ABD’nin Görünmez Leviathan’ı: Korku, Denetim ve Küresel Otorite

Bu makale, ABD’yi stratejik hamleler üreten bir aktör olarak değil; küresel düzenin korku, denetim ve otorite ihtiyacını taşıyan ilan edilmemiş bir Leviathan olarak ele alır. Hobbesçu korku mekaniği, Montesquieu’cü güçler ayrılığı ve modern demokrasi anlatısı üzerinden, küresel otoritenin nasıl görünmezleşerek sürdürüldüğü ontolojik düzlemde analiz edilir.

1. ABD’NİN KENDİNİ KÜRESEL SİYASETTE KONUMLANDIRMA BİÇİMİ: GÖRÜNÜR MÜDAHALE, GÖRÜNMEZ GÜÇ

1.1. “Anında Müdahale Edebilen Aktör” İmajının Ontolojik İşlevi

ABD’nin küresel siyasal sahnede kendisini “anında müdahale edebilen aktör” olarak konumlandırması, ilk bakışta askerî kapasite, teknolojik üstünlük ve lojistik hız gibi maddi göstergelere dayanan bir güç beyanı gibi okunabilir. Ancak bu okuma, imajın yüzeyde kalan ve tali boyutunu yakalar. Asıl belirleyici olan, bu imajın fiilî müdahalelerin sıklığı ya da sertliğiyle değil, müdahalenin her an mümkün olduğu varsayımının küresel bilinçte sürekli canlı tutulmasıyla işlemesidir. Burada güç, gerçekleşmiş bir eylemden değil, eylemin ontolojik olarak askıya alınmamış bir ihtimal hâlinde tutulmasından doğar.

Bu ihtimal hâli, küresel siyasal alanı doğrudan müdahalelerle şekillendirmekten çok, müdahaleye gerek kalmadan yönlendiren bir düzenleme gücü üretir. Aktörler, kararlarını alırken yalnızca kendi iç dinamiklerini ya da bölgesel dengeleri değil, ABD’nin olası tepkisini de hesaba katarak hareket eder. Bu hesap, çoğu zaman açık bir tehdit ya da doğrudan bir uyarı sonucunda değil, sezgisel bir zorunluluk hissiyle yapılır. Böylece ABD, sahneye çıkan bir fail olmaktan ziyade, sahnenin sınırlarını önceden belirleyen bir çerçeveye dönüşür. Olaylar, bu çerçeve içinde cereyan eder; bu çerçevenin dışına taşan ihtimaller ise daha baştan “gerçekçi olmayan” ya da “sürdürülemez” olarak elenir.

Bu noktada “anında müdahale edebilirlik” imajı, zamansal bir hız göstergesi olmaktan çıkar ve mekânsal bir kuşatıcılık niteliği kazanır. Müdahalenin hızlı olması değil, her yerde mümkün olması esastır. Bu mümkünlük, ABD’nin fiilî olarak müdahil olmadığı anlarda dahi etkisini sürdürür. Hatta paradoksal biçimde, müdahalenin gerçekleşmemesi, bu imajı zayıflatmak yerine güçlendirir; çünkü güç, kendisini kullanmak zorunda kalmadığı ölçüde daha da aşkın bir nitelik kazanır. Müdahale etmeyen ama edebileceği bilinen bir aktör, müdahale eden bir aktörden çok daha derin bir düzenleme kapasitesine sahiptir.

Bu imajın ontolojik işlevi, ABD’yi küresel siyasetin nedensel zincirlerinde sonradan devreye giren bir aktör gibi gösterirken, aslında bu zincirlerin baştan hangi sınırlar içinde kurulabileceğini belirleyen gizli bir ilke hâline getirmesidir. Müdahale, burada nedenlerden biri değil; nedenlerin hangi yönde akabileceğini tayin eden bir üst koşuldur. Bu üst koşul, fiilî eylemlerle değil, varsayımlarla işler. Varsayımın gücü ise, tartışılmadan kabul edilmesinden gelir. ABD’nin “anında müdahale edebilir” olduğu düşüncesi, küresel siyasette nadiren sorgulanır; çoğu zaman zaten doğru olduğu varsayılan bir arka plan bilgisi olarak iş görür.

Bu bağlamda ABD’nin gücü, görünür bir hegemonya biçimi üretmez. Görünür hegemonya, karşıtlıkları ve direnişleri yoğunlaştırır; çünkü direniş, kendisine yöneltilebilecek net bir hedef bulur. Oysa burada hedef belirsizleşir. Müdahale, somut bir eylem olarak değil, her an devreye girebilecek soyut bir imkân olarak dolaşımda kalır. Bu belirsizlik, direnişi zayıflatır; çünkü direnilecek olan şey, belirli bir karar ya da somut bir baskı değil, dünyanın “zaten böyle işlediği” yönündeki yaygın kabuldür.

Dolayısıyla “anında müdahale edebilen aktör” imajı, ABD’nin küresel siyasetteki konumunu ilan eden bir güç gösterisi değil, bu konumu ilan etmeye gerek bırakmayan bir ontolojik yerleşme biçimidir. Güç burada eylemle değil, eylemi gereksiz kılacak kadar önceden kurulmuş bir düzenleme kapasitesiyle işler. ABD’nin asıl belirleyiciliği, müdahale ettiği anlarda değil; müdahale etmeksizin de tüm aktörlerin hareket alanını belirleyebildiği bu sessiz ve varsayımsal düzlemde yoğunlaşır.                                                            

1.2. Otoritenin Açık İlanından Bilinçli Kaçınma

ABD’nin küresel siyasette kendisini hiçbir zaman açık biçimde “nihai otorite” olarak ilan etmemesi, bir güç eksikliğinin ya da tereddüdün sonucu değil; otoritenin ontolojik işleyişine dair derin bir kavrayışın ürünüdür. Açıkça ilan edilen her otorite, kendisini gerekçelendirmek, sınırlarını tanımlamak ve meşruiyetini sürekli olarak yeniden üretmek zorunda kalır. Bu zorunluluk, otoriteyi tartışmanın nesnesi hâline getirir ve tartışılan her otorite, kaçınılmaz biçimde aşınmaya başlar. ABD’nin stratejik tercihi, tam da bu aşınma riskini baştan bertaraf edecek biçimde, otoriteyi bir iddia olarak değil, bir varsayım olarak kurmaktır.

Bu varsayım, hukuksal bir tanım ya da resmî bir kabulle değil, küresel siyasal pratiklerin tekrar eden örüntüleri aracılığıyla yerleşir. ABD, “otorite benim” demediği ölçüde, herkesin davranışlarını bu otoritenin zaten var olduğu kabulü üzerine kurmasını sağlar. Böylece otorite, ilan edilmediği için reddedilemez; reddedilemediği için de fiilen aşındırılamaz. Otoritenin gücü, burada görünürlüğünden değil, görünmezliğinden beslenir. Görünmezlik, bir yokluk hâli değil; tam tersine, her anlamlandırma sürecine sızan bir yoğunluk alanıdır.

Açık ilan edilen otorite, kendisini sürekli olarak hatırlatmak zorundadır. Semboller, söylemler, tehditler ve gösterilerle varlığını teyit eder. Oysa ABD’nin küresel konumlanışı, hatırlatılmaya ihtiyaç duymayan bir merkez üretir. Bu merkez, sessizdir; fakat bu sessizlik boşluk yaratmaz. Aksine, tüm aktörlerin hesaplarını, beklentilerini ve ihtiyatlarını içine çeken bir çekim alanı oluşturur. Aktörler, ABD’nin ne söylediğinden çok, ne söylemediğini ve ne zaman sessiz kaldığını yorumlar. Otorite, burada bir ses olmaktan çıkar; bir suskunluk rejimi hâline gelir.

Bu suskunluk rejimi, otoritenin kişiselleştirilmesini de engeller. Kişiselleştirilmiş bir otorite, eleştirilebilir, hedef alınabilir ve sembolik olarak yıkılabilir. ABD ise otoritesini belirli bir figüre, kuruma ya da tekil bir karara indirgemekten kaçınarak, onu dağınık ama merkezî bir işleyiş olarak konumlandırır. Böylece otorite, belirli bir noktada yoğunlaşmaz; her noktada varsayılan bir arka plan koşulu olarak işler. Direniş, net bir hedef bulamadığı ölçüde yönsüzleşir ve etkisini kaybeder.

Bu bilinçli kaçınma, ABD’yi tarihsel ve siyasal sorumluluk yükünden de kısmen azade kılar. Açıkça ilan edilmiş bir hegemonya, her başarısızlığın ve her krizin doğrudan faili olarak görülür. Oysa ilan edilmeden işleyen bir otorite, başarısızlıkları yerel aktörlere, bölgesel dinamiklere ya da “öngörülemeyen koşullara” dağıtabilir. Bu dağıtım, merkezin zayıflamasına değil; aksine, her kriz sonrasında yeniden “son başvuru noktası” olarak hatırlanmasına hizmet eder. Otorite, burada sonuçların faili değil; sonuçlara anlam kazandıran ve onları sınıflandıran üst bir referans düzeyi olarak konumlanır.

Bu bağlamda ABD’nin otoritesi, hukuksal ya da normatif bir üstünlükten ziyade, ontolojik bir yerleşiklik biçimi kazanır. Otorite, sorgulanacak bir iddia olmaktan çıkar ve dünyanın işleyişine içkin bir gerçeklik gibi algılanmaya başlar. Bu algı, siyasal bilinç düzeyinde açıkça savunulmaz; fakat bilinçdışı düzeyde derinlemesine içselleştirilir. İnsanlar, ABD’nin otoritesine inanmak zorunda oldukları için değil, başka türlü bir küresel düzeni düşünmenin giderek zorlaşması nedeniyle bu otoriteyi doğal kabul eder.

Bu nedenle ABD’nin açık otorite ilanından bilinçli kaçınması, pasif bir tutum değil; son derece etkin bir ontolojik stratejidir. Otoriteyi görünür kılmak yerine, görünmezleştirerek kalıcılaştırır. Tartışılmayan, adlandırılmayan ve tam olarak işaret edilemeyen bir güç, karşısında örgütlü bir karşıtlık da üretemez. ABD’nin küresel düzende kurduğu bu sessiz merkez, tam da bu nedenle, ilan edilmiş pek çok açık hegemonyadan çok daha dayanıklı ve süreklidir.                                                                                          

1.3. Denetimin Ontolojik Statüsü

Denetim kavramı, çoğu zaman kurumsal mekanizmalar, hukuksal düzenlemeler, askerî yaptırımlar ya da ekonomik baskı araçlarıyla özdeşleştirilir ve bu nedenle teknik bir işlev alanına indirgenir. Oysa ontolojik düzlemde denetim, bu araçların toplamı değildir; aksine, bu araçları mümkün ve etkili kılan üst bir varlık koşuludur. Denetim, belirli eylemleri yasaklayan ya da zorla yönlendiren bir müdahale biçimi olarak değil, eylemlerin hangi sınırlar içinde düşünülebileceğini ve gerçekleştirilebileceğini önceden belirleyen bir çerçeve olarak işler. Bu nedenle denetimin gücü, görünür aygıtlarda değil, bu aygıtların hangi istikamette ve hangi meşruiyet zemininde kullanılacağını tayin eden sessiz düzenlemede yoğunlaşır.

Bu sessiz düzenleme, denetimi doğrudan bir baskı rejimi olmaktan çıkarır. Denetim, aktörlerin eylemlerini tek tek engellemez; bunun yerine, hangi eylemlerin makul, hangilerinin aşırı, hangilerinin ise daha baştan “gerçekçi olmayan” olarak eleneceğini belirler. Böylece denetim, fiilî müdahaleden önce, anlamlandırma düzeyinde devreye girer. Aktörler, belirli davranışlardan kaçınırken bunu açık bir tehdit algıladıkları için değil, bu davranışların zaten kabul edilebilir sınırların dışında kaldığı varsayımını içselleştirdikleri için yaparlar. Denetimin en yüksek formu, tam da bu içselleştirme anında ortaya çıkar; çünkü denetlenen, denetlendiğinin farkında değildir.

ABD’nin küresel konumunda cisimleşen denetim biçimi, bu ontolojik işleyişi berrak biçimde görünür kılar. ABD, çoğu zaman doğrudan emir veren ya da açık yasaklar koyan bir merkez olarak hareket etmez. Bunun yerine, küresel siyasal alanın nasıl okunacağını, hangi olayların hangi kavramlar altında sınıflandırılacağını ve hangi tepkilerin “meşru” kabul edileceğini belirler. Bir müdahalenin “insani”, bir rejimin “istikrarsız”, bir ayaklanmanın “haklı” ya da “sorumsuz” olarak etiketlenmesi, denetimin en etkili biçimlerinden biridir. Çünkü bu etiketler, eylemin kendisinden çok, eylemin anlam ufkunu belirler ve böylece fiilî seçenekleri daraltır.

Denetimin ontolojik gücü, görünürlükle ters orantılıdır. Denetim ne kadar açık hâle gelirse, o kadar sorgulanabilir olur; sorgulanabilir hâle geldikçe de direniş üretir. Açık denetim, karşıtlıkları keskinleştirir ve denetleyen ile denetlenen arasındaki mesafeyi görünür kılar. Oysa gizil denetim, bu mesafeyi silikleştirir. ABD’nin küresel stratejisinde belirleyici olan, denetimi sürekli teşhir etmek değil, onu dünyanın doğal işleyişi gibi hissettirmektir. Bu his, denetimi bir zorunluluk değil, bir gerçeklik olarak algılanır hâle getirir.

Bu noktada denetim, normatif bir düzenleme olmaktan çıkar ve ontolojik bir sabite dönüşür. Artık mesele, kurallara uyulup uyulmadığı değil; hangi ihtimallerin baştan mümkün sayıldığıdır. Denetim, olanı kontrol etmekten çok, olabilecek olanı sınırlar. Bu sınırlandırma, aktörlerin özgürlük hissini ortadan kaldırmaz; aksine, bu hissi belirli bir topoloji içinde tutar. Aktörler, kendilerini serbestçe hareket ediyor gibi deneyimler; ancak bu hareket, önceden çizilmiş ve nadiren fark edilen bir alan içinde gerçekleşir. Denetimin kalıcılığı, tam da bu fark edilmezlikten beslenir.

ABD’nin küresel denetim gücü, bu nedenle yalnızca askerî üsler, ekonomik yaptırımlar ya da diplomatik baskılarla açıklanamaz. Bu unsurlar, denetimin kendisi değil, onun yüzeydeki belirtileridir. Asıl belirleyici olan, bu araçların arkasında işleyen ontolojik düzenlemedir. Denetim, burada bir merkezden çevreye doğru işleyen dikey bir tahakküm olarak değil; her noktada aynı anda hissedilen fakat hiçbir noktada tam olarak yakalanamayan bir yoğunluk alanı olarak varlık kazanır. Bu alan, küresel siyaseti doğrudan kontrol etmez; onu sürekli olarak “kontrol edilebilir” bir zeminde tutar.

Bu çerçevede denetimin ontolojik statüsü, onu klasik iktidar kavramlarından ayırır. İktidar, çoğu zaman bir öznenin diğerleri üzerindeki tahakkümü olarak düşünülürken, denetim burada öznesizleşmiş bir işleyiş olarak ortaya çıkar. Kimin denetlediği sorusu, yerini denetimin zaten var olduğu varsayımına bırakır. ABD’nin küresel düzende kurduğu denetim biçimi, tam da bu öznesizlik sayesinde süreklilik kazanır. Denetim, bir iradenin dayatması olarak değil, dünyanın işleyişine içkin ve kaçınılmaz bir koşul gibi algılandığı ölçüde, ontolojik olarak en yüksek etkisini üretir.                                                                 

2. META-İR ADE, KORKU VE TEKİL MERKEZ: HOBBESÇU ONTOLOJİ

2.1. ABD’nin Meta-İrade Olarak Konumlanması

ABD’nin küresel siyasal düzlemdeki konumlanışı, onu yalnızca güçlü bir aktör ya da diğer devletlerle aynı ontolojik seviyede işleyen bir irade olarak düşünmeyi yetersiz kılar. Burada söz konusu olan, tekil bir egemenlik biçiminden ziyade, diğer tüm siyasal iradelerin üzerinde ve ötesinde konumlanan bir meta-iradedir. Meta-irade, doğrudan emir veren ya da zorlayıcı kararlar dayatan bir güç değildir; aksine, hangi iradelerin hangi sınırlar içinde anlamlı, mümkün ve sürdürülebilir sayılacağını önceden belirleyen bir üst düzenleme düzeyidir. ABD’nin küresel siyasetteki belirleyiciliği, bu nedenle, iradeleri bastırmasında değil, onları önceden biçimlendirilmiş bir ontolojik alan içinde serbest bırakmasında yoğunlaşır.

Bu meta-irade işleyişi, paradoksal biçimde, çokluk ve özerklik görüntüsünü ortadan kaldırmaz; tam tersine, bu görüntünün devamını mümkün kılar. Ulus-devletler kendi politikalarını üretir, kendi stratejik çıkarlarını tanımlar ve kendi kararlarını aldıklarına inanarak hareket ederler. Ancak bu kararlar, ontolojik olarak nötr bir boşlukta değil, sınırları çoktan çizilmiş bir uzamda gerçekleşir. Meta-irade, burada tekil eylemleri hedef almaz; eylemlerin doğabileceği zemini düzenler. Böylece özgürlük, ortadan kaldırılmadan yönlendirilmiş olur; irade, bastırılmadan hizalanır.

ABD’nin meta-irade olarak konumlanması, küresel siyasette eşitsiz ama görünürde simetrik bir yapı üretir. Tüm aktörler formel olarak eşit iradelermiş gibi davranır; fakat bu iradelerin bazıları, karar alırken yalnızca kendi iç dengelerini hesaba katar, bazıları ise her adımda küresel merkezin olası tepkilerini sezgisel olarak içselleştirir. ABD, bu sezgisel hesaplamanın referans noktası hâline gelir. Bu noktada meta-irade, bir öznenin iradesi olmaktan çıkar ve karar alma süreçlerinin arka planında işleyen, sessiz ama belirleyici bir eşik olarak varlık kazanır.

Bu yapı, klasik hegemonya kavramından ontolojik olarak ayrılır. Klasik hegemonya, çoğu zaman açık üstünlük ilişkileri, askeri baskı ya da ekonomik zorlamalar üzerinden tanımlanır. Meta-irade ise zorlamadan çok yönelim üretir. Aktörler, belirli eylemleri gerçekleştirmemeyi seçerken bunu açık bir tehditle karşı karşıya oldukları için değil, bu eylemlerin “gerçekçi”, “makul” ya da “uluslararası sistemle uyumlu” olmadığına dair içselleştirilmiş bir varsayım nedeniyle yaparlar. Bu varsayım, meta-iradenin en saf biçimde tezahür ettiği noktadır. Güç, burada korkunun çıplak şiddetinden değil, olasılık hesaplarının sessiz disiplininden doğar.

Meta-irade olma hâli, aynı zamanda sorumluluğun sistematik biçimde dağılmasını sağlar. Kararlar yerel aktörler tarafından alınmış görünür; sonuçlar bölgesel koşullara atfedilir; başarısızlıklar karmaşık bağlamların doğal ürünü olarak sunulur. Buna rağmen, her büyük kriz anında yönelim yeniden tek bir merkeze doğru yoğunlaşır. ABD, fiilî olarak müdahil olmasa bile, potansiyel çözüm adresi olarak düşünülür. Meta-irade, burada olayların faili değil; olayların hangi çerçevede okunacağını ve hangi sonuçların makul sayılacağını belirleyen üst referans düzeyi olarak işlev görür.

Bu konumlanmanın ontolojik gücü, meta-iradenin açıkça tanımlanamamasından kaynaklanır. Tanımlanan bir iradeye karşı çıkmak mümkündür; ancak tanımın kendisini düzenleyen bir irade, doğrudan hedef alınamaz. ABD’nin küresel düzlemdeki varlığı, bu nedenle, bir iktidar iddiası olarak değil, dünyanın zaten bu şekilde işlediğine dair sessiz bir kabulleniş olarak deneyimlenir. Bu kabulleniş, siyasal bilinç düzeyinde savunulmaz; fakat bilinçdışında derinlemesine yerleşir ve sürekliliğini de bu görünmezlikten alır.

Bu çerçevede ABD’nin meta-irade olarak konumlanması, küresel siyaseti tekil bir zorbalık rejimine indirgemez; ancak çoklu iradeleri tek bir ontolojik eksen etrafında hizalar. İradeler varlığını sürdürür, çatışmalar yaşanır, kararlar alınır; fakat bu hareketlilik, belirli bir sınırın dışına nadiren taşar. Meta-irade, sınırı çizdiği ölçüde güçlüdür. ABD’nin küresel düzende oynadığı rol, bu sınırı görünmez kılarak herkes tarafından doğal kabul edilir hâle getirmesinde düğümlenir. Burada güç, dayatılan bir irade olmaktan çok, kaçınılmaz sayılan bir düzenleme biçimi olarak var olur.                                                      

2.2. Öz-Denetim ve Son Değerlendirme Mercii İllüzyonu

ABD’nin küresel siyasal düzen içindeki konumu, yalnızca diğer aktörleri yönlendiren bir meta-irade üretmekle sınırlı kalmaz; aynı zamanda, bu düzenin nihai olarak kendi kendini denetleyebilen ve kendi kendini yargılayabilen tek merkez tarafından dengelendiği yönünde güçlü bir illüzyon yaratır. Bu illüzyon, resmî bir yetkilendirmeden ya da açık bir kurumsal tanımdan kaynaklanmaz. Aksine, kriz anlarında tekrar eden bir refleks olarak işler: Büyük ölçekli çatışmalar, rejim krizleri, savaşlar ya da küresel güvenlik tehditleri ortaya çıktığında, çözümün ya da en azından nihai değerlendirmenin bir noktada ABD’ye bağlanacağı beklentisi kendiliğinden belirir. Bu beklenti, açıkça ifade edilmese bile, küresel siyasal tahayyülün derin katmanlarında yerleşmiştir.

Bu yerleşikliğin temelinde, ABD’nin yalnızca denetleyen değil, aynı zamanda kendini denetleyebilen tek aktör olduğu varsayımı bulunur. Küresel düzlemdeki diğer güçler çoğu zaman dışsal denetime, uluslararası hukuka ya da kolektif yaptırımlara tabi olarak düşünülürken, ABD için bu tür dışsal sınırlamalar tali hâle gelir. ABD, denetlenmesi gereken bir özne olmaktan çok, denetimin kendisini içselleştirmiş ve bu nedenle dışarıdan bir denetime ihtiyaç duymayan bir yapı olarak algılanır. Bu algı, ABD’yi keyfî güç kullanan bir aktör değil, gücünü ne zaman kullanması ya da kullanmaması gerektiğini bilen “olgun” bir merkez olarak konumlandırır.

Bu öz-denetim imgesi, eleştiriyi yapısal olarak etkisizleştirir. Çünkü eleştiri, genellikle bir aktörün kör noktalarına, aşırılıklarına ya da denetlenmesi gereken yanlarına yönelir. ABD söz konusu olduğunda ise eleştiri, çoğu zaman “zaten bilinen”, “zaten hesaba katılmış” ya da “zaten iç tartışmalarla değerlendirilen” bir şey olarak algılanır. Böylece eleştiri, dönüştürücü bir basınç üretmek yerine, ABD’nin kendi kendini tartabilen ve hatalarını fark edebilen merkezî konumunu dolaylı biçimde pekiştirir. Eleştirilen ama sarsılmayan bir merkez, küresel düzen açısından vazgeçilmez bir denge unsuru hâline gelir.

Son değerlendirme mercii illüzyonu, yalnızca siyasal elitler düzeyinde değil, kolektif bilinçdışı katmanında da işler. Küresel kamuoyu, büyük krizlerin nihai olarak “bir yerde” çözüme kavuşacağına dair sezgisel bir beklenti taşır. Bu “yer”, çoğu zaman açıkça adlandırılmasa bile, ABD’nin temsil ettiği merkezle örtüşür. Böylece ABD, fiilî olarak her krize müdahil olmasa bile, krizlerin anlamlandırılmasında ve kapanışında son referans noktası olarak düşünülür. Bu düşünce, ABD’nin küresel siyasetteki ağırlığını eylemlerinden bağımsızlaştırır; güç, yapılanlardan çok, yapılabileceklerin ve yapılmayacakların nihai ölçüsü hâline gelir.

Bu illüzyonun ontolojik işlevi, küresel düzenin sürekliliğini sağlamaktır. Eğer denetim ve değerlendirme birden fazla merkeze dağılmış olsaydı, her kriz, bu merkezler arasında çözümsüz bir belirsizlik üretirdi. Oysa son değerlendirme merciinin tekilleştirilmesi, belirsizliği yönetilebilir kılar. ABD, burada mutlak bir yargıç gibi davranmak zorunda değildir; önemli olan, böyle bir yargıcın var olduğu varsayımıdır. Varsayım, fiilî karardan daha etkilidir; çünkü aktörlerin davranışlarını daha karar alınmadan biçimlendirir.

Bu çerçevede öz-denetim ve son değerlendirme mercii illüzyonu, ABD’nin küresel otoritesini kaba güçten ayıran temel unsurlardan biri hâline gelir. Otorite, dışarıdan dayatılan bir disiplin değil; içeriden işleyen bir denge mekanizması gibi algılandığı ölçüde kalıcılaşır. ABD’nin konumu, bu algıyı sürekli yeniden üretir: Denetleyen ama aynı zamanda denetimini kendi içinde gerçekleştiren bir merkez. Bu merkez, kendisini ilan etmez; fakat herkesin sezgisel olarak başvurduğu bir eşik olarak varlığını sürdürür. Bu eşik, küresel siyasetin karar anlarında görünmez biçimde belirir ve tam da bu görünmezlik sayesinde ontolojik ağırlığını korur.                                                                                                               

2.3. Gücün Olgu Değil Ön-Kabul Olması

ABD’nin küresel düzlemdeki gücü, çoğu zaman askerî kapasite, ekonomik hacim, teknolojik üstünlük ya da diplomatik ağların genişliği gibi ölçülebilir olgular üzerinden tanımlanır. Ancak bu tür ölçümler, gücün yalnızca yüzeydeki tezahürlerini yakalar; gücün ontolojik çekirdeğini açıklamakta yetersiz kalır. ABD’nin belirleyiciliği, bu somut olguların toplamından değil, bu olguların arkasında işleyen ve çoğu zaman sorgulanmadan kabul edilen bir ön-kabul rejiminden doğar. Güç, burada bir veri ya da ispatlanması gereken bir olgu değil; başlangıç noktası olarak varsayılan bir gerçeklik hâline gelir.

Bu ön-kabul, ABD’nin her durumda üstün olduğu ya da her krizi tek başına çözebileceği inancından ibaret değildir. Daha incelikli olan, ABD’nin küresel düzenin sınırlarını belirleme kapasitesine sahip olduğu varsayımının neredeyse otomatik biçimde kabul edilmesidir. Aktörler, ABD’nin fiilî olarak ne yaptığına bakmadan, onun ne yapabileceğini ve neyi engelleyebileceğini hesaba katarak hareket eder. Bu hesap, çoğu zaman açık bir muhakeme sürecinden geçmez; sezgisel bir başlangıç noktası olarak devreye girer. Güç, burada sonradan ulaşılan bir sonuç değil, tüm hesapların baştan dayandığı bir aksiyomdur.

Bu aksiyomatik konum, gücü sürekli olarak yeniden üretir. Çünkü ön-kabul, her yeni olayda teyit edilmeyi beklemez; aksine, olaylar bu ön-kabul ışığında yorumlanır. ABD’nin müdahil olmadığı bir kriz, onun gücünün zayıfladığına değil; bilinçli olarak geri planda kalmayı tercih ettiğine yorulur. Müdahale ettiği bir durum ise, zaten beklenen bir ihtimalin gerçekleşmesi olarak okunur. Böylece güç, hem varlığıyla hem yokluğuyla doğrulanan bir yapıya kavuşur. Olguya ihtiyaç duymayan bu yapı, olgular tarafından sarsılamaz hâle gelir.

Gücün ön-kabul hâline gelmesi, onu zamansal aşınmadan da korur. Olgular eskir, dengeler değişir, kapasiteler azalır ya da artar; fakat ön-kabuller, uzun süre varlıklarını koruyabilir. ABD’nin küresel siyasetteki konumu, bu nedenle tekil dönemsel üstünlüklerle değil, kuşaklar boyunca aktarılan bir varsayım zinciriyle beslenir. Bu zincir, siyasal bilinçte açıkça savunulmaz; fakat bilinçdışında güçlü bir süreklilik üretir. Güç, burada tarihsel bir olgu olmaktan çıkar ve neredeyse doğal bir özellik gibi algılanır.

Bu ontolojik ön-kabul, korkunun yönelimini de belirler. Hobbesçu çerçevede korku, düzenin kurucu unsurudur; ancak korkunun niceliğinden çok, yöneldiği merkezin tekilliği belirleyicidir. ABD’nin gücünün ön-kabul edilmesi, korkunun dağınık biçimde dolaşmasını engeller ve onu potansiyel olarak tek bir merkezde yoğunlaştırır. Bu yoğunlaşma, sürekli bir panik üretmez; aksine, yönetilebilir bir belirsizlik hissi yaratır. Aktörler, neyin mümkün olmadığını bildiklerini düşünerek hareket eder ve bu düşünce, düzenin devamlılığına hizmet eder.

Bu bağlamda güç, fiilî şiddet kullanımıyla değil, kullanılabilirlik varsayımıyla işler. ABD’nin askerî ya da ekonomik araçları, gücün kendisi değil; bu gücün her an devreye sokulabileceği yönündeki ön-kabulün somut dayanaklarıdır. Ancak bu dayanakların varlığı kadar, onların kullanılmamasının da anlamlı oluşu belirleyicidir. Güç, kendisini sürekli sergilemek zorunda kalmadığı ölçüde daha aşkın ve daha sorgulanamaz bir nitelik kazanır. Ön-kabul, gücü eylemden bağımsızlaştırır ve bu bağımsızlık, gücün en rafine formunu oluşturur.

Bu nedenle ABD’nin küresel düzende oynadığı rol, olgusal üstünlüklerin toplamı olarak değil, ön-kabuller üzerine kurulu bir ontolojik mimari olarak düşünülmelidir. Güç, burada kanıtlanan bir şey değil; kanıtlamaya gerek duyulmayan bir başlangıç noktasıdır. Başlangıç noktası hâline gelen güç, tartışmanın konusu olmaktan çıkar ve tartışmanın sınırlarını belirleyen arka plan koşulu hâline gelir. ABD’nin küresel siyasetteki kalıcılığı, tam da bu dönüşümde, yani gücün olgudan ön-kabule evrilmesinde düğümlenir.                                                                                                                               

3. GÜCÜN TEK MERKEZDE YOĞUNLAŞMASI VE SÜREKLİLİK SORUNU

3.1. Gücün Dağılması ve Çözülme İlişkisi

Gücün sürdürülebilirliği, çoğu zaman niceliksel büyüklükler üzerinden değerlendirilir: askerî kapasitenin artışı, ekonomik hacmin genişlemesi ya da teknolojik üstünlüğün korunması gibi ölçütler, gücün devamlılığının teminatı olarak görülür. Oysa ontolojik düzlemde belirleyici olan, gücün ne kadar büyük olduğu değil, nasıl yoğunlaştığıdır. Güç, belirli bir merkezde yoğunlaşmadığı ve bu yoğunluk istikrarlı biçimde korunmadığı sürece, artan kapasitelere rağmen çözülmeye meyillidir. Dağılmış güç, ilk bakışta esnek ve çoğulcu bir yapı izlenimi verse de, uzun vadede yönsüzlük ve belirsizlik üretir.

Gücün dağılması, tek tek aktörlerin güçsüzleşmesi anlamına gelmez; aksine, birçok aktörün aynı anda belirli ölçülerde güç sahibi olmasıyla ortaya çıkar. Ancak bu çoğulluk, ontolojik olarak eşitlenmiş bir referans üretmez. Birden fazla merkez, birbirine rakip olmaktan çok, birbirinin etkisini nötralize eden odaklar hâline gelir. Bu durum, karar alma süreçlerinde süreklilik kaybına yol açar. Çünkü her karar, başka bir merkezin potansiyel itirazına ya da alternatif yorumuna açık hâle gelir. Güç, burada hareket kabiliyeti kazanmak yerine, kendi içinde dolaşıma girer ve bu dolaşım, eylem üretmekten çok eylemsizlik üretir.

Dağılmış gücün en belirgin ontolojik sonucu, nihai referans noktasının belirsizleşmesidir. Nihai referansın olmadığı bir düzende, düzenin kendisi sürekli olarak askıda kalır. Aktörler, hangi kararın bağlayıcı, hangi sınırın aşılmaz olduğunu net biçimde bilemez. Bu belirsizlik, kısa vadede müzakere ve esneklik gibi olumlu kavramlarla örtülebilir; ancak uzun vadede sistemin kendi üzerine çökmesine yol açar. Çünkü düzen, yalnızca kuralların varlığıyla değil, bu kuralların hangi noktada kesinlik kazandığıyla ayakta durur.

Bu bağlamda tek merkezli güç yoğunlaşması, çoğu zaman otoriterlik ya da baskıcılıkla eş tutulur; oysa ontolojik açıdan mesele baskı değil, istikrardır. Tek merkez, tüm kararları tek başına almak zorunda değildir; ancak hangi kararların nihai olduğunu belirleyen eşik, tekil olmalıdır. Bu tekillik, gücün keyfî kullanımını zorunlu kılmaz; fakat keyfîliğin nerede sona ereceğini belirler. Gücün tek merkezde yoğunlaşması, bu anlamda, eylem alanını daraltmak değil, eylemi mümkün kılan zemini sabitlemektir.

ABD’nin küresel düzende işgal ettiği konum, gücün bu tekillik ihtiyacına verilen yapısal bir yanıt olarak okunabilir. Güç, formel olarak birçok kuruma, ittifaka ve devlete dağılmış görünse de, ontolojik olarak tek bir referans noktasında yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma, ABD’nin her kararı tek başına verdiği anlamına gelmez; fakat kararların hangi çerçevede anlamlı sayılacağını belirleyen son eşiği temsil eder. Böylece güç, görünürde dağılmış ama işlevsel olarak merkezî bir yapı kazanır.

Bu yapı, gücün sürekliliğini niceliksel artıştan çok ontolojik yoğunluk üzerinden garanti altına alır. Dağılmış güç, sürekli olarak yeniden koordine edilmek zorundadır; bu da onu kırılgan kılar. Tek merkezli yoğunluk ise, koordinasyonu önceden varsayılan bir gerçeklik hâline getirir. Aktörler, koordinasyonun nasıl sağlanacağını tartışmak yerine, bu koordinasyonun zaten var olduğu kabulüyle hareket eder. Bu kabul, gücü görünmez kılar; fakat tam da bu görünmezlik sayesinde kalıcılaştırır.

Bu nedenle gücün tek merkezde yoğunlaşması, basit bir hiyerarşi meselesi değildir. Bu yoğunlaşma, düzenin ontolojik sürekliliğini mümkün kılan bir zorunluluktur. Gücün dağılması, çokluk üretir; fakat bu çokluk, referanssız kaldığında çözülmeye dönüşür. Tek merkezli yoğunluk ise, çokluğu ortadan kaldırmadan ona bir eksen kazandırır. ABD’nin küresel düzende oynadığı rol, bu ekseni görünmez ama vazgeçilmez kılmasında düğümlenir. Burada güç, baskı yoluyla değil; dağılmayı önleyen sessiz bir yoğunluk olarak varlığını sürdürür.                                                                                                                

3.2. Hobbes’ta Korkunun Yönelimi

Hobbesçu siyasal ontolojide korku, düzenin tali bir yan ürünü değil, kurucu ilkesidir. Ancak bu kuruculuk, korkunun niceliğiyle değil, yönelimiyle ilgilidir. Dağınık, çok merkezli ve belirsiz korku, toplumsal dokuyu bir arada tutmaz; aksine onu parçalara ayırır. Korku her yöne yayıldığında, özne sürekli teyakkuz hâlinde kalır fakat hangi eylemin koruyucu, hangisinin yıkıcı olduğunu ayırt edemez. Bu ayrımın kaybı, düzen üretmek yerine kaotik bir savrulma yaratır. Hobbes’un özgün katkısı, korkunun bastırılması gerektiğini değil; tek bir merkeze kanalize edilmesi gerektiğini göstermesidir.

Korkunun tekil bir merkeze yönelmesi, tehdidin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, tehdit daha belirgin hâle gelir; fakat bu belirginlik, panik üretmez. Çünkü tehdit, artık her yerde değil, belirli bir noktadadır. Bu nokta, bireylerin ve kolektif yapıların davranışlarını öngörülebilir kılar. Öngörülebilirlik ise güvenliğin en temel bileşenidir. Hobbesçu çerçevede güvenlik, korkunun yokluğu değil; korkunun yerli yerine oturmasıdır. Korku nereye bakacağını bildiğinde, düzen de kendiliğinden şekillenmeye başlar.

Bu bağlamda korkunun yönelimi, siyasal bütünlüğün sürekliliğini sağlar. Dağılmış korku, her aktörü potansiyel tehdit hâline getirir; böyle bir ortamda herkes herkese karşıdır. Oysa korkunun tek bir odağa yönelmesi, yatay tehdit algısını zayıflatır ve dikey bir düzen kurar. Bireyler ve alt birimler, birbirlerini birincil tehdit olarak algılamaktan vazgeçer; tehdit, ortak bir referans noktasında yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma, toplumsal dokuda bir rahatlama yaratır: herkesin korktuğu şey aynı olduğunda, herkes aynı sınırlar içinde hareket eder.

Hobbes’un Leviathan figürü, tam da bu yönelimi simgeler. Leviathan, korkunun somutlaştığı ve yöneldiği tekil merkezdir. Ancak Leviathan’ın gücü, fiilî şiddet kullanımından çok, şiddetin tek elde toplanmış olmasından gelir. Şiddetin tek elde toplanması, onun sürekli kullanılmasını gerektirmez; tersine, kullanılmadan da etkili olmasını sağlar. Korku, bu noktada potansiyel hâline gelir ve potansiyel, fiilî şiddetten daha düzenleyici bir işleve kavuşur. Düzen, korkunun eyleme dönüşmediği ama dönüşebileceğinin bilindiği bir dengede kurulur.

Bu çerçeve, modern küresel düzene uygulandığında, korkunun neden tek bir küresel merkeze doğru yöneldiğini açıklayıcı hâle gelir. Tehditler çoğullaşmış, riskler çeşitlenmiş ve belirsizlik artmış olsa da, korkunun yönelimi tekilleştirilmediği sürece bu çokluk yönetilemez hâle gelir. Küresel sistem, Hobbesçu mekanizmayı bilinçdışı düzeyde yeniden üretir: Korku, dağınık tehditlere değil, bu tehditlerin nihai olarak ilişkilendirildiği tekil bir merkeze bağlanır. Bu bağlanma, panik değil; yönetilebilir bir belirsizlik üretir.

Burada kritik olan, korkunun mutlaklaşmaması, fakat istikrarlı kalmasıdır. Mutlak korku felç eder; yönsüz korku çözer; yöneltilmiş korku ise düzenler. Hobbes’un önerdiği siyasal mantık, korkunun ortadan kaldırılmasını değil, onun doğru yere yerleştirilmesini esas alır. Bu yerleştirme, bireysel özgürlükleri bütünüyle yok etmez; ancak bu özgürlüklerin hangi sınırlar içinde anlamlı olduğunu belirler. Özgürlük, korkunun yokluğunda değil; korkunun yönünü bildiği bir düzende var olabilir.

Bu nedenle Hobbes’ta korkunun yönelimi, baskıcı bir siyasal tercih değil, ontolojik bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Düzenin sürekliliği, korkunun bastırılmasına değil; tek bir merkeze doğru akmasına bağlıdır. Bu akış kesildiğinde ya da dağıldığında, düzen de çözülür. Korkunun tekil yönelimi, siyasal bütünlüğün sessiz ama vazgeçilmez taşıyıcısıdır; görünmezdir, fakat yokluğunda her şey dağılmaya başlar.                                                                                                                                                             

3.3. Tekil İrade ve Toplumsal Bütünlük

Tekil irade fikri, çoğu zaman indirgemeci biçimde otoriterlik ya da mutlak tahakkümle özdeşleştirilir; oysa ontolojik düzlemde tekil irade, baskıdan çok bütünlük üretme kapasitesi ile ilgilidir. Toplumsal bütünlük, bireylerin ya da alt birimlerin iradelerinin ortadan kaldırılmasıyla değil, bu iradelerin hangi sınırlar içinde birbirleriyle ilişkileneceğinin belirlenmesiyle mümkündür. Tekil irade, bu sınırlandırmayı gerçekleştiren merkezî ilkedir. Bu ilke, iradelerin içeriğini belirlemez; fakat iradelerin birbirini hangi noktada kesebileceğini ve nerede durmak zorunda olduğunu tayin eder.

Çoklu iradelerin denetimsiz biçimde yan yana gelmesi, görünürde çoğulluk üretir; ancak bu çoğulluk, ortak bir yönelimden yoksun kaldığında çözülmeye dönüşür. Her irade kendi doğrultusunda hareket ederken, diğer iradelerle olan ilişkisini yalnızca çatışma ya da geçici uzlaşma üzerinden kurar. Bu yapı, kalıcı bir bütünlük değil, kırılgan bir denge üretir. Tekil irade, bu kırılganlığı ortadan kaldıran ontolojik sabittir. İradeler arasındaki ilişkiler, bu sabit etrafında düzenlendiğinde, çatışma tümüyle ortadan kalkmaz; fakat çatışmanın yıkıcı değil, yönetilebilir hâle gelmesi sağlanır.

Tekil iradenin toplumsal bütünlük üretme gücü, onun mutlak karar alma yetkisinden değil, nihai sınır belirleyici olmasından kaynaklanır. Nihai sınır, her eylemin ya da talebin aşamayacağı bir eşiği temsil eder. Bu eşik, her an aktif olarak hatırlatılmak zorunda değildir; varlığı bilindiği sürece işlevini yerine getirir. Toplumsal aktörler, taleplerini ve eylemlerini bu eşiğe göre ayarladıklarında, düzen kendiliğinden istikrar kazanır. Tekil irade, burada sürekli müdahale eden bir güç değil; müdahaleye gerek bırakmayan bir referans noktasıdır.

Bu referans noktası, bireysel iradeleri yok etmez; aksine, onların varlığını sürdürebileceği bir çerçeve sağlar. İrade, sınırsız olduğunda değil, sınırlarını bildiğinde işlevsel hâle gelir. Sınırın bilinmediği bir ortamda irade, kendi üzerine çöker; sürekli genişlemeye çalışırken karşılaştığı engelleri tehdit olarak algılar. Tekil irade tarafından belirlenen sınır, bu tehdit algısını yatıştırır. Bireyler ve alt birimler, hangi noktada durmaları gerektiğini bildiklerinde, kendi alanları içinde daha serbest hareket edebilirler. Bu durum, paradoksal biçimde, sınırlamanın özgürlüğü mümkün kılmasıdır.

Toplumsal bütünlük, bu nedenle homojenlik anlamına gelmez. Tekil irade, tüm iradeleri aynılaştırmaz; onları aynı eksen etrafında hizalar. Bu hizalama, çeşitliliği ortadan kaldırmadan, çeşitliliğin dağılmasını engeller. Farklı talepler, ideolojiler ve çıkarlar varlığını sürdürür; ancak bu farklar, bütünlüğü çözen bir kopuşa dönüşmez. Tekil irade, burada birleştirici bir öz değil; birleştirici bir yön üretir. Yön, içerikten bağımsızdır; fakat içeriklerin nasıl bir arada durabileceğini belirler.

Bu çerçevede tekil irade, doğal durumdan siyasal duruma geçişin ontolojik koşulu olarak ortaya çıkar. Doğal durumda iradeler eşdeğer ve sınırsızdır; bu eşdeğerlik, güvenlik üretmez. Siyasal durum ise, iradelerin eşitliğini değil, eşitsiz bir referans ilişkisini kabul eder. Bu kabul, bireylerin iradelerinden vazgeçmesi anlamına gelmez; iradelerin, kendilerinden daha üst bir düzenleyici ilkeyi tanıması anlamına gelir. Tanıma gerçekleştiği anda, toplumsal bütünlük bir zorunluluk değil, kaçınılmaz bir sonuç hâline gelir.

Bu nedenle tekil irade, toplumsal bütünlüğün düşmanı değil, onun ontolojik taşıyıcısıdır. İrade tekilleşmediğinde, bütünlük ancak geçici uzlaşmalarla ayakta kalabilir; bu uzlaşmalar çözüldüğünde ise yapı hızla dağılır. Tekil irade, bu dağılmayı engelleyen sessiz eksendir. Görünür olduğu ölçüde tartışılır, tartışıldığı ölçüde zayıflar; görünmez kaldığı ölçüde ise bütünlüğü taşır. Toplumsal düzenin sürekliliği, tekil iradenin baskınlığından çok, varlığının sorgulanmadan kabul edilmesine bağlıdır.                         

4. MUTLAK MONARŞİDEN MODERN SİYASETE GEÇİŞ

4.1. Mutlak Monarşinin Psikolojik İşlevi

Mutlak monarşi, çoğu zaman tarihsel olarak aşılmış, ilkel ya da keyfî bir siyasal form olarak değerlendirilir; oysa bu değerlendirme, mutlak monarşinin ontolojik ve psikolojik işlevini gözden kaçırır. Mutlak monarşi, öncelikle ideolojik bir tercih değil, psikolojik bir çözüm mekanizması olarak ortaya çıkmıştır. Bu çözüm, siyasal düzenin rasyonel gerekçelerle değil, insan zihninin belirsizlikle baş etme ihtiyacıyla kurulduğunu gösterir. İnsan için asıl yıkıcı olan şey baskı değil, belirsizliktir; mutlak monarşi ise belirsizliği tek bir figürde yoğunlaştırarak yönetilebilir kılar.

Bu yoğunlaşma, tehdidin ortadan kaldırılması anlamına gelmez; fakat tehdidin kaynağını belirgin hâle getirir. Mutlak monarşide tehdit dağınık değildir; kralın iradesinde cisimleşmiştir. Bu durum, paradoksal biçimde, sürekli bir korku hâli üretmek yerine göreli bir güvenlik hissi yaratır. Çünkü korku, her yerde değildir; belirli bir noktadadır. İnsan zihni, belirsiz ve çok merkezli tehditler karşısında çözülmeye yatkındır; tek merkezli tehdit ise tolere edilebilir hâle gelir. Mutlak monarşinin psikolojik işlevi, tam da bu tolere edilebilirliği üretmesidir.

Bu bağlamda mutlak monarşi, bireylerin iradelerini bütünüyle yok eden bir tahakküm biçimi olarak değil, iradelerin hangi sınırda duracağını netleştiren bir düzenleme olarak işler. Birey, neyi yapamayacağını bildiğinde, geri kalan alanda daha az kaygı duyar. Kaygının azalması, siyasal itaatin rasyonel ya da ahlaki gerekçelerle değil, psikolojik rahatlama yoluyla sağlanmasına neden olur. İtaat, burada zorla dayatılan bir yükümlülük değil, belirsizlikten kaçışın doğal sonucu hâline gelir.

Mutlak monarşinin bir diğer kritik işlevi, korkunun yatay olarak yayılmasını engellemesidir. Korku, tek merkezde yoğunlaştığında, bireyler birbirlerini birincil tehdit olarak algılamaktan vazgeçer. Toplumsal ilişkilerde güvensizlik azalır; çünkü tehdit, komşuda ya da yabancı olanda değil, zaten tanımlı bir figürde cisimleşmiştir. Bu durum, toplumsal dokuda göreli bir istikrar üretir. İnsanlar, kraldan korkarken birbirlerinden korkmaz hâle gelir. Bu ayrım, mutlak monarşinin çoğu zaman göz ardı edilen ama düzen kurucu etkisini açıkça ortaya koyar.

Bu siyasal formun psikolojik başarısı, onun meşruiyetini ideolojik anlatılardan bağımsız kılar. Kralın ilahi hakka sahip olup olmaması ya da hukuksal olarak nasıl tanımlandığı, bu düzeyde tali kalır. Asıl belirleyici olan, kralın tekil bir referans noktası olarak işlev görmesidir. Bu tekillik, siyasal alanı sadeleştirir; karmaşık güç ilişkilerini tek bir irade etrafında toplayarak zihinsel yükü azaltır. Mutlak monarşi, bu anlamda, siyasal karmaşıklığa karşı geliştirilen bir bilişsel savunma mekanizmasıdır.

Modern siyasal düşüncenin mutlak monarşiyi yalnızca keyfîlik ve baskı üzerinden eleştirmesi, bu psikolojik boyutu gözden kaçırmasından kaynaklanır. Oysa mutlak monarşi, tarihsel olarak uzun süre varlığını koruyabilmişse, bu yalnızca zor kullanımıyla açıklanamaz. Süreklilik, ancak zihinsel ve duygusal bir karşılık ürettiğinde mümkündür. Mutlak monarşi, belirsizliğin yükünü tek bir figürde toplayarak, bireylerin geri kalan dünyayı daha öngörülebilir deneyimlemesini sağlamıştır.

Bu nedenle mutlak monarşi, modern siyasal formların basit bir karşıtı değil, onların zeminidir. Modern siyaset, mutlak monarşinin ortadan kaldırdığı belirsizliği bütünüyle yok edememiş; yalnızca bu belirsizliği farklı araçlar ve daha karmaşık yapılar aracılığıyla yeniden dağıtmıştır. Mutlak monarşinin psikolojik işlevi anlaşılmadan, modern siyasetin neden sürekli olarak yeni merkezler, yeni otoriteler ve yeni nihai referanslar üretme eğiliminde olduğu da anlaşılamaz. Burada mutlak monarşi, aşılmış bir geçmiş değil; siyasal düzenin zihinsel kökenine dair açıklayıcı bir eşik olarak varlığını sürdürür.                 

4.2. Anlam ve İrade Talebinin Ortaya Çıkışı

Mutlak monarşinin sağladığı psikolojik istikrar, uzun süre boyunca siyasal düzenin sürdürülebilirliğini mümkün kılmış olsa da, bu düzenin içinde giderek belirginleşen bir gerilim hattı oluşur: İnsan, yalnızca korunmak ve hayatta kalmak isteyen bir varlık değildir; aynı zamanda, itaatinin ve sınırlarının anlamlandırılmasını talep eden bir bilinç yapısına sahiptir. Mutlak monarşi, belirsizliği azaltır; fakat bu azaltma, iradenin neden sınırlanması gerektiğine dair tatmin edici bir açıklama üretmez. Kralın iradesi, düzenin nedeni olarak kabul edilir; ancak bu kabul, zamanla yalnızca korkuya dayandığı ölçüde eksik hissedilmeye başlanır.

Bu eksiklik, doğrudan bir isyan dürtüsü olarak ortaya çıkmaz. Aksine, daha incelikli bir sorgulama biçimi üretir: “Neden?” sorusu. Neden bu sınırlar vardır, neden itaat edilmelidir, neden tek bir irade herkesin iradesinin üzerinde konumlanır? Bu sorular, mutlak monarşinin psikolojik işlevini bütünüyle geçersiz kılmaz; fakat onun tek başına yeterli olmadığını açığa çıkarır. İnsan zihni, yalnızca tehditten kaçmakla yetinmez; aynı zamanda, tehdit ile düzen arasındaki ilişkinin anlamsal bir çerçeveye oturtulmasını ister.

Bu noktada irade talebi ortaya çıkar. İrade talebi, bireyin sınırsız hareket özgürlüğü istemesi anlamına gelmez; daha çok, kendi eylemlerinin ve sınırlarının akıl yoluyla gerekçelendirilmesi arzusunu ifade eder. Mutlak monarşide birey, ne yapamayacağını bilir; fakat neden yapamayacağını bilmez. Bu “neden” eksikliği, siyasal düzenin zihinsel meşruiyetinde bir çatlak yaratır. Düzen işlemeye devam eder; ancak bu işleyiş, artık yalnızca korkuya değil, bastırılmış bir sorgulama potansiyeline de dayanır.

Bu sorgulama potansiyeli, zamanla itaatin niteliğini değiştirir. İtaat, doğal ve kendiliğinden bir refleks olmaktan çıkar; gerekçelendirilmesi gereken bir davranış hâline gelir. Bu dönüşüm, siyasal düzen açısından kritik bir eşiğe işaret eder. Çünkü itaat, gerekçelendirme talep etmeye başladığında, artık salt psikolojik bir rahatlama mekanizmasıyla sürdürülemez. Düzenin, bireye yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda anlam da sunması gerekir. Anlam sunulamayan noktada, itaat devam etse bile meşruiyet aşınmaya başlar.

Bu bağlamda modern siyasal düşüncenin doğuşu, ani bir kopuştan çok, bu anlam talebinin giderek yoğunlaşmasının sonucudur. İnsan, korkunun tek başına yeterli olmadığı bir eşiğe ulaşır. Bu eşikte, irade artık yalnızca bastırılması gereken bir tehdit değil; düzenin içine temsil yoluyla dahil edilmesi gereken bir unsur olarak görülmeye başlanır. Temsil fikri, tam da bu noktada anlam kazanır: Birey, kendi iradesinin tamamen ortadan kalkmadığını, dolaylı da olsa siyasal düzenin bir parçası hâline geldiğini hissetmek ister.

Anlam ve irade talebinin ortaya çıkışı, mutlak monarşiyi hemen işlevsiz kılmaz; fakat onun tek başına yeterli bir form olmadığını açığa çıkarır. Kralın iradesi, düzenin nihai referansı olmaya devam eder; ancak bu referans, artık açıklanmaya, gerekçelendirilmeye ve sembolik olarak paylaşılmaya ihtiyaç duyar. İşte bu ihtiyaç, modern siyasetin kurucu gerilimini doğurur: Tekil merkezli güvenlik ihtiyacı ile çoğul irade ve anlam talebi arasındaki gerilim.

Bu gerilim, mutlak monarşinin basitçe “yıkılması” ile değil, onun dolaylılaştırılması ile çözülmeye çalışılır. İnsanlar, artık yalnızca korktukları için değil, kendilerini düzenin bir parçası olarak anlamlandırabildikleri ölçüde itaat etmeye razı olurlar. Bu anlamlandırma, rasyonel söylemler, hukuksal çerçeveler ve temsil mekanizmaları aracılığıyla inşa edilir. Ancak bu inşa, korkunun ortadan kalktığı anlamına gelmez; korku, yalnızca daha derin ve daha karmaşık bir yapının içine yerleştirilir.

Bu nedenle anlam ve irade talebinin ortaya çıkışı, modern siyasetin başlangıç noktasıdır; fakat bu başlangıç, mutlak monarşinin psikolojik mirasını silmez. Aksine, bu mirası dönüştürerek sürdürür. Güvenlik ihtiyacı ile anlam talebi arasındaki denge, modern siyasal düzenlerin sürekli olarak yeniden kurmak zorunda kaldığı temel eksen hâline gelir. Burada mutlak monarşi, aşılmış bir form olmaktan çok, modern siyasetin hâlâ çözmeye çalıştığı ontolojik sorunun ilk kristalizasyonu olarak önemini korur.                                                                                                                                                              

4.3. Tekil İradenin Dolaylılaştırılması

Mutlak monarşinin psikolojik istikrar üretme kapasitesi ile bireyin anlam ve irade talebi arasındaki gerilim, siyasal düzeni bütünüyle çökertecek bir kırılmaya zorunlu olarak yol açmaz; bunun yerine, daha karmaşık ve dolaylı bir çözüm hattı üretir. Bu çözüm hattı, tekil iradenin ortadan kaldırılması değil, dolaylılaştırılmasıdır. Tekil irade, artık çıplak bir figürde cisimleşmez; temsil, hukuk, kurumlar ve normlar aracılığıyla dağıtılır. Ancak bu dağıtım, ontolojik düzeyde bir çözülme anlamına gelmez. Aksine, tekil irade, görünürde çoğullaşırken işlevsel olarak korunur.

Dolaylılaştırma, tekil iradeyi görünür baskıdan arındırır ve onu meşruiyet üretim mekanizmalarıyla sarar. Böylece irade, korku merkezli bir tehdit olmaktan çıkar; rasyonel gerekçelerle, hukuksal prosedürlerle ve sembolik anlatılarla çevrelenmiş bir düzenleyici ilke hâline gelir. Bu dönüşüm, bireyin irade talebini tatmin eder: Özne, artık yalnızca korktuğu için değil, düzenin “akla uygun” olduğu fikrine ikna edildiği için itaat eder. Ancak bu ikna, tekil iradenin ortadan kalktığı anlamına gelmez; yalnızca onun doğrudanlığı askıya alınır.

Bu askıya alma, siyasal düzen açısından kritik bir avantaj sağlar. Doğrudan tekil irade, sorgulandığında tüm düzeni sarsabilecek bir odak oluşturur. Dolaylılaştırılmış tekil irade ise, sorgulamayı dağıtır. Birey, karşısında tek bir figür değil; kurallar, kurumlar ve süreçler bütünü bulur. Bu bütünlük, itirazın yönünü belirsizleştirir. İtiraz, nereye yönelirse yönelsin, düzenin tamamını hedef alamaz; yalnızca belirli bir parçasına temas eder. Böylece düzen, eleştiriyi emebilen ve parçalayabilen bir yapıya kavuşur.

Tekil iradenin dolaylılaştırılması, aynı zamanda korkunun da yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Korku, artık doğrudan bir figüre yönelmez; kuralların ihlali, prosedürlerin dışına çıkma ya da normların aşılması gibi daha soyut eşiklere bağlanır. Bu soyutlama, korkunun şiddetini azaltmaz; fakat onu daha yaygın ve daha içselleştirilmiş hâle getirir. Birey, cezadan değil; “yanlış yapmış olma” ihtimalinden çekinir. Bu çekinme, siyasal düzenin içselleştirilmesini derinleştirir ve tekil iradenin görünmezliğini pekiştirir.

Bu çerçevede modern siyasal düzen, iki karşıt ihtiyacı aynı anda yönetmeye çalışır: Bir yandan Hobbesçu güvenlik ve bütünlük ihtiyacı, diğer yandan bireyin anlam ve irade talebi. Tekil iradenin dolaylılaştırılması, bu iki ihtiyacın açık bir çatışmaya girmesini engeller. İrade tekilliğini korur; fakat bu tekillik, artık açıkça adlandırılmaz. Güç, “kralın iradesi” olarak değil; “hukukun üstünlüğü”, “kurumsal denge” ya da “toplumsal sözleşme” gibi kavramlar üzerinden dolaşıma girer. Bu kavramlar, tekil iradenin modern maskeleri olarak işlev görür.

Dolaylılaştırma, tekil iradeyi daha kırılgan değil, daha dayanıklı hâle getirir. Çünkü görünür olan her güç, zamanla aşınır; görünmez olan ise alışkanlık üretir. Alışkanlık, sorgulamadan daha kalıcıdır. Modern siyasal düzen, tekil iradeyi alışkanlıklar, rutinler ve prosedürler içine gömerek, onu gündelik hayatın sıradanlığına yayar. Bu yayılma, iradenin hissedilmesini azaltır; fakat etkisini ortadan kaldırmaz. Aksine, etki artık sürekli ve düşük yoğunluklu bir basınç hâline gelir.

Bu nedenle tekil iradenin dolaylılaştırılması, modernliğin tekil iradeden vazgeçmesi değil, onu ontolojik olarak daha sofistike bir düzeye taşımasıdır. Güvenlik ihtiyacı, hâlâ tek bir referans noktasına yaslanır; fakat bu nokta artık bir kişi ya da açık bir otorite değildir. Birey, karşısında kimin iradesiyle karşı karşıya olduğunu tam olarak söyleyemez; fakat bir iradenin varlığını sürekli hisseder. Bu hissiyat, düzenin sürekliliğini sağlar. Tekil irade, böylece modern siyasette kaybolmaz; yalnızca adını ve biçimini değiştirir.                                                                                                                            

5. MONTESQUIEU VE GÜÇLER AYRILIĞI PARADOKSU

5.1. Güçler Ayrılığının Görünürdeki İşlevi

Güçler ayrılığı ilkesi, modern siyasal düşüncenin en güçlü meşruiyet anlatılarından birini oluşturur. Bu ilke, yüzeyde keyfî iktidarı sınırlamayı, tekil iradenin mutlaklaşmasını engellemeyi ve bireysel özgürlükleri güvence altına almayı hedefler. Yasama, yürütme ve yargı arasında tesis edilen ayrım, gücün tek elde toplanmasının doğuracağı baskıcı sonuçlara karşı rasyonel bir önlem olarak sunulur. Bu çerçevede güçler ayrılığı, siyasal düzenin ahlaki ve hukuksal üstünlüğünün teminatı gibi işlev görür; düzen, artık korkuya değil, dengeye dayalıymış izlenimi verir.

Bu görünürdeki işlev, siyasal iktidarı kişiselleştirmekten uzaklaştırır. Güç, tek bir figürde cisimleşmez; kurumsal yapılara dağıtılır. Böylece iktidar, bireysel keyfîlikten arındırılmış, prosedürel bir mekanizma olarak tasavvur edilir. Bu tasavvur, bireyin anlam ve irade talebini karşılamada son derece etkilidir. Özne, artık karşısında “kralın iradesini” değil, kuralları, yasaları ve bağımsız kurumları görür. İtaat, bu noktada zorunlu bir boyun eğiş olmaktan çıkar; hukuka ve rasyonel düzene duyulan güvenin sonucu gibi deneyimlenir.

Güçler ayrılığı, bu anlamda, tekil iradenin dolaylılaştırılmasının en rafine biçimlerinden biridir. Tekil irade ortadan kaldırılmış gibi görünür; çünkü artık hiçbir kurum tek başına mutlak karar alma yetkisine sahip değildir. Ancak bu görünüm, ontolojik düzeyde bir yanılsama üretir. Zira güç, fiilen dağılmış olsa bile, hangi kararların nihai, hangi sınırların aşılmaz olduğu sorusu ortadan kalkmaz. Güçler ayrılığı, bu soruya açık bir cevap vermez; yalnızca cevabın kurumlar arası etkileşimden doğacağı fikrini yerleştirir. Bu fikir, tekil iradenin varlığını inkâr etmez; onu görünmez kılar.

Bu görünmezlik, siyasal düzen açısından çift yönlü bir işlev görür. Bir yandan, iktidarın keyfî olduğu hissini azaltır ve bireyin sisteme olan rızasını güçlendirir. Diğer yandan, gücün gerçek yoğunlaşma noktalarının sorgulanmasını zorlaştırır. Çünkü iktidar artık belirli bir özneye atfedilemez; kurumlar arasındaki ilişkiler ağına dağılmış gibidir. Bu da eleştirinin yönünü belirsizleştirir. Eleştiri, kime yöneltileceğini tam olarak bilemediğinde, sistemin tamamını hedef almak yerine, onun belirli parçalarıyla sınırlı kalır.

Güçler ayrılığı ilkesinin görünürdeki işlevi, bu nedenle yalnızca denge sağlamak değildir; aynı zamanda siyasal iktidarı ontolojik olarak zararsızlaştırılmış gibi göstermektir. İktidar, artık tehditkâr bir merkez değil; birbirini denetleyen mekanizmaların toplamı olarak algılanır. Bu algı, korkuyu bastırmaz; fakat onu bilinç düzeyinden bilinçdışına iter. Birey, artık kimseden açıkça korkmaz; fakat kuralları ihlal etme, prosedürlerin dışına çıkma ya da sistemle uyumsuz davranma ihtimali karşısında sürekli bir çekince duyar. Korku, figürden kurala taşınır.

Bu bağlamda güçler ayrılığı, mutlak monarşinin psikolojik işlevini tümüyle ortadan kaldırmaz; onu daha karmaşık ve kabul edilebilir bir biçimde yeniden üretir. Güvenlik duygusu, artık tek bir iradenin varlığından değil, kurumsal dengenin sürekliliğinden beslenir. Ancak bu denge, yalnızca görünürde çoğuldur. Ontolojik olarak hâlâ bir nihai sınır, bir son eşik ve bir merkezî referans gerektirir. Güçler ayrılığı, bu gerekliliği ortadan kaldırmaz; yalnızca onu daha sofistike bir maske arkasına gizler.

Bu nedenle güçler ayrılığının görünürdeki işlevi, modern siyasal düzenin kendi kendisini ahlaki ve rasyonel olarak meşrulaştırma biçimi olarak okunmalıdır. Bu meşruiyet, bireyin irade ve anlam talebini tatmin eder; fakat düzenin derin yapısında hâlâ tekil bir sınırlandırma ihtiyacının varlığını ortadan kaldırmaz. Güçler ayrılığı, tekil iradeyi yok etmez; onu kurumsal çoğulluk içinde görünmezleştirerek daha dayanıklı hâle getirir.                                                                                                                             

5.2. Korkunun Parçalanması

Montesquieu’nün güçler ayrılığı ilkesi, yalnızca iktidarın teknik bir yeniden dağılımı olarak değil, korkunun siyasal alandaki dolaşım biçimini kökten dönüştüren bir yapı olarak ele alınmalıdır. Mutlak monarşi rejiminde korku, tekil bir merkeze yönelmişti; kral figürü, hem tehdidin hem de düzenin somutlaştığı bir odak işlevi görüyordu. Güçler ayrılığıyla birlikte bu yapı çözülür ve korku, artık tek bir merkezde yoğunlaşmak yerine parçalanmış bir biçimde siyasal alana dağılır. Bu dağılma, korkunun ortadan kalkması anlamına gelmez; tersine, korkunun yönünün belirsizleşmesiyle daha karmaşık ve daha kalıcı bir hâl almasına yol açar.

Gücün yasama, yürütme ve yargı arasında bölünmesi, görünürde keyfî iktidarı sınırlayan bir güvenlik mekanizması üretir. Ancak bu bölünme, korkunun da aynı ölçüde bölünmesine neden olur. Artık tehdit, tek bir figürde ya da tek bir iradede somutlaşmaz. Birey, kime ya da neye karşı temkinli olması gerektiğini net biçimde bilemez. Yasalar vardır ama yoruma açıktır; yürütme icra eder ama sınırları tartışmalıdır; yargı denetler ama mutlak değildir. Korku, bu belirsizlik içinde tek bir noktaya sabitlenmek yerine, sürekli olarak farklı kurumsal katmanlar arasında dolaşır.

Bu dolaşım, Hobbesçu anlamda korkunun düzen kurucu yönünü zayıflatır. Çünkü korku, düzen üretebilmek için yönelmiş olmak zorundadır. Yönü olmayan korku, güvenlik üretmez; sürekli bir tetikte olma hâli yaratır. Güçler ayrılığı rejiminde korku, artık “şuraya bak” demez; “her an her yerde olabilir” hissi üretir. Bu his, açık bir panik doğurmaz; fakat süreklilik arz eden bir huzursuzluk zemini oluşturur. Birey, mutlak bir tehditle değil, belirsiz ve dağınık bir risk alanıyla karşı karşıyadır.

Tekil merkezin çözülmesi, bu noktada paradoksal bir etki yaratır. Bir yandan, açık bir otoritenin yokluğu bireysel bilinç düzeyinde rahatlatıcıdır. Kimse doğrudan korkulacak bir figürle yüz yüze değildir. Ancak diğer yandan, bu yokluk korkunun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez; korku yalnızca yer değiştirmiştir. Artık korku, tek bir iradeye değil, sistemin işleyişine yönelmiştir. Sistem ise kişisizdir; bu kişisizlik, korkunun hedefini muğlaklaştırır ve dolayısıyla onu sürekli canlı tutar.

Bu yapı içinde ortaya çıkan otoriteler, meşrudur fakat mutlak değildir. Yasama meşrudur ama nihai değildir; yürütme etkilidir ama sınırlıdır; yargı bağlayıcıdır ama her şeye kadir değildir. Bu çoklu meşruiyet durumu, ilk bakışta özgürlük alanını genişletiyor gibi görünür. Ancak ontolojik düzeyde, mutlak olmayan her otorite, korkunun yönünü daha da belirsizleştirir. Çünkü hiçbir otorite, “son söz” olma kapasitesine açıkça sahip değildir. Son sözün yokluğu, düzenin tamamen çöktüğü anlamına gelmez; fakat düzenin hangi noktada kesinlik kazandığının silikleşmesine yol açar.

Korkunun parçalanması, böylece modern siyasal öznenin temel deneyimlerinden biri hâline gelir. Öznenin karşı karşıya olduğu şey, açık bir tehdit değil; sürekli yeniden tanımlanan ve yer değiştiren bir risk alanıdır. Bu risk alanı, bireyi sürekli olarak uyumlu olmaya, sınırları zorlamamaya ve belirsizlikten kaçınmaya iter. Korku, burada bastırıcı bir şiddet olarak değil; davranışları önceden ayarlayan bir düşük yoğunluklu basınç olarak işler. Parçalanmış korku, tekil korkudan daha az görünürdür; fakat daha yaygındır.

Bu nedenle güçler ayrılığı rejiminde korkunun parçalanması, siyasal düzenin zayıflaması değil, onun farklı bir düzlemde yeniden kurulması anlamına gelir. Düzen, artık tek bir merkezden gelen tehditle değil, çoklu ama belirsiz sınırlarla korunur. Bu sınırlar, açıkça ilan edilmez; fakat sürekli hissedilir. Korku, yönünü kaybettiği ölçüde ortadan kalkmaz; aksine, gündelik hayatın arka planına sızar ve düzenin sürekliliğini sessizce garanti altına alır. Parçalanmış korku, modern siyasal mimarinin en görünmez ama en işlevsel taşıyıcılarından biri olarak varlığını sürdürür.                                                     

5.3. Psikolojik Parçalanma

Güçler ayrılığı rejiminin siyasal düzlemde ürettiği yapısal çoğulluk, öznenin psikolojik dünyasında bütünleştirici bir etki yaratmaz; aksine, daha derin ve kalıcı bir parçalanma üretir. Bu parçalanma, bireyin bilinç düzeyinde açık bir kriz olarak deneyimlenmez. Tam tersine, düzenli işleyen kurumlar, prosedürler ve hukuki mekanizmalar sayesinde, yüzeyde istikrar ve öngörülebilirlik hissi korunur. Ancak bu yüzeyin altında, tehdidin yönü ve kaynağına ilişkin sürekli bir muğlaklık hâli yerleşir. Psikolojik parçalanma, tam da bu muğlaklığın süreklilik kazanmasıyla ortaya çıkar.

Tehdit, artık tekil bir merkezden gelmez; dikey katmanlar arasında dolaşır. Yasama düzeyinde normatif bir belirsizlik, yürütme düzeyinde keyfî uygulama ihtimali, yargı düzeyinde yorum farklılıkları ve gecikmeler… Tüm bu katmanlar, tek tek ele alındığında meşru ve rasyonel görünür; ancak birlikte işlediklerinde, özne için tehdit algısını sabitlenemez hâle getirir. Birey, neyin gerçek bir tehlike, neyin yalnızca prosedürel bir risk olduğunu net biçimde ayırt edemez. Bu ayırt edememe hâli, psikolojik güvenlik üretmek yerine, düşük yoğunluklu ama sürekli bir huzursuzluk yaratır.

Bu huzursuzluk, klasik korku deneyiminden farklıdır. Klasik korku, belirli bir nesneye yönelir ve bu yönelim, öznenin davranışlarını keskin biçimde düzenler. Psikolojik parçalanma ise, korkunun nesnesizleştiği bir alanda işler. Tehdit, her yerde olabilecek ama hiçbir yerde tam olarak bulunamayan bir ihtimal hâline gelir. Bu ihtimal, özneyi felç etmez; fakat sürekli bir ihtiyat rejimi içinde tutar. Birey, açık bir baskı hissetmez; ancak sınırları zorlamaktan kaçınmayı alışkanlık hâline getirir.

Nihai belirleyicinin belirsizleşmesi, bu sürecin merkezî unsurudur. Güçler ayrılığı söylemi, nihai belirleyicinin kurumlar arası dengeden doğacağını varsayar; ancak bu varsayım, öznenin deneyiminde somut bir karşılık bulmaz. Çünkü denge, ancak geriye dönük olarak tespit edilebilir; eylem anında ise belirsizlik hüküm sürer. Öznenin zihninde şu soru sürekli askıda kalır: “En sonunda kim belirleyecek?” Bu sorunun cevapsızlığı, psikolojik parçalanmanın sürekliliğini garanti eder. Nihai belirleyici yokmuş gibi görünür; fakat tam da bu yokluk hissi, görünmez bir belirleyicinin varlığını sezgisel olarak çağırır.

Bu durum, öznenin iç dünyasında iki düzlemi aynı anda üretir. Bir yanda, bilinç düzeyinde işleyen özgürlük ve rasyonellik anlatısı vardır. Birey, haklara sahip olduğunu, kurumların onu koruduğunu ve keyfî iktidarın sınırlandığını düşünür. Diğer yanda ise, bilinçdışı düzeyde sürekli tetikte olma hâli bulunur. Bu iki düzlem birbiriyle çelişmez; aksine, birbirini tamamlar. Bilinç düzeyi rahatlatırken, bilinçdışı düzey düzeni korur. Psikolojik parçalanma, bu eşzamanlılığın kalıcı hâle gelmesidir.

Parçalanmanın en önemli sonucu, direncin biçim değiştirmesidir. Açık ve kolektif direnç, belirgin bir tehdit ve tekil bir merkez gerektirir. Oysa tehdit dağılmış ve merkez belirsiz olduğunda, direnç de parçalanır. Bireysel memnuniyetsizlikler ortaya çıkar; ancak bu memnuniyetsizlikler ortak bir hedef etrafında toplanamaz. Psikolojik parçalanma, böylece siyasal parçalanmayı da destekler. Düzen, baskı yoluyla değil; hedefsizleşmiş huzursuzluk yoluyla ayakta kalır.

Bu çerçevede güçler ayrılığı rejiminin ürettiği psikolojik yapı, geçici bir uyumsuzluk değil, süreklilik arz eden bir zemindir. Huzursuzluk, kriz anlarında patlak veren istisnai bir durum olmaktan çıkar; gündelik hayatın arka planına yerleşir. Öznenin siyasal deneyimi, ne tam bir güvenlik ne de açık bir korku içerir. Bunun yerine, sürekli ayarlanması gereken bir denge hissi hâkim olur. Bu denge hissi, özneyi yormaz; fakat onu sistemle uyumlu kılar.

Son kertede psikolojik parçalanma, modern siyasal mimarinin patolojisi değil, işlevsel bir unsurudur. Tehdidin dikey katmanlar arasında dolaşması, nihai belirleyicinin belirsizleşmesi ve huzursuzluğun süreklilik kazanması, düzenin çözülmesine değil, esnek ama kalıcı bir istikrara hizmet eder. Birey, bu istikrarı bilinç düzeyinde özgürlük olarak adlandırır; bilinçdışında ise sınırları sezgisel olarak tanır. Psikolojik parçalanma, bu iki düzlemin çatışmadan bir arada var olmasını sağlayan sessiz bağlayıcı olarak işlev görür.                                                                                                                                           

6. MODERN ULUS-DEVLETTE KRİZ VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK SORUSU

6.1. Özgürlük Anlatısı ve Güvenlik Açmazı

Modern ulus-devletin en güçlü meşruiyet kaynağı, özgürlüğün siyasal düzenin asli ürünü olduğu yönündeki anlatıdır. Bu anlatı, bireyin artık keyfî bir iradenin nesnesi olmadığı, haklara sahip bir özne olarak tanındığı ve siyasal düzenin bu hakları korumak üzere inşa edildiği varsayımına dayanır. Özgürlük, burada ontolojik bir deneyimden çok, bilinç düzeyinde üretilmiş bir anlam rejimi olarak işler. Birey, özgür olduğunu düşünür; çünkü özgürlüğün dili, sembolleri ve ritüelleri siyasal alanın her katmanına nüfuz etmiştir. Ancak bu bilinç üretimi, güvenlik meselesini ortadan kaldırmaz; yalnızca onu daha karmaşık ve çözümsüz bir forma sokar.

Özgürlük anlatısının merkezinde çoğulluk yer alır. Farklı görüşlerin, taleplerin ve kimliklerin bir arada var olabilmesi, modernliğin temel kazanımı olarak sunulur. Ne var ki güvenlik, ontolojik olarak çoğullukta kurulabilen bir olgu değildir. Güvenlik, tehdit algısının yönelmiş olmasını gerektirir; çoğulluk ise bu yönelimi dağıtır. Ulus-devlet, bireye bilinç düzeyinde geniş bir hareket alanı tanırken, aynı anda bu alanın hangi noktada sona erdiğini belirsiz bırakır. Belirsizlik, özgürlüğün doğal bedeli gibi sunulur; fakat bu bedel, sürekli bir kriz potansiyeli üretir.

Bu kriz potansiyeli, açık bir çöküş biçiminde ortaya çıkmaz. Aksine, modern ulus-devlet, kriz hâlini normalleştirerek işler. Siyasal, ekonomik, toplumsal ya da kültürel krizler, istisnai durumlar olmaktan çıkar; sistemin olağan işleyişinin parçası hâline gelir. Özgürlük anlatısı, bu sürekliliği örtme işlevi görür. Birey, yaşadığı tatminsizliği ya da güvensizliği, özgürlüğün eksikliği değil, özgürlüğün henüz yeterince gerçekleşmemiş olması olarak yorumlamaya yönlendirilir. Böylece kriz, düzenin karşıtı değil, onun ertelenmiş vaadi olarak algılanır.

Güvenlik açmazı tam da bu noktada belirginleşir. Ulus-devlet, bireye özgürlük vaat ederken, bu özgürlüğün güvenliğini garanti edebilecek tekil bir merkezden bilinçli olarak uzak durur. Güç, iç yapıda parçalanmış, yetkiler dağıtılmış, sorumluluklar çoğaltılmıştır. Bu yapı, keyfî iktidar korkusunu azaltır; ancak güvenlik ihtiyacını karşılamaz. Çünkü güvenlik, ontolojik olarak “kimin koruduğu” sorusuna net bir cevap gerektirir. Modern ulus-devlet, bu soruya bilinç düzeyinde cevap vermekten kaçınır; yerine, prosedürleri ve kurumları işaret eder. Ne var ki prosedürler, korkuyu yatıştıramaz; yalnızca onu yönetilebilir hâle getirir.

Bu yönetilebilirlik, bireyin iç dünyasında çelişkili bir deneyim üretir. Bir yanda, özgürlük söylemi sayesinde kendisini siyasal özne olarak hisseden bir bilinç vardır. Diğer yanda ise, belirsizliğin ve yönsüz tehdidin ürettiği sürekli bir güvensizlik duygusu bulunur. Bu ikilik, birey tarafından bir çelişki olarak deneyimlenmez; çünkü her iki düzlem de farklı katmanlarda işler. Bilinç, özgürlükle tatmin edilir; bilinçdışı ise güvenlik talebini askıda tutar. Bu askıda kalma hâli, modern ulus-devletin sürdürülebilirliğinin temel koşullarından biri hâline gelir.

Özgürlük anlatısının ürettiği bir diğer etki, tatminsizliğin bireyselleştirilmesidir. Güvensizlik ya da huzursuzluk, yapısal bir sorun olarak değil, bireyin henüz sistemden yeterince faydalanamamış olmasının sonucu gibi yorumlanır. Bu yorum, kolektif bir güvenlik talebinin oluşmasını engeller. Güvenlik açmazı, böylece siyasal bir talep hâline gelmez; psikolojik bir arka plan olarak kalır. Ulus-devlet, bu arka planı çözmek yerine, onun sürekli var olmasına dayanarak işler.

Bu nedenle modern ulus-devlette kriz, geçici bir sapma değil, yapısal bir unsurdur. Özgürlük anlatısı, krizi ortadan kaldırmaz; onu tolere edilebilir kılar. Güvenlik ise tam anlamıyla tesis edilmez; yalnızca sürekli ertelenir. Bu erteleme, bireyin sisteme olan bağını koparmaz; aksine, onu sistemin vaatlerine daha sıkı bağlar. Çünkü her kriz, daha fazla özgürlük, daha fazla reform ve daha fazla çoğulluk söylemiyle karşılanır. Güvenlik açmazı, bu söylemler arasında çözülmeden kalır.

Son tahlilde özgürlük anlatısı ile güvenlik ihtiyacı arasındaki açmaz, modern ulus-devletin ontolojik gerilim noktasıdır. Bu gerilim, düzeni zayıflatmaz; aksine, onu dinamik ve esnek kılar. Sürekli kriz ve tatminsizlik atmosferi, bir çöküş habercisi olmaktan çok, düzenin kendini yeniden üretme biçimidir. Ulus-devlet, özgürlüğü bilinç düzeyinde üreterek meşruiyetini sürdürürken, güvenliği bilinçdışı bir talep olarak askıda tutar. Bu askıda kalma hâli, hem huzursuzluğun hem de sürekliliğin aynı anda mümkün olmasını sağlar.                                                                                                                                               

6.2. Sistem Neden Çökmez?

Modern ulus-devlet, yapısal olarak sürekli kriz üreten bir mimariye sahip olmasına rağmen, bu krizler onu çökertecek bir kopuşa dönüşmez. Aksine, krizler sistemin olağan işleyişine eklemlenir ve zamanla sürdürülebilir bir durum hâline gelir. Bu paradoks, yalnızca ekonomik dayanıklılık ya da kurumsal esneklikle açıklanamaz. Asıl belirleyici olan, gücün görünürde parçalanmış olmasına rağmen, ontolojik düzeyde yeniden tekilleşme ihtiyacının sistem tarafından sürekli olarak karşılanmasıdır.

Parçalı yapı, ilk bakışta sürdürülemez gibi görünür. Yetkiler dağılmıştır, sorumluluklar bölünmüştür ve karar alma süreçleri çok katmanlıdır. Bu yapı, her krizde yeni bir uyumsuzluk potansiyeli üretir. Ancak sistem, bu potansiyeli çözüme kavuşturmak yerine, onu askıda tutarak işler. Askıda tutma, krizlerin nihai olarak çözümlenmesini değil, sürekli ertelenmesini sağlar. Bu erteleme, çöküşü engeller; çünkü çöküş, ancak nihai bir belirsizlik ya da mutlak bir boşlukla mümkündür. Modern sistemde ise boşluk hiçbir zaman mutlaklaşmaz.

Bu noktada gücün görünmez biçimde yeniden tekilleştirilmesi devreye girer. Ulus-devletin iç yapısında tekil bir merkez bilinçli olarak reddedilir; fakat kriz anlarında, kararların ve sorumluluğun fiilen yoğunlaştığı noktalar ortaya çıkar. Bu yoğunlaşma, çoğu zaman geçici ve istisnai olarak sunulur. Olağanüstü hâller, güvenlik önlemleri, acil durum yasaları ya da yürütmenin genişleyen yetkileri, bu istisnaların tipik örnekleridir. Ancak istisna, modern sistemde gerçekten geçici değildir; yalnızca geçiciymiş gibi deneyimlenir.

Bu geçicilik hissi, sistemin çökmesini engelleyen temel psikolojik mekanizmadır. Birey, tekilleşen gücü kalıcı bir tehdit olarak algılamaz; onu kriz koşullarının zorunlu sonucu olarak kabul eder. Kriz geçtiğinde gücün yeniden dağılacağına dair inanç, sistemin meşruiyetini korur. Oysa fiiliyatta, her kriz tekilleşmeyi biraz daha normalleştirir. Tekil merkez, açıkça ilan edilmez; fakat alışkanlık yoluyla kabul edilir.

Sistemin çökmesini engelleyen bir diğer unsur, parçalı yapının sorumluluğu dağıtma kapasitesidir. Krizlerin yarattığı zararlar, belirli bir özneye ya da kuruma net biçimde atfedilemez. Sorumluluk, kurumsal ağ içinde dolaşır. Bu dolaşım, öfkenin ve memnuniyetsizliğin tek bir noktada yoğunlaşmasını engeller. Çöküş için gerekli olan kolektif yönelim, bu nedenle oluşamaz. Parçalı yapı, kriz üretir; fakat aynı zamanda bu krizlerin politikleşmesini önler.

Ontolojik düzeyde bakıldığında sistemin dayanıklılığı, bir denge hâlinden değil, sürekli salınım hâlinden kaynaklanır. Güç, ne tamamen dağılmış ne de tamamen tekilleşmiştir. Bu arada kalmışlık, sistemin en güçlü noktasıdır. Tam da bu nedenle modern ulus-devlet, ne mutlak monarşi gibi sabitlenmiş bir merkez üretir ne de tamamen merkezsiz bir yapı hâline gelir. Merkez, sürekli çağrılan ama asla tam olarak görünür olmayan bir ihtimal olarak varlığını sürdürür.

Bu ihtimal, bireyin bilinçdışında sürekli canlı tutulur. Güvenlik talebi, hiçbir zaman tam olarak karşılanmaz; fakat tamamen de boşa düşmez. Sistem, bu talebi bastırmak yerine yönetir. Krizler, bu yönetimin araçları hâline gelir. Her kriz, tekilleşme ihtiyacını yeniden hatırlatır; fakat bu ihtiyacın kalıcı bir biçimde karşılanmasına izin verilmez. Böylece birey, hem sistemden kopmaz hem de sistemin sınırlarını zorlamaya cesaret edemez.

Bu nedenle modern ulus-devletin çöküşten kaçınması, istikrarlı bir düzen kurabilmiş olmasından değil, istikrarsızlığı kurumsallaştırmış olmasından kaynaklanır. Kriz, sistemin dışsal tehdidi değil, içsel yakıtıdır. Gücün görünmez biçimde yeniden tekilleştirilmesi, bu yakıtın kontrol altında tutulmasını sağlar. Sistem, bu sayede ne çözülür ne de katılaşır; sürekli hareket hâlinde kalarak kendini yeniden üretir.

Son kertede sistemin neden çökmediği sorusu, onun ne kadar güçlü olduğu sorusundan ziyade, çöküşü nasıl ertelediği sorusuyla ilgilidir. Modern ulus-devlet, nihai bir çözüm sunmaz; fakat nihai bir çöküşü de sürekli geciktirir. Bu geciktirme, ontolojik bir strateji hâline gelmiştir. Güç, açıkça tekilleşmediği sürece tartışılmaz; tartışılmadığı sürece de çöküşün hedefi hâline gelmez. Sistem, tam da bu görünmez tekilleşme sayesinde ayakta kalır.                                                                                                                  

7. ABD’NİN MODERN KÜRESEL DENETİM STRATEJİSİ

7.1. Gücün Görünmezleştirilmesi

ABD’nin küresel ölçekte kurduğu denetim biçimi, klasik hegemonya tanımlarının ötesinde bir yapıya sahiptir. Bu yapı, doğrudan tahakküm, açık zor kullanımı ya da sürekli fiilî müdahale üzerinden işlemez. Aksine, gücün görünmezleştirilmesi yoluyla işler. Görünmezlik, burada zayıflık ya da geri çekilme anlamına gelmez; tam tersine, gücün ontolojik olarak derinleştirilmesi anlamına gelir. Güç, ne kadar az teşhir edilirse, o kadar az hedef hâline gelir ve o kadar kalıcı bir referans noktası üretir.

Klasik hegemonya biçimlerinde güç, açık göstergelerle tanınır: askerî üsler, doğrudan müdahaleler, zorlayıcı ekonomik yaptırımlar ve net siyasi dayatmalar. Bu göstergeler, kısa vadede etkili olabilir; ancak uzun vadede direnç üretir. Açık iktidar, karşısında açık bir karşı-iktidar doğurur. ABD’nin modern küresel denetim stratejisi ise bu direnç üretme riskini minimize edecek biçimde tasarlanmıştır. Güç, doğrudan “ben buradayım” demek yerine, zaten buradayım varsayımı üzerinden işler.

Bu varsayım, küresel siyasal alanın arka planına yerleştirilmiştir. Devletler, karar alırken ABD’nin fiilî bir müdahalesini beklemeden, onun olası tepkilerini sezgisel olarak hesaba katar. Bu sezgi, açık bir tehditten değil, uzun süreli bir alışkanlıktan beslenir. Güç, burada bir eylem olmaktan çıkar; bir olasılık rejimi hâline gelir. Olasılık, fiilî müdahaleden daha etkilidir; çünkü davranışları müdahale gerçekleşmeden önce biçimlendirir.

Tekil iradenin bu görünmez düzleme taşınması, ABD’nin kendisini açık bir otorite olarak ilan etmemesini de zorunlu kılar. İlan edilen otorite tartışılır; tartışılan otorite ise sınırlandırılır. Görünmez otorite ise tartışmanın nesnesi hâline gelmez; yalnızca tartışmanın sınırlarını belirler. ABD’nin küresel düzlemdeki konumu, tam olarak bu sınır belirleyici işlevde kristalleşir. Hangi eylemlerin “makul”, hangi müdahalelerin “aşırı”, hangi krizlerin “kırmızı çizgi” olduğu, çoğu zaman açıkça tanımlanmaz; fakat herkes tarafından hissedilir.

Bu hissedilirlik, gücün bilinçdışı düzeyde içselleştirilmesiyle mümkündür. Küresel aktörler, ABD’nin gücünü sürekli olarak rasyonel hesaplamalarla tartmaz; onu başlangıç koşulu olarak kabul eder. Bu kabul, gücü sorgulanabilir bir olgu olmaktan çıkarır. Güç, artık açıklanması gereken bir şey değil, açıklamaların dayandığı zemin hâline gelir. Bu zemin, ne kadar sessizse, o kadar etkilidir.

Gücün görünmezleştirilmesi, aynı zamanda sorumluluğun da bulanıklaştırılmasını sağlar. ABD, birçok durumda doğrudan karar verici olarak sahnede değildir; fakat sonuçlar onun varlığı hesaba katılarak şekillenir. Bu durum, küresel krizlerde fail ile bağlam arasındaki sınırı belirsizleştirir. Müdahale edilmediğinde “bilinçli bir tercih”, müdahale edildiğinde “zorunlu bir istisna” anlatısı devreye girer. Her iki durumda da güç, kendisini gerekçelendirmek zorunda kalmaz; çünkü gerekçe, zaten önceden varsayılmıştır.

Bu stratejinin en kritik yönü, gücün sürekli kullanılmamasıdır. Sürekli kullanılan güç, sıradanlaşır ve aşınır. Kullanılabilir olduğu bilinen ama nadiren kullanılan güç ise, aşkın bir nitelik kazanır. ABD’nin küresel denetimi, tam da bu aşkınlık üzerinden işler. Müdahale, istisna olarak kalır; istisna olarak kaldığı sürece de düzenleyici etkisini kaybetmez. Güç, eylemde değil, beklentide yoğunlaşır.

Sonuç olarak gücün görünmezleştirilmesi, ABD’nin küresel stratejisinin zayıf değil, en güçlü halkasını oluşturur. Tekil irade yok edilmez; tam tersine, gündelik siyasetin gürültüsünden çekilerek daha derin bir düzleme yerleştirilir. Bu düzlemde güç, bağırmaz, tehdit etmez, ilan edilmez. Sadece oradadır. Ve tam da bu nedenle, küresel siyasal mimarinin en sessiz ama en belirleyici unsuru olarak işlev görür.         

7.2. Ulus-İçi Çoğulluk Yanılsaması

ABD’nin küresel denetim mimarisi, yalnızca dış politika ve uluslararası ilişkiler düzeyinde değil, ulus-devletlerin iç yapılarında da belirleyici etkiler üretir. Bu etkilerin en önemlilerinden biri, ulus-içi çoğulluk yanılsamasıdır. Bu yanılsama, bireyin ve toplumsal grupların, siyasal iradenin merkezde değil çevrede üretildiğine inanmasını sağlar. Güç, görünürde dağıtılmıştır; siyasal alan, farklı aktörlerin rekabetine ve etkileşimine açıkmış gibi görünür. Oysa bu çoğulluk, tekil iradenin ortadan kalktığını değil, onun dolaylı biçimde merkezileştiğini gizleyen bir perdedir.

Bu perdenin kurulmasında güçler ayrılığı mekanizmaları kritik bir rol oynar. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrım, siyasal iktidarın tek elde toplanmadığı izlenimini üretir. Medya, bu izlenimi sürekli olarak yeniden üretir; farklı görüşlerin, eleştirilerin ve çatışmaların görünürlüğünü artırarak çoğulluğun canlı olduğu hissini pekiştirir. Sivil toplum ise, bu çoğulluğa katılım kanalları sunar. Birey, protesto edebilir, eleştirebilir, örgütlenebilir ve seçimler yoluyla yönetime müdahil olduğunu düşünebilir. Bu deneyimler, öznenin kendisini demokratik bir fail olarak konumlandırmasını sağlar.

Ancak bu konumlanma, iradenin gerçekten çevreden merkeze aktığı anlamına gelmez; yalnızca böyle bir hissin üretilmesi anlamına gelir. Birey, taleplerinin ve eleştirilerinin merkeze ulaşabileceğine inanır; fakat bu ulaşma, çoğu zaman sembolik düzeyde kalır. Talepler, sistemin sınırlarını zorlamadığı sürece dolaşıma girebilir; sınırları aşmaya başladığında ise görünmez bariyerlerle karşılaşır. Bu bariyerler, açık yasaklar biçiminde değil, “gerçekçi olmama”, “radikallik”, “güvenlik riski” gibi söylemler aracılığıyla devreye girer. Böylece irade, çevrede üretildiğini düşünürken, merkezin sınırları içinde tutulur.

Ulus-içi çoğulluk yanılsaması, bireyin siyasal deneyimini doyurur. Katılım hissi, gerçek etki üretmese bile psikolojik bir tatmin sağlar. Bu tatmin, düzenle özne arasındaki mesafeyi kapatır ve potansiyel çatışmayı yatıştırır. Birey, sistemin tamamen dışında değil; onun işleyen bir parçası olduğunu hisseder. Bu his, tekil iradeye yönelik açık bir itirazın oluşmasını engeller. Çünkü itiraz, ancak özne kendisini bütünüyle dışlanmış hissettiğinde radikalleşir. Çoğulluk yanılsaması, bu dışlanma hissini önceden nötralize eder.

Bu yanılsamanın küresel denetim stratejisiyle ilişkisi burada belirginleşir. ABD, tekil küresel referans noktası olarak işlev görürken, ulus-devletlerin iç yapılarında bu çoğulluk anlatısının sürdürülmesini teşvik eder. Çünkü içte çoğulluk hissi güçlü olan bir yapı, dışta tekil bir referansa daha kolay eklemlenir. İç çatışmalar ve talepler, ulusal sınırlar içinde emilir; küresel düzeyde ise tek bir merkezle uyumlu kalınır. Ulus-içi çoğulluk, bu anlamda, küresel tekilleşmenin önkoşulu hâline gelir.

Bireyin kendisini demokratik özne olarak konumlandırması, bilinç düzeyinde özgürlük ve etki hissi üretir. Ancak bu bilinç, bilinçdışında başka bir işlev görür. Öznenin güvenlik ihtiyacı ve nihai referans arayışı, ulusal kurumlar tarafından tam olarak karşılanmadığında, bu ihtiyaç sezgisel olarak daha üst bir merkeze yönelir. ABD’nin küresel varlığı, bu yönelimi sessizce karşılar. Birey, bunu açıkça fark etmez; fakat kriz anlarında, “dış müdahale”, “uluslararası toplum” ya da “küresel denge” gibi kavramlarla ifade edilen bir beklenti ortaya çıkar.

Bu çerçevede ulus-içi çoğulluk yanılsaması, demokratik bir kazanım olmanın ötesinde, küresel denetim stratejisinin içsel ayağı olarak işlev görür. Çoğulluk, tekil iradenin alternatifi değil; onun maskelenmiş biçimidir. Maske, iradeyi gizlemez; onu daha kabul edilebilir kılar. Birey, iradenin varlığını inkâr etmez; yalnızca onun kimde ve nerede olduğu sorusunu sormaktan vazgeçer.

Sonuç olarak ulus-içi çoğulluk yanılsaması, ABD’nin modern küresel denetim stratejisinin en incelikli araçlarından biridir. Bu yanılsama sayesinde güç, ne içeride ne dışarıda açık bir tehdit olarak algılanır. Güç, katılım, eleştiri ve özgürlük deneyimleriyle birlikte var olur. Bu birliktelik, düzeni kırılgan değil, esnek ve dayanıklı kılar. İrade, merkezde kalır; fakat çevrede üretildiği hissiyle sessizce kabul edilir.      

7.3. Bilinç ve Bilinçdışı Ayrımı

ABD’nin küresel denetim stratejisinin en kritik boyutlarından biri, siyasal işleyişin bilinç ve bilinçdışı düzeyler arasında sistematik bir ayrım üzerinden kurulmasıdır. Bu ayrım, bireyin siyasal deneyimini iki farklı katmanda yapılandırır ve bu iki katman, birbiriyle çatışmak yerine birbirini tamamlayacak biçimde işler. Bilinç düzeyinde üretilen anlatı ile bilinçdışında işleyen yönelim, modern küresel düzenin istikrarını sağlayan temel mekanizma hâline gelir.

Bilinç düzeyinde birey, özgürlük, katılım ve çoğulluk anlatılarıyla kuşatılmıştır. Demokratik süreçler, seçimler, medya tartışmaları ve sivil toplum faaliyetleri, öznenin siyasal alanla aktif bir ilişki kurduğunu hissetmesini sağlar. Bu düzlemde birey, kendisini irade sahibi bir özne olarak deneyimler. Karar alma süreçlerine doğrudan ya da dolaylı biçimde etki edebildiğine inanır; eleştiri ve muhalefetin sistemin doğal bir parçası olduğunu düşünür. Bu bilinç üretimi, siyasal düzenin meşruiyetini sürekli olarak yeniden inşa eder.

Bilinçdışı düzeyde ise farklı bir işleyiş söz konusudur. Burada belirleyici olan, güvenlik ihtiyacı ve nihai referans arayışıdır. Birey, bilinç düzeyinde bu ihtiyacı dile getirmez; hatta çoğu zaman farkında bile değildir. Ancak kriz anlarında, belirsizlik arttığında ya da düzen sarsıldığında, bilinçdışı hızla devreye girer. Bu devreye giriş, yönsüz bir panik biçiminde değil; belirli bir merkeze doğru sezgisel bir yönelim olarak ortaya çıkar. Bu merkez, açıkça adlandırılmaz; fakat “küresel denge”, “uluslararası toplum” ya da “büyük güçlerin müdahalesi” gibi örtük ifadelerle ima edilir.

Bu bilinçdışı yönelim, ABD’nin küresel konumuyla örtüşür. ABD, bilinç düzeyinde sürekli olarak tartışılabilir, eleştirilebilir ve hatta karşı çıkılabilir bir aktör gibi görünür. Ancak bilinçdışı düzeyde, nihai sınırın ve güvenlik eşiğinin temsilcisi olarak işlev görür. Bu ikili konum, ABD’nin gücünü zayıflatmaz; aksine, onu daha derin ve daha dayanıklı kılar. Çünkü eleştiri bilinç düzeyinde kalır; güvenlik talebi ise bilinçdışında ABD’ye bağlanır.

Bu ayrımın en önemli sonucu, belirsizliğin bastırılmaması, aksine yönetilmesidir. Belirsizlik, bilinç düzeyinde çoğulluk ve özgürlük olarak çerçevelenirken, bilinçdışı düzeyde tekil bir referans ihtiyacını canlı tutar. Sistem, bu iki düzeyi uzlaştırmaya çalışmaz; onları eşzamanlı olarak işletir. Birey, özgür olduğunu hissederken aynı anda sınırların varlığını sezgisel olarak kabul eder. Bu kabul, rasyonel bir ikna sürecinin sonucu değil; alışkanlık ve tekrar yoluyla içselleştirilmiş bir varsayımdır.

Bilinç ve bilinçdışı ayrımı, kriz anlarında daha görünür hâle gelir. Normal zamanlarda bilinç düzeyi baskındır; özgürlük, tartışma ve katılım deneyimleri ön plandadır. Kriz anlarında ise bilinçdışı hızla öne çıkar. Güvenlik, istikrar ve düzen talepleri, özgürlük söylemini geçici olarak geri plana iter. Bu geçicilik, kritik bir işlev görür. Kriz sona erdiğinde bilinç düzeyi yeniden hâkim olur; fakat bilinçdışında tekil referansın meşruiyeti biraz daha pekişmiş hâlde kalır. Her kriz, bu pekiştirmeyi yeniden üretir.

Bu mekanizma, ABD’nin küresel denetimini ilan etmeden sürdürmesini sağlar. Otorite, bilinç düzeyinde asla açıkça talep edilmez; bilinçdışında ise sürekli olarak varsayılır. Varsayılan otorite, tartışılmaz; çünkü tartışma bilinç düzeyinde gerçekleşir. Bilinçdışında ise tartışma değil, yönelim vardır. Bu yönelim, bireysel değil kolektiftir; küresel ölçekte paylaşılan bir sezgiye dönüşmüştür.

Sonuç olarak bilinç ve bilinçdışı ayrımı, ABD’nin modern küresel denetim stratejisinin omurgasını oluşturur. Güç, burada ne baskıcı bir zor ne de açık bir liderlik iddiası olarak ortaya çıkar. Güç, anlam üretimi ile güvenlik talebi arasındaki yarılmada konumlanır. Bilinç, özgürlükle meşgul edilirken; bilinçdışı, sınırları ve nihai referansı sessizce kabul eder. Bu çift katmanlı yapı, küresel düzenin hem esnek hem de dirençli olmasını sağlar. ABD’nin hegemonyası, tam da bu ayrımın istikrarlı biçimde işletilmesinde ontolojik bir karakter kazanır.                                                                                                 

8. KÜRESEL TEKİL DENETİM MERKEZİ

8.1. Ulus-İçi Dağılım, Küresel Tekilleşme

Modern siyasal mimarinin en karakteristik özelliği, ulus-devletlerin kendi içlerinde giderek daha parçalı, daha çoğul ve daha yatay bir yapıya bürünürken, küresel ölçekte bunun tam tersi bir yönelimin ortaya çıkmasıdır. Ulus-içi düzlemde güç, kurumsal olarak dağıtılmıştır; yetkiler bölünmüş, karar alma süreçleri çoğullaştırılmış ve siyasal irade, tek bir merkezde toplanmaktan bilinçli olarak kaçınılmıştır. Bu yapı, bilinç düzeyinde özgürlük ve özerklik deneyimini mümkün kılar. Ancak aynı anda, küresel düzlemde bu parçalı yapıların tekil bir referans noktasına bağlandığı daha derin bir ontolojik düzen oluşur.

Ulus-devletler, iç yapılarında mutlak otorite fikrini reddederken, dış ilişkilerinde mutlak belirsizlikle yaşayamazlar. Çünkü uluslararası alan, Hobbesçu anlamda doğal duruma daha yakındır: nihai bir hakem, açık bir egemen ve bağlayıcı bir üst hukuk yoktur. Bu boşluk, küresel ölçekte bir tekilleşme ihtiyacını doğurur. Ulus-devletler, kendi içlerinde çoğulluğu yönetebilir; fakat dışta, kriz ve belirsizlik anlarında yönelimsiz kalamaz. İşte bu noktada ulus-içi dağılım ile küresel tekilleşme arasındaki tamamlayıcı ilişki belirginleşir.

Küresel tekil denetim merkezi, açıkça ilan edilmiş bir otorite değildir. Bu merkez, anayasal bir statüye ya da resmî bir yetkilendirmeye dayanmaz. Varlığı, hukuki metinlerde değil; kriz anlarında ortaya çıkan reflekslerde okunur. Savaşlar, rejim çöküşleri, büyük ekonomik sarsıntılar ya da nükleer tehditler söz konusu olduğunda, gözler sezgisel olarak aynı yöne çevrilir. Bu yönelim, rasyonel bir mutabakattan çok, kolektif bilinçdışında yerleşmiş bir varsayımın dışavurumudur: “Son kertede bir yer devreye girecek.”

Ulus-içi parçalanmışlık, bu varsayımı zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Çünkü içte nihai bir merkezin yokluğu, dışta nihai bir merkeze duyulan ihtiyacı artırır. Ulusal düzeyde kararların dağınıklığı, küresel düzeyde bir son çare fikrini besler. Bu son çare, sürekli olarak çağrılmak zorunda değildir; çağrılabilir olması yeterlidir. İhtimalin kendisi, düzenleyici bir işlev görür. Devletler, bu ihtimali hesaba katarak davranır; eylemlerini ve sınırlarını buna göre ayarlar.

Bu tekilleşme, ulus-devletlerin egemenliğini görünürde ortadan kaldırmaz. Aksine, egemenlik söylemi içte daha güçlü biçimde vurgulanır. Ulusal egemenlik, demokratik ritüellerle, seçimlerle ve anayasal söylemlerle sürekli yeniden üretilir. Ancak bu yeniden üretim, küresel düzeydeki tekil referansla çelişmez. Çünkü egemenlik, bilinç düzeyinde yaşanırken; küresel tekil denetim, bilinçdışı düzeyde kabul edilir. İki düzlem, birbiriyle çatışmak yerine işlevsel bir uyum içinde var olur.

Küresel tekilleşmenin bir diğer boyutu, sorumluluğun yönünü de belirlemesidir. Ulus-devletler, kendi iç krizlerinden öncelikle kendileri sorumlu görünür; ancak kriz belirli bir eşiği aştığında, sorumluluk örtük biçimde küresel merkeze doğru kayar. Bu kayma, açık bir talep ya da çağrı biçiminde olmak zorunda değildir. Bazen “uluslararası toplum”, bazen “küresel güvenlik”, bazen de “istikrarın korunması” gibi ifadelerle dile getirilir. Bu ifadeler, tekil merkezin adını anmaz; fakat onun varlığını ima eder.

Bu yapı, modern küresel düzenin çelişkisi değil, tam tersine işleyiş ilkesidir. Ulus-içi dağılım, bireylerin ve toplumların siyasal tatminini sağlar; küresel tekilleşme ise sistemin güvenlik ve süreklilik ihtiyacını karşılar. Dağılım özgürlük üretir, tekilleşme ise sınır üretir. Bu ikisi birlikte çalıştığı sürece düzen ayakta kalır. Biri olmadan diğeri çöker: tekilleşme olmadan dağılım kaosa, dağılım olmadan tekilleşme ise açık baskıya dönüşür.

Son kertede ulus-içi dağılım ile küresel tekilleşme arasındaki ilişki, modern siyasetin gizli dengesidir. Bu denge, açıkça savunulmaz; çünkü savunulduğu anda tartışmaya açılır. Tartışmaya açılan her şey ise sınırlandırılabilir hâle gelir. Bu nedenle küresel tekil denetim merkezi, adlandırılmadan işlev görür. Varlığı, kurumlardan çok reflekslerde, metinlerden çok beklentilerde ve kararlardan çok ihtimallerde yaşar. Modern küresel düzenin sürekliliği, tam da bu sessiz tekilleşmenin kesintisiz biçimde işlemesine bağlıdır.                                                                                                                                                           

8.2. Müdahale İhtimali Olarak Otorite

Modern küresel düzende otorite, artık fiilî müdahalelerin sıklığı ya da doğrudan zor kullanımı üzerinden tanımlanmaz. Aksine, en etkili otorite biçimi, müdahale etme ihtimalinin sürekli olarak mevcut tutulmasıdır. Bu ihtimal, gerçekleştiği ölçüde değil, gerçekleşebileceği bilgisiyle düzenleyici bir işlev görür. Müdahalenin kendisi ikincildir; asıl belirleyici olan, müdahalenin mümkün olduğu varsayımının kolektif bilinçte ve bilinçdışında yerleşmiş olmasıdır.

Bu varsayım, açık tehditler ya da ilan edilmiş doktrinler aracılığıyla kurulmaz. Tam tersine, çoğu zaman muğlaklık ve belirsizlik üzerinden işler. Hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi araçlarla müdahale edileceği net biçimde tanımlanmaz. Bu tanımsızlık, otoriteyi zayıflatmaz; aksine güçlendirir. Çünkü tanımlanmış bir otorite, sınırları belirlenmiş bir otoritedir. Sınırları belirlenen her güç ise, o sınırlar içinde müzakere edilebilir hâle gelir. Müdahale ihtimali olarak otorite, sınırlarını ilan etmediği için tartışılamaz.

Bu otorite biçimi, devletlerin ve toplumsal aktörlerin davranışlarını önceden şekillendirir. Müdahalenin fiilen gerçekleşmesine gerek kalmadan, ihtimalin varlığı eylem alanını daraltır. Aktörler, hangi hamlelerin “aşırı” ya da “kabul edilemez” olarak değerlendirileceğini sezgisel biçimde kestirmeye çalışır. Bu sezgisel kestirim, rasyonel bir hesaplamadan çok, geçmiş örneklerin ve kolektif hafızanın birikimiyle oluşur. Müdahale ihtimali, bu hafızayı canlı tutar.

İran örneği bu bağlamda işlevsel bir çerçeve sunar. İran’a yönelik politikalar, uzun yıllardır fiilî bir tam ölçekli müdahaleden çok, müdahalenin her zaman masada olduğu söylemi etrafında şekillenmiştir. Bu söylem, yalnızca İran devletini değil, bölgesel ve küresel aktörleri de etkiler. Müdahalenin ne zaman gerçekleşeceği belirsizdir; hatta gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de kesin değildir. Ancak bu belirsizlik, davranışların sınırlandırılması için yeterlidir. Otorite, fiilî eylemden çok, olasılık düzeyinde işler.

Müdahale ihtimali olarak otoritenin en güçlü etkisi, kolektif bilinçdışında ortaya çıkar. Bilinç düzeyinde aktörler, egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası hukuk söylemlerini sürdürür. Bilinçdışında ise sınırların nerede başlayıp nerede bittiğine dair belirsiz ama güçlü bir sezgi vardır. Bu sezgi, “fazla ileri gidildiğinde” bir şeylerin devreye gireceği yönündeki varsayıma dayanır. Varsayımın doğrulanması gerekmez; varlığı yeterlidir.

Bu otorite biçimi, açık baskı üretmez. Çünkü açık baskı, direniş üretir. Müdahale ihtimali ise direnişi daha ortaya çıkmadan nötralize eder. Aktörler, direnişin bedelini hesaplamak zorunda kalır; fakat bu bedel somut olarak hesaplanamaz. Hesaplanamayan risk, davranışları daha temkinli hâle getirir. Böylece düzen, zor kullanmadan korunur.

Müdahale ihtimali olarak otorite, aynı zamanda sorumluluğun dağıtılmasına da hizmet eder. Fiilî müdahale gerçekleşmediği sürece, otorite doğrudan suçlanamaz. Düzen, kendi kendini sınırlıyor gibi görünür; aktörler, aldıkları kararların sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalır. Ancak bu sorumluluk, örtük bir çerçeve içinde alınır. Sınırların nerede olduğu net olmadığı için, sorumluluk da hiçbir zaman tam değildir. Bu durum, belirsizliği kalıcı hâle getirir.

Bu çerçevede otorite, baskı kuran bir üst irade olmaktan çıkar; koşulları belirleyen bir ufuk hâline gelir. Ufuk, doğrudan müdahale etmez; fakat hareket alanını tanımlar. Aktörler, bu ufku aşmadan hareket edebileceklerini düşünür. Ufkun varlığı, eylemi yönlendirir; yokluğu ise kaosa yol açar. Modern küresel düzen, bu ufkun sürekli olarak görünmez biçimde mevcut tutulmasına dayanır.

Son tahlilde müdahale ihtimali olarak otorite, ABD’nin küresel denetim stratejisinin merkezî unsurlarından biridir. Güç, burada fiilî kullanımından çok, kullanılabilirliğiyle anlam kazanır. Kullanılabilirlik, ilan edilmez; sezdirilir. Bu sezdirme, hem devletlerin hem toplumların davranışlarını eşzamanlı olarak biçimlendirir. Otorite, kendisini açıkça göstermeden işlediği için, itirazın ve direnişin nesnesi olmaktan da büyük ölçüde kaçınır. Bu kaçınma, modern küresel hegemonyanın en dayanıklı biçimlerinden birini oluşturur.                                                                                                                        

8.3. Otoritenin İlan Edilmemesi

Modern küresel düzenin en ayırt edici özelliklerinden biri, otoritenin varlığını açıkça ilan etmekten sistematik biçimde kaçınmasıdır. İlan edilen bir otorite, tanımı gereği tartışmaya açılır; tartışmaya açılan her güç ise sınırlandırılabilir, müzakere edilebilir ve nihayetinde zayıflatılabilir hâle gelir. Bu nedenle küresel tekil denetim merkezi, kendisini bir egemen olarak duyurmaz; adlandırmaz; resmî bir statüye bağlamaz. Otorite, tam da bu ilan edilmemişlik hâli sayesinde süreklilik kazanır.

İlan edilmeyen otorite, görünürlükten değil varsayımdan beslenir. Varsayım, rasyonel bir kabulden çok, alışkanlıkla yerleşmiş bir kabulleniştir. Siyasal aktörler, açık bir bildiriyle karşılaşmadan, sınırların nerede olduğunu sezgisel olarak bilir. Bu sezgi, hukuki metinlerden ya da açık tehditlerden değil, tekrar eden pratiklerden, kriz anlarında gözlenen reflekslerden ve tarihsel hafızada biriken örneklerden oluşur. Böylece otorite, kendisini ifade etmeksizin anlaşılır kılar.

Açıkça ilan edilmiş bir otorite, meşruiyetini sürekli olarak gerekçelendirmek zorundadır. Neden yetkilidir, hangi sınırlar içinde hareket eder, kim adına konuşur gibi sorular kaçınılmaz hâle gelir. Oysa ilan edilmemiş otorite, bu soruların yöneltilmesini daha baştan anlamsızlaştırır. Çünkü ortada resmen tanımlanmış bir otorite yoktur; yalnızca “gerektiğinde devreye girecek bir şey” vardır. Bu belirsizlik, soruların hedefini dağıtır ve eleştiriyi boşa düşürür.

Bu ilan edilmemişlik hâli, medya, sinema ve popüler kültür aracılığıyla derinleştirilir. Küresel kriz anlatıları, kurtarıcı figürler, düzeni yeniden tesis eden görünmez güçler, kolektif hayal gücünde sürekli olarak yeniden üretilir. Bu üretim, doğrudan bir propaganda biçimi almaz; çoğu zaman eğlence, dramatizasyon ya da haber dili içinde gerçekleşir. Otorite, bu anlatılarda açıkça övülmez; fakat her zaman orada olduğu ima edilir. İma, ilan kadar güçlüdür; hatta çoğu zaman daha etkilidir.

İlan edilmeyen otorite, aynı zamanda sorumluluğun askıda kalmasını sağlar. Açık bir egemenlik iddiası olmadığında, alınan kararların ya da yaşanan sonuçların doğrudan bir merkeze atfedilmesi zorlaşır. Başarısızlıklar yerel aktörlere, başarılarsa “uluslararası işbirliği” ya da “küresel uzlaşı” gibi muğlak ifadelere bağlanır. Bu muğlaklık, otoriteyi hatalardan arındırmaz; fakat hataların kişiselleştirilmesini engeller. Otorite, böylece eleştirinin doğrudan hedefi olmaktan çıkar.

Bu yapı, ontolojik açıdan da zorunlu bir nitelik taşır. Otoritenin ilan edilmesi, onu nesneleştirir; nesneleştirilen her şey ise düşüncenin ve eleştirinin konusu hâline gelir. Oysa ilan edilmemiş otorite, nesneleşmez; bir “şey” olarak değil, bir koşul olarak var olur. Koşullar tartışılmaz; onlar içinde hareket edilir. Küresel tekil denetim merkezi de bu anlamda bir aktör değil, aktörlerin hareket alanını belirleyen bir zemin hâline gelir.

İlan edilmemişlik, otoritenin sürekliliğini zaman içinde daha da pekiştirir. Her kriz, bu otoritenin adını anmadan onun varlığını yeniden doğrular. Müdahale gerçekleşse de gerçekleşmese de, “devreye girebilirdi” düşüncesi canlı tutulur. Bu düşünce, otoritenin meşruiyetini sessizce yeniler. Meşruiyet, burada rıza üretimiyle değil; alışkanlık üretimiyle sağlanır.

Bu bağlamda otoritenin ilan edilmemesi, bir eksiklik ya da kaçınma değil; bilinçli ve işlevsel bir stratejidir. Açık güç gösterilerinin, bayrakların ya da resmî unvanların yokluğu, gücün olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, güç bu yoklukta yoğunlaşır. Görünmeyen, adlandırılmayan ve ilan edilmeyen otorite, kendisini sürekli olarak yeniden üretir; çünkü ona karşı konum alınabilecek net bir yüz yoktur.

Sonuç itibarıyla küresel tekil denetim merkezinin en güçlü yönü, tam da bu sessizliktir. Otorite, bağırmaz; çağırmaz; kendisini savunmaz. Varlığını ilan etmediği için meşruiyet krizi de yaşamaz. Krizleri yöneten değil, krizlerin ufkunu belirleyen bir işlev görür. Modern küresel düzenin dayanıklılığı, bu ilan edilmemiş otoritenin kesintisiz biçimde var olmasına dayanır. Otorite, adını söylemeden konuşur; görünmeden sınır çizer; ilan etmeden hükmeder.                                                                           

9. ÇİFT KATMANLI SİYASAL MİMARİ

9.1. Bilinçte Özerklik

Modern siyasal düzenin en işlevsel kurgularından biri, öznenin bilinç düzeyinde kendisini özerk, karar verebilen ve siyasal sürece katılan bir fail olarak deneyimlemesini sağlamasıdır. Bu deneyim, soyut bir ideolojik telkinden ibaret değildir; günlük hayatta tekrar eden ritüeller, kurumsal pratikler ve sembolik eylemler aracılığıyla somutlaştırılır. Seçimler, referandumlar, protestolar, medya tartışmaları ve kamusal eleştiri alanları, bireyin siyasal özerklik hissini sürekli olarak yeniden üretir. Bu üretim, bireyin yalnızca sisteme rıza göstermesini değil, aynı zamanda sistemi kendisiyle özdeşleştirmesini sağlar.

Bilinçte özerklik, bireyin siyasal alanı “kendi alanı” olarak algılamasına dayanır. Devlet, bu algıda yabancı ve dışsal bir güç değil; müdahale edilebilen, eleştirilebilen ve dönüştürülebilen bir yapı olarak görünür. Öznenin sandığa gitmesi, protestoya katılması ya da bir görüşü açıkça dile getirmesi, bu algıyı pekiştirir. Özerklik hissi, bu eylemlerin fiilî sonuç üretip üretmemesinden bağımsızdır; önemli olan, öznenin eyleyebildiğini hissetmesidir. Eylem hissi, bilinç düzeyinde tatmin üretir ve bu tatmin, sistemle özne arasındaki gerilimi düşürür.

Bu bilinç üretimi, özellikle ulusal egemenlik anlatısıyla iç içe geçer. Ulus-devlet, bireye yalnızca hukuki bir çerçeve sunmaz; aynı zamanda kolektif bir “biz” duygusu sağlar. Bayraklar, marşlar, tarih anlatıları ve ortak travmalar, bu duyguyu canlı tutar. Birey, kendisini bu kolektif öznenin parçası olarak deneyimlerken, siyasal kararların da bu kolektif iradenin ürünü olduğuna inanır. Böylece özerklik, yalnızca bireysel değil, ulusal bir bilinç olarak da yaşanır.

Demokratik ritüellerin sürekliliği, bu bilinci sabitler. Seçimler belirli aralıklarla tekrarlandıkça, özerklik hissi de periyodik olarak tazelenir. Seçimin sonucu ne olursa olsun, süreç “işlemiş” kabul edilir. İşleyişin kendisi, sonucun önüne geçer. Bu durum, öznenin hayal kırıklığını sınırlı tutar. Çünkü hayal kırıklığı, sistemin bütünüyle reddine değil; bir sonraki döngüye ertelenir. Erteleme, bilinçte özerkliğin sürekliliğini sağlar.

Bilinçte özerklik, aynı zamanda eleştirinin sınırlarını da belirler. Eleştiri mümkündür, hatta teşvik edilir; fakat bu eleştiri, sistemin temel varsayımlarını sorgulamadığı sürece meşru kabul edilir. Eleştirinin varlığı, özerklik hissini güçlendirir; çünkü özne, susturulmadığını ve söz söyleyebildiğini görür. Ancak bu söz söyleme, çoğu zaman sistem içi bir dolaşımla sınırlı kalır. Eleştiri, yön değiştirir; fakat yönü belirleyen çerçeve değişmez.

Bu bilinç düzeyi, küresel tekil denetimle çelişmez; aksine onu tamamlar. Çünkü bilinçte güçlü bir özerklik hissi olan özne, dışsal bir otorite fikrini doğrudan tehdit olarak algılamaz. Kendi alanında özgür olduğunu düşünen bir birey, küresel düzeydeki sınırları daha kolay kabullenir. Özerklik hissi, içte doyurulmuş olduğu için, dışta bir referans ihtiyacı sorun hâline gelmez. Böylece bilinçte özerklik, bilinçdışında mutlak referansa yer açan bir denge unsuru olarak işlev görür.

Bu çift katmanlı yapıda bilinç, özgürlükle meşgul edilir. Özne, haklarını, taleplerini ve eleştirilerini düşünürken, daha derin bir düzeyde sınırların kim tarafından çizildiği sorusu askıda kalır. Bu askıda kalış, bir eksiklik değil; sistemin sürekliliği için gerekli bir boşluktur. Boşluk, sorgulanmadığı sürece düzen işler; sorgulandığında ise bilinç düzeyi yeni özgürlük anlatılarıyla yeniden doldurulur.

Son kertede bilinçte özerklik, modern siyasal mimarinin en rafine başarılarından biridir. Bu özerklik, mutlak bir özgürlük değil; fakat yeterli bir özgürlük hissi üretir. Yeterlilik, sistemin anahtarıdır. Öznenin tamamen özgür olması gerekmez; özgür olduğuna inanması yeterlidir. Bu inanç, siyasal düzenin iç gerilimini emer ve onu küresel ölçekte daha geniş, daha sessiz ve daha derin bir denetim yapısıyla uyumlu hâle getirir.                                                                                                                         

9.2. Bilinçdışında Mutlak Referans

Bilinçte üretilen özerklik ve özgürlük deneyimi, siyasal öznenin gündelik algısını doyururken, bu doyumun altında işleyen daha derin bir katman vardır: bilinçdışında mutlak referans. Bu katman, açık söylemlerle, ideolojik bildirilerle ya da rasyonel kabullerle kurulmaz. Aksine, adlandırılmadan, sorgulanmadan ve çoğu zaman fark edilmeden varlığını sürdürür. Bilinçdışında mutlak referans, siyasal düzenin nihai sınırını temsil eder; öznenin, düzenin çözüldüğü ya da çözülebileceği anlarda sezgisel olarak yöneldiği son eşiği oluşturur.

Bu referans, bir kurum, bir devlet ya da belirli bir aktör olarak açıkça tanımlanmaz. Tanımlandığı anda bilinç düzeyine çıkar ve tartışılabilir hâle gelir. Oysa bilinçdışındaki mutlak referans, tam da tanımsızlığı sayesinde işlevseldir. Özne, bu referansı düşünmez; ona inanmaz; onu savunmaz. Sadece, belirli durumlarda onun var olduğunu varsayar. Bu varsayım, öğrenilmiş bir bilgi değil, tekrar yoluyla içselleştirilmiş bir refleks olarak işler.

Kriz anları, bu bilinçdışı katmanı görünür kılan eşik anlarıdır. Siyasal istikrarsızlık, savaş, büyük ekonomik çöküşler ya da kitlesel güvenlik tehditleri ortaya çıktığında, bilinçte üretilen özerklik anlatısı geçici olarak askıya alınır. Bu askıya alma, bir çöküş değildir; bir yer değiştirmedir. Bilinç, özgürlük ve çoğullukla meşgul olmayı bırakır; bilinçdışı devreye girer. Bu devreye giriş, panik biçiminde değil, yönelim biçiminde gerçekleşir. Özne, bir şeylerin “kontrol altına alınması” gerektiğini hisseder; fakat bu kontrolün kim tarafından sağlanacağı sorusu açıkça sorulmaz.

Bilinçdışında mutlak referansın en güçlü özelliği, güvenlik ihtiyacıyla doğrudan bağlantılı olmasıdır. Güvenlik, bilinç düzeyinde hukuki ve kurumsal mekanizmalarla ilişkilendirilir. Ancak bu mekanizmalar yetersiz kaldığında, güvenlik talebi daha derin bir düzeye kayar. Bu düzeyde güvenlik, artık prosedürlerin değil, nihai bir gücün işi olarak tahayyül edilir. Bu tahayyül, somut bir beklenti üretmez; fakat sınırların aşılmaması gerektiğine dair güçlü bir sezgi yaratır.

Bu sezgi, siyasal davranışları görünmez biçimde sınırlandırır. Özne, hangi taleplerin “meşru”, hangi itirazların “fazla ileri” sayılabileceğini açık kurallara bakmadan kestirmeye çalışır. Bu kestirim, rasyonel bir hesaplamadan çok, bilinçdışında işleyen bir ayarlama mekanizmasıdır. Mutlak referans, burada bir cezalandırıcı figür olarak değil; ufuk belirleyici bir işlevle çalışır. Ufuk, aşılabilir görünür; fakat aşıldığında ne olacağı belirsizdir. Bu belirsizlik, eylemi ölçülü kılar.

Bilinçdışında mutlak referans, bireysel olduğu kadar kolektif bir yapıdır. Toplumlar, ortak deneyimler, tarihsel anlatılar ve küresel kriz imgeleri aracılığıyla bu referansı birlikte üretir. Medya, krizleri aktarırken yalnızca bilgi sunmaz; aynı zamanda bu bilinçdışı ufku besler. “Kontrolden çıkma”, “istikrarsızlık”, “geri dönüşü olmayan eşik” gibi ifadeler, mutlak referansın sezgisel olarak hatırlanmasını sağlar. Referansın adı anılmaz; fakat işlevi yeniden etkinleştirilir.

Bu katman, bilinçte özerklikle çelişmez; onu tamamlar. Bilinçte özerkliğin sürdürülebilir olabilmesi için, bilinçdışında bir sınırın varlığı gereklidir. Sınır, açıkça görünmediği için özgürlük hissini bozmaz. Tam tersine, görünmezliği sayesinde özgürlüğü güvenli kılar. Özne, bilinç düzeyinde sınırsızmış gibi hareket ederken, bilinçdışı düzeyde sınırların varlığını kabul eder. Bu kabul, sorgulanmadığı için istikrarlıdır.

Bu çift katmanlı yapı, siyasal mimarinin en derin dengelerinden birini oluşturur. Bilinçte özerklik, sistemi meşrulaştırır; bilinçdışında mutlak referans ise sistemi kapanmaya karşı korur. Kapanma, yani düzenin kendi içine çökmesi, ancak nihai bir sınır yoksa mümkündür. Mutlak referans, bu çöküşü önleyen son dayanak olarak işlev görür; fakat kendisini asla sahneye çıkarmaz.

Son tahlilde bilinçdışında mutlak referans, modern siyasal düzenin söylenmeyen garantisidir. Bu garanti, hukuki değildir; ahlaki değildir; ideolojik de değildir. Ontolojiktir. Düzenin varlığını, kendi üzerine kapanmadan sürdürebilmesinin koşuludur. Özne bu koşulu bilmez; fakat onun içinde yaşar. Bilinçte özgürlük deneyimi sürerken, bilinçdışında sınır sessizce yerini korur. Bu sessizlik, düzenin en yüksek sesidir.                                                                                                                                                

9.3. İçselleştirilmiş Çelişki

Çift katmanlı siyasal mimarinin en ayırt edici ve aynı zamanda en istikrarlı unsuru, öznenin yaşadığı çelişkinin içselleştirilmiş olmasıdır. Bu çelişki, bilinçte deneyimlenen özerklik ile bilinçdışında varsayılan mutlak referansın eşzamanlı varlığından doğar. Ancak bu iki katman, özne tarafından karşıtlık ya da tutarsızlık olarak algılanmaz. Aksine, bu birliktelik doğal, olağan ve hatta kaçınılmaz bir düzen olarak deneyimlenir. Çelişki, görünür hâle gelmediği için kriz üretmez; görünmezliği sayesinde sistemin sürekliliğini sağlar.

Özne, bilinç düzeyinde özgür olduğunu hissederken, aynı anda belirli sınırların varlığını sezgisel olarak kabul eder. Bu kabul, rasyonel bir muhakeme sonucu ortaya çıkmaz. Özne, “özgürüm ama aslında değilim” gibi bir önermeyi düşünmez. Bunun yerine, özgürlüğün belirli koşullar altında geçerli olduğu fikrini sorgulamadan benimser. Bu koşulların kim tarafından ve neye göre belirlendiği sorusu ise askıya alınır. Askıya alma, bir bilgisizlik değil; bilinçdışı bir uyum mekanizmasıdır.

İçselleştirilmiş çelişki, siyasal düzenin özneyle kurduğu ilişkinin biçimini de belirler. Düzen, özneye mutlak talepler dayatmaz; öznenin mutlak talepler üretmesini de engeller. Talepler, her zaman belirli bir “makullük” çerçevesinde kalır. Bu makullük, hukuki metinlerden çok, kültürel ve psikolojik sınırlar tarafından çizilir. Özne, hangi taleplerin “gerçekçi”, hangilerinin “aşırı” olduğunu çoğu zaman açıklayamaz; fakat ayırt edebilir. Bu ayırt etme yetisi, içselleştirilmiş çelişkinin pratik sonucudur.

Bu yapı, özgürlük hissi ile sınır belirsizliğini eşzamanlı olarak üretir. Özne, özgürlüğünü deneyimler; fakat bu özgürlüğün nereye kadar uzandığını tam olarak bilmez. Bilinmezlik, bir rahatsızlık değil, denge unsuru olarak işler. Çünkü sınırlar netleştiği anda özgürlük hissi zedelenir; sınırlar tamamen ortadan kalktığında ise güvenlik duygusu çöker. İçselleştirilmiş çelişki, bu iki uç arasında sürekli bir salınım üretir. Salınım, durağan değil; fakat yıkıcı da değildir.

İçselleştirilmiş çelişkinin en güçlü yönü, öznenin bu durumu kendi iç meselesi olarak yaşamasıdır. Çelişki, dışsal bir baskının sonucu gibi algılanmaz. Özne, zaman zaman hissettiği huzursuzluğu, sistemsel bir çelişkiye değil; kendi yetersizliğine, bilgi eksikliğine ya da kişisel koşullarına bağlama eğilimindedir. Böylece yapısal bir gerilim, bireysel bir sorun hâline dönüştürülür. Bu dönüşüm, siyasal düzenin görünmezliğini pekiştirir.

Bu çelişkinin içselleştirilmesi, kolektif düzeyde de benzer bir etki yaratır. Toplumlar, özgürlük ve güvenlik taleplerini aynı anda dile getirir; fakat bu taleplerin birbirini sınırladığı gerçeğini açık bir çatışma olarak yaşamaz. Çatışma, söylem düzeyinde yumuşatılır; pratik düzeyde ise belirsizlikle yönetilir. Belirsizlik, burada bir eksiklik değil, işleyen bir araçtır. Ne tam özgürlükten vazgeçilir ne de mutlak güvenlik açıkça talep edilir.

İçselleştirilmiş çelişki, siyasal düzenin en dayanıklı katmanlarından biridir; çünkü dışarıdan zorla dayatılmaz. Dayatılan çelişkiler direnç üretir. Oysa içselleştirilmiş çelişki, öznenin kendi deneyimi gibi yaşanır. Bu nedenle ona karşı konum almak zordur; çünkü konum alabilmek için önce çelişkinin fark edilmesi gerekir. Fark edilen çelişki ise, artık içselleştirilmiş olmaktan çıkar ve sistem için risk hâline gelir. Bu nedenle düzen, çelişkinin adlandırılmasını değil, yaşanmasını teşvik eder.

Bu bağlamda çift katmanlı siyasal mimari, özneyi ne tamamen özgür ne de tamamen denetlenen bir varlık olarak konumlandırır. Özne, bu iki uç arasında askıda kalır. Askıda kalış, bir boşluk değil; süreklilik sağlayan bir gerilimdir. Gerilim çözüldüğünde düzen çöker; gerilim korunduğunda düzen kendini yeniden üretir.

Son tahlilde içselleştirilmiş çelişki, modern siyasal düzenin sessiz motorudur. Özgürlük hissi ile sınır belirsizliği arasındaki eşzamanlılık, bir çelişki olarak değil, olağan bir durum olarak yaşandığı sürece sistem işler. Bu olağanlık, ideolojik bir zafer değil; ontolojik bir uyumdur. Düzen, öznenin zihninde çözülmeyen ama çatışmayan bu gerilim sayesinde ayakta kalır. Özne, çelişkiyi çözmez; onunla yaşamayı öğrenir. Bu öğrenme, modern siyasetin en derin ve en görünmez başarısıdır.                              

10. AYAKLANMA, MÜDAHALE VE SENKRONİZASYON

10.1. Demokratik Bilincin Tetiklenmesi

Ayaklanma olgusu, modern siyasal düzen içinde çoğu zaman irrasyonel bir taşkınlık ya da düzen dışı bir sapma olarak değil, tersine demokratik bilincin en saf ve en yoğun dışavurumu olarak çerçevelenir. Öznenin ya da kolektifin harekete geçmesi, baskıya, adaletsizliğe ya da tiranlığa karşı meşru bir tepki olarak anlamlandırılır. Bu anlamlandırma, ayaklanmayı siyasal sistemin bütünüyle karşısına yerleştirmez; aksine, onu sistemin kendi iç değerlerinin radikalleşmiş bir ifadesi hâline getirir. Ayaklanan özne, düzeni yıkmak isteyen bir tehdit değil; düzenin “gerçek” vaadini hatırlatan bir aktör olarak görülür.

Demokratik bilincin tetiklenmesi, genellikle belirli bir eşik anında gerçekleşir. Bu eşik, tekil bir olaydan çok, birikmiş huzursuzlukların yoğunlaştığı bir noktadır. Ekonomik eşitsizlikler, siyasal temsil krizleri, hukuki adaletsizlikler ya da açık şiddet pratikleri, bilincin taşıyabileceği sınırları zorlar. Ancak ayaklanma, bu faktörlerin otomatik sonucu değildir. Belirleyici olan, bu faktörlerin demokrasi söylemiyle çelişkili hâle gelmesidir. Özne, yaşadığı durumun yalnızca kötü değil, vaat edilenle bağdaşmaz olduğunu fark ettiğinde harekete geçer.

Bu fark ediş, bilincin kendisini meşru bir zeminde konumlandırmasını sağlar. Ayaklanan özne, talebini keyfî bir isyan olarak değil, “hak edilmiş” bir düzeltme olarak sunar. Özgürlük, adalet ve eşitlik gibi evrensel kavramlar, bu sunumun merkezinde yer alır. Böylece ayaklanma, mevcut düzenin dışında değil; onun normatif çekirdeğinde konumlanır. Bu konumlanma, ayaklanmanın meşruiyetini güçlendirirken, aynı zamanda onu belirli sınırlar içinde tutar.

Demokratik bilincin tetiklenmesi, bireysel düzeyde bir uyanıştan çok, kolektif bir senkronizasyon anıdır. Bireyler, tek tek yaşadıkları huzursuzlukları ortak bir dilde ifade etmeye başlar. Bu dil, çoğu zaman küresel olarak dolaşımda olan demokrasi ve insan hakları söylemleriyle örtüşür. Ayaklanma, bu söylemler sayesinde yerel bir olay olmaktan çıkar; evrensel bir anlam kazanır. Bu evrensellik, ayaklanmayı daha görünür kılar; fakat aynı zamanda onu küresel referanslara bağımlı hâle getirir.

Bu noktada ayaklanmanın paradoksal niteliği belirginleşir. Ayaklanma, öznenin özerkliğini ve kendi kaderini tayin hakkını en güçlü biçimde ifade ettiği an gibi görünür. Ancak bu ifade, çoğu zaman mevcut küresel normatif çerçevenin diliyle yapılır. Özne, özgürlük talep ederken, özgürlüğün ne anlama geldiğini belirleyen referansları sorgulamaz. Bu referanslar, zaten içselleştirilmiş durumdadır. Böylece ayaklanma, bilinç düzeyinde radikal; bilinçdışı düzeyde ise uyumlu bir eylem hâline gelir.

Demokratik bilincin tetiklenmesi, düzen için mutlak bir tehdit oluşturmaz; aksine, düzenin kendi meşruiyetini yenileyebileceği bir fırsat da yaratır. Ayaklanma, sistemin “düzeltilebilir” olduğu fikrini canlı tutar. Öznenin harekete geçebilmesi, sistemin kapalı olmadığının kanıtı gibi sunulur. Bu sunum, ayaklanmanın enerjisini tamamen soğurmaz; fakat onu belirli bir çerçeve içinde dolaşıma sokar. Enerji, yıkıcı olmaktan çok yenileyici bir potansiyele yönlendirilir.

Bu bağlamda demokratik bilincin tetiklenmesi, çift katmanlı siyasal mimarinin bilinç düzeyinde gerçekleşen en yoğun momentlerden biridir. Özne, kendisini özgür, haklı ve meşru hisseder. Bu his, ayaklanmayı mümkün kılar. Ancak aynı his, ayaklanmanın sınırlarını da belirler. Çünkü bilinçteki özgürlük deneyimi, bilinçdışındaki mutlak referansla henüz çatışma noktasına ulaşmamıştır. Ayaklanma, bu aşamada, düzenle özne arasındaki gerilimi koparmak yerine yeniden ayarlayan bir işlev görür.

Son kertede demokratik bilincin tetiklenmesi, modern siyasetin en dramatik ama aynı zamanda en yönetilebilir anlarından biridir. Bu an, öznenin kendisini tarih sahnesine çıkmış gibi hissetmesini sağlar; fakat sahnenin ışıkları ve sınırları çoktan kurulmuştur. Ayaklanma, sahnenin içindedir; sahnenin kendisini sorgulamaz. Bu nedenle ayaklanma, ilk bakışta radikal görünse de, çoğu zaman sistemin derin yapısıyla senkronize biçimde ilerler. Bu senkronizasyon, bir sonraki eşikte daha görünür hâle gelecektir.                                                                                                                                                       

10.2. Müdahale İhtimalinin Devreye Girmesi

Demokratik bilincin tetiklendiği ve ayaklanmanın meşru bir siyasal ifade olarak sahneye çıktığı noktada, küresel siyasal mimarinin daha derin bir katmanı yavaşça devreye girer: müdahale ihtimali. Bu aşamada belirleyici olan, fiilî bir müdahalenin gerçekleşmesi değil; müdahalenin mümkün olduğunun herkes tarafından sezgisel olarak bilinmesidir. Ayaklanma, bu ihtimali çağırmaz; fakat onu görünür kılar. Müdahale ihtimali, ayaklanmanın ufkunda beliren sessiz bir sınır gibi işlev görür.

Bu sınır, açık bir tehdit olarak belirmez. Hiçbir noktada “müdahale edilecektir” şeklinde kesin bir ifade zorunlu değildir. Aksine, belirsizlik burada temel araçtır. Müdahale edilebilir mi, edilmeli mi, hangi koşullarda ve ne ölçüde soruları yanıtsız bırakılır. Bu yanıtsızlık, ayaklanmanın yönünü doğrudan belirler. Aktörler, sınırların nerede olduğunu bilmedikleri için, olası sonuçları kendi zihinlerinde büyütmek zorunda kalır. Böylece fiilî bir müdahale gerçekleşmeden önce, öz-denetim mekanizmaları çalışmaya başlar.

Müdahale ihtimalinin devreye girmesi, ayaklanmanın söylemini de dönüştürür. İlk aşamada özgürlük, adalet ve eşitlik talepleri ön plandayken, bu noktadan sonra “istikrar”, “kontrolsüzlük riski” ve “kaos tehlikesi” gibi kavramlar dolaşıma girer. Bu kavramlar, ayaklanmanın dışından değil; çoğu zaman ayaklanmanın içinden yükselir. Öznenin kendisi, taleplerini yeniden formüle etmeye başlar. Talepler, radikallikten ölçülülüğe doğru evrilir. Bu evrim, bir geri çekilme olarak değil; sorumluluk göstergesi olarak sunulur.

Bu süreçte müdahale ihtimali, ayaklanmayı bastıran bir güç olmaktan çok, onu yeniden hizalayan bir işlev görür. Ayaklanan özne, taleplerini küresel normatif çerçeveyle uyumlu hâle getirdikçe, meşruiyetini koruyacağını düşünür. Meşruiyet, artık yalnızca yerel destekle değil; uluslararası algıyla da ilişkilidir. “Dünya bizi nasıl görüyor?” sorusu, ayaklanmanın bilinç düzeyine yerleşir. Bu soru, bilinçdışında işleyen mutlak referansın bilinç düzeyine sızmasının ilk işaretidir.

Müdahale ihtimali, burada bir korku nesnesi olarak değil; düzenleyici bir ufuk olarak çalışır. Ayaklanma, bu ufku aşmadığı sürece meşru kabul edilecektir. Aşılması hâlinde ne olacağı belirsizdir; fakat belirsizlik, caydırıcılık için yeterlidir. Bu caydırıcılık, ayaklanmanın enerjisini tamamen yok etmez; onu belirli bir kanala yönlendirir. Enerji, sistemin temel varsayımlarını hedef almak yerine, sistem içi reform taleplerine odaklanır.

Bu noktada ayaklanma ile müdahale ihtimali arasında örtük bir senkronizasyon oluşur. Ayaklanma, kendisini “kontrol edilebilir” ve “makul” gösterdiği ölçüde küresel müdahale ihtimalini askıya aldığını varsayar. Bu varsayım, fiilî bir güvenceye dayanmaz; fakat kolektif bilinçte güçlüdür. Müdahale ihtimali, böylece hem varlığını sürdürür hem de gerçekleşmeden işlev görür. Gerçekleşmeyen müdahale, ayaklanmanın sınırlarını çizmiş olur.

Bu süreçte medya ve uluslararası söylem, kritik bir rol üstlenir. Ayaklanma, “haklı talepler” ile “kontrolden çıkma riski” arasındaki ince çizgide temsil edilir. Bu temsil, ayaklanmanın hangi yöne evrileceğini belirleyen bir geri bildirim mekanizması gibi çalışır. Öznenin algısı, bu temsil aracılığıyla sürekli ayarlanır. Ayaklanma, kendi görüntüsünü izler hâle gelir ve bu izleme, davranışlarını şekillendirir.

Müdahale ihtimalinin devreye girmesi, ayaklanmayı sona erdirmez; onu biçimlendirir. Fiilî müdahale olmadan, müdahalenin mümkünlüğü, düzenin korunmasını sağlar. Ayaklanma, bilinç düzeyinde hâlâ özgürlük talep eder; fakat bilinçdışı düzeyde sınırları kabullenmeye başlar. Bu kabulleniş, açık bir teslimiyet değildir; uyumlu bir ayarlamadır. Ayaklanma, bu aşamada, sistemin karşısında değil; onunla aynı ritimde hareket eden bir olguya dönüşür.                                                                                               

10.3. Bilinç ve Bilinçdışının Birleşmesi

Ayaklanma sürecinin bu aşamasında belirleyici olan, bilinç düzeyinde işleyen demokratik itki ile bilinçdışında varlığını sürdüren mutlak referansın eşzamanlı olarak aynı eylem alanında birleşmesidir. Bu birleşme, bir uzlaşma ya da açık bir sentez biçiminde gerçekleşmez; daha çok, iki farklı yönelimin aynı hareketi farklı gerekçelerle meşrulaştırması şeklinde ortaya çıkar. Ayaklanan özne, kendisini özgürlük ve demokrasi adına hareket eden bilinçli bir fail olarak deneyimlerken, aynı anda bilinçdışı düzeyde düzenin korunmasına yönelik daha derin bir ihtiyaca da hizmet eder.

Bu noktada ayaklanma, yüzeyde radikal bir kopuş gibi görünse de, derin yapıda bir senkronizasyon işlevi görür. Bilinç, adaletsizliğe karşı çıkmak, hak talep etmek ve siyasal alanı dönüştürmek ister. Bilinçdışı ise kontrolsüzlüğün, belirsizliğin ve kaosun önlenmesini talep eder. Bu iki talep, ilk bakışta birbirine zıt gibi görünse de, ayaklanma pratiği içinde aynı anda karşılanabilir hâle gelir. Ayaklanma, hem değişim arzusunu ifade eder hem de bu değişimin belirli sınırlar içinde kalmasını sağlar.

Bu birleşmenin en kritik sonucu, ayaklanmanın çifte meşruiyet kazanmasıdır. Bilinç düzeyinde ayaklanma, demokrasi ve özgürlük idealleriyle meşrulaşır. Bilinçdışı düzeyde ise ayaklanma, daha büyük bir düzenin yeniden tesis edilmesine katkıda bulunan bir araç olarak kabul edilir. Bu ikinci meşruiyet, asla açıkça dile getirilmez; fakat ayaklanmanın hangi noktada durması gerektiğine dair sezgisel bir sınır üretir. Ayaklanan özne, bu sınırı bir emir olarak değil, “mantıklı olan” ya da “olması gereken” olarak hisseder.

Bilinç ve bilinçdışının birleşmesi, ayaklanmanın dilinde de kendisini gösterir. Söylem, bir yandan radikal adalet taleplerini sürdürürken, diğer yandan düzenin tamamen yıkılmasına mesafe koyar. “Demokrasi için”, “özgürlük adına” gibi ifadelerle başlayan cümleler, çoğu zaman “istikrar”, “barış” ve “gelecek” vurgularıyla tamamlanır. Bu tamamlanma, söylemsel bir çelişki olarak algılanmaz; aksine, sorumluluk göstergesi olarak değerlendirilir. Böylece ayaklanma, kendi sınırlarını bizzat kendi diliyle çizer.

Bu senkronizasyon, öznenin deneyiminde bir çatışma üretmez. Çünkü özne, bilinçteki demokratik motivasyon ile bilinçdışındaki güvenlik ihtiyacını ayrı ayrı değil, tek bir doğru hareket hissi olarak yaşar. Hareket doğrudur; çünkü hem ahlaken haklıdır hem de “fazla ileri gitmemektedir”. Bu ikili doğrulama, ayaklanmanın enerjisini sürdürülebilir kılar; fakat aynı zamanda onu sistemin temel ontolojik sınırlarıyla uyumlu hâle getirir.

Bilinç ve bilinçdışının birleşmesi, ayaklanmayı ne bütünüyle bastırır ne de bütünüyle serbest bırakır. Ayaklanma, bu aşamada, düzenin kendini yeniden ayarlama mekanizmasına dönüşür. Gerilim boşaltılır; fakat gerilimin kaynağı bütünüyle ortadan kaldırılmaz. Bu durum, gelecekte yeni ayaklanmaların zeminini de hazırlar. Sistem, her ayaklanmada biraz esner; fakat kırılmaz. Esneme, kırılmanın alternatifi olarak işlev görür.

Bu bağlamda ayaklanma, yalnızca bir karşı çıkış değil, aynı zamanda bir hatırlatma işlevi görür. Bilinç düzeyinde özne, sisteme vaatlerini hatırlatır. Bilinçdışı düzeyde ise sistem, özneye sınırlarını yeniden hatırlatır. Hatırlatmalar karşılıklı ve sessizdir. Hiçbir taraf bu süreci açıkça adlandırmaz; çünkü adlandırma, senkronizasyonu bozar. Senkronizasyon, adlandırılmadığı sürece işler.

Sonuç itibarıyla bilinç ve bilinçdışının birleştiği bu aşama, modern siyasal düzenin en incelikli momentlerinden biridir. Ayaklanma, burada ne saf bir devrim ne de basit bir bastırma nesnesidir. Ayaklanma, düzenle özne arasındaki ontolojik gerilimin eşzamanlı olarak ifade edilmesi ve sınırlandırılmasıdır. Demokrasi adına başkaldırı, Hobbesçu güvenlik ihtiyacıyla aynı anda çalışır. Bu eşzamanlılık, çelişki olarak değil; işlevsel bir bütünlük olarak yaşandığı sürece, modern siyasal mimari kendini yeniden üretmeye devam eder.                                                                                                          

11. ABD HEGEMONYASININ ONTOLOJİK KARAKTERİ

11.1. Askerî ve Ekonomik Açıklamaların Yetersizliği

ABD hegemonyası çoğu zaman askerî kapasite, ekonomik büyüklük, teknolojik üstünlük ya da finansal araçlar üzerinden açıklanmaya çalışılır. Bu açıklamalar, belirli bir düzeyde betimleyici olmakla birlikte, hegemonyanın neden kalıcı ve dirençli olduğunu açıklamakta yetersiz kalır. Askerî güç, tarih boyunca birçok imparatorluğun elinde bulunmuş; ekonomik üstünlük farklı dönemlerde farklı merkezlere kaymıştır. Buna rağmen ABD’nin küresel konumunun, yalnızca bu maddi göstergelere indirgenemeyecek bir süreklilik sergilediği açıktır. Bu süreklilik, hegemonyanın ontolojik düzeyde kurulmuş olmasına işaret eder.

Askerî açıklamalar, gücü doğrudan zor kullanımıyla ilişkilendirir. Oysa ABD hegemonyasının en belirgin özelliği, zorun sürekli ve görünür biçimde kullanılmasına ihtiyaç duymamasıdır. Askerî kapasite, burada bir fiilî baskı aracından çok, müdahale ihtimalini sürekli canlı tutan bir arka plan olarak işlev görür. Güç, kullanıldığı ölçüde değil, kullanılabilir olduğu ölçüde düzenleyicidir. Bu durum, salt askerî açıklamaların hegemonyanın işleyişini kavramakta neden yetersiz kaldığını gösterir.

Ekonomik açıklamalar da benzer bir sınıra sahiptir. ABD ekonomisi, küresel sistemde merkezi bir rol oynasa da, ekonomik güç tek başına hegemonik istikrarı açıklamaz. Tarihsel olarak ekonomik merkezlerin değişimi, hegemonyaların da el değiştirmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak ABD örneğinde, ekonomik dalgalanmalara rağmen küresel referans olma hâli korunmuştur. Bu koruma, piyasa büyüklüğünden çok, ekonomik düzenin son değerlendirme ufkunun ABD ile özdeşleşmiş olmasından kaynaklanır. Kriz anlarında, çözüm beklentisinin yöneldiği yer ekonominin kendisi değil; ekonomiyi “düzenleyebilecek” varsayılan merkezdir.

Bu noktada askerî ve ekonomik açıklamaların ortak zaafı ortaya çıkar: Her ikisi de hegemonyayı nesnel kapasitelere indirger. Oysa ABD hegemonyası, nesnel kapasitelerin ötesinde, öznel yönelimleri ve kolektif beklentileri şekillendiren bir yapı olarak işler. Hegemonya, burada sahip olunan güçten çok, başvurulan referans olma niteliğiyle tanımlanır. Referans olmak, hesaplanabilir bir kapasite değil; içselleştirilmiş bir yönelimdir.

Askerî ve ekonomik açıklamalar, hegemonyayı ölçülebilir verilerle kavramaya çalışırken, gözden kaçırılan şey hegemonyanın kendiliğindenlik etkisidir. ABD, çoğu zaman kendisini merkeze koymak zorunda kalmaz; diğer aktörler, kendi krizlerinde ve belirsizliklerinde bu merkezi kendiliklerinden varsayar. Bu varsayım, zorla dayatılmış bir kabul değil; alışkanlıkla yerleşmiş bir refleks olarak işler. İşte bu refleks, hegemonyanın ontolojik boyutunu oluşturur.

Bu ontolojik boyut, maddi güç açıklamalarını geçersiz kılmaz; fakat onları ikincil hâle getirir. Askerî ve ekonomik araçlar, hegemonyanın koşulu değil; hegemonyanın işleyişini destekleyen araçlardır. Asıl belirleyici olan, bu araçların arkasında varsayılan düzenleyici merkez fikridir. Merkez fikri, sorgulanmadığı sürece işler; sorgulandığında ise hegemonyanın kırılganlığı görünür hâle gelir. Ancak bu sorgulama, çoğu zaman bilinç düzeyinde kalır; bilinçdışındaki yönelim varlığını sürdürür.

Son tahlilde ABD hegemonyasını yalnızca askerî ya da ekonomik parametrelerle açıklamak, olgunun en yüzeysel katmanında kalmak anlamına gelir. Bu açıklamalar, hegemonyanın nasıl desteklendiğini gösterir; fakat neden kabul edildiğini açıklayamaz. Kabulün kaynağı, ontolojik düzeydedir: Dünyanın siyasal ve güvenlik mimarisinin, nihai bir referansa ihtiyaç duyduğu ve bu referansın tarihsel olarak ABD ile özdeşleşmiş olmasıdır. Bu özdeşleşme çözümlenmedikçe, maddi güç dengeleri değişse bile hegemonik yönelim varlığını sürdürmeye devam eder.                                                                                 

11.2. Görünmez İktidarın Üstünlüğü

ABD hegemonyasının ayırt edici gücü, iktidarını açık biçimde sergilemesinden değil, aksine görünmez kılabilmesinden kaynaklanır. Görünür iktidar, doğası gereği direnç üretir; çünkü kendisini nesneleştirir, adlandırır ve karşısında konum alınabilir hâle getirir. Bayraklarla, açık tehditlerle, resmî ilanlarla ya da mutlak buyurganlıkla kurulan her iktidar, eleştirinin ve karşı-hareketin hedefi olur. ABD’nin küresel hegemonyası ise, tam da bu görünürlükten kaçınması sayesinde daha derin, daha kalıcı ve daha az sarsılabilir bir nitelik kazanır.

Görünmez iktidar, emir vermez; koşulları belirler. Emir, doğrudan bir ilişki kurar: kim emrediyorsa odur, kim itaat ediyorsa bellidir. Koşul ise faili görünmez kılar. Aktörler, belirli biçimlerde davranırlar; fakat bu davranışın kime ya da neye göre şekillendiğini açıkça söyleyemezler. Davranış, “mantıklı”, “zorunlu”, “kaçınılmaz” ya da “gerçekçi” olarak gerekçelendirilir. İşte bu gerekçelendirme dili, görünmez iktidarın en güçlü aracıdır. Çünkü iktidar, burada dışsal bir baskı değil, içselleştirilmiş bir zorunluluk olarak yaşanır.

Görünür iktidar, karşısına alternatif iktidarları davet eder. Bir merkez ne kadar açık biçimde ilan edilirse, ona karşı başka merkezlerin oluşması o kadar hızlanır. Görünmez iktidar ise merkez fikrini bulanıklaştırır. Alternatif üretmek zorlaşır; çünkü neyin alternatifinin üretileceği belirsizdir. ABD hegemonyası, tam olarak bu belirsizlikten güç alır. Hegemonya, kendisini “tek seçenek” olarak dayatmaz; başka seçeneklerin düşünülemez görünmesini sağlar. Bu görünmezlik, açık baskıdan çok daha etkilidir.

Bu üstünlük, özellikle kriz anlarında belirginleşir. Kriz, görünür iktidarlar için bir risk anıdır; çünkü başarısızlık açıkça o iktidara yazılır. Görünmez iktidar ise krizden beslenir. Kriz derinleştikçe, düzenleyici bir merkeze duyulan ihtiyaç artar. Ancak bu merkez, sahneye çıkmak zorunda değildir. Sadece orada olduğu varsayılır. Bu varsayım, aktörlerin davranışlarını hizalar. Kimse açık bir çağrı yapmasa bile, eylemler aynı yöne doğru ayarlanır.

Görünmez iktidarın bir diğer avantajı, sorumluluğun dağılmasıdır. Açık iktidar, başarısız olduğunda suçlanır; görünmez iktidar ise başarısızlıkları başkalarına paylaştırır. Yerel aktörler, ulusal hükümetler, bölgesel kurumlar, krizin görünür yüzleri hâline gelir. Küresel düzenleyici merkez ise, bu yüzlerin arkasında kalır. Bu durum, iktidarın meşruiyetini aşındırmaz; aksine, onu hatalardan arındırılmış bir son referans konumuna yerleştirir.

Bu görünmezlik, aynı zamanda iktidarın ahlaki yükten de kurtulmasını sağlar. Görünür iktidar, kararlarının ahlaki sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır. Görünmez iktidar ise karar vermez; sadece “koşullar oluşur”. Koşullar oluştuğunda, aktörler belirli biçimlerde davranmak zorunda kalır. Bu zorunluluk, kişisel ya da kurumsal iradeye değil, “durumun gereğine” bağlanır. Böylece iktidar, ahlaki eleştirinin de büyük ölçüde dışında kalır.

ABD’nin görünmez iktidarı, tam da bu nedenle klasik hegemonya biçimlerinden ayrılır. Bu hegemonya, fethetmez; yerleştirir. İkna etmez; alışkanlık üretir. Zorlamaz; sezgisel yönelimler kurar. Aktörler, ABD’nin istediği için değil, başka türlü davranmanın mümkün görünmediği için belirli biçimlerde hareket eder. Bu “mümkün görünmeme” hâli, hegemonyanın ontolojik çekirdeğini oluşturur.

Görünmez iktidarın üstünlüğü, onu yıkmayı da zorlaştırır. Yıkılabilen iktidarlar, genellikle açık biçimde tanımlanmış olanlardır. Görünmez iktidar ise hedef alınamaz; çünkü tam olarak nerede olduğu belli değildir. Nerede olmadığı daha nettir: belirli bir kurumda, tek bir kararda ya da açık bir doktrinde değildir. O, bütün bu unsurların arasında ve arkasında işleyen bir düzenleme mantığıdır.

ABD hegemonyasının gücü, görünmezliğinde yoğunlaşır. Bu görünmezlik, bir zayıflık değil; iktidarın en rafine biçimidir. Görünür iktidar hükmeder, görünmez iktidar şekillendirir. Hükmedilen şeye direnilir; şekillendirilen şeyle yaşanır. ABD’nin küresel üstünlüğü, bu yaşantının dünya ölçeğinde olağan hâle gelmiş olmasından kaynaklanır. Görünmez iktidar, tam da görünmediği için en derin izleri bırakır.                                                                                                                                                            

11.3. ABD’nin Küresel Leviathan Olarak İşleyişi

ABD’nin küresel konumunu kavramak için, onu klasik anlamda bir imparatorluk ya da yalnızca güçlü bir devlet olarak ele almak yetersizdir. Daha isabetli olan, ABD’yi küresel Leviathan olarak düşünmektir. Bu Leviathan, Hobbesçu anlamda açık bir egemenlik iddiasıyla ortaya çıkmaz; aksine, egemenliğini ilan etmeden işleyen, kendisini adlandırmayan ama herkesin bakışını üzerine çeken bir merkez olarak var olur. Leviathan burada bir figür değil, bir işleyiş mantığıdır.

Bu işleyişin temel özelliği, ABD’nin küresel sistemde “son bakılan yer” hâline gelmiş olmasıdır. Krizler, belirsizlikler ve sistemik sarsıntılar ortaya çıktığında, ABD’nin ne yapacağı sorusu neredeyse otomatik olarak gündeme gelir. Bu soru, ABD’nin gerçekten müdahale edip etmeyeceğinden bağımsızdır. Sorunun sorulması bile yeterlidir. Çünkü bu soru, ABD’nin küresel düzenin nihai referans noktası olarak içselleştirildiğini gösterir. Leviathan, burada fiilî eylemden çok, yönelimin merkezi olarak işlev görür.

ABD’nin Leviathanvari niteliği, korku üretiminde de kendini gösterir. Bu korku, doğrudan bir tehdit biçiminde değildir; daha çok sınırların nerede başlayıp nerede bittiğine dair belirsizlikten beslenir. Aktörler, hangi davranışların tolere edileceğini, hangilerinin “fazla ileri” sayılacağını kesin olarak bilemez. Bu bilememe hâli, davranışları hizalar. Hobbesçu korku, burada kaba şiddetle değil, ontolojik belirsizlikle üretilir.

Bu Leviathan, kendisini ahlaki bir özne olarak sunmak zorunda da değildir. ABD’nin küresel söylemi, çoğu zaman demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi evrensel değerlerle örülüdür; ancak Leviathan işleyişi bu söylemlerle sınırlı değildir. Söylemler değişebilir, öncelikler dönüşebilir, fakat Leviathanvari merkez işlevi sabit kalır. Bu sabitlik, ABD’nin belirli politikalarının değil, küresel alışkanlıkların ürünüdür. Alışkanlıklar ise en zor değişen yapılardır.

ABD’nin küresel Leviathan olarak işleyişi, onu aynı zamanda eleştiriden de kısmen muaf kılar. Eleştiriler yöneltilir, protestolar yapılır, karşı söylemler üretilir; fakat bu eleştiriler çoğu zaman Leviathan’ın kendisine değil, onun belirli tezahürlerine yönelir. Askerî müdahaleler, ekonomik yaptırımlar ya da diplomatik baskılar eleştirilebilir; ancak tüm bu pratiklerin arkasındaki merkez olma durumu nadiren sorgulanır. Merkez sorgulanmadığı sürece, Leviathan varlığını sürdürür.

Bu bağlamda ABD, küresel Leviathan olarak kendisini sürekli yeniden üretir. Her kriz, bu üretimin yeni bir vesilesidir. Müdahale etse de etmese de, adı anılsa da anılmasa da, sistemin bakışı ona yönelir. Leviathan, burada bir güç yığılması değil, bir bakış yoğunlaşmasıdır. Bakışlar yoğunlaştıkça merkez pekişir; merkez pekiştikçe bakışlar daha da otomatikleşir.

ABD’nin küresel Leviathan olarak işleyişi, modern dünyanın güvenlik, düzen ve süreklilik arayışının ontolojik karşılığıdır. Leviathan, korkunun ve güvenliğin kesişim noktasında durur; fakat bu duruşu açık bir tahakküm olarak değil, sessiz bir varsayım olarak sürdürür. Varsayım sorgulanmadığı sürece Leviathan görünmez kalır; görünmez kaldığı sürece de en güçlü hâlini korur.                                             

12. SON ONTOLOJİK ÇERÇEVE

12.1. Hobbesçu Mekaniklerin Sürekliliği

Modern siyasal düzen, biçimsel olarak Hobbesçu egemenlik modelinden uzaklaşmış gibi görünse de, ontolojik düzlemde bu mekaniklerden hiçbir zaman kopmamıştır. Aksine, Hobbes’un tanımladığı güvenlik, korku ve bütünlük ihtiyacı, modernliğin ilerleyişiyle birlikte ortadan kalkmak yerine daha karmaşık ve daha dolaylı biçimlerde yeniden üretilmiştir. Leviathan artık tek bir egemen figür olarak sahneye çıkmaz; fakat onun işlevi, siyasal düzenin derin yapısında varlığını sürdürür.

Hobbesçu mekaniklerin temelinde, öznenin belirsizlik karşısındaki kırılganlığı yer alır. Doğal durumda bu belirsizlik, doğrudan fiziksel tehditler ve şiddet ihtimaliyle ilişkilidir. Modern dünyada ise belirsizlik, daha soyut bir biçim alır. Tehdit artık yalnızca bireyler arası şiddetten değil; sistemin çözülebileceği, kontrolün kaybedilebileceği ve düzenin dağılabileceği ihtimalinden kaynaklanır. Bu ihtimal, somut bir düşman figürü gerektirmez; ontolojik bir huzursuzluk olarak işlev görür.

Modern siyaset, bu huzursuzluğu açık bir korku söylemiyle yönetmez. Tam tersine, korku çoğu zaman bastırılmış ya da örtük hâle getirilmiştir. Özgürlük, çoğulluk ve hak söylemleri, bilinç düzeyinde korkunun yerini alır. Ancak korku ortadan kalkmaz; yalnızca bilinçdışı bir katmana taşınır. Bilinçdışı düzeyde korku, düzenin kırılganlığına dair sürekli bir sezgi olarak varlığını sürdürür. Hobbesçu mekaniklerin sürekliliği tam da bu noktada görünür hâle gelir.

Bu süreklilik, modern siyasal düzenin neden nihai bir referans fikrinden vazgeçemediğini açıklar. Hukuk, demokrasi ve çoğulluk, içsel düzeni sağlayabilir; fakat küresel ölçekte belirsizliği bütünüyle ortadan kaldıramaz. Nihai hakem yokluğu, Hobbes’un doğal durumuna benzer bir boşluk üretir. Bu boşluk, siyasal bilinçte açıkça dile getirilmez; fakat bilinçdışında bir son çare arayışı olarak varlığını korur. Hobbesçu Leviathan, burada açık bir egemen değil; varsayılan bir güvenlik ufku olarak işlev görür.

Hobbesçu mekaniklerin sürekliliği, özgürlüğün neden hiçbir zaman mutlak olamadığını da açıklar. Özgürlük, modern siyasal anlatının merkezindedir; ancak bu özgürlük her zaman belirli sınırlar içinde deneyimlenir. Sınırlar, açıkça ilan edilmediği için baskı olarak algılanmaz. Fakat sınırların varlığı, özgürlüğün taşmasını engeller. Bu engelleme, dışsal bir zorlamadan çok, içselleştirilmiş bir denge mekanizmasıdır. Özne, özgür olduğunu hisseder; fakat aynı anda “fazla ileri gitmeme” refleksini taşır.

Bu refleks, Hobbesçu korkunun modern biçimidir. Korku artık doğrudan ölüm tehdidi değildir; düzenin çöküşüne dair belirsiz bir endişedir. Bu endişe, siyasal davranışları hizalar, talepleri ölçülü kılar ve radikal kopuşları istisna hâline getirir. Böylece Hobbesçu mekanikler, açık bir tahakküm modeli olmaktan çıkar; davranış biçimlerini önceden ayarlayan bir altyapıya dönüşür.

Sonuç itibarıyla Hobbesçu mekaniklerin sürekliliği, modern siyasal düzenin geride bırakılmış bir kalıntısı değil, onun ontolojik çekirdeğidir. Modernlik, Hobbes’u aşmamış; onu görünmez kılmıştır. Güvenlik ihtiyacı, korkunun düzenleyici işlevi ve bütünlük arayışı, biçim değiştirerek varlıklarını sürdürür. Leviathan artık bağırmaz, tehdit etmez ya da kendini ilan etmez; fakat sessizce oradadır. Modern siyasal mimarinin dayanıklılığı, bu sessiz Hobbesçu sürekliliğin kesintisiz işlemesine bağlıdır.    

12.2. Montesquieu’cü Siyasal İllüzyon

Modern siyasal düzenin kendisini meşrulaştırmak için başvurduğu en etkili kuramsal çerçevelerden biri, Montesquieu’ye atfedilen güçler ayrılığı ilkesidir. Bu ilke, tarihsel olarak keyfî iktidarı sınırlama, siyasal zorun tek bir merkezde yoğunlaşmasını engelleme ve özgürlüğü kurumsal bir denge mekanizmasıyla güvence altına alma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak ontolojik düzlemde bu ilke, çoğu zaman bir çözümden çok, işlevsel bir illüzyon üretir. İllüzyon, burada aldatma anlamında değil; siyasal düzenin sürdürülebilirliği için gerekli olan algısal bir yapı anlamında kullanılmalıdır.

Montesquieu’cü çerçeve, gücün bölünmesiyle korkunun da bölüneceği varsayımına dayanır. Yasama, yürütme ve yargının ayrıştırılması, iktidarın tekil bir kaynaktan gelmediği izlenimini üretir. Bu izlenim, bilinç düzeyinde özgürlük hissini güçlendirir. Özne, karşısında tek bir mutlak otorite değil; birbirini denetleyen, sınırlayan ve dengeleyen çoklu yapılar görür. Bu çoğulluk, iktidarın keyfîliğini değil; dağılmışlığını görünür kılar.

Ancak bu görünürlük, ontolojik düzeyde bir yanılsama üretir. Çünkü güç, bölündüğü ölçüde ortadan kalkmaz; yalnızca yön değiştirir. Gücün tekil bir merkezde toplanmaması, onun etkisinin azalması anlamına gelmez. Tam tersine, güç farklı kurumsal yüzler aracılığıyla dolaşıma girer ve bu dolaşım, tekil bir merkezin varlığını daha az sorgulanır hâle getirir. Özne, karşısında açık bir egemen görmediği için, egemenliğin nerede konumlandığı sorusunu sormaktan vazgeçer.

Montesquieu’cü siyasal illüzyonun en kritik işlevi, nihai belirleyicinin belirsizleşmesidir. Güçler ayrılığı, karar alma süreçlerini çoğullaştırır gibi görünür; fakat aynı zamanda sorumluluğu da dağıtır. Hangi kararın kim tarafından alındığı, hangi sınırın kim tarafından çizildiği netliğini yitirir. Bu netlik kaybı, öznenin siyasal kaygısını azaltır. Kaygı, belirli bir hedef bulamadığında dağılır. Böylece korku bastırılmaz; seyreltilir.

Bu seyreltme, Hobbesçu korkunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, korku burada daha rafine bir biçim alır. Açık bir tiran figürüne duyulan korku yerine, belirsiz ama sürekli bir huzursuzluk hissi yerleşir. Özne, tehdit altında olduğunu düşünmez; fakat tam olarak güvende olduğunu da hissetmez. Bu arada kalmışlık hâli, siyasal düzen için son derece işlevseldir. Çünkü mutlak korku isyan üretir; mutlak güvenlik ise ilgisizlik. Montesquieu’cü illüzyon, bu iki uç arasında istikrarlı bir gerilim üretir.

Güçler ayrılığı anlatısı, bu nedenle yalnızca hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda psikopolitik bir mimaridir. Özne, siyasal alanı karmaşık, çok katmanlı ve uzmanlık gerektiren bir yapı olarak algıladıkça, nihai sorumluluk arayışından uzaklaşır. Siyasal kararlar, “sistemin işleyişi”ne atfedilir. Sistem, burada bir araç olmaktan çıkar; özneleşmiş bir yapı hâline gelir. Özne, sistemle karşı karşıya gelmez; sistemin içinde kaybolur.

Bu illüzyon, küresel ölçekte daha da güçlenir. Ulus-devletler, içte güçler ayrılığıyla çoğul bir yapı sergilerken, dışta tekil bir referansa yönelir. İçte dağılmış görünen güç, dışta yeniden tekilleşir. Montesquieu’cü çerçeve, bu geçişi görünmez kılar. Özne, içteki çoğulluğu deneyimlediği için, dıştaki tekilleşmeyi doğal bir zorunluluk olarak kabul eder. Böylece güçler ayrılığı, küresel tekil denetimle çelişmez; onu tamamlar.

Montesquieu’cü siyasal illüzyon, modernliğin özgürlük vaadini mümkün kılan temel düzeneklerden biridir. Bu illüzyon, iktidarı ortadan kaldırmaz; onu daha kabul edilebilir, daha dağınık ve daha az hedef alınabilir hâle getirir. Özne, baskı altında olduğunu hissetmez; fakat sınırların varlığını sezgisel olarak kabul eder. İllüzyon, burada bir yalan değil, ontolojik bir perde işlevi görür. Perde kalktığında çıplak bir tahakküm değil; yönetilemez bir belirsizlik ortaya çıkacaktır. Bu nedenle modern siyaset, bu perdenin varlığına ihtiyaç duyar.                                                                                                                    

12.3. Demokrasi Vaadi ve Bilinçdışının Fethi

Demokrasi vaadi, modern siyasal düzenin en güçlü ve en yaygın meşruiyet araçlarından biridir. Bu vaat, siyasal iktidarın kaynağını halk iradesine dayandırdığı, bireyi karar süreçlerinin öznesi olarak tanıdığı ve özgürlüğü kurucu ilke olarak benimsediği iddiasıyla işler. Ancak ontolojik düzlemde demokrasi vaadinin asıl etkisi, siyasal bilinci dönüştürmesinden çok, bilinçdışını yapılandırmasında ortaya çıkar. Demokrasi, burada yalnızca bir yönetim biçimi değil, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin derin bir organizasyon ilkesidir.

Demokrasi vaadi, bilinç düzeyinde katılım, temsil ve özgürlük imgeleri üretir. Seçimler, haklar, ifade özgürlüğü ve çoğulluk, öznenin siyasal alanda kendisini etkin hissetmesini sağlar. Bu his, bireyin sisteme yönelik yabancılaşmasını azaltır; siyasal düzen, dışsal bir zorunluluk olmaktan çıkar ve içselleştirilmiş bir yaşam çerçevesine dönüşür. Ancak bu içselleştirme, yalnızca bilinç düzeyinde kalmaz. Asıl kalıcı etki, bilinçdışı düzeyde gerçekleşir: özne, düzenin alternatifsiz olduğu fikrini sorgulamadan benimser.

Bilinçdışının fethi, açık bir ikna sürecinin sonucu değildir. Kimse özneye “başka bir düzen mümkün değildir” demez. Bunun yerine, başka bir düzenin nasıl işleyeceği hayal edilemez hâle getirilir. Demokrasi, tüm kusurlarına rağmen, mümkün olan tek rasyonel çerçeve gibi sunulur. Bu sunum, eleştiriyi tamamen dışlamaz; hatta eleştiriyi teşvik eder. Ancak eleştiri, her zaman demokrasinin daha iyi işlemesi talebi etrafında döner. Demokrasinin kendisi, sorgulamanın dışında tutulur.

Bu noktada demokrasi vaadi, Hobbesçu güvenlik ihtiyacıyla sessiz bir ittifak kurar. Bilinç düzeyinde demokrasi, özgürlük ve eşitlik ideallerini temsil ederken, bilinçdışı düzeyde düzenin korunmasını ve belirsizliğin sınırlandırılmasını sağlar. Özne, demokrasiyi savunurken, aynı zamanda istikrarı savunduğunu hisseder. Bu his, demokrasiye yönelik her tehdidi, doğrudan kaos ve güvensizlikle özdeşleştirir. Böylece demokrasi, yalnızca tercih edilen bir sistem değil, korunması gereken bir zorunluluk hâline gelir.

ABD’nin demokrasi vaat edebilme kapasitesi, tam da bu bilinçdışı fethiyle ilişkilidir. ABD, demokrasiyi ihraç eden ya da dayatan bir aktör olmaktan çok, demokrasinin doğal referansı olarak algılanır. Bu algı, ABD’nin her demokratik olmadığı iddia edilen pratiğini görünmez kılmaz; fakat bu pratikleri tali, geçici ya da istisnai hâle getirir. Önemli olan, demokrasinin nihai ufkunun hâlâ aynı merkezle özdeşleşmiş olmasıdır. Özne, bu özdeşleşmeyi bilinç düzeyinde savunmak zorunda değildir; bilinçdışında zaten kabul etmiştir.

Demokrasi vaadi, bu nedenle bir siyasal hedef olmaktan çok, bir ontolojik sabit gibi çalışır. Sabitler tartışılmaz; onlar etrafında hareket edilir. Özne, demokrasinin sınırlarını zorlayabilir; fakat bu zorlamanın yönü bellidir. Zorlama, daha fazla demokrasi talebi biçimini alır; demokrasi-sonrası bir düzen arayışı biçimini değil. Böylece demokrasi, hem eleştirinin nesnesi hem de eleştirinin sınırı hâline gelir. Bu ikili işlev, bilinçdışının fethinin en somut göstergesidir.

Bu fetih, baskıcı bir tahakküm üretmez. Tam tersine, öznenin kendisini özgür hissetmesini mümkün kılar. Özgürlük hissi, düzenin içselleştirilmesini kolaylaştırır. İçselleştirilen düzen, artık dışarıdan dayatılmaya ihtiyaç duymaz. Özne, düzeni savunur; hatta çoğu zaman onun bekçiliğini yapar. Bu bekçilik, bilinçli bir görev değil, doğal bir refleks olarak ortaya çıkar. Refleks, düzenin sorgulanmasını değil, korunmasını tetikler.

Son kertede demokrasi vaadi ve bilinçdışının fethi, modern siyasal düzenin en derin ve en görünmez başarısını oluşturur. Demokrasi, burada yalnızca yönetim biçimi değildir; varoluşsal bir çerçevedir. Özne, bu çerçevenin içinde düşünür, eleştirir ve hareket eder. Çerçevenin kendisi, düşüncenin nesnesi olmaktan çıkar. ABD’nin küresel hegemonyası, tam da bu noktada ontolojik bir karakter kazanır: demokrasi vaat edebilir, çünkü siyasal bilinci değil, bilinçdışını çoktan fethetmiştir.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow