Drone Vakası ve Epistemik Kırılma: Avrupa’nın Jeopolitik Belleği Üzerinden ABD’nin Tekilleşme Paradigması
1. Giriş: Küçük İhlallerin Büyük Paradigmaları
Olayın Tanımı: Oslo ve Kopenhag Havalimanlarının Drone İhlali
22 Eylül 2025’te, Oslo (Norveç) ve Kopenhag (Danimarka) havalimanlarında gözlemlenen kimliği belirsiz drone uçuşları, birkaç saatlik uçuş iptalleri ve ertelemelere yol açmıştır. İlk bakışta bu olay, sıradan bir güvenlik ihlali ya da teknik bir aksaklık gibi görülebilir. Ancak devletlerin sınır güvenliği ile kurdukları doğrudan özdeşlik düşünüldüğünde, mesele yalnızca hava sahasının ihlal edilmesi değil, egemenliğin en temel temsillerinden birinin epistemik düzeyde sorgulanmasıdır. Drone’ların “nereden geldiği belli olmayan, varlık ile yokluk arası” doğası, bu olayın salt lojistik bir sorun olmaktan çıkıp, devlet ve toplum nezdinde ontolojik bir soruya dönüşmesine yol açmıştır: Egemenlik, gerçekten ne kadar mutlak bir güvenlik kurgusu üzerine kuruludur?
Oslo ve Kopenhag örnekleri, devletin gözünün en yoğunlaştığı mekânlarda —havaalanlarında— yaşandığı için sembolik açıdan daha da güçlüdür. Pasaport kontrolleri, polis denetimi, gözetim kameraları ve sürekli işleyen bürokratik mekanizmalar, bu mekânları modern devletin disiplin alanlarının başlıca temsili kılar. Dolayısıyla küçük bir drone ihlali, devletin görünmezliğine, her şeyi kontrol edebilirliğine ve sınırlarını mutlak koruyabilirliğine yöneltilmiş sessiz bir saldırı anlamına gelir.
Sembolik Önemi: Sınır, Devlet Meşruiyeti ve Modern İktidar
Havaalanları, yalnızca ulaşım merkezleri değildir; ulus-devletin kendini meşrulaştırdığı, kimlikleri tanımladığı, “içerisi” ile “dışarısı” arasındaki ayrımı hukuki ve sembolik olarak inşa ettiği mekânlardır. Modern iktidarın disiplin biçimlerini analiz eden Michel Foucault’nun çerçevesiyle düşünüldüğünde, bu mekânlar panoptik gözetim modelinin en saf hâlidir: herkes kontrol altındadır, herkes kimlik beyanı yapmak zorundadır ve hiçbir hareket kayıtsız kalmaz. Drone’ların bu mekânlara varlık-yokluk arasında sızabilmesi, panoptikonun gözünü kör etmesi demektir. Yani devletin her şeye hâkim olduğu yanılsamasına açılan semantik bir çatlak söz konusudur.
Bu nedenle drone vakaları, yalnızca iki ülkenin iç güvenlik meselesi değil, bütün devletler için bir “ontolojik tehdit”tir. Çünkü sınırlar yalnızca coğrafi çizgiler değildir; aynı zamanda devletlerin varoluşunun epistemik belirlenimleridir. Drone’ların sınırları ihlal etmesi, aslında “devlet nedir?” sorusuna dair kolektif bilincin yeniden sorgulanmasına yol açar. Bu sorgulama, küresel düzlemde ABD’nin yürüttüğü post-modern tekilleşme paradigmasıyla doğrudan kesişir: Eğer sınırlar zaten sabote edilebiliyorsa, dünyanın tek merkez etrafında toplanması da meşrulaştırılmış olur.
Tez: ABD’nin Tekilleşme Paradigmasının Laboratuvarı
Buradan çıkan temel sonuç şudur: Oslo ve Kopenhag’daki drone ihlalleri, salt güvenlik açığı veya teknik provokasyon değil; ABD’nin post-modern stratejisinin bir laboratuvarı, hatta kehanetidir. Daha önce Ukrayna üzerinden Rusya’ya şiddet kullandırarak Avrupa’yı benzeşmeye dayalı dayanışmaya sürükleme planını tartışmıştık. Bu olay, aynı mantığın küçük ölçekli ama son derece stratejik bir tekrar sahnelenişidir.
Drone’ların belirsizliği, ışıklarının yanıp sönerek bir var–yok ard-ardalığı oluşturması, yalnızca fiziksel bir sabotaj değil, epistemik bir oyundur. İnsan algısının süreklilik arzusunu hedef alır, boşlukları tehdit unsurlarıyla doldurma refleksini tetikler ve böylece zihinleri Rusya imgesiyle bağdaştırmaya zorlar. Böylece Avrupa’da, Rusya’ya karşı daha uzun süreli bir tehdit algısı inşa edilir, krizler uzatılır ve toplumlar “zorunlu dayanışma”ya itilir. Olayın Norveç ve Danimarka gibi jeopolitik bellekte Rusya’yı otomatik çağrıştıran konumlarda gerçekleşmesi, bu laboratuvar etkisini pekiştirir.
Sonuçta küçük drone ihlalleri, küresel düzenin geleceğini gösteren birer simülasyon hâline gelir: sınırların silikleştiği, panoptikonun yeniden kurulduğu ve tekil hegemonya projesinin adım adım sahnelendiği bir dünya.
2. Jeopolitik Konumun Anlamı
2.1. Norveç’in Stratejik Önemi
NATO’nun Kuzey Atlantik Güvenlik Hattındaki Yeri
Norveç, coğrafi konumu itibarıyla NATO’nun kuzey güvenlik mimarisinin en kritik sac ayaklarından biridir. Atlantik İttifakı’nın “Kuzey Atlantik Antlaşması” adını almasının tesadüf olmadığı düşünüldüğünde, Norveç’in bu güvenlik dokusundaki yeri daha da görünür hale gelir. Kuzey Atlantik, yalnızca deniz taşımacılığının değil; aynı zamanda enerji hatlarının, veri kablolarının ve nükleer denizaltıların seyrüsefer alanıdır. Bu nedenle, bölgeyi kontrol altında tutmak NATO için salt bir coğrafi zorunluluk değil, aynı zamanda küresel iktidar projeksiyonunun sürdürülebilirliğinin garantisidir.
Norveç’in bu hat üzerindeki pozisyonu, Atlantik ile Arktik arasındaki köprü işlevi görür. Bu bağlamda Norveç, NATO için hem bir “erken uyarı” kulesi hem de Rusya’nın kuzeyden gelebilecek olası askeri manevralarına karşı bir tampon bölge niteliği taşır. NATO’nun radar ağları, denizaltı izleme teknolojileri ve hava savunma sistemleri Norveç topraklarında yoğunlaşarak, Kuzey Kutbu’na yönelen Rus hamlelerini tespit etme işlevi görmektedir. Böylece Norveç, yalnızca kendi güvenliğini değil, tüm Batı ittifakının kuzey hattını temsil eden sembolik bir ülke haline gelir.
Murmansk’taki Kuzey Filosu ve Rusya Bağlantısı
Norveç’in stratejik önemini artıran en kritik unsur, Rusya’nın Murmansk’ta konuşlu Kuzey Filosudur. Bu filo, Rusya’nın nükleer caydırıcılığının kalbini oluşturur. Nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip denizaltılar, buzulların altına gizlenerek hem ABD kıtasına hem Avrupa’ya stratejik tehdit yöneltebilecek bir konumda tutulmaktadır. Dolayısıyla Norveç, bu filonun en yakın gözlem noktasıdır.
Norveç’in hava sahası ve deniz yetki alanları, Murmansk’tan kalkan veya oraya dönen Rus unsurlarının sık sık yakın takibine sahne olur. Bu da Norveç’i sürekli bir “gözlem laboratuvarı”na dönüştürür. Askerî anlamda bakıldığında, Norveç yalnızca coğrafi bir sınır devleti değil, aynı zamanda Rusya’nın stratejik nükleer kapasitesinin canlı bir göstergesi, NATO açısından da sürekli teyakkuzda tutulması gereken bir jeopolitik alarm hattıdır.
Kimlik Bildirimsiz Uçuşların Hafızadaki İzleri
Norveç’in yakın tarihsel belleğinde, Rusya’ya ait savaş uçaklarının kimlik bildirimsiz uçuşları önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, Rus jetlerinin Norveç hava sahasına yaklaşarak transponderlerini kapatmaları ve radar görünürlüğünü minimuma indirmeleri sıkça yaşanan bir durumdur. Bu tür ihlaller, Norveç kamuoyunda “görünmeyen tehdit” imgesini pekiştirmiştir.
Kimlik bildirimsiz uçuşlar, devletlerin kolektif güvenlik bilincinde derin izler bırakır; çünkü görünmeyen ama hissedilen bir tehdit, yalnızca askeri değil, psikolojik bir baskı unsuru da yaratır. Norveç halkı açısından bu ihlaller, Rusya’nın yalnızca askeri gücünü değil, aynı zamanda “istediği an sınırları ihlal edebilme kudretini” hatırlatır. Dolayısıyla, drone saldırısı gibi kimliği belirsiz eylemler Norveç belleğinde doğrudan Rusya’yı çağrıştırır. Bu çağrışım tesadüfi değil, uzun yıllardır tekrarlanan bir jeopolitik deneyimin sonucudur.
Bu nedenle, Oslo Havalimanı’nın kısa süreliğine kapatılmasına yol açan drone vakası, yalnızca bir teknik aksaklık değil; kolektif hafızada derin bir Rusya gölgesini harekete geçiren bir olaydır. Sınırların silikleştiği bu tür anlarda, halkın ve yönetimlerin bilinçaltı refleksi, tehdidi Rusya ile eşleştirmektedir. Bu da Norveç’in NATO hattındaki önemini yalnızca stratejik değil, semantik düzeyde de pekiştirir: Norveç, Batı’nın kolektif bilinçaltında “Rusya tehdidinin kuzeydeki aynası”dır.
2.2. Danimarka’nın Jeopolitik Hafızası
Baltık Denizi Üzerinden Rusya ile Tarihsel Temaslar
Danimarka, Baltık Denizi’nin kilit kapılarından biridir. Özellikle Öresund Boğazı, Baltık ile Kuzey Denizi arasındaki en dar geçittir ve tarih boyunca stratejik bir kontrol alanı olarak işlev görmüştür. Rusya’nın enerji ve ticaret hatlarının önemli bir kısmı bu boğazlardan geçer; bu da Danimarka’yı, Moskova’nın güvenlik hesaplarında sürekli “izlenmesi gereken ülke” konumuna yerleştirir.
Tarihsel düzlemde de Danimarka–Rusya ilişkileri hep gerginlikler üzerinden şekillenmiştir. Soğuk Savaş boyunca Danimarka, NATO’nun ileri karakollarından biri olarak, Sovyet donanmasının Baltık’tan çıkışını izleyen kritik bir gözlemci rolü üstlenmiştir. Bu hafıza, Danimarka toplumunda Rusya’nın “sürekli gözlenen ama aynı zamanda sürekli tehdit oluşturan” bir aktör olarak kodlanmasına yol açmıştır. Günümüzde bir drone tehdidinin Kopenhag Havalimanı’nı felce uğratması, bu tarihsel belleği yeniden canlandırmış, Rusya imgesini kolektif bilinçte otomatik olarak tetiklemiştir.
AB–NATO Kesişimindeki Sembolik Önemi
Danimarka’nın bir başka özelliği, hem NATO’nun hem de AB’nin güvenlik paradigmasında “eşik ülke” rolü oynamasıdır. Danimarka, NATO’nun kurucu üyelerinden biridir ve ittifakın askeri altyapısına doğrudan entegredir. Ancak AB içindeki güvenlik ve savunma politikalarına daha mesafeli yaklaşmış, zaman zaman opt-out mekanizmalarıyla kendi tekilliğini korumaya çalışmıştır. Bu hibrit duruş, Danimarka’yı Avrupa güvenlik mimarisinde sembolik bir kırılma noktası hâline getirmiştir: hem Batı’nın askeri gövdesine bağlıdır hem de Avrupa’nın bürokratik değerler düzeniyle mesafeli bir ilişki kurar.
Tam da bu nedenle Kopenhag’da yaşanan bir sınır ihlali —örneğin drone krizi— yalnızca Danimarka’yı değil, tüm Avrupa güvenlik tartışmalarını doğrudan etkiler. Çünkü Danimarka, AB ve NATO’nun kesişiminde adeta “çift yönlü güvenlik aynası” işlevi görmektedir. Dolayısıyla Kopenhag Havalimanı’nın kapatılması, Avrupa halklarının zihninde salt bir havaalanı güvenliği sorunu değil, AB–NATO dayanışmasının kırılganlığına işaret eden bir metafor olarak okunur.
Daha Önceki Rusya “Sınama Bölgeleri”nin Yeniden Çağrıştırılması
Danimarka, Rusya tarafından sık sık “sınama alanı” olarak kullanılmıştır. Özellikle Baltık Denizi’nde Rus savaş uçaklarının ve denizaltılarının Danimarka hava ve deniz sahasını zorlaması, “sınırların esnekliği”ne dair deneyimler üretmiştir. Bu tür sınamalar, Danimarka kamuoyunda kalıcı bir jeopolitik refleks yaratmıştır: her ani ihlalde fail olarak ilk akla gelen ülke Rusya olur.
Drone krizi de bu refleksi tetiklemiştir. Özellikle dronların ışıklarını yanıp söndürmesi —bir var bir yok gibi görünmesi— devletin en sembolik sınır mekânı olan havaalanını “varlık–yokluk oyunu”na dönüştürmüştür. Bu durum, daha önce Rusya’nın sınama eylemlerinde gözlenen “belirsiz tehdit” imgesini çağrıştırır. Dolayısıyla Danimarka halkı ve medyası, bu olayı yalnızca teknik bir sabotaj değil, Rusya’nın sınır ihlallerini yeniden sahneleyen bir provokasyon olarak algılar.
Bu da Danimarka’nın jeopolitik hafızasında Rusya imgesini daha da pekiştirir. Bir başka ifadeyle, drone krizi “yeni bir olay” değil, kolektif bellekte daha önce defalarca yazılmış olan bir hikâyenin yeniden okunmasıdır.
2.3. “Jeopolitik Bellek” Kavramı
Halkların Kolektif Hafızasında Coğrafyanın Otomatik Çağrışımları
Her coğrafya, yalnızca fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda kolektif hafızada kendine özgü çağrışımların deposudur. Bu çağrışımlar, tarih boyunca yaşanmış savaşlar, krizler, ittifaklar ve ihlaller üzerinden kodlanır. “Jeopolitik bellek” dediğimiz kavram tam da bu noktada ortaya çıkar: Bir ülkenin adı veya belirli bir bölgenin haritada işaretlenmesi, yalnızca coğrafi değil, aynı zamanda politik-psikolojik bir refleks doğurur.
Örneğin Norveç denildiğinde NATO’nun kuzey kanadı, Murmansk’taki Rus Kuzey Filosu ve Soğuk Savaş hafızası akla gelir. Danimarka ise Baltık Denizi’ni, Rusya’nın sınama pratiklerini ve AB–NATO arasındaki güvenlik kırılganlığını çağrıştırır. Bu çağrışımlar bireysel tercihlerden bağımsızdır; adeta “kolektif bilinçaltı” işlevi görür. Drone krizinin bu iki ülkede yaşanması, işte bu otomatik çağrışımları harekete geçirmiştir.
Bu Bölgelerin Rusya İmgesiyle Eşleşmesinin Kültürel Nedenleri
Rusya’nın tarihsel olarak Kuzey Avrupa’ya yönelik askeri baskınları, Soğuk Savaş döneminde casusluk ve hava sahası ihlalleriyle birleşerek kalıcı bir kültürel hafıza üretmiştir. Özellikle “tehdit” ve “belirsizlik” kavramları, bu hafızanın merkezinde yer alır. Rusya, kuzeyde daima “kapıda bekleyen güç” olarak kodlanmış, Danimarka ve Norveç toplumlarının kültürel tahayyülünde varlığını sürekli hissettirmiştir.
Bu nedenle drone’ların ışıklarını yanıp söndürerek görünür-görünmez hale gelmesi, yalnızca teknik bir hareket değil, kültürel bir imgenin yeniden üretimidir: Rusya’nın “bir var bir yok” tehdidi. Bu durum, Avrupa toplumlarının bilinçdışında Rusya’yı sürekli potansiyel bir fail olarak konumlandırır.
Siyasi Nedenler: Rusya İmgesinin Stratejik Kullanımı
Jeopolitik bellek, yalnızca kültürel düzeyde kalmaz; siyasal aktörler tarafından bilinçli olarak harekete geçirilir. Avrupa’daki siyasal elitler, her sınır ihlalinde veya her güvenlik krizinde Rusya’yı ima ederek halkın zihninde zaten var olan belleği günceller. Bu güncelleme, AB’nin “benzeşmeye dayalı dayanışma” paradigmasını güçlendirmek için kullanılır.
Drone krizinde de benzer bir mekanizma işlemektedir. Herkes biliyordu ki bu eylemin faili kesin olarak Rusya olmayabilir. Ancak “jeopolitik bellek” devreye girdiğinde, kamuoyu çoktan kararını vermiştir: Rusya tehdidi yeniden sahnededir. Ukrayna lideri Zelenski’nin açıklamaları da bu belleği teyit eden bir unsur olarak işlev gördü. Böylece olay, teknik bir güvenlik sorunu olmaktan çıkıp, Avrupa’nın kolektif kimliğini yeniden üreten bir politik semantik hâline geldi.
Jeopolitik Belleğin Semantik İşlevi
Jeopolitik bellek, aslında sınırların epistemolojik anlamını yeniden üretir. Bir sınırın ihlal edilmesi, yalnızca fiziksel bir tehlike değil, aynı zamanda kolektif belleğin yeniden şekillendirilmesidir. Drone’ların varlık–yokluk oyunu, devletlerin sınır bilincini varoluşsal düzeyde tehdit eder. Çünkü sınır, sadece coğrafi bir çizgi değil, “devletin kendini tanımladığı epistemik eşik”tir.
Bu bağlamda, Norveç ve Danimarka’da yaşanan drone krizleri, Rusya’nın imgesini pekiştirmekle kalmamış; aynı zamanda Avrupa’nın sınır bilincini yeniden inşa eden bir semantik işlev görmüştür. Sınırların silikleşmesi, halkların zihninde yeni bir panoptikon ihtiyacını doğurmuş, bu panoptikon arayışı da nihai olarak ABD’nin kurduğu tekil hegemonya paradigmasına yazılmıştır.
3. Şüpheyi Rusya’ya Yönlendirme Stratejisi
3.1. Epistemik Ön-Kodlama
Avrupa Kamuoyunda “Fail Rusya’dır” Refleksinin İnşası
Modern uluslararası ilişkilerde şüphe, salt rasyonel çıkar analizlerinden değil, aynı zamanda epistemik ön-kodlamalardan beslenir. Avrupa kamuoyunda Rusya’nın sistematik biçimde “muhtemel fail” olarak kodlanması, yalnızca güncel olayların bir sonucu değil, uzun yıllardır işlenen tarihsel, kültürel ve politik birikimlerin yansımasıdır. Soğuk Savaş boyunca “öteki” olarak inşa edilen Rusya, bugün hâlâ en küçük sınır ihlalinde bile otomatik olarak suçlanan bir figürdür. Bu refleks, aktüel verilerden bağımsız çalışır; bir tür bilişsel kestirme (cognitive shortcut) olarak işler. Yani olayın failine dair kanıtlar henüz ortaya çıkmadan, kamuoyunun zihninde Rusya’ya yönelen bir varsayım devreye girer.
Medyanın ve Siyasi Elitlerin Refleksi Yeniden Üretmesi
Bu epistemik ön-kodlama, kendiliğinden ortaya çıkan bir bilinç durumu değildir; medya söylemleri ve siyasi elitlerin stratejik dil seçimleri tarafından sürekli beslenir. Avrupa medyası, her güvenlik ihlalini doğrudan Rusya ile ilişkilendiren haber başlıkları, grafikler ve uzman yorumlarıyla bu refleksi canlı tutar. Aynı şekilde, siyasi elitler de kamuoyunu konsolide etmek ve dayanışmayı diri tutmak için Rusya’yı “ortak düşman” figürü olarak sürekli yeniden sahneye sürerler. Böylece olayın faili belirsiz kalsa bile, kolektif bilinçte “fail Rusya’dır” ön-kodlaması kendini tekrarlar.
Bu sürecin sosyolojik boyutu da dikkat çekicidir: Avrupa halkları, kimliklerini “demokratik değerler” üzerinden tanımlarken, bu değerlerin dış tehditlerle sürekli test edilmesi gerektiğine inanır. Rusya imgesi, bu tehdidin en görünür sembolü olarak, kimlik inşasının vazgeçilmez bir unsuru haline gelir. Dolayısıyla epistemik ön-kodlama yalnızca bir algı yönetimi değil, aynı zamanda bir kimlik mühendisliğidir.
3.2. Zelenski’nin Söylemi
Ukrayna Savaşı Sonrası Rusya’nın Sürekli Fail İlan Edilmesi
2022’de başlayan Ukrayna savaşı, yalnızca askeri dengeleri değil, aynı zamanda Avrupa’nın semantik ve epistemik kodlarını da köklü biçimde değiştirdi. Bu süreçte Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, yalnızca bir siyasi lider değil, aynı zamanda Avrupa kamuoyunun algılarını yönlendiren bir sembolik figür haline geldi. Zelenski’nin söylemi, her yeni krizi Rusya’ya atfederek, “sürekli fail” inşasını kurumsallaştırdı. Onun konuşmalarında Rusya, artık yalnızca askeri bir tehdit değil; aynı zamanda ahlaki, siyasi ve epistemolojik düzlemde mutlak bir düşman olarak betimlenmektedir.
Bu dilsel strateji, Avrupa’nın zaten hazır olan epistemik ön-kodlamasını harekete geçirir. Her saldırı, her sabotaj, her güvenlik boşluğu, otomatik biçimde Rusya’nın hanesine yazılır. Dolayısıyla Zelenski’nin söylemi, fiilî bir kanıt sunmasa dahi, “failin kim olduğuna dair kolektif şüpheyi” sürekli Rusya üzerinde sabitleyen bir araç işlevi görür. Bu, modern siyasal iletişimin en güçlü araçlarından biridir: failin kanıtlarla değil, söylemlerle inşa edilmesi.
Drone Vakasıyla Söylemin Otomatik Entegrasyonu
İşte Kopenhag ve Oslo’daki drone krizinde de aynı mekanizma işletildi. Zelenski’nin sosyal medya üzerinden yaptığı “Rusya’nın hava sahası ihlali”ne dair ima, doğrudan kanıtlanmamış olsa bile, söylemin otomatik entegrasyonunu sağladı. Çünkü Avrupa kamuoyu artık bu tür olayları açıklamak için hazır bir “anlatı iskeletine” sahiptir: her ihlal, her şüphe, her bilinmezlik → Rusya.
Zelenski’nin söylemi burada iki işlevi yerine getirir:
-
Siyasal konsolidasyon: Ukrayna halkı için Rusya tehdidini sürekli güncel tutar, ulusal dayanışmayı diri kılar.
-
Uluslararası projeksiyon: Avrupa kamuoyuna Rusya’nın “bitmeyen saldırganlığını” yeniden hatırlatarak, Batı’nın desteğini garantiler.
Bu otomatik entegrasyon süreci, aslında bir algısal determinizm üretir. Olayın faili belirsiz de olsa, söylem olayı Rusya ile eşleştirir. Zihinsel boşluk, mantıksal bir kanıtla değil, sembolik bir şemayla doldurulur. Böylece olayın anlamı daha gerçekleştiği anda kapanır: Drone mu gördünüz? Demek ki Rusya.
3.3. Algısal Zincirleme Etki
Küçük Bir İhlalin Kolektif Bilinçte Büyük Bir Tehdit Haline Dönüşmesi
Modern toplumlarda güvenlik algısı, yalnızca fiilî tehlikelere değil, aynı zamanda sembolik ihlallere de duyarlıdır. Drone vakası gibi görece küçük ölçekli bir olay, fiziksel zarar vermese bile kolektif bilinçte devasa bir tehdit üretir. Bunun nedeni, “mikro-ihlal” ile “makro-varoluşsal tehdit” arasındaki orantısızlıktır. Küçük bir nesne —birkaç kilogramlık insansız hava aracı— devletlerin en stratejik mekânlarından biri olan havaalanını felç edebiliyorsa, bu durum, toplumun güvenlik tahayyülünde derin bir kırılma yaratır.
Bu orantısızlık, travmatik bir metafor gibi işler: küçük bir boşluk (drone) → büyük bir düzen yıkımı (devlet otoritesi). Dolayısıyla bireyler ve toplum, bu tür vakaları yalnızca “bir olay” olarak değil, kendi varoluşlarının kırılganlığını açığa çıkaran bir semptom olarak kodlar.
Jeopolitik Bellek ↔ Psikolojik Refleks ↔ Siyasi Dayanışma Döngüsü
Bu kırılganlık duygusu tek başına kalmaz; zincirleme bir etki yaratır. Burada üç katmanlı bir döngüden söz etmek mümkündür:
-
Jeopolitik Bellek:
Norveç ve Danimarka gibi ülkeler, coğrafi konumları gereği Rusya ile tarihsel olarak sürekli temas halinde olmuşlardır. Bu nedenle bölgesel hafıza, her güvenlik ihlalini otomatik biçimde Rusya ile ilişkilendirmeye hazırdır. Murmansk’taki Kuzey Filosu veya Baltık’taki Rus tatbikatları, bu belleğin somut kodlarıdır. -
Psikolojik Refleks:
Toplumlar, bu belleğin üzerine inşa edilmiş reflekslerle hareket eder. Faili belirsiz bir drone bile, otomatik olarak Rusya’nın gölgesinde okunur. İnsan zihni, belirsizliği tolere edemediği için “boşluğu en güçlü tehdit imgesiyle doldurma” eğilimi gösterir. Bu, kolektif bilinçte doğrudan Rusya’yı çağırır. -
Siyasi Dayanışma:
Bu refleks, siyasal düzeyde dayanışmayı tetikler. NATO, AB ve ulusal hükümetler, Rusya tehdidi karşısında “birlik” söylemini pekiştirir. Yani küçük bir drone vakası, zincirleme biçimde büyük bir jeopolitik birlik çağrısına dönüşür.
Bu döngü, modern siyasetin algısal deterministik mekanizması olarak görülebilir: jeopolitik hafıza → psikolojik refleks → siyasi konsolidasyon. Burada olayın fiilî içeriği değil, sembolik zincirleme etkisi belirleyici hale gelir.
Zincirin Sonuçları: Krizin Sonsuzlaştırılması
Bu zincirleme etki, kısa vadeli bir tepkiyle sınırlı kalmaz; aksine krizi uzatır. Çünkü her küçük olay, zincirin ilk halkasını yeniden tetikler. Jeopolitik hafıza silinmediği sürece, refleksler çalışmaya devam eder; refleksler çalıştığı sürece, siyasi dayanışma sürekli yeniden üretilir. Böylece küçük olaylar, bitmeyen bir tehdit atmosferine dönüşür.
Sonuçta bu mekanizma, ABD’nin Avrupa’yı Rusya üzerinden benzeşmeye dayalı dayanışmaya zorlayan post-modern tekilleşme stratejisinin en kritik aracına dönüşür. Drone yalnızca bir makine değil, aynı zamanda bir siyasal zincirleme tetikleyicidir.
4.1. Devlet–Sınır İlişkisi
Devletin siyasal varlığını tanımlayan en temel unsur, onun sınırlarla çevrelenmiş olmasıdır. Sınırlar yalnızca coğrafi bir çizgi ya da harita üzerinde belirlenmiş bir alan değildir; aynı zamanda devletin egemenlik iddiasının hem sembolik hem de pratik boyutta görünür olduğu ontolojik eşiktir. Devlet, varlığını bu sınırların korunması ve ihlal edilmemesi üzerinden meşrulaştırır. Dolayısıyla sınır, devletin “olumlu varlık” alanından çok, “negatif tanım” üzerinden işler: devletin ne olduğu değil, neye karşı konumlandığı üzerinden anlam kazanır. Bir başka deyişle, “biz” ancak sınırın öte tarafındaki “öteki” üzerinden tanımlanır.
Bu nedenle sınırın varlığı, salt bir güvenlik hattı değil, toplumsal bilinçte süreklilik üreten bir epistemik göstergedir. Vatandaşın devletle olan bağını en doğrudan biçimde hissettiği yer, tam da bu sınır deneyimidir: pasaport kontrolünde, kimlik ibrazında, gümrükte veya askerî gözetimde. Bu süreçler yalnızca idari işlemler değil, devletin görünürlüğünü sürekli yeniden üreten performanslardır. Sınırda duran polis, pasaporttaki damga, kameraların gözetleyen gözü — hepsi devletin varlığını “hissedilir” kılar.
Ancak burada kritik bir mantıksal boyut vardır: sınırların güvence altına alınması, aynı anda devletin epistemik güvenliğinin de inşasıdır. Çünkü devlet, kendi sürekliliğini yalnızca coğrafi alanda değil, zihinsel düzeyde de tesis eder. Vatandaş, sınırların sağlam olduğunu gördükçe devletin ontolojik varlığına inanır. Bu inanç kırıldığında, devletin bütün meşruiyet zemini de çatlamaya başlar. İşte bu yüzden sınırların ihlali, salt fiziksel bir saldırı değil, aynı zamanda devletin “varlık teminatının” sorgulanmasıdır.
Sonuç olarak devlet–sınır ilişkisi, modern egemenlik sisteminde yalnızca bir idari düzenleme değil, tüm siyasal varoluşun çekirdeğidir. Sınır, devletin hem negatif tanımı (ötekine karşı konumlanma) hem de pozitif görünürlüğü (güvenliği temin etme) üzerinden işlev görür. Bu nedenle sınırın herhangi bir şekilde ihlali, devletin varlık iddiasına yöneltilmiş doğrudan bir epistemik saldırı anlamına gelir.
4.2. Havaalanının Sembolik Rolü
Modern devletin sembolik gücünü en yoğun biçimde cisimleştirdiği mekânların başında havaalanı gelir. Havaalanı yalnızca insanların bir noktadan diğerine taşındığı teknik bir altyapı değildir; o, sınırların yeniden üretildiği, devletin görünür kılındığı, gözetimin en sofistike hâllerinin iç içe geçtiği bir “disiplin mekânı”dır. Michel Foucault’nun hapishane, okul ya da kışla için geliştirdiği disipliner mekân kavramı, günümüzde belki de en çok havaalanında somutlaşır. Çünkü burada vatandaş ya da yabancı fark etmeksizin herkes, devletin kimlik doğrulama, kayıt altına alma ve sınırlama işlevlerinin doğrudan öznesi hâline gelir.
Havaalanının sembolik rolü birkaç düzeyde açığa çıkar. İlk olarak kimlik düzeyinde: Pasaport kontrolü, vize, biyometrik veriler, biniş kartları… Tüm bu prosedürler, bireyin yalnızca biyolojik varlığını değil, aynı zamanda politik aidiyetini de doğrular. Burada devlet, “sen kimsin, nereden geldin, nereye gidiyorsun” sorularıyla, bireyi yalnızca bir kişi değil, bir ulusa bağlı özne olarak konumlandırır. İkinci olarak güvenlik düzeyinde: Kameralar, metal detektörler, X-ray cihazları, silahlı polis ve asker varlığı… Tüm bunlar, devletin potansiyel tehditleri önceden öngörme ve bertaraf etme kapasitesini temsil eder. Yolcu yalnızca seyahat eden bir birey değil, aynı zamanda devletin risk yönetimi sistemine entegre edilen bir “olası tehdit nesnesi”dir.
Üçüncü olarak ise temsiliyet düzeyinde: Havaalanları, ulusal kimliğin ve modernliğin vitrini gibidir. Devlet, uluslararası kamuoyuna kendi düzenini, kapasitesini ve gücünü en doğrudan burada sergiler. Terminal mimarisi, pasaport sırasındaki disiplin, görevlilerin tavrı ve hatta uçuşların düzenliliği — hepsi devletin kapasitesini, organizasyon yeteneğini ve otoritesini performe eder. Bu nedenle havaalanı, yalnızca bir ulaşım noktası değil, ulusal varlığın küresel ölçekte sergilendiği bir sahnedir.
Tam da bu yüzden havaalanının herhangi bir şekilde ihlali, yalnızca güvenlik açığı değildir. Bu ihlal, devletin en temel sembolik temsil alanına yöneltilmiş doğrudan bir saldırıdır. Bir havaalanına yapılan müdahale, aslında devletin “ben buradayım” deme biçimini görünmez kılar. Kontrol kuleleri, radar sistemleri ya da pasaport polisleri işlevsiz bırakıldığında, devletin sınır üzerinden kurduğu epistemik güvenlik de çöker. Çünkü havaalanı, sınırların en yoğunlaştığı mekân olarak, devletin varlığını garanti altına alan simgesel düğüm noktasıdır.
Sonuç olarak havaalanı, modern devletin hem iktidarını sergilediği hem de varlığını güvence altına aldığı eşsiz bir mekândır. Burada gerçekleşen bir ihlal, yalnızca yolcuların güvenliğini tehlikeye atmaz; devletin bütünsel epistemik düzenini sarsar. Bu nedenle havaalanına yönelen bir tehdit, devletin ontolojik temellerine yönelen bir tehdittir.
4.3. İhlalin Ontolojik Sonucu
Bir havaalanına yönelen drone ihlali, salt teknik bir güvenlik zaafı değil, devletin epistemik ve ontolojik temellerine dokunan bir kırılmadır. Çünkü devlet, varlığını her zaman sınırlar üzerinden tanımlar. Sınır, yalnızca coğrafi bir çizgi değil; aynı zamanda devletin kim olduğunun, kim olmadığının, kime “biz” dediğinin ve kimi “öteki” olarak dışladığının en temel göstergesidir. Havaalanları bu sınırın en yoğunlaştığı mekânlardır; burada pasaport kontrolü, gözetim sistemleri ve polis varlığı, sınırın sürekli yeniden üretilmesini sağlar. Dolayısıyla havaalanına yapılan bir ihlal, doğrudan devletin kendisini tanımlama biçimine yönelmiş olur.
Drone saldırısı, özellikle de kimliği belirsiz bir fail tarafından gerçekleştirildiğinde, devletin bu tanım gücünü belirsizliğe sürükler. Devlet “ben bu sınırları koruyabilirim” diyerek meşruiyet kazanır. Oysa ışıkları yanıp sönen, var ile yok arasında salınan bir drone, tam da bu meşruiyeti hedef alır: sınırların aslında geçirgen, kırılgan ve ihlale açık olduğunu ifşa eder. Bu, yalnızca fiziki güvenliğin ihlali değil; devletin epistemik güvenliğinin çöküşüdür. Çünkü sınır artık “mutlak bir varlık” olarak değil, “bir var bir yok” arası bir belirsizlik olarak görünür hâle gelir.
Ontolojik açıdan bu, devletin “sabit öz” iddiasını sarsar. Modern devlet kendini, sürekli gözlem ve kontrol sayesinde mutlak varlık olarak sunar. Panoptikon metaforu burada devreye girer: Devlet, herkesi gören ama kimse tarafından görülemeyen bir gözdür. Fakat drone’ların kontrol kulelerinin etrafında dönmesi, ışıklarını açıp kapaması, bu gözü kör eder. Panoptikonun mutlak bakışı, küçük makineler tarafından geçersiz kılınır. Böylece devletin “görme” yetisi, yani kendi varlığını kuran en temel epistemik araç, ihlal edilmiş olur.
Bu ihlalin yarattığı sonuç, yalnızca Danimarka ya da Norveç için değil, bütün devletler için geçerlidir. Çünkü bir devletin sınırlarının ihlali, aslında tüm devletlerin sınır kavramının sorgulanması demektir. Eğer sınırlar bu kadar kolay aşılabiliyorsa, o hâlde sınırın siyasal anlamı silikleşir. Sınır, ontolojik bir güvence olmaktan çıkar, epistemik bir “simülasyon” hâline gelir. Drone’ların varlık–yokluk oyunuyla yarattığı belirsizlik, tam da bu simülasyonun metaforudur: Devletin varlığı da tıpkı o ışıklar gibi, bir an parlayan, bir an kaybolan bir imgeye dönüşür.
Son kertede, drone saldırısı yalnızca bir güvenlik ihlali değil, devletin varlık iddiasına yönelmiş bir saldırıdır. Bu nedenle ontolojik sonucu şudur: Devletin en sağlam görünen temelleri, yani sınırlar, aslında en kırılgan noktasına dönüşür. Ve bu kırılganlık, devletin epistemik güvenliğini değil, bizzat ontolojik sürekliliğini tehdit eder.
5. Var–Yok Ard-Ardalığı ve Semantik Sabotaj
5.1. Drone’un Işıklarının Anlamı
Drone’un yanıp sönen ışıkları, yüzeyde teknik bir sinyal veya operatörün yönlendirme aracı gibi görünse de, aslında çok daha derin bir epistemolojik ve semantik işlevi yerine getirir. Burada söz konusu olan şey, yalnızca bir cihazın gökyüzünde varlığını belli etmesi değil; ontolojik düzeyde “varlık–yokluk ard-ardalığı”nın bilinçli bir şekilde sahnelenmesidir. Her ışığın yanışı, “ben buradayım” mesajını verirken, sönüşü “aslında yokum” anlamını taşır. Böylece drone, sabit ve sürekli bir varlık olarak algılanmaz; aksine, her an kaybolabilen ve yeniden beliriveren bir imge hâline gelir. Bu ardışıklık, devletin en sembolik güvenlik mekânı olan havaalanında sahnelendiği için, yalnızca bir görsel oyun değil, doğrudan egemenlik ve güvenlik paradigmasının kalbine yönelmiş bir epistemik sabotajdır.
İnsan zihni, algı düzeyinde süreklilik ilkesine bağlıdır. Gestalt psikolojisinin de işaret ettiği üzere, zihin boşlukları doldurma, kesintileri süreklilik olarak tamamlama eğilimindedir. Çünkü süreklilik, hem algısal istikrarın hem de varoluşsal güvenin temel koşuludur. Ancak drone’un ışıkları bu istikrarı bilinçli bir şekilde bozar. Yanıp sönen ışıklar, zihni sürekli bir salınıma sokar: “şu anda var mı, yoksa kayboldu mu?” sorusu, yalnızca algısal bir boşluk değil, aynı zamanda güvenliğe dair epistemik bir boşluk yaratır. Devletin mutlak otorite ve denetim alanı olarak kodladığı havaalanı, bir anda “var ile yok arası” bir belirsizliğe maruz kalır.
Bu durum, psikolojik düzlemde de tehdit algısını büyütür. Zira tehdit unsurları genellikle süreklilik arz ettiğinde yönetilebilir hâle gelir: sürekli var olan bir tehdit, kontrol altına alınabilir veya bertaraf edilebilir. Fakat kesintili görünen bir tehdit, yani “bir var bir yok” olarak beliren bir unsur, en tehlikeli algısal biçimdir. Çünkü yokluk anı bile artık bir tehdit olarak kodlanır; zihnin süreklilik arzusunu sabote eden bu boşluklar, tehdit algısının bizzat kaynağı hâline gelir. Yani drone’un ışığının yanmadığı an, drone’un olmadığı an değildir; aksine, daha sinsi, daha görünmez ve bu nedenle daha tehlikeli bir varoluş biçimi olarak kaydedilir.
Böylece drone’un ışıkları, varlık ile yokluğu epistemik bir oyun hâline getirir. Bu oyun, Batı medeniyetinin temel epistemik güvencesi olan “sınırın sürekliliği”ni hedef alır. Havaalanı, devletin sınırları temsil eden en yoğunlaşmış mekânıdır: pasaport kontrolü, kameralar, polisler, gözetim sistemleri hep bu mekânın süreklilik ve güvenlik illüzyonunu inşa etmek içindir. Drone’un ışıkları ise bu illüzyonu kırar. Bir var bir yok olan imge, “sınırın mutlaklığı” fikrini bir simülasyon hâline indirger.
Sonuçta, drone’un yanıp sönen ışıkları, basit bir teknik detay değil, ontolojik bir jesttir: varlığın sabitliğini yokluğun belirsizliğiyle iç içe geçirerek hem devletin mutlak güvenlik iddiasını hem de insan zihninin süreklilik arzusunu sarsar. Bu nedenle, her ışık yanıp sönüşünde yalnızca gökyüzünde bir cihaz belirmemekte, aynı zamanda modern egemenlik düzeninin epistemik temelleri sorgulanmaktadır.
5.2. Psikolojik Boşluk Doldurma Mekanizması
Drone’un ışıklarının yanıp sönmesi, yalnızca teknik bir ayrıntı değil; insan zihninin derin yapısına dokunan, algısal ve psikolojik bir sabotajdır. İnsan zihni, varlık ile yokluk arasında boşluk bırakmaya tahammül edemez. Bilişsel psikolojide “tamamlama” (closure) olarak bilinen ilke, zihnin sürekli olarak eksik parçaları tamamlamaya çalıştığını gösterir. Örneğin bir şeklin çizgileri yarıda kesilse bile, zihin onu tam bir daire ya da üçgen olarak algılar. Bu eğilim, varoluşsal düzeyde güvenlik ihtiyacının yansımasıdır: süreksizlik, tehdit ve bilinmezlik demektir. Drone’un ışıkları işte bu noktada devreye girer: yanıp söndükçe, zihnin tamamlama mekanizmasını sürekli provoke eder ve boşlukları tehdit unsurlarıyla doldurmaya zorlar.
Bu durum yalnızca bireysel psikolojide değil, kolektif bilinçte de aynı etkiyi doğurur. Drone ışığının söndüğü an, gözle görülür bir varlığın kaybolduğu an değil; aksine, görünmez bir tehdidin daha sinsi bir biçimde varlığını sürdürdüğü an olarak kodlanır. Çünkü “yok” olan şey, zihinde otomatik olarak “tehlikeli” ile eşleştirilir. Bu nedenle drone’un ışıklarının yanmadığı her kesit, kolektif hafızada yeni bir tehdit kaydı oluşturur. Tehdit böylece süreklilik kazanır: varlık anında olduğu gibi yokluk anında da sürer. Yani tehdit, ışığın yanışında değil, sönüşünde daha da güçlenir.
Bunun siyasal ve toplumsal sonucu, güvenlik arayışının kronikleşmesidir. Sürekli olarak varlık–yokluk arasında salınan bir tehdit imgesi, toplumsal düzeyde “her an her yerde olabilir” refleksini doğurur. Bu refleks, panik duygusunu değil, daha çok sistematik bir güvenlik talebini üretir. Toplum, boşlukları doldurmak için yeni gözetim sistemlerine, yeni kontrol mekanizmalarına ve daha güçlü devlet müdahalesine yönelir. Burada panoptikonun çöküşü değil, aksine yükselişi söz konusudur: sınırları tehdit edilen toplum, yeni bir panoptikon inşa eder. Bu, yalnızca teknik gözetim sistemleri değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik güvenlik anlatılarının da yeniden üretimi anlamına gelir.
Sonuçta drone’un ışıklarının oluşturduğu bu ard-ardalık, insan zihninin süreklilik arzusunu sabote ederek tehdit algısını kalıcılaştırır. Boşluk, artık nötr bir boşluk değil; doğrudan tehdit ile doldurulan, kolektif bilinci sürekli tetikte tutan bir semantik alandır. Böylece drone’un “yokluk anı”, varlıktan daha güçlü bir tehdit hâline gelir. Bu, modern devletin güvenlik paradigması için hem bir zayıflatma hem de bir güçlendirme işlevi taşır: zayıflatır, çünkü sınırların mutlaklığına dair güveni sarsar; güçlendirir, çünkü toplumun panoptikon ihtiyacını artırır. Drone’un ışıkları, böylece yalnızca bir sabotaj değil, aynı zamanda yeni bir güvenlik epistemolojisinin tetikleyicisidir.
5.3. Batı Medeniyetinin Simülatif Yapısı
Batı medeniyetinin epistemolojik yapısı, tarih boyunca “yokluğu sahneleme” üzerine kuruludur. Felsefi ve kültürel gelenekte bu, varlık ile yokluk arasındaki gerilimin sanatsal, politik ve epistemik formlara dönüştürülmesiyle görünür olur. Batı’nın tragedya anlayışından modern siyasal sistemlerine kadar uzanan çizgide, eksiklik, boşluk ve hiçlik yalnızca yokluk olarak değil; üretici, sahneleyici bir unsur olarak işlev görmüştür. Derrida’nın différance kavramında, Lacan’ın “eksik nesne” (objet petit a) teorisinde ya da Baudrillard’ın simülasyon analizinde görüldüğü gibi, Batı düşüncesi varlığı anlamlı kılan şeyin yokluk olduğunu sürekli yeniden vurgulamıştır. Bu nedenle Batı’nın modern toplum modeli, yalnızca maddi düzenin üzerine değil, yokluğu simgeleyen temsil biçimlerinin üzerine kuruludur.
Drone’un ışıklarının yanıp sönmesi tam da bu simülatif yapıya yönelik bir sabotajdır. Batı medeniyetinin “yokluğu sahneleme” pratiğini, bir dış aktör doğrudan manipüle ederek kullanıma sokar. Normalde sahnelenen yokluk, tiyatral ve kontrollü bir epistemik oyunken; drone’un ışıkları bu yokluğu kontrolsüz, tehditkâr ve sürekli bir hale dönüştürür. Bir an için ışık yanar ve varlık belirir; bir an için söner ve yokluk sahnelenir. Fakat bu kez yokluk, yalnızca bir “sembolik oyun” değil; gerçek bir güvenlik açığı, devletin sınır ihlalinin epistemik kanıtı olarak deneyimlenir. Böylece Batı’nın sahnelediği yokluk, kendi aleyhine bir gerçeklik haline gelir.
Bu durum epistemik bir “ters yüz etme”dir: Batı’nın simülatif yapısı, dışarıdan gelen bir müdahaleyle sabote edilmiştir. Baudrillard’ın deyimiyle simülasyon artık simülasyon olmaktan çıkar; “gerçekten daha gerçek” bir hal alır. Drone’un ışıklarının sönüşü, yalnızca bir teknik kesinti değil, kolektif bilinçte “burada bir saldırı var” imgesine dönüşür. Böylece Batı’nın en temel epistemik mekanizması — yokluğu sahneleyerek güvenliği, düzeni ve varlığı üretmek — kendi tersine çevrilir: yokluk, güvenliği değil güvensizliği üretir; düzeni değil kaosu çağırır.
Bu sabotaj aynı zamanda Batı’nın kendini “rasyonel, süreklilik arz eden, ontolojik istikrarın merkezi” olarak sunma iddiasını zayıflatır. Çünkü bir drone, yalnızca birkaç ışık oyunu ile bu istikrarın üzerine gölge düşürebilmiştir. Devletin havaalanındaki tüm gözetim sistemleri, kameralar, kuleler ve polisler, bu küçük makinelerin varlık–yokluk oyununa karşı çaresiz kalmıştır. Burada Batı’nın epistemik altyapısı, sembolik düzlemde iflas etmiştir.
Sonuçta, drone olayı Batı medeniyetinin simülatif yapısına yöneltilmiş doğrudan bir saldırı olarak okunabilir. Batı, yokluğu temsil ederek varlığı inşa eden bir kültürel sistem kurmuştu; fakat bu kez dışarıdan gelen bir fail, aynı oyunu devletlerin varlığını ve güvenliğini tehdit edecek biçimde yeniden yazdı. Böylece Batı’nın epistemik ve kültürel paradigması, kendi sahneleme arzusunun en zayıf noktasından vurulmuş oldu. Bu, yalnızca teknik bir güvenlik ihlali değil; Batı’nın tarihsel düşünme biçimine yöneltilmiş derin bir epistemolojik sabotajdır.
6. ABD’nin Post-Modern Tekilleşme Paradigması
6.1. Tekilleşme İdeali
ABD’nin küresel düzende izlediği strateji, yalnızca jeopolitik bir üstünlük ya da askeri-ekonomik kapasite meselesi değildir; daha derinde ontolojik bir hedefe yaslanır: tekilleşme. Tekilleşme burada, farklı aktörlerin birbirleriyle etkileşim halinde var olmalarına izin veren çoğulcu düzeni ortadan kaldırmak değilmiş gibi görünse de, gerçekte farklılıkların tümünü tek bir merkezin çevresine çekerek onları kendi mantığı içinde eritmek anlamına gelir. Bu, klasik hegemonya kavrayışından farklıdır; çünkü hegemonya genellikle “güçlü olanın diğerlerini baskılaması” şeklinde anlaşılırken, ABD’nin tekilleşme ideali “dünyanın tamamının epistemik olarak tek bir merkezde sabitlenmesi”ni amaçlar.
Bu idealin kökenleri Batı düşünce tarihinin uzun sürekliliğinde bulunabilir. Antik Yunan felsefesinde “hen” yani birlik fikri, çoklu varlıkların arkasında yatan tek bir özün aranmasıyla kendini gösteriyordu. Orta Çağ’da Hıristiyan teolojisinin “tek Tanrı, tek hakikat” anlayışı, parçaların bütünlük içinde eritilmesi düşüncesini kutsallaştırdı. Hegel’in mutlak tin kavramı ise, tarihteki tüm çatışmaların ve farklılıkların sonunda tek bir akıl yürütme dizgesinde bütünleşeceğini savunuyordu. ABD’nin günümüzdeki küresel paradigması, bu metafizik hattın politik sahneye tercüme edilmiş versiyonu gibidir.
ABD’nin tekilleşme ideali, yalnızca politik otorite arzusundan ibaret değildir; epistemolojik bir projedir. Çünkü tekilleşmek, bilgi üretiminde, norm koymada ve düzen tasarımında tek başına referans noktası olmak demektir. Bu, “ABD’nin merkezde olduğu dünya” ifadesinden daha fazlasını içerir. Asıl hedef, diğer bütün aktörlerin yalnızca ABD’nin epistemik düzeninin birer fonksiyonu haline gelmesidir. Böylece Avrupa’nın evrensel değerler paradigması, Rusya’nın milliyetçi güvenlik paradigması ya da Çin’in ekonomik yatırım temelli yayılım modeli gibi alternatif yollar, kendi başına var olabilecek seçenekler olmaktan çıkar; ABD’nin tekil sistematiğinde “ikincil dallar”a dönüşür.
Bu noktada tekilleşme ideali, klasik imparatorluk mantığından ayrılır. Roma, Osmanlı ya da Britanya gibi tarihsel imparatorluklar, kendi hâkimiyetleri altında farklı etnik, dini ve kültürel yapıları görece özerk biçimde var olmaya bırakabiliyordu. ABD’nin ideali ise bu özerkliklerin anlamını silmektir. Farklılıklar var olmaya devam edebilir, ama kendi özgün referanslarına dayanarak değil, ABD’nin küresel epistemik düzeni içinde “işlevsel parçalar” olarak. Bu nedenle tekilleşme, çoğulluğu ortadan kaldırmaktan ziyade onu kendi merkezine tabi kılar; farklılıkların varlığını yok etmez ama onların bağımsız meşruiyetlerini çözer.
Bu süreçte krizler kritik bir araçtır. Kriz, farklı aktörlerin kendi gündemleri üzerinden bağımsız hareket etme kapasitesini askıya alır. Pandemi, enerji güvenliği, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı veya Ortadoğu’daki çatışmalar gibi küresel krizler, devletlerin özerk düşünme kapasitesini değil, ABD’nin sunduğu çerçeve içinde refleks göstermelerini zorunlu kılar. Bu, tekilleşmenin somut işleyişidir: Kriz aracılığıyla parçalar tek merkeze yöneltilir.
Tekilleşmenin nihai amacı, yalnızca “dünyanın en güçlü devleti” olmak değildir; tek bir varlık gibi hareket eden “tek devlet” ütopyasına yaklaşmaktır. Uluslararası sistemde özerk aktörlerin varlığı, ABD’nin gözünde geçici ve tali olgular olarak kodlanır. Bu aktörler, sistemin sürekliliği açısından var olabilirler ama özlerinde ABD’nin kurduğu epistemik ağın bağımlı halkalarıdır. Burada “tek devlet” ütopyası, fiilen tüm dünyanın ABD tarafından yönetilmesi anlamına gelmeyebilir; fakat bütün aktörlerin epistemik olarak ABD merkezli düzenin dışına çıkamaması, yani alternatif varoluş alanı bulamaması, tek devlet işleviyle eşdeğerdir.
Dolayısıyla ABD’nin tekilleşme ideali, yalnızca güç hiyerarşisi kurmak değil, aynı zamanda varlık düzeyinde tekil olmaktır. Bu, post-modern paradigmanın en uç biçimidir: “Her varlık tekildir” ilkesini radikalleştirerek “tekil olan yalnızca benim” noktasına taşır. Böylece ABD, yalnızca uluslararası siyasetin değil, epistemolojinin ve ontolojinin de merkezinde yer alma iddiasını kurar.
6.2. Avrupa’nın Benzeşmeye Dayalı Dayanışmaya Zorlanması
ABD’nin tekilleşme idealinin en kritik laboratuvarı Avrupa’dır. Çünkü Avrupa, kendi tarihsel ve ideolojik mirası gereği, ABD’nin “tekil hegemonya” paradigmasına doğrudan zıt bir mantık üzerine kuruludur. Avrupa Birliği (AB), “benzeşmeye dayalı dayanışma” fikrinin kurumsallaşmış hâlidir: İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokratik değerler ve ortak pazar prensipleri gibi evrensel normlar üzerinden farklı devletleri bir arada tutma çabası. Bu, ulusal farklılıkların korunmasını değil, onların evrensel bir norm havuzunda eritilmesini hedefler. ABD’nin tekilleşme paradigması ile AB’nin evrensel değerler paradigması arasındaki çelişki, modern dünya siyasetinin en temel gerilimlerinden biridir.
ABD’nin stratejisi, bu benzeşmeye dayalı dayanışmayı sürekli krizler yoluyla sınamak ve kırılganlaştırmaktır. Kriz, ABD için yalnızca bir güvenlik açığı veya beklenmedik bir durum değil, stratejik bir araçtır. Enerji krizleri, göç dalgaları, finansal çalkantılar ve en son Ukrayna savaşı, Avrupa’yı kendi iç mantığıyla dayanışmaya değil, ABD’nin belirlediği reflekslere mecbur bırakmıştır. Çünkü kriz ortamında AB’nin evrensel değerleri soyut bir ideal olmaktan çıkar; hayatta kalma refleksi ön plana geçer. Bu refleks, her seferinde Avrupa’yı ABD’nin güvenlik şemsiyesine daha fazla bağlar.
Burada Rusya, “negatif kutup” işlevi görür. ABD, Rusya’yı yalnızca jeopolitik bir rakip olarak değil, aynı zamanda Avrupa’yı kendi paradigmasına çekmek için bir “zorunlu öteki” olarak konumlandırır. Ukrayna savaşı bu açıdan dönüm noktasıdır: Avrupa, kendi başına krizle başa çıkacak araçlara sahip olmadığını fark etmiş, güvenlik ve enerji bağımlılığı nedeniyle ABD’nin çizdiği hattın dışına çıkamamıştır. Rusya’nın varlığı, Avrupa için sürekli bir tehdit imgesi olarak yeniden üretilir; her saldırı, her sabotaj, her siber operasyon bu imgeyi besler. Böylece Rusya, Avrupa’nın “benzeşmeye dayalı dayanışma”sını güçlendiren negatif bir mıknatıs hâline gelir.
Fakat işte tam burada ABD’nin tekilleşme mantığı devreye girer. Avrupa, Rusya tehdidi karşısında dayanışmaya yönelirken aslında kendi paradigmasına göre değil, ABD’nin belirlediği güvenlik ve siyaset mantığına göre hareket etmektedir. Yani Avrupa’nın birlikteliği, kendi kurucu değerlerinden değil, ABD’nin negatif kutup olarak sahnelediği Rusya’dan beslenmektedir. Bu durum, AB’yi içsel bir özne olmaktan çıkarır ve ABD’nin paradigmatik oyununda edilgin bir figürana dönüştürür.
Psikolojik düzeyde bu süreç, dayanışmanın gönüllü bir birliktelik değil, zorunlu bir refleks hâline geldiğini gösterir. Birliktelik, ortak değerlerin bilinçli tercihiyle değil, korkunun ürettiği içgüdüyle gerçekleşmektedir. Sosyolojik açıdan ise bu, AB’nin kendi kimliğini korumak yerine dışsal bir tehdide tepki vererek yeniden üretmesi anlamına gelir. Kriz olmadan var olamayan bir birliktelik, aslında kendi normatif zemininin boşluğunu itiraf etmektedir.
Sonuç olarak ABD, Avrupa’yı kendi paradigmasına doğrudan eklemlemez; bunun yerine Rusya’yı “negatif kutup” olarak sahneye sürerek Avrupa’yı sürekli benzeşmeye dayalı dayanışmaya zorlar. Böylece AB, görünürde kendi değerleriyle bir arada duruyor gibi gözükse de, fiiliyatta ABD’nin tekilleşme stratejisinin edilgin bir aracı hâline gelir. Bu, Avrupa’nın hem epistemik hem de siyasal özerkliğini aşındıran, uzun vadede onu bir “tekil hegemonya” düzeninin parçalarından biri hâline getiren bir süreçtir.
6.3. Panoptikonun Çöküşü mü, Yükselişi mi?
Sınırların ihlali, ilk bakışta panoptikonun çöküşü gibi görünür. Çünkü panoptikon kavramı, Foucault’nun disiplin toplumları için önerdiği en güçlü metaforlardan biridir: her şeyin görülebildiği, gözetim sayesinde iktidarın içselleştirildiği, bireylerin kendi kendilerini disipline ettikleri bir iktidar mekanizması. Modern devlet, özellikle sınırlar ve havaalanları gibi “disiplin mekânları” üzerinden tam da bu panoptik yapıyı sahnelemektedir. Kameralar, polisler, pasaport kontrolleri, biyometrik sistemler… tüm bunlar bireye sürekli olarak “sen gözetleniyorsun” mesajı verir. Drone’ların bu mekanizmaya sızması, panoptikonun merkez kulesinin bir anda kör edilmesi, yani gözetim yapısının işlevsizleşmesi gibi görünebilir.
Ancak bu sadece yüzeysel bir algıdır. Derinlemesine bakıldığında, sınırların ihlali aslında panoptikonun yıkılışı değil, yeni panoptikon arayışlarının doğuşudur. İnsan toplulukları, güvenlik kaynağını kaybettikleri anda, onu yeniden kurmak için daha güçlü bir gözetim yapısına ihtiyaç duyarlar. Yani ihlal edilen sınırlar, toplumsal bilinçte bir boşluk açar; bu boşluk, daha güçlü bir gözetim ve disiplin mekanizmasıyla doldurulur. Psikolojik düzlemde, bu refleks “kaygıdan korunma” mekanizmasıdır: bireyler, tehdit edildiklerinde yalnızca savunmaya geçmez, aynı zamanda daha katı denetim biçimlerine rıza gösterirler. Sosyolojik düzlemde ise bu, devletlerin ihlal sonrası gözetim araçlarını genişletmesine, uluslararası işbirliklerini artırmasına ve panoptikonun daha da büyütülmesine yol açar.
Bu bağlamda ABD’nin post-modern tekilleşme paradigması, panoptikon mantığını kendi çıkarlarına göre yeniden düzenler. Avrupa’da bir havaalanının drone tarafından sabote edilmesi, sadece ulusal sınırların zedelenmesi değil, aynı zamanda daha geniş bir güvenlik ittifakı ihtiyacını doğurur. Avrupa, kendi panoptikonunu koruyamadığını fark ettiği anda, daha büyük bir panoptikon olan NATO’ya ve dolayısıyla ABD’nin güvenlik hegemonyasına sığınmak zorunda kalır. Yani sınırların ihlali, panoptikonun sonunu değil, ABD merkezli daha geniş bir panoptikonun yükselişini tetikler.
Buradaki epistemik paradoks şudur: İhlal, iktidarın zayıflığını sergiler gibi görünür, fakat aslında iktidarı yeniden üretir. Drone’lar, panoptik gözetim kulelerini “kör” hale getirse bile, bu körleşme yeni bir gözetim sistemine duyulan ihtiyacı doğurur. Böylece panoptikon, parçalanmak yerine genişler. ABD’nin tekilleşme stratejisi açısından bu, son derece işlevseldir. Çünkü her ihlal, Avrupa’yı daha fazla güvenlik dayanışmasına iter; bu dayanışma, ABD’nin hegemonik merkezli yeni panoptikonuna eklemlenmekten başka bir seçenek bırakmaz.
Ontolojik düzeyde ise bu, iktidarın “refleksiyon” özelliğiyle ilgilidir. İnsan toplulukları, güvenliklerini tehdit eden olaylar karşısında yalnızca fiziksel bir tepki vermez; aynı zamanda bu tehdidi aşacak daha yüksek bir kavramsal düzleme yönelir. Tarih boyunca bu, Tanrı’ya başvuruyla sembolleşmiştir; seküler çağda ise “tek devlet” arzusuyla. Tek devlet, tüm sınırları aşan, tüm güvenliği tek merkezde toplayan nihai panoptikon işlevi görür. ABD’nin tekil hegemonya paradigması da işte bu yönde ilerlemektedir: sınır ihlalleri, insanlığın bilinçaltında Tanrı’nın mutlak gözetimi yerine tekil bir küresel devletin mutlak gözetimini çağrıştırır.
Sonuç olarak, drone ihlalleri panoptikonun çöküşünü değil, yükselişini sahnelemektedir. Bu yükseliş, bireylerin ve toplumların bilinçdışı güvenlik arzusunun bir yansımasıdır ve ABD’nin tekilleşme stratejisiyle mükemmel biçimde örtüşmektedir. Görünürde kaos yaratan her ihlal, aslında daha güçlü bir düzen çağrısını tetikler. Bu çağrıya yanıt veren tek aktör ise, kendisini küresel panoptikonun merkezi olarak sunan ABD’dir.
7. Kehanet ve Laboratuvar Etkisi
7.1. Olayın Deneysel Niteliği
Kopenhag ve Oslo havalimanlarında yaşanan drone vakası, yalnızca teknik bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda modern devletlerin epistemik ve sembolik güvenlik tanımlarını test eden deneysel bir vaka olarak okunmalıdır. Burada “deney” kavramı, laboratuvar ölçeğinde yürütülen bilimsel pratiklerden ziyade, devletlerin reflekslerini ve toplumların algısal tepkilerini ölçmeye dönük stratejik bir sahneleme biçimini ifade eder. Küçük ölçekli, düşük maliyetli fakat yüksek semantik etkili bu tür olaylar, devlet otoritesinin sınırlarını ve toplumların zihinsel savunma mekanizmalarını aynı anda gözlemlemeye imkân tanır.
Bu deneysel nitelik öncelikle devlet–sınır ilişkisi üzerinden açığa çıkar. Devletler, varlıklarını sınırlar üzerinden tanımlar; bu sınırların temsil mekânı ise havalimanlarıdır. Pasaport kontrolleri, gözetim kameraları, polis varlığı ve hava trafik kuleleri, devletin hem fiili hem epistemik otoritesini yoğunlaştıran unsurlardır. Drone’ların bu mekâna sızması, sınırın “var–yok arası” bir belirsizliğe indirgenmesine neden olur. Böylece devletin otoritesi, yalnızca fiziksel olarak değil, bilgiye dayalı güvence üretme kapasitesi bakımından da sorgulanır.
İkinci olarak bu deney, toplumsal-psikolojik refleksleri ölçen bir laboratuvar işlevi görür. İnsan zihni sürekliliğe bağımlıdır; algıdaki boşluklar tehdit unsurlarıyla doldurulur. Drone ışıklarının yanıp sönmesi, tam da bu boşluk doldurma refleksini harekete geçirir. “Görünür–görünmez” döngüsü, toplumların güvenlik algısını istikrarsızlaştırarak onları aşırı ihtiyatlı ve kaygılı bir ruh haline sürükler. Bu ruh hali, özellikle jeopolitik bellekte Rusya imgesiyle yüklü bir bölgede gerçekleştiğinde, suçlu atfı neredeyse otomatikleşir. Böylece deneyin çıktısı yalnızca güvenlik açıklarının görünür kılınması değil, aynı zamanda “fail kimdir?” sorusuna verilen refleksif yanıtların test edilmesidir.
Üçüncü boyut, kurumsal ve medyatik zincirleme etkidir. Havalimanlarının kapanması, uçuşların iptali, sosyal medyadaki hızla yayılan söylentiler ve siyasi liderlerin açıklamaları, birbirini tetikleyen bir kriz zinciri üretir. Bu zincir, küçük ölçekli bir olayın nasıl hızla makro-politik bir gündeme dönüşebileceğini gözler önüne serer. Deneysel boyut tam da buradadır: birkaç drone’un tetiklediği küçük bir kesinti, çok katmanlı bir kriz simülasyonu olarak işlev görür. Bu simülasyon, devletlerin kriz yönetim kapasitesini, medyanın çerçeveleme pratiklerini ve halkın kolektif reflekslerini eşzamanlı olarak görünür kılar.
Sonuç olarak, drone vakası bir sabotaj girişiminden çok daha fazlasıdır: devletlerin epistemik güvenlik tanımlarını, toplumların algısal boşluklarını ve medyanın kriz çarpan etkisini test eden bir laboratuvar olayıdır. Bu nedenle söz konusu olay, yalnızca bugüne dair bir güvenlik ihlali değil, aynı zamanda gelecekte uygulanacak çok daha büyük ölçekli kriz senaryolarının minyatür bir provası, bir “kehanet” denemesidir.
7.2. Krizin Uzatılma Stratejisi
Kopenhag ve Oslo’daki drone olayının tekil, kısa süreli bir güvenlik ihlali olarak kalmayıp kasten uzatılan bir krize dönüştürülme potansiyeli, olayın stratejik önemini katbekat artırır. “Kriz uzatma” burada mekanik bir süreklilik değil; algısal, kurumsal ve politik düzlemlerde kademeli ve kasıtlı bir süreyapı kurma pratiğidir. Bu pratiğin amacı, toplumların kaygı-eşiklerini erozyona uğratmak, karar vericilerin reflekslerini belirli bir yönde kalıcı hale getirmek ve nihayetinde dayanışma biçimlerini yeniden kodlamaktır. Aşağıda bu stratejinin bileşenleri ayrıntılı olarak açılmaktadır.
1. Algıyı Süreklileştirme Mekanizması
Kriz uzatma stratejisinin merkezinde “tehdidin sürekliliği” algısını yaratma çabası vardır. Bu, sürekli yeni haber dalgaları, yetkililerin belirsiz ama kaygılandırıcı açıklamaları, gecikmeli fakat dramatik görüntülerin tekrar yayını ve sosyal medyada üretilecekın yaygın panik-hikâyeler ile sağlanır. İhlalin kendisi (drone’ların birkaç saat varlığı) kısa olsa bile, medyanın ve kurumların çerçeveleme biçimi —“henüz aktör tespit edilemedi, soruşturma sürüyor, daha fazla ihlal olabilir”— kamuoyuna bir “süreklilik” illüzyonu sunar. Algı bu şekilde süreklileştikçe, toplumun normalleşme kapasitesi zorlanır; insanlar sürekli ihtiyatlılık, kaygı ve güvensizlik haline kilitlenir.
2. Kurumsal Kriz Döngüsünün Uzatılması
Devlet kurumları ve havaalanı yönetimleri kriz anında alınan önlemleri uzattıkça, günlük hayatın aksaması normalleşir. Uçuş iptalleri, güvenlik protokollerinin kalıcılaştırılması, art arda açıklanan yeni önlemler ve takip eden idari soruşturmalar, olayın geçici bir aksaklıktan ziyade “yeni normal”e evrildiği hissini pekiştirir. Bu süreçte, kurumlar hem meşruiyetlerini korumak için “daha fazla önlem” söylemini güçlendirirken, aynı söylem halkı daha fazla gözetim, denetim ve merkezi müdahaleye razı eder hale getirir. Böylece kriz, toplumsal rıza ile birlikte süreklileşir; yurttaşlar güvenlik için özgürlük-ödünleri vermeye alışır.
3. Jeopolitik Gerilimleri Sürekli Tutma Stratejisi
Kriz uzatma, jeopolitik düzlemde de işlevseldir. Belirsizlik ve tehdit algısının devamlı kılınması, dış politika aktörlerini olaya ilişkin söylemler üretmeye zorlar; suçlamalar, itirazlar ve diplomatik hamleler birbirini izler. Eğer olay belirli bir aktörün —örneğin Rusya gibi— imajıyla kolayca eşleştirilebiliyorsa, bu aktöre yönelik siyasi izolasyon ve baskı için zemin güçlenir; aksi takdirde sürekli şüphe ve belirsizlik, bölgesel güvenlik mimarisini kırılganlaştırır. Uzatılan kriz sayesinde, taraflar birbirlerini suçlama döngüsünde sıkışır; bu süreç Avrupa’da kolektif güvenlik kaygılarını olağanüstü düzeye çıkarır ve dayanışmanın “zorunlu hale getirilmesi”ni meşrulaştırır.
4. Psikolojik Yıpratma ve Reflekslerin Rejimi
Uzun süreli alarm hali, bireysel ve kolektif psikolojide yıpratıcı etkiler üretir: kronik kaygı, risk algısında aşırı duyarlılık, karar alma süreçlerinde temkinlilik ve kolektif davranışlarda kutuplaşma. Bu psikolojik yıpratma, siyasi aktörlerin daha radikal politikaları meşrulaştırmasına imkân tanır; çünkü halk “güvenlik” söylemine daha kolay boyun eğecektir. Krizin uzatılması, aynı zamanda toplumun dikkati dağınıklığını artırarak diğer kamusal meselelerin (ekonomi, adalet, haklar) geri planda kalmasını sağlar; böylece hükümetler ve küresel aktörler istedikleri politik manevraları daha az tepkiyle uygulayabilirler.
5. Dayanışma-Nakil Döngüsü: Kısa Vadede Pekişme, Uzun Vadede Yıpranma
Strateji, paramparça olmuş ulusal tepkileri ilk aşamada birleştirip dayanışmayı artırarak işe başlar — ortak tehdit karşısında birlik çağrıları, silah yardımları, AB içi koordinasyon çabaları gibi. Ancak bu dayanışma, planlı bir yıpratma ve kaynak draini politikasıyla sürdürüldüğünde, orta ve uzun vadede dayanışmanın ekonomik ve politik maliyetleri ortaya çıkar; yorgunluk, ayrışmalar ve iç politik çatlaklar gündeme gelir. Bu dinamik, “kriz→dayanışma→yük→yıpranma→çatlak” döngüsü şeklinde işler ve nihai hedef, dayanışmanın yapısal zayıflaması ve bağımlılık ilişkilerinin artmasıdır.
6. Oyun Kurucu Aktörlerin Stratejik Kazançları
Kriz uzatma stratejisinden fayda sağlayan aktörler çeşitlidir: silah sanayi (stratejik alımlar), ulus-devlet iktidarları (yeni yetki ve gözetim mekanizmaları), jeopolitik rakipler (sınır güvenliklerini tahkim etme bahaneleri), ayrıca küresel hegemonik oyuncular (dayanışma üzerinden nüfuz artırma). Uzatılan kriz, bu aktörlerin kısa vadeli politik ve ekonomik çıkarlarına denk düşer; aynı zamanda uzun vadede küresel düzenin yeniden inşasına hizmet eden kurumsal değişiklikleri kolaylaştırır.
Sonuç olarak, kriz uzatma stratejisi, olayın kendisinden ziyade onun devam ettirilmesi ve toplumsal-mecburi sürekliliğin inşa edilmesi üzerine kuruludur. Drone’ların birkaç saatliğine görüldüğü vakadan, haftalarca, aylarca süren, politik çöküntüler ve yeni bağımlılık ilişkileri üreten bir yapıya geçiş mümkündür — eğer olayın kurumsal çerçevesi, medyanın kurgusu ve siyasi aktörlerin söylem kalıpları buna hizmet ederse. Bu yüzden olayın kısa vadeli teknik boyutunu aşan bir stratejik okumaya ihtiyacımız vardır: çünkü kriz uzatma, yalnızca güvenliği değil, demokratik normları, ekonomik kaynak dağılımını ve uluslararası dengeleri yeniden biçimlendirebilecek bir araç olarak iş görür.
7.3. ABD’nin Nihai Stratejisi
ABD’nin nihai stratejisi, küçük çaplı güvenlik ihlallerini ya da sembolik krizleri birer araç haline getirerek, Avrupa’da zorunlu dayanışma süreçlerini tetiklemek ve bu dayanışmayı uzun vadede kendi çıkarlarına bağımlı kılmaktır. Burada işleyen mantık basit bir zincire indirgenebilir: kriz → birlik → bağımlılık → tekil hegemonya. Bu zincirin ilk halkası, drone vakasında görüldüğü gibi, küçük ama yüksek sembolik değeri olan bir olaydır. Havalimanları, devletin sınırları üzerinden kurduğu meşruiyetin en görünür mekânları olduğu için, burada yaşanan bir ihlal yalnızca teknik bir güvenlik sorunu olarak değil, epistemik düzeyde devletin varlığını tehdit eden bir olay olarak kodlanır. Bu tehdit algısı, kamuoyunu ve siyasi elitleri hızlıca “ortak önlem” almaya yönlendirir.
Bu noktada ABD’nin devreye girişi kritikleşir: Avrupa’da ortaya çıkan dayanışma talebini yönlendiren ve onu kendi kurumsal, ekonomik ve teknolojik altyapısına bağlayan aktör ABD’dir. Kriz anında güvenlik teknolojilerinin tedariki, yeni protokollerin devreye sokulması, NATO üzerinden yapılan koordinasyon çağrıları ve diplomatik baskılar, Avrupa’yı ABD merkezli çözümlere mahkûm hale getirir. Böylece kriz, yalnızca geçici bir güvenlik sorunu olmaktan çıkar; kalıcı kurumsal ve ekonomik bağımlılıklara dönüşür.
ABD için bu stratejinin en kritik avantajı, Avrupa’nın kendi stratejik özerkliğini zayıflatmasıdır. Çünkü Avrupa, kendi iç dinamikleriyle çözüm üretmek yerine, krizleri sürekli olarak ABD’nin sunduğu şemsiye altında aşmaya yönlendirilir. Bu durum, Avrupa’yı kısa vadede daha dayanışmacı gibi gösterse de uzun vadede bağımlı hale getirir. Krizler sürekli uzatıldığında —örneğin Ukrayna savaşı gibi uzun süren güvenlik tehditleri ya da drone vakaları gibi tekrarlayan küçük ihlaller aracılığıyla— dayanışma refleksi pekişir, ancak bu refleksin maliyeti giderek artar. Bu maliyetin sürdürülebilirliği, ancak ABD’nin merkezde olduğu bir güvenlik mimarisiyle mümkün hale gelir.
Sonuçta ABD’nin stratejisi, parçalı krizleri büyük sistemsel sonuçlara dönüştürmektir. Küçük ihlaller, algısal zincirleme etkiler yaratır; bu etkiler dayanışmayı zorunlu kılar; dayanışma ise bağımlılığı doğurur. Nihayetinde ortaya çıkan tablo, Avrupa’nın kendi varlığını korumak için sürekli olarak ABD’ye yaslanmak zorunda kaldığı, dolayısıyla tekil hegemonya idealinin bir adım daha güçlendiği bir küresel düzen olur.
8. Simülatif Sabotajın Derin Yüzü
8.1. Batı’nın Simülasyon Arzusu
Batı medeniyetinin entelektüel damarında en başından beri var olan bir eğilim, modernlikten post-modernliğe geçişte daha da belirginleşmiştir: gerçekliğin kendisini doğrudan deneyimlemek yerine, onun yokluğunu sahneleme ve bu yokluğu epistemik bir varlık kipine dönüştürme arzusu. Bu arzunun kökeni, Orta Çağ’ın teolojik temsillerinden Aydınlanma’nın akılcılığına, oradan da post-modernliğin simülasyon paradigmasına kadar uzanır. Modernliğin akıl merkezli düşüncesi, olguları sabit kategorilere yerleştirerek “gerçeği” temsil etme iddiasındaydı. Ancak bu temsil düzeni, kendi içinde her zaman bir eksiklik barındırıyordu: temsil edilen şey, hiçbir zaman gerçeğin kendisi olamıyordu.
Post-modern dönemde bu eksiklik, artık gizlenmeye çalışılan bir sorun olmaktan çıktı; aksine, kültürel ve epistemik yapıların temel işleyiş mantığı haline geldi. Jean Baudrillard’ın “hiper-gerçeklik” kavramı, işte bu durumu betimler: gerçeğin yerini temsillerin aldığı, hatta temsillerin gerçeklikten daha “gerçek” bir işlev kazandığı bir düzen. Burada yokluk, sadece bir eksiklik ya da kusur değildir; bilakis, toplumsal hayatın ve kültürel üretimin en değerli nesnesine dönüşür. Batı için yokluğu sahnelemek, gerçeği sahnelemekten çok daha güçlü bir iktidar aracıdır.
Bu durum yalnızca sanat ve edebiyat gibi estetik alanlarda değil, siyasetin, ekonominin, hukukun ve güvenliğin en temel örgütlenişinde de görülür. Örneğin demokrasi söylemi, sürekli olarak “tehdit altındaki özgürlük”ün sahnelenmesi üzerinden işler; ekonomi, “kıtlık” fikri olmaksızın kendi varlığını sürdüremez; güvenlik ise “sürekli ihlal edilme ihtimali”ni sahnelemeden meşruiyetini koruyamaz. Yani Batı için yokluk, sürekli yeniden üretilecek bir sahneleme nesnesidir.
Havalimanlarında yaşanan drone olayı tam da bu epistemik yapıyı açığa çıkarır. Drone’ların ışıklarının yanıp sönmesi, salt teknik bir detay gibi görünebilir. Ancak semantik düzlemde bu yanıp sönme, varlık ile yokluk arasındaki ard-ardalığın sahnelenmesidir. Bir an vardırlar, bir an yokturlar; bir an tehdit oluştururlar, bir an kaybolurlar. Bu belirsizlik, yalnızca görsel bir olgu değil, Batı’nın epistemik arzusunun sahnelenmiş bir versiyonudur. İnsan zihninin süreklilik arzusunu kırar, güvenlik aygıtlarının kesinlik üzerine kurulu işleyişini sabote eder ve nihayetinde devletin kendisini tanımladığı sınırların bile “var–yok arası” bir zemine kaymasına yol açar.
Bu, Batı’nın simülasyon arzusunun ironik bir şekilde kendi üzerine kapanmasıdır. Batı, yüzyıllardır yokluğu sahneleyerek medeniyetini kurmuşken, şimdi küçük ve ucuz bir makine, bu sahnelemenin en kırılgan noktasını ifşa etmektedir. Çünkü sahnelenen yokluk, devletlerin en kutsal mekânlarından biri olan havalimanında gerçekleşmiştir. Havalimanı, polisler, kameralar, pasaport kontrolleri ve gözetim sistemleriyle devletin mutlak egemenliğinin en yoğunlaştığı mekândır. Bu mekânda yokluğun sahnelenmesi, yalnızca bir güvenlik açığı değil; Batı uygarlığının epistemik mantığının doğrudan hedef alınmasıdır.
Dolayısıyla drone olayı, yüzeyde basit bir güvenlik problemi gibi görünse de, aslında Batı’nın “yokluğu sahneleme” paradigmasının bilinçli bir provokasyonla test edilmesidir. Drone’un varlık–yokluk salınımı, Batı’nın simülasyon üzerine inşa edilmiş semantiğini epistemik düzeyde sarsar. Çünkü bu medeniyet, temsilin kırılganlığını iktidar aracına dönüştürerek güçlenmişti; fakat aynı kırılganlık, şimdi dışsal bir irade tarafından bilinçli şekilde manipüle edilmekte ve Batı kendi silahıyla vurulmaktadır.
8.2. Drone’un Epistemik Hacker Rolü
Drone’ların havalimanı semantiğine yönelik saldırısı, salt fiziksel bir ihlal değildir; çok daha derin bir epistemik hackleme eylemidir. Hacker kavramı genellikle dijital sistemlere yetkisiz giriş ve manipülasyonla anılır. Fakat burada söz konusu olan şey, Batı uygarlığının epistemik yazılımına, yani “gerçekliği temsil etme” mantığına yapılan bir sızmadır. Drone, teknik donanımından çok, bu temsil düzenini hedef almasıyla “epistemik bir hacker” işlevi görmektedir.
Yanıp sönen ışıkların semantiği bu bağlamda kritik rol oynar. Drone’ların bir an görünür, bir an kaybolur şekilde hareket etmesi, yalnızca radarlara yakalanmamak için taktiksel bir manevra değildir. Bu hareket, Batı’nın gerçeklik üretim tarzını manipüle eden bilinçli bir şiddet estetiğidir. Çünkü Batı, yüzyıllardır varlık–yokluk ard-ardalığını kendi lehine kodlamış, yokluğu sürekli bir “tehdit” ya da “eksiklik” olarak tanımlayarak toplumsal düzeni meşrulaştırmıştır. Drone’un yanıp sönerek ürettiği varlık–yokluk oyunu, bu kodun dışarıdan yeniden yazılmasıdır. Bir başka ifadeyle, Batı’nın epistemik yazılımına enjekte edilen bir “malware” gibidir.
Bu noktada epistemik hackleme, salt semantik düzeyde kalmaz; psikolojik, sosyolojik ve politik etkiler üretir. İnsan zihninin süreklilik arzusunu kırarak, algısal boşlukları tehdit unsurlarıyla doldurmasına yol açar. Toplum, “görünmeyen” anlarda bile tehdidin varlığını hissetmeye başlar. Böylece tehdit yalnızca gözle görülür anlarda değil, görünmez anlarda da var olur. Bu, klasik hackleme eyleminde sistemin “arka kapı”sının ele geçirilmesine denktir: görünürde işlemeyen bir şey, bilinçaltında çalışmaya devam eder. Drone’un epistemik hacker rolü, tam da bu “arka kapı”yı zihinsel düzeyde kurmaktadır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu eylem devletin kendi sınır tanımlarına bir virüs enjekte eder. Devlet, sınırlarını gözetim, polis ve bürokratik prosedürlerle sabitler; drone ise bu sabitlikleri belirsizliğe çeker. Vatandaşın devlete duyduğu güven, devletin kendi “epistemik güvenlik sertifikası”na bağlıdır. Drone, bu sertifikanın güvenilirliğini çökertir. Çünkü sınırın en somut temsil mekânında bile belirsizlik sahnelenebiliyorsa, devletin epistemik garantörlüğü tartışmaya açılmış demektir.
Bu hackleme yalnızca devletin kurumlarını değil, Batı’nın semantiğini doğrudan hedef alır. Batı uygarlığı, modernlik boyunca kendi epistemik ağını kurmuş, bu ağ üzerinden dünyayı tanımlamış ve anlamlandırmıştır. Drone’un yanıp sönerek ürettiği varlık–yokluk salınımı, bu ağın kırılganlığını açığa çıkarır. Çünkü Batı’nın semantik düzeni, temsilin sürekli üretimi üzerine kuruluydu; şimdi temsilin sürekliliği bilinçli olarak kesintiye uğratılmıştır.
Dolayısıyla drone, salt bir sabotaj aracı değil, bilinçli bir epistemik saldırgan olarak işlev görür. Olay, bir güvenlik açığı değil, Batı’nın semantik güvenliğinin hacklenmesidir. Bu, yalnızca havalimanlarının değil, Batı’nın bütün epistemik yapısının “sızılabilir” olduğunu gösterir. Ve işte tam da bu nedenle, bu eylem sıradan bir güvenlik tehdidi değil, Batı’nın uygarlık kodlarına karşı yöneltilmiş sofistike bir epistemik hacktir.
8.3. Sabotajın Evrensel Anlamı
Drone saldırısının en kritik boyutu, yalnızca Avrupa’ya yahut NATO ülkelerine yönelmiş sınırlı bir güvenlik ihlali olmamasıdır. Bu olay, uluslararası düzenin epistemik temellerini hedef alarak bütün devletler için varoluşsal bir kriz üretmektedir. Çünkü devlet, kendini en temelde sınırları üzerinden tanımlar; sınırın ihlali ise yalnızca mekânsal bir kayıp değil, epistemik bir çöküştür. Drone, işte bu çöküşü evrenselleştiren bir araçtır.
Sabotajın evrensel anlamı, üç katmanda belirginleşir: ontolojik, psikolojik ve siyasal. Ontolojik düzeyde, sınırların varlık-yokluk arasında gidip gelmesi, devletin kendini tanımladığı “olumsallık zeminini” belirsizliğe sürükler. Eğer sınır, olgusal dünyada sürekli olarak sabitlenemiyorsa, devletin varlığı da sürekli ertelenmiş bir “mevcudiyet vaadi”ne dönüşür. Bu, uluslararası sistemde tüm devletlerin ontolojik statülerini kuşkulu hale getirir.
Psikolojik düzeyde, toplumların sınır algısı kolektif güvenin merkezindedir. Drone’un ışıklarının yanıp sönmesi, yalnızca teknik bir ayrıntı değil, kolektif bilinç üzerinde derin bir semantik etkidir: boşluklar tehditle doldurulur. Yani halk, görmediği anlarda bile tehdidin orada olduğuna inanır. Bu durum, uluslararası düzeyde “sürekli teyakkuz psikolojisi” yaratır. Artık güvenlik algısı, yalnızca askeri kapasiteye değil, boşlukların nasıl doldurulduğuna bağlıdır.
Siyasal düzeyde ise, bu sabotaj tüm devletleri aynı epistemik krizin içine çeker. Çünkü havalimanı yalnızca bir ülkenin değil, küresel ulaşım ağının düğüm noktasıdır. Bir havalimanında gerçekleşen ihlal, bütün havalimanlarını potansiyel tehdit mekânı haline getirir. Bu da devletlerin güvenlik stratejilerini kendi sınırlarının ötesine taşıyarak “evrensel panoptikon” arayışına yöneltir. Bu yönelim, ABD’nin tekil hegemonya planına eklemlenir; çünkü bütün devletler aynı anda aynı tehdidi hissettiklerinde, tek merkezli bir güvenlik mimarisi cazip hale gelir.
Bu bağlamda drone sabotajı, salt Avrupa’ya yönelik bir provokasyon değil, küresel ölçekte epistemik bir kırılmadır. Batı medeniyetinin simülatif yapısı burada evrensel ölçekte yankılanır: yokluk sahnelenir, belirsizlik tehdit olarak kodlanır ve bütün devletler kendi varoluş tanımlarından şüpheye düşer. Drone’un ışıklarının bir anlık sönmesi bile, aslında uluslararası düzenin epistemik temellerinin sönebileceği ihtimalini hatırlatır.
Dolayısıyla bu sabotaj, herhangi bir teknik güvenlik zaafının ötesinde, uygarlığın kolektif bilinç yapısına işlenmiş bir mesajdır: hiçbir devlet, hiçbir sınır, hiçbir güvenlik mekanizması mutlak değildir. Bu evrensel şüphe, ABD’nin post-modern tekilleşme paradigmasına doğrudan hizmet eder; çünkü her toplum kendi varlığından kuşkuya düştüğünde, tek bir merkez etrafında toplanma zorunluluğu daha güçlü bir seçenek olarak görünür.
9. Sonuç: Krizden Paradigmaya
Copenhagen ve Oslo havaalanlarında gerçekleşen drone vakası, yüzeyde yalnızca geçici bir güvenlik aksaklığı gibi görünse de, aslında çağdaş dünya düzeninin epistemik kırılganlıklarını açığa çıkaran bir laboratuvar işlevi görmektedir. Bu olay, teknik ya da lojistik bir sorun değil; devletin kendi varlığını tanımladığı sınır mekânının ontolojik düzeyde sabote edilmesidir. Birkaç drone, modern devletin “mutlak güvenlik alanı” sayılan havaalanını işlevsiz hale getirerek, yalnızca iki ülkeyi değil, bütün bir uluslararası sistemi epistemik şüphe içine sürüklemiştir.
Bu krizin en kritik yönü, Rusya imgesi üzerinden kurgulanan tehdit zinciridir. Jeopolitik belleğin hazır kalıpları — Murmansk’taki Kuzey Filosu, Baltık Denizi’ndeki Rusya temasları, kimlik bildirimsiz uçuşların kolektif hafızadaki izleri — kamuoyunu ve siyasi elitleri otomatik olarak Rusya’yı fail konumuna yerleştirmeye yönlendirmiştir. Zelenski’nin söylemleri ve medyanın refleksif üretimleri, bu yönlendirmeyi pekiştirerek küçük bir olayın büyük bir jeopolitik tehdit haline dönüşmesini sağlamıştır. Dolayısıyla kriz, yalnızca bir teknik sabotaj değil, Rusya’nın imgesi üzerinden Avrupa’nın benzeşmeye dayalı bir dayanışmaya sürüklenmesinin sahnelenmiş bir prototipidir.
Bununla birlikte, olayın asıl anlamı ABD’nin post-modern tekilleşme paradigması çerçevesinde belirginleşmektedir. Drone saldırısı, sınırların “var–yok arası” bir belirsizlik olarak kodlanmasına neden olmuş; bu da bütün devletlerin kendi epistemik güvenliklerini sorgulamasına yol açmıştır. Sınırın belirsizleşmesi, tekil hegemonya lehine işleyen bir süreçtir: çünkü güvenlik algısı çöktüğünde, devletler kendi kapasitelerine değil, daha büyük bir “evrensel panoptikon”a yaslanma eğilimine girer. Böylece ABD’nin uzun süredir inşa etmeye çalıştığı tekil merkezli düzen, küçük ölçekteki bir kriz üzerinden laboratuvar ortamında test edilmiş olur.
Bu noktada Oslo ve Kopenhag’daki olay, bir kehanetin ilk sahnesi olarak okunmalıdır. Gelecekteki küresel düzenin epistemik prototipi burada belirginleşmektedir: küçük, teknik görünümlü ihlaller; Rusya imgesi üzerinden üretilen tehdit algısı; Avrupa’nın zorunlu birlik refleksi; ve nihayetinde tek merkezli bir hegemonya arayışı. Bu zincir, yalnızca Avrupa için değil, bütün insanlık için paradigmatik bir dönüşümün işareti niteliğindedir.
Sonuç olarak, drone vakası salt bir güvenlik olayı değil; çağdaş siyasal semantiğin, jeopolitik belleğin ve epistemik kırılganlıkların kesişiminde doğan bir “paradigma provası”dır. Birkaç saatlik havaalanı kapanışı, aslında yirmi birinci yüzyılın siyasal mimarisini belirleyecek büyük oyunun minyatür bir modeli olarak okunmalıdır: krizden dayanışmaya, dayanışmadan bağımlılığa, bağımlılıktan tekil hegemonya düzenine doğru işleyen bir epistemik prototip.
Tepkiniz Nedir?