Sürpriz Yumurta Üzerine

Sürpriz Yumurta Üzerine, belirsizliğin gündelik nesneler aracılığıyla nasıl güvenli, taşınabilir ve deneyimlenebilir hâle getirildiğini inceler. Metin, sürpriz yumurtadan kumara, kumardan Tanrı ve algoritmik gözlemcilere uzanan bir hat üzerinden, insanın belirsizlik karşısında neden her zaman bir “göz”e ihtiyaç duyduğunu ontolojik düzeyde tartışır.

1. SÜRPRİZ KAVRAMININ SEMANTİK VE ONTOLOJİK YAPISI

1.1. Sürprizin içerik farkı değil, karşılaşma ontolojisi olarak tanımı

Sürpriz kavramı, gündelik ve hatta teorik düzlemde çoğu zaman içeriksel farklar üzerinden ele alınır; yani sürpriz, beklenmeyen bir nesneyle, olayla ya da sonuçla özdeşleştirilir. Oysa bu yaklaşım, sürprizi yalnızca görünür etkileri üzerinden tanımlar ve onun kurucu yapısını ıskalar. İçeriksel farklılık, sürprizin nedeni değil, ancak sonradan fark edilen yüzeyidir. Sürprizi asıl belirleyen şey, öznenin bir şeyle karşılaşıp karşılaşmayacağını önceden bilememesidir. Bu nedenle sürpriz, semantik olarak “fark”tan çok, ontolojik olarak “haberdar olunmayan karşılaşma”ya dayanır. Karşılaşmanın içeriği ikincildir; asli olan, karşılaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin belirsizliğidir.

Bu belirsizlik, basit bir bilgi eksikliği değildir. Öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin temel koordinatlarını —zamanı, mekânı ve olasılığı— aynı anda kapsayan bir açıklık üretir. Zaman açısından sürpriz, geleceğin çizgisel bir devam olmaktan çıkmasıdır; özne, bir sonraki anın hangi olaya sahne olacağını değil, herhangi bir olayla karşılaşıp karşılaşmayacağını bilemez. Mekân açısından sürpriz, dünyanın güvenli bir arka plan olmaktan çıkmasıdır; karşılaşma her yerde mümkün hâle gelir ve mekân, nötr bir zemin olma vasfını yitirir. Olasılık açısından ise sürpriz, hesaplanabilir riskten ayrılır; çünkü olasılık burada dağılımlarla değil, öznenin hazırlıksız yakalanma ihtimaliyle ilgilidir. Sürpriz, tam da bu üç ufkun eşzamanlı olarak askıya alındığı bir ontolojik açıklıkta ortaya çıkar.

Sürprizin sarsıcı ya da tehditkâr olarak deneyimlenmesinin nedeni de buradadır. Tehdit, içeriğin olumsuzluğundan ya da tehlikeliliğinden kaynaklanmaz. Arzu edilen, olumlu ya da neşeli bir içerik de sürpriz olabilir; ancak öznenin yaşadığı sarsıntı, içeriğin değerinden bağımsızdır. Sarsıntının kaynağı, öznenin hazırlıksız yakalanma ihtimalidir. Hazırlık, bilincin dünyayı öngörülebilir, süreklilik arz eden ve yönetilebilir bir bütün olarak kurma biçimidir. Sürpriz ise bu kurulumun kısa süreli olarak bozulmasıdır. Öznenin dünyayla yaptığı örtük sözleşme —“olaylar belli bir düzen içinde gerçekleşir”— askıya alınır ve özne, karşılaşmanın çıplak ihtimaliyle baş başa kalır.

Bu noktada sürpriz, yalnızca psikolojik bir tepki ya da estetik bir deneyim olarak görülemez. O, öznenin varoluşsal konumunu geçici olarak belirsizleştiren bir olaydır. Karşılaşmanın olup olmayacağını bilemeyen özne, kendisini konumlandıramaz; konumlandıramadığı ölçüde de güvenlik duygusunu yitirir. Bu nedenle sürpriz, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin bir çatlak verdiği andır. İçerik, ancak bu çatlağın ardından anlam kazanır. Sürpriz, içeriği taşıyan bir kap değil; içeriğin içine düştüğü bir boşluktur.

Buradan bakıldığında sürprizi farklar üzerinden tanımlamak, onu kavramsal olarak zayıflatır. Fark, sürprizin sonucu olabilir; fakat sürprizin ontolojik çekirdeği değildir. Asıl çekirdek, karşılaşmanın kendisinin belirsizliğidir. Bu belirsizlik, öznenin hayatta kalma reflekslerini tetikler; çünkü bilinmezlik burada yalnızca bilişsel bir eksiklik değil, aynı zamanda varoluşsal bir risktir. Öznenin, dünyayla kurduğu süreklilik hissi askıya alındığında, ortaya çıkan yoğunluk “sürpriz” adıyla deneyimlenir.

Bu nedenle sürpriz, ne tamamen dışsal bir olaydır ne de öznenin içsel bir tepkisi. O, özne ile dünya arasındaki ilişkinin kısa süreli bir çözülme anıdır. Dünya, süreklilik ve anlam ilişkileriyle kurulur; sürpriz anında bu ilişkiler askıya alınır ve özne, karşılaşmanın saf olasılığıyla yüz yüze gelir. Sürprizin ontolojik önemi tam da buradadır: dünyayı güvenli, kapalı ve hesaplanabilir bir sistem olarak varsayan bilince karşı, bu varsayımın kırılganlığını görünür kılar.

Bu çerçevede sürpriz, basit bir beklenmedik olay değil; öznenin dünyayı kapatma girişiminin başarısızlığa uğradığı bir eşiği temsil eder. Karşılaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair belirsizlik, sürprizi hem üretken hem de tehditkâr kılar. Çünkü özne, bu belirsizliği kendi başına kapatamaz. İşte tam bu noktada, sürprizin nasıl paketlendiği, daraltıldığı ve zararsızlaştırıldığı sorusu doğar; bir sonraki adımda ele alınacak olan sürpriz yumurta paradigması, bu ontolojik belirsizliğe verilen ilk sistematik yanıtlardan biri olarak ortaya çıkar.                                                                                                                                      

1.2. Sürprizin ontolojik düzeyde denetim dışılığı

Sürprizin karşılaşma ontolojisi olarak kurulması, onun neden özne açısından yapısal biçimde denetim dışı olduğunu zorunlu olarak beraberinde getirir. Denetim, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin tali bir unsuru değil, bilincin varlıkla temas edebilmesinin temel koşullarından biridir. Özne, dünyayı yalnızca deneyimlemez; onu sürekli olarak önden kurar, sınırlar, çerçeveler ve öngörülebilir bir düzene yerleştirir. Zaman, bu kurulumda doğrusal bir akış olarak varsayılır; mekân, güvenli ve sabit bir sahneye dönüştürülür; olasılıklar ise hesaplanabilir, dağıtılabilir ve yönetilebilir risklere indirgenir. Bu kurulum, öznenin dünyada kalabilmesini sağlar. Sürpriz ise bu kurulumun kendisini hedef alır. Karşılaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin özne tarafından bilinememesi, öznenin yalnızca belirli bir sonucu değil, sonuç üretme zeminini de kontrol edemediği anlamına gelir.

Bu noktada denetim dışılık, pratik bir yetersizlik ya da bilgi eksikliği olarak anlaşılamaz. Sürprizde söz konusu olan şey, öznenin yeterince dikkatli olmaması ya da daha iyi hesap yapamaması değildir; tam tersine, hesap yapmanın, hazırlık geliştirmenin ve öngörmenin ontolojik olarak askıya alındığı bir durumdur. Özne, sürpriz anında dünyaya yanlış yerden bakmaz; dünyanın bakılabilir bir yer olmaktan çıktığı bir anla karşılaşır. Bu nedenle sürpriz, öznenin becerileriyle aşabileceği bir sorun değil, bilincin sınırına çarpma deneyimidir. Kontrol edilemezlik burada, öznenin dünyayı kapatma kapasitesinin yapısal sınırını görünür kılar.

Sürprizin sarsıcı gücü de tam olarak bu sınır deneyiminden doğar. İçeriğin kendisi, sürprizin etkisini belirleyen asli unsur değildir. Aynı içerik, öngörülmüş bir bağlamda ortaya çıktığında hiçbir sarsıntı yaratmayabilir. Buna karşılık son derece sıradan bir içerik, eğer karşılaşma ihtimali önceden kapatılamamışsa, yoğun bir sürpriz etkisi üretebilir. Bu durum, sürprizin neden içerik temelli açıklamalara dirençli olduğunu gösterir. Sarsıntıyı üreten şey, içeriğin “ne” olduğu değil, öznenin dünyayla kurduğu süreklilik ilişkisinin kesintiye uğramasıdır. Dünya, özne için bir anlığına önden kurulmuş bir düzen olmaktan çıkar; olaylar, anlamlarını taşıyan bir sahnede değil, sahnesiz bir açıklıkta belirir.

Bu sahnesizlik hissi, sürprizin ontolojik ağırlığını artırır. Özne, karşılaşmanın içine düştüğünde, kendisini konumlandıramaz; çünkü konumlanma, dünyaya ilişkin önsel bir harita gerektirir. Sürpriz anında bu harita askıya alınır. Bu nedenle özne, yalnızca neyle karşılaştığını değil, karşılaşmanın kendisini nasıl anlamlandıracağını da bilemez. İşte bu çift yönlü belirsizlik —hem içerik hem de konum belirsizliği— sürprizi sıradan bir beklenmedik olaydan ayırır. Sürpriz, öznenin dünyada “yerini kaybettiği” kısa ama yoğun bir andır.

Bu kayıp hissi, sürprizin neden yalnızca bilişsel değil, bedensel ve duygusal tepkiler de ürettiğini açıklar. Şaşkınlık, irkilme, donakalma ya da ani bir heyecan patlaması, içeriğin değerinden bağımsız olarak ortaya çıkabilir. Çünkü beden de, bilinç gibi, dünyanın sürekliliğine göre ayarlanmıştır. Sürpriz, bu ayarı bozar. Denetim dışılık burada yalnızca zihinsel bir durum değil, varoluşsal bir uyumsuzluk anıdır. Özne, bir anlığına dünyaya ayak uyduramaz hâle gelir.

Bu nedenle sürpriz, öznenin dünyayı bütünüyle kapatma iddiasını sessizce boşa çıkaran bir olaydır. Özne, dünyayı ne kadar düzenlerse düzenlesin, karşılaşmanın kendisini tamamen ortadan kaldıramaz. Sürpriz, bu kaçınılmazlığı hatırlatan bir kırılma noktasıdır. Ancak bu hatırlatma, özne için sürdürülebilir değildir. Saf ontolojik belirsizlik, uzun süre taşınamaz; çünkü öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi çözer. Bu yüzden sürpriz, tarihsel ve kültürel olarak ya bastırılır ya da yeniden çerçevelenir. Denetim dışı olan, belirli sınırlar içine alınmaya çalışılır.

Tam da bu nedenle, sürprizin bu saf ve denetim dışı biçimi, sonraki aşamalarda kontrollü düzeneklere dönüştürülür. Ontolojik belirsizliğin bu ilk, ham hâli anlaşılmadan, sürprizin neden paketlendiği, neden simüle edildiği ve neden giderek sistematik yapılara bağlandığı kavranamaz. Sürprizin ontolojik düzeydeki bu denetim dışılığı, ilerleyen bölümlerde ele alacağımız tüm yapıların —sürpriz yumurta, kumar nesneleri, gözlemci zorunluluğu— sessizce üzerine kurulduğu zemini oluşturur.                             

2. SÜRPRİZ YUMURTA: BELİRSİZLİĞİN SİMÜLASYON YOLUYLA DARALTILMASI

2.1. Kontrollü sürpriz simülasyonu olarak sürpriz yumurta

Sürpriz yumurta, ilk bakışta paketlenmiş ve ticarileştirilmiş bir sürpriz nesnesi gibi görünse de, ontolojik düzeyde işlevi bundan çok daha derindir. Burada söz konusu olan şey, sürprizin basitçe ambalajlanması değil; sürprizin özne için tehdit üreten çekirdeğinin bilinçdışı düzeyde yeniden düzenlenmesi, yani bir kontrollü sürpriz simülasyonunun kurulmasıdır. Sürpriz yumurta, öznenin saf ontolojik belirsizlikle doğrudan yüzleşmesini engelleyen ara bir form olarak işler. Bu nedenle onu yalnızca “paketlenmiş sürpriz” olarak tanımlamak yanıltıcıdır; çünkü paketleme burada nihai amaç değil, daha derin bir savunma mekanizmasının yüzeydeki görünümüdür.

Bu savunma mekanizmasının temel işlevi, bilinmezliği insan zihni için taşınabilir ve yönetilebilir hâle getirmektir. Saf sürpriz, öznenin dünyayla kurduğu süreklilik ve güvenlik varsayımını askıya aldığı için sürdürülemez bir yoğunluk üretir. İnsan zihni, bilinmezliği bütünüyle ortadan kaldıramaz; fakat onu parçalara ayırabilir, sınırlandırabilir ve simülatif biçimde yeniden üretebilir. Sürpriz yumurta tam olarak bu noktada devreye girer: belirsizliği yok etmeden, onu daha küçük, daha güvenli ve daha tolere edilebilir bir deneyim formuna dönüştürür.

Bu dönüşümde kritik olan, sürpriz yumurtanın özneye sunduğu bilginin içeriğidir. Özne, bu nesneyle karşılaştığında baştan şunu bilir: “Bir şeyle karşılaşacağım.” Bu bilgi, sürprizin ontolojik çekirdeğini kısmen çözer. Artık belirsizlik, karşılaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair değildir; karşılaşma garanti altına alınmıştır. Ancak bu garanti, sürprizi tümüyle ortadan kaldırmaz. Aksine, sürpriz yeni bir düzeye taşınır: içerik düzeyine. Böylece sürpriz yumurta, saf karşılaşma belirsizliğini simüle eden ama onu tehdit olmaktan çıkaran bir ara yapı hâline gelir.

Bu yapı, bilinçdışı düzeyde işler; çünkü özne, sürpriz yumurtayla kurduğu ilişkiyi genellikle rasyonel bir savunma stratejisi olarak algılamaz. Olan biten, bilinmezlikle kurulan ilişkinin yeniden kalibre edilmesidir. Öznenin zihni, “bilinmeyen”le temas etmeye devam eder; fakat bu temas, artık sınırlı bir hacim, öngörülebilir bir kategori ve zararsız bir sonuç ihtimaliyle çevrelenmiştir. Sürpriz yumurtanın kapalı formu, bu çevrelemeyi somutlaştırır. İçerik görünmezdir; bu, gizemi korur. Ancak sınır kesindir; bu da güvenlik hissini üretir. Belirsizlik, açık bir ufuk olmaktan çıkar; bir kabın içine alınır.

Bu nedenle sürpriz yumurta, öznenin bilinmezlik karşısında geliştirdiği bilinçdışı bir adaptasyon mekanizmasıdır. İnsan, bilinmezlikle yaşamayı öğrenmek zorundadır; fakat bunu ancak bilinmezliği belirli formlara sokarak yapabilir. Sürpriz yumurta, bu öğrenme sürecinin gündelik ve masum görünen araçlarından biridir. Özneyi bilinmezlikle temas hâlinde tutar; ancak bu temasın yoğunluğunu düşürür. Saf sürprizin sarsıcı gücü burada simüle edilir, fakat gerçek bir ontolojik tehdit üretmeyecek şekilde seyreltilir.

Bu simülasyonun önemli bir sonucu da şudur: özne, belirsizliğin kendisinden değil, belirsizliğin temsilinden haz almaya başlar. Sürpriz yumurta, bilinmezliği doğrudan deneyimletmez; onun güvenli bir temsilini sunar. Böylece özne, bilinmezliğe karşı bağışıklık kazanmaz; fakat onunla başa çıkabileceği yanılsamasını edinir. Bu yanılsama, hayatta kalma refleksinin kültürel bir uzantısıdır. Öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin tamamen çözülmesini engellerken, aynı zamanda onu daha karmaşık belirsizlik rejimlerine hazırlayan bir alışkanlık üretir.

Dolayısıyla sürpriz yumurta, yalnızca çocuklara yönelik bir oyuncak ya da basit bir tüketim nesnesi değildir. O, belirsizliğin simülasyon yoluyla daraltıldığı, öznenin ontolojik güvenliğinin korunurken bilinmezlikle temasın sürdürüldüğü bir ara formdur. Bu ara form, sürprizin bütünüyle bastırılmasını değil, kontrollü biçimde yeniden üretilmesini sağlar. Ve tam da bu nedenle, sürpriz yumurta paradigması, daha sonraki aşamalarda belirsizliğin farklı düzlemlerde nasıl yeniden kurulduğunu anlamak için vazgeçilmez bir başlangıç noktasıdır.                                                                                       

2.2. Belirsizliğin zaman–mekân–olasılık düzeylerinden içerik düzeyine indirgenmesi

Sürpriz yumurtanın kurucu işlevi, belirsizliği bütünüyle ortadan kaldırmak değil; onu daha önce dağıldığı ontolojik alanlardan çekip, tek bir eksende yoğunlaştırmaktır. Saf sürprizde belirsizlik, zaman, mekân ve olasılık düzlemlerine yayılmıştır: karşılaşmanın ne zaman gerçekleşeceği, nerede ortaya çıkacağı ve hatta gerçekleşip gerçekleşmeyeceği özne açısından aynı anda belirsizdir. Bu çok katmanlı belirsizlik, öznenin dünyayla kurduğu süreklilik ilişkisini topyekûn tehdit eder. Sürpriz yumurta ise bu tehdidi doğrudan bastırmak yerine, belirsizliği yer değiştirerek yönetilebilir hâle getirir. Belirsizlik, artık zamanın akışında gezinen bir ihtimal değildir; mekânın her noktasına dağılmış bir risk de değildir; olasılıklar evreninde sınırsız bir açıklık olarak durmaz. Hepsi, tek bir soruya indirgenir: “İçinden hangi nesne çıkacak?”

Bu indirgeme, sürprizin ontolojik yoğunluğunu dramatik biçimde düşürür. Çünkü karşılaşmanın kendisi artık kesinleşmiştir. Özne, sürpriz yumurtayla kurduğu ilişkide, karşılaşmanın olup olmayacağına dair bir belirsizlik yaşamaz; yumurta açılacaktır ve içinden mutlaka bir şey çıkacaktır. Bu kesinlik, zaman belirsizliğini ortadan kaldırır: karşılaşma, açma eylemiyle eşzamanlıdır. Mekân belirsizliği de çözülür: karşılaşma, yumurtanın sınırları içinde gerçekleşecektir. Olasılık belirsizliği ise sınırlanır: karşılaşma, önceden sezilebilen bir nesneler kümesi içinden biriyle olacaktır. Böylece belirsizlik, ontolojik bir açıklık olmaktan çıkar; içeriksel bir varyasyona dönüşür.

Bu dönüşüm, sürprizin doğasını kökten değiştirir. Saf sürprizde özne, dünyaya dair haritasını kaybederken; sürpriz yumurtada özne, haritanın kendisini değil, harita içindeki bir değişkeni deneyimler. Dünya sabit kalır, yalnızca dünyanın içinde karşılaşılan nesne değişir. Bu nedenle sürpriz yumurta, öznenin dünyayla kurduğu temel güvenlik ilişkisini sarsmaz. Aksine, bu ilişkiyi yeniden üretir. Özne, bilinmezlikle temas hâlinde olduğunu hisseder; fakat bu bilinmezlik, dünyayı çözen bir güç olmaktan çıkarılmıştır. Belirsizlik, artık dünyaya değil, nesneye aittir.

Bu noktada sürpriz yumurtanın işlevi daha net görünür: belirsizlik, ontolojik düzeyden epistemik düzeye çekilir. Öznenin bilmediği şey artık “dünya bana ne yapacak?” sorusu değildir; “bu nesnenin hangi versiyonuyla karşılaşacağım?” sorusudur. Bu soru, öznenin dünyadaki konumunu tehdit etmez. Çünkü özne, bu bilinmezliği deneyimlerken kendisini hâlâ güvende hisseder; karşılaşma, önceden çizilmiş bir çerçevenin içinde gerçekleşir. Belirsizlik, burada varoluşsal bir risk değil, bilişsel bir merak hâline gelir.

Bu indirgeme, sürprizin taşıdığı tehdidi söndürürken, onun çekiciliğini tamamen yok etmez. Tam tersine, sürpriz yumurta tam da bu denge sayesinde işler. Eğer belirsizlik bütünüyle ortadan kaldırılsaydı, deneyim sıradanlaşırdı; eğer ontolojik düzeyde kalsaydı, deneyim katlanılamaz olurdu. Sürpriz yumurta, bu iki uç arasında bir denge kurar. Karşılaşmanın kesinliğini garanti ederken, içeriğin belirsizliğini korur. Böylece sürpriz, öznenin dünyasını sarsmadan varlığını sürdürür.

Bu mekanizma, özneyi farkında olmadan belirli bir belirsizlik rejimine alıştırır. Özne, bilinmezliği artık geniş ve açıklık dolu bir alan olarak değil, sınırlı ve yönetilebilir bir değişken olarak deneyimlemeye başlar. Bu alışkanlık, ilerleyen aşamalarda belirsizliğin daha karmaşık biçimlerde yeniden üretilebilmesi için bir zemin hazırlar. Çünkü özne, belirsizliğin kendisini değil, belirsizliğin yerini değiştirmeyi öğrenmiştir. Ontolojik belirsizlik, içeriksel belirsizliğe dönüştürülebilir bir şey hâline gelir.

Bu nedenle sürpriz yumurtada belirsizlik yok edilmez; yalnızca yoğunluğu düşürülür ve yönü değiştirilir. Karşılaşmanın kesinleşmesi, belirsizliği ortadan kaldırmaz; onu tek bir eksene sıkıştırır. İşte bu sıkıştırma işlemi, sürprizin daha ileri aşamalarda nasıl “post-spekülatif” biçimlerde yeniden üretileceğinin de öncülünü oluşturur. Bir sonraki adımda, bu indirgenmiş belirsizliğin nasıl sınırlı olasılıklar kümeleri üzerinden yeniden organize edildiğini ele alacağız.                                                      

2.3. Sürprizin post-spekülatif yeniden üretimi

Sürpriz yumurtada belirsizliğin içerik düzeyine indirgenmesi, beraberinde daha incelikli bir dönüşümü de getirir: sürpriz artık spekülatif bir açıklık olarak değil, post-spekülatif bir düzenek içinde yeniden üretilir. Spekülasyon, bilinmeyenin sınırlarının belirsiz olduğu, olasılık ufkunun açık ve geniş kaldığı bir düşünme ve deneyimleme biçimidir. Saf sürprizde özne, spekülasyon yapmakta zorlanır; çünkü spekülasyonun kendisi, karşılaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair bir zemin varsayar. Oysa saf sürprizde bu zemin yoktur. Sürpriz yumurta ise bu zemini baştan inşa eder: karşılaşma olacaktır. Bu kesinlik, spekülasyonu ortadan kaldırmaz; fakat onun karakterini kökten değiştirir.

Bu değişimle birlikte sürpriz, açık uçlu bir belirsizlik olmaktan çıkar ve sınırlı olasılıklar kümesi üzerinden yeniden kurulur. Özne artık “acaba bir şey olacak mı?” diye düşünmez; bunun yerine “acaba hangisi olacak?” sorusuna yönelir. Bu yönelim, spekülatif düşüncenin alanını daraltır ama aynı zamanda onu mümkün kılar. Spekülasyon, artık ontolojik bir açıklık üzerinde değil, önceden tanımlanmış bir nesneler evreni üzerinde işler. Böylece spekülasyon, riskli ve sarsıcı bir faaliyet olmaktan çıkar; güvenli bir oyun hâline gelir. Sürpriz yumurta, spekülasyonu ortadan kaldırmaz; onu evcilleştirir.

Bu post-spekülatif yapı, öznenin bilinmezlikle kurduğu ilişkinin niteliğini değiştirir. Bilinmezlik artık mutlak bir dışsallık değil, içeriden dolaşılabilir bir alan hâline gelir. Özne, olasılıkları zihninde canlandırabilir, karşılaştırabilir ve hatta hiyerarşize edebilir. Hangi oyuncağın daha “iyi”, hangisinin daha “nadir” ya da daha “değerli” olduğu üzerine düşünmeye başlar. Bu düşünme biçimi, sürprizin ontolojik çekirdeğinden giderek uzaklaşır; çünkü artık mesele karşılaşmanın kendisi değil, karşılaşılacak nesnelerin dağılımıdır. Sürpriz, burada bir olay olmaktan çok, bir dağılım problemi hâline gelir.

Bu dönüşüm, sürprizin özne üzerindeki etkisini kökten dönüştürür. Saf sürprizde özne, karşılaşma anında pasif bir konuma itilmişken; post-spekülatif sürprizde özne, karşılaşmadan önce zihinsel olarak etkin hâle gelir. Spekülasyon, özneye bir tür hazırlık yanılsaması sunar. Özne, olasılıkları düşündükçe, belirsizliğin kendisiyle baş edebildiğini hisseder. Oysa bu his, belirsizliğin gerçekten ortadan kalkmasından değil, belirsizliğin önceden tanımlanmış sınırlar içinde tutulmasından kaynaklanır. Post-spekülatif sürpriz, öznenin belirsizliğe karşı geliştirdiği bu yanılsamayı sistematik hâle getirir.

Bu noktada “post-spekülatif” terimi kritik bir anlam kazanır. Çünkü burada spekülasyon, bilinmeyeni açan bir faaliyet değil; bilinmeyeni kapatan bir işlev görür. Özne, olasılıkları düşünerek bilinmezliğe yaklaşmaz; tam tersine, bilinmezliği tanımlı ve sayılabilir bir kümenin içine hapseder. Bu nedenle post-spekülatif sürpriz, özneyi bilinmezliğin içine atmaz; onu bilinmezliğin etrafında dolaştırır. Sürpriz, artık bir eşik değil, bir dolaşım alanıdır.

Bu dolaşım alanı, sürprizin tekrar tekrar tüketilebilir olmasını sağlar. Açık uçlu spekülasyon, tekil ve sarsıcı deneyimler üretirken; post-spekülatif yapı, sürprizi seri hâlinde yeniden üretilebilir kılar. Her yumurta, bir öncekine benzer ama yine de farklıdır. Farklar, sürprizin kendisini değil, onun varyasyonlarını taşır. Böylece sürpriz, tekil bir olay olmaktan çıkar; süreklilik kazanmış bir mekanizma hâline gelir. Bu süreklilik, sürprizin artık özneyi dönüştüren bir olay değil, öznenin alışkanlıkla tükettiği bir deneyim biçimi olmasına yol açar.

Post-spekülatif yeniden üretim, aynı zamanda öznenin beklenti yapısını da yeniden şekillendirir. Özne, belirsizliği artık korkulacak bir açıklık olarak değil, yönetilebilir bir seçenekler dizisi olarak algılamaya başlar. Bu algı, sürprizin ontolojik ağırlığını daha da hafifletir. Sürpriz, burada artık dünyayla kurulan ilişkinin askıya alınması değil, dünyanın içinde gerçekleşen küçük bir sapma hâline gelir. Böylece sürpriz, öznenin dünyasını tehdit etmeden, onun içinde dolaşan bir estetik deneyim olarak yeniden konumlanır.

Bu yeniden konumlanma, sürprizin kavramsal çözülmesinin de önünü açar. Çünkü post-spekülatif düzende sürpriz, artık kendi başına bir ontolojik olay olarak değil, içeriksel farkların taşıyıcısı olarak işler. Bir sonraki adımda ele alınacak olan kavramsal çözülme, işte bu post-spekülatif yeniden üretimin kaçınılmaz sonucudur.                                                                                                                                    

2.4. Sürprizin kavramsal çözülmesi ve içeriksel değişkene dönüşmesi

Sürprizin post-spekülatif biçimde yeniden üretilmesi, onu yalnızca deneyimsel olarak değil, kavramsal olarak da dönüştürür. Bu aşamada sürpriz, artık kendi başına bir ontolojik olay olmaktan çıkar ve içeriksel farkların taşıyıcısı hâline gelir. Kavramsal çözülme tam olarak burada başlar: sürpriz, karşılaşmanın belirsizliğini ifade eden bir kavram olmaktan uzaklaşır; bunun yerine, önceden tanımlanmış bir sistem içinde değişkenlik gösteren bir parametreye indirgenir. Sürprizin anlamı, karşılaşmanın kendisinden değil, karşılaşmada ortaya çıkan içeriklerin birbirinden farkına bağlanır. Böylece sürpriz, ontolojik yoğunluğunu yitirirken, işlevsel olarak sistemin içinde erir.

Bu çözülmenin en önemli sonucu, sürprizin tehdit üretme kapasitesinin söndürülmesidir. Saf sürprizde tehdit, öznenin dünyayla kurduğu süreklilik ilişkisinin askıya alınmasından doğarken; kavramsal olarak çözülmüş sürprizde bu askıya alma artık gerçekleşmez. Karşılaşma önceden garanti altına alınmıştır, olasılık alanı sınırlandırılmıştır ve öznenin konumu sabit kalır. Bu koşullar altında sürpriz, öznenin varoluşsal güvenliğini tehdit edemez. Tehdit, burada sistematik biçimde boşaltılır; sürpriz, güvenli bir farklar oyunu hâline gelir. Öznenin deneyimlediği şey, bilinmezlikle yüzleşme değil, bilinmezliğin temsilinin tüketilmesidir.

Bu noktada sürprizin kavramdan estetiğe kayışı belirginleşir. Kavram, sürprizi dünyayla kurulan ilişkinin kırılması olarak tanımlarken; estetik düzeyde sürpriz, yalnızca “beklenmeyen” bir görünüm, bir biçim ya da bir varyasyon anlamına gelir. Estetik sürpriz, özneyi sarsmaz; onu kısa süreli olarak oyalayan bir dikkat kayması üretir. Bu kayma, öznenin dünyayla kurduğu temel koordinatları yerinden etmez. Sürpriz artık bir eşik değil, bir süsleme unsurudur. Kavramın taşıdığı ontolojik ağırlık, estetik farkların yüzeyinde çözülür.

Bu çözülme süreci, sürprizin artık kendisiyle değil, çıktılarıyla ilişkilendirilmesine yol açar. Özne, sürprizi deneyimlediğini sanır; oysa deneyimlenen şey, sürprizin mekanizma tarafından önceden belirlenmiş bir varyasyonudur. Sürpriz, burada bir olay değil, bir değişken hâline gelmiştir. Hangi oyuncağın çıkacağı, hangi renk ya da formun belireceği, sürprizin kendisi olarak sunulur. Oysa bu değişkenler, sürprizin ontolojik çekirdeğini çoktan terk etmiş bir sistemin parçalarıdır. Sürpriz, artık sistemin içinde dolaşan bir işarettir; sistemin kendisini tehdit eden bir olay değildir.

Bu dönüşüm, öznenin bilinmezlikle kurduğu ilişkiyi daha da zayıflatır. Bilinmezlik, artık öznenin dünyasına sızan bir açıklık değil; estetik bir dekor hâline gelir. Öznenin dikkatini çeker, merak uyandırır; fakat hiçbir zaman konumunu sarsmaz. Kavramsal çözülme, sürprizi öznenin hayatta kalma refleksleriyle bağını koparır. Sürpriz, artık tehlikeli ya da dönüştürücü bir deneyim değil, güvenli bir tüketim öğesidir.

Bu güvenlik, tesadüfi değildir. Kavramsal çözülme, sistemin bilinmezliğe karşı geliştirdiği savunma mekanizmasının bir sonucudur. Saf sürpriz, sistemi tehdit eder; çünkü kontrol edilemezdir. Oysa çözülmüş sürpriz, sistemin kendi sınırları içinde çalışır. Sistem, sürprizi üretir, dağıtır ve tüketir. Böylece sürpriz, sistem dışı bir olay olmaktan çıkar; sistemin sürekliliğini destekleyen bir unsura dönüşür. Ontolojik belirsizlik, estetik farklara indirgenerek zararsızlaştırılır.

Bu aşamada sürpriz, hâlâ “sürpriz” olarak adlandırılır; ancak bu adlandırma, kavramın içeriğini değil, yalnızca adını korur. Kavram boşalmış, yerine işlevsel bir estetik kalmıştır. Bu boşalma, sürprizin artık neyi temsil ettiğini de belirsizleştirir. Özne, sürprizle karşılaştığını düşünür; fakat aslında karşılaştığı şey, sürprizin yokluğudur. Sürpriz, burada kendi yokluğunu estetik farklar aracılığıyla maskeleyen bir yapı hâline gelir.

Bu nedenle kavramsal çözülme, sürprizin sonu değil; sürprizin başka bir biçimde varlığını sürdürmesidir. Ancak bu varlık, artık ontolojik değil, simülatiftir. Sürpriz, dünyayı sarsan bir olay olmaktan çıkar; dünyanın içinde dolaşan, dünyayı teyit eden bir değişkene dönüşür. Bir sonraki adımda ele alacağımız sürpriz estetiği ve mekanizma sabitliği, bu çözülmenin neden kalıcı hâle geldiğini ve neden her seferinde aynı yapının tekrarlandığını daha da görünür kılacaktır.                                               

2.5. Sürpriz estetiği ve mekanizma sabitliği

Sürprizin kavramsal olarak çözülmesi ve içeriksel bir değişkene dönüşmesi, kaçınılmaz biçimde estetik bir rejimin kurulmasını beraberinde getirir. Bu aşamada sürpriz, artık ontolojik bir olay olarak değil, estetik farkların üretildiği bir yüzey olarak işler. Ancak bu estetik yüzey, ilk bakışta sunduğu çeşitliliğe rağmen, derinlikte mutlak bir sabitliğe dayanır. Sürpriz estetiği, farkların sürekli yeniden üretildiği izlenimini verirken, bu farkları mümkün kılan mekanizma hiçbir biçimde değişmez. Değişen, yalnızca görünendir; işleyen yapı ise her seferinde aynıdır.

Bu sabitlik, sürpriz estetiğinin temel koşuludur. Eğer mekanizma da değişken olsaydı, sürpriz yeniden ontolojik bir tehdit üretmeye başlardı. Oysa estetik sürprizin işlevi, tam tersine, belirsizliği zararsız hâle getirmektir. Bu nedenle sistem, mekanizmayı mutlak biçimde sabitlerken, yüzeyde sınırsız bir varyasyon alanı açar. Renkler, biçimler, figürler, seriler, nadirlik dereceleri… Tüm bu farklar, öznenin dikkatini sürekli canlı tutar; fakat hiçbir zaman sürprizin ontolojik çekirdeğine temas etmez. Öznenin deneyimlediği şey, her seferinde “başka bir şey” gibi görünen ama aynı işlemin sonucu olan bir çıktıdır.

Bu noktada sürpriz estetiği, fark üretimiyle çalışır; fakat bu farklar, sistemi dönüştürmez. Estetik fark, burada bir sapma değil, bir varyasyondur. Sapma, sistemi tehdit eder; varyasyon ise sistemi güçlendirir. Sürpriz yumurta paradigmasında üretilen her estetik fark, mekanizmanın ne kadar iyi işlediğinin kanıtı hâline gelir. Özne, her seferinde farklı bir içerikle karşılaştığını düşünürken, aslında aynı yapının tekrarına maruz kalır. Bu tekrar, sıkıcılık üretmez; çünkü yüzeydeki farklar, tekrarı maskeleyen bir işlev görür.

Bu maskeleme, sürprizin artık neden sürekli tüketilebilir hâle geldiğini de açıklar. Ontolojik sürpriz, tekrarlanamaz; çünkü her seferinde öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi sarsar. Estetik sürpriz ise tekrarlanmak üzere tasarlanmıştır. Mekanizma sabit olduğu için, her yeni deneyim bir öncekine güvenle eklemlenir. Özne, sürprizle karşılaşacağını bilir; hatta bu karşılaşmayı arar. Ancak aranan şey, belirsizlik değil; belirsizliğin güvenli temsilleridir. Sürpriz estetiği, bu temsilleri sonsuzmuş gibi çoğaltır.

Bu çoğaltma, öznenin sürprizle kurduğu ilişkinin tamamen tersine dönmesine yol açar. Saf sürprizde özne, karşılaşmadan kaçınmak ister; çünkü karşılaşma tehdit üretir. Estetik sürprizde ise özne, karşılaşmayı talep eder; çünkü tehdit ortadan kalkmıştır. Sürpriz, burada arzu nesnesine dönüşür. Ancak bu arzu, sürprizin kendisine değil, sürprizin estetikleştirilmiş izlerine yöneliktir. Özne, farkları toplar, biriktirir, karşılaştırır; fakat hiçbir zaman karşılaşmanın kendisiyle yüzleşmez.

Mekanizma sabitliği, bu arzu döngüsünü sürdürülebilir kılar. Çünkü sistem, öznenin talebine her seferinde cevap verebilir. Sürpriz estetiği, bir tür güvenlik garantisi sunar: ne kadar çok fark üretilirse üretilsin, sistem asla kontrolden çıkmayacaktır. Bu garanti, öznenin bilinçdışı düzeyde algıladığı bir güvenlik duygusu yaratır. Özne, farkların çoğulluğunu deneyimlerken, aslında mekanizmanın mutlak kontrolü altında kalır. Sürpriz, artık öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi bozan bir olay değil; dünyanın kendisini onaylayan bir dekor hâline gelir.

Bu nedenle sürpriz estetiği, sürprizin son hâli değildir; sürprizin sistem tarafından ele geçirilmiş hâlidir. Farklar üzerinden sürekli yenilik izlenimi üretilirken, mekanizmanın değişmezliği gizlenir. Sürpriz, burada kendi zıddına dönüşür: belirsizliği temsil eder gibi yaparken, mutlak bir belirlenmişliği yeniden üretir. Öznenin deneyimi, yüzeyde çeşitlilik, derinde tekrardır. Bu tekrar, rahatsız edici değildir; çünkü estetik farklar, tekrarın fark edilmesini engeller.

Bu aşamada sürpriz yumurta paradigması tamamlanmış olur. Belirsizlik simülasyon yoluyla daraltılmış, ontolojik tehdit estetik farklara çözülmüş ve mekanizma sabitlenmiştir. Ancak bu tamamlanmışlık, bir son değil, bir eşiktir. Çünkü sürprizin estetikleştirilmiş bu formu, daha karmaşık belirsizlik rejimlerine geçiş için ideal bir hazırlık alanı oluşturur. Artık sürpriz, yalnızca nesnelerde değil, öznenin kendisinde de üretilebilecek bir yapı hâline gelmeye hazırdır.                                                                                        

3. BELİRSİZLİĞİN YER DEĞİŞTİRMESİ VE KAPALI FORMUN İŞLEVİ

3.1. Bilinmezliğin yok edilmemesi, yer değiştirmesi

Sürpriz yumurta paradigmasının asıl başarısı, belirsizliği ortadan kaldırmasında değil, onu yerinden etmesinde yatar. Bu ayrım yüzeysel değil, ontolojiktir. Çünkü belirsizlik, insan deneyiminde silinebilecek bir unsur değildir; silindiği anda deneyimin kendisi de çöker. Belirsizlik, varoluşun yan ürünü değil, doğrudan taşıyıcı koşuludur. Bu nedenle sistem, belirsizliği bastırmak ya da yok etmek yerine, onu daha dar bir alana sıkıştırarak yeniden konumlandırır.

Bu yeniden konumlandırma, belirsizliğin taşıdığı sorunun niteliğini değiştirir. Başlangıçta belirsizlik, “bir şeyle karşılaşılıp karşılaşılmayacağı” sorusunda yoğunlaşır. Bu soru, özne açısından son derece yıkıcıdır; çünkü hiçlik ihtimalini, boşlukla karşılaşmayı ve anlamın askıya alınmasını içerir. “Hiçbir şey çıkmayabilir” ihtimali, öznenin yalnızca beklentisini değil, dünyayla kurduğu temel süreklilik hissini de tehdit eder. Bu nedenle bu tür bir belirsizlik, tolere edilemez bir ontolojik gerilim üretir.

Sürpriz yumurta tam da bu noktada müdahale eder. “Bir şey çıkıp çıkmayacağı” sorusu sistematik olarak ortadan kaldırılır. Karşılaşma artık kesindir; yumurta açılacaktır, içinden mutlaka bir şey çıkacaktır. Bu kesinlik, belirsizliğin en tehlikeli katmanını—yani yokluk ihtimalini—başlangıçta iptal eder. Ancak belirsizlik tamamen silinmez; yalnızca daha dar, daha güvenli ve daha yönetilebilir bir eksene taşınır.

Yeni belirsizlik artık şuna indirgenmiştir: “Hangi şey çıkacak?” Bu soru, varoluşsal bir tehdit üretmez; yalnızca fark üretir. Burada belirsizlik, ontolojik düzeyden epistemik düzeye çekilir. Artık mesele varlıkla ilgili değil, içerikle ilgilidir. Özne, dünyayla bağını kaybetme riskiyle değil, seçenekler arasındaki farklarla karşı karşıyadır. Bu farklar, özneyi sarsmaz; aksine onu deneyimin içine çeker.

Bu kayma son derece kritiktir; çünkü belirsizlik artık öznenin varlığını tehdit eden bir güç olmaktan çıkıp, tüketilebilir bir deneyim unsuruna dönüşür. Özne, belirsizliğe maruz kalmaz; belirsizliği kontrollü bir biçimde deneyimler. Bu noktada belirsizlik, bir tehlike değil, bir uyarıcı hâline gelir. Arzu üretir, merak üretir, beklenti üretir; fakat yıkım üretmez.

Bu yer değiştirme sayesinde belirsizlik, sınırları belirli bir alana hapsedilir. Artık belirsiz olan, dünyanın kendisi değildir; yalnızca kapalı bir nesnenin içidir. Dünya güvenlidir, süreklidir, tanıdıktır; belirsizlik ise taşınabilir bir kapsülün içine alınmıştır. Bu durum, öznenin bilinçdışı düzeyde yaşadığı kaygıyı dramatik biçimde düşürür. Çünkü insan zihni belirsizlikten değil, sınırsız belirsizlikten korkar. Sürpriz yumurta, belirsizliği sınırsız olmaktan çıkarır.

Burada belirsizlik, ilk kez açık biçimde taşınabilir hâle gelir. Nesneye yüklenmiş, kapatılmış, sınırlandırılmış ve gerektiğinde açılıp kapatılabilir bir deneyim formuna bürünür. Bu, belirsizliğin gündelik hayata entegre edilmesini mümkün kılar. Özne artık belirsizlikle karşılaşmaz; belirsizliği satın alır, saklar, açar ve tüketir.

Bu nedenle söz konusu olan şey, belirsizliğin inkârı değildir. Aksine, belirsizlik korunur; fakat daha düşük yoğunluklu bir forma dönüştürülür. Ontolojik belirsizlik yerini içeriksel belirsizliğe bırakır. Bu dönüşümle birlikte belirsizlik, öznenin varoluşunu askıya alan bir tehdit olmaktan çıkar; öznenin deneyimini renklendiren bir değişkene dönüşür.

Bu mekanizma, sürprizin neden seri üretilebilir hâle geldiğini de açıklar. Ontolojik belirsizlik tekrarlanamaz; çünkü her seferinde öznenin bütünlüğünü riske atar. İçeriksel belirsizlik ise tekrar edilebilir, çoğaltılabilir ve standardize edilebilir. Her seferinde farklı bir içerik üretilir; fakat belirsizliğin yapısı aynıdır. Bu da öznenin deneyimi tanımasını ve ona direnç geliştirmemesini sağlar.

Hatta belirli bir noktadan sonra özne, bu tür belirsizlikleri aktif biçimde aramaya başlar. Ancak aranan şey belirsizliğin kendisi değil, belirsizliğin zararsızlaştırılmış biçimidir. Yani özne, belirsizlikle yüzleşmek değil; belirsizliğin kontrollü simülasyonunu yaşamak ister.

Dolayısıyla bu başlık altında açığa çıkan temel ilke şudur: Belirsizlik yok edilmemiştir; yalnızca yer değiştirmiştir. “Bir şey çıkacak mı?” sorusu sistematik olarak iptal edilmiş, yerine “hangi şey çıkacak?” sorusu yerleştirilmiştir. Bu değişim, belirsizliği öznenin karşısında duran bir tehdit olmaktan çıkarıp, öznenin deneyim alanına entegre edilen bir fark üretim mekanizmasına dönüştürür.

Bu dönüşüm, bir sonraki adımı zorunlu kılar: karşılaşma artık kesinleştiği için, özne de bu kesinliğe göre yeniden biçimlenir. Hazırlık, beklenti ve tolere edilebilirlik kavramları tam bu noktada devreye girer.                                                                                                                                                               

3.2. Karşılaşmanın kesinleşmesi ve öznenin hazırlanabilir hâle gelmesi

Sürpriz yumurta deneyiminde belirsizliğin yer değiştirmesiyle birlikte karşılaşmanın niteliği de köklü biçimde dönüşür. Burada belirleyici olan, karşılaşmanın içeriği değil; karşılaşmanın kaçınılmazlığıdır. Yumurta açılacaktır. Bu kesinlik, öznenin deneyim alanında sessiz ama derin bir yeniden yapılanma yaratır. Belirsizlik artık karşılaşmanın varlığına değil, yalnızca içeriğine ilişkindir. Bu küçük gibi görünen kayma, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin yapısını baştan aşağı değiştirir.

Karşılaşmanın kesinleşmesi, öznenin deneyimi askıda yaşamasını engeller. Askı hâli, bilincin sürekliliğini bozan en temel ontolojik gerilimlerden biridir; çünkü özne, zamanın akıp akmadığından, deneyimin başlayıp başlamayacağından emin olamadığında, yalnızca merak değil, varoluşsal bir kaygı üretir. Sürpriz yumurta bu gerilimi ortadan kaldırmaz, fakat belirli bir eşik içine alır. Artık karşılaşma ertelenmez, iptal edilmez ya da belirsiz bir geleceğe bırakılmaz; deneyimin akışı garanti altına alınır.

Bu garanti, öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürür. Özne artık belirsizliğe maruz kalan bir varlık değil, belirsizliği karşılamaya hazırlanan bir varlıktır. Hazırlık, burada yalnızca bilişsel bir durum değildir; ontolojik bir konum değişimidir. Özne, deneyimin kendisine dışsal bir olay olarak çarpmasını beklemez; deneyime doğru ilerler. Bu ilerleme, sürprizin şiddetini dramatik biçimde azaltır.

Sürprizin sarsıcı gücü, içerikten ziyade hazırlıksızlıktan kaynaklanır. Hazırlıksızlık ortadan kalktığında, sürpriz de ontolojik ağırlığını yitirir. Yumurta açılmadan önce geçen süre, beklentinin inşa edildiği, belirsizliğin sindirildiği ve öznenin deneyime uyumlandığı bir ara alan üretir. Bu ara alan, sürprizin yıkıcı bir kopuş değil, kontrollü bir geçiş olarak yaşanmasını sağlar.

Karşılaşmanın zamanının ve mekânının belirli olması, belirsizliği daha da daraltır. Özne, ne zaman karşılaşacağını bilir; nerede karşılaşacağını bilir; hangi jestle, hangi ritüelle karşılaşacağını bilir. Bu bilgiler, içeriği açığa çıkarmaz; fakat deneyimi çerçeveleyerek onu tolere edilebilir hâle getirir. Böylece belirsizlik, deneyimin merkezinde patlayan bir güç olmaktan çıkar; deneyimin çevresinde dolaşan bir gerilim hâline gelir.

Bu çerçeveleme, sürprizi zararsızlaştırırken aynı zamanda çekici kılar. Özne artık sürprizden kaçmaz; onu bekler. Ancak beklenen şey, bilinmezliğin kendisi değil, bilinmezliğin kontrollü temasıdır. Özne, belirsizlikle yüzleşmek istemez; belirsizliğin sınırlandırılmış bir yankısını deneyimlemek ister. Bu istek, sürpriz yumurtanın seri üretilebilirliğini de mümkün kılar. Çünkü hazırlık hâli, deneyimin tekrarını tolere edilebilir kılar.

Karşılaşmanın kesinleşmesi, öznenin deneyimle kurduğu sahiplik hissini de dönüştürür. Sürpriz artık “başına gelen” bir olay değil, “katıldığı” bir süreç olarak yaşanır. Bu katılım hissi, öznenin edilgenliğini azaltır; sürprizi deneyimin dışsal bir saldırısı olmaktan çıkarıp, deneyimin içsel bir bileşeni hâline getirir. Böylece sürpriz, özneyi bölmez; öznenin deneyim alanına eklemlenir.

Bu noktada sürpriz, ontolojik bir kırılma üretmez. Ürettiği şey, sınırlı bir sapmadır; kısa süreli bir yoğunlaşmadır. Özne, bu yoğunlaşmanın içinden geçer, fakat dağılmaz. Deneyim genişler, fakat kopmaz. Sürpriz, dünyayla bağları askıya alan bir güç olmaktan çıkar; dünyayla kurulan bağın geçici olarak farklılaşan bir tonuna dönüşür.                                                                                                            

3.3. Yumurtanın kapalı formu ve sınırın kesinliği

Sürpriz yumurtanın kapalı formu, belirsizliğin yeniden düzenlenmesinde yalnızca işlevsel bir ambalaj değil, ontolojik bir araçtır. Kapalılık burada basit bir gizleme tekniği olarak değil, belirsizliği sınırla temas ettiren bir düzenek olarak çalışır. İçerik görünmezdir; fakat bu görünmezlik sınırsız değildir. Aksine, tam da sınırın kesinliği sayesinde görünmezlik katlanabilir hâle gelir. Özne, neyle karşılaşacağını bilmez; fakat neyle karşılaşmayacağını bilir. Bu bilgi, belirsizliğin taşıdığı yükü dramatik biçimde hafifletir.

Kapalı formun en kritik etkisi, belirsizliği çevrelemesidir. Belirsizlik artık açık bir alan değildir; kapalı bir hacim içinde tutulur. Bu hacim, belirsizliği dağıtan değil, yoğunlaştıran bir işlev görür. Dağınık ve her yöne sızabilen bir bilinmezlik yerine, tek bir nesneye yoğunlaşmış bir bilinmezlik vardır. Bu yoğunlaşma, belirsizliği tehlikeli olmaktan çıkarır; çünkü tehlike, belirsizliğin her yere yayılabilme ihtimalinden doğar. Kapalı form, bu yayılmayı baştan engeller.

Sınırın kesinliği, öznenin deneyim alanını sabitler. Yumurta, belirsizliğin nerede başladığını ve nerede bittiğini açıkça gösterir. İçerik bilinmezdir; fakat belirsizliğin coğrafyası bellidir. Bu coğrafi netlik, öznenin bilinçdışı düzeyde yaşadığı kaygıyı düzenler. Belirsizlik artık öznenin zihnine sızan bir sis değildir; belirli bir nesnenin içine hapsedilmiş bir potansiyeldir. Özne, belirsizliği kontrol etmese de, belirsizliğin yerini bilir.

Bu yer bilgisi, belirsizlikle kurulan ilişkinin niteliğini değiştirir. Belirsizlik artık özneyi kuşatan bir ortam değil, öznenin karşısında duran bir nesnedir. Nesneleşme, belirsizliğin ontolojik statüsünü düşürür. Ontolojik düzeyde belirsizlik, varoluşun dokusuna işlemiş bir koşuldur; nesneleştiğinde ise deneyimin bir parçasına indirgenir. Yumurta bu indirgemeyi mümkün kılar. Belirsizlik, dünyanın yapısı olmaktan çıkar; dünyanın içindeki bir şey hâline gelir.

Kapalı form, belirsizliği aynı zamanda askıya alır. Yumurta açılmadığı sürece belirsizlik etkin değildir; potansiyel hâlde durur. Bu askı durumu, öznenin belirsizlikle arasına mesafe koymasını sağlar. Belirsizlik vardır; fakat işlemiyordur. İşleyebilmesi için belirli bir eylemin—yumurtanın açılmasının—gerçekleşmesi gerekir. Böylece belirsizlik, öznenin iradesiyle temas eden bir düzeneğe bağlanır. Özne belirsizliği yaratmaz; fakat belirsizliği tetikler.

Bu tetikleme, belirsizliğin zamansal denetimini de mümkün kılar. Belirsizlik ne zaman etkinleşecektir? Yumurta açıldığında. Bu zamanlama bilgisi, belirsizliğin en sarsıcı boyutlarından birini etkisizleştirir. Belirsizlik artık ansızın ortaya çıkmaz; belirli bir anı bekler. Bu bekleyiş, belirsizliğin şiddetini düşürürken, beklentinin estetik yoğunluğunu artırır. Özne, belirsizlikten kaçmak yerine, belirsizliğin açılacağı anı düzenler.

Kapalı formun bir diğer işlevi de belirsizliği taşınabilir kılmasıdır. Belirsizlik artık soyut ve her yerde olan bir durum değil, elde tutulabilen bir nesnedir. Yumurta, belirsizliği mekânsal olarak sıkıştırır. Bu sıkıştırma, belirsizliği gündelik hayata entegre eder. Özne, belirsizliği yanında taşıyabilir; onu satın alabilir, saklayabilir, hediye edebilir. Bu gündelikleştirme, belirsizliğin ontolojik ağırlığını daha da azaltır.

Sınırın kesinliği, belirsizliğin içerikle karıştırılmasını da engeller. İçerik açıldığında belirsizlik sona erer; fakat sınır, belirsizliğin nerede başladığını en baştan belirlemiştir. Böylece belirsizlik, içerik açığa çıktığında geriye dönük bir tehdit üretmez. Belirsizlik sona erdiğinde, özne dünyanın çöktüğünü hissetmez; yalnızca bir deneyimin tamamlandığını hisseder. Bu tamamlama hissi, belirsizliğin travmatik etkilerini nötralize eder.

Kapalı form, bu anlamda belirsizliğin etik bir düzenlemesi olarak da okunabilir. Özneye taşıyamayacağı bir belirsizlik yüklenmez; belirsizlik dozlanır. Ne tamamen yok edilir ne de sınırsız bırakılır. Yumurta, belirsizliği hem korur hem de ehlileştirir. Bu ikili işlev, sürpriz yumurtayı sıradan bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarır; belirsizlikle yaşamanın gündelik bir tekniğine dönüştürür.

Belirsizliğin kap içine alınması, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin sürekliliğini güvence altına alır. Dünya belirsiz değildir; yumurta belirsizdir. Dünya çözülebilir, tanınabilir ve süreklidir; yumurta ise geçici olarak bilinmezdir. Bu ayrım, belirsizliğin dünyaya yayılmasını engeller. Özne, belirsizlikle karşılaşır; fakat belirsizliğin içinde yaşamaz.

Bu nedenle kapalı form, yalnızca estetik ya da pratik bir tercih değil, belirsizliği yaşanabilir kılan temel bir ontolojik düzenektir. Sürpriz yumurta, belirsizliği ortadan kaldırmadan, belirsizliğin dünyayla kurduğu ilişkiyi keser; onu sınırlı, taşınabilir ve zamanlanabilir bir deneyim hâline getirir.                        

3.4. Sürprizin sıkıştırılması, taşınabilir ve tolere edilebilir hâle gelmesi

Sürpriz yumurtanın kapalı formu yalnızca belirsizliği sınırlandırmaz; aynı zamanda sürprizin kendisini yoğunluk bakımından yeniden ölçekler. Burada gerçekleşen şey, sürprizin yok edilmesi değil, sıkıştırılmasıdır. Sürpriz artık geniş bir zamana, belirsiz bir mekâna ve sınırsız bir olasılık alanına yayılmaz; tek bir nesnenin içine yoğunlaştırılır. Bu yoğunlaştırma, sürprizin taşıdığı ontolojik yükü azaltırken, deneyimlenebilirliğini artırır.

Sürprizin sıkıştırılması, onun zamansal olarak kısaltılmasını da beraberinde getirir. Belirsizlik artık uzun süreli bir gerilim üretmez; açılma anında hızla çözülür. Bu hız, sürprizin yıkıcı etkisini törpüler. Uzun süre askıda kalan belirsizlik, öznenin zihninde büyür, genişler ve kontrol edilemez hâle gelir. Oysa sıkıştırılmış sürpriz, kısa bir zaman diliminde ortaya çıkar ve aynı hızla sona erer. Bu geçicilik, sürprizi tolere edilebilir kılar.

Bu tolere edilebilirlik, öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkinin duygusal tonunu da dönüştürür. Belirsizlik artık kaygı üretmez; uyarım üretir. Korku değil, merak tetikler. Çünkü özne, belirsizliğin süresini ve kapsamını sezgisel olarak bilir. Sürpriz, öznenin bütünlüğünü tehdit edecek kadar uzun sürmez; zihinsel kaynakları tüketmez. Aksine, kısa süreli bir yoğunlaşma yaratarak dikkat ve haz üretir.

Sürprizin taşınabilir hâle gelmesi, belirsizliğin mekânsal olarak da yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Belirsizlik artık öznenin yaşadığı dünyanın geneline yayılmaz; tek bir nesneye bağlanır. Bu nesne, yer değiştirebilir, saklanabilir, ertelenebilir. Özne belirsizliği yaşamak zorunda değildir; belirsizliği yanında taşıma seçeneğine sahiptir. Bu seçenek, belirsizliğin zorunlu bir kader olmaktan çıkıp isteğe bağlı bir deneyim hâline gelmesini sağlar.

Taşınabilirlik, belirsizliği öznenin iradesiyle daha doğrudan ilişkilendirir. Belirsizlik artık kendiliğinden ortaya çıkmaz; açılmayı bekler. Bu bekleyiş, öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkiyi pasiflikten çıkarır. Özne belirsizliğe yakalanmaz; belirsizliği açar. Bu açma eylemi, belirsizliğin özne üzerindeki hâkimiyetini zayıflatır. Belirsizlik vardır; fakat öznenin zamanlamasına bağlıdır.

Sürprizin tolere edilebilirliği, onun tekrar edilebilirliğini de mümkün kılar. Ontolojik belirsizlik tekrar edilemez; her seferinde özneyi parçalama riski taşır. Oysa sıkıştırılmış sürpriz, tekrar tekrar deneyimlenebilir. Çünkü her tekrar, öznenin dünyayla kurduğu sürekliliği tehdit etmez. Bu tekrar edilebilirlik, sürprizin endüstriyel olarak çoğaltılmasının da önünü açar. Sürpriz, tekil ve istisnai bir olay olmaktan çıkar; seri hâlde üretilebilen bir deneyime dönüşür.

Bu noktada sürprizin içeriği giderek ikincil hâle gelir. Asıl belirleyici olan, sürprizin biçimsel yapısıdır. İçerik değişebilir, çeşitlenebilir, estetik olarak farklılaşabilir; fakat sıkıştırma mekanizması sabit kalır. Her seferinde aynı yoğunlukta, aynı sürede ve aynı sınırlar içinde bir belirsizlik deneyimi sunulur. Bu sabitlik, öznenin sürprizi tanımasını sağlar. Tanınan sürpriz artık tehdit değildir; alışıldık bir uyarıcıdır.

Sürprizin sıkıştırılması aynı zamanda belirsizliğin etik bir düzenlemesidir. Özneye taşıyabileceğinden fazla bir belirsizlik yüklenmez. Belirsizlik dozlanır, paketlenir ve sınırlanır. Bu dozaj, öznenin dünyayla bağını koparmadan belirsizlikle temas etmesini mümkün kılar. Sürpriz, öznenin varoluşunu askıya almaz; yalnızca kısa süreli bir dalgalanma yaratır.

Bu dalgalanma, deneyimi zenginleştirir; fakat dağıtmaz. Özne, sürprizle temas eder ve ardından kaldığı yerden devam edebilir. Deneyimde bir yarık açılmaz; yalnızca bir titreşim oluşur. Bu titreşim, belirsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasının yarattığı donukluğun da önüne geçer. Sürpriz, dünyayı tehdit etmeden canlı tutar.

Sürprizin taşınabilir ve tolere edilebilir hâle gelmesi, belirsizliğin modern deneyimde nasıl sürdürülebilir kılındığını gösterir. Belirsizlik, insan deneyiminden çıkarılamaz; fakat dönüştürülebilir. Sürpriz yumurta, bu dönüşümün gündelik, maddi ve görünürde masum bir örneğidir. Belirsizlik burada bastırılmaz; evcilleştirilir. Özne belirsizlikten korunmaz; belirsizliğin zararsız bir yankısıyla yaşamayı öğrenir.

Bu nedenle sürprizin sıkıştırılması, yalnızca tüketim kültürünün bir hilesi değil, belirsizlikle yaşamanın çağdaş bir tekniğidir. Belirsizlik artık dünyaya yayılmaz; elde tutulur. Özne, belirsizliği taşır; fakat belirsizlik özneyi taşımaz.                                                                                                                              

4. GÜNDELİK METALARDA SÜRPRİZ YUMURTA PARADİGMASI

4.1. Sürpriz yumurtanın simgesel işlevi

Sürpriz yumurta, tekil bir ürün ya da çocuklara yönelik basit bir eğlence nesnesi olarak ele alındığında, işlevinin yalnızca içerik çeşitliliği ve merak uyandırma üzerinden kurulduğu sanılabilir. Oysa bu nesnenin asıl önemi, temsil ettiği simgesel işlevde yatar. Sürpriz yumurta, belirsizliğin modern özne tarafından nasıl taşınabilir, tolere edilebilir ve gündelik hayata entegre edilebilir hâle getirildiğinin yoğunlaştırılmış bir modelidir. Bu anlamda o, belirsizlikle başa çıkmanın pedagojik değil, ontolojik bir aygıtıdır.

İnsan zihni belirsizlikten bütünüyle kaçamaz; çünkü belirsizlik, yalnızca dış dünyanın bir özelliği değil, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin zorunlu bir bileşenidir. Ancak belirsizliğin ham hâli, yani sınırlandırılmamış, zamanlanmamış ve nesneleştirilmemiş biçimi, özne açısından yıkıcıdır. Bu yıkıcılık, belirsizliğin içerdiği olasılıklardan değil, bu olasılıkların dağınık ve her yöne açık oluşundan kaynaklanır. Sürpriz yumurta, bu dağınıklığı ortadan kaldırarak belirsizliği belirli bir forma sokar.

Bu form, belirsizliği görünmez kılar ama yok etmez; sınırlar ama bastırmaz. Böylece belirsizlik, öznenin bilinçdışında sürekli çalışan bir tehdit olmaktan çıkar, belirli bir nesneyle ilişkilendirilen bir potansiyele dönüşür. Bu potansiyel, öznenin zihninde artık serbestçe dolaşmaz; belirli bir yere sabitlenir. Bu sabitleme, belirsizliği zararsızlaştırırken aynı zamanda onu deneyimlenebilir kılar.

Sürpriz yumurtanın simgesel işlevi tam da burada belirginleşir. O, belirsizliğin yok edilmediği, fakat öznenin taşıyabileceği bir yoğunluğa indirildiği bir ilişki biçimini temsil eder. Belirsizlik, öznenin dünyasını tehdit eden bir unsur olmaktan çıkar; öznenin dünyasına eklemlenen bir unsur hâline gelir. Bu eklemlenme, belirsizliğin gündelik yaşama sızmasını değil, gündelik yaşam tarafından çerçevelenmesini sağlar.

Bu çerçeveleme, sürpriz yumurtayı bir hayatta kalma mekanizmasının simgesel biçimi hâline getirir. Hayatta kalma burada biyolojik değil, ontolojiktir. Özne, belirsizlikle karşılaşmadan yaşayamaz; fakat belirsizlik içinde de yaşayamaz. Bu ikili zorunluluk, belirsizliğin sürekli olarak yeniden düzenlenmesini gerektirir. Sürpriz yumurta, bu yeniden düzenlemenin en yalın ve yoğun örneklerinden biridir.

Bu nedenle sürpriz yumurta, çocuklara özgü bir nesne olmaktan çok, belirsizlikle kurulan ilişkinin erken yaşta alıştırıldığı bir formdur. Burada alışma, belirsizliğe duyarsızlaşma anlamına gelmez; belirsizliğin belirli koşullar altında deneyimlenmesine yönelik bir uyum geliştirme anlamına gelir. Özne, belirsizliğin her zaman yıkıcı olmadığını, doğru sınırlar içinde kaldığında merak ve haz üretebileceğini öğrenir.

Sürpriz yumurtanın sunduğu bu deneyim, modern öznenin belirsizlik karşısındaki reflekslerini biçimlendirir. Belirsizlik artık kaçınılması gereken bir tehdit değil, doğru biçimde paketlendiğinde talep edilen bir deneyimdir. Ancak talep edilen şey belirsizliğin kendisi değil, belirsizliğin kontrollü simülasyonudur. Bu simülasyon, öznenin dünyayla bağını koparmadan belirsizlikle temas etmesini sağlar.

Bu bağlamda sürpriz yumurta, belirsizliğin simgesel olarak ehlileştirildiği bir eşik nesnesi işlevi görür. Ne bütünüyle ciddi ne bütünüyle önemsizdir. Ne tamamen oyundur ne de tamamen gerçek. Bu ara konum, belirsizliğin özne tarafından içselleştirilmesini kolaylaştırır. Belirsizlik artık varoluşun ağır bir yükü değil, deneyimin hafif bir titreşimidir.

Bu titreşim, modern öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkinin temel tonunu belirler. Belirsizlik ortadan kalkmaz; fakat sürekli olarak yeniden paketlenir. Sürpriz yumurta bu paketlemenin ilk ve en yalın formudur. Ondan türeyen sayısız gündelik meta, aynı işlevi farklı yüzeyler ve estetikler üzerinden yeniden üretir. Mekanizma sabit kalır; yalnızca görünüm değişir.

Bu nedenle sürpriz yumurta, belirsizlikle yaşamanın modern repertuarında merkezi bir simge olarak okunabilir. O, belirsizliğin ne bastırılması ne de yüceltilmesi gerektiğini; belirsizliğin taşınabilir kılınması gerektiğini gösterir. Bu gösterme, didaktik bir öğreti değil, tekrar eden bir deneyim aracılığıyla gerçekleşir. Özne, belirsizliği düşünerek değil, yaşayarak öğrenir.

Bu simgesel işlev, sürpriz yumurtayı masum bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarır. Onu, modern öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkinin küçük ama yoğun bir modeli hâline getirir. Belirsizlik burada bir problem olarak çözülmez; bir koşul olarak düzenlenir. Özne belirsizlikten kurtulmaz; belirsizlikle yaşanabilir bir mesafe kurar.                                                                                                                                            

4.2. Güncel örnekler üzerinden aynı belirsizlik rejiminin yeniden üretimi

Sürpriz yumurtada yoğunlaşan belirsizlik rejimi, tekil ve istisnai bir örnek olarak kalmaz; aksine modern tüketim evreninde çok sayıda farklı yüzey ve estetik altında sistematik biçimde yeniden üretilir. Bu yeniden üretim, rastlantısal değildir. Her örnekte değişen şey içerik, tasarım ve hedef kitle olsa da, belirsizliğin ontolojik olarak ele alınış biçimi aynıdır. Belirsizlik yok edilmez; belirli bir kapsül içine alınır, zamanlanır ve deneyimlenebilir bir forma sokulur.

Blind box yapıları bu paradigmanın en çıplak biçimlerinden biridir. İçeriğin görünmezliği, tüketiciye önceden ilan edilir; belirsizlik gizlenmez, açıkça vaat edilir. Ancak bu vaat, sınırsız değildir. Tüketici, neyle karşılaşacağını bilmez; fakat bir şeyle karşılaşacağını bilir. Karşılaşmanın kendisi kesinleşmiştir. Bu kesinlik, belirsizliği ontolojik düzeyden epistemik düzeye çeker. Artık mesele dünyanın öngörülemezliği değil, kapalı bir kutunun içindeki seçeneklerin dağılımıdır.

Blind box’larda belirsizlik, açık uçlu bir risk üretmez; sınırlı bir olasılıklar kümesi içinde dolaşır. Olasılıklar önceden belirlenmiştir, hatta çoğu zaman kataloglanmıştır. Tüketici bu katalogya doğrudan erişemez; fakat katalogun varlığını bilir. Bu bilgi, belirsizliğin taşıdığı tehdidi önemli ölçüde azaltır. Çünkü belirsizlik artık bilinmeyenin mutlaklığı değil, bilinenin gizlenmiş hâlidir.

Loot box yapıları, aynı mekanizmayı dijital uzama taşır. Fiziksel bir nesne ortadan kalkar; fakat kapalı form korunur. Kutunun yerini arayüz, açma eyleminin yerini animasyon, içeriğin yerini ise dijital nesneler alır. Burada belirsizlik, fiziksel sınırdan soyut bir sınır düzlemine taşınır. Ancak işlev değişmez: Belirsizlik yine belirli bir eyleme bağlanır, yine zamanlanır ve yine sıkıştırılmış bir yoğunluk hâlinde sunulur.

Loot box’larda belirsizlik daha da rafine edilir. Açılma anı görsel ve işitsel uyaranlarla dramatize edilir. Bu dramatizasyon, belirsizliğin ontolojik ağırlığını maskeleyerek estetik bir yoğunluğa dönüştürür. Özne, belirsizliği yaşamaz; belirsizliğin temsiline maruz kalır. Bu temsil, belirsizliğin kendisinden daha katlanabilir, daha eğlenceli ve daha tekrar edilebilir bir deneyim üretir.

Kart paketleri de aynı rejimin farklı bir varyasyonudur. Burada belirsizlik, koleksiyon fikriyle iç içe geçer. Paket açıldığında bir şey çıkacağı kesindir; ancak hangi kartın çıkacağı belirsizdir. Bu belirsizlik, yalnızca içerik düzeyinde değil, değer düzeyinde de işler. Bazı kartlar nadirdir, bazıları sıradandır. Ancak bu değer hiyerarşisi bile önceden belirlenmiştir. Belirsizlik, bu hiyerarşinin içindeki konumun bilinmemesinden ibarettir.

Kart paketlerinde belirsizlik, süreklilik üretir. Tek bir açma eylemiyle sona ermez; tekrar talep eder. Çünkü belirsizlik her seferinde sıfırlanır, fakat yapı değişmez. Bu tekrar edilebilirlik, belirsizliğin özne için tehdit olmaktan çıkıp alışıldık bir gerilim biçimine dönüşmesini sağlar. Özne artık belirsizlikle karşılaşmaz; belirsizliği takip eder.

Mystery box yapıları ise bu paradigmanın en yoğun ve en ticari biçimlerinden biridir. İçerik yalnızca bilinmez değildir; çoğu zaman potansiyel olarak aşırı değerlidir. Ancak bu potansiyel, açıkça sınırlanmıştır. Mystery box’ta belirsizlik, büyük kazanç ihtimaliyle birlikte sunulur; fakat yine kapalı bir form içinde tutulur. Özne, her şeyin mümkün olduğu bir evrene değil, her şeyin olasılık olarak simüle edildiği bir kapsüle adım atar.

Bu örneklerin tamamında ortak olan şey, belirsizliğin dünyaya yayılmamasıdır. Belirsizlik her seferinde belirli bir nesneye, belirli bir eyleme ve belirli bir ana bağlanır. Böylece belirsizlik, öznenin yaşadığı dünyanın yapısal bir özelliği olmaktan çıkar; dünyanın içindeki deneyimlerden birine dönüşür. Dünya güvenli kalır; belirsizlik nesneleşir.

Bu nesneleşme, belirsizliğin ekonomikleştirilmesini de mümkün kılar. Belirsizlik artık soyut bir kaygı değil, somut bir ürün hâline gelir. Satılabilir, paketlenebilir, markalanabilir. Ancak satılan şey belirsizliğin kendisi değildir; belirsizliğin zararsızlaştırılmış simülasyonudur. Bu simülasyon, öznenin belirsizlikle temas ihtiyacını karşılar; fakat onu ontolojik olarak sarsmaz.

Gündelik metalar üzerinden yeniden üretilen bu belirsizlik rejimi, modern öznenin belirsizlikle yaşama kapasitesini biçimlendirir. Özne, belirsizliği ortadan kaldırmayı öğrenmez; belirsizliği belirli formlar altında tüketmeyi öğrenir. Bu öğrenme, bilinçli bir eğitim değil, tekrar eden deneyimler yoluyla gerçekleşir. Her açılan kutu, her paket, her dijital animasyon, belirsizlikle kurulan ilişkinin küçük bir provasıdır.

Bu nedenle sürpriz yumurta paradigması, tek bir nesneye indirgenemez. O, belirsizliğin modern dünyada nasıl taşınabilir, ölçülebilir ve deneyimlenebilir hâle getirildiğini gösteren yapısal bir modeldir. Gündelik metalar bu modeli çoğaltır, çeşitlendirir ve görünmez kılar. Mekanizma sabit kalır; yalnızca yüzeyler değişir.                                                                                                                               

5. KUMAR VE PİYANGO: BELİRSİZLİĞİN ÖZNEYE SIÇRAMASI

5.1. Belirsizliğin içerikten özneye genişlemesi

Sürpriz yumurta ve onun türevlerinde belirsizlik, nesnenin sınırları içinde tutulur; belirsiz olan şey içeriğin kendisidir. Özne, bu belirsizliğin karşısında yer alır fakat belirsizliğin taşıyıcısı hâline gelmez. Kumar ve piyango rejiminde ise bu ilişki kökten değişir. Belirsizlik artık yalnızca nesneye ait bir özellik olarak kalmaz; özneyle doğrudan temas eder ve ona sirayet eder. Bu noktada belirsizlik, nesnede sabitlenen bir değişken olmaktan çıkar; öznenin konumunu da kapsayan bir ilişki alanına yayılır.

Bu genişleme, belirsizliğin sorduğu sorunun niteliğini değiştirir. Artık mesele yalnızca “ne çıkacağı” değildir; “kime çıkacağı” da belirsizliğin merkezine yerleşir. Bu ikinci soru, belirsizliğin yönünü özneye doğru çevirir. Sürpriz, içerikle sınırlı olmaktan çıkar; öznenin kendisi sürprizin bir parçası hâline gelir. Özne yalnızca belirsiz bir nesneyle karşılaşmaz; belirsizliğin kendisi tarafından seçilip seçilmeyeceğini bekler.

Bu durum, sürprizin ontolojik statüsünü dönüştürür. Sürpriz yumurtada sürpriz, nesnenin içindedir; kumarda ise sürpriz, özne–nesne eşleşmesinde ortaya çıkar. Özne artık belirsizliğin dışında konumlanamaz. Belirsizlik, öznenin kimliğine dokunur; “ben”in yerine geçici olarak “herkes”i koyar. Çünkü belirsizlik, özneyi tekil bir varlık olarak değil, olasılıklar alanında yer alan bir değişken olarak işler.

Bu değişkenleşme, öznenin deneyimini daha ağır bir hâle getirir. Sürpriz yumurtada belirsizlik açıldığında sona erer; kumarda belirsizlik, öznenin konumunu belirlediği için açılma anı yalnızca içeriği değil, öznenin kaderini de ifşa eder. Bu ifşa, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin geçici olarak askıya alınmasına yol açar. Özne artık dünyaya bakan bir bilinç değildir; dünyanın içindeki bir olasılık noktasına indirgenmiştir.

Belirsizliğin özneye sıçraması, kontrol ihtiyacını da yoğunlaştırır. Özne, belirsizliğin kendisine bulaşmaması için sistem tarafından belirli savunma katmanlarıyla donatılır. Bunların başında “seçim” gelir. Numara seçmek, kart tutmak, bahis yapmak gibi eylemler, öznenin belirsizlikle arasına sembolik bir mesafe koymasını sağlar. Özne, seçtiğini sanarak belirsizliği yönettiği hissini edinir. Oysa seçilen şey içerik değil, belirsizliğin özneye hangi yoğunlukta temas edeceğidir.

Bu noktada belirsizlik nesnede sabitlenir gibi görünür; fakat gerçekte özneye doğru genişlemiştir. Nesne, belirsizliğin taşıyıcısı olmaktan çok, belirsizliğin özneyle temas ettiği bir arayüz işlevi görür. Özne, bu temasın içindedir ve ondan bütünüyle kaçamaz. Kontrol hissi, belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca belirsizliğin yıkıcı etkisini geciktiren bir bilişsel tampon üretir.

Bu tamponun devreye girmesiyle birlikte belirsizlik, varoluşsal bir sorun olmaktan çıkarılıp hesaplanabilir bir risk hâline getirilir. Kâr–zarar dili burada belirleyici olur. Belirsizlik artık ontolojik bir açıklık değil, sayısal bir dağılımdır. Özne, belirsizliğin kendisiyle yüzleşmek yerine, belirsizliğin sonuçlarını ölçmeye başlar. Bu ölçüm, öznenin dikkatini dünyanın yapısından koparıp kendi konumuna kilitler.

Belirsizliğin özneye genişlemesi, özneyi aynı zamanda yalnızlaştırır. Sürpriz yumurtada deneyim bireyseldir fakat hafiftir; kumarda deneyim bireyseldir ve ağırdır. Çünkü sonuç yalnızca bir nesnenin açığa çıkışı değildir; öznenin kaybetmesi ya da kazanmasıdır. Bu kazanma–kaybetme ekseni, öznenin deneyimini daraltır. Belirsizlik artık ortak bir durum değil, öznenin kişisel yazgısı olarak algılanır.

Bu algı, sürprizi ontolojik bir titreşim olmaktan çıkarır; varoluşsal bir sınava dönüştürür. Özne, belirsizliğin nesnesi değil, belirsizliğin muhatabı hâline gelir. Bu nedenle kumar rejiminde sürpriz, içerikten çok özneyle ilgilidir. Ne çıkacağı kadar, kime çıkacağı da belirleyicidir. Hatta çoğu zaman asıl sürpriz, içeriğin kendisinden ziyade öznenin bu içerikle kurduğu kader ilişkisidir.

Belirsizliğin özneye sıçramasıyla birlikte sürpriz artık taşınabilir değildir. Belirsizlik, kapalı bir nesne içinde tutulamaz; öznenin konumuna yayılır. Bu yayılma, belirsizliği daha ağır, daha yoğun ve daha sarsıcı bir deneyim hâline getirir. Sürpriz yumurtanın zararsız titreşimi, kumarda yerini öznenin bütünlüğünü tehdit eden bir gerilime bırakır.

Bu nedenle kumar ve piyango, sürpriz yumurta paradigmasının yalnızca daha yoğun bir versiyonu değildir; belirsizliğin yön değiştirdiği, nesneden özneye aktığı bir eşiktir. Bu eşikte sürpriz, artık açılan bir şey değil; öznenin başına gelen bir olay hâline gelir.                                                                             

5.2. Seçim illüzyonu ve belirsizlik temasının ayarlanması

Belirsizliğin özneye doğru genişlediği noktada sistem, bu genişlemenin doğuracağı ontolojik yükü doğrudan öznenin üzerine bırakmaz. Bunun yerine, belirsizlikle temasın yoğunluğunu düzenleyen ara bir katman üretir: seçim. Seçim burada özgür iradenin bir ifadesi değil, belirsizliğin özne üzerindeki etkisini ayarlayan bir düzenek olarak işler. Numara seçmek, kart tutmak, bahis belirlemek ya da belirli bir olasılığa yönelmek, öznenin belirsizlikle arasına yerleştirilen sembolik bir tampon işlevi görür.

Bu tampon, belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca belirsizliğin özneye hangi biçimde ve hangi dozda temas edeceğini düzenler. Özne, seçtiğini sanır; fakat seçilen şey sonuç değildir. Sonuç, öznenin erişim alanının dışındadır. Gerçekte seçilen, belirsizlikle temasın yoğunluk biçimidir. Özne, hangi olasılığa kendini açacağını belirler; fakat bu açılımın ne üreteceğini belirleyemez. Böylece seçim, belirsizliği kontrol altına alan bir araç olmaktan çok, belirsizliğin özne tarafından katlanılabilir kılınmasını sağlayan bir ara yüz hâline gelir.

Seçim illüzyonu, öznenin belirsizlik karşısındaki edilgenliğini maskeleme işlevi görür. Belirsizlik özneyi kapsar; fakat özne bu kapsanmayı, kendi tercihlerinin doğal sonucu olarak algılar. Bu algı, belirsizliğin yarattığı ontolojik tedirginliği yumuşatır. Çünkü özne, maruz kaldığı durumu “başına gelen” bir olay olarak değil, “seçtiği” bir risk olarak deneyimler. Bu dönüşüm, belirsizliğin taşıdığı yükü hafifletir; fakat onu etkisizleştirmez.

Seçim, bu anlamda belirsizlikle kurulan ilişkinin ahlâkî ve bilişsel gerekçesini üretir. Özne, sonucu kabullenmeye hazırlanır; çünkü sonucu doğuran sürecin içinde yer aldığını düşünür. Kazanma durumunda başarı, kaybetme durumunda ise sorumluluk özneye atfedilir. Sistem bu atfı teşvik eder; çünkü belirsizliğin bütünüyle dışsal ve kör bir güç olarak algılanması, deneyimi taşınamaz hâle getirir. Seçim illüzyonu, belirsizliği öznenin dünyasına eklemleyerek bu körlüğü örter.

Ancak bu eklemlenme, belirsizliğin kaotik doğasını gerçekten dönüştürmez. Özne, seçim yapmış olsa bile, belirsizlik hâlâ öznenin dışındadır ve ona rağmen işler. Bu nedenle kontrol hissi, belirsizliği sabote edemez; yalnızca belirsizliğin ürettiği kaygıyı geciktirir. Belirsizlik öznenin bilincine sızmaz; fakat öznenin bilinci belirsizliğin etrafında sürekli bir savunma üretmek zorunda kalır.

Seçim eyleminin tekrar edilebilir olması, bu savunmanın kalıcı bir alışkanlığa dönüşmesini sağlar. Her seçim, belirsizlikle bir kez daha temas etmeyi mümkün kılar. Bu tekrar, belirsizliği sıradanlaştırır; fakat zararsızlaştırmaz. Belirsizlik artık tanıdıktır; fakat hâlâ etkilidir. Özne, belirsizliği bilmez; belirsizliğin nasıl hissedileceğini bilir. Bu bilgi, belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca onunla birlikte yaşamayı mümkün kılar.

Seçim illüzyonunun en kritik etkilerinden biri, belirsizliğin sorumluluğunu özneye geri yansıtmasıdır. Özne, belirsizlikle karşılaşmaz; belirsizliği seçtiğini düşünür. Bu düşünce, belirsizliğin yarattığı ontolojik gerilimi bireysel bir deneyime indirger. Belirsizlik artık dünyanın yapısal bir özelliği değil, öznenin aldığı bir risk gibi algılanır. Bu algı kayması, belirsizliği politik ve metafizik düzlemden koparır; psikolojik ve pragmatik bir alana taşır.

Bu taşınma, belirsizliğin sorgulanmasını da engeller. Özne, belirsizliğin neden var olduğunu ya da nasıl işlediğini sormaz; yalnızca kendi seçiminin doğruluğunu sorgular. Böylece belirsizlik, düşüncenin nesnesi olmaktan çıkar; hesaplamanın nesnesi hâline gelir. Bu hesaplama, öznenin dikkatini dünyanın ontolojik yapısından çekip, kendi pozisyonuna kilitler.

Seçim illüzyonu bu nedenle yalnızca bireysel bir yanılsama değil, yapısal bir düzenektir. Belirsizliği görünmez kılmaz; belirsizliği özne merkezli kılar. Bu merkezileşme, belirsizliğin yıkıcı etkisini kısa vadede azaltır; fakat uzun vadede belirsizliği daha ağır bir yük hâline getirir. Çünkü belirsizlik artık öznenin dışında bir güç değil, öznenin aldığı riskin sonucu olarak deneyimlenir.

Bu bağlamda seçim, özgürlük üretmez; belirsizlikle kurulan ilişkiyi yönetilebilir gösterir. Özne, belirsizliği yönettiğini sanırken, gerçekte belirsizliğin özne üzerindeki etkisini daha derinlemesine içselleştirir. Seçim illüzyonu, belirsizliği ortadan kaldırmaz; belirsizliğin özneye temasını kabul edilebilir bir biçime sokar.                                                                                                                           

5.3. Belirsizliğin nesnede sabitlenmesi, özneye kontrol hissi enjekte edilmesi

Kumar ve piyango düzeneklerinde belirsizliğin özneye doğru genişlemesi, aynı anda ters yönlü bir hareketi de zorunlu kılar: belirsizlik, görünürde nesnede sabitlenir. Bu sabitleme, belirsizliğin gerçekten nesneye ait olduğu anlamına gelmez; belirsizliğin özne tarafından nesneye atfedilmesi anlamına gelir. Nesne, belirsizliğin kaynağı gibi sunulur; oysa belirsizliğin asıl taşıyıcısı, öznenin olasılıklar alanındaki konumudur. Bu çifte hareket, belirsizliğin özne üzerindeki yıkıcı etkisini maskeleyen temel mekanizmadır.

Nesnenin belirsizlikle özdeşleştirilmesi, öznenin kendi konumunu sabit sanabilmesini sağlar. Kart, numara, rulet çarkı ya da bahis oranı; tüm bu öğeler, belirsizliği dışsallaştıran işaretlerdir. Özne, belirsizliği bu işaretlere yükleyerek kendisini belirsizlikten kısmen ayırdığını hisseder. Böylece belirsizlik, öznenin varoluşsal konumunu tehdit eden bir durum olmaktan çıkar; karşısında duran bir problem gibi algılanır.

Bu algı, özneye kontrol hissinin enjekte edilmesini mümkün kılar. Kontrol burada fiilî değildir; semboliktir. Özne belirsizliği yönetmez, fakat belirsizliğin nerede olduğunu bildiğini düşünür. Bu düşünce, belirsizlikle yaşamanın temel koşullarından biridir. İnsan zihni belirsizliğe dayanabilir; fakat belirsizliğin yerinin belirsiz olmasına dayanamaz. Nesne, belirsizliğin yeri olarak işaretlendiğinde, öznenin kaygı seviyesi düşer.

Kontrol hissi, belirsizliğin etkisini ortadan kaldırmaz; onu zamana yayar. Belirsizlik artık ani bir sarsıntı olarak ortaya çıkmaz; beklenen bir olay hâline gelir. Bu beklenti, belirsizliğin şiddetini düşürürken, belirsizliğe dair farkındalığı da köreltir. Özne, belirsizlikle karşılaşmaz; belirsizliği izler. Bu izleme, öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkiyi daha mesafeli, fakat daha kalıcı hâle getirir.

Belirsizliğin nesnede sabitlenmesi, öznenin sorumluluk algısını da yeniden düzenler. Özne kaybettiğinde, belirsizliği nesnenin “şansına” bağlar; kazandığında ise seçiminin doğruluğunu vurgular. Bu asimetri, kontrol hissinin işleyişini açıkça gösterir. Kontrol, başarının mülkiyetini özneye verir; başarısızlığın nedenini ise belirsizliğin dışsallaştırılmış kaynağına yükler. Böylece öznenin benlik bütünlüğü korunur.

Bu koruma, belirsizliğin özne üzerinde bir tür bilişsel amortisör gibi çalışmasını sağlar. Belirsizlik doğrudan öznenin varoluşuna çarpmaz; nesne üzerinden dolaylı bir etki üretir. Bu dolaylılık, belirsizliği taşınabilir kılar. Ancak taşınabilirlik burada sürpriz yumurtadaki gibi zararsız değildir. Belirsizlik hâlâ ağırdır; fakat etkisi parçalanmıştır.

Nesneye yüklenen belirsizlik, öznenin kendisini hesaplanabilir bir varlık olarak görmesini de mümkün kılar. Özne, belirsizliğin nesnede olduğu varsayımıyla kendi davranışlarını optimize etmeye çalışır. Oranlar, istatistikler, olasılıklar devreye girer. Bu sayısallaştırma, belirsizliği ontolojik bir sorun olmaktan çıkarıp teknik bir problem hâline getirir. Ancak bu teknikleşme, belirsizliğin özneyle kurduğu ilişkiyi gerçekten dönüştürmez; yalnızca onun görünümünü değiştirir.

Kontrol hissinin en kritik etkilerinden biri, belirsizliği sorgulanamaz kılmasıdır. Özne, belirsizliğin neden var olduğunu ya da belirsizliğin kime hizmet ettiğini düşünmez; belirsizliğin nasıl yönetileceğini düşünür. Bu yönelim, belirsizliği düşüncenin merkezinden çıkarır. Belirsizlik artık felsefi bir mesele değil, pratik bir uğraştır. Bu da belirsizliğin yapısal karakterinin görünmez hâle gelmesini sağlar.

Nesnede sabitlenmiş belirsizlik, öznenin kendini sistemin dışında hissetmesine de imkân tanır. Özne, belirsizliğin bir parçası olduğunu sezmez; belirsizlikle oynadığını sanır. Oysa gerçekte belirsizlik, öznenin konumunu da kapsayan daha geniş bir ilişkiler ağı içinde işler. Bu kapsanma, kontrol hissi sayesinde görünmez olur.

Bu nedenle belirsizliğin nesnede sabitlenmesi, özneye gerçek bir güvenlik sağlamaz; fakat güvenlik hissi üretir. Bu his, belirsizliğin taşıdığı ontolojik gerilimi geçici olarak bastırır. Özne, belirsizliğin dünyayı tehdit etmediğini, yalnızca oyunun bir parçası olduğunu düşünür. Böylece belirsizlik, dünyanın yapısal bir özelliği olmaktan çıkar; belirli bir etkinliğin sınırlı riski hâline indirgenir.

Bu indirgeme, belirsizliğin özne üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz; onu uzun vadeye yayar. Belirsizlik artık ani bir şok değildir; sürekli bir arka plan gürültüsüdür. Kontrol hissi, bu gürültüyü bastırmaz; alışılır kılar. Özne, belirsizlikle yaşamayı öğrenir; fakat belirsizliğin neden var olduğunu unutmaya başlar.

Belirsizliğin nesnede sabitlenmesi ve özneye kontrol hissi enjekte edilmesi, kumar ve piyango rejiminin temel denge mekanizmalarından biridir. Bu mekanizma, belirsizliği yok etmez; belirsizliğin özne tarafından katlanılabilir kılınmasını sağlar. Ancak bu katlanılabilirlik, belirsizliğin yükünü hafifletmez; yalnızca onu görünmez bir sürekliliğe dönüştürür.                                                                                        

5.4. Öznenin denkleme dahil oluşu ama fail olamayışı

Kumar ve piyango düzeneklerinde belirsizliğin özneye doğru genişlemesi, özneyi kaçınılmaz biçimde denklemin içine çeker. Özne artık yalnızca belirsiz bir nesneyle karşılaşan dışsal bir bilinç değildir; belirsizliğin işlediği yapının içkin bir öğesi hâline gelir. Ancak bu içkinlik, özneye fail olma imkânı tanımaz. Tam tersine, özne denkleme ne kadar derin biçimde dâhil olursa, fail olma ihtimali o kadar ortadan kalkar. Bu paradoks, kumar ve piyango deneyiminin ontolojik gerilimini belirleyen temel eksendir.

Öznenin denkleme dâhil oluşu, onun belirsizlikle arasındaki mesafeyi sıfırlar. Sürpriz yumurtada özne deneyimin dışındadır; yumurta açılır ve içerik ortaya çıkar. Kumar ve piyangoda ise deneyim öznenin konumuna bağlanmıştır. Sonuç, özne olmaksızın anlam kazanmaz. Kazanma ya da kaybetme, nesnede değil, öznenin dünyasında gerçekleşir. Bu nedenle özne, deneyimin vazgeçilmez bir bileşeni hâline gelir. Ancak bu vazgeçilmezlik, özneye belirleyicilik kazandırmaz.

Fail olamamak, burada edilgenlik anlamına gelmez; daha karmaşık bir duruma işaret eder. Özne eylemde bulunur, seçim yapar, risk alır, beklenti üretir. Tüm bu eylemler, öznenin denkleme aktif biçimde katıldığını gösterir. Ancak bu katılım, sonucu belirlemez. Sonuç, öznenin eylemleriyle ilişkili gibi görünse de, öznenin erişemediği bir düzlemde şekillenir. Bu düzlem, olasılık dağılımlarının, sistemik kuralların ve rastlantının kesiştiği bir alandır.

Bu ayrım, öznenin deneyimini ikili bir gerilim içine sokar. Bir yandan özne, sürecin içindedir; eylemleriyle denklemi harekete geçirir. Öte yandan özne, sürecin dışında bırakılmıştır; çünkü sonucu belirleyemez. Bu ikili konum, öznenin kendini hem sorumlu hem de güçsüz hissetmesine yol açar. Sorumluluk, seçime bağlanır; güçsüzlük ise sonucun öngörülemezliğinde somutlaşır.

Fail olamayış, belirsizliğin özne üzerindeki en ağır yüklerinden biridir. Çünkü özne, sürecin dışında kalsaydı belirsizlik katlanılabilir olabilirdi; sürecin içinde olup fail olamamak ise belirsizliği daha sarsıcı kılar. Özne, başına gelen şeyin yalnızca rastlantı olduğunu düşünemez; çünkü bu rastlantıya giden yolu kendisi açmıştır. Aynı şekilde, sonucu kendi iradesinin ürünü olarak da göremez; çünkü sonuç, öznenin denetim alanının dışındadır. Bu arada kalmışlık, kumar deneyiminin yapısal huzursuzluğunu üretir.

Bu huzursuzluk, öznenin kendilik algısını da dönüştürür. Özne artık kendini tutarlı bir fail olarak deneyimleyemez. Kendi eylemleriyle dünyayı şekillendiren bir özne imgesi askıya alınır. Yerine, olasılıklar arasında sürüklenen, zaman zaman ödüllendirilen, zaman zaman cezalandırılan bir konum yerleşir. Bu konum, öznenin dünyayla kurduğu nedensel ilişkiyi zayıflatır. Dünya artık anlaşılır bir düzen değil, sonuçları açıklanamayan bir dağılım alanı gibi görünmeye başlar.

Fail olamayış, öznenin deneyimini bireysel olmaktan çıkarmaz; fakat onu taşınamaz kılar. Sürpriz yumurtada deneyim hafiftir ve paylaşılmasa bile zararsızdır. Kumar ve piyangoda deneyim ağırdır; çünkü özne, sonucu tek başına taşımak zorundadır. Kazanma sevinci ya da kaybetme hüsranı, öznenin dünyasında yoğunlaşır. Ancak bu yoğunluk, öznenin kontrolü dışında oluştuğu için kalıcı bir tatmin üretmez.

Bu noktada özne, fail olamayışını telafi edecek ikincil anlatılara yönelir. Şans, kader, talih, uğur gibi kavramlar bu boşluğu doldurur. Bu kavramlar, öznenin yaşadığı deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur; fakat aynı zamanda fail olamayış gerçeğini de örtbas eder. Özne, sonucu kendi eylemleriyle açıklayamadığında, sonucu aşkın ya da dışsal güçlere bağlar. Bu bağlama, belirsizliğin ontolojik ağırlığını hafifletir; fakat onu çözmez.

Öznenin denkleme dâhil oluşu ama fail olamayışı, kumar ve piyango rejimini yalnızca ekonomik bir etkinlik olmaktan çıkarır. Bu rejim, öznenin dünyayla kurduğu nedensellik ilişkisini sürekli olarak aşındıran bir deneyim alanı üretir. Özne, eylem ile sonuç arasındaki bağın her zaman kurulamayacağını tekrar tekrar deneyimler. Bu deneyim, belirsizliği yalnızca kabul edilebilir kılmaz; belirsizliği normalleştirir.

Normalleşen belirsizlik, öznenin beklenti yapısını da dönüştürür. Özne, dünyadan kesinlik beklememeyi öğrenir; fakat bu öğrenme özgürleştirici değil, sınırlayıcıdır. Çünkü özne, fail olamayacağını içselleştirdikçe, dünyayı dönüştürme iddiasından vazgeçer. Yerine, olasılıklar içinde tutunmaya çalışan bir varlık konumuna çekilir.

Bu nedenle öznenin denkleme dâhil oluşu, onu güçlendirmez; onu belirsizliğin sürekli işlediği bir düzleme sabitler. Fail olamamak, öznenin deneyimini askıya almaz; fakat onu sürekli bir gerilim hâlinde tutar. Kumar ve piyango deneyimi, bu gerilimi yeniden ve yeniden üreterek belirsizliğin özne üzerindeki etkisini kalıcılaştırır.                                                                                                                                       

6. KÂR–ZARAR EKSENİ VE PRAGMATİK SAPMA

6.1. Belirsizliğin ontolojik merkezinden dikkat kayması

Belirsizliğin özneye sıçradığı ve öznenin denkleme dâhil olup fail olamadığı noktada, deneyimin taşıdığı ontolojik gerilim uzun süre çıplak hâliyle sürdürülemez. Bu gerilim, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi sürekli olarak askıda bırakır ve bilinç için dayanılmaz bir basınç üretir. Tam bu basıncı dağıtmak üzere, belirsizliğin ontolojik merkezinden sistematik bir dikkat kayması gerçekleşir. Bu kayma, belirsizliğin kendisinden uzaklaşarak, belirsizliğin sonuçlarına odaklanan yeni bir eksen yaratır: kâr–zarar.

Kâr–zarar ekseni, belirsizliği çözmez; belirsizliği yerinden eder. Özne artık belirsizliğin ne olduğu, neden var olduğu ya da nasıl işlediğiyle ilgilenmez. Bunun yerine belirsizliğin kendisine ne kazandırabileceğini ya da ne kaybettirebileceğini düşünür. Bu yönelim, belirsizliği varoluşsal bir mesele olmaktan çıkarıp pragmatik bir probleme dönüştürür. Belirsizlik artık dünyanın yapısına dair bir soru değil, bireysel çıkarın hesaplanabilir bir riskidir.

Bu dönüşüm, öznenin bilinç alanında radikal bir daralmaya yol açar. Ontolojik belirsizlik, tüm dünyayı kapsayan bir açıklık üretirken; kâr–zarar mantığı, dikkati dar bir çıkar alanına hapseder. Özne, dünyanın belirsizliğini değil, kendi pozisyonunun olası sonuçlarını düşünmeye başlar. Bu düşünme biçimi, belirsizliği anlamayı değil, belirsizlik içinde tutunmayı hedefler.

Pragmatizm burada bir felsefi tercih değil, bir savunma refleksi olarak ortaya çıkar. Özne, belirsizlikle doğrudan yüzleşemediği için, belirsizliğin ürettiği sonuçları yönetmeye çalışır. Kâr–zarar hesabı, belirsizliğin taşıdığı ontolojik açıklığı kapatmak için kullanılan bir perde işlevi görür. Bu perde, öznenin deneyimini stabilize eder; fakat aynı zamanda belirsizliğin yapısal niteliğini görünmez kılar.

Belirsizliğin ontolojik merkezinden uzaklaşılması, belirsizliğin nesnelleştirilmesini de kolaylaştırır. Kâr ve zarar sayılabilir, karşılaştırılabilir ve zamana yayılabilir kategorilerdir. Bu sayılabilirlik, belirsizliği ölçülebilir bir risk hâline getirir. Ölçülebilir olan şey ise, öznenin zihninde tehdit olmaktan çıkar. Özne, belirsizliği anlamasa bile, belirsizliğin etkilerini hesaplayabileceğini düşünür.

Bu hesaplama düşüncesi, belirsizliğin yarattığı kaosu disipline eder. Ancak disiplin, belirsizliği ortadan kaldırmaz; belirsizliği ikincil bir konuma iter. Belirsizlik artık merkeze alınmaz; merkeze, belirsizliğin doğurduğu sonuçlar alınır. Böylece özne, belirsizliği taşıyamadığı için belirsizliği düşünmekten vazgeçer.

Kâr–zarar ekseni, öznenin zaman algısını da dönüştürür. Ontolojik belirsizlik, zamanı açık ve yönsüz bir akış hâline getirirken; pragmatik hesap, zamanı kısa vadeli sonuçlara böler. Gelecek, belirsiz bir ufuk olmaktan çıkar; kazanç ya da kayıp ihtimallerinin sıralandığı bir tabloya dönüşür. Bu tablo, belirsizliği anlamlandırmaz; belirsizliği ertelemeye yarar.

Bu erteleme, öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkiyi sürdürülebilir kılar. Özne, belirsizliği çözmediğini bilir; fakat belirsizliği şimdilik düşünmemeyi başarır. Kâr–zarar dili, bu düşünmeme hâlinin meşruiyetini sağlar. Çünkü özne artık “belirsizliği anlamaya çalışmıyorum” demez; “riskimi yönetiyorum” der. Bu söylem, belirsizliğin ontolojik ağırlığını psikolojik ve ekonomik bir dile çevirir.

Bu çeviri, belirsizliğin politik ve metafizik boyutlarını da devre dışı bırakır. Belirsizlik artık ortak bir insanlık koşulu değil, bireysel bir performans alanıdır. Kim daha iyi hesap yaparsa, kim daha doğru risk alırsa, kim daha sabırlı olursa o kazanacaktır. Bu anlatı, belirsizliği kişiselleştirir ve böylece belirsizliğin yapısal karakteri görünmez hâle gelir.

Ontolojik merkezden kâr–zarar eksenine yapılan bu kayma, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi derinden dönüştürür. Dünya artık anlamı sorgulanan bir bütün değil, fırsat ve tehditlerin sıralandığı bir ortamdır. Özne, dünyaya bakmaz; dünyayı hesaplar. Bu hesaplama, belirsizliğin yarattığı gerilimi azaltır; fakat öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi daraltır.

Belirsizlik hâlâ oradadır; ancak artık merkeze alınmaz. Merkez, kâr ve zarar arasındaki salınımdır. Bu salınım, belirsizliğin ontolojik yükünü taşıyamayan özne için geçici bir denge üretir. Ancak bu denge, belirsizliğin çözümü değil, belirsizliğin yer değiştirmesidir. Ontolojik açıklık kapanmaz; yalnızca gözden düşer.                                                                                                                                                  

6.2. Öznenin kendine kapanması ve vizyon daralması

Kâr–zarar ekseninin merkeze yerleşmesiyle birlikte, öznenin dünyayla kurduğu ilişki niteliksel olarak değişir. Belirsizlik artık dışarıda, dünyanın yapısında konumlanan bir açıklık olmaktan çıkar; öznenin kendi iç hesaplarına çekilir. Bu çekilme, yalnızca bir dikkat kayması değil, aynı zamanda bir içe kapanma sürecidir. Özne, belirsizliği dünyada okumayı bıraktıkça, dünyayı kendi olası kazanç ve kayıplarının yansıması olarak görmeye başlar.

Bu noktada öznenin vizyonu daralır. Dünya, geniş ve öngörülemez bir alan olmaktan çıkar; öznenin kendi konumuna göre anlam kazanan dar bir perspektife sıkışır. Olasılıklar artık evrensel değil, özneye özgüdür. Bu özelleşme, belirsizliği taşınabilir kılar; fakat aynı zamanda öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi yoksullaştırır. Özne, dünyayı olduğu gibi değil, kendisi için ne ifade ettiği ölçüsünde algılar.

İçe kapanma, burada psikolojik bir içedönüklükten çok daha fazlasıdır. Bu, ontolojik bir büzüşmedir. Özne, kendisini belirsizliğin merkezine yerleştirdiğinde, dünya geri çekilir. Dünya artık öznenin karşısında duran bir açıklık değil, öznenin hesaplarının hammaddesidir. Bu durum, öznenin kendisini evrensel belirsizlik koşulunun dışına çıkarmaya çalışmasının doğal sonucudur. Oysa özne, belirsizliğin dışına çıkamaz; yalnızca belirsizliği kendi etrafında döndürür.

Bu döndürme hareketi, bilincin sürekli olarak kendine referans vermesine yol açar. Özne, her olayı, her ihtimali, her sonucu kendisiyle ilişkilendirerek düşünür. “Bu ne anlama geliyor?” sorusu yerini “Bu bana ne kazandırır ya da ne kaybettirir?” sorusuna bırakır. Bu dönüşüm, düşüncenin ufkunu daraltır; çünkü anlam artık dünyada değil, öznenin çıkar haritasında üretilir.

Vizyon daralması, zaman algısında da kendini gösterir. Ontolojik belirsizlik, zamanı açık uçlu ve yönsüz kılarken; özne merkezli hesaplama, zamanı kısa vadeli sonuçlara böler. Gelecek, olasılıkların özgürce açıldığı bir alan olmaktan çıkar; risklerin ve getirilerin sıraya dizildiği bir çizelgeye dönüşür. Bu çizelge, belirsizliği azaltmaz; yalnızca belirsizliğin deneyimlenme biçimini sınırlar.

Özne bu sınırlandırma sayesinde ayakta kalır. Ancak bu ayakta kalma, bir genişleme değil, bir daralma pahasına gerçekleşir. Özne, dünyayla kurduğu bağları gevşetir; dünyayı artık keşfedilecek bir alan olarak değil, yönetilecek bir risk ortamı olarak görür. Bu bakış, belirsizliğin yarattığı ontolojik açıklığı kapatmaz; fakat öznenin bu açıklığa bakmasını engeller.

İçe kapanmanın bir diğer sonucu, öznenin kendisini merkeze alan bir anlam üretim döngüsüne hapsolmasıdır. Özne, dünyadan gelen verileri kendi iç hesaplarına göre filtreler. Bu filtreleme, belirsizliğin fazlasını dışarıda bırakır. Ancak dışarıda bırakılan şey, aynı zamanda dünyanın çoklu anlam katmanlarıdır. Dünya sadeleşir; fakat bu sadelik, bir yoksullaşmadır.

Bu yoksullaşma, öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkiyi daha da kırılgan hâle getirir. Çünkü özne, belirsizliği gerçekten taşımayı öğrenmez; belirsizliği sürekli olarak kendine göre yeniden çerçeveler. Bu çerçeve kırıldığında — beklenmeyen bir kayıp, hesap dışı bir sonuç, istatistiklerin işe yaramadığı bir an ortaya çıktığında — özne, belirsizlikle çıplak biçimde karşı karşıya kalır. Bu karşılaşma, önceki daralmanın bedelini görünür kılar.

Vizyon daralması, özneyi kısa vadede korur; uzun vadede ise savunmasız bırakır. Dünya, öznenin hesaplarına sığmadığında, öznenin elinde başvurabileceği başka bir anlamlandırma zemini kalmaz. Ontolojik belirsizlikle doğrudan temas, daha önce ertelendiği için şimdi daha yıkıcı bir biçimde geri döner.

Bu nedenle kâr–zarar eksenine kapanan özne, dünyayı değil kendisini yönetmeye çalışır. Bu yönetim, belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca belirsizliğin bakış alanından çıkarılmasını sağlar. Ancak bakış alanından çıkarılan belirsizlik, yok olmaz. Sadece uygun bir anda, daha sert ve daha sarsıcı biçimde geri dönmek üzere askıya alınır.

Özne, bu süreçte dünyayı kaybederken kendisini kazandığını sanır. Oysa kazandığı şey, daraltılmış bir kontrol hissidir; kaybettiği ise dünyanın açıklığıdır. Bu açıklığın yokluğu, vizyonun daralması olarak deneyimlenir. Belirsizlik hâlâ vardır; fakat artık öznenin bakmadığı bir yerde durur.                                  

6.3. Hüsranın yapısal kaçınılmazlığı

Kâr–zarar ekseni üzerine kurulan bu daraltılmış ilişki biçimi, özneyi kısa vadede işlevsel kılar; fakat yapısal olarak hüsran üretmeye mahkûmdur. Bu hüsran, yanlış hesaplamadan, şanssızlıktan ya da hatalı tercihten kaynaklanmaz. Aksine, sistemin doğru işlemesinin zorunlu sonucudur. Çünkü özne, belirsizliği gerçekten ortadan kaldırmadan, yalnızca onunla temas biçimini değiştirmiştir. Belirsizlik bastırılmamış, ertelenmiştir.

Kumar ve benzeri olasılık rejimlerinde özne, her seferinde belirsizliği kontrol altına aldığına inanır. Bu inanç, süreklilik kazandıkça, öznenin kendi yeterliliğine dair sessiz bir varsayıma dönüşür. Özne artık yalnızca oynayan değil, oynayışı “okuyabilen”, olasılıkları sezebilen, sistemi çözmüş biri olduğunu düşünür. Oysa bu sezgi, sistemin sunduğu sınırlı geri bildirimler üzerinden üretilmiş bir yanılsamadır. Sistem, özneye belirsizliğin tamamını değil, yalnızca tolere edilebilir bir kesitini gösterir.

Bu noktada hüsranın kaçınılmazlığı belirginleşir. Çünkü özne, belirsizliği özne merkezli bir hesaplama düzenine indirgedikçe, belirsizliğin ontolojik boyutunu gözden düşürür. Dünya, öznenin hesaplarını aşan bir olay ürettiğinde — ki bu kaçınılmazdır — özne, hazırlıksız yakalanır. Hazırlıksızlık, burada bilgi eksikliğinden değil, yanlış bir ontolojik konumlanmadan doğar.

Hüsran, bu yanlış konumlanmanın görünür hâle gelmesidir. Özne, belirsizliği yönettiğini düşündüğü anda, belirsizlik öznenin karşısına yönetilemez bir yoğunluk olarak çıkar. Bu karşılaşma, yalnızca maddi kayıpla sınırlı değildir. Daha derin bir düzeyde, öznenin kendisine dair kurduğu anlatı çöker. “Kontrol ediyorum” fikri, “maruz kalıyorum” gerçeğiyle yer değiştirir.

Bu çöküş anı, kumar sisteminin en kritik noktasıdır. Çünkü sistem, özneyi bu çöküşten tamamen korumaz; yalnızca bu çöküşü geciktirir. Gecikme, sistemin sürdürülebilirliğini sağlar. Özne, her seferinde bir sonraki denemede hüsranın telafi edileceğine inanır. Böylece hüsran, tekil bir son değil, döngüsel bir deneyim hâline gelir.

Bu döngüsellik, hüsranı sıradanlaştırır. Hüsran artık bir istisna değil, sistemin olağan çıktısıdır. Ancak bu olağanlık, özne tarafından nadiren böyle algılanır. Çünkü özne, her bir kaybı geçici, her bir kazanımı ise anlamlı bir istisna olarak yorumlamaya eğilimlidir. Bu asimetri, öznenin sistemde kalmasını sağlar.

Hüsranın yapısal oluşu, aynı zamanda öznenin etik ve varoluşsal konumunu da etkiler. Özne, başarısızlığı kendine, başarıyı sisteme atfetme eğilimi gösterir. Bu ters dağılım, öznenin kendisiyle kurduğu ilişkiyi aşındırır. Özne, ya kendini yetersiz görmeye başlar ya da bir sonraki hamlede kendini aşacağına dair aşırı bir beklenti üretir. Her iki durumda da özne, belirsizlikle sağlıklı bir ilişki kuramaz.

Bu nedenle kumar sisteminde hüsran, sistemin bozulduğu bir an değil; tam tersine, sistemin kendini doğruladığı andır. Hüsran, özneye sistemin hâlâ çalıştığını gösterir. Çünkü sistemin amacı, özneyi belirsizlikten kurtarmak değil, belirsizliği sürekli olarak yönetilebilir görünür kılmaktır. Hüsran, bu görünürlüğün bedelidir.

Özne, bu bedeli her seferinde yeniden öder. Ancak ödediği bedel yalnızca maddi değildir. Zaman, dikkat, anlam ve yönelim de bu bedelin parçasıdır. Hüsran biriktiğinde, öznenin dünyayla kurduğu ilişki daha da daralır. Dünya, artık yalnızca telafi edilecek kayıpların sahnesi hâline gelir.

Bu noktada hüsran, özneyi sistemden koparmak yerine, çoğu zaman sisteme daha sıkı bağlar. Çünkü özne, yaşadığı kırılmayı sistemin dışında değil, sistemin içinde onarmaya çalışır. Bu onarım çabası, belirsizliğin ontolojik boyutuyla yüzleşmeyi bir kez daha erteler.

Sonuç olarak hüsran, kumar ve olasılık rejimlerinde bir yan etki değil, kurucu bir unsurdur. Sistem, öznenin belirsizlikle doğrudan temas etmesini engelledikçe, bu temasın bastırılmış enerjisi hüsran olarak geri döner. Bu geri dönüş kaçınılmazdır; çünkü belirsizlik, öznenin hesaplarına sığmaz. Öznenin sığdırma çabası ne kadar ısrarlıysa, hüsran da o kadar yapısal hâle gelir.

Bu yüzden hüsran, bireysel bir başarısızlık değil; belirsizliğin özne merkezli yönetiminin zorunlu sonucudur.                                                                                                                                                      

7. META BİLİNÇ VE GÖZETİM ZORUNLULUĞU

7.1. Sürpriz yumurta ile kumar arasındaki temel fark

Sürpriz yumurta ile kumar arasındaki temel ayrım, yüzeyde paylaştıkları belirsizlik estetiğine rağmen, belirsizliğin özne tarafından nasıl taşındığı ve deneyimin hangi bilinç mimarisi içinde tamamlandığı noktasında ortaya çıkar. Sürpriz yumurta, belirsizliği kapalı bir form içine alarak onu öznenin tekil bilincinin kaldırabileceği bir yoğunluğa indirger. Özne, karşılaşmanın gerçekleşeceğini baştan bilse de, bu bilme hâli belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca belirsizliği ontolojik düzeyden içerik düzeyine taşır. Bu sayede sürpriz, sarsıcı bir dünya açıklığı olarak değil, sınırlı bir içerik farklılığı olarak deneyimlenir. Özne, bu deneyimi tek başına yaşayabilir; çünkü ortaya çıkan sonuç öznenin varoluşunu askıya almaz, yalnızca merakını tatmin eder. Deneyim, tekil bilincin sınırları içinde kapanır ve geride kalıcı bir ontolojik çatlak bırakmaz.

Kumarda ise belirsizlik, nesnede tutulabilecek bir şey olmaktan çıkar; belirsizlik artık öznenin konumuna sıçrar ve özneyi denklemin içine çeker. Burada belirsiz olan yalnızca “ne çıkacağı” değildir; “kime çıkacağı” da belirsizliğin kurucu sorusu hâline gelir. Böylece sürpriz, içerik düzeyindeki farkların düzenlenmesi olmaktan çıkar; özne–nesne eşleşmesinin belirsizliği hâline dönüşür. Bu dönüşüm, belirsizliği daha ağır bir ontolojik düzeye geri taşır. Özne artık belirsizliğin karşısında duran bir bilinç değil, belirsizliğin içinde yer alan bir değişkendir. Bu yüzden kumar deneyimi, sürpriz yumurtadaki gibi tekil bilincin kendi kendine taşıyıp kapatabileceği bir olay olmaktan çıkar.

Buradaki kritik kırılma, kumarda öznenin denkleme dâhil olup fail olamamasıyla daha da keskinleşir. Özne seçer, bahis yapar, kart tutar; yani eylemde bulunur. Fakat eylem, sonuç üzerinde belirleyici değildir. Özne, sürecin içinde olup sonucu belirleyemediği için, belirsizliği yalnızca “nesnede saklı bir içerik” gibi deneyimleyemez. Belirsizlik, öznenin varoluşuna doğrudan temas eden bir gerilim üretir: kazanma ya da kaybetme yalnızca dış dünyada bir değişiklik değil, öznenin kendilik algısında bir kırılma ya da şişme yaratır. Sürpriz yumurtada “ne çıktı?” sorusu vardır; kumarda ise “ben ne oldum?” sorusu devreye girer. Bu ikinci soru, belirsizliği bilinçte taşıması zor bir ağırlığa dönüştürür.

Bu nedenle sürpriz yumurtada deneyim bireysel bilinç içinde tamamlanabilirken, kumarda deneyim bireysel bilinç içinde kapanmaz; taşar. Çünkü kumarda belirsizlik, öznenin dünyayla kurduğu nedensellik ve adalet duygusunu da aşındırır. Özne, eylem–sonuç bağını sabitleyemez; kendi seçimlerinin neden bazen “işe yaradığı”, bazen “hiçbir şey ifade etmediği” sorusuyla baş başa kalır. Bu baş başalık, tekil bilinci tek başına bırakıldığında daha da yıkıcı olabilir. İşte bu noktada kumar, sürpriz yumurtadan ayrılarak bir “bireysel deneyim” değil, zorunlu biçimde meta-bilinç destekli bir deneyim hâline gelir.

Sürpriz yumurtada belirsizlik, öznenin psikolojik alanını hafifçe titreştirir; kumarda ise belirsizlik, öznenin ontolojik alanını zorlar. Sürpriz yumurtada belirsizlik taşınabilir bir yoğunluktur; kumarda belirsizlik taşınamaz bir yük üretme eğilimindedir. Bu taşınamazlık, deneyimin kendi içinde tamamlanmasını engeller ve belirsizliği “başkalarının bakışıyla” dengeleme ihtiyacını doğurur. Böylece kumarın yapısında, yalnızca bir oyun mekaniği değil, aynı zamanda deneyimi ayakta tutan bir gözetim ve meta-bilinç gereksinimi belirir.                                                                                                                

7.2. Meta fail ihtiyacı ve kolektif bakış

Kumarda belirsizliğin özneye sıçramasıyla birlikte ortaya çıkan en kritik sorun, deneyimin tekil bilinç tarafından taşınamaz hâle gelmesidir. Özne, sürece fiilen katılır; seçim yapar, risk alır, karar verir. Ancak bu katılım, özneyi fail konumuna yerleştirmez. Fail olmak, yalnızca eylemde bulunmak değil, eylem ile sonuç arasında anlamlı ve sabit bir bağ kurabilmektir. Kumar bağlamında bu bağ sürekli olarak askıya alınır. Özne, eyleminin sonucu üzerinde belirleyici olamadığı için, sürecin içinde yer alır ama süreci kapatamaz. İşte bu kapatılamama hâli, meta bir fail ihtiyacını zorunlu kılar.

Meta fail, burada doğrudan müdahale eden bir güç değildir; daha ziyade, deneyimin anlamını taşıyan ve sabitleyen bir konumdur. Kumar deneyiminde özne, kazandığında da kaybettiğinde de şu soruyla karşı karşıya kalır: “Bu sonuç neden böyle oldu?” Tekil bilinç bu soruya tutarlı bir yanıt üretemediği anda, belirsizlik çıplak ve yıkıcı bir hâl alır. Bu yıkıcılığı dengelemek için deneyimin, öznenin bilincinin ötesinde bir bakış tarafından “görülmesi” gerekir. Böylece sonuç, rastgele bir savrulma olmaktan çıkarak, en azından paylaşılabilir ve taşınabilir bir olay hâline gelir.

Bu noktada kolektif bakış devreye girer. Kumar, bu yüzden tarihsel olarak hiçbir zaman yalnızca gizli, kapalı ve tamamen bireysel bir pratik olarak kalmamıştır. Kumar masası, bahis ortamı, piyango çekilişi ya da yarış alanı, daima bir seyir düzeni üretir. Bu seyir düzeni, basit bir eğlence ya da şeffaflık mekanizması değildir. Seyir, deneyimin ontolojik ağırlığını öznenin omuzlarından alarak, onu paylaşılan bir anlam alanına dağıtır. Özne, artık sonucu tek başına taşımak zorunda değildir; sonuç, “herkesin gördüğü”, “herkesin tanıklık ettiği” bir olaya dönüşür.

Bu tanıklık, öznenin yaşadığı deneyimi meşrulaştırır. Kazanmak, yalnızca öznel bir şans anı olmaktan çıkar; kaybetmek ise kişisel bir yetersizlik gibi algılanmaktan kısmen kurtulur. Çünkü sonuç, bireysel bilincin kapalı alanında değil, kolektif bakışın açık alanında üretilmiştir. Bu açık alan, belirsizliğin yarattığı varoluşsal gerilimi dağıtan bir yüzey işlevi görür. Özne, başkalarının bakışı sayesinde, yaşadığı sonucu dünyaya yerleştirebilir.

Bu nedenle piyango gibi sistemler, rastlantısal olmalarına rağmen, neredeyse törensel bir biçimde icra edilir. Canlı yayınlar, sunucular, ritüelleşmiş çekiliş anları ve saydam mekanikler, yalnızca güven üretmez; aynı zamanda bir meta bilinç alanı oluşturur. Bu alan, belirsizliği anlamlı bir olay hâline getirir. Özne, kendi başına kaldığında taşıyamayacağı bir belirsizlik yoğunluğunu, bu alan sayesinde tolere edebilir.

Meta fail ihtiyacı tam da burada belirginleşir. Kumar deneyimi, fail üretmediği için, failin işlevini üstlenecek bir gözlem noktasına ihtiyaç duyar. Bu gözlem noktası, öznenin üzerinde yer alır ama öznenin yerine geçmez. Ne tamamen aşkındır ne de bütünüyle içkindir. Kolektif bakış, bu ara konumu doldurur. Deneyimi yönlendirmez, sonucu değiştirmez; fakat sonucu anlamlı bir olay olarak mühürler.

Sürpriz yumurtada böyle bir mühürleme ihtiyacı yoktur; çünkü deneyim, baştan itibaren öznenin bilincine göre ayarlanmıştır. Kumar ise öznenin bilincini aşan bir belirsizlik üretir. Bu aşma, deneyimi bireysel olmaktan çıkarır. Kumar, bu yüzden zorunlu olarak kamusallaşır. Kamusallık, burada ahlaki ya da politik bir tercih değil, ontolojik bir gerekliliktir. Belirsizlik özneyi aştığı anda, göz de çoğalmak zorundadır.

Bu çoğalma, belirsizliği ortadan kaldırmaz. Aksine, belirsizliği paylaşılabilir kılar. Paylaşılabilir olan belirsizlik ise, artık salt kaotik değildir. Kolektif bakış, belirsizliği kapatmaz; onu taşınabilir bir forma sokar. Meta fail, tam olarak bu taşıma işlevinin adıdır.                                                                                 

7.3. Gözetimin denetim değil denge üretmesi

Gözetim kavramı, kumar ve piyango bağlamında çoğu zaman yanlış biçimde yalnızca denetimle özdeşleştirilir. Oysa burada işleyen gözetim, kurallara uyulup uyulmadığını kontrol eden teknik bir mekanizma olmaktan çok daha fazlasıdır. Asıl işlevi, belirsizliğin özne üzerinde yarattığı ontolojik yükü dengelemek ve deneyimi çözülebilir bir forma sokmaktır. Denetim, sistemin düzgün işlediğine dair güven üretirken; gözetim, deneyimin özne açısından katlanabilir kalmasını sağlar. Bu ikisi aynı şey değildir.

Kumarda belirsizlik, öznenin eylemleriyle sonuçlar arasındaki bağı sürekli olarak askıya aldığı için, özne kendi bilinci içinde sağlam bir nedensellik zinciri kuramaz. Gözetim tam da bu noktada devreye girer: öznenin kuramadığı bağı, dışsal bir bakış üzerinden dolaylı biçimde tesis eder. Kamera, seyirci, sunucu, ritüel ve tekrar eden prosedürler, öznenin yaşadığı sonucu bireysel bir sapma olmaktan çıkararak düzenli bir olay dizisinin parçası hâline getirir. Böylece sonuç, “benim başıma gelen bir şey” olmaktan çıkar; “işleyen bir düzenin ürettiği bir olay” olarak algılanır.

Bu algı dönüşümü kritiktir. Çünkü özne için asıl yıkıcı olan, kayıp ya da kazanç değil; bu sonuçların nedensiz ve tanıksız kalmasıdır. Tanıksızlık, belirsizliği çıplaklaştırır. Gözetim ise tanıklık üretir. Bu tanıklık, öznenin yaşadığı deneyimi kendi iç dünyasında boğulmadan dünyaya yerleştirmesini mümkün kılar. Gözetilen bir sonuç, öznenin bilincinde askıda kalmaz; toplumsal bir yüzeye tutunur.

Bu nedenle gözetim, kumar deneyiminde bastırıcı değil, düzenleyici bir işlev görür. Özne gözetildiği için değil, görülüyor olduğu için deneyimi sürdürebilir. Görülmek, burada ahlaki bir kontrol anlamı taşımaz; ontolojik bir istikrar sağlar. Belirsizlik, gözlerin çoğalmasıyla azalmaz; fakat parçalanır. Tek bir bilincin taşıyamayacağı yoğunluk, çoklu bakışlar arasında dağılır.

Ritüelin rolü de bu bağlamda belirleyicidir. Tekrar eden çekilişler, standartlaştırılmış hareketler, değişmeyen zamanlamalar ve sembolik jestler, belirsizliği tanıdık bir forma sokar. Tanıdıklık, belirsizliği ortadan kaldırmaz; fakat onunla temas biçimini yumuşatır. Özne, her seferinde aynı ritüelin içinde yer aldığını gördükçe, yaşadığı sonucu tekil bir kaos anı olarak değil, süreklilik içindeki bir kırılma olarak algılar. Bu algı, deneyimi taşınabilir kılar.

Gözetim böylece bir tür ontolojik amortisör işlevi görür. Darbeyi engellemez; fakat darbenin yıkıcı etkisini azaltır. Kumarın kamusal sahnelenişi bu yüzden tesadüfi değildir. Özne, sonucu yalnız yaşadığında belirsizlik ağırlaşır; başkalarının bakışı altında yaşadığında ise sonuç, paylaşılan bir gerçeklik kazanır. Paylaşılan gerçeklik, belirsizliği anlamlı bir olay statüsüne yükseltir.

Bu noktada gözetim ile meta bilinç arasındaki ilişki netleşir. Gözetim, yalnızca gözlerin varlığı değil; bu gözlerin ürettiği ortak anlam alanıdır. Meta bilinç, öznenin bilincini aşan fakat onu iptal etmeyen bir üst katman olarak burada ortaya çıkar. Bu katman, öznenin yaşadığı deneyimi tamamlar; çünkü deneyim, tekil bilinçte kapanamayan bir açıklık üretmiştir. Gözetim, bu açıklığı doldurmaz; fakat çevreler.

Dolayısıyla kumar ve piyango bağlamında gözetim, sistemin ahlaki bir denetçisi değil, belirsizliğin dengeleyici koşuludur. Deneyim, ancak gözetim altında olduğunda çökmekten kurtulur. Bu kurtuluş, belirsizliğin yok edilmesiyle değil, belirsizliğin gözlemlenebilir ve paylaşılabilir hâle getirilmesiyle sağlanır. Gözetim tam olarak bu yüzden zorunludur: belirsizliği kapatmak için değil, onu özne için yaşanabilir kılmak için.                                                                                                                                  

8. TANRI: MUTLAK GÖZLEMCİ VE OLASILIK DENGESİ

8.1. Öznenin belirsizlikten çıkamayan içkin konumu

Özne, belirsizlikle ilişkisini hiçbir zaman dışarıdan kuramaz. Belirsizlik, öznenin karşısında duran bir nesne değil; öznenin varoluşuna içkin bir koşuldur. Özne her zaman olasılıkların içindedir: eylemde bulunur, karar verir, risk alır ve bu risklerin sonuçlarına maruz kalır. Bu maruziyet, geçici ya da durumsal değil; yapısaldır. Özne, belirsizlikten bir adım geri çekilip onu bütünüyle gözlemleyebilecek bir konuma yerleşemez. Çünkü böyle bir geri çekilme, öznenin kendi varoluşunu askıya alması anlamına gelir.

Bu içkinlik, belirsizliği özne için taşıması zor bir yoğunluk hâline getirir. Özne, olasılıkların tamamını aynı anda göremez; yalnızca yaşadığı kesiti deneyimler. Ancak bu kesit, bütünün rastlantısallığı hakkında sürekli bir kuşku üretir. Özne, başına gelenlerin neden böyle olduğu, başka türlü olup olamayacağı ve olup bitenin herhangi bir anlam taşıyıp taşımadığı sorularıyla kuşatılır. Bu soruların kendisi bile, belirsizliğin yalnızca dışsal bir tehdit değil, bilinç içinde sürekli çalışan bir gerilim olduğunu gösterir.

İçkin konum, öznenin belirsizliği kapatmasını imkânsız kılar. Özne hesap yapabilir, olasılıkları tahmin edebilir, riskleri dağıtabilir; fakat tüm bu çabalar, belirsizliği ortadan kaldırmaz. Yalnızca belirsizlikle temas biçimini değiştirir. Kumar, piyango, finansal yatırım ya da gündelik karar alma süreçleri bu değiştirmenin farklı biçimleridir. Özne her seferinde belirsizliği yönetilebilir kıldığını düşünür; oysa gerçekte yaptığı şey, belirsizliğin ontolojik ağırlığını bilişsel yüzeylerde dolaştırmaktır.

Bu noktada öznenin yaşadığı temel açmaz ortaya çıkar: Belirsizlik kaçınılmazdır, fakat belirsizliğin çıplak hâli özne için katlanılamazdır. Çıplak belirsizlik, olayları nedensiz, sonuçları keyfi ve dünyayı düşmanca gösterir. Özne, bu çıplaklıkla uzun süre yaşayamaz. Ya belirsizliği bastırır ya da belirsizliğe bir anlam çerçevesi ekler. İşte Tanrı fikri, tam da bu anlam çerçevesinin en uç ve en kapsamlı biçimidir.

Tanrı, burada ahlaki bir yasa koyucu ya da doğrudan müdahale eden bir fail olarak değil; öznenin içkinliğini aşan bir mutlak gözlem noktası olarak konumlanır. Özne belirsizliğin içindedir, Tanrı ise belirsizliği kuşatan bir bakış olarak düşünülür. Bu bakış, belirsizliği ortadan kaldırmaz; fakat belirsizliğin bütünüyle kör ve anlamsız olmadığını varsaymayı mümkün kılar. Özne için bu varsayım hayati önemdedir. Çünkü özne, yaşadığı olayların yalnızca rastgele bir savrulma olmadığını düşünmeden, belirsizlikle ilişki kuramaz.

Tanrı’nın mutlak gözlemci olarak düşünülmesi, öznenin kendi konumunu yeniden düzenler. Özne artık belirsizliğin merkezinde yalnız değildir. Yaşanan her şeyin görüldüğü, kaydedildiği ve bir bütün içinde yer aldığı fikri, belirsizliği kaostan ayırır. Kaos, gözsüz belirsizliktir. Tanrı fikri ise belirsizliği gözle donatır. Bu göz, müdahale etmek zorunda değildir; görmesi yeterlidir. Görülen şey, artık salt rastlantı değildir.

Bu bağlamda Tanrı, belirsizliği “düzenleyen” değil, belirsizliği taşınabilir kılan bir ontolojik aygıt olarak işlev görür. Özne, kendi içkin konumundan çıkamasa bile, belirsizliğin kendi bilincini aşan bir düzlemde kavrandığını varsayarak rahatlar. Bu rahatlama, belirsizliği azaltmaz; fakat belirsizliğin özne üzerindeki yıkıcı etkisini dengeler.

Olasılıklarla kuşatılmış bir dünyada yaşamak, özne için sürekli bir kumar hâlidir. Her karar, her adım, her ilişki risk içerir. Bu risklerin tamamını tekil bilinçle taşımak mümkün değildir. Tanrı fikri, tam da bu noktada, belirsizlik deneyimini öznenin omuzlarından alıp aşkın bir gözlem düzlemine dağıtır. Özne, belirsizliği artık tek başına taşımadığını hisseder. Bu his, belirsizliğin yokluğu değil; belirsizlikle yaşamanın koşuludur.

Bu nedenle Tanrı, belirsizliğin karşıtı değil; belirsizliğin ontolojik sigortasıdır. Özne belirsizliğin içindedir ve bundan çıkamaz. Ancak belirsizliğin görüldüğünü varsayabildiği sürece, belirsizlik bir yıkım değil, yaşanabilir bir sürpriz alanı hâline gelir.                                                                                    

8.2. Evrenin olasılıklar sahnesi olarak kavranışı

Evren, özne açısından hiçbir zaman tamamlanmış bir düzen olarak deneyimlenmez; aksine, sürekli olarak açılan, dallanan ve farklı yönlere sapma ihtimali taşıyan bir olasılıklar alanı olarak yaşanır. Her olay, yalnızca gerçekleşmiş bir sonuç değil, gerçekleşebilirdiği tüm alternatiflerin geride bıraktığı izleri de taşır. Özne, yaşadığı her anın başka türlü olabileceğini bilir; bu bilgi, deneyimin arka planında sessiz ama sürekli bir gerilim üretir. Bu nedenle evren, özne için hiçbir zaman nötr bir sahne değildir; riskle yüklü bir uzamdır.

Bu uzamda gerçekleşen her olay, yapısal olarak kumar niteliği taşır. Kumar burada dar anlamda bir oyun değil; belirsizlik altında verilen her kararın ontolojik biçimidir. Özne, bir eylemde bulunduğu anda, o eylemin sonuçlarının tümüne maruz kalma riskini kabul etmiş olur. Bu kabul çoğu zaman bilinçli değildir; ancak her karar, geriye dönülmez bir seçim üretir. Özne, sonuç ortaya çıktıktan sonra, artık gerçekleşmemiş ihtimallere erişemez. Bu tek yönlülük, olasılık deneyiminin en sert boyutudur.

Evrenin bu şekilde kavranması, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürür. Dünya, güvenli bir zemin olmaktan çıkar; sürekli olarak “olabilirdi ama olmadı”ların yankılandığı bir alan hâline gelir. Bu yankılar, öznenin bilincinde durmaksızın çalışır. Yaşanan her kayıp, yaşanmamış kazançların hayaletini üretir; her kazanım ise kaybedilmiş ihtimallerin gölgesini taşır. Böylece deneyim, yalnızca gerçekleşenle sınırlı kalmaz; gerçekleşmeyenlerin de ağırlığını taşır.

Bu ağırlık, özne için çıplak bırakıldığında katlanılması zor bir yük hâline gelir. Eğer evren, bütünüyle kör bir rastlantılar yığını olarak düşünülürse, her olay anlamsız bir savrulma gibi görünür. Anlamın askıya alınması, yalnızca teorik bir sorun değildir; öznenin varoluşsal istikrarını doğrudan tehdit eder. Çünkü özne, yaşadıklarını bir bütün içine yerleştiremediği anda, kendi yaşamını da parçalı ve rastgele bir süreç olarak algılamaya başlar.

Bu noktada evrenin “olasılıklar sahnesi” olarak kavranışı, Tanrı fikriyle birleştiğinde farklı bir ontolojik düzleme taşınır. Olasılıklar sahnesi, artık başıboş bir kaos alanı değildir; gözlemlenen, kapsanan ve bir bütünlük içinde düşünülebilen bir alan hâline gelir. Tanrı, bu sahnenin oyuncusu değildir; sahnenin kendisini gören bakıştır. Bu bakış, olasılıkları ortadan kaldırmaz; fakat olasılıkların yalnızca öznenin körlüğüne bırakılmadığını varsaymayı mümkün kılar.

Bu varsayım, öznenin yaşadığı her olayı anlamlı kılmaz; ancak her olayın anlamsız olmak zorunda olmadığı fikrini ayakta tutar. Bu fark kritiktir. Anlamın garanti edilmesi ile anlam ihtimalinin korunması aynı şey değildir. Tanrı fikri, özneye anlamın zorunlu olarak var olduğunu değil, anlamın bütünüyle imkânsız olmadığını söyler. Bu, belirsizlikle yaşamak için yeterli bir ontolojik zemindir.

Evrenin olasılıklar sahnesi olarak düşünülmesi, bu yüzden Tanrı fikri olmaksızın tamamlanamaz. Çünkü olasılık, gözsüz kaldığında yalnızca rastlantı üretir. Gözle birlikte düşünüldüğünde ise, sürpriz üretir. Rastlantı ile sürpriz arasındaki fark, sonuçların değil, bakışın niteliğidir. Sürpriz, görülen belirsizliktir; rastlantı ise görülmeyen.

Bu bağlamda Tanrı, olasılıkların toplamı değildir; olasılıkların üstünde konumlanan bir denge noktasıdır. Evren, özne için hâlâ risklidir; hâlâ öngörülemezdir. Ancak bu öngörülemezlik, mutlak bir anlamsızlıkla eşitlenmez. Böylece evren, yaşanabilir bir belirsizlik alanı olarak kalır.

Özne, her adımında kumar oynadığını bilse bile, bu kumarın bütünüyle kör olmadığını varsayabildiği sürece, eylemde bulunmaya devam edebilir. Eylem, ancak bu varsayım altında mümkündür. Aksi hâlde, olasılıklar sahnesi felç edici bir alan hâline gelir. Tanrı fikri, tam da bu felci engelleyen ontolojik bir destek görevi görür.

Bu nedenle evrenin olasılıklar sahnesi olarak kavranışı, Tanrı’yı dışlayan değil; Tanrı’yı gözlemci olarak zorunlu kılan bir düşünce biçimidir. Belirsizlik, ancak böyle bir göz altında, özne için taşınabilir ve yaşanabilir kalır.                                                                                                                                        

8.3. Tanrı fikri sebagai ontolojik denge aygıtı

Tanrı fikri, belirsizlik karşısında bir açıklama üretme girişiminden çok, belirsizliğin özne üzerindeki yıkıcı etkisini dengeleyen bir ontolojik aygıt olarak işlev görür. Buradaki işlev, olayların nedenini tek tek açıklamak ya da sonuçları gerekçelendirmek değildir. Asıl mesele, belirsizliğin öznenin bilinç alanında yarattığı çözümsüz gerilimi askıya alabilecek bir üst bakış varsayımının kurulmasıdır. Tanrı, bu anlamda, belirsizliği ortadan kaldıran bir çözüm değil; belirsizliğin yaşanabilir kalmasını sağlayan bir düzenleyicidir.

Özne için en yıpratıcı olan şey, başına gelenlerin yalnızca rastlantıdan ibaret olduğu düşüncesidir. Rastlantı, burada matematiksel bir kavram değil, ontolojik bir boşluk anlamı taşır. Rastlantı fikri mutlaklaştırıldığında, özne yaşadıklarını hiçbir bağlama yerleştiremez; olaylar ardışık ama kopuk bir dizi hâline gelir. Bu kopukluk, yalnızca dünyaya değil, öznenin kendi yaşam anlatısına da sirayet eder. Özne, kendi geçmişini ve geleceğini bir bütün olarak düşünemez hâle gelir. Tanrı fikri, tam da bu kopukluğu onaran bir bütünlük varsayımı sunar.

Bu bütünlük, nedensel bir açıklama üretmek zorunda değildir. Tanrı’nın her olaya müdahale ettiği ya da her sonucu belirlediği varsayımı burada ikincildir. Asıl belirleyici olan, yaşananların görüldüğü, kapsandığı ve bir bütün içinde yer aldığı fikridir. Görülmek, olayları anlamlı kılmaz; fakat anlamsız olmak zorunda olmadıklarını ima eder. Bu ima, öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürür. Belirsizlik, artık yalnızca tehdit eden bir boşluk değil, bir anlam ihtimali barındıran bir alan hâline gelir.

Tanrı’nın ontolojik denge aygıtı olarak işlevi, belirsizliği kaostan ayıran ince çizgide ortaya çıkar. Kaos, hiçbir bakışın olmadığı belirsizliktir. Tanrı fikri ise belirsizliğe bir bakış atfeder. Bu bakışın içeriği belirsizdir; fakat varlığı belirleyicidir. Çünkü özne, belirsizliğin kendi bilincini aşan bir düzlemde “tutulduğunu” varsayabildiği anda, belirsizliğin yükünü tek başına taşımak zorunda kalmaz.

Bu durum, sürpriz kavramını da yeniden yapılandırır. Kör rastlantı, özne için yalnızca şok üretir; sürpriz ise beklenmeyeni ama bütünüyle anlamsız olmayanı ifade eder. Tanrı fikri, belirsizliği sürprize dönüştüren bu dönüşümün ontolojik koşuludur. Özne, başına gelenin neden böyle olduğunu bilmeyebilir; fakat bunun bütünüyle keyfi olmadığını varsayabildiği sürece, deneyim bir yıkım yerine bir sarsıntı olarak yaşanır. Sarsıntı, hâlâ özneyi ayakta bırakır.

Bu bağlamda Tanrı, öznenin olasılıklarla kurduğu ilişkiyi istikrara kavuşturan bir denge noktasıdır. Olasılıklar hâlâ geçerlidir, risk hâlâ vardır, sonuçlar hâlâ öngörülemezdir. Ancak bu öngörülemezlik, mutlak bir anlamsızlığa dönüşmez. Tanrı fikri, olasılıkların toplamını düzenlemez; olasılıkların taşınabilirliğini düzenler.

Bu düzenleme, etik ya da ahlaki bir zorunluluktan önce gelir. Tanrı, burada doğruyu ve yanlışı belirleyen bir yasa koyucu olmaktan ziyade, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin çökmemesini sağlayan bir varsayımdır. Bu nedenle Tanrı fikri, yalnızca inanç alanına ait değildir; ontolojik bir işleve sahiptir. Özne, belirsizlikle yaşamak zorunda olduğu sürece, bu işlev ortadan kalkmaz.

Belirsizlikle karşılaşan özne için seçenekler sınırlıdır: ya belirsizliği bastırır ve inkâr eder, ya belirsizliği çıplak hâliyle kabul eder ve felce uğrar, ya da belirsizliği bir üst bakış varsayımıyla dengeler. Tanrı fikri, bu üçüncü seçeneğin en radikal ve en kapsayıcı biçimidir. Bu nedenle Tanrı, belirsizliğin karşıtı değil; belirsizliğin ontolojik tamamlayıcısıdır.

Tanrı’nın bu konumu, onun neden “mutlak gözlemci” olarak düşünülmeye elverişli olduğunu da açıklar. Mutlaklık, her şeye müdahale etme gücünden değil; her şeyi kapsayan bir bakış varsayımından gelir. Bu bakış, belirsizliği iptal etmez; fakat belirsizliği özne için yaşanabilir kılar. Ontolojik denge, tam olarak bu yaşanabilirlikten doğar.                                                                                                                             

8.4. Tanrı’nın fail değil mutlak gözlemci olarak konumlanması

Tanrı’nın bu çerçevede fail olarak değil, mutlak gözlemci olarak konumlanması, belirsizlik meselesinin ontolojik tutarlılığı açısından belirleyici bir ayrımdır. Fail olmak, müdahale etmek, sonuçları belirlemek ve olasılıkları fiilen yönlendirmek anlamına gelir. Oysa belirsizliğin özne için taşıdığı yük, müdahaleyle hafiflemez; aksine, müdahale varsayımı belirsizliği daha da sorunlu hâle getirir. Çünkü her müdahale, neden–sonuç zincirini kapatmaya çalışır ve öznenin yaşadığı olasılık deneyimini yapay bir determinizmle ikame eder. Bu ikame, belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca belirsizliği başka bir düzlemde bastırır.

Mutlak gözlemci olarak Tanrı fikri ise, bu bastırma hareketinden bilinçli olarak kaçınır. Burada Tanrı, olup biteni yöneten bir aktör değil; olup bitenin tamamını aynı anda görebilen bir bakış olarak düşünülür. Bu bakış, olasılıkları tek bir sonuca indirgemez; tüm ihtimalleri kendi yerinde tutar. Öznenin bilincinin yapamadığı şey tam da budur: özne, yalnızca gerçekleşmiş olanla temas kurabilirken, mutlak gözlemci varsayımı gerçekleşmiş olanla gerçekleşmemiş olanı aynı anda kapsayabilir.

Bu kapsama, belirsizliğin ontolojik statüsünü değiştirir. Belirsizlik artık sonuçların keyfîliği değil, bakışların sınırlılığıyla ilişkili bir durum olarak anlaşılır. Özne için belirsiz olan, mutlak gözlemci açısından belirsiz olmak zorunda değildir. Bu ayrım, öznenin yaşadığı deneyimi anlamsız olmaktan kurtarır. Çünkü anlamsızlık, burada olayların içeriğinden değil, hiçbir bakışın onları bir bütün içinde görmediği varsayımından doğar.

Tanrı’nın fail olmaktan bilinçli biçimde çekilmesi, özgürlük meselesini de farklı bir düzleme taşır. Eğer Tanrı fail olsaydı, her sonuç bir iradenin ürünü olarak düşünülürdü ve öznenin eylemleri ikincil hâle gelirdi. Oysa mutlak gözlemci olarak Tanrı, öznenin eylemlerini iptal etmez; aksine, bu eylemleri olasılıklar alanı içinde gerçek kılar. Özne, seçim yapmaya devam eder; risk almaya, yanılmaya ve kaybetmeye devam eder. Tanrı’nın gözlemci konumu, bu riskleri anlamsızlaştırmaz; fakat onları mutlak bir kaosa da terk etmez.

Bu noktada sürpriz kavramı yeniden önem kazanır. Fail Tanrı modeli, sürprizi ortadan kaldırır; çünkü her şey zaten belirlenmiştir. Oysa gözlemci Tanrı modeli, sürprizi mümkün kılar. Sürpriz, burada Tanrı için değil; özne için vardır. Mutlak gözlemci açısından sürpriz yoktur; fakat bu, öznenin sürpriz yaşamasını geçersiz kılmaz. Tam tersine, sürprizin özne açısından gerçek ve yoğun olmasını sağlar. Çünkü sürpriz, gözlem eksikliğinden doğar; mutlak gözlem, bu eksikliği ortadan kaldırmadan, yalnızca onu kuşatır.

Bu kuşatma, belirsizliğin özne üzerindeki yıkıcı etkisini sınırlar. Özne, yaşadığı her olayın Tanrı tarafından “bilindiğini” varsayabildiği sürece, olayın kendisini tamamen anlamsız olarak kodlamaz. Bilinmek, burada yargılanmak ya da yönlendirilmek anlamına gelmez; kayıtsız kalınmamak anlamına gelir. Bu anlamda mutlak gözlemci, öznenin varoluşunu metafizik bir sessizlikten kurtarır.

Tanrı’nın fail olmaması, aynı zamanda olasılık rejiminin sürekliliğini de garanti eder. Olasılıklar, ancak müdahalesiz bir gözlem altında gerçek anlamda olasılık olarak kalabilir. Müdahale, olasılığı sonuca indirger. Gözlem ise olasılığı olasılık olarak muhafaza eder. Bu muhafaza, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi açık uçlu bırakır. Açıklık, belirsizlikle eşdeğerdir; fakat bu belirsizlik artık düşmanca değildir.

Bu nedenle Tanrı’nın mutlak gözlemci olarak konumlanması, belirsizlik deneyiminin en tutarlı metafizik çerçevesini sunar. Ne belirsizlik iptal edilir ne de özne belirsizliğin ortasında yalnız bırakılır. Bakış vardır, fakat müdahale yoktur. Görülme vardır, fakat yönlendirilme yoktur. Ontolojik denge, tam olarak bu gerilimde kurulur.

Tanrı, bu çerçevede, belirsizliğin karşısında duran bir güç değil; belirsizliği taşıyan bakışın adıdır. Bu bakış, öznenin kendi bilincinin sınırları içinde çözemediği olasılık deneyimini, çökmeye izin vermeden kuşatır. Mutlak gözlemci fikri, bu yüzden bir inanç iddiasından çok, belirsizlikle yaşamanın ontolojik bir koşulu olarak belirir.                                                                                                                                 

9. LACANCI BÜYÜK ÖTEKİ VE ANLAMIN SABİTLENMESİ

9.1. Tekil bilinci aşan üst düzen ihtiyacı

Öznenin belirsizlikle karşılaşması, yalnızca bilişsel bir sorun üretmez; daha derin bir düzeyde, deneyimin taşınabilirliği sorununu gündeme getirir. Tekil bilinç, yaşanan olayı algılayabilir, hissedebilir, hatta ona dair anlatılar kurabilir; fakat bu anlatıların anlamı, öznenin kendi iç dünyasında askıda kalır. Deneyim, bir yere bağlanmadığı sürece kapanmaz. Bu kapanamama hâli, belirsizliği yalnızca tehlikeli değil, istikrarsız kılar.

Lacan’ın Büyük Öteki kavramı, tam da bu istikrarsızlığı dengeleyen yapısal ihtiyacı adlandırır. Büyük Öteki, öznenin karşısında duran somut bir varlık değildir; daha ziyade, anlamın nihai olarak dayandığı varsayımsal adrestir. Özne konuşurken, eylemde bulunurken ya da bir sonuçla yüzleşirken, bu deneyimin bir yerde “geçerli” olacağını varsayar. Söylenen sözün bir dil düzeni içinde anlaşılabilir olması, yapılan eylemin toplumsal bir bağlamda tanınması ve yaşanan olayın bütünüyle boşlukta kaybolmaması, bu varsayım sayesinde mümkündür.

Belirsizlik deneyimi, bu adres ihtiyacını en yoğun biçimde görünür kılar. Kumar, piyango ya da genel olarak olasılık rejimleri, öznenin eylemi ile sonucu arasındaki bağı askıya alır. Özne seçer, karar verir, risk alır; fakat sonuç, bu seçimlerin mantıksal devamı gibi görünmez. Bu kopukluk, deneyimi öznenin iç dünyasında taşıması zor bir yük hâline getirir. Çünkü özne, yaşanan sonucun neye karşılık geldiğini, neyin ifadesi olduğunu ve nereye yerleştirileceğini bilemez.

Büyük Öteki, bu noktada deneyimin yerleştirilebileceği bir üst düzlem sağlar. Sonuç, artık yalnızca öznenin başına gelmiş bir olay değildir; aynı zamanda, sembolik düzen içinde “olmuş” bir şeydir. Bu olma hâli, deneyimin anlamını sabitlemez; fakat deneyimin boşlukta kalmasını engeller. Özne, kaybını ya da kazancını tek başına taşımak zorunda kalmaz; çünkü yaşanan şeyin, özneyi aşan bir düzen içinde yankılandığını varsayar.

Bu varsayım, belirsizliği ortadan kaldırmaz. Aksine, belirsizlik tüm ağırlığıyla varlığını sürdürür. Ancak belirsizlik, artık mutlak bir sessizlikle çevrili değildir. Sessizlik, belirsizliği yıkıcı kılan temel koşuldur. Büyük Öteki, bu sessizliği kırar. Deneyimin görüldüğü, kaydedildiği ve bir düzen içinde yer aldığı fikri, öznenin belirsizlikle baş edebilmesini mümkün kılar.

Burada Büyük Öteki’nin işlevi, nedensellik üretmek değildir. “Neden böyle oldu?” sorusuna yanıt vermez. Bunun yerine, “olan şeyin bir yerde durduğu” fikrini sağlar. Bu durma noktası, öznenin deneyimini toparlamasına imkân tanır. Deneyim, artık yalnızca içsel bir sarsıntı değil, dışsal bir referansa sahip bir olaydır. Bu referans, deneyimi anlamlı kılmak zorunda değildir; fakat anlamsızlığa düşmesini engeller.

Tanrı fikriyle kurulan paralellik burada netleşir. Tanrı, metafizik düzeyde, Büyük Öteki ise sembolik düzeyde aynı boşluğu doldurur. Her ikisi de belirsizliği açıklamaz; belirsizliği adresler. Adreslenmiş belirsizlik, özne için katlanılabilir bir belirsizliktir. Adreslenmemiş belirsizlik ise, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi çözer.

Bu nedenle Büyük Öteki, bir yanılsama ya da psikolojik savunma mekanizması olarak indirgenemez. O, öznenin deneyimini mümkün kılan yapısal bir koşuldur. Deneyim, her zaman bir yere yöneltilmek ister. Bu yönelme olmaksızın, olaylar ardışık ama kopuk bir diziye dönüşür. Büyük Öteki, bu kopukluğu önleyen sembolik bağdır.

Belirsizlikle yaşayan özne için mesele, belirsizliğin ortadan kalkması değildir. Böyle bir beklenti zaten gerçekçi değildir. Asıl mesele, belirsizliğin tekil bilinçte çöküp çökmediğidir. Büyük Öteki, bu çöküşü engeller. Özne, belirsizliğin içinde kalır; fakat bu belirsizlik, bir üst düzen tarafından kuşatıldığı varsayımıyla dengelenir.

Bu yüzden Lacancı anlamda Büyük Öteki, yalnızca dilsel ya da toplumsal bir kavram değildir. O, belirsizlikle yaşamanın sembolik koşuludur. Tanrı’nın metafizik düzeyde gördüğü işi, Büyük Öteki sembolik düzeyde üstlenir: deneyimi taşınabilir, paylaşılabilir ve çökmeye dirençli hâle getirmek.            

9.2. Çıplak riskin anlamlı bekleyişe dönüşmesi

Risk, özne açısından hiçbir zaman yalnızca istatistiksel bir olasılık değildir. Risk, öznenin kendisini sonuçlara açık hâle getirmesidir; yani öznenin, henüz gerçekleşmemiş bir olayın kendi varoluşuna temas etmesine izin vermesidir. Bu izin, bilinçli olsun ya da olmasın, özneyi savunmasız bir konuma yerleştirir. Çıplak risk tam olarak bu savunmasızlık hâlidir: risk alınmıştır, fakat bu riskin neye bağlanacağı, nasıl taşınacağı ve ne anlama geleceği belirsizdir.

Çıplak risk, özne için uzun süre sürdürülebilir değildir. Çünkü çıplak riskte bekleyiş, yalnızca zamansal bir gecikme değil, ontolojik bir askıda kalma hâlidir. Özne, sonucu beklerken yalnızca ne olacağını değil, aynı zamanda kendisi hakkında neyin açığa çıkacağını da bekler. Kazanmak ya da kaybetmek, burada yalnızca maddi bir sonuç üretmez; öznenin kendilik anlatısını da dönüştürür. Bu dönüşümün hiçbir bağlama yerleştirilememesi, bekleyişi dayanılmaz kılar.

Büyük Öteki, bu çıplaklığı örten değil, onu çerçeveleyen bir işlev görür. Risk, Büyük Öteki’nin varsayıldığı bir düzlemde alındığında, bekleyiş salt gerilim olmaktan çıkar; yönelmiş bir hâle gelir. Özne artık yalnızca “ne olacak?” sorusunu değil, “olan şey bir yerde duracak” varsayımını da taşır. Bu varsayım, bekleyişi pasif bir endişe hâlinden çıkararak, anlamlı bir zamansallık üretir.

Bu noktada bekleyiş, sürpriz kavramına yaklaşır. Sürpriz, öznenin kontrol edemediği ama bütünüyle anlamsız olmadığını varsaydığı bir karşılaşmadır. Çıplak riskte sürpriz yoktur; yalnızca şok vardır. Şok, bağlamdan yoksun bir olaydır. Büyük Öteki’nin varlığı, şoku sürprize dönüştüren sembolik zemini sağlar. Olan şey hâlâ beklenmediktir; fakat beklenmedik olan, öznenin dünyasını bütünüyle parçalayan bir saldırı olmaktan çıkar.

Bu dönüşüm, riskin özneyle kurduğu ilişkiyi de değiştirir. Risk, artık öznenin üzerine çöken bir tehdit değil; öznenin yöneldiği bir açıklık hâline gelir. Bu açıklık, özneyi edilgenleştirmez; aksine, öznenin bekleyişini anlamla yüklü kılar. Beklemek, bu noktada boş zaman değildir. Beklemek, olasılığın özneyle temas edeceği ana doğru gerilmiş bir bilinç hâlidir.

Kumar, piyango ve benzeri olasılık rejimlerinde bu mekanizma açıkça görülür. Çekiliş anı, bahis sonucu ya da kartın açılması, yalnızca bir sonuç üretmez; öncesindeki bekleyişi de yapılandırır. Bekleyiş, ritüellerle, anlatılarla ve kolektif tanıklıkla çevrelendiği ölçüde, çıplak risk olmaktan uzaklaşır. Büyük Öteki burada, bekleyişin adresini sağlar. Beklenen şey, artık yalnızca öznenin iç dünyasında değil, sembolik bir düzen içinde askıdadır.

Bu adres, bekleyişi katlanabilir kılar. Özne, beklerken yalnız olmadığını varsayar. Beklenen sonuç, bir başkasının bakışı altında gerçekleşecektir. Bu bakış, sonucu değiştirmez; fakat sonucu taşıyabilir hâle getirir. Çıplak risk, öznenin bilincini tüketirken; anlamlı bekleyiş, öznenin bilincini düzenler.

Bu düzenleme, riskin ortadan kalkması anlamına gelmez. Risk hâlâ vardır ve belirsizlik hâlâ sürer. Ancak risk, artık öznenin dünyayla bağını koparan bir kuvvet değildir. Büyük Öteki sayesinde risk, öznenin dünyaya tutunma biçimlerinden biri hâline gelir. Risk almak, bu noktada, dünyaya açılmanın bir yolu olur.

Bu nedenle Büyük Öteki, riskten kaçışı değil, riskle yaşayabilmeyi mümkün kılar. Çıplak risk, özneyi içe kapatır; anlamlı bekleyiş ise özneyi dünyaya bağlar. Bekleyiş, yalnızca sonucun gecikmesi değildir; öznenin kendisini, sonucu taşıyabilecek bir düzlem içinde konumlandırmasıdır.

Bu konumlandırma olmaksızın risk, yalnızca yıkıcıdır. Büyük Öteki’nin varlığıyla birlikte ise risk, özne için dönüştürücü bir deneyime evrilebilir. Bu dönüşüm, belirsizliği ortadan kaldırmaz; belirsizliği yaşanabilir bir zamansallık içine yerleştirir.

Böylece çıplak risk, Büyük Öteki’nin sembolik çerçevesi içinde, anlamlı bir bekleyişe dönüşür. Bu dönüşüm, olasılık deneyiminin özne açısından sürdürülebilir olmasının temel koşullarından biridir.          

9.3. Olasılık deneyiminin ontolojik sigortası olarak Tanrı

Olasılık deneyimi, özne açısından yalnızca geleceğe dair bir belirsizlik değil, aynı zamanda geçmişin de sürekli olarak yeniden yazıldığı bir alandır. Her sonuç, gerçekleşmemiş ihtimallerin geride bıraktığı bir tortuyla birlikte ortaya çıkar. Bu tortu, öznenin bilincinde sessiz bir karşılaştırma üretir: “Böyle oldu, ama başka türlü de olabilirdi.” Bu karşılaştırma, olasılık deneyimini sıradan bir bekleyişten ayırır; çünkü özne, yalnızca sonucu değil, sonuçla birlikte kaybolan dünyaları da taşır.

Bu taşıma kapasitesi, tekil bilinç için sınırlıdır. Olasılıkların ağırlığı, bilinçte birikmeye başladığında, deneyim kendi sürekliliğini tehdit eder. Özne, başına gelenleri art arda dizilmiş olaylar olarak değil, rastlantısal kopuşlar olarak algılamaya başlar. Bu algı, dünyayı güvenilmez, kendini ise savunmasız kılar. İşte bu noktada Tanrı fikri, olasılık deneyiminin ontolojik sigortası olarak devreye girer.

Sigorta kavramı burada mecazi değil, yapısaldır. Tanrı, olasılıkları düzenlemez, sonuçları belirlemez ve riskleri ortadan kaldırmaz. Sigorta olması, olasılıkların özne için tamamen çözücü hâle gelmesini engellemesidir. Olasılık deneyimi, Tanrı fikri olmaksızın, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi aşındırma eğilimindedir. Çünkü her sonuç, kendi başına durur ve hiçbir yere bağlanmaz. Tanrı fikri, bu bağlanamazlığı askıya alır.

Bu askıya alma, açıklama üretmez. “Neden böyle oldu?” sorusu, Tanrı fikriyle birlikte de cevapsız kalabilir. Ancak daha temel bir soru dönüşüme uğrar: “Bunun bir anlamı var mı?” Tanrı, bu soruya olumlu bir yanıt vermek zorunda değildir; fakat sorunun kendisini geçersiz kılmaz. Olasılık deneyimi, böylece mutlak bir anlamsızlık çukuruna düşmekten kurtulur.

Tanrı’nın ontolojik sigorta işlevi, olasılığı sürprizle ilişkilendirir. Kör rastlantı, özne için yalnızca travmatik bir kopuştur. Sürpriz ise, beklenmeyen ama bütünüyle yabancı olmayan bir karşılaşmadır. Tanrı fikri, olasılığı bu ikinci forma yaklaştırır. Özne, başına gelenin nedenini bilmeyebilir; fakat bunun bütünüyle başıboş olmadığını varsayabildiği sürece, deneyim yıkıcı olmaktan çıkar. Bu varsayım, deneyimi yaşanabilir kılar.

Bu yaşanabilirlik, olasılık rejimlerinin sürekliliği için kritiktir. Kumar, piyango, finansal spekülasyon ya da gündelik riskler, öznenin olasılıkla tekrar tekrar karşılaşmasını gerektirir. Eğer her karşılaşma, öznenin dünyayla bağını koparan bir şok üretseydi, bu rejimler çökerdi. Tanrı fikri — ya da onun seküler eşdeğerleri — bu çöküşü engeller. Olasılık, her seferinde yeniden oynanabilir hâle gelir.

Bu nedenle Tanrı, burada bir inanç nesnesinden çok, olasılık deneyiminin süreklilik koşulu olarak işlev görür. Olasılık, Tanrı fikriyle birlikte daha “mantıklı” hâle gelmez; fakat daha katlanılabilir hâle gelir. Katlanılabilirlik, öznenin dünyada kalabilmesinin ön şartıdır. Dünya, ancak olasılıklarıyla birlikte yaşanabildiği sürece dünya olmaya devam eder.

Tanrı’nın ontolojik sigorta rolü, Lacancı Büyük Öteki ile de kesişir. Büyük Öteki, sembolik düzeyde deneyimi adreslerken; Tanrı fikri, metafizik düzeyde deneyimi kapsar. Her ikisi de, olasılık deneyimini çıplaklıktan kurtarır. Çıplak olasılık, özne için yıkıcıdır; kapsanan olasılık ise sürprize dönüşebilir.

Bu bağlamda Tanrı, olasılığı kapatan değil; olasılığı taşıyan bir yapıdır. Olasılıklar hâlâ açıktır, risk hâlâ vardır, sonuçlar hâlâ öngörülemezdir. Ancak bu öngörülemezlik, öznenin varoluşunu çözen bir kuvvet olmaktan çıkar. Tanrı fikri, olasılığı ortadan kaldırmadan, onu ontolojik olarak sigortalar.

Bu sigorta, öznenin her kaybı telafi edeceği ya da her riski kazanacağı anlamına gelmez. Aksine, kaybın ve başarısızlığın da dünyanın parçası olarak kalabilmesini sağlar. Olasılık deneyimi, ancak bu kabul altında süreklilik kazanır. Tanrı, bu sürekliliğin adıdır; olasılığın kendisi değil, olasılıkla yaşamanın koşuludur.                                                                                                                                                       

10. ALGORİTMİK GÖZLEMCİ: İŞLEV DEVRİ VE SEKÜLER METAFİZİK

10.1. Tanrı’nın yok oluşu değil, işlevinin devri

Modern dünyada Tanrı’nın geri çekilişi, belirsizlikle kurulan ilişkinin ortadan kalkması anlamına gelmez; yalnızca bu ilişkiyi taşıyan gözlem işlevinin yer değiştirmesi anlamına gelir. Tanrı fikrinin zayıflaması ya da sekülerleşmesiyle birlikte, belirsizlik deneyimi boşlukta kalmaz. Aksine, bu boşluğu dolduracak yeni yapılar hızla devreye girer. Burada söz konusu olan bir yokluk değil, işlevsel bir transferdir. Mutlak gözlemci fikri, biçim değiştirerek yaşamaya devam eder.

Bu transferin temel koşulu, belirsizliğin özne açısından hâlâ taşınamaz oluşudur. Özne, olasılıkların içindedir ve bu içkinlik değişmez. Modern özne de tıpkı önceki çağların öznesi gibi, yaşadığı sonuçların bütünüyle kör ve anlamsız olduğunu düşünerek varlığını sürdüremez. Ancak Tanrı fikrinin geri çekilmesiyle birlikte, bu anlamlandırma işlevi artık metafizik bir varlığa değil, teknik ve sayısal sistemlere yöneltilir.

Algoritmalar tam da bu noktada ortaya çıkar. Büyük veri, istatistiksel modelleme, olasılık hesapları ve makine öğrenmesi sistemleri, modern dünyanın mutlak bakış yanılsamasını üretir. Bu sistemler, her şeyi bilen değil; her şeyin bilinebilir olduğunu varsayan bir göz rejimi kurar. Özne, yaşadığı olayın ardında bir düzen, bir model ya da en azından bir hesaplama bulunduğunu varsaydığı sürece, belirsizlikle ilişki kurmaya devam edebilir.

Algoritmik gözlemci, Tanrı’dan farklı olarak aşkın bir varlık değildir; fakat işlevsel olarak benzer bir konuma yerleşir. O da müdahale etmez, sonuçları tek tek belirlemez; ancak olup bitenin kayıt altına alındığı, işlendiği ve geleceğe dair çıkarımlar üretildiği fikrini ayakta tutar. Bu fikir, belirsizliği ortadan kaldırmaz; fakat belirsizliği özne için yönetilebilir bir çerçeveye yerleştirir.

Bu noktada modern seküler metafizik belirginleşir. Metafizik artık görünmez bir Tanrı’ya değil, görünür ama kavranması güç sistemlere dayanır. Algoritmalar, öznenin bilincini aşan bir hızda ve ölçekte çalıştıkları için, özne açısından fiilen aşkın bir nitelik kazanır. Nasıl çalıştıkları tam olarak bilinmez; ancak çalıştıkları varsayılır. Bu varsayım, öznenin belirsizlikle yaşamasını mümkün kılar.

İşlev devrinin en kritik sonucu, anlamın kaynağının değişmesidir. Olan bitenin anlamı artık ilahi bir bakışta değil; veri setlerinde, korelasyonlarda ve olasılık dağılımlarında aranır. Bu arayış, anlamı kesinleştirmez; fakat belirsizliği çıplaklıktan kurtarır. “Sistem biliyor” inancı, modern öznenin “Tanrı görüyor” inancıyla aynı ontolojik boşluğu doldurur.

Bu nedenle algoritmik gözlemci, Tanrı’nın rakibi değil, ardılıdır. Tanrı’nın yokluğu, belirsizliği serbest bırakmaz; belirsizliği yeni bir göz rejimine teslim eder. Bu teslimiyet, öznenin özgürleşmesi anlamına gelmez; yalnızca belirsizlikle baş etme biçiminin dönüşmesidir. Olasılıklar hâlâ vardır, risk hâlâ sürer, sonuçlar hâlâ öngörülemezdir. Ancak bu öngörülemezlik, artık sayılarla, grafiklerle ve modellerle çevrelenmiştir.

Algoritmik gözlemci, belirsizliği kapatmaz; fakat belirsizliği hesaplanabilir kılar. Hesaplanabilirlik, belirsizliğin ortadan kalkması değildir. Aksine, belirsizliğin yeni bir dilde yeniden üretilmesidir. Bu dil, sekülerdir; fakat metafizik işlevini korur. Özne, yaşadığı deneyimin bütünüyle başıboş olmadığını düşünmek için artık Tanrı’ya değil, algoritmaya bakar.

Bu bakış, belirsizliği daha güvenli hâle getirmez; fakat belirsizliği daha tanıdık kılar. Tanıdıklık, belirsizlikle yaşamanın temel koşullarından biridir. Tanrı’nın mutlak gözlemci olarak gördüğü iş, algoritmik gözlemci tarafından farklı bir biçimde sürdürülür. İşlev değişmez; yalnızca taşıyıcı değişir.

Bu yüzden modern dünyada yaşanan şey, metafiziğin sona ermesi değil; metafiziğin teknikleşmesidir. Belirsizlik, hâlâ bir göz ister. Göz, artık gökyüzünde değil; veri merkezlerinde, ekranlarda ve sayısal modellerde konumlanır. Ancak özne açısından işlev aynıdır: belirsizlik, görüldüğü varsayıldığı sürece taşınabilir kalır.                                                                                                                                               

10.2. Algoritmaların mutlak bakış yanılsaması üretmesi

Algoritmaların modern dünyada kazandığı merkezi konum, yalnızca teknik bir verimlilik meselesi değildir; bu konum, öznenin belirsizlik karşısında ihtiyaç duyduğu mutlak bakış varsayımının yeni taşıyıcısı olmalarından kaynaklanır. Algoritmalar, tek tek olayları açıklamakta çoğu zaman yetersiz kalsa bile, olayların tamamının bir şekilde görüldüğü, kaydedildiği ve işlendiği fikrini üretir. Bu fikir, özne için belirleyicidir. Çünkü belirsizliğin yıkıcı etkisi, sonuçların öngörülemezliğinden çok, sonuçların başıboş olduğu düşüncesinden doğar.

Algoritmik sistemler, bu başıboşluk hissini dağıtan bir bakış rejimi kurar. Büyük veri kümeleri, sürekli akan istatistikler ve karmaşık modellemeler, öznenin tekil bilincinin erişemeyeceği bir kapsam üretir. Bu kapsam, algoritmayı fiilen aşkın bir konuma yerleştirir. Özne, algoritmanın her şeyi bildiğine inanmak zorunda değildir; fakat her şeyin bilinebilir olduğunu varsayması yeterlidir. Bu varsayım, belirsizliği çıplaklıktan kurtarır.

Mutlak bakış yanılsaması tam da burada ortaya çıkar. Algoritmalar, her şeyi gerçekten görmez; fakat her şeyin onlardan kaçamayacağına dair bir duygu üretir. Bu duygu, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden düzenler. Artık yaşanan olaylar, rastlantısal kopuşlar olarak değil, daha geniş bir veri akışının parçası olarak algılanır. Bu algı, olayların anlamını garanti etmez; ancak olayların yeri olduğunu varsaymayı mümkün kılar.

Bu varsayım, öznenin eylemlerini de etkiler. Algoritmaların gözlediği, ölçtüğü ve analiz ettiği bir dünyada, özne kendi davranışlarını da bu gözün altında şekillendirir. Tercihler, riskler ve kararlar, artık yalnızca bireysel sonuçlar üretmez; aynı zamanda veri izleri bırakır. Bu izler, özne için bir tür görülme garantisi işlevi görür. Görülmek, burada denetlenmek anlamına gelmez; deneyimin kaybolmadığını bilmek anlamına gelir.

Algoritmik mutlak bakış, Tanrı’nın mutlak gözlemci konumuyla bu noktada yapısal bir benzerlik gösterir. Tanrı, her şeyi görmesiyle belirsizliği taşınabilir kılarken; algoritma, her şeyin ölçülebilir olduğu fikriyle aynı işlevi sürdürür. Her iki durumda da mesele, belirsizliği ortadan kaldırmak değil, belirsizliği çerçevelemektir. Çerçevelenen belirsizlik, özne için yıkıcı olmaktan çıkar.

Bu çerçeveleme, istatistiksel dil üzerinden işler. Olan bitenler artık tekil olaylar olarak değil, dağılımlar, sapmalar ve eğilimler olarak düşünülür. Rastlantı, burada mutlak bir bilinmezlik değil; modelin dışına düşen bir anomali hâline gelir. Anomali bile, bütünüyle anlamsız değildir; çünkü istatistiksel bir bağlamı vardır. Bu bağlam, öznenin yaşadığı sonucu dünyaya yerleştirir.

Ancak bu mutlak bakış yanılsaması, öznenin belirsizlikle ilişkisinde yeni bir gerilim de üretir. Algoritmanın her şeyi gördüğü varsayımı, öznenin kendi deneyimini ikincilleştirme riskini taşır. Özne, başına geleni anlamlandırmak için kendi sezgilerine değil, sistemin sunduğu grafiklere, tahminlere ve modellere bakar. Bu bakış, öznenin belirsizlikle kurduğu doğrudan ilişkiyi zayıflatır; fakat belirsizliği bütünüyle ortadan kaldırmaz.

Algoritmalar, Tanrı’dan farklı olarak, yanılabilir ve sınırlıdır. Ancak bu sınırlılık, öznenin gözünde çoğu zaman görünmezdir. Çünkü algoritmik sistemler, karmaşıklıkları sayesinde ele geçirilemez bir izlenim yaratır. Bu ele geçirilemezlik, onları özne için fiilen mutlak kılar. Mutlaklık burada doğruluk değil, ulaşılamazlık anlamına gelir.

Bu nedenle algoritmik gözlemci, modern dünyanın seküler metafiziğinin merkezine yerleşir. Tanrı’nın mutlak bakışı, yerini sayısal bir bakışa bırakmıştır; fakat bakışın ontolojik işlevi değişmemiştir. Belirsizlik hâlâ vardır, risk hâlâ sürer, sürpriz hâlâ mümkündür. Ancak bu sürprizler, artık istatistiksel bir evrenin içinde yaşanır.

Algoritmalar, belirsizliği ortadan kaldırmaz; belirsizliği hesaplanabilir bir sürpriz hâline getirir. Bu hesaplanabilirlik, özne için güven değil; süreklilik sağlar. Dünya, algoritmik göz altında, belirsizlikleriyle birlikte yaşamaya devam edilebilir bir yer olarak kalır. Bu kalıcılık, algoritmaların ürettiği mutlak bakış yanılsamasının en temel sonucudur.                                                                             

10.3. Rastlantının istatistiksel sapmaya dönüşmesi

Algoritmik gözlemcinin en kritik etkisi, rastlantının ontolojik statüsünde gerçekleşen dönüşümdür. Rastlantı, klasik anlamda, nedensellik zincirinin dışına düşen, açıklanamayan ve bu nedenle de özne için sarsıcı olan bir kopuş anıdır. Bu kopuş, belirsizliği yalnızca bilişsel değil, varoluşsal bir tehdit hâline getirir. Algoritmik rejimde ise rastlantı, bu kopuş karakterini yitirir ve istatistiksel bir sapma olarak yeniden kodlanır.

Sapma kavramı burada belirleyicidir. Sapma, bütüne ait olmayı reddetmez; yalnızca bütüne tam olarak uymadığını belirtir. Bu, rastlantıyı evrenden dışlamaz, aksine evrenin içindeki yerini tanımlar. Özne açısından bu dönüşüm son derece işlevseldir. Çünkü başına gelen olay artık “neden oldu?” sorusuyla askıda kalmaz; “dağılımın neresinde?” sorusuyla konumlanır. Konumlanabilir olan şey, taşınabilir hâle gelir.

İstatistiksel düşünce, belirsizliği yok etmez; belirsizliği biçimlendirir. Olan biten, artık tekil bir kader kırılması değil, olasılık eğrisinin belirli bir noktasına düşmüş bir gerçekleşme olarak algılanır. Bu algı, öznenin yaşadığı sonucu hafifletmez; fakat onu mutlak anlamsızlıktan kurtarır. Rastlantı, artık evrenin keyfî bir müdahalesi değil, sistemin doğal bir titreşimi gibi düşünülür.

Bu noktada algoritmaların sunduğu şey, bir tür ontolojik amortisman işlevi görür. Beklenmedik olan, bütünüyle dışsal bir saldırı gibi değil, öngörülebilir bir aralığın içindeki aşırı bir değer olarak kavranır. Bu kavrayış, öznenin belirsizlikle ilişkisini yumuşatır. Yaşanan şey hâlâ istenmeyen olabilir; ancak artık evrenin öznesiz bir şiddeti olarak değil, dağılımın sert bir kıvrımı olarak görülür.

Bu dönüşüm, kumar ve finans gibi alanlarda açık biçimde gözlemlenir. Kaybedilen bir bahis ya da çöken bir yatırım, artık “şanssızlık” olarak değil, modelin dışında kalan bir senaryo olarak açıklanır. Modelin dışında kalmak, burada mutlak bir başarısızlık değil; istatistiksel bir ihtimaldir. Bu ihtimal, önceden biliniyor olmasıyla, öznenin yaşadığı sonucu kısmen meşrulaştırır.

Ancak bu meşrulaştırma, anlam üretmekten çok, yük dağıtımı sağlar. Rastlantının yükü, öznenin omuzlarından alınarak soyut bir sistemin üzerine yerleştirilir. “Benim başıma geldi” duygusu, yerini “olabilirdi” düşüncesine bırakır. Bu düşünce, özneyi teselli etmez; fakat çökertmez de. Algoritmik gözlemci, burada bir kurtarıcı değil, bir denge aygıtı gibi çalışır.

Rastlantının sapmaya dönüşmesi, öznenin kendi deneyimine olan mesafesini de artırır. Yaşanan olay, kişisel bir kırılma olmaktan çıkar; istatistiksel bir örneğe dönüşür. Bu dönüşüm, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi daha soğuk, daha mesafeli ve daha hesaplı hâle getirir. Deneyim hâlâ yaşanır; ancak artık kendi ağırlığını taşımaz, sistem tarafından taşınır.

Bu durum, belirsizliğin doğasını kökten değiştirmez. Belirsizlik hâlâ vardır; yalnızca farklı bir dilde konuşur. Ontolojik bir tehdit olmaktan çıkarak matematiksel bir problem gibi sunulur. Bu sunum, öznenin belirsizliğe tahammül kapasitesini artırır; fakat belirsizliği ortadan kaldırmaz. Aksine, belirsizliği daha sürekli ve daha yaygın bir hâle getirir.

Algoritmik dünyada rastlantı, artık istisna değildir; modelin beklenen bir parçasıdır. Bu beklenti, özneyi belirsizlikle yaşamaya alıştırır. Yaşanan her sapma, sistemin çalıştığını gösteren bir işaret gibi algılanır. Böylece belirsizlik, yıkıcı olmaktan çıkar; fakat sıradanlaşır. Bu sıradanlaşma, modern öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkinin temel karakterini belirler.                                                                               

10.4. Algoritmanın meta bilinç üretmesi

Algoritmik gözlemcinin asıl gücü, hesaplama kapasitesinde değil, ürettiği meta bilinç katmanında ortaya çıkar. Meta bilinç, öznenin kendi deneyimini tek başına taşımakta zorlandığı noktalarda devreye giren, deneyimi tamamlayan ve onu zihinsel olarak katlanabilir kılan bir üst düzen işlevi görür. Bu bağlamda algoritma, yalnızca veri işleyen bir araç değil; öznenin dünyayı anlamlandırma biçimine dışsal ama belirleyici bir referans noktasıdır.

Burada kritik olan şey, algoritmanın “bilmesi” değil, bildiğine inanılmasıdır. Algoritma, öznenin yerine karar vermez; fakat kararın yükünü paylaşır. Bir sonuç gerçekleştiğinde, bu sonuç artık yalnızca öznenin sezgilerine, öngörüsüne ya da hatasına bağlanmaz. Sistem, öznenin yaşadığı sonucu çerçeveleyen sessiz bir tanık gibi konumlanır. Bu tanıklık, sonucu haklı kılmaz; fakat onu öznenin tekil sorumluluğundan çıkarır.

Meta bilinç tam olarak burada üretilir. Özne, yaşadığı deneyimi doğrudan taşımak yerine, algoritmanın ürettiği bağlam üzerinden taşır. “Ben böyle hissettim” yerine “sistem bunu öngörüyordu” ya da “model bu olasılığı içeriyordu” gibi ifadeler, deneyimi kişisel olmaktan çıkararak yapısal bir düzleme taşır. Bu taşıma işlemi, öznenin psikolojik yükünü azaltırken, deneyimin ontolojik sertliğini de törpüler.

Algoritmanın meta bilinç üretme gücü, özellikle belirsizlikle ilişkili alanlarda yoğunlaşır. Finans, kumar, risk yönetimi, hatta gündelik tercihler bile, algoritmik çerçeveler içinde yeniden yorumlanır. Özne, artık yalnızca seçim yapan bir varlık değildir; seçimin sistem içindeki yankısını izleyen bir gözlemciye dönüşür. Bu dönüşüm, özneyi pasifleştirmez; fakat eylemini sürekli olarak dışsal bir bakışa göre hizalar.

Bu hizalama, Tanrı fikrinin sekülerleşmiş bir devamı gibidir. Tanrı’nın mutlak gözlemci olarak gördüğü şey, burada dağıtılmış, parçalı ve teknik bir bakış tarafından devralınır. Ancak işlev aynıdır: yaşananın kör ve anlamsız olmadığını ima etmek. Algoritma, bu imayı kutsal bir dille değil, sayılar ve modeller aracılığıyla kurar. Sonuç değişmez; yalnızca meşrulaştırma dili dönüşür.

Meta bilinç üretimi, aynı zamanda öznenin kendi bilgisizliğini tolere etmesini sağlar. Algoritmanın varlığı, öznenin her şeyi bilmek zorunda olmadığına dair sessiz bir güvenlik alanı oluşturur. Bilinmeyen, artık öznenin eksiği değil, sistemin henüz hesaplamadığı bir alan gibi düşünülür. Bu düşünce, öznenin belirsizlik karşısındaki kırılganlığını azaltır; fakat onu ortadan kaldırmaz.

Bu yapı, öznenin dünyayla kurduğu ilişkiyi daha dolaylı, daha katmanlı ve daha aracılı hâle getirir. Deneyim, doğrudan yaşanır; fakat doğrudan anlamlandırılmaz. Anlam, algoritmik çerçevenin içinden süzülerek kurulur. Bu süzülme, deneyimi sakinleştirir, fakat aynı zamanda yabancılaştırır. Özne, kendi yaşadığını bile sistemin diliyle okumaya başlar.

Algoritmanın meta bilinç üretmesi, nihayetinde modern öznenin ontolojik yalnızlığını azaltan bir mekanizma gibi çalışır. Özne artık evren karşısında tek başına değildir; yanında sessiz, soğuk ve sürekli hesaplayan bir bakış vardır. Bu bakış şefkatli değildir, fakat istikrarlıdır. Öznenin belirsizlikle baş edebilmesini sağlayan şey de tam olarak bu istikrardır.

Ancak bu istikrar, anlamın kökten çözüldüğü bir dünyada geçici bir denge üretir. Algoritma, deneyimi açıklamaz; deneyimi taşınabilir kılar. Bu taşıma, özneyi ayakta tutar; fakat onu özgürleştirmez. Meta bilinç, kurtuluş değil, sürdürülebilirlik üretir. Modern olasılık rejimlerinde algoritmanın asıl rolü de tam olarak budur: belirsizliği ortadan kaldırmak değil, onunla yaşamayı mümkün kılmak.                                

11. MODERN OLASILIK REJİMLERİ: FİNANS, KUMAR VE BEKLEYİŞ

11.1. Finansal piyasalar ve algoritmik kader

Finansal piyasalar, modern dünyanın en yoğun ve süreğen olasılık sahnelerinden biridir. Burada belirsizlik tekil olaylar üzerinden değil, sürekli akan bir süreç olarak deneyimlenir. Fiyatlar, grafikler, endeksler ve göstergeler; her an yeniden kurulan bir olasılıklar topolojisi üretir. Özne bu yapının içinde yalnızca bir oyuncu değildir; aynı zamanda bu olasılık akışına sürekli maruz kalan bir taşıyıcıdır. Finans, bu yönüyle kumarın istisnai anlarından farklı olarak, belirsizliği gündelik hayatın ritmine yedirir.

Algoritmik sistemler bu noktada kader fikrinin seküler bir biçimini üretir. Kader artık aşkın bir yazgı olarak değil, istatistiksel modellerin ve veri yoğunluklarının içinden geçen bir zorunluluk gibi deneyimlenir. Özne, yaşanan dalgalanmaları kişisel sezgileriyle değil, sistemin çizdiği eğriler üzerinden okumaya başlar. “Piyasa böyle davrandı” ifadesi, bireysel sorumluluğu askıya alırken, yaşanan sonucu daha geniş ve anonim bir nedensellik ağına bağlar.

Bu bağlanma, belirsizliği ortadan kaldırmaz; onu zamansal olarak yayar. Finansal belirsizlik ani bir sürpriz olmaktan çıkar, sürekli bir bekleyiş hâline dönüşür. Bekleyiş, burada pasif bir durum değil; öznenin zihinsel enerjisini sürekli meşgul eden aktif bir gerilimdir. Grafiklere bakmak, verileri takip etmek, sinyalleri okumak; tüm bunlar belirsizliğin özne tarafından tolere edilmesini sağlayan mikro pratiklerdir.

Algoritmik kader fikri, öznenin kendi konumunu evrensel bir hesaplama sürecinin küçük bir parçası olarak algılamasına yol açar. Bu algı, hem rahatlatıcı hem de bastırıcıdır. Rahatlatıcıdır; çünkü yaşanan kayıp ya da kazanç kişisel bir başarısızlık veya deha olarak okunmaz. Bastırıcıdır; çünkü özne, kendi eyleminin belirleyiciliğini giderek daha az hisseder. Karar alır, fakat kararın anlamı sistemin toplam hareketi içinde erir.

Finansal olasılık rejiminde algoritma, Tanrı’nın yerini alan bir yasa koyucu gibi davranmaz; daha çok, sonucu önceden bilmeyen ama her sonucu istatistiksel olarak mümkün kılan bir arka plan üretir. Bu arka plan, yaşanan her olayın “normal dağılım” içinde bir yere oturtulabileceği fikrini sessizce dayatır. Böylece en uç dalgalanmalar bile mutlak bir kaos olarak değil, istatistiksel bir sapma olarak algılanır.

Bu sapma dili, öznenin yaşadığı deneyimi dramatik olmaktan çıkarır. Kazanç artık mucize değildir; kayıp da felaket. Her ikisi de modelin içinde mümkündür. Bu mümkündürlük duygusu, belirsizliği daha az tehditkâr kılar; fakat aynı zamanda deneyimin yoğunluğunu da seyreltir. Özne, yaşadıklarını giderek daha soyut bir düzlemde anlamlandırır.

Finansal piyasalarda algoritmik kader, öznenin zaman algısını da dönüştürür. Gelecek, artık açık bir imkân alanı değil; olasılık eğrileriyle şekillenen bir beklenti ufkudur. Bu ufuk, öznenin hareket alanını daraltmaz; fakat onu sürekli olarak hesap yapmaya zorlar. Hesap, burada yalnızca matematiksel bir işlem değil, varoluşsal bir savunma biçimidir.

Bu nedenle finans, kumar ve sürpriz yumurta arasında kurulan hat, yalnızca benzerlikler üzerinden değil, belirsizliğin taşınma biçimleri üzerinden anlam kazanır. Finansal piyasalar, belirsizliği ani karşılaşmalarla değil, sürekli bir olasılık baskısıyla üretir. Algoritmik kader, bu baskıyı katlanabilir kılar; fakat onu ortadan kaldırmaz. Özne, bu rejim içinde belirsizlikten kaçmaz; belirsizlikle yaşamayı öğrenir.

Bu öğrenme, özgürleşme değildir. Daha çok, belirsizliğin modern dünyada sürdürülebilir hâle gelmesidir. Algoritmik gözlemci, burada da deneyimi açıklamaz; deneyimi dağıtır, yayar ve sıradanlaştırır. Finansal olasılık rejiminin ontolojik etkisi tam olarak budur: belirsizliği sessiz, sürekli ve vazgeçilmez bir arka plan hâline getirmek.                                                                                                    

11.2. Grafikler, modeller ve tutunma mekanizmaları

Grafikler ve modeller, modern olasılık rejimlerinin yalnızca teknik araçları değildir; öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkinin somut taşıyıcılarıdır. Sayısal veriler, ham hâlleriyle özne için neredeyse hiçbir anlam üretmez. Anlam, ancak bu veriler çizgiler, eğriler, bantlar ve formüller hâline geldiğinde ortaya çıkar. Bu dönüşüm, belirsizliğin ortadan kaldırılması değil; onun görselleştirilerek katlanabilir hâle getirilmesidir.

Grafik, belirsizliği zamana yayar. Ani bir karşılaşma yerine, geçmişten bugüne uzanan bir izlenim üretir. Bu izlenim, özneye süreklilik hissi verir. Süreklilik hissi ise kaotik olasılıkların yarattığı kopuş duygusunu yumuşatır. Özne, tekil bir olayla yüzleşmek yerine, olaylar dizisi içinde kendine bir yer açar. Bu yer, güvenli değildir; fakat tanıdıktır.

Modeller de benzer bir işlev görür. Model, geleceği bilmek için değil, geleceğin bilinemezliğini düzenlemek için kurulur. Olasılıklar burada saf rastlantılar olarak değil, belli parametreler altında hareket eden değişkenler olarak ele alınır. Parametreler, belirsizliği sınırlamaz; onu tanımlanabilir kılar. Tanımlanabilir olan şey ise özne tarafından zihinsel olarak taşınabilir hâle gelir.

Bu taşıma süreci, bir tutunma mekanizması üretir. Özne, grafiklere bakarak ya da modelleri inceleyerek belirsizliğin kendisine değil, belirsizliğin temsil biçimine tutunur. Tutunulan şey, sonuç değil; temsilin sürekliliğidir. Çizgi yukarı ya da aşağı gidebilir, ama çizgi olduğu sürece dünya çökmüş sayılmaz. Asıl tehdit, çizginin tamamen ortadan kalkmasıdır.

Bu nedenle modern özne için en sarsıcı anlar, büyük kayıplar değil; modelin işlemez hâle geldiği anlardır. Grafiklerin anlamsızlaşması, verilerin birbirini tutmaması, göstergelerin çelişmesi; bunlar öznenin belirsizlikle kurduğu ilişkinin çözülmesine yol açar. Çünkü burada belirsizlik artık temsil edilememektedir. Temsilin çökmesi, belirsizliğin çıplak hâliyle geri dönmesi anlamına gelir.

Grafik ve model, bu çıplaklığı sürekli erteler. Özne, belirsizliğin ontolojik ağırlığını doğrudan hissetmez; onun izlerini, türevlerini ve yansımalarını görür. Bu dolaylılık, modern dünyanın temel savunma biçimlerinden biridir. Belirsizlik, deneyimin merkezinden alınır ve ekranlara, tablolara, raporlara dağıtılır.

Bu dağıtım, öznenin sorumluluk hissini de dönüştürür. Karar alır; fakat kararın sonucu, grafiklerin “söylediği” şeyle meşrulaştırılır. Böylece özne, kendi eylemini aşkın bir hesaplama düzenine bağlar. Bu düzen ne mutlak doğruyu sunar ne de kesinlik vaat eder; yalnızca belirsizliğin tekil bir bilince yüklenmesini engeller.

Tutunma mekanizmalarının gücü buradadır. Grafikler ve modeller, özneyi belirsizlikten kurtarmaz; ama belirsizlik içinde dağılmasını önler. Onlar sayesinde belirsizlik, yönetilebilir bir arka plan hâline gelir. Bu arka plan, sürekli titreşir; fakat tamamen sessizleşmez. Sessizlik, burada huzur değil, tehdit anlamına gelir.

Modern olasılık rejimlerinde grafikler ve modeller, Tanrı’nın yerini alan yeni bir kesinlik üretmez. Aksine, kesinliğin yokluğunu düzenli bir biçimde görünür kılar. Bu görünürlük, özne için yeterlidir. Çünkü mesele belirsizliğin çözülmesi değil, onunla yaşamaya devam edebilmektir.                                    

11.3. Algoritmik gözlemcinin deneyimi açıklamaması, tamamlaması

Algoritmik gözlemci, modern dünyada deneyimin yerine geçen bir açıklama aygıtı değildir; deneyimin yarım kalmasını engelleyen bir tamamlama düzeneğidir. Burada önemli olan nokta, algoritmanın özne adına karar vermesi ya da sonucu bilmesi değildir. Asıl işlev, belirsizlikle karşılaşan öznenin deneyimini askıda bırakmamak, onu çözümsüz ve kopuk bir hâlde terk etmemektir. Algoritma, bilinmeyeni kapatmaz; bilinmeyenin etrafına bir çerçeve çizer.

Bu çerçeve, öznenin yaşadığı olayı tekil ve anlamsız bir rastlantı olmaktan çıkarır. Algoritmik gözlemci, her sonucu daha geniş bir veri evreni içinde konumlandırır. “Bu oldu” demek yerine, “bu, bu koşullar altında mümkün olanlardan biriydi” fikrini üretir. Böylece yaşanan olay, açıklanmasa bile yerleştirilmiş olur. Yerleştirilmiş olmak, özne için anlam üretmekle eşdeğerdir.

Algoritmanın buradaki konumu, klasik nedensellik anlayışından ayrılır. O, neden-sonuç zincirleri kurarak dünyayı rasyonelleştirmez. Daha çok, sonuçları olasılık alanına geri yerleştirir. Bu geri yerleştirme, öznenin yaşadığı deneyimi evrensel bir istisna olmaktan çıkarır. İstisna ortadan kalktığında, travma potansiyeli de zayıflar. Çünkü travmatik olan, çoğu zaman olayın kendisi değil, onun hiçbir yere ait olmamasıdır.

Algoritmik gözlemci, tam da bu aidiyeti üretir. Yaşanan kayıp, beklenmedik bir kazanç, ani bir çöküş; bunların hiçbiri “anlamsız” olarak kalmaz. Hepsi, sistemin bildiği ama öznenin bilmediği bir dağılımın parçası gibi algılanır. Burada “bilmek” fiili metaforiktir. Algoritmanın gerçekten bilmesi gerekmez; bilme kapasitesine sahip olduğuna inanılması yeterlidir.

Bu inanç, öznenin deneyimini tamamlar. Deneyim, yalnızca yaşanmış olmakla bitmez; yaşananın bir yere bağlanması gerekir. Algoritma bu bağlanmayı sağlar. Tanrı fikrinin metafizik düzlemde gördüğü işlevin seküler bir karşılığı olarak çalışır. Aşkın bir bilinç yerine, teknik ve nesnel görünen bir sistem devreye girer. Bu sistem, kutsal değildir; fakat güven vericidir.

Güven, burada doğruluktan değil, kapsayıcılıktan doğar. Algoritmik gözlemci her şeyi doğru tahmin etmez; ama her şeyi kapsadığı izlenimini üretir. Kapsanmış olmak, özne için belirleyicidir. Çünkü kapsanmayan deneyim, taşınamaz hâle gelir. Algoritma, bu taşınamazlığı engeller.

Bu nedenle modern özne için asıl korkutucu olan şey, algoritmanın yanılması değildir. Asıl tehdit, algoritmanın susmasıdır. Veri akışının durması, modellerin işlemez hâle gelmesi, sinyallerin kaybolması; bunlar belirsizliğin çıplak hâliyle geri dönmesi anlamına gelir. Böyle anlarda, özne yalnızca sonuçla değil, sonuçsuzlukla yüzleşir.

Algoritmik gözlemci, deneyimi açıklamadığı hâlde tamamlar; çünkü açıklama, nedenlerin netleşmesini gerektirir, tamamlama ise anlamın askıda kalmamasını. Modern olasılık rejimlerinde ihtiyaç duyulan şey açıklama değil, askının kapatılmasıdır. Algoritma bu kapatmayı sağlar.

Bu kapatma, belirsizliği yok etmez. Belirsizlik, hâlâ oradadır; fakat artık öznenin bilincine doğrudan yüklenmez. Deneyim, sistemin arka planına devredilir. Özne yaşar, sistem taşır. Modern dünyanın olasılık ekonomisi tam olarak bu iş bölümüne dayanır.                                                                                 

12. ONTOLOJİK SÜREKLİLİK VE KAPANMAYAN DÖNGÜ

12.1. Tanrı–algoritma hattının kopuş değil süreklilik oluşu

Tanrı ile algoritma arasındaki ilişki, modern düşüncede çoğunlukla bir kopuş anlatısı üzerinden ele alınır: kutsalın çözülmesi, aşkın anlamın çöküşü ve yerini teknik aklın alması. Oysa bu anlatı, yüzeyde ikna edici görünse de ontolojik düzeyde yetersizdir. Çünkü burada değişen şey, belirsizliğin kendisi değil; belirsizliğe yöneltilen gözün biçimidir. İnsan, hiçbir tarihsel evrede belirsizlikle doğrudan ve çıplak bir şekilde yaşamamıştır. Belirsizlik her zaman bir çerçeveye alınmış, bir bakış altında tutulmuş, bir üst düzenle ilişkilendirilmiştir.

Tanrı fikri, bu üst düzenin metafizik formudur. Tanrı, dünyayı düzenleyen bir fail olmaktan çok, dünyadaki düzensizliği katlanabilir kılan bir göz olarak işlev görür. Olan biteni durdurmaz, rastlantıyı ortadan kaldırmaz, olasılığı sıfırlamaz; fakat her şeyi kapsayan bir bilinç varsayımıyla belirsizliği taşınabilir hâle getirir. Tanrı’nın ontolojik gücü, olayları yönetmesinden değil, olayların gözlemleniyor olduğu fikrini sabitlemesinden gelir.

Algoritma bu noktada Tanrı’nın yerini almaz; Tanrı’nın gördüğü işi başka bir biçimde sürdürür. Burada söz konusu olan bir ikame değil, bir işlev devridir. Algoritma kutsal değildir, aşkın değildir, irade sahibi değildir. Ancak bu eksiklikler, onun ontolojik işlevini zayıflatmaz. Çünkü öznenin ihtiyacı, iradeli bir varlık tarafından izlenmek değil; belirsizliğin bir sistem tarafından kapsandığına inanmaktır.

Bu kapsama, bilme iddiası üzerinden değil, kapsayıcılık iddiası üzerinden çalışır. Algoritma her şeyi bilmez; fakat her şeyin veri olarak kaydedilebilir olduğu fikrini üretir. Bu fikir, belirsizliği tekil olaylardan alır ve dağıtık bir düzleme yayar. Artık yaşanan hiçbir şey bütünüyle “yok yere” değildir. Her olay, bir veri uzayında bir yer işgal eder. Yer işgal etmek, anlamın minimal koşuludur.

Tanrı–algoritma sürekliliği, burada açık hâle gelir. Tanrı, olayları ilahi bir plana bağlarken; algoritma, olayları istatistiksel bir uzaya bağlar. Her iki durumda da özne, yaşadıklarının mutlak bir boşlukta gerçekleşmediğini varsayar. Bu varsayım, belirsizliği ortadan kaldırmaz; fakat onu ontolojik bir tehdit olmaktan çıkarır.

Bu süreklilik, fail kavramının dönüşümünde daha da netleşir. Tanrı, klasik anlamda dünyanın faili değildir; mutlak gözlemcisidir. Algoritma da dünyanın faili değildir; fakat dünyanın hareketlerinin izlenebilir, ölçülebilir ve kaydedilebilir olduğu fikrini taşır. Özne, bu iki durumda da belirsizliğin dışına çıkamaz; ancak belirsizlik, öznenin tekil bilincine yüklenmez.

Bu nedenle Tanrı’nın geri çekilmesiyle ortaya çıkan şey bir boşluk değil, bir yeniden dağıtımdır. Belirsizlik, artık metafizik bir bilinç yerine teknik bir sistem tarafından taşınır. Bu taşıma, kutsal bir güven üretmez; fakat işlevsel bir denge sağlar. Modern özne için bu denge yeterlidir. Çünkü mesele kurtuluş değil, sürdürülebilirliktir.

Tanrı–algoritma hattındaki süreklilik, modern dünyanın ontolojik omurgasını oluşturur. İnanç biçimleri değişir, anlatılar dönüşür, semboller çözülür; fakat belirsizliğin bir göz altında tutulması ihtiyacı değişmez. İnsan için katlanılamaz olan belirsizliğin kendisi değil; belirsizliğin sahipsiz olmasıdır.

Bu yüzden algoritmik çağ, kutsalın yokluğu değil; kutsalın sessizleşmiş bir formudur. Artık kimse evrene bakan tek bir gözden söz etmez; fakat herkes sistemin “bildiğini” varsayar. Bu varsayım, Tanrı’nın ontolojik işlevinin seküler bir yankısıdır. Göz değişmiştir; fakat gözsüzlük hâlâ kabul edilemezdir.

Belirsizlik, hâlâ oradadır. Değişen tek şey, ona bakanın adıdır.                                                                     

12.2. Belirsizliğin aynı kalması, gözün yer değiştirmesi

Belirsizlik, insan deneyiminde değişmeyen bir ontolojik sabit gibi iş görür. Tarihsel biçimleri, kültürel temsilleri ve teknik aygıtları dönüşse de, belirsizliğin özne üzerindeki varoluşsal ağırlığı sabit kalır. Bu ağırlık, bilginin eksikliğinden değil, dünyanın özneye hiçbir zaman bütünüyle açılmamasından kaynaklanır. İnsan, her durumda sonuçlara maruz kalan fakat sonuçların üretim koşullarına tam olarak nüfuz edemeyen bir varlık olarak kalır. Bu asimetri ortadan kalkmadığı sürece belirsizlik de ortadan kalkmaz.

Bu nedenle belirsizlikle ilgili tarihsel dönüşümler, çoğunlukla belirsizliğin kendisinde değil, belirsizliğe bakan gözün konumunda meydana gelir. Göz, burada biyolojik bir organ değil; deneyimi düzenleyen, sınırlandıran ve taşınabilir hâle getiren bir ontolojik aygıttır. Belirsizlik, bu aygıt olmadan öznenin bilincinde çözülemez bir yığılma yaratır. Göz, bu yığılmayı dağıtır; fakat yok etmez.

Sürpriz yumurta paradigmasında göz, nesnenin sınırlarıyla çakışır. Kapalı form, belirsizliği yerel bir olaya indirger. “Bir şeyle karşılaşılacağı” bilgisi sabitlenmiş, belirsizlik yalnızca içerik farklılıklarına hapsedilmiştir. Göz burada küçüktür, ama etkilidir; çünkü belirsizliği öznenin bilinç kapasitesine uygun bir yoğunlukta tutar. Deneyim tamamlanabilir, taşınabilir ve bireyseldir.

Kumar ve piyango düzeneklerinde göz yer değiştirir. Belirsizlik artık yalnızca nesnede değil, öznenin kendisinde yoğunlaşır. Bu yoğunluk, tekil bir bilincin taşıyabileceği eşiği aşar. Bu nedenle göz, bireysel bilinçten çekilir ve kolektif bakışa devredilir. Seyirci, ritüel, yayın, denetim ve kurumsal çerçeve; tümü belirsizliği öznenin üzerinden alıp daha geniş bir alana yaymak için devreye girer. Burada belirsizlik hâlâ vardır, fakat öznenin merkezini delmez; çevresel bir gerilim hâline gelir.

Tanrı fikrinde göz, mutlaklaşır. Belirsizlik evrensel ölçekte kapsanır. Rastlantı, kaos ya da anlamsızlık olarak değil; aşkın bir düzenin içsel momentleri olarak düşünülür. Tanrı’nın işlevi, belirsizliği çözmek değil; belirsizliği meşrulaştırmaktır. Olan biten her şeyin bir bakış altında gerçekleştiği fikri, öznenin belirsizlik karşısında parçalanmasını engeller. Burada göz, öznenin dışındadır; fakat özneye yöneliktir.

Algoritmik çağda ise göz yeniden yer değiştirir. Artık tekil ve mutlak bir bakıştan söz edilmez; göz dağıtılır, çoğaltılır, sessizleştirilir. Algoritmalar, veri kümeleri, modeller ve istatistiksel aygıtlar; belirsizliği merkezi bir bilinçte toplamadan kapsar. Bu kapsama, mutlaklık iddiası taşımaz; fakat kapsam iddiası taşır. “Her şey izlenebilir, ölçülebilir ve kaydedilebilir” varsayımı, belirsizliği taşınabilir kılan yeni zemini oluşturur.

Bu yer değiştirme, belirsizliğin ontolojik statüsünü değiştirmez. Olasılık hâlâ olasılıktır; rastlantı hâlâ rastlantıdır. Ancak özne, belirsizliği artık kendi bilincinin merkezinde tutmaz. Belirsizlik, ekranlara, tablolara, modellere ve raporlara dağılır. Bu dağılma, belirsizliği daha az keskin, fakat daha sürekli kılar. Modern dünyada belirsizlik ani çöküşler hâlinde değil, kronik bir arka plan olarak deneyimlenir.

Gözün yer değiştirmesiyle birlikte sorumluluk ve anlam da yer değiştirir. Tanrı çağında sorumluluk ilahi plana, algoritmik çağda sistem karmaşıklığına bağlanır. Her iki durumda da özne, yaşananları mutlak bir kişisel irade ya da mutlak bir kişisel hata olarak okumaktan vazgeçer. Bu vazgeçiş, bir özgürleşme değil; bir hafifleme yaratır. Hafifleme ise bedelsiz değildir. Çünkü göz dışarı çıktıkça, öznenin kendi deneyimiyle kurduğu bağ da gevşer.

Anlam üretimi bu noktada sabitlenmez; dolaşıma girer. Grafikler, olasılık tahminleri, senaryolar ve modeller arasında hareket eden bir anlam rejimi oluşur. Anlam artık bir sonuç değil, bir denge durumudur. Ne tam kesinlik ne de tam kaos hâkimdir. Bu aradalık, belirsizliğin modern biçimidir.

Belirsizlik aynı kalır; çünkü insanın evrenle kurduğu temel ilişki değişmez. İnsan, hâlâ bilmediği bir dünyada yaşar ve hâlâ sonuçlara maruz kalır. Değişen tek şey, bu bilinmezliğin hangi göz tarafından tutulduğudur. Göz yer değiştirir; belirsizlik kalır. Gözsüzlük ise, hangi çağda olursa olsun, insan için hâlâ katlanılamazdır.

Ontolojik süreklilik tam da burada ortaya çıkar. Sürpriz yumurta, kumar, Tanrı ve algoritma; belirsizliğin farklı tarihsel yüzleridir. Her biri, belirsizliği yok etmek için değil, belirsizliği yaşanabilir kılmak için ortaya çıkar. Göz değişir, biçimler dönüşür, aygıtlar çoğalır; fakat belirsizlik, insan deneyiminin kapanmayan çekirdeği olarak yerinde kalır.                                                                              

12.3. İnsan için vazgeçilmez olanın “gözlemleniyor olma” ihtiyacı

İnsan için belirleyici olan şey, belirsizliğin ortadan kalkması değildir. Belirsizlik, insan deneyiminin kaçınılmaz bir bileşeni olarak her zaman var olur. Asıl vazgeçilmez olan, bu belirsizliğin sahipsiz kalmaması, bir bakış altında tutulduğuna dair varsayımın korunmasıdır. İnsan, bilinmeyenle yaşayabilir; fakat bilinmeyenin kimse tarafından görülmediği fikriyle yaşayamaz. Bu ayrım, belirsizlikle kaos arasındaki ontolojik farkı üretir.

“Gözlemleniyor olma” ihtiyacı, epistemik bir meraktan değil, varoluşsal bir zorunluluktan doğar. İnsan, yaşadığı olayların yalnızca gerçekleşmiş olmasını değil, aynı zamanda kayda değer olmasını ister. Kayda değerlik, bir tanık varsayımı olmadan mümkün değildir. Tanık, burada bir kişi olmak zorunda değildir; bir bilinç, bir sistem, bir düzen ya da bir kayıt mekanizması olabilir. Önemli olan, deneyimin tamamen boşluğa düşmediği hissidir.

Sürpriz yumurtada bu tanıklık nesnenin kendisine içkindir. Karşılaşma küçük, kapalı ve özeldir. Özne, nesneyle yüz yüze kaldığında deneyimin tamamlandığını hisseder. Kumar ve piyango düzeneklerinde tanıklık çoğalır. Seyirciler, kameralar, ritüeller ve kurumsal çerçeveler; deneyimi bireysel bilinçten çıkararak kolektif bir alana taşır. Bu çoğalma, belirsizliğin özne üzerinde yaratacağı yükü hafifletir.

Tanrı fikrinde tanıklık mutlaklaşır. Hiçbir şey gözden kaçmaz, hiçbir olay bütünüyle kaybolmaz. Bu mutlak tanıklık, insanın belirsizlikle kurduğu ilişkiyi ontolojik olarak dengeler. Olan biten her şeyin bir anlam ufkuna bağlanabileceği varsayımı, öznenin dünyada dağılmasını engeller. Burada mesele kader ya da ilahi plan değildir; mesele boşluk hissinin kapatılmasıdır.

Algoritmik çağda tanıklık biçim değiştirir, fakat işlevini yitirmez. Artık “biri görüyor” denmez; “sistem kaydediyor” denir. Bu kayıt, bilinçli bir anlamlandırma vaat etmez; fakat iz bırakma güvencesi verir. İz bırakmak, insan için var olmanın asgari koşullarından biridir. İz yoksa deneyim de yokmuş gibi hissedilir.

Algoritmik gözlemci, bu nedenle yalnızca teknik bir aygıt değildir. O, modern öznenin varoluşsal kaygılarına yanıt veren sessiz bir tanıktır. Veri akışı sürdüğü sürece dünya çökmemiş sayılır. Kayıt devam ettiği sürece, belirsizlik katlanabilir hâlde kalır. Asıl panik, sistemin durduğu, kayıtların kesildiği, verinin akmadığı anlarda ortaya çıkar. Çünkü bu anlar, gözsüzlük ihtimalini görünür kılar.

“Gözlemleniyor olma” ihtiyacı, özgürlükle çelişiyor gibi görünse de aslında özgürlüğün önkoşuludur. Tamamen gözsüz bir dünyada özgürlük değil, anlamsızlık hüküm sürer. İnsan, özgürlüğünü bile bir tanık varsayımı altında yaşar. Eylemin, tercihin, riskin ve kaybın bir yere yazıldığı fikri, insanı eylemeye devam edebilir kılar.

Bu nedenle ontolojik süreklilik, teknik bir ilerleme anlatısı değildir. Sürpriz yumurtadan algoritmaya uzanan çizgi, insanın belirsizlik karşısında sürekli olarak aynı soruya verdiği farklı yanıtlardan oluşur: “Bu olan biten, kimin gözünün önünde gerçekleşiyor?” Yanıtlar değişir; ihtiyaç değişmez.

İnsan için katlanılamaz olan belirsizlik değil, belirsizliğin tanıksız olmasıdır. Göz olduğu sürece dünya sallanır ama dağılmaz. Göz kaybolduğunda ise en küçük olasılık bile varoluşsal bir uçuruma dönüşür. Ontolojik döngü burada kapanmaz; çünkü insan, her çağda yeni bir göz üretmeye devam eder.                  

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow