Bastırmanın Okyanusu: İnsanlığın Metafizik Döngüsü

**Bastırmanın Okyanusu**, deniz savaşlarını yalnızca askeri stratejiler olarak değil, insanlığın kolektif bilinçdışında bastırılmış korkuların ve kimlik arayışlarının dışavurumu olarak ele alır. Metin, denizin “tehdit alanı” olmaktan çıkıp “güvenlik alanı”na dönüşmesiyle, ulusların yeni düşman figürleri üreterek varlığını sürdürme zorunluluğunu inceler. Böylece modern jeopolitiğin arkasında işleyen psiko-ontolojik mekanizmayı görünür kılar.

1.1. Kara ve Okyanus: Kimliğin Ontolojik Diyalektiği

İnsanlık tarihi boyunca kara ile deniz arasındaki ayrım, yalnızca coğrafi bir sınırın değil, bilincin ve bilinçdışının kozmik çatallanmasının da temsili olagelmiştir. Kara, her zaman “yerleşik bilinç”in, yani kimliğin, köklenmenin ve güvenliğin alanı olarak düşünülmüştür. Deniz ise bu yerleşikliğin dışındaki alan — bilinmeyenin, hareketin, akışın ve sınır-sızlığın sahası — olarak kalmıştır. Birinin sabitliği, diğerinin akışkanlığıyla tanımlanır; biri kalıcılığı, diğeri süreksizliği temsil eder. Bu iki öğe, insanın varoluşunu hem maddi hem zihinsel olarak belirleyen iki kutup hâlinde çalışır. Bilinç kara gibi düzenlidir, sınırlıdır, ölçülüdür; bilinçdışı ise deniz gibi sonsuz, derin ve korkutucudur. Bu nedenle kara ile deniz arasındaki ontolojik ilişki, aynı zamanda insan zihninin kendi içsel yapısının da sembolik bir izdüşümüdür: bilinç ile bilinçdışı arasındaki o bitmeyen gerilim.

Karanın, insanlık bilincinde “biz” olgusunun taşıyıcısı hâline gelmesi, tarihsel bir zorunluluk değil, korkunun biçim değiştirmiş hâlidir. İnsan, varoluşun akışkanlığından korunmak için sınır çizer; kara, bu sınırın materyal ifadesidir. Denizin ise daima “öteki” olarak görülmesi, onun biçimsizliğinden değil, sınır tanımazlığından kaynaklanır. İnsan, biçimsizi değil, sınır koyulamayanı tehdit olarak algılar. Dolayısıyla deniz, yalnızca fiziksel değil, ontolojik bir “fazla”dır — bilincin kendi kapasitesinin ötesinde kalan, ama varlığını da ondan alan bir alan. Bu “fazlalık” duygusu, denizin insan düşüncesindeki yerini belirlemiştir: o, tanımlanamayanın, dolayısıyla kontrol edilemeyenin temsilcisidir.

Bu noktada kara–deniz ayrımı, aslında düzen–kaos diyalektiğiyle özdeştir. Kara, Logos’un alanıdır; deniz, Kaos’un. Kara, sınırlarıyla kendini korur; deniz, sınırları eriterek kendini çoğaltır. Ancak bu diyalektik, yalnızca karşıtlık üretmez, aynı zamanda karşılıklı bağımlılık da yaratır: kara, denizi dışlayarak var olur; deniz, kara tarafından sınırlandırılarak anlam kazanır. Bu nedenle insanlık tarihindeki her büyük deniz hamlesi — ister keşif, ister sömürgecilik, ister savaş biçiminde olsun — aslında bilincin kendi bastırılmış alanına doğru yaptığı bir seferdir. Deniz fethedilmeye çalışıldıkça, aslında bastırılan bilinçdışı da “disipline edilmek” istenir. Bu yüzden deniz savaşları, teknik veya stratejik olaylar olmanın ötesinde, insan türünün kendi bilinçdışını kolonize etme çabalarının sahneleridir.

Mitolojik düzlemde de aynı ayrımın yankısı duyulur. Yaratılış mitlerinde deniz, çoğu zaman Tanrıların bile kontrol altına almakta zorlandığı bir varlık olarak karşımıza çıkar. Mezopotamya’da Tiamat, kaosun ilkel sularıdır; onu yenmek, düzenin (Marduk’un) doğumudur. Yunan mitolojisinde Poseidon’un öfkesinin medeniyetleri yıkması, yalnızca bir doğa olayı değil, bilinçdışının bastırılmış gücünün dışavurumudur. Tek tanrılı dinlerde de su, yaratılışın başlangıcı olduğu kadar yıkımın da aracıdır; tufan anlatıları bunun arketipsel örneğidir. Bu anlatılar, insanın suya — dolayısıyla denize — duyduğu ikili duyguyu kristalize eder: hem yaşamın kaynağı hem yok oluşun kapısı. Deniz, insanın kendine dair korkusunu, yani kendi sınırlarını aşma korkusunu yansıtan bir ayna hâline gelir.

Felsefi gelenekte bu ayrım, özne ile varlık arasındaki ilişki olarak yeniden yorumlanabilir. Kara, öznenin egemenliğidir; deniz, varlığın kendiliğidir. Kara üzerinde insan faildir; denizde ise kendini akışa bırakmak zorundadır. Bu yüzden deniz, insanın “fail olma” yetisinin askıya alındığı metafizik bir alan olarak tecrübe edilir. Heidegger’in “das Nichts” (hiçlik) kavramı burada yankılanır: deniz, varoluşun hiçbir kategoriye indirgenemeyen, her an çözülmeye hazır boyutudur. İnsan kara üzerinde ontolojik bir güvenlik alanı kurar, çünkü orada varoluş sabitlenmiştir; denizse bu sabitliği eritir. Bu yüzden deniz, öznenin kendi varlık sınırlarıyla yüzleştiği bir alan hâline gelir. Deniz savaşları, bu yüzleşmenin kurumsallaşmış biçimleridir: bilinç, kendi karşısında bir “hiçlik” bulur, ama onu yok etmeye çalışarak kendi sınırlarını yeniden üretir.

Psikanalitik açıdan bakıldığında ise deniz, Jung’un “kolektif bilinçdışı” dediği alanın neredeyse doğrudan karşılığıdır. Her birey, suyun arketipsel anlamını sezgisel düzeyde taşır; bu anlam, kültürler arası süreklilikle kendini gösterir. Deniz, rüyalarda ve mitlerde aynı temaları taşır: kaybolma, boğulma, yeniden doğma. Bu döngü, bilinçdışının işleyişine paraleldir: bastırılan her şey, bir şekilde yüzeye çıkma eğilimindedir. Tıpkı deniz gibi, bilinçdışı da yüzeyde sakin görünüp derinlerde fırtınalar taşır. İnsanlık, bu derinliği ehlileştirmek için ritüeller üretir; deniz savaşları da bu ritüellerin en dramatik biçimlerindendir. Her savaş, aslında bir “bilinçdışı tufanının” kontrol altına alınma girişimidir. Fakat ne kadar kontrol edilirse edilsin, deniz daima geri döner; çünkü o, bastırılmış olanın sürekliliğidir.

Denizin bu kadim ikiliği — hem yaratıcı hem yıkıcı, hem anne hem tehdit — insan kültürlerinin kolektif yapısına kazınmıştır. Bu yüzden deniz savaşlarının bitmeyişi, teknik ya da diplomatik nedenlerle açıklanamaz; bu süreklilik, bilinçdışının kendi yapısına aittir. Deniz, hiçbir zaman tamamen “bizim” olamaz; çünkü “biz”, onu fethetme arzusu içinde tanımlanırız. Eğer deniz tamamen fethedilirse, “biz” olgusu da çözülür. Bu paradoks, insanlığın kendi kimliğini sürdürme mekanizmasının temelidir: tehdit ortadan kalkarsa, kimlik de ortadan kalkar. Dolayısıyla deniz, hem tehditin hem kimliğin ontolojik koşuludur.

Böylece kara ile deniz arasındaki diyalektik, yalnızca coğrafi bir farklılık değil, insanın kendi iç yapısının da bir topografyasıdır. Kara, bilincin düzen kurucu ilkesi olarak “biz”i inşa ederken; deniz, bu düzenin görünmeyen alt tabakasını, yani bastırılmış bilinçdışını oluşturur. Bu iki alan arasındaki gerilim, insanlığın tarih boyunca sürdürdüğü bütün savaşların ve ritüellerin kaynağıdır. Deniz savaşları, bu diyalektiğin sahneye taşınmış hâlidir: insanlık, her seferinde kendi içindeki derinliği fethetmeye çalışır — ama o derinlik, her seferinde başka bir biçimde geri döner.

Bu nedenle deniz, yalnızca coğrafi bir unsur değil, insan bilincinin kendine yönelmiş aynasıdır. Kara üzerinde kimlik kurulur; deniz üzerinde o kimliğin sınırları çözülür. Her gemi, her donanma, her savaş, aslında bilincin kendi bilinçdışına açtığı bir seferdir — varlık, kendi sonsuzluğunu kavramaya çalıştıkça, deniz yeniden kabarır.                                                                                                                   

1.2. Kaosun Disipline Edilişi: Ritüel Olarak Evcilleştirme

İnsanoğlunun denizle kurduğu tarihsel ilişki, yalnızca keşif veya ticaret alanında değil, derin bir bilinçdışı düzen arayışında temellenir. Deniz, biçimsizliği ve süreksizliğiyle insan zihninde kaosu temsil eder; bu nedenle onu anlamlandırmak, sınırlandırmak ve ehlileştirmek, varoluşsal bir zorunluluk hâline gelmiştir. Fakat insan, kaosu doğrudan disipline edemez; bunun yerine, semboller, ritüeller ve törensel jestler aracılığıyla onu dolaylı biçimde “düzen içine alır.” Bu yüzden, tarih boyunca denizle ilgili hemen her kolektif eylem, aslında bir tür ritüel performansı niteliği taşır: fetih, tören, adak, yemin ya da gemi vaftizi… Bunların tümü, insanın bilinçdışıyla yaptığı sözleşmelerin dışa vurumudur.

Ritüel, burada yalnızca dini bir form değil, bilinçdışının dilidir. O, bastırılmış olanın düzenlenmiş biçimde geri dönüşünü sağlar. Deniz, insan zihninde taşıdığı sınırsızlıkla bilinçdışı yapının tam bir izdüşümüdür; dolayısıyla denizin kontrol altına alınması, bilinçdışının da kontrol altına alınması anlamına gelir. Bu yüzden her deniz töreni, aslında bir “kaos yönetimi” biçimidir. Törensel dilin özünde, doğa üzerinde egemenlik değil, bilinç üzerinde hâkimiyet arzusu vardır. Bu arzunun tarihsel biçimlerini okuduğumuzda, her birinde kolektif psikolojinin yeniden yapılandırıldığını görürüz.

Bu bağlamda Venedik’in “Sposalizio del Mare” (Denizle Evlilik) ritüeli, insanlığın denizle kurduğu metafizik ilişkiyi en açık biçimde sahneleyen törenlerden biridir. Doçe’nin altın yüzüğü Adriyatik’in sularına bırakması, ilk bakışta dinsel bir adak gibi görünür; fakat aslında bilinçdışı düzeyde bu jest, kaosun kontrol altına alınmasının teatral temsilidir. Deniz, burada düşman olmaktan çıkar, “eş” konumuna yükseltilir. Kaos, sembolik bir evlilik yoluyla kültürel düzenin içine dahil edilir. Ancak bu birleşme, bilinçdışının ortadan kalktığı anlamına gelmez; aksine, onun bastırılmış biçimde yeniden üretildiği anlamına gelir. Zira deniz artık tehdit değildir ama onun yerini yeni “ötekiler” — Osmanlı, Ceneviz, Arap korsanları — alır. Bastırılan korku, dış politik düşmanlık formunda yeniden vücut bulur.

Ritüelin bu “yer değiştirme” işlevi, yalnızca Orta Çağ Avrupa’sına özgü değildir. Benzer bir jesti Polonya’nın 1920’deki “Baltık’la Evliliği” töreninde de görürüz. General Józef Haller’in yüzüğü denize atışı, ulusun yeniden doğuşunu kutlamakla birlikte, kolektif bilinçdışında çok daha derin bir dönüşümü tetikler. Yüzyıllar boyunca kara imparatorluklarının kuşatması altında kalmış bir ulus, ilk kez denizi “bizim” olarak adlandırır. Ancak bu adlandırma, denizin artık bilinmeyen olmaktan çıkması demektir. Bu dönüşüm, kara korkusunun yerini deniz güvenliği fikrine bırakır; fakat bu kez tehdit, doğadan değil, insanlardan gelir. “Biz”in karşısına artık “öteki ulus” konur. Deniz, bastırılmış korkunun değil, dışsallaştırılmış düşmanlığın zemini hâline gelir.

Bu törenlerde denizle kurulan ilişki biçimi, modern devletlerin kolektif bilinçdışının kurucu unsurlarından biri hâline gelmiştir. Çin’in 2020’lerde Scarborough Sığlığı’nda düzenlediği bayrak töreni, bu geleneğin çağdaş bir versiyonudur. Yüzeyde basit bir egemenlik beyanı gibi görünen bu tören, aslında deniz üzerindeki korkunun kültürel olarak dönüştürülmesidir. Çin, bilinçdışı düzeyde denizi artık “bizim” olan bir alan olarak yeniden kodlar. Bayrağın suda dalgalanması, kolektif bilinçdışına bir mesajdır: “Kaos artık bize ait.” Ancak bu jest, aynı anda bir eksiklik de yaratır. Çünkü deniz artık tehdit değilse, kimlik de tehdit üzerinden tanımlanamaz. Bu durumda bastırılan korku, insan suretine bürünür — Filipinler artık doğanın değil, bilinçdışının yeni vekilidir.

Ritüel, burada toplumsal yapının iç dinamiklerini düzenleyen metafizik bir araç hâline gelir. Michel Foucault’nun “iktidarın bedenselleşmesi” kavramı bu durumu açıklamaya yaklaşır: iktidar yalnızca yasa koymakla değil, bedensel ve törensel pratiklerle işler. Deniz ritüelleri de tam olarak bu işleve sahiptir; bireylerin değil, kolektif bilinçdışının bedeninde gerçekleşirler. Bayrak dikmek, gemi vaftizi yapmak, donanma geçidi düzenlemek — bunlar artık askeri değil, psikopolitik eylemlerdir. Toplum, bu eylemler aracılığıyla kendi bastırılmış korkularını biçimlendirir ve kontrol edilebilir hâle getirir.

Ritüelin disipline edici işlevi, modern devletin bilinçdışı mekanizmalarında süreklidir. Deniz artık yalnızca doğa değil, “egemenliğin sahnesi”dir. Her törende tekrar edilen jestler — denize adak, gemi vaftizi, sınır çizimi, bayrak dikimi — aslında toplumun kendi içsel dengesini yeniden kurma çabasıdır. Ritüel, bilinçdışını susturmaz; onu sembolik bir dile çevirir. Bu nedenle deniz savaşları, çoğu kez bitmeyen ve tekrar eden bir yapıya sahiptir; çünkü bilinçdışı hiçbir zaman kalıcı olarak bastırılamaz. O, yeni bir sembolik biçim altında geri döner: bir kriz, bir ulusal anma, bir tatbikat veya bir düşman figürü olarak.

Venedik’ten Çin’e, Polonya’dan Türkiye’ye kadar uzanan bu ritüel zinciri, insanlığın denizle olan ilişkisinin derin yapısını açığa çıkarır. Deniz, bir zamanlar bilinmeyenin korkusuydu; şimdi ise ritüelleştirilmiş güvenin zemini. Ancak bu dönüşüm, paradoksal biçimde yeni bir tehlikeyi de doğurur: sınırın anlamı silindikçe, “biz”in varlığı da muğlaklaşır. Ritüel, korkuyu bastırırken kimliği akışkanlaştırır. Bu yüzden her törensel evcilleştirme, bir yandan düzen getirirken, öte yandan kimliğin çözülme riskini büyütür.

İnsanlık, denizi fethederken kendi iç derinliğini yitirmeye başlar. Çünkü deniz artık bilinmeyen değildir; o, bilinçdışının ehlileştirilmiş biçimidir. Ve ehlileştirilmiş her bilinçdışı, bastırılmış bir öfke taşır. Bu öfke, zamanla yeni savaşların, yeni tehditlerin ve yeni “ötekilerin” kaynağına dönüşür. Böylece her deniz ritüeli, kendi bastırdığı kaosu bir sonraki nesle miras bırakır — görünmez bir psikopolitik süreklilik olarak.                                                                                                                                             

2. Egemenliğin Simülakrı: Deniz Üzerinde Gerçekliğin Yeniden İnşası

2.1. Fetihten Temsile: Suyun Semiotiği

Denizin fethi, tarihsel olarak yalnızca bir coğrafyanın değil, bir anlam alanının da işgalidir. Antik çağlardan modern çağa uzanan süreçte, insanın denizi “keşfetme” arzusunun ardında basit bir genişleme dürtüsü değil, kendi bilinçdışını temsile zorlama çabası yatmaktadır. Her deniz seferi, görünürde bir sınır açılımıdır; ama özünde, temsilin doğasına dair bir iddiadır: “Bu, benim çizgimdir.” Bu yüzden deniz savaşları, jeopolitik olaylar değil, anlam üretim mekanizmalarıdır. Fetihten temsile geçiş, tam da bu noktada, denizin artık yalnızca bir alan değil, bir metin olarak okunmaya başlandığı evredir.

Deniz, modern dönemde haritalarla, pusulalarla ve bayraklarla kodlanmaya başladığında, doğa olmaktan çıkar; simgesel bir düzleme taşınır. Bu dönüşüm, insanın kaosla kurduğu ilişkinin epistemolojik boyutudur: bilinmeyen, bilinebilir hâle getirilmeli, bu bilinirlik de bir işaretler sistemiyle sabitlenmelidir. Harita, denizin ruhuna çizilen ilk yazıdır. Her çizgi, bilinçdışının bir kısmını temsil alanına dahil eder. Bu nedenle her deniz haritası, aslında insanın kendi bilinçdışının temsiliyet sınırlarını yeniden belirleme girişimidir.

Ancak temsile dönüşen deniz, aynı zamanda simgesel bir tehlike taşır. Çünkü temsil, her zaman gerçeği bastırır. Bir deniz, haritada çizildiği anda artık deniz olmaktan çıkar; onun yerine, “bilinen bir şey” hâline gelir. Jean Baudrillard’ın simülakr kavramı tam da bu dönüşümü açıklar: temsil, gerçeğin yerini alır; harita, denizden önce gelir. Modern denizcilik devletlerinin ritüelleri, bu simülakrın sürekliliğini sağlar. Bayrak, askeri geçit ya da ulusal marş, denizin gerçekliğini değil, temsilini yaşatır. Bu noktada deniz, bilinçdışının bastırılmış alanı olmaktan çıkar; bastırmanın kendisini sürdüren bir sembolik düzene dönüşür.

Bu dönüşümün erken örneklerinden biri, 1920’de Polonya’da düzenlenen “Baltık’la Evlilik” (Zaślubiny Polski z morzem) törenidir. General Józef Haller’in altın yüzüğü Baltık Denizi’ne atışı, yalnızca bir kutlama değil, sembolik bir temsildir. Ulus, yüzyıllar boyunca kaybettiği denizle yeniden “evlenirken,” aslında bilinçdışında kendi bastırılmış kimliğini suya kodlar. Bu ritüel, kara ile deniz arasındaki tarihsel ayrımı iptal eder; kara artık denizle evlenmiştir, bilinç bilinçdışıyla uzlaşmıştır. Fakat bu uzlaşma, bastırmayı ortadan kaldırmaz; onu kurumsallaştırır. Polonya artık denizle barışıktır, ama bu barış, yeni bir düşman figürünü (Almanya) gerektirir. Deniz, tehdit olmaktan çıkar, fakat tehditin yerini insan alır.

Bu örnek, denizin temsile dönüşmesinin bilinçdışı maliyetini gösterir: kaosun sembolleştirilmesi, onun gücünü ortadan kaldırmaz; yalnızca yönünü değiştirir. Sembol, bastırmanın biçimidir. Dolayısıyla her tören, görünürde bir uzlaşma, özünde bir ikame eylemidir. Deniz üzerindeki bayrak, denizin fethedildiğini değil, onun temsil yoluyla “yerine geçildiğini” ilan eder. Bu yüzden deniz, modern çağda fiziksel değil, semiyotik olarak fethedilmiştir.

Bu temsilleşme süreci, aynı zamanda deniz savaşlarının doğasını da değiştirir. Artık savaş, fiziksel egemenlik değil, anlamın kontrolü üzerinedir. Deniz, bilgiyle sahiplenilir; bu bilgi, haritalarla, protokollerle, törenlerle sabitlenir. Her yeni deniz haritası, bilinçdışının bir kısmını temsil alanına dâhil ederken, aynı zamanda yeni bir bastırma biçimi yaratır. Temsile dönüştürülen deniz, artık korkunun değil, kimliğin uzantısıdır. Fakat kimlik, her zaman bir karşıtlıkla var olur; “biz” olabilmek için bir “öteki” gerekir. Deniz, bir kez temsil edildiğinde, artık öteki değildir — o hâlde, yeni ötekiler üretilmek zorundadır.

Bu temsili sürecin çağdaş uzantısı, Çin’in Güney Çin Denizi’nde Scarborough Sığlığı’nda düzenlediği bayrak törenidir. 1 Ekim Ulusal Günü’nde gerçekleştirilen bu ritüel, yüzeyde bir egemenlik gösterisi gibi görünse de, kolektif bilinçdışı düzeyde çok daha derin bir dönüşümü işaret eder. Deniz, burada artık tehdit değil, “biz”in parçasıdır. Kaos, temsil yoluyla evcilleştirilmiştir. Fakat deniz bilinçdışının simgesiydi; onun evcilleştirilmesi, bilinçdışının dışsallaştırılması anlamına gelir. Dolayısıyla deniz artık korku alanı değildir; korku, yeni bir özneye — Filipinler’e — aktarılmıştır. Temsil, korkunun yerini almış, ama bastırmayı ortadan kaldırmamıştır.

Temsilleşen deniz, ulusun psikopolitik haritasında kimliğin taşıyıcısına dönüşür. Her bayrak töreni, her donanma geçidi, bilinçdışının sahneye taşınmış hâlidir. Fakat bu sahneleme, paradoksal biçimde kimliğin erozyonuna yol açar. Çünkü temsilin gücü, gerçekliğin yerini aldıkça, kimlik de simgesel bir düzleme sıkışır. Deniz artık “bizim”dir, ama bu “biz” de artık sahici değil, temsilîdir. Bu yüzden denizin fethi, hiçbir zaman tamamlanamaz: çünkü deniz, temsilin her zaman sızdığı bir alan olarak kalır.

Temsile dönüşen deniz, insanlığın bilinçdışıyla kurduğu ilişkinin kaderidir. Fetih, bir sahiplenme değil, bir yerine geçme eylemidir. Her yeni harita, denizi biraz daha temsil eder, ama asla gerçekten ele geçirmez. Tıpkı bilinçdışının asla bütünüyle farkındalık alanına taşınamayacağı gibi, deniz de asla tam anlamıyla “bizim” olamaz. Fetih, bu yüzden sonsuzdur; temsil, bu sonsuzluğu sürdüren dildir.                 

2.2. Modern Ritüeller: Devletin Bilinçdışı

Modern çağda deniz, artık yalnızca doğanın bir parçası ya da ekonomik bir alan değil; ulus-devletin bilinçdışının sahnesi hâline gelmiştir. Modernliğin rasyonalist söylemi, denizi teknik bir uzam olarak yeniden tanımlarken, aslında onu kolektif korkuların, arketipsel belleklerin ve bastırılmış güç arzularının sembolik deposuna dönüştürür. Egemenlik, artık yalnızca toprak üzerinde değil; simgesel jestler, törenler ve ritüeller aracılığıyla “deniz üzerinde” yeniden üretilir. Devlet, bilinçdışını bu ritüellerde sahneler.
Böylece deniz, egemenliğin bilinçdışı kodlarının yazıldığı yüzeye dönüşür — her bayrak, her tören, her askeri tatbikat, bir anlamda devleti kendi iç derinliğine bağlayan törensel bir ayna işlevi görür.

Ritüellerin devlet bilinciyle kurduğu bu bağ, modernliğin doğasına içkindir. Devlet, toplumsal bir organizasyon olmanın ötesinde, kendi kimliğini sürekli yeniden kurmak zorundadır. Ancak kimlik, sabit bir özden değil, tekrarlanan sembolik eylemlerden doğar. Bu nedenle modern devlet, her yıl, her kriz, her kutlama, her savaş yıldönümünde aslında kendi varlığını yeniden sahneye koyar. Ulusal günler, donanma geçitleri, anma törenleri, diplomatik açıklamalar — bunların her biri, kolektif bilinçdışının kendini yeniden düzenleme biçimleridir. Devlet, kendi iç bastırmalarını dışa vurmak, bastırılmış olanı kontrol altına almak için ritüelize eder; dolayısıyla deniz artık hem sahne hem de terapi alanıdır.

Bu fenomenin en belirgin örneklerinden biri Rusya’nın Donanma Günüdür. Sovyet geleneğinden devralınan bu tören, her yıl St. Petersburg’da yapılan gösterilerle, yalnızca bir askeri güç gösterisi değil, aynı zamanda bir tarihsel “yeniden doğuş” performansıdır. Rusya, coğrafi olarak denizle sınırlı bir medeniyet olmasına rağmen, kendini bir deniz imparatorluğu olarak sunar. Bu çelişki, bilinçdışı düzeyde bir bastırmanın işaretidir: kara imparatorluğu olmanın getirdiği ontolojik kapanmışlık, deniz üzerinden aşılmak istenir. Bayraklar, selam duran mürettebatlar, gemilerin geçit törenleri — tüm bu eylemler, devletin kendi bilinçdışına karşı giriştiği bir “düzenleme ayini”dir. Deniz, burada artık dış dünya değil, devletin iç dünyasının temsilidir.
Fakat bu içselleştirme süreci, bastırılan kaosun geri dönüşünü de beraberinde getirir. Rusya’nın deniz üzerinden kurduğu kimlik, her defasında yeni bir “öteki”yi çağırır: Napolyon’dan İngiltere’ye, NATO’dan Ukrayna’ya kadar. Deniz bir kez “bizim” olarak tanımlandığında, artık tehdit doğadan değil, insandan gelir. Deniz, ulusun ruhunda yer açtıkça, düşman onun yerini alır.

Aynı bilinçdışı mekanizmayı Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrini de taşır. Burada deniz, yalnızca bir savunma alanı değil, ulusal kimliğin yeniden kuruluş zemini hâline gelmiştir. “Vatan” kavramı, ilk kez kara dışına taşar; deniz, kutsal toprak statüsüne yükseltilir. Bu sembolik genişleme, bilinçdışı düzeyde iki işlev görür: birincisi, tarihsel olarak kara merkezli kimliği aşma arzusu; ikincisi, ulusun sınır kaygısını dışa vurma ihtiyacı. “Mavi Vatan” söylemi, hem bilinçdışı bir güvenlik ayini, hem de bastırılmış tehdit algısının yeniden üretimidir. Haritaların televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada tekrar tekrar gösterilmesi, aslında bir tür ritüel tekrardır. Her sınır çizimi, bilinçdışında bir güvenlik hattı çizer; ama aynı anda bastırılmış korkuyu diri tutar. Böylece ritüel, hem bastırmayı sağlar hem de onun kalıcılığını garanti altına alır.

Çin’in Güney Çin Denizi’nde gerçekleştirdiği Scarborough Sığlığı töreni, bu bilinçdışı mekanizmanın çağdaş biçimlerinden biridir. Çin, tarih boyunca kara medeniyeti kimliğiyle var olmuştur; deniz, onun kültürel bilinçdışında “kaosun ve ötekiliğin alanı” olarak kalmıştır. Ancak modern dönemde, özellikle 21. yüzyılda, Çin bu bilinçdışı yapıyı tersine çevirmek için bir “ritüel reformu” başlatmıştır. Scarborough’da dalgalanan bayrak, yalnızca bir politik simge değil, psikopolitik bir jesttir: “Kaos, artık biziz.” Deniz, burada bilinçdışı olmaktan çıkar, ulusal benliğin sahasına dâhil edilir. Fakat bu dönüşümün bedeli, düşmanın insan suretine bürünmesidir: Filipinler. Bastırılmış korku, temsil yoluyla insana aktarılır; doğa tehdit olmaktan çıkarken, insan tehdit hâline gelir.

Bu üç örnek — Rusya, Türkiye ve Çin — modern devletin denizle kurduğu bilinçdışı ilişkiyi üç farklı varyantta gösterir. Rusya’da deniz, tarihsel kapalılığın telafisidir; Türkiye’de ulusal güvenliğin metafizik uzantısı; Çin’de ise kültürel korkunun dönüştürülmüş biçimi. Ancak üçünde de ortak bir yapı vardır: ritüel, bilinçdışının bastırılmasını sağlar, ama aynı anda onun yeniden üretimini de garantiler. Devlet, denizi sahiplenerek kendini tehditten kurtarır, fakat bu kurtuluş, yeni düşmanlıkların ontolojik zeminini kurar. Bu nedenle her modern deniz ritüeli, yüzeyde bir güvenlik ayini, derinde ise bir bastırma döngüsüdür.

Burada dikkat çekici olan, modern devletin denizle kurduğu ilişkinin sekülerleşmiş olmasına rağmen, işlevsel olarak dini kalmasıdır. Ritüel, kutsal ile dünyevi arasındaki farkı askıya alır. Bayraklar, marşlar, donanma törenleri — bunlar artık inanç değil, “devletin iman pratikleri”dir. Ulus-devlet, denizle kurduğu ilişki üzerinden kendi metafiziğini yaratır; laik bir çağda bile, suyun üzerinde yükselen her gemi bir tür tapınaktır. Deniz, burada Tanrı’nın değil, ulusun aynasıdır. Ancak bu ayna, aynı zamanda bastırılan korkunun da yüzeyidir: her dalga, her sınır tartışması, her kriz, bastırılmış olanın geri dönüşünü haber verir.

Bu nedenle modern devletin ritüelleri, aslında bir tür bilinçdışı ekonomi işlevi görür. Devlet, toplumsal enerjiyi bu ritüellerde boşaltır; kaygıyı sembolik biçimde yönetir. Kitleler için güvenlik duygusu, törenin kendisinden doğar; gerçek bir tehdit olmasa bile, ritüel bir “korunma” hissi yaratır. Böylece devlet, bilinçdışını yöneterek hem korkuyu bastırır hem de sürekliliğini sağlar. Ancak her bastırma, yeni bir sembolik savaşın potansiyelini de içinde taşır. Deniz, artık kaosun değil, bastırmanın yüzeyidir — sakinliği, içteki fırtınayı maskeler.

Modern ritüellerin dili, bu nedenle, politik olmaktan çok metafiziktir. Bayrağın suda dalgalanması, yalnızca bir ulusal güç göstergesi değil, insanlığın kendi korkularını estetik biçimde yeniden üretme jestidir. Devlet, denizle kurduğu bu ilişki sayesinde kendi varoluşsal boşluğunu gizler; deniz, bastırmanın aynası olur. Her yıl tekrarlanan donanma törenleri, her sınır tatbikatı, her anma günü — hepsi birer modern ayindir.
Ve bu ayinler, insanlığın derin yapısında değişmeyen bir gerçeği görünür kılar: kaos ortadan kalkmaz, yalnızca biçim değiştirir. Devlet, kaosu bastırdığını sanırken, onu ritüellerle yeniden üretir. Deniz, bu döngünün en kadim yüzeyidir — bilinçdışının dalgaları orada hiçbir zaman tamamen durulmaz.              

2.3. Sınırın Buharlaşması: Güvenliğin Ontolojik Kaybı

Modern çağ, sınırın anlamını toprağın dışına taşıyarak deniz üzerinde yeniden kurma girişimiyle karakterize edilir. Fakat bu girişim, kendi içinde bir çelişki taşır: deniz, doğası gereği hiçbir çizgiyi kabul etmez. Onun akışkan yapısı, sınır fikrinin ontolojik temelini sürekli olarak aşındırır. Bu nedenle deniz üzerinde çizilen her sınır, aslında bilinçdışının bastırma refleksinin bir ürünüdür. İnsan, kendi varoluşsal kaygısını yatıştırmak için “çizgi” çeker; ama o çizgi, hiçbir zaman kalıcı olamaz. Deniz, bilinçdışının sürekliliği gibi, her zaman geri döner; sınırı yutar, anlamı bulanıklaştırır, kimliği yeniden çözülmeye zorlar.

Kara, ontolojik olarak güvenliğin alanıdır; sabit, yerleşik, ölçülebilir. Deniz ise, bilinçdışının topografyasıdır — sürekli değişen, süreksizlikle tanımlanan, belirlenemez. Bu karşıtlık, modern ulus-devletlerin psikopolitik yapısının kalbinde yatar. Çünkü ulus, “biz” fikrini sınırla kurar; sınır olmadan kimlik de olmaz. Ancak denizin doğası, bu kimlik üretim mekanizmasını içten içe çözer. Deniz, çizgiyi tanımaz; dolayısıyla kimliği sabitleyen sınırın anlamı, denizle birlikte çözülmeye başlar. Modern devlet, bu ontolojik krizi farkında olmadan ritüelleştirir: her sınır ihlali, her tatbikat, her devriye, aslında çözülen kimliğin yeniden tesis edilme çabasıdır.

Bu çabanın en belirgin görünümlerinden biri, Kore Yarımadası’ndaki NLL (Northern Limit Line) hattıdır. 1953’ten beri varlığını sürdüren bu fiili deniz sınırı, hiçbir zaman resmî bir anlaşmayla sabitlenmemiştir. Kuzey ve Güney Kore’nin devriyeleri, zaman zaman çatışmalara, zaman zaman sessiz gerilimlere dönüşür; ama bu çizgi hiçbir zaman “biter” ya da “başlar” hâline gelmez. O, sürekli tekrarlanan bir ritüel gibidir: varla yok arasında bir sınır. Bu, tam anlamıyla bilinçdışının yapısını yansıtır. Bilinçdışı, bastırılanın sürekli geri dönmesiyle işler; bastırma, sürekliliği gerektirir. NLL de aynı işlevi görür: sınır, her gün yeniden çizilmek zorundadır, çünkü çizildiği anda çözülmeye başlar. Her devriye, devletin kendi kimliğini tekrar üretme eylemidir; her ihlal, kimliğin sürekliliğini hatırlatır.

Bu tür “bitmeyen sınırlar”, yalnızca politik gerçeklikte değil, bilinçdışının ekonomisinde de işlevseldir. Bastırma hiçbir zaman nihai değildir; o, tekrarlarla yaşar. Deniz sınırlarının sürekli ihlali, bu nedenle yalnızca stratejik değil, psişik bir zorunluluktur. Devlet, kendi içsel dengesini korumak için “tehlike”yi dışarıda tutmak zorundadır. Ama deniz, bu tehlikenin mekânsal karşılığı olmaktan çıkınca, tehdit insan biçimine bürünür. Artık korku, coğrafi değil, antropolojik bir nitelik taşır. “Biz” bilinci, denizle birlikte akışkanlaştıkça, “öteki” de sürekli olarak yeniden üretilir. Bu yüzden modern çağda düşmanlık, denizle kurulan ilişki biçiminde derinleşir: sınır yoksa, düşman yaratılır.

Sınırın buharlaşması, aynı zamanda güvenliğin anlamını da dönüştürür. Eskiden güvenlik, sınırın korunmasıyla eşdeğerdi; şimdi, sınırın kendisi geçici ve sembolik bir hâl almıştır. Ulusal güvenlik stratejileri, fiziksel savunmadan çok, sürekli teyakkuz hâli üzerine kuruludur. Bu teyakkuz, bir tür kolektif bilinçdışı refleksidir: tehdit her zaman vardır, çünkü kimlik onu var kılar. Modern devlet, bu refleksi törenlerle, açıklamalarla, medyatik temsil biçimleriyle sürdürür. Güvenliğin kendisi artık bir ritüel olmuştur; tıpkı dini ayinler gibi, sürekli tekrar edilmek zorundadır.

Bu noktada, deniz yalnızca bir coğrafi alan değil, bastırılmış korkunun yüzeyidir. Türkiye’nin “Mavi Vatan” söyleminde bu dönüşüm açıkça görülür. Deniz, bir zamanlar “sınırın ötesi”yken, artık sınırın kendisine dönüşmüştür. Bu, modern bilinçdışının çelişkisidir: korkulan şey sahiplenildikçe anlamını yitirir. “Mavi Vatan” haritaları, televizyon ekranlarında, törenlerde, konferanslarda tekrarlandıkça, aslında sınırın kendisi ritüelleşir. Harita, bir güvenlik sembolü olmaktan çok, bilinçdışının sabitleme girişimidir. Ancak bu sabitleme, paradoksal biçimde sınırı görünmez kılar. Çünkü harita, tıpkı simülakr gibi, gerçeğin yerini alır. Deniz, artık sınır değil, onun yerine geçen bir temsil olur. Bu temsilde “biz”, çizgiyle değil, çizginin tekrar edilmesiyle var oluruz.

Denizin sınır olmaktan çıkması, aynı zamanda “biz”in metafizik çözülüşünü de beraberinde getirir. Çünkü “biz”, ancak bir “onlar”ın varlığıyla mümkündür. Sınırın anlamı yitirildiğinde, öteki de belirsizleşir. Bu belirsizlik, modern toplumun en derin varoluşsal kaygısını doğurur: kimlik artık dış tehdit üzerinden değil, iç gerilimler üzerinden tanımlanır. Ulus, kendi içindeki farklılıkları “öteki”nin yerine koyar. Böylece dış düşman azaldıkça, iç düşman figürleri çoğalır. Deniz, sınır olma işlevini kaybettiğinde, “öteki” artık dalgaların ötesinde değil, toplumun kendi içinde yüzeye çıkar.

Denizin buharlaşan sınır yapısı, insanlığın bilinçdışı düzleminde çok daha derin bir dönüşümü işaret eder. Artık tehdit, mekânla değil, anlamla ilgilidir. Toplumlar, tehdit hissini yitirdiklerinde kimlik duygularını da yitirirler. Bu yüzden modern devletler, görünür düşman üretmek zorundadır. Bu üretim, rastlantısal değil, bilinçdışı bir zorunluluktur. Deniz, artık bu üretimin aynasıdır: sınır, tehdit, kimlik — hepsi dalgalar gibi gelir gider, ama bilinçdışı hep aynı kalır.

Bugün dünyanın dört bir yanında süren deniz anlaşmazlıkları, yalnızca enerji ya da stratejiyle açıklanamaz. Onlar, kimliğin sürekliliği için bilinçdışı düzeyde gerekli olan çatışmaların sahneleridir. Deniz, sınırın yokluğunu gizleyen bir ritüel yüzeyine dönüşmüştür. Modern insan, kara üzerinde kimlik kurar, ama kimliğini deniz üzerinde yeniden onaylar. Bu onay, artık egemenlik değil, varoluşun teyididir: “Biz hâlâ varız, çünkü bir sınır hâlâ belirsiz.”

Denizin buharlaşması, yalnızca sınırın kayboluşu değil; aynı zamanda insanın kendi varlık güvenliğini yitirmesidir. Deniz sakinleştiğinde, insanın iç dünyası fırtınaya döner. Çünkü her zaman bir sınır çizmek gerekir; aksi takdirde, benlik çözülür. Bu yüzden modern uygarlık, sınırı kaybettiği yerde ritüeli icat eder, ritüeli kaybettiği yerde düşmanı. Deniz, işte bu döngünün hem başlangıcı hem de sonudur — kimlik, güvenlik ve korkunun birbirine karıştığı sonsuz bir yüzey.                                                               

3. Kimliğin Boşluğu ve Düşman Arketipinin Sürekliliği

3.1. Biz’in Erozyonu: Sınır Kaybolduğunda Kimlik Nereye Ait?

İnsanın kendini “biz” olarak tanımlama edimi, tarih boyunca sınırın varlığıyla mümkündü. Sınır, kimliği yalnızca coğrafi olarak değil, varoluşsal düzeyde de temellendirir: içerisi ile dışarısı, düzen ile kaos, biz ile onlar arasındaki farkı belirler. Bu farkın ortadan kalkması, kimliğin yönünü şaşırması anlamına gelir. Deniz, tam da bu farkın çözülme mekânıdır. Çünkü deniz, doğası gereği çizgi tanımaz; sınırın maddiliğini reddeder, çizgiyi dalgaların devinimiyle siler. Denizin ehlileştirilmesi, bu nedenle yalnızca teknik bir keşif ya da jeopolitik bir genişleme değil, bilinçdışının derin bir yeniden yapılanmasıdır: insan, korkusunun mekânını fethederken aynı zamanda kendi kimliğinin temelini kaybeder.

Kara, insanın kök saldığı, aidiyetin ve güvenliğin alanıdır. O, düzenin ontolojik karşılığıdır. Deniz ise, daima bilinmeyenin, sınırsızlığın, tanımsızlığın mekânı olmuştur. Bu nedenle kara “biz”i temsil ederken, deniz “öteki”nin simgesidir. Antik çağlardan itibaren tüm mitolojilerde bu ikilik yinelenmiştir: Yunan mitoslarında Poseidon’un öfkesine, Mezopotamya’da Tiamat’ın sularına, İbrani anlatısında tufanın cezalandırıcı kaosuna rastlarız. Her defasında deniz, bilinçdışının simgesidir — bastırılmış olanın, düzeni tehdit eden gücün sembolü. Bu bastırmanın biçim değiştirmesi, insanlık tarihindeki en derin kültürel dönüşümün göstergesidir: kara medeniyetinin, kendi korkusunu fethederek onu “biz”in parçası hâline getirmesi.

Fakat bu fethin bedeli ağırdır. Çünkü denizin ehlileştirilmesiyle birlikte, insan bilinmeyene duyduğu ontolojik mesafeyi de kaybeder. Bu mesafenin kaybolması, kimliğin sabit referansını çözer. “Biz”, kendi karşıtını ortadan kaldırdığında kendini tanımlayamaz hâle gelir. Deniz artık tehdit değildir, ama bu güvenlik hali bir eksikliktir: korkunun yokluğu, kimliğin boşluğu anlamına gelir. Modern çağın ulus-devletleri, bu boşluğu farkında olmadan telafi etmeye çalışır. Deniz üzerinde kurulan her yeni egemenlik gösterisi — donanma geçitleri, bayrak törenleri, denizaltı devriyeleri — aslında “biz”in çözülüşünü durdurmak için yapılan bilinçdışı törenlerdir.

Bu psikopolitik mekanizmanın en açık örneği, 1982 Falklands / Malvinas Savaşı’dır. Yüzeyde bu savaş, İngiltere ile Arjantin arasında küçük bir ada grubu üzerindeki egemenlik anlaşmazlığı olarak görünür. Ancak derin düzeyde, iki ulusun “biz” bilincinin varoluşsal yeniden üretimidir. Arjantin için Falklands (Malvinas), denizle kaybedilmiş ulusal onurun sembolüdür. Yüzyıllık sömürge geçmişinin ardından, kendi coğrafi alanının dışındaki bir adayı “geri alma” arzusu, kolektif bilinçdışında bastırılmış bağımsızlık dürtüsünün yeniden yüzeye çıkmasıdır. İngiltere açısından ise Falklands, kaybolan imparatorluk kimliğinin son yansımasıdır. 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyanın dört bir yanında kolonilerini kaybeden bir imparatorluk, denizle özdeşleşmiş kimliğini bu küçük ada parçasına sabitlemek zorunda kalır.

Deniz, burada yalnızca bir coğrafi yüzey değil, hafızanın mekânıdır. Falklands Savaşı’nın psikolojik işlevi, iki ulusun da geçmişte bastırdığı korkuları yeniden sahneye koymaktır. İngiltere için bu korku, “imparatorluğun çöküşü”; Arjantin içinse “ulusal yetersizlik”tir. Savaş, bu korkuların karşılıklı yansıtılmasıyla biçimlenir. Her iki ulus da, “biz” kavramını karşısındaki “öteki”ye ihtiyaç duyarak yeniden tanımlar. Düşman olmadan kimlik sabitlenemez. Bu nedenle deniz, her iki taraf için de kimliğin yeniden doğum mekânına dönüşür: bir taraf için imparatorluk nostaljisinin, diğer taraf için onur telafisinin aynası.

Falklands/Malvinas hafızası, denizin ulusal bilinçteki anlamını ters yüz etmiştir. Artık deniz, uzak bir korku değil, içselleştirilmiş bir bellek unsurudur. “Biz”, deniz mesafesini iç mekâna çevirmiştir. İngiltere’de bu savaş, tarih yazımında “küçük ama asil bir zafer” olarak kodlanmış; Arjantin’de ise “yarım kalan bir rüya”ya dönüşmüştür. Her iki durumda da savaş, denizle değil, hafızayla ilgilidir. Deniz, bastırılmış kimlik bileşenlerini taşıyan bir yüzey hâline gelir. Bu nedenle deniz savaşları, hiçbir zaman yalnızca stratejik mücadeleler değildir; onlar, toplumsal bilinçdışının dramatik açığa çıkış biçimleridir.

Deniz ehlileştirildiğinde, “biz” bilinci artık kendini doğaya karşı değil, kendi içindeki boşluğa karşı tanımlar. Deniz, fiziksel bir sınır olmaktan çıkar, kimliğin içsel sınırına dönüşür. Fakat içsel sınırlar, dışsal sınırlar kadar dayanıklı değildir; sürekli tehdit altındadır. Bu nedenle modern toplum, “biz”in sürekliliğini sağlamak için sembolik düşman figürlerine ihtiyaç duyar. Deniz sessizleştikçe, düşman seslenir. Bastırılan korku, insan biçiminde geri döner. Böylece deniz, kolektif bilinçdışının yeniden üretim alanına dönüşür; her savaş, kimliğin sürekliliğini temin eden bir ritüel olur.

Denizin ehlileştirilmesi, kimliğin ehlileştirilememesinin en açık göstergesidir. Çünkü deniz, sınırı kabul etmez; dalgalar ne kadar bastırılsa da her zaman geri döner. Modern uygarlık, korkusunu bastırarak değil, bastırmayı sonsuzlaştırarak yaşar. Deniz, bu sonsuz bastırmanın hem sahnesi hem de metaforudur. Ve “biz”, her dalganın çekilişinde biraz daha çözülür, her geri dönüşünde yeniden var olur. Kimliğin kaderi, denizin kaderidir: hiçbir zaman tam olarak çizilemeyen, ama her defasında yeniden çizilmeye çalışılan bir sınır.                                                                                                                                            

3.2. Korkunun İnsanlaşması: Ötekinin Psikopolitik Yeniden Doğuşu

Deniz, insanlık tarihinde bilinmeyenin arketipiydi; dalgaları, insan bilincinin sınırlarını yansıtan birer metafizik titreşim gibiydi. Okyanus, ilkel zihinde yalnızca fiziksel bir tehdit değil, varoluşun karanlık yüzüydü: ölçülemez, sınır tanımaz, bastırılmış olanın dışavurumuydu. Ancak modern çağın ehlileştirme arzusu, bu arketipi tersine çevirdi. Haritalar çizildi, deniz rotalara bölündü, limanlar kuruldu, sonarlar dipleri ölçtü. Fakat bu zafer yalnızca bilinç düzeyinde kazanıldı; bilinçdışı aynı yerde kaldı. Çünkü korku fethedilmez — sadece yer değiştirir. Deniz sakinleştikçe, tehdit artık dışarıda değil, insanda belirdi. Bastırılmış olan korku, kendi bedenine ve zihnine taşındı; insan, kendi içinde “öteki”nin ev sahibi oldu.

Psikanalitik düzlemde bu, bastırmanın klasik yasasıyla açıklanabilir: bastırılan, ortadan kalkmaz; biçim değiştirir. Deniz, modern dünyada tehdit olmaktan çıkarıldığında, onun taşıdığı bilinçdışı içerik bir özneye ihtiyaç duyar. Artık “tehlike”, dalgaların değil, insanların yüzündedir. Savaşlar, diplomatik krizler, ideolojik kutuplaşmalar bu içsel taşınmanın semptomatik biçimleridir. Deniz fethedilmiş ama korku yer değiştirmiştir. Bastırılanın dönüşü, insan suretinde gerçekleşir.

Bu dönüşümün erken örneklerinden biri ABD’nin İlan Edilmemiş Atlantik Savaşı (1939–1941)’dır. Resmî bir savaş durumu yoktu; ancak Amerikan destroyerleri ile Alman denizaltıları, Atlantik’in ortasında görünmeyen bir savaş yürütüyordu. Atlantik, hukuken “tarafsız bölge”ydi — yani sınırı belirsiz bir deniz. Tam da bu belirsizlik, bastırılmış olanın yeniden yükselişini mümkün kıldı. Tehdit artık dalgalardan değil, insan kararlarından doğuyordu. “Savaş” kelimesi kullanılmadı; çünkü savaş, bilinçdışında süregiden bir haldi. Hukuki dilde bastırılan şey, eylem düzeyinde patlak veriyordu.

Atlantik’in muğlak sınırları, kimlik ile öteki arasındaki ayrımı da bulanıklaştırdı. Alman denizaltısı, ne tamamen düşmandı ne de tamamen görünürdü. Bu, bastırılmışın psikanalitik özelliğini taşır: her zaman orada olan ama asla tam görünmeyen. ABD’nin resmî söyleminde bu belirsizlik, “öz savunma” retoriğiyle maskelendi. Böylece bastırılmış olan korku, etik bir meşruiyet kisvesiyle yeniden üretildi. Deniz, bu durumda, psikopolitik bir laboratuvar hâline geldi: “öteki”yi dışarıda tutma arzusu, kendi eylemleriyle çelişen bir söylem üzerinden sahnelendi.

Bu fenomenin daha sistematik biçimi Sovyet “Kızıl Deniz” ideolojisinde gözlemlenir. Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği için deniz, kapitalist dünyanın jeopolitik karşıtı olarak ideolojik anlam kazandı. Deniz artık doğa değil, ideolojiydi — ve tehlike artık doğanın bilinmezliğinde değil, karşıt ideolojinin varlığında cisimleşmişti. “Kızıl Deniz” kavramı, bastırılmış korkunun politikleştirilmiş formudur: doğal tehdit yerini ideolojik düşmana bırakır. Bu dönüşüm, doğanın ötekiliğinin insanın ötekiliğiyle yer değiştirmesidir. Deniz artık Tanrı’nın değil, ideolojinin aynasıdır.

Bastırılmış korku böylece insan suretinde yeniden beden bulur. Modern uluslar, denizin ortadan kalktığı yerde kendi düşmanlarını yaratırlar. Bu yaratım, bilinçli bir propaganda eylemi değil, kolektif bilinçdışının homeostatik bir zorunluluğudur: kimlik, varlığını sürdürmek için bir karşıtlık alanı üretmek zorundadır. Deniz, bu karşıtlığın kaynağı olmaktan çıktığında, toplumsal sistem kendi içinden yeni ötekiler türetir. Bu nedenle modern dünya, deniz savaşlarını bitirirken iç savaşlara meyleder; haritalar sakinleşirken ideolojiler çalkalanır.

Bu noktada “öteki”, artık doğaya değil, komşuya aittir. Korkunun insana taşınması, ötekiliği bireyselleştirir. Ulusların psikopolitik aygıtları, bu geçişi sürdürmek için sürekli ritüeller üretir: “ulusal güvenlik” söylemi, “tehdit analizleri”, “terörle mücadele” stratejileri… Bunların tümü, bastırılmış korkunun insan merkezli simülasyonlarıdır. Her biri, kimliğin sürekliliğini sağlamak için korkuyu canlı tutar. Korkunun nesnesi değişir, fakat işlevi değişmez.

Bu durumun nihai sonucu, düşmanın insanlıktan çıkarılması değil, tam tersine insanlaştırılmasıdır. Modern çağda düşman, artık doğaüstü ya da bilinmeyen bir figür değildir; o, bizim gibidir. Tehlike, benzerliğin içindedir. Bu nedenle modern korku, antik korkulardan daha tehlikelidir — çünkü görünmez değil, tanıdıktır. Düşman, bilinçdışının aynasında bizim suretimizdir. Onu yok etmek, kendimizi yok etmek anlamına gelir. Bu yüzden savaşlar uzar, barışlar kalıcı olamaz. Bastırılan korku, insan yüzünde bakmaya devam eder.

Denizin sükûneti, insanın içsel fırtınasıyla ters orantılıdır. Deniz artık sessizdir, ama insan zihni dalgalanmaktadır. Bastırılmış olanın doğadan insana taşınması, medeniyetin en büyük paradoksudur: her ilerleme, yeni bir iç tehdit yaratır. İnsanlık, denizi fethederek bilinmeyene hükmettiğini sanır; oysa bilinmeyen artık onun içindedir. Her savaş, denizin değil, insanın bilinçdışının yeniden yükselişidir.        

3.3. Hafıza, Ritüel ve Düşmanlığın Sonsuzluğu

Her uygarlık, düşmanını hatırlayarak var olur. Hafıza, yalnızca geçmişin kayıtlarını değil, kimliğin ontolojik devamlılığını da taşır. Bir toplumun kolektif hafızası, “biz” bilincinin sürekliliğini sağlamak için düşmanlığın izlerini diri tutar. Çünkü unutulan düşman, kimliği çözer. Deniz savaşlarının tarihsel doğası da bu hafıza ekonomisinin tam merkezinde yer alır: deniz, hem hatırlamanın hem bastırmanın yüzeyidir. O, her an yenilenen bir sahne gibi, korkunun ve güvenliğin, geçmişin ve şimdi’nin aynı anda dalgalandığı bir uzamdır.

Modern çağda denizin ritüelleştirilmesi, bastırılmış korkunun sürekliliğini sağlar. Her tatbikat, her bayrak töreni, her anma günü; aslında kolektif bilinçdışının kendini yeniden üretme biçimidir. İnsanlık, doğanın bilinmezliğine karşı kazandığını sandığı zaferin boşluğunu, tekrarlanan sembolik eylemlerle doldurur. Bu tekrarlar, yalnızca politik değil, metafiziktir: kimliğin ölümünü geciktiren törensel uzatmalardır. Çünkü bastırılan korku yok olmaz — o, biçim değiştirir ve hafıza aracılığıyla canlı tutulur.

Bu döngünün erken bir biçimi Britanya’nın “Pax Britannica”sı döneminde görülür. 19. yüzyıl boyunca Britanya İmparatorluğu, denizi mutlak güvenliğin alanı hâline getirerek, bilinçdışı düzeyde insanlığın kadim korkusunu kontrol altına aldığını ilan etti. Fakat bu “barış”, aslında bastırmanın bir biçimiydi. “Pax Britannica” denizlerde savaşın yokluğu değil, düşmanlığın yeni biçimlere dönüştürülmesiydi. Deniz, artık savaş alanı değil, “medeniyetin” tiyatrosuydu. Bu tiyatroda Britanya, kendini düzenin temsilcisi, ötekini ise “medenileştirilmesi gereken barbar” olarak yeniden kurdu. Düşman figürü yok edilmemiş, yalnızca ritüelleştirilmişti. Deniz, barışın diliyle süslenmiş bir bastırma alanına dönüşmüştü.

Bu ritüel, bilinçdışı düzeyde “sonsuzluk” fikrini üretir. Çünkü barış ne kadar kutsanırsa, düşmanlık da o kadar meşrulaşır. Britanya’nın donanma geçitleri, ulusal gün törenleri, kolonyal anlatılardaki kahramanlık mitleri; tümü, denizle özdeşleşmiş “biz” bilincini sürekli olarak tazeler. Her gemi geçidi, aslında korkunun yeniden biçimlenmesidir: düşman yoksa bile onun ihtimali vardır, çünkü kimlik bu ihtimal üzerine kurulur. Modern törenler, düşmanın yokluğunu değil, olasılığını hatırlatır.

Bu fenomenin karşı kutbunda ise Japonya’nın Kamikaze kültü yer alır. Pasifik Savaşı boyunca deniz, Japon ulusal bilinçdışında kutsal bir alan hâline gelir. Kamikaze — “ilahi rüzgar” — yalnızca askeri bir strateji değil, denizin metafizik anlamının vücut bulmuş halidir. Deniz, burada Tanrı’nın nefesiyle eşdeğer kılınır. Düşman, yalnızca yenilmesi gereken biri değildir; o, fedakârlığın zorunlu koşuludur. Kamikaze pilotlarının denize yönelmiş ölümü, kimliğin mutlak fedakârlıkla yeniden doğmasıdır. Her ölüm, “biz”in sürekliliğini teyit eden bir törendir. Bu nedenle Kamikaze kültürü, deniz savaşının metafizik boyutunun zirvesidir: düşman artık yalnızca karşı taraf değil, ölümün kendisidir.

Bu örneklerin ortak paydası, denizin insanlığın hafızasında bir “sürekli tören alanı”na dönüşmüş olmasıdır. Deniz, modern bilinçte yalnızca stratejik bir kaynak değil, tekrarlanan bir anlam sahnesidir. Her deniz tatbikatı, her anma günü, kolektif bilinçdışının bastırılmış korkusunu yeniden işler. Bu, Freud’un “tekrarlama zorlantısı” dediği psikodinamik mekanizmanın tarih ölçeğindeki yansımasıdır. İnsanlık, bastırılmış travmasını — korkuyu — yeniden sahneleyerek kontrol altına almayı dener. Fakat bu kontrol hiçbir zaman tamamlanmaz. Çünkü her ritüel, bastırmanın yeni bir biçimidir; her bastırma, yeni bir geri dönüşü hazırlar.

Bu döngüsel yapı, düşmanlığın neden asla bitmediğini açıklar. Her savaş bittiğinde, yeni bir savaşın temeli atılır; çünkü bastırılmış olanın enerjisi yön değiştirmek zorundadır. “Barış” bile bu anlamda yalnızca farklı bir düşmanlık biçimidir — sessiz, törensel, temsilî. Uluslar, geçmiş savaşlarını anarak aslında onları sürdürürler. Hafıza, bitmişliği değil, sürekliliği üretir. “Zafer Günü” kutlamaları, “şehit anıtları”, “deniz zaferi” filmleri — hepsi birer sembolik bastırmadır; geçmişin değil, bastırılmış olanın yeniden dolaşıma sokulmasıdır.

Hafıza, savaşın kendisini değil, bitmemişliğini yaşatır. Çünkü düşmanlığın yokluğu, kimliğin yokluğu anlamına gelir. Bu yüzden toplum, her nesilde düşmanını hatırlamak zorundadır. Bu hatırlama, yalnızca tarihsel değil, ritüeldir; her tekrar, bastırılmış korkunun bir yankısıdır. Deniz, bu yankının mekânıdır: görünürde sakin, derinde fırtınalı. İnsanlık, deniz üzerinde barışı değil, kendi korkusunun yankısını dinler.

Deniz savaşlarının gerçek doğası işte bu noktada anlaşılır: hiçbir deniz savaşı bitmez. Çünkü deniz, bitmeyi reddeden bir bilinçdışına sahiptir. O, insanın bastırdığı her şeyi yeniden yüzeye çıkarır — korkuyu, kaybı, arzuyu, kimliği. Deniz sessizleştikçe hafıza konuşur; hafıza konuştukça düşman yeniden doğar. Bu nedenle her tören, her anma, her sessiz saygı duruşu; bir barış kutlaması değil, bastırılmış savaşın yankısıdır.

Ve insan, bu yankıyı susturmaya çalıştıkça, deniz bir kez daha konuşur.                                                      

4. Kaderin Okyanusu: Bilinçdışı Süreklilik Olarak Savaş

4.1. Bastırmanın Ontolojisi: Korkunun Sahiplenilemeyen Doğası

Korku, insanın varoluşsal çekirdeğidir. Ancak bu çekirdek, tarih boyunca “dışsallaştırma” yoluyla ehlileştirilmeye çalışılmıştır. İnsanlık, kendi içsel kaygısını doğaya, denize, ötekiye yansıtarak dayanılabilir kılmıştır. Fakat modern çağda, bu dışsallaştırmanın nesnesi ortadan kalktığında — yani deniz ehlileştirildiğinde, haritalandırıldığında ve “biz”in parçası hâline getirildiğinde — korku yönsüz kalır. Bu durum, bastırmanın doğrudan tersine çevrilmesidir: artık korku dışarıda değil, içeridedir. İnsanlık, kendi bastırılmış bilinçdışına tanıklık etmek zorunda kalır. Bu tanıklık, bastırmanın ontolojik temelidir; çünkü varoluş, bastırılmış korkunun inkârıyla değil, onun sürekli yeniden biçimlenmesiyle sürer.

Deniz, bastırmanın en arkaik simgesidir. Okyanusun sınırsızlığı, bilinçdışının derinliğiyle eş anlamlıdır. Her iki alan da kontrol edilemezdir; her ikisi de düzenin karşısına sürekli bir “fazla” olarak çıkar. İnsan, bu fazlayı anlamlandırmak için sınırlar çizer, haritalar yapar, mitler üretir. Ancak bastırmanın doğası gereği, hiçbir harita, hiçbir mit, hiçbir tören bu fazlayı gerçekten yok edemez. Bastırılmış olan, her zaman geri döner; ama her dönüşünde yeni bir biçim alır. Modern dünyada bu biçim, estetikleşmiş korkudur — yani korkunun bilinçdışı işlevi sürerken, bilincin onu “güzel”, “kahramanca” ya da “yüce” olarak yeniden paketlemesidir.

Bu estetik bastırma, uygarlığın temel çelişkisidir. Çünkü korku estetize edildiğinde, yok edilmez; yalnızca temsil edilir. Deniz, tam da bu temsilin sahnesidir. Fırtınalar, gemiler, sancaklar, törenler, ulusal marşlar… Hepsi, korkunun sahiplenilemeyen doğasının sembolik jestleridir. İnsanlık, korkusunu öldürmek yerine onu sahneler; böylece onu “yaşanabilir” kılar. Fakat bu yaşanabilirlik, aynı zamanda bastırmanın sürekliliğidir. Ritüel, korkunun geçici biçimidir. Her törende, her anmada, her kahramanlık destanında insan, kendi korkusunu bir süreliğine kontrol ettiğini sanır — oysa aslında onu kalıcılaştırır.

Bu nedenle uygarlık, korkusunu ehlileştirerek değil, bastırmayı sonsuzlaştırarak olgunlaşır. Bastırma, uygarlığın varlık biçimidir. Çünkü korku, kimliği bir arada tutan görünmez zamk gibidir: bireyi toplumla, toplumu mitlerle, mitleri bilinçdışıyla bağlar. Modern çağın ritüelleri — ulusal törenler, deniz tatbikatları, anma günleri — hep bu bağın görünür kılınmış hâlleridir. Fakat bu görünürlük, aynı zamanda inkârın biçimidir. Korku, ne kadar törenselleştirilirse, o kadar bastırılır; ne kadar bastırılırsa, o kadar kalıcı hâle gelir.

Bu çelişki, denizin metafizik statüsünü de belirler. O, bir yandan korkunun mekânıdır; diğer yandan güvenliğin temsili. Bastırmanın ontolojisi, bu ikiliğe dayanır: deniz hem tehdittir hem tedbirdir. Korkunun nesnesi, aynı zamanda korkunun ilacıdır. Bu paradoks, modern savaşın yapısını belirler: insan, korkusunu yok etmek için savaşır, ama savaşın kendisi korkuyu yeniden üretir. Böylece savaş, bastırmanın kozmik biçimine dönüşür — bir tür varoluşsal homeostaz.

Deniz, bu bastırmanın en saf tezahürüdür. O, insanın kendi derinliğiyle karşılaştığı, fakat bu karşılaşmayı sürekli ertelediği bir yüzeydir. Deniz savaşları, bu ertelemenin ritüel biçimidir: korkuya doğrudan bakamayan uygarlık, onu denizde sahneler. Her savaş, bastırılmış olanın geçici bir dışavurumudur. Fakat hiçbir savaş, bu bastırmayı sonlandıramaz. Çünkü insan, korkusunu gerçekten sahiplenemez; yalnızca ona form verebilir. Deniz, bu formun ebedi yüzeyidir.

İnsanın korkusunu sahiplenememesi, onun varoluşsal trajedisidir. Çünkü sahiplenmek, korkuyla özdeşleşmeyi gerektirir; oysa bilinç, kendini korkudan ayırarak var olur. Bu nedenle her bastırma, bilinç için bir güvenlik önlemidir. Fakat bu güvenlik, aynı zamanda bir hapishanedir. Bastırma, insanı kaostan korur ama onu kendi derinliğinden mahrum bırakır. Deniz, bu mahrumiyetin metafizik simgesidir: sınırsız ama ulaşılamaz, bilinen ama anlaşılamaz, fethedilmiş ama asla sahip olunamamış.

Modern uygarlık, denizi fethederek bilinçdışını ehlileştirdiğini sanır. Oysa yaptığı şey, bastırmayı mutlaklaştırmaktır. Artık korku, doğada değil, insanın kültüründe dolaşır. Felsefe, sanat, ideoloji, savaş — hepsi bu bastırmanın farklı biçimleridir. İnsanlık, kendi korkusunu anlamlandırdıkça ondan uzaklaşır; onu dile getirdikçe derinleştirir. Korkunun sahiplenilemeyen doğası, bu paradoksun ontolojik çekirdeğidir.

Ve işte bu yüzden deniz, insanın en eski ama asla tamamlanmamış aynasıdır:
dalgalandıkça bastırır, bastırdıkça derinleşir, derinleştikçe korkuyu ebedileştirir.                                        

4.2. Bitmeyen Deniz Savaşları: Kolektif Bilinçdışının Homeostazı

Her bastırma, bir denge hareketidir; ama hiçbir denge kalıcı değildir. İnsanlık, korkusunu bastırarak var olur; fakat bastırma hiçbir zaman tamamlanmaz, çünkü korku varoluşun yapıtaşıdır. Deniz savaşları, bu bastırma hareketinin kolektif düzeydeki tezahürleridir. Bir ulus, bir uygarlık veya bir çağ, kendi korkusunu dışsallaştırmak için bir düşman yaratır; fakat bu düşman asla nihai değildir. Düşmanlık bitmez, yalnızca biçim değiştirir. Bu nedenle deniz savaşları, bilinçdışının “homeostaz” mekanizması gibi işler: gerilim asla tamamen çözülmez, çünkü çözülse kimlik dağılır.

Deniz, bu kolektif dengenin metafizik yüzeyidir. O, bastırılmış olanın ritmik olarak geri döndüğü bir uzamdır. Her kriz, her çatışma, her tatbikat, toplumsal bilinçdışının kendi iç dengesini yeniden kurma girişimidir. Tıpkı bir organizmanın ateş yükselterek hastalığı dengelemesi gibi, uygarlık da kendi bastırılmış korkusunu deniz savaşlarıyla regüle eder. Çünkü bastırma sürdürülebilir hale gelmediğinde, toplum içe çöker. Savaş, bu çöküşü erteleyen sembolik bir katharsistir — bir tür psikopolitik sirkülasyon.

Bu dinamiğin en açık örneklerinden biri, Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki Northern Limit Line (NLL) hattıdır. 1953’te ateşkesle belirlenen bu fiilî sınır, hiçbir zaman resmî olarak kabul edilmemiştir; ama tam da bu belirsizlik sayesinde süreklidir. Her çatışma, her devriye, her radar teması, aslında iki devletin kimlik homeostazını sağlayan tekrarlayıcı ritüellerdir. Bu sınırın “çözümlenmemesi”, iki taraf için de bir zorunluluktur; çünkü sınır çözüldüğünde, “biz” kavramı çözülür. Deniz, burada hem fiziksel hem psişik bir tampon işlevi görür: bastırılmış olanın düzenli, kontrollü biçimde geri dönüşüne izin verir. Kısacası NLL, kolektif bilinçdışının denge noktasında sürekli titreyen bir çizgidir.

Benzer biçimde Scarborough Sığlığı etrafında Çin ile Filipinler arasında süren gerilim, aynı homeostatik yapının çağdaş versiyonudur. Çin, deniz üzerindeki egemenlik törenleriyle denizin kaotik anlamını disipline etmeye çalışırken, Filipinler bu disiplinin bilinçdışı karşıtını temsil eder. Deniz artık doğa değil, bir “psikopolitik yüzey”dir: korku burada doğrudan coğrafyadan ideolojiye, doğadan kimliğe taşınır. Her iki tarafın da geri adım atmaması, aslında bastırmanın kendi sürekliliğini güvence altına alır. Çatışmanın “çözümsüz” kalması, sistemin dengesidir. Çünkü çözülen korku, kimliği yok eder; bastırılan korku ise kimliği canlı tutar.

Falklands / Malvinas Savaşı da bu döngünün dramatik örneklerinden biridir. 1982’de başlayan bu savaş, fiziksel anlamda kısa sürmüş olsa da bilinçdışı düzeyde hâlâ devam etmektedir. Adalar üzerindeki sembolik mülkiyet, iki ulusun da kolektif hafızasında “tamamlanmamış bir savaş” olarak yaşar. İngiltere için bu savaş, denizle özdeşleşmiş imparatorluk kimliğinin son yankısıdır; Arjantin içinse ulusal onur kaybının telafisiz travmasıdır. Her iki toplum da bu savaşı unutamaz, çünkü savaşın kendisi değil, “bitmemişliği” kimliği ayakta tutar. Falklands, bir zafer ya da yenilgi değil, bir “denge sembolü”dür. İnsanlığın kolektif homeostazında, bastırılmış olanın düzenli geri dönüşüdür.

Bu örneklerin ortak özelliği, savaşın “çözümsüzlüğünün” sistematik bir işlev taşımasıdır. Çözülemeyen çatışma, kimliğin sürekliliğini sağlar. Bastırma, bir kez tamamlandığında sistem çöker; çünkü bastırmanın yokluğu, öznenin kendi içindeki çelişkiyi ortadan kaldırır. Oysa kimlik, çelişkiyle yaşar. Bu yüzden her uygarlık, kendi korkusunu tamamen ortadan kaldırmak yerine onunla yaşamayı öğrenir — ama bu öğrenme, paradoksal biçimde, sürekli yeni krizler yaratmayı gerektirir. Deniz, bu döngünün “güvenli kaosu”dur: bastırılmış olan burada sürekli yüzeye çıkar ama hiçbir zaman taşmaz.

Psikodinamik düzeyde, deniz savaşlarının süregiden doğası, bir tür kolektif “tekrarlama zorlantısı”na denktir. Toplumlar, travmalarını iyileştirmek için değil, onları hatırlayarak dengede kalmak için tekrar ederler. Bu tekrarlama, yıkıcı değil düzenleyicidir. Deniz, travmanın evrensel topografyası olarak bu döngüyü mümkün kılar. Her yeni savaş, bastırılmış korkunun yeniden kodlanmasıdır. Her ateşkes, yeni bir bastırma biçimidir.

Bu nedenle, deniz savaşları tarihsel değil, döngüseldir. Onlar zamanın doğrusal akışına değil, bilinçdışının ritmine aittir. Her savaş bir nefes, her barış bir tutuluş gibidir; dünya, bu ritmik gerilimle var olur. Deniz, bu ritmin hem sesi hem sessizliğidir. Çünkü her dalga, bastırılmış korkunun geçici bir formudur; her çekiliş, yeni bir savaşın hazırlığı.

İnsanlığın bilinçdışı denge mekanizması, işte bu yüzden savaşı sonsuza dek sürdürür. Barış, bastırmanın yoğunlaşmış halidir; savaş, bastırmanın açığa çıkışıdır. Her biri diğerini doğurur. Deniz savaşları, bu diyalektik döngünün en saf formudur. Çünkü deniz, bastırılmış korkunun doğal ortamıdır — akışkan, biçimsiz, sınır tanımaz. İnsanlık, kendi korkusunun yüzeyine baktığında, her seferinde denizi görür.

Ve deniz, insanlığa her defasında aynı şeyi söyler:
“Beni susturursan, kendi iç sesini kaybedersin.”                                                                                           

5. Sonuç: Deniz Savaşlarının Metafizik Döngüsü

Deniz, yalnızca bir coğrafya değildir; o, insanın varoluşsal yazgısının elementidir. Okyanus, insanlık bilincinin yüzeyinde dalgalanan bir bilinçdışı alan olarak işler: her dalga, bir bastırmanın yankısı; her fırtına, kimliğin kırılma anıdır. İnsan, denize yöneldiğinde aslında kendi iç derinliğine yönelir — ama bu derinlik, fethedilemeyecek kadar esnektir. Deniz, kendini teslim etmez; her keşif, bastırmanın yeni bir biçimidir. Bu nedenle, hiçbir deniz savaşı gerçek anlamda kazanılamaz; çünkü savaşın konusu dışsal bir düşman değil, insanın kendi bilinçdışıdır.

İnsanlık, kendi korkusunu “öteki”ne yansıtarak var olur. Korkunun kendisini ehlileştirmek yerine, onu başka bir yüzle yeniden üretir. Bu, uygarlığın temel mekanizmasıdır. Freud’un “tekrarlama zorlantısı” dediği şey, tarih ölçeğinde tam da bu biçimde işler: bastırılmış olanın geri dönüşü, sadece bireysel nevrozun değil, kolektif uygarlık nevrozunun temel dinamiğidir. Deniz savaşları, bu tekrarlamanın ritüel biçimidir — bastırılmış korkunun, toplumun ortak alanında düzenli olarak yeniden sahnelenmesi.

Modern insanın denizle kurduğu ilişki, aslında kendi bilinçdışıyla kurduğu çatışmanın modern biçimidir. Deniz, sınırların silindiği, kimliğin çözüldüğü bir uzam olarak, insanın kendi bastırılmış yönlerinin aynasıdır. Ne zaman bir deniz savaşı patlak verse, bu yalnızca politik bir hesaplaşma değil, bilinçdışının bastırılmış enerjisinin yüzeye çıkışıdır. Korku, artık tanrılarda, doğada ya da canavarlarda değil; sistemlerde, devletlerde ve ideolojilerde yaşamaktadır. Korku, insanın kendi düzeninin kalbinde yeniden doğmuştur.

Fakat bu korku hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz; çünkü insan, korkusunu yitirdiğinde kimliğini de yitirir. Schmitt’in “politik olanın özü dost–düşman ayrımıdır” önermesi, aslında bir ontolojik gerçeği işaret eder: düşmanın yokluğu, kimliğin boşluğudur. Deniz savaşları, bu boşluğu dolduran sembolik jestlerdir. Her savaş, bir “biz”in yeniden kurulması için yapılan törendir; her düşman, kimliğin sürekliliğini sağlar. Bu yüzden deniz savaşlarının asıl amacı, barış değildir — kimliğin sürekliliğini korumaktır. Barış, bastırmanın estetik biçimi; savaş ise onun dramatik biçimidir.

Bu döngü, doğada değil, bilinçdışında sürer. Deniz, bastırılmış korkunun topografyasıdır; o yüzden her harita, aynı zamanda bir bastırma şemasıdır. Her çizgi, bir “biz”in sınırıdır; her sınır, bir ötekinin icadıdır. Fakat deniz, haritayı her dalgada siler. Bu silinme, bastırmanın bilinçdışı doğasına denktir: hiçbir kimlik kalıcı değildir, ama bastırma hep sürer. İnsanlık denizi her haritalandırdığında, aslında kendi bilinçdışını yeniden düzenler — ama hiçbir zaman onu tamamen ehlileştiremez. Bastırma, düzenin kalbinde yaşar; tıpkı dalgaların yüzeydeki sükûnetin altında gizli bir süreklilikle devinmesi gibi.

Bu nedenle, deniz savaşları yalnızca güç mücadelesi değildir; aynı zamanda kolektif bir psikopolitik dengeleme ayinidir. Scarborough Sığlığı’nda Çin’in ritüelleşmiş egemenlik törenleri, Falklands’ın unutulamayan travması, NLL hattındaki bitmeyen gerilim — hepsi aynı bilinçdışı mekanizmanın farklı yüzleridir. Bu savaşlar, çözümsüz kaldıkları için anlamlıdır; çünkü çözüm, bastırmanın sonudur. Çözülen bastırma, kimliğin erimesidir. Bu yüzden uygarlık, çatışmayı sonlandırmak istemez; onu ritüelleştirir, estetize eder, yönetilebilir kılar. Deniz, bu sonsuz törenselliğin sahnesidir.

Jung’un “kolektif bilinçdışı” dediği alan, işte bu denizsel arketipin evrensel karşılığıdır. Okyanus, bilinçdışının evrensel simgesidir; bütün mitolojilerde hem yaratılışın hem yıkımın kaynağı olarak belirir. Tufan, Leviathan, Umman, Yam, Poseidon, Tiamat… Hepsi aynı şeyi temsil eder: bastırılmış olanın geri dönüşü. İnsan, denizi her kontrol altına alışında, bu arketipin yalnızca bir yüzünü ehlileştirir; diğeri karanlıkta kalır. Bastırılanın karanlığı, işte burada savaşın metafizik nedenidir: insan, kendi karanlığını yok etmek için savaşır, ama savaşın kendisi o karanlığı yaşatır.

Bu çelişki, modernliğin özüdür. Uygarlık, bastırmayı ilerleme zanneder; oysa bastırma, ilerlemenin biçimidir. Deniz savaşları, bu paradoksun dışavurumudur: insanlık, kendi bastırılmış korkusunu “medeniyetin yayılması” adı altında yeniden üretir. Her fetih, aslında içsel bir yenilginin inkârıdır. Her zafer, bir korkunun yeniden kodlanmasıdır. İnsanlık, kendini bu şekilde dengelemeye mecburdur. Çünkü bastırma olmadan düzen olmaz; korku olmadan kimlik olmaz; deniz olmadan bilinç olmaz.

Bu döngünün en trajik yönü, savaşın asla dışsal bir olay olmayışıdır. Deniz, insanın kendi iç savaşıdır; ama bu savaş, sonsuzdur. Çünkü insan, kendi derinliğini tamamen kavrayamaz. Kendi iç denizine bakan her uygarlık, orada hem yaratılışını hem yıkımını görür. Deniz, bu yüzden hem anne rahmi hem mezardır; hem başlangıç hem son. O, bilincin doğduğu ve kaybolduğu sınırdır.

Bu noktada savaş, artık politik değil ontolojik bir zorunluluğa dönüşür. Deniz savaşları, varoluşun kendi ritmidir: bastırma ve açığa çıkma, korku ve güven, kaos ve düzen arasında salınan bir metafizik salınım. Bu döngü, insanın kendi varlığına tanıklık etmesinin tek yoludur. Çünkü insan, ancak savaşarak kendi bastırmasını hisseder; ancak bastırarak varlığını sürdürebilir.

Ve işte bu nedenle, deniz savaşları hiçbir zaman bitmez. Onlar, insanın kendi bilinçdışına karşı verdiği savaşın yüzeydeki yansımalarıdır. Her yeni çağ, bastırmanın yeni bir biçimini üretir; her yeni bastırma, yeni bir savaş doğurur. Okyanus, bu döngüyü taşır — sessiz, derin ve tarafsız.

İnsanlık belki bir gün tüm savaşlarını sonlandırabilir, ama bastırmasını asla.
Çünkü bastırma, varoluşun nefesidir; deniz ise o nefesin yankısı.

Ve insan, bu yankıya kulak verdiğinde her zaman aynı sesi duyar:
“Ben senim — ve sen, kendi derinliğini fethedemediğin sürece, ben asla durmam.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow