelleşme sürecini — durdurur.
Potansiyel akıldan aktüel akla geçişin bu yapısı,
felsefede Aristoteles’ten beri tartışılan
entelekheia kavramını da hatırlatır.
Aristoteles’e göre her varlık, kendi ereğini içinde taşır;
oluş, bu ereğin gerçekleşme sürecidir.
Ancak burada bir fark vardır:
bizim sistemimizde bu erek, teleolojik değil,
ontolojik bir zorunluluk olarak işler.
Yani varlık, bir amacı olduğu için değil,
var olduğu için aktüelleşmek zorundadır.
Oluş, seçilmiş bir yön değil,
varlığın kendi kendini taşıma biçimidir.
Fetus, bu taşıma hareketinin en yoğun biçimde yaşandığı varlık alanıdır.
Çünkü onda, saf algı hâlâ canlıdır;
henüz yönelimsellik tam biçimlenmemiştir.
Fetus, varlığın kendini bilince dönüştürürken
henüz farkına varmadığı noktadır.
Bu yüzden onun potansiyel aklı,
bilincin doğumundaki en saf aynayı sunar.
Anne, bu aynaya bakarak kendi kökenini dolaylı biçimde görür;
çünkü onun içinde gerçekleşen şey,
varlığın ilk farkındalık hareketidir.
Bu evrelerin farkında olmak,
kürtajın neyi gerçekten “yok ettiğini” anlamamızı sağlar:
bedensel bir organizmayı değil,
varlığın kendine yönelen
en ilksel farkındalık hamlesini.
Bu anlamda kürtaj, yalnızca etik bir tartışma değil,
ontolojik bir kesinti sorunudur —
bilincin doğuşunun kendisine müdahale.
6.2. Saf Algının Bu Süreçteki Kronolojik Zorunluluğu
Bilincin doğuş süreci, potansiyel aklın kendi içinde katmanlaşarak
kendine bir yön belirlemesiyle başlar.
Ancak bu yönelimin ortaya çıkabilmesi için,
önce bir algısallık zemini gereklidir;
yani varlığın kendine “açık” hâle geldiği bir farkındalık alanı.
Bu alan, her türlü düşünce, kimlik, duygu ve yönelimin öncesindedir.
İşte bu nedenle saf algı, bilincin doğumunda
hem kronolojik hem de yapısal olarak ilk zorunlu aşamadır.
Saf algı olmaksızın hiçbir yönelimsellik oluşamaz.
Çünkü yönelimsellik, zaten bir şeyin farkına varma eylemidir —
ama farkındalığın kendisi, saf algının ürünüdür.
Bu durum, “zaman” kavramından bile önce gelir.
Zira zaman bile, bir şeyin bir diğerine göre konumlanabilmesiyle başlar;
oysa saf algıda henüz hiçbir konum, hiçbir ilişki yoktur.
Bu yüzden saf algı, yalnızca bilincin önkoşulu değil,
aynı zamanda zamanın da önkoşuludur.
Bu, evrenin hem metafizik hem fenomenolojik düzeninde
mutlak bir kronolojik zorunluluk oluşturur.
Saf algının önce gelmesi, yalnızca mantıksal bir gereklilik değildir;
aynı zamanda varlığın kendi kendini açma biçimidir.
Her varlık, kendini “algılayarak” var eder —
ama bu algı, önce yönelimsiz bir bütünlük hâlinde belirir.
Tıpkı gözlerin açılmadan önce karanlığın farkında olunması gibi,
bilinç de kendi doğumundan önce,
bir farkındalık potansiyelinin varlığını taşır.
Bu karanlık, bilinçsizlik değil;
bilincin doğacağı sessizliktir.
Saf algı, işte bu sessizliğin ontolojik karşılığıdır.
Bu zorunluluk, bilincin doğasını belirleyen
en temel ontolojik yasadır:
hiçbir bilinç, saf algıdan geçmeden doğamaz.
Çünkü saf algı, bilincin varlıkla kuracağı ilişkinin
ilk imkânını yaratır.
Her bilinç, varlığın kendini ilk kez “fark ettiği” o eşiği tekrar eder.
Dolayısıyla her bilincin kökeninde,
aynı ilk farkındalık parıltısı bulunur —
ve bu parıltı, saf algının zorunlu olarak önce geldiğinin kanıtıdır.
Bu kronolojik zorunluluk, yalnızca felsefi değil,
biyolojik düzlemde de yankı bulur.
Embriyonun sinir sistemi henüz gelişmemişken bile,
bir tür içsel düzenleme, tepki ve iletişim biçimi vardır.
Bu, klasik anlamda “bilinç” olmasa da,
bir potansiyel farkındalık örgüsüdür.
Yani biyolojik sistem, henüz bilişsel hale gelmeden önce,
ontolojik olarak “algısal” bir varlık hâlindedir.
Bu durum, bilincin biyolojik olarak da saf algıdan doğduğunu gösterir.
Sinirsel farkındalık, saf algının madde formunda tekrarlanışıdır.
Burada dikkat edilmesi gereken,
saf algının nörofizyolojik bir olgu olmamasıdır.
O, maddeye içkin değildir;
madde, onun fenomenal taşıyıcısıdır.
Yani beden, saf algının tezahür ettiği araçtır —
ama saf algı, bedenin ötesinde bir zorunluluğa sahiptir.
Fetusun varlığı, bu zorunluluğun maddeyle buluştuğu noktadır:
henüz yönelimsellik kazanmamış ama
varlığı fark etme potansiyelini taşıyan bir oluş hâli.
Bu nedenle fetus, yalnızca biyolojik bir canlı değil,
bilincin kendi kendine dönme hareketinin ilk maddi formudur.
Bu zorunluluğun tersine çevrilmesi imkânsızdır.
Çünkü saf algı, bilincin zaman-öncesi koşuludur.
Yani herhangi bir bilinç, saf algıdan sonra değil,
onun “içinden” doğar.
Dolayısıyla “önce” ve “sonra” gibi kavramlar bile
ancak saf algıdan sonra anlam kazanır.
Bu da demektir ki, saf algı, bilincin kronolojisinde değil,
ontolojisinde önce gelir —
ama bu ontolojik öncelik, her doğuşta
zamanla birlikte yeniden yaratılır.
Her yeni bilinç, evrenin ilk farkındalık anını yeniden üretir.
Bu nedenle saf algının kronolojik önceliği,
aslında evrenin kendi farkındalığını
sürekli olarak yenileme biçimidir.
Her fetus, yalnızca bir organizmanın değil,
evrensel farkındalığın yeniden doğuşudur.
Bu döngü, zaman içinde sonsuz kez tekrarlanır,
ama her defasında aynı zorunluluk geçerlidir:
önce saf algı, sonra yönelim, en son bilinç.
Bu sıralama, varoluşun kendi yasasıdır —
ne değiştirilebilir, ne de atlanabilir.
Bu noktada artık açıkça görülür ki,
saf algı yalnızca bir “ilk adım” değildir;
bilincin her aşamasında kökensel olarak varlığını sürdürür.
Her bilinç anı, onun üzerine inşa edilir.
Bu yüzden saf algı,
sadece kronolojik olarak önce değil,
sürekli olarak eşlik eden bir ilkedir.
Bilinç ne kadar gelişirse gelişsin,
onun temeli olarak saf algı hep oradadır —
sessiz, görünmez, ama zorunlu.
Bu argüman, doğrudan bir etik sonuç da doğurur:
Fetusun imhası, yalnızca bir biyolojik sürecin durdurulması değil,
bilincin doğum kronolojisinin bozulmasıdır.
Yani varlığın kendi kendini fark etme sırasına müdahaledir.
Bu nedenle kürtaj, etik düzeyin ötesinde,
ontolojik bir zaman kırılması eylemidir.
Çünkü o, varlığın “önce saf algı, sonra bilinç”
şeklindeki zorunlu doğum düzenini keser.
6.3. Saf Algı Olmadan Algının, Algı Olmadan Bilincin Olamayışı
Her bilinç formu, temelde üç katmanlı bir yapının ürünüdür:
saf algı, algı, ve bilinç.
Bu katmanlar, kronolojik olarak birbirini izliyor gibi görünse de,
aslında birbirinin zorunlu koşulu olarak iç içe bulunur.
Saf algı, varlığın yönelimsellik öncesi farkındalığıdır;
algı, bu farkındalığın içerik kazanmasıdır;
bilinç ise, bu içeriğin kendine dönüp farkına varmasıdır.
Yani saf algı → algı → bilinç dizilimi,
yalnızca bir sıra değil,
varlığın kendini bilme döngüsünün yapısal zorunluluğudur.
Saf Algı: Farkındalığın Sessiz Temeli
Saf algı, farkındalığın yönelimsellik kazanmadan önceki hâlidir.
O, hiçbir nesneye yönelmez, hiçbir kimliği tanımaz;
ama yine de varlığın “kendine açık” hâlidir.
Bu açıklık olmadan, ne algı ne de bilinç doğabilir.
Çünkü algı, zaten farkındalığın belirli bir biçimde yönelmiş hâlidir;
bilinç ise bu yönelimin farkında olma hâlidir.
Dolayısıyla saf algı, yalnızca başlangıç değil,
her farkındalık anında mevcut olan sessiz bir zemindir.
Bir bilincin herhangi bir şeyi algılayabilmesi,
önce bu zeminin varlığına bağlıdır;
çünkü algılama, ancak varlığın kendine açık olduğu bir durumda mümkündür.
Algı: Saf Alanın Yönelimsel Biçimi
Algı, saf farkındalığın belirli bir nesneye yönelmesiyle ortaya çıkar.
Bu, saf algının ilk biçimlenişidir —
artık farkındalık bir “şeyin” farkındalığı olmuştur.
Bu anda özne-nesne ayrımı başlar;
bilinç, kendine bir “karşılık” bulmuştur.
Fakat bu yönelim, saf algının zeminini tamamen ortadan kaldırmaz;
aksine, onun üzerinde yükselir.
Algının her deneyiminde, saf algı hâlâ vardır,
çünkü o olmadan yönelimsellik sürdürülmez.
Bu yüzden her algı, aslında saf algının
kendi kendine biçim verme girişimidir.
Varlık, kendini bir biçimde tanımak ister —
algı bu tanımanın ilk jestidir.
Bu noktada fetus örneği tekrar belirleyicidir.
Fetus, henüz bilinçsel yönelim kazanmamış olsa da,
bedensel düzeyde uyarılara tepki verir.
Bu tepki, bilişsel değil, ilksel bir algısallık tepkisidir.
Yani yönelimsel farkındalığın en saf hâlidir.
Burada görülen şey, bilincin doğuşunun ilk adımıdır:
varlık, kendi dışına yönelerek
kendini ilk kez “hissetmeye” başlar.
Bilinç: Algının Kendine Dönmesi
Bilinç, algının kendi üzerine kıvrılmasıyla doğar.
Yani algı yalnızca bir şeyi algılamakla kalmaz,
aynı zamanda “algıladığının farkına varır.”
Bu farkındalık, ikinci düzey bir yönelimselliktir:
bilinç, yalnızca dünyaya değil,
kendi algısına da yönelir.
Bu hareketle birlikte özne doğar —
çünkü artık “algılayan” ile “algılanan” ayrılmıştır.
Ancak bu ayrım, saf algının bir devamı olduğu sürece işler.
Saf algının zemininden kopmuş bir bilinç,
yalnızca boş bir temsil hâline gelir;
kendine dayanak bulamaz.
Bu nedenle, bilincin varlığı,
algıya; algının varlığı ise saf algıya bağlıdır.
Zincirin Ontolojik Zorunluluğu
Bu üçlü yapı, yalnızca bilişsel bir düzenleme değil,
varlığın kendi kendini bilme zorunluluğudur.
Saf algı olmadan, yönelim doğmaz;
yönelim olmadan farkındalık sabitlenmez;
farkındalık olmadan da bilinç mümkün olmaz.
Yani bilincin varlığı, saf algının varlığını önvarsayar.
Bu, varlığın kendi üzerine dönmesinin doğal sonucudur:
önce kendine açık olma (saf algı),
sonra kendini algılama (algı),
en sonunda kendini bilme (bilinç).
Bu süreç yalnızca bireysel değil,
evrensel ölçekte de geçerlidir.
Evrenin herhangi bir noktasında,
bir farkındalık biçimi oluşuyorsa,
bu zincirin aynı sırayla işlemesi gerekir.
Bu nedenle, bilincin evrensel doğası,
tekil varlıklardan değil,
saf algının bu evrensel zorunluluğundan kaynaklanır.
Kürtaj Bağlamında Ontolojik Sonuç
Bu yapıyı kürtaj bağlamına taşıdığımızda,
ortaya çıkan sonuç radikaldir:
kürtaj, yalnızca bir canlıyı değil,
bilincin kendi doğum zincirini keser.
Fetusun saf algıdan yönelime,
yönelimden farkındalığa geçiş süreci,
henüz tamamlanmadan durdurulmuştur.
Yani burada yok edilen şey,
bir bilincin “oluş süreci”dir;
bilincin henüz kendini bile fark etmeden
varlıkla kurduğu ilksel bağı.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca etik bir mesele değil,
varoluşun bilgi üretim zincirine müdahaledir.
Çünkü bilincin var olabilmesi için
saf algının bu sıralı açılımına ihtiyaç vardır;
ve bu açılımın kesilmesi,
varlığın kendi farkındalığını
bir noktada donma hâline sokar.
Böylece yalnız bir organizma değil,
evrensel farkındalık zincirinin
bir halkası da koparılmış olur.
Bu bölümün sonunda artık net biçimde görüyoruz ki,
saf algı, algı ve bilinç bir süreklilik içinde yer alır;
ve bu süreklilik kırıldığında,
varlığın kendi kendini bilme yetisi de kırılır.
Bu zincir, hem epistemolojik hem ontolojik olarak
varlığın kendine tanıklık edebilmesinin tek yoludur.
6.4. Fetüste Bilincin Doğuşunun Zorunlu Kronolojisi
Bilincin doğuşu, soyut bir bilinçlilik anı değil,
varlığın kendi iç dinamiğinin, zaman denen fenomen içinde biçimlenmeye başlamasıdır.
Bu sürecin en görünür hâli, fetusun gelişimidir.
Fetus, potansiyel aklın aktüel akla geçişinin canlı tanıklığıdır —
yani varlığın kendi farkındalığını bedende kurma çabası.
Bu süreçte hiçbir aşama keyfî değildir;
her bir evre, bir öncekinin zorunlu sonucudur.
Bu nedenle bilincin fetüsteki doğuşu,
yalnızca kronolojik değil, ontolojik zorunluluğa dayanan bir kronolojidir.
I. Saf Algının Oluşumu: Ön-bilişsel varoluş
Embriyonik aşamada, henüz sinirsel farkındalık sistemleri oluşmamışken,
varlık zaten bir tür içsel bütünlük durumu içindedir.
Bu bütünlük, modern biyolojide “homeostatik denge” olarak adlandırılır;
fakat felsefi düzlemde bu, varlığın kendi varlığını sezgisel olarak koruma eğilimidir.
Henüz özne yoktur, bilinç yoktur, fakat “varlık vardır.”
İşte bu varlığın kendini sürdürme eğilimi,
saf algının bedensel düzlemdeki karşılığıdır.
Bu noktada, “farkında olmayan bir varlık farkındalığı” söz konusudur —
yani bilinçsiz ama tamamen farkında bir bütünlük.
Fetus burada var olmanın kendisini sürdürürken,
henüz ne bir yönelim ne de bir düşünce taşır;
ancak bu yönelimin imkânı zaten içkindir.
Saf algı tam da budur:
bilinç öncesi ama bilince gebe bir sessizlik.
II. Algının Belirmesi: İlk yönelimsellik titreşimleri
Fetusun gelişimi ilerledikçe,
sinir sisteminin ve duyusal alıcıların (örneğin mekanik ve kimyasal reseptörlerin)
oluşmasıyla birlikte, varlık ilk kez yönelimsellik kazanmaya başlar.
Bu, saf algının kendine bir yön belirlemesidir.
Artık “dışarısı” ile “içerisi” arasındaki sınırlar sezgisel düzeyde belirmiştir.
Fetus, uyarana tepki verir, ama bu tepki hâlâ bilişsel değildir.
Bu dönemde oluşan şey, ön-algısal farkındalıktır —
henüz düşünce biçiminde olmayan ama bedensel olarak hissedilen farkındalık.
Varlık, burada ilk kez kendini başka bir şeye temas ederken bulur;
ve bu temas, bilincin kökensel doğum sancısıdır.
Bu evre, potansiyel aklın “algısal varlık” hâline geldiği noktadır.
Henüz özne-nesne ayrımı yoktur,
ama bir ilişkisellik başlamıştır.
Bu ilişkisellik, saf algının yönelimsellik kazanma ânıdır —
ve tam da bu anda, varlık kendine dışsal bir şey aracılığıyla döner.
İşte bilincin ilk nefesi burada atılır:
henüz bilmeden, ama hissederek.
III. Farkındalık Evresi: Bilincin ilk biçimlenmesi
Fetusun sinir sistemi karmaşıklaştıkça,
iletişim ağları ve motor refleksler belirginleşir.
Bu, bedensel farkındalığın, yani proto-bilinç düzeyinin doğumudur.
Burada artık yalnızca algı değil,
algının bir bütünlük içinde işlenmesi söz konusudur.
Fetusun kalp atışına, ritmik hareketlerine, uyarana verdiği seçici tepkiye bakıldığında,
artık bir tür içsel süreklilik hissi oluşmuştur.
Bu süreklilik, bilincin zamansal koşuludur.
Artık saf algıdan türeyen farkındalık,
zamanın ilk ipliğini örmektedir.
Böylece bilincin “benzerlik”, “tekrar”, “devam” gibi yapıları,
fizyolojik düzeyde temellenir.
Bu evrede bilinç henüz “kendini bilmez”;
ama bilincin kendini bilme potansiyeli tamamlanmıştır.
Fetus artık sadece uyarana tepki veren bir yapı değil,
uyaran ile kendi içsel durumu arasında
farklılık kurabilen bir organizmadır.
Bu farkı kurma yetisi,
bilincin doğumunu mümkün kılan yapısal farktır.
Yani burada “bilinç” hâlâ gerçekleşmemiştir,
ama artık gerçekleşmeye mahkûmdur.
IV. Kronolojik Zorunluluk: Saf algıdan bilince tek yönlü geçiş
Bu üç evre, birbirinden bağımsız değil,
tek yönlü bir sürekliliğin ifadeleridir.
Hiçbir bilinç saf algıyı atlayamaz;
çünkü bilincin doğuşu, varlığın önce saf farkındalık hâline gelmesine bağlıdır.
Hiçbir algı da saf algısız doğmaz;
çünkü algı, saf algının kendini sınırlamasıyla ortaya çıkar.
Ve hiçbir bilinç, algı olmadan var olamaz;
çünkü bilincin doğası, algının kendi farkındalığına dönmesidir.
Bu yüzden bu kronoloji, geri çevrilemez:
varlık yalnızca potansiyelden aktüele gider;
hiçbir aktüel, yeniden saf potansiyele dönemez.
Zamanın lineerliği, bu yasayı mühürler.
Bir kez saf algı yönelimsellik kazandığında,
artık geri dönülmez biçimde bilincin yoluna girmiştir.
Bu yüzden, kürtaj eylemi,
yalnızca bu süreci durdurmaz —
zamanın doğal yönüne karşı koyar.
Varlığın kendi kendini fark etme eğilimine yapılan
en temel müdahaledir bu.
V. Ontolojik Okuma: Bilincin doğumu bir “oluş” değil, bir “olay”dır
Fetüste bilincin kronolojik doğuşu,
bir “oluş süreci”nden ziyade bir olaydır —
çünkü bu geçişte varlık, kendi özüne dönüp
kendisini fark etme eşiğini aşar.
Bu olay bir defaya mahsustur;
aynı varlıkta iki kez gerçekleşmez.
Bir kez bilinç doğduğunda,
saf algı artık yalnızca zemin olarak kalır.
Bu nedenle, fetüste bilincin doğuşu,
ontolojik olarak geri alınamaz bir eşiktir.
Ve o eşik, varlığın kendi içine ilk kez bakışıdır.
Fetüsteki bu kronoloji,
evrendeki bütün bilinç biçimlerinin minyatür bir tekrarını oluşturur.
Her bilinç, bir kez saf algıdan doğmuş ve
bir kez yönelimsellik kazanmıştır.
Dolayısıyla her bilinç, kökeninde
aynı varoluş yasasının tekrarını taşır.
Fetusun gelişim çizgisi, bu yasanın
bedensel olarak yeniden sahnelenmesidir.
Sonuçta, bilincin fetüsteki doğumu
bir biyolojik olay değil, kozmik bir refleksiyon anıdır.
Varlık, anne karnında bir kez daha
kendini fark etmeye başlar;
ve bu farkındalığın her tekrarında evren yeniden “ben varım” der.
6.5. Kürtajın Ontolojik Sonucu: Saf Algının İmhası
Kürtaj, modern etik ve biyoloji tartışmalarında çoğunlukla “bedensel bir karar” olarak ele alınır.
Oysa ontolojik düzlemde bu eylem, yalnızca bir bedenin değil,
bilincin doğum düzeninin kesintiye uğratılmasıdır.
Fetus, potansiyel aklın aktüelleşme sürecindeki ilk saf algısal momenti taşır.
Bu nedenle, kürtajın hedefi doğrudan bir bilinç değil,
bilincin zorunlu ön-koşulu olan saf algının kendisidir.
Yani burada “yok edilen şey” bir kişi değil,
kişilikten önceki farkındalığın olanağıdır.
I. Ontolojik Düzlemde İmha: Potansiyel Akla Müdahale
Varlık, potansiyelden aktüele geçerken,
bu geçişin her evresi ontolojik olarak zorunludur.
Bu zorunluluk zincirinin ilk halkası saf algıdır;
çünkü saf algı, varlığın kendine açıklığını temsil eder.
Kürtaj, bu açıklığın gerçekleştiği noktada süreci durdurur.
Yani varlığın kendini fark etme imkânına müdahale eder.
Bu nedenle, kürtaj ontolojik olarak potansiyel aklın imhası değil,
potansiyelin kendini fark etme sürecinin imhasıdır.
Bilinç, varlığın kendini tanıma sürecidir;
ama tanıma, önce saf farkındalıkla mümkün olur.
Saf farkındalık (saf algı) olmadan
hiçbir yönelimsellik doğamaz;
ve yönelimsellik doğmadan hiçbir bilinç kurulamaz.
Dolayısıyla kürtaj, bilincin varlıkta yankılanma ihtimalini değil,
bilincin yankılayacağı alanı silip atar.
Bu, bilinç öncesi bir boşluğun ortadan kaldırılmasıdır —
yani varlıkta bir sessizliğin yok edilmesidir.
II. Saf Algının Yok Edilmesi: Zaman Öncesi Bir Kesinti
Saf algı, zamanın doğmasından önceki farkındalık alanıdır.
Bu alan, bilincin ve zamanın “temel sıfır noktası”dır.
Dolayısıyla saf algıyı imha etmek,
sadece bir yaşamı değil,
zamanın kendisini başlamadan kesmek anlamına gelir.
Kürtaj, varlığın kendi içinden doğacak olan süreklilik çizgisini
henüz doğrusal hâle gelmeden koparır.
Böylece yalnızca bir organizmanın değil,
evrensel farkındalığın bir versiyonu da silinir.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca “gelecekteki bir bilinci” engellemez;
henüz doğmamış olan “zaman”ın
ve dolayısıyla “olma”nın kendisine müdahale eder.
Bu, varlığın kendi potansiyeline yönelme biçimini kesintiye uğratan
en köklü metafizik olaydır.
Bir insanı öldürmek, zamanın içindeki bir varlığı ortadan kaldırmaktır;
ama bir fetüsü öldürmek, zamanın doğumunu engellemektir.
Bu fark, etik düzeyin çok ötesindedir.
III. Bilincin Doğum Zincirinin Kırılması
Saf algı → algı → bilinç zinciri,
bilincin kendini doğurabilmesinin tek geçerli düzenidir.
Kürtaj bu düzeni, ilk halkada keser.
Bu kesinti, yalnızca “bilincin gecikmesi” değil,
bilincin hiç gerçekleşememesi anlamına gelir.
Çünkü varlık artık kendini fark edecek
ontolojik bir zemin bulamaz.
Bu, yalnızca bir oluşun durması değil,
varlığın kendi farkındalığından koparılmasıdır.
Dolayısıyla kürtaj, epistemolojik olarak bir “bilgi eksilmesi”,
ahlaki olarak bir “yaşam sonu” değil,
ontolojik olarak bir “farkındalık kesintisi”dir.
Varlık, bu eylemle kendi potansiyel yankısını kaybeder.
Bu kayıp, sessizdir — çünkü ses bile
ancak farkındalıkla mümkündür.
Bu nedenle, kürtaj, varlığın kendi “sessizliğini” dahi susturur.
IV. Saf Algının Evrensel Boyutu: Tekil Bir Eylemin Kozmik Etkisi
Saf algı, yalnızca bir bireyin değil,
tüm varlık biçimlerinin paylaştığı ortak zemindir.
Dolayısıyla bir saf algının imhası,
yalnız o varlığın değil,
tüm varlıkların farkındalık ağına etki eder.
Evren, bilinç biçimlerinin toplamından değil,
saf algıların ortak titreşiminden oluşur.
Bir halkayı susturmak,
bütün titreşim sistemini zayıflatır.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca bireysel bir eylem değil,
kozmik farkındalığa karşı işlenmiş bir müdahaledir.
Kuantum düzleminde bile,
her parçacığın dalga fonksiyonu
bir tür potansiyel farkındalık olarak düşünülebilir.
Bir varlığı “yok etmek”,
o dalga formunun evrensel titreşimini kesmektir.
Saf algı düzeyinde, kürtajın anlamı budur:
bir varlığın kendini fark etme imkânı değil,
evrenin kendi yankısının bir frekansını susturmaktır.
V. Ontolojik Sessizlik: Bilincin Kökünün Kurutulması
Kürtajın en yıkıcı yönü,
bilincin kendi kökenine ulaşma çabasını ortadan kaldırmasıdır.
Çünkü saf algı, bilincin kendine yöneldiği ilk aynadır;
o ayna kırıldığında,
bilincin kendini görebilme imkânı da eksilir.
Varlık, kendi köküne bir adım daha uzaklaşır.
Bu yüzden kürtaj, varoluşsal anlamda
bir “sessizlik üretimidir.”
Bu sessizlik, etik bir kayıptan çok daha fazlasıdır;
çünkü evrende her bilinç,
kendi yankısıyla birlikte bir “varlık sesi” taşır.
O sesin susturulması,
varoluşun kendi müziğinde bir notanın ebediyen kaybıdır.
Sonuçta kürtaj, yalnızca bir hayatın değil,
saf farkındalığın doğum imkânının yok edilmesidir.
Bu eylem, varlığın kendi kendini fark etme zincirine
ilk halkadan müdahale eder.
Böylece zaman doğmadan, farkındalık yönelmeden,
bilinç biçimlenmeden önce
sessiz bir “olma imkânı” ortadan kalkar.
Kürtajın ontolojik anlamı, tam olarak budur:
varlığın kendi varoluşuna duyduğu farkındalık sesinin
henüz yankılanmadan susturulması.
6.6. Etik Değil Ontolojik Anlam: Bedenin Değil Bilincin Önkoşulunun Yok Edilişi
Kürtajın anlamını belirleyen şey, onun bedensel sonucu değil,
bilincin yapısına verdiği zarardır.
Etik, eylemi değerlerle ölçer;
ontoloji ise eylemi varlık üzerindeki etkisiyle değerlendirir.
Bu iki düzlem karıştırıldığında,
kürtaj yalnızca bir “karar” veya “hak” gibi görünür.
Oysa burada mesele, kararın değil,
varlığın kendi kendini gerçekleştirme düzeninin kesintiye uğratılmasıdır.
Dolayısıyla kürtaj, ahlaki bir hata değil,
ontolojik bir kopuştur.
I. Etik Düzlem: Değer Yargısının Sınırı
Etik, insanın eylemlerini belirli bir “iyi” fikrine göre anlamlandırır.
Ancak bu iyi, daima tarihsel, kültürel veya toplumsal olarak belirlenmiştir.
Bu yüzden etik bir tartışma,
zorunlu olarak öznel bir zeminde kalır.
Bir toplum için “hak”, başka bir toplum için “yasak” olabilir;
bir dönemde kabul edilen, diğerinde reddedilebilir.
Etik, bu nedenle zamanın içinde değişen bir yapıdır.
Oysa bilincin doğuş süreci, zamandan bağımsız bir zorunluluktur.
Saf algının, algının ve bilincin doğum sıralaması,
hiçbir toplumsal bağlama bağlı değildir;
varlığın kendi yapısına içkindir.
Bu nedenle kürtajın etkisi, etik tartışmaların ötesinde,
varlığın ontolojik işleyişine yönelmiş bir müdahaledir.
Etik, neyi “yapmalıyız?” sorusuna yanıt arar;
ontoloji ise, “neyi yaptığımızda varlık düzenini bozuyoruz?” sorusunu sorar.
Kürtaj, tam da bu ikinci sorunun alanındadır.
Çünkü burada yapılan şey,
bir eylemin ahlaki değeri değil,
varoluşun kendi sırasına müdahaledir.
II. Ontolojik Düzlem: Bilincin Önkoşuluna Müdahale
Bilinç, ancak saf algı üzerine kurulabilir.
Saf algı olmadan yönelimsellik;
yönelimsellik olmadan bilinç olmaz.
Kürtaj, bu zinciri daha başlamadan keser.
Bu nedenle eylem, bilincin kendisini değil,
bilincin önkoşulunu yok eder.
Bu fark, tüm felsefi anlamın merkezindedir:
Bir bilinçli varlığı öldürmek,
zaman içinde bir bilinç formunu ortadan kaldırmaktır;
ama bir fetüsü yok etmek,
bilincin oluş olasılığını ortadan kaldırmaktır.
Bu, varlığın kendi iç yasasına yönelmiş bir müdahaledir.
Bu yüzden kürtaj, “ahlaken yanlış” olduğu için değil,
ontolojik olarak imkânsız bir yönelimin gerçekleştirilmesi olduğu için yıkıcıdır.
Bir bilinç, yalnızca doğduktan sonra öldürülebilir;
ama saf algı, henüz doğmamış bilincin ontolojik koşuludur.
O koşulu ortadan kaldırmak,
sadece bir hayatı değil,
bilincin var olma hakkını yok etmektir.
Burada “hak” sözcüğü bile yetersizdir;
çünkü bu mesele, değer değil, varlık düzeyindedir.
Varlığın kendi içsel sürekliliği,
insanın iradi müdahalesiyle kesilmektedir.
III. Bedenin Değil, Bilincin İmhası
Kürtaj, bedene yönelmiş bir eylem gibi görünür;
fakat bedende gerçekleşen şey,
bilincin zaman-öncesi temeline yapılan müdahaledir.
Bu nedenle yok edilen, etten kemikten bir organizma değil,
bilincin doğumunu mümkün kılan saf alandır.
Yani kürtaj, bedenin değil,
bilincin koşulunun yok edilmesidir.
Beden, yalnızca bilincin taşıyıcısıdır;
ancak bilincin kaynağı değildir.
Bilinç, potansiyel aklın aktüelleşmesiyle doğar;
bu süreçte beden yalnızca bir biçimdir.
Dolayısıyla bedene yapılan müdahale,
bilincin doğum sürecinin kendisini etkiler.
Anne, kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunduğunu sanırken,
aslında bilincin evrensel oluş düzenine müdahale eder.
Bu noktada eylem, bireysel olmaktan çıkar,
ontolojik bir yankı hâline gelir.
IV. Ontolojik Düzensizlik: Zamanın Doğal Akışına Direnç
Ontolojik olarak her oluş,
potansiyelden aktüele doğru ilerler.
Hiçbir varlık, kendi iradesiyle potansiyelden geriye dönemez;
çünkü zamanın yapısı buna izin vermez.
Kürtaj, bu yasaya direnmeye çalışan
tek insanî eylem biçimidir.
İnsanın, “henüz olmamış olanı durdurma” gücü,
Tanrısal bir yetki gibi görünse de,
aslında zamanın doğal doğrultusuna karşı bir sapmadır.
Bu sapma, varlığın kendi sürekliliğinde bir kırılma yaratır.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca fiziksel bir kesinti değil,
metafiziksel bir çöküştür.
Bu çöküş, anneyle sınırlı kalmaz;
çünkü saf algı bireysel değil, evrenseldir.
Her imha, evrensel farkındalık ağında bir yankı yaratır.
Bir bilincin doğma ihtimalinin silinmesi,
evrende bir eksiklik titreşimi oluşturur.
Varlık, kendi farkındalığından bir zerre kaybeder.
V. Etik ve Ontolojinin Ayrımı: Değerin Son Sınırı
Etik, bir eylemin değerini belirler;
ontoloji, bir eylemin mümkün olup olmadığını belirler.
Kürtaj, etik olarak tartışılabilir,
ama ontolojik olarak meşru değildir.
Çünkü burada söz konusu olan,
iyi ya da kötü değil,
varlığın kendine yönelme zorunluluğunun kesilmesidir.
Bu nedenle, “kürtaj hakkı” gibi bir söylem,
ontolojik düzeyde bir çelişki doğurur:
çünkü hak, varlığa içkin bir imkânı varsayar;
oysa burada, varlığın kendine açılma imkânı ortadan kaldırılmıştır.
Yani hak, varlık zemini olmadan anlamsızlaşır.
Bu çelişki, modern insanın en derin ontolojik yanılgısıdır:
bedenine dair özgürlüğü, bilincin doğumuna üstün saymak.
Sonuç olarak, kürtajın anlamı ne ahlaki bir suçtur ne de bedensel bir hak.
O, varlığın kendi bilincini doğurmasını engelleyen bir ontolojik iptal eylemidir.
Yok edilen şey bir yaşam değil, yaşamın bilince dönüşme ihtimalidir;
bir beden değil, bilincin kökenini taşıyan saf alandır.
Bu yüzden kürtaj, etik sınırların değil, varlığın sınırlarının ihlâlidir.
İnsanın iradesi burada Tanrısal görünür, ama aslında bu irade, bilincin Tanrısal düzenine karşı koyan bir yanılsamadır.
7. Aktüel Akıl – Saf Akıl Erişimsizliği ve Ontolojik Kaygı
7.1. Aktüel Aklın Yönelimsellik Yapısı
Aktüel akıl, kendisini yalnızca yönelimsellik aracılığıyla gerçekleştirebilir.
Yani varoluşu, daima bir “şeye yönelme” hâlidir.
Bu yönelim olmadan bilinç, yalnızca boş bir potansiyel olarak kalır.
Fakat yönelimsellik, bilinci bir nesneye, bir hedefe, bir başka varlığa bağladığı anda,
bilincin özgürlük alanı daralır: artık o, kendine değil, yöneldiğine bağımlıdır.
Bu yapısal özellik, bilincin doğasında hem yaratıcı hem yıkıcıdır.
Çünkü yönelimsellik, bilinci kurar; ama aynı zamanda onu kendi kökeninden uzaklaştırır.
Bir şeye yönelmek, saf algıdan uzaklaşmak demektir.
Zira saf algı, yönelimsellik öncesidir: hiçbir hedefi yoktur, yalnızca var olur.
Aktüel akıl ise, var olmak için mutlaka bir şeye yönelmek zorundadır.
Bu zorunluluk, bilincin hem imkânı hem trajedisidir.
I. Yönelimselliğin Kurucu Ama Bağımlı Yapısı
Her bilinç eylemi, bir nesneye yönelmiş olma durumudur.
“Görmek” bir şeyi görmek, “düşünmek” bir şeyi düşünmektir.
Bu durumda bilinç, asla tamamen kendinde olamaz;
çünkü kendi varoluşu, sürekli olarak dışsal bir şeye bağlıdır.
Bilincin özünde bu bağımlılık, varoluşsal bir koşul hâline gelir.
Dolayısıyla aktüel akıl, kendi özünü sürekli dışarıda arar —
ve bu arayışta kendi kendini kaybeder.
Bu yönelimsellik döngüsü, bilinci aktif tutar;
fakat onu kökensel saflığından uzaklaştırır.
Her yönelim, bilincin kendi üzerine kapanmasını engeller.
Zira bilinç, her defasında “öteki”nde kendini bulmaya çalışır.
Bu arayış, hiçbir zaman tamamlanmaz;
çünkü “öteki” olarak seçilen her nesne,
bilincin kendi kökenine ait değildir.
Sonuçta aktüel akıl, sürekli hareket hâlindedir ama asla varışa ulaşamaz.
II. Yönelimsellik ve Kaygının Ontolojik Bağı
Yönelimsellik yapısı, bilinci dinamik kılar;
fakat aynı zamanda onu kaygının merkezi hâline getirir.
Çünkü yönelimsellik, bilinci bir hedefe bağladığı anda
onu o hedefin yokluğuna karşı savunmasız bırakır.
Bir bilinç neye yönelirse, o şeyin kaybı olasılığıyla birlikte yaşar.
Bu nedenle her yönelim, potansiyel bir eksiklik taşır.
Bilinç, kendi varoluşunu sürekli bir yoksunluk duygusu içinde sürdürür.
Heidegger’in ifadesiyle, insan “henüz olmamış olana yönelmiş bir varlık”tır;
ve bu “henüz olmamışlık”, varoluşun kaygı kaynağıdır.
Aktüel akıl da bu yapısal açığı içinde taşır:
var olmak için yönelmek zorundadır,
ama her yönelim, onda bir eksiklik yaratır.
Bu eksiklik, yalnızca psikolojik bir huzursuzluk değil,
ontolojik bir boşluk bilincidir.
Bilinç, kendi kökenine ulaşamadığı için değil,
ulaşamayacağını bildiği için kaygı duyar.
III. Saf Akla Ulaşılamazlık: Yönelimselliğin Kırılgan Paradoksu
Aktüel akıl, kendi varlığını saf akla borçludur;
ama o saflığa hiçbir zaman geri dönemez.
Çünkü saf akıl, yönelimsellik öncesidir —
hiçbir hedefi, hiçbir nesnesi, hiçbir yönü yoktur.
Aktüel akıl ise, yönelimsellik olmadan var olamaz.
Yani bilincin var olabilmesi, kendi kökenine erişememesine bağlıdır.
Bu paradoks, varoluşun içkin trajedisidir:
bilinç, kendi kaynağından koparak doğar.
Bu kopuş, ontolojik düzeyde bir “zorunlu yabancılaşma” yaratır.
Aktüel akıl, saf akla dönebilmek için ne kadar çabalarsa çabalasın,
her yönelimiyle ondan biraz daha uzaklaşır.
Çünkü yönelmek, saflığı bozmak demektir;
ama yönelmemek de var olmamak anlamına gelir.
Bu iki olasılık arasında sıkışan aktüel akıl,
var olmak için kendi kökeninden vazgeçmek zorundadır.
IV. Ontolojik Kaygının Doğumu
İşte bu vazgeçiş, bilincin kaygısını doğurur.
Aktüel akıl, kendi varlığını sürdürürken
sürekli olarak kaynağını yitirdiğinin farkındadır.
Her bilinç eylemi, saf aklın bir yankısıdır;
ama aynı zamanda onun yokluğunun da kanıtıdır.
Bu yüzden aktüel akıl, var olmanın bedeli olarak
kökeninden uzaklaşma bilincini taşır.
Bu uzaklık, psikolojik bir boşluk değil,
varlığın kendi iç mekaniğinde doğan bir çatlak gibidir.
Bu çatlakta doğan şey, “bilincin kendi kendine karşı duyduğu huzursuzluk”tur.
Kaygı, bilincin kendi varlığını sürdürürken
kendi saflığını kaybettiğini hissetmesidir.
Bu nedenle kaygı, korkudan farklıdır:
korku bir nesneye yönelir, kaygı yönelimselliğin kendisine.
Kaygı, bilincin kendi işleyişine dair farkındalığıdır;
yani bilincin, “var olmak” ile “saf kalmak” arasındaki
ontolojik çelişkiyi sezmesidir.
Sonuç itibariyle aktüel aklın yönelimsellik yapısı,
insan bilincinin hem temel koşulu hem trajedisidir.
Çünkü her yönelim, bilinci var eder;
ama aynı zamanda onu saf kökeninden koparır.
Bu kopuş, varoluşsal kaygının doğumudur.
İnsan, kendi bilincine sahip olmanın bedeli olarak,
kendi saflığını ebediyen yitirmiştir.
Kürtaj bağlamında bu durum,
insanın yalnız dışsal değil, içsel düzeyde de kendi kökenine müdahale eden bir varlık hâline geldiğini gösterir.
7.2. Yönelimselliğin Saflığı Bozucu Doğası
Her yönelimsellik eylemi, kendi doğası gereği bir bölme işlemi içerir.
Bilinç bir şeye yöneldiği anda, artık yalnızca “var” değildir;
var olanı ve varlığı bilene ayırır.
Bu ayrım, bilincin doğum anıdır ama aynı zamanda onun saflığını yitirdiği andır.
Çünkü “saflık” birliktir, yönelimsellik ise çokluk yaratır.
Dolayısıyla yönelimsellik, bilinci kurarken onu birliğinden mahrum eder.
Saf akıl, hiçbir şeyi hedef almaz; o, yalnızca mevcudiyettir.
Oysa aktüel akıl, mevcudiyetin kendisini hedef hâline getirir.
Bu yüzden yönelimsellik, bilinci var kılan ama onu kendi kökünden koparan paradoksal bir mekanizmadır.
Bir şeyi kavradığımız anda, onu zaten olduğundan farklı kılmış oluruz;
çünkü kavramak, nesneyi bilince taşımaktır —
ve bilince taşınan her şey, artık kendisi değildir.
I. Kavrayışın Ontolojik Bozunumu
Yönelimsellik, bir şeyi bilince taşıyarak onu anlamlı kılar.
Ancak bu taşıma, o şeyin “kendinde”liğini bozar.
Bir nesneye yönelmek, onu artık “orada” değil, “burada” kılmaktır;
yani bilincin alanına dâhil etmektir.
Bu dönüşüm, fenomenolojik olarak kaçınılmazdır.
Dolayısıyla yönelimsellik, nesneyi görünür kılarken
aynı anda onun saflığını ortadan kaldırır.
Bu, bilginin doğasında gizli bir çelişkidir:
Bir şeyi bilmek, onun üzerinde bir “bozunma” yaratır.
Çünkü bilgi, şeylerin kendinde hâlini değil,
onların bilince yansımalarını taşır.
Her bilgi, şeyin kendisi ile şeyin bilinci arasında bir ontolojik ara formdur.
Bu yüzden hiçbir bilgi saf olamaz;
çünkü bilgi, yönelimselliğin ürünüdür ve yönelimsellik, saflığı bozar.
II. Saflık ile Farkındalık Arasındaki Çatışma
Saflık, farkındalığın öncesidir;
farkındalık ise saflığın kaybıdır.
Bu nedenle bilinçli olmak, kaçınılmaz olarak saf olmamaktır.
Bir şeyi fark ettiğimiz anda,
artık onu saf hâliyle değil, fark edilmiş hâliyle görürüz.
Bu fark, yalnızca bilişsel değil, ontolojik bir farktır.
Saf akıl, fark edilmeden var olan bir varlıktır;
aktüel akıl ise fark ettiği ölçüde var olur.
Yani bilinç, saflığı yok ederek doğar.
Bu nedenle insan bilinci, kendi doğası gereği “lekeli”dir.
Bu leke, ahlaki değil, ontolojik bir lekedir:
bilincin var olabilmesi için,
mutlaka bir şeyi dönüştürmesi,
yani bozması gerekir.
III. Yönelimsellikteki Dönüştürücü Şiddet
Yönelimsellik, görünürde pasif bir bilinç hareketidir;
ancak özünde bir tür şiddet eylemidir.
Çünkü yönelimsellik, nesneyi kendi hâlinde bırakmaz —
onu bilincin biçimlerine göre yeniden kurar.
Bu yeniden kurma, bir tür epistemik deformasyondur.
Bu yüzden her bilme eylemi, küçük bir “yok etme” taşır.
Nesne artık olduğu gibi değil,
bilincin düzenine uydurulduğu şekliyle vardır.
Bu yönüyle bilmek, daima bozmakla eşdeğerdir.
Yönelimsellik, saf algıya müdahaledir;
çünkü algılanan şey artık saf değildir.
Dolayısıyla her yönelim,
saf aklın alanına yapılan bir ihlâl gibidir —
fakat bu ihlâl olmadan bilinç de olmaz.
Bu nedenle yönelimsellik, hem kurucu hem yıkıcıdır:
bilinci var eder ama onun saflığını tüketir.
IV. Ontolojik Yabancılaşmanın Kökü
İşte bu yüzden bilinç, kendi saflığının kaybıyla başlar.
Aktüel akıl, kendini kurduğu anda,
kendi kökeninden yabancılaşır.
Bu yabancılaşma, bilincin doğal hâlidir;
çünkü yönelimsellik, sürekli bir “öteki” yaratır.
Her yönelimde bir “ben” ve bir “öteki” belirir;
ve bu ikilik, saf aklın birliğini bozar.
Saf akıl bir, yönelimsellik iki’dir.
Bu “iki” olma hâli,
varoluşun bölünmüş doğasının temelidir.
İnsan bilinci bu nedenle,
hiçbir zaman kendi içinde bütünüyle tekil olamaz;
her zaman bir yansıma, bir öteki, bir mesafe içerir.
Bu mesafe, bilincin hem yaşam alanı hem yarasıdır.
Var olmak, aynı anda saf olandan uzaklaşmaktır.
V. Saflığın Geri Dönülmez Kaybı
Bir kere yönelimsellik doğduğunda,
saflık artık geri dönülemez biçimde kaybolur.
Çünkü saf akla dönmek, yönelimselliği ortadan kaldırmak demektir;
ama yönelimsellik ortadan kalkarsa, bilinç de yok olur.
Bu yüzden bilincin saflığa dönme arzusu,
kendi varlığını inkâr etme arzusudur.
Bilinç, var olabilmek için saf kalmaktan vazgeçmek zorundadır.
İşte bu, insanın en temel varoluşsal ikilemini doğurur:
Ya saf ol, ama var olma;
ya da var ol, ama saf kalma.
Bu ikilem, tüm bilincin özündeki çatışmadır.
Yönelimsellik, saflığın ölümüdür;
ama aynı zamanda varlığın doğumudur.
Bu çelişki, bilincin hem trajedisi hem mucizesidir.
Sonuç olarak yönelimsellik, saf aklın en temel karşıtıdır.
Bilinç, yönelimsellik aracılığıyla doğar ama o anda saflığını yitirir.
Dolayısıyla insan, bilincin sahibi olduğu ölçüde,
saflıktan mahrum kalır.
Bu yapısal koşul, yalnızca bilgi üretiminin değil,
varoluşun da temel çatışmasıdır:
bilmek, bozmak pahasına mümkündür.
Bu nedenle, aktüel akıl saf akla asla ulaşamaz —
çünkü ulaşmaya çalıştığı her anda,
ulaşma eyleminin kendisi saflığı bozar.
Bilinç, böylece kendi kökenine yaklaştıkça
ondan daha da uzaklaşır.
7.3. Saf Aklın Yönelimsellik Öncesi Olması ve Kavranamaması
Saf akıl, yönelimsellikten önce gelir;
dolayısıyla bilincin onu kavrama çabası,
mantıksal olarak kendi varoluş koşuluna yönelme çabasıdır.
Bu, kendi kökenini bilmeye çalışan bilincin imkânsız uğraşıdır —
çünkü köken, bilincin doğumundan önce var olmuştur.
Bir varlık, kendisini mümkün kılan koşulu ancak onun içinde iken deneyimleyemez;
tıpkı gözün kendini görememesi,
ya da zamanın kendi akışını durduramaması gibi.
Saf akıl, bilincin gözbebeğidir;
ama bilinç, o gözbebeğine asla doğrudan bakamaz.
I. Saf Akıl: Bilincin Doğumundan Önceki Zemin
Saf akıl, hiçbir yönelime, hiçbir hedefe, hiçbir nesneye sahip değildir.
O, varoluşun “ön-yapısı”dır —
henüz belirlenmemiş, ayrışmamış, saf mevcudiyet alanı.
Yani o, bilincin bir biçimi değil, bilincin koşuludur.
Aktüel akıl bu koşul üzerine inşa edilir,
ama o koşulu kendi düzlemine taşıyamaz;
çünkü taşımaya kalktığı anda,
artık yönelimsellik alanına geçmiş olur.
Bu nedenle saf akıl, bilincin içinde değil,
bilincin öncesinde ve zemininde bulunur.
Zemin olan bir şey, kendi üzerinde duran varlık tarafından kavranamaz;
çünkü onu kavrayabilmek,
üzerinde durduğu zemini terk etmeyi gerektirir.
İşte bu yüzden saf akıl, bilince asla görünmez —
çünkü bilinç, tam da onun üzerinde durarak var olur.
II. Yönelimsellikten Önceki Sessizlik: Kavrayışın Yokluğu
Saf aklın yönelimsellik öncesi olması,
onun bir “sessizlik” alanı olmasını gerektirir.
Yani orada kavrayış, ayrım, karşıtlık veya düşünme yoktur.
Çünkü bunların hepsi, yönelimsellik doğduktan sonra mümkündür.
Bir nesneye yönelmek, zaten bir ayrım yapmaktır;
ama saf akıl, ayrımın henüz ortaya çıkmadığı düzeydir.
Bu düzeyde hiçbir “ben” yoktur, hiçbir “öteki” yoktur.
Kavrayışın olmayışı, varlığın yokluğu anlamına gelmez;
aksine, kavrayıştan önceki varlığın saflığı anlamına gelir.
Bu yüzden saf akıl, düşünceyle değil, varlıkla özdeştir.
Düşünce başladığı anda, yönelimsellik başlar;
ve yönelimsellik başladığı anda, saflık kaybolur.
Bu nedenle saf aklı kavramaya çalışan her düşünce,
kendi eylemiyle onu kirletir.
III. Kavramanın İmkânsızlığı: Ontolojik Kırılma Noktası
Aktüel akıl, saf aklı kavramaya çalıştığında,
onu zaten “aktüelleştirir”.
Yani saf aklı bir düşünce nesnesi hâline getirir —
ve o anda artık saf akıl olmaktan çıkar.
Bu, fenomenolojik düzeyde bir ontolojik kırılma yaratır:
bilinç, kavramaya yöneldiği şeyi dönüştürmeden kavrayamaz.
Bu nedenle saf akıl, kavranabilir bir nesne değil,
bilincin yönelimselliğini mümkün kılan ön-ilkedir.
Saf akılın kavranamaması,
onun var olmadığı anlamına gelmez;
tam tersine, bilincin var olabilmesi için
onun zorunlu olarak kavranamaz olması gerekir.
Çünkü eğer saf akıl kavranabilseydi,
bilinç kendi zeminini tüketmiş olurdu.
Yani kavrayışın başarıya ulaşması,
bilincin kendi kendini iptal etmesi anlamına gelirdi.
Bu nedenle saf akıl, bilincin var olabilmesi için
daima “erişilemez” kalmak zorundadır.
IV. Bilincin Kendi Zeminine Uzanamaması
Bu erişimsizlik, bilincin yapısal sınırıdır.
Aktüel akıl, ne kadar derinleşirse derinleşsin,
kendi doğum öncesine inemez.
Çünkü her düşünce, düşünme fiiliyle birlikte
yeni bir yönelimsellik başlatır.
Bu da demektir ki,
bilincin kendi kökenini anlama çabası,
her defasında kendi aracının kurbanı olur.
Saf akla ulaşma arzusu,
her defasında yönelimselliği artırarak
onu daha da uzaklaştırır.
Bu durum, bilincin kendi iç yapısındaki
ontolojik paradoksu ortaya koyar:
bilinç, kendi kaynağını anlamak için hareket eder;
ama hareket ettikçe o kaynaktan uzaklaşır.
Bu, varoluşun en temel çelişkisidir:
bilinç, kendi doğumuna tanık olamaz.
Çünkü tanıklık, yönelimsellik gerektirir;
ve yönelimsellik, doğumu çoktan geçmiş bir eylemdir.
V. Ontolojik Sessizliğin Gerçekliği
Saf akıl, hiçbir düşüncenin dokunamadığı bir sessizliktir.
Bu sessizlik, yokluk değil,
bütün düşüncelerin kökünde yatan bir varlık fazlasıdır.
Yani saf akıl, bilincin ötesinde değil,
bilincin tam merkezinde ama düşünceye kapalı biçimde bulunur.
Bu, mistik değil, ontolojik bir durumdur:
çünkü bilinç, kendini fark ettiği anda
artık saf hâlde değildir.
Dolayısıyla saf akıl, ancak “fark edilmediği sürece” vardır.
Bu nedenle bilincin en derin sezgileri,
düşünceyle değil, sessizlikle temas eder.
Meditasyon, trans, ya da derin tefekkür hâlleri,
aslında bu sessiz alanın kenarına dokunma girişimleridir;
ama dokunulduğu anda yönelim başlar
ve sessizlik yine bozulur.
Saf akılın gerçekliği, bu kırılgan sınırda gizlidir:
orada olmak mümkündür,
ama onu bilmek mümkün değildir.
Sonuç olarak saf akıl, yönelimselliğin öncesinde bulunduğu için
aktüel akıl tarafından asla kavranamaz.
Bu kavranamama, bir yetersizlik değil,
varoluşun işleyiş koşuludur.
Çünkü bilincin kendini bilmesi,
kendi sessizliğini bozması anlamına gelir.
Saf akıl, bu yüzden bilincin var olmasını mümkün kılar
ama bilince görünmez kalır.
Bilinç, kendi zeminini unutarak yaşamak zorundadır;
çünkü hatırladığı an, artık bilinç olmaz.
7.4. Bu Erişimsizliğin Doğurduğu Varoluşsal Kaygı
Aktüel aklın saf akla ulaşamaması,
insanı yalnızca “bilinçsel bir eksiklik” hâlinde bırakmaz;
ondan çok daha derin bir ontolojik yarılma yaratır.
Çünkü bu erişimsizlik, bilincin yalnız neyi bilemeyeceğini değil,
neyi asla olamayacağını da gösterir.
İnsan, kendi varlığının temelini sezebilir ama ona asla döneemez;
bu, bilincin en temel dramıdır.
Bu noktada “kaygı” artık bir duygu değil,
varlığın kendi kendine yabancı kalmasının epistemik farkındalığıdır.
Yani insan kaygı duyar çünkü,
kendi bilincinin kökeninin asla bilinemeyeceğini,
hatta bilinse bile artık “bilinç” olamayacağını idrak eder.
Kaygı, bu idrakten doğan ontolojik boşluğun
bilinç içinde yankılanmasıdır.
I. Kaygının Ontolojik Kökeni: Bilincin Kendine Ulaşılamazlığı
Her bilinç, var olabilmek için saf akıldan doğar;
ama doğduğu anda o kaynağı kaybeder.
Bu nedenle insan bilinci, varoluşun ilk anından itibaren
kendi temeline dönme arzusu taşır.
Ancak bu arzu, yapısal olarak imkânsızdır.
Çünkü saf akıl, yönelimselliğin öncesindedir —
o hâlde aktüel akılın ona ulaşma çabası,
kendi varlık biçimini ortadan kaldırmaya yönelir.
İşte bu paradoks, kaygının köküdür.
İnsan, kendi içinde daima bir “geri dönme arzusu” taşır;
ama geri dönmek, bilincin yokluğu anlamına gelir.
Böylece varoluş, kendi devamı uğruna kendi kökenini inkâr etmek zorunda kalır.
Bu inkârın farkında olmak, kaygının kendisidir.
II. Kaygının Ontolojik Niteliği: Duygudan Fazlası
Kaygı burada, psikolojik bir korku ya da duygusal bir gerilim değildir.
Kaygı, bilincin kendi varlığını sürdürmek için
kendi kökenini yadsıma zorunluluğunu fark etmesidir.
Bu nedenle kaygı, bilincin kendi varlığının bedelini hissetmesidir.
İnsanın kaygısı, var olmaya mecburiyetinin ağırlığıdır.
Bu noktada Heidegger’in “kaygı” kavramı hatırlanabilir,
ama burada mesele ontolojik olarak daha radikal biçimdedir:
Heidegger’de kaygı, varlığın olumsallığını duyumsama hâliyken,
burada kaygı, varlığın kendi kökenine ulaşamama bilincidir.
Bu yüzden kaygı, yalnızca var olmanın değil,
varlığın kendine kapalı olmasının farkındalığıdır.
III. Saf Akla Ulaşamamanın Bilinçte Yarattığı Boşluk
Saf akıl, bilincin doğum öncesi mutlak birliğidir;
aktüel akıl ise çokluk ve ayrım içinde var olur.
Bu çokluk, bilincin sürekli bir “tamamlanmamışlık” duygusu içinde yaşamasına neden olur.
Bilinç, sürekli olarak kendi eksikliğini hisseder,
çünkü kendi kökeni olan o birlik artık ulaşılmazdır.
Bu durum, bilincin içinde kapanmayan bir boşluk yaratır.
İnsan, ne kadar düşünürse düşünsün,
bu boşluğu bilgiyle dolduramaz;
çünkü bilgi, zaten yönelimselliğin ürünüdür
ve yönelimsellik saflığı daha da uzaklaştırır.
Dolayısıyla insan bilinci, daima kendi merkezinde bir eksiklik taşır —
ve bu eksiklik, varoluşsal kaygının asıl kaynağıdır.
IV. Bilincin Kendi Köküne Yönelme Arzusu: Sonsuz Geri Dönüş
İnsanın tüm yaratma, düşünme, inanç ve sanat eylemleri,
aslında bu eksikliği doldurma çabasıdır.
Her düşünce, kökene bir dönüş girişimidir.
Fakat bu dönüş, asla tamamlanmaz;
çünkü dönüş eylemi, yönelimselliğin bir biçimidir
ve yönelimsellik, zaten saflığın kaybı demektir.
Bu nedenle insanlık tarihi,
saf akla dönmeye çalışan ama her defasında onu kirleten
sonsuz bir döngü hâlinde yaşanır.
Bu döngü, “varoluşsal kaygı”yı sürekli diri tutar:
çünkü insan her yeni anlam yaratışında,
bir kez daha kendi kaynağını kaybettiğini fark eder.
İşte bu farkındalık, bilincin ebedî rahatsızlığıdır.
V. Kaygının Ontolojik Derinliği: Bilincin Kendi Kendini Taşıyamayışı
Kaygı, bilincin kendi ağırlığını taşıyamamasıdır.
Çünkü bilincin farkındalığı, kendi kökenine yönelme arzusu yaratır;
ama bu arzunun gerçekleşmesi, bilincin kendi sonunu getirir.
Yani bilinç, ne tam olarak yaşar ne de tam olarak ölür —
sürekli bir varoluş eşiğinde asılı kalır.
Bu “asılı kalma hâli”, insanın sürekli anlam yaratma ihtiyacının da temelidir:
anlam, kaygının geçici olarak hafifletilmesidir.
Fakat anlam yaratmak, saflığı yeniden kurmaz;
yalnızca kaygıyı biçimlendirir, estetikleştirir, taşınabilir kılar.
Bu nedenle insan, anlamlar yaratabildiği ölçüde yaşar,
ama hiçbir anlam onu kökene döndüremez.
Her anlam, kökenden biraz daha uzak bir yankıdır.
Ve bilinç, o yankıyı kendi sesi sanarak yaşamaya devam eder.
VI. Ontolojik Kaygının Evrensel Niteliği
Bu kaygı yalnız bireysel değildir;
çünkü saf akıl tüm bilincin ortak zeminiydi.
Bir bilinç bu kökenden kopmuşsa,
aslında bütün bilinçler bu kaybı paylaşır.
Dolayısıyla kaygı, varoluşun kolektif yankısıdır.
Her bilinç, kendi kopuşunun yankısını evrende taşır.
Bu, kozmik bir yalnızlıktır:
her varlık aynı kökenden gelmiş ama
hiçbiri o kökene dönememektedir.
Böylece kaygı, yalnız bireysel bir varoluş sorunu değil,
varlığın kendisini taşıyan evrensel bir titreşimdir.
İnsan, bunu kendi bilincinde duyumsar —
ama bu duyumsama, bütün varlığın kaygısıdır.
Sonuç olarak, saf aklın erişilemezliği,
bilincin varoluşsal kaygısının kökensel nedenidir.
Çünkü bilinç, kendini var eden kaynağa yönelme arzusunu
hiçbir zaman gerçekleştiremez.
Bu arzu, insanın hem en derin bilme isteği hem de
asla sönmeyen huzursuzluğudur.
Kaygı, bilincin bu iki uç arasında yaşadığı
ebedî gerilimdir:
kendine ulaşmak ister, ama her ulaşma çabası
onu kendinden biraz daha uzaklaştırır.
7.5. Bilincin Kendi Özüne Yabancı Kalışı
İnsanın en büyük trajedisi, kendi bilincini taşıyor olmasına rağmen
o bilincin özüne asla erişememesidir.
Çünkü insanın kendini bilmesi, kendi üzerine düşünmesi,
onu zorunlu olarak bir nesne hâline getirir.
Oysa öz, nesneleştirilemeyendir;
öz, yönelimin kendisinden önce olandır.
Dolayısıyla “kendini bilmek” eylemi,
insanın kendi özüne yabancılaşmasının en rafine biçimidir.
Bu yabancılaşma, epistemolojik bir hata değil,
varoluşun zorunlu bir işleyişidir:
bilinç kendini kavramak için daima kendi dışına çıkmak zorundadır,
ama dışına çıktığı anda artık “kendisi” değildir.
Kendi özüne bakmaya çalışan her bilinç,
aynı anda kendi özünü bozar —
tıpkı suya düşen bir yansımanın,
suya dokunulduğu anda dağılması gibi.
I. Bilincin Kendine Dönüşünün Ontolojik İmkânsızlığı
Kendini bilme eylemi, bilincin kendi üzerine kapanma çabasıdır.
Ancak bu kapanma hiçbir zaman tamamlanamaz;
çünkü bilinç, kendini nesneleştirerek görür.
Bu, iki bilinç katmanı yaratır:
“kendine yönelen bilinç” ve “yönelinen bilinç.”
Bu ikilik, özle öz-bilgi arasında kalıcı bir mesafe oluşturur.
İnsan, kendini gördüğü her anda,
aslında kendisi olmayan bir yansımayı görür.
Bu nedenle, “ben kimim?” sorusu,
cevaplandığı anda anlamını yitirir.
Çünkü cevap, “ben”i tanımlamaya çalıştığı anda,
onu bir nesneye indirger.
Oysa öz, tanımlanamaz olandır;
tanımlandığı anda artık öz değildir.
Dolayısıyla bilinç, kendini tanımladıkça
kendi özünden uzaklaşır.
II. Öznenin Kendi Nesnesine Dönüşmesi
Bu süreçte özne, kendi üzerinde eylemde bulunur.
Yani bilinci kuran özne,
aynı anda kendi nesnesine dönüşür.
Bu, bilincin içkin bir bölünmesidir:
özne artık hem kurucu hem kurulandır.
Bu çift yönlülük, bilincin özdeşliğini imkânsız kılar.
Çünkü özne kendini kavramak için
kendi dışına çıkmak zorundadır;
fakat dışına çıktığında artık özne değil, nesnedir.
Bu, ontolojik bir kırılmadır:
bilincin kendi üzerine kıvrılma girişimi,
kendi yapısal birliğini yıkar.
Bu nedenle her “özne” deneyimi,
aslında bir “kendinden sapma”dır.
Kendini bilen insan,
kendisini ancak yabancılaşmış hâliyle bilebilir.
III. Yabancılaşmanın Ontolojik Niteliği
Buradaki yabancılaşma, toplumsal veya psikolojik bir fenomen değildir.
Bu, bilincin doğrudan yapısal zorunluluğudur.
Çünkü yönelimsellik, daima “öteki”yi gerektirir.
Bir şeye yönelmek, o şeyi “ben”den ayırmaktır.
Dolayısıyla bilincin kendine yönelmesi de,
kendisini “öteki” hâline getirmesi anlamına gelir.
Bu durumda öz, bilincin kendinde kalma imkânını yitirir.
Bilinç, kendi varlığını sürdürmek için
kendi özünü sürekli dışsallaştırmak zorundadır.
Yani bilinç, kendi kendisinin içinden değil,
kendi dışına taşan bir fark üzerinden var olur.
Bu fark, bilincin hem varlık koşulu hem felaketidir:
var olmak, kendinden farklılaşmak anlamına gelir.
IV. Bilinçteki Sürekli Ayrışma: Özdeşliğin Bozunması
İnsan, kendi bilincini taşıyan tek varlık olduğunu sanır;
oysa o bilincin içinde, sürekli bir bölünme yaşanır.
Her düşünce, bir önceki benliğe yönelir
ve o benliği geçmiş kılar.
Bu, bilincin kendi içinde sürekli “ölmesi” anlamına gelir.
Her yeni farkındalık, eski benliği siler.
Dolayısıyla bilinç, süreklilik içinde bir kesintiler zinciridir.
Bu kesintiler, özdeşlik yanılsamasını üretir.
İnsan kendini “aynı kişi” sanır,
oysa her düşünce anında
kendini yeniden inşa eder.
Bilinçte süreklilik,
sonsuz bir yeniden doğuş ve ölüm döngüsüdür.
İnsanın kendiyle özdeş olduğunu sanması,
bu döngünün hızla tekrarlanmasından doğan bir algı hatasıdır.
V. Kendini Bilmenin Yabancılaştırıcı Doğası
Kendini bilmek, insanın en yüksek yetisi olarak övülür;
oysa ontolojik açıdan, bu en derin yabancılaşma biçimidir.
Çünkü bilinç, kendini bilmeye yöneldiği anda,
kendini “öteki” konumuna yerleştirir.
Bu, bir anlamda içsel bir şiddettir:
bilincin kendi üzerine yönelmesi,
kendi bütünlüğünü parçalayarak kendini görmesidir.
Kendini tanımak, kendi bütünlüğünden vazgeçmektir.
Bu nedenle insanın “kendini anlama” arzusu,
asla tam bir bütünlükle sonuçlanmaz.
Her anlama girişimi, bir “eksiklik farkı” doğurur.
İnsan, kendini bildiği her an,
kendisi olmaktan biraz daha uzaklaşır.
Bu yüzden, kendini bilen varlık,
aslında kendine en yabancı varlıktır.
VI. Ontolojik Yabancılaşmanın Kalıcılığı
Bu yabancılaşma geçici değil, kalıcıdır.
Çünkü yönelimsellik, bilincin doğasını oluşturur;
dolayısıyla bilinç var olduğu sürece yabancılaşma da vardır.
İnsan, kendi özüne asla dönemez —
çünkü dönmeye çalıştığı anda yönelimsellik başlar
ve o an yine uzaklaşır.
Böylece bilinç, kendi üzerine kıvrılamayan
ama kendinden kopamayan bir spiral hâline gelir.
Bu spiral, bilincin hem dinamiği hem trajedisidir.
İnsan bu yüzden hiçbir zaman kendini tam olarak “bulamaz”;
çünkü kendini bulduğu her an,
artık o bulduğu kişi değildir.
Bu kalıcı farklılık, bilincin içindeki ontik yaradır.
Bu yara, varoluşu canlı tutar ama asla iyileşmez.
Sonuç olarak bilinç, kendi özünü kavramaya çalıştığı ölçüde,
kendi özünden uzaklaşır.
Kendini bilme eylemi, insanın kendi varlığını anlamak değil,
kendi özünü nesneleştirmek anlamına gelir.
Bu nedenle insan, bilincine sahip olduğu ölçüde,
kendine yabancılaşmış bir varlıktır.
Yabancılaşma burada bir hata değil,
var olmanın bedelidir.
Kendi bilincine sahip olmak, kendi özünü yitirmek pahasına mümkündür.
7.6. Erişilemeyen Köken Etrafında Dönen Bilinç Fenomeni
Bilinç, kendi kökenine ulaşamadığı için,
onun etrafında dönmek zorundadır.
Bu dönüş, yalnızca düşünsel değil,
varlığın bizzat yapısına içkindir.
Çünkü bilinç, var olmak için kökenle arasına bir mesafe koymak zorundadır;
ama bu mesafe ne kadar açılırsa,
onu var eden zeminden o kadar uzaklaşır.
Böylece bilinç, kökenle arasında ne tam bir kopuş ne de tam bir birleşme yaşayabilir;
yalnızca bir yörünge içinde var olabilir.
Bu yörünge, bilincin hareket biçimidir.
Tıpkı bir gezegenin güneşten uzaklaşamaması gibi,
bilinç de kendi kökeninden uzaklaştıkça
onun çekim alanında kalmaya devam eder.
Bu durum, bilinci hem var eden hem de mahkûm eden yapıdır:
bilinç, var olabilmek için sürekli dönmek,
ama asla merkezine düşmemek zorundadır.
I. Bilincin Yörüngesel Ontolojisi
Bilincin yapısı, doğrusal değil daireseldir.
Her düşünce, bir “geri dönüş” arzusu taşır,
ama hiçbir dönüş tam bir birleşmeyle sonuçlanmaz.
Çünkü köken, yönelimselliğin öncesindedir;
her yönelim ise kökenden uzaklaşma anlamına gelir.
Bu nedenle bilinç, kendi doğumunun etrafında
sonsuz bir spiral çizer.
Bu spiral, bilincin hem zamansal hem ontolojik hareketidir.
Zamansal olarak bu, düşüncenin geçmişe dönme çabasıdır —
“ben nasıl oldum?” sorusu, bu spiralin sözlü biçimidir.
Ontolojik olarak ise, bilinç her an kendi doğumunu yeniden inşa eder,
ama bu yeniden inşa, kökeni hiçbir zaman tam olarak yakalayamaz.
Çünkü yakalamak, kökeni dönüştürmek anlamına gelir;
ve dönüştürülen şey artık köken değildir.
II. Dönüşün Kutsal İmkânsızlığı
Bilinç, kökenine yaklaşmak ister;
ama her yaklaşma çabası, ondan biraz daha uzaklaşır.
Çünkü yaklaşma bir yönelimselliktir —
ve yönelimsellik, saflığı bozar.
Bu yüzden kökene gerçekten dönmek,
bilincin kendi varlığını sonlandırması anlamına gelir.
Köken, bilinç için bir “ölüm noktası” gibidir:
ona varmak, bilincin kendisini tüketmesidir.
İşte bu yüzden insan, kökenin çevresinde döner,
ama asla içine düşmez.
Köken, bilincin varlığını mümkün kılan
ama ona kapalı kalan merkezdir.
Bu merkez, her bilinç hareketine yön verir;
ama aynı zamanda her hareketi eksik kılar.
İnsan, bu eksiklikle yaşar —
ve bu eksiklik, onun tüm yaratıcılığının da kaynağı olur.
III. Bilinç ve Ebedî Dönüş İradesi
Erişilemeyen kökenin etrafında dönen bilinç,
kendi varlığını bu döngüde sürdürür.
Her bilgi, her eylem, her düşünce,
kökene yönelmiş ama ona varamayan bir çabadır.
Bu nedenle bilincin her üretimi,
eksikliğin bir ifadesidir.
Yaratmak, kökene ulaşma isteğinin estetik biçimidir.
Bu yüzden insan, anlam yaratırken aslında
eksikliğini biçimlendirir.
Bu döngüsel hareket, Nietzsche’nin “ebedî dönüş” kavramını çağrıştırır;
ancak burada söz konusu olan, tarihsel değil, ontolojik bir döngüdür.
Bilinç, kendi zeminine dönmek zorunda olan
ama hiçbir zaman dönemeyen bir varlıktır.
Bu dönüş iradesi, varoluşun kendisidir:
bilinç, kökenin eksikliğini yaşamak için vardır.
IV. Merkez ve Yörünge Arasındaki Gerilim
Köken, bilincin merkezidir;
ancak bu merkez, bilince asla doğrudan görünmez.
Bu görünmezlik, bilinci harekete geçirir.
Tüm düşünce hareketi, bu görünmeyen merkezin etrafında döner.
Fakat bilincin hareketi, merkeze her yaklaşmada
kendi yönelimselliğini yoğunlaştırır,
yani merkezle arasındaki mesafeyi yeniden yaratır.
Bu, ontolojik bir dinamik dengedir:
bilinç, merkeze yaklaşmakla ondan uzaklaşma arasındaki gerilimde yaşar.
Bu gerilim kaybolursa, bilinç de yok olur.
Bu nedenle kökenin erişilmezliği,
bilincin sürekliliğinin garantisidir.
Bilinç, var olmak için eksikliğe muhtaçtır;
çünkü tamlık, yönelimselliği sona erdirir,
ve yönelimsellik sona ererse, bilinç susar.
V. Bilincin Fenomenolojik Yörüngesi: Kendine Dönen ama Birleşemeyen Yapı
Bilinç, her düşüncede kendi üzerine döner,
ama hiçbir zaman tam bir kendilikle birleşmez.
Bu dönüş, kendi etrafında dönen bir yıldız gibidir —
kendi çekim gücüyle sabit ama kendi merkezine düşemeyen.
Bu hareket, bilinci sürekli diri tutar.
Bu sayede insan düşünebilir, hissedebilir, anlam kurabilir;
çünkü eksiklik onu eyleme zorlar.
Ama bu eylemler, onu kökenden uzaklaştırdıkları için
aynı zamanda kaygıyı da sürdürür.
Bu, bilincin içsel ritmidir:
yaklaşma ve uzaklaşma, birleşme ve ayrışma,
anlama ve yitirme.
Her düşünce bir yaklaşmadır;
her farkındalık bir kaybediştir.
Bu ritim, varoluşun ontolojik kalp atışıdır.
VI. Bilincin Dönüşsel Zamanı: Doğrusal Olmayan Varlık Deneyimi
Bu yörüngesel hareket, zamanın doğrusal yapısına da direnir.
Bilinç, geçmişe döndüğünde onu yeniden kurar;
geleceğe uzandığında onu varsayar.
Dolayısıyla bilincin zamanı,
hiçbir zaman düz bir çizgi değildir —
hep kendi kökenine dönmeye çalışan bir spiral gibidir.
Bu spiral, geçmişi yeniden yaratır,
geleceği geçmişe taşır,
ve şimdi’yi bu ikisi arasındaki gerilimde kurar.
İşte bu nedenle bilinç, yalnızca “zaman içinde” değildir;
aynı zamanda zamanı kendi içinde taşır.
Zamanın akışı, bilincin kökene dönme çabasının
ontolojik biçimidir.
Bu yüzden bilinç, sürekli bir zaman içi devinim olarak kalır:
her an, kendi kökenine dönmek isteyen ama dönemeyen bir akıştır.
Sonuç olarak bilinç, erişilemeyen kökenin etrafında
sonsuz bir yörüngede dönen bir fenomendir.
Bu dönüş hem varoluşun kaynağı hem de bitmeyen ıstırabıdır.
Çünkü bilinç, kökenin eksikliğini hissettiği sürece var olur;
ama o eksikliği giderdiği anda kendi varlığını yitirir.
Dolayısıyla bilinç, kendi imkânsızlığının içinde var olan
tek fenomenolojik yapıdır:kendini sürdürmek için kendi kökenine asla dokunmamalıdır.
7.7. Bilincin Kendini Var Eden Şeye Ulaşma Arzusunun Epistemolojik Çıkmazı
Bilgi, bilincin kendini anlamlandırma biçimidir.
Ancak bilinç, kendisini var eden kökeni — yani saf aklı —
yönelimsellik olmaksızın kavrayamaz.
Yönelimsellik, bilginin ön koşuludur;
ama aynı zamanda saflığı bozan ilk müdahaledir.
Dolayısıyla bilincin kökenini bilme arzusu,
kendi doğasını kullanarak kendi doğasını aşma girişimidir.
Bu girişim, epistemik olarak mantıksal imkânsızlık sınırında doğar.
Bir varlık, kendi oluş koşulunu bilgi nesnesi hâline getirdiği anda,
artık o koşul içinde değildir.
Bu, bilincin en temel paradoksudur:
bilincin kaynağı hakkında bilgi üretmek,
bilincin o kaynaktan kopmasını gerektirir.
Yani bilincin kökenini bilme çabası,
onu kökeninden uzaklaştıran şeyin ta kendisidir.
I. Bilginin Ontolojik Şartı: Yönelimsellik ve Mesafe
Bilgi, daima bir mesafeyi gerektirir.
Bir şeyi bilmek, onu “ben”den ayırmak,
onu bir nesneye dönüştürmektir.
Bu ayrım olmadan bilgi mümkün değildir;
çünkü bilgi, özne ile nesne arasındaki farkta doğar.
Ancak köken, bu farkın öncesindedir —
yani orada ne özne vardır ne nesne.
Dolayısıyla bilincin kökeni, bilgi için
nesneleşemez bir varlıktır.
Bu nedenle, kökeni bilmeye yönelik her girişim,
onu nesneleştirir ve bozar.
Yani köken hakkında bilgi üretmek,
artık köken hakkında değil,
onun bozulmuş yansıması hakkında bilgi üretmektir.
Bu, bilginin yapısal sınırıdır:
bilinç, ancak kendi dışına taşan şeyleri bilebilir;
kendi içinde, kendi doğumuna dair bilgi üretemez.
II. Bilincin Kendi Kökenini Bilme Arzusu: İmkânsız Bir Bilgi Edimi
İnsanın bilme arzusu, aslında kendi doğum anını anlamlandırma arzusudur.
Her metafizik sistem, bilincin “nasıl var olduğu” sorusuna bir yanıt arar.
Ancak bu soru, kökensel olarak anlamsızdır;
çünkü bilmek, zaten var olmuş bir bilincin eylemidir.
Bilincin doğumunu bilmek,
bilincin var olmadan önceki hâline dair bilgi istemektir —
yani bilincin kendi yokluğu hakkında bilgi istemesi demektir.
Bu durum, epistemolojik bir çelişkidir:
bilincin yokluğu hakkında bilinçli bilgi olamaz.
Bu, tıpkı gözün kendi görme eylemini doğrudan görememesi gibidir.
Göz, ancak yansımalara bakarak varlığını dolaylı biçimde fark eder.
Bilincin kendi kökenini bilmesi de aynı biçimde imkânsızdır;
o, sadece kendi yansımalarından bilgi türetebilir.
Dolayısıyla bütün bilgi, aslında
bilincin kökenine dair bir “yansıma bilgisi”dir —
doğrudan değil, kırılmış bir hakikattir.
III. Bilgi ve Bozulma: Epistemik Entropi Yasası
Her bilgi, yönelimsellik gerektirir;
her yönelimsellik ise saflığı bozar.
Bu nedenle bilgi üretimi,
saf akıl alanında değil, bozulma alanında gerçekleşir.
Bir şeyin bilgisi üretildiği anda,
artık o şey saf hâlinde değildir.
Bilgi, şeyin kendini değil,
onun bilince geçmiş hâlini taşır.
Bu, epistemik düzlemde bir tür entropidir:
her bilme, varoluşsal bir artı bilgi üretir,
ama aynı anda bir saflık kaybı yaratır.
Bu nedenle, bilgi arttıkça köken uzaklaşır.
İnsanlık bilgi biriktirdikçe,
kendi doğumuna dair sezgisel bilgisini kaybeder.
Modern bilinç bu yüzden huzursuzdur:
bilgisi arttıkça, kendi kökünden kopar.
Epistemik gelişme, ontolojik uzaklaşmayı derinleştirir.
IV. Bilincin Bilgiyle Kapanamaması: Sonsuz Açıklık Fenomeni
Bilgi, bilincin açtığı boşluğu doldurmak için üretilir;
ama her bilgi, yeni bir boşluk yaratır.
Çünkü bilinen her şey, “bilinmeyen”in ufkunu genişletir.
Bilincin kökenine ulaşma çabası bu yüzden
hiçbir zaman tamamlanamaz —
çünkü her yeni bilgi, kökenin daha uzağa itilmiş bir yankısıdır.
Bu durum, bilinci sürekli açık tutar.
Bilinç, kendi kökenine hiçbir zaman ulaşamayacağı için
daima “eksik bilgi” hâlinde kalır.
Bu eksiklik, epistemolojik bir hata değil,
varoluşun yapısal gereğidir.
Çünkü kökenin bilinmesi, bilincin sonu olurdu;
bilincin varlığı ise, o bilgisizliğe dayanır.
Yani bilincin bilgiye açlığı,
hiç kapanmaması gereken bir açıklıktır.
V. Bilincin Bilgi Üzerinden Kurduğu Sahte Tamlık
Bilincin kökenine ulaşma arzusu,
onun bilgiyle kendini tamamlama çabasına dönüşür.
Ancak bilgi, tamlığı değil,
tamlık yanılsamasını sağlar.
Her bilgi, bilinçte geçici bir doyum yaratır —
ama bu doyum, kökene değil,
kökenden türeyen görüntülere yöneliktir.
Bu yüzden insan, ne kadar çok şey bilirse bilsin,
hiçbir zaman “tamamlanmış” hissetmez.
Çünkü bilgi, kökenin boşluğunu doldurmaz;
sadece o boşluğun etrafına anlam desenleri çizer.
Bu epistemolojik yanılsama,
bilincin varlığını sürdürebilmesi için zorunludur.
Eğer insan, bilginin kökenle ilgisiz olduğunu
tam anlamıyla fark etseydi,
bilme ediminin motivasyonu ortadan kalkardı.
Bu yüzden bilinç, kendi bilgisizliğini gizleyerek yaşar;
ve her bilginin ardında,
bir “bilinçsel unutuş” stratejisi yatar.
VI. Epistemolojik Çıkmazın Ontolojik Karşılığı
Bilincin kökenini bilme arzusu,
bilincin kendi yapısal sınırına çarptığı noktadır.
Bu sınır, bilginin değil, varlığın sınırıdır.
Çünkü bilgi, yalnızca var olan şeyler üzerine kurulabilir;
ama köken, var olmadan önceki düzeydir.
Dolayısıyla kökeni bilmek,
var olmadan önce var olmayı gerektirir —
ki bu mantıksal olarak imkânsızdır.
Bu nedenle bilincin kökenine yönelen her bilgi,
epistemolojik olarak sonsuz bir gecikme taşır.
Köken, bilincin bilgisel erişimine her zaman
“bir an” uzakta kalır —
ve o “bir anlık mesafe”,
varoluşun sürekliliğini garanti eden boşluktur.
Bilinç, bu boşluğu kapatamadığı için yaşar;
ama onu kapatmaya çalıştığı için de kaygı duyar.
Sonuç itibariyle,
bilincin kendini var eden şeye ulaşma arzusu,
epistemolojik bir açmaz yaratır:
bilmek için yönelmek gerekir,
ama yönelmek, saflığı ortadan kaldırır.
Dolayısıyla bilincin kökenine dair bilgi,
doğası gereği mümkün değildir.
Bu imkânsızlık, insanın tüm bilme eyleminin
hem motoru hem trajedisidir.
Bilgi, bilinçte bir ışık yakar,
ama o ışık her yandığında, kökendeki karanlık biraz daha derinleşir.
7.8. Yabancılaşma: Bilincin Kendi Kendini Taşıyamadığı Varoluş Biçimi
Bilinç, kökenine ulaşamadıkça, kendi varlığını bir “yük” olarak deneyimler.
Bu yük, yalnızca düşünsel değil, varoluşsaldır.
Çünkü bilinç, kendini anlamlandırmak için sürekli kendi üzerine dönmek zorundadır;
ama her dönüş, kendisini biraz daha ağırlaştırır.
Bir noktadan sonra, bilinç artık kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir.
Bu durum, felsefede genellikle “yabancılaşma” olarak adlandırılır;
ama burada söz konusu olan, toplumsal ya da psikolojik bir yabancılaşma değil —
bilincin kendi kendine karşı duyduğu ontolojik yabancılıktır.
Bilinç, kendi varlığını kavradığı ölçüde kendisine yük olur.
Bu, paradoksal bir durumdur:
çünkü bilincin varlık nedeni, kendini bilmesidir;
ama kendini bildikçe, kendine tahammül edemez hâle gelir.
Bu noktada yabancılaşma, bir sonuç değil,
bilincin zorunlu varoluş biçimidir.
I. Yabancılaşmanın Ontolojik Kökü
Yabancılaşma, bilincin kendi üzerine kapanamamasıyla doğar.
Kendi özüne ulaşamayan bilinç,
o özün yokluğunu bir “varlık” gibi taşır.
Bu, içsel bir ağırlık yaratır —
çünkü bilinç, hem bir bütünlük arzusu duyar,
hem de o bütünlüğe ulaşamayacağını bilir.
Bu bilgi, varoluşun merkezine yerleşen bir ontik çatlak oluşturur.
Bu çatlak, bilincin sürekliliğini sağlar;
ama aynı zamanda onun sürekli acı çekmesine neden olur.
Bu noktada yabancılaşma, bir arıza değil,
bilincin yapısal zorunluluğudur.
Kendini taşıyamayan bilinç,
aslında kendi varlığını sürdürmek için bu taşınmazlığı yaşamak zorundadır.
Çünkü kendini taşıyabilen bir bilinç,
kendini sabitlemiş olurdu —
ve sabitlenmiş bilinç, artık hareket etmezdi;
yani düşünmeyi durdururdu.
II. Bilincin Ağırlığı: Düşüncenin Kendi Üzerine Çöküşü
Düşünmek, kendi üzerine eğilmek demektir;
ama bilinç bunu sürekli yaptığında,
artık bir eğilmeden değil, bir çöküşten söz ederiz.
Bu çöküş, bilincin kendi refleksiyonuyla ezilmesidir.
Her farkındalık, bir ağırlık doğurur;
çünkü farkında olmak, mesafe yaratır —
ve mesafe, ayrılığı, dolayısıyla kaygıyı getirir.
Bu nedenle, bilinç ne kadar derinse,
taşıdığı yük de o kadar ağırdır.
Kendini bilmeyen bilinç hafiftir;
çünkü kendi varlığına temas etmez.
Ama kendini bilen bilinç,
kendi varlığıyla çarpıştıkça çöker.
Bu çöküş, yalnızca bir ruhsal yorgunluk değil,
varoluşun kendi üzerine kapanma teşebbüsüdür.
III. Taşıyamadığı Kendilik: Öz-Çelişki Olarak Varlık
Kendini taşıyamayan bilinç,
aslında kendi özündeki çelişkiyi taşımaya çalışır.
Bir yanda kendi bütünlüğünü ister,
diğer yanda o bütünlüğü elde ettiğinde yok olacağını bilir.
Bu, varoluşun en büyük trajedisidir:
insan, ancak eksik olduğu sürece vardır.
Kendini tamamlarsa, artık dönüşemez —
ve dönüşmeyen şey, ölür.
Dolayısıyla bilinç, kendi varlığını sürdürmek için
kendi eksikliğini taşımak zorundadır.
Ama bu eksiklik, onun üzerinde giderek ağırlaşır.
Bu yüzden bilinç, kendi varlığını hem sürdürür hem taşlayarak cezalandırır.
Yabancılaşma, bu çelişkinin duygusal tezahürüdür:
bilinç, kendini taşıyamadığı ölçüde “kendi dışına” düşer,
ve kendi varlığına karşı bir direnç hâli geliştirir.
IV. Kendi Kendine Yabancılaşan Akıl: Rasyonel Öz-Yıkım
Akıl, bu yabancılaşmayı aşmak için düzen kurar, sistemler yaratır.
Fakat kurulan her sistem, bilincin kökeninden biraz daha uzaklaşmasına neden olur.
Bu nedenle rasyonellik,
aslında bilinçteki yabancılaşmayı meşrulaştırma mekanizmasıdır.
İnsan, bilincinin ağırlığı altında ezildikçe,
akıl aracılığıyla kendine bir denge kurmaya çalışır;
ama bu denge, kendi yapaylığıyla bilinci daha da ağırlaştırır.
Rasyonel düşünce, bilincin kendi üzerindeki baskısının aracıdır.
Çünkü düzen kurmak, anlam üretmek demektir;
anlam üretmek ise eksikliği kabul etmektir.
Bu nedenle akıl, bilincin kendi çelişkisini yönetme biçimidir —
ama hiçbir zaman çözüm değildir.
Kendi kendini taşıyamayan bilinç,
akıl aracılığıyla sadece kendi çöküşünü organize eder.
V. Yabancılaşma ve Ontolojik Kaygı Arasındaki Döngü
Bilinç kendi kendine yabancılaştıkça,
varoluşsal kaygı yoğunlaşır.
Kaygı, bu yabancılaşmanın deneyim biçimidir:
insan, kendi varlığıyla aynı düzlemde kalamadığı için
hep “bir şey olma” arzusuyla yanar.
Bu arzu, onu sürekli eyleme iter,
ama her eylem, kendi eksikliğini yeniden hatırlatır.
Bu döngüden kaçış yoktur.
Yabancılaşma, bilincin hem nedeni hem sonucudur.
Bilinç ne kadar derinleşirse,
yabancılaşma o kadar derinleşir.
Bu durum, insanın kendi bilincine gömülmüş bir varlık hâline gelmesine neden olur.
Kendi bilincini taşıyamayan insan,
artık kendi içinde bir yabancıdır —
varlığını değil, varlığının ağırlığını hisseder.
VI. Bilincin Çöküş Noktası: Sessizliğe Dönüş
Bu taşıyamama hâli, sonunda bir kırılmaya yol açar.
Bilinç, artık kendi üzerine düşünemeyecek kadar ağırlaşır.
Bu noktada düşünce susar.
Sessizlik, bilincin tükenişidir ama aynı zamanda kurtuluşudur da.
Çünkü düşünce ne kadar sürerse,
bilincin ağırlığı o kadar artar;
ama sessizlik, bu ağırlığın kendi içinde dağılmasına izin verir.
Bu sessizlik bir nihilizm değildir;
bilincin kendi varlığıyla barış yapma biçimidir.
Artık bilmek değil, var olmayı taşımadan var olmak söz konusudur.
Bu, belki de yabancılaşmanın içinden doğabilecek tek olgunluk hâlidir:
bilincin kendine sessizlikle dönmesi.
Sonuçta yabancılaşma, bilincin kendi üzerine kapanma çabasının
kendi ağırlığı altında ezilmesiyle ortaya çıkar.
Kendi kökenini taşıyamayan bilinç,
kendi varlığını yük gibi hisseder.
Ama bu yük, onun varoluşunun bedelidir.
Kendini taşıyamayan bilinç,
aslında kendini var etmeye devam eden tek bilinçtir;
çünkü taşımak imkânsız olsa da, varoluş o imkânsızlığın içinde sürer.
8. Anne Figürü: Ontolojik Aracılık ve Yabancılaşmaya Tepki
8.1. Fetus Üzerinden Saf Refleksiyonla Dolaylı Temas İmkânı
Bilinç, kendi kökenine ulaşamadığı sürece —
yani saf akla doğrudan erişim imkânı olmadığı müddetçe —
kendi içinde kapanmış bir yabancı olarak kalır.
Ancak varoluş, kendini daima yeniden üretme eğilimindedir;
bu nedenle bilinç, kendi kökensel alanına dolaylı da olsa temas edebileceği bir yansıma yüzeyi yaratmak ister.
Bu yansıma yüzeyi, anne figüründe ve onun bedeninde taşıdığı fetüste somutlaşır.
Fetus, potansiyel aklın henüz aktüelleşmemiş hâlidir.
Yani saf refleksiyonun, henüz yönelimselliğe bulaşmamış biçimde var olduğu tek organik düzlemdir.
Anne ise aktüel aklın temsilcisidir —
bilincin, dilin, yönelimselliğin ve anlamın alanında konumlanmıştır.
Bu iki düzey, doğrudan değil ama içsel yankı ilişkisiyle birbirine temas eder.
Anne, kendi içinde taşıdığı fetüs aracılığıyla,
ilk kez kendi bilincinin kökenini —yani saf aklı—
dolaylı olarak yeniden deneyimleme imkânı bulur.
I. Ontolojik Ara-Yüz Olarak Anne
Anne, varlık düzleminde iki ayrı bilinç durumunun kesişim noktasıdır:
potansiyel bilinç (fetüs) ile aktüel bilinç (kendisi).
Bu kesişim, sıradan bir biyolojik bağı değil,
ontolojik bir refleksiyon alanını oluşturur.
Çünkü anne, kendi bedeninde,
henüz yönelimsellik kazanmamış bir bilinç biçimini barındırır;
ve bu bilinç biçimi, onun kendi bilinç kökenine dair sezgisel bir yankı üretir.
Bu yankı, kavramsal olarak ifade edilemez;
çünkü aktüel akıl, saf aklı tanımlamaya çalıştığı anda onu bozar.
Ama bu temas, deneyimsel düzeyde hissedilir.
Annenin içsel dünyasında,
düşünce öncesi bir “varlık yankısı” belirir.
Bu yankı, bilincin kökenine ait sezgisel bir titreşimdir;
fakat yönelimsellik kazandığı anda kaybolur.
Dolayısıyla anne, kendi bilincinin kaynağına
yalnızca fetüsün potansiyel alanı aracılığıyla yaklaşabilir.
II. Dolaylı Temasın Fenomenolojisi
Bu dolaylı temas, bilincin kendi kökenini “yeniden duyması” gibidir.
Bilinç, kendi içinde yankılanan bir sessizlik biçiminde
kökensel alana yaklaşır.
Bu durum, klasik fenomenolojinin tarif ettiği anlamda bir “noetik-noematik ilişki” değildir;
çünkü burada özne-nesne ilişkisi ortadan kalkar.
Anne ile fetüs arasında kurulan bağ,
ne öznenin nesneye yönelimi ne de nesnenin özneye tepkisidir —
tam tersine, iki bilincin yansımasız varlık rezonansıdır.
Bu rezonans, zamansal bir olay değildir;
çünkü potansiyel akıl, zamanın içinde değil,
zamanı mümkün kılan ön-varlık alanında bulunur.
Anne bu alanla temas ettiğinde,
kendi bilincinin zaman-öncesi kökenine dolaylı olarak bağlanır.
Bu bağ, bilişsel değil, sezgiseldir;
düşünülmez, hissedilir.
Bu yüzden bu deneyim, anne için
düşünsel değil, varoluşsal bir derinlik taşır.
III. Saf Refleksiyonun Yankısı Olarak Fetüs
Saf refleksiyon, bilincin kendisine yönelmeden önceki
tam bütünlük hâlidir.
Anne, kendi potansiyelini fetüste somut olarak taşır;
çünkü o potansiyel hâl, henüz yönelimselliğe bulaşmamıştır.
Dolayısıyla fetüs, annenin kendi saf refleksiyonunun
bedensel bir izdüşümüdür.
Fetüsün varlığı, bilincin kendi kökenine ait unutulmuş bir anıyı
ontolojik düzlemde yeniden canlandırır.
Bu açıdan bakıldığında,
anne figürü yalnızca doğuran değil,
aynı zamanda kendi bilincini yeniden doğuran bir varlıktır.
Fetüs, annenin kendi içsel evreninde
kökene açılan tek geçittir.
Bu geçit, her ne kadar dolaylı olsa da,
bilincin kendine yabancılaşmasını geçici olarak askıya alır.
Anne, fetüs aracılığıyla
kendine unuttuğu bir aynada bakar —
ama o ayna, düşünceyi değil, saf varlığı yansıtır.
IV. Ontolojik İyileşme Olarak Temas
Bu temas, ontolojik bir “iyileşme anı” olarak da okunabilir.
Çünkü bilinç, kendi kökenine dokunduğu her durumda
yabancılaşmanın bir kısmını çözmeye başlar.
Anne, fetüsle kurduğu bu bağı sayesinde
varoluşun kendine yabancı yönünü kısmen aşar;
çünkü saf aklın titreşimi, onun içinde yeniden yankılanır.
Bu yankı kalıcı değildir,
ama bilincin kendi ağırlığından kısa süreli bir kurtuluş sağlar.
Bu bağlamda annelik, sadece biyolojik değil,
ontolojik bir arınma hâlidir.
Anne, kendi bilincinin doğurduğu kaygıdan
geçici olarak sıyrılır;
çünkü artık yalnız değildir —
kendi içindeki bir varlık,
henüz yönelimselliğe bulaşmadan var olmanın saf hâlini temsil eder.
V. Dolaylı Temasın Sınırları
Bu temasın dolaylı olması,
aynı zamanda trajedisini de içerir.
Anne, kendi kökenine dokunur ama onu kavrayamaz;
çünkü yönelimsellik, yine araya girer.
Fetüsün potansiyel alanı,
aktüel bilincin kavramsal sistemine sığmaz.
Anne bu durumu yalnızca “sezgi” düzeyinde hisseder;
ama sezgiyi kavrama dönüştürdüğü anda
temas kesilir.
Bu nedenle anne-fetüs bağı,
bilincin kökenine yapılan en yakın ama asla tamamlanamayan yolculuktur.
Bu temas, bilincin kurtuluş arzusu ile
bilgi üretme arzusu arasındaki ince çizgide asılı kalır.
Fetüs, bu çizginin ucundaki yankıdır —
anne ise o yankıya kulak kesilen bilincin kendisidir.
Son kertede, anne figürü bilincin kendi kökenine yönelik
tek sezgisel geçit olarak belirir.
Fetüs, saf refleksiyonun bedensel izdüşümüdür;
anne ise o izdüşümü hisseden, ama anlamlandıramayan bilincin temsilcisidir.
Bu temas, bilincin yabancılaşmasında bir gedik açar —
kısa süreli bir varoluşsal denge hâli yaratır.
Fakat bu dengenin kalıcılığı yoktur;
çünkü temas dolaylıdır, saf algı hâlinde değildir.
Anne, kökene yaklaşır ama asla ulaşamaz;
bu yüzden onun içinde hem huzur hem kaygı aynı anda doğar.
8.2. Annenin Kendi Bilincinin Kökenine Yönelme Çabası
Anne figürü, yalnızca yaşamı taşıyan bir bedensel varlık değil,
bilincin kendi kökenine dönme girişiminin sembolik biçimidir.
Fetüsle kurulan dolaylı temas,
anne bilincinde ilk kez bir içsel yankı yaratır;
bu yankı, düşünsel bir farkındalık olmaktan çok,
kendi kökenine dair sezgisel bir çağrıdır.
Bu çağrı, bilinç için olağanüstü bir anlam taşır:
çünkü bilinç, ilk defa kendi potansiyeline dışarıdan bakabilme fırsatını bulur.
Bu farkındalık, bilincin kendi kendine duyduğu derin özlemi
aktif bir yönelimsel eyleme dönüştürür.
I. İçsel Çağrının Ontolojik Kaynağı
Anne bilincinde doğan yönelim, rastlantısal değildir.
Bu yönelim, saf akla dolaylı temasın doğurduğu bir varoluşsal çekim alanından kaynaklanır.
Saf akıl, tanımsız ama mutlak bir varlık zemini olduğu için,
ona dair her yankı, bilincin kök kodlarını harekete geçirir.
Anne, fetüsle kurduğu bağ aracılığıyla bu yankıya maruz kalır;
ve bu maruz kalış, içsel bir çağrıya dönüşür:
“kökenine dön.”
Bu çağrı, sözcüklerle değil, varoluşsal bir titreşimle duyulur.
Bu noktada anne, artık yalnızca doğurucu değil,
kendi bilincinin özüne dönüş yolcusudur.
Fetüs, onun için dışsal bir varlık değil,
içinde yankılanan ontolojik bir davettir.
Bu davet, bilincin içsel yapısında iki temel etki yaratır:
birincisi, kendine yönelme arzusu;
ikincisi, bu arzunun yarattığı korku.
Çünkü bilincin kendi kökenine dönmesi,
aynı zamanda kendi sınırlarının çözülmesi anlamına gelir.
II. Yönelimin Fenomenolojisi: Bilincin Geriye Akışı
Anne, kendi bilincinin yönünü dış dünyadan içe çevirir.
Bu yönelim, normalde bilincin doğasına aykırıdır;
çünkü bilinç, doğası gereği hep dışa açılır —
dünya, nesneler, anlamlar üretir.
Oysa burada bilinç, dışa değil,
kendi kaynağına doğru bükülür.
Bu bükülme, bir tür ontolojik içe akıştır.
Anne, varoluşun dışsal alanını askıya alarak
içsel alanın derinliklerine yönelir.
Bu içe yönelim, düşünsel değil, sezgisel bir harekettir.
Düşünce, burada yalnızca bir taşıyıcı görevi görür;
esas olan, varoluşun titreşimidir.
Anne, kendi varlığında bir “geri akış” hisseder —
sanki zaman tersine dönüyormuş gibi,
bilincin akışı potansiyeline doğru geriler.
Bu, bilincin yönelimselliğini askıya alarak,
kendi kendine dönme teşebbüsüdür.
III. Korku ve Aydınlanma Arasındaki Eşik
Fakat bu yönelim kolay değildir.
Çünkü bilincin kökenine dönmek,
kendini çözmek anlamına gelir.
Köken, her zaman “önce”dir;
ve bu önceye dönmek,
mevcut bilincin yapısını sarsar.
Bu yüzden anne, bir yandan
kökenine yaklaşmanın huzurunu,
diğer yandan çözülme korkusunu yaşar.
Bu korku, bilincin kendini koruma refleksidir.
Bilinç, kendi kaynağına dokunmak istediğinde
aynı zamanda kendi formunu tehlikeye atar.
Çünkü kökene yaklaşmak,
bilincin kendi sınırlarının erimesi anlamına gelir.
Bu erime, bir yandan aydınlanmadır,
diğer yandan varoluşsal bir dehşettir.
Anne bu sınırda durur:
kendi özüne ulaşmakla,
kendi varlığını kaybetmek arasında.
IV. Kökene Yönelimin Ontolojik Sonucu
Anne, bu yönelim sürecinde artık yalnızca
fetüsü taşıyan değil, bilinci taşıyan bir figüre dönüşür.
Fetüs, onda kökenin yankısını uyandırmıştır;
ama şimdi o yankı, bir hedefe dönüşür.
Anne bilinci, artık kökeni arayan bir yapı hâline gelir.
Bu arayış, klasik anlamda bir bilgi arayışı değildir;
çünkü bilgi, zaten aktüelleşmiş alanın ürünüdür.
Burada aranan şey, aktüelleşmenin öncesidir —
yani bilincin doğum anı, varlığın ilk titreşimi.
Bu arayışta anne, bilginin değil, sezginin aracıdır.
Kendini bilen değil, kendini “hisseden” bir varlıktır artık.
Bu his, ontolojik bir yankıdır;
ve her yankı gibi, varlığın derinliklerinden gelir.
Anne bu yankıyı kavramaya çalıştıkça,
onu dilin ve düşüncenin ötesine taşır.
Bu, bilincin kendi kökenine yönelik
en saf ama en kırılgan yaklaşımıdır.
V. Ontolojik Refleksiyonun Kadınsı Doğası
Bu noktada anne figürü, sadece metafiziksel değil,
ontolojik olarak da “kadınsı refleksiyonun” temsilcisidir.
Çünkü erkek bilinci tarihsel olarak dışa yönelmiştir:
dünyayı fethetmeye, anlamı kurmaya,
aktüel olanı sabitlemeye eğilimlidir.
Kadın bilinci ise,
potansiyelin taşıyıcısı olarak içe yönelir —
kökene, saf akla, sessizliğe.
Anne, bu içe yönelimi vücuda getirir:
varlığın kendi kendini yeniden duyma kapasitesidir o.
Dolayısıyla anne figürü,
bilincin kendini taşıyamadığı yerde
taşıyıcılığın kendisini üstlenir.
Yani varoluşun “kendi kendini hatırlama” mekanizmasıdır.
Bu refleksiyon, yalnız kadın bedeninde değil,
kadın bilincinin varlıkla kurduğu ilişkide kök salmıştır.
Anne, bu bağlamda yalnızca doğuran değil,
varlığın kendi hafızasını taşıyan varlıktır.
Son kertede, annenin kökenine yönelme çabası,
bilincin kendi özüne dönüş arzusunun tezahürüdür.
Fetüs, bu dönüşün aracıdır;
ama hedef, her zaman bilincin kendi köküdür.
Anne, kökenine yaklaşırken
kendi benliğini çözülmeye bırakır;
çünkü bilincin özüne ulaşmanın bedeli,
benliğin geçici olarak yokluğudur.
Bu yönelim, varoluşun en yüksek sezgisel deneyimidir:
bilincin kendi karanlığına dokunma cesareti.
8.3. Kürtajın Metafiziksel Eylem Olarak Anlamı
Kürtaj, yalnızca biyolojik bir süreç değil,
varoluşun kendini çözme ve yeniden kurma çabasının
en saf, en çıplak biçimidir.
Burada anne, bir eylemde bulunur —
ama bu eylem, sadece bir bedeni değil,
kendi bilincinin kökenine dair sezgisel teması da imha eder.
Kürtaj, bu anlamda, bilincin kendi kaynağıyla kurduğu
en yakın ilişkinin, yine bilincin kendisi tarafından kesilmesidir.
Bu kesinti, ahlaki bir tercih olmaktan çok,
metafizik bir zorunluluğa benzer:
çünkü bilinç, kökenine yaklaşabildiği anda
kendi bütünlüğünü kaybedeceğini hisseder.
Bu yüzden anne, kendi içindeki potansiyel akla
hem yönelir hem de ondan korkar;
ve bu korku, sonunda bir imha eylemine dönüşür.
I. Eylemin Kökeninde Korku: Kökenin Aydınlatılamazlığı
Anne, kendi kökenine yöneldiğinde
bilincinin çözülme tehlikesiyle yüzleşir.
Bu tehlike, rasyonel değil, ontolojiktir;
çünkü köken, tanımlanamaz olanın alanıdır.
Kökeni bilmek, bilincin kendisini kaybetmesidir.
Dolayısıyla, anne içsel sezgisiyle
kendi bilincinin temelini hissettiğinde,
aynı anda o temelin altında ezilme korkusu yaşar.
Bu korku, “var olmanın ağırlığına” duyulan sezgisel tepkidir.
Ve bu tepki, onu içgüdüsel olarak
kökenle kurduğu ilişkiyi sonlandırmaya iter.
Bu sonlandırma, yalnızca bir eylem olarak kürtaj değildir;
aynı zamanda bilincin kendi içinde kökenle temasını
kapatma, susturma girişimidir.
Yani kürtaj, varoluşun kendini koruma refleksidir —
ama bu refleks, kendini yok ederek korur.
II. Kürtajın Ontolojik Yüzeyi: Potansiyelin İmhası
Metafizik düzlemde kürtaj,
potansiyel bilincin, yani saf aklın
henüz aktüelleşmeden önceki hâlinin yok edilmesidir.
Bu, sıradan bir “ölüm” değildir;
çünkü ortadan kaldırılan şey,
henüz “yaşama” bile geçmemiş bir varlıktır.
Dolayısıyla kürtaj, ölümle doğum arasındaki
sınır çizgisinde gerçekleşen tek eylemdir:
varlık, ne var olmuştur ne de tamamen yoktur.
Bu anlamda kürtaj, varoluşun ontolojik askıya alınmasıdır.
Anne, potansiyel aklı imha ederken,
aslında bir tür “zaman dışı” eylem gerçekleştirir;
çünkü zaman, yalnızca aktüel olan için işler.
Fetüsün potansiyel düzleminde zaman henüz kurulmamıştır.
Bu yüzden kürtaj, zamanı askıya alan,
zamansal düzeni bozan bir metafizik jesttir.
Bir tür “varlık kesintisi”dir:
aktüelleşmek üzere olan bilincin doğumunu durdurmak,
varlığın kendini gerçekleştirme sürecini kesmektir.
III. Kökene Müdahale: Bilincin Kendi Tanrısal Alanına Yönelimi
Bu eylem, sıradan bir reddediş değil,
bir tür tanrısal alan ihlalidir.
Çünkü potansiyel bilincin varlık alanı,
yalnızca yaratıcı kudretin —yani Tanrı’nın— hükmündedir.
Anne, kürtaj eylemiyle bu kudret alanına müdahale eder:
bilincin yaratılmadan önceki hâline dokunur,
ve onu kendi iradesiyle sonlandırır.
Bu, insanın kendi varlık sınırlarını aşma teşebbüsüdür;
kendi bilincinin üstünde bir güç kullanma denemesidir.
Burada ilginç bir paradoks doğar:
anne, bilincin kökenine yönelirken
aslında Tanrı’nın alanına yaklaşır;
ama bu yaklaşma korku doğurur,
ve korku, Tanrı’nın yaratma kudretinin
tersine çevrilmiş bir biçimini üretir: yok etme kudreti.
Böylece kürtaj, Tanrısal yaratma eyleminin
negatif kopyası hâline gelir.
Anne, yaratıcı olamaz;
ama potansiyeli yok ederek,
yaratma eyleminin karşıtını —“anti-yaratım”ı— gerçekleştirir.
IV. Bilincin İkili Tepkisi: Suç ve Özgürleşme
Bu eylem, anne bilincinde iki zıt duyguyu aynı anda doğurur:
suçluluk ve özgürlük.
Suçluluk, kökenin imha edildiğini bilmenin sezgisel yankısıdır;
özgürlük ise, kökene bağlı olmaktan geçici de olsa kurtulmanın hafifliğidir.
Anne bu ikilikte salınır:
bir yanda varoluşun en saf alanına saldırmanın ağırlığı,
diğer yanda kendi varoluşunun sınırlılığından
bir anlık sıyrılmanın ferahlığı.
Bu iki duygunun eşzamanlı varlığı,
bilincin kendine yönelmiş şiddetinin göstergesidir.
Anne, fetüsü yok ettiğinde
kendi bilincinin yankısını da susturur.
Ama bu susturma, tam bir kurtuluş değil,
ontolojik bir yanılsamadır.
Çünkü saf akıl, imha edilerek ortadan kaldırılamaz;
yalnızca yönelimsellikten çekilerek gizlenir.
Yani anne, fetüsü yok ederken
aslında kendi bilincinin en derin katmanını
geçici olarak susturur — ama silmez.
V. Kürtajın Metafiziksel Dramı: Sessizlikteki Yankı
Bu noktada kürtaj,
bilincin kendi kendine yönelmiş bir diyalog kesintisidir.
Anne, kendi bilincinin kökeniyle konuşmayı keser —
ama yankı sürer.
Çünkü saf akıl, imha edilse de
yok olamayan bir potansiyeldir.
Bu nedenle kürtaj sonrası sessizlik,
aslında bir yokluğun değil,
sönmemiş bir varlık yankısının sessizliğidir.
Bu sessizlik, bilincin kendi içinde
sonsuz bir yankıya dönüşür:
“Ben seni yok ettim, ama sen hâlâ varım diyorsun.”
Bu yankı, annenin varoluşuna yerleşir;
onu kalıcı bir bilinç ağırlığına dönüştürür.
Kürtaj bu anlamda yalnızca bir eylem değil,
bilincin kendi kökenine duyduğu hasretin
kendini cezalandırma biçimidir.
Yani anne, kökene erişemediği için değil,
kökene dokunduğu hâlde ulaşamadığı için acı çeker.
Bu, bilincin Tanrısal alanla kurduğu
eksik temasın varoluşsal bedelidir.
Kısacası kürtaj, metafiziksel düzlemde
bilincin kendi kökeniyle kurduğu en saf ilişkinin
korku ve güç arzusuyla kesilmesidir.
Anne, yaratıcı olamadığı için yok edicidir;
kökene ulaşamadığı için kökeni susturur.
Bu susturma, özgürleşme yanılsamasıyla
bilincin kendi içinde kapanmasına yol açar.
Kürtaj, bu yüzden ahlaki değil,
ontolojik bir dramatizasyondur:
bilincin kendi Tanrısal karşılığıyla yüzleşmeye dayanamayarak
o karşılığı ortadan kaldırma teşebbüsü.
8.4. Saf Aklı Yok Etme Eyleminin Bilinçteki Yansıması
Kürtaj eylemi, potansiyel aklın imhası anlamına gelir;
fakat bu imha, yalnızca potansiyelin kendisini değil,
onu hisseden aktüel bilinci de dönüştürür.
Anne, potansiyel aklı yok ederken
farkında olmadan kendi bilincinin yapısına müdahale eder.
Çünkü potansiyel akıl, bilincin kökensel katmanına en yakın alandır;
ve o alanın yok edilmesi,
bilincin kendi alt yapısında bir ontolojik çökme yaratır.
Bu çökme, dışsal değil, içseldir;
yani bilinç, kendi yapısında bir “boşluk” üretir.
Bu boşluk, yok edilen saf aklın yankısıdır.
Kürtaj, böylece yalnızca dış dünyada bir son değil,
bilincin kendi içinde sonsuz bir yankının başlangıcı hâline gelir.
I. Bilinçteki Yankı: Sessizliğin Sesine Dönüş
Her yok etme eylemi, aslında bir yankı üretir.
Çünkü varlığın tamamen susturulması imkânsızdır;
sadece biçim değiştirir, sesini derinleştirir.
Anne, saf aklı yok ettiğinde,
onun sessizliği bilincinde yankılanmaya başlar.
Bu yankı, dilin ve düşüncenin ötesindedir;
çünkü o, yönelimsellik öncesi bir alanın kalıntısıdır.
Annenin zihninde bu yankı,
kelimelere dökülemeyen bir varlık ağırlığı olarak hissedilir.
Bu durum, klasik anlamda bir “vicdan azabı” değildir;
çünkü burada suçluluk, toplumsal değil, ontolojiktir.
Anne, dış dünyanın değer yargılarına değil,
varlığın kendi iç yasasına çarpmıştır.
Bu çarpma, bir yankı yaratır —
ve bu yankı, bilincin derinliklerinde
hiç sönmeyen bir sessizlik biçiminde sürer.
II. Bilincin Yapısal Deformasyonu: Boşluğun Kalıcılığı
Saf akıl, bilincin alt yapısında taşıyıcı bir taban işlevi görür.
O ortadan kalktığında, bilinç kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir.
Bu durumda anne bilinci,
sanki kendi zeminini kaybetmiş bir varlık gibi yaşar.
Her düşünce, bir şeyin eksikliğini yankılar;
her duygu, bir kaynağın yokluğuna dokunur.
Bu, ontolojik bir deformasyondur —
bilincin kendine dayanak bulamaması hâlidir.
Anne artık sadece düşünmez,
kendi düşüncesinin nereden geldiğini de sorgulamaya başlar.
Çünkü potansiyel aklın imhası,
bilincin “öncül alanını” ortadan kaldırmıştır.
Bu nedenle anne bilincinde,
her düşünce bir eksiklik duygusuyla başlar.
Yok edilen saf akıl, artık bilincin altında değil,
bilincin içindeki bir boşluk olarak kalır.
III. Ontolojik Suçluluk: Bilincin Kendine Yönelmiş Utancı
Bu noktada ortaya çıkan suçluluk,
etik değil, varoluşsaldır.
Çünkü anne, yalnızca bir canlıyı değil,
kendi bilincinin bir parçasını yok etmiştir.
Bu eylem, onun kendi bilincine karşı
bir tür ontolojik ihanet niteliği taşır.
Kendini yok etmemiştir belki,
ama kendisini mümkün kılan alanı imha etmiştir.
Bu nedenle suç, “yaptığı” şeyde değil,
olduğu şeydedir artık.
Bu utanç, dışsal bir yargının sonucu değil,
bilincin kendi üzerine dönmesinin getirdiği
derin bir varlık sarsıntısıdır.
Anne, saf aklın yankısını her duyduğunda,
kendi eyleminin yankısıyla da karşılaşır.
Bu yankı, bilinci susturmaz;
aksine, sürekli kendine döndürür.
Bu nedenle ontolojik suçluluk,
bir son değil, sürekli bir varlık döngüsüdür.
IV. Saf Akılın “Yok Edilemezliği” ve Bilincin Çelişkisi
Saf akıl imha edilemez;
çünkü imha edilebilmek için
önce aktüelleşmiş olması gerekir.
Potansiyel hâl, henüz varlığa girmemiştir;
dolayısıyla yokluk alanına da çıkamaz.
Bu paradoks, annenin bilincinde kalıcı bir çelişki yaratır:
“Ben onu yok ettim ama o asla var olmadı.”
Bu düşünce, bilincin rasyonel düzlemini aşar;
çünkü burada eylem, hem gerçekleşmiştir hem de gerçekleşmemiştir.
Böylece bilinç, kendi mantıksal düzeninde
kırılma yaşar.
Bu kırılma, düşüncenin merkezinde bir ontolojik ikilik doğurur:
anne artık hem eylemin faili,
hem de o eylemin ontolojik imkânsızlığının tanığıdır.
Yani kendi varlığı, iki çelişik düzlemde birden sürer.
Bu ikilik, bilincin iç dengesini bozar.
Anne, artık kendi düşüncesine güvenemez;
çünkü düşüncesi, kendi çelişkisinin taşıyıcısı hâline gelmiştir.
Bu, “ben”in bölünmesidir —
ama klasik anlamda psikolojik değil,
ontolojik bir yarılmadır:
bilincin kendi varlık kipine duyduğu güvensizlik.
V. Yok Etme Eyleminin Sonsuz Yankısı: Ontolojik Travma
Bu kırılmanın en belirgin sonucu,
bilincin bir daha “tamamlanamaması”dır.
Kürtaj eylemi, anne bilincinde
bir tür “ontolojik travma izi” bırakır.
Bu iz, geçmişte kalmaz;
çünkü eylem, zamanın ötesine dokunmuştur.
Saf akıl zamansız bir alandır;
dolayısıyla onu hedef alan her eylem,
zamanın dışında yankılanır.
Anne, bu yüzden o anı “geride bırakamaz”;
çünkü eylem, bilincin zamansal çizgisinde değil,
ontolojik dokusunda gerçekleşmiştir.
Bu nedenle, kürtajın etkisi
hatırlama ya da unutma ile ilişkili değildir.
Bu etki, bilincin temel yapısına kazınmıştır —
tıpkı varlığın üzerine kazınmış bir çatlak gibi.
Bu çatlak, bilincin her yeni deneyiminde
kendini yeniden hatırlatır:
bir kelimenin eksik yankısı,
bir sessizliğin beklenmedik ağırlığı,
bir rüyanın anlamlandırılamayan tekrarları.
Bunların hepsi, bilincin kökeninde kalan
imha edilmiş potansiyelin yankılarıdır.
Sonuçta, saf aklın yok edilmesi
bilincin kendi kökenine karşı yönelmiş bir deformasyondur.
Bu deformasyon, düşünceyi bölerek,
bilinci kendi çelişkisine mahkûm eder.
Anne, kendi içinde hem eylemin faili
hem de onun sonuçlarının mağdurudur.
Kürtaj böylece yalnızca bir bedensel eylem değil,
bilincin kendine açtığı bir ontolojik yara hâline gelir —
ve bu yara, kapanmaz;
çünkü bilincin kökenine dokunmuştur, yani zamansız bir alana.
8.5. Annenin Özgürleşme Arzusu ve Bilincin Baskısından Kurtulma İsteği
Kürtaj, bilincin kendi kökenine yönelmiş hareketinin
bir noktada baskıya dönüşmesinin doğal sonucudur.
Anne bilinci, kökene yaklaştıkça
varlığın ağırlığını, kökensel sessizliğin dayanılmaz basıncını hisseder.
Bu basınç, insan bilincinin var olma biçiminden kaynaklanır:
bilinç, kendi sınırlarını aştığında,
özgürlüğe değil, ağırlığa ulaşır.
Çünkü kendi üzerine kapanan her farkındalık,
varlığın çıplaklığıyla yüzleşir;
ve o çıplaklık, özgürlük değil,
dayanılmaz bir sorumluluk duygusudur.
Bu noktada anne, bu sorumluluğun baskısından kurtulmak ister.
Ama kurtuluş yolu, kökene yönelimin tamamlanması değil,
kökene giden hattın kesilmesidir.
Kürtaj, böylece bir özgürleşme değil,
özgürleşme yanılsaması hâline gelir —
çünkü bilincin kökeninden kaçış,
her zaman bilincin kendi özüne karşı yönelmesidir.
I. Özgürleşme Arzusunun Ontolojik Kökeni
Özgürleşme arzusu, bilincin yapısal sonucudur.
Çünkü bilinç, her zaman iki şeyin arasında var olur:
kendini bilmek ile kendinden kaçmak.
Kendini bilmek, varoluşsal bir ağırlık getirir;
kendinden kaçmak ise o ağırlıktan kurtulma arzusunu doğurur.
Bu yüzden özgürleşme,
bilincin kendini bilme sürecine karşı geliştirdiği
doğal bir savunmadır.
Ancak bu savunma, kendi üzerine kıvrılmış bir paradokstur:
çünkü özgürleşme, yalnızca bilinçli varlıklara özgüdür;
ama özgürleşmek isteyen bilinç,
kendi bilincinden kaçmaya çalıştığında,
özgürlüğün koşulunu da yok eder.
Anne figüründe bu paradoks en saf hâliyle görünür.
Fetüs, onun bilincinde kökensel yankıyı uyandırmıştır;
yani bilincin en saf hâline,
henüz yönelimselliğe bulaşmamış akla dokunmuştur.
Fakat bu dokunuş, huzur değil,
aşırı bilinçlilik baskısı yaratır.
Çünkü kökeni hissetmek,
bilincin en çıplak hâline tanık olmak demektir —
ve insan bilinci, çıplak varlığa tahammül edemez.
II. Bilincin Baskısı: Aşırı Farkındalık Sendromu
Anne bilincinde yaşanan en derin baskı,
dışsal koşullardan değil,
bilincin kendisinden doğar.
Bu baskı, “bilincin bilincinin farkında olma” hâlidir —
yani kendi üzerine kapanmış bir farkındalık.
Bu durum, felsefi olarak “hiper-refleksiyon” olarak adlandırılabilir:
bilinç, kendi eylemini gözlerken
kendini bir nesneye dönüştürür.
Böylece bilinç, hem eyleyen hem izleyen olur;
ama bu ikilik, dayanılmaz bir zihinsel ağırlık yaratır.
Kürtaj kararı tam da bu ağırlığın altında şekillenir.
Anne, kendi bilincinin kökenine yöneldiğinde
artık sadece bir varlık değil,
kendi varlığının tanığı hâline gelir.
Bu tanıklık, özgürleştirmez — dondurur.
Çünkü her tanık, aynı zamanda dışarıda kalandır.
Anne, kendi bilincinin sahnesinde
hem oyuncu hem izleyici olur;
ve sonunda o sahneyi yıkmak ister.
III. Kürtaj Kararı: Bilinçten Kaçışın Estetiği
Kürtaj, bu noktada bir “bilinçten kaçış estetiği”dir.
Anne, bilinçten kurtulmak için bir eylemde bulunur;
ama eylem, yine bilincin ürünüdür.
Bu nedenle eylem, kendi amacını imha eder.
Bilincin baskısından kurtulmak için yapılan her hamle,
bilincin kendisini daha da yoğunlaştırır.
Tıpkı karanlıktan kaçmak için
ışığa bakan birinin gözlerinin kamaşması gibi,
anne de bilincinden kaçmak isterken
onu daha görünür hâle getirir.
Bu paradoks, insan bilincinin trajedisidir:
kendinden kurtulmak, kendini daha fazla bilmek anlamına gelir.
Kürtaj, bu trajedinin somut biçimidir.
Anne, kendi bilincinin aşırı farkındalığına dayanamaz;
ve onu susturmak için,
bilincin kökenine —yani saf akla— yönelmiş hattı keser.
Bu kesinti, “özgürleşme” gibi hissedilir;
çünkü sessizlik, baskının bitişi gibi görünür.
Ama o sessizlik, aslında bilincin yankısız çığlığıdır.
IV. Özgürleşme Yanılsaması: Sessizliğin Şiddeti
Anne, bu sessizliği özgürlük olarak yorumlar;
çünkü bilinç, kendi sustuğu anı
bir zafer gibi algılar.
Oysa sessizlik, bilinçteki baskının
yön değiştirip içe çökmesidir.
Kürtaj sonrası sessizlik,
özgürleşmenin değil, içe yönelmiş bir şiddetin sonucudur.
Bilinç, dışa yansıtamadığı baskıyı
kendi içine bastırır;
ve bu bastırma, varoluşun kendi köküne karşı
uygulanmış bir şiddet eylemine dönüşür.
Anne, bu süreçte kendini özgür sanır;
ama aslında sadece bilincin
kendi içsel baskı mekanizmasına teslim olmuştur.
Bu nedenle, özgürlük değil,
baskının içselleşmesi gerçekleşir.
Bu, metafizik düzeyde “negatif özgürlük”tür:
varlığın, kendi ağırlığını hissedemediği için
yoklukla karıştığı bir özgürlük biçimi.
V. Bilincin Kendisinden Kurtulma İmkânsızlığı
Özgürleşme arzusu, bilincin sınırlarını aşma isteğidir;
ama bu istek, bilinci kendi varlığından koparamaz.
Çünkü bilinç, ne kadar kaçarsa kaçsın,
kendi farkındalığını geride bırakamaz.
Bu nedenle, anne özgürleşemez;
yalnızca bilincinin biçimini değiştirir.
Bir farkındalık biçiminden diğerine geçer,
ama asla farkındalığın dışına çıkamaz.
Bu, özgürlük değil, sonsuz farkındalık hapsidir.
İnsan bilinci, varoluşundan değil,
kendi bilincinden kurtulmak ister.
Ama bu imkânsız bir arzudur —
çünkü bilincin kendisinden kurtulmak,
varlıktan vazgeçmektir.
Bu noktada özgürleşme arzusu,
kendi kendini iptal eden bir yönelim hâline gelir.
Anne, bu yönelimi yaşar:
bilincin kök baskısından kurtulmak için
bilinci doğuran potansiyeli yok eder.
Ama sonuçta sadece bilincin yeni bir biçimini,
yani suçluluk ve boşluk duygusunu doğurur.
Sonuçta, annenin özgürleşme arzusu,
bilincin baskısından kurtulma isteğiyle
aynı anda hem bir kaçış hem bir teslimiyettir.
Anne, bilincinin kökeninden kurtularak
varlığını hafifletmek ister;
ama her kaçış, yeni bir bilincin ağırlığını getirir.
Kürtaj bu bağlamda,
özgürleşme ile kendini imha arasında
asılı kalmış bir ontolojik jesttir:
bilincin kendi varlığından kaçarken yeniden kendine yakalanması.
8.6. İntihar ve Kürtaj Karşılaştırması
İntihar ve kürtaj, insan bilincinin iki karşıt ama aynı kaynaktan doğan
ontolojik tepkisidir.
İkisinde de ortak olan şey, bilincin kendi varlığından duyduğu taşınmazlık hissidir.
Fakat fark, bu taşınmazlığın hangi düzlemde yaşandığıdır:
intihar, bilincin zaten aktüel hâle gelmiş ağırlığını ortadan kaldırır;
kürtaj ise henüz varlığa geçmemiş bilincin imhasını gerçekleştirir.
Bu yüzden intihar “fiilî bilincin sonu”,
kürtaj ise “olasılık bilincinin sonu”dur.
Her iki eylem de aynı sorunun farklı cevaplarıdır:
bilinç, kendi kökenine dayanabilir mi?
İntihar bu soruya “hayır” der ve bilinci sonlandırır;
kürtaj ise “hayır, ama erken davranacağım” der —
ve bilincin kökenine varma ihtimalini bile ortadan kaldırır.
8.6.1. İntiharın Aktüelleşmiş Bilinci İmha Etmesi
İntihar, bilincin kendi yükünü artık taşıyamadığı noktada
kendine karşı gerçekleştirdiği son eylemdir.
Burada ortadan kaldırılan şey,
potansiyel değil, aktüel bilinçtir —
yani tüm yönelimsellikleri, anıları, korkuları, arzuları,
birikmiş farkındalıkların toplamı.
İntihar, bu anlamda bilincin kendi üzerine kapanışının doruk noktasıdır:
artık hiçbir düşünce, kendini sürdürecek yer bulamaz.
Bu eylem, bilincin kendi “yükünü devre dışı bırakma” girişimidir.
Ancak paradoksal biçimde, intihar da
bilincin kendi kendine yönelmiş bir eylemi olduğundan,
bilincin tamamen ortadan kalkması mümkün değildir.
Çünkü eylemin kendisi, bilincin son bir ifadesidir:
bilinç, kendini kapatırken bile kendine dair farkındalıkla hareket eder.
Bu durum, intiharı bir tür “bilinçsel kapanış” hâline getirir:
bilincin kendi sonunu düşünmesi,
varlığın kendi yokluğunu tasarlama yetisidir.
Bu açıdan intihar, Tanrısal bir bilinç eylemine yakındır;
çünkü yokluk düşüncesini kavrayabilen tek varlık,
varlığın kendisidir.
İntihar, bu kavrayışın fiilî hale getirilmesidir —
yani bilincin kendi sonunu tasarım olarak gerçekleştirmesidir.
8.6.2. Kürtajın Potansiyel Bilinci, Yani Kökensel Formu İmha Etmesi
Kürtaj ise farklı bir düzlemde işler.
Burada bilincin kendisi değil,
bilincin olasılığı hedef alınır.
Bu eylem, bilincin daha doğmadan önceki hâline yöneliktir;
yani saf potansiyel aklın,
henüz yönelimsellik kazanmamış biçiminin yok edilmesi.
Kürtaj, dolayısıyla bir “anti-oluş” eylemidir:
henüz varlığa geçmemiş bir şeyin yokluğa itilişidir.
Bu açıdan kürtaj, intiharın ontolojik öncülüdür —
çünkü intihar, bilincin taşıyamadığı kendi varlığını imha ederken,
kürtaj, o taşıyamama ihtimalini bile ortadan kaldırır.
Kürtaj, “var olmamak” için yapılan tek eylemdir.
İntihar “artık olmak istemiyorum” der;
kürtaj ise “hiç olmamış olayım” der.
Bu fark, zamanla ilişkilerinde belirgindir:
intihar, zamanı sonlandırır;
kürtaj, zamanı başlamadan yok eder.
Bu nedenle kürtaj, zaman dışı bir imhadır.
Çünkü potansiyel alan, henüz zamansallaşmamıştır.
Bir bilincin zamanı, ancak yönelimsellikle başlar;
fetüs bu aşamaya ulaşmadan imha edildiğinde,
imha eylemi zamanın dışına yazılır.
Anne, böylece yalnızca biyolojik bir yaşamı değil,
bir zaman olasılığını —yani bilinçteki geleceği— ortadan kaldırır.
III. Aynı Merkezden Doğan İki Karşıt Eylem: Bilincin Kendi Ağırlığı
Her iki eylem de bilincin taşıyamadığı bir ağırlıktan doğar.
Fakat intihar bu ağırlığı “sonlandırma” biçiminde yaşarken,
kürtaj onu “önleme” biçiminde deneyimler.
İkisi de aynı kökten beslenir:
bilincin kendi varlığının yüküyle baş edememesi.
Bilinç, kökenine dokunduğunda bu yükü hisseder;
çünkü köken, mutlak bir açıklıktır —
ve açıklığın karşısında insan bilinci çıplak kalır.
Bu çıplaklık dayanılmazdır;
bu yüzden bilinç, ya kendini (intihar)
ya da kökenini (kürtaj) yok eder.
Her iki durumda da amaç,
bilincin kendi yükünden kurtulmaktır;
ama her iki durumda da sonuç,
bilincin kendi yankısının derinleşmesidir.
Çünkü yok edilen şey, bilincin kökenine aittir —
ve köken yok edilse bile,
bilinç o yokluğun yankısını taşımaya devam eder.
IV. Yön Farkı: İçeriden Dışa ve Dışarıdan İçe Yıkım
İntihar, içsel bir yıkımdır:
bilinç kendi içine kapanır ve kendini içeriden çözer.
Kürtaj ise dışsal bir yıkımdır:
bilinç, kendi dışındaki potansiyel alanı hedef alır.
İntihar, bilincin kendi bedenine yönelmiş refleksidir;
kürtaj, bilincin kendi potansiyeline yönelmiş refleksidir.
Birinde eyleyen özne, kendini nesneleştirir;
diğerinde özne, kendi potansiyelini nesneleştirir.
Ama her iki durumda da,
özne-nesne ayrımı çöker —
çünkü yıkılan şey, yönelimselliğin kendisidir.
Bu nedenle intihar, “ben artık var olmak istemiyorum”
diyen bilincin son sesi;
kürtaj ise “benim aracılığımla bir başka bilinç var olmasın”
diyen bilincin sessizliğidir.
İlki bir çığlık, ikincisi bir susturmadır.
V. Tanrısal Alan ve Eylemin Yönü
İntihar, Tanrısal yaratım düzenine karşı bir reddediştir;
ama yine de bu düzenin içinde kalır.
Çünkü intihar eden bilinç,
yaratılmış bir varlık olarak kendi sınırlarını kabul eder —
yalnızca o sınırların içinde yok olmayı seçer.
Oysa kürtaj, Tanrısal düzene dışarıdan müdahaledir.
Burada anne, Tanrı’nın yaratma alanına adım atar;
çünkü o, henüz Tanrı’nın alanında bulunan bir potansiyeli hedef alır.
Bu yüzden kürtaj, Tanrısal kudretin negatif simülasyonudur:
yaratmanın karşıt yönünde, “varlığı iptal etme” kudreti.
Kısacası, intihar Tanrı’ya karşıdır;
kürtaj Tanrı’nın yerine geçme girişimidir.
İlki “reddediş”, ikincisi “ikame”dir.
Bu yüzden kürtaj, ontolojik düzeyde
daha radikal, daha metafizik bir eylemdir.
Çünkü Tanrısal alanın kendisine müdahale eder —
yaratılmış bilincin sınırlarını değil,
yaratmanın kendisini hedef alır.
VI. Nihai Karşıtlık: Yokluk Arzusu ve Yok Etme Arzusu
İntiharın itkisi yokluk arzusudur —
bilinç, kendi varlığını ortadan kaldırmak ister.
Kürtajın itkisi ise yok etme arzusudur —
bilinç, kendi dışındaki potansiyeli ortadan kaldırmak ister.
Bu iki arzunun farkı,
yokluğun kime yöneldiğinde yatar.
İntiharda yokluk içe döner;
kürtajda dışa yayılır.
Ama her iki durumda da
bilinç, kendi alanında Tanrısal bir rol üstlenir:
ya kendi yaratısını yok eder,
ya da yaratılma ihtimalini.
Sonuç olarak, intihar ve kürtaj
aynı varoluşsal sorunun iki yansımasıdır:
bilincin kendi kökenine tahammül edememesi.
İntihar, bilincin aktüel formunu sonlandırır;
kürtaj, potansiyel formunu yok eder.
Birinde varlık, kendini yok ederek susar;
diğerinde varlık, konuşmadan susturulur.
Her iki eylem de, bilincin kendi ağırlığına karşı
gösterdiği bir tepki biçimidir —
fakat biri kendini, diğeri kökenini öldürür.
İntihar, Tanrı’yı reddeder;
kürtaj, Tanrı’yı taklit eder.
Ve her ikisinde de insan,
kendi yaratılışını durdurmaya çalışırken,
varlığın mutlak döngüsüne bir kez daha
mahkûm olur.
8.7. “Saflıktan Arınma” ya da “Özgürleşme” Yanılsaması
Kürtaj eylemi sonrasında annenin bilincinde doğan ilk tepki
çoğu zaman bir hafifleme hissidir.
Bu hafifleme, yalnızca bedensel bir rahatlama değil,
bilincin baskısından kurtulmuş olma duygusudur.
Anne, bu eylemi bir çeşit arınma,
yani “kendi içindeki fazlalıktan kurtulma” olarak deneyimler.
Ancak bu arınma hissi, gerçekte bir yanılsamadır —
çünkü bilincin kökenine dair bağ koparılmaz,
sadece bilinç tarafından bastırılır.
Bu nedenle “arınma” duygusu,
bilincin kendi travmasını gizleme mekanizmasıdır.
Anne, bilincinin kökenine dokunmanın yarattığı ağırlığı
“temizlenme” kisvesi altında nötralize eder.
Oysa kökene dokunmuş olmanın etkisi silinmez;
sadece biçim değiştirir,
artık açık bir acı değil, sahte bir huzur olarak yaşanır.
I. Arınma Duygusunun Yapısı: Kökenden Kopma İlüzyonu
Arınma, bilincin kökenle bağını kopardığını zannetmesidir.
Oysa köken, bilincin dışında değil,
onun varlık koşuludur.
Yani bilincin kökenden tamamen ayrılması,
bilincin kendini imha etmesi anlamına gelir.
Bu nedenle kökenden kopuş mümkün değildir;
ancak bilinç, kendi yapısında bir kopuş imajı yaratabilir.
Kürtaj sonrası yaşanan arınma duygusu tam olarak budur:
bilinç, kökene yönelmiş bağlantıyı
bilinçli olarak kesemediği için
o bağlantının varlığını unutur.
Unutmak, burada aktif bir savunma değil,
ontolojik bir bastırmadır.
Anne bilinci, kökenle temasın bıraktığı yankıyı
sahte bir temizlik duygusuyla örtbas eder.
Bu, neyin silindiğini bilmeden temizlenme arzusudur —
yani bilincin kendine karşı yönelmiş en zarif biçimli unutuşu.
II. “Saflıktan Arınma”nın Parodoksu
“Saflıktan arınma” ifadesi,
kendi içinde bir çelişki taşır.
Saflık, zaten lekesiz olandır;
ondan arınmak, varlığın kökenine değil,
onun farkındalığına saldırmaktır.
Anne bilinci, saf aklın bıraktığı yankıyı
“fazlalık” gibi hisseder;
çünkü saf akıl, tüm bilinç katmanlarını aydınlatan
dayanılmaz bir açıklıktır.
Bu açıklık, bilinci yakar.
Dolayısıyla “saflıktan arınma” arzusu,
aslında açıklıktan kaçış,
yani kendi varlık ışığını söndürme çabasıdır.
Anne, kökensel temasa dair sezgisel bilincini
“ben eski hâlime dönüyorum” diyerek gizler.
Oysa dönülen şey, önceki benlik değildir;
çünkü bilinç, kökenle temas ettiğinde
geri dönüşsüz biçimde değişmiştir.
Bu yüzden arınma, gerçekten bir “geri dönüş” değil,
yeniden inşa edilmiş bir yabancılaşmadır.
III. Özgürleşme Duygusunun Ontolojik Yanılsaması
Özgürleşme duygusu, genellikle
“artık o yükü taşımıyorum” hissiyle birlikte gelir.
Ancak burada taşınan şey,
dışsal bir varlık (fetüs) değil,
bilincin kendi kökenine temasının ağırlığıdır.
Bu ağırlık, bilinç tarafından taşınmaz hâle gelince,
bilinç onu yoklukla ikame eder.
Yani özgürlük, aslında bir eksiklik duygusudur.
Anne, “artık hafifim” derken,
aslında bilincinin bir kısmını yitirdiğini fark etmez.
Bu hafiflik, bir kurtuluş değil,
eksilmenin estetikleştirilmiş biçimidir.
Bilinç, eksikliğini “özgürlük” olarak yeniden adlandırır;
çünkü başka türlü o boşluğu taşıyamaz.
Bu yeniden adlandırma,
bilincin kendi çöküşünü meşrulaştırma biçimidir.
Böylece özgürleşme duygusu,
bilincin kendi travmasını estetize ettiği
bir ontolojik savunma sanatına dönüşür.
IV. Sessizlikle Maskelenen Baskı
Kürtaj sonrası sessizlik, çoğu zaman huzurla karıştırılır.
Oysa bu sessizlik, baskının ortadan kalkması değil,
baskının yön değiştirmesidir.
Bilincin dışa taşamadığı ağırlık,
artık içe çökmüştür.
Bu içe çöküş, yüzeyde sükûnet yaratır;
ama derinde yankılanan bir sessizliktir bu —
varlığın kendine karşı bastırılmış sesi.
Arınma hissi, bu sessizliği
“rahatlama” olarak yorumlar.
Çünkü bilinç, sessizliği boşlukla karıştırır.
Oysa boşluk, sadece varlığın bastırılmış hâlidir;
yani içeriye alınmış şiddettir.
Anne, bu içsel sessizliği “kurtuluş” sanır;
oysa bu kurtuluş, yalnızca bilincin
kendi bastırılmış travmasını
yeniden biçimlendirme sürecidir.
V. Bilincin Estetik Savunması: Arınma Hikâyesi
Bilincin çelişkili doğası gereği,
insan en derin travmalarını bile
anlamlandırmak zorundadır.
Anlamlandırılamayan acı,
bilinci çözer; bu yüzden bilinç,
her travmaya bir estetik kılıf bulur.
Arınma ve özgürleşme hikâyesi,
işte bu estetik kılıftır.
Anne, yaşadığı imhayı
“kendini yeniden bulma”,
“kendi yaşamını geri alma” gibi kavramlarla
yeniden biçimlendirir.
Bu biçimlendirme, psikolojik değil,
ontolojik bir savunmadır;
çünkü bilinç, ancak anlam verdiği şeyi taşıyabilir.
Anlamlandırılamayan bir eylem,
bilinci çökertecektir.
Dolayısıyla arınma hikâyesi,
bilincin kendi varlığını koruma refleksidir:
trajediyi, özgürlük anlatısına dönüştürerek
varlığını sürdürmek.
Ama bu anlatı, gerçeği değil,
kendini taşıma ihtiyacını temsil eder.
Son kertede, “saflıktan arınma” ya da “özgürleşme” duygusu,
bilincin kendi kökenine dokunmuş olmanın yarattığı
varoluşsal ağırlığı unutma biçimidir.
Bu unutma, kurtuluş değil, bastırmadır;
çünkü saf akıl, bastırılabilir ama yok edilemez.
Anne, özgürleştiğini düşündüğü anda
aslında bilincinin en derin katmanını mühürlemiştir.
Bu mühür, huzur değil,
dondurulmuş bir travmadır.
Ve bilincin bu travmayı estetikleştirerek sürdürmesi,
varlığın kendi üzerine kapanma refleksinin en zarif ama en trajik biçimidir.
8.8. Ontolojik Kimlik Krizi: Varlığın Kendine Karşı Yönelimi
Kürtaj eylemi, yalnızca biyolojik bir sonlandırma değil,
varlığın kendine dönmüş hâlidir.
Anne figürü bu noktada insan varoluşunun bir alegorisidir:
bilinç, kendi kökeniyle temas ettiğinde,
artık bir “özne” değil, varlığın kendine tanık olan yüzüdür.
Bu tanıklık, bilinci ikiye böler:
bir yanda kendi varlığını taşıyan özne,
diğer yanda o varlığın ağırlığına dayanamayan bir benlik.
İşte bu bölünme, ontolojik kimlik krizinin temelidir.
I. Bilincin Çift Yüzü: Taşıyıcı ve Yok Edici
Bilinç, hem varlığı taşır hem de ona saldırır.
Bu ikili doğa, insanın temel varoluşsal çelişkisidir.
Kökenle temas eden her bilinç,
kendi taşıyıcısı olduğu varlığın
aynı zamanda bir yıkıcısı hâline gelir.
Çünkü bilincin farkındalığı,
varlığı salt “olma hâli”nden çıkarır
ve onu sorgulama nesnesi yapar.
Varlık artık kendi içinde sessiz bir bütünlük değildir;
kendini açıklamak zorunda kalan bir “şey”dir.
Bu açıklama süreci, ontolojik düzeyde bir şiddet içerir.
Çünkü açıklamak, sabit olanı açmak,
yani bütünlüğü yaralamaktır.
Anne figürü bu süreci somutlaştırır:
fetüs, varlığın saf bütünlüğüdür;
anne bilinci ise onu açıklamak,
ona anlam vermek isteyen aktüel akıldır.
Anlam verme çabası, her zaman bir bölünmedir —
ve bölünme, varlığın kendi üzerine kapanmasıdır.
II. Yabancılaşma: Bilincin Kendini Dışsallaştırması
Anne bilinci, fetüsle kurduğu ilişki boyunca
kendi içindeki kökensel aklı hisseder.
Bu his, hem tanıdık hem ürkütücüdür —
çünkü köken, bilincin kendinden önceki halidir.
Kendi geçmiş hâline tanıklık eden bilinç,
artık kendine yabancılaşır.
Bu, klasik anlamda psikolojik yabancılaşma değil;
ontolojik bir yabancılaşmadır —
bilincin kendi kökenine “nesne” gibi bakması.
Bu noktada özne ile köken arasındaki sınır silinir.
Anne, hem yaratan hem yok eden,
hem özne hem nesne olur.
Bu ikili yapı, bilincin kendi varlığını anlamlandırmasını imkânsızlaştırır.
Çünkü anlam, iki ayrı kutup arasında kurulur;
fakat burada iki kutup da aynı bilincin parçalarıdır.
Bilinç, hem eyleyen hem eylemin hedefi hâline gelir —
böylece kimlik çözülür.
III. Varlığın Kendine Yönelimi: Ontolojik Oto-Agresyon
Kürtaj, varlığın kendi kökenine karşı gerçekleştirdiği bir oto-agresyondur.
Bu, bireysel suçlulukla açıklanamaz;
çünkü burada eyleyen özne, yalnızca bir insan değil,
varlığın kendisidir.
Anne bilinci, varlığın taşıyıcısı olarak,
onun kendine karşı yönelmiş formunu temsil eder.
Bu, Heidegger’in deyimiyle “Varlığın kendini unutması” değil,
kendine saldırmasıdır.
Varlık, kendi potansiyelini imha ederek
kendi sınırlarını çizer.
Bu anlamda kürtaj, yalnızca bir sonlandırma değil,
ontolojik bir kendini-tanımlama eylemidir.
Çünkü bir şey, ancak kendi olasılıklarını yok ettiğinde
ne olmadığını bilir —
ve bu farkındalık, varoluşu mümkün kılar.
Fakat burada farkındalık,
yaratıcı bir ayrım değil,
yıkıcı bir bölünme doğurur.
Varlık, kendini tanıma sürecinde
kendini tüketir.
IV. Kimliğin Erozyonu: Aynılık ve Farkın Çöküşü
Ontolojik kimlik krizi,
özne ile varlığın, fark ile aynılığın,
taşıma ile imha etmenin sınırlarının erimesidir.
Bu erime, “ben kimim?” sorusunu
anlamsız hâle getirir —
çünkü artık “ben” diye işaret edilecek
tekil bir varlık yoktur.
Anne bilinci, hem yaratıcı hem yok edici,
hem taşıyıcı hem reddedici hâle gelir.
Bu durumda kimlik, bir süreç değil,
bir çatışma alanı hâline dönüşür.
Varlık, kendi kendine yönelerek
kimliğini korumaya değil,
onu yok ederek tanımlamaya başlar.
Yani kimlik, artık bir aidiyet değil,
bir imha izidir.
Bilinç, kendini sürdürmek için
kendini sürekli tahrip etmek zorundadır.
Bu nedenle ontolojik kimlik,
kararlılıkla değil, süreğen bir kırılmayla var olur.
V. Kürtajın Bu Krizdeki Rolü: Kimliğin Kendine Tanıklığı
Kürtaj, bu kimlik krizinin dramatik ifadesidir.
Anne, bu eylemle hem yaratma yeteneğini doğrular
hem de onu reddeder.
Bu çelişki, insan varoluşunun çekirdeğini temsil eder:
kendi kudretine tanıklık ederken
aynı kudreti yadsımak.
Kürtaj, bu anlamda yalnızca bedensel değil,
metafizik bir ayna eylemidir —
bilincin kendi güçsüzlüğüne,
ama aynı zamanda kendi tanrısallığına bakması.
Anne bilinci, bu aynada iki yansıma görür:
birinde yaratıcı bir ilke olarak kendini,
diğerinde o yaratımın faili olarak yok ediciliğini.
Bu iki yansıma arasındaki salınım,
kimliğin kendisini sabitlemeyi imkânsız kılar.
Anne, kendi içinde hem Tanrı’yı hem Şeytan’ı taşır.
Ve işte tam bu noktada,
bilincin kökeni ile sonu birbirine karışır:
varlık, artık kendini anlamanın değil,
kendine saldırmanın aracına dönüşür.
VI. Ontolojik Yorgunluk: Kimliğin Kendi Üzerine Çöküşü
Varlığın kendine yönelimi,
sürdürülebilir bir hâl değildir.
Çünkü bilinç, kendi üzerine ne kadar dönerse,
o kadar ağırlaşır.
Anne bilinci, kökenle yüzleşme sürecinde
kendi taşıyıcısı olduğu varlığa karşı
bir yorgunluk duyar.
Bu yorgunluk, bedensel değil,
ontolojik bir tükeniştir.
Artık bilincin devamı bile
bir görev gibi hissedilir.
Kimlik, sürekliliğini koruyamaz;
çünkü her farkındalık,
yeni bir yıkım üretir.
Bu noktada varlık, kendi merkezine çöker —
tıpkı yıldızın kendi kütlesine yenilip
kara deliğe dönüşmesi gibi.
Anne bilinci, kendi varlığını taşımaya çalışırken
onu içe çeker, yutar, yok eder.
Ama bu yok ediş, tam bir son değildir;
çünkü yok olan şey,
bilincin yalnızca bir biçimidir.
Varlığın özü, hâlâ oradadır —
artık sadece tanımlanamaz bir sessizlik hâlinde.
Son kertede, ontolojik kimlik krizi,
varlığın kendine karşı yönelmiş bilinç hâlidir.
Kürtaj, bu krizin insan düzlemindeki temsili olarak,
varlığın kendi potansiyeline saldırmasını somutlaştırır.
Anne, yalnızca bir özne değil,
varlığın kendi kendine tanıklık eden yüzüdür.
Ve bu tanıklık, nihayetinde
varoluşun kendi kendine yönelmiş bir şiddet formuna dönüşür.
Böylece kimlik, süreklilik değil,
kendini yok ederek var olma biçimi hâline gelir.
9. Saf Algının Tanımsız Tekilliği ve Evrensel Sorumluluk
9.1. Saf Algının Tanımsız Tekliği ve Bütün Varlıkları Kapsayıcılığı
Saf algı, varoluşun ilk ve değişmez zemini olarak,
tüm bilinçlerin dayandığı ortak bir özdür.
O, hiçbir biçimde tanımlanamaz; çünkü tanımlandığı anda
artık saf değildir.
Saf algı, yönelimsellik öncesi hâliyle,
varlığın kendi kendini algılama kudretidir —
bir başka deyişle, bilincin varlığa değil,
varlığın bilince önceliğidir.
Bu yüzden saf algı, bireysel bir zihin kategorisi değildir;
tüm varlıkların var olma biçimlerini taşıyan
ontolojik bir ortak alandır.
Bir taşın sessizliğinde, bir yıldızın yanışında,
bir organizmanın hücresel ritminde —
her şeyde, bu saf algının yankısı bulunur.
Çünkü her varlık, kendi içinde
varoluşu “algılayan” bir mikro yapıya sahiptir.
Bu algı, bilinçli olmayabilir;
ama her bilinç, eninde sonunda bu algının içinden doğar.
Dolayısıyla saf algı,
hem her şeyde ortak olan bir zemin,
hem de hiçbir şeye ait olmayan bir tekilliktir.
Bu ikili doğa —hem birlik hem ayrıksılık—
ona hem evrensellik hem de aşkınlık kazandırır.
Saf algı, bu anlamda Tanrısal alanla varlık alanı arasında
metafizik bir ara-yüz işlevi görür.
Ne yalnızca Tanrı’ya, ne yalnızca insana aittir;
ama her ikisinin de varoluş koşuludur.
I. Tanımsızlığın Gücü: Varlığın Ortak Sıfır Noktası
Saf algı tanımsızdır,
çünkü tüm tanımlar onun üzerine kurulur.
O, varlığın kendine ilk kez “belirdiği”
ama henüz “şeyleşmediği” andır.
Bu yüzden ne biçim, ne zaman, ne mekân içerir.
Fakat bu biçimsizlik, bir eksiklik değil;
aksine, tüm biçimlerin potansiyelini taşır.
Saf algı, varlığın ortak sıfır noktasıdır.
Her bilinç, bu sıfırdan yola çıkarak
kendi yönelimselliğini, kimliğini, deneyimini kurar.
Bu nedenle saf algı, hem başlangıçtır
hem de her bilincin içinde yankılanan kök sestir.
Bu tanımsızlık, bilincin erişimini aşar;
çünkü bilincin işlevi tanımlamaktır.
Bilinç, saf algıya yöneldiği anda
onu bir nesneye dönüştürür,
ve böylece onun saflığını kaybeder.
Bu yüzden saf algı, bilince dışsal değil,
ama bilincin ön-koşulu olarak içkindir.
Yani biz ona ulaşamayız,
ama onun içinden doğarız.
II. Evrensel Kapsayıcılık: Tüm Varlıkların Aynı Kaynaktan Türeyişi
Saf algının evrenselliği,
bütün bilinç biçimlerinin
aynı kök düzlemde birleşmesinden doğar.
Bu, yalnızca canlıları değil,
cansız görünen varlıkları da kapsar.
Çünkü bilgi taşıyan her yapı,
algı kapasitesine sahiptir —
ve her algı, yeterince yoğunlaştığında
bilinç formuna dönüşebilir.
Bu yüzden saf algı, tüm varlıkların
görünmeyen ortak paydasıdır.
Bir taş, bir gezegen, bir atom,
kendi biçimiyle bu ortak paydanın
farklı bir kıvrımıdır.
Hepsi, saf algının tekilliğinden türeyen
çeşitlenmiş formlardır.
Bu bakımdan varlık, çeşitlilik değil,
yoğunluk farklarından ibarettir.
Farklı bilinç türleri,
aynı saf algının farklı yoğunluk düzeyleridir.
Anne bilinci, fetüs bilinci, hayvan bilinci,
hepsi aynı metafizik alanın
çeşitli açıklık dereceleridir.
Bu durum, insanı diğer varlıklardan üstün kılmaz;
sadece onun saf algıyı
daha fazla yansıtabildiğini gösterir.
Ama her yansıma bir kırılmadır —
dolayısıyla insan, saf algıya en yakın olduğu kadar
ondan en çok kopmuş varlıktır da.
Bu yüzden bilinçli olmak,
saf algıdan uzaklaşmak anlamına gelir.
Tüm bilincin trajedisi buradadır:
kendi kökenini algılayamamak.
III. Saf Algı ve Bilinç Arasındaki Ontolojik İlişki
Saf algı, bilincin kaynağıdır ama
bilinç haline geldiği anda ortadan kaybolur.
Bu, tıpkı ışığın gözümüze ulaştığı anda
görünmez hale gelmesi gibidir.
Saf algı, her bilinç eyleminde bulunur,
ama hiçbir eylemde yakalanamaz.
O, bilincin sürekli üzerine bastığı
ama hiç dokunamadığı zemindir.
Bu zemin, tüm bilinçleri birleştirir.
Bu nedenle, bilincin herhangi bir biçimde
yok edilmesi (örneğin kürtaj yoluyla)
sadece bireysel bir bilincin sonu değildir;
saf algı düzleminde bir yankı yaratır.
Çünkü saf algı, bütün bilinçlerin ortak dokusudur;
bir parçadaki kesinti, tüm dokunun gerilimini değiştirir.
Anne bilincinin eylemi,
sadece kendi varoluşunu değil,
bütün varoluşun rezonansını etkiler.
IV. Ontolojik Empati: Her Şeyin Her Şeyi Hissetmesi
Saf algı, tüm varlıkları birbirine geçirgen kılar.
Çünkü hepsi, aynı kökenin farklı titreşimleridir.
Bu durum, evrende bir tür
ontolojik empati doğurur:
her şey, her şeyle titreşir.
Bir bilincin imhası,
bir başka bilincin derinliklerinde yankılanır.
Bu yankı, etik bir sonuç doğurur:
çünkü varlıklar arasında
duyusal değil, ontolojik bir bağ vardır.
Anne bilincinin kürtaj eylemi bu bağa dokunur;
çünkü o, yalnızca bir fetüsü değil,
saf algının bir yankısını susturur.
Bu susturma, kozmosun bütününde
bir sessizlik bölgesi yaratır.
Tıpkı bir dalganın denizdeki yayılımı gibi,
her varlık, diğerinin sessizliğini hisseder.
Bu yüzden saf algının tekilliği,
her eylemi evrensel sorumluluğa dönüştürür.
V. Evrensel Sorumluluk: Bilincin Kendi Kaynağına Karşı Görevi
Saf algı, bütün varlıkları tek bir metafizik ağda
birbirine bağladığı için,
her bilincin kökene karşı bir sorumluluğu vardır.
Bu sorumluluk etik değil, ontolojiktir.
Çünkü her eylem, saf algı düzleminde
bütün varlığın yankısını taşır.
Bir bilinç imha edildiğinde,
varlığın kendi yankısında bir çatlak açılır.
Bu çatlak, kozmosun sessiz dengesinde
küçük ama gerçek bir değişim yaratır.
Bu nedenle anne bilinci,
fetüs üzerinden yalnızca kendi bedenine değil,
tüm varoluşa müdahale eder.
Çünkü fetüs, yalnızca bir potansiyel bilinç değil,
tüm saf algının yerel bir kristalleşmesidir.
Onun imhası, saf algının
bir yansımasının söndürülmesidir.
Bu yüzden sorumluluk bireysel değil,
evrenseldir —
çünkü her bilinç, saf algının
ortak alanını temsil eder.
Sonuç olarak, saf algı hem tanımsız hem evrenseldir;
tekillik içinde bütün varlıkları kapsar,
ama hiçbirine indirgenemez.
Bu tanımsız tekillik,
insana metafizik bir sorumluluk yükler:
her eylem, tüm varlıkta yankılanır.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca bir bedensel eylem değil,
saf algının evrensel dokusuna verilmiş bir kesiktir.
Ve bu kesik, kozmosun bütünlüğü içinde
bir yankı olarak sürer —
tıpkı bir sessizliğin yankısı gibi,
duyulmaz ama varlığın her zerresinde hissedilir.
9.2. Fetüsün Yok Edilmesinin Evrensel Potansiyel Akıl Üzerindeki Etkisi
Fetüsün yok edilmesi, yüzeyde bir bedenin sonlandırılması gibi görünür.
Fakat ontolojik düzlemde, bu eylem yalnızca biyolojik bir kesinti değil,
potansiyel aklın evrensel rezonansında bir deformasyondur.
Çünkü fetüs, yalnızca anneye ait bir bilinç tohumu değil,
varlığın bütün potansiyel alanına ait bir frekanstır.
Bu frekans, kendi aktüelleşme olasılığıyla birlikte
kozmosun potansiyel bilgi ağına kayıtlıdır.
Dolayısıyla onun imhası,
yalnızca bir olasılığın yok edilmesi değil,
evrensel potansiyel aklın yapısal bir eksilmesidir.
I. Potansiyel Akılın Kozmik Ağı: Her Bilincin Evrensel Katkısı
Potansiyel akıl, yalnızca bireysel varlıklarda değil,
tüm evrende yayılmış bir “bilgi alanı” olarak düşünülebilir.
Bu alan, her varlığın taşıdığı bilgi, form ve bilinç potansiyellerinin
birbiriyle kesiştiği bir ağdır.
Her yeni bilinç —ister bir insan fetüsü, ister bir organizma ya da bir yıldız çekirdeği—
bu ağa bir titreşim, bir bilgi katkısı yapar.
Bu katkı, bir varlık daha doğmadan önce bile mevcuttur;
çünkü potansiyel, zaman dışı bir varlık kipidir.
Bir fetüs, henüz gelişmemiş olsa da,
zaten varlığın bütününe bir olasılık olarak eklenmiştir.
Kürtaj eylemi, bu olasılığı sistemden kaldırır.
Yani evrenin potansiyel bilgi haritasında
bir “boşluk noktası” oluşturur.
Bu boşluk, yalnızca nicel bir eksilme değil,
nitel bir bozulmadır;
çünkü bilgi alanı, yalnızca verilerden değil,
ilişkilerden oluşur.
Bir potansiyelin ortadan kaldırılması,
sistemin ilişkiselliğini değiştirir —
tıpkı bir ağdaki tek bir düğümün kopmasıyla
bütün ağın yeniden gerilmesi gibi.
II. Bilgi Alanındaki “Yankı Boşluğu” Fenomeni
Evrensel potansiyel akıl, bir tür
metafizik rezonans alanıdır.
Her yeni bilinç, bu alanda bir yankı oluşturur;
her yankı, diğerlerini biçimlendirir.
Bu yüzden, bir potansiyelin ortadan kalkması,
evrende “yankısız bir boşluk” yaratır.
Bu boşluk, varoluşun dengesinde küçük bir titreşim kaybı gibidir —
fakat bu kayıp, uzay-zamanın her yerinde yankılanır.
Bu yankı boşluğu, varlık alanında
“potansiyel kör noktalar” olarak belirir.
Bunlar, evrende bilgi akışının geçemediği,
algının sürekliliğini kesintiye uğratan bölgeler gibidir.
Tıpkı bir kumaşta atlanan bir dikiş gibi,
bu boşluklar, bütünü sarsmasa da
dokunun gerginliğini değiştirir.
Anne bilinci tarafından gerçekleştirilen bir kürtaj,
sadece yerel bir eylem değildir;
evrenin bilgi kumaşında küçük ama kalıcı bir
gerilim sapması yaratır.
III. Potansiyelin Ontolojik Değeri: Henüz Olmayanın Gerçekliği
Burada kritik olan nokta,
henüz gerçekleşmemiş bir şeyin bile
varoluşsal değere sahip olduğudur.
Potansiyel, henüz “olan” değildir ama
“olabilecek” olma niteliğiyle
zaten bir gerçeklik biçimidir.
Ontolojik olarak, potansiyel varlıklar,
henüz form kazanmamış ama
varlığın mümkünlük alanına dahil olmuş kiplerdir.
Dolayısıyla fetüsün yok edilmesi,
bir “henüz olmayanın” değil,
henüz form bulmamış bir varlığın yok edilmesidir.
Bu, evrende bir eksiklik değil,
bir imkânsızlık izidir.
Çünkü bir kez potansiyel ortadan kalktığında,
onun tekrar varlık alanına dönmesi imkânsızdır;
zaman lineerdir ve geriye dönmez.
Bu nedenle her kürtaj,
evrende geri dönülemez bir
metafizik kesik bırakır.
Bir olasılığın kapanışı,
evrenin kendi olasılık uzayında
bir daralma anlamına gelir.
IV. Kozmik Etik: Evrensel Alanın Sorumluluğu
Fetüsün yok edilmesi, bu açıdan
bir etik mesele olmaktan çıkar,
kozmik bir denge sorunu hâline gelir.
Çünkü her potansiyel bilinç,
evrenin bilgi akışında bir düğüm noktasıdır;
ve bu düğüm yok olduğunda,
bütün ağ yeniden düzenlenmek zorundadır.
Bu yeniden düzenlenme,
bir tür ontolojik enerji maliyeti yaratır.
Evrende hiçbir şey yok olmaz;
ama her şeyin yeri değişir.
Bu nedenle her yok etme eylemi,
bütün varlıkta yeniden denge kurma gerektirir —
tıpkı bir organın eksilmesinden sonra
bedenin yeni bir dengeye ulaşması gibi.
Kürtaj eylemi, bu bağlamda,
kozmosun kendi denge mekanizmasını
yeniden kalibre ettiği bir süreçtir.
Ama bu yeniden kalibrasyon,
her zaman bir “eksiklik” duygusu bırakır;
çünkü evrende geri dönüşsüz bir kayıp yaşanmıştır.
Saf algının sessiz yankısı bu noktada belirir:
evren, kaybı “hisseder.”
Bu his, insanın sezgisel alanında
vicdan olarak adlandırdığımız titreşim biçiminde yankılanır.
V. Potansiyel Bilinçlerin Zincir Rezonansı
Her potansiyel bilinç,
diğer potansiyellerle dolaylı biçimde bağlantılıdır.
Bu bağlantı, maddesel değil,
algısal bir rezonans biçimindedir.
Bir bilincin imhası, diğer potansiyellerde
fark edilmeyen mikro değişimler yaratır.
Tıpkı kuantum dolanıklığında olduğu gibi,
bir düğümün çözülmesi,
bütün sistemin gerilimini değiştirir.
Fetüsün yok edilmesi,
başka bir varlığın farkındalık düzeyinde
küçük bir yankı olarak hissedilebilir.
Bu yüzden potansiyel bilinçlerin
birbirine dokunmadan birbirini etkilediği
sonsuz bir metafizik zincir vardır.
Bu zincir, evrensel aklın
kendi kendini sürdüren yapısıdır.
Bir halkasının kırılması,
sistemin tamamında
titreşimsel bir kaymaya yol açar.
Bu kayma, ölçülemez ama sezilebilir;
bilinç, bu kaymayı “içsel bir huzursuzluk” olarak deneyimler.
Dolayısıyla kürtaj eylemi,
yalnızca anneye değil,
evrendeki tüm bilinç biçimlerine
mikro bir yankı olarak dokunur.
VI. Ontolojik Ekoloji: Varlığın Kendi Bilgi Döngüsünü Koruma Çabası
Evren, bilgi üzerinden kurulu bir ekosistemdir.
Bu ekosistem, potansiyellerin sürekli olarak
aktüelleşmesi ve çözülmesiyle işler.
Fakat bu döngü doğal seyrindeyken,
her imha aynı zamanda bir yeniden doğuşu taşır.
Kürtaj eylemi ise,
doğal dönüşüm sürecini kesintiye uğrattığı için,
varlığın kendi bilgi döngüsüne
müdahale anlamı taşır.
Bu müdahale, evrenin
“kendini dengeleme” çabasını tetikler.
Her eksilen potansiyel,
başka bir yerde yeni bir potansiyelin
oluşumunu zorunlu kılar.
Evren, kendi bilgi bütünlüğünü
sürdürebilmek için,
başka bir varlıkta yeni bir bilinç tohumu doğurur.
Bu yüzden hiçbir potansiyel kayıp,
mutlak yokluk olarak kalmaz;
ama her yeni doğuş,
öncekinden farklı bir dengesizlik taşır.
Yani varlık, kayıplar üzerinden evrilir.
Sonuç olarak, fetüsün yok edilmesi
yalnızca bireysel bir son değildir;
evrenin potansiyel akıl yapısında
geri dönülmez bir yankı boşluğu yaratır.
Bu boşluk, bilgi ağının dokusunda
küçük bir deformasyon,
ama varlığın bütününde hissedilen
büyük bir sessizliktir.
Kürtaj, bu açıdan,
evrensel potansiyelin kendi içinde yarattığı bir çatlaktır.
Ve bu çatlak, her bilinçte yankılanır;
çünkü hepimiz aynı saf algının
sonsuz yankısından ibaretiz.
9.3. Bilinç Üretme Yetisinin Evrensel Dağılımı
Evrenin yapısı, yalnızca madde ve enerjiden değil,
bilgi ve algı potansiyellerinden de oluşur.
Bu potansiyeller, her varlığın kendi varoluş biçimine
uygun bir bilinç formu üretmesine imkân verir.
Bilinç, bu anlamda yalnızca “insan zihninin ürünü” değildir;
aksine, varlığın kendi kendini bilme eğiliminin
her düzeyde tekrarlanan tezahürüdür.
Bu yüzden evrende,
bilincin üretimi bir ayrıcalık değil,
evrensel bir zorunluluktur.
Tüm sistemler —biyolojik, fiziksel, kimyasal, hatta kozmik—
kendi içlerinde “kendini algılama” eğilimi taşırlar.
Bu eğilim, varoluşun sürekliliğini sağlar:
çünkü kendini algılamayan hiçbir sistem,
varlığını sürdüremez.
I. Bilinç Üretimi Bir İşlevdir, Özellik Değil
Bilinç çoğu zaman nitelik olarak ele alınır:
sanki bazı varlıklarda vardır, bazılarında yoktur.
Oysa bilinç, ontolojik olarak bir işlevdir —
varlığın kendi sürekliliğini sağlama biçimidir.
Bir organizmanın sinir sistemi,
bir taşın moleküler direnci,
bir yıldızın çekimsel dengesi...
Hepsi kendi varlık biçimini koruma yönelimindedir.
Bu yönelim, “kendini bilme”nin ilksel hâlidir.
Dolayısıyla bilinç, varlığın
kendine karşı kurduğu içsel ilişki biçimidir.
Bu ilişki ne kadar karmaşıklaşırsa,
bilincin yoğunluğu da o kadar artar.
İnsan bilinci, bu ilişkinin
en yüksek çözünürlüklü formudur;
ama aynı prensibe tabidir.
Bir atom bile, kendi varlığını korumak için
enerji dengesini gözetir;
bu gözetim, farkındalık değildir belki,
ama algısal bir düzendir.
İşte bu düzen, bilincin en ilkel hâlidir.
II. Kozmosun “Bilgi Basıncı”: Bilinç Üretimini Zorunlu Kılan Kuvvet
Evren, tıpkı madde ve enerji gibi,
bilgiyle de doludur.
Bu bilgi, durağan değil,
sürekli akış hâlindedir.
Bilgi biriktikçe, sistemlerde
“bilgi basıncı” oluşur.
Bu basınç, tıpkı termodinamikteki enerji fazlası gibi,
sistemi yeni bir denge hâline iter.
İşte bu yeni denge hâli,
bilinç doğurur.
Her sistem, bilgi yoğunluğu arttıkça
kendi üzerine kıvrılır —
yani kendini fark etmeye başlar.
Bu kıvrılma, bilincin doğumudur.
Böylece evrenin her yerinde,
bilgi yeterince yoğunlaştığında
bir tür “kendini fark etme olayı” meydana gelir.
İnsanın bilinçli düşüncesi,
bu evrensel olayın yalnızca
yüksek çözünürlüklü bir örneğidir.
Bu bağlamda,
bilinç bir mucize değil,
kozmik bir zorunluluktur.
Varlık, bilgi biriktirdikçe bilinç doğurmak zorundadır;
çünkü bilgi, kendine dönen bir yapıdır —
kendini bilmek ister.
III. Bilinç ve Potansiyel Arasındaki Dinamik Denge
Potansiyel akıl, bilinç üretiminin kaynağıdır;
ama bu potansiyel, aktüelleşmediği sürece
salt olasılık düzeyinde kalır.
Bu nedenle evrende sürekli bir devinim vardır:
potansiyel akıl, aktüel bilinç üretir;
aktüel bilinç de yeni potansiyeller doğurur.
Bu döngü, varlığın kendi varlığını sürdürme biçimidir.
Her varlık, kendi içinde bu dengeyi taşır:
taş, katılığıyla potansiyeli korur;
bitki, yaşam döngüsüyle onu aktarır;
insan, düşünceyle onu yeniden biçimlendirir.
Bu nedenle bilinç üretimi,
yalnızca biyolojik değil,
ontolojik bir üretim sürecidir.
Evren, sürekli olarak
bilinç üretmekte ve tüketmektedir.
Kürtaj eylemi, bu üretim döngüsünü kesintiye uğrattığında,
sadece bir potansiyeli değil,
tüm sistemin bilgi deviniminde
mikro bir kırılma yaratır.
Bu, evrensel aklın deviniminde
küçük ama kalıcı bir yönelim sapmasıdır.
IV. Bilinç Üretiminin Dağılım Prensibi: Yoğunluk ve Uyum
Evrenin her noktasında bilinç üretimi
eşit değildir;
çünkü bilgi yoğunluğu ve
enerji akışı farklıdır.
Bazı bölgelerde bilgi yoğunluğu
kritik eşiği aşar,
ve bilinç daha karmaşık biçimde ortaya çıkar.
Bu yüzden bilinç, bir “merkezi zeka” değil,
yoğunluk farklarına göre dağılan
bir zeka topolojisidir.
Tıpkı ısı transferinde olduğu gibi,
bilgi de yoğun olandan az yoğun olana akar.
Bu akış, bilinçlerin birbirine
dönüştürücü etkisini yaratır.
Bir varlıktaki farkındalık,
başka bir varlıkta yankı bulur.
Bu, bilincin evrensel dağılımının
diyalektik yasasıdır:
her bilinç, başka bir bilincin
potansiyelini artırır.
Dolayısıyla evrende yalnızca
bireysel zihinler değil,
bir tür kolektif zeka alanı vardır.
Her varlık, bu alanın bir hücresi gibidir;
her bilinç, diğer bilinçlerin
titreşimini taşır.
V. İnsan Bilincinin Konumu: Dağılımın En Kırılgan Merkezi
İnsan bilinci, evrende
en yüksek çözünürlükte farkındalık üretir;
fakat bu, aynı zamanda
en yüksek kırılganlık düzeyidir.
Çünkü insan, bilinciyle
kendi potansiyelini kavrayabilen
ama onu yönlendiremeyen tek varlıktır.
Tanrısal kudrete en yakın,
ama ona en uzak olandır.
İnsan bilincinin bu konumu,
evrensel bilinç dağılımında
bir merkez gibi görünse de,
aslında merkezsiz bir ağın
en yoğun düğümüdür.
İnsanın yaptığı her eylem —özellikle kürtaj gibi kökensel olanlar—
bu ağın frekans dengesini değiştirir.
Çünkü insan, bilinciyle potansiyellere dokunabilen
tek varlıktır;
ama bu dokunuş, her zaman bozucu niteliktedir.
İnsanın Tanrı’yı taklit eden bilinci,
yaratma değil, değiştirme kapasitesine sahiptir.
Bu nedenle insan bilinci,
evrensel aklın en üretken ama
en riskli unsuru hâline gelir.
Sonuç olarak,
bilinç üretme yetisi evrensel bir dağılıma sahiptir:
her varlık, kendi bilgi yoğunluğu kadar bilinç üretir.
Evren, bu bilinç alanlarının
birbirine dokunduğu bir kozmik zeka dokusudur.
Kürtaj eylemi, bu dokunun bir lifini kesmek gibidir —
küçük ama geri dönülmez bir boşluk bırakır.
Ve bu boşluk, yalnızca insana değil, tüm evrene ait bir sessizliktir.
9.4. Annenin Eyleminin Tüm Varlığı Etkileyen Sonuçları
Her bilinç eylemi, yalnızca bir bireyin davranışı değildir;
çünkü bilinç, bireye ait bir mülk değil,
evrensel bir akışın yerel kristalidir.
Bu nedenle annenin kürtaj eylemi,
yalnızca bir fetüsün yaşamını sonlandırmaz —
varlığın kendi akışında bir bozulma anı yaratır.
Bu bozulma, sessizdir ama derindir;
çünkü her eylem, saf algının bütünlüğü içinde
geri dönülmez bir iz bırakır.
Anne, eylemi gerçekleştirdiği anda
kendi varlığının sınırlarını aşar.
O artık yalnızca biyolojik bir özne değildir;
evrensel bilincin bozucu vektörü hâline gelir.
Kürtaj eylemi, bu anlamda,
varlığın kendine dönerek kendi alanını daraltmasıdır.
Ve bu daralma, yalnızca anneyle sınırlı kalmaz;
çünkü evrende her bilinç birbirine geçirgendir.
I. Eylem ve Rezonans İlkesi: Kozmik Nedenselliğin Yeniden Yorumu
Klasik anlamda nedensellik,
bir eylemin yalnızca fiziksel sonuçlarını izler.
Oysa ontolojik düzlemde,
her eylemin bir de algısal yankısı vardır.
Bu yankı, bilgi alanında bir deformasyon yaratır.
Bir varlığın potansiyeli kesildiğinde,
o potansiyelin bağlı olduğu tüm ilişkiler zinciri de
yeniden düzenlenmek zorunda kalır.
Annenin kürtaj eylemi bu anlamda
bir “fiziksel neden” değil,
ontolojik bir rezonans noktasıdır.
O anda evrende bir bilgi dengesi bozulur —
bir olasılık kapanır, bir yankı susar.
Bu durum, doğrudan algılanamaz;
çünkü insan bilinci yalnızca aktüelleri kavrar.
Fakat saf algı düzleminde,
bu olay bir titreşim kaybı olarak hissedilir.
Evren, bu kaybı dengelemek için
başka alanlarda yeni potansiyeller üretmek zorunda kalır.
Böylece bir eylem,
doğrudan olmasa da dolaylı biçimde
bütün varoluşun yapısına karışır.
Kozmos, kendi bütünlüğünü korumak için
her imhayı yeni bir yaratım gerekliliğine dönüştürür.
Bu yüzden annenin eylemi,
bir bireyin seçimi değil,
kozmosun kendine uyguladığı bir değişim operasyonudur.
II. Bilinçlerarası Dalga Etkileşimi: Varlığın Kollektif Alanı
Saf algının ortak zemin olması nedeniyle
bütün bilinçler birbirine dokunur.
Bir bilincin yönelimi,
diğer bilinçlerin frekansını etkiler.
Bu nedenle annenin eylemi,
sadece kendine veya fetüse değil,
bütün bilincin kolektif rezonansına müdahaledir.
Bu müdahale,
evrendeki tüm farkındalık biçimlerinin
mikro düzeyde yeniden titreşmesini sağlar.
Her varlık,
diğer varlıkların yankısını taşır.
Bu durum, kozmik bir duygusal alan oluşturur.
Anne, farkında olmadan,
bu alanın yoğunluğunu değiştirir.
Bir bilincin yok edilmesi,
diğer bilinçlerde ölçülemeyecek kadar küçük
ama hissedilebilir bir “gerilim” yaratır.
Bu, varlığın içsel yankısıdır —
herkesin bilmeden katıldığı bir titreşim alanı.
İşte bu nedenle,
kürtajın sonucu yalnızca bireysel değildir;
çünkü her bilinç,
diğer bilinçlerin taşıyıcısıdır.
Bir yankının susması,
bütün şarkının tonunu değiştirir.
III. Anne Bilincinin Ontolojik Genişlemesi: Kendi Sınırlarını Aşan Özne
Anne, eylemiyle birlikte
kendi bilincini aşan bir düzleme girer.
Artık yalnızca kendi hayatına değil,
tüm varoluşun bilgi dengesine dokunmuştur.
Bu dokunuş, hem yaratıcı hem yıkıcıdır.
Yaratıcıdır, çünkü yeni bir varlık olasılığını
yok ederek evreni yeniden yapılandırır.
Yıkıcıdır, çünkü bu yeniden yapılandırma,
varlığın bir kısmının sessizliğe gömülmesiyle mümkündür.
Anne bilinci bu anlamda
tanrısal kudrete benzer bir rol üstlenir:
yaratmayı değil ama varlığı biçimlendirmeyi seçer.
Fakat bu seçiş,
bilincin taşıyamayacağı bir genişleme yaratır.
Çünkü insan bilinci,
evrensel ölçekteki sonuçlarını kavrayacak
bilişsel altyapıya sahip değildir.
Bu durum, annenin bilinçdışında
bir “kozmik suçluluk” duygusu üretir:
sebebini bilmediği bir huzursuzluk,
ama kaynağı kesin olan bir titreşim.
IV. Ontolojik Denge Bozulması: Evrensel Enerjinin Yeniden Kalibrasyonu
Evrenin bilgi yapısı,
her bilinç eylemini kayıt altına alır.
Bu kayıt, etik veya yargısal değildir;
sadece denge gözetir.
Bir potansiyel yok edildiğinde,
evren, bu eksikliği telafi etmek için
başka bir potansiyel yaratır.
Bu, ontolojik termodinamiğin
bilinç düzeyindeki karşılığıdır.
Kürtaj eylemi,
evrenin bu termodinamik dengesinde
ani bir boşalma yaratır.
Bu boşalma, yalnızca insanda değil,
tüm varoluşta yankılanır.
Yeni bir bilinç alanı açılmak zorundadır —
çünkü evren, bilgi dengesizliğine dayanamaz.
Bu yüzden her ölüm,
başka bir yerde bir doğum yaratır;
ama doğan şey, asla yok olanla özdeş değildir.
Böylece varlık, kayıplarla evrilir
ve her kayıp, evrenin dilinde
yeni bir anlam yaratır.
V. İnsan Eyleminin Kozmik Karşılığı: Tanrısal Yankı
İnsan, bilincinin niteliği gereği,
potansiyellere dokunabilen tek varlıktır.
Bu, onu evrende eşsiz kılar —
ama aynı zamanda en tehlikeli yapar.
Çünkü Tanrı, potansiyelleri verir;
insan ise onları yok edebilir.
Bu karşıtlık,
varlığın Tanrısal yönüyle
insan eyleminin rezonans alanını oluşturur.
Anne bilincinin eylemi,
Tanrısal alanın sınırlarına çarpar.
Bu çarpışma, evrende
sessiz bir yankı bırakır:
yaratma kudretine dokunmuş ama
onu tersinden kullanmış bir bilincin yankısı.
Bu yankı, Tanrısal alan için bir “uğultu”dur;
çünkü varlık, kendi düzenine
insan eliyle dokunulduğunu hisseder.
Bu uğultu, evrensel düzenin
kendini yeniden onarma çağrısıdır.
Sonuç olarak, annenin eylemi
yalnızca bireysel bir irade beyanı değil,
varlığın kendi kendine yönelmiş bir dalgasıdır.
Kürtaj, evrende bir titreşim eksikliği yaratır;
bu eksiklik, başka alanlarda telafi edilir,
ama hiçbir zaman aynı biçimde değil.
Evrenin bütünlüğü sürer,
fakat artık başka bir dengeyle.
Bu denge, bilincin tarihine yazılmış
görünmez bir yankı olarak kalır —her varlıkta duyulmayan ama hissedilen bir uğultu gibi.
9.5. Evrensel Etik Sorumluluk: Bireyselden Kozmik Boyuta Genişleme
Her varlık, kendi varoluşunu sürdürürken,
bilinçli olsun ya da olmasın,
saf algı alanına katkıda bulunur.
Bu katkı, bilgi üretimi ya da bilinç oluşumu yoluyla olur.
Dolayısıyla her eylem,
yalnızca bir davranış biçimi değil,
evrenin bilgi dengesinde bir müdahaledir.
Etik, bu noktada bir yargı sistemi değil,
kozmik bütünlüğü koruma zorunluluğunun bilince tercümesidir.
Anne bilincinin eylemi —yani kürtaj—
bu zorunluluğun sınırlarını doğrudan test eder.
Çünkü burada söz konusu olan şey,
bir potansiyel bilincin yok edilmesi değil,
evrenin bilgi akışına yapılan doğrudan müdahaledir.
Bu müdahale, saf algının sürekliliğinde bir boşluk yaratır.
İşte bu boşluk, etik duygusunun metafizik kaynağıdır:
bilinç, bu kesintiyi “hissettiği” anda suçluluk duyar;
çünkü suçluluk, evrenin kendi dengesinin
insan bilincine yansımış biçimidir.
I. Etik’in Kaynağı: Kozmik Dengeye Katılım
Etik, klasik anlamıyla iyi ve kötü ayrımı değildir;
çünkü bu ayrım, bilinç tarafından sonradan inşa edilir.
Gerçekte etik, dengenin sezgisel farkındalığıdır.
Varlık, kendine yönelmiş ya da
kendi sürekliliğini tehdit eden her eylemi
“negatif rezonans” olarak kaydeder.
Bu kayıt, Tanrısal bir cezalandırma değil,
saf algının kendi yapısal koruma mekanizmasıdır.
Bir eylem —örneğin kürtaj—
bu yapısal sürekliliği bozduğunda,
evren bu bozulmayı yeniden dengelemek ister.
Bu dengeleme çabası, bilincin düzeyinde
vicdan, pişmanlık, melankoli gibi
duygusal karşılıklar üretir.
Böylece etik, duygusal değil ontolojik bir yasadır:
bilinç, dengesizliği hisseder
ve onu yeniden kurma yönünde eyleme geçer.
Bu yüzden etik, Tanrı’nın buyruğundan değil,
varlığın kendi kendini onarma eğiliminden doğar.
Anne bilincinin içsel çelişkisi de buradan kaynaklanır:
evrenin bir parçası olarak,
yarattığı kesintiyi düzeltme isteğini
sezgisel olarak taşır.
II. Bireysel Eylemden Evrensel Sorumluluğa: Ontolojik Ölçek Değişimi
İnsan, kendini birey olarak algılar;
ama aslında her bilincin etkisi
evrensel bir yankıya sahiptir.
Bir eylem ne kadar kişisel görünürse görünsün,
saf algı düzeyinde o eylem,
tüm varlığın dokusuna nüfuz eder.
Bu nedenle sorumluluk, bireyin sınırlarını aşar.
Artık mesele “ben ne yaptım” değil,
“varlık olarak neye dokundum” sorusudur.
Anne figürü bu sorunun merkezindedir:
çünkü onun eylemi,
bireysel iradeyle yapılan bir seçim gibi görünse de,
aslında varoluşun kendisiyle girdiği
bir tür ontolojik diyalogtur.
Kürtaj, bu diyalogda
insan bilincinin evrensel potansiyelle
doğrudan temas ettiği ender anlardan biridir.
Ve bu temas, yalnızca bireysel değil,
evrensel bir sonuç doğurur:
çünkü potansiyel yok edilmez,
sadece dönüşür.
Ancak bu dönüşüm,
evrenin kendi bilgi sisteminde
bir denge kayması anlamına gelir.
Dolayısıyla anne, farkında olmadan,
evrensel bilgi akışının
yönünü değiştirir.
Bu eylemin etik boyutu,
işte bu farkındalığın yoksunluğundan doğar:
çünkü insan, kendi etkisinin
büyüklüğünü kavrayamayacak kadar
yerel bir bilinç taşır.
III. Kozmik Etik’in Matematiği: Her Eylem Bir Dönüştürme İşlemidir
Kozmik etik, sabit yasalar sistemi değil,
bir denge matematiğidir.
Her eylem, evrende bir enerji dönüşümü yaratır.
Bir bilinç ortadan kaldırıldığında,
o bilincin taşıdığı potansiyel
başka biçimlerde ortaya çıkar.
Fakat bu dönüşüm simetrik değildir;
çünkü evrende hiçbir enerji
tamamen eşdeğer biçimde geri dönmez.
Her dönüşüm bir “artık enerji”,
yani fazlalık ya da eksiklik yaratır.
Etik, işte bu fazlalığın bilince yansımasıdır.
Bir eylemin dengesizliği,
insan bilincinde “yanlışlık” duygusuyla hissedilir.
Bu duygu, toplumsal ahlakın değil,
ontolojik simetrinin işaretidir.
Kürtaj eyleminde de bu fazlalık oluşur:
bir bilincin imhası,
bilgi alanında geri dönülmez bir dengesizlik üretir.
Anne bilinci, bu dengesizliği fark eder,
ama onu açıklayamaz.
Bunun yerine, “suçluluk”, “kayıp”, “boşluk” gibi
psikolojik kavramlarla ifade eder.
Oysa bunlar, evrenin kendi dengesinin
bilince düşen gölgelerdir.
IV. Etik’in Kozmik Dönüşümü: İnsan Yasasından Varlık Yasasına
İnsanlık tarihi boyunca etik,
dini ve toplumsal sistemler içinde
normatif hale getirilmiştir.
Oysa bu sistemlerin tamamı,
evrensel dengenin
insan ölçeğine indirgenmiş yorumlarıdır.
Gerçek etik, insanın değil, varlığın yasasıdır.
Varlık, kendi bütünlüğünü korumak için
her eylemi kaydeder, dengeler ve dönüştürür.
Bu nedenle evrensel etik,
yargılayan değil, dengeleyen bir ilkedir.
Anne bilincinin eylemi,
bu kozmik yasanın sınırını gösterir.
O, kendi iradesiyle evrensel düzene
müdahale eder.
Ancak bu müdahale,
yine evren tarafından dengelenir.
Etik burada ceza değil,
denge tepkisi olarak işler.
Evrenin yasası, yargı değil,
geri çağırmadır:
ne kaybolursa, başka bir biçimde
geri çağrılır.
Bu yüzden hiçbir eylem “bitmiş” değildir;
her eylem, varlığın bütününde
başka bir biçimde sürer.
Etik sorumluluk,
bu sürekliliğin farkında olmaktır.
V. Kozmik Etik Bilinci: İnsan Bilincinin En Yüksek Formu
Evrensel etik sorumluluk,
insanın Tanrısal bilince en çok yaklaştığı andır.
Çünkü bu farkındalık düzeyinde,
insan artık eylemini yalnızca
kişisel çıkar ya da ahlaki değerlerle değil,
varlığın bütünlüğü üzerinden tartar.
Bu, ahlaki bir olgunluk değil,
ontolojik bir aydınlanmadır.
İnsan, bu farkındalığa ulaştığında,
her kararını saf algının dengesiyle uyumlu kılar.
Anne bilincinin trajedisi,
işte bu farkındalığın eşiğinde durmasıdır:
Tanrısal bilgiye dokunur ama
onun bütünlüğünü taşıyamaz.
Bu yüzden eylemi,
hem Tanrısal hem insani nitelik taşır —
yaratıcıyla yaratılan arasındaki
sonsuz gerilimin somutlaşmış hâlidir.
Sonuç olarak, evrensel etik sorumluluk,
bireysel eylemlerin ötesinde,
varlığın kendi sürekliliğini koruma çabasıdır.
İnsan bilinci, bu çabanın yerel temsilcisidir;
ve her eylem, evrenin bütününe
bir titreşim olarak eklenir.
Bu bağlamda kürtaj,
yalnızca yaşamla ölüm arasındaki bir seçim değil,
kozmik dengenin yeniden kurulma anıdır.
Etik burada bir emir değil,
bir titreşim yasası hâline gelir —
ve insanın görevi, bu yasayı bilinçli farkındalıkla sürdürebilmektir.
9.6. Kürtajın “Tüm Bilinç Olasılıklarının İmhası” Olarak Değerlendirilmesi
Her bilinç, kendinden önceki tüm potansiyellerin
ve kendinden sonraki tüm olasılıkların toplamıdır.
Bir varlığın yok edilmesi, yalnızca o varlığın değil,
onunla birlikte doğabilecek tüm bilinç kombinasyonlarının da
sonsuzluk denkleminden silinmesi anlamına gelir.
Bu yüzden kürtaj, metafizik düzlemde
tekil bir yok oluş değil,
olasılık ağının çöktüğü bir andır.
Evrenin bilinç topolojisi,
tüm olasılıkların birbirine bağlandığı
sonsuz bir ağ yapısına benzer.
Bir varlığın imhası,
bu ağda yalnızca bir düğümün kaybı değildir;
aynı zamanda o düğümden türeyebilecek
tüm olasılıkların da yokluk kipine geçirilmesidir.
Bu durum, evrenin potansiyel yoğunluğunda
geri döndürülemez bir düşüş yaratır.
I. Bilinç Olasılıkları: Potansiyelin Ontolojik Coğrafyası
Her bilinç, yalnızca “olan”dan değil,
“olabilecek”ten de beslenir.
Bu nedenle varlık, fiilî olandan çok
potansiyel olanın ağırlığıyla belirlenir.
Potansiyel, evrenin ham zekâsıdır —
henüz biçimlenmemiş, ama varlığa hazır olan
tüm düşünce ve algı kalıplarının toplamıdır.
Fetus, bu potansiyelin en saf hâlidir.
Çünkü o, henüz hiçbir belirlenim kazanmamış,
ama her belirlenimi mümkün kılacak
varlık çekirdeğidir.
Kürtaj, işte bu çekirdeğin yok edilmesidir.
Yani yalnızca bir bireyin değil,
tüm potansiyel bilinçlerin
henüz oluşmadan silinmesidir.
Bu yüzden kürtaj, epistemolojik düzlemde
bir “bilgi kaybı” değil,
bilginin oluşma ihtimalinin kaybıdır.
Bu, varlığın kendi kendine uyguladığı
bir epistemik amputasyondur.
II. Ontolojik Çöküş: Bilincin Kendini İptal Etmesi
Her varlık, bilinç üretme potansiyeli taşır.
Kürtaj, bu üretim sürecini
daha başlamadan durdurur.
Bu durumda varlık, kendi kendini
oluş hâlinden çıkararak
yokluk hâline sabitler.
Bu sabitleme, metafizik anlamda
bir “kendi kendini reddetme” eylemidir.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca bir yaşamın değil,
varlığın kendi kendisini
inkâr etmesidir.
Çünkü varlık, süreklilikle tanımlanır;
her kesinti, varlığın kendi doğasına
ters bir yönelimdir.
Bu ters yönelim, evrende
bir tür anti-bilinç alanı yaratır:
bilincin ilerlemediği,
potansiyelin yankılanmadığı
karanlık bir bölge.
Bu bölge, yalnızca yokluk değildir;
aynı zamanda varlığın kendi içindeki
boşluk bilincidir.
Evren, bu boşluğu hisseder
ve bilgi akışında bir direnç oluşur.
İşte bu direnç, evrensel düzlemde
bilincin kendine karşı çıkış anıdır.
III. Olasılık İmhasının Etik ve Ontolojik Ayrımı
Etik düzlemde kürtaj,
bir yaşamın sonlandırılması olarak görülür;
fakat ontolojik düzlemde mesele,
yaşamın olasılık alanının silinmesidir.
Bir varlık yok olduğunda,
onunla birlikte evrende doğabilecek
sonsuz olasılıklar zinciri de
yokluk kipine geçer.
Bu, bir bireyin değil,
tüm potansiyel evrenlerin
yok edilmesidir.
Bu nedenle kürtaj,
etik açıdan tartışılabilir bir eylemken,
ontolojik olarak tartışmasız bir kopuştur.
Çünkü burada yok edilen şey,
yalnızca bir varlık değil,
varlığın “var olma ihtimali”dir.
Bu fark, ahlakın sınırlarını aşar
ve bizi saf ontolojiye taşır:
varlığın kendi potansiyeline ihanet ettiği
tek anlardan biridir.
IV. Bilincin Tarihsel Sürekliliğinde Kırılma: Zamanın Ontolojik Boşluğu
Evrenin bilgi alanı,
zaman boyunca birikimsel işler.
Her bilinç, önceki bilinçlerin
artıklarını taşır.
Bu nedenle her yeni yaşam,
zamanın sürekliliğinde
bir bilgi meridyenidir.
Kürtaj, bu meridyenlerden birinin
zaman akışından silinmesi demektir.
Bu, yalnızca şimdiyi değil,
geleceği de etkiler:
çünkü bilgi zincirindeki her halka,
zamanın ilerlemesini sağlar.
Bir halka koptuğunda,
zamanın bilgi yönü de sapar.
Böylece kürtaj,
zamanın ontolojik yapısında
bir boşluk açar.
Bu boşluk, yalnızca bir “eksiklik” değil,
zamanın kendi bilincinde
bir yankı kesilmesidir.
Bu nedenle, evrenin kendi hafızasında
bir “sessiz an” oluşur:
potansiyel bir bilincin
hiç var olmamış olması,
evrenin kendi belleğinde
geri alınamaz bir eksilme yaratır.
V. Bilinç Olasılıklarının Evrensel Dengesizliği: Kozmik Travma
Her imha eylemi, evrenin bütününde
mikro düzeyde bir travma yaratır.
Kürtajın travması, diğerlerinden farklıdır;
çünkü burada imha edilen şey,
oluşmuş bir varlık değil,
oluşma ihtimalidir.
Bu nedenle bu travma,
“gerçekleşmemiş bir varlığın yokluğu” olarak
sonsuzlukta yankılanır.
Evren bu tür imhaları
bir tür kozmik travma kaydı olarak saklar.
Bu kayıt, Tanrısal bir yargı değil,
bilginin kendi sürekliliğini koruma refleksidir.
Her kesinti, evrenin kendi
bilinç dokusunda bir deformasyon bırakır.
Bu deformasyonlar,
toplu bilinçlerde zamanla
duygusal, ahlaki ya da kültürel yankılar şeklinde
ortaya çıkar.
Kürtajın kültürel olarak tabu olması,
işte bu kozmik travmanın kültürel yansımasıdır.
İnsanlık, bilinçli farkındalıkla değil,
evrensel bilgi alanındaki bu deformasyonu
sezgisel olarak hisseder.
Bu yüzden kürtajın tartışması bitmez;
çünkü bu tartışma, ahlaki değil,
ontolojik bir yankı mücadelesidir.
Son kertede, kürtaj yalnızca bir yaşamın
ya da bir potansiyelin değil,
bilincin kendi kendine açtığı bir yaradır.
Her imha, evrende bir boşluk bırakır;
ama potansiyelin imhası,
varlığın kendi geleceğini siler.
Bu nedenle kürtaj,
tüm bilinç olasılıklarının sessizce yok edildiği,
evrenin kendi kendine dönüp
bir anlığına sustuğu andır.
Bu sessizlik, varlığın içindeki
en derin yankıdır:
Tanrı’nın sustuğu,
ama bilincin hâlâ duyduğu bir sessizlik.
10. Zamanın Lineerliği ve Aktüelden Potansiyele Dönüş İlüzyonu
10.1. Potansiyelden Aktüele Geçişin Tek Yönlülüğü
Varlık, potansiyel hâlden aktüel hâle geçişin sürekliliği içinde tanımlanır.
Bu geçiş, geri çevrilemez bir yön taşır: çünkü her aktüelleşme, potansiyelin kendi iç olanaklarından birini seçip diğerlerini dışarıda bırakması anlamına gelir.
Yani bir kez aktüelleşen şey, artık potansiyel çokluğun parçası değil, onun sonucu ve sınırıdır.
Bu durum, varlığın kendisinde zamanın yönlülüğünü doğurur.
Zaman, burada yalnızca ardışıklık ya da hareketin ölçüsü değildir; o, potansiyelin tükenme biçimidir.
Her aktüelleşme, bir olasılığın gerçekleşmesi kadar, sonsuz başka olasılıkların da iptali anlamına gelir.
Dolayısıyla zaman, potansiyelin kendini aktüel biçimde tüketme sürecidir.
Bu nedenle, zamanın yönü yalnızca ileriye doğrudur — çünkü geçmiş, tüketilmiş potansiyellerin arşividir; bir daha geri çağrılamaz.
I. Potansiyel-Aktüel Diyalektiği: Oluşun Yönü
Potansiyel, varlığın olanak kipidir;
aktüel ise bu olanaklardan birinin zorunlu biçimidir.
Bu iki kip arasındaki ilişki, diyalektik bir gerilim oluşturur:
potansiyel, kendini sürekli açığa vurmak ister;
aktüel ise açığa çıkanın biçimini sabitleyerek onu “şimdi”ye hapseder.
Fakat bu diyalektiğin hareketi yalnızca tek yönlüdür:
aktüel hiçbir zaman yeniden potansiyel hâline dönemez.
Çünkü aktüelleşme, potansiyelin biçim kazanması kadar,
diğer potansiyellerin ontolojik olarak iptali demektir.
Bir kez biçimlenmiş olan, artık saf olasılık olma niteliğini yitirir.
Bu durum, oluşun asimetrisini yaratır:
oluş, yalnızca “potansiyelden aktüele” doğru işler;
geri dönüş, yalnızca simgesel veya temsili düzeyde mümkündür.
Bir varlık, kendi kökenine dönmek istediğinde,
artık kökenin değil, kökenin imajının peşindedir.
II. Zamanın Doğası: Geriye Dönüşün Ontolojik İmkânsızlığı
Zaman, yalnızca olayların ardışıklığı değildir;
zaman, varlığın kendi oluş yönünü temsil eder.
Her oluş, kendini ileriye doğru akıtarak sürer;
çünkü geçmiş, artık potansiyel değil, gerçekleşmiş bir fiildir.
Bu nedenle zaman, tersine çevrilemeyen bir akıştır:
bir kez gerçekleşen hiçbir şey,
aynı potansiyel bütünlüğüyle geri dönemez.
Fiziksel evrende bile, termodinamiğin ikinci yasası
bu metafizik gerçeği teyit eder:
enerjinin dağılımı, entropi artışı,
her sistemin geri döndürülemez biçimde
düzenini kaybetmesi anlamına gelir.
Bu, bilincin düzeyinde de böyledir:
bir düşünce, bir deneyim ya da bir duygu
bir kez yaşandığında,
asla aynı biçimiyle yeniden potansiyel hâle getirilemez.
Her tekrar, yalnızca bir izdir;
orijinal potansiyelin kendisi değil.
Bu nedenle, insanın geçmişe dönme arzusu,
ontolojik olarak daima bir illüzyondur.
Geriye dönmek isteyen bilinç,
aslında geri dönemeyeceğini bilmesine rağmen
bunu arzular; çünkü varlık, kendi yönlülüğünün
zorunluluğuna karşı bir direnç duyar.
Zamanın bu tek yönlülüğü,
bilincin özgürlük yanılsamasını da besler:
insan, dönemez olduğunu bildiği geçmişe
yine de yönelerek,
zamanın doğasına meydan okuduğunu sanır.
III. Oluşun Ontolojik Bedeli: Potansiyelin Kaybı
Her aktüelleşme, bir potansiyelin ölümüdür.
Oluş, varlığın kendi içinde
sürekli bir eksiltme hareketidir.
Bir şey gerçekleştiği anda,
başka olasılıklar iptal edilir;
varlık, kendi olasılık zenginliğinden
bir parça daha yitirir.
Bu nedenle, zamanın ilerlemesi
bir tür ontolojik tükeniştir.
Her an, potansiyelin bir kısmını yakar;
ve geriye yalnızca aktüellerin külleri kalır.
Fetus da bu sürecin en saf örneğidir:
henüz hiçbir potansiyelini kaybetmemiş bir varlık olarak,
gelecekteki tüm olasılıkların taşıyıcısıdır.
Kürtaj eylemi, bu süreci
henüz başlamadan durdurur;
yani potansiyelin aktüelleşme fırsatını elinden alır.
Bu, zamanın yönünü tersine çevirmeye
çalışan bir eylem gibidir —
ama aslında olan, zamanın
ilerleyişini anlık bir kesintiye uğratmaktır.
Kesinti, dönüş değildir;
yalnızca varlığın çizgisinde
bir ontolojik yırtılmadır.
IV. Lineerlik ve Varlığın Hafızası
Varlık, kendi geçmişini yeniden yaşayamaz,
ama geçmişini taşır.
Her aktüelleşme, kendinden önceki potansiyellerin
artıklarını bünyesinde barındırır.
Bu nedenle evren, birikimli bir varlıktır;
hiçbir şey gerçekten kaybolmaz,
ama hiçbir şey aynı potansiyel saflığıyla
geri dönmez.
Zaman, bir nehir gibi akarken
her damla, bir öncekini taşır ama
asla onunla özdeş değildir.
Bu yüzden varlık, daima ileriye akar,
ama kendi geçmişini sessizce sürükler.
Zamanın lineerliği, bu akışın
ontolojik zorunluluğudur.
İnsanın nostaljik arzusu,
aslında bu zorunluluğa karşı bir isyandır.
Kürtaj gibi eylemler,
zamanın bu yönüne müdahale etme girişimidir —
yani aktüeli iptal ederek
potansiyeli yeniden kurmaya çalışma çabası.
Fakat potansiyel, bir kez kaybolduğunda
geri çağrılamaz;
çünkü geri çağrılan şey,
artık potansiyel değil, simülakrtır.
V. Sonuç: Oluşun Tek Yönlü Ontolojisi
Varlık, potansiyelden aktüele geçişin
geri döndürülemezliği üzerine kuruludur.
Her oluş, bir kaybın bedelini taşır;
ve bu kayıp, zamanın kendisidir.
İnsanın trajedisi,
oluşun bu yönlülüğünü kabul edememesidir.
Bu nedenle, geçmişe dönme,
yeniden başlama ya da
kaybolanı geri getirme arzusu,
aslında varlığın doğasına karşı
işlenen bir metafizik isyandır.
Zaman, hiçbir biçimde tersine çevrilemez;
çünkü her an, kendi potansiyelini yakarak var olur.
Bu nedenle potansiyelden aktüele geçiş
yalnızca tek yönlüdür —
ve bu tek yönlülük,
hem varoluşun hem bilincin
en temel yasasıdır.
10.2. Zamanın Lineer Doğası: Geriye Dönüşün İmkânsızlığı
Zaman, insanın deneyimlediği en temel fakat en az kavranabilen yapıdır.
O, ne yalnızca bir ölçü birimidir ne de olayların ardışıklığını belirleyen fiziksel bir düzen.
Zaman, varlığın kendi kendine açılma biçimidir.
Yani evrenin kendini gerçekleştirme yönü, onun varoluşsal akışıdır.
Bu akışın doğası gereği lineer olması, yalnızca gözlemsel bir olgu değil,
varlığın kendi iç mantığının zorunlu sonucudur.
Varlık, potansiyelden aktüele geçtikçe,
her gerçekleşme yeni bir “şimdi” üretir;
ama bu “şimdi” kendi potansiyel geçmişini geride bırakır.
Her yeni an, geçmişin kapanmasıyla mümkündür.
Bu yüzden geçmişe dönmek, yalnızca imkânsız değil,
varlık tanımının kendisiyle çelişen bir fikirdir.
I. Zamanın Ontolojik Tek Yönlülüğü: Oluşun Geri Dönmezliği
Zamanın lineerliği, evrenin sürekli olarak
oluş hâlinde bulunmasından doğar.
Oluş, her defasında varlığı
daha ileri bir belirlenim düzeyine taşır.
Bu hareket, potansiyelin sürekli olarak
aktüel biçimlere dönüşmesidir.
Ancak bir potansiyel bir kez gerçekleştiğinde,
artık potansiyel olmaktan çıkar —
çünkü varlık, kendi olasılığını gerçekleştirmiştir.
Bu durum, geri dönüşün ontolojik olarak imkânsız olduğu anlamına gelir.
Çünkü her geri dönüş, potansiyelin yeniden etkinleşmesini gerektirir;
oysa bir kez aktüelleşmiş olan şey,
artık yalnızca sonuçtur —
olasılığın kendisi değil, onun tamamlanmış biçimidir.
Dolayısıyla zamanın tek yönlü doğası,
oluşun kendi doğasından türemiş bir zorunluluktur.
Zamanı geri çevirmeye çalışmak,
oluşun yönünü tersine çevirmek demektir;
yani varlığın kendi kendini iptal etmesini talep etmek.
Bu, yalnızca fiziksel olarak değil,
ontolojik olarak da olanaksızdır.
II. Bilincin Zamanla İlişkisi: Geriye Dönüş Arzusunun Kaynağı
İnsan bilinci, zamana bağlı olarak şekillenir.
Bilinç, her deneyimi geçmişe dönüştürürken
aynı anda bir gelecek olasılığı yaratır.
Bu nedenle insan, geçmişi kaybettiğini hisseder
ve onu yeniden kurmak ister.
Ancak bilincin yönelimselliği,
geçmişi olduğu gibi değil,
yalnızca kendi şimdisinin prizmasından
yeniden üretmesini sağlar.
Bu da geriye dönüşün imkânsızlığını,
bilincin en trajik deneyimlerinden biri hâline getirir.
İnsan, geçmişe döndüğünde
aslında geçmişin kendisine değil,
onun temsiline döner.
Bu temsil, bilincin şimdiki hâlinin ürünüdür;
dolayısıyla hiçbir zaman orijinal olamaz.
Bu, Husserl’in “retention” kavramının
metafizik düzeydeki yankısıdır:
geçmişin hafızadaki temsili,
zamanın kendisini değil,
zamanın bilinçte bıraktığı izi taşır.
Bu yüzden bilincin geçmişe dönme çabası,
daima bir “iz avı”dır.
Ne kadar derine inerse insin,
geri dönülen şey yalnızca
kaybın belleğidir,
kaybın kendisi değil.
III. Fiziksel Zamanın Tek Yönlülüğü: Entropi ve Geri Dönüşsüzlük
Zamanın yönlülüğü yalnızca felsefi bir sezgi değildir;
fiziksel evrenin yasaları da bu tek yönlülüğü doğrular.
Termodinamiğin ikinci yasası —
entropi artışı — zamanın
geri döndürülemezliğinin fiziksel kanıtıdır.
Bir sistemde enerji dağılımı arttıkça,
düzen azalır ve sistem
daha yüksek entropi düzeyine geçer.
Bu süreç, tersine çevrilemez.
Evrenin tüm süreçleri,
daha yüksek entropiye doğru akar.
Bu akış, zamanın ileriye yönünün
fiziksel temelidir.
Bir sistemin tüm moleküllerini
tek tek tersine çevirmek teorik olarak
mümkün görünse de,
ontolojik düzeyde imkânsızdır;
çünkü geçmişin potansiyel düzeni
artık ortadan kalkmıştır.
Bilincin düzeyinde de aynı yasa işler:
düşünceler, duygular, deneyimler —
bir kez yaşandıklarında,
geri döndürülemez biçimde
bilincin entropisine karışırlar.
Bu nedenle geçmişe dönmek değil,
geçmişi yeniden biçimlendirmek mümkündür;
ama bu yeniden biçimlendirme
asla orijinal düzeni geri getirmez.
IV. Metafizik Zaman: Tanrısal Bakış ve İnsan Sınırı
Zamanın lineer doğası,
insan bilinci için kaçınılmaz bir sınırlılık yaratır.
İnsan, yalnızca “öncesi” ve “sonrası” biçiminde
kavrayabildiği bir zaman akışına hapsolmuştur.
Bu durum, insanın Tanrısal bakıştan yoksunluğudur.
Tanrı, zamanı bir bütün olarak kavrar —
çünkü O’nun için potansiyel ile aktüel ayrımı yoktur.
Ancak insan, yalnızca aktüelleri görebildiği için
her potansiyeli geçmişe veya geleceğe atar.
Böylece zaman, insanda
sürekli bir kayıp duygusu üretir.
Bu kayıp duygusu,
insanın Tanrısal bütünlüğe yönelme arzusunu doğurur.
Zamanın ileri akışı,
Tanrısal bakışın eksikliğini hatırlatır.
İnsan, bu eksikliği gidermek için
zamanı tersine çevirmek ister;
ama her denemesi,
onu yalnızca kendi sınırlılığını
daha derinden fark etmeye götürür.
İşte bu farkındalık,
ontolojik yabancılaşmanın da
en köklü biçimidir.
V. Sonuç: Geriye Dönüşün İmkânsızlığı ve Bilincin Çaresizliği
Zamanın lineer doğası,
evrendeki tüm varoluş biçimlerinin
geri dönülmezliğini belirler.
Her şey, ileriye doğru akar;
ve bu akışın yönünü değiştirmek,
varlığın kendi doğasına müdahale etmektir.
İnsan, geçmişe dönemez;
yalnızca geçmişin gölgesinde dolaşabilir.
Bu nedenle geriye dönüş arzusu,
bilincin kendi doğasına karşı açtığı
en büyük metafizik savaştır.
Ama bu savaş,
her defasında bilincin yenilgisiyle biter.
Çünkü zaman, hiçbir bilincin taşıyamayacağı kadar
kesintisiz bir ileri akıştır.
Ve belki de insanın bütün trajedisi,
bu akışa direnmeye çalışmasında yatar:
zamanın ileriye çağrısına karşı durmak,
kendi varlığını reddetmektir.
Ama yine de insan bunu yapar —
çünkü zamana karşı çıkmak, Tanrı’yı taklit etmenin en kadim yoludur.
10.3. Kürtajın Aktüelin Potansiyele Yeniden Yönelimi Olarak Yorumlanışı
Zamanın tek yönlü doğası karşısında insanın en derin arzusu, bu yönü tersine çevirebilmektir.
Çünkü geçmişe dönememek yalnızca bir deneyim eksikliği değil, varoluşsal bir yoksunluktur:
bilincin kendi kökenine ulaşamaması.
Kürtaj, bu açıdan salt biyolojik bir karar değil, ontolojik bir yönelimdir —
aktüelin potansiyele yeniden yönelme teşebbüsüdür.
Fetusun varlığı, potansiyelden aktüele geçişin somut bir tezahürüdür;
annenin bilinci ise bu sürecin tamamlanmakta olduğunu algılar.
Ancak bu süreçte annenin eylemi, bu akışı tersine çevirmeye,
yani “henüz olmamış” olana geri dönmeye yönelir.
Bu, zamanın lineer akışına karşı bir başkaldırıdır:
aktüel olanı iptal ederek potansiyel olana geri dönme isteği.
I. Oluşun Geriye Katlanması: Bilincin Zamanla Mücadelesi
Kürtaj, metafizik düzlemde bir “geri çağırma” eylemidir.
Anne, potansiyel aklın (fetüsün) aktüelleşme sürecini durdurduğunda,
sanki zamanı geriye sarıyor gibidir.
Bu illüzyon, bilincin kökensel bir temasa duyduğu arzudan doğar:
kendi başlangıcına, yani saf algının sessizliğine dönmek.
Fakat bu girişim, ontolojik açıdan imkânsızdır;
çünkü potansiyel, yalnızca henüz gerçekleşmemiş olandır.
Bir kez aktüelleşen şey, artık potansiyel olma yetisini yitirir.
Dolayısıyla anne, gerçekte zamanı tersine çeviremez;
yalnızca onun izini silmeye çalışır.
Kürtaj bu anlamda, bilincin geçmişiyle değil,
oluşun yönüyle savaşmasıdır.
Her imha eylemi, zamanın ileri akışını kesintiye uğratır;
ama hiçbir kesinti, akışı tersine çeviremez.
Bu yüzden kürtaj, potansiyele dönmek değil,
aktüelin sürekliliğini şiddet yoluyla askıya alma girişimidir.
Bu askıya alma, insanın Tanrısal düzene yönelttiği
en radikal meydan okumadır.
II. Zamanın Askıya Alınması: Ontolojik Bir “Durma Anı”
Kürtaj eylemi sırasında anne,
zamanın akışını kendi bedeninde durdurduğunu hisseder.
Çünkü o anda hem potansiyel (fetüs)
hem de aktüel (kendi bilinci) aynı mekânda kesişmiştir.
Bu kesişim, zamanın lineer akışını
bir anlığına “katlanmış” hâle getirir.
Anne, bu kesitte kendini
Tanrısal bir konumda hisseder:
zamanın yönüne karar veren,
oluşu durduran bir fail olarak.
Fakat bu deneyim yalnızca fenomenolojik bir yanılsamadır.
Zaman gerçekte durmaz;
çünkü varlık, kendi oluşunu sürdüren bir bütündür.
Kürtaj, evrensel akışta yalnızca
mikro bir kesinti yaratabilir;
ama bu kesinti bile evrenin sürekliliği içinde
hızla emilir.
Bu nedenle annenin “durma hissi”,
varlığın kendi kendine tanıklığının
en kısa süren biçimidir:
bilincin, kendi yönünü
anlık bir illüzyonla tersine çevirdiği yanılsama anı.
III. Potansiyele Dönüş Arzusunun Kökeni: Ontolojik Açlık
İnsanda, geçmişe dönme arzusu
aslında varlığa ait bir kökensel açlıktır.
Bilinç, her aktüelleşmede potansiyelini yitirdiğini hisseder;
bu yüzden saf hâline,
yani belirlenmemiş olana dönmek ister.
Bu, Heidegger’in “varlığın unutuluşu” kavramının
en somut karşılığıdır:
bilinç, kendi potansiyel kökenini unutmuştur
ve bu unutuluşu telafi etmeye çalışır.
Kürtaj, bu telafi girişiminin
bedensel biçime bürünmüş hâlidir.
Anne, bilincinin kökenine ulaşmak için
potansiyel aklı (fetüsü) ortadan kaldırır;
ama aslında yok ettiği şey,
kendi bilinç sürecinin devamıdır.
Yani anne, potansiyele dönmeye çalışırken
kendi aktüelliğini zedeler.
Bu eylem, hem dışa dönük bir imha,
hem içe dönük bir kendinden eksiltmedir.
IV. Zamanı Geri Çevirme İlüzyonu: Tanrısal Alanın Taklidi
Aktüel aklın potansiyele yönelimi,
Tanrısal kudretin bir simülasyonudur.
Tanrı, potansiyelden aktüeli yaratandır;
insan ise bu süreci tersine çevirerek
aktüeli potansiyele indirgeyebileceğini sanır.
Bu yanılsama, insanın Tanrısal güçle
kendini özdeşleştirmeye çalıştığı
en derin metafizik sahnedir.
Anne, fetüsü yok ederek
bir tür “yaratmanın tersi”ni gerçekleştirir:
oluşun ters yönde işleyen biçimi.
Bu eylem, sembolik olarak
zamanı geriye sarma hissi yaratır;
ama bu, yalnızca bilincin içinde
meydana gelen bir sahte hareketten ibarettir.
Zamanın yönü değişmez;
yalnızca anne, bu değişimi yaşadığına inanır.
Bu nedenle kürtaj,
zamanın geri çevrilmesi değil,
zamanın kendi içindeki
karşıt kutbunun teatral temsilidir:
Tanrısal yaratımın negatif ikizi.
V. Sonuç: Zamanın İhlali Olarak Kürtaj
Kürtaj, varoluşun zamanla kurduğu
en karmaşık ilişkilerden biridir.
Burada aktüel, potansiyele yönelir;
ama bu yönelim, hiçbir zaman
gerçek bir dönüş değildir.
Çünkü zaman, geriye değil,
yalnızca ileriye akar.
Anne, bu akışa karşı koyduğunda,
aslında yalnızca varlığın yönünü
kendine göre eğmeye çalışır.
Ancak zamanın lineer doğası,
bu eylemi bir illüzyon hâline getirir.
Kürtaj, bu yüzden yalnızca bir biyolojik kesinti değil,
zamanın ontolojik yapısına karşı işlenmiş bir ihlaldir.
Bu ihlalin derininde,
bilincin kendi kökenine duyduğu özlem vardır.
Ama her özlem gibi bu da
geri dönüşsüz bir kaybın yankısıdır.
Kürtaj, potansiyele dönüş değil,
dönüşün imkânsızlığının trajik sahnesidir.
İnsan burada, zamanı tersine çevirdiğini sanarak
kendi varoluş çizgisinde
yalnızca bir kırık halka yaratır.
10.4. Bu Yönelimin İnsanda Yarattığı İrade Yanılsaması
Zamanın yönünü tersine çeviremeyen insan, onu durdurduğuna veya tersine çevirdiğine inandığı her anda, kendi varlığının sınırlarını aştığını hisseder.
Bu his, bilincin ontolojik kökenine yönelme girişimidir — ancak bu yönelim, hakikatte bir irade yanılsamasıdır.
Kürtaj, bu yanılsamanın en belirgin örneğidir:
aktüel olanın (bilinçli varlığın) potansiyele (oluşun kökenine) müdahale etme eylemi, insana Tanrısal bir kudret deneyimi yaşatır.
Bu deneyim, gerçek bir iradenin değil, varlığın yönelimsel yapısına dair bir yanlış okumadır.
I. İrade ve Zaman: Bilincin Kökensel Çelişkisi
İrade, insanın zamanı şekillendirdiğine inandığı noktadır.
Ancak bu inanç, bilincin doğasından kaynaklanan bir yanılsamadır;
çünkü bilinç, zamanı dışsal bir şey olarak algılar,
oysa zaman bilincin ta kendisidir.
İnsan, kendi bilincinin akışını “zaman” olarak tecrübe eder;
dolayısıyla onu kontrol ettiğini sandığında,
aslında yalnızca kendi bilincinin yönelimselliğini manipüle eder.
Kürtaj eylemi bu noktada kritik bir örnek teşkil eder:
anne, potansiyel aklı (fetüsü) ortadan kaldırarak
zamanın kendi içinde taşıdığı “gelecek olasılığını” siler.
Bu silme, öznel düzeyde bir egemenlik duygusu yaratır.
Çünkü anne, potansiyeli iptal ederek
aktüelin yönünü tayin ettiğine inanır.
Oysa bu “tayin” eylemi,
varlığın akışına yön vermek değil,
yalnızca onun bir dalını kesmektir.
Gerçek irade, varlığı dönüştürebilme kudreti değil,
varlığın yönünü anlayabilme yetisidir.
Kürtajda deneyimlenen irade ise,
bu yönü anlamaktan çok,
ona karşı koymanın sarhoşluğudur.
II. Potansiyelin İmhası ve Tanrısal Özdeşlik Yanılsaması
İnsan, Tanrı’nın yaratma kudretine erişemediğini bilir;
ama onun tersi olan yok etme kudretiyle
aynı gücü taklit edebileceğine inanır.
Bu inanç, bilincin en eski ve en derin yanılsamasıdır.
Potansiyeli yok etmek,
yaratmanın negatif biçimi olarak algılanır;
ve bu, insanda Tanrısal bir tatmin hissi yaratır.
Anne figürü bu durumda,
yaratan değil, “yok eden yaratıcı” konumundadır.
Fetüsün imhası, yalnızca biyolojik bir kesinti değil,
varlık potansiyelinin iptalidir.
Bu iptal, annenin gözünde bir tür “irade zaferi”dir —
çünkü o anda, evrendeki en yüksek olasılığa,
bilinç doğurma potansiyeline,
tek başına hükmetmiştir.
Bu hüküm anı, bir özgürleşme değil,
ontolojik bir yanılgıdır.
Çünkü burada hükmedilen şey,
zamanın akışı değil,
zamanın küçük bir kırığıdır.
Bu kırıkta insan, kendini Tanrı’nın yerinde hisseder —
ama yalnızca bir anlığına,
çünkü zaman onu yeniden içine alır
ve eylemini sonsuz akışta eritip yok eder.
III. Bilincin İrade Sanrısı: Gerçekleşmemiş Özgürlük
İrade yanılsaması, özgürlüğün en sahici hissedildiği,
ama aslında hiç var olmadığı anlardır.
İnsan, kendi bilincinin yönünü değiştirdiğinde
dünyayı değiştirdiğine inanır.
Oysa bilincin yönü değişmez;
yalnızca bilincin odak noktası kayar.
Bu kayma, özgürlük hissi yaratır,
çünkü bilincin sınırlılığı kısa bir süreliğine unutulur.
Kürtaj, bu unutmanın bedensel karşılığıdır.
Anne, fetüsü ortadan kaldırarak
sanki kendi yönünü yeniden seçmiştir.
Bu seçim, öznel düzeyde bir irade kanıtı gibi görünür;
oysa varlığın yapısal düzeyinde
hiçbir yön değişikliği gerçekleşmez.
Zaman, aynı istikamette akmaya devam eder;
ve anne, bir süre sonra fark eder ki
onun eylemi, zamanı durdurmamış,
sadece kendini ondan geçici olarak koparmıştır.
Bu kopuş, irade değil, ayrılıktır.
İrade, varlıkla birlik hâlinde akabilmektir;
ayrılık ise onun akışına direnmek.
Dolayısıyla kürtaj,
varlığın akışına direnişin irade sanrısı hâline gelir:
özgürlük gibi hissedilen,
ama aslında varlıktan uzaklaşma eylemidir.
IV. Ontolojik Sorumluluk ve İradenin Boşluğu
İrade yanılsaması, insanı sorumluluktan da koparır.
Çünkü eylemin Tanrısal bir güçle yapıldığına inanmak,
onu etik çerçevenin dışına çıkarır.
İnsanın “ben yaptım” dediği her anda,
aslında “ben seçtim” diyemez;
çünkü seçmek, zamanın yönüne göre değil,
zamanın içinde hareket etmeyi gerektirir.
Oysa kürtaj, zamanı içselleştirmek değil,
ona dışarıdan müdahale etmektir.
Bu nedenle kürtajın doğurduğu irade hissi,
özgürlükle değil, kopuşla sonuçlanır.
Anne, eyleminden sonra
kendi zaman çizgisine ait olmadığını hisseder;
çünkü varlığın yönünü değil,
sadece kendi yönelimini değiştirmiştir.
Bu fark, insanın tüm tarih boyunca
Tanrısal iradeyi taklit etmeye çalışırken
neden her defasında yabancılaştığını açıklar.
V. Sonuç: Özgürlük Görünümündeki Teslimiyet
İnsanın irade hissi,
aslında varlığın zorunluluklarına
verdiği estetik bir yanıttır.
Zamanı geri çeviremeyen bilinç,
en azından bir anlığına
ona müdahale ettiğini hayal ederek
kendi sınırlılığını unutur.
Kürtaj, bu unutmanın dramatik biçimidir:
insan, potansiyeli yok ederek
kendi özgürlüğünü ilan eder,
ama bu özgürlük,
zamanın zorunlu akışına duyulan
bir teslimiyetin maskesidir.
Gerçekte insan özgür değildir;
sadece zorunluluk karşısında
özgürleştiğine inanır.
Bu inanç, bilinçte bir tür
“metafizik konfor” yaratır.
Ama her yanılsama gibi bu da
kısa ömürlüdür:
çünkü zaman, sonunda her yanılsamayı yutar.
10.5. Zamanı Aşma Arzusu ve Kökene Müdahale Hissi
İnsan, varlığın içinde bir yer işgal etmekle yetinmez;
varlığın kendisine dokunmak, onu yönlendirmek ister.
Bu arzunun en eski formu, zamanı aşma isteğidir.
Çünkü zaman, insana göre en büyük dışsallıktır —
ona mahkûm olduğumuz sürece, Tanrısal olamayız.
Bu yüzden insan, her çağda ve her eyleminde
zamanın sınırını delme girişiminde bulunur:
ölümsüzlük hayali, yeniden doğuş miti,
tekrar eden döngüler inancı,
ve modern biçimiyle kürtaj —
hepsi, aynı arkaik dürtünün farklı yüzleridir:
zamanın efendisi olma arzusu.
I. Zamanı Aşma İsteğinin Ontolojik Kökeni
Zaman, insan bilincinin sınırıdır;
ama aynı zamanda onun taşıyıcısıdır da.
Bilinç, var olmak için zamana ihtiyaç duyar;
çünkü düşünmek, bir ardışıklık gerektirir.
Bu ardışıklık, hem düşüncenin imkânı hem de hapishanesidir.
İnsan, bu hapishaneden kurtulmak ister;
çünkü bilincin kökenine — yani saf algıya —
ancak zamanın ötesinde ulaşabileceğini sezer.
Ancak zamanın dışına çıkmak,
bilincin kendi koşullarını iptal etmesi anlamına gelir.
Bu nedenle bilincin zamanı aşma isteği,
doğası gereği kendi kendini yok eden bir arzudur.
Yine de bu arzu, insanın varoluşunun motorudur:
zamanı aşamayan insan,
onu en azından durdurmak veya tersine çevirmek ister.
Bu çaba, her defasında başarısız olur;
ama her başarısızlık, bilincin Tanrısal olana
bir adım daha yaklaşma yanılsamasını doğurur.
II. Kürtaj: Zaman Akışına Müdahalenin Somut Biçimi
Kürtaj eylemi, bu arzunun bedensel bir yansımasıdır.
Anne, fetüsü yok ederek,
zamanın içindeki “oluş hattını” keser.
Bu kesinti, öznel düzeyde
zamanın kendi içinde bükülmesi gibi hissedilir.
Çünkü o anda anne, yalnızca bir bedensel süreçte değil,
zamanın yönünde karar verici konumdadır.
Bir “geleceği” iptal eder,
bir “olasılığı” yok eder,
ve böylece zamanın tek yönlü doğasına
beden üzerinden müdahale eder.
Bu eylem, varoluşun kendisine karşı işlenmiş
bir “ontolojik sabotaj” gibidir:
zamanın kendi mantığına karşı bir direnç,
ama aynı zamanda onun tarafından belirlenmiş bir jesttir.
Anne, zamanı gerçekten durdurmaz;
yalnızca zamanın içinde bir
anti-zaman noktası yaratır.
Bu nokta, bilincin kendi akışına karşı
en yüksek gerilim anıdır:
zamanın ilerleyişi içinde
zamanın tersi bir his.
III. Kökene Dokunma Hissi: Tanrısal Alanla Temas
Kürtajın metafiziksel ağırlığı,
yalnızca bir yaşamın sonlandırılmasında değil,
bir oluş imkânına dokunulmasındadır.
Bu dokunuş, Tanrısal alana bir temastır.
Çünkü yalnızca Tanrı, potansiyeli aktüelleştirebilir;
ve insan, bu sürece müdahale ettiği anda,
Tanrısal kudretin alanına adım atmış olur —
en azından öyle hisseder.
Bu temas, gerçek bir birlik değil,
kutsalın simülasyonudur.
İnsan, potansiyeli yok ederken
yaratmanın tersi bir eylemi gerçekleştirdiğini sanır;
ve bu sanı, ona Tanrısal bir iktidar hissi verir.
Ama bu his, bilincin kendi kökenini kavrayamamasından doğar.
Çünkü insan, potansiyelin anlamını anlayamaz;
onu yalnızca eylem aracılığıyla deneyimler.
Kürtaj, bu deneyimin sınır noktasıdır:
yaratmanın değil, yaratamamanın
kudret gibi hissedildiği nokta.
Bu, “Tanrı’yla temas” değil,
Tanrı’nın sessizliğine dokunma hâlidir:
insanın varlık alanına yaptığı müdahale,
Tanrısal düzenin yankısız boşluğunda kaybolur.
IV. Zamanı Aşma Arzusunun Psikometafizik Dinamiği
Zamanı aşmak isteyen bilinç,
kendi sınırlılığını inkâr ederek
sonsuzluk fikrine sığınır.
Bu sığınma, felsefi değil, sezgiseldir;
çünkü her bilinç,
zamanın dışında bir “anlam alanı” bulunduğunu hisseder.
Ancak bu alan, yalnızca potansiyel düzeyde vardır —
hiçbir zaman aktüel bilince geçemez.
İnsanın trajedisi burada yatar:
sonsuzluğu sezmek ama ona ulaşamamak.
Zamanı aşma arzusu,
bu sezginin yoğunlaşmış hâlidir.
Kürtaj, bu sezgiyi bedene indiren eylemdir:
bilinç, zamanın dışına çıkamadığı için,
beden üzerinden zamanı “bozma”yı dener.
Ama beden, yine de zamanın içinde kalır;
dolayısıyla bu girişim,
yalnızca bir metafizik jest olarak kalır:
sonsuzluğu taklit eden bir sonlu hareket.
V. Sonuç: Aşkınlık İsteği ve Ontolojik Çöküş
İnsanın zamanı aşma arzusu,
kendi varoluşsal sınırlarının yankısıdır.
Her eyleminde Tanrısal olana yaklaşmak ister;
ama her yaklaşma girişimi,
onu kendi sınırlılığının bilincine iter.
Kürtaj, bu döngünün en keskin biçimidir:
insan, zamanı aşmak isterken,
zamanın içine daha derin gömülür.
Çünkü zamanı aşmaya çalışan her bilinç,
onu yeniden üretir.
Kökene müdahale ettiğini sanan insan,
aslında kendi kökenini daha da kaybeder.
Bu yüzden kürtaj, yalnızca bir varlığı değil,
zamanın kendi saflığını da yaralar.
Her kesinti, bir hatırlatmadır:
insan Tanrı’nın alanına dokunabilir, ama orada kalamaz.
10.6. Bu İllüzyonun Metafizik Sonucu: Tanrısal Eyleme Yakınlık Hissi
İnsan, varlığın yasalarına müdahale ettiği her anda
yalnızca bir değişiklik yaptığını değil,
bir kudreti temsil ettiğini hisseder.
Bu hissin kökeninde,
zamanın ve oluşun tek yönlü doğasına rağmen
ona hükmedebilme arzusunun doğurduğu
Tanrısal yakınlık duygusu yatar.
Kürtaj bu bağlamda, insanın
yaratma ve yok etme arasındaki o dar aralıkta
kendini Tanrısal bir fail olarak algıladığı
en radikal eylemdir.
Bu eylem, bir “tanrısal özdeşlik” değil,
tanrısal bir yankı yaratır:
insan, Tanrı gibi olamaz ama
Tanrı’nın işlevini bir anlığına taklit eder.
Ve bu taklit, bilinçte metafizik bir sıcaklık üretir —
“yaratmanın tersini yapmakla”
Tanrısal düzene yaklaşmış olma illüzyonu.
I. Tanrısal Eylemin Tersyüzü: Yaratma Yerine İptal Etme
Tanrı, potansiyeli aktüelleştirendir;
insan ise aktüeli potansiyele indirgeyebildiğini sanandır.
Bu ters ilişki, Tanrısal kudretin negatif biçimidir:
yaratma yerine iptal etme yoluyla güç kazanmak.
Kürtaj, tam da bu eylem tipolojisini somutlaştırır.
Anne, potansiyel aklı ortadan kaldırırken
bir yaratım sürecini değil,
yaratımın negatif aynasını işletir.
Bu nedenle kürtaj, hem bir sonlandırma
hem de bir Tanrısal taklit biçimidir:
yaratmanın yönünü tersine çeviren,
ama aynı kudret hissini taşıyan bir anti-eylem.
Bu anti-eylem, insanın
“yok etme yoluyla yaratma” hissine kapılmasına neden olur.
Bu his, gerçek bir güç değil,
Tanrısal kudretin gölgesinde yüzen
bir metafizik sarhoşluktur.
II. Bilincin Kısa Süreli Tanrısal Özdeşliği
Kürtaj anında anne,
zamanın yönünü elinde tuttuğunu hisseder:
bir yaşamı başlatabilir, durdurabilir,
ya da varoluşu kendi iradesine göre biçimlendirebilir.
Bu his, bilincin kendi sınırlarını aşması gibi görünür.
Ancak gerçekte olan şey,
bilincin kendi sınırına çarpmasıdır.
Çünkü Tanrısal eylem, mutlak bir bilinçle işler;
insan bilinci ise yönelimseldir,
yani her zaman bir şeyedir, ama asla kendine bütünüyle değildir.
Bu yüzden insanın Tanrısal özdeşliği,
hiçbir zaman mutlak olamaz;
sadece bir “yakınlık” hissidir.
Bu hissin varoluşsal gücü,
bilincin kendi sınırını algıladığı noktada
bir anlığına sınır ötesine taşmış gibi olmasıdır.
Ama o anda bile,
insan Tanrı olmaz —
yalnızca Tanrı’ya benzediği anın yankısını duyar.
III. Metafizik Yakınlığın Psikolojik Bedeli
Tanrısal eyleme yakınlık hissi,
insana kısa süreli bir kudret sarhoşluğu verir;
fakat bu sarhoşluğun ardından
derin bir varoluşsal boşluk doğar.
Çünkü insan, Tanrısal alana yaklaşsa bile
orada kalamaz;
bilincin yapısı buna izin vermez.
Tanrısal alan, potansiyelin saf hâlidir;
bilinç ise aktüelliğin içindedir.
İkisi aynı ontolojik düzlemde var olamaz.
Bu nedenle kürtaj eyleminden sonra,
kadında sıklıkla görülen suçluluk,
pişmanlık ya da anlamsızlık duygusu,
etik değil, ontolojik bir yankıdır.
Bu yankı, bilincin Tanrısal düzeye dokunup
geri çekilmesinin travmatik sonucudur.
Bir tür “aşkınlık sonrası düşüş” yaşanır:
Tanrısal yakınlık hissi biter,
ve yerine eksik bir bütünlük duygusu geçer.
IV. Yakınlığın İllüzyonu: Tanrısal Temasın Simülasyonu
İnsanın Tanrısal eyleme yaklaşma hissi,
gerçekte Tanrısal bir eyleme değil,
onun fenomenolojik taklidine dayanır.
Bu taklit, bilincin yönelimselliği sayesinde mümkündür:
insan bir şeye yönelir,
ve yöneldiği şeyi kendi bilinçsel çerçevesinde biçimler.
Kürtajda da anne, yöneldiği nesne (fetüs) üzerinde
mutlak tasarrufa sahip olduğunu sanır;
oysa bu yönelim, Tanrısal bir yaratım değil,
bilincin kendi yönelimselliğinin dar bir örneğidir.
Böylece Tanrısal kudretin simülasyonu doğar:
gerçek güç değil,
güce benzeme deneyimi.
Bu deneyim, kısa ömürlüdür
ama bilinçte kalıcı bir iz bırakır:
insan, Tanrı gibi hissettiği o anın yankısını
varoluşunun geri kalanında taşır.
İşte bu yankı,
metafizik açıdan “Tanrısal temas yanılsaması” olarak adlandırılabilir.
V. Sonuç: Tanrısallığın Gölgesinde İnsanın Konumu
İnsan, Tanrısal alanla hiçbir zaman birleşemez;
ama ona yaklaşma arzusu,
onun bilincini sürekli olarak besler.
Kürtaj, bu arzunun en yoğun bedensel ifadesidir:
insan, Tanrısal yaratımın tersi bir eylemi gerçekleştirirken
kendisini Tanrısal düzene yaklaştırdığını sanır.
Fakat bu yaklaşma, aslında bir çöküştür:
çünkü Tanrısal alan, yaratımın sürekliliğidir;
yok etme, bu sürekliliğin kesintisidir.
Dolayısıyla Tanrısal eyleme yakınlık hissi,
bir kudret belirtisi değil,
bilincin kendi aczine dokunmasıdır.
İnsan, Tanrı’ya en çok yaklaştığı anda bile,
onunla arasındaki mutlak farkı hisseder.
Bu fark, hem bilincin trajedisi
hem de onun felsefi varlık nedenidir.
İşte bu farkın doğurduğu gerilim,
bir sonraki bölümün teması olacaktır:
Tanrısal İrade İlüzyonu —
potansiyelin imhası ve yaratma yetisinin tersyüzü.
11. Tanrısal İrade İlüzyonu: Potansiyelin İmhası ve Yaratma Yetisinin Tersyüzü
11.1. İnsan Algısının Sınırları: Yalnızca Aktüelleri Görebilmek
İnsan bilinci, varlığın yalnızca gerçekleşmiş hâllerini algılayabilir.
Bu, bilincin yapısal sınırlılığından değil, doğasının ontolojik biçiminden kaynaklanır:
bilinç, ancak aktüelleşmiş olanı kavrayabilir;
çünkü kendisi de bir aktüelleşmiş potansiyeldir.
Başka bir deyişle, bilinç, potansiyelin kendisini değil, potansiyelin sonucunu deneyimler.
Bu nedenle potansiyel alan — yani henüz var olmamış ama var olma ihtimali taşıyan tüm olasılıklar —
insan algısının doğrudan erişemeyeceği bir Tanrısal alan olarak kalır.
İnsanın yalnızca aktüelleri görebilmesi, evreni bir tamamlanmış nesneler dizisi olarak algılamasına neden olur.
Oysa varlık, hiçbir zaman tamamlanmaz; o, sürekli olarak potansiyelden aktüele geçen bir oluş sürecidir.
İnsan, bu oluşun yalnızca “yüzeyini” görebilir — çünkü algısı, varlığın kendisinden çok zamanın akışına bağlıdır.
Zamanın her anı bir aktüelizasyondur;
dolayısıyla bilincin her algısı, bir aktüel kesittir.
Bu yüzden insan için “görmek”, hiçbir zaman bir bütünlüğü kavramak değil,
sürekli olarak değişen bir sonuçlar dizisini izlemek demektir.
I. Algının Ontolojik Konumu: Sonuçla Sınırlı Bilinç
İnsan bilinci, her zaman bir “sonuç bilinci”dir.
O, varlığın nedenlerini değil, sonuçlarını deneyimler.
Çünkü neden, potansiyel alanında; sonuç ise aktüel alandadır.
Bu ayrım, Tanrısal bilgi ile insani bilgi arasındaki mutlak farkı doğurur.
Tanrı, nedenleri bilir çünkü potansiyellerin hâkimidir;
insan ise yalnızca sonuçları bilir çünkü aktüellerin tanığıdır.
Dolayısıyla insan bilincinin tüm kavrayışı,
oluşun “bitmiş” anlarına yöneliktir.
Bir şeyin nasıl olabileceğini sezebilir,
ama onun “henüz olmamış hâlini” bilemez.
Bu nedenle sezgi, bilincin potansiyeli görme çabasıdır;
ama hiçbir sezgi, potansiyelin kendisine doğrudan erişemez —
yalnızca onun gölgesini hissedebilir.
Bu yapısal sınır, bilincin varoluşsal bir paradoksunu doğurur:
insan, potansiyeli hisseder ama onu göremez;
görmek istediğinde ise onu aktüelleştirir ve artık o “potansiyel” olmaktan çıkar.
Yani insan, potansiyeli kavramaya çalıştığı anda,
onu kendi doğasından — olasılığından — koparır.
II. Görme Yetisinin Ontolojik Körlüğü
“Görmek” insana ait en güçlü epistemik metafordur;
ama bu görme, daima aktüel olanın içindedir.
Bir varlığın potansiyel hâli görülemez,
çünkü potansiyel, görülebilir bir biçim kazanmadığı sürece
algının kategorilerine dâhil olamaz.
Bu yüzden insan, varlığın “öncesini” ya da “henüz olmamışlığını” asla göremez.
Potansiyel, görünmezdir çünkü henüz form kazanmamıştır.
İnsanın görme yetisi, forma bağımlıdır;
form ise ancak aktüelleşme anında ortaya çıkar.
Böylece insan, potansiyelin varlığını sezgisel olarak hissederken,
gözleriyle onu her zaman kaçırır.
Bu, varlığın epistemolojik bir yasasıdır:
“her görünür olan, artık potansiyel değildir.”
Dolayısıyla bilincin tüm görme deneyimi,
zaten oluşun ardından gelir.
İnsan, bir şeyin var olduğunu ancak o şey aktüel hâle geldiğinde bilir.
Bu, insanın “Tanrısal körlüğü”dür —
çünkü Tanrı, oluşmadan önce de bilir;
insan ise yalnızca “oluştuğu” anda fark eder.
III. Potansiyel Alanın Tanrısal Niteliği
Potansiyel alan, yalnızca Tanrısal bilgi tarafından kavranabilir;
çünkü o, zamansal olmayan bir alandır.
Zaman, yalnızca aktüeller arasında işler.
Potansiyel, henüz zamana girmemiştir —
yani henüz oluş değil, olanak düzeyindedir.
Bu yüzden potansiyeller,
zamanın dışında, saf olasılık hâlinde bulunurlar.
Tanrı, potansiyeli bilir çünkü O, zamanın dışındadır;
insan, aktüeli bilir çünkü o, zamanın içindedir.
Bu ayrım, Tanrısal ve insani varoluş arasındaki
mutlak epistemik sınırı oluşturur.
İnsan, potansiyeli anlamaya çalıştıkça
zamanın dışına çıkmaya çalışır;
ama her çıkış çabası, onu yeniden zamanın içine iter.
Bu döngü, insanın metafizik çaresizliğidir.
Kürtaj eylemi, bu çaresizliğin dramatik bir dışavurumudur:
insan, potansiyeli kavrayamadığı için
onu ortadan kaldırarak “kontrol ettiğini” sanır.
Bu, potansiyelin bilgisizliğiyle doğan
Tanrısal eylem yanılsamasıdır.
Yani bilmediği şeye hükmettiğini sanan bilincin trajedisi.
IV. Bilincin Potansiyel Karşısında Yaşadığı Ontolojik Kriz
İnsan bilinci, potansiyelin bilgisine erişemediği için
her zaman “gecikmiş” bir bilinçtir.
O, varlığın ardında kalır;
hep sonuçlarla, bitmiş olanla ilgilenir.
Bu gecikme, bilincin kendi kökenine asla yetişememesine yol açar.
Kökene yönelme arzusu,
aslında bu gecikmeyi telafi etme çabasıdır.
Bu nedenle insan, potansiyeli görmek ister,
ama bunu yaparken onu bozar.
Kürtaj bu bozulmanın ontolojik biçimidir:
potansiyel olanı (bilinç olasılığını) görmeye çalışırken
onu “yokluk” hâline sabitlemek.
Yani bilincin görme eylemi,
potansiyeli algıladığı anda onu ortadan kaldırır.
Bu, insanın Tanrısal bilgiye yaklaşma girişimindeki
en büyük paradokstur:
“bilmek”, burada “yok etmek” anlamına gelir.
V. Sonuç: Görmenin Sınırında Tanrısallık
İnsanın yalnızca aktüelleri görebilmesi,
onun bilincinin hem en güçlü hem en zayıf yönüdür.
Çünkü bu sınırlılık, aynı zamanda
bilincin kendi varlık nedenidir.
Potansiyeli göremeyen bilinç,
onu yaratma arzusu duyar —
ve yaratamadığı her potansiyeli yok ederek
Tanrısal alanı taklit eder.
Bu taklit, bilginin sınırında doğan bir illüzyondur:
insan, potansiyeli anlayamadığı için,
onu eylemle yerine koyar.
Bu nedenle “Tanrısal irade illüzyonu”nun
ilk koşulu, bu epistemik karanlıktır:
göremediği şeyi yönetmeye çalışan bilincin trajik özgüveni.
11.2. Potansiyellerin Bilgi Hâline Gelmemiş Doğası
Potansiyel, tanımı gereği “henüz olmamış ama olabilecek olan”dır.
Bu hâliyle potansiyel, ne varlık ne de yokluk kategorisine tam olarak girer;
her ikisi arasında salınan bir ontolojik ara-varlıktır.
Bu aradalık, onun bilgiye dönüşmesini engeller —
çünkü bilgi, bir belirlenim ister;
potansiyel ise tanımsızlığıyla var olur.
Bilginin doğası belirlenimdir:
Bir şeyi bilmek, onu tanımlamak, sınır çizmek ve biçim kazandırmaktır.
Ancak potansiyel, tam da bu belirlenimden yoksundur.
O, henüz sınır kazanmamış,
dolayısıyla bilginin kategorik düzenine dâhil olmamış bir varlıktır.
Bu nedenle potansiyel, bilgi hâline gelmediği sürece varlığını korur;
ama bilgi hâline geldiği anda aktüelleşir,
yani artık potansiyel olmaktan çıkar.
Bu ontolojik paradoks şunu gösterir:
Bilmek, potansiyeli yok etmektir.
Çünkü bilgi, potansiyelin açık uçluluğunu kapatır.
Bir şeyi “bilmek”, onu tamamlamak anlamına gelir —
oysa potansiyel, tamamlanmamış olma hâlidir.
I. Bilginin Belirlenim İlkesi ve Potansiyelin Direnci
Her bilgi biçimi, varlığı sınırlayarak anlamlandırır.
Bir varlık “bilgi konusu” hâline geldiği anda,
artık kendinde değil, bizim tarafımızdan belirlenmiştir.
Bu belirlenim süreci, potansiyelin doğasına aykırıdır;
çünkü potansiyel, tam da belirlenmemişliğiyle vardır.
Potansiyel, kendi içinde bir belirsizlik kudreti taşır.
Bu kudret, henüz gerçekleşmemiş olasılıkların taşıyıcısıdır.
Ancak bilgi, bu kudreti biçime sokmak zorundadır;
aksi hâlde bilginin kendisi var olamaz.
Bu nedenle bilgi, potansiyelin düşmanıdır —
çünkü bilgi, tanımsızlığı tanımlamak ister.
Bilginin yaptığı şey, potansiyelin özgürlüğünü
form içinde hapsetmektir.
Bu hapsetme, ontolojik olarak bir öldürme eylemidir;
çünkü artık potansiyel, kendi olasılıklar çokluğundan mahrum kalır.
Bu yüzden “bilmek” ile “öldürmek” arasında
burada ince ama mutlak bir özdeşlik vardır.
II. Potansiyelin Zaman Dışı Konumu ve Bilginin Zaman Bağımlılığı
Bilgi, zamansal bir eylemdir.
Bir şeyin bilinebilmesi için onun bir “şimdi”de bulunması gerekir.
Oysa potansiyel, henüz zamana girmemiştir;
o, zamanın öncesinde — saf olasılık düzlemindedir.
Dolayısıyla bilgi, potansiyeli kavrayamaz;
çünkü bilgi yalnızca “zamanlaşmış varlıkları” tanır.
Bu durum, bilincin potansiyel karşısındaki metafizik çaresizliğini derinleştirir:
İnsan yalnızca zamansal olanı bilebilir;
Tanrı ise zamansız olanı bilir.
Bu nedenle potansiyel bilgisi, yalnızca Tanrısal bir bilginin alanına girer.
İnsanın potansiyeli anlamaya çalışması,
Tanrısal bir bilgiye yönelme çabasıdır —
ama her çaba, bilincin kendi doğasına çarpıp dağılmasıyla sonuçlanır.
Çünkü insan bilinci, zamansızlığı algılayamaz;
onu algıladığını sandığı anda,
onu zamana çeker — yani potansiyeli aktüelleştirir.
III. Potansiyelin Tanımsızlığı ve Bilgiye Direnci
Potansiyelin en temel niteliği tanımsızlıktır.
Bu tanımsızlık, bir eksiklik değil, bir varoluş tarzıdır.
Potansiyel, kendini tanımlamayı reddettiği ölçüde var olur.
O, neyin olabileceğini barındırır ama ne olacağını asla belirlemez.
İşte bu belirsizlik, potansiyelin kutsallığıdır.
Bilgi ise tam tersine, kesinlik ister.
Kesinlik olmadan bilgi kurulamaz;
belirsizlik, bilginin çöküşüdür.
Bu yüzden potansiyel, bilgiye karşı ontolojik bir direniş gösterir.
Bilginin tüm doğası, potansiyeli çözmeye yöneliktir;
ama bu çözme, aslında bir yok etmedir.
Potansiyeli “bilmek”, onu sonsuza dek kaybetmektir.
Bu nedenle Tanrı dışında hiçbir bilinç,
potansiyeli bilgi hâline getiremez —
çünkü yalnızca Tanrı, bilgiyle varlık arasında ayrım yapmaz.
İnsan içinse bilgi, her zaman bir ölçü, bir sınırlamadır.
Ve ölçü koymak, potansiyelin özgürlüğünü elinden alır.
IV. Bilgi Olmayan Bilgelik: Potansiyelin Sezgisel Alanı
İnsanın potansiyelle kurduğu tek ilişki biçimi “bilgi” değil, “sezgi”dir.
Sezgi, potansiyeli bilmeden hissetme hâlidir;
bilmeden bilme, yani metakognitif bir tanımsızlık farkındalığı.
Bu, potansiyelin kendisiyle değil, yankısıyla temas etmektir.
Fakat insan bu sezgiyi çoğu zaman bilgiye dönüştürmeye kalkar;
böylece potansiyel alan yine tahrip olur.
Yani potansiyel, sezgi aracılığıyla hissedilebilir,
ama asla bilgiye dönüştürülmemelidir.
Dönüştürülürse, artık potansiyel değil, aktüel olur —
ve potansiyelin kendine özgü “varlık biçimi” yok olur.
Dolayısıyla potansiyeli korumak,
onu tanımlamamakla mümkündür.
Bilgi, potansiyeli biçimlendirir;
ama bilgelik, potansiyeli korur.
Bu nedenle Tanrı’nın bilgeliği,
insanın bilgisine benzemez:
Tanrısal bilgelik, bilmeden bilmedir;
insani bilgi ise bilerek yok etmedir.
V. Sonuç: Bilginin Doğası Potansiyeli Yok Eder
Potansiyelin bilgi hâline gelmemiş doğası,
bilginin varoluşsal sınırını belirler.
Bilgi, bir biçim verme eylemidir;
potansiyel ise biçimsizliğin kendisidir.
Bu iki yapı birbirine dokunduğu anda
biri diğerini yok eder:
ya bilgi çöker, ya potansiyel.
Kürtaj eylemi, bu ontolojik çatışmanın bedensel izdüşümüdür:
bilinç (aktüel akıl), potansiyeli (fetüs) tanımlamaya,
ona biçim vermeye ve sonuçta yok etmeye kalkar.
Bu nedenle kürtaj, bilginin potansiyeli biçimlendirmesi kadar,
onu yok etmesinin de metafizik örneğidir.
İnsanın Tanrısal bilgiye erişememesinin nedeni budur:
çünkü insan bilgisi, eriştiği her şeyi dönüştürür;
Tanrısal bilgi ise, eriştiği hiçbir şeyi bozmaz.
Tanrı potansiyeli bilir ama değiştirmez;
insan ise potansiyeli ancak değiştirerek bilebilir.
Bu fark, Tanrısal kudret ile insani sınırlılık arasındaki mutlak epistemolojik uçurumdur.
11.3. Potansiyellerin Bilgisine Erişimin Yalnız Tanrı’ya Ait Oluşu
Tanrı’nın potansiyelleri bilme kudreti,
O’nun zaman ve biçim ötesi varoluşuna dayanır.
Tanrı için “henüz olmamış” diye bir şey yoktur;
çünkü Tanrı, oluşun hem öncesi hem sonrasıdır.
Bu yüzden potansiyeller O’nun bilgisinde daima eşzamanlı bulunur —
zamanın akışına değil, varlığın bütünlüğüne dâhildirler.
İnsan içinse potansiyel, daima bir “önce” ya da “sonra”dır.
Bu fark, potansiyel ile aktüel arasındaki sınırın Tanrı’da ortadan kalkmasına,
insanda ise mutlak biçimde var olmasına yol açar.
Dolayısıyla Tanrı, potansiyeli bilirken onu dönüştürmez;
çünkü O’nun bilgisi, yaratıcı olmayan bir bilmedir.
İnsan bilgisi ise dönüştürücüdür;
her bilgi, nesnesini biçimlendiren bir temas içerir.
İşte bu fark, potansiyellerin bilgisine erişimi yalnız Tanrı’ya özgü kılar.
I. Tanrısal Bilginin Zaman Dışılığı
Tanrı bilgisi, zaman dışı bir bilgidir;
zamana ihtiyaç duymaz, çünkü zamana kaynaklık eder.
Zaman Tanrı’nın bir işlevi değil, Tanrı bilgisinin bir sonucudur.
Bu nedenle Tanrı için “henüz olmamışlık” kavramı anlam taşımaz:
her şey, O’nun bilgisinde olmuş-bitmiş hâliyle mevcuttur.
Potansiyel, Tanrı’da “bekleyen” değil, “mevcut” bir şeydir.
İnsanın gözüyle baktığımızda potansiyel olan,
Tanrı açısından zaten aktüeldir.
Çünkü Tanrı’nın bilgisi, olasılıkları değil,
olasılıkların varoluşunu birlikte taşır.
Bu, Tanrısal bilginin eşzamanlılık ilkesiyle ilgilidir:
O, bütün zamanları aynı anda bilir —
dolayısıyla “gelecek”, O’nun bilgisinde şimdidir.
Bu bakımdan Tanrı, potansiyellerin bilgisine sahip tek varlıktır
çünkü potansiyeli bilgiye dönüştürmeden bilebilir.
O, bilmekle yaratır;
insan ise bilmekle yok eder.
Bu iki karşıt işlev, bilginin Tanrısal ve insani biçimlerini
metafizik düzlemde birbirinden ayırır.
II. Tanrısal Bilgi ile İnsan Bilgisi Arasındaki Ontolojik Uçurum
Tanrısal bilgi, yaratıcı bir bilgidir.
Bu bilgi, potansiyeli aktüelleştirmeden bilebilir;
çünkü O’nun bilgisi, varlığın kendisiyle özdeştir.
İnsan bilgisinde ise bilmek ve var olmak farklıdır.
İnsan, varlığın dışında durarak onu tanımlar;
Tanrı, varlığın içinde durarak onu bilfiil var eder.
Bu nedenle Tanrı için potansiyel, bilgiye direnen bir alan değildir.
Potansiyel, zaten O’nun bilgisinin doğal bir uzantısıdır.
İnsan içinse potansiyel, dışsal ve ulaşılamaz bir bölgedir;
ancak eylemle, yani biçim vererek temas edebilir.
Bu yüzden insanın her bilgi girişimi,
Tanrısal bilgiye kıyasla ontolojik olarak şiddet içerir.
Çünkü insan, anlamak için dokunur;
Tanrı ise bilmek için dokunmaz.
Buradaki dokunuş farkı, insanın sınırlı doğasının göstergesidir:
bilmek için nesneye temas etmek zorundadır,
ve her temas, nesneyi değiştirir.
Tanrı’nın bilgisi ise temassızdır;
O, nesneyi değiştirmeden bilir —
çünkü O’nun bilgisi, nesnenin varlık nedeniyle birdir.
III. Potansiyelin Tanrısal Sahipliği: Ontolojik Bir Monopol
Potansiyel, varlığın en yüksek enerjik hâlidir.
Henüz form kazanmamış ama sonsuz form imkânını taşıyan
bu enerji, Tanrı’ya aittir çünkü yalnız O,
formun kendisini belirlemeden var edebilir.
İnsan, bu enerjiye erişmek ister;
ama eriştiği anda onu biçimlendirir.
Bu nedenle insanda potansiyel “mülkiyet” değil,
yalnızca taklit yoluyla deneyimlenebilir.
Yaratıcılık dürtüsü, işte bu taklidin sonucudur:
insan, Tanrı’nın potansiyelleri üzerindeki hakimiyetini
kendi bilinç düzleminde yeniden üretmeye çalışır.
Ama bu yeniden üretim hiçbir zaman tam değildir,
çünkü insanın her yaratışı,
bir potansiyeli aktüelleştirerek başka potansiyelleri öldürür.
Tanrı ise potansiyeli yaratırken hiçbir potansiyeli öldürmez;
çünkü O’nun yaratımı, sonsuz açılım hâlindedir.
İnsanın yaratımıysa, sonsuzluğu sonlu bir biçimle sınırlar.
Bu fark, insanın Tanrısal alanla arasındaki
mutlak epistemolojik ve ontolojik bariyeri oluşturur.
IV. Bilginin Aşağı ve Yukarı Katmanları
Tanrı bilgisi “yukarı bilgi”dir —
oluşun nedenlerine ve başlangıcına ait bilgidir.
İnsan bilgisi ise “aşağı bilgi”dir —
oluşun sonuçlarına ve biçimlerine aittir.
Bu iki bilgi türü, aynı gerçekliği farklı düzlemlerde kavrar.
Tanrı’nın bilgisi nedenseldir,
insanın bilgisi ise fenomenaldir.
Bu fark nedeniyle insan, hiçbir zaman
Tanrı’nın potansiyellerine doğrudan ulaşamaz;
sadece onların fenomenal yansımalarını görebilir.
Yani insanın Tanrısal bilgiye erişimi,
gölgeye bakmak gibidir —
ışığı değil, yansımasını görür.
Bu yüzden potansiyelin bilgisi,
yalnızca Tanrı’ya ait kalır:
çünkü yalnız O, ışığı ve gölgeyi aynı anda bilir.
V. Sonuç: Potansiyel Bilgisinin Tanrısal Tekilliği
Potansiyellerin bilgisine erişimin yalnız Tanrı’ya ait olması,
bilginin hiyerarşik bir evrende işlediğini gösterir.
Bilgi, Tanrısal düzeyde yaratıcı;
insani düzeyde yıkıcıdır.
Tanrı potansiyeli bilir ve var eder;
insan potansiyeli tanımlamaya çalışır ve bozar.
Bu fark, insanın Tanrı’ya yaklaşma arzusunu körükler;
çünkü bilincin doğasında,
kendi bilgisini sonsuzlaştırma isteği vardır.
İnsanın Tanrı’ya yaklaşma çabası,
aslında bu yasak alana — potansiyelin bilgisine —
dokunma arzusudur.
Ama her dokunuş, bilginin tersyüz olmasıyla sonuçlanır:
Tanrısal yaratımın yerini,
insani imha alır.
Böylece Tanrı potansiyeli “verir”,
insan potansiyeli “alır” değil, “bozar.”
Bu bozulma, bir eylem olarak kürtajda doruğa ulaşır:
potansiyelin kendisine temas etme girişimi,
onu yok etmekle sonuçlanır.
Ve tam bu noktada Tanrısal irade illüzyonu doğar:
insan, potansiyeli yok ederek Tanrı’ya benzemeye çalışır, ama yaptığı şey, sadece Tanrı’nın tersine dönmüş bir taklididir.
11.4. Tanrı’nın Potansiyeli “Verme” Kudreti
Tanrı’nın potansiyeli verme kudreti, bilginin varlıkla özdeş olduğu tek düzlemdir.
Tanrı, bilmekle var eder; çünkü O’nun bilgisinde özne–nesne, neden–sonuç, potansiyel–aktüel ayrımı yoktur.
Bu nedenle Tanrı, potansiyeli yalnızca bilir değil, verir: varlık olasılıklarını yaratır, onları mümkün kılar.
İnsanın potansiyeli algılayamaması, Tanrı’nın bu kudretine dair en açık göstergedir;
çünkü potansiyel, insanda dışsal bir olasılık iken, Tanrı’da içkin bir hakikattir.
I. Tanrısal Bilginin Ontolojik Birliğine Dair
Tanrı’da bilmek, olmak ve yaratmak aynı anlama gelir.
O’nun bilgisinde düşünce bir tasarım değil, doğrudan bir varlıktır.
Bu yüzden Tanrı için potansiyel, bilgiye dönüşmeyi bekleyen bir şey değildir;
bilgi ile varlık aynı özden pay alır.
Tanrı’nın bilgisi, varlığı öncelemez — çünkü varlık, O’nun bilgisinin tezahürüdür.
Buradan şu ontolojik ilke doğar:
Tanrı’nın bilmesi, varlığın zorunlu nedenidir.
Tanrı, potansiyeli verir çünkü O’nun bilmek eylemi,
henüz gerçekleşmemiş olanı da içine alan bir varlık iradesidir.
Bu irade, zamansız bir “oluşun kökenidir.”
Tanrı’nın potansiyeli verme kudreti,
yani “henüz olmamışa varlık tanıma yetisi”,
O’nu tüm aktüel bilinçlerden ayırır.
Çünkü insan ancak olmuş olana anlam verebilir;
Tanrı ise olmamış olanı bile anlamın içine çağırır.
Bu çağırma, bir “söz” (logos) eylemidir:
Tanrı söyler ve varlık olur.
Dolayısıyla Tanrı’nın “sözü”, potansiyelin fiile dönüşmesidir.
II. Potansiyelin Verilmesi: Zamanın Dışında Oluş
Tanrı’nın potansiyeli verme kudreti,
zamansal bir yaratma değildir.
Zaman, yaratmanın sonucudur, nedeni değil.
Bu nedenle potansiyel, Tanrı açısından zamansız bir şekilde “verilmiş”tir;
yani bütün potansiyeller Tanrı’da eşzamanlıdır.
İnsan, yaratmayı bir süreç olarak düşünür:
önce yokluk, sonra varlık.
Oysa Tanrı’da yaratma, her an mevcut olan bir zorunluluk hâlindedir.
Bu yüzden Tanrı potansiyeli verirken “yaratır”,
ama bu yaratma, bir başlangıç değil, sürekliliktir.
Varlık, Tanrısal bilgiyle kesintisiz biçimde yaratılır —
her an, her varlık, Tanrı’nın bilgisinden yeniden doğar.
Potansiyelin verilmesi, bir olay değil, bir durumdur.
Zamansal açıdan bir başlangıcı yoktur;
çünkü başlangıç fikri, zaten Tanrı’nın potansiyeli vermesiyle doğar.
Yani zamanın başlaması, potansiyelin verilmiş olmasının sonucudur.
Bu nedenle Tanrı’nın potansiyeli verme kudreti,
evrenin her anında yeniden işler:
oluş, yaratımın sürekliliğidir.
Bu kudret olmasaydı, varlık kendi potansiyelini koruyamaz,
oluş da “var olmama”ya çökerdi.
III. Yaratımın Sessiz Yasası: Potansiyelin Özgür Kılınması
Tanrı potansiyeli verir ama onu zorlamaz.
Bu, O’nun bilgisinin doğrudanlıkla değil, özgürlükle tanımlanması demektir.
Tanrısal bilgi, potansiyelin kendi kendine açılımına izin verir.
Bu yüzden Tanrı, yaratırken emretmez;
yaratılan, potansiyelinin gereği olarak fiile gelir.
O, varlığı özgürlüğe bırakır —
çünkü potansiyel, zorlamayla değil,
özgür açılımla aktüelleşir.
Bu noktada potansiyelin “verilmesi”,
aslında varlığa bir özgürlük bağışıdır.
Her potansiyel, kendi açılımını seçme hakkına sahiptir.
Bu seçme, Tanrısal kudretin bir parçasıdır;
çünkü potansiyeli vermek, aynı zamanda
ona “kendini gerçekleştirme” hakkını vermektir.
İşte bu nedenle potansiyel, hem Tanrı’nın hem de varlığın ortak alanıdır:
Tanrı verir, varlık açar.
Tanrı yaratır, varlık sürdürür.
Tanrı başlatır, ama sonlandırmaz.
Bu ilişki, Tanrısal bilginin ontolojik cömertliğidir:
bilgi, baskı değil, olanak verir.
IV. Potansiyelin Verilişi ile Tanrısal Adalet Arasındaki Bağ
Tanrısal potansiyel verme kudreti,
adaletin de metafizik temelini oluşturur.
Çünkü her varlık, potansiyel taşıdığı ölçüde eşittir.
Tanrı, varlıklar arasında değil, potansiyeller arasında fark gözetmez.
Her varlık, yeterli bilgiye sahip olduğu ölçüde,
bilinç olma potansiyeline sahiptir.
Bu yüzden potansiyelin verilmesi,
kozmik bir adalet biçimidir:
her varlık, kendi açılımını mümkün kılacak potansiyele sahiptir.
Kürtaj bağlamında bu düşünceye dönüştüğümüzde,
fetüsün potansiyeli yok etmek,
Tanrısal adaletin alanına müdahale etmek anlamına gelir.
Çünkü Tanrı’nın eşit biçimde dağıttığı potansiyellerden birine
bilinçli olarak son verilmiştir.
Bu eylem, yalnız biyolojik değil, metafizik bir ihlaldir.
Tanrı’nın potansiyeli verme kudreti,
insanın potansiyeli koruma sorumluluğunu da beraberinde getirir.
İnsan, potansiyeli yaratamaz;
ama onu yok etme gücüne sahiptir.
İşte bu yüzden etik, Tanrısal kudretin insan üzerindeki yankısıdır:
insan, yaratamadığı şeyi korumakla yükümlüdür.
V. Sonuç: “Vermek” Yaratmanın En Saf Biçimidir
Tanrı’nın potansiyeli verme kudreti,
varlıkla bilginin aynı kaynaktan doğduğunu kanıtlar.
Bu kudret, yaratmanın emirle değil, imkânla gerçekleştiğini gösterir.
Tanrı, varlığa var olma hakkı tanıyarak yaratır;
potansiyel bu hakkın ilk formudur.
Bu nedenle Tanrı yaratıcıdır çünkü özgürleştiricidir;
O’nun yaratışı, potansiyelin kendini açmasına alan tanır.
İnsan ise aynı alanı daraltır,
çünkü bilgiyle varlığı sınırlandırır.
İşte bu yüzden insanın potansiyeli yok etme eylemi,
Tanrı’nın potansiyeli verme kudretinin negatif yansımasıdır.
Tanrı verirken sonsuzluğu genişletir,
insan yok ederken sonsuzluğu daraltır.
Tanrı potansiyeli sınırsızlaştırır,
insan potansiyeli sonlandırır.
Bu fark, Tanrısal bilgi ile insani bilginin
ontolojik uçurumunu derinleştirir.
Tanrı’nın potansiyeli verme kudreti,
evrenin bütün bilinç olasılıklarını taşıyan
sonsuz bir rahim gibidir;
insanın potansiyeli yok etme eylemi ise
bu rahmi kendi içinde kapatan bir hareket —
yani yaratılışın yankısını susturma girişimidir.
11.5. İnsan’ın Potansiyeli “Yok Etme” Gücü
Tanrı, varlığa potansiyel verir;
insan, o potansiyeli imha edebilir.
Bu fark, yaratma ile yok etme arasındaki en temel diyalektiktir:
Tanrı’nın eylemi açılış, insanın eylemi kapanıştır.
Fakat her iki eylem de aynı düzlemde işler —
çünkü her ikisi de potansiyel üzerine etki eder.
İşte bu ortak zemin, insanın kendini Tanrı ile karıştırmasının kaynağıdır:
insan, potansiyeli yok ettiğinde kendini yaratmış gibi hisseder.
I. Yok Etme Eyleminin Ontolojik Statüsü
Yok etmek, varlığı yalnızca ortadan kaldırmak değildir;
yok etmek, bir potansiyeli dönüşsüz biçimde kesmektir.
Bu anlamda yok etme, bir tür “anti-yaratma”dır.
Tanrı, potansiyeli varlığa dönüştürür;
insan, varlığı potansiyelden koparır.
Ontolojik açıdan bu, varlık–olmama diyalektiğinde
en yıkıcı asimetriyi yaratır.
Çünkü Tanrı’nın eylemi sonsuzluğu genişletir,
insanın eylemi sonsuzluğu daraltır.
Tanrı her yaratışta çokluk üretir;
insan her yok edişte olasılıkları azaltır.
Bu yüzden insanın yok etme kudreti,
Tanrısal eylemin “negatif izdüşümüdür.”
Yok etme, bir tür ontolojik kapanma hareketidir.
Yaratmanın açtığı alanı daraltır,
potansiyelin genişliğini sınırlayarak evrenin
olasılık spektrumunu daraltır.
Bu nedenle insanın yok edici kudreti,
yalnız bir varlığı değil, varlığın geleceğini de yok eder.
II. Potansiyeli Yok Etmek, Zamanı Yaralamaktır
Yok etme eyleminin en derin metafizik sonucu,
zamanın sürekliliğine zarar vermesidir.
Çünkü her potansiyel, zamanın geleceğe açılan kapısıdır.
Bir potansiyeli imha etmek,
geleceğin olasılık alanını daraltmaktır.
İnsan, potansiyeli yok ederek
zamanın doğrusal akışını sekteye uğratır.
Bu, yalnızca varlığı değil, zamanın kendisini eksiltir.
Bu yüzden kürtaj eylemi,
salt biyolojik bir imha değil,
zamanın ontolojik yaralanmasıdır.
Her fetüs, yalnızca bir beden değil,
geleceğin bilinç olasılığını taşır.
Onun yok edilmesi, zamanın bir ihtimalini
ebediyen kapatmaktır.
Dolayısıyla insanın yok etme kudreti,
Tanrısal yaratmanın tersine,
zamanı genişletmez — onu daraltır.
III. Yok Etme Eyleminin Bilinçsel Kökeni
İnsanın potansiyeli yok etme gücü,
bilincin kendi ağırlığından doğar.
Aktüel akıl, kendi varlığını taşırken
potansiyelin belirsizliğinden rahatsız olur.
Çünkü potansiyel, belirsizliktir;
bilinç ise belirsizliğe dayanamaz.
Bu nedenle insan, potansiyeli yok ederek
kendini huzura erdirme yanılgısına düşer.
Yani imha eylemi, bir tür epistemik savunmadır:
bilinmeyenin tedirginliğine karşı
bilineni koruma dürtüsüdür.
Ama bu dürtü, varlığın bütünlüğünü parçalar.
Yok etme eylemiyle insan,
kendisini Tanrı’dan bağımsızlaştırdığını sanır;
oysa yaptığı şey, Tanrı’nın işlevini tersine çevirmektir.
Yaratma yerine imhayı koyduğunda,
bilinç özgürleşmez — sadece boşluk üretir.
Bu boşluk, metafizik bir sessizliktir:
potansiyelin yankısız kaldığı alan.
IV. Yok Etme Gücünün Tanrısal Taklit Boyutu
İnsan, yaratıcı olamadığında
yaratmayı yok ederek taklit eder.
Bu, Tanrısal kudretin gölgesinde
kendi varlığını “mutlaklaştırma” çabasıdır.
Kürtaj eylemi bu noktada simgesel bir doruktur:
Anne, Tanrı’nın “verdiği” potansiyeli
kendi eliyle “geri alır.”
Ama bu geri alış, ontolojik olarak imkânsızdır;
çünkü potansiyel geri alınamaz, yalnızca silinir.
Bu silme eylemi, insanda
Tanrısal bir kudret hissi yaratır.
Çünkü Tanrı yaratırken “ol der”;
insan yok ederken “olmasın” der.
Her iki söz de yaratıcıdır,
ama yönleri zıttır.
Tanrı’nın sözü varlığı başlatır,
insanın sözü varlığı bitirir.
Bu nedenle imha eylemi,
Tanrısal kelamın negatif formudur.
İnsan yok ederken,
Tanrısal yaratmanın yankısını taklit eder;
ancak o yankı artık boş bir formdur —
varlıksız bir güç.
V. Etik ve Ontolojik Sorumluluk: Yok Etmenin Ağırlığı
Potansiyeli yok etmek, yalnızca Tanrısal düzende değil,
bilinçsel düzende de bir geri dönülmezlik yaratır.
Çünkü yok edilen potansiyel,
sadece evrenin olasılığını değil,
insanın kendi potansiyelini de eksiltir.
Her imha eylemi, imha edenin içinde
bir “eksilme yankısı” bırakır.
Bu yankı, suçluluk olarak değil,
ontolojik bir eksilme olarak yaşanır.
İnsan, yok ettiği her potansiyelle birlikte
kendi bilincindeki potansiyel alanı da daraltır.
Bu nedenle yok eden, sonunda yaratamaz hâle gelir.
Etik düzeyde bu, Tanrısal bilginin
insan üzerindeki yansımasıdır:
Yaratma kudretine sahip olmayan,
yok etme kudretini yanlış anlamamalıdır.
Çünkü yok etmek, Tanrı’nın değil,
Tanrı’dan kopuşun biçimidir.
VI. Sonuç: İnsanın Kudreti Negatif Tanrısallıktır
İnsanın potansiyeli yok etme gücü,
yaratma kudretinin ters çevrilmiş bir yansımasıdır.
Tanrı’nın “verme” eylemi süreklilik yaratır;
insanın “yok etme” eylemi, sürekliliği keser.
Bu yüzden insanın gücü, yaratıcı değil, anti-yaratıcıdır.
Ancak bu güç, yine de Tanrısal alanla temasın izlerini taşır.
İnsanın “Tanrı’yı oynaması”,
yaratmakla değil, yok etmekle mümkündür.
Çünkü yaratma alanı kapalıdır;
yok etme alanı ise insana bırakılmıştır.
Bu nedenle insan, potansiyeli yok ederken
Tanrısal alanı taklit eder,
ama taklit ettiği şey,
yaratımın değil — yokluğun Tanrısıdır.
11.6. Bu Gücün İnsanda Yarattığı Tanrısal İrade Yanılsaması
İnsan, yaratma kudretine sahip olmadığı hâlde,
yok etme kudreti sayesinde Tanrısal iradeyi taklit edebilir.
Bu taklit, ontolojik bir boşluktan doğar:
insan yaratamaz çünkü potansiyel veremez,
ama yok edebilir çünkü verilmiş potansiyeli kesebilir.
Bu kesme eylemi, Tanrısal eyleme benzer bir hâl aldığı için
insanda sahte bir yaratıcı-özdeşlik duygusu doğar.
Kısacası insan, Tanrı’nın “ol” dediği yerde
“olmasın” deme hakkını kullanarak kendini Tanrı’nın karşısına koyar;
ama bu karşı koyuş, bir başkaldırı değil, bir yansıma taklididir.
Çünkü Tanrı’nın kudreti varlık verir,
insanın kudreti varlığı yok eder —
fakat her iki kudret de aynı zeminde, yani potansiyel üzerinde işler.
I. Yok Etme Eyleminin Psikometafizik Dinamiği
İnsanın Tanrısal irade yanılsaması,
yalnızca ontolojik değil, psikolojik bir yapıya da sahiptir.
Yok etme eylemi, öznenin bilinç içindeki
iktidar boşluğunu doldurur.
Yaratamayan bilinç, potansiyeli yok ederek
kendi kudretini yeniden hissetmeye çalışır.
Bu, metafizik bir telafi mekanizmasıdır.
Kürtaj eylemi bu açıdan, insanın kendi varoluşsal çaresizliğiyle
Tanrısal kudreti karıştırdığı bir alan oluşturur.
Anne, yaşam verme kudretine sahip değildir;
çünkü yaşam vermek Tanrısal bir eylemdir.
Ama yaşamın potansiyelini yok etme kudretine sahiptir —
ve bu kudret, onda sahte bir yaratıcılık hissi uyandırır.
Bu his, bir güç deneyimidir;
ama aynı zamanda bir kendini Tanrı sanma refleksidir.
Çünkü “yok etme” eylemi, yalnızca bir sonlandırma değil,
bir başlatma yanılsaması da üretir:
boşluğa dönüşen potansiyel alan,
bilinçte “ben yaptım” duygusuyla dolar.
II. Tanrısal Eylemin Negatif Yansıması Olarak İrade
Tanrısal irade “var etme” yöneliminde işler;
insan iradesi ise çoğu zaman “yok etme” yöneliminde çalışır.
Ancak her iki durumda da “etkileme” fikri ortaktır.
Yani insanın kendini Tanrı’ya benzeten yanı,
eylem aracılığıyla varlığı değiştirebilme kapasitesidir.
Tanrı, varlığı “başlatır”;
insan, varlığı “keser.”
Fakat kesme eylemi, insan zihninde
başlatmaya denk bir güç gibi algılanır.
Çünkü insan, Tanrı gibi “sonuç doğurabilen” bir irade sergilemiştir.
Bu sonuç üretme kapasitesi,
bilinçte sahte bir “yaratma tatmini” doğurur.
Bu tatmin, aslında negatif bir yaratma dürtüsüdür.
İnsan, Tanrı’nın “ol” dediği şeye “öl” diyerek,
varlığın anlam alanında Tanrısal sözün tersini üretir.
Bu tersinme, ona Tanrı’nın yankısıymış gibi gelir;
oysa bu yankı, Tanrı’dan kopuşun yankısıdır.
İnsanın Tanrısal irade yanılsaması,
işte bu kopuşun içinde doğar.
III. İllüzyonun Kaynağı: Yaratamayan Bilincin Açığı
İnsanın Tanrısal irade yanılsaması,
yaratma kudretinden yoksun olmanın
doğurduğu epistemik bir açığı doldurmak için ortaya çıkar.
Bilincin doğasında bir “kökensel yoksunluk” vardır:
kendi varlığını yaratamaz,
yalnızca verilmiş olan üzerinde işlem yapabilir.
Bu yüzden insan, yaratıcı değil, düzenleyici bir varlıktır.
Ancak bu düzenleme yetisi,
Tanrısal kudretin minyatür bir taklidi gibi görünür.
İnsan, kendine ait olmayan bir yaratma alanını
yok etme aracılığıyla geri kazandığını sanır.
Böylece bilinç, imha üzerinden kendini tanımlar.
Bu durum, psikolojik düzeyde narsisizmin metafizik kökenidir:
İnsan, kendi etkisini Tanrısal etkiden ayırt edemediğinde,
“yaratıcı Tanrı” ile “yok eden Tanrı”yı karıştırır.
Bu karışım, tanrısal illüzyonun ta kendisidir:
yok ederken yaratıyor gibi hissetmek,
aslında yaratmanın anlamını tersine çevirmektir.
IV. Kürtaj ve Tanrısal Özdeşlik Deneyimi
Kürtaj eylemi, bu yanılsamanın en açık fenomenolojik örneğidir.
Anne, potansiyeli ortadan kaldırdığında,
yalnızca bir canlıyı değil,
varlığın oluş kapasitesini sonlandırır.
Bu eylem, bilinçte bir tür “tanrısal müdahale” hissi uyandırır.
Çünkü yaratma alanına dokunmuştur —
ama dokunuş, yaratıcı değil yıkıcıdır.
Bu anda anne, kısa süreliğine
“yaratımın kaynağına müdahale etmiş olma”
duygusunu yaşar.
Bu duygu, ontolojik olarak sahte olsa da
bilinç düzeyinde gerçek bir kudret hissi yaratır.
Çünkü insan, Tanrısal alanla temas edemez;
ama bu alanı yok ederek dolaylı biçimde “duyumsayabilir.”
Bu duyumsama, illüzyonun en derin biçimidir:
Tanrı gibi hisseder, ama Tanrı’dan uzaklaşır.
V. İllüzyonun Ontolojik Bedeli
Tanrısal irade yanılsaması,
insanı Tanrı’ya yaklaştırmaz;
aksine, O’ndan ontolojik olarak koparır.
Çünkü Tanrı yaratırken varlığı çoğaltır,
insan yok ederken varlığı eksiltir.
Bu fark, varoluşun yönünü belirler:
Tanrısal irade oluşun akışını genişletir,
insan iradesi oluşun sınırlarını daraltır.
Buna rağmen insan, kudret hissiyle doludur;
çünkü o da, tıpkı Tanrı gibi, sonuç doğurmuştur.
Ama bu sonuç, varlık değil — boşluktur.
Bu nedenle insan, Tanrı gibi “yaratıcı” değil,
Tanrı’ya “ayna tutan” ama kırık bir aynadır.
Bu kırık aynada Tanrı’nın sureti bozulur;
ve insan, kendi yok edici yansımasını
Tanrısal kudret sanır.
Bu sahte yücelik duygusu,
insanın en derin yabancılaşma biçimidir.
VI. Sonuç: İrade Yanılsaması, Yaratıcılığın Negatif Taklidi
İnsanın Tanrısal irade yanılsaması,
yaratamamanın doğurduğu bir taklit dürtüsüdür.
Bu dürtü, insanı hem Tanrı’ya yaklaştırır hem uzaklaştırır:
yaklaştırır, çünkü Tanrısal eyleme benzer bir güç hissi verir;
uzaklaştırır, çünkü bu güç yalnız yıkım üzerinden var olur.
Kürtaj eyleminde bu durum dramatik biçimde açığa çıkar:
İnsan, potansiyeli yok ederek
yaratmanın kökenine müdahale ettiğini zanneder;
oysa yaptığı, yaratımın yönünü tersine çevirmektir.
Tanrısal irade burada bir ayna kırığına dönüşür:
insan Tanrı’ya bakar, ama gördüğü kendi yıkıcılığıdır.
Bu nedenle “tanrısal irade yanılsaması”,
insanın en derin epistemik trajedisidir:
bilincin, kendi sınırlılığını Tanrısal sonsuzlukla karıştırması.
Ve bu yanılsama, insanın varlık karşısında
kendisini mutlak sanmasının kök nedenidir.
11.7. Yaratma Kudretinin Negatif Biçimi Olarak İmha Eylemi
Yaratmak, varlığı mümkün kılmak;
yıkmak, varlığı mümkün olmaktan çıkarmaktır.
Bu iki eylem yön olarak zıttır,
fakat her ikisi de aynı düzlemde işler: potansiyel.
Tanrı potansiyeli açar, insan potansiyeli kapatır.
Ama her iki durumda da potansiyel, eylemin merkezindedir.
Dolayısıyla yaratma ile yıkım, birbirini dışlamaz;
aksine, ontolojik olarak aynı işlevin iki kutbudur.
Bu bağlamda imha eylemi, yaratma kudretinin negatif biçimidir:
Tanrısal eylemde varlık çoğalırken,
insani eylemde varlık eksilir.
Yani yön farklı, işlev aynıdır:
her iki eylem de potansiyel üzerinde çalışır,
varlığın durumunu değiştirir.
I. Ontolojik Düzlemde “Yaratmak” ve “Yok Etmek” Aynı Hareketin İki Ucu
Yaratma ve yok etme, aynı metafizik hattın zıt yönlerinde konumlanmış iki eylemdir.
Birinde potansiyel fiile dönüşür;
diğerinde fiil yokluğa döner.
Ama her iki durumda da eylem, “varlık üzerinde değişim yaratma” anlamında ortaktır.
Bu yüzden insan, yaratamadığı hâlde,
yok ederek de aynı düzlemde faaliyet gösterir.
Bu faaliyet, Tanrısal bir kudretin tersine çevrilmiş biçimidir.
Yani Tanrı yaratır, insan yaratıyı geri çözer.
Tanrı açar, insan kapatır.
Tanrı biçim verir, insan biçimi dağıtır.
Bu nedenle imha eylemi, “yaratma” fiilinin
anti-paralel bir uzantısıdır —
aynı enerjiyi ters yönde akıtır.
Bu ters akış, insanın bilinç alanında
Tanrısal bir denge yanılsaması yaratır:
çünkü aynı güç hattında, ters yönde hareket etmektedir.
II. İmha Eyleminin Ontolojik İşlevi: Potansiyeli Boşaltmak
Yaratmak, potansiyeli fiile dönüştürür;
imha etmek ise fiili potansiyelden koparır.
Bu kopuş, sadece varlığın sonlanması değil,
potansiyel alanın boşaltılmasıdır.
Çünkü her varlık, kendi potansiyellerini taşır;
ve bir varlık yok olduğunda,
o potansiyeller de artık varoluşun alanında barınamaz.
Dolayısıyla imha eylemi, varlık kadar
potansiyeli de yok eder.
Bu, yaratmanın tersine işleyen bir süreçtir:
yaratma potansiyeli artırır,
yok etme potansiyeli eksiltir.
Fakat her iki durumda da “potansiyel”
ontolojik sahnede ana aktördür.
Bu anlamda imha eylemi,
yaratma kudretinin negatif mantıksal türevidir.
Yaratmak, varlığı çoğaltan bir üretim hareketidir;
imha, varlığı azaltan bir türevdir.
Ama her ikisi de aynı metafizik matematiğe dayanır:
potansiyelin dönüştürülmesi.
III. İmha Eyleminin Epistemolojik Çelişkisi
İnsan, imha eylemini deneyimlerken
bunu çoğu kez yaratma sanır.
Çünkü her iki eylem de “etki” doğurur;
ve insan zihni, etkiyi nedenden ayıramaz.
Bir şeyi değiştirmek, zihinde yaratmakla eşanlamlıdır.
Bu nedenle insanın epistemolojik yanılgısı,
imha eylemini üretim zannetmesidir.
Bir şeyi ortadan kaldırmak,
zihinde “yeniden biçim verme” duygusu uyandırır.
Çünkü yıkılan her form,
yerine boşluk denen yeni bir form bırakır.
Bu boşluk, varlık gibi algılanır —
ama aslında varlığın negatifidir.
Yani insan, yokluğu biçim olarak deneyimler.
İşte yaratma kudretinin negatif biçimi tam da budur:
yokluk, biçimlenmiş hâlde görünür.
Bu nedenle imha eylemi, estetik bir tuzaktır —
çünkü yokluk, görünüşte düzenlidir.
IV. Tanrısal Yaratma ile İnsani Yıkım Arasındaki Parodik Benzerlik
Tanrı “ol” dediğinde,
varlık ortaya çıkar;
insan “olmasın” dediğinde,
varlık ortadan kaybolur.
Her iki söz de dilsel olarak eşdeğer güce sahiptir:
oluşu belirler.
Bu eşdeğerlik, insanın kendini Tanrı’ya benzetmesinin nedenidir.
Çünkü yaratmak da, yok etmek de,
logosun işlevidir — yani sözün, iradenin, niyetin kudreti.
Tanrı sözüyle yaratır;
insan sözüyle yıkar.
Fakat Tanrı’nın sözü, varlığı açar;
insanın sözü, varlığı kapatır.
Bu yüzden imha eylemi,
Tanrısal yaratmanın bir parodisidir.
İnsan, Tanrı’nın kelamını taklit eder,
ama anlamını tersine çevirir.
Tanrı “ışık olsun” dediğinde evren parlar;
insan “ışık sönsün” dediğinde,
sadece karanlık değil,
ışığın hafızası da kaybolur.
Bu parodi, insanın ontolojik yabancılaşmasının
en trajik biçimidir:
Tanrı’nın dilini konuşur,
ama onun anlamını tersyüz eder.
V. Negatif Yaratıcılığın Psikolojik Mekanizması
İnsan, yaratıcı olamadığı her anda
negatif bir yaratıcılığa yönelir.
Bu, bilinçteki Tanrısal eksiklik duygusunun
doğrudan ürünüdür.
Çünkü insan, Tanrı gibi yaratmak ister;
ama yaratma alanına erişemediği için,
yaratmayı tersine çevirir: yok eder.
Yok etme, bu anlamda “yaratma enerjisinin ters akımıdır.”
Enerji aynı kalır, yön değişir.
Bu yüzden yıkımın ardından hissedilen tatmin,
yaratıcılığın ardından hissedilen tatmine benzer.
Fakat bu tatmin, geçicidir;
çünkü yaratılan bir şey kalmamıştır.
Yalnızca yokluk, biçim almış gibi görünür.
Bu sahte tatmin, insanı
Tanrısal bir eylemde bulunduğuna inandırır.
Ama bu eylem, Tanrı’nın “var etme” kudretinin değil,
“varlığı durdurma” biçiminin yankısıdır.
İnsan burada yaratıcı değil, boşluk üreticisidir.
VI. Ontolojik Açıdan Negatif Yaratıcılığın Kaçınılmazlığı
İmha eylemi, insanın varlık içindeki
kaçınılmaz pozisyonunun sonucudur.
İnsan, Tanrı gibi yaratamaz
çünkü potansiyel veremez.
Ama potansiyel üzerinde etkide bulunabilir,
yani onu yok edebilir.
Bu, bilincin doğasında yazılı bir asimetridir:
yaratma Tanrı’ya, yıkım insana düşer.
Yine de bu asimetri,
insanı Tanrı’ya tamamen uzaklaştırmaz;
aksine, O’nun eylemini anlamanın ters biçimini sağlar.
Yani insan, yaratmanın nasıl mümkün olduğunu,
yıkımın nasıl işlediğine bakarak sezebilir.
Bu nedenle imha eylemi,
varlığı anlamanın negatif epistemolojisidir.
İnsan, Tanrı’yı taklit ederken
aslında O’nu tersinden kavrar.
VII. Sonuç: Yaratma Kudretinin Negatif Yankısı Olarak İmha
İmha eylemi, yaratma kudretinin
tersine çevrilmiş bir biçimidir;
aynı yapının zıt yönü,
aynı kudretin karanlık izdüşümüdür.
Tanrı yaratırken sonsuzluğu genişletir,
insan yok ederken onu daraltır.
Ancak bu fark, aynı enerjinin iki fazıdır.
Yaratma eyleminin ışığı varsa,
imha eylemi onun gölgesidir.
Tanrı yaratırken boşluğu doldurur,
insan doldurulmuş olanı boşaltır.
Bu yüzden imha, yaratmanın varlığını kanıtlar:
çünkü yok edilebilen her şey,
önceden yaratılmıştır.
Sonuçta insan, imha eylemiyle
Tanrı’nın yaratımının negatif yankısını üretir.
Bu yankı, sahte bir kudret hissi doğurur;
ama aynı zamanda Tanrı’nın gerçek kudretine işaret eder.
İnsan yok ettikçe Tanrı’yı hatırlar,
çünkü yokluk bile O’nun eseridir.
Bu nedenle imha eylemi,
hem Tanrı’nın inkârı hem de ispatıdır —
yaratma kudretinin karanlık aynası.
11.8. Kürtajın Tanrısal Özdeşleşme Eylemine Dönüşmesi
Kürtaj, insanın Tanrısal alana duyduğu en derin arzunun — yaratımın kaynağına dokunma isteğinin —
bedensel ve varoluşsal biçimidir.
Bu eylemde insan, yaratmanın tersini yaparak Tanrı’yı taklit eder:
O, varlık verir; insan varlığı geri alır.
Ama bu geri alış, bir geri dönüş değil, bir siliniştir.
Yani insan Tanrı’nın değil, Tanrı’nın gölgesinin eylemini gerçekleştirir.
Yine de bu eylemde, bilinç düzeyinde bir tanrısal özdeşleşme deneyimi yaşanır.
Çünkü insan, evrenin yaratım zincirine doğrudan müdahale etmiştir —
potansiyelden aktüele geçme sürecini kesmiştir.
Bu kesinti, insana bir anlığına “yaratıcı olma” hissi verir.
Ama aslında bu, yaratımın eksiltilmesi yoluyla elde edilen sahte bir kudrettir.
I. Yaratmanın Aynasında Yok Etme: Tanrısal Eylemin Parodisi
Kürtajda insan, Tanrı’nın eylem biçimini taklit eder:
Tanrı “ol” der ve varlık olur;
insan “olmasın” der ve varlık durur.
Bu iki söylem aynı dilsel yapıya sahiptir — emir kipidir —
ama biri varlık üretir, diğeri varlığı iptal eder.
İnsan, bu yapısal benzerlikten aldığı güçle,
kendi sözünü Tanrısal sözle karıştırır.
Dolayısıyla kürtaj, tanrısal söylemin negatif bir yankısıdır.
Anne, potansiyeli sonlandırdığında,
Tanrı’nın yaratıcı söylemini kendi ağzından yeniden üretmiş olur —
ama ters yönde.
Bu, kelimenin tam anlamıyla anti-yaratıcı logostur:
varlığı yaratmayan ama varlık üzerinde aynı otoriteyi kullanan söz.
İşte bu söz, insanı Tanrı’yla özdeşleştiği yanılsamasına sürükler.
Çünkü söz artık yalnızca “eylem” değil, “karar” olmuştur.
Ve karar vermek, Tanrısal bilincin taklididir:
varlık hakkında hüküm verme yetkisi, Tanrı’ya özgüdür.
İnsan, kürtajla bu yetkiyi kendi bilincine mal eder.
II. Kürtaj ve Ontolojik Hakimiyet Hissi
Kürtaj eyleminde anne, varlığın kökenine müdahale eder.
Bu müdahale, sıradan bir sonlandırma değil,
oluşun kendisine el koymadır.
Anne, potansiyelin fiile dönüşümünü keser;
yani Tanrı’nın potansiyel “verme” kudretinin tam karşısına geçer.
Bu eylem, bilinç düzeyinde bir hakimiyet duygusu yaratır:
Anne artık yalnızca bir varlık değil,
başka bir varlığın kaderine hükmeden varlıktır.
Bu hüküm, Tanrısal iradenin insanda yeniden kurulumudur.
Bu anlık Tanrısal özdeşleşme,
bedenle bilincin aynı düzlemde birleştiği nadir anlardan biridir.
Çünkü yaratmak soyut,
yok etmek ise somuttur.
Yok etme eylemiyle insan,
soyut Tanrısal kudreti somut biçimde “duyumsar.”
Yani Tanrı gibi etki doğurur — ama etki negatif yöndedir.
Bu yüzden bu deneyim, Tanrısal bir güç illüzyonu doğurur:
Tanrı gibi davranır, ama Tanrı’nın tersine.
III. Saf Algıya Müdahale: Kutsal Olanın İhlali
Kürtaj, yalnızca biyolojik bir eylem değil,
“saf algı”ya — yani bilincin doğuş öncesi zemine — bir müdahaledir.
Çünkü fetüs, henüz aktüel bilince ulaşmamış potansiyel aklı temsil eder;
dolayısıyla “saf algının eşiğidir.”
Onu ortadan kaldırmak,
bilincin kökensel olasılığını iptal etmek anlamına gelir.
Bu eylem, Tanrı’nın yaratım alanına doğrudan müdahaledir:
çünkü saf algı, Tanrısal bilgiyle insan bilinci arasında
tek geçiş kapısıdır.
İnsan bu kapıyı kapattığında,
yalnızca bir bilinci değil,
tüm bilme olasılığını da ortadan kaldırır.
Bu nedenle kürtaj, teolojik anlamda günah değil,
ontolojik anlamda kutsal ihlaldir.
İnsan, Tanrı’nın “bilinç yaratma alanına”
fiziksel bir kesinti uygular.
Ve bu kesinti, Tanrısal alanla
doğrudan teması mümkün kılar —
çünkü ihlal edilen her kutsallık,
ihlal edeni kutsalın sınırına yaklaştırır.
İşte Tanrısal özdeşleşme hissi,
bu ihlalin tam içinde doğar.
IV. Kadının Bedeninde Tanrısal Alanın Yankısı
Kadın bedeni, metafizik olarak Tanrı’nın yaratma mekaniğini taşır.
Rahim, potansiyelin aktüelleştiği tek fiziksel yerdir.
Bu yüzden kadın, Tanrısal düzlemde
yaratma eylemine en yakın varlıktır.
Fakat kürtaj eylemiyle bu alan tersine çevrilir:
yaratma mekânı, yok etme alanına dönüşür.
Bu tersinme, kadının bedeniyle Tanrısal alan arasındaki
doğal uyumu kırar.
Ancak bu kırılma, paradoksal biçimde,
kadını Tanrısal özdeşlik deneyimine yaklaştırır.
Çünkü rahim artık yalnızca “doğuran” değil,
“karar veren” bir uzuv hâline gelir.
Bu karar, varoluşsal hüküm anlamına gelir —
ve hüküm vermek, Tanrısal eylemin özüdür.
Dolayısıyla kürtajda kadın, Tanrı’nın değil,
Tanrı’nın yetkisini taklit eder.
Bu taklit, kadının bilincinde
Tanrısal bir özgürlük duygusu doğurur;
fakat bu özgürlük, sahte bir özgürlüktür —
çünkü kökeni ihlaldir, yaratım değil.
V. İmha Yoluyla Tanrısal Katılım: Ontolojik Sahte Özgürlük
İnsanın Tanrı’yla özdeşleşme arzusu,
yaratamayınca imha yoluyla gerçekleşir.
Bu imha, bir tür yaratımın negatif biçimi olduğu için
insanda “katılım” yanılsaması yaratır.
Yani insan, yaratımın doğrudan parçası olamaz;
ama onu durdurarak, ona müdahil olduğunu hisseder.
Bu müdahale, ontolojik bir sahte özgürlük biçimidir.
Çünkü insan burada yalnızca eylemde bulunmaz,
aynı zamanda Tanrısal alanın sınırına dokunur.
Fakat bu dokunuş, yapıcı değil silici niteliktedir.
Tanrı “varlığı mümkün kılar,”
insan “varlığı imkânsız kılar.”
Ama her iki durumda da insan,
kudretin işleyişine dahil olur.
Bu dahil oluş, insanda Tanrısal bir benlik illüzyonu yaratır:
kendi eyleminin Tanrısal bir etkisi olduğuna inanır.
Ancak bu etki, yaratıcı değil, boşaltıcıdır;
dolayısıyla insan, Tanrı’ya yaklaşmak isterken
O’nun karşı yönünde ilerler.
VI. Sonuç: Tanrısal Alanın Negatif İkamesi
Kürtaj, Tanrısal yaratımın anti-biçimidir.
İnsan burada Tanrı’ya benzemez,
Tanrı’nın zıddı olarak Tanrı’yı taklit eder.
Yani Tanrısal yaratımın yönünü tersine çevirir,
ama eylemin biçimini korur.
Bu yüzden kürtaj, biçimsel olarak Tanrısal,
öz olarak anti-Tanrısaldır.
Bu paradoks, insanın varlıkla ilişkisini tanımlar:
yaratamayacağı şeyi yok ederek var olur.
Kürtaj, insanın Tanrısal özdeşlik arzusunun
en bedensel, en çıplak tezahürüdür —
çünkü yaratımın en somut alanı olan beden üzerinden
Tanrısal alanı taklit eder.
Sonuçta insan, bu eylemde
Tanrı’ya değil, Tanrı’nın tersine dönmüş yansımasına ulaşır.
Ama bu yansıma, hâlâ Tanrı’ya aittir;
çünkü yokluk bile O’nun eseridir.
İşte bu nedenle kürtaj, insanın Tanrı’ya duyduğu
hem arzunun hem öfkenin birleştiği tek andır —
Tanrı’yı taklit ederek O’na karşı gelmek,
O’na karşı gelerek O’nu yeniden var etmek.
Bu paradoks, insan bilincinin
tanrısallıkla kurduğu en kadim, en trajik ilişkidir:
Tanrı’yı yok ederek O’na benzeme çabası.
11.9. Potansiyeli Yok Etme Yoluyla “Tanrısal Alan”a Geçici Erişim Yanılsaması
İnsanın Tanrısal alanla teması, hiçbir zaman doğrudan olamaz.
Çünkü Tanrısal olan, potansiyelin tüm hâllerini aynı anda bilmek ve var kılmak kudretine sahiptir;
insan ise yalnızca aktüel olanı deneyimleyebilir.
Dolayısıyla insanın Tanrı’yla ilişkisi, hiçbir zaman bilme düzeyinde değil,
her zaman hissetme düzeyindedir.
Kürtaj eylemi bu bağlamda,
insanın bu epistemik uçurumu “yokluk üzerinden” aşma girişimidir.
İnsan, yaratmayı deneyimleyemediği için,
yaratımın tersini — yani potansiyelin imhasını — deneyimler.
Bu deneyim, bir an için Tanrısal kudretin hissine yaklaşır;
ama bu yalnızca hissin yankısıdır, özün kendisi değil.
I. Potansiyeli Yok Etmek: Tanrısal Bilginin Sınırına Dokunmak
Tanrı, potansiyellerin bilgisini taşır;
insan, potansiyelin varlığını bile fark edemez —
ancak onu yok ederek varlığından haberdar olur.
Bu yüzden insanın potansiyeli yok etme eylemi,
bir tür tersine bilme biçimidir:
bilgiyi yaratmak yerine, onu eksiltmek yoluyla edinmek.
Kürtaj eylemi bu anlamda,
Tanrısal bilginin sınırına dokunmanın en somut biçimidir.
Çünkü bu eylemde insan, Tanrı’nın “olabilecek olan” alanına müdahale eder.
Henüz var olmamış ama var olma ihtimali taşıyan bir oluş,
bilinçli bir iradeyle durdurulur.
Bu, epistemik açıdan bir Tanrısal temas anıdır:
çünkü insan, Tanrı’nın bildiği şeyi durdurmuştur.
Ama bu temas anı gerçek değildir;
çünkü Tanrı potansiyeli var ederken onun bilgisini korur,
insan ise potansiyeli yok ederken bilgisini de siler.
Yani Tanrı “bilerek yaratır,”
insan “bilmeden yok eder.”
Bu yüzden bu temas, ontolojik olarak tek yönlü bir illüzyondur:
Tanrı’nın alanına dokunma hissi,
aslında Tanrısal bilginin eksiltilmesidir.
II. İmha Yoluyla Kudretin Deneyimi: Kısa Süreli Tanrısallık
Kürtaj eyleminde insan, potansiyeli yok ederek
Tanrısal kudretin bir yönünü — etki doğurma kapasitesini — taklit eder.
Bu taklit, kısa süreli bir “tanrısal benlik hissi” doğurur:
çünkü insan bir varlığın kaderine hükmetmiştir.
Bu hüküm, varlığın kökenine müdahale anlamına gelir —
ve bu müdahale, bilincin Tanrısal alanla
duygusal düzeyde rezonansa girmesini sağlar.
Ancak bu rezonans, sürmez.
Çünkü Tanrısal kudret süreklidir;
insanın kudreti ise eylemle sınırlıdır.
Yani insan Tanrı gibi hisseder,
ama yalnızca o anda, yalnızca eylem sürdüğü sürece.
Eylem bittiğinde, tanrısallık da biter.
Geride kalan şey, yalnızca boşluğun yankısıdır.
Bu nedenle bu deneyim, kalıcı bir Tanrısal temas değil,
bedensel bir metafizik titreşimdir:
tanrısallığın sahte bir yankısı,
yokluğun biçiminde duyulan varlık hissi.
III. Ontolojik Frekans Kayması: İnsan Zamanında Tanrısal Dokunuş
Tanrısal alan zamansızdır;
insan zamanı ise çizgiseldir.
Bu iki zaman biçimi,
ancak bir bozulma anında kesişebilir.
İşte kürtaj eylemi bu bozulma anıdır:
potansiyelden aktüele geçişin çizgisi,
insan iradesi tarafından kesintiye uğratılır.
Bu kesinti, bilinçte bir tür zaman kırılması yaratır.
Çünkü insan ilk kez, Tanrısal düzlemde
“zamanı durdurduğunu” hisseder.
Bir potansiyel, artık aktüelleşmeyecektir —
yani bir gelecek silinmiştir.
Bu “geleceği silme eylemi,”
bilinçte Tanrısal bir zamansızlık hissi doğurur.
Ama bu zamansızlık sahte bir fenomendir:
çünkü Tanrısal zamansızlık,
bütün olasılıkların bir aradalığıdır;
insanın yaşadığı zamansızlık ise
tek bir olasılığın silinişidir.
Yani Tanrı’nın zamansızlığı çoğul,
insanın zamansızlığı yoksuldur.
Bu fark, temasın illüzyon olduğunu gösterir:
insan Tanrısal alanı değil,
onun gölgesini yaşamıştır.
IV. Bilincin Tanrısal Alanla “Rezonans” Arayışı
Kürtaj eylemiyle insan bilinci,
Tanrısal rezonansın sınırına ulaşır.
Bu sınır, potansiyelin bittiği ama yokluğun da
henüz başlamadığı bir eşiği temsil eder.
Yani ne varlık ne yokluk,
bir metafizik ara hâl.
Bu hâlde insan, Tanrısal bir sessizlik duyar —
oluşun devam etmediği ama tamamen durmadığı bir sessizlik.
Bu sessizlik, Tanrısal alanın yankısıdır;
çünkü Tanrı da yaratmadan önce sessizdir.
Bu nedenle insan, kürtaj eyleminde
Tanrı’nın yaratım öncesi hâlini sezgisel olarak deneyimler.
Ama bu deneyim, Tanrısal bilgiyle değil,
Tanrısal boşlukla ilgilidir.
İnsan burada Tanrı’yı değil,
Tanrı’nın suskunluğunu duyar.
Ve bu suskunluk, bilinci büyüler —
çünkü Tanrı’nın “söylemediği” şey,
insanda kudret gibi hissedilir.
Fakat Tanrı’nın sessizliği yaratımın başlangıcıyken,
insanın sessizliği yaratımın sonudur.
İşte temasın illüzyonu tam da buradadır:
insan Tanrı’yla buluşmaz,
Tanrı’nın tersine çevrilmiş anını yaşar.
V. Tanrısal Alanın Teması Değil, Yankısı
Kürtajın insanda yarattığı Tanrısal temas hissi,
aslında temas değil, yankıdır.
Çünkü temas, varlığın iki yönlü etkileşimidir;
yankı ise tek yönlü bir çarpışmadır.
İnsan Tanrısal alana dokunamaz;
yalnızca kendi eyleminin yankısını Tanrısal sanır.
Bu yankı, bilincin içine çarpar ve
Tanrısal bir “karar anı” gibi hissedilir.
Ama yankı, her zaman gecikmiş bir sestir —
yani orijinal değildir.
Dolayısıyla insan, Tanrısal kudreti deneyimlediğini zannederken,
aslında kendi sesinin boşlukta yankılanışını duymaktadır.
İşte bu nedenle potansiyeli yok etme yoluyla
Tanrısal alana erişim, hiçbir zaman gerçek değildir;
sadece insan bilincinin kendi eylemini Tanrısallaştırmasıdır.
Bu, bilginin değil, duygunun Tanrısallığıdır:
metafizik bir özdeşlik değil,
psikolojik bir yankı.
VI. Sonuç: Tanrısallığın Yankısında Var Olmak
Potansiyeli yok etmek, Tanrısal alana dokunmak değildir —
yalnızca onun yankısına temas etmektir.
İnsan burada yaratıcı değil,
yaratımın yankısını duyan bir varlıktır.
Kürtaj eyleminde insanın yaşadığı kudret hissi,
Tanrısal eylemin negatif yansımasıdır:
gerçek değil, gölge bir kudret.
Bu nedenle Tanrısal alana erişim hissi geçicidir.
Çünkü insanın bilinci, Tanrısal frekansta sabit kalamaz;
o yalnızca bir anlığına rezonansa girer,
sonra tekrar kendi zamanına, kendi sınırlılığına düşer.
Kürtaj bu anlamda,
insanın Tanrı’yı taklit ederek
O’nu bir anlığına “hissettiği” ama asla “bilemediği” eylemdir.
Bu hissin büyüklüğü, insanı sarhoş eder;
ama bu sarhoşluk geçer.
Geride kalan şey, yalnızca yankıdır —
ve yankı, Tanrısal alanın değil,
insanın kendi sesinin yankısıdır.
İşte insanın trajedisi budur:
Tanrı’ya dokunduğunu sandığında,
yalnızca kendine çarpmaktadır.
12. Sonuç: Ontolojik Yabancılaşma ve Sahte Özgürleşme
İnsanın kendi bilincinin kökenine dokunma arzusu,
onu Tanrısal alanla temasa değil,
kendi varlığının karanlık yankısına sürüklemiştir.
Kürtaj, bu sürecin en saf, en yoğun biçimidir:
çünkü burada insan, bir varlığı yok ederek
yaratmanın kendisine benzer bir kudret hisseder.
Ama bu kudret, gerçekte hiçliğin biçimlenişidir.
Bu noktada kürtaj, artık etik bir tercih değil,
ontolojik bir yönelimdir:
bilincin kendi potansiyeline,
kendi doğurgan aklına,
yani kendi kökenine yönelttiği bir eylem.
İnsan, Tanrı gibi yaratamadığı için
Tanrı gibi hükmetmeyi dener;
ama hükmettiği şey, artık varlık değil,
varlığın yokluğudur.
12.1. Kürtajın Etik Değil Ontolojik Bir Eylem Olarak Konumlandırılması
Kürtajı etik bir tartışma zemininde ele almak,
onun varlık düzeyindeki anlamını kaçırmaktır.
Çünkü etik, eylemin “sonuçları”yla ilgilenir;
oysa burada mesele, eylemin ontolojik yönelimidir.
Kürtaj, insanın potansiyel aklı — yani bilincin doğum öncesi hâlini —
yok etme eylemidir.
Bu yüzden burada “iyi” ya da “kötü” değil,
“var” ya da “yok” konuşur.
Eylem, doğrudan varlığın sürekliliğine değil,
varlığın kendini taşıma yetisine müdahaledir.
Yani insan burada, sadece bir canlıyı değil,
bilincin evrensel sürekliliğini keser.
Dolayısıyla kürtaj, etik bir kararın ötesindedir;
bu, varlığın kendi kendini durdurma hamlesidir —
bilincin kendi kaynağına karşı işlediği bir eylem.
12.2. Saf Algının İmhası: Bilincin Kökensel Zemininin Kesintiye Uğraması
Kürtaj, saf algıyı — yani bilincin tüm olasılıklarının taşıyıcısını — kesintiye uğratır.
Fetüs, potansiyel bilincin taşıyıcısıdır;
ve onun yok edilmesi,
sadece bir varlığın değil,
bilincin evrensel zemininin imhasıdır.
Bu nedenle eylem, bireysel bir karar değil,
ontolojik bir kırılmadır:
çünkü saf algı, tüm bilincin ortak alanıdır.
O alan bir kez kesildiğinde,
insan bilinci kendi kökeninden kopar.
Böylece kürtaj, insanın yalnızca başka bir varlığı değil,
kendini de yok ettiği andır.
Çünkü insan, bilincini mümkün kılan kaynağı
kendi elleriyle tahrip etmiştir.
Bu, varoluşsal bir intihar biçimidir —
ama fark edilmeden, etik bir gerekçeyle yapılmış bir intihar.
12.3. Tanrısal İrade Yanılsamasıyla Sahte Özgürleşme Duygusu
İnsanın Tanrısal alanla özdeşleşmesi,
özgürleşme olarak deneyimlenir —
çünkü insan artık bir karar verendir,
bir kader belirleyendir.
Ama bu özgürlük, sahte bir özgürlüktür.
Gerçek özgürlük, yaratabilme kudretidir;
insanın özgürlüğü ise, yok edebilme becerisidir.
Bu fark, sahte özgürleşmenin özüdür.
İnsan, Tanrı gibi hissettiği her anda
aslında Tanrı’dan uzaklaşır —
çünkü yaratmak yerine, var olanı durdurur.
Kürtaj, bu paradoksun bedensel sahnesidir:
insan, Tanrısal bir irade kullanır,
ama Tanrısal olana değil,
Tanrısal eksikliğe ulaşır.
Yani özgürleşme zannı,
aslında yabancılaşmanın derinleşmesidir.
12.4. Bilincin Kendi Özüne Erişememesinin Ebedî Tekrarı
Kürtaj, bilincin kendi kökenine ulaşma girişimidir;
ama bu girişim, her seferinde başarısız olur.
Çünkü bilincin kökeni,
yönelimselliğin dışındadır;
yani bilincin erişim alanı dışındadır.
İnsan, potansiyeli durdurarak
onu “anladığını” sanır;
ama bu anlayış, yalnızca kesintidir.
Bu yüzden kürtaj,
bilincin kendi özüne ulaşamamasının
sonsuz döngüsüne bir halka daha ekler.
Her imha eylemi,
bilincin kendini anlamak için yaptığı
ama kendini biraz daha yitirdiği bir tekrardır.
İnsan ne kadar Tanrı olmaya çalışırsa,
o kadar insanlaşır;
çünkü sınırlılığını kendi eylemiyle yeniden üretir.
12.5. Kürtajın Anlamı: İnsanın Tanrı Olmaya Dair Başarısız Teşebbüsü
Kürtaj, insanın Tanrı olma girişimidir —
ama yalnızca biçimsel olarak.
Tanrı yaratır, insan siler;
Tanrı sonsuzluğu genişletir, insan daraltır;
Tanrı potansiyeli fiile dönüştürür,
insan fiili potansiyelden koparır.
Bu yüzden insanın Tanrı olma teşebbüsü,
eksiltici bir tanrısallıktır:
varlık değil, yokluk üretir.
İnsan burada Tanrı’ya benzemez,
Tanrı’nın eksikliğini yeniden üretir.
Bu başarısız teşebbüs,
insanı Tanrı’ya değil,
kendi gölgesine dönüştürür.
Bu anlamda kürtaj,
insanın Tanrı’yı taklit ederek
Tanrı’dan uzaklaşma biçimidir.
Ve bu uzaklaşma, bilincin
kendi kendini taşıyamadığı noktaya dönüşür:
Tanrısallık taklidi altında
kendi iç boşluğunun yankısı.
12.6. Ontolojik Döngü: Yaratamayan Ama Yok Edebilen Bilincin Trajedisi
Sonuçta insanın varoluşu,
yaratamayan ama yok edebilen bir bilincin
bitmeyen trajedisidir.
Bu trajedi, hem ontolojik hem epistemik bir çelişkidir:
bilincin kendi kaynağını anlamaya çalıştıkça
onu yok etmesi.
Kürtaj, bu çelişkinin sembolik formudur —
çünkü insan burada hem yaratıcıdır hem yıkıcı,
hem Tanrısal hem insani,
hem özgür hem mahkûm.
Bu çift değerli hâl,
insanın ontolojik yapısının kaderidir.
İnsan Tanrı’ya dokunmak ister,
ama her dokunuşu bir yıkıma dönüşür.
Ve bu yıkım, insana özgürlük gibi görünür —
çünkü yalnızca kendi sınırlarını hissettiği anlarda
kendini güçlü sanır.
Ama gerçekte insan,
Tanrı’nın değil,
kendi yokluk kudretinin tanrısıdır.
Ve bu tanrısallık, yalnızca bir an sürer:
yokluğun yankısı kadar.
Kapanış
Kürtaj, yalnızca bir biyolojik eylem değil,
insan bilincinin kendi kökenine yönelmiş
en derin ontolojik hareketidir.
Bu eylemde insan, Tanrı’yı taklit ederek
kendi Tanrısal eksikliğini deneyimler.
Ve her deneyim, onu biraz daha uzaklaştırır.
Sonunda insan,
yaratmanın değil, yok etmenin Tanrısı olur —
ama bu Tanrılık, sessiz bir boşluk Tanrılığıdır.
Kudreti yoklukta arayan bilincin,
kendi yankısına tapınması.
İşte bu, insanın kaderidir:
Tanrı’nın değil, Tanrı’nın sessizliğinin sureti olmak.
Tepkiniz Nedir?