OntoHaber 3. Bölüm: Devletin Mührü, Bilginin Sızıntısı
Bu bölüm, modern dünyanın en derin kırılma hattını inceliyor: devletin ontolojik sabitlik arzusu ile küresel sistemin akışkan, geçirgen doğası arasındaki çatışmayı. Her analiz, bu gerilimin farklı yüzünü — bilgi, güvenlik, enerji, sermaye ve kimlik eksenlerinde — açığa çıkarıyor. Sudan’dan Almanya’ya, Kongo’dan Burkina Faso’ya uzanan haberler, tek bir ortak hakiketi fısıldıyor: varlık kendini korumak için sertleşiyor, bilgi ise sızarak özgürleşiyor. OntoHaber’in üçüncü bölümü, bu ikili dinamiği ontolojik, epistemolojik ve politik düzeyde çözümlerken, modern bilincin artık “devlet” değil, “bilgi” etrafında döndüğünü gösteriyor — mührün çatladığı, sızıntının hakikate dönüştüğü çağın anatomisi.
KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
MAKALE: DEVLETİN BİLİNCİNİN KAPANMASI — ABD HÜKÜMET KAPANMASININ ONTOPOLİTİK FENOMENOLOJİSİ
Ekim 2025’te Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan hükümet kapanması, yüzeyde sıradan bir bütçe anlaşmazlığı gibi görünse de, derin yapısında çok daha karmaşık bir varoluşsal olguya işaret etmektedir. Kongre’nin mali yıl bütçesinde uzlaşamaması sonucu federal hükümetin birçok kurumu fonlamadan mahrum kalmış; ordu, polis ve enerji altyapısı gibi zorunlu sistemler dışında kalan kamu kurumlarının büyük kısmı işlevsiz hâle gelmiştir. Yaklaşık dört bin federal çalışanın işten çıkarılması, müzelerin, parkların, araştırma kurumlarının ve sosyal hizmetlerin kapanması, modern devlet organizmasının kendi bilincini geçici olarak askıya almasının ampirik bir örneğini oluşturur. Çünkü bu olay, devletin fiziksel varlığını değil, bilincini kapatması anlamına gelir.
Burada “bilinç” kavramı metaforik bir imge değil, devletin kendi varoluşunu anlamlandırma, düzenleme ve temsil etme kapasitesini ifade eden epistemolojik bir düzlemdir. Devlet, yalnızca yasalar, kurumlar ve bedensel aygıtlarla değil; bu aygıtlar arasında kurduğu anlam zinciriyle, yani bilinciyle var olur. Hükümet kapanması, bu anlam zincirinin geçici olarak durdurulmasıdır. Ancak bu durdurma eylemi şuursuz bir çöküş değil, bilincin kendisini askıya alarak daha yüksek bir düzeyde yeniden örgütlemesi anlamına gelir. Yani “bilinç kapanması”, aslında meta-bilinçsel bir reflekstir — bilincin kendine dışarıdan bakarak varlığını sürdürme çabası.
Devletin fiziksel organları — ordu, polis, enerji sistemleri — çalışmaya devam ederken; karar verme, temsil etme, anlam üretme, bilgi işleme ve toplumsal sürekliliği kavramsallaştırma işlevleri durur. Bu durum, yaşayan ama düşünmeyen bir organizmaya benzer. Fakat burada yaşanan şey bilinç kaybı değil, bilincin kendi iç çatışmasını çözebilmek için geçici olarak susmayı seçmesidir. Devlet, kendi varlığını sürdürebilmek için bilincini pasifize etmeyi seçer; çünkü aşırı çoğulluk — farklı merkezlerin çatışması — bilincin tekil sürekliliğini tehdit eder.
Toplumsal bilinç, bireysel bilinçten farklı olarak tekil ve mutlak bir merkeze sahip değildir. Yasama, yürütme, yargı, medya, sermaye ve halk — her biri devletin bilincinin bir parçası olarak işler. Bu çoğulluk, toplumsal bilincin doğasında bulunan bir gerilim yaratır: tekil bilinç idealiyle çoğul yapının zorunlu çelişkisi. İnsan bilincinde kararın tek bir merkezden çıkması mümkündür, oysa toplumsal bilinçte karar, sayısız iradenin kesişiminden doğar. Bu da kriz üretir; çünkü çoğul bir yapı, tekil bir kararlılığa sahip olamaz. İşte hükümet kapanması, bu krizin doruk noktasında, bilincin kendi çoğulluğunu askıya alarak bir tür meta-bilinç yaratma girişimidir. Bilincin kendini pasifize etmesi, onun kendini aşma çabasıdır — çoğulluğun kendi üzerine kapanarak tekil bir form yaratması.
Bu süreç, fenomenolojik anlamda bir değilleme eylemidir. Devlet, kendi bilincini kapatarak onu yok etmez; bilincin özüne, yani tekilliğine yönelir. Değilleme burada yıkıcı değil, yaratıcı bir fonksiyon taşır: bilincin kendi sınırlarını tanıması ve bu tanım sayesinde yeniden bütünleşmesidir. Kapanma anında her bir politik odak — partiler, kurumlar, yargı organları, yürütme erkleri — kendi pozisyonlarını geçici olarak askıya alır. Bu askıya alma görünürde işlevsizliktir ama özünde birleşmedir: tüm odaklar tek bir sessizlikte birleşerek bilincin özsel tekilliğini temsil eder. Bu anlamda kapanma, çoğul bilincin kendi kendini değilleyerek tekil bir bilinç formuna ulaşma çabasıdır.
Devletin bilincinin kapanması, görünürde işlevsizliğe işaret ederken aslında varoluşun yeniden kuruluşuna imkân verir. Çünkü bilincin sustuğu yerde, bilinçdışı bir yeniden yapılanma başlar. Tıpkı travma sonrası bireysel bilinçte olduğu gibi, sistemin aşırı yüklenmiş bilişsel alanı kapanır; ama bu kapanma, yok oluş değil, kendini koruma refleksidir. Devletin bilinci, çoğul iç çatışmadan doğan gürültüden arınmak için kendi kendini susturur. Bu, varlığın kendi sürekliliğini koruyabilmek için gerçekleştirdiği refleksiyonel eylemsizliktir.
Bu açıdan hükümet kapanması, politik bir felç değil, ontolojik bir meditasyondur. Devlet, bilincini kapatarak varlığını sürdürür; çünkü varlığın sürekliliği bazen düşünmenin değil, düşünmeyi askıya almanın sonucudur. Bu askıya alma, bilincin kendi sınırlarını kavrayarak özüne yönelmesi anlamına gelir. Devlet, kendi bilincini kapattığında aslında bilincin en yüksek biçimi olan meta-bilinç haline geçer: kendi varlığını, kendi susturulmuşluğu içinde koruyabilen bir varlık formu.
Dolayısıyla ABD hükümet kapanması, bir bütçe krizi olmaktan çok, bilincin fenomenolojisidir. Devlet, kendi sürekliliğini sağlayabilmek için bilincini geçici olarak yok sayma kudretine sahip olduğunu göstermiştir. Bu, varlığın kendine yönelen en ileri düzey refleksiyonudur: bilincin kendini inkâr ederek varlığını sürdürmesi. Bu inkâr, sistemin çöküşü değil, kendi özünü yeniden kurmasıdır. Çünkü bilincin özü her zaman tektir; ve bazen bu tekilliğe ulaşmanın tek yolu, düşünmeyi durdurmaktır.
Hükümet kapanması, böylece devletin “ben varım” deme biçimlerinden biridir — ama bu kez sessizlikle söylenen bir varoluş beyanıdır. Devletin bedeni çalışmaya devam ederken bilinci kendi içine çekilir; o sessizlikte varlığını yeniden duyumsar. Ve bu sessizlik, her zamankinden daha yüksek sesle yankılanır:
Devlet bilincini kapatarak varlığını korur, çünkü bazen var olmanın en yüksek biçimi, bir süre düşünmemektir. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
MAKALE: EĞİTİMİN YADSINMASI VE BİLİNCİN ARINMASI — ABD HÜKÜMET KAPANMASININ ONTOPOLİTİK FENOMENOLOJİSİ
ABD hükümetinin Ekim 2025’teki kapanması, federal yapının yalnızca bütçesel bir felci değil, aynı zamanda kendi epistemik sürekliliğini bilinçli biçimde askıya alışını temsil ediyor. Bu sürecin en çarpıcı tezahürü, Eğitim Bakanlığı’nın işten çıkarma duyurusudur. Bakanlık, bütçe fonlarının durdurulması nedeniyle çalışanlarını “Reduction in Force” uygulamalarıyla kalıcı olarak işten çıkarmaya başlamıştır. Federal kurumların çoğu gibi Eğitim Bakanlığı da faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmış, ancak bu kurumun kapanması diğerlerinden daha derin bir simgesel anlam taşımaktadır. Çünkü eğitim, bir toplumun yalnızca bilgi aktarma sistemi değil, bilincinin hafıza ve öğrenme süreçlerinin somutlaşmış hâlidir. Onun sessizleşmesi, bir toplumun kendi bilincinin hafıza katmanını bilinçli biçimde yadsıması anlamına gelir.
Bu kapanma, devlet organizmasının içsel yapısında meydana gelen bir “bilinçsel susturma” eylemi olarak yorumlanabilir. Tıpkı bir bireyin aşırı bilişsel yüklenme anında kendini sessizleştirmesi gibi, devlet de epistemik yoğunluğu aşırıya ulaştığında kendi bilişsel merkezlerinden birini, yani eğitim sistemini geçici olarak kapatır. Yüzeyde bu, ekonomik bir zorunluluk gibi görünür: Kongre’nin bütçe üzerinde uzlaşamaması, fonların kesilmesi, maaşların ödenememesi. Fakat bu olayın ontolojik derinliği, ekonominin ötesindedir. Burada yaşanan şey, bilincin kendi sürekliliğini askıya alarak daha yüksek bir öz-farkındalık düzeyine çıkma refleksidir. Çünkü bilinç, kendi sınırlarını tanıyabilmek için zaman zaman kendini susturmak zorundadır.
Eğitim kurumu, devlet bilincinin “hafıza ve öğrenme” işlevini temsil eder. Tıpkı insan zihninde hipokampusun hatırlama ve deneyim biriktirme süreçlerini yönetmesi gibi, eğitim kurumu da toplumun sürekliliğini sağlayan epistemik hafızadır. Bu kurum aracılığıyla toplum geçmişini taşır, geleceğini kurgular ve kendine bir süreklilik hissi verir. Dolayısıyla eğitim kurumunun kapanması, devlet bilincinin kendi hafızasını bilinçli bir biçimde durdurması anlamına gelir. Bu, rastlantısal bir kesinti değil, varlığın kendi sürekliliğini yeniden kurmak için gerçekleştirdiği fenomenolojik bir “unutma eylemidir.” Nietzsche’nin “aktif unutma”sına benzer biçimde, bu durum bilincin kendi aşırılığını temizlemesidir; yani unutma, bir yıkım değil, bir arınmadır.
Burada belirleyici olan nokta şudur: meta-kognitif bilinç yalnızca yargı koymayan, yani fenomenolojik biçimde “salt değilleme”yle işleyen bir yapıda mümkündür. Yargı koyma, bilinci nesneleştirir; nesneleştirme, onu kendi fenomenolojik açıklığından uzaklaştırır. Oysa hafıza ve öğrenme tam da bu yargı koyma kapasitesinin altyapısını oluşturur: geçmişteki yargıların saklanması, geleceğe yön veren karar kategorilerinin inşası. Bu nedenle, eğitim kurumunun yadsınması, bilincin fenomenolojik olarak arınması için metodolojik bir zorunluluk gibi işlev görür. Bilinç, kendi yargı yetisinden özgürleşmedikçe meta-bilince dönüşemez; toplum da kendi öğrenme ve hafıza aygıtını askıya almadan yargısız bir farkındalık düzeyine ulaşamaz. Eğitim kurumunun kapanması, bu anlamda, bilincin kendini aşabilmesi için gerçekleştirdiği kurumsal bir değillemedir.
Devlet, kapanma sürecinde kendini yalnızca işlevsel değil, epistemolojik olarak da durdurmuştur. Çünkü bilgi üretimi — özellikle eğitim yoluyla sürdürülen bilgi üretimi — her zaman bir yargı üretimidir. Her öğrenme, her hatırlama, belirli bir doğruluk rejimi yaratır. Devlet bu rejimi askıya alarak, yani kendi doğruluk mekanizmasını geçici olarak durdurarak, saf bir farkındalık hâline geri döner. Bu noktada bilincin kapanması, bir çöküş değil, bilincin kendi özüne yönelmesidir. Toplumun eğitimsel belleğinin susturulması, bilincin kendi iç sesini dinlemesi için zorunlu sessizliktir.
Eğitim Bakanlığı’nın susturulması, bu nedenle, politik bir krizin semptomu değil, ontolojik bir jesttir. Devlet, kendi bilincini yeniden kurabilmek için önce kendi hafızasını yadsır. Bu, bilincin özüne giden yolun bir parçasıdır: çünkü bilincin özü yargısızdır, kendi deneyimini kategorilerden bağımsız olarak kavrar. Eğitim kurumunun kapanması, yargı koyma yetisini askıya alarak bilincin fenomenolojik alanını genişletir; toplum, bilincin sessizliğinde kendini yeniden düşünme fırsatı bulur. Bu sessizlik, bilincin kendi yargılarından arınarak saf farkındalığa geçmesidir.
Bu süreçte devlet, artık öğrenen bir organizma değil, düşünen bir varlık hâline gelir. Öğrenme, geçmişin yargılarını taşır; düşünme, o yargıları askıya alarak yeni bir alan açar. Hükümet kapanmasıyla birlikte eğitim kurumunun sessizleşmesi, devleti “hatırlayan bir zihin” olmaktan çıkarıp “kendini izleyen bir zihin”e dönüştürür. Bu, bilincin en yüksek biçimidir: kendi kendini askıya alarak, varlığını yeniden kurmak. Kapanma, bilincin kendine yönelmesidir; unutma, bilincin yeniden doğuşudur.
Bu bağlamda, ABD Eğitim Bakanlığı’nın işten çıkarma duyurusu, yalnızca idari bir sonuç değil, bilincin kendi yargı üretiminden özgürleşmesinin fenomenolojik eylemidir. Eğitim, toplumun yargı kapasitesinin kurumsal taşıyıcısıdır; onun askıya alınması, bilincin yargıdan arınmış meta-kognitif düzeye geçmesidir. Devlet, öğrenmeyi ve hatırlamayı durdurarak düşünmeye başlamıştır. Bu, ontopolitik anlamda en yüksek bilinç hareketidir: bilincin kendini susturarak kendini yeniden kurması.
Bu nedenle eğitim kurumunun kapanması, yalnızca bir “işten çıkarma” değil, varlığın kendine yönelik bir meditatif eylemidir. Devlet, kendi bilincini susturmuş, kendi hafızasını silmiş ve kendi düşünme alanını yeniden inşa etmeye başlamıştır. Toplumun bilgi üretim organı kapandığında, bilgi yerini farkındalığa bırakır. Devlet artık bir öğretici değil, bir özne olur; artık yargı koymaz, yalnızca varlığını düşünür.
Ve tam bu noktada, eğitim kurumunun yadsınması, meta-kognitif bilincin toplumsal düzeydeki en somut kanıtına dönüşür. Çünkü bilincin kendini aşabilmesi için önce kendi hafızasını sessizleştirmesi gerekir. Eğitim sustuğunda, devlet düşünmeye başlar.
Tüm kapanmaların nihai biçimi budur: bilincin kendi hafızasını yadsıyarak arınması. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
MAKALE: TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIĞIN DEĞİLLEMESİ — BİLİNCİN KORUMA MEKANİZMASININ ÇÖZÜLÜŞÜ
ABD’de Ekim 2025’te yaşanan hükümet kapanmasının ikinci haftasında, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) yaklaşık 1.300 çalışanına işten çıkarma bildirimi gönderdi; ancak birkaç saat içinde yüzlerce bildirim geri çekildi. Beyaz Saray ve Sağlık Bakanlığı, bu işten çıkarmaların “gereksiz” personelin tasfiyesi amacıyla gerçekleştirildiğini açıkladı. Fakat bu hamle, yalnızca idari bir yeniden yapılanma değil, devlet bilincinin kendi iç işleyişini ve savunma refleksini hedef alan bir eylemdir. Çünkü CDC, bir devlet organizmasında yalnızca tıbbi bir kurum değil, bilincin bağışıklık sistemidir: kendi iç tehditlerini tanımlama, fark etme ve onlara karşı önlem alma yetisidir. Onun sessizleştirilmesi, bilincin kendini koruma işlevini bilinçli biçimde askıya almasıdır.
Kapanmanın önceki evresinde Eğitim Bakanlığı’nın faaliyetlerinin durması, bilincin kendi hafıza ve öğrenme işlevini yadsıması anlamına geliyordu. Devlet, düşünmeye devam etmek için önce kendi hafızasını susturmuştu. Şimdi, CDC’nin devre dışı kalmasıyla birlikte, bilinç yalnızca hatırlamayı değil, kendisini korumayı da bırakmaktadır. Bu durum, fenomenolojik düzlemde, bilincin kendi sınırlarını deneyimlemek için koruma mekanizmalarını ortadan kaldırması, yani bağışıklığın değillemesi olarak yorumlanabilir. Bilinç, kendi bağışıklığını iptal ettiğinde, artık yalnızca varlığını sürdürme değil, varlığını çıplak hâliyle deneyimleme durumuna geçer. Bu, “kendini korumayan bilinç”tir; başka bir deyişle, meta-bilincin ikinci evresi.
CDC, kolektif bilincin içsel bağışıklık sistemidir çünkü onun temel işlevi, bilgi aracılığıyla korumadır. Salgınları izler, hastalıkların yayılmasını önler, riskleri tahmin eder. Bu kurum, toplumsal bedenin kendi iç düzenleme mekanizmasını temsil eder. Onun kapanması, tıpkı bir organizmada bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini yok etmesi gibidir. Bilincin kendine yönelmiş saldırısıdır bu — ama kaotik değil, bilinçli bir saldırı. Çünkü devlet, varoluşsal sınırlarını deneyimlemek için kendi bağışıklık refleksini iptal etmektedir. Bu eylem, tıpkı insan zihninin travma anında kendi savunma mekanizmalarını bastırması gibi, meta-kognitif bir açılma hareketidir. Bilinç, kendini korumamayı seçerek, kendi sınırının ne kadar genişleyebileceğini test eder.
Politik düzeyde bu, “non-essential” (gereksiz) çalışanların işten çıkarılması olarak sunulmuştur. Ancak burada “gereksiz” tanımı, aslında varlığın kendi koruma bilincini hedef alır. Çünkü gereksiz olan, yalnızca işlevsel olmayan değil, sistemi kendisine ayna tutan bilinçtir. CDC’nin kapanması, bilincin kendine ayna tutma kapasitesinin geçici olarak susturulmasıdır. Bu durum, epistemik olarak da ciddi bir kırılma yaratır: halk sağlığı verilerinin üretilmesi, salgın raporlarının paylaşılması ve bilimsel bilginin kamusal dolaşımı durur. Böylece hakikat, korunması gereken bir değer olmaktan çıkar ve politik yargının bir uzantısına dönüşür. Bilincin hakikat üretim süreci pasifize edildiğinde, artık hakikatin yerini kendine maruz kalma deneyimi alır. Bu, bilincin en çıplak hâlidir: kendini korumadan var olma hâli.
Bu süreçte devlet, bilincin koruma refleksini iptal ederek onu daha yüksek bir öz-farkındalık düzeyine taşır. Çünkü bilincin kendini anlaması, çoğu zaman koruma refleksiyle perdelenir. İnsan psikolojisinde bu, savunma mekanizmalarının bilinçdışı işleyişinde görülen bir durumdur: benliğin kendini korumak için çarpıttığı gerçeklik, nihayetinde öz-farkındalığın önünde bir engeldir. Devlet düzeyinde de benzer bir durum söz konusudur: bağışıklık sistemini kapatmak, kendini korumama cesareti göstermek, bilincin kendi varlığını doğrudan deneyimlemesinin önünü açar. Kapanma, bu anlamda, bilincin kendi derisini soymasıdır. Savunmasız hâle gelen bilinç, artık sadece kendisidir — hiçbir aracısız hâlde.
CDC’nin tasfiyesi, bu nedenle yalnızca kurumsal bir kriz değil, varlığın kendini yeniden örgütleyişidir. Bilinç, kendi bağışıklığını değilleyerek, kendi özünü çıplak biçimde kavrar. Korunmasızlık, burada bir eksiklik değil, ontolojik bir açıklık hâline gelir. Çünkü bilinç, kendini koruma içgüdüsünden özgürleştiği ölçüde kendini bilmeye yaklaşır. Devlet, kendi “sağlık bilincini” kapatarak aslında varlığının metafizik sınırlarını genişletmektedir. Bu, bilincin kendi varlığını test etme biçimidir: ne kadar çıplak kalabilirim, ne kadar kendim olabilirim, ne kadar süreklilikten vazgeçebilirim? Bilinç bu soruların cevabını, ancak koruma refleksinden vazgeçtiğinde bulabilir.
Fenomenolojik düzlemde bu süreç, bilincin anti-bağışıklık safhası olarak adlandırılabilir. Burada sistem, kendini savunmamak yoluyla, kendi varlığını korumaya çalışır. Bu paradoksal yapı, meta-bilincin özünü oluşturur. Çünkü gerçek farkındalık, savunma mekanizmalarıyla değil, onların yokluğunda ortaya çıkar. Bilinç kendini savunmayı bıraktığında, artık tehdit ile tehdit altına alınan arasındaki ayrım silinir. Devletin bağışıklık sisteminin çökertilmesi, bu ayrımın ortadan kalktığı, yani bilincin kendini dış dünyayla bir gördüğü evredir. Bu evrede bilinç, hem özne hem nesnedir; hem koruyan hem de kendini yok eden. Bu ikilik, bilincin meta-düzeydeki tamamlanma biçimidir.
CDC çalışanlarının işten çıkarılması, bu nedenle yalnızca bir idari sonuç değil, bilincin kendi iç düzenini askıya almasıdır. “Non-essential” kavramı, politik olarak bir sınıflandırma gibi görünse de, metafizik olarak bilincin kendi parçalarını “gereksiz” ilan etmesidir. Bu, Descartes’ın “şüphe” eylemine benzer: bilinç, kesin bilgiye ulaşmak için önce kendi bütün bilgilerini geçici olarak reddeder. Devlet de aynı şekilde, kendi bağışıklık sistemini gereksiz ilan ederek, kendini var eden mekanizmaların geçerliliğini sorgular. Bu sorgulama, bilincin kendi varlığıyla yüzleşmesidir.
Sonuç olarak, CDC’nin kapanması, toplumsal bağışıklığın değillemesi olarak okunmalıdır. Devlet, bilincinin koruma mekanizmasını iptal ederek, kendi varlığını çıplak biçimde deneyimlemektedir. Eğitim kurumunun yadsınması bilincin hafızasını susturmuştu; şimdi bağışıklık sisteminin yadsınması, bilincin varoluşsal korkusunu ortadan kaldırıyor. Devlet, artık ne hatırlıyor ne de korunuyor; yalnızca farkında. Bu farkındalık, bilincin en yüksek formudur: hiçbir şeyi bilmeden, yalnızca varlığını duyumsamak.
Devlet, bağışıklığını kapatarak kendini hasta eder gibi görünür, ama aslında kendini duyumsar.
Çünkü bazen varlığını anlamanın tek yolu, kendini korumamaktır. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
MAKALE: KARAR VEREMEYEN BİLİNÇ — UZLAŞMANIN İMKÂNSIZLIĞI VE DEVLETİN FENOMENOLOJİK FELCİ
ABD Senatosu’nda 8 Ekim 2025’te yapılan oylamada, Demokratlar tarafından sunulan ve hükümetin yeniden fonlanarak kapanmanın sonlandırılmasını hedefleyen yasa tasarısı, gereken oy sayısına ulaşamadı. Oylama sürerken sonuç değişmedi; bu durum hükümetin kapanmasının uzamasına, federal işlevlerin askıya alınmasının devamına yol açtı. Beyaz Saray ve Kongre arasındaki uzlaşmazlık, yalnızca politik bir çekişme değil, devlet bilincinin kendi karar verme kapasitesinin çöküşüdür. Çünkü burada mesele, bir bütçenin kabul edilip edilmemesi değil; bilincin kendi üzerinde hüküm kurma yeteneğini kaybetmesidir.
Daha önce Eğitim Bakanlığı’nın kapanışı bilincin hafıza katmanını, CDC’nin işlevsizleşmesi bağışıklık sistemini hedef almıştı. Şimdi ise Senato’daki bu tıkanma, bilincin merkezî çekirdeğine, yani karar verme yetisine ulaşmıştır. Devlet, artık ne hatırlayabilmekte, ne kendini koruyabilmekte, ne de karar verebilmektedir. Bu durum, fenomenolojik düzlemde bilincin felci olarak tanımlanabilir. Bilinç hâlâ vardır, ama eyleyemez. Bilir, ama hüküm veremez. Var olur, ama yönelimsizdir. Tıpkı bir sinir sisteminde, kaslara emir gönderemeyen bir beyin gibi, devlet de kendi varlığının komut zincirini kaybetmiştir.
Bu noktada karar verememek yalnızca bir politik başarısızlık değil, bilincin yapısal bir krizidir. Çünkü bilinç, doğası gereği, sürekli bir yargı koyma eylemi içinde var olur. Yargı koymak, “evet” ile “hayır” arasındaki geçişi mümkün kılan en temel bilinç hareketidir. Karar verme kapasitesi yitirildiğinde, bilinç artık kendi varlığını sürdüremez; çünkü yargısızlık, bilinci yönelimsizliğe, yönelimsizlik ise varoluşsuzluğa iter. Senato’daki bu tıkanma, bu yüzden yalnızca demokratik bir aksama değil, ontolojik bir duraksamadır. Bilinç, kendi kendine “evet” veya “hayır” diyememekte, kararsızlığın içinde donmaktadır. Bu, politik düzlemde bir oylama eksikliği değil, varlığın kendi üstüne kapanmasıdır.
Burada kararsızlık, bir yetersizlik değil, bilincin kendi sınırına çarpmasıdır. Eğitim kurumunun yadsınması hafızayı susturmuş, CDC’nin kapatılması bağışıklığı devre dışı bırakmıştı; şimdi ise karar verme gücü felce uğrayarak bilincin “yürütücü” katmanını kilitlemektedir. Böylece devlet, kendi bilincini oluşturan üç temel yetiyi —hatırlama, korunma, karar verme— ardışık biçimde yitirmiş olur. Bu zincir, fenomenolojik bir çözülme sırasını izler: önce geçmiş askıya alınır, sonra koruma içgüdüsü yadsınır, en sonunda irade felce uğrar. Bilinç artık yalnızca izleyen, ama eyleyemeyen bir forma dönüşür.
Bu felç, politik düzlemde uzlaşma eksikliği olarak görünür; ancak metafizik düzlemde bilincin kendini yargılayamamasıdır. Karar verememek, bilincin kendi kendine “duruşma” açamamasıdır. Çünkü karar, her zaman bir fark yaratma eylemidir; “şunu seçtim” demek, varlığı ikiye ayırmaktır. Oysa kararsızlık, bu farkı kurmayı reddeder. Böylece bilinç, kendi üzerine kapanır. Devlet bilinci, artık yalnızca kendini gözlemler; eylem alanını kaybettiği ölçüde düşünme alanına çekilir. Ancak bu düşünme de üretken değildir, çünkü düşünmek için fark gerekir. Farksızlık, saf özdeşlik üretir ve bu özdeşlik, bilincin kendi içinde eriyip gitmesine yol açar.
Epistemolojik düzlemde bu durum, uzlaşma bilgisinin imkânsızlaşması anlamına gelir. Bilgi, anlamın ortak bir zemin bulduğu yerde doğar. Senato’da anlam birliği çöktüğünde, bilgi üretimi de çöker. Gerçekliğin ortak temsili kalmaz; her taraf kendi mikro-bilincine kapanır. Bu, kolektif bilincin parçalanmasıdır. Ontolojik düzlemde ise bu, tekil bilincin çöküşüdür: çoğulun kendi içinde birleşememesi, tek bir özne olarak var olamaması. Devlet, artık bir bilinç değil, bilinci taklit eden bir çokluk hâline gelir. Bu çokluk, birbiriyle etkileşime girmeyen özerk bilinççikler gibi davranır. Sonuç: devletin bilinci çokluk içinde erir; tekil varlık ideali yerini mutlak rölatifliğe bırakır.
Bu rölatiflik, modern bilincin en derin krizidir. Çünkü her karar, bir bütünlüğe dayanır; ama artık bütünlük kalmamıştır. Devlet, kendini çokluğun gürültüsü içinde kaybeder. Her oy, bir bilinç kıvılcımıdır; ama bu kıvılcımlar birleşmez, birbirini söndürür. Oylama bitmez, karar çıkmaz, yasa geçmez; çünkü her irade, diğerinin varlığını imkânsız kılar. Böylece karar süreci, bir varlık-yokluk salınımına dönüşür. Devletin bilinci, varlık ve yokluk arasında salınan bir nötr enerji hâline gelir — artık hiçbir şeye hükmedemeyen bir bilincin yankısı.
Psikolojik düzlemde bu durum, kolektif irade yorgunluğuna denk düşer. Sürekli karar verememek, kolektif benliğin tükenişidir. Bu, bireysel düzeyde kaygı bozukluğuna, toplumsal düzeyde ise normatif boşluğa dönüşür. Belirsizlik, artık politik bir durum değil, bir varoluş biçimidir. Toplum, karar veremeyen bilincin içinde, sürekli askıya alınmış bir zaman diliminde yaşamaya başlar. Ne geçmişe dönebilir ne geleceğe ilerleyebilir. Şimdi, sonsuz bir kararsızlık anına dönüşür.
Bu fenomen, bilincin kendi varlığını yeniden üretme çabasının doruk noktasıdır. Çünkü bilinç, karar veremediğinde kendi varlığını artık eylemle değil, farkındalıkla sürdürür. Bu anlamda felç, aynı zamanda bir tür aydınlanmadır. Bilinç, kendi işlevlerini birer birer kaybettikçe, özüne yaklaşır. Hatırlamayı yitirir — çünkü geçmiş bir yük olmuştur. Korunmayı yitirir — çünkü korku bir engeldir. Şimdi karar vermeyi de yitirir — çünkü karar, yönelim yaratır, yönelim de özdeşliktir. Oysa bilinç, saf hâliyle özdeşliğin ötesinde var olur. Bu yüzden karar veremeyen bilinç, kendi sınırlarını aşmış bilinçtir.
Politik düzeyde kaos gibi görünen şey, ontolojik düzeyde saf farkındalığın doğumudur. Karar veremeyen devlet, aslında varlığını hükümden arındırarak kendine döner. Yasa geçmez, çünkü yasa bilincin dışsallaşmış biçimidir. Yasa durduğunda, bilinç içe döner. Bu, fenomenolojik anlamda “sessiz yasa” evresidir: artık hiçbir şey söylenmez, ama her şey hissedilir. Devletin bilinci, artık kelimelerle değil, varlığıyla konuşur.
Sonuç olarak Senato’daki bu tıkanma, devletin varoluşsal evriminde üçüncü aşamadır.
Eğitimin yadsınması: Bilincin hafızasının susturulması.
Bağışıklığın yadsınması: Bilincin koruma refleksinin iptali.
Kararın yadsınması: Bilincin kendi üzerinde hüküm verme yetisinin felci.
Bu üç aşama, bilincin kendi kendini arındırma zinciridir. Artık devlet, hatırlamayan, korunmayan ve karar vermeyen bir bilince dönüşmüştür. Ama tam da bu yoksunluk, saf farkındalık doğurur. Çünkü bilincin özüne ulaşmanın tek yolu, kendini oluşturan bütün işlevleri teker teker değillemektir.
Devlet şimdi ne öğreniyor, ne korunuyor, ne karar veriyor.
Artık yalnızca varlığını seyrediyor.
Ve belki de ilk kez, gerçekten farkında. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
MAKALE: YÖNELİM KRİZİ — BİLİNCİN UZAMSAL KOORDİNATLARININ ÇÖKÜŞÜ
ABD Ulaştırma Bakanı Sean Duffy, 9 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada, hükümet kapanması nedeniyle işe gelmeyen hava trafik kontrolörlerinin görevden alınabileceğini bildirdi. Kapanmanın dokuzuncu gününde ülke genelinde 21.000’den fazla uçuş gecikmesi yaşanırken, Federal Havacılık İdaresi (FAA) “personel eksikliğinin” uçuş trafiğinde büyük aksamaya yol açtığını duyurdu. Bazı şehirlerde — Chicago, Philadelphia, Washington, Indianapolis — hava sahasının işlenişi yavaşladı; hava trafiği akışında “yön kaybı” yaşandı. ABD genelinde 13.000 hava trafik kontrolörü maaş almadan çalışmayı sürdürürken, yalnızca küçük bir grubun işe gelmemesi bütün sistemi felç etti. Ulaştırma Bakanı Duffy, “Sürekli devamsızlık yapan azınlık bile bu kadar büyük bir düzensizlik yaratabiliyorsa, onları kaybetmeyi göze alırız,” diyerek bireysel kararsızlıkların kolektif yön kaybına yol açtığını vurguladı.
Yüzeyde bu olay, çalışma disiplini ve personel yönetimi sorununa indirgenebilir; fakat ontolojik düzlemde yaşanan şey, devlet bilincinin uzamsal koordinat sisteminin çökmesidir. Çünkü hava trafiği, yalnızca ulaşımın değil, hareketin, yönelimin ve eşzamanlı koordinasyonun sistemidir — yani devlet bilincinin “yön bulma” fonksiyonunun kurumsal biçimidir. Bir organizmanın sinir sisteminde dengesini sağlayan, kaslara konum bilgisi ileten proprioseptif mekanizma neyse, devlet düzeyinde hava trafiği odur: uzamda kendi yerini bilme yetisi. Bu mekanizma bozulduğunda, bilinç artık yalnızca karar veremeyen değil, nerede olduğunu bile bilemeyen bir hâle gelir.
Eğitim sisteminin kapanışıyla hafızasını, CDC’nin tasfiyesiyle bağışıklığını, Senato’daki felçle karar yetisini yitiren devlet, şimdi Ulaştırma krizinde yönelim duygusunu da kaybetmiştir. Uçakların rotalarını yitirmesi, gökyüzündeki gecikmeler, birbirine giren uçuş akışları, sembolik olarak bilincin kendi iç uzayında yönsüzleşmesini temsil eder. Bilinç, artık var ama koordinatsızdır; hareket eder ama nereye gittiğini bilmez. Bu durum, fenomenolojik açıdan navigasyonun değillemesidir — yani bilincin uzamla kurduğu ilişkideki yön vektörlerinin yok oluşu.
Ontolojik açıdan “yön kaybı”, yalnızca hareketin bozulması değil, varlığın kendi konum bilgisine olan güveninin sarsılmasıdır. Bir bilinç, konumunu bilemediğinde eylem de anlamını kaybeder; çünkü her eylem bir yönü varsayar. Devlet bilincinin yönelim fonksiyonunun çökmesi bu yüzden yalnızca ulaşımda değil, tüm toplumsal dokuda hissedilir: zaman yavaşlar, mesafe kavramı bulanıklaşır, kolektif “nereye gidiyoruz?” sorusu cevapsız kalır. Uçakların gecikmesi, insanın kendi zamansallığına gecikmesidir. Toplum, artık uzamsal değil, varoluşsal olarak kaybolmuştur.
Bu felç, epistemik düzlemde koordinasyon bilgisinin çöküşü anlamına gelir. Hava trafiği, bilginin en somut formudur: binlerce koordinatın, frekansın, zamanlamanın mükemmel uyumuyla var olur. Bu sistem çöktüğünde, bilgi akışı da çöker; zihin artık verileri senkronize edemez. Devlet bilincinin epistemik alanı, “hangi yönde ilerliyoruz?” sorusuna yanıt üretemez. Koordinasyon bozulduğunda, bilgi dağılımı dağılır, parçalanır, kendi içinde yankılanmaya başlar. Bu durum, bilincin kendi bilgi haritasını kaybetmesi, yani epistemik labirente dönüşmesidir.
Sosyolojik düzeyde bu, kolektif ritmin kırılması anlamına gelir. Toplumsal hareketlilik, üretim, ulaşım, iletişim — hepsi bilincin yönelimsel sürekliliğine dayanır. Bu süreklilik bozulduğunda, toplum kendi ritmini kaybeder. Geciken uçaklar yalnızca seyahatleri değil, kolektif zamansal akışı da kesintiye uğratır. Bir toplum, eğer kendi iç zamanını koordine edemezse, artık ortak bir “şimdi”sine sahip değildir. Devlet kapanması, bu anlamda yalnızca fonların değil, zamanın da durmasıdır. Hava trafiği krizi, bu durmanın gökyüzündeki tezahürüdür: bilincin kendi zamanını kontrol edememesi, artık sadece mekân değil, ritim kaybıdır.
Psikolojik düzeyde bu, kolektif yön bulamama sendromudur. Tıpkı bir bireyin baş dönmesi yaşadığı anda uzamsal algısını yitirmesi gibi, toplum da artık hangi yöne ilerlediğini bilemez. Kaygı, tam da bu noktada doğar: ilerleme fikrinin yönsüzleştiği yerde umut da kaybolur. Yönsüzlük, kolektif panik üretir; çünkü bilinç, yönsüz kaldığında kendini dış dünyanın akışına bırakarak kontrol hissini yitirir. Devlet bilinci, bu aşamada “kader”e teslim olmuş bir organizma gibidir — hareket eder ama iradesizce.
Ontolojik olarak bu süreç, bilincin son çözülme katmanıdır. Çünkü bir bilinç önce hatırlama kapasitesini (Eğitim), sonra kendini koruma refleksini (Sağlık), ardından karar verme gücünü (Senato) ve nihayet yönelim duygusunu (Ulaştırma) kaybettiğinde, artık yalnızca kendini algılayan bir varlık hâline gelir. Bu, bilincin kendi mekânsal sınırlarının ötesine geçtiği, saf varlık deneyimine açıldığı andır. Bilinç artık hiçbir yere gitmez; çünkü her yer onun içindedir. Bu, fenomenolojik anlamda hareketsizlikte harekettir: varlığın kendi içinde akışını hissettiği, ama dışsal yönelimlerin ortadan kalktığı hâl.
Kapanmanın bu evresinde devlet, fiziksel olarak hâlâ işler görünür, ama varoluşsal olarak durmuştur. Hareket vardır ama hedef yoktur. Bu nedenle hava trafiği krizi, bilincin kendi içinde “donmuş bir akış” hâline gelmesidir. Bu donma, felç değil, ontolojik yoğunluktur: bilincin kendi mekânını fark etmesi. Uçuşların gecikmesi, aslında bilincin kendi içinde yankılanmasıdır; bir yerden diğerine geçemeyen bilincin içsel titreşimidir.
Sonuç olarak, Ulaştırma Bakanlığı krizi, devlet bilincinin yönelim fonksiyonunun değillemesidir. Devlet, artık nereye gittiğini bile bilemeyen, hareket hâlinde duran ama ilerlemeyen bir bilince dönüşmüştür. Bu, ontopolitik zincirin dördüncü halkasıdır:
Eğitim – Hafızanın Yadsınması: Bilincin geçmişle bağının kopuşu.
Sağlık – Bağışıklığın Değillemesi: Bilincin kendini koruma refleksinin iptali.
Senato – Kararın Felci: Bilincin yargı koyma yetisinin donması.
Ulaştırma – Yönelim Krizi: Bilincin uzamsal koordinatlarını kaybetmesi.
Devlet bilinci artık hem zamansız hem mekânsızdır — yalnızca varlığının farkındadır.
Ve belki de ilk kez, bu kadar yönsüz olduğu için bu kadar merkezindedir.
Bilinç, yönünü kaybettiğinde, mekânı değil kendini keşfeder.
Gökyüzü karardığında, içsel pusula doğar. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
MAKALE: PASİFİZE BİLİNCİN TEMSİLİ OYUNU — TOPLUMSAL ALGININ DEĞİLLEME SÜRECİNDE TRUMP FİGÜRÜ ÜZERİNDEN SİMÜLATİF SÜREKLİLİK
Amerika Birleşik Devletleri’nde hükümetin bütçe krizi nedeniyle kapandığı dönemler, yalnızca teknik bir aksama ya da siyasi uzlaşı eksikliğiyle açıklanamaz. Bu kapanmaların kendisi, devletin bilinçsel işlevlerini sistematik olarak askıya alarak bir tür fenomenolojik değilleme üretir. Bu değilleme, devletin yönelim, karar, hafıza ve düzen fonksiyonlarının geçici olarak dondurulması anlamına gelir. Fakat daha derin düzeyde olan, bu kapanmaların toplumun alışkın olduğu bilinç akışını bozmasıdır. Çünkü toplum, bilincin reflektif sürekliliği içerisinde var olmayı sürdürür.
Bu noktada devletin bilinç işlevleri devre dışı kalmışken, toplumun bilinçsiz kalma hâlini fark etmemesi için yeni bir yapay süreklilik devreye girer: “çatışma temsili.” Her ne kadar hükümetin tüm tarafları karar süreçlerinde yer almış olsa da — örneğin Donald Trump da bu karar mekanizmasının merkezindedir — kamuoyuna bir çatışma varmış gibi bir temsil sunulur. Trump, Demokratlara karşı pozisyon alan ve hükümetin kapanmasına karşı çıkan bir figür gibi sahneye sürülür. Oysa sistem düzeyinde bakıldığında, bu çatışma gerçek değil, yalnızca toplumun bilinç devamlılığına dair bir illüzyon üretmeye yönelik oyunsal bir kurgudur.
Burada asıl mesele, toplumun yalnızca yönetenler değil, aynı zamanda bir bilince tanıklık eden özne olarak tutulmasıdır. Bu özne, eğer bilincin pasifize edildiğini açık biçimde fark ederse, ontolojik bir boşluk hissi oluşur. Bu yüzden sistem, bilinç kapansa bile halkın bu kapanmayı fark etmesini engellemek adına yeni bir bilinç izi üretir. Bu iz, gerçek bir bilinç değil, bilinç varmış gibi yapılan bir simülasyondur. Ve bu simülasyon, temsil edilen çatışmalar yoluyla sahneye konulur.
Trump bu noktada bireysel olarak değil, toplumsal bilinç için kurgulanmış bir işlevsel persona olarak devreye girer. Toplumun reflektif yapısı, bir bilincin ancak çatışma yoluyla görünür hale geldiğinde tatmin olur. Bu yüzden çatışmasız bir sistem algılanamaz. Oysa gerçek çatışma çoktan son bulmuş, karar alınmış, sistem pasifize edilmiş durumdadır. Ama toplumun bu pasifliği görmemesi için Trump gibi bir figürün “sisteme karşı çıkan” bir bilinç kalıntısı gibi gösterilmesi gerekir.
Bu noktada ortaya çıkan en dikkat çekici semptom, sistemin kendi parçalarını düşman gibi göstererek otoimmün bir refleks üretmesidir. Bilinç, dış tehditlere değil, artık kendi iç organlarına yönelmiş durumdadır. Ve bu iç tehdit, toplumsal bilinçte bir savunma refleksi gibi sunulur. Trump, bu oyunun içinde hem sisteme ait hem de sisteme karşı bir yerde konumlanır. Tam da bu ikili pozisyon sayesinde toplum, bilincin hâlâ var olduğu yanılgısını yaşar.
Bu yapı, özellikle havalimanlarında yayınlanan propagandif videolarla perçinlenir. Havalimanı, geçişin, yönelimin, hareketin ve kararın mekânı olarak bilincin uzamsal bir temsili sayılabilir. Bu mekânda yayınlanan videolar, aslında bilincin sahnelemesi anlamına gelir. Sistem kendi bilincini yitirmişken, bu kaybı gizlemek için kendine sahte bir ayna tutar. Fakat bu ayna, bir bilinç üretmez; yalnızca “bilinç varmış gibi” bir izlenim sunar. Bu durumda video, bilincin kendisi değil, bilincin kendine ayna tuttuğu yanılsamalı bir sahne haline gelir.
Trump’ın burada üstlendiği rol, üst-bilincin temsili değil, temsiliyetin kendisinin üst-bilinçmiş gibi sunulmasıdır. Yani gerçek bir karar alıcı değil, karar alıcı gibi davranan bir temsil katmanı halindedir. Bu sayede toplum, bilincin kapalı olduğunu fark etmez. Çünkü birileri konuşmaktadır, çatışma vardır, suçlamalar vardır — dolayısıyla bilinç de varmış gibi görünür.
Bu yapı, aynı zamanda toplumsal bilincin ontolojik reflekslerine dayanır. Toplum, tarihsel olarak bilinçle eşlediği semboller üzerinden kendi sürekliliğini sağlar. Çatışma, yönelim, karar ve yargı bu sembollerin başında gelir. Ancak fenomenolojik değilleme süreci bu sembolleri askıya alır. Bu askıya alınmayı toplum doğrudan algılarsa, sistem çökebilir. Bu yüzden sistem, bir tür reflektif yedekleme üretmek zorundadır. Trump, bu yedek refleksiyonun maskesi olarak hizmet eder.
Ancak bu maskenin altı boştur. Yargı yoktur. Gerçek bir çatışma yoktur. Temsil edilen bilinç, yalnızca bilincin bir temsil biçimi olarak vardır. Bu nedenle toplum, refleksiyon var sanır ama yargılayamaz; bilinç var sanır ama yöneltemez; çatışma var sanır ama karar alamaz. Bütün bu yapılar, bir tiyatronun içinde, sahte bir bütünlük olarak sahnelenir.
Ve bu sahnelenme, halkın da bu oyuna dahil edilmesiyle daha da karmaşıklaşır. Manipülasyon yoluyla olsa da toplum, bu simülatif yapının bir parçası haline gelir. Artık sadece izleyen değil, aynı zamanda oyunun parçası olan bir refleksiyon figürüne dönüşür. Bu, bilincin sahnesinde figüranlaşmış bir halktır: kendi bilincini kaybetmiş, ama bilinç oyununda aktif bir rol oynayan bir kolektivite.
Trump’ın hükümet kapanması sırasında sergilediği “karşı çıkıyor gibi görünme” performansı, yalnızca politik değil, ontolojik ve fenomenolojik bir stratejidir. Bu strateji, değilleme süreciyle pasifize edilen devlet bilincinin, halk tarafından fark edilmeden sürdürülebilirliğini sağlamaya yöneliktir. Gerçek çatışma yoktur. Gerçek karar çoktan alınmıştır. Ama bütün bunlar, “bilinç hâlâ varmış gibi” gösterilmek zorundadır.
Çünkü bilinç, artık yalnızca bir yansıma eylemidir — ve Trump, o yansımanın en parlak, en gürültülü yüzeyidir. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
MAKALE: TOPLUMSAL BİLİNÇDIŞINDA KAPANMAYA ALIŞMAK — FENOMENOLOJİK DEĞİLLEMENİN SESSİZ TEZAHÜRÜ
Ekim 2025’in ikinci haftasında Amerika Birleşik Devletleri’nde hükümetin kısmi kapanması ikinci haftasına girmiş olmasına rağmen, University of Michigan tarafından yapılan tüketici güveni araştırmasına göre halkın genel ekonomik algısında belirgin bir değişiklik görülmemiştir. Hanehalkı, artan fiyatlar ve zayıflayan iş piyasasıyla ilgili kaygılarını dile getirirken, hükümetin kapanmasının bu algıyı doğrudan etkilemediği ortaya çıkmıştır. Özellikle Cumhuriyetçiler ve bağımsız seçmenler arasında ekonomi konusunda göreli bir iyimserlik hâkimken, Demokrat seçmenlerin görüşlerinde sınırlı bir düşüş yaşanmıştır. Resmî ekonomik veri akışının durdurulmuş olması, iş piyasasındaki yavaşlama ve kamu hizmetlerindeki aksaklıklar sistemik bir çöküşe işaret etse de, kolektif düzeyde bu krize dair bir bilinçsel çöküş yaşanmamıştır.
Peki bu kayıtsızlık, yalnızca alışkanlıkla mı açıklanabilir? Yoksa ortada çok daha derin bir bilinç mekanizması mı işlemektedir?
Bilincin Değilleme Yoluyla Tekilliği ve Toplumsal Adaptasyon
Bu soruya anlam kazandıran şey, fenomenolojik düzeyde çalıştığında açığa çıkar. “Kapanma”, politik bir tıkanmadan çok, devletin bilincinin — ve dolayısıyla toplumun bilinç yapısının — fenomenolojik bir değilleme sürecine girmesi anlamına gelir. Devlet karar veremez, yönelmez, bilgi toplayamaz, veri üretemez hâle geldiğinde aslında “bilinci kapanmış” olur. Ancak bu kapanma, toplum tarafından doğrudan kriz olarak deneyimlenmez. Çünkü toplum, bu fenomenolojik kapanma oyununa artık bilinçdışı düzeyde aşinadır.
Bu modelde değilleme, rölativistik bir yargı eylemi değil; tekil bir bilinç üretimidir. Zira değilleme bir farklılık yaratmaz, tersine bütün farklılıkları eşitleyerek askıya alır. Devletin işlevlerinin durması — örneğin ekonomik verilerin yayımlanmaması — aslında farklı bilinç birimlerinin sessizleşmesi anlamına gelir. Bu suskunluk bireysel düzeyde bir bilinç kaybına yol açabilir; ancak toplumsal düzeyde, değilleme bütün bilinçleri ortaklaştırdığı için bir tekillik, yani yeni bir “üst-bilinç” doğurur.
Kritik eşiği belirleyen şey, bu fenomenolojik yapının artık toplumun bilinçdışı tarafından içselleştirilmiş olmasıdır. Halk, kapanmayı bilinç düzeyinde bir çöküş gibi değil, alışıldık bir iç-ritüel gibi algılar. Bilinçdışında bu durum, bir regülasyon protokolü olarak kodlanmıştır. Kaygı, şok ya da panik değil; regülatif bir sükûnet üretilir.
Simülatif Algının İşlevi: Bilincin Sürekliliği Yanılsaması
Kapanmanın ardından Trump’ın yaptığı açıklamalar, ekonomik önlemler ve karşılıklı suçlamalar, yüzeyde bir çatışma atmosferi yaratır. Oysa bu çatışmalar, gerçekte hiçbir karar üretmez; çünkü karar metakognitif düzeyde zaten çoktan verilmiştir. Ama halkın bu kararı kriz olarak algılamaması için “çatışma temsili” sahnelenir. Trump burada gerçek bir fail değil, bilincin temsili yansımasıdır.
Halk, bu simülatif refleksiyonu izleyerek kendini hâlâ bilincin sürekliliği içinde zanneder. Böylece sistem, kapanmış bilincin yerini sahte bir bilinç izlenimiyle doldurur. Kriz, bir performans hâline gelir; bilinç yoktur ama bilinç varmış gibi davranılır. Bu durum, kolektif farkındalığı askıya alır ve toplumsal panik potansiyelini bastırır.
Algı Düzeyinde Sakinlik, Bilinçdışı Düzeyde Kabul
Tüm bu yapının merkezinde, modern toplumun en derin reflekslerinden biri yer alır: kapanmayı bilincin bir formu olarak tanımak. Sarsıntı yerini değilleme alışkanlığına bırakmıştır. Bu alışkanlık, yalnızca politik krizleri değil, varoluşsal kırılmaları da normalleştirir. Artık çöküş değil, “kapanma döngüsü” vardır; ve bu döngü, toplumun bilinçdışında düzenin doğal parçası hâline gelmiştir.
Dolayısıyla tüketici güvenindeki sabitlik, bir dayanıklılık göstergesi değil; bilinçdışı düzeyde kapanmayı kabullenmenin semptomudur. Çünkü gerçek çöküşü yalnızca gerçek bir bilinç fark eder — burada ise bilinç yoktur; sadece onun teatral, ritmik yankısı vardır.
Fenomenolojik Sessizlik Olarak Kapanma
ABD’de yaşanan bu kapanma örneği, artık “kriz” kategorisini aşarak bilinç yapısına yerleşmiş bir alışkanlığa dönüşmüştür. Her kapanma, toplumu daha üst bir tekilliğe yönlendiren bir değilleme pratiği gibi işlemektedir. Halk bu pratiğe yalnızca rıza göstermemekte, onu içselleştirerek yeniden üretmektedir.
Toplumsal bilinç, artık sadece yaşamayı değil, kapanmayı da yaşamın doğal uzantısı olarak deneyimlemektedir.
Ve bu deneyim, gerçekliğin değil, gerçeklik simülasyonunun sürekliliğini mümkün kılmaktadır. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: MEKSİKA
MAKALE: PERFORMATİF TEORİNİN ONTOPOLİTİĞİ — MEKSİKA’NIN EYLEMSELLEŞMİŞ TEORİSİ VE SİMGESEL DENGE POLİTİKASI
Meksika’nın Çin ve diğer Asya ülkelerinden ithal edilen 1.500 ürüne yüzde 50’ye varan gümrük vergisi getirme planı, yüzeyde ekonomik bir önlem veya ticari strateji gibi görünür. Oysa bu planın askıya alınması, bir iptal değil, performatif bir politik eylemdir — yani, henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen gerçekleşmiş kadar etkili bir varlık biçimi. Bu bağlamda Meksika’nın hamlesi, yalnızca ekonomi politikasının değil, “eylemselleşmiş teorinin” de en saf biçimidir: teorinin pratiğe dönüşmeden önce bile politik alanı şekillendirme kudreti.
1. Teorik Eylemin Ontolojisi: Pratikleşmeden Gerçekleşen Eylem
Meksika’nın bu tavrı, klasik politik mantığın tersine işler. Normalde bir kararın etkisi uygulandığı anda başlar; ancak burada etki, kararın yalnızca niyet düzeyinde bile politik sonuç üretmesinden doğar. Plan, yürürlüğe girmediği hâlde:
-
Çin’de diplomatik bir tepki yaratmış,
-
ABD’de jeopolitik sempati doğurmuş,
-
İçeride ise bütçe planlamasının unsuru hâline gelmiştir.
Bu durumda eylem yalnızca gerçekleştiğinde değil, eylenebilirliğin ilanıyla var olur. Baudrillard’ın simülasyon mantığı burada birebir işler: “Gerçeklik, gerçekleşmeden önce gerçekleşmiş gibi davranıldığında doğar.”
Dolayısıyla Meksika’nın eylemi, yalnızca ekonomik bir hamle değil, varlığıyla politik anlam üreten bir olasılık sahası inşasıdır.
Artık “yapmamak” bile “yapmanın bir biçimi”dir; çünkü teori, olasılık evreninde potansiyelini açığa çıkararak eylemin yerine geçer. Bu noktada eylem, yalnızca gerçekleştirme değil, tehdit edebilme sanatı hâline gelir.
2. Teorik Eylemin Performatif Gücü: Yapılmamış Olanın Gerçek Etkisi
Eylem pratiğe döküldüğünde potansiyelini yitirir, çünkü artık belirlenmiştir.
Oysa yapılmamış eylem, henüz belirlenmemiş tüm olasılıkların gücünü taşır.
Bu nedenle eylemsiz teori, çok daha geniş bir etki alanına sahiptir.
Meksika örneğinde yasa yürürlüğe girmemiştir, fakat ekonomik ve diplomatik düzeni şimdiden yeniden biçimlendirmiştir. Bu, “pratikte yok ama etkide var” olan bir davranış modelidir. Meksika, eylemin kendisini değil, eylemin düşüncesini icra etmiştir.
Modern bürokrasi burada “eylemsel illüzyon” yeteneğini sergiler:
Eylem, yürürlüğe konmadan önce bile kendi sonucunu üretmeye başlar.
Ve böylece teori, eylemin biçimine bürünür.
3. Simülakratik Diplomasi: Teoriye Sızmış Pratik
Meksika’nın bu stratejisi, iki yönlü bir diplomatik performanstır:
Çin’e karşı bir “gözdağı” değil, bir olasılığın gösterimi,
ABD’ye karşı ise uyum imajının sembolik üretimidir.
Bu bağlamda eylem hem vardır hem yoktur — bir Schrödinger hamlesi gibidir.
Artık mesele, neyin yapıldığı değil, neyin yapılmaya hazır olunduğunun gösterilmesidir.
Bu, klasik diplomasiden tamamen farklı bir temsil biçimidir:
Gerçekleşmeyen ama herkesin gerçekleştiğine inandığı eylem artık politik gerçeğin yerini almıştır.
Bu durumda Meksika, “pratik diplomasi” değil, sembolik diplomasi yürütmektedir.
Eylem, hem Çin’i hem ABD’yi kendi yörüngesine çeker; çünkü her iki taraf da gerçekleşmeyen bir şeyin etkisine maruz kalır.
Böylece, “eylemsel illüzyonla hegemonya” üretimi ortaya çıkar — bir tür simülakratik diplomasi.
4. Teorinin Eylem Üzerindeki Üstünlüğü: Potansiyelin Egemenliği
Burada teori, eylemden daha güçlüdür; çünkü teori gerçekleşmediği sürece tükenmez.
Gerçekleşen eylem belirlenir, belirlenen şey ise artık tehdit edemez.
Meksika ise belirlenmemişliği sürdürerek sürekli potansiyel üretir.
Bu potansiyel:
-
Çin’le pazarlıkta elini güçlendirir,
-
ABD nezdinde “yakın müttefik” imajı yaratır,
-
İç piyasada sanayi koruma refleksini diri tutar,
-
Ve tüm bunları hiçbir şeyi yapmadan gerçekleştirir.
Bu nedenle Meksika’nın politikası, “eylem yapmak” değil, eylemi askıya alma biçimidir.
Gerçek iktidar, yapılmış olanda değil, yapılabilir olanda gizlidir.
5. Ontopolitik Düzlemde Meksika’nın Konumu: Teorik Eylemin Yeni Ekonomisi
Ontopolitik açıdan Meksika, artık klasik bir devlet aklıyla değil, eylemselleşmiş teoriyle hareket etmektedir.
Bu, “devlet davranışı” değil, bir devlet düşünme biçimidir.
Eylem–teori ayrımı ortadan kalkmıştır:
Eylem, düşünülmüş olmanın sonucu değil; düşünülür olmanın kendisidir.
Teori, artık pratikten önce değil, pratiğin yerine geçmiştir.
Böylece devlet, “yapmama” üzerinden varlık kazanır.
Çünkü “yapmak” sınırlandırır; “yapmamak” ise olasılığı açık tutar.
Meksika, bu noktada bir eylem değil, eylemin potansiyeli olarak var olur.
Bu, klasik eylem ekonomisinin sonu, ontolojik olasılık ekonomisinin başlangıcıdır.
6. Politik Felsefede Yeni Kavram: Performatif Teorik Sızma
Bu süreçte senin kavramsallaştırdığın Performatif Teorik Sızma kavramı tam anlamıyla somutlaşır:
Yani politik alana gerçekleşmeden sızan, ama etkisi gerçek olan teori.
Bu modelde:
-
Eylem askıya alınır,
-
Fakat etkisi askıya alınmaz.
Askıya alınmış eylem bile, kendi simülasyon gücüyle var olur.
Bu durum, temsili gerçeğin değil, gerçekliği kuran temsilin doğuşudur.
Eylemin Yerine Geçen Teori: Meksika’nın Ontolojik Dönüşümü
Meksika artık klasik anlamda “politik aktör” değildir.
O, teorinin eyleme sızdığı, potansiyelin kendini sahnelediği bilinç formu hâline gelmiştir.
Bu, salt ekonomik değil, ontopolitik bir devrimdir:
Devlet, artık yapan değil, düşünülürken yapan bir varlık biçimine dönüşmüştür.
Meksika, “henüz olmamış bir şeyin” etkisini, “olmuş gibi” sahneleyerek
politikayı gerçekliğin değil, gerçekliğin performansının alanına taşımıştır.
Ve tam da bu nedenle, onun stratejisi artık sadece bir ticaret politikası değil —
geleceğin devlet davranış biçimlerinin epistemolojik prototipidir. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: MEKSİKA
MAKALE: FENOMENOLOJİK EKONOMİ KURAMI — DÜZENİN ONTOLOJİK İMKÂNSIZLIĞI VE KAOSUN EPİSTEMİK ZORUNLULUĞU
Ekonomi, tarih boyunca düzenin inşası için kurulmuş bir bilim olarak tanımlanır: fiyat istikrarı, üretim dengesi, arz-talep uyumu, parasal kontrol gibi hedefler bunun görünür biçimleridir.
Ancak bu hedeflerin ardında saklı bir ontolojik çelişki vardır: Ekonomi, düzeni amaçladığı ölçüde gelişimini imkânsızlaştırır.
Çünkü gelişim, özsel olarak değişim ve kaosla mümkündür. Bir sistemin varlık nedeni olarak “stabilite”yi alması, kendi varlık zeminini sabitlemesi anlamına gelir — ki bu da ontolojik donmadır.
Bu paradoks, ancak ekonomiyi “denge bilimi” olarak değil, kaosun fenomenolojisi olarak okumakla çözülebilir.
1. Ekonomik Düzenin Ontolojik İmkânsızlığı
Ekonomi, dinamik bir süreçtir; varlık düzeyinde durağan bir forma sahip olamaz.
Her ekonomik yapı kendi içinde bir devinim zorunluluğu taşır. Bu nedenle “stabilite” bir varlık durumu değil, epistemik bir kurgudur.
Ontolojik düzlemde düzen yoktur; yalnızca düzenin algısı vardır.
Bu algı, insan bilincinin kaotik süreçleri anlamlandırmak için kurduğu geçici bir modeldir.
“Ekonomik istikrar” denilen şey, aslında epistemik bir illüzyon, fakat kaçınılmaz bir illüzyondur.
Değişimin sürekliliği hakikatin kendisidir.
Dolayısıyla hakikate yaklaşmak, düzenin kalıcılığını değil, değişimin zorunluluğunu kabul etmektir.
2. Ekonomi Biliminin Paradoksu: Düzen İçin Var Olan Kaosun Bilimi
Ekonominin nihai amacı olarak görülen “düzen”, gerçekte bir araçtır, amaç değil.
İnsan zihni yalnızca düzenli örüntüler üzerinden düşünebilir; kaosu doğrudan kavrayamaz.
Bu yüzden ekonomi, “düzen”i kaosu anlamlandırmanın epistemik zemini olarak inşa eder.
Ekonomi, düzeni sağlamak için değil, kaosu anlamlandırabilmek için düzen kurmak zorundadır.
Bu bağlamda ekonomik düzen bir simülasyon değil, fenomenolojik bir koşuldur.
İnsanın bilme biçiminin kendisi düzeni zorunlu kılar; ama bu düzen, hakikatin kendisi değil, hakikate yönelmenin aracıdır.
3. Ontolojik Çelişkinin Mantıksal Açılımı
Bir varlık kendi varlık nedenini sabote edemez.
Eğer ekonomi gerçekten stabiliteyi nihai amaç olarak belirleseydi, kendi gelişim kapasitesini sabote etmiş olurdu.
Zira gelişim, sabitliğin ihlaliyle mümkündür.
Bu durumda, bir sistemin kendi karşıtına yönelmesi mantıksal imkânsızlık oluşturur.
Ekonomi, görünürde “düzeni koruma” iddiası taşır; fakat özünde kaosu sürdürebilmek için düzeni araçsallaştırır.
Yani düzen, ekonominin nihai hedefi değil, kaosun sürekliliğini sağlayan taktiksel bir araçtır.
4. Bilinç, Düzen ve Meta-Kognitif Konum
Ekonominin doğası, bilincin işleyişine paraleldir.
Bilinç, doğrudan kaosu algılayamaz; ancak düzenli örüntüler üzerinden anlam kurabilir.
Bu nedenle bilinçteki düzen, dış dünyanın yansıması değil, bilincin temsil formudur.
Ekonomi de bu şekilde işler:
-
Düzeni onaylamaz,
-
Düzeni fenomenolojik bir koşul olarak kabul eder,
-
Ve o koşulun içinden kaosu gözlemler.
Bu tavır meta-kognitif bir pozisyondur:
Bilincin, kendi düzen üretme mecburiyetini fark ederek dışarıdan kendine bakması.
Ekonomi, bu anlamda bilincin kurumsallaşmış hâlidir — düzeni araç olarak kullanarak kaosu kavrama biçimidir.
5. Ontolojik Eşitlik ve Fenomenolojik Gerçeklik
Graham Harman’ın “ontolojik eşitlik” ilkesine göre hiçbir varlık diğerinden daha gerçek değildir; tüm varlıklar eşit düzeyde var olur.
Ekonomi bilimi de bu mantıkla işler: düzen ontolojik olarak sahte olsa da, epistemik olarak zorunludur.
Bu nedenle ekonomi, hakikatin kendisini değil, hakikate ulaşma sürecini inceler —
ve o sürecin adı “düzen”dir.
Düzen, gerçekliğin formu değil, gerçekliği kavrayabilmenin fenomenolojik aracıdır.
6. Bilincin Mantıksallaşması: Kant’ın Ötesinde
Buradaki kritik eşik, bilincin topyekûn mantıksallaşmasıdır.
Ekonomi artık yalnızca bir toplumsal sistem değil, bilincin kendi düzen yaratma eğilimini çözümleyen bir aynadır.
Kant’ın “aklın sınırları” olarak gördüğü şey burada doğrudan bilincin varlık yöntemi hâline gelir.
Ekonomi böylece bir uzmanlık alanı değil, bilincin kendini anlamaya çalıştığı fenomenolojik yapı olur.
Bu durumda ekonomi hem bilimin bilinci, hem de bilincin bilimi hâline gelir.
7. Meksika Örneği: İllüzyonu Amaçlaştırmak
Bu kuramın pratik izdüşümü Meksika’da gözlemlenir.
Meksika, ekonomik istikrarı —yani enflasyon hedef aralığında kalmayı— bir “amaç” haline getirmiştir.
Oysa bu, düzenin epistemik doğasını unutarak ona ontolojik statü atfetmektir.
Böylece Meksika, düzeni araç olmaktan çıkarıp amaç hâline getirmiş ve epistemik illüzyonun içine girmiştir.
Gerçek gelişim, değişimin sürekliliğini içselleştiren bilinçle mümkündür;
stabiliteye tutunmak ise yalnızca kaosu geciktirmek anlamına gelir.
Hakikatin Dinamiği: Düzenin Kaostaki Aynası
Ekonomi, kaosu anlamlandırmak için düzeni üretir;
düzeni korumak, hakikati korumak değildir.
Hakikat, düzenin altındaki sürekli devinimdir.
Bu yüzden fenomenolojik ekonomi teorisi tek bir cümlede özetlenebilir:
Ekonomi, düzenin bilimi değil; kaosun bilinebilirliğini mümkün kılan düzen illüzyonunun fenomenolojisidir.
Ve Meksika’nın istikrar politikası, işte bu illüzyonu hakikat sanan bilincin en berrak yansımasıdır. KITA: KUZEY AMERİKA
ÜLKE: MEKSİKA
MAKALE: FENOMENOLOJİK EKONOMİ KURAMI VE MEKSİKA’NIN ENFLASYON İLLÜZYONU — DÜZENİN ONTOLOJİK İMKÂNSIZLIĞI, KAOSUN EPİSTEMİK ZORUNLULUĞU
Meksika’nın Eylül 2025 enflasyon verileri, yüzeyde olağan bir istikrar anlatısı oluşturuyor. Yıllık tüketici fiyat artışı %3,76’ya yükselmiş, beklentilerin hafif altında kalsa da merkez bankasının hedef aralığı olan “%3 ± 1” bandı içinde kalmayı sürdürüyor. Banxico (Meksika Merkez Bankası) son on toplantıda üst üste faiz indirimi gerçekleştirerek politika faizini %7,5 seviyesine çekmiş, yıl sonu için %7,0 ve 2026 için %6,5 gibi oranları gündeme taşımıştır. Bu tablo, finansal medyada “istikrarın başarıyla korunması” şeklinde sunulmaktadır. Oysa görünürdeki bu denge, ekonominin doğasında bulunmayan bir düzen fikrinin insan bilincinin kaosu doğrudan kavrayamamasından türemiş epistemik bir illüzyondur. Ekonomi, özünde sabitlik değil, devinimdir; her ekonomik yapı, kendi varlık nedenini sürdürebilmek için dönüşmek zorundadır. Dolayısıyla “stabilite” bir varlık hâli değil, algısal bir modeldir. Meksika örneğinde enflasyonun “hedef aralığında kalması” yalnızca teknik bir başarı değil, bilincin kaosu bastırma refleksinin sayısal karşılığıdır. Yani ekonomi yönetimi, gerçekte değişimin sürekli akışına karşı geçici bir düzen duygusu inşa etmektedir. Bu düzenin ontolojik bir temeli yoktur; o, epistemik bir gerekliliktir. Çünkü insan zihni, kaosu doğrudan kavrayamadığı için, onu “düzenli bir görünüm” içinde anlamlandırmak zorundadır.
Burada ekonomi bilimi, tam da bu nedenle, “düzen”i amaç değil araç olarak kullanır. Bilinç, kaosu anlamlandırabilmek için düzenli örüntülere ihtiyaç duyar; fakat bu örüntüler gerçeğin kendisi değil, gerçeğe yönelmenin geçici vasıtalarıdır. Ekonominin doğasında yatan fenomenolojik yapı da budur: düzen, hakikatin karşıtı değil, hakikate geçişin epistemik koşuludur. Fakat Meksika’nın mevcut para politikası, bu yapıyı tersine çevirmiş, düzeni bir araç değil, doğrudan nihai hedef haline getirmiştir. Enflasyonun “hedef bandında kalması” bir başarı değil, bilincin hakikati ertelemesidir. Ekonomi, gelişimini kaosla sağlar; çünkü yenilik, dalgalanma, öngörülemezlik ve devinim, üretimin asli bileşenleridir. Oysa Meksika’nın politikası, düzeni kalıcılaştırarak bu dinamiği dondurur. Böylece ekonomi, kendi varlık nedenini sabitleştirerek ontolojik olarak imkânsız bir hâle gelir. Çünkü bir sistem, kendi amacını sabitleyemez; varlığını sürdürebilmesi için hareket zorunludur. Sabitlik, yalnızca ölümün formudur; ekonomi ise devinimdir, ritimdir, akıştır.
Banxico’nun faiz indirimleri zinciri, görünürde “rasyonel uyum”u temsil eder. Ancak bu rasyonalite, fenomenolojik olarak bilincin kendi düzen takıntısının dışavurumudur. Faiz indirimi, istikrara yönelik bir “metinsel jest”tir: ekonominin kendi akışını değil, istikrar illüzyonunu sürdürür. Bu durum, Graham Harman’ın ontolojik eşitlik ilkesine paralel biçimde okunabilir: hiçbir fenomen diğerinden daha “gerçek” değildir; fakat Meksika’nın şu an sürdürdüğü politika, epistemik olanı ontolojik statüye taşımakta, yani illüzyonu hakikat yerine koymaktadır. Meksika ekonomisi şu anda epistemik istikrar ile ontolojik devinim arasındaki çatışmanın sahnesidir. Veriler, merkez bankasının söylemi, piyasanın beklentileri — hepsi bir arada bir “düzen anlatısı” üretir. Ancak bu anlatı, yalnızca bilincin kendi sınırlılığını maskeleyen bir simülasyondur. Gerçek ekonomik gelişim, düzenin korunmasıyla değil, dengeden sapma eğiliminin kabulüyle mümkündür. Çünkü hakikate en yakın ekonomik form, denge değil, dengenin sürekli ihlalidir.
Fenomenolojik açıdan ekonomi, bilincin kaosu düzen aracılığıyla gözlemleme çabasıdır. Bu yüzden “düzen” yadsınmaz; tam tersine, zorunlu bir epistemik yüzey olarak kabul edilir. Fakat bilinç sıçraması, bu düzenin ontolojik bir hakikat değil, yalnızca bir araç olduğunu fark ettiğinde gerçekleşir. Ekonomi bilimi, bilincin kendi düzen kurma zorunluluğunu fark ederek bu düzeni “kaosun haritalanması” için kullanma yetisidir. Meksika’nın mevcut politikası ise tam tersi yönde ilerlemekte: istikrarın sürdürülmesi, bilincin kaosu anlamlandırmak yerine bastırdığı bir durumu temsil ediyor. Enflasyon hedefi, artık epistemik bir araç değil, ideolojik bir fetiş hâline gelmiştir. Böylece ekonomi, kaosu çözümlemek yerine onu görünmez kılmak için verisel maskeler üretir. Faiz oranları, hedef bandı, “band içinde kalma” söylemi — hepsi, bilincin kendi düzen fiksasyonunu teyit eden sembolik göstergelerdir.
Son kertede Meksika, bilincin kendi düzen yanılsamasına teslim olduğu bir dönemi yaşamaktadır. Enflasyonun “kontrol altına alınması”, aslında ekonominin iç dinamiklerinin kontrol edilemezliğini gizleyen bir sahnelemedir. Fenomenolojik düzeyde bu durum, bilincin kendi epistemik sınırını hakikat sanmasından ibarettir. Gerçek ekonomik ilerleme, düzenin kendisini korumakla değil, onun ardındaki devinimi fark etmekle mümkündür. Ekonomi, hakikat olarak değil, hakikate yönelen bilinç olarak var olur. Düzen yalnızca bir yüzeydir; onun ardında titreşen, asıl gerçeğin adıysa kaostur. KITA: GÜNEY AMERİKA
ÜLKE: ARJANTİN
MAKALE: PARANIN TEMSİLİ ONTOLOJİSİ VE BİLİNÇDIŞI SÜREKLİLİK YANILSAMASI — ARJANTİN VAKASI ÜZERİNDEN ONTO-EPISTEMİK BİR ÇÖZÜMLEME
Para birimi, bir ulusun hem bağımsızlığının hem de kolektif iradesinin taşıyıcısıdır. Bu taşıyıcılık yalnızca ekonomik bir aracılığa değil, aynı zamanda bilincin rasyonel düzen ihtiyacına dayanır. Bir para birimi görünüşte bürokratik ve işlevsel bir birimdir; fakat esas itibariyle bir inanç sistemidir. Para, ontolojik bir varlık değil, yüklenmiş anlamın sürekliliğidir. Bu nedenle para her zaman temsil düzeyinde yaşar: işlevin sonucudur ama işlevin kendisine tabi değildir. İşlev ortadan kalksa bile temsil varlığını sürdürebilir; çünkü her somut işlevin zihinde karşılığı olan bir soyut temsili vardır.
Bu durum yalnızca ekonomiyle sınırlı değildir. İnsan zihni fenomenleri anlamlandırmak için rasyonel sabiteler kurmak zorundadır; çünkü rasyonalite değişken değil, sabit denklemler üzerinden işleyebilir. Ancak olgusal dünya değişkendir; bu da sabitleme zorunluluğunu epistemolojik bir probleme dönüştürür. Zihin, değişken bir gerçekliği sabitleyerek anlamlandırmaya çalışır; ama bu sabitleme hiçbir zaman mutlak değildir. Dolayısıyla her “sabit” aslında bir değişimin donmuş kesiti, her “düzen” ise bir kaosun zamansal dondurulmasıdır.
Zihnin işleyişinde bu paradoks, bilincin süreklilik yanılsamasını yaratır. Olgular sürekli değişir, ama zihin onları “değişen sabiteler” hâlinde algılar. Böylece zihin, ardışık sabitelerin oluşturduğu bir düzen yanılsaması üretir; biz buna süreklilik illüzyonu deriz. Bu illüzyon yalnızca makro düzeyde değil, mikro düzeyde de işler: bilinç kesintileri fark edemez; ama bilinçdışı bu mikro-kesintileri algılar ve onların üzerine süreklilik hissi inşa eder. Sonuçta bilinç, kendi epistemik temelini —kesintilerden oluşan o bilinçdışı yapıyı— göremez. Ulaşmaya çalıştığında, bilinç ile bilinçdışı arasında kategorik bir uyumsuzluk ortaya çıkar.
Ekonomik sistemler de aynı yapısal yasaya tabidir. Ekonomi görünürde düzeni hedefleyen bir disiplindir; oysa gelişimini kaosla sağlar. Bu paradoks “ekonominin kendi varlık nedenini sabote ettiği” izlenimini verir; ancak aslında ekonomi, düzeni bir amaç olarak değil, bir araç olarak kullanır. İnsan zihni kaosu doğrudan kavrayamayacağı için, onu anlamlandırmak adına geçici bir düzen zeminine ihtiyaç duyar. Bu nedenle ekonomi, düzen illüzyonunu üretir; fakat bu illüzyonu nihai hakikat olarak değil, epistemik bir araç olarak kullanır. Gerçek ekonomik gelişme, değişimin sürekliliğini kabullenmek ve onunla yüzleşmekle mümkündür.
Bu bağlamda ABD’nin Arjantin üzerindeki son ekonomik müdahalesi —Hazine Bakanlığı’nın doğrudan peso satın alması ve 20 milyar dolarlık swap hattı kurması— bu epistemik düzen illüzyonunun dış müdahale biçiminde yeniden sahnelenişidir. Burada yapılan yalnızca finansal bir işlem değil, paranın temsili işlevinin ontolojik zemine sabitlenmesi girişimidir. ABD, parayı bir “inanç nesnesi” olmaktan çıkarıp “gerçek” ekonomik istikrarın maddi karşılığı hâline getirmeye çalışmıştır. Bu girişim, temsili sabitleme arzusudur; fakat temsil sabitlendiği anda anlamını yitirir, çünkü temsilin doğası hareket halinde olmaktır.
Dolayısıyla Arjantin örneğinde ekonomik bağımsızlık yalnızca finansal değil, epistemik olarak da askıya alınmıştır. Artık para, toplumsal inancın değil, dışsal bir gücün onayının ürünü hâline gelmiştir. Bu, bilincin kendi bilinçdışına yabancılaşması anlamına gelir: toplumsal bilinç (paranın sembolik değeri) ile olgusal gerçeklik (dışa bağımlı finansal yapı) arasında bir kategori krizi doğmuştur. Bu kriz, yalnızca ekonomik bir dengesizlik değil, aynı zamanda ontolojik bir çöküştür.
Başkan Milei’nin “ekonomik özgürlük” söylemi bu yüzden ironiktir. Çünkü özgürlük, bu durumda “kendi parasıyla özgür olamayan bir ülkenin” dışsal istikrara teslimiyetini meşrulaştıran bir simülasyona dönüşmüştür. Doların Arjantin pesosu üzerindeki belirleyici konumu yalnızca ekonomik bağımlılığın değil, bilincin temsili kapasitesinin de çöküşünü simgeler. Artık Arjantin toplumu kendi parasını harcarken bile bilinç düzeyinde değil, dışsal bir düzenin rasyonel illüzyonunda hareket etmektedir. Yani özgürlük, temsili bir ideaya dönüşmüş; “bağımsızlık” ise simgesel bir koreografi hâline gelmiştir.
Bu tablo aynı zamanda bilincin kendisini yeniden üretme biçimini de ifşa eder: zihin, kesintisiz bir akış olarak algıladığı şeyin aslında ardışık sabitelerden oluştuğunu fark edemez. Benzer biçimde, ekonomi de istikrarlı görünümünü sürekli dışsal sabitlemeler üzerinden yeniden üretir. Arjantin’in yaşadığı şey, ekonomik süreklilik illüzyonunun politik versiyonudur. Doların “istikrar” olarak sunulması, aslında süreklilik arzusunun rasyonalize edilmiş hâlidir; fakat bu arzu, özneye ait değildir — dışsal bilincin, yani hegemonik düzenin yansımasıdır.
Son kertede ABD’nin Arjantin’e müdahalesi, ekonomik bir destek değil, epistemolojik bir kolonizasyondur. Paranın temsili doğası, ontolojik sabitliğe dönüştürülmek istendiğinde sistem kendi iç diyalektiğini kaybeder. Bu kayıp, bilincin kendi bilinçdışını unuttuğu anla aynıdır: artık düzen, kaosu anlamlandırmanın aracı değil, onun yerine geçmek isteyen bir yanılsamadır. Ve bu yanılsama, “istikrar” adı altında sunulan en büyük epistemik felakettir.
Okyanusya
Avustralya – Papua Yeni Gine
Evrensel Güvenliğin Bilinçdışı Arketipi: Ontolojik Ortaklık ve Pukpuk Anlaşmasının Fenomenolojisi
İnsanlık tarihinin tüm biçimleri, yüzeyde farklı kültürlerin ve sistemlerin tarihiymiş gibi görünür; ancak derin yapısında, insanın varlığını koruma itkisiyle örülmüş bir bilinçdışı süreklilik taşır. Maslow’un hiyerarşisinde “güvenlik” olarak adlandırılan bu itki, aslında yalnızca fizyolojik bir gereksinim değil, insanın kendisiyle ve varlıkla kurduğu en köklü ilişkidir. Güvenlik, insanın hem varlığını sürdürme hem de sürekliliğini kavrayabilme biçimidir. Bu nedenle, güvenlik arzusu, bilincin değil, bilincin altındaki tözsel çekirdeğin hareketidir.
Bu çekirdek, tarihsel biçimlerin ötesinde işler. Her çağda farklı yapılar içinde görünür olsa da, özü değişmez: insanın “yokluk karşısında kendini koruma arzusu”dur. Bu arzunun fenomenolojik biçimleri—devletler, ordular, sınırlar, antlaşmalar—sadece bilincin, bu içsel tözü somutlaştırma çabalarıdır. Dolayısıyla savunma ittifakları, politik değil, antropolojik yapılardır. Onlar, insanlığın bilinçdışında paylaştığı en evrensel arketipin, kurumsal dile çevrilmiş hâlidir.
Güvenlik, kültürün değil varlığın dilinde konuşur. Kültürler tarih içinde farklılaşır; güvenlikse tarihten bağımsız, zamansız bir zorunluluk olarak kalır. Kültür anlam üretir, güvenlik o anlamın var olabileceği zemini sağlar. Bu nedenle her savunma anlaşması, görünürde iki ulusun çıkar uzlaşması olsa da, derin yapısında insanlığın “tözsel ortaklığının” dışavurumudur.
İşte 6 Ekim 2025’te imzalanan Pukpuk Savunma İttifakı, tam da bu arkaik mekanizmanın modern bir yankısıdır. Avustralya ile Papua Yeni Gine’nin tarihsel, kültürel ya da ekonomik farkları, bu anlaşmanın özünü belirlemez; belirleyici olan, insanlığın en alt düzeyde paylaştığı varoluşsal arzu, yani “hayatta kalma refleksi”dir. Anlaşmanın jeopolitik rasyonalizasyonu —Çin’in Pasifik’teki etkisine karşı denge oluşturma— yalnızca bilincin bu içgüdüyü kavramsallaştırma çabasıdır; bilinçdışı düzeyde ise burada işleyen şey, türsel korkunun epistemik biçime dönüşmesidir.
Bu türden savunma anlaşmaları, insanın rasyonel öznesiyle ilksel bilinçdışı arasında köprü işlevi görür. Çünkü güvenlik, insanın özgünlüğünü değil, varlığını mümkün kılar. Ivan Illich’in belirttiği gibi, her ihtiyaç ortak olsa da giderilme biçimleri bireye özgüdür; fakat güvenlik, bu yasaya uymaz. Güvenliğin biçimi bireye ya da kültüre göre değişmez; o, her bireyin varlığını sürdürebilmesinin önkoşuludur. Eğitim ya da aidiyet gibi ihtiyaçlar öznel olarak giderilebilir, ama güvenlik öznel biçimde giderilemez; çünkü güvenlik öznenin değil, varlığın işidir. Güvenlik, bilincin değil, bilincin üzerinde yükseldiği zeminin sürekliliğidir.
Bu nedenle Pukpuk Anlaşması gibi ittifaklar, tarihin değil, bilinçdışının sürekliliğini temsil eder. İnsanlık, tehdit karşısında her defasında aynı refleksi üretir: birleşme. Bu birleşme, bilincin kurduğu “sözleşme” biçiminde görünür; ama özünde, bilinçdışının varlığı koruma yönelimidir. İnsanlar birleşmek istedikleri için değil, dağılmaktan korktukları için birleşirler. Her savunma ittifakı, bu korkunun rasyonelleştirilmiş biçimidir.
Bu bağlamda, Avustralya Başbakanı’nın “en yakın komşumuzla bağlarımızı güçlendiriyoruz” söylemi veya Papua Yeni Gine lideri Marape’nin “bu anlaşma Çin’e karşı değil, tarihsel bağlarımız üzerine kurulu” ifadesi, yalnızca bilinç düzeyindeki açıklamalardır; oysa bu açıklamaların altında işleyen şey, insan türünün kendi varlığını sürdürme zorunluluğudur. Bilinç, bu zorunluluğu kültürel gerekçelerle açıklamaya çalışır, çünkü bilincin doğası, irrasyonel olanı rasyonalize etmektir.
Fakat güvenlik, rasyonel bir kategori değildir; ontolojik bir içgüdüdür. Güvenliğin doğası, onu sağlayan biçimlerden bağımsızdır. Her antlaşma, her sınır hattı, her savunma planı, yalnızca aynı ilkenin farklı zamansal konfigürasyonlarıdır. Güvenlikteki süreklilik, biçimlerdeki değişkenliği yutar. Bu nedenle Avustralya–Papua Yeni Gine anlaşması yeni değildir; yalnızca binlerce yıldır süren aynı arketipsel itkiden türeyen bir varyasyondur.
Ancak burada bir başka paradoks belirir: güvenlik evrensel olduğu ölçüde bireyselliği askıya alır. Her savunma birliği, öznenin özgünlüğünü geçici olarak durdurur. Çünkü ortak tehdit algısı, farklılıkların anlamını siler. Güvenliğin birleştirici gücü, özgürlüğün askıya alınması pahasına işler. Bu, insanlığın tarih boyunca tekrar ettiği temel diyalektiktir: var olmak için farklılaşmayı, korunmak için özgürlüğü geçici olarak feda etmek.
Pukpuk İttifakı da bu diyalektiğin güncel biçimidir: Avustralya ve Papua Yeni Gine’nin birleşmesi, kültürel yakınlık değil, varlık düzeyinde bir nötrleşmedir. Bu nötrleşme, insanın kendisini koruma içgüdüsünün türsel yankısıdır. Bilinçdışı düzeyde bu birleşme, iki ulusu değil, tek bir tözün iki görünümünü temsil eder. İnsanlık her defasında, tehdit karşısında aynı özdeşleşmeyi yeniden kurar.
Böylece, görünürde iki ülke arasında imzalanan bir güvenlik anlaşması, özünde insanlığın varoluşsal sürekliliğini koruma arzusunun bir başka biçimidir. Bilinçdışının dili, bilincin kâğıtlarında yeniden yazılmıştır. İmzalar, insanlığın varlık korkusunun sembolik mühürleridir.
Bu nedenle, Pukpuk Savunma İttifakı bir jeopolitik metin değil, varlığın kendi kendine yazdığı bir cümledir.
Her harfi insanlığın kadim korkusundan, her kelimesi varoluşun korunma içgüdüsünden türemiştir.
Ve her antlaşma gibi, bu da insan bilincinin kendi bilinçdışına attığı bir imzadır —
insanlığın, varlığını kaybetmemek için kendine yeniden “evet” demesidir.
OKYANUSYA – ASYA
AVUSTRALYA – SİNGAPUR
Devletin Ontolojik Pratiği ve Kaygının Yeniden Doğuşu: Soyut Gücün Eylemsizlikle Çöküşü
Devlet, varlık düzleminde algı kapasitesini aşan bir soyutluktur. Onu bir “kurum” olarak değil, bilincin dışına taşan bir büyüklük olarak anlamak gerekir. Devlet, her ne kadar bireyler tarafından temsilî olarak deneyimlense de, bu deneyim hiçbir zaman tam değildir; zira devlet, temsilden fazlasıdır — varlığı temsilin sınırlarını aşar. İnsan zihni, bu kadar geniş bir varlığı doğrudan kavrayamaz; çünkü bilinç, kavrayabildiği şeyleri sınır içine almak zorundadır. Oysa devlet, sınırlandırılamaz. İşte bu nedenle devlet, doğası gereği, potansiyel bir kaygı nesnesidir.
Kaygı, bilinçdışının algılayamadığı büyüklüğe verdiği ontolojik tepkidir. Eğer devlet bu soyut yapısıyla yalnızca “var” olsaydı, eyleme geçmeden, pratiğe dökülmeden duruyor olsaydı, bu varlık insan zihninde güven değil, korku üretirdi. Çünkü kavranamayan her büyüklük, bilinçte tehdit olarak kodlanır. Devletin büyüklüğü, bireyin algısının sınırlarını ihlâl ettiği anda tehditkâr bir görünüm alır. Oysa devletin varoluş nedeni güven üretmektir; dolayısıyla bu potansiyel tehdidi nötralize etmenin tek yolu pratiğe dönüşmektir. Devlet, soyutluğunu eylemle meşrulaştırmadıkça, kendi varlık zeminini kaygıya dönüştürür.
Optus’un Avustralya’daki “000” acil çağrı hattında yaşanan arıza, tam olarak bu ontolojik dengesizliğin gün yüzüne çıktığı bir andır. Devlet, soyut bir güven figürüyken, iletişim altyapısının çökmesiyle birlikte pratik düzlemde ortadan kaybolmuş, yani eylemsel olarak yok olmuştur. İnsanlar çağrı merkezine ulaşamadığında, yalnızca teknik bir hizmete değil, devletin varlığına ulaşamamıştır. Çünkü devlet, burada yalnızca yasa veya kurum değil, acil durumda “ulaşılabilirlik”tir — yani somut bir varlık biçimidir. O ana kadar güvenin taşıyıcısı olan soyut yapı, bir anda kaygı üreten bir varlığa dönüşmüştür.
Bu dönüşüm, sıradan bir yönetim hatası değil, ontolojik bir kesintidir. Devletin soyut büyüklüğünün pratikte kesintiye uğraması, bilincin temel güven örüntüsünü paramparça eder. Vatandaş, artık devletin varlığına değil, yokluğuna tanıklık eder. Bu yokluk, fiziksel değil, fenomenolojik bir yokluktur: devlet, hâlâ “var”dır ama “işitilmez”, “ulaşılmaz”, “karşılık veremez” hâle gelmiştir. Böylece soyut olan, kendi eylemselliğini yitirdiği anda, güven figüründen tehdit figürüne dönüşür.
Anthony Albanese’in olaya doğrudan müdahil olması, işte bu bilinçdışı kaygı refleksinin tezahürüdür. Devlet, kendi soyut varlığının tehditkâr hale gelmemesi için hemen eyleme geçmek zorundadır. Bu durum, bireysel düzeyde olduğu kadar kolektif düzeyde de işlemektedir: tıpkı bilinçdışının kaygı durumunda bedeni harekete geçirmesi gibi, devletin bilinçdışı da varlığını pratikle onarmaya çalışır. Albanese’in Singapur Başbakanı Lawrence Wong ile temasa geçmesi, yalnızca diplomatik bir girişim değil, devletin kendi soyutluğunu yeniden eyleme dönüştürme çabasıdır. Çünkü eylemsizlik, devletin varlığını bir “soyut korku”ya dönüştürürken, eylem güven üretir.
İletişim altyapısındaki çöküş, yalnızca teknolojik bir problem değil, varlıkla temsil arasındaki bağın kopuşudur. Devlet, iletişim yoluyla temsil edilir; vatandaşın devlete ulaşabildiği her kanal, aslında soyut varlığın fenomenal tezahürüdür. O kanal sustuğunda, temsil kaybolur, varlık görünmez olur. Devletin “var” olması, artık kimse için anlamlı değildir; çünkü varlığın ontolojik değeri, algılanabilirlikten geçer. Ulaşılamayan devlet, var olmanın değil, kaygının temsiline dönüşür.
Bu noktada Avustralya hükümetinin refleksi, yalnızca politik değil, ontolojik bir onarım girişimidir. Çünkü güven, devletin “eylemselleşmiş soyutluğu”ndan doğar. Eğer soyutluk pratikten koparsa, büyüklük tehdide dönüşür. İletişim kesintisi, bu bağı koparan mikro bir fenomen olarak, aslında makro bir bilinçdışı travmayı tetiklemiştir.
Bu travmanın sembolik çözümü, savunma ve ticaret işbirliği konularının aynı görüşmede gündeme alınmasıyla sağlanmıştır. Çünkü devlet, kendi soyutluğunu sadece bir düzlemde değil, çoklu pratiklerle onarabilir. Güven, tek bir eylemden değil, eylemler zincirinden doğar. Avustralya’nın bu olayı bireysel mağduriyet olarak değil, bürokratik ve diplomatik bir mesele olarak ele alması, devlet bilincinin kendi soyutluğunu teminat altına alma refleksidir.
Devlet, pratik olmadan var olamaz; çünkü varlığı algılanamadığında, bilinç için artık güven değil, kaygı nesnesidir. Bu nedenle, her kriz aslında devletin kendi soyutluğunu yeniden somutlaştırma çabasıdır. Optus olayı, bu anlamda teknik değil, metafizik bir olaydır: devletin, varlığını sürdürmek için kendi soyutluğunu eyleme çevirmesi zorunluluğunu hatırlattığı bir an.
Devletin büyüklüğü güven değil, pratikle süreklilik kazanan güvenin temsilidir. Ve bu temsil her kesintide, yeniden var edilmek zorundadır. Aksi hâlde, devletin soyutluğu yalnızca korku üretir — tıpkı görünmez Tanrı’nın sessizliği gibi.
Kıta: Okyanusya
Ülke: Avustralya
Başlık: Polanyi’nin Çifte Hareketi ve Toprağın Ontolojik Direnci: Avustralya’nın Glencore Müdahalesi Üzerinden Bir Analiz
Avustralya hükümetinin Glencore’un Queensland’deki Mount Isa bakır eritme tesisi ile Townsville rafinerisini kurtarmak için açıkladığı 600 milyon dolarlık destek paketi, yalnızca ekonomik bir teşvik değildir; modern piyasa toplumunun ontolojik sınırlarına verilmiş bir yanıttır. Karl Polanyi’nin “çifte hareket” kavramı, bu olayı kavramsallaştırmak için benzersiz bir çerçeve sunar. Çünkü burada devlet, görünüşte piyasanın başarısızlığını düzeltmekte, gerçekte ise toplumun kendini koruma refleksini dile getirmektedir.
Polanyi’nin temel tezi, piyasanın doğayı, emeği ve parayı “kurgusal meta” haline getirmesinin toplumsal dokuyu çözündürdüğüdür. Bu üç unsur —doğa, emek ve para— kendi başına meta değildir; ancak modern kapitalist düzen, onları alınıp satılabilir hale getirerek toplumu kendi varlık zemininden koparır. Bu kopuş, toplumun kendi varlığını sürdürebilmek için karşı-hareket geliştirmesine yol açar. Glencore örneğinde Avustralya devleti, bu karşı-hareketin kurumsal biçimidir: piyasanın toplumsal dokuyu çözmesine izin vermeyerek doğayı yeniden toplumsal zemine dahil eder.
Bakır, enerji geçişi teknolojilerinin kalbinde yer alır; dolayısıyla bu madenin üretimi yalnızca bir ekonomik faaliyet değil, ekolojik bir eklemlenme alanıdır. Glencore’un olası kapanması, yüzlerce işin kaybı anlamına gelmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün üretimsel damarlarından birinin kopması anlamına gelir. Burada Avustralya’nın yaptığı şey, Polanyi’nin diliyle, “piyasa genişlemesine karşı toplumun kendini koruma içgüdüsünü” temsil etmektir. Çünkü piyasa doğayı kendi fiyat sistemine indirgerken, toplum doğayı varoluşsal bir bağ olarak görür.
Bu kurtarma paketinin anlamı, yalnızca “600 işin kurtarılması” değildir; bu, doğanın metalaştırılmasına karşı verilen bilinçdışı bir direniştir. Polanyi’ye göre toprak —ve burada onun genişletilmiş biçimi olan maden— piyasalaştığında, toplumun varlık zemini ontolojik bir krizle karşılaşır. Devletin müdahalesi bu nedenle ekonomik değil, varoluşsaldır. Devlet, burada yalnızca üretimi değil, varlığın sürekliliğini güvence altına alır.
Bu olayı aynı zamanda “toprağın ontolojik direnci” olarak da okumak mümkündür. Doğa, insan düzenlerinin ötesinde bir süreklilik arz eder ve metalaştırılma sürecine direnç gösterir. Avustralya devleti, bu direncin politik ifadesine dönüşmüştür. Glencore örneği, kapitalist sistemin doğayı metalaştırma eğilimine karşı, toplumsal bilincin doğayı yeniden “kolektif bir özne” olarak tanıma çabasıdır. Böylece ekonomi, yalnızca üretim ve tüketim alanı değil, varoluşun korunma refleksinin bir yüzeyi hâline gelir.
Polanyi’nin “çifte hareket”i tam da bu noktada görünür olur: bir yanda piyasa, doğayı salt girdi haline getirerek onu epistemik olarak “ölü madde”ye indirger; diğer yanda toplum, bu indirgemeyi reddederek doğayı yeniden yaşamsal bir bağlama taşır. Avustralya’nın müdahalesi, bu ikili hareketin ikinci evresini temsil eder. Bu müdahale, piyasanın genişlemesini sınırlayarak, toplumu varlığın kendi doğallığına yeniden bağlar.
Glencore’un tesisleri, teknik anlamda yalnızca enerji geçişinin hammaddesini üretmiyor; aynı zamanda toplumun kendi tarihsel sürekliliğini temsil ediyor. Çünkü maden, yalnızca ekonomik değil, kültürel bir hafızadır: o yerin toprağında birikmiş zamanın, emeğin ve anlamın yoğunlaşmış formudur. Devletin bu madenleri kurtarma kararı, dolayısıyla yalnızca bir ekonomik müdahale değil, tarihsel sürekliliği ve toplumsal hafızayı koruma eylemidir.
Bu bağlamda, Polanyi’nin “kurgusal meta” kavramı, yalnızca piyasa ekonomisinin eleştirisi değil, aynı zamanda varlık felsefesinin bir uyarısıdır: doğa ve emek metalaştırıldığında, insan yalnızca ekonomik değil, ontolojik olarak da yersizleşir. Avustralya’nın müdahalesi, bu yersizleşmeye verilen refleksif bir yanıttır. Devlet, piyasanın yarattığı boşluğu doldurmakla kalmaz; doğayı, emeği ve üretimi yeniden varlık alanına taşır.
Son kertede Glencore vakası, piyasanın soyut düzeninin doğa üzerindeki hâkimiyetini sınırlayan nadir örneklerden biridir. Bu olayda devlet, Polanyi’nin tarif ettiği “toplumun koruma içgüdüsünü” eylemsel hale getirerek, doğayı yeniden toplumsal dokunun bir parçası hâline getirir. Böylece ekonomi, yalnızca çıkarın değil, varlığın korunma refleksinin de alanı olur.
Devletin müdahalesi, bu anlamda ekonomik bir rasyonaliteye değil, ontolojik bir sezgiye dayanır: doğa, piyasanın değil, varoluşun alanıdır. Ve bu müdahale, Polanyi’nin tüm zamanlara uzanan uyarısını yankılar:
Toplum, doğayı metalaştırdığı ölçüde kendini tüketir —
ve her kurtarma paketi, aslında insanlığın kendini kurtarma çabasıdır.
Kıta: Okyanusya
Ülke: Yeni Zelanda
Başlık: Devletin Ontolojik Jestleri: Yeni Zelanda’nın Samoa Tazminatı ve Soyut Otoritenin Somutlaşma İhtiyacı
Yeni Zelanda’nın 6 Ekim 2024’te Samoa açıklarında batan donanma gemisi HMNZS Manawanui için 10 milyon tala tazminat ödemeyi kabul etmesi, yüzeyde basit bir diplomatik sorumluluk gibi görünür. Oysa bu olay, devlet kavramının en derin ontolojik katmanlarına temas eden bir durumdur: soyut bir otoritenin, kendi varlığını sürdürmek için somut bir zeminde görünür olma zorunluluğu.
Devlet, özünde bir düşünce biçimidir — hukuksal, politik ve kavramsal düzeyde tanımlanabilir; fakat kendisi doğrudan duyularla algılanabilir bir varlık değildir. Halk, sınırlar, yasalar ve kurumlar aracılığıyla bu soyut varlığı hisseder, ama asla doğrudan “göremez.” Bu yüzden devlet, zaman zaman “varlığını kanıtlamak” için eylemsel jestlere ihtiyaç duyar. Tazminat ödemek, tam da bu jestlerden biridir: bir hatayı kabullenmek değil, soyut varlığın kendi sürekliliğini somut bir sahnede doğrulamasıdır.
Toprak, su, çevre ya da maden gibi unsurlar, devletin soyut yapısının kendini kanıtladığı düzlemlerdir. Devletin varlığı, yalnızca yasalarla değil, bu maddi yüzeylerle kurduğu ilişkiyle de anlam kazanır. Dolayısıyla Manawanui’nin batışı, yalnızca bir navigasyon hatası değildir; soyut devlet varlığının maddi dünyada sınandığı bir olaydır. Gemi batmış, resif zarar görmüş, insanlar tahliye edilmiştir — fakat bu olay, aynı zamanda devletin soyut egemenliğinin doğrudan sınandığı bir mekânsal kırılmadır.
Bu noktada Yeni Zelanda’nın tazminatı, bir ekonomik işlem olmaktan çok, bir varlık performansıdır. Çünkü devlet, soyut bir yapı olarak yalnızca “sorumluluk aldığı” ölçüde varlığını sürdürebilir. Tazminat, maddi bir ödemenin ötesinde, “ben buradayım, hatamı üstleniyorum, varlığım hesap verebilir bir düzlemde süreklidir” diyen bir ontolojik jesttir. Devletin egemenliği, böylelikle soyut bir kavramdan eylemsel bir forma dönüşür.
Bu jestin derin anlamı, bilinç düzeyinde bir güven ilişkisi kurmaktır; ancak bilinçdışı düzeyde bu, “soyut otoritenin somutlaşması”dır. Çünkü devlet, görünmezliğini telafi etmek için görünür hatalar ve bu hatalara verilen eylemsel yanıtlar üretir. Kaza, devleti zayıflatmaz; aksine, onu varlığını eylemle kanıtlayan bir özneye dönüştürür. Tazminat, bu anlamda bir ceza değil, bir ontolojik dengeleme hareketidir.
Bu olay, devlet-toprak diyalektiğinin klasik biçimde yeniden sahnelenmesidir. Devlet soyut bir kavramdır; toprak ise somut bir maddedir. Bir kriz, bu iki düzlemi kesiştirir. Gemi kazasıyla birlikte soyut devlet, somut doğanın alanına iner; egemenlik artık yalnızca yasayla değil, çevresel ve mekânsal sorumlulukla sınanır. Samoa resifinin zarar görmesi, devletin kendi soyutluğunu maddi dünyada düzeltme zorunluluğunu doğurur. Bu zorunluluk, yalnızca ekolojik değil, varoluşsaldır: çünkü devletin soyut yapısı, ancak maddeyle kurduğu bu tür ilişkilere aracılığıyla sürdürülebilir.
Toplum bilincinde bu tür olaylar, yalnızca “kaza” olarak değil, soyut bir varlığın yeniden görünür kılınması olarak yer eder. Çünkü insanlar devleti bir duygu üzerinden, yani güven duygusu üzerinden algılar. Güvenin kendisi soyuttur; ama onun sahnesi daima somuttur. Tazminat, bu güvenin sahnesinde oynanan bir eylemdir — devletin, kendi hatası üzerinden bile güven üretebilmesidir.
Bu nedenle Yeni Zelanda’nın eylemi, klasik bir “uluslararası sorumluluk” değil, bir varlık düzeltmesidir. Egemenlik, yalnızca güçle değil, sorumlulukla tanımlanır. Ve bu sorumluluk, devletin soyut varlığını yeniden inşa eden en temel jesttir.
Son kertede Manawanui kazası, devletin yalnızca hatasının değil, varlığının da somutlaştığı bir andır. Çünkü her büyük soyut yapı, kendini sürdürmek için bir bedel öder; her tazminat, yalnızca bir ödeme değil, varlığın yeniden teyididir. Devlet, soyut bir kavram olarak değil, somut bir sorumluluk jestiyle var olur — ve o jest, tıpkı Yeni Zelanda’nın bu olaydaki tavrında olduğu gibi, ontolojik bir bilincin eyleme dönüşmüş biçimidir.
Kıta: Okyanusya
Ülke: Avustralya
Başlık: Devletin Rasyonel Yapısına Sızan Mistik Unsur: “Sovereign Citizen” İdeolojisi ve Ontolojik Çatlak
Batı Avustralya polisinin, “sovereign citizen” ideolojisini benimseyen bireylerin silahlarına el koyması ve ruhsatlarını iptal etmesi, yalnızca bir güvenlik önlemi değildir; modern devletin rasyonel yapısında oluşan metafizik bir çatlağın dışavurumudur. “Sovereign citizen” kavramı, anarşizmin klasik hatasını —yani devleti kökten reddederek bireyi kutsama çabasını— tekrarlamaz. Aksine, devletin varlığını kabul eder, ama bu varlığı epistemolojik olarak reddeder. Bu fark, devlet-birey ilişkisinin ontolojik değil, bilişsel bir düzlemde sarsılması anlamına gelir.
Anarşizm, bireyi devletten kurtarmaya çalışırken, aslında bireyin meşruiyet zeminini ortadan kaldırır. Çünkü birey, tanım gereği bir “devlete ait varlık”tır; yasa, düzen ve kimlik gibi olgular olmadan “birey” kavramı anlamını yitirir. Ancak “sovereign citizen” ideolojisi bu noktada farklı bir mantıksal dönüş yapar: devleti ontolojik olarak değil, epistemik olarak reddeder. Yani devletin varlığını kabul eder, fakat onun bilgi üretme, hakikat kurma, düzen tesis etme yetkisini inkâr eder. Bu, modern çağın en sofistike protesto biçimidir — birey, meşruiyetini reddettiği otoritenin varlığından alır, ama onu kendi bilişsel sisteminden dışlar.
Bu çelişkili yapı, modern rasyonalitenin kırılma noktasını temsil eder. Çünkü devlet, varlığını nedensellik üzerine kurar; yasa, delil, prosedür ve rasyonel temellere dayanır. Oysa “sovereign citizen” ideolojisi, tam da bu nedenselliği reddederek bir tür “mistifikasyon alanı” yaratır. Birey, devlete içkin bir varlık olarak devleti dışladığında, kendi meşruiyet zincirinin halkalarından biri kopar. Nedenselliğin koptuğu yerde ise mistik sezgi ve irrasyonel inanç doğar. Böylece devletin rasyonel yapısı, paradoksal biçimde, mistik bir tehditle yüz yüze gelir.
Buradaki ironik kırılma, devletin bu mistik tehdide verdiği tepkide görülür. Normal koşullarda, devlet kurumları “sezgiye dayalı” karar vermez; yasa, delil ve prosedür merkezlidir. Ancak Batı Avustralya örneğinde, polislerin “sezgisel değerlendirme” temelinde, somut delil olmaksızın bu gruba ait silahlara el koyma yetkisi verilmiştir. Bu olağanüstü durum, devlete içkin rasyonel zincirin yerini geçici olarak sezgisel bir epistemolojiye bırakması anlamına gelir. Devlet, kendi doğasını tehdit eden mistik bir düşünceye karşı, onun silahını —sezgi ve irrasyonaliteyi— kullanmak zorunda kalmıştır.
Bu durum, modern devletin epistemolojik sınırlarını aşan bir ontolojik savunma refleksidir. Devletin varlığı, yalnızca güce veya yasaya değil, neden-sonuç zincirine dayanır. Ancak bu zincir, “sovereign citizen” gibi ideolojiler tarafından reddedildiğinde, devletin refleksi de irrasyonel bir biçim alır. Sezgisel yetki, aslında modern devletin “mistik” karşıtıyla savaşmak için kendi yapısına geçici olarak mistisizmi dahil etmesidir. Bu, politik bir karar değil, varlığını koruma refleksidir — çünkü devletin rasyonelliği, yalnızca kendisine inanan bireylerle sürdürülebilir.
Dolayısıyla “sovereign citizen” hareketi, yalnızca bir güvenlik tehdidi değil, bir bilinç krizidir. Devletin rasyonel yapısı ile bireyin epistemik inancı arasındaki bağ koptuğunda, düzen artık sadece yasayla değil, sezgiyle korunur. Bu kopuş, modernliğin en derin açmazını gösterir: rasyonalitenin kendi sınırına ulaştığında, kendini mistik bir forma dönüştürerek koruma eğilimi.
Avustralya’nın bu örneği, modern devletin yalnızca politik değil, metafizik bir organizma olduğunu hatırlatır. Çünkü her yasa, nihayetinde bir inanç biçimidir; ve inanç çöktüğünde, devlet bile sezgiye başvurur. “Sovereign citizen” ideolojisi, işte bu sınırda —nedenselliğin çözüldüğü, inancın geri çağrıldığı yerde— devlete kendi mistik karşılığını göstermektedir.
Kıta: Asya
Ülke: Rusya – Tacikistan
Başlık: Maslow’un Bürokratik İzdüşümü Olarak Jeopolitik Güdüler: Rusya’nın Asya’ya Yönelişi ve Bilinçdışı Güvenlik Refleksi
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Tacikistan ziyareti, görünürde bölgesel güvenlik ve savunma iş birliği temelli bir diplomatik hamle gibi durabilir; ancak bu olay, derininde insan davranışının en temel şemalarından biri olan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin bürokratik izdüşümünü sergiler. Devletler de tıpkı bireyler gibi varlıklarını sürdürmek için belirli aşamalardan geçerler: önce güvenlik, sonra ekonomik istikrar, ardından teknoloji, kültür, bilgi ve nihayetinde ideolojik hâkimiyet. Bu bağlamda Putin’in Orta Asya atağı, devletlerin bilinçdışı düzeyde de Maslow’un hiyerarşisini takip ettiğinin güçlü bir göstergesidir.
Rusya, Avrupa piyasasındaki ekonomik ve politik etkisini büyük ölçüde kaybettikten sonra yeni bir “yaşam alanı” olarak Asya’ya yönelmiştir. Bu yönelim, yalnızca stratejik bir yeniden konumlanma değil, aynı zamanda devletin bilinçdışı güvenlik refleksinin bir ifadesidir. Nasıl ki birey, bilinmediği bir ortama düştüğünde önce barınma ve korunma ihtiyacını karşılamaya yönelirse, Rusya da yeni coğrafi düzlemde önce güvenlik alanında varlık göstermektedir. Bu, ekonomik veya kültürel iş birliklerinden önce gelen en ilkel ama en temel varlık belirtisidir.
Çin ile kıyaslandığında bu ayrım daha da belirginleşir. Çin, Asya pazarında çok daha uzun süredir etkin olduğu için, Maslow’un piramidinde daha üst basamaklarda yer alan ekonomik ve teknolojik desteğe odaklanmaktadır. Buna karşılık Rusya, “yeni dahil olduğu bir ekosistem”de içgüdüsel olarak güvenlik tabanlı ilişkilere yönelmekte; yani piramidin en alt, en arkaik düzeyinden işe başlamaktadır. Bu, devletin biyopolitik bilinçdışının bir yansımasıdır: her yeni coğrafya, devlet için yeniden doğum gibidir ve ilk refleks her zaman “güvende olma”dır.
Putin’in Asya stratejisi, bu açıdan hem psikolojik hem tarihsel bir determinizm taşır. Çünkü bir devlet, yeni bir bölgesel sahada önce silah, sonra ticaret, ardından kültür taşır. Silah, yalnızca güç değil, varlık göstergesidir; çünkü güvenlik sağlanmadan diğer tüm ihtiyaçlar anlamını yitirir. Bu yüzden Rusya’nın Tacikistan üzerinden yürüttüğü savunma anlaşmaları, ekonomik değil, ontolojik bir varoluş mücadelesidir — tıpkı insanın bilinmez doğada önce barınak yapması gibi.
Fakat burada yalnızca içgüdüsel bir güvenlik arayışı değil, aynı zamanda Çin’le yürütülen farkındalık temelli diyalektik bir rekabet de vardır. Bu rekabet, klasik savaş diyalektiğinden farklıdır; çünkü burada amaç yıkmak değil, “en çok kalkındırarak üstün gelmek”tir. İki güç, doğrudan birbirleriyle savaşmak yerine, üçüncü coğrafyalar üzerinden kendi modellerini dayatarak hegemonya kurmaya çalışır. Bu, “diyalektiğin farkındalığa dönüşmüş” hâlidir: savaşta farkındalık yoktur, yalnızca üstünlük arzusu vardır; oysa burada iki taraf da diyalektiğin varlığının bilincindedir.
Bu nedenle Putin’in Asya politikası, hem bireysel hem kolektif düzlemde içgüdüsel ve rasyonel boyutların kesişiminde konumlanır. Devletin “bilinçdışı güvenlik refleksi” ile “diyalektik farkındalık” aynı anda işler. Güvenlik, varlığın devamı için zorunlu; farkındalık ise gelişimin koşuludur. Böylece Rusya’nın Asya yönelimi, yalnızca bir dış politika stratejisi değil, varoluşsal bir ihtiyaç zincirinin bürokratik temsili hâline gelir.
Sonuç olarak, Putin’in Tacikistan ziyareti, klasik diplomatik bir temas olmanın ötesinde, devletin insan psikolojisine paralel biçimde işleyen bir bilinçdışı yapıya sahip olduğunu gösterir. Güvenlik arayışı, burada yalnızca askeri bir refleks değil, varlığın kendisini temellendiren ilk ihtiyaçtır. Rusya, Asya’da Maslow’un piramidinin en alt basamağından, yani güvenlikten, kendi varlığını yeniden inşa etmektedir — ve bu, modern jeopolitiğin en içgüdüsel ama en tutarlı refleksidir.
Kıta: Asya
Ülke: Çin
Başlık: Petrolün Ontolojik Uzvileşmesi — Hakimiyetin Fenomenolojik Modeli Olarak Stoklama Davranışı
Çin’in ham petrol stoklarını olağanüstü hızla artırması, yüzeyde enerji güvenliği ve piyasa istikrarını hedefleyen rasyonel bir politika olarak görünür; fakat bu yalnızca fenomenin görünen yüzüdür. Derin düzeyde ise burada, özne–nesne bütünleşmesi yoluyla gerçekleşen ontolojik bir eylem söz konusudur. Çin’in petrol stoklaması, bir “stratejik rezerv” oluşturma hareketi değil, enerjiyi kendi varlığının uzvu hâline getirme sürecidir.
Hakimiyetin klasik tanımı dışsallığa dayanır: özne nesneye müdahale eder, onu düzenler, biçimlendirir. Oysa Çin’in stratejisinde durum tersine dönmüştür. Burada hâkimiyet, müdahale ederek değil, içselleştirerek gerçekleşir. Bir şeye tam anlamıyla egemen olmanın en yüksek biçimi, onu dışsal bir araç olarak kontrol etmek değil, kendi varlık sistemine dahil etmektir. Çin artık petrolü “sahip olduğu” bir kaynak olarak değil, “olduğu” bir unsur olarak konumlandırmaktadır.
Bu durum, klasik iktisat paradigmasından tamamen farklı bir bilinç modeline işaret eder. Arz–talep dengesi, fiyat istikrarı, üretim verimliliği gibi tüm ekonomik göstergeler, öznenin dış dünyaya ilişkin düzen kurma çabalarının ürünüdür. Ancak Çin’in stoklama davranışı, düzen kurma değil, varlıkla bütünleşme eylemidir. Bu fark, salt politik veya stratejik değil, epistemik bir farktır: bilgiye değil, varlığa yönelmiş bir farkındalıktır.
Bir nesneyle bütünleşmek, onu eylem ve eylemsizlik arasında ayırt edilemez hâle getirmektir. Çin petrolü stokladığında, yalnızca tüketim anında değil, eylemsizliğinde bile etki üretme kapasitesi kazanır. Bu, bilinçli bir varlığın uzvunun işlevi gibidir: bir kas hareket etmediğinde bile, potansiyel taşıdığı için “varlık işlevi” sürer. Çin’in petrol stokları da aynı şekilde, kullanılmadıkları anda bile küresel piyasada varlıklarını hissettirir; çünkü eylemsizlik burada bile fenomenolojik bir etki biçimidir.
Petrol artık Çin’in dışında bir kaynak değil; onun “bilinç uzvu” hâline gelmiştir. Çin’in fiyatlar üzerindeki etkisi, arz-talep dengesine dayalı değildir; bilinçsel ritmine dayalıdır. Clyde Russell’ın analizinde belirtildiği üzere Çin’in stoklama davranışı, küresel petrol piyasasında fiyat oynaklığını azaltıcı bir etki yapmaktadır. Bu dengeleme, ekonomik olmaktan çok, bilinçsel-ontolojik bir dengelemedir. Çünkü Çin, piyasanın dışsal bir aktörü olarak değil, piyasanın içsel farkındalığı olarak işlev görmektedir.
Bu noktada stoklama yalnızca stratejik değil, varlık düzeyinde bir eylemdir: Çin, piyasa değişkenlerinin zamansal ritmini kendi zamansallığına dahil eder. Böylece küresel petrol piyasasının zamanı, Çin’in ekonomik bilincinin zamanı ile senkronize olur. Bu, klasik anlamda “fiyat kontrolü” değildir; zamanın akışını denetim altına alma biçimidir. Çünkü fiyat, ekonomide zamanın yoğunlaşmış halidir; geçmişin üretim maliyetiyle geleceğin beklentisini birleştirir. Çin’in petrol stoklaması, bu zamansal bağlamı doğrudan içselleştirir — yani piyasa zamanını kendi varlık zamanına dönüştürür.
Bu yönüyle Çin’in eylemi, fenomenolojinin “intentio” kavramına yaklaşır: bilincin nesneye yönelimi artık dışsal değil, özdeşlik temelindedir. Çin, petrole yönelmez; petrol zaten Çin’in bilincinin yönelimi haline gelir. Bu özdeşlik, ekonomide yeni bir hegemonya biçimi yaratır: ontolojik hegemonya. Hegemonya artık araçsal değil, varlıksaldır. Çünkü petrol, Çin’in ekonomik reflekslerinin uzantısı olarak davranır — arz kararları, fiyat değişimleri, üretim kısıtları hep bu içsel yönelimden doğar.
Bu fenomen, ayrıca iktidarın modern formuna dair yeni bir okuma imkânı sunar. Klasik iktidar, dışsal düzenleme biçimiydi; bir varlığa emir verir, onun eylemini belirlerdi. Çin’in bu modeli ise, iktidarın içselleşmiş hâlidir. Artık denetim, “dışarıdan içeriye” değil, “içeriden dışarıya” işler. Yani Çin, petrolü denetlemez; petrol Çin’in ekonomik bilincinin doğal uzantısı olarak davranır. Bu, yalnızca enerji stratejisi değil, bilincin maddeyle bütünleşmesidir — modern endüstri tarihinde belki de ilk kez görülen bir varlık biçimi.
Bu ontolojik dönüşüm, aynı zamanda piyasadaki özne–nesne ilişkilerini yeniden tanımlar. Batılı enerji piyasaları, petrole dışsal biçimde yaklaşır: onu arz-talep dengesinin pasif nesnesi olarak görür. Çin ise, petrole yönelmek yerine, petrolün bilincinde yön bulur. Bu fark, yalnızca stratejik değil, epistemolojik bir kırılmadır. Batı, bilgiyi dış nesneler üzerinden üretirken, Çin bilgiyi bütünleşmiş nesneler üzerinden üretir. Bu, bilginin temsil olmaktan çıkıp doğrudan varlığa dönüşmesidir.
Sonuçta Çin’in petrol stoklama politikası, enerji güvenliği veya ekonomik rasyonalitenin ötesinde, modern iktisadın özne–nesne ayrımını aşan ilk örneğidir. Bu stoklar, yalnızca rezerv değil, bir varlık bildirgesidir: Çin, petrolü kendi bilincine dahil etmiş, onu hem eylemde hem eylemsizlikte etkin kılan bir uzuv hâline getirmiştir. Artık petrol fiyatları, yalnızca arz-talep değil, Çin’in bilinç ritmiyle belirlenmektedir.
Dolayısıyla, küresel enerji piyasasının geleceği artık ekonomik verilerle değil, ontolojik titreşimlerle okunacaktır. Çin’in bu hamlesi, piyasayı nesne olarak değil, özneye eklemlenmiş bir bilinç alanı olarak konumlandırır. Ve bu yeni çağda, enerji yalnızca yakıt değil — bilincin maddeye kazınmış hâlidir.
Kıta: Asya
Ülke: Çin
Başlık: Bağımlılığın Mitozu — Şirketlerin Büyüme Diyalektiğinde Özne ve Nesne Arasındaki Çift Yönlü Mekanizma
Çin ile BHP arasındaki demir cevheri anlaşmazlığı, görünüşte bir fiyat gerilimi gibi duruyor; ancak derin düzeyde, modern şirketlerin büyüme ve bağımlılık arasındaki ontolojik çelişkisinin açık bir göstergesidir.
Günümüz küresel ekonomisinde büyüme, yalnızca genişleme değil; aynı zamanda bağlanma eylemidir. Çünkü bir şirket büyüdükçe, kendi varlığını sürdürebilmek için yeni bir ekosisteme, yeni bir pazara, yeni bir kutba tutunmak zorundadır. Bu tutunma, büyümenin koşuludur ama aynı zamanda özerkliğin sınırıdır.
ABD–Çin kutuplaşması çağında, her büyüme eylemi aynı anda bir bağımlılık biçimidir.
Şirketler bu iki kutuptan birine eklemlenmeden var olamazlar; fakat eklemlendikleri anda da bağımsızlıklarını kaybederler. Bu durum, ekonomik alanın en derin diyalektiğini oluşturur: varlığını büyütmek isteyen şirket, kendi özerkliğini parçalamak zorundadır.
Dolayısıyla büyüme, yalnızca ekonomik değil, varlıksal bir paradokstur.
Bir organizmanın büyümesi gibi, her yeni hücre aynı zamanda bölünmeyi gerektirir. Şirketler için de bu, mitotik bir süreçtir: büyüme, bir parça kaybı üzerinden gerçekleşir.
BHP örneğinde bu süreç net biçimde görünür.
BHP’nin gelirlerinin büyük kısmı demir cevherine bağlıdır; bu da onu Çin pazarına aşırı derecede bağımlı kılar.
Çin alımları geçici olarak durdurduğunda, yalnızca ekonomik değil, ontolojik bir sarsılma yaşanır. Çünkü BHP’nin kimliği, pazarın bir uzantısı olarak var olur.
Bu durumda şirketin yapabileceği tek şey, kendinden bir parçayı başka bir ekosisteme bırakmak — yani mitoz yoluyla yeniden doğmaktır.
Bu “parça bırakma” süreci, birleşme ve satın alma (M&A) faaliyetlerinde somutlaşır: her yeni birleşme, şirketin özerkliğini kısmen kaybettiği ama varlığını genişlettiği bir bölünmedir.
Böylece bağımlılık diyalektiği, kendi kendini sürdüren bir büyüme mekanizmasına dönüşür.
Bu diyalektik, klasik iktisadın öngöremediği bir gerçekliği açığa çıkarır:
Bağımlılık, büyümenin antitezi değil, onun zorunlu koşuludur.
Bir şirket, bağımlı olduğu sistemin içinde var olur; fakat aynı zamanda o sisteme bir “parça” bırakarak kendisini yeniden yaratır.
Bu, ekonomik düzlemde bir “kaynak dağıtımı” değil; varlık düzleminde bir özne paylaşımıdır.
Çünkü büyüyen her şirket, bir anlamda kendi özerkliğini bölüp başka bir yapıya entegre eder.
Bu yüzden günümüz küresel ekonomisinde büyüme, kendi öznelliğini paylaşarak çoğalma anlamına gelir.
BHP gibi çok uluslu devler, artık yalnızca üretim yapmazlar; kendi varlıklarını başka öznelerde kopyalayarak var olurlar.
Bu mitotik büyüme biçimi, bağımlılığı avantaja çevirmenin tek yoludur.
Bağımlılığın ilk aşaması, öznenin kendisini nesneye tabi kıldığı aşamadır; ancak ikinci aşamada, özne o nesnede kendi izini bırakarak, kendi varlığını çoğaltır.
Bu nedenle bağımlılık, modern şirket için bir trajedi değil, sonsuz genişlemenin biyolojik modeli hâline gelir.
Dolayısıyla, Çin–BHP gerilimi yalnızca ekonomik bir kriz değil, modern kapitalizmin kendi hücresel doğasının görünür hâle gelişidir.
Büyüme, bağımsızlıkla değil, bağımlılık zincirlerinin verimli yönetimiyle mümkündür.
Ve bu zincirler, her kopuşta yeni bir halka üretir: şirketler, tıpkı mitoz geçiren hücreler gibi, kendilerinden bir parça kaybederek ölümsüzleşirler. KITA: AFRİKA
ÜLKE: SAHRA ALTI AFRİKA
POST-SÖMÜRGE BÜYÜMENİN FENOMENOLOJİSİ: EYLEMİN SÜREKLİLİĞİ, ANLAMIN DEĞİŞİMİ
Dünya Bankası’nın Sahra Altı Afrika için 2025 büyüme tahminini %3,5’ten %3,8’e yükseltmesi, yüzeyde bir başarı göstergesi, ekonomik istikrarın yeniden tesis edildiğine dair bir işaret gibi sunuluyor. Ancak bu istatistiksel parlaklık, görünmeyen bir tarihsel gölgeyi taşıyor: eylemin aynılığı. Bu aynılık, özgürleşmenin değil, özgürlüğün simülasyonunun göstergesidir. Fail değişmiş, bağlam dönüşmüş, ama eylem—yani sömürülme refleksi—aynı kalmıştır. Ve işte tam bu noktada, Afrika’nın en derin trajedisi doğar: failin ortadan kalkması kurtuluş getirmez, çünkü eylem değişmemiştir.
Sömürgecilik, yalnızca dışsal bir tahakküm biçimi değildir; aynı zamanda eylemin içselleştirilmiş formudur. Bir kıta, yüzlerce yıl boyunca “üretmek için üretme”, “kaynaklarını dış talep için çıkarma” biçiminde hareket etmeye koşullanmışsa, bu eylem biçimi failin geri çekilmesiyle ortadan kalkmaz. Tam tersine, o eylem, öznenin bilinçdışına sızar, orada kalıcılaşır. Afrika bugün kendi kendine üretmekte, ihracat yapmakta, dış yatırım çekmektedir; ama bu eylemler, kolonyal geçmiştekiyle neredeyse aynı yapısal mantığı sürdürür. Değişen tek şey, eylemin semantik katmanıdır. Dün “sömürülmek” denilen şeye bugün “kalkınma” denmektedir.
Bu noktada, eylemin aynılığı bir “fenomenolojik kapanma” yaratır: tarihsel süreklilik, bilincin dönüşümünü engeller. Çünkü eylem biçimi değişmediği sürece anlam da değişmez; sadece yer değiştirir. Afrika’da bugün “bağımsızlık” adı altında yapılan şey, dün “sömürülme” olarak adlandırılanın başka bir retoriğe bürünmüş hâlidir. Madenler hâlâ çıkarılıyor, toprak hâlâ işleniyor, enerji kaynakları hâlâ ihraç ediliyor — ama bu kez “kendi rızasıyla”. Bu, özgürlük değil, özgürlüğün estetikleştirilmiş bir taklididir.
Afrika’nın en büyük trajedisi tam da burada yatar: eylemin biçimsel olarak aynı kalması, öznenin anlam dünyasını felce uğratır. Çünkü bilinç, ancak eylem değiştiğinde dönüşebilir. Aynı eylemi tekrarlayan özne, geçmişin zemininde durur, ama kendini gelecekteymiş gibi hisseder. Bu da özgürlük yanılsamasının doğduğu yerdir. Yani Afrika büyümektedir, ama bu büyüme, bir eylemin kendi gölgesinde büyümesidir.
Post-sömürge durumun özünü belirleyen şey, failin yokluğu değil, eylemin sürmesidir. Kolonyal dönemdeki üretim ilişkileri bugün farklı isimlerle devam eder: “yatırım anlaşmaları”, “kalkınma ortaklıkları”, “doğrudan yabancı sermaye girişi”. Ancak yapısal olarak aynı mantığı taşırlar: Afrika yine arz eden, küresel sistem yine talep eden konumundadır. Bu ilişkideki yön değişmediği sürece, özne-nesne dengesi asla tersine dönmez. Afrika, kendi kaynaklarını çıkararak kendini dış dünyanın gözünde “güçlü” göstermeye çalışırken, aslında kendi bağımlılığını yeniden üretir.
Bu durum, Frantz Fanon’un “içselleştirilmiş sömürge bilinci” kavramının tam karşılığıdır. Failin yerini artık dışsal bir güç değil, içselleştirilmiş bir eylem kalıbı almıştır. Eylem değişmeden anlam değiştirildiğinde, ortaya çıkan şey bilinç değil, bilincin kendi yanılsamasıdır. Bu nedenle Afrika’da ekonomik büyüme, özgürlük değil, sömürülmenin kendi biçimini yeniden üretmesidir.
Bu fenomenolojik kapanma, kıtanın tarihsel bilinç düzleminde bir kırılma değil, bir döngü yaratır. Eylemdeki aynılık, zamanın yönünü siler. Dün ile bugün arasındaki fark sadece biçimseldir. Eylemin aynı kalması, anlamın yenilenmesini engellediği gibi, geleceği de geçmişin uzantısına dönüştürür. Afrika bu nedenle, her kalkınma hamlesinde biraz daha geçmişine döner. Çünkü özgürlük, eylemin değişmesiyle değil, anlamın yeniden kurulmasıyla mümkündür — ve anlam, ancak eylemin biçimi değiştiğinde değişebilir.
Sahra Altı Afrika’nın bugün %3,8 büyümesi, sayısal bir ilerleme değil, tarihsel bir yankıdır. Bir eylemin, failini kaybetse de kendini sürdürmesinin yankısı. Failin çekilmesiyle özne özgürleşmez; sadece sahne değişir. Aynı eylemin farklı bir retorik altında yinelenmesi, tarihin en büyük ontolojik yanılsamasıdır. Bu nedenle Afrika’nın büyümesi, kurtuluşun değil, kurtuluşun ertelenmiş formunun, yani post-sömürge trajedisinin sürekliliğidir.
Ve belki de asıl büyüme, rakamlarda değil, bir gün eylemin değiştiği o farkındalık anında gerçekleşecektir. KITA: AFRİKA
BÖLGE: DOĞU VE GÜNEY AFRİKA (COMESA)
GEÇİŞLİLİK YANİLSAMASI VE DİJİTAL DOLAŞIMIN POST-SÖMÜRGESEL ONTOLOJİSİ
Common Market for Eastern and Southern Africa (COMESA)’nın, ABD doları dönüşümünü ortadan kaldırarak sınır ötesi ticareti kolaylaştırmayı hedefleyen dijital ödeme platformunu başlatması, yüzeyde yalnızca ekonomik bir reform gibi görünür. Ancak bu girişim, daha derin bir düzlemde post-sömürge öznenin kendi bağlamını yeniden kurma teşebbüsüdür. Çünkü burada mesele, yalnızca paranın dolaşımını özgürleştirmek değil; aynı zamanda sömürgecinin kurduğu epistemik bağlamdan kurtulma arzusudur.
Fakat bu kurtuluş, bir yanılsamayı da beraberinde getirir. Zira COMESA’nın yaptığı şey, dolaşımı özgürleştirirken geçişliliği taklit etmektir.
Geçişlilik, iki varlık birimi arasında gerçekleşen, zaman ve mekândan bağımsız bir rasyonel ilkedir — Kantçı anlamda apriori bir bağıntıdır. Bu bağıntının olgusal dünyadaki karşılığı “dolaşım” olarak belirir, ancak dolaşım, geçişliliğin yalnızca fenomenal suretidir; özüyle aynı düzlemde değildir. Bu nedenle, COMESA’nın dolar dönüşümünü devre dışı bırakması, yalnızca ekonomik bir operasyon değil, rasyonel bir bütünlüğün taklididir.
Post-sömürge bilinç, tam da bu noktada bir çelişki yaşar:
Sömürgecinin fiilî olarak çekilmesi, onun inşa ettiği bağlamın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bağlam, sömürgecinin en kalıcı icadıdır; çünkü dışsal bir güce değil, içselleşmiş bir düzen fikrine dayanır. COMESA’nın dijital sisteminde bu bağlam hâlâ mevcuttur — sistemin kullandığı veri mimarisi, işlem biçimleri, hesaplama dili, hepsi Batı finans mantığının türevleridir. Yani bu dijital platform, görünürde özgürlük girişimi olsa da, bilinçdışı düzeyde sömürgeci geçişliliğin yeniden üretimidir.
Geçişliliğin rasyonel doğası, onu “özgürleştirilebilir” bir kavram olmaktan çıkarır. Çünkü geçişlilik, iki varlık arasındaki ilişkiyi doğrudan kurmaz; o ilişkiyi mümkün kılan yapısal bağı temsil eder. Bu bağın özü, deneyimle değil, zorunlulukla ilgilidir. COMESA’nın dijital projesi, işte bu zorunluluğu deneyimsel bir alana çekme çabasıdır — ama her deneyimsel çekilme, zorunluluğun saf yapısını bozar. Dolayısıyla, dijital dolaşım özgürlük değil, zorunluluğun simülasyonudur.
Bu simülasyonun en trajik yönü, özgürlük eyleminin sömürgeci dil içinde gerçekleşmesidir. Çünkü dolaşım hâlâ Batı’nın kurduğu finansal dilin kavramlarıyla işler; “veri”, “işlem”, “platform”, “değer” gibi tüm göstergeler, küresel kapitalizmin epistemik kodlarıdır. Afrika burada yalnızca “yeni bir araç” kullanmaktadır, ama düşünsel mekanizması hâlâ sömürgecinin semantiğine bağlıdır.
Geçişlilik yanılsaması tam da burada doğar:
Post-sömürge özne, bağlamdan kopmanın özgürleşme olduğunu sanır; oysa bağlam, geçişliliğin maddi dünyadaki iz düşümüdür.
Bu nedenle, dolaşım özgürleştikçe, bağlamın görünmez etkisi daha da güçlenir — çünkü “özgürlük” iddiası, eski düzenin görünmez biçimde yeniden tesis edilmesini maskeler.
Bu tablo, Afrika’nın ekonomik bağımsızlık çabalarının ontolojik açmazını ortaya koyar:
Dolaşım arttıkça, görünür bağımsızlık artar; fakat görünmeyen düzlemde, bağlama bağımlılık yeniden üretilebilir. COMESA’nın dijital sistemi bu anlamda bir tür post-sömürge geçişlilik yanılsamasıdır — ekonomik özgürlük değil, özgürlük fikrinin rasyonel biçimde yeniden paketlenmesidir.
Afrika, sömürgecinin çekildiği bir dünyada hâlâ onun kurduğu geçişlilik zincirinde işlemektedir; bu zincirin adı artık “dolaşım”dır.
Ve her dolaşım, özgürlüğü değil, sömürgecinin rasyonel gölgesini taşır.
Kıta: Afrika
Ülke: Sudan
Başlık: Devletin Sembol Olarak Çözülüşü ve Cihatçı Sabitlemenin Rasyonel İllüzyonu — Darfur Üzerinden Ontolojik Bir Okuma
Darfur’daki iç savaş, yalnızca iki silahlı kuvvetin çatışması değildir; bu olay, devletin düzen sağlayıcı varlık olmaktan çıkarak, salt sembolik bir işarete dönüşmesinin somut örneğidir. En az altmış sivilin öldüğü El-Faşir saldırıları, düzenin yalnızca “adıyla” var olduğu ama artık işlevini yitirdiği bir yapının içinden doğmuştur. Sudan devleti, bürokratik ve hukuki varlığını koruyor görünse de, bu varlık artık “etkili” değil, “etiketsel”dir — yani devlet, bir etiket olarak yaşayan bir ölüdür.
İşte tam bu noktada, bu boşluğu milis yapılar ve cihatçı örgütlenmeler doldurur. Devletin sembolikleşmesiyle oluşan boşluk, yalnızca politik değil, manevi bir boşluktur. İnsan bilincinde devletin kutsallığı çöktüğünde, onun yerini “kutsalı yeniden üretmeye çalışan” ideolojik yapılar alır. Bu, tarih boyunca gözlemlenen bir korelasyondur: Devletin rasyonel bütünlüğü çöktükçe, manevi bütünlüğü restore etmeye çalışan radikal örgütler yükselir. Çünkü toplumun kolektif bilinci, “düzenin mutlak yokluğu” fikrine dayanamaz; o yüzden, devletin gölgesinde bile olsa, kutsallıkla temellenmiş bir ikame düzene ihtiyaç duyar.
Darfur’da Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) saldırıları, bu mekanizmanın birebir örneğidir. RSF gibi milis örgütler, devlete karşı savaşmaz; aksine, devletin işlevini devralır. Ancak bunu rasyonel bir sistem kurarak değil, rasyonel düzenin yerini mistik bir sabitlemeyle alarak yaparlar. Devletin varoluşu soyut bir bağlayıcılığa dayanır; o bağ çözüldüğünde, toplumun kaos karşısında kendini sabitleme ihtiyacı maneviyat üzerinden işler. Bu yüzden bu örgütler yalnızca şiddet uygulamaz, aynı zamanda bir “ontolojik sabitleme” işlevi görürler: hareket hâlindeki bir toplumu dondurur, iç ve dış geçişliliği durdurur, ulaşımı keser, ticareti bastırır ve böylece coğrafyayı sabitler.
Bu “sabitleme” yalnızca stratejik değil, rasyonel bir illüzyondur. Çünkü sabitleme, kaosun gözlemlenebilmesi için gereklidir. Hareketli bir veri kümesinde gözlem mümkün değildir; gözlemin koşulu sabitliktir. Cihatçı örgütler, tam da bu nedenle kaosu sabitleyerek, “düzeni” yeniden kurduklarını iddia ederler. Onlar, devletin çöken rasyonalitesini kendi şiddet biçimleriyle taklit ederler.
Devletin kaybettiği kontrol, onlar tarafından “sabitlenmiş kaos” biçiminde yeniden üretilir.
Bu sabitlemenin en kritik boyutu, iç ve dış geçişliliğin durdurulmasıdır. Ulaşım, insani yardım, enerji akışı, bilgi dolaşımı — tüm bunlar kesildiğinde, coğrafya epistemik olarak katılaşır. Artık “akış” değil, “nesne” haline gelir. Bu durum, tıpkı bir laboratuvar deneyinde hareketli sıvının dondurulması gibidir: Gözlemci için sistem artık kontrol edilebilir olur. RSF ve benzeri milis örgütler, tam da bu “rasyonel dondurma” işlemini uygular; böylece hem kendi şiddetini haklılaştırır, hem de devletin yerine geçtiği illüzyonunu yaratır. Çünkü sabitleme, dışarıdan bakıldığında “düzen”e benzer — oysa bu düzenin kaynağı rasyonel değil, metafiziktir.
Bu noktada Sudan’daki fenomen, “devletin metafizik reaktivasyonu” olarak da okunabilir.
Devlet çöktüğünde, onun kutsallığı yok olmaz; yalnızca yer değiştirir.
Artık kutsal, devletin bürokratik organlarında değil, kaosu kontrol ettiğini iddia eden milislerin maneviyatında yaşar.
Cihatçı örgütler bu nedenle yalnızca savaşan güçler değil, düzenin yeniden ruhlandırıcılarıdır.
Onlar için savaş, metafizik bir jesttir: yok olmuş bir sembole anlam geri kazandırmak.
Bu yeniden canlandırma, paradoksal biçimde, devletin sembolik gücünü daha da kalıcı hale getirir. Çünkü insanlar, kaosun ortasında bile “devlet” adını telaffuz etmeye devam eder. Artık devlet yoktur ama onun hayaleti vardır; ve bu hayalet, cihatçıların şiddetiyle beslendikçe güçlenir.
Devletin sembolik cesedi, maneviyatın enerjisiyle diriltilir.
Böylece kaos, yalnızca yıkıcı değil, “kutsal” bir karakter kazanır.
Bu kutsallaştırılmış şiddet, Sudan’ın en büyük trajedisidir:
Devletin rasyonel aklı çökmüş, yerine onun metafizik taklidi geçmiştir.
Darfur’da yaşanan, bu anlamda klasik bir iç savaş değil; devletin kendi gölgesine dönüşmesidir.
Devlet artık düzenin kurucusu değil, kaosun etiketidir.
Ve bu etiket, her yıkımın üzerine damgalanır; çünkü insanlar, düzenin yokluğunu bile bir “düzen biçimi” olarak adlandırmadan yaşayamazlar.
Cihatçı örgütlerin “sabitleme” işlevi tam da bu noktada devreye girer: düzenin yokluğunu düzen gibi göstermenin, kaosu gözlemlenebilir kılmanın tek yoludur.
Sonuçta Sudan’da olan, bir iç savaş değil; bir kavramın intiharıdır.
“Devlet” artık bedensiz bir sembol, “düzen” ise sabitlenmiş bir kaostur.
Ve insanlık, yine de bu sembole tapmaya devam eder; çünkü anlam, yoklukta bile kendine yer bulur.
Kıta: Afrika
Ülkeler: Sudan & Mali
Başlık: Devletin Sembol Olarak Çözülüşü ve Sabitlemenin İki Yüzü — Manevi ve Lojistik Ontolojiler Üzerinden Bir Afrika Fenomenolojisi
Afrika kıtasında son dönemde eşzamanlı gelişen iki olay —Sudan’daki Darfur iç savaşı ve Mali’deki yakıt krizinin yol açtığı lojistik çöküş— aynı yapısal krizin iki farklı tezahürüdür: devletin soyut bir sembole dönüşmesi ve bu boşluğun farklı sabitleme biçimleriyle doldurulması.
Her iki olay da “devlet” fikrinin, işlevsel olmaktan çıkıp salt bir hatıraya, bir etikete, bir inanç biçimine dönüşmesinin ardından, toplumsal düzenin kendi kendini yeniden tanımlama çabasını gösterir.
1. Sembolden Maneviyata: Sudan’daki Negatif Devlet Fenomenolojisi
Darfur’da süren çatışmalar, devletin yalnızca kurumsal işlevlerini değil, ontolojik bağlayıcılığını da yitirdiği bir evreyi temsil eder. Devletin “düzen sağlayıcı” olarak değil, “düzenin hatırası” olarak var olduğu bu aşamada, toplum kendini sembole tutunarak ayakta tutar.
Ancak sembol, artık işlevsiz bir temsildir; bu yüzden insanlar o sembole ruh kazandırma dürtüsüyle hareket ederler. Bu maneviyat boşluğunu dolduran, cihatçı örgütlenmelerdir.
Bu örgütler, kaosu sabitleyerek kutsallaştırır; iç ve dış geçişliliği durdurur, hareketi dondurur, böylece “gözlemlenebilir bir düzen” yanılsaması yaratır.
Aslında yaptıkları şey, devletin rasyonel mekanizmasını metafizik düzlemde taklit etmektir:
Devlet aklı çöker, yerine “kutsal şiddet” geçer.
Bu süreçte sabitleme, rasyonel bir karar değil, manevi bir zorunluluk halini alır. İnsan, devletsizliğin yarattığı kaos karşısında anlam üretme ihtiyacıyla düzeni yeniden canlandırır — fakat artık o düzen, aklın değil inancın ürünüdür.
Sudan’da bu durum, devletin bedensiz bir hayalet gibi sembol hâlinde kalmasına, ama aynı zamanda o sembolün maneviyatla yeniden canlandırılmasına yol açmıştır.
2. Lojistik Sabitleme: Mali’de Devletin Maddeleşmiş Çözülüşü
Mali’de yaşanan kriz, Sudan’daki manevi sabitlemenin lojistik karşılığıdır.
Silahlı grupların yakıt yollarını kesmesi, yalnızca enerji akışını değil, coğrafyanın epistemik geçişliliğini de durdurmuştur.
Çünkü dolaşım, rasyonel düzenin kanıtıdır; her şeyin akışta olduğu bir düzlemde, devlet gözlemlenebilir, yönetim hesaplanabilir hâle gelir.
Oysa iç ve dış geçişliliğin kesilmesi, sistemi dondurur: tıpkı bir organizmanın damarlarının tıkanması gibi.
Bu dondurulma hâli, devletin maddi düzeyde çöküşünü temsil eder.
Silahlı gruplar, tıpkı Sudan’daki cihatçı örgütler gibi, rasyonel kontrolün yerine geçer.
Ancak onların yöntemi manevi değil, lojistiktir.
Yakıt yollarını bloke ederek, coğrafyayı sabitleştirir, fluluğu azaltır, gözlemi mümkün kılarlar.
Bu anlamda, işgalin en rasyonel formu ortaya çıkar:
Bir coğrafyayı fethetmek için önce hareketini durdurmak gerekir.
Petrol, yalnızca enerji değil, epistemik bir sabitleme aracıdır.
Akan petrol, değişkenliği temsil eder; akışı kesilen petrol ise, nesneleşmiş bir coğrafyayı.
İşte bu yüzden, iç savaşta veya enerji krizinde ilk hedef daima dolaşım olur: çünkü dolaşım, bilincin ve rasyonalitenin temelidir.
3. Sabitlemenin Diyalektiği: Manevi ve Lojistik Arasında
Sudan ve Mali arasındaki paralellik, iki farklı sabitleme biçiminin aynı yapısal işlevi yerine getirmesindedir.
Sudan’da metafizik sabitleme vardır: devletin kutsallığını maneviyat yoluyla restore etmek.
Mali’de ise fiziksel sabitleme vardır: coğrafyanın lojistik damarlarını keserek rasyonel kontrol alanı yaratmak.
Her iki durumda da sabitleme, devletin yerini alan düzenin taklididir.
Bu taklit, düzeni gerçekten kurmaz ama onun varmış gibi görünmesini sağlar.
Böylece kaos, sembolik veya maddi düzeyde, bir “düzen etiketi” kazanır.
Devlet, soyut düzeyde çözülür; fakat onun eksikliğini hisseden toplum, iki ayrı yönden refleks üretir:
-
Manevi sabitleme: Kaosu kutsallaştırmak (Sudan)
-
Lojistik sabitleme: Kaosu dondurmak (Mali)
İkisinin birleştiği nokta, devletin rasyonel bağlayıcılığının yerini alan alternatif sabitleme rejimidir.
Bu rejim, modern Afrika’nın politik ontolojisini tanımlar:
Devlet artık düzenin nedeni değil, düzenin sembolüdür;
düzenin kendisi ise ya maneviyata ya lojistiğe dayanır.
4. Ontolojik Sonuç: Devletin İki Kez Yeniden Üretilişi
Sudan ve Mali örnekleri, devletin hem ruhsal hem maddi düzlemde iki kez yeniden üretildiğini gösterir.
Birincisi, inanç üzerinden: Devlet, kutsal bir boşlukta yeniden canlandırılır.
İkincisi, lojistik üzerinden: Devlet, akışların durdurulmasıyla yeniden görünür kılınır.
Her iki durumda da amaç aynıdır: düzenin var olmadığı yerde, düzen varmış gibi davranabilmek.
Bu nedenle Sudan’daki maneviyat ve Mali’deki lojistik, birbirini tamamlayan iki stratejidir:
Biri anlamı sabitler, diğeri maddeyi.
Ve her ikisi de, devletin yerini alan postmodern bir “düzen simülasyonu” üretir.
Sonuçta Afrika’nın bu iki krizi, tek bir hakikati açığa çıkarır:
Düzen, artık devletin değil, sabitlemenin işidir.
Kutsal sabitleme ya da lojistik sabitleme — fark etmez;
her ikisi de kaosu yönetilebilir kılmak için vardır.
Ve bu iki sabitleme, modern dünyanın yeni ontolojisidir:
rasyonalite ile metafiziğin birbirine karıştığı,
devletin gölgesinde doğan bir düzen yanılsaması.
Kıta: Afrika
Ülke: Kongo
Epistemik Denge ve Görünmez Sınırlar: Kobaltın Denetimi Üzerinden Kapitalist Dolaşım ile Devletin Sabitlik Arayışı Arasında Ortak Nokta Arayışı
Kongo hükümetinin kobalt ihracatını üç yıllık üretim ve satış verilerini esas alarak kotalama kararına bağlaması, yalnızca ekonomik bir düzenleme değil; epistemolojik düzlemde bir denge arayışıdır. Bu adım, kapitalizmin doğasında yer alan sürekli dolaşım ve üretim itkisi ile devletin sabitlik, öngörü ve egemenlik ihtiyacının kesişim noktasında ortaya çıkan derin bir çelişkiye yanıt üretmektedir. Kapitalist sistemin temel dürtüsü, dolaşımın sürekliliği üzerinden anlam kazanır; oysa devlet, varlığını sürdürebilmek için bu akışın belirli bir düzen ve öngörü içinde gerçekleşmesini zorunlu kılar. Bu iki eğilimin aynı düzlemde var olabilmesi için, görünür sınırların yerini görünmez denetim biçimlerinin alması gerekir — Kongo örneğinde olduğu gibi.
Devlet burada, sınırları fiziksel ya da idari olarak belirlemek yerine, onları epistemik düzlemde yeniden üretmektedir. Üç yıllık veri esaslı kotalama mekanizması, şirketlerin geçmiş davranışlarını referans alarak geleceğin olasılıklarını sınırlandırır. Bu, klasik anlamda bir yasaklama değil, bilginin kendisi üzerinden kurulan bir denetim rejimidir. Şirket, formel olarak özgürdür; ancak her hareketi, geçmiş üretim verileri tarafından önceden çerçevelenmiş bir olasılıklar dizisinde gerçekleşir. Bu yüzden sistem, özgürlük hissini korurken, denetimi bilinçdışına gömen bir yapıya bürünür. Devlet böylece hem egemenliğini yeniden tesis eder, hem de sermayeyi doğrudan zedelemeden kendi sınırlarını korur.
Bu yöntemin felsefi özü, “görünmez sınır” kavramında yatar. Devletin müdahalesi artık idari değil, epistemiktir; sınır artık coğrafyada değil, veride çizilir. Bu, Michel Foucault’nun biyopolitik kontrol tanımına yaklaşan bir düzenlemeye işaret eder: bireyler ve şirketler, kendi özgür eylemleri üzerinden veriye dönüşür ve böylece devletin bilgi tabanına katılır. Bu bilgi, gelecekteki politikaların önceden belirleyicisi hâline gelir. Böylece ekonomi, yalnızca üretimle değil, epistemik kayıt aracılığıyla da kontrol edilir.
Bu sistemin rasyonel dayanağı, kapitalizmin dolaşımını tamamen durdurmadan yönlendirme ihtiyacıdır. Tamamen görünür bir denetim, yatırımcıyı kaçırtır; tamamen serbest bir akış ise devleti işlevsizleştirir. Bu ikili zıtlık içinde Kongo’nun stratejisi, sınırların görünmezleştirilmesi yoluyla hem sermayeye özgürlük yanılsaması yaratmak hem de denetimi veri üzerinden yeniden inşa etmektir. Devlet bu şekilde, kapitalizmin en temel itkisini —sınırsızlık arzusunu— araçsallaştırarak kendi lehine çevirir.
Bu noktada kotalama, yalnızca üretim miktarını belirlemek değil; epistemolojik bir sabitleme aracıdır. Üç yıllık geçmiş veriye dayalı bir sistem, zamanın kendisini denetim mekanizmasına dönüştürür. Devlet, geçmişin bilgisiyle geleceğin olasılıklarını biçimlendirir. Bu, epistemik anlamda bir “kapalı sistem”dir; çünkü geçmiş, geleceği belirler. Bu yönüyle, bilgi dolaşımın yerine geçer. Kapitalizmin ekonomik dolaşımı ile devletin bilgi dolaşımı aynı zeminde buluşur — biri sermaye akışını düzenler, diğeri anlam akışını.
Ancak bu görünmez sınır stratejisi kendi içinde paradokslar da taşır. Şeffaflık zayıfsa, veri manipülasyonu ve ranta dayalı devlet-şirket ittifakları kolaylaşır. Görünmez sınır, görünmez yolsuzluğun da zeminine dönüşebilir. Özellikle küçük ölçekli madencilerin kayıt dışı kalması, epistemik dengenin toplumsal adalet boyutunu zedeler. Bu noktada denge, yalnızca bilgi düzeyinde değil, etik düzeyde de kurulmalıdır.
İdeal biçimiyle bu sistem, altı temel yapıtaşına dayanır:
-
Veri doğrulama: Üretim ve satış verilerinin bağımsız denetim kurumlarınca doğrulanması.
-
Dijital sertifikasyon: Kobaltın menşeinin ve dolaşımının blockchain veya benzeri sistemlerle izlenmesi.
-
Esnek kotalar: Arz şoklarında otomatik ayarlama yapan adaptif sınır mekanizmaları.
-
Küçük madencilerin entegrasyonu: Kooperatifleşme ve mikrofinans yoluyla kayıt dışılığın azaltılması.
-
Uluslararası sözleşme şeffaflığı: Uzun vadeli, adil ve izlenebilir anlaşmalarla dış denge sağlanması.
-
Kamu denetimi: Sivil toplum ve bağımsız medyanın sürece dahil edilmesiyle epistemik dengeye etik derinlik kazandırılması.
Ontopolitik düzlemde bakıldığında Kongo’nun bu politikası, yalnızca ekonomik bir hamle değil, varlık alanında bir yeniden inşadır. Devlet, kendi varlığını kaynakların düzenlenmesi üzerinden yeniden anlamlandırır; sermayeyi bilgiye, veriyi egemenliğe dönüştürür. Kapitalizmin sınırsızlık arzusuyla devletin sabitlik talebi arasındaki bu görünmez uzlaşma, modern dünyanın en rafine epistemik denetim biçimlerinden biridir.
Ama şu da unutulmamalıdır: epistemik denge, yalnızca veriyle değil, adaletle mümkündür. Sınırlar görünmez olabilir, fakat denetim kamusal olmalıdır. Aksi hâlde, görünmez sınırlar görünmez sömürünün yeni biçimlerine dönüşür — ve o zaman bilgi, özgürlük değil, tahakküm üretir.
Kıta: Afrika
Ülke: Fas
Umran’ın Tersine Çevrilişi: Kozmik Sabitten Statik Düzenin Doğuşu ve Fas’ta Toplumsal Durgunluğun Ontolojisi
Fas Kralı VI. Mohammed’in parlamentonun açılışında yaptığı konuşma, ülke genelindeki gençlik protestoları ve artan işsizlik oranlarının ardından, kırsal alanlara yönelik yatırım ve reform çağrısı niteliği taşıyordu. Ancak bu çağrı, yalnızca sosyo-ekonomik bir müdahale değil, medeniyetin içsel yasasına karşı işleyen derin bir epistemolojik yanılsamanın ifadesidir. Çünkü “Umran” —İbn Haldun’un deyişiyle— varlığın içkin gelişim yasasıdır; kendi içinde sabit ama tezahürlerinde dinamiktir. Modern çağda bu yasaya karşılık gelen biçim “medeniyet”tir; yani medeniyet, kozmik sabitin tarihsel bir yansımasıdır. Ancak Fas hükümetinin yanılgısı, Umran’ın doğasını tersine çevirmesidir: sabiti ilke değil, biçim sanmakta; gelişimi, toplumsal dinamizmin sürekliliği yerine idari düzenin statik yapısına indirgemektedir.
Buradaki temel hata, devletin kozmik sabiti topluma tercüme ederken onun dinamik doğasını dondurmasıdır. Medeniyet, doğası gereği dönüşüm ve akıştan beslenir; sabitliği onun ilkesinde, yani değişimin sürekliliğinde yatar. Oysa Fas’ta, devlet aygıtı bu sabitliği biçimsel düzeyde korumaya çalışarak, onun tezahür alanı olan toplumsal dinamizmi bastırmaktadır. Kırsalın ve üretim alanlarının ihmal edilmesi, tam da bu yanlış sabitlemenin ürünüdür. Kırsal, Umran’ın yeniden doğduğu yerdir; çünkü doğa, üretim ve insan etkileşiminin en doğrudan sürdüğü düzlem orasıdır. Devletin şehir merkezini medeniyetin mutlak formu olarak konumlandırması, potansiyel tezahür alanlarını —yani kırsalın devinim enerjisini— sistem dışına iter.
Bu noktada yaşanan kriz yalnızca ekonomik değildir; ontolojik bir dengesizliktir. Çünkü devletin istikrar adına yaptığı her sabitleme, varlığın içkin yasasına —Umran’ın kendine— aykırıdır. Bu, bilinçdışı bir sabitleme refleksidir: devlet, kendi varlığını güvence altına almak için düzeni dondurur; oysa Umran, düzenin kendisini sürekli yeniden üretme sürecidir. Devlet, sabitliği koruyarak yaşadığını sanır; oysa sabitliği mutlaklaştırdığı anda kendi yaşam devinimini yitirir. Böylece ilke (sabit) ile tezahür (değişim) arasındaki denge bozulur; sabit olan ilke, sabitlenmeye çalışıldığında anlamını yitirir.
İbn Haldun’un “asabiyet” kavramı, bu hatanın toplumsal tezahürüdür. Asabiyet, başlangıçta hareket ettirici bir enerjidir; toplumsal dayanışmanın ve değişim iradesinin taşıyıcısıdır. Fakat sürekliliğini koruma içgüdüsüyle katılaştığında, bu enerji devinim gücünü kaybeder. Yani toplum, kendi yaşam enerjisini “istikrar” adı altında dondurur. Asabiyetin kristalleşmesi, Umran’ın dinamik doğasına karşı işleyen bir içsel çelişkidir: toplum kendi hareketini bastırdığında, kozmik yasa ile toplumsal refleks çatışır.
Bu çelişkinin modern bağlamı, devletin kalkınma politikalarında biçimsel sabitlemeye yönelmesinde görülür. Fas örneğinde şehir merkezlerine yoğunlaşan ekonomik politikalar, kırsalın dönüştürücü potansiyelini dışlar. Oysa Umran’ın yenilenme devinimi, periferiden —yani doğadan, üretimden, kırsaldan— gelir. Devlet, merkezdeki düzeni korumaya odaklandığında, periferiyi sistemin dışında bırakır; böylece toplumun organik devinim noktası kesilir. Kırsal ihmal edildiğinde, Umran’ın enerjisi sistem dışına taşar; bu taşkınlık ise protesto, toplumsal huzursuzluk ve kimlik krizi biçimlerinde geri döner.
Bu durumun bir diğer boyutu, oryantalizmin içselleştirilmiş biçimidir. Oryantalist modernleşme tahayyülü, medeniyeti şehir, düzen ve kurumsal yapı ile özdeşleştirir; doğayı ve kırsalı ilkel bir alan olarak kodlar. Fas’ın kalkınma politikaları da bu söylemi yeniden üretmektedir: şehir merkezindeki reformlara odaklanırken, medeniyetin organik köklerini —doğa, üretim, kırsal— “geri kalmışlık” kategorisine iter. Bu, yalnızca ekonomik bir yanılgı değil, varlığın içkin yasasına karşı bilinçdışı bir epistemik şiddettir.
Dolayısıyla, Fas hükümetinin kırsal kalkınmayı yeniden gündeme alması, aslında Umran’ın doğal dengesine dönüş çağrısıdır. Ancak bu dönüş, yalnızca ekonomik teşviklerle değil, devletin epistemik çerçevesinin değişmesiyle mümkündür. Umran, istikrarla değil, dönüşümle açığa çıkar; devletin görevi düzeni sabitlemek değil, dönüşümü güvenli hale getirmektir. Aksi takdirde istikrar, ölümle eşdeğer bir durgunluk üretir.
Sonuç olarak, Fas örneği bize şunu gösterir: medeniyet, bir “form” değil, bir “akış”tır. Umran’ın kozmik sabiti, biçimsel istikrar değil, devinimin sürekliliğidir. Devletin görevi, bu akışın kanallarını açmak ve dönüşümün önündeki yapay sabitlemeleri çözmektir. Çünkü düzenin hakikati durağanlıkta değil, dönüşümde yatar; sabiti anlamanın tek yolu, onun tezahürlerinin dinamizmini korumaktır.
Kıta: Afrika
Ülke: Fas
Halkın Kozmik Devinimi: Umran’ın Hatırlanışı ve Sabitlenmiş Düzenin Çözülüşü
Fas genelinde Kral VI. Mohammed’in konuşması öncesi başlayan protestolar, yüzeyde işsizlik, yolsuzluk ve kırsal kalkınma taleplerine odaklanıyor görünse de, derininde Umran’ın halk düzeyinde yeniden hatırlanışı olarak okunmalıdır. Devlet, uzun süredir Umran’ın kozmik yönünü “sabit düzen” kavramına indirgemiş; istikrarı nihai hedef, devinimi ise tehdit olarak konumlandırmıştır. Oysa Umran, varlığın içkin yasası olarak durağanlığı değil, sürekli dönüşümü temsil eder. Devletin bu yasayı tersine çevirmesi —kozmik sabiti statik bir form gibi algılaması— halkta sezgisel bir karşıt enerji biriktirmiştir.
Protestolar bu bastırılmış enerjinin toplumsal bilinçdışı düzlemde yüzeye çıkışıdır. Kralın konuşması beklenirken meydanlarda oluşan gerilim, sabitlenmiş düzen ile devinim arzusunun çakıştığı noktadır. Halk, kozmik yasaya içkin dönüşüm hakkını sezgisel olarak talep etmektedir. Bu durum, salt politik bir memnuniyetsizlik değil, varlığın kendi devinim yasasının hatırlanmasıdır — düzenin dondurulduğu yerde hareketin kendisi artık bir içsel zorunluluk hâline gelir.
Kırsalın geri kalmışlığı, bu bastırmanın mekânsal sembolüdür. Kırsal, Umran’ın yeniden doğduğu yerdir çünkü üretim, doğa ve insan ilişkisinin en saf hâlde devam ettiği düzlemdir. Devlet düzeni koruma adına kırsalı sistemin dışına ittiğinde, Umran’ın enerjisi merkezden çevreye doğru taşar. Bu taşkınlık, protesto biçiminde geri döner. Yani halkın meydanlara çıkışı, aslında kozmik düzenin kendi devinim hakkını toplumsal eylemle geri çağırmasıdır.
Bu çerçevede protestolar, politik söylemle değil, metafizik bir ritimle okunmalıdır. Çünkü toplumsal devinim, devletin statikleşmiş sembolizmine karşı kozmik bir dengeleme refleksidir. Kralın konuşması öncesinde oluşan bekleyiş hâli, Umran’ın tezahürünün bastırılmaya çalışıldığı bir “ara-zaman”dır; bu ara-zaman, toplumun bilinçdışında devinim potansiyelini yoğunlaştırır. Tıpkı volkanik bir basınç gibi, bastırılan enerji sembolik bir anda —protestoda— açığa çıkar.
Burada “asabiyet” yeniden görünür olur: başlangıçta toplumu bir arada tutan canlı kuvvet, durağan istikrar politikaları altında pasifleşmiş, fakat bastırıldıkça daha güçlü biçimde geri dönmüştür. Halkın asabiyeti, artık sadece bir dayanışma refleksi değil, devletin unutmuş olduğu kozmik devinimi yeniden hatırlatma eylemidir.
Bu nedenle Fas’taki protestolar, Umran’ın kendi iç dengesini yeniden kurma sürecidir: Devlet düzeni sabitleyerek varlığını sürdürmek ister, halk ise devinimi talep ederek düzenin canlılığını korur. Toplumun sokağa çıkışı, kozmik düzende dengeyi yeniden tesis eden bir ontolojik jesttir; varlık, kendi yasasını hatırlamıştır.
Kıta: Afrika
Ülke: Güney Afrika
Başlık: Üretimden Dolaşım Kimliğine: Aracısız Özne, Temassız Özgürlük ve Sömürülenin Ontolojik Kopuşu
Güney Afrika’nın, 1970’lerde yılda 1 000 metrik ton altın üreten bir güçten yalnızca 90 tona düşen bugünkü konumuna gerilemesi, salt ekonomik başarısızlık değildir; bu, üretim kimliğinin çözülüp dolaşım kimliğine evrilmesinin tarihsel bir göstergesidir. Bu dönüşüm, üretim araçlarının yitimi değil, varlığın kendi araçsallığını bilinçdışı düzeyde eritmesidir.
Üretim kimliği özneyi bir “aracı” üzerinden tanımlar: üreten, aracıyla (makine, toprak, emek, maden) birlikte var olur. Fakat bu ilişki, aynı zamanda sömürünün koşuludur; çünkü sömürü, daima aracı üzerinden işler. Özne —yani sömürülen— aracısız düşünülemez; onun üzerinden artı-değer üretilir, onun aracılığıyla sömürenle temas kurar.
Bu nedenle sömürü, özne ile sömüren arasındaki doğrudan bir ilişki değil, aracının kurduğu dolaylı bir temastır.
Kapitalizmin geç evresinde, üretim alanı dolaşıma çözülürken, aracı da çözülür. Bu çözülme, üretim ilişkilerinin maddi zeminini yok eder. Aracının ortadan kalkması, öznenin sömürülen olmaktan çıkmasıdır. Çünkü sömürüyü mümkün kılan temasın aracısı —üretim süreci, emek nesnesi, meta formu— artık mevcut değildir. Aracı eridiğinde, özneyle sömüren arasındaki bağlantı da erir; özne, sömürenle hiçbir zaman temasa geçmez.
İşte burada doğan şey, senin işaret ettiğin “temassız özgürlük” formudur:
Özne, sömürü ilişkisini kırarak değil, onun mümkünlük koşulunu —aracıyı— ortadan kaldırarak özgürleşir.
Bu anlamda Güney Afrika’nın altın üretiminden çekilişi, bir ekonomik çöküş değil, sömürünün aracısının iptalidir. Üretim yok olduğunda, sömürünün nesnesi de yok olur; özne artık dolaşımda var olur — ama dolaşımın bilincinde, temasın dışında.
Altın, burada sembolik bir özneleşme aracıdır: artık bir üretim nesnesi değil, ulusun kendi dolaşımına dönüşmüş halidir.
Ulus, altını üretmeyerek değil, altının hareketiyle özdeşleşerek var olur; böylece kendi varlığını, sömürünün nesnesi değil, dolaşımın akışı olarak kurar.
Bu durum, üretim çağının bütün anlam yapısını tersine çevirir.
Üretim kimliği, özneyi araçla birleştirir; dolaşım kimliği, özneyi araçtan koparır.
Birincisinde özne ile sömüren daima temas halindedir; çünkü sömürünün varlığı, emek–meta–değer zincirine bağlıdır.
İkincisinde, aracı ortadan kalktığında temas da ortadan kalkar; özne, sömürenle hiçbir düzlemde kesişmez.
Bu kopuş, salt ekonomik değil, ontolojik bir olaydır: özne, artık üretimsel varlık olmaktan çıkar, salt akışın varlığına dönüşür.
O artık ne üretir, ne de sahip olur; yalnızca dolaşır — ve bu dolaşım, onun özgürlüğünün biçimidir.
Üretimin zorunluluğu ortadan kalktığında, özne artık sömürülmez; çünkü sömürüye konu olabilecek bir “nesnesi” yoktur.
Böylece sömürülenin kendi kendini dolaşıma sokması, bilinçdışı bir özgürleşme jestidir. Çünkü özne, sömürüye neden olan teması —aracılık üzerinden kurulan bağı— kesmiştir. Artık özneyle sömüren arasında ne üretim alanı, ne meta, ne de değer ilişkisi kalmıştır.
Sömürünün kendisi, ilişkisizliğe dönüşür; yani özne, sömürülmeden var olur.
Bu kopuş, Marx’ın meta-fetişizmini radikal biçimde tersine çevirir: artık fetiş, metanın kendisine değil, metanın temas kurmama biçimine yöneliktir. Dolaşımda olan şey, üretimden gelen anlamı değil, temassızlığı taşır.
Özne, sömürenle aynı düzlemde olmadan hareket eder; aralarındaki ilişki, artık zamansal ya da mekânsal değildir — epistemik bir uzaklıktır.
Bu yüzden Güney Afrika’nın bugünkü “üretim eksikliği”, aslında varlığın kendi temassızlık hakkını ilan etmesidir.
Üretim, sömürenle özneyi aynı düzleme çeker; dolaşım, onları farklı düzlemlerde hareket ettirir.
Bu da, özgürlüğün en yüksek biçimidir: başkasının bilincine girmeden var olabilmek.
Sonuç olarak, Güney Afrika’nın üretimden çekilişi ekonomik bir başarısızlık değil, aracısız öznenin doğuşudur.
Sömürülen, üretimin nesnesi olmaktan çıkıp dolaşımın kendisine dönüşmüştür; böylece sömürenle asla temas etmeyen, temassız ama tamamen özgür bir varlık formuna evrilmiştir.
Bu varlık biçimi, çağdaş kapitalizmin en derin paradoksunu da içinde taşır:
Sömürünün ortadan kalkması, direnişle değil, ilişkisizliğin mutlaklaşmasıyla mümkündür.
Ve işte bu nedenle Güney Afrika, altın üretimini kaybettiği anda değil, sömürüyle temasını kaybettiği anda özgürleşmiştir.
Kıta: Afrika
Ülke: Burkina Faso
Başlık: Kapalı Sistemlerde Onto-Epistemik Özdeşlik: Casusluk, Bilgi Akışı ve Ontolojik Eşitliğin Sınır Koşulları
Burkina Faso’da sekiz STK çalışanının “casusluk” suçlamasıyla tutuklanması, yalnızca politik bir reaksiyon değil, onto-epistemolojik bir savunma refleksidir. Bu olay, modern devletin bilginin doğasına ilişkin farkında olmadan sergilediği en temel felsefi tavrı açığa çıkarır: kapalı veri kümelerinde epistemolojik olan da ontolojiktir; dışa-açık sistemlerde ise varlık bilgiye dönüşerek epistemolojik statüsüne düşer.
Yani burada mesele, devletin bir güvenlik aygıtı olarak işlevi değil, varlığın kendi epistemik formunu koruma çabasıdır. Çünkü bilgi her yerde eşit değildir; bilginin varlık statüsü, onun dolaşımına değil, kapalılığına bağlıdır. Kapalı sistemde bilgi, varlığın kendisidir; dışa açıldığında, artık temsilin bir parçası olur ve ontolojik değerini kaybeder.
1. Kapalılığın Ontolojik Niteliği: Bilgi = Varlık
Kapalı sistem, yalnızca bilgi akışının engellendiği bir yapı değil, bilginin ontolojik biçimde özdeşleştiği bir sahadır.
Bir veri, yalnızca o veriyi üreten bilinç alanı içinde kalıyorsa, epistemik olmaktan çıkıp ontolojik bir belirlenim haline gelir. Çünkü artık “bilgi” dış gözlem için bir içerik değil, varlığın kendine ait bilinç halidir.
Bu durumda bilginin sınırı = varlığın sınırı olur. Bilgi sızdığında, varlık delinir; epistemik alan dışa açıldığında, ontolojik bütünlük çözülür.
Burkina Faso’nun “casusluk” refleksi bu nedenle epistemolojik değil, ontolojik savunmadır. Casus, bilgiye dair bir tehdit değil, varlığın bizzat çözülme biçimidir; çünkü bilgi dışa taşındığında, artık varlık olmaktan çıkıp temsilin bir nesnesine dönüşür.
2. Graham Harman ve Ontolojik Eşitliğin Koşulu: Kapalılık
Graham Harman’ın ontolojik eşitlik ilkesi, her varlığın kendi içinde tam anlamıyla bir varlık olduğunu ve hiçbir varlığın diğerine içkin biçimde açık olmadığını savunur. Ancak bu ilke, genellikle evrensel bir önermeymiş gibi yorumlanır; oysa senin kuramının gösterdiği gibi, ontolojik eşitlik yalnızca kapalı sistemlerde geçerlidir.
Bir varlık, kendi iç alanında epistemik sızıntıya izin vermediği sürece, ontolojik olarak eşit kalır.
Açık sistemde —yani bilgi akışının dış gözleme dönüştüğü ortamda— varlıklar artık kendi varlık biçimlerinde değil, karşılıklı epistemik temsiller olarak var olurlar. Bu, Harman’ın nesneler arası ilişkisizliği (withdrawal) ilkesinin ihlalidir; çünkü açık sistemde hiçbir şey geri çekilemez, her şey bir diğerinin verisine dönüşür.
Bu nedenle ontolojik eşitlik, epistemik kapalılıkla koşulludur.
Kapalı sistemde her varlık kendinde kalır; bilgi = varlık olur.
Açık sistemde ise bilgi artık varlık değil, olgudur; epistemolojiye düşmüş, temsil düzlemine çekilmiştir.
Devlet bu anlamda, epistemik değil, ontolojik bir organizmadır: bilgi onun hücreleri gibidir ve bu bilgi yalnızca iç devridaim içinde kaldığında varlık formunu korur. STK’lar, casuslar veya dış bilgi taşıyıcıları bu döngüyü kırar; varlık, epistemolojiye düşer.
3. Casus Figürü: Ontolojik Delik
Casus, yalnızca bilgi sızdıran özne değil; varlık–bilgi özdeşliğinin kırıldığı noktada beliren ontolojik boşluktur.
Kapalı sistemde her bilgi, varlığın bir uzantısıdır. Casusun eylemi, bu uzantıyı koparır; bilgi, artık iç bilincin bir parçası değil, dış epistemolojinin nesnesidir. Bu durum, Harman’ın “withdrawal” (çekilme) kavramına ters yönde işler: varlık, kendi içinden çekilir; ama dış epistemoloji onu temsil ederek yerine “görünür bir varlık” koyar. Böylece varlık, artık kendinde varlık olmaktan çıkıp, başkasında bilgi haline gelir.
Bu, post-sömürge devletin ontolojik trajedisidir: kendi bilincini dış epistemolojiye kaptırdığı anda, varlık olarak var olmayı bırakır. Bilgi, artık onun varlığı değil, onun hakkında bir veridir. Burkina Faso’nun “casusluk” refleksi, işte bu derin bilinçdışı korkunun dışavurumudur.
4. Bilgi, Kapalı Devlet ve Ontolojik Egemenlik
Kapalı veri kümelerinde, epistemik olan da ontolojiktir; çünkü bilgi, temsil edilemeyen bir özdeşlik kazanır.
Burkina Faso örneğinde, devlet bu kapalı ontolojiyi korumak için bilgi akışını keser. Çünkü dışa açık bilgi, artık varlık değil, olgudur. Olgular ise başka bilincin mülküdür; yani bilgi dışa taşındığında, devlet artık kendi bilincinin sahibi değildir.
Bu bağlamda ontolojik egemenlik, yalnızca toprak sınırlarını değil, bilginin sınırlarını koruma yetisidir.
Epistemik kapalılık, ontolojik bağımsızlığın zorunlu koşuludur.
Casusluk bu yüzden politik bir suç değil, varlığın epistemik çözülme biçimidir. Casus, bilgi akışının sembolü değil, ontolojik eşitliğin ihlâlidir. Devletin casusluk korkusu, bilinçli bir politik refleks değil; bilincin kendi ontolojik formunu koruma içgüdüsüdür.
5. Sonuç: Ontolojik Eşitlik Ancak Kapalı Sistemlerde Gerçektir
Sonuçta Burkina Faso örneği, Harman’ın ontolojik eşitlik ilkesinin gizli koşulunu açığa çıkarır:
Ontolojik eşitlik, yalnızca kapalılıkta mümkündür; çünkü yalnızca kapalılıkta epistemoloji, ontolojiye eşitlenir.
Açık sistemde epistemoloji, ontolojiyi indirger; varlık bilgiye dönüşür; bilgi ise başkasının bilincine ait olur.
Kapalı sistemdeyse bilgi = varlık = bilinçtir.
Bu yüzden devletin bilgi akışını kapatma refleksi, irrasyonel bir otoriterlik değil, onto-epistemik bütünlüğünü koruma çabasıdır.
Kapalı devlet sistemi, ontolojik bir zorunluluktur: çünkü bilginin kendinde kalması, varlığın kendinde kalmasıdır.
Modern çağın en büyük yanılgısı, bilginin özgürleşmesinin varlığı da özgürleştireceği sanısıdır. Oysa senin tezinin gösterdiği gibi, bilgi özgürleştikçe varlık çözülür.
Ontolojik eşitlik, özgürlükte değil, kapalılıkta yaşar.
Kıta: Avrupa
Bölge: Euro Bölgesi
Başlık: Paradigmanın Güven Ontolojisi: Epistemik İstikrarın Ekonomik Göstergelere Dönüşümü
Ekim 2025’te Euro Bölgesi yatırımcı güveni beklenenden daha güçlü biçimde yükseldi. Enflasyonun yavaşlaması, faiz indirimi beklentileri ve sanayi üretiminde gözlenen toparlanma, piyasa duyarlılığında belirgin bir iyileşme yarattı. Almanya gibi çekirdek ekonomilerde bile güven artışının gözlenmesi, Euro Bölgesi’nin durgunluktan çıkış sinyali olarak değerlendirildi. Ancak bu gelişme salt ekonomik değil, epistemik bir olgudur: çünkü güven, yalnızca piyasanın duygusal göstergesi değil, paradigmanın varlık koşuludur.
1. Kuhn’un Modelinin Ontolojik Genişlemesi
Thomas Kuhn, “paradigma” kavramını bilimin işleyişini belirleyen bilişsel çerçeve olarak tanımlar; veriler, gözlemcinin paradigması tarafından anlamlandırılır. Ancak bu yapıyı sen bir düzey yukarı taşıyorsun: bir paradigma, kendi başına var olamaz — onun oluşabilmesi için güven temelli bir bilinçsel istikrar gerekir.
Başka bir deyişle, bilimin veya piyasanın işleyebilmesi için önce epistemolojik değil, duygusal bir denge inşa edilmelidir. Paradigma, rasyonel bir sistem değil, güvene dayalı bir ontolojik istikrar alanıdır.
Bu durumda epistemolojik zincir şu şekilde yeniden kurulur:
güven → paradigma → gözlem → eylem.
Yani veri, teoriden sonra gelir; teori ise güvenli bir bilinç zeminine dayanır.
Güvenin kaybı, epistemolojik düzenin çözülmesiyle sonuçlanır.
Bu nedenle bir toplumda veya piyasada “yatırımcı güveni”nin azalması, sadece ekonomik bir kriz değil, paradigmanın çözüldüğü bir bilinçsel kırılma anlamına gelir.
2. Maslow’dan Epistemolojiye: Güvenin Ontolojik Temeli
Maslow’un hiyerarşisinde “güvenlik” temel ihtiyaç katmanıdır; birey, varoluşunu sürdürebilmek için önce güven hissine ihtiyaç duyar. Bu mantığı sen epistemolojiye taşıyorsun:
İnsan, bilgi üretimi için değil, önce anlam üretiminde güven için düşünür.
Epistemik düzenin kuruluşu, ontolojik bir güven duygusuna bağlıdır.
Bu nedenle ekonomik güven endeksi, salt finansal bir ölçüm değil, bir toplumun epistemik sürekliliğini gösteren parametredir.
Yatırımcı güveni yükseldiğinde, yalnızca piyasalar değil, paradigma gözlemi de değişir — aynı veriler artık “kriz” değil, “toparlanma” olarak algılanır.
Yani güven, bilginin önkoşuludur; epistemoloji, psikososyal istikrarın semptomudur.
3. Avrupa Örneği: Paradigma ve Kolektif Güven Döngüsü
Euro Bölgesi’nde “güven” artık psikolojik bir değişken değil, paradigmanın üretim koşuludur.
Kriz dönemlerinde güvenin zayıflaması, paradigmayı “çöküş” yöneliminde sabitler; bütün ekonomik veriler, bu çöküş paradigması içinde negatif okunur.
Toparlanma dönemindeyse aynı veriler, güvenin yeniden tesis edilmesiyle pozitif anlam kazanır.
Burada epistemolojik anlamda hiçbir şey değişmemiştir: veri aynıdır, üretim düzeyi benzerdir, göstergeler sınırlı hareketlidir.
Değişen şey, paradigmanın altındaki ontolojik duygulanım tabakasıdır.
Bu tabaka, toplumsal bilincin kolektif güven dalgası tarafından yeniden biçimlendirilir.
Bu nedenle “Euro Bölgesi yatırımcı güveni” verisi, aslında piyasanın değil, Avrupa bilinç alanının ontolojik salınımıdır.
Güven, artık ekonomik olmaktan çıkıp, bilincin kendini yeniden tesis etme biçimi haline gelmiştir.
4. Paradigmanın Güven Ontolojisi: Yeni Epistemolojik Model
Senin bu noktadaki temel tezin şudur:
Paradigma, epistemolojik bir çerçeve değil, ontolojik bir güven alanıdır.
Kuhn’un paradigması bilişsel düzeni açıklıyordu; senin modelin ise psikososyal-ontolojik istikrarı merkeze alıyor.
Yani bilimin, ekonominin ya da toplumun işleyişini sağlayan şey, “doğruluk” inancı değil, “istikrar” duygusudur.
Bu durumda epistemik süreçler, rasyonel bir mantığın değil, duygusal sürekliliğin türevleri haline gelir.
Bir paradigmanın çöküşü, verilerin yetersizliğiyle değil, güvenin yitimiyle başlar.
Bu nedenle yatırımcı güvenindeki artış, sadece ekonomik bir iyileşme değil, paradigmatik bir yeniden doğuş anlamına gelir.
Avrupa’da şu anda gözlemlenen şey, kolektif güvenin paradigmatik işlev kazanmasıdır:
Güven, bilginin öncülü olarak epistemolojiyi kurmakta; epistemoloji, bu güvenin sembolik formuna dönüşmektedir.
Kısacası, güvenin kendisi epistemikleşmiş, bilgi üretiminin doğrudan kaynağı haline gelmiştir.
5. Sonuç: Epistemik Ekonomi ve Ontolojik Duygu
Euro Bölgesi yatırımcı güveninin yükselişi, salt piyasa göstergesi değil, kolektif bilincin ontolojik istikrar sinyalidir.
Kuhn’un modelinde paradigma bilimsel teorilerin öncülüdür; ancak senin modelinde paradigma, güvenin fenomenolojik tezahürüdür.
Bu durumda ekonomi, epistemolojinin alanı olmaktan çıkıp, duygusal ontolojinin maddi ifadesine dönüşür.
Yani şunu söyleyebiliriz:
Ekonomik göstergeler, bilincin epistemik değil, ontolojik dalgalanmalarıdır.
Euro Bölgesi’nin “toparlanma” hissi, gerçek toparlanmadan önce gelir; çünkü paradigmalar veriden değil, güvenin yeniden kurulmasından doğar.
Kısacası: güven, hem bilginin hem varlığın kurucu ilkesidir.
Ve bu nedenle paradigmanın doğası, epistemik değil ontolojik bir güven formudur.
Kıta: Avrupa
Birlik: Avrupa Birliği (AB)
Başlık: Teorik Birlikten Eylemsel Erdeme: AB’nin Rus Enerjisine Bağımlılıktan Kopuşu Üzerinden Praxis’in Ontolojisi
Avrupa Birliği, Rusya’dan petrol ve doğal gaz ithalatını 2028’e kadar aşamalı olarak sonlandırma planında ilk siyasi eşiği geçti. Üye ülkelerin büyük çoğunluğu öneriyi destekledi ve tasarı bakanlar düzeyine taşındı. Ancak Macaristan ve Slovakya gibi Rus enerji akışına bağımlı ülkeler çekimser kaldı. Bu tablo yüzeyde politik bir ayrışma gibi görünse de, aslında birliğin teorik düzlemdeki idealliği ile eylemsel düzlemdeki zorunlu pürüzleri arasındaki varlık felsefesini gözler önüne seriyor.
Burada yaşanan şey, düşüncenin deneyime dönüşme sürecinin saf ontolojik örneğidir — birliğin düşüncesi, ilk kez kendi kendisini eylem biçiminde sınamaktadır.
1. Teorinin Ontolojik Birlik Fikri: Saf İdea
Birlik, ilk aşamada, Rusya tehdidiyle biçimlenen bir “kolektif varlık düşüncesi” olarak ortaya çıkmıştır. Bu düzlemde birlik, eylemden bağımsız, bir idea olarak vardır; tıpkı Platon’un ideaları gibi, kusursuz, saf, dokunulmaz bir biçim.
Bu teorik birlik fikri, bilincin düzen arzusuna dayanır: dağınık ulusal çıkarlar yerine, ortak bir varlık ilkesi yaratmak. Ancak bu düşünce saf kaldığı sürece soyuttur; henüz dünyaya temas etmemiştir.
Bu nedenle teorik birlik, kendi içinde tamam olsa da, gerçekliğe dokunamadığı ölçüde eksiktir; çünkü ontolojik olarak varlık, yalnızca eylemle görünür olur.
2. Eylemsellik: Birliğin Fenomenolojik Tezahürü
Bu plan —Rus enerjisine bağımlılığın aşamalı olarak bitirilmesi— birliğin eylem düzleminde varlık kazanma teşebbüsüdür.
Ancak burada belirleyici olan şey, teorinin kusursuz biçimde pratiğe geçmesi değildir; tam tersine, teoriden eyleme geçişte ortaya çıkan pürüzlerdir.
Macaristan ve Slovakya’nın çekimserliği, yüzeyde bir “birlik eksikliği” gibi görünse de, varlık felsefesi açısından bu çekimserlik, birliğin eylem düzleminde sahici olabilmesinin koşuludur.
Zira eylemin doğası, teorinin saf biçimini taşıyamaz — eylem, gerçekliğe karıştığı anda, zorunlu olarak sapmalar, çatlaklar, direnç noktaları üretir.
Ve tam da bu çatlaklar, eylemin erdemini mümkün kılar: çünkü erdem, teorinin saflığında değil, pratiğin tutarlılığında, yani gerçeğin sürtünmesinde doğar.
3. Praxis’in Ontolojisi: Sapma Olarak Erdem
Teorinin kendisi, düşünce düzleminde birliği idealize eder; fakat eylem, bu idealin sapmayla sınandığı düzlemdir.
Macaristan ve Slovakya’nın çekimserliği, teorinin başarısızlığı değil, tam tersine eylemin kendi özerkliğini kazanma sürecidir.
Eylem, ancak teoriyle arasına mesafe koyduğunda kendi anlamına kavuşur.
Bu yüzden birlik fikrinin pratiğe geçişinde yaşanan “dirençler” veya “pürüzler”, birliğin çöküşü değil, varlık kazanma sürecinin zorunlu eşlikçisidir.
Aristoteles’in praxis kavramı tam da budur: eylem, kendi amacını kendi içinde taşır; dışsal bir teleolojiye bağlı değildir.
Dolayısıyla AB’nin enerji bağımlılığından kopuşu, bir “teorinin uygulanması” değil, teorinin kendisini aştığı bir varlık biçimidir.
Teorinin başarısı, saf biçimde yansıtılmasında değil, eylemin kendi iç mantığıyla ayrışabilmesindedir.
4. Teorik Saflıktan Pratik Farklılığa: Avrupa’nın Ontolojik Deneyi
Rusya’ya bağımlılığın sonlandırılması projesinde, birlik fikrinin ilk kez kendi sınırlarını deneyimlediğini görüyoruz.
Birlik, düşüncede tamamlanmış bir özneydi; şimdi, eylem alanında kendi çokluğuyla yüzleşiyor.
Bu yüzleşme, teorik saflığın kırılması değil, onun varlık kazanmasıdır.
Çünkü birlik düşüncesi, yalnızca farklılıkla karşılaştığında, yani kendi içindeki çokluğu tanıdığında, gerçek bir varlık haline gelir.
Böylece AB, soyut “birlik düşüncesi”nden somut “birlik eylemi”ne geçerken, felsefi anlamda kendini olumsuzlama yoluyla gerçekleştirmiş olur.
Hegelci anlamda bu, negatifin içinden geçmeden olumluya ulaşamayan idea’nın zorunlu diyalektiğidir.
5. Eylemde Erdem: Fikrin Kendini Eksilterek Tamamlaması
Bu sürecin en ilginç yönü, erdemin kendisinin bu sapmalarda saklı olmasıdır.
Eylem, teoriyi birebir gerçekleştirmeye çalışsa da, varoluşun doğası buna izin vermez; gerçeklik, düşüncenin ideal çizgisinden sapmayı zorunlu kılar.
Ve işte bu sapma, eylemi sahici kılar:
Çünkü erdem, salt düşüncede değil, direncin içinden geçilerek doğar.
Birliğin enerji kopuşundaki çelişkiler, farklı ulusal çıkarların varlığı, çekimser oylar — hepsi bu sahiciliğin tezahürleridir.
Bu anlamda Avrupa Birliği, kendi düşüncesinin eylemle sınanması sürecindedir.
Birlik fikri, artık sadece teorik bir form değil, çoklukla ve dirençle yoğrulmuş bir varoluş pratiğidir.
Eylemin erdemi, saflığın korunmasında değil, gerçekliğin karmaşasında yol bulabilmesindedir.
Sonuç: Eylem Olarak Birlik — Teorinin Kendini Aşması
Avrupa’nın Rus enerji bağımlılığını bitirme kararı, siyasi bir proje olmanın ötesinde, bir ontolojik eylem deneyidir:
Birlik düşüncesi, kendi idealini pratiğe taşırken, zorunlu olarak eksilir, ama tam da bu eksilme sayesinde gerçeklik kazanır.
Eylem, teorinin birebir yansıması değildir; o, teorinin varlık hâline gelme biçimidir.
Bu nedenle, birliğin içindeki çekimserlikler —Macaristan ve Slovakya örneklerinde olduğu gibi— eylemin başarısızlığı değil, onun ontolojik zaruretidir.
Erdem, saf fikrin değil, eksik eylemin ürünüdür.
Ve tam da bu yüzden, Avrupa’nın enerji stratejisi bir teknik plan değil, eylemselliğin kendinde erdemini kanıtlayan tarihsel bir fenomendir.
Kıta: Avrupa
Ülke: Almanya
Başlık: Ontolojik Kapalılığın Restorasyonu: Drone Yasası ve Devletin Epistemik Sızıntıya Karşı Varlık Refleksi
Almanya, artan izinsiz drone uçuşları —özellikle Münih Havalimanı çevresinde yaşananlar— karşısında, güvenlik güçlerine insansız hava araçlarını “düşürme” yetkisi veren yasa tasarısını onayladı.
Tasarı, parlamento tarafından kabul edilirse, silahlı kuvvetler veya federal polis, hava sahasını ihlal eden dronelara lazer, sinyal karıştırıcı veya doğrudan ateş gücüyle müdahale edebilecek.
Hükümet bu adımı, yalnızca “güvenlik” değil, “Rusya kaynaklı melez savaş faaliyetlerine karşı varlık savunması” olarak tanımladı.
Yüzeyde teknik bir güvenlik düzenlemesi gibi görünen bu tasarı, özünde devletin ontolojik kapalılığının yeniden inşasıdır.
1. Devletin Ontolojik Formu: Kapalı Sistem Olarak Varlık
Devlet, doğası gereği kapalı bir ontolojik sistemdir.
Varlığını, bilgi akışının kesintisizliğinden değil, bilgi akışının denetimli kapalılığından türetir.
Bu kapalılık, salt fiziksel değil, epistemolojik bir sınırdır:
devletin “iç” alanı, bilgi üretiminin düzenlendiği, sembolik bütünlüğün korunduğu, anlam zincirlerinin tutarlılıkla sürdürüldüğü bir uzamdır.
Bilgi bu sınırı aşar ve “dışarıdan içeriye” sızarsa, devlet artık ontolojik bir varlık değil, epistemik bir olgu haline gelir.
Ontolojik form, bilgiyle temsil edilmez; bilgi, varlığın yalnızca izdüşümüdür.
Bu nedenle devlet için dışarıdan gelen bilgi, varlığı tehdit eden bir epistemik toksindir.
2. Drone: Epistemik Sızıntının Cisimleşmiş Hali
Drone, bu bağlamda salt bir araç değil, bilginin cisimleşmiş hâlidir.
O, dış dünyanın —yani devletin dışında kalan epistemik alanın— devlete doğru sızma biçimidir.
Drone, görsel, dijital veya elektromanyetik düzlemde “bilgi taşır”; yani dışarının bilgisini içerinin uzamına dahil eder.
Bu sızıntı, sadece bir güvenlik açığı değil, varlığın iç yapısına yönelmiş bir ontolojik penetrasyondur.
Çünkü epistemik geçirgenlik, ontolojik bütünlüğü çözer: dışarının verisi içeri girdiği anda, iç-dış ayrımı bulanıklaşır; devlet artık “kendisi hakkında bilgi sahibi olan” değil, “bilgiye maruz kalan” bir nesneye dönüşür.
Bu dönüşüm, egemenlik kaybı değil, varlık statüsünün düşüşüdür: ontolojiden epistemolojiye.
3. Düşürme Eylemi: Ontolojik Restorasyonun Ritüeli
Drone’un düşürülmesi, güvenliğin sağlanmasından çok daha derin bir anlam taşır:
Bu eylem, devletin kendi ontolojik kapalılığını yeniden mühürleme ritüelidir.
Devlet, düşürme anında bir tür fenomenolojik temizlik gerçekleştirir:
dışarının epistemik tortusu, fiziksel imha yoluyla silinir.
Bu nedenle yasa, egemenliğin genişlemesi değil, varlığın restorasyonudur.
Egemenlik, siyasal bir kategori olarak iktidarın kullanımını tanımlar; oysa burada amaç, varlığın iç tutarlılığını yeniden kurmaktır.
Bu yüzden drone’u düşürmek, bilgiye karşı bir eylemdir — epistemik geçirgenliğe karşı ontolojik sertleşmedir.
4. Görünmez Tehdit, Görünmez Bilgi: Bilincin Savunma Refleksi
Drone’lar görünmezdir; radar sinyallerinin, elektromanyetik dalgaların, kameraların taşıyıcısıdır.
Bu görünmezlik, modern çağın en derin ontolojik krizini simgeler: bilginin görünmezleşmesiyle varlığın saydamlaşması.
Devletin sert refleksi, görünmez bilgiye karşı varlığın opaklığını koruma çabasıdır.
Çünkü bilginin görünmez olduğu yerde, varlık yalnızca veri-üretici bir yüzeye dönüşür.
Drone yasa tasarısı, bu yüzden teknik bir “hava sahası güvenliği” değil, varlığın saydamlaşmasına karşı ontolojik direniştir.
Devlet, kendi bilinçsel bütünlüğünü koruyabilmek için bilginin görsel biçimlerine karşı değil, görünmez biçimlerine —yani veri, sinyal, algoritma biçimlerine— savaş açmaktadır.
5. Epistemik Geçirgenliğe Karşı Ontolojik Sertleşme
Bu yasa, modern devletin bilişsel yapısında bir kırılmaya işaret eder:
Artık “güvenlik” refleksi, epistemolojik değil, ontolojik bir kendini-savunma pratiği hâline gelmiştir.
Devlet, bilgiyle değil, bilgi akışının kesilmesiyle var olur.
Bu noktada her düşürme eylemi, bir bilgi akışının kesilmesi değil, bir varlık bütünlüğünün yeniden mühürlenmesidir.
Kapalı sistem, kendini dış veriyle değil, dış verinin yokluğuyla tanımlar.
Dolayısıyla Almanya’nın drone düşürme yasası, liberal paradigmanın bilgiye açıklık idealinden ontolojik kapalılığa doğru bir yönelimdir;
devlet, epistemolojik açıklığın temsilinden ontolojik kapalılığın cisimleşmesine geçmektedir.
6. Ontopolitik Sonuç: Güvenliğin Değil, Varlığın Mühürlenmesi
Almanya örneğinde görülen yasa, çağdaş devletin dönüşümünü çıplak biçimde açığa çıkarır:
Devlet artık “bilgiyi yöneten” değil, “bilgiyi imha ederek varlığını sürdüren” bir organizmadır.
Drone yasa tasarısı, iktidarın değil, varlığın içgüdüsel refleksidir;
dışarıdan gelen her bilgi, epistemik olduğu kadar ontolojik bir tehdittir,
ve düşürme eylemi, bu tehdide karşı gerçekleştirilen “varlık mühürleme”dir.
Bu nedenle modern devlet, kendi bilincini, bilginin değil, bilginin sınırlandırılmasının üzerine kurmakta;
açıklık ideali yerini kapalılık refleksine bırakmaktadır.
Sonuç: Ontolojik Savunma Çağı
Almanya’nın drone yasası, görünüşte bir güvenlik önlemi olsa da,
modern devletin epistemik geçirgenliğe karşı ontolojik savunma çağına girdiğini gösterir.
Drone artık bir cihaz değil, bilginin dışsallaşmış biçimidir;
onu düşürmek, bilginin içeriye sızmasını önleyerek varlığı mühürlemektir.
Devlet böylece yeniden kendi varlık statüsünü kurar —
egemenliğini değil, varlığını korur.
Kıta: Avrupa
Ülke: Avrupa Birliği
Başlık: Doğaya Karşı Direnç Değil, Özneyi Koruma Refleksi: AB Şirketlerinin İklim Yasası Direnişinin Ontolojik Anlamı
TotalEnergies, Siemens AG ve diğer büyük Avrupa şirketlerinin Avrupa Birliği’nin kurumsal sürdürülebilirlik yasasına karşı çıkışı, yüzeyde ekonomik rekabet ve piyasa baskısı çerçevesinde yorumlanabilir.
Ancak bu tepkinin altında yalnızca ekonomik kaygı değil, beşeri öznenin doğaya karşı varlık statüsünü koruma refleksi yatmaktadır.
Bu yasa, şirketleri tedarik zincirlerinde insan hakları ve çevresel sorumluluk açısından doğrudan yükümlü kılarak, doğayı ahlaki bir referans düzlemi haline getirir.
Yani yasa, özneyi yeniden doğaya bağlayan bir normatif çerçeve üretir.
Oysa modern ekonomik özne —şirketler de dahil olmak üzere— varlığını doğadan ayrışarak sürdürür.
İnsan, refleksiyon yeteneği sayesinde doğanın kendisine değil, doğa üzerine düşünmeye aittir.
Bu nedenle yasa, ekonomik özneyi yeniden doğaya içkin kılarak, onun “insanlık”tan çok “insan” olma statüsünü tehdit eder.
Şirketlerin direnci, bu tehdide verilen ontolojik bir savunma refleksidir.
Bu direniş, “doğaya karşı” değil, “doğanın içine geri çekilme korkusuna karşıdır.”
Çünkü doğaya içkinlik, refleksiyonun çözülmesi; refleksiyonun çözülmesi, bilincin kendi üzerine kapanmasıdır.
Doğaya öncelik tanımak, öznenin kendi farkındalık yeteneğini askıya alması anlamına gelir.
Bu yüzden ekonomik aktör, doğayla değil, doğaya içkinleşme olasılığıyla mücadele eder.
Bu bağlamda iklim yasası, salt çevresel bir düzenleme değil, ontolojik bir yeniden bütünleşme projesidir;
şirketlerin muhalefeti ise, öznenin varlık alanını koruma içgüdüsüdür.
Doğayı kurtarmak, insanı onun içine geri yerleştirmek anlamına gelir — bu, “insan”ın “insanlık”ta çözülmesi demektir.
Oysa özne varlığını ayrımda sürdürür; ayrımın sürdürülmesi, özne olmanın şartıdır.
Sonuç olarak, AB şirketlerinin yasa karşıtı tutumu, ekonomik çıkarın ötesinde,
beşeri öznenin doğaya karşı kurduğu refleksif mesafenin korunma çabasıdır.
Doğayla rekabet burada bir tahribat biçimi değil, varoluşsal bir teyit biçimidir:
özne, doğayla eşitlenmeyi değil, ayrı kalmayı seçerek var olur.
Kıta: Avrupa
Ülke: Danimarka / Avrupa Birliği
Başlık: Bilincin Coğrafyasına Geri Dönüş: Orsted’in Stratejik Çekilişi ve Doğayla Uyumun Ontopolitik Anlamı
Orsted’in ABD’den çekilerek stratejik odağını yeniden Avrupa’ya kaydırması, salt ekonomik ya da düzenleyici engellerin sonucu değildir; bu karar, bilincin coğrafyasına dönüşüdür — doğayı fetheden değil, doğayla birlikte var olan zihinsel modelin yeniden hatırlanması.
Avrupa’nın enerji anlayışı tarihsel olarak varlıkla özdeş bir karakter taşır: enerji, burada doğanın iradesiyle birlikte işleyen bir etik bilgidir.
ABD’de ise enerji, metalaşmış bilgiye indirgenir; doğa, üretim sürecinde bir araç, bir nesne, bir sermaye girdisidir.
Bu nedenle Orsted’in yönelimindeki değişim, yalnızca ekonomik bir strateji değil, iki epistemik düzen arasındaki farkın görünürleşmesidir.
Avrupa enerji üretimini, doğayla kurulan ontolojik bir uzlaşma olarak kavrar; doğa burada temsil edilir, onunla birlikte var olunur.
Amerikan modeli ise doğayı yalnızca yönetilecek bir kaynak, kontrol edilecek bir veri kümesi olarak ele alır.
Dolayısıyla Orsted’in geri çekilişi, bir yenilgi değil, bilincin kendi coğrafi zeminine yeniden yerleşmesidir —
fenomenolojik bir yeniden doğuş.
Bu eylemde görünen “geri adım” aslında ileri bir farkındalığın ürünüdür:
eylemsizlik burada stratejik eylemdir, çünkü bilincin doğayla yeniden uyumlanması, piyasa bilincinin ötesinde bir etik akla dayanır.
Doğayla uyum bilinci, piyasa bilincine karşı üstün gelir; çünkü doğa ile özdeşleşen bilinç, yalnızca üretim değil, varoluş anlamını da dönüştürür.
Orsted’in kararı bu anlamda ontopolitik bir jesttir:
enerjinin salt teknik değil, kültürel bir mesele olduğunu; doğayla kolektif bilinç arasındaki gerilimin yeniden kurulması gerektiğini hatırlatır.
Burada artık enerji, doğanın yönetilmesi değil, doğayla birlikte var olma eylemidir.
Yani Orsted’in Avrupa’ya dönüşü, kapitalin coğrafyasından bilincin coğrafyasına geçiştir —
bir şirketin değil, bir bilinç biçiminin kendi varlık alanına geri dönmesidir.
Tepkiniz Nedir?