7. ABD’NİN MODERN KÜRESEL DENETİM STRATEJİSİ
7.1. Gücün Görünmezleştirilmesi
ABD’nin küresel ölçekte kurduğu denetim biçimi, klasik hegemonya tanımlarının ötesinde bir yapıya sahiptir. Bu yapı, doğrudan tahakküm, açık zor kullanımı ya da sürekli fiilî müdahale üzerinden işlemez. Aksine, gücün görünmezleştirilmesi yoluyla işler. Görünmezlik, burada zayıflık ya da geri çekilme anlamına gelmez; tam tersine, gücün ontolojik olarak derinleştirilmesi anlamına gelir. Güç, ne kadar az teşhir edilirse, o kadar az hedef hâline gelir ve o kadar kalıcı bir referans noktası üretir.
Klasik hegemonya biçimlerinde güç, açık göstergelerle tanınır: askerî üsler, doğrudan müdahaleler, zorlayıcı ekonomik yaptırımlar ve net siyasi dayatmalar. Bu göstergeler, kısa vadede etkili olabilir; ancak uzun vadede direnç üretir. Açık iktidar, karşısında açık bir karşı-iktidar doğurur. ABD’nin modern küresel denetim stratejisi ise bu direnç üretme riskini minimize edecek biçimde tasarlanmıştır. Güç, doğrudan “ben buradayım” demek yerine, zaten buradayım varsayımı üzerinden işler.
Bu varsayım, küresel siyasal alanın arka planına yerleştirilmiştir. Devletler, karar alırken ABD’nin fiilî bir müdahalesini beklemeden, onun olası tepkilerini sezgisel olarak hesaba katar. Bu sezgi, açık bir tehditten değil, uzun süreli bir alışkanlıktan beslenir. Güç, burada bir eylem olmaktan çıkar; bir olasılık rejimi hâline gelir. Olasılık, fiilî müdahaleden daha etkilidir; çünkü davranışları müdahale gerçekleşmeden önce biçimlendirir.
Tekil iradenin bu görünmez düzleme taşınması, ABD’nin kendisini açık bir otorite olarak ilan etmemesini de zorunlu kılar. İlan edilen otorite tartışılır; tartışılan otorite ise sınırlandırılır. Görünmez otorite ise tartışmanın nesnesi hâline gelmez; yalnızca tartışmanın sınırlarını belirler. ABD’nin küresel düzlemdeki konumu, tam olarak bu sınır belirleyici işlevde kristalleşir. Hangi eylemlerin “makul”, hangi müdahalelerin “aşırı”, hangi krizlerin “kırmızı çizgi” olduğu, çoğu zaman açıkça tanımlanmaz; fakat herkes tarafından hissedilir.
Bu hissedilirlik, gücün bilinçdışı düzeyde içselleştirilmesiyle mümkündür. Küresel aktörler, ABD’nin gücünü sürekli olarak rasyonel hesaplamalarla tartmaz; onu başlangıç koşulu olarak kabul eder. Bu kabul, gücü sorgulanabilir bir olgu olmaktan çıkarır. Güç, artık açıklanması gereken bir şey değil, açıklamaların dayandığı zemin hâline gelir. Bu zemin, ne kadar sessizse, o kadar etkilidir.
Gücün görünmezleştirilmesi, aynı zamanda sorumluluğun da bulanıklaştırılmasını sağlar. ABD, birçok durumda doğrudan karar verici olarak sahnede değildir; fakat sonuçlar onun varlığı hesaba katılarak şekillenir. Bu durum, küresel krizlerde fail ile bağlam arasındaki sınırı belirsizleştirir. Müdahale edilmediğinde “bilinçli bir tercih”, müdahale edildiğinde “zorunlu bir istisna” anlatısı devreye girer. Her iki durumda da güç, kendisini gerekçelendirmek zorunda kalmaz; çünkü gerekçe, zaten önceden varsayılmıştır.
Bu stratejinin en kritik yönü, gücün sürekli kullanılmamasıdır. Sürekli kullanılan güç, sıradanlaşır ve aşınır. Kullanılabilir olduğu bilinen ama nadiren kullanılan güç ise, aşkın bir nitelik kazanır. ABD’nin küresel denetimi, tam da bu aşkınlık üzerinden işler. Müdahale, istisna olarak kalır; istisna olarak kaldığı sürece de düzenleyici etkisini kaybetmez. Güç, eylemde değil, beklentide yoğunlaşır.
Sonuç olarak gücün görünmezleştirilmesi, ABD’nin küresel stratejisinin zayıf değil, en güçlü halkasını oluşturur. Tekil irade yok edilmez; tam tersine, gündelik siyasetin gürültüsünden çekilerek daha derin bir düzleme yerleştirilir. Bu düzlemde güç, bağırmaz, tehdit etmez, ilan edilmez. Sadece oradadır. Ve tam da bu nedenle, küresel siyasal mimarinin en sessiz ama en belirleyici unsuru olarak işlev görür.
7.2. Ulus-İçi Çoğulluk Yanılsaması
ABD’nin küresel denetim mimarisi, yalnızca dış politika ve uluslararası ilişkiler düzeyinde değil, ulus-devletlerin iç yapılarında da belirleyici etkiler üretir. Bu etkilerin en önemlilerinden biri, ulus-içi çoğulluk yanılsamasıdır. Bu yanılsama, bireyin ve toplumsal grupların, siyasal iradenin merkezde değil çevrede üretildiğine inanmasını sağlar. Güç, görünürde dağıtılmıştır; siyasal alan, farklı aktörlerin rekabetine ve etkileşimine açıkmış gibi görünür. Oysa bu çoğulluk, tekil iradenin ortadan kalktığını değil, onun dolaylı biçimde merkezileştiğini gizleyen bir perdedir.
Bu perdenin kurulmasında güçler ayrılığı mekanizmaları kritik bir rol oynar. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrım, siyasal iktidarın tek elde toplanmadığı izlenimini üretir. Medya, bu izlenimi sürekli olarak yeniden üretir; farklı görüşlerin, eleştirilerin ve çatışmaların görünürlüğünü artırarak çoğulluğun canlı olduğu hissini pekiştirir. Sivil toplum ise, bu çoğulluğa katılım kanalları sunar. Birey, protesto edebilir, eleştirebilir, örgütlenebilir ve seçimler yoluyla yönetime müdahil olduğunu düşünebilir. Bu deneyimler, öznenin kendisini demokratik bir fail olarak konumlandırmasını sağlar.
Ancak bu konumlanma, iradenin gerçekten çevreden merkeze aktığı anlamına gelmez; yalnızca böyle bir hissin üretilmesi anlamına gelir. Birey, taleplerinin ve eleştirilerinin merkeze ulaşabileceğine inanır; fakat bu ulaşma, çoğu zaman sembolik düzeyde kalır. Talepler, sistemin sınırlarını zorlamadığı sürece dolaşıma girebilir; sınırları aşmaya başladığında ise görünmez bariyerlerle karşılaşır. Bu bariyerler, açık yasaklar biçiminde değil, “gerçekçi olmama”, “radikallik”, “güvenlik riski” gibi söylemler aracılığıyla devreye girer. Böylece irade, çevrede üretildiğini düşünürken, merkezin sınırları içinde tutulur.
Ulus-içi çoğulluk yanılsaması, bireyin siyasal deneyimini doyurur. Katılım hissi, gerçek etki üretmese bile psikolojik bir tatmin sağlar. Bu tatmin, düzenle özne arasındaki mesafeyi kapatır ve potansiyel çatışmayı yatıştırır. Birey, sistemin tamamen dışında değil; onun işleyen bir parçası olduğunu hisseder. Bu his, tekil iradeye yönelik açık bir itirazın oluşmasını engeller. Çünkü itiraz, ancak özne kendisini bütünüyle dışlanmış hissettiğinde radikalleşir. Çoğulluk yanılsaması, bu dışlanma hissini önceden nötralize eder.
Bu yanılsamanın küresel denetim stratejisiyle ilişkisi burada belirginleşir. ABD, tekil küresel referans noktası olarak işlev görürken, ulus-devletlerin iç yapılarında bu çoğulluk anlatısının sürdürülmesini teşvik eder. Çünkü içte çoğulluk hissi güçlü olan bir yapı, dışta tekil bir referansa daha kolay eklemlenir. İç çatışmalar ve talepler, ulusal sınırlar içinde emilir; küresel düzeyde ise tek bir merkezle uyumlu kalınır. Ulus-içi çoğulluk, bu anlamda, küresel tekilleşmenin önkoşulu hâline gelir.
Bireyin kendisini demokratik özne olarak konumlandırması, bilinç düzeyinde özgürlük ve etki hissi üretir. Ancak bu bilinç, bilinçdışında başka bir işlev görür. Öznenin güvenlik ihtiyacı ve nihai referans arayışı, ulusal kurumlar tarafından tam olarak karşılanmadığında, bu ihtiyaç sezgisel olarak daha üst bir merkeze yönelir. ABD’nin küresel varlığı, bu yönelimi sessizce karşılar. Birey, bunu açıkça fark etmez; fakat kriz anlarında, “dış müdahale”, “uluslararası toplum” ya da “küresel denge” gibi kavramlarla ifade edilen bir beklenti ortaya çıkar.
Bu çerçevede ulus-içi çoğulluk yanılsaması, demokratik bir kazanım olmanın ötesinde, küresel denetim stratejisinin içsel ayağı olarak işlev görür. Çoğulluk, tekil iradenin alternatifi değil; onun maskelenmiş biçimidir. Maske, iradeyi gizlemez; onu daha kabul edilebilir kılar. Birey, iradenin varlığını inkâr etmez; yalnızca onun kimde ve nerede olduğu sorusunu sormaktan vazgeçer.
Sonuç olarak ulus-içi çoğulluk yanılsaması, ABD’nin modern küresel denetim stratejisinin en incelikli araçlarından biridir. Bu yanılsama sayesinde güç, ne içeride ne dışarıda açık bir tehdit olarak algılanır. Güç, katılım, eleştiri ve özgürlük deneyimleriyle birlikte var olur. Bu birliktelik, düzeni kırılgan değil, esnek ve dayanıklı kılar. İrade, merkezde kalır; fakat çevrede üretildiği hissiyle sessizce kabul edilir.
7.3. Bilinç ve Bilinçdışı Ayrımı
ABD’nin küresel denetim stratejisinin en kritik boyutlarından biri, siyasal işleyişin bilinç ve bilinçdışı düzeyler arasında sistematik bir ayrım üzerinden kurulmasıdır. Bu ayrım, bireyin siyasal deneyimini iki farklı katmanda yapılandırır ve bu iki katman, birbiriyle çatışmak yerine birbirini tamamlayacak biçimde işler. Bilinç düzeyinde üretilen anlatı ile bilinçdışında işleyen yönelim, modern küresel düzenin istikrarını sağlayan temel mekanizma hâline gelir.
Bilinç düzeyinde birey, özgürlük, katılım ve çoğulluk anlatılarıyla kuşatılmıştır. Demokratik süreçler, seçimler, medya tartışmaları ve sivil toplum faaliyetleri, öznenin siyasal alanla aktif bir ilişki kurduğunu hissetmesini sağlar. Bu düzlemde birey, kendisini irade sahibi bir özne olarak deneyimler. Karar alma süreçlerine doğrudan ya da dolaylı biçimde etki edebildiğine inanır; eleştiri ve muhalefetin sistemin doğal bir parçası olduğunu düşünür. Bu bilinç üretimi, siyasal düzenin meşruiyetini sürekli olarak yeniden inşa eder.
Bilinçdışı düzeyde ise farklı bir işleyiş söz konusudur. Burada belirleyici olan, güvenlik ihtiyacı ve nihai referans arayışıdır. Birey, bilinç düzeyinde bu ihtiyacı dile getirmez; hatta çoğu zaman farkında bile değildir. Ancak kriz anlarında, belirsizlik arttığında ya da düzen sarsıldığında, bilinçdışı hızla devreye girer. Bu devreye giriş, yönsüz bir panik biçiminde değil; belirli bir merkeze doğru sezgisel bir yönelim olarak ortaya çıkar. Bu merkez, açıkça adlandırılmaz; fakat “küresel denge”, “uluslararası toplum” ya da “büyük güçlerin müdahalesi” gibi örtük ifadelerle ima edilir.
Bu bilinçdışı yönelim, ABD’nin küresel konumuyla örtüşür. ABD, bilinç düzeyinde sürekli olarak tartışılabilir, eleştirilebilir ve hatta karşı çıkılabilir bir aktör gibi görünür. Ancak bilinçdışı düzeyde, nihai sınırın ve güvenlik eşiğinin temsilcisi olarak işlev görür. Bu ikili konum, ABD’nin gücünü zayıflatmaz; aksine, onu daha derin ve daha dayanıklı kılar. Çünkü eleştiri bilinç düzeyinde kalır; güvenlik talebi ise bilinçdışında ABD’ye bağlanır.
Bu ayrımın en önemli sonucu, belirsizliğin bastırılmaması, aksine yönetilmesidir. Belirsizlik, bilinç düzeyinde çoğulluk ve özgürlük olarak çerçevelenirken, bilinçdışı düzeyde tekil bir referans ihtiyacını canlı tutar. Sistem, bu iki düzeyi uzlaştırmaya çalışmaz; onları eşzamanlı olarak işletir. Birey, özgür olduğunu hissederken aynı anda sınırların varlığını sezgisel olarak kabul eder. Bu kabul, rasyonel bir ikna sürecinin sonucu değil; alışkanlık ve tekrar yoluyla içselleştirilmiş bir varsayımdır.
Bilinç ve bilinçdışı ayrımı, kriz anlarında daha görünür hâle gelir. Normal zamanlarda bilinç düzeyi baskındır; özgürlük, tartışma ve katılım deneyimleri ön plandadır. Kriz anlarında ise bilinçdışı hızla öne çıkar. Güvenlik, istikrar ve düzen talepleri, özgürlük söylemini geçici olarak geri plana iter. Bu geçicilik, kritik bir işlev görür. Kriz sona erdiğinde bilinç düzeyi yeniden hâkim olur; fakat bilinçdışında tekil referansın meşruiyeti biraz daha pekişmiş hâlde kalır. Her kriz, bu pekiştirmeyi yeniden üretir.
Bu mekanizma, ABD’nin küresel denetimini ilan etmeden sürdürmesini sağlar. Otorite, bilinç düzeyinde asla açıkça talep edilmez; bilinçdışında ise sürekli olarak varsayılır. Varsayılan otorite, tartışılmaz; çünkü tartışma bilinç düzeyinde gerçekleşir. Bilinçdışında ise tartışma değil, yönelim vardır. Bu yönelim, bireysel değil kolektiftir; küresel ölçekte paylaşılan bir sezgiye dönüşmüştür.
Sonuç olarak bilinç ve bilinçdışı ayrımı, ABD’nin modern küresel denetim stratejisinin omurgasını oluşturur. Güç, burada ne baskıcı bir zor ne de açık bir liderlik iddiası olarak ortaya çıkar. Güç, anlam üretimi ile güvenlik talebi arasındaki yarılmada konumlanır. Bilinç, özgürlükle meşgul edilirken; bilinçdışı, sınırları ve nihai referansı sessizce kabul eder. Bu çift katmanlı yapı, küresel düzenin hem esnek hem de dirençli olmasını sağlar. ABD’nin hegemonyası, tam da bu ayrımın istikrarlı biçimde işletilmesinde ontolojik bir karakter kazanır.
8. KÜRESEL TEKİL DENETİM MERKEZİ
8.1. Ulus-İçi Dağılım, Küresel Tekilleşme
Modern siyasal mimarinin en karakteristik özelliği, ulus-devletlerin kendi içlerinde giderek daha parçalı, daha çoğul ve daha yatay bir yapıya bürünürken, küresel ölçekte bunun tam tersi bir yönelimin ortaya çıkmasıdır. Ulus-içi düzlemde güç, kurumsal olarak dağıtılmıştır; yetkiler bölünmüş, karar alma süreçleri çoğullaştırılmış ve siyasal irade, tek bir merkezde toplanmaktan bilinçli olarak kaçınılmıştır. Bu yapı, bilinç düzeyinde özgürlük ve özerklik deneyimini mümkün kılar. Ancak aynı anda, küresel düzlemde bu parçalı yapıların tekil bir referans noktasına bağlandığı daha derin bir ontolojik düzen oluşur.
Ulus-devletler, iç yapılarında mutlak otorite fikrini reddederken, dış ilişkilerinde mutlak belirsizlikle yaşayamazlar. Çünkü uluslararası alan, Hobbesçu anlamda doğal duruma daha yakındır: nihai bir hakem, açık bir egemen ve bağlayıcı bir üst hukuk yoktur. Bu boşluk, küresel ölçekte bir tekilleşme ihtiyacını doğurur. Ulus-devletler, kendi içlerinde çoğulluğu yönetebilir; fakat dışta, kriz ve belirsizlik anlarında yönelimsiz kalamaz. İşte bu noktada ulus-içi dağılım ile küresel tekilleşme arasındaki tamamlayıcı ilişki belirginleşir.
Küresel tekil denetim merkezi, açıkça ilan edilmiş bir otorite değildir. Bu merkez, anayasal bir statüye ya da resmî bir yetkilendirmeye dayanmaz. Varlığı, hukuki metinlerde değil; kriz anlarında ortaya çıkan reflekslerde okunur. Savaşlar, rejim çöküşleri, büyük ekonomik sarsıntılar ya da nükleer tehditler söz konusu olduğunda, gözler sezgisel olarak aynı yöne çevrilir. Bu yönelim, rasyonel bir mutabakattan çok, kolektif bilinçdışında yerleşmiş bir varsayımın dışavurumudur: “Son kertede bir yer devreye girecek.”
Ulus-içi parçalanmışlık, bu varsayımı zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Çünkü içte nihai bir merkezin yokluğu, dışta nihai bir merkeze duyulan ihtiyacı artırır. Ulusal düzeyde kararların dağınıklığı, küresel düzeyde bir son çare fikrini besler. Bu son çare, sürekli olarak çağrılmak zorunda değildir; çağrılabilir olması yeterlidir. İhtimalin kendisi, düzenleyici bir işlev görür. Devletler, bu ihtimali hesaba katarak davranır; eylemlerini ve sınırlarını buna göre ayarlar.
Bu tekilleşme, ulus-devletlerin egemenliğini görünürde ortadan kaldırmaz. Aksine, egemenlik söylemi içte daha güçlü biçimde vurgulanır. Ulusal egemenlik, demokratik ritüellerle, seçimlerle ve anayasal söylemlerle sürekli yeniden üretilir. Ancak bu yeniden üretim, küresel düzeydeki tekil referansla çelişmez. Çünkü egemenlik, bilinç düzeyinde yaşanırken; küresel tekil denetim, bilinçdışı düzeyde kabul edilir. İki düzlem, birbiriyle çatışmak yerine işlevsel bir uyum içinde var olur.
Küresel tekilleşmenin bir diğer boyutu, sorumluluğun yönünü de belirlemesidir. Ulus-devletler, kendi iç krizlerinden öncelikle kendileri sorumlu görünür; ancak kriz belirli bir eşiği aştığında, sorumluluk örtük biçimde küresel merkeze doğru kayar. Bu kayma, açık bir talep ya da çağrı biçiminde olmak zorunda değildir. Bazen “uluslararası toplum”, bazen “küresel güvenlik”, bazen de “istikrarın korunması” gibi ifadelerle dile getirilir. Bu ifadeler, tekil merkezin adını anmaz; fakat onun varlığını ima eder.
Bu yapı, modern küresel düzenin çelişkisi değil, tam tersine işleyiş ilkesidir. Ulus-içi dağılım, bireylerin ve toplumların siyasal tatminini sağlar; küresel tekilleşme ise sistemin güvenlik ve süreklilik ihtiyacını karşılar. Dağılım özgürlük üretir, tekilleşme ise sınır üretir. Bu ikisi birlikte çalıştığı sürece düzen ayakta kalır. Biri olmadan diğeri çöker: tekilleşme olmadan dağılım kaosa, dağılım olmadan tekilleşme ise açık baskıya dönüşür.
Son kertede ulus-içi dağılım ile küresel tekilleşme arasındaki ilişki, modern siyasetin gizli dengesidir. Bu denge, açıkça savunulmaz; çünkü savunulduğu anda tartışmaya açılır. Tartışmaya açılan her şey ise sınırlandırılabilir hâle gelir. Bu nedenle küresel tekil denetim merkezi, adlandırılmadan işlev görür. Varlığı, kurumlardan çok reflekslerde, metinlerden çok beklentilerde ve kararlardan çok ihtimallerde yaşar. Modern küresel düzenin sürekliliği, tam da bu sessiz tekilleşmenin kesintisiz biçimde işlemesine bağlıdır.
8.2. Müdahale İhtimali Olarak Otorite
Modern küresel düzende otorite, artık fiilî müdahalelerin sıklığı ya da doğrudan zor kullanımı üzerinden tanımlanmaz. Aksine, en etkili otorite biçimi, müdahale etme ihtimalinin sürekli olarak mevcut tutulmasıdır. Bu ihtimal, gerçekleştiği ölçüde değil, gerçekleşebileceği bilgisiyle düzenleyici bir işlev görür. Müdahalenin kendisi ikincildir; asıl belirleyici olan, müdahalenin mümkün olduğu varsayımının kolektif bilinçte ve bilinçdışında yerleşmiş olmasıdır.
Bu varsayım, açık tehditler ya da ilan edilmiş doktrinler aracılığıyla kurulmaz. Tam tersine, çoğu zaman muğlaklık ve belirsizlik üzerinden işler. Hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi araçlarla müdahale edileceği net biçimde tanımlanmaz. Bu tanımsızlık, otoriteyi zayıflatmaz; aksine güçlendirir. Çünkü tanımlanmış bir otorite, sınırları belirlenmiş bir otoritedir. Sınırları belirlenen her güç ise, o sınırlar içinde müzakere edilebilir hâle gelir. Müdahale ihtimali olarak otorite, sınırlarını ilan etmediği için tartışılamaz.
Bu otorite biçimi, devletlerin ve toplumsal aktörlerin davranışlarını önceden şekillendirir. Müdahalenin fiilen gerçekleşmesine gerek kalmadan, ihtimalin varlığı eylem alanını daraltır. Aktörler, hangi hamlelerin “aşırı” ya da “kabul edilemez” olarak değerlendirileceğini sezgisel biçimde kestirmeye çalışır. Bu sezgisel kestirim, rasyonel bir hesaplamadan çok, geçmiş örneklerin ve kolektif hafızanın birikimiyle oluşur. Müdahale ihtimali, bu hafızayı canlı tutar.
İran örneği bu bağlamda işlevsel bir çerçeve sunar. İran’a yönelik politikalar, uzun yıllardır fiilî bir tam ölçekli müdahaleden çok, müdahalenin her zaman masada olduğu söylemi etrafında şekillenmiştir. Bu söylem, yalnızca İran devletini değil, bölgesel ve küresel aktörleri de etkiler. Müdahalenin ne zaman gerçekleşeceği belirsizdir; hatta gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de kesin değildir. Ancak bu belirsizlik, davranışların sınırlandırılması için yeterlidir. Otorite, fiilî eylemden çok, olasılık düzeyinde işler.
Müdahale ihtimali olarak otoritenin en güçlü etkisi, kolektif bilinçdışında ortaya çıkar. Bilinç düzeyinde aktörler, egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası hukuk söylemlerini sürdürür. Bilinçdışında ise sınırların nerede başlayıp nerede bittiğine dair belirsiz ama güçlü bir sezgi vardır. Bu sezgi, “fazla ileri gidildiğinde” bir şeylerin devreye gireceği yönündeki varsayıma dayanır. Varsayımın doğrulanması gerekmez; varlığı yeterlidir.
Bu otorite biçimi, açık baskı üretmez. Çünkü açık baskı, direniş üretir. Müdahale ihtimali ise direnişi daha ortaya çıkmadan nötralize eder. Aktörler, direnişin bedelini hesaplamak zorunda kalır; fakat bu bedel somut olarak hesaplanamaz. Hesaplanamayan risk, davranışları daha temkinli hâle getirir. Böylece düzen, zor kullanmadan korunur.
Müdahale ihtimali olarak otorite, aynı zamanda sorumluluğun dağıtılmasına da hizmet eder. Fiilî müdahale gerçekleşmediği sürece, otorite doğrudan suçlanamaz. Düzen, kendi kendini sınırlıyor gibi görünür; aktörler, aldıkları kararların sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalır. Ancak bu sorumluluk, örtük bir çerçeve içinde alınır. Sınırların nerede olduğu net olmadığı için, sorumluluk da hiçbir zaman tam değildir. Bu durum, belirsizliği kalıcı hâle getirir.
Bu çerçevede otorite, baskı kuran bir üst irade olmaktan çıkar; koşulları belirleyen bir ufuk hâline gelir. Ufuk, doğrudan müdahale etmez; fakat hareket alanını tanımlar. Aktörler, bu ufku aşmadan hareket edebileceklerini düşünür. Ufkun varlığı, eylemi yönlendirir; yokluğu ise kaosa yol açar. Modern küresel düzen, bu ufkun sürekli olarak görünmez biçimde mevcut tutulmasına dayanır.
Son tahlilde müdahale ihtimali olarak otorite, ABD’nin küresel denetim stratejisinin merkezî unsurlarından biridir. Güç, burada fiilî kullanımından çok, kullanılabilirliğiyle anlam kazanır. Kullanılabilirlik, ilan edilmez; sezdirilir. Bu sezdirme, hem devletlerin hem toplumların davranışlarını eşzamanlı olarak biçimlendirir. Otorite, kendisini açıkça göstermeden işlediği için, itirazın ve direnişin nesnesi olmaktan da büyük ölçüde kaçınır. Bu kaçınma, modern küresel hegemonyanın en dayanıklı biçimlerinden birini oluşturur.
8.3. Otoritenin İlan Edilmemesi
Modern küresel düzenin en ayırt edici özelliklerinden biri, otoritenin varlığını açıkça ilan etmekten sistematik biçimde kaçınmasıdır. İlan edilen bir otorite, tanımı gereği tartışmaya açılır; tartışmaya açılan her güç ise sınırlandırılabilir, müzakere edilebilir ve nihayetinde zayıflatılabilir hâle gelir. Bu nedenle küresel tekil denetim merkezi, kendisini bir egemen olarak duyurmaz; adlandırmaz; resmî bir statüye bağlamaz. Otorite, tam da bu ilan edilmemişlik hâli sayesinde süreklilik kazanır.
İlan edilmeyen otorite, görünürlükten değil varsayımdan beslenir. Varsayım, rasyonel bir kabulden çok, alışkanlıkla yerleşmiş bir kabulleniştir. Siyasal aktörler, açık bir bildiriyle karşılaşmadan, sınırların nerede olduğunu sezgisel olarak bilir. Bu sezgi, hukuki metinlerden ya da açık tehditlerden değil, tekrar eden pratiklerden, kriz anlarında gözlenen reflekslerden ve tarihsel hafızada biriken örneklerden oluşur. Böylece otorite, kendisini ifade etmeksizin anlaşılır kılar.
Açıkça ilan edilmiş bir otorite, meşruiyetini sürekli olarak gerekçelendirmek zorundadır. Neden yetkilidir, hangi sınırlar içinde hareket eder, kim adına konuşur gibi sorular kaçınılmaz hâle gelir. Oysa ilan edilmemiş otorite, bu soruların yöneltilmesini daha baştan anlamsızlaştırır. Çünkü ortada resmen tanımlanmış bir otorite yoktur; yalnızca “gerektiğinde devreye girecek bir şey” vardır. Bu belirsizlik, soruların hedefini dağıtır ve eleştiriyi boşa düşürür.
Bu ilan edilmemişlik hâli, medya, sinema ve popüler kültür aracılığıyla derinleştirilir. Küresel kriz anlatıları, kurtarıcı figürler, düzeni yeniden tesis eden görünmez güçler, kolektif hayal gücünde sürekli olarak yeniden üretilir. Bu üretim, doğrudan bir propaganda biçimi almaz; çoğu zaman eğlence, dramatizasyon ya da haber dili içinde gerçekleşir. Otorite, bu anlatılarda açıkça övülmez; fakat her zaman orada olduğu ima edilir. İma, ilan kadar güçlüdür; hatta çoğu zaman daha etkilidir.
İlan edilmeyen otorite, aynı zamanda sorumluluğun askıda kalmasını sağlar. Açık bir egemenlik iddiası olmadığında, alınan kararların ya da yaşanan sonuçların doğrudan bir merkeze atfedilmesi zorlaşır. Başarısızlıklar yerel aktörlere, başarılarsa “uluslararası işbirliği” ya da “küresel uzlaşı” gibi muğlak ifadelere bağlanır. Bu muğlaklık, otoriteyi hatalardan arındırmaz; fakat hataların kişiselleştirilmesini engeller. Otorite, böylece eleştirinin doğrudan hedefi olmaktan çıkar.
Bu yapı, ontolojik açıdan da zorunlu bir nitelik taşır. Otoritenin ilan edilmesi, onu nesneleştirir; nesneleştirilen her şey ise düşüncenin ve eleştirinin konusu hâline gelir. Oysa ilan edilmemiş otorite, nesneleşmez; bir “şey” olarak değil, bir koşul olarak var olur. Koşullar tartışılmaz; onlar içinde hareket edilir. Küresel tekil denetim merkezi de bu anlamda bir aktör değil, aktörlerin hareket alanını belirleyen bir zemin hâline gelir.
İlan edilmemişlik, otoritenin sürekliliğini zaman içinde daha da pekiştirir. Her kriz, bu otoritenin adını anmadan onun varlığını yeniden doğrular. Müdahale gerçekleşse de gerçekleşmese de, “devreye girebilirdi” düşüncesi canlı tutulur. Bu düşünce, otoritenin meşruiyetini sessizce yeniler. Meşruiyet, burada rıza üretimiyle değil; alışkanlık üretimiyle sağlanır.
Bu bağlamda otoritenin ilan edilmemesi, bir eksiklik ya da kaçınma değil; bilinçli ve işlevsel bir stratejidir. Açık güç gösterilerinin, bayrakların ya da resmî unvanların yokluğu, gücün olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, güç bu yoklukta yoğunlaşır. Görünmeyen, adlandırılmayan ve ilan edilmeyen otorite, kendisini sürekli olarak yeniden üretir; çünkü ona karşı konum alınabilecek net bir yüz yoktur.
Sonuç itibarıyla küresel tekil denetim merkezinin en güçlü yönü, tam da bu sessizliktir. Otorite, bağırmaz; çağırmaz; kendisini savunmaz. Varlığını ilan etmediği için meşruiyet krizi de yaşamaz. Krizleri yöneten değil, krizlerin ufkunu belirleyen bir işlev görür. Modern küresel düzenin dayanıklılığı, bu ilan edilmemiş otoritenin kesintisiz biçimde var olmasına dayanır. Otorite, adını söylemeden konuşur; görünmeden sınır çizer; ilan etmeden hükmeder.
9. ÇİFT KATMANLI SİYASAL MİMARİ
9.1. Bilinçte Özerklik
Modern siyasal düzenin en işlevsel kurgularından biri, öznenin bilinç düzeyinde kendisini özerk, karar verebilen ve siyasal sürece katılan bir fail olarak deneyimlemesini sağlamasıdır. Bu deneyim, soyut bir ideolojik telkinden ibaret değildir; günlük hayatta tekrar eden ritüeller, kurumsal pratikler ve sembolik eylemler aracılığıyla somutlaştırılır. Seçimler, referandumlar, protestolar, medya tartışmaları ve kamusal eleştiri alanları, bireyin siyasal özerklik hissini sürekli olarak yeniden üretir. Bu üretim, bireyin yalnızca sisteme rıza göstermesini değil, aynı zamanda sistemi kendisiyle özdeşleştirmesini sağlar.
Bilinçte özerklik, bireyin siyasal alanı “kendi alanı” olarak algılamasına dayanır. Devlet, bu algıda yabancı ve dışsal bir güç değil; müdahale edilebilen, eleştirilebilen ve dönüştürülebilen bir yapı olarak görünür. Öznenin sandığa gitmesi, protestoya katılması ya da bir görüşü açıkça dile getirmesi, bu algıyı pekiştirir. Özerklik hissi, bu eylemlerin fiilî sonuç üretip üretmemesinden bağımsızdır; önemli olan, öznenin eyleyebildiğini hissetmesidir. Eylem hissi, bilinç düzeyinde tatmin üretir ve bu tatmin, sistemle özne arasındaki gerilimi düşürür.
Bu bilinç üretimi, özellikle ulusal egemenlik anlatısıyla iç içe geçer. Ulus-devlet, bireye yalnızca hukuki bir çerçeve sunmaz; aynı zamanda kolektif bir “biz” duygusu sağlar. Bayraklar, marşlar, tarih anlatıları ve ortak travmalar, bu duyguyu canlı tutar. Birey, kendisini bu kolektif öznenin parçası olarak deneyimlerken, siyasal kararların da bu kolektif iradenin ürünü olduğuna inanır. Böylece özerklik, yalnızca bireysel değil, ulusal bir bilinç olarak da yaşanır.
Demokratik ritüellerin sürekliliği, bu bilinci sabitler. Seçimler belirli aralıklarla tekrarlandıkça, özerklik hissi de periyodik olarak tazelenir. Seçimin sonucu ne olursa olsun, süreç “işlemiş” kabul edilir. İşleyişin kendisi, sonucun önüne geçer. Bu durum, öznenin hayal kırıklığını sınırlı tutar. Çünkü hayal kırıklığı, sistemin bütünüyle reddine değil; bir sonraki döngüye ertelenir. Erteleme, bilinçte özerkliğin sürekliliğini sağlar.
Bilinçte özerklik, aynı zamanda eleştirinin sınırlarını da belirler. Eleştiri mümkündür, hatta teşvik edilir; fakat bu eleştiri, sistemin temel varsayımlarını sorgulamadığı sürece meşru kabul edilir. Eleştirinin varlığı, özerklik hissini güçlendirir; çünkü özne, susturulmadığını ve söz söyleyebildiğini görür. Ancak bu söz söyleme, çoğu zaman sistem içi bir dolaşımla sınırlı kalır. Eleştiri, yön değiştirir; fakat yönü belirleyen çerçeve değişmez.
Bu bilinç düzeyi, küresel tekil denetimle çelişmez; aksine onu tamamlar. Çünkü bilinçte güçlü bir özerklik hissi olan özne, dışsal bir otorite fikrini doğrudan tehdit olarak algılamaz. Kendi alanında özgür olduğunu düşünen bir birey, küresel düzeydeki sınırları daha kolay kabullenir. Özerklik hissi, içte doyurulmuş olduğu için, dışta bir referans ihtiyacı sorun hâline gelmez. Böylece bilinçte özerklik, bilinçdışında mutlak referansa yer açan bir denge unsuru olarak işlev görür.
Bu çift katmanlı yapıda bilinç, özgürlükle meşgul edilir. Özne, haklarını, taleplerini ve eleştirilerini düşünürken, daha derin bir düzeyde sınırların kim tarafından çizildiği sorusu askıda kalır. Bu askıda kalış, bir eksiklik değil; sistemin sürekliliği için gerekli bir boşluktur. Boşluk, sorgulanmadığı sürece düzen işler; sorgulandığında ise bilinç düzeyi yeni özgürlük anlatılarıyla yeniden doldurulur.
Son kertede bilinçte özerklik, modern siyasal mimarinin en rafine başarılarından biridir. Bu özerklik, mutlak bir özgürlük değil; fakat yeterli bir özgürlük hissi üretir. Yeterlilik, sistemin anahtarıdır. Öznenin tamamen özgür olması gerekmez; özgür olduğuna inanması yeterlidir. Bu inanç, siyasal düzenin iç gerilimini emer ve onu küresel ölçekte daha geniş, daha sessiz ve daha derin bir denetim yapısıyla uyumlu hâle getirir.
9.2. Bilinçdışında Mutlak Referans
Bilinçte üretilen özerklik ve özgürlük deneyimi, siyasal öznenin gündelik algısını doyururken, bu doyumun altında işleyen daha derin bir katman vardır: bilinçdışında mutlak referans. Bu katman, açık söylemlerle, ideolojik bildirilerle ya da rasyonel kabullerle kurulmaz. Aksine, adlandırılmadan, sorgulanmadan ve çoğu zaman fark edilmeden varlığını sürdürür. Bilinçdışında mutlak referans, siyasal düzenin nihai sınırını temsil eder; öznenin, düzenin çözüldüğü ya da çözülebileceği anlarda sezgisel olarak yöneldiği son eşiği oluşturur.
Bu referans, bir kurum, bir devlet ya da belirli bir aktör olarak açıkça tanımlanmaz. Tanımlandığı anda bilinç düzeyine çıkar ve tartışılabilir hâle gelir. Oysa bilinçdışındaki mutlak referans, tam da tanımsızlığı sayesinde işlevseldir. Özne, bu referansı düşünmez; ona inanmaz; onu savunmaz. Sadece, belirli durumlarda onun var olduğunu varsayar. Bu varsayım, öğrenilmiş bir bilgi değil, tekrar yoluyla içselleştirilmiş bir refleks olarak işler.
Kriz anları, bu bilinçdışı katmanı görünür kılan eşik anlarıdır. Siyasal istikrarsızlık, savaş, büyük ekonomik çöküşler ya da kitlesel güvenlik tehditleri ortaya çıktığında, bilinçte üretilen özerklik anlatısı geçici olarak askıya alınır. Bu askıya alma, bir çöküş değildir; bir yer değiştirmedir. Bilinç, özgürlük ve çoğullukla meşgul olmayı bırakır; bilinçdışı devreye girer. Bu devreye giriş, panik biçiminde değil, yönelim biçiminde gerçekleşir. Özne, bir şeylerin “kontrol altına alınması” gerektiğini hisseder; fakat bu kontrolün kim tarafından sağlanacağı sorusu açıkça sorulmaz.
Bilinçdışında mutlak referansın en güçlü özelliği, güvenlik ihtiyacıyla doğrudan bağlantılı olmasıdır. Güvenlik, bilinç düzeyinde hukuki ve kurumsal mekanizmalarla ilişkilendirilir. Ancak bu mekanizmalar yetersiz kaldığında, güvenlik talebi daha derin bir düzeye kayar. Bu düzeyde güvenlik, artık prosedürlerin değil, nihai bir gücün işi olarak tahayyül edilir. Bu tahayyül, somut bir beklenti üretmez; fakat sınırların aşılmaması gerektiğine dair güçlü bir sezgi yaratır.
Bu sezgi, siyasal davranışları görünmez biçimde sınırlandırır. Özne, hangi taleplerin “meşru”, hangi itirazların “fazla ileri” sayılabileceğini açık kurallara bakmadan kestirmeye çalışır. Bu kestirim, rasyonel bir hesaplamadan çok, bilinçdışında işleyen bir ayarlama mekanizmasıdır. Mutlak referans, burada bir cezalandırıcı figür olarak değil; ufuk belirleyici bir işlevle çalışır. Ufuk, aşılabilir görünür; fakat aşıldığında ne olacağı belirsizdir. Bu belirsizlik, eylemi ölçülü kılar.
Bilinçdışında mutlak referans, bireysel olduğu kadar kolektif bir yapıdır. Toplumlar, ortak deneyimler, tarihsel anlatılar ve küresel kriz imgeleri aracılığıyla bu referansı birlikte üretir. Medya, krizleri aktarırken yalnızca bilgi sunmaz; aynı zamanda bu bilinçdışı ufku besler. “Kontrolden çıkma”, “istikrarsızlık”, “geri dönüşü olmayan eşik” gibi ifadeler, mutlak referansın sezgisel olarak hatırlanmasını sağlar. Referansın adı anılmaz; fakat işlevi yeniden etkinleştirilir.
Bu katman, bilinçte özerklikle çelişmez; onu tamamlar. Bilinçte özerkliğin sürdürülebilir olabilmesi için, bilinçdışında bir sınırın varlığı gereklidir. Sınır, açıkça görünmediği için özgürlük hissini bozmaz. Tam tersine, görünmezliği sayesinde özgürlüğü güvenli kılar. Özne, bilinç düzeyinde sınırsızmış gibi hareket ederken, bilinçdışı düzeyde sınırların varlığını kabul eder. Bu kabul, sorgulanmadığı için istikrarlıdır.
Bu çift katmanlı yapı, siyasal mimarinin en derin dengelerinden birini oluşturur. Bilinçte özerklik, sistemi meşrulaştırır; bilinçdışında mutlak referans ise sistemi kapanmaya karşı korur. Kapanma, yani düzenin kendi içine çökmesi, ancak nihai bir sınır yoksa mümkündür. Mutlak referans, bu çöküşü önleyen son dayanak olarak işlev görür; fakat kendisini asla sahneye çıkarmaz.
Son tahlilde bilinçdışında mutlak referans, modern siyasal düzenin söylenmeyen garantisidir. Bu garanti, hukuki değildir; ahlaki değildir; ideolojik de değildir. Ontolojiktir. Düzenin varlığını, kendi üzerine kapanmadan sürdürebilmesinin koşuludur. Özne bu koşulu bilmez; fakat onun içinde yaşar. Bilinçte özgürlük deneyimi sürerken, bilinçdışında sınır sessizce yerini korur. Bu sessizlik, düzenin en yüksek sesidir.
9.3. İçselleştirilmiş Çelişki
Çift katmanlı siyasal mimarinin en ayırt edici ve aynı zamanda en istikrarlı unsuru, öznenin yaşadığı çelişkinin içselleştirilmiş olmasıdır. Bu çelişki, bilinçte deneyimlenen özerklik ile bilinçdışında varsayılan mutlak referansın eşzamanlı varlığından doğar. Ancak bu iki katman, özne tarafından karşıtlık ya da tutarsızlık olarak algılanmaz. Aksine, bu birliktelik doğal, olağan ve hatta kaçınılmaz bir düzen olarak deneyimlenir. Çelişki, görünür hâle gelmediği için kriz üretmez; görünmezliği sayesinde sistemin sürekliliğini sağlar.
Özne, bilinç düzeyinde özgür olduğunu hissederken, aynı anda belirli sınırların varlığını sezgisel olarak kabul eder. Bu kabul, rasyonel bir muhakeme sonucu ortaya çıkmaz. Özne, “özgürüm ama aslında değilim” gibi bir önermeyi düşünmez. Bunun yerine, özgürlüğün belirli koşullar altında geçerli olduğu fikrini sorgulamadan benimser. Bu koşulların kim tarafından ve neye göre belirlendiği sorusu ise askıya alınır. Askıya alma, bir bilgisizlik değil; bilinçdışı bir uyum mekanizmasıdır.
İçselleştirilmiş çelişki, siyasal düzenin özneyle kurduğu ilişkinin biçimini de belirler. Düzen, özneye mutlak talepler dayatmaz; öznenin mutlak talepler üretmesini de engeller. Talepler, her zaman belirli bir “makullük” çerçevesinde kalır. Bu makullük, hukuki metinlerden çok, kültürel ve psikolojik sınırlar tarafından çizilir. Özne, hangi taleplerin “gerçekçi”, hangilerinin “aşırı” olduğunu çoğu zaman açıklayamaz; fakat ayırt edebilir. Bu ayırt etme yetisi, içselleştirilmiş çelişkinin pratik sonucudur.
Bu yapı, özgürlük hissi ile sınır belirsizliğini eşzamanlı olarak üretir. Özne, özgürlüğünü deneyimler; fakat bu özgürlüğün nereye kadar uzandığını tam olarak bilmez. Bilinmezlik, bir rahatsızlık değil, denge unsuru olarak işler. Çünkü sınırlar netleştiği anda özgürlük hissi zedelenir; sınırlar tamamen ortadan kalktığında ise güvenlik duygusu çöker. İçselleştirilmiş çelişki, bu iki uç arasında sürekli bir salınım üretir. Salınım, durağan değil; fakat yıkıcı da değildir.
İçselleştirilmiş çelişkinin en güçlü yönü, öznenin bu durumu kendi iç meselesi olarak yaşamasıdır. Çelişki, dışsal bir baskının sonucu gibi algılanmaz. Özne, zaman zaman hissettiği huzursuzluğu, sistemsel bir çelişkiye değil; kendi yetersizliğine, bilgi eksikliğine ya da kişisel koşullarına bağlama eğilimindedir. Böylece yapısal bir gerilim, bireysel bir sorun hâline dönüştürülür. Bu dönüşüm, siyasal düzenin görünmezliğini pekiştirir.
Bu çelişkinin içselleştirilmesi, kolektif düzeyde de benzer bir etki yaratır. Toplumlar, özgürlük ve güvenlik taleplerini aynı anda dile getirir; fakat bu taleplerin birbirini sınırladığı gerçeğini açık bir çatışma olarak yaşamaz. Çatışma, söylem düzeyinde yumuşatılır; pratik düzeyde ise belirsizlikle yönetilir. Belirsizlik, burada bir eksiklik değil, işleyen bir araçtır. Ne tam özgürlükten vazgeçilir ne de mutlak güvenlik açıkça talep edilir.
İçselleştirilmiş çelişki, siyasal düzenin en dayanıklı katmanlarından biridir; çünkü dışarıdan zorla dayatılmaz. Dayatılan çelişkiler direnç üretir. Oysa içselleştirilmiş çelişki, öznenin kendi deneyimi gibi yaşanır. Bu nedenle ona karşı konum almak zordur; çünkü konum alabilmek için önce çelişkinin fark edilmesi gerekir. Fark edilen çelişki ise, artık içselleştirilmiş olmaktan çıkar ve sistem için risk hâline gelir. Bu nedenle düzen, çelişkinin adlandırılmasını değil, yaşanmasını teşvik eder.
Bu bağlamda çift katmanlı siyasal mimari, özneyi ne tamamen özgür ne de tamamen denetlenen bir varlık olarak konumlandırır. Özne, bu iki uç arasında askıda kalır. Askıda kalış, bir boşluk değil; süreklilik sağlayan bir gerilimdir. Gerilim çözüldüğünde düzen çöker; gerilim korunduğunda düzen kendini yeniden üretir.
Son tahlilde içselleştirilmiş çelişki, modern siyasal düzenin sessiz motorudur. Özgürlük hissi ile sınır belirsizliği arasındaki eşzamanlılık, bir çelişki olarak değil, olağan bir durum olarak yaşandığı sürece sistem işler. Bu olağanlık, ideolojik bir zafer değil; ontolojik bir uyumdur. Düzen, öznenin zihninde çözülmeyen ama çatışmayan bu gerilim sayesinde ayakta kalır. Özne, çelişkiyi çözmez; onunla yaşamayı öğrenir. Bu öğrenme, modern siyasetin en derin ve en görünmez başarısıdır.
10. AYAKLANMA, MÜDAHALE VE SENKRONİZASYON
10.1. Demokratik Bilincin Tetiklenmesi
Ayaklanma olgusu, modern siyasal düzen içinde çoğu zaman irrasyonel bir taşkınlık ya da düzen dışı bir sapma olarak değil, tersine demokratik bilincin en saf ve en yoğun dışavurumu olarak çerçevelenir. Öznenin ya da kolektifin harekete geçmesi, baskıya, adaletsizliğe ya da tiranlığa karşı meşru bir tepki olarak anlamlandırılır. Bu anlamlandırma, ayaklanmayı siyasal sistemin bütünüyle karşısına yerleştirmez; aksine, onu sistemin kendi iç değerlerinin radikalleşmiş bir ifadesi hâline getirir. Ayaklanan özne, düzeni yıkmak isteyen bir tehdit değil; düzenin “gerçek” vaadini hatırlatan bir aktör olarak görülür.
Demokratik bilincin tetiklenmesi, genellikle belirli bir eşik anında gerçekleşir. Bu eşik, tekil bir olaydan çok, birikmiş huzursuzlukların yoğunlaştığı bir noktadır. Ekonomik eşitsizlikler, siyasal temsil krizleri, hukuki adaletsizlikler ya da açık şiddet pratikleri, bilincin taşıyabileceği sınırları zorlar. Ancak ayaklanma, bu faktörlerin otomatik sonucu değildir. Belirleyici olan, bu faktörlerin demokrasi söylemiyle çelişkili hâle gelmesidir. Özne, yaşadığı durumun yalnızca kötü değil, vaat edilenle bağdaşmaz olduğunu fark ettiğinde harekete geçer.
Bu fark ediş, bilincin kendisini meşru bir zeminde konumlandırmasını sağlar. Ayaklanan özne, talebini keyfî bir isyan olarak değil, “hak edilmiş” bir düzeltme olarak sunar. Özgürlük, adalet ve eşitlik gibi evrensel kavramlar, bu sunumun merkezinde yer alır. Böylece ayaklanma, mevcut düzenin dışında değil; onun normatif çekirdeğinde konumlanır. Bu konumlanma, ayaklanmanın meşruiyetini güçlendirirken, aynı zamanda onu belirli sınırlar içinde tutar.
Demokratik bilincin tetiklenmesi, bireysel düzeyde bir uyanıştan çok, kolektif bir senkronizasyon anıdır. Bireyler, tek tek yaşadıkları huzursuzlukları ortak bir dilde ifade etmeye başlar. Bu dil, çoğu zaman küresel olarak dolaşımda olan demokrasi ve insan hakları söylemleriyle örtüşür. Ayaklanma, bu söylemler sayesinde yerel bir olay olmaktan çıkar; evrensel bir anlam kazanır. Bu evrensellik, ayaklanmayı daha görünür kılar; fakat aynı zamanda onu küresel referanslara bağımlı hâle getirir.
Bu noktada ayaklanmanın paradoksal niteliği belirginleşir. Ayaklanma, öznenin özerkliğini ve kendi kaderini tayin hakkını en güçlü biçimde ifade ettiği an gibi görünür. Ancak bu ifade, çoğu zaman mevcut küresel normatif çerçevenin diliyle yapılır. Özne, özgürlük talep ederken, özgürlüğün ne anlama geldiğini belirleyen referansları sorgulamaz. Bu referanslar, zaten içselleştirilmiş durumdadır. Böylece ayaklanma, bilinç düzeyinde radikal; bilinçdışı düzeyde ise uyumlu bir eylem hâline gelir.
Demokratik bilincin tetiklenmesi, düzen için mutlak bir tehdit oluşturmaz; aksine, düzenin kendi meşruiyetini yenileyebileceği bir fırsat da yaratır. Ayaklanma, sistemin “düzeltilebilir” olduğu fikrini canlı tutar. Öznenin harekete geçebilmesi, sistemin kapalı olmadığının kanıtı gibi sunulur. Bu sunum, ayaklanmanın enerjisini tamamen soğurmaz; fakat onu belirli bir çerçeve içinde dolaşıma sokar. Enerji, yıkıcı olmaktan çok yenileyici bir potansiyele yönlendirilir.
Bu bağlamda demokratik bilincin tetiklenmesi, çift katmanlı siyasal mimarinin bilinç düzeyinde gerçekleşen en yoğun momentlerden biridir. Özne, kendisini özgür, haklı ve meşru hisseder. Bu his, ayaklanmayı mümkün kılar. Ancak aynı his, ayaklanmanın sınırlarını da belirler. Çünkü bilinçteki özgürlük deneyimi, bilinçdışındaki mutlak referansla henüz çatışma noktasına ulaşmamıştır. Ayaklanma, bu aşamada, düzenle özne arasındaki gerilimi koparmak yerine yeniden ayarlayan bir işlev görür.
Son kertede demokratik bilincin tetiklenmesi, modern siyasetin en dramatik ama aynı zamanda en yönetilebilir anlarından biridir. Bu an, öznenin kendisini tarih sahnesine çıkmış gibi hissetmesini sağlar; fakat sahnenin ışıkları ve sınırları çoktan kurulmuştur. Ayaklanma, sahnenin içindedir; sahnenin kendisini sorgulamaz. Bu nedenle ayaklanma, ilk bakışta radikal görünse de, çoğu zaman sistemin derin yapısıyla senkronize biçimde ilerler. Bu senkronizasyon, bir sonraki eşikte daha görünür hâle gelecektir.
10.2. Müdahale İhtimalinin Devreye Girmesi
Demokratik bilincin tetiklendiği ve ayaklanmanın meşru bir siyasal ifade olarak sahneye çıktığı noktada, küresel siyasal mimarinin daha derin bir katmanı yavaşça devreye girer: müdahale ihtimali. Bu aşamada belirleyici olan, fiilî bir müdahalenin gerçekleşmesi değil; müdahalenin mümkün olduğunun herkes tarafından sezgisel olarak bilinmesidir. Ayaklanma, bu ihtimali çağırmaz; fakat onu görünür kılar. Müdahale ihtimali, ayaklanmanın ufkunda beliren sessiz bir sınır gibi işlev görür.
Bu sınır, açık bir tehdit olarak belirmez. Hiçbir noktada “müdahale edilecektir” şeklinde kesin bir ifade zorunlu değildir. Aksine, belirsizlik burada temel araçtır. Müdahale edilebilir mi, edilmeli mi, hangi koşullarda ve ne ölçüde soruları yanıtsız bırakılır. Bu yanıtsızlık, ayaklanmanın yönünü doğrudan belirler. Aktörler, sınırların nerede olduğunu bilmedikleri için, olası sonuçları kendi zihinlerinde büyütmek zorunda kalır. Böylece fiilî bir müdahale gerçekleşmeden önce, öz-denetim mekanizmaları çalışmaya başlar.
Müdahale ihtimalinin devreye girmesi, ayaklanmanın söylemini de dönüştürür. İlk aşamada özgürlük, adalet ve eşitlik talepleri ön plandayken, bu noktadan sonra “istikrar”, “kontrolsüzlük riski” ve “kaos tehlikesi” gibi kavramlar dolaşıma girer. Bu kavramlar, ayaklanmanın dışından değil; çoğu zaman ayaklanmanın içinden yükselir. Öznenin kendisi, taleplerini yeniden formüle etmeye başlar. Talepler, radikallikten ölçülülüğe doğru evrilir. Bu evrim, bir geri çekilme olarak değil; sorumluluk göstergesi olarak sunulur.
Bu süreçte müdahale ihtimali, ayaklanmayı bastıran bir güç olmaktan çok, onu yeniden hizalayan bir işlev görür. Ayaklanan özne, taleplerini küresel normatif çerçeveyle uyumlu hâle getirdikçe, meşruiyetini koruyacağını düşünür. Meşruiyet, artık yalnızca yerel destekle değil; uluslararası algıyla da ilişkilidir. “Dünya bizi nasıl görüyor?” sorusu, ayaklanmanın bilinç düzeyine yerleşir. Bu soru, bilinçdışında işleyen mutlak referansın bilinç düzeyine sızmasının ilk işaretidir.
Müdahale ihtimali, burada bir korku nesnesi olarak değil; düzenleyici bir ufuk olarak çalışır. Ayaklanma, bu ufku aşmadığı sürece meşru kabul edilecektir. Aşılması hâlinde ne olacağı belirsizdir; fakat belirsizlik, caydırıcılık için yeterlidir. Bu caydırıcılık, ayaklanmanın enerjisini tamamen yok etmez; onu belirli bir kanala yönlendirir. Enerji, sistemin temel varsayımlarını hedef almak yerine, sistem içi reform taleplerine odaklanır.
Bu noktada ayaklanma ile müdahale ihtimali arasında örtük bir senkronizasyon oluşur. Ayaklanma, kendisini “kontrol edilebilir” ve “makul” gösterdiği ölçüde küresel müdahale ihtimalini askıya aldığını varsayar. Bu varsayım, fiilî bir güvenceye dayanmaz; fakat kolektif bilinçte güçlüdür. Müdahale ihtimali, böylece hem varlığını sürdürür hem de gerçekleşmeden işlev görür. Gerçekleşmeyen müdahale, ayaklanmanın sınırlarını çizmiş olur.
Bu süreçte medya ve uluslararası söylem, kritik bir rol üstlenir. Ayaklanma, “haklı talepler” ile “kontrolden çıkma riski” arasındaki ince çizgide temsil edilir. Bu temsil, ayaklanmanın hangi yöne evrileceğini belirleyen bir geri bildirim mekanizması gibi çalışır. Öznenin algısı, bu temsil aracılığıyla sürekli ayarlanır. Ayaklanma, kendi görüntüsünü izler hâle gelir ve bu izleme, davranışlarını şekillendirir.
Müdahale ihtimalinin devreye girmesi, ayaklanmayı sona erdirmez; onu biçimlendirir. Fiilî müdahale olmadan, müdahalenin mümkünlüğü, düzenin korunmasını sağlar. Ayaklanma, bilinç düzeyinde hâlâ özgürlük talep eder; fakat bilinçdışı düzeyde sınırları kabullenmeye başlar. Bu kabulleniş, açık bir teslimiyet değildir; uyumlu bir ayarlamadır. Ayaklanma, bu aşamada, sistemin karşısında değil; onunla aynı ritimde hareket eden bir olguya dönüşür.
10.3. Bilinç ve Bilinçdışının Birleşmesi
Ayaklanma sürecinin bu aşamasında belirleyici olan, bilinç düzeyinde işleyen demokratik itki ile bilinçdışında varlığını sürdüren mutlak referansın eşzamanlı olarak aynı eylem alanında birleşmesidir. Bu birleşme, bir uzlaşma ya da açık bir sentez biçiminde gerçekleşmez; daha çok, iki farklı yönelimin aynı hareketi farklı gerekçelerle meşrulaştırması şeklinde ortaya çıkar. Ayaklanan özne, kendisini özgürlük ve demokrasi adına hareket eden bilinçli bir fail olarak deneyimlerken, aynı anda bilinçdışı düzeyde düzenin korunmasına yönelik daha derin bir ihtiyaca da hizmet eder.
Bu noktada ayaklanma, yüzeyde radikal bir kopuş gibi görünse de, derin yapıda bir senkronizasyon işlevi görür. Bilinç, adaletsizliğe karşı çıkmak, hak talep etmek ve siyasal alanı dönüştürmek ister. Bilinçdışı ise kontrolsüzlüğün, belirsizliğin ve kaosun önlenmesini talep eder. Bu iki talep, ilk bakışta birbirine zıt gibi görünse de, ayaklanma pratiği içinde aynı anda karşılanabilir hâle gelir. Ayaklanma, hem değişim arzusunu ifade eder hem de bu değişimin belirli sınırlar içinde kalmasını sağlar.
Bu birleşmenin en kritik sonucu, ayaklanmanın çifte meşruiyet kazanmasıdır. Bilinç düzeyinde ayaklanma, demokrasi ve özgürlük idealleriyle meşrulaşır. Bilinçdışı düzeyde ise ayaklanma, daha büyük bir düzenin yeniden tesis edilmesine katkıda bulunan bir araç olarak kabul edilir. Bu ikinci meşruiyet, asla açıkça dile getirilmez; fakat ayaklanmanın hangi noktada durması gerektiğine dair sezgisel bir sınır üretir. Ayaklanan özne, bu sınırı bir emir olarak değil, “mantıklı olan” ya da “olması gereken” olarak hisseder.
Bilinç ve bilinçdışının birleşmesi, ayaklanmanın dilinde de kendisini gösterir. Söylem, bir yandan radikal adalet taleplerini sürdürürken, diğer yandan düzenin tamamen yıkılmasına mesafe koyar. “Demokrasi için”, “özgürlük adına” gibi ifadelerle başlayan cümleler, çoğu zaman “istikrar”, “barış” ve “gelecek” vurgularıyla tamamlanır. Bu tamamlanma, söylemsel bir çelişki olarak algılanmaz; aksine, sorumluluk göstergesi olarak değerlendirilir. Böylece ayaklanma, kendi sınırlarını bizzat kendi diliyle çizer.
Bu senkronizasyon, öznenin deneyiminde bir çatışma üretmez. Çünkü özne, bilinçteki demokratik motivasyon ile bilinçdışındaki güvenlik ihtiyacını ayrı ayrı değil, tek bir doğru hareket hissi olarak yaşar. Hareket doğrudur; çünkü hem ahlaken haklıdır hem de “fazla ileri gitmemektedir”. Bu ikili doğrulama, ayaklanmanın enerjisini sürdürülebilir kılar; fakat aynı zamanda onu sistemin temel ontolojik sınırlarıyla uyumlu hâle getirir.
Bilinç ve bilinçdışının birleşmesi, ayaklanmayı ne bütünüyle bastırır ne de bütünüyle serbest bırakır. Ayaklanma, bu aşamada, düzenin kendini yeniden ayarlama mekanizmasına dönüşür. Gerilim boşaltılır; fakat gerilimin kaynağı bütünüyle ortadan kaldırılmaz. Bu durum, gelecekte yeni ayaklanmaların zeminini de hazırlar. Sistem, her ayaklanmada biraz esner; fakat kırılmaz. Esneme, kırılmanın alternatifi olarak işlev görür.
Bu bağlamda ayaklanma, yalnızca bir karşı çıkış değil, aynı zamanda bir hatırlatma işlevi görür. Bilinç düzeyinde özne, sisteme vaatlerini hatırlatır. Bilinçdışı düzeyde ise sistem, özneye sınırlarını yeniden hatırlatır. Hatırlatmalar karşılıklı ve sessizdir. Hiçbir taraf bu süreci açıkça adlandırmaz; çünkü adlandırma, senkronizasyonu bozar. Senkronizasyon, adlandırılmadığı sürece işler.
Sonuç itibarıyla bilinç ve bilinçdışının birleştiği bu aşama, modern siyasal düzenin en incelikli momentlerinden biridir. Ayaklanma, burada ne saf bir devrim ne de basit bir bastırma nesnesidir. Ayaklanma, düzenle özne arasındaki ontolojik gerilimin eşzamanlı olarak ifade edilmesi ve sınırlandırılmasıdır. Demokrasi adına başkaldırı, Hobbesçu güvenlik ihtiyacıyla aynı anda çalışır. Bu eşzamanlılık, çelişki olarak değil; işlevsel bir bütünlük olarak yaşandığı sürece, modern siyasal mimari kendini yeniden üretmeye devam eder.
11. ABD HEGEMONYASININ ONTOLOJİK KARAKTERİ
11.1. Askerî ve Ekonomik Açıklamaların Yetersizliği
ABD hegemonyası çoğu zaman askerî kapasite, ekonomik büyüklük, teknolojik üstünlük ya da finansal araçlar üzerinden açıklanmaya çalışılır. Bu açıklamalar, belirli bir düzeyde betimleyici olmakla birlikte, hegemonyanın neden kalıcı ve dirençli olduğunu açıklamakta yetersiz kalır. Askerî güç, tarih boyunca birçok imparatorluğun elinde bulunmuş; ekonomik üstünlük farklı dönemlerde farklı merkezlere kaymıştır. Buna rağmen ABD’nin küresel konumunun, yalnızca bu maddi göstergelere indirgenemeyecek bir süreklilik sergilediği açıktır. Bu süreklilik, hegemonyanın ontolojik düzeyde kurulmuş olmasına işaret eder.
Askerî açıklamalar, gücü doğrudan zor kullanımıyla ilişkilendirir. Oysa ABD hegemonyasının en belirgin özelliği, zorun sürekli ve görünür biçimde kullanılmasına ihtiyaç duymamasıdır. Askerî kapasite, burada bir fiilî baskı aracından çok, müdahale ihtimalini sürekli canlı tutan bir arka plan olarak işlev görür. Güç, kullanıldığı ölçüde değil, kullanılabilir olduğu ölçüde düzenleyicidir. Bu durum, salt askerî açıklamaların hegemonyanın işleyişini kavramakta neden yetersiz kaldığını gösterir.
Ekonomik açıklamalar da benzer bir sınıra sahiptir. ABD ekonomisi, küresel sistemde merkezi bir rol oynasa da, ekonomik güç tek başına hegemonik istikrarı açıklamaz. Tarihsel olarak ekonomik merkezlerin değişimi, hegemonyaların da el değiştirmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak ABD örneğinde, ekonomik dalgalanmalara rağmen küresel referans olma hâli korunmuştur. Bu koruma, piyasa büyüklüğünden çok, ekonomik düzenin son değerlendirme ufkunun ABD ile özdeşleşmiş olmasından kaynaklanır. Kriz anlarında, çözüm beklentisinin yöneldiği yer ekonominin kendisi değil; ekonomiyi “düzenleyebilecek” varsayılan merkezdir.
Bu noktada askerî ve ekonomik açıklamaların ortak zaafı ortaya çıkar: Her ikisi de hegemonyayı nesnel kapasitelere indirger. Oysa ABD hegemonyası, nesnel kapasitelerin ötesinde, öznel yönelimleri ve kolektif beklentileri şekillendiren bir yapı olarak işler. Hegemonya, burada sahip olunan güçten çok, başvurulan referans olma niteliğiyle tanımlanır. Referans olmak, hesaplanabilir bir kapasite değil; içselleştirilmiş bir yönelimdir.
Askerî ve ekonomik açıklamalar, hegemonyayı ölçülebilir verilerle kavramaya çalışırken, gözden kaçırılan şey hegemonyanın kendiliğindenlik etkisidir. ABD, çoğu zaman kendisini merkeze koymak zorunda kalmaz; diğer aktörler, kendi krizlerinde ve belirsizliklerinde bu merkezi kendiliklerinden varsayar. Bu varsayım, zorla dayatılmış bir kabul değil; alışkanlıkla yerleşmiş bir refleks olarak işler. İşte bu refleks, hegemonyanın ontolojik boyutunu oluşturur.
Bu ontolojik boyut, maddi güç açıklamalarını geçersiz kılmaz; fakat onları ikincil hâle getirir. Askerî ve ekonomik araçlar, hegemonyanın koşulu değil; hegemonyanın işleyişini destekleyen araçlardır. Asıl belirleyici olan, bu araçların arkasında varsayılan düzenleyici merkez fikridir. Merkez fikri, sorgulanmadığı sürece işler; sorgulandığında ise hegemonyanın kırılganlığı görünür hâle gelir. Ancak bu sorgulama, çoğu zaman bilinç düzeyinde kalır; bilinçdışındaki yönelim varlığını sürdürür.
Son tahlilde ABD hegemonyasını yalnızca askerî ya da ekonomik parametrelerle açıklamak, olgunun en yüzeysel katmanında kalmak anlamına gelir. Bu açıklamalar, hegemonyanın nasıl desteklendiğini gösterir; fakat neden kabul edildiğini açıklayamaz. Kabulün kaynağı, ontolojik düzeydedir: Dünyanın siyasal ve güvenlik mimarisinin, nihai bir referansa ihtiyaç duyduğu ve bu referansın tarihsel olarak ABD ile özdeşleşmiş olmasıdır. Bu özdeşleşme çözümlenmedikçe, maddi güç dengeleri değişse bile hegemonik yönelim varlığını sürdürmeye devam eder.
11.2. Görünmez İktidarın Üstünlüğü
ABD hegemonyasının ayırt edici gücü, iktidarını açık biçimde sergilemesinden değil, aksine görünmez kılabilmesinden kaynaklanır. Görünür iktidar, doğası gereği direnç üretir; çünkü kendisini nesneleştirir, adlandırır ve karşısında konum alınabilir hâle getirir. Bayraklarla, açık tehditlerle, resmî ilanlarla ya da mutlak buyurganlıkla kurulan her iktidar, eleştirinin ve karşı-hareketin hedefi olur. ABD’nin küresel hegemonyası ise, tam da bu görünürlükten kaçınması sayesinde daha derin, daha kalıcı ve daha az sarsılabilir bir nitelik kazanır.
Görünmez iktidar, emir vermez; koşulları belirler. Emir, doğrudan bir ilişki kurar: kim emrediyorsa odur, kim itaat ediyorsa bellidir. Koşul ise faili görünmez kılar. Aktörler, belirli biçimlerde davranırlar; fakat bu davranışın kime ya da neye göre şekillendiğini açıkça söyleyemezler. Davranış, “mantıklı”, “zorunlu”, “kaçınılmaz” ya da “gerçekçi” olarak gerekçelendirilir. İşte bu gerekçelendirme dili, görünmez iktidarın en güçlü aracıdır. Çünkü iktidar, burada dışsal bir baskı değil, içselleştirilmiş bir zorunluluk olarak yaşanır.
Görünür iktidar, karşısına alternatif iktidarları davet eder. Bir merkez ne kadar açık biçimde ilan edilirse, ona karşı başka merkezlerin oluşması o kadar hızlanır. Görünmez iktidar ise merkez fikrini bulanıklaştırır. Alternatif üretmek zorlaşır; çünkü neyin alternatifinin üretileceği belirsizdir. ABD hegemonyası, tam olarak bu belirsizlikten güç alır. Hegemonya, kendisini “tek seçenek” olarak dayatmaz; başka seçeneklerin düşünülemez görünmesini sağlar. Bu görünmezlik, açık baskıdan çok daha etkilidir.
Bu üstünlük, özellikle kriz anlarında belirginleşir. Kriz, görünür iktidarlar için bir risk anıdır; çünkü başarısızlık açıkça o iktidara yazılır. Görünmez iktidar ise krizden beslenir. Kriz derinleştikçe, düzenleyici bir merkeze duyulan ihtiyaç artar. Ancak bu merkez, sahneye çıkmak zorunda değildir. Sadece orada olduğu varsayılır. Bu varsayım, aktörlerin davranışlarını hizalar. Kimse açık bir çağrı yapmasa bile, eylemler aynı yöne doğru ayarlanır.
Görünmez iktidarın bir diğer avantajı, sorumluluğun dağılmasıdır. Açık iktidar, başarısız olduğunda suçlanır; görünmez iktidar ise başarısızlıkları başkalarına paylaştırır. Yerel aktörler, ulusal hükümetler, bölgesel kurumlar, krizin görünür yüzleri hâline gelir. Küresel düzenleyici merkez ise, bu yüzlerin arkasında kalır. Bu durum, iktidarın meşruiyetini aşındırmaz; aksine, onu hatalardan arındırılmış bir son referans konumuna yerleştirir.
Bu görünmezlik, aynı zamanda iktidarın ahlaki yükten de kurtulmasını sağlar. Görünür iktidar, kararlarının ahlaki sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır. Görünmez iktidar ise karar vermez; sadece “koşullar oluşur”. Koşullar oluştuğunda, aktörler belirli biçimlerde davranmak zorunda kalır. Bu zorunluluk, kişisel ya da kurumsal iradeye değil, “durumun gereğine” bağlanır. Böylece iktidar, ahlaki eleştirinin de büyük ölçüde dışında kalır.
ABD’nin görünmez iktidarı, tam da bu nedenle klasik hegemonya biçimlerinden ayrılır. Bu hegemonya, fethetmez; yerleştirir. İkna etmez; alışkanlık üretir. Zorlamaz; sezgisel yönelimler kurar. Aktörler, ABD’nin istediği için değil, başka türlü davranmanın mümkün görünmediği için belirli biçimlerde hareket eder. Bu “mümkün görünmeme” hâli, hegemonyanın ontolojik çekirdeğini oluşturur.
Görünmez iktidarın üstünlüğü, onu yıkmayı da zorlaştırır. Yıkılabilen iktidarlar, genellikle açık biçimde tanımlanmış olanlardır. Görünmez iktidar ise hedef alınamaz; çünkü tam olarak nerede olduğu belli değildir. Nerede olmadığı daha nettir: belirli bir kurumda, tek bir kararda ya da açık bir doktrinde değildir. O, bütün bu unsurların arasında ve arkasında işleyen bir düzenleme mantığıdır.
ABD hegemonyasının gücü, görünmezliğinde yoğunlaşır. Bu görünmezlik, bir zayıflık değil; iktidarın en rafine biçimidir. Görünür iktidar hükmeder, görünmez iktidar şekillendirir. Hükmedilen şeye direnilir; şekillendirilen şeyle yaşanır. ABD’nin küresel üstünlüğü, bu yaşantının dünya ölçeğinde olağan hâle gelmiş olmasından kaynaklanır. Görünmez iktidar, tam da görünmediği için en derin izleri bırakır.
11.3. ABD’nin Küresel Leviathan Olarak İşleyişi
ABD’nin küresel konumunu kavramak için, onu klasik anlamda bir imparatorluk ya da yalnızca güçlü bir devlet olarak ele almak yetersizdir. Daha isabetli olan, ABD’yi küresel Leviathan olarak düşünmektir. Bu Leviathan, Hobbesçu anlamda açık bir egemenlik iddiasıyla ortaya çıkmaz; aksine, egemenliğini ilan etmeden işleyen, kendisini adlandırmayan ama herkesin bakışını üzerine çeken bir merkez olarak var olur. Leviathan burada bir figür değil, bir işleyiş mantığıdır.
Bu işleyişin temel özelliği, ABD’nin küresel sistemde “son bakılan yer” hâline gelmiş olmasıdır. Krizler, belirsizlikler ve sistemik sarsıntılar ortaya çıktığında, ABD’nin ne yapacağı sorusu neredeyse otomatik olarak gündeme gelir. Bu soru, ABD’nin gerçekten müdahale edip etmeyeceğinden bağımsızdır. Sorunun sorulması bile yeterlidir. Çünkü bu soru, ABD’nin küresel düzenin nihai referans noktası olarak içselleştirildiğini gösterir. Leviathan, burada fiilî eylemden çok, yönelimin merkezi olarak işlev görür.
ABD’nin Leviathanvari niteliği, korku üretiminde de kendini gösterir. Bu korku, doğrudan bir tehdit biçiminde değildir; daha çok sınırların nerede başlayıp nerede bittiğine dair belirsizlikten beslenir. Aktörler, hangi davranışların tolere edileceğini, hangilerinin “fazla ileri” sayılacağını kesin olarak bilemez. Bu bilememe hâli, davranışları hizalar. Hobbesçu korku, burada kaba şiddetle değil, ontolojik belirsizlikle üretilir.
Bu Leviathan, kendisini ahlaki bir özne olarak sunmak zorunda da değildir. ABD’nin küresel söylemi, çoğu zaman demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi evrensel değerlerle örülüdür; ancak Leviathan işleyişi bu söylemlerle sınırlı değildir. Söylemler değişebilir, öncelikler dönüşebilir, fakat Leviathanvari merkez işlevi sabit kalır. Bu sabitlik, ABD’nin belirli politikalarının değil, küresel alışkanlıkların ürünüdür. Alışkanlıklar ise en zor değişen yapılardır.
ABD’nin küresel Leviathan olarak işleyişi, onu aynı zamanda eleştiriden de kısmen muaf kılar. Eleştiriler yöneltilir, protestolar yapılır, karşı söylemler üretilir; fakat bu eleştiriler çoğu zaman Leviathan’ın kendisine değil, onun belirli tezahürlerine yönelir. Askerî müdahaleler, ekonomik yaptırımlar ya da diplomatik baskılar eleştirilebilir; ancak tüm bu pratiklerin arkasındaki merkez olma durumu nadiren sorgulanır. Merkez sorgulanmadığı sürece, Leviathan varlığını sürdürür.
Bu bağlamda ABD, küresel Leviathan olarak kendisini sürekli yeniden üretir. Her kriz, bu üretimin yeni bir vesilesidir. Müdahale etse de etmese de, adı anılsa da anılmasa da, sistemin bakışı ona yönelir. Leviathan, burada bir güç yığılması değil, bir bakış yoğunlaşmasıdır. Bakışlar yoğunlaştıkça merkez pekişir; merkez pekiştikçe bakışlar daha da otomatikleşir.
ABD’nin küresel Leviathan olarak işleyişi, modern dünyanın güvenlik, düzen ve süreklilik arayışının ontolojik karşılığıdır. Leviathan, korkunun ve güvenliğin kesişim noktasında durur; fakat bu duruşu açık bir tahakküm olarak değil, sessiz bir varsayım olarak sürdürür. Varsayım sorgulanmadığı sürece Leviathan görünmez kalır; görünmez kaldığı sürece de en güçlü hâlini korur.
12. SON ONTOLOJİK ÇERÇEVE
12.1. Hobbesçu Mekaniklerin Sürekliliği
Modern siyasal düzen, biçimsel olarak Hobbesçu egemenlik modelinden uzaklaşmış gibi görünse de, ontolojik düzlemde bu mekaniklerden hiçbir zaman kopmamıştır. Aksine, Hobbes’un tanımladığı güvenlik, korku ve bütünlük ihtiyacı, modernliğin ilerleyişiyle birlikte ortadan kalkmak yerine daha karmaşık ve daha dolaylı biçimlerde yeniden üretilmiştir. Leviathan artık tek bir egemen figür olarak sahneye çıkmaz; fakat onun işlevi, siyasal düzenin derin yapısında varlığını sürdürür.
Hobbesçu mekaniklerin temelinde, öznenin belirsizlik karşısındaki kırılganlığı yer alır. Doğal durumda bu belirsizlik, doğrudan fiziksel tehditler ve şiddet ihtimaliyle ilişkilidir. Modern dünyada ise belirsizlik, daha soyut bir biçim alır. Tehdit artık yalnızca bireyler arası şiddetten değil; sistemin çözülebileceği, kontrolün kaybedilebileceği ve düzenin dağılabileceği ihtimalinden kaynaklanır. Bu ihtimal, somut bir düşman figürü gerektirmez; ontolojik bir huzursuzluk olarak işlev görür.
Modern siyaset, bu huzursuzluğu açık bir korku söylemiyle yönetmez. Tam tersine, korku çoğu zaman bastırılmış ya da örtük hâle getirilmiştir. Özgürlük, çoğulluk ve hak söylemleri, bilinç düzeyinde korkunun yerini alır. Ancak korku ortadan kalkmaz; yalnızca bilinçdışı bir katmana taşınır. Bilinçdışı düzeyde korku, düzenin kırılganlığına dair sürekli bir sezgi olarak varlığını sürdürür. Hobbesçu mekaniklerin sürekliliği tam da bu noktada görünür hâle gelir.
Bu süreklilik, modern siyasal düzenin neden nihai bir referans fikrinden vazgeçemediğini açıklar. Hukuk, demokrasi ve çoğulluk, içsel düzeni sağlayabilir; fakat küresel ölçekte belirsizliği bütünüyle ortadan kaldıramaz. Nihai hakem yokluğu, Hobbes’un doğal durumuna benzer bir boşluk üretir. Bu boşluk, siyasal bilinçte açıkça dile getirilmez; fakat bilinçdışında bir son çare arayışı olarak varlığını korur. Hobbesçu Leviathan, burada açık bir egemen değil; varsayılan bir güvenlik ufku olarak işlev görür.
Hobbesçu mekaniklerin sürekliliği, özgürlüğün neden hiçbir zaman mutlak olamadığını da açıklar. Özgürlük, modern siyasal anlatının merkezindedir; ancak bu özgürlük her zaman belirli sınırlar içinde deneyimlenir. Sınırlar, açıkça ilan edilmediği için baskı olarak algılanmaz. Fakat sınırların varlığı, özgürlüğün taşmasını engeller. Bu engelleme, dışsal bir zorlamadan çok, içselleştirilmiş bir denge mekanizmasıdır. Özne, özgür olduğunu hisseder; fakat aynı anda “fazla ileri gitmeme” refleksini taşır.
Bu refleks, Hobbesçu korkunun modern biçimidir. Korku artık doğrudan ölüm tehdidi değildir; düzenin çöküşüne dair belirsiz bir endişedir. Bu endişe, siyasal davranışları hizalar, talepleri ölçülü kılar ve radikal kopuşları istisna hâline getirir. Böylece Hobbesçu mekanikler, açık bir tahakküm modeli olmaktan çıkar; davranış biçimlerini önceden ayarlayan bir altyapıya dönüşür.
Sonuç itibarıyla Hobbesçu mekaniklerin sürekliliği, modern siyasal düzenin geride bırakılmış bir kalıntısı değil, onun ontolojik çekirdeğidir. Modernlik, Hobbes’u aşmamış; onu görünmez kılmıştır. Güvenlik ihtiyacı, korkunun düzenleyici işlevi ve bütünlük arayışı, biçim değiştirerek varlıklarını sürdürür. Leviathan artık bağırmaz, tehdit etmez ya da kendini ilan etmez; fakat sessizce oradadır. Modern siyasal mimarinin dayanıklılığı, bu sessiz Hobbesçu sürekliliğin kesintisiz işlemesine bağlıdır.
12.2. Montesquieu’cü Siyasal İllüzyon
Modern siyasal düzenin kendisini meşrulaştırmak için başvurduğu en etkili kuramsal çerçevelerden biri, Montesquieu’ye atfedilen güçler ayrılığı ilkesidir. Bu ilke, tarihsel olarak keyfî iktidarı sınırlama, siyasal zorun tek bir merkezde yoğunlaşmasını engelleme ve özgürlüğü kurumsal bir denge mekanizmasıyla güvence altına alma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak ontolojik düzlemde bu ilke, çoğu zaman bir çözümden çok, işlevsel bir illüzyon üretir. İllüzyon, burada aldatma anlamında değil; siyasal düzenin sürdürülebilirliği için gerekli olan algısal bir yapı anlamında kullanılmalıdır.
Montesquieu’cü çerçeve, gücün bölünmesiyle korkunun da bölüneceği varsayımına dayanır. Yasama, yürütme ve yargının ayrıştırılması, iktidarın tekil bir kaynaktan gelmediği izlenimini üretir. Bu izlenim, bilinç düzeyinde özgürlük hissini güçlendirir. Özne, karşısında tek bir mutlak otorite değil; birbirini denetleyen, sınırlayan ve dengeleyen çoklu yapılar görür. Bu çoğulluk, iktidarın keyfîliğini değil; dağılmışlığını görünür kılar.
Ancak bu görünürlük, ontolojik düzeyde bir yanılsama üretir. Çünkü güç, bölündüğü ölçüde ortadan kalkmaz; yalnızca yön değiştirir. Gücün tekil bir merkezde toplanmaması, onun etkisinin azalması anlamına gelmez. Tam tersine, güç farklı kurumsal yüzler aracılığıyla dolaşıma girer ve bu dolaşım, tekil bir merkezin varlığını daha az sorgulanır hâle getirir. Özne, karşısında açık bir egemen görmediği için, egemenliğin nerede konumlandığı sorusunu sormaktan vazgeçer.
Montesquieu’cü siyasal illüzyonun en kritik işlevi, nihai belirleyicinin belirsizleşmesidir. Güçler ayrılığı, karar alma süreçlerini çoğullaştırır gibi görünür; fakat aynı zamanda sorumluluğu da dağıtır. Hangi kararın kim tarafından alındığı, hangi sınırın kim tarafından çizildiği netliğini yitirir. Bu netlik kaybı, öznenin siyasal kaygısını azaltır. Kaygı, belirli bir hedef bulamadığında dağılır. Böylece korku bastırılmaz; seyreltilir.
Bu seyreltme, Hobbesçu korkunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, korku burada daha rafine bir biçim alır. Açık bir tiran figürüne duyulan korku yerine, belirsiz ama sürekli bir huzursuzluk hissi yerleşir. Özne, tehdit altında olduğunu düşünmez; fakat tam olarak güvende olduğunu da hissetmez. Bu arada kalmışlık hâli, siyasal düzen için son derece işlevseldir. Çünkü mutlak korku isyan üretir; mutlak güvenlik ise ilgisizlik. Montesquieu’cü illüzyon, bu iki uç arasında istikrarlı bir gerilim üretir.
Güçler ayrılığı anlatısı, bu nedenle yalnızca hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda psikopolitik bir mimaridir. Özne, siyasal alanı karmaşık, çok katmanlı ve uzmanlık gerektiren bir yapı olarak algıladıkça, nihai sorumluluk arayışından uzaklaşır. Siyasal kararlar, “sistemin işleyişi”ne atfedilir. Sistem, burada bir araç olmaktan çıkar; özneleşmiş bir yapı hâline gelir. Özne, sistemle karşı karşıya gelmez; sistemin içinde kaybolur.
Bu illüzyon, küresel ölçekte daha da güçlenir. Ulus-devletler, içte güçler ayrılığıyla çoğul bir yapı sergilerken, dışta tekil bir referansa yönelir. İçte dağılmış görünen güç, dışta yeniden tekilleşir. Montesquieu’cü çerçeve, bu geçişi görünmez kılar. Özne, içteki çoğulluğu deneyimlediği için, dıştaki tekilleşmeyi doğal bir zorunluluk olarak kabul eder. Böylece güçler ayrılığı, küresel tekil denetimle çelişmez; onu tamamlar.
Montesquieu’cü siyasal illüzyon, modernliğin özgürlük vaadini mümkün kılan temel düzeneklerden biridir. Bu illüzyon, iktidarı ortadan kaldırmaz; onu daha kabul edilebilir, daha dağınık ve daha az hedef alınabilir hâle getirir. Özne, baskı altında olduğunu hissetmez; fakat sınırların varlığını sezgisel olarak kabul eder. İllüzyon, burada bir yalan değil, ontolojik bir perde işlevi görür. Perde kalktığında çıplak bir tahakküm değil; yönetilemez bir belirsizlik ortaya çıkacaktır. Bu nedenle modern siyaset, bu perdenin varlığına ihtiyaç duyar.
12.3. Demokrasi Vaadi ve Bilinçdışının Fethi
Demokrasi vaadi, modern siyasal düzenin en güçlü ve en yaygın meşruiyet araçlarından biridir. Bu vaat, siyasal iktidarın kaynağını halk iradesine dayandırdığı, bireyi karar süreçlerinin öznesi olarak tanıdığı ve özgürlüğü kurucu ilke olarak benimsediği iddiasıyla işler. Ancak ontolojik düzlemde demokrasi vaadinin asıl etkisi, siyasal bilinci dönüştürmesinden çok, bilinçdışını yapılandırmasında ortaya çıkar. Demokrasi, burada yalnızca bir yönetim biçimi değil, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin derin bir organizasyon ilkesidir.
Demokrasi vaadi, bilinç düzeyinde katılım, temsil ve özgürlük imgeleri üretir. Seçimler, haklar, ifade özgürlüğü ve çoğulluk, öznenin siyasal alanda kendisini etkin hissetmesini sağlar. Bu his, bireyin sisteme yönelik yabancılaşmasını azaltır; siyasal düzen, dışsal bir zorunluluk olmaktan çıkar ve içselleştirilmiş bir yaşam çerçevesine dönüşür. Ancak bu içselleştirme, yalnızca bilinç düzeyinde kalmaz. Asıl kalıcı etki, bilinçdışı düzeyde gerçekleşir: özne, düzenin alternatifsiz olduğu fikrini sorgulamadan benimser.
Bilinçdışının fethi, açık bir ikna sürecinin sonucu değildir. Kimse özneye “başka bir düzen mümkün değildir” demez. Bunun yerine, başka bir düzenin nasıl işleyeceği hayal edilemez hâle getirilir. Demokrasi, tüm kusurlarına rağmen, mümkün olan tek rasyonel çerçeve gibi sunulur. Bu sunum, eleştiriyi tamamen dışlamaz; hatta eleştiriyi teşvik eder. Ancak eleştiri, her zaman demokrasinin daha iyi işlemesi talebi etrafında döner. Demokrasinin kendisi, sorgulamanın dışında tutulur.
Bu noktada demokrasi vaadi, Hobbesçu güvenlik ihtiyacıyla sessiz bir ittifak kurar. Bilinç düzeyinde demokrasi, özgürlük ve eşitlik ideallerini temsil ederken, bilinçdışı düzeyde düzenin korunmasını ve belirsizliğin sınırlandırılmasını sağlar. Özne, demokrasiyi savunurken, aynı zamanda istikrarı savunduğunu hisseder. Bu his, demokrasiye yönelik her tehdidi, doğrudan kaos ve güvensizlikle özdeşleştirir. Böylece demokrasi, yalnızca tercih edilen bir sistem değil, korunması gereken bir zorunluluk hâline gelir.
ABD’nin demokrasi vaat edebilme kapasitesi, tam da bu bilinçdışı fethiyle ilişkilidir. ABD, demokrasiyi ihraç eden ya da dayatan bir aktör olmaktan çok, demokrasinin doğal referansı olarak algılanır. Bu algı, ABD’nin her demokratik olmadığı iddia edilen pratiğini görünmez kılmaz; fakat bu pratikleri tali, geçici ya da istisnai hâle getirir. Önemli olan, demokrasinin nihai ufkunun hâlâ aynı merkezle özdeşleşmiş olmasıdır. Özne, bu özdeşleşmeyi bilinç düzeyinde savunmak zorunda değildir; bilinçdışında zaten kabul etmiştir.
Demokrasi vaadi, bu nedenle bir siyasal hedef olmaktan çok, bir ontolojik sabit gibi çalışır. Sabitler tartışılmaz; onlar etrafında hareket edilir. Özne, demokrasinin sınırlarını zorlayabilir; fakat bu zorlamanın yönü bellidir. Zorlama, daha fazla demokrasi talebi biçimini alır; demokrasi-sonrası bir düzen arayışı biçimini değil. Böylece demokrasi, hem eleştirinin nesnesi hem de eleştirinin sınırı hâline gelir. Bu ikili işlev, bilinçdışının fethinin en somut göstergesidir.
Bu fetih, baskıcı bir tahakküm üretmez. Tam tersine, öznenin kendisini özgür hissetmesini mümkün kılar. Özgürlük hissi, düzenin içselleştirilmesini kolaylaştırır. İçselleştirilen düzen, artık dışarıdan dayatılmaya ihtiyaç duymaz. Özne, düzeni savunur; hatta çoğu zaman onun bekçiliğini yapar. Bu bekçilik, bilinçli bir görev değil, doğal bir refleks olarak ortaya çıkar. Refleks, düzenin sorgulanmasını değil, korunmasını tetikler.
Son kertede demokrasi vaadi ve bilinçdışının fethi, modern siyasal düzenin en derin ve en görünmez başarısını oluşturur. Demokrasi, burada yalnızca yönetim biçimi değildir; varoluşsal bir çerçevedir. Özne, bu çerçevenin içinde düşünür, eleştirir ve hareket eder. Çerçevenin kendisi, düşüncenin nesnesi olmaktan çıkar. ABD’nin küresel hegemonyası, tam da bu noktada ontolojik bir karakter kazanır: demokrasi vaat edebilir, çünkü siyasal bilinci değil, bilinçdışını çoktan fethetmiştir.