Teorinin Zorunluluğundan Kopuş: Pratiğin Kendini Olasılık Olarak Kurması
Teori ile pratik arasındaki ilişkiyi tersine çeviren bu makale, pratiğin özgürlüğünü teoriyi reddederek değil, onu **olasılık hâline indirgerken** nasıl kurduğunu gösterir. Kusursuz uygulamanın değil, **ölçülü sapmanın** eylemi sahici kıldığı ontolojik eşiği inceler.
1. Teori ve Pratik: Ayrık Alanlar Değil, Ontolojik Kipler
1.1. Teori ve Pratiğin Aynı Ontolojik Bütün İçindeki Konumu
Teori ve pratik arasındaki ilişki, modern düşünce tarihinde sıklıkla yanlış bir başlangıç noktasından ele alınmıştır. Bu yanlışlık, iki kavramın birbirinden ayrık, özerk ve hatta hiyerarşik olarak sıralanabilir alanlar gibi düşünülmesinden kaynaklanır. Oysa teori ile pratik arasındaki bağ, ne bir “önce–sonra” dizilimine, ne basit bir “neden–sonuç” şemasına, ne de uygulama–icra ilişkisine indirgenebilir. Burada söz konusu olan, iki ayrı varlık türü değil; tekil bir ontolojik bütünün farklı kiplerde açımlanmasıdır. Teori ve pratik, aynı varlığın iki ayrı görünüş tarzı, iki farklı varlık modu olarak düşünülmelidir.
Bu bağlamda teori ile pratik, birbirlerinin karşıtı değil; birbirlerini ontolojik olarak koşullayan kiplerdir. Birinin varlığı, diğerinin yokluğu üzerine kurulmaz. Aksine, her biri diğerini kendi iç yapısında, fakat farklı bir kipte taşır. Bu taşıma ilişkisi simetrik değildir; ancak bu asimetri, ayrılık ya da kopuş anlamına gelmez. Tam tersine, asimetri, aynı ontolojik bütün içinde işleyen bir gerilim alanını ifade eder. Teori, pratik olmaksızın saf düşünceye; pratik ise teori olmaksızın yönsüz devinime indirgenir. Bu nedenle her ikisi de ancak birlikte düşünüldüğünde ontolojik anlam kazanır.
Teorinin ontolojik işlevi, pratiği fiilen gerçekleştirmek değildir. Teori, pratiği aktüel hâliyle değil, potansiyel ve olasılık düzleminde taşır. Bu potansiyel taşıma, teorinin kurucu özelliğidir. Gerçekleşebilirlik iddiası taşımayan bir düşünce düzeni, teori statüsünü kaybeder; hayal, kurgu ya da estetik imgelem alanına düşer. Teori, varlığını sürdürebilmek için, henüz gerçekleşmemiş ama ilke olarak gerçekleşebilir bir pratiği varsaymak zorundadır. Bu anlamda teori, kendi başına kapalı bir bütün değil; geleceğe açık bir olanak ufkudur. Teorinin ontolojik statüsü, tam da bu açıklık üzerinden belirlenir.
Pratik cephesinde ise ilişki ters bir kipte işler. Pratik, teoriyi potansiyel olarak değil, zorunlu olarak şimdi ve burada taşır. Çünkü teorik bir çerçeveden yoksun olan bir eylem, pratik değildir; rastgele bir harekettir. Pratiği salt fiziksel devinimden ayıran şey, ona yön, anlam ve amaç kazandıran teorik zemindir. Bu zemin, pratik için bir süs ya da dışsal referans değil; yapısal bir koşuldur. Dolayısıyla pratik, teoriye olasılık düzleminde değil, zorunluluk düzleminde bağlıdır. Bu bağlılık, pratik açısından bir bağımlılık değil; pratikliğin kendisinin koşuludur.
Burada ortaya çıkan tablo, asimetrik ama bütünlüklü bir ilişkidir. Teori, pratiğe potansiyel olarak bağımlıdır; pratik ise teoriye zorunlu olarak bağlıdır. Ancak bu asimetri, bir üstünlük ya da altlık ilişkisi üretmez. Bu, bir kip farkıdır. Teori, geleceğe dönük bir olanak alanı olarak pratiği taşırken; pratik, şimdi gerçekleşen bir varlık olarak teoriyi içsel bir yönelim ilkesi biçiminde taşır. Bu nedenle ne teori tek başına düşünülebilir, ne de pratik. Her biri, diğerini farklı bir varlık kipinde içerir ve bu içkinlik, ontolojik bütünlüğün temelini oluşturur.
Bu çerçevede teori ve pratik, iki ayrı alan değil; aynı ontolojik bütünün potansiyel ve aktüel yüzleridir. Aralarındaki ayrım analitiktir; ontolojik değildir. Teoriyi bütünden koparıp saf düşünceye indirgemek, onu gerçeklikten koparır ve hayale dönüştürür. Pratiği teoriden koparmak ise onu amaçsız, yönsüz ve anlamsız bir devinime indirger. Bu nedenle teori–pratik ilişkisi, ne temsil ne de uygulanma ilişkisi olarak kavranmalıdır. Bu ilişki, birbirini zorunlu olarak taşıyan kipler arası bir gerilim ilişkisidir.
Tam da bu gerilim sayesinde, teori donuk bir soyutlukta donup kalmaz; pratik de kör bir edimselliğe savrulmaz. Birlikleri, özdeşlikten değil; farklı kiplerde birbirlerini zorunlu olarak içermelerinden doğar. Teori ile pratik arasındaki bağ, bu anlamda ne uzlaşmacı ne de çatışmacıdır; ontolojik olarak üretkendir. Bu üretkenlik, ilerleyen bölümlerde açığa çıkacak olan asimetri, sapma, özgürlük ve bilinçdışı düzeltme mekanizmalarının da zeminini oluşturur.
1.2. Teorinin Ontolojik Statüsü: Potansiyel ve Olasılık Taşıyıcısı Olarak Teori
Teorinin ontolojik statüsünü doğru biçimde kavrayabilmek için, onu bilgi üretimi, açıklama ya da normatif yönlendirme işlevleriyle sınırlayan yaklaşımlardan bilinçli olarak uzaklaşmak gerekir. Teori, yalnızca dünyayı betimleyen ya da eyleme yol gösteren bir üst-anlatı değildir; daha kökensel düzeyde, henüz gerçekleşmemiş olanın varlık koşulunu taşıyan bir ontolojik kiptir. Bu anlamda teori, pratiğin kendisini değil, pratiğin mümkünlüğünü taşır. Onu belirleyen temel nitelik, aktüel olanla kurduğu ilişki değil; henüz aktüel olmamış olana açtığı ontolojik alandır.
Teorinin pratiği potansiyel olarak taşıması, basit bir öngörü ya da planlama faaliyeti değildir. Bu taşıma, teorinin varlık koşuludur. Eğer bir düşünce düzeni, herhangi bir biçimde gerçekleşebilirlik iddiası taşımıyorsa —yani kendisini pratiğe dönüşebilir bir ufukla ilişkilendirmiyorsa— o düzen teori olmaktan çıkar. Böyle bir düşünce, kapalı bir hayal alanına, estetik bir kurguya ya da salt zihinsel bir oyuna dönüşür. Dolayısıyla teori, ontolojik olarak geleceğe dönük olmak zorundadır. Bu gelecek yönelimi, teoriyi tamamlanmış bir yapı olmaktan alıkoyar ve onu zorunlu olarak eksik kılar.
Bu eksiklik, teorinin zayıflığı değil; tam tersine, onun ontolojik gücüdür. Teori, pratiği aktüel hâliyle taşımadığı için, kendi içinde kapanmaz. Eğer teori, pratiği aktüel olarak taşısaydı, yani kendi gerçekleşmesini kendi içinde barındırsaydı, teori olmaktan çıkar ve tamamlanmış bir nesneye dönüşürdü. Oysa teori, ancak gerçekleşmemiş olana yer açtığı ölçüde teori olarak kalabilir. Bu nedenle teorinin eksikliği, ontolojik bir kusur değil; varlığının zorunlu koşuludur.
Teorinin pratiği potansiyel ve olasılık olarak taşıması, aynı zamanda onun zamansallığını da belirler. Teori, şimdiye değil; geleceğe ait bir varlık kipidir. Ancak bu gelecek, belirlenmiş ya da çizgisel bir gelecek değildir. Teori, pratiği tekil bir sonuç olarak değil, çoklu olasılıklar alanı olarak taşır. Bu noktada teori, belirleyici olmaktan ziyade açıcı bir işlev görür. O, “ne olmalıdır”ı değil; “ne olabilir”i taşır. Teorinin ontolojik etkisi, yönlendirmekten çok, mümkün kılmaktır.
Bu bağlamda teori, pratiğe neden olan bir mekanizma gibi düşünülmemelidir. Nedensellik dili, teorinin ontolojik statüsünü yanlış konumlandırır. Teori, pratiğin nedeni değil; pratiğin koşuludur. Pratiğin ortaya çıkabilmesi için teorinin önceden var olması gerekir; ancak bu varlık, pratiği zorunlu olarak üretmez. Teori, pratiği çağırır ama onu zorlamaz. Bu çağırma, ontolojik bir davettir; icbar değildir. Teorinin pratiği taşıma biçimi, bu nedenle zorunlu değil, olanaksal bir taşıma biçimidir.
Teorinin bu olanaksal yapısı, onun kendi başına var olabilmesini de mümkün kılar. Pratik henüz ortaya çıkmamışken, teori varlığını sürdürebilir; çünkü teori, pratiğe aktüel olarak değil, potansiyel olarak bağlıdır. Bu durum, teoriye belirli bir ontolojik özerklik kazandırır. Ancak bu özerklik mutlak değildir. Teori, pratiğe dönüşme ihtimalini tümüyle yitirdiği anda, ontolojik statüsünü de yitirir. Bu nedenle teori, kendi başına var olabilir; ama bu varoluş, sürekli ertelenmiş bir gerçekleşme beklentisiyle koşulludur.
Bu noktada teorinin kendine özgü bir gerilimi açığa çıkar. Teori, bir yandan kendi içinde tutarlı, kapalı ve tamamlanmış bir düşünce düzeni olma eğilimindedir; öte yandan, ontolojik olarak ancak tamamlanmadığı sürece ayakta kalabilir. Teori, kendi gerçekleşmesini arzulamak zorundadır; fakat bu gerçekleşmenin kendisini ortadan kaldıracağını da bilmezden gelir. Bu içsel gerilim, teorinin statik bir yapı hâline gelmesini engeller ve onu sürekli olarak pratiğe doğru açık tutar.
Teorinin ontolojik statüsünü belirleyen bir diğer kritik unsur da, onun pratiği tekil bir biçimde değil, çoğul bir olanaklar dizisi olarak taşımasıdır. Teori, pratiğin hangi biçimde gerçekleşeceğini önceden kapatmaz. Aksine, teori ne kadar güçlü ise, pratiğe açtığı olasılık alanı da o kadar geniştir. Bu nedenle güçlü teori, katı ve kapalı teori değil; çoklu pratiğe izin veren teoridir. Teorinin gücü, kendi ideal çizgisini mutlaklaştırmasında değil, bu çizgiden sapabilecek pratik biçimlere alan açabilmesinde yatar.
Bu çerçevede teori, bir taslak ya da plan değil; ontolojik bir ufuk olarak düşünülmelidir. O, pratiği belirlemez; pratiğin ortaya çıkabileceği alanı kurar. Bu alan, ne tamamen serbesttir ne de tamamen belirlenmiştir. Teori, bu alanın sınırlarını çizer; ancak bu sınırlar, pratiğin içinden aşılabilir ve yeniden şekillendirilebilir niteliktedir. Teorinin pratiği potansiyel olarak taşıması, tam da bu yeniden şekillenebilirliğin ontolojik zeminini oluşturur.
Sonuç olarak teori, ne saf düşünce ne de gizli pratik programıdır. Teori, henüz gerçekleşmemiş olanın varlık biçimidir. Onu teori yapan şey, gerçekleşmesi değil; gerçekleşebilir olmasıdır. Bu nedenle teori, pratiğin aktüel hâlini değil, onun olasılığını taşır. Ve tam da bu yüzden, teori, ontolojik olarak eksik, açık ve geleceğe dönük olmak zorundadır. Bu zorunluluk, ilerleyen bölümde ele alınacak olan pratiğin zorunlu bağlılığıyla keskin bir karşıtlık ve asimetri oluşturur.
1.3. Pratiğin Ontolojik Statüsü: Zorunlu Bağlılık ve “Şimdi”
Pratiğin ontolojik statüsü, teorininkinden köklü biçimde farklı bir zamansallık ve bağlanma rejimi üzerinden belirlenir. Teori, geleceğe dönük bir olasılık ufku olarak var olurken; pratik, zorunlu olarak şimdide gerçekleşen bir varlık kipidir. Bu “şimdi”, yalnızca kronolojik bir anı değil; ontolojik bir yoğunlaşmayı ifade eder. Pratik, ancak gerçekleştiği ölçüde vardır ve varlığını, gerçekleşmenin kendisiyle özdeş biçimde sürdürür. Bu nedenle pratik, teorinin taşıdığı potansiyel gibi ertelenebilir, askıya alınabilir ya da saf hâlde muhafaza edilebilir bir yapı değildir.
Pratiği ontolojik olarak ayırt eden temel özellik, teoriyi potansiyel olarak değil, zorunlu olarak taşımasıdır. Pratik, teoriden türeyen bir sonuç değildir; fakat teorik bir çerçeve olmaksızın da var olamaz. Bu nokta sıklıkla yanlış anlaşılır. Teoriye zorunlu bağlılık, pratiğin teorinin basit bir uygulaması olduğu anlamına gelmez. Buradaki zorunluluk, içeriksel değil; yapısaldır. Pratiğin pratik olabilmesi için, yani rastgele bir hareketten ayırt edilebilmesi için, onu anlamlı, yönelimli ve amaçlı kılan bir teorik zemine ihtiyaç vardır. Bu zemin, pratiğin dışından dayatılan bir norm değil; pratiğin içkin koşuludur.
Teorisi olmayan bir eylem, ontolojik anlamda pratik değildir. Böyle bir eylem, yalnızca fiziki bir devinim, refleksif bir tepki ya da nedensel bir hareketler dizisi olarak kalır. Pratiği eylem yapan şey, onun teorik bir anlam ufku içinde gerçekleşmesidir. Bu nedenle pratik, teoriye olasılık düzleminde değil, zorunluluk düzleminde bağlıdır. Teori, pratik için bir seçenek değildir; pratikliğin kendisinin koşuludur. Bu durum, teori–pratik ilişkisindeki asimetrinin en belirgin ifadesidir.
Pratiğin teoriyi zorunlu olarak taşıması, onu teorinin bir uzvu hâline getiriyor gibi görünebilir. Ancak bu yalnızca yüzeysel bir izlenimdir. Pratik, teoriyi taşır; fakat onu olduğu gibi muhafaza etmez. Teorinin pratikte taşınma biçimi, teorinin kendi içindeki potansiyel taşıma biçiminden niteliksel olarak farklıdır. Teori, pratiği olasılık olarak taşırken; pratik, teoriyi yönelim ilkesi olarak taşır. Bu ilke, pratikte donmuş bir kural ya da değişmez bir reçete hâlini almaz; tersine, pratikle birlikte sürekli olarak yeniden yorumlanır, sınanır ve dönüştürülür.
Pratiğin “şimdi”ye bağlılığı, onu geri döndürülemez kılar. Teori, henüz gerçekleşmediği için revize edilebilir, askıya alınabilir ya da tamamen terk edilebilir. Pratik ise gerçekleştikten sonra geri alınamaz; yalnızca başka pratiklerle dengelenebilir, düzeltilir ya da aşılır. Bu geri döndürülemezlik, pratiğin ontolojik ağırlığını belirler. Pratik, teorinin hafifliğine karşılık, varlığın yoğunlaştığı noktadır. Bu yoğunluk, pratiği etik, siyasal ve tarihsel olarak da yüklü hâle getirir.
Pratiğin zorunlu bağlılığı, aynı zamanda onun özgürlükle kurduğu ilişkiyi de karmaşıklaştırır. Yüzeysel bakış, pratiğin teoriye zorunlu bağlılığını bir kısıt olarak okumaya eğilimlidir. Oysa bu bağlılık, pratiğin özgürlüğünü iptal etmez; onu farklı bir düzlemde kurar. Pratiğin özgürlüğü, teorisizlikte değil; teorinin içinden hareket edebilme yetisinde yatar. Pratik, teorik çerçeve olmaksızın özgürleşmez; tam tersine, yönsüzleşir. Özgürlük, ancak bir yönelim zeminine sahip olduğunda anlamlı hâle gelir.
Bu nedenle pratik, teoriyi taşıdığı ölçüde özgürlük potansiyeli barındırır. Ancak bu potansiyel, teorinin birebir icrasıyla değil; teorinin pratik içinde yeniden konumlanmasıyla açığa çıkar. Pratik, teoriyi zorunlu olarak taşıdığı için, teoriyi dönüştürme imkânına da sahiptir. Bu dönüşüm, teorinin reddi biçiminde değil; teorinin pratikte başka bir kipte var olması biçiminde gerçekleşir. İşte bu nokta, ilerleyen aşamalarda belirginleşecek olan sapma, bilinçdışı düzeltme ve ölçülü kopuş kavramlarının ontolojik zeminini oluşturur.
Pratik, teorinin gölgesinde gerçekleşen pasif bir alan değildir. Aksine, teoriyle zorunlu bağ içinde olmasına rağmen, bu bağı sabit ve kapalı bir ilişkiye dönüştürmez. Pratik, teoriyi taşırken onu tüketmez; teoriyi tüketmeden icra eder. Bu durum, pratiğin ontolojik statüsünü paradoksal bir konuma yerleştirir: Pratik hem teoriden kopamaz, hem de teoride çözülemez. Ne tamamen bağımlıdır ne de bütünüyle özerktir. Pratiğin özgüllüğü, tam da bu aradalıkta belirir.
Bu aradalık, teori ile pratiğin özdeşleşmesini engelleyen bir eşik işlevi görür. Pratik, teorinin aktüeli olmakla yetinseydi, kendi varlık alanını kaybederdi. Ancak teoriyi zorunlu olarak taşımasına rağmen, onu mutlaklaştırmadığı ölçüde, pratik kendi ontolojik ağırlığını korur. Bu ağırlık, insan deneyiminin “şimdi”de aldığı biçimle doğrudan ilişkilidir. Pratik, teorinin geleceğe açtığı olanakları, şimdi’nin geri döndürülemezliği içinde sınar; bu sınama, pratiği teorinin basit bir sonucu olmaktan çıkarır.
Bu nedenle pratik, teoriye bağlıdır; fakat bu bağlılık, edilgen bir tâbiiyet değil, taşıyıcı bir zorunluluktur. Pratik, teoriyi taşır; ama onun tarafından kapatılmaz. Teorinin potansiyel dünyası, pratikte yoğunlaşır; fakat pratik, bu yoğunlaşmayı sabit bir form hâline getirmemek için içsel bir gerilim üretir. İşte bu gerilim, birazdan ele alınacak olan ontolojik asimetriyi ve pratiğin kendi varlık alanını kurma zorunluluğunu mümkün kılar.
2. Ontolojik Asimetri ve Mantıksal Kriz
2.1. Asimetrinin Tanımı: Potansiyel Bağımlılık ile Zorunlu Bağlılık Arasındaki Yapısal Gerilim
Teori ile pratik arasındaki ilişkinin ontolojik çekirdeğinde, simetrik olmayan fakat bütünlüğü bozmayan bir bağlanma biçimi yer alır. Bu bağlanma, çoğu zaman yüzeysel okumalarda gözden kaçırılan ya da yanlış adlandırılan bir asimetridir. Asimetri burada, eşitsizlik ya da hiyerarşi anlamına gelmez; iki kipin aynı varlık içinde farklı zorunluluk rejimlerine tâbi olması anlamına gelir. Teori ve pratik, tek bir ontolojik bütünün kipleri olmalarına rağmen, bu bütün içinde farklı bağlanma biçimleriyle konumlanırlar.
Teorinin pratiğe bağımlılığı, yapısal olarak potansiyel ve olasılık düzleminde işler. Teori, varlığını sürdürebilmek için pratiğin gerçekleşmiş olmasına ihtiyaç duymaz; fakat pratiğin gerçekleşebilirliğini varsaymak zorundadır. Bu nedenle teorinin pratiğe bağımlılığı, aktüel bir zorunluluk değil; ontolojik bir beklenti, bir yönelimdir. Teori, pratiğin gerçekleşmesini gerektirmez; ama onu ilke olarak mümkün kılmadan da teori olarak var olamaz. Bu durum, teorinin bağımlılığını gevşek, ertelenebilir ve askıya alınabilir bir bağımlılık hâline getirir.
Pratikte ise bağlanma biçimi radikal biçimde farklıdır. Pratik, teoriye potansiyel olarak değil, zorunlu olarak bağlıdır. Bu zorunluluk, içeriksel bir zorunluluk değildir; yani pratik, teorinin her ayrıntısını birebir icra etmek zorunda değildir. Ancak pratik, teorik bir çerçeve olmaksızın pratik olma niteliğini kaybeder. Bu nedenle pratik için teori, ertelenebilir bir ufuk değil; şimdi’de işleyen bir yönelim ilkesidir. Pratik, teori olmaksızın gerçekleşebilir; fakat bu gerçekleşme, ontolojik olarak pratik statüsü taşımaz.
Bu noktada asimetri açık biçimde görünür hâle gelir: Teori, pratiğe olasılık olarak bağımlıdır; pratik ise teoriye zorunluluk olarak bağlıdır. İki bağlanma biçimi ne eşdeğerdir ne de birbirine dönüştürülebilir. Bu fark, teori–pratik ilişkisinin neden hiçbir zaman tam bir simetriye ulaşamayacağını da açıklar. Aynı varlık içinde iki kip, farklı ontolojik yükler taşır. Teori, eksikliğiyle ayakta durur; pratik, bağlılığıyla.
Bu asimetri, çoğu teorik modelde bir “problem” ya da “çözülmesi gereken bir tutarsızlık” gibi ele alınır. Oysa burada söz konusu olan şey, çözülecek bir çelişki değil; varlığı mümkün kılan bir gerilimdir. Eğer teori ve pratik arasında simetrik bir ilişki olsaydı, yani her ikisi de birbirine aynı biçimde bağlı olsaydı, ontolojik bütünlük donuk bir özdeşliğe dönüşürdü. Ne teori kendi potansiyel açıklığını koruyabilirdi, ne de pratik kendi yoğunluğunu.
Teorinin potansiyel bağımlılığı, ona belirli bir ontolojik hafiflik kazandırır. Teori, henüz gerçekleşmemiş olanla kurduğu ilişki sayesinde, kendisini sürekli yeniden kurabilir, revize edebilir ve dönüştürebilir. Bu hafiflik, teorinin gücü olduğu kadar zayıflığıdır. Pratik ise zorunlu bağlılığı nedeniyle ontolojik olarak ağırdır. Pratik, gerçekleştiği anda geri döndürülemez ve bu geri döndürülemezlik, onu teorinin esnekliğinden ayırır. İşte asimetri tam olarak bu noktada belirginleşir: teori esnekliğini potansiyelden, pratik ise ağırlığını zorunluluktan alır.
Bu yapısal asimetri, teori ile pratiğin birbirine indirgenmesini imkânsız kılar. Teoriyi pratiğin ön aşaması, pratiği de teorinin tamamlanması olarak düşünmek, bu asimetriyi görmezden gelmek anlamına gelir. Oysa teori, pratikle tamamlanmaz; pratik de teoriyi tüketmez. Teori, pratikten sonra da teori olarak kalır; pratik ise teori gerçekleşti diye ortadan kalkmaz. Bu süreklilik, ancak asimetrik bir ilişki içinde mümkündür.
Asimetri aynı zamanda, teori–pratik ilişkisinin neden sürekli bir kriz potansiyeli taşıdığını da açıklar. Teori, pratiğe dönüşmek ister; fakat dönüşüm gerçekleştiğinde, teori kendi ontolojik statüsünü yitirir. Pratik ise teoriye bağlıdır; fakat bu bağlılık mutlaklaştığında, pratik kendi özgüllüğünü kaybeder. Bu karşılıklı tehdit, iki kip arasında sürekli bir gerilim üretir. Ancak bu gerilim, ilişkiyi bozan değil; ilişkiyi canlı tutan bir unsurdur.
Bu nedenle ontolojik asimetri, bir eksiklik değil; teori ile pratiğin aynı varlık içinde birlikte var olabilmesinin koşuludur. Teorinin potansiyel bağımlılığı ve pratiğin zorunlu bağlılığı, aynı ontolojik bütünün iki farklı yoğunluk rejimini ifade eder. Bu rejimler, birbirini dengelerken aynı zamanda birbirini sınar. Ne teori, pratiğin zorunluluğuna indirgenebilir; ne de pratik, teorinin potansiyel açıklığına. İkisi arasındaki fark, ayrım değil; kip farkıdır.
Bu kip farkı, ilerleyen aşamalarda pratiğin neden kendi varlık alanını kurmak zorunda kaldığını ve bu zorunluluğun nasıl bir mantıksal krize yol açtığını görünür kılar. Çünkü asimetri, yalnızca tanımlayıcı bir özellik değil; aynı zamanda teorinin aktüelleşme anında pratiği tehdit eden bir kapanma riskinin de kaynağıdır. Bu risk, pratiğin kendini kurtarmak için geliştirdiği düzeltme manevralarının ontolojik zeminini oluşturur.
2.2. Mantıksal Gerilim: Pratiğin Donma Tehlikesi
Ontolojik asimetri, teori ile pratiğin birlikte var olabilmesini mümkün kılan bir gerilim alanı yaratırken, aynı zamanda pratiğin varlığını tehdit eden özgül bir riski de içinde taşır. Bu risk, pratiğin teorinin tam ve kusursuz aktüeli olarak kavranması durumunda ortaya çıkan donma tehlikesidir. Donma, burada mecazi bir ifade değil; pratiğin ontolojik işlevini yitirmesi anlamına gelen yapısal bir kapanmayı ifade eder. Pratik, eğer yalnızca teorinin birebir gerçekleşmiş hâli olarak düşünülürse, kendi varlık alanını kaybeder ve teori içinde çözülür.
Bu tehlike, teorinin başarısının yanlış anlaşılmasından kaynaklanır. Teorinin kusursuz biçimde uygulanması, ilk bakışta teorik bir zafer gibi görünebilir. Oysa teori, aktüelleştiği anda teori olmaktan çıkar; pratik ise teoriyle özdeşleştiği anda pratik olmaktan çıkar. Bu nedenle teorinin “tam başarı”sı, pratik açısından bir varoluş krizine yol açar. Pratik, teorinin son durağına indirgenir; yeni anlam üretme, yön değiştirme ya da deneyimsel özgüllük yaratma kapasitesini yitirir.
Pratiğin donması, yalnızca yenilik üretiminin durması değildir. Daha köklü olarak, pratiğin eylem olma niteliğinin ortadan kalkmasıdır. Eylem, ancak alternatiflerin hâlâ düşünülebilir olduğu bir zeminde mümkündür. Teorinin birebir icrası ise, alternatifleri baştan kapatır. Bu kapanma, pratiği bir karar alanı olmaktan çıkarır ve onu otomatik bir yürütme mekanizmasına indirger. Böyle bir durumda pratik, karar vermez; sadece uygular. Uygulama ise, ontolojik olarak eylem değildir.
Bu donma tehlikesi, teori ile pratik arasındaki asimetrinin yanlış dengelenmesiyle ortaya çıkar. Teorinin potansiyel bağımlılığı, pratikte zorunluluğa dönüştüğünde, pratik teorinin iç mantığına tamamen teslim olur. Pratik artık teoriyi taşımaz; teori tarafından taşınır. Bu tersine dönüş, pratiğin özne olma kapasitesini aşındırır. Pratik, kendisini kuran bir kip olmaktan çıkar; kendisi kurulan bir nesneye dönüşür.
Mantıksal kriz tam da burada belirir. Pratik, teorinin zorunlu aktüeli hâline geldiğinde, teorinin taşıdığı potansiyel alan kapanır. Olasılık, gerçekleşmeyle birlikte tükenir. Ancak pratik, olasılıksız bir varlık kipinde var olamaz. Olasılığın ortadan kalkması, pratiğin özgürlükle bağını koparır. Pratik, özgürlükten yoksun kaldığında, etik ve siyasal anlamda da içeriksizleşir. Çünkü özgürlük, belirsizlikle değil; alternatiflerin açık kalmasıyla ilişkilidir.
Bu noktada pratiğin donması, teorinin deterministik bir kader olarak işlemesinin sonucudur. Teori, pratikte mutlak bir norm hâline geldiğinde, pratik için yönlendirici bir ilke olmaktan çıkar ve kapatıcı bir yasa hâlini alır. Pratik, artık teoriyi sınamaz; teori, pratiği mühürler. Bu mühürlenme, pratiğin kendi deneyimsel özgüllüğünü üretmesini imkânsız kılar. Pratik, artık yeni bir şey üretmez; yalnızca mevcut olanı tekrar eder.
Donma tehlikesinin bir diğer boyutu da zamansallıkla ilgilidir. Pratik, “şimdi”ye ait bir varlık kipiydi; teoriyle tam özdeşleştiğinde ise zamansallığını yitirir. Pratik, geçmişte kurulmuş bir teorinin sürekli tekrarı hâline gelir. Bu durumda “şimdi”, yaşayan bir eşik olmaktan çıkar ve statik bir uygulama anına dönüşür. Pratik, zamanın içinden akmaz; zaman pratikte durur. Bu durma, pratiğin tarihsel niteliğini de ortadan kaldırır.
Bu mantıksal kriz, yalnızca soyut bir felsefi problem değildir. Siyasal, etik ve toplumsal alanlarda sıkça gözlemlenen bir fenomendir. Kusursuz politika programları, eksiksiz normatif sistemler ya da tam uyumlu kurumsal düzenekler, çoğu zaman pratiğin donmasıyla sonuçlanır. Bu donma, dışarıdan bakıldığında düzen ve istikrar gibi görünebilir; fakat içeriden bakıldığında eylemsizleşme, yaratıcılık kaybı ve deneyimsel yoksullaşma üretir.
Bu nedenle pratiğin ontolojik varlığını sürdürebilmesi için, teorinin tam aktüelleşmesine karşı içsel bir direnç geliştirmesi gerekir. Bu direnç, bilinçli bir sabotaj ya da teoriyi reddetme biçiminde ortaya çıkmaz. Daha çok, pratiğin kendi varlığını korumak adına geliştirdiği yapısal bir sapma eğilimi olarak işler. Pratik, teoriye teslim olmamak için, teorinin ideal çizgisiyle arasına mesafe koyar. Bu mesafe, teoriyi iptal etmez; onu mutlak olmaktan çıkarır.
Pratiğin donma tehlikesi, böylece pratiğin neden kendi varlık alanını kurmak zorunda olduğunu da görünür kılar. Eğer pratik, teorinin birebir icrasına razı olursa, kendi ontolojik özgüllüğünü yitirir. Eğer teoriden tamamen koparsa, pratik olmaktan çıkar. Bu iki uç arasında, pratik kendini koruyabilmek için ince bir denge kurmak zorundadır. Bu denge, bir sonraki aşamada ele alınacak olan pratiğin kendi potansiyel alanını üretme zorunluluğunun mantıksal temelini oluşturur.
2.3. Pratiğin Kendi Potansiyel Alanını Üretmesi
Pratiğin donma tehlikesiyle yüzleştiği noktada ortaya çıkan temel ontolojik gereklilik, pratiğin yalnızca teorinin aktüel uzantısı olarak kalamayacağı gerçeğidir. Eğer pratik, teorinin tamamlanmış hâli olarak kavranırsa, kendi varlık kipini yitirir; eylem olmaktan çıkar ve yürütmeye indirgenir. Bu nedenle pratik, teorinin taşıdığı potansiyel alanın kapanmasını engellemek için, kendi potansiyelini üretmek zorundadır. Bu üretim, teorinin dışına taşmak anlamına gelmez; teorinin pratikte yeniden kip değiştirmesi anlamına gelir.
Pratiğin kendi potansiyel alanını üretmesi, ilk bakışta paradoksal görünebilir. Zira pratik, tanımı gereği aktüel olanla özdeşleştirilir. Ancak bu özdeşlik, yalnızca yüzeyseldir. Pratik, gerçekleştiği anda bile, kendi içinde bir artık üretir: yapılmış olanın yanında yapılabilir olanı, gerçekleşmiş olanın yanında başka türlü gerçekleşebilme ihtimalini. Bu artık, pratiğin kendi içinden doğan bir potansiyeldir ve teorinin başlangıçtaki potansiyel taşıma işlevinden niteliksel olarak farklıdır. Teorinin potansiyeli geleceğe dönükken, pratiğin ürettiği potansiyel şimdi’nin içinden doğar.
Bu noktada pratik, yalnızca teorinin potansiyelini tüketen bir alan değil; yeni potansiyellerin kaynağı hâline gelir. Teori, pratiği mümkün kılmıştır; fakat pratik, gerçekleştiği anda teorinin öngöremediği yeni yönelimler, sapmalar ve anlam katmanları üretir. Bu üretim, rastlantısal değildir. Pratik, teoriyi taşıdığı ölçüde, teorinin sınırlarını da görür. Bu sınırlar, pratik için hem bir çerçeve hem de bir gerilim kaynağıdır. Pratik, bu gerilimden yeni olasılıklar devşirir.
Pratiğin kendi potansiyel alanını üretmesi, teorinin potansiyel alanıyla rekabet etmez; onunla yan yana var olur. Teori, pratiğin gerçekleşmeden önceki potansiyelidir; pratik ise gerçekleşmiş olmasına rağmen, yeni potansiyeller açar. Böylece potansiyel, yalnızca “henüz olmamış olan”la sınırlı kalmaz; “olmuş olanın başka türlü olabilme ihtimali” olarak yeniden tanımlanır. Bu yeniden tanım, pratiğin ontolojik derinliğini oluşturur.
Bu bağlamda pratik, aktüelliğin kapanmış bir formu değildir. Pratik, aktüel olmasına rağmen, kendi içinde açık uçludur. Bu açıklık, teorinin açıklığından farklıdır. Teori, açıklığını gerçekleşmemişlikten alır; pratik ise açıklığını, gerçekleşmenin kendisinde açılan çatlaklardan alır. Her eylem, kendi içinde tamamlanmamış bir fazlalık bırakır. Bu fazlalık, pratiğin kendi potansiyel alanıdır.
Pratiğin bu potansiyel üretme yetisi, onu teorinin basit bir türevi olmaktan çıkarır. Pratik, teoriyi yalnızca uygulamaz; teoriyi yeniden konumlandırır. Bu yeniden konumlandırma, teorinin geçersizleşmesi anlamına gelmez. Aksine, teori, pratikte sınandığı ölçüde gerçeklik kazanır. Ancak bu gerçeklik, teorinin birebir doğrulanması değildir; teorinin dönüşmesidir. Pratik, teorinin doğru ya da yanlış olduğunu ispatlamaz; teorinin nerelerde açıldığını ve nerelerde kapandığını gösterir.
Pratiğin kendi potansiyel alanını üretmesi, aynı zamanda özgürlüğün ontolojik zeminini de oluşturur. Özgürlük, teorisizlikte değil; kapatılmamış olasılıklarda ortaya çıkar. Eğer pratik, teorinin aktüel hâli olarak tüm olasılıkları tüketseydi, özgürlük ortadan kalkardı. Oysa pratik, teorinin ideal çizgisini birebir izlemek yerine, bu çizgiyle arasında mikro sapmalar üreterek, olasılık alanını açık tutar. Bu sapmalar, hatadan ya da eksiklikten değil; pratiğin varlığını sürdürme ihtiyacından doğar.
Bu nedenle pratiğin potansiyel üretimi, bilinçli bir strateji olmaktan çok, ontolojik bir reflekstir. Pratik, kendi varlığını sürdürebilmek için, teorinin kapatıcı etkisini dengelemek zorundadır. Bu dengeleme, çoğu zaman farkında olunmadan gerçekleşir. Bireysel ya da kolektif aktörler, teoriyi reddettiklerini düşünmezler; yalnızca teorinin ideal çizgisinden “kaçınılmaz” biçimde saparlar. Bu kaçınılmazlık, pratiğin kendisini koruma biçimidir.
Pratiğin kendi potansiyel alanını üretmesi, teori–pratik ilişkisinin tek yönlü olmadığını da gösterir. Teori, pratiği mümkün kılar; pratik ise teoriyi yeniden mümkün kılar. Bu karşılıklı üretim, ontolojik asimetrinin içinde işleyen bir döngü oluşturur. Asimetri ortadan kalkmaz; fakat tek yönlü bir bağımlılığa dönüşmez. Pratik, teorinin aktüel sonu olmaktan çıkar ve teorinin yeniden düşünülmesinin zemini hâline gelir.
Bu zemin, pratiğin kendini sabitlemediği, aksine sürekli olarak kendisiyle mesafe kurduğu bir alan yaratır. Pratik, kendi potansiyelini ürettiği ölçüde, ne teoride çözülür ne de teoriyi çözer. Bu aradalık, pratiğin ontolojik özgüllüğünü tanımlar. Pratik, teoriyi taşıyarak var olur; fakat teorinin potansiyelini tek başına tüketmeyerek, kendi potansiyelini üretir. İşte bu üretim, teori–pratik ilişkisinin donmasını engelleyen ve onu canlı tutan temel mekanizmadır.
3. Aktüelleşme Anı ve Özgürlüğün Krizi
3.1. Teorinin Aktüelleşmesi ve Olasılığın Kapanması
Teorinin aktüelleşmesi, yüzeysel bir okumada düşüncenin nihayet dünyaya temas etmesi, soyut olanın somutlaşması ve eksik olanın tamamlanması gibi olumlu bir eşik olarak değerlendirilir. Oysa ontolojik düzlemde bu an, yalnızca bir gerçekleşme değil; aynı zamanda bir kapanmadır. Teori, pratiğe dönüştüğü anda, kendisini var eden temel kipten —yani olasılık ve potansiyel kipinden— çıkar ve bu çıkış, teorinin taşıdığı olanak ufkunu daraltır. Gerçekleşme, potansiyelin doğrulanması değil; potansiyelin tüketilmesi anlamına gelir.
Bu tüketim, teorinin içkin yapısında geri döndürülemez bir değişim yaratır. Teori, aktüelleşmeden önce, farklı biçimlerde gerçekleşebilme kapasitesini taşır. Aktüelleşme anında ise bu çoğulluk tekil bir hatta indirgenir. Olanaklar, bir tanesi lehine kapanır. Bu kapanma, yalnızca seçilmemiş alternatiflerin elenmesi değildir; alternatiflerin düşünülebilirliğinin de zayıflamasıdır. Çünkü gerçekleşmiş olan, kendisini normatif bir referans hâline getirir ve “başka türlü olabilirdi” düşüncesi, giderek istisnai bir konuma itilmiş olur.
Teorinin aktüelleşmesiyle birlikte olasılığın kapanması, pratiğin özgürlükle kurduğu ilişkiyi doğrudan etkiler. Özgürlük, salt irade ya da keyfîlik değil; anlamlı alternatifler arasından seçim yapabilme imkânıdır. Teori aktüelleştiğinde ve bu aktüel hâl mutlaklaştırıldığında, pratik için alternatifler fiilen ortadan kalkmaz belki; ancak meşruiyetlerini kaybeder. Pratik, teorinin gerçekleştirilmiş biçimiyle özdeşleştikçe, başka biçimler “yanlış”, “sapma” ya da “hata” olarak kodlanmaya başlar.
Bu noktada aktüelleşme, teorinin zaferi gibi görünürken, pratiğin alanını daraltan bir etki üretir. Pratik, teorinin doğru biçimini icra eden bir mekanizmaya dönüştürülür. Bu dönüşümde pratik, karar verme kapasitesini yitirir; çünkü karar, teorinin aktüel biçimi tarafından önceden verilmiş olur. Pratiğin rolü, artık seçmek değil; uygulamaktır. Uygulama ise ontolojik olarak eylem değildir; eylemin teknikleştirilmiş bir formudur.
Teorinin aktüelleşmesiyle olasılığın kapanması, zaman deneyimini de dönüştürür. Teori, geleceğe açık bir ufuk olarak işlediği sürece, zaman ileriye doğru akan bir olanak alanıdır. Aktüelleşme sonrasında ise zaman, gerçekleşmiş olanın tekrarlandığı bir düzleme sıkışır. Pratik, geçmişte kurulmuş bir teorinin bugünde yeniden üretilmesine indirgenir. Bu durum, pratiği tarihsel bir eylem olmaktan çıkarıp ritüel hâline getirir. Ritüel, eylem değildir; eylemin donmuş bir izidir.
Bu kapanma, çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. Çünkü aktüelleşme, başarı diliyle örtülür. “Teori hayata geçti”, “ilkeler uygulandı”, “program başarıyla yürürlüğe girdi” gibi ifadeler, olasılığın kapanmasını görünmez kılar. Ancak bu dil, pratiğin kaybettiği alanı telafi etmez. Aksine, pratiğin daralmasını meşrulaştırır. Pratik, teorinin gerçekleştirilmiş biçimiyle özdeşleştikçe, teorinin potansiyel yönü unutulur ve teori, geçmişte kurulmuş ama artık sorgulanamaz bir norm hâline gelir.
Bu normlaşma, teorinin kendi iç gerilimini de çözer. Teori, aktüelleşmeden önce, kendi eksikliğiyle ayakta duruyordu. Aktüelleşme, bu eksikliği kapatır; fakat bu kapanma, teoriyi ontolojik olarak zayıflatır. Çünkü teori, artık kendisini aşma ihtiyacını yitirir. Teori, pratikte “doğru” olduğunu kanıtlamış bir yapı hâline geldiğinde, eleştiriye ve dönüşüme kapalılaşır. Bu kapanma, teori ile pratiği özdeşleştirir ve aralarındaki üretken gerilimi ortadan kaldırır.
Pratik açısından bu durum, özgüllüğün kaybı anlamına gelir. Pratik, teorinin birebir icrası hâline geldiğinde, kendi deneyimsel ağırlığını yitirir. Eylem, risk almaktan çıkar; çünkü risk, olasılıkla birlikte ortadan kalkmıştır. Oysa risk olmaksızın eylem, yalnızca prosedürdür. Pratiğin eylem olabilmesi için, teorinin aktüel biçiminin mutlaklaştırılmaması gerekir. Aksi hâlde pratik, kendi varlık alanını yitirir ve teori içinde çözülür.
Bu nedenle teorinin aktüelleşmesi, her zaman iki yönlü bir olaydır. Bir yandan düşüncenin dünyaya temasını sağlar; öte yandan olasılığın kapanması yoluyla pratiği tehdit eder. Bu tehdit, dışsal bir engelden değil; teorinin kendi başarısından doğar. Teori ne kadar eksiksiz aktüelleşirse, pratiğin kendi alanı o kadar daralır. İşte bu noktada pratik, varlığını sürdürebilmek için, aktüelleşmenin yarattığı kapanmaya karşı içsel bir karşı-hareket geliştirmek zorunda kalır.
Bu karşı-hareket, teoriyi reddetmek ya da onu geçersiz kılmak biçiminde ortaya çıkmaz. Daha incelikli, daha yapısal bir biçimde işler. Pratik, teorinin aktüel hâlini mutlaklaştırmamak için, onunla arasına mesafe koyar. Bu mesafe, bilinçli bir kopuş değil; pratiğin özgüllüğünü korumaya yönelik bir ontolojik savunmadır. Aktüelleşme anında kapanan olasılık alanını yeniden açma ihtiyacı, tam da bu savunmanın kaynağıdır.
3.2. Bilinçdışı Düzeltme Manevrası
Teorinin aktüelleşmesiyle birlikte ortaya çıkan olasılık kapanması, pratiğin ontolojik varlığını tehdit eden bir eşik yaratır. Bu tehdit, çoğu zaman bilinç düzeyinde fark edilmez; çünkü pratik, teorinin başarıyla gerçekleştiği izlenimi altında işler. Ancak tam da bu noktada, pratik alanda işleyen ve çoğunlukla öznenin farkındalığının altında kalan bir düzeltme manevrası devreye girer. Bu manevra, ne teoriyi açıkça reddeden bir isyan biçimidir ne de bilinçli olarak kurgulanmış bir strateji. Aksine, pratiğin kendi varlığını teyit edebilmesi için zorunlu olarak geliştirdiği, bilinçdışı bir ontolojik savunma refleksidir.
Bu düzeltme manevrasının temel işlevi, teorinin aktüel hâlinin pratik üzerinde kurduğu kapanmayı gevşetmektir. Teori, aktüelleştiği anda, kendisini mutlak bir referans hâline getirme eğilimi taşır. Pratik ise bu mutlaklaşmayı olduğu gibi kabul ederse, kendi özgül alanını kaybeder. İşte bilinçdışı düzeltme, bu kaybı engellemek üzere devreye girer. Pratik, teorinin ideal çizgisiyle arasına küçük, çoğu zaman gerekçelendirilemeyen sapmalar koyar. Bu sapmalar, hatadan ya da bilgisizlikten değil; pratiğin varlığını koruma ihtiyacından doğar.
Bilinçdışı düzeltme manevrası, teorinin pratikte birebir karşılık bulamamasının ontolojik nedenini açıklar. Teorilerin “uygulamada aksaması” ya da “hayata tam uymaması”, sıklıkla teknik yetersizlikler, siyasal engeller ya da kültürel farklarla açıklanır. Oysa bu açıklamalar, yalnızca yüzeysel düzeydedir. Daha derinde işleyen şey, pratiğin teorinin kusursuz aktüeline direnmesidir. Bu direnç, teorinin yanlışlığından değil; teorinin fazla doğru olmasından kaynaklanır. Kusursuzluk, pratiğin alanını kapattığı ölçüde tehditkâr hâle gelir.
Bu manevranın bilinçdışı olması, onun keyfî olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bilinçdışı düzeyde işlemesi, onun kolektif ve bireysel deneyimde istikrarlı biçimde tekrarlanmasını sağlar. Öznel niyetlerden bağımsız olarak, pratik alan, teorinin birebir icrasını sürekli olarak bozar. Bu bozulma, teoriyi geçersiz kılmaz; onu mutlak olmaktan çıkarır. Pratik, teoriyi taşıdığı hâlde, teorinin kendisini kapatmasına izin vermez.
Bilinçdışı düzeltme manevrası, pratiğin özgürlüğüyle doğrudan ilişkilidir. Özgürlük, burada teoriden kurtulmak anlamına gelmez. Aksine, özgürlük, teorinin zorunlu aktüeline indirgenmemektir. Pratik, teoriyi tamamen terk ederse, yönsüzleşir; teoriyi birebir icra ederse, donar. Bilinçdışı düzeltme, bu iki uç arasında pratiği canlı tutan ince ayarı sağlar. Bu ayar, açık bir tercih olarak yaşanmaz; deneyimin içinde kendiliğinden belirir.
Bu manevranın bir diğer önemli boyutu, pratiğin kendiliğindenliğini korumasıdır. Pratik, eğer teorinin eksiksiz bir yürütme alanına dönüşürse, kendiliğindenlik ortadan kalkar. Her adım, önceden belirlenmiş bir şemaya bağlanır. Bilinçdışı düzeltme, pratiğin bu şemaya tam olarak oturmamasını sağlar. Böylece pratik, yalnızca teorinin gereğini yerine getiren bir alan değil; aynı zamanda yeni anlamların, beklenmedik yönelimlerin ve deneyimsel özgüllüklerin ortaya çıktığı bir zemin olarak kalır.
Bu düzeltme manevrası, aynı zamanda sorumluluk kavramını da dönüştürür. Teorinin kusursuz icrası, sorumluluğu teoriye yükler; pratik yalnızca yürütücüdür. Oysa bilinçdışı sapmalarla işleyen pratik, sorumluluğu yeniden eylemin içine çeker. Pratik, teorinin arkasına saklanamaz; çünkü teorinin aktüel biçimiyle özdeşleşmemiştir. Bu durum, pratiği etik ve siyasal olarak da daha yoğun bir alan hâline getirir.
Bilinçdışı düzeltme manevrası, hatanın ontolojik statüsünü de yeniden tanımlar. Hata, burada başarısızlık ya da eksiklik değildir. Hata, teorinin pratikte birebir karşılık bulmamasının görünür yüzüdür. Bu görünürlük, pratiğin hâlâ açık bir alan olduğunu gösterir. Eğer hata tamamen ortadan kalksaydı, pratik kapanmış olurdu. Bu nedenle hata, pratiğin düşmanı değil; pratiğin varlığının göstergesidir.
Bu manevra, bireysel düzeyde olduğu kadar kolektif düzeyde de işler. Kurumlar, devletler, topluluklar ve tarihsel süreçler, teorik projeleri hayata geçirirken, bilinçli olarak fark etmeseler bile, teorinin ideal çizgisini bozan düzenlemeler, istisnalar ve gecikmeler üretirler. Bu üretim, teorinin başarısızlığından değil; pratiğin kendi ontolojik sınırlarını koruma ihtiyacından kaynaklanır. Pratik, teorinin kendisini tüketmesine izin vermez.
Bu nedenle bilinçdışı düzeltme manevrası, teori–pratik ilişkisinde bir arıza değil; dengeleyici bir mekanizmadır. Teorinin aktüelleşmesiyle kapanan olasılık alanını yeniden açan şey, tam da bu fark edilmeden işleyen sapmalardır. Pratik, bu sapmalar sayesinde kendi varlığını teyit eder. Teori hâlâ vardır, hâlâ taşınır; ancak artık mutlak bir yazgı değil, pratiğin içinden geçen bir referans hâline gelir.
Böylece bilinçdışı düzeltme, pratiğin özgürlüğünü teorisizlikte değil; teorinin zorunluluğundan kurtulmakta bulduğunu gösterir. Pratik, teoriyi reddetmez; teorinin kapanmasını reddeder. Bu reddediş, yüksek sesli bir karşı çıkış değil; sessiz, yapısal ve süreklilik arz eden bir ontolojik manevradır. Pratik, bu manevra sayesinde donmaktan kurtulur ve kendi özgül alanını korur.
3.3. Sapma Olarak Ontolojik Savunma
Bilinçdışı düzeltme manevrasının pratikte aldığı en belirgin biçim, sapmadır. Ancak burada söz konusu olan sapma, yaygın kullanımdaki anlamıyla bir hata, kusur ya da başarısızlık değildir. Sapma, ontolojik düzlemde, pratiğin kendi varlığını koruyabilmek için geliştirdiği savunucu bir işlev üstlenir. Teorinin aktüelleşmesiyle kapanan olasılık alanı karşısında pratik, teorinin ideal çizgisine birebir yerleşmemeyi tercih eder; bu tercih, bilinçli bir karar olmaktan ziyade, pratiğin varlık koşullarını sürdürebilmesi için zorunlu bir yönelme olarak ortaya çıkar.
Sapmanın savunucu niteliği, teorinin taşıdığı normatif saflıkla ilişkilidir. Teori, düşünce düzleminde, kendi iç tutarlılığı sayesinde kapalı ve bütünlüklü bir yapı arz eder. Bu kapalı bütünlük, pratikte birebir karşılık bulduğunda, pratiğin kendi hareket alanını iptal eder. Sapma, tam da bu iptali engelleyen ontolojik bir ara yüz işlevi görür. Pratik, teorinin ideal biçimini tamamen reddetmez; fakat onu boşluklu, eksik ve tamamlanmamış biçimde icra eder. Bu eksiklik, zafiyet değil; pratiğin kendini muhafaza etme tarzıdır.
Sapmanın ontolojik savunma olarak işleyişi, pratikteki tutarsızlıkların ve istisnaların yapısal anlamını da açıklar. Pratik alanlarda sıklıkla gözlemlenen gecikmeler, kısmi uygulamalar, geçici çözümler ya da “istisna hâlleri”, çoğu zaman sistemsel aksaklıklar olarak değerlendirilir. Oysa bu tür fenomenler, pratiğin teorinin kapatıcı etkisine karşı geliştirdiği mikro-çatlaklardır. Bu çatlaklar sayesinde pratik, teorinin mutlaklığından kurtulur; fakat teoriyi tümüyle terk etmeden varlığını sürdürür.
Sapmanın savunucu karakteri, pratik ile teori arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlar. Pratik, teorinin karşıtı hâline gelmez; fakat onunla özdeşleşmekten de kaçınır. Bu kaçınma, pasif bir geri çekilme değil; aktif bir konumlanmadır. Pratik, teoriyi taşımaya devam eder; ancak teorinin pratik üzerindeki egemenliğini sınırlayarak. Sapma, bu sınırlamanın biçimidir. Teori, pratikte hâlâ mevcuttur; fakat artık belirleyici değil, referans konumundadır.
Bu noktada sapma, pratiğin özgürlüğüyle doğrudan bağlantılı hâle gelir. Özgürlük, teorinin yokluğunda değil; teorinin mutlaklığının kırıldığı yerde ortaya çıkar. Sapma, pratiğin teorinin arkasına saklanmasını imkânsız kılar. Pratik, teoriyi birebir uygulamadığı ölçüde, kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalır. Bu sorumluluk, pratiği etik ve siyasal olarak yoğunlaştırır. Teorinin tam icrası, sorumluluğu teorik yapıya devrederken; sapma, sorumluluğu yeniden pratiğin içine çeker.
Sapmanın savunucu niteliği, aynı zamanda pratiğin yaratıcılığının da kaynağıdır. Teori, kapalı bir anlam evreni sunduğunda, pratik bu evrenin dışına taşan yeni anlamlar üretir. Bu üretim, teorinin reddiyle değil; teorinin tamamlanmamasıyla gerçekleşir. Pratik, teorinin eksik icrası sayesinde yeni yönelimler, yeni sorun tanımları ve yeni çözüm biçimleri geliştirir. Bu gelişme, teorinin öngöremediği bir alan açar ve pratiği yeniden üretken kılar.
Sapmanın ontolojik savunma olarak işlemesi, teorinin başarısızlığına değil; teorinin fazlalığına işaret eder. Teori, kendi iç tutarlılığı nedeniyle pratik için fazla yoğundur. Sapma, bu yoğunluğu dağıtan bir mekanizma gibi işler. Pratik, teoriyi seyrelterek taşır. Bu seyreltme, teoriyi anlamsızlaştırmaz; aksine, teorinin pratikte yaşanabilir hâle gelmesini sağlar. Teori, sapma sayesinde pratikle birlikte var olabilecek bir yoğunluğa indirgenir.
Bu bağlamda sapma, teori–pratik ilişkisinde patolojik bir durum değil; fizyolojik bir işlevdir. Nasıl ki canlı bir organizma, kendini aşırı uyaranlardan korumak için refleksler geliştiriyorsa, pratik de teorinin aşırı belirleyiciliğine karşı sapma refleksi geliştirir. Bu refleks, pratikte süreklilik arz eder ve çoğu zaman normalleşir. Sapma, istisna değil; kuralın yaşanabilir kılınma biçimidir.
Sapmanın savunucu karakteri, teorinin aktüelleşmesiyle kapanan olasılık alanını yeniden açar. Ancak bu açılma, teorinin potansiyel ufkuna geri dönüş biçiminde gerçekleşmez. Pratik, kendi deneyimsel bağlamından doğan yeni olasılıklar üretir. Bu olasılıklar, teorinin başlangıçtaki potansiyelleriyle örtüşmeyebilir; fakat teorinin bilgisini hâlâ taşırlar. Sapma, teoriyi pratikten koparmadan, pratiği teorinin kapanmasından kurtarır.
Bu nedenle sapma, pratiğin kendini savunma biçimi olarak anlaşılmalıdır. Pratik, saparak var olur; fakat bu sapma, kaotik ya da rastgele değildir. Sapma, ölçülüdür, yönlüdür ve teorinin varlığını bütünüyle inkâr etmez. Bu ölçülülük, pratiğin ne teoride çözülmesine ne de teoriden kopmasına izin verir. Pratik, sapma sayesinde kendi ontolojik alanını muhafaza eder ve teori–pratik ilişkisinin üretken gerilimini canlı tutar.
Bu noktada sapma, artık bir yan ürün değil; pratiğin ontolojik merkezlerinden biri hâline gelir. Pratik, teoriyi taşıdığı ölçüde sapar; sapabildiği ölçüde pratik olarak kalır. Sapmanın yokluğu, pratiğin sonu olurdu. Varlığını sürdürebilmek için pratik, teorinin ideal çizgisini hiçbir zaman kusursuz biçimde izleyemez; bu izleyememe, onun zayıflığı değil, varlık şartıdır.
4. Pratiğin Epistemik Tersinimi
4.1. Bilgiyi Taşıyan Pratik ve Bilerek Sapma
Pratiğin teoriden bilerek sapması, yalnızca eylemsel bir tercih değil, aynı zamanda epistemik bir tersinimdir. Bu tersinimde belirleyici olan şey, bilginin artık tek yönlü olarak teoriden pratiğe akmamasıdır. Pratik, teorinin ideallerinden ayrıldığı anda teorinin bilgisini yitirmez; tam tersine, bu bilgiyi taşıyan ve yeniden konumlandıran bir zemine dönüşür. Teori, düşünce düzleminde pratiğin potansiyelini taşıdığı gibi; pratik de sapma yoluyla teorinin bilgisini olasılık hâlinde taşımaya başlar. Böylece bilgi, aktüel bir buyruğun değil, yeniden açılmış bir imkân alanının unsuru hâline gelir.
Bu noktada pratik, teorinin salt uygulanma alanı olmaktan çıkar. Teori, pratikte çözülmek yerine, pratik tarafından askıya alınır. Askıya alma, teorinin reddi değildir; teorinin belirleyici statüsünün geçici olarak ertelenmesidir. Pratik, teorinin bilgisini korur; fakat bu bilgiyi zorunlu bir norm olarak değil, geri çağrılabilir bir referans olarak muhafaza eder. Bu muhafaza biçimi, teorinin pratikte tamamen erimesini engeller. Teori, pratikte varlığını sürdürür; ancak artık aktüel bir komut olarak değil, potansiyel bir yönelim olarak.
Bilerek sapma tam da bu noktada devreye girer. Pratik, teorinin ideal çizgisini bildiği için ondan sapar. Sapma, bilgisizlikten doğmaz; aksine, teorinin bilgisinin yeterince içselleştirilmiş olmasının sonucudur. Pratik, teorinin idealini tanımadığı için değil, onu tanıdığı ve bu ideali birebir gerçekleştirdiğinde kendi varlık alanını kaybedeceğini sezdiği için sapar. Bu sezgi, bilinçdışı düzeyde işler; fakat sonuçları son derece belirgindir. Pratik, teorinin bilgisiyle donanmış hâlde, ondan mesafe alır.
Bu mesafe, pratiğin epistemik statüsünü kökten değiştirir. Pratik artık yalnızca “yapılan” değil, aynı zamanda bilgiyi taşıyan bir etkinliktir. Teori, kendi başına kaldığında kapalı bir bilgi formu üretir; pratik ise bu bilgiyi açar, çoğaltır ve bağlama yerleştirir. Sapma, bu açılmanın zorunlu koşuludur. Teori birebir uygulandığında, bilgi donuklaşır; sapmayla birlikte bilgi hareket kazanır.
Pratiğin teoriden ayrıştığı noktada teorinin bilgisini taşıması, teorinin pratikte çözülmemesini sağlar. Eğer pratik teoriyi kusursuz biçimde yansıtsaydı, teori artık pratikte ayrı bir varlık olarak kalamazdı; tamamen aktüele gömülür ve ayırt edilemez hâle gelirdi. Bilerek sapma, teoriyi bu çözülmeden korur. Pratik, teorinin bilgisini eksik icra ederek teoriyi görünür kılar. Bu görünürlük, teorinin yeniden düşünülmesine olanak tanır.
Bu bağlamda pratik, teorinin pasif alıcısı değil, aktif taşıyıcısıdır. Taşıma, uygulamadan farklıdır. Uygulama, teoriyi kapatır; taşıma ise teoriyi açık tutar. Pratik, teoriyi taşıdığı ölçüde, teorinin olasılık ufkunu yeniden üretir. Teori, artık yalnızca geçmişte kurulmuş bir düşünce değil; pratiğin içinde yeniden çağrılabilir bir imkân hâline gelir.
Bilerek sapmanın epistemik değeri burada belirginleşir. Sapma, teoriyi geçersiz kılmaz; teoriyi yeniden mümkün kılar. Pratik, teoriden uzaklaştıkça teorinin bilgisini kaybetmez; aksine, teorinin bilgisi pratik içinde daha esnek, daha bağlamsal ve daha hareketli bir hâl alır. Teori, pratikte donmuş bir dogma olmaktan çıkar; yaşayan bir referans noktasına dönüşür.
Bu tersinimde ibre artık teoriden pratiğe değil, pratikten teoriye doğru da çalışır. Pratik, teorinin olasılığını taşımaya başlar. Bu, teorinin yeniden kurulabileceği, yeniden idealize edilebileceği bir alan açar. Pratik, teorinin birebir yansımasını arzu edebilecek bir potansiyeli içinde barındırır; fakat bu arzu artık zorunlu değildir. Teori, pratik için bir kader değil, bir ihtimal hâline gelir.
Bu durum, teori–pratik ilişkisinde simetrinin yeniden kurulması anlamına gelir. Başlangıçta teori, pratiğin olasılığını taşırken; bu aşamada pratik, teorinin olasılığını taşır. Ancak bu simetri, mutlak bir eşitlik değildir. Pratik, teoriyi taşıdığı ölçüde, teorinin mutlaklığını askıya alır. Bilgi, burada normatif bir zorunluluk olmaktan çıkarak, stratejik bir imkân hâline gelir.
Bilerek sapmanın ölçülü olması bu yüzden kritiktir. Pratik, teoriden bütünüyle koparsa, pratiklik niteliğini yitirir. Teoriyle bağ tamamen kesildiğinde, eylem rastgele bir harekete indirgenir. Sapma, kopuş değildir; kontrollü bir serseriliktir. Bu serserilik, pratiğe sınırlı bir rastlantısallık katar; fakat bu rastlantısallık, kaotik değil, yönlüdür. Pratik, teorinin bilgisini elinin altında tutar; fakat onu her an kullanmak zorunda değildir.
Bu ölçülü sapma sayesinde pratik, hem teorinin bilgisini muhafaza eder hem de kendi özgül deneyim alanını genişletir. Bilgi, burada buyurmaz; eşlik eder. Pratik, teoriyi bilerek eksik icra ederken, teorinin olasılığını geleceğe doğru taşır. Böylece teori ve pratik arasındaki ilişki, kapalı bir uygulama zinciri olmaktan çıkar; açık uçlu bir varlık ilişkisine dönüşür.
Bu noktada pratik, artık teorinin gölgesinde değil, teorinin olasılık alanında hareket eder. Teori, pratiğin üzerinde değil; pratiğin içinde, fakat askıda duran bir bilgi olarak mevcuttur. Pratiğin bilerek sapması, teoriyi ortadan kaldırmaz; teoriyi yeniden düşünmenin koşulunu üretir. Bu koşul, özgürlüğün yalnızca eylemde değil, bilginin taşınma biçiminde de ortaya çıktığını gösterir.
4.2. Simetrinin Yeniden Kurulması
Teori ile pratik arasındaki ilişkinin özgünlüğü, bu ilişkinin hiçbir zaman tam anlamıyla simetrik olmamasında yatar; ancak bu asimetri, mutlak bir tek-yönlülük anlamına gelmez. Başlangıç noktasında teori, pratiği potansiyel ve olasılık olarak taşır. Teori, kendi varlığını ancak pratiğe dönüşebilir olma ihtimali sayesinde sürdürebilir; bu ihtimal ortadan kalktığında teori, düşünce olmaktan çıkar ve salt kurguya, hatta hayale dönüşür. Bu ilk aşamada simetri bozulmuştur: teori, pratiği olasılık olarak taşır; pratik ise henüz yoktur ya da yalnızca teorinin ufkunda belirir.
Ancak pratik ortaya çıktığı anda, bu asimetri donmuş hâlde kalamaz. Pratik, teorinin aktüel hâli olarak belirdiğinde, eğer yalnızca bu rolü üstlenirse —yani teorinin zorunlu sonucu olmaktan öteye geçemezse— kendi varlık alanını yitirir. Bu nedenle pratik, teorinin aktüelleşmesiyle yetinemez; teorinin bu mutlak belirleyiciliğini kırmak zorundadır. İşte bu kırılma anı, simetrinin tersine dönmeye başladığı eşiği oluşturur.
Pratik, teoriden bilerek saptığı ölçüde, teoriyi artık aktüel bir yazgı olarak değil, yeniden seçilebilir bir imkân olarak taşımaya başlar. Bu noktada teorinin statüsü köklü biçimde değişir. Teori artık pratiğin üzerinde yer alan, ona ne yapması gerektiğini buyuran bir norm değildir; pratik tarafından taşınan, gerektiğinde geri çağrılabilen bir referans hâline gelir. Teori, zorunluluk kipinden çıkar ve olasılık kipine girer. Bu dönüşüm, teori–pratik ilişkisinde simetrinin yeniden kurulmasının çekirdeğini oluşturur.
Bu yeni simetri, eşitlik anlamına gelmez; daha ziyade karşılıklı askıya alma üzerinden işler. Teori, başlangıçta pratiği askıya alır: pratik henüz gerçekleşmemiştir, yalnızca mümkündür. Pratik ise bu aşamada teoriyi askıya alır: teori artık zorunlu değildir, yalnızca mümkündür. Her iki durumda da belirleyici olan şey, askıya alınan unsurun ortadan kalkmaması, aksine beklemede tutulmasıdır. Askıya alma, iptal değil; ertelenmiş geçerliliktir.
Bu ertelenmişlik, bir eşik mantığı üretir. Teori ile pratik arasındaki ilişki artık çizgisel değil, eşikseldir. Pratik, teoriyi birebir yansıtmayı seçebilir; fakat bu seçim artık zorunlu değildir. Teorinin birebir gerçekleşmesi, pratiğin kaderi olmaktan çıkar; pratiğin seçeneklerinden biri hâline gelir. Böylece teori, pratiğin önkoşulu olmaktan çok, pratiğin olası yönelimlerinden biri olarak konumlanır.
Bu eşik simetrisi, pratiğin özgüllüğünü mümkün kılar. Pratik, teoriyi tamamen terk etmeden, onunla arasına mesafe koyabildiği ölçüde özgürleşir. Teoriyle bağın tamamen koparılması pratiği anlamsızlaştırırken, teorinin mutlak belirleyiciliği pratiği mekanikleştirir. Simetri tam da bu iki uç arasında, askıda tutulan bir denge olarak kurulur. Pratik, teoriyi taşır; fakat teorinin ağırlığı altında ezilmez.
Bu noktada teori ile pratik arasındaki ilişki, bir neden–sonuç ilişkisi olmaktan çıkar. Teori artık pratiğin nedeni değildir; pratik de teorinin sonucu değildir. İlişki, karşılıklı olarak birbirini mümkün kılan ama birbirini tüketmeyen iki kip arasında kurulmuş olur. Teori, pratiğin içinde çözülmez; pratik de teorinin içinde erimez. Her ikisi de kendi varlık alanlarını koruyarak ilişki kurar.
Simetrinin yeniden kurulması, teorinin değersizleşmesi anlamına gelmez. Aksine, teori bu aşamada daha rafine bir statü kazanır. Zorunlu olmadığı için, teorinin bilgisi daha yoğun ve daha bilinçli biçimde taşınır. Pratik, teoriyi bilerek uygulamadığında bile, teorinin ne olduğunu bildiği için bu sapmayı gerçekleştirebilir. Bilgi, burada sessiz bir arka plan olarak değil, aktif bir imkân alanı olarak iş görür.
Bu karşılıklı askıya alma rejimi, insan deneyiminin ontolojik yapısıyla da uyumludur. İnsan, eylemde bulunurken tüm teorik imkânları ortadan kaldırmaz; fakat hiçbir teoriyi de mutlaklaştırmaz. Pratik, teorinin sürekli yeniden çağrılabileceği bir alan olarak kurulduğunda, eylem hem anlamlı hem de özgür kalır. Teori, bu özgürlüğün düşmanı değil; onun koşullu zeminidir.
Bu nedenle simetri, teorinin pratiğe hükmettiği ya da pratiğin teoriyi reddettiği bir denge değildir. Simetri, her iki kipin de birbirini olasılık olarak taşıdığı bir yapıdır. Teori, pratiğin olasılığını; pratik ise teorinin olasılığını taşır. Bu çift yönlü olasılık, ilişkiyi kapalı bir sistem olmaktan çıkarır ve açık bir varlık alanına dönüştürür.
Bu açık alan sayesinde pratik, her an teorinin ideal çizgisine yaklaşabilir; ama aynı zamanda ondan uzaklaşabilir. Yaklaşma da uzaklaşma da artık bir zorunluluk değil, bir imkândır. Pratiğin özgürlüğü tam da bu imkânlar çokluğunda sabitlenir. Teori, artık pratiğin üzerinde değil; pratiğin elindedir.
4.3. Ölçülü Kopuş ve Kontrollü Serbestlik
Pratiğin teoriden kopuşu, çoğu zaman yanlış biçimde mutlak bir ayrılma olarak düşünülür. Oysa pratik açısından belirleyici olan şey kopuşun kendisi değil, kopuşun ölçüsüdür. Teoriden bütünüyle kopmuş bir pratik, artık pratik olma niteliğini yitirir; çünkü pratik, anlamını teorik bir yönelimden, bir amaç ufkundan ve bir düzen fikrinden alır. Teoriyle bağ tamamen koptuğunda geriye kalan şey eylem değil, rastgele harekettir. Bu nedenle pratiğin özgürlüğü, mutlak kopuşta değil, ölçülü kopuşta ortaya çıkar.
Bu ölçülülük, ne tam itaat ne de tam isyan rejimine karşılık gelir. Pratik, teorinin ideal çizgisine bütünüyle boyun eğdiğinde mekanikleşir; teoriyi bütünüyle reddettiğinde ise anlamsızlaşır. Ölçülü kopuş, bu iki uç arasında kurulan bilinçdışı ama istikrarlı bir denge hâlidir. Pratik, teoriyi tanır, bilir ve taşır; fakat bu bilgiyi her an icra etmek zorunda hissetmez. Bu mesafe, pratiğin kendi varlık alanını korumasının temel koşuludur.
Kontrollü serbestlik kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Serbestlik burada keyfîlik ya da norm yoksunluğu anlamına gelmez. Aksine, serbestlik, teorik normların bağlayıcılığının askıya alınmasıyla ortaya çıkan yönlü bir açıklıktır. Pratik, teoriden saptığında rastgele davranmaz; sapma, teorinin bilgisini içselleştirmiş bir zeminde gerçekleşir. Bu nedenle ortaya çıkan belirsizlik kaotik değil, biçimlidir.
Rastgelelik ile yönlü açıklık arasındaki fark burada kritiktir. Rastgelelik, yönsüzdür; herhangi bir ilkeye referans vermez. Kontrollü serbestlik ise yönlüdür: pratik, teorinin ideal yönünü bilir ve bu yönle ilişkisini koparmadan hareket eder. Sapma, teorinin bilinmemesinden değil, teorinin bilinmesine rağmen birebir uygulanmamasından doğar. Bu, pratiğe özgü bir bilinçdışı düzeltme manevrasıdır.
Bu manevra, insan deneyiminin temel yapısıyla doğrudan ilişkilidir. İnsan, eylemde bulunurken mutlak belirlenmişlik altında kalmaya direnç gösterir. Eğer her eylem, önceden belirlenmiş bir teorinin zorunlu sonucu olarak yaşansaydı, deneyim hissi ortadan kalkardı. Deneyim, ancak belirsizlik içerdiğinde deneyimdir. Ölçülü kopuş, pratiğe bu belirsizliği kazandırır; fakat belirsizlik, teorinin tamamen dışlandığı bir boşluk değil, teorinin askıda tutulduğu bir alan olarak ortaya çıkar.
Bu askıda tutulma, pratiğin özgüllüğünü sabitler. Pratik, teorinin ideal formunu her an geri çağırabilecek durumda olduğu için, sapma kalıcı bir isyan hâline dönüşmez. Aynı zamanda teori, pratikte birebir yansıtılmadığı için, pratiği tekil bir sonuç hâline kilitlemez. Böylece pratik, hem teorinin bilgisini taşır hem de teorinin zorunluluğundan kurtulur. Özgürlük, tam da bu ikili koşuldan doğar.
Kontrollü serbestlik, pratiğe sınırlı bir belirsizlik alanı açar. Bu belirsizlik, pratik için bir risk değil, bir yaşam koşuludur. Kusursuzluk, pratik açısından ölümcül bir durumdur; çünkü kusursuzluk, teorinin eksiksiz uygulanması anlamına gelir. Eksiksiz uygulama ise pratiği teorinin gölgesinde eriterek, onu ayırt edilemez kılar. Ölçülü sapma, pratiği bu erimeden korur.
Bu bağlamda pratik, teoriden koparak değil; teorinin zorunluluğunu kırarak özgürleşir. Teori, hâlâ oradadır; fakat artık pratik için mutlak bir yazgı değildir. Pratik, teoriyi seçebilir, erteleyebilir, kısmen uygulayabilir ya da bağlama göre dönüştürebilir. Bu seçenekler çokluğu, pratiğin ontolojik serbestlik alanını oluşturur.
Ölçülü kopuşun bir diğer kritik boyutu da sürekliliktir. Pratik, teoriden bir kez kopup tamamen yeni bir düzene geçmez. Kopuş, süreğen bir süreçtir; her eylemde yeniden ayarlanan bir mesafe olarak işler. Bu süreğen ayarlama, pratiğin canlı kalmasını sağlar. Teori, pratikte donmaz; pratik de teoriden koparak savrulmaz. İlişki, dinamik bir gerilim hâlinde sürdürülür.
Bu gerilim, pratiğin anlamını besler. Anlam, ne teorinin saflığında ne de eylemin rastlantısallığında ortaya çıkar; anlam, bu ikisi arasındaki ölçülü açıklıkta belirir. Pratik, teorinin ideal çizgisini eksik icra ederek, kendi özgül yolunu açar. Bu eksiklik bir kusur değil, pratiğin varlık koşuludur.
Son kertede kontrollü serbestlik, pratiğin özgürlüğünü mümkün kılan biçimdir. Özgürlük burada sınırsızlık değildir; tam tersine, sınırlarla kurulan bilinçli bir mesafedir. Pratik, teorinin sınırlarını tanır, fakat bu sınırların içine hapsolmaz. Bu sayede pratik, hem anlamlı hem de özgür bir varlık kipi olarak varlığını sürdürebilir.
5. Ontolojik Paradigmanın Somut Siyasal Tezahürleri (Vaka Analizleri)
5.1. Kısmi Schengen: Birlik İdealinin Kademeli Aktüelleşmesi
Schengen Bölgesi fikri, Avrupa bütünleşmesinin en saf ve en iddialı teorik ideallerinden biridir. Bu ideal, üye devletler arasında iç sınırların tamamen ortadan kalkmasını, dolaşımın mutlak serbestliğini ve mekânsal egemenliğin kolektif bir düzlemde yeniden tanımlanmasını öngörür. Teorik düzlemde Schengen, parçalı ulusal egemenliklerin aşılmasıyla kurulan yekpare bir mekân düşüncesidir; bireyin hareketi, devlet sınırlarının önüne geçirilir. Bu anlamda Schengen, bir teknik düzenleme değil, doğrudan bir ontolojik birlik iddiasıdır.
Ancak bu idealin pratiğe geçişi, hiçbir zaman kusursuz ve tek parça hâlinde gerçekleşmemiştir. Son dönemde Bulgaristan ve Romanya’nın Schengen’e katılım süreci bu gerilimin en berrak örneklerinden birini sunar. Teorik olarak Schengen, ya vardır ya yoktur; bölünebilir değildir. Bir ülke Schengen’e dâhilse, tüm dolaşım rejimine dâhil olmalıdır. Fakat pratik, bu teorik ikiliği kabul etmez. Avusturya’nın kara sınırları üzerinden veto koymasıyla birlikte, Schengen ideali ilk kez açık biçimde kısmi ve ayarlanabilir bir forma sokulmuştur.
Burada yaşanan şey, Schengen teorisinin reddi değildir. Aksine teori, pratik tarafından bilerek eksik icra edilmiştir. Bulgaristan ve Romanya, hava ve deniz sınırları üzerinden Schengen’e dâhil edilmiş; kara sınırları ise bilinçli olarak askıya alınmıştır. Bu durum, teorinin bağlayıcı olmaktan çıkıp referansa dönüşmesinin somut bir örneğidir. Schengen ideali tamamen terk edilmemiş, fakat zorunlu bir kader olmaktan çıkarılmıştır. Pratik, teoriyi bir anda ve eksiksiz biçimde gerçekleştirmek yerine, onu olasılığa yaymıştır.
Bu kademeli aktüelleşme, teorinin pratikte çözülmesini değil, tersine korunmasını sağlar. Eğer Schengen ideali, Avusturya vetosuna rağmen zorla ve eksiksiz biçimde uygulanmış olsaydı, pratik düzlemde ciddi bir meşruiyet krizi doğacaktı. Eğer tamamen rafa kaldırılsaydı, teori anlamsızlaşacaktı. Yapılan şey, bu iki uç arasında kontrollü bir serbestliktir: teori askıya alınmış, fakat ortadan kaldırılmamıştır.
Bu askıya alma, pratiğin teoriyi olasılık olarak taşımasının tipik bir örneğidir. Schengen artık “hemen ve bütünüyle uygulanması gereken” bir norm değil; tamamlanabilir, genişletilebilir ve geri çağrılabilir bir imkân hâline gelmiştir. Pratik, teorinin ideal formunu tanır; fakat bu formu zamansal ve mekânsal olarak parçalayarak uygular. Böylece teori, pratikte erimez; aksine pratik tarafından taşınır.
Kısmi Schengen uygulaması, pratiğin teoriden kopmadan teorinin zorunluluğunu kırdığını gösterir. Pratik, teorinin bilgisini muhafaza eder: serbest dolaşım ideali hâlâ geçerlidir. Ancak bu bilgi, artık mutlak bir buyruğa dönüşmez. Pratik, teoriyi seçilebilir bir ufuk hâline getirir. Kara sınırlarının dışarıda bırakılması, Schengen’in reddi değil; Schengen’in kontrollü olarak ertelenmesidir.
Bu durum aynı zamanda simetrinin yeniden kurulmasına işaret eder. Başlangıçta teori, pratiği potansiyel olarak taşırken; bu aşamada pratik, teorinin tamamlanma ihtimalini taşır. Kara sınırlarının gelecekte açılabileceği bilgisi, Schengen teorisinin pratik içinde bir olasılık olarak yaşamaya devam ettiğini gösterir. Pratik, teoriyi kapatmaz; teoriyi geleceğe doğru açık bırakır.
Ontolojik açıdan bakıldığında, kısmi Schengen, birliğin kendi idealini eylem alanında sınadığı bir eşik deneyidir. Birlik, burada teorik saflığını kaybetmez; fakat saflığını askıya alarak varlık kazanır. Teori, pratikte eksik gerçekleştiği ölçüde sahici hâle gelir. Eksiklik, burada bir zayıflık değil, bir varoluş koşuludur.
Bu vaka, senin kurduğun paradigmanın merkezindeki tezi doğrudan doğrular: pratik, teoriyi terk ederek değil; teoriyi olasılık hâline getirerek kendini var eder. Schengen ideali, eksiksiz uygulanmadığı için ölmemiş; tam tersine, eksik uygulandığı için yaşamaya devam etmiştir. Pratik, teoriyi birebir yansıtmadığı ölçüde, teorinin bilgisini taşımayı sürdürmüştür.
Kısmi Schengen böylece, Avrupa bütünleşmesinin bir başarısızlığı değil; teorinin pratikte boğulmadan var olabilmesinin bir örneği hâline gelir. Birlik ideali, kusursuzluk talebinden vazgeçtiği anda, eylem düzleminde gerçek bir varlık kazanır. Burada özgürlük, teorinin mutlak hâkimiyetinde değil; teorinin ölçülü olarak askıya alınmasında ortaya çıkar.
5.2. Ukrayna Fonu ve Veto Sonrası Opsiyonlaştırma
Avrupa Birliği’nin Ukrayna’ya yönelik uzun vadeli mali destek mimarisi, teorik düzlemde son derece net bir birlik iddiası üzerine kuruludur: ortak tehdit algısı karşısında ortak finansal irade. Bu irade, bütçesel dayanışmanın sürekliliğini, kararların kolektif bağlayıcılığını ve fon mekanizmasının istikrarlı biçimde işlemesini varsayar. Teoride bu yapı, birlik fikrinin mali alandaki saf karşılığıdır; ortak karar, ortak yükümlülük ve ortak süreklilik. Finansman, burada teknik bir araç değil, birliğin varlık iradesinin maddi tezahürüdür.
Ancak bu teorik bütünlük, pratik düzlemde zorunlu olarak pürüzlerle karşılaşır. Macaristan’ın veto tehdidi, bu pürüzlerin en belirgin olanıdır. Oybirliği gerektiren bütçe kararlarında tek bir aktörün direnci, teorik olarak bütün sistemi kilitleme potansiyeline sahiptir. Eğer teori birebir uygulanacak olsaydı, burada iki seçenek kalacaktı: ya Macaristan’ın onayı zorla sağlanacak ya da fon tamamen askıya alınacaktı. Her iki durumda da teori, pratikte ya otoriterleşecek ya da çökecekti.
Pratik, bu ikili çıkmaza girmedi. Bunun yerine fon mekanizması opsiyonlaştırıldı: uzun vadeli ve katı bir zorunluluk yerine, yıllık gözden geçirmelere açık, yeniden onaylanabilir bir yapı kuruldu. Bu adım, teorinin reddi değil, teorinin bağlayıcılığının askıya alınmasıdır. Ukrayna’ya destek ilkesi ortadan kaldırılmadı; fakat bu ilke, mutlak ve değiştirilemez bir yazgı olmaktan çıkarıldı. Teori, burada bir kez daha olasılık kipine indirgenmiş oldu.
Bu opsiyonlaştırma hamlesi, pratiğin teoriyi olasılık olarak taşımasının berrak bir örneğidir. Pratik, teorinin bilgisini muhafaza eder: Ukrayna’nın desteklenmesi, Birlik için stratejik ve normatif bir gerekliliktir. Ancak bu bilgi artık tek seferde ve sonsuza dek bağlayıcı bir karar biçiminde uygulanmaz. Pratik, teoriyi parçalara ayırır, zamana yayar ve geri çağrılabilir hâle getirir. Böylece teori, pratik içinde çözülmez; askıda tutulur.
Bu askıda tutma, pratiğe iki yönlü bir serbestlik kazandırır. Bir yandan Birlik, Ukrayna’ya desteği sürdürerek teorik çizgiden kopmaz; öte yandan bu desteğin biçimini ve süresini her yıl yeniden değerlendirme imkânını elinde tutar. Teori, pratik için bir zorunluluk olmaktan çıkar; stratejik bir ihtimal hâline gelir. Pratik, teoriyi tamamen terk etmeden, onun zorunlu kader olma statüsünü kırar.
Buradaki en kritik nokta, pratiğin teoriyi birebir yansıtmaktan bilinçli biçimde kaçınmasıdır. Eğer fon, ilk tasarlandığı hâliyle ve hiçbir esneklik tanımadan geçirilseydi, pratik teorinin içine gömülecek; fon mekanizması, Birlik içi çatlakları görünmez kılarak derinleştirecekti. Opsiyonlaştırma, bu çatlakları bastırmak yerine yönetilebilir hâle getirdi. Çatlakların kabul edilmesi, teorinin başarısızlığı değil; pratiğin kendi varlık alanını korumasıdır.
Bu vaka aynı zamanda simetrinin tersine dönüşünü de gösterir. Başlangıçta teori, pratiğin potansiyelini taşır: “Birlik isterse fonu kurar ve işletir.” Bu aşamada ise pratik, teorinin potansiyelini taşımaya başlar: “Birlik, isterse bu fonu genişletebilir, daraltabilir ya da yeniden yapılandırabilir.” Teori artık sabit bir zemin değil, pratik tarafından taşınan bir ihtimaldir. Bu tersinim, senin kurduğun ontolojik çerçevenin merkezinde yer alır.
Ukrayna Fonu örneğinde pratik, teoriden kopmaz; fakat teorinin mutlaklığından kopar. Bu kopuş, mutlak değildir; ölçülüdür. Fon tamamen iptal edilmez, ama tamamen donmuş da değildir. Pratik, teorinin içinden sızan bir esneklik alanı yaratır. Bu alan, Birliğin hem iç bütünlüğünü hem de dış yönelimini aynı anda korumasını mümkün kılar.
Ontolojik düzlemde bakıldığında, burada yaşanan şey bir geri adım değil, bir varlık manevrasıdır. Birlik, kendi idealini pratikte sınarken, bu ideali eksilterek korur. Eksiltme, burada zayıflama değil; dayanıklılık üretir. Teori, pratikte birebir gerçekleşmediği için yıkılmaz; aksine, pratik tarafından taşınabildiği ölçüde süreklilik kazanır.
Bu nedenle Ukrayna Fonu’nun opsiyonlaştırılması, birlik fikrinin erozyonu değil, onun eylem alanında hayatta kalma biçimidir. Pratik, teoriyi terk etmeden; teoriyi askıya alarak kendini var eder. Burada özgürlük, teorinin yokluğunda değil; teorinin zorunlu olmaktan çıkmasında ortaya çıkar.
5.3. Göç Rejimi: Unanimite İdealinden QMV’ye
Avrupa Birliği’nin göç politikası, teorik düzlemde birlik fikrinin en kırılgan ama en iddialı alanlarından birini oluşturur. Teoride hedef nettir: tek rejim, ortak sorumluluk, dayanışmaya dayalı yük paylaşımı. Bu çerçevede göç, ulusal güvenlik meselesi olmaktan çıkarak kolektif bir varlık sorunu hâline getirilir. Unanimite ilkesi, bu teorik yapının siyasal karşılığıdır: herkesin onayı olmadan kimse bağlanmaz; birlik, ancak mutlak uzlaşmayla hareket eder.
Bu ideal, düşünce düzleminde tutarlıdır. Eğer birlik tek bir özne ise, karar da tek bir iradeden çıkmalıdır. Ancak pratik düzlem, bu ideali taşıyamaz. Göç, ulusal bağlamlara en sert biçimde temas eden alanlardan biridir; demografi, ekonomi, güvenlik ve kültürel süreklilik gibi katmanlarla iç içe geçer. Bu nedenle unanimite, teoride birliğin saflığını temsil ederken, pratikte kilitlenme üreten bir mekanizmaya dönüşür.
Polonya ve Macaristan’ın göç rejimine yönelik açık karşı çıkışları, bu kilitlenmenin somut tezahürüdür. Teorik olarak birlik, dayanışmayı zorunlu kılmak ister; pratikte ise bazı aktörler bu zorunluluğu reddeder. Eğer teori birebir uygulanacak olsaydı, iki seçenek ortaya çıkacaktı: ya bu ülkeler zorlanacak ya da göç rejimi tamamen askıya alınacaktı. Her iki durumda da teori, pratikte ya otoriterleşecek ya da çökecekti.
Pratik, bu ikili çıkmazı reddetti ve başka bir yol açtı: nitelikli çoğunluk oylaması (QMV). Unanimite idealinden vazgeçilmesi, yüzeyde bir birlik çözülmesi gibi görünebilir. Oysa burada yaşanan şey, teorinin terk edilmesi değil; teorinin zorunluluk statüsünün kırılmasıdır. Ortak göç rejimi fikri korunur; ancak bu fikrin herkesi aynı anda ve aynı biçimde bağlaması zorunluluğu askıya alınır.
QMV’ye geçiş, pratiğin teoriyi bilinçli biçimde eksik icra etmesidir. Birlik, “herkes aynı anda evet demeli” idealini korur; fakat bu idealin pratikte işlemediğini kabul ederek, onu bağlayıcı olmaktan çıkarır. Teori, burada mutlak bir önkoşul değil, ulaşılabilir ama ertelenebilir bir ufuk hâline gelir. Pratik, teoriyi reddetmez; teoriyi yönetilebilir kılar.
Bu dönüşüm, senin kurduğun paradigmanın merkezindeki simetri tersinimini açık biçimde sergiler. Başlangıçta teori, pratiğin olasılığını taşır: “Eğer herkes uzlaşırsa, ortak göç rejimi mümkündür.” Bu aşamada ise pratik, teorinin olasılığını taşımaya başlar: “Eğer koşullar değişirse, unanimite yeniden düşünülebilir.” Teori, artık pratik tarafından taşınan bir ihtimaldir; kader değildir.
QMV, pratiğe yönlü bir serbestlik kazandırır. Pratik, teorinin ideal biçimini birebir uygulamaktan vazgeçerek, eylemin sürekliliğini güvence altına alır. Göç rejimi ya vardır ya yoktur ikiliği kırılır; yerine ayarlanabilir, kademeli ve bağlama duyarlı bir yapı geçer. Bu yapı, teorinin saflığını bozmaz; fakat saflığı askıya alır. Askıya alma, teorinin pratikte boğulmasını engeller.
Bu bağlamda QMV, bir teknik oylama değişikliği değil, ontolojik bir manevradır. Birlik, kendi idealini eylem alanında yaşayabilir kılmak için bu ideali eksilterek sürdürür. Eksiltme, burada bir geri çekilme değil; varlığın korunmasıdır. Pratik, teorinin birebir yansıması olmayı reddettiği ölçüde, teorinin bilgisini taşımaya devam eder.
Göç rejimi örneği, pratiğin teoriden koparak değil; teorinin zorunluluğundan koparak nasıl özgürleştiğini açık biçimde gösterir. Unanimite ideali çöpe atılmamıştır; fakat bağlayıcı olmaktan çıkarılmıştır. Pratik, teoriyi kapatmaz; teoriyi açık uçlu bırakır. Bu açık uçluluk, birliğin hem iç gerilimleriyle yaşayabilmesini hem de eylemsel kapasitesini kaybetmemesini sağlar.
Bu nedenle unanimiteden QMV’ye geçiş, birlik fikrinin zayıflaması değil; birlik fikrinin eylemde hayatta kalma biçimidir. Pratik, teoriyi terk etmeden; teoriyi olasılık statüsüne indirerek kendini var eder. Burada özgürlük, teorinin yokluğunda değil; teorinin mutlak bağlayıcılığının çözülmesinde ortaya çıkar.
5.4. Rusya Yaptırımları ve Nükleer İstisna
Avrupa Birliği’nin Rusya’ya yönelik yaptırım rejimi, teorik düzlemde topyekûn kopuş fikrine dayanır. Bu fikir, ekonomik, teknolojik ve stratejik tüm alanlarda Rusya ile bağların kesilmesini; yaptırımların kapsayıcı, tutarlı ve geri dönülmez olmasını öngörür. Teoride yaptırım, parçalı uygulanamaz; zira yaptırımın anlamı, karşı tarafın sistemsel olarak dışlanmasıdır. Bu nedenle yaptırım ideali, doğası gereği mutlaklık talep eder.
Ancak bu mutlaklık, pratik düzlemde taşınamaz. Yaptırımın eylem alanına temas ettiği noktada, enerji altyapıları, uzun vadeli sözleşmeler, teknik bağımlılıklar ve tarihsel bağlanmalar devreye girer. Bu bağlamda özellikle nükleer sektör, yaptırım teorisinin en sert şekilde sınandığı alanlardan biri hâline gelir. Nükleer yakıt tedariki, bakım altyapısı ve santral teknolojileri, kısa vadede ikame edilemeyecek kadar özgül ve katıdır. Eğer teori birebir uygulanacak olsaydı, yaptırım ya kendi kendini sabote edecek ya da Birliğin iç işleyişinde ciddi bir kriz yaratacaktı.
Bu noktada pratik, teoriyi bütünüyle reddetmedi; fakat teorinin topyekûnluk iddiasını bilinçli biçimde deldi. Nükleer sektör, yaptırım paketlerinin dışında bırakıldı. Bu istisna, yüzeyde bir tutarsızlık gibi görünse de, ontolojik düzlemde pratiğin kendini var etme biçimidir. Pratik, teorinin ideal bütünlüğünü korumak adına onu eksiksiz uygulamaktan vazgeçmiştir. Yaptırım ideali sürdürülmüş; fakat idealin bağlayıcılığı askıya alınmıştır.
Nükleer istisna, teorinin sektörel boşluklarla sürdürülebileceğini gösterir. Teori burada ya vardır ya yoktur ikiliğinden çıkar; parçalı ama yönlü bir yapıya kavuşur. Pratik, yaptırımın hangi alanlarda bağlayıcı olacağını, hangi alanlarda askıya alınacağını ayarlayarak teoriyi yönetilebilir hâle getirir. Bu ayarlama, teorinin çöküşü değil; teorinin pratikte yaşayabilmesinin koşuludur.
Bu vaka, pratiğin teoriyi olasılık olarak taşımasının bir başka berrak örneğidir. Yaptırım ideali ortadan kalkmaz; ancak her sektörde ve her düzeyde aynı zorunlulukla uygulanmaz. Pratik, teorinin bilgisini muhafaza eder: Rusya ile stratejik kopuş hedefi geçerlidir. Fakat bu bilgi, nükleer alanda mutlak bir eylem buyruğuna dönüşmez. Teori, pratikte askıya alınır ama silinmez.
Bu askıya alma, pratiğe yönlü bir serbestlik kazandırır. Pratik, teorinin sınırlarını tanır; fakat bu sınırların içinde boğulmaz. Nükleer istisna, yaptırım rejimini anlamsızlaştırmaz; aksine, rejimin sürekliliğini sağlar. Eğer teori nükleer alanda da birebir uygulanmış olsaydı, yaptırım rejimi ya çökecek ya da Birliğin iç bütünlüğünü zedeleyecekti. Eksik uygulama, burada teorinin hayatta kalma stratejisidir.
Bu durum aynı zamanda kontrollü serbestliğin tipik bir örneğidir. Pratik, teorinin ideal bütünlüğüne isyan etmez; fakat bu bütünlüğü mutlaklaştırmayı reddeder. İstisna, rastgele değildir; yüksek derecede yönlüdür. Pratik, hangi alanlarda teoriden sapılacağını bilinçli biçimde seçer. Bu seçim, teorinin bilinmediği için değil; teorinin sınırlarının bilindiği için yapılır.
Ontolojik açıdan bakıldığında, nükleer istisna yaptırım teorisinin başarısızlığı değil; yaptırım teorisinin pratikte varlık kazanma biçimidir. Teori, eksik icra edildiği ölçüde çökmemiş; tam tersine, eksik icra sayesinde sürdürülmüştür. Pratik, teoriyi birebir yansıtmadığı için teorinin bilgisini taşımaya devam edebilmiştir.
Bu vaka, senin temel tezini doğrudan doğrular: pratik, teoriyi terk ederek değil; teorinin mutlaklığını kırarak özgürleşir. Yaptırım ideali, nükleer istisna sayesinde zayıflamamış; aksine, eylem alanında anlamlı kalmıştır. Burada erdem, teorinin saflığında değil; teorinin bilinçli eksikliğinde ortaya çıkar.
Rusya yaptırımları ve nükleer istisna örneği, teori–pratik ilişkisinin siyasal düzlemde nasıl işlediğini açık biçimde gösterir. Pratik, teoriyi bozmadan bozar; teoriyi tamamlamadan sürdürür. Bu paradoks, bir zayıflık değil; eylemin ontolojik zorunluluğudur.
5.5. Mali Disiplin ve Escape Clause
Avrupa Birliği’nin mali disiplin mimarisi, teorik düzlemde katı kurallar rejimi üzerine kuruludur. Bütçe açıkları, borç stokları ve harcama sınırları, ortak para biriminin ve mali bütünlüğün korunması için evrensel ve bağlayıcı normlar olarak tasarlanır. Teoride bu rejim, keyfîliğe yer bırakmaz: mali davranışlar önceden belirlenmiş eşikler içinde tutulur; istisna, sistemin mantığına aykırıdır. Mali disiplin burada yalnızca ekonomik bir tercih değil, birlik fikrinin rasyonel omurgasıdır.
Ancak pratik düzlem, bu katılığı taşıyamaz. Jeopolitik şoklar, pandemi sonrası toparlanma ihtiyacı ve özellikle savunma harcamalarındaki zorunlu artış, teorinin saf biçimini hızla aşındırır. Devletlerin mali kapasitesi ile güvenlik gereksinimleri arasındaki gerilim, teorinin birebir uygulanması hâlinde iki olumsuz sonucu zorunlu kılar: ya kamu hizmetleri ve savunma çöker ya da kurallar ihlal edilerek meşruiyet krizi doğar. Pratik, bu ikili çıkmaza girmemek için teoriyi askıya alacak bir mekanizma üretir: escape clause.
Escape clause, yüzeyde bir gevşeme gibi görünse de, ontolojik düzlemde askıya alınabilirlik ilkesinin kurumsallaşmasıdır. Kurallar iptal edilmez; fakat bağlayıcılıkları belirli koşullar altında ertelenir. Teori, burada mutlak bir yazgı olmaktan çıkar; pratik tarafından taşınan bir ihtimale dönüşür. Mali disiplin ilkesi sürer, ancak ne zaman ve hangi ölçüde uygulanacağı pratik tarafından ayarlanır.
Bu mekanizma, pratiğin teoriden kopmadan teorinin zorunluluğunu kırmasının tipik bir örneğidir. Eğer mali kurallar tamamen askıya alınsaydı, teori çökecekti. Eğer hiçbir esneklik tanınmasaydı, pratik felç olacaktı. Escape clause, bu iki uç arasında ölçülü bir kopuş üretir. Pratik, teoriyi bilerek eksik icra eder; fakat bu eksiklik teorinin bilgisini ortadan kaldırmaz.
Mali disiplin rejiminde yaşanan bu askıya alma, teorinin pratikte çözülmesini değil, taşınmasını sağlar. Kurallar, pratikte donmuş normlar olarak değil; geri çağrılabilir referanslar olarak varlığını sürdürür. Pratik, teoriyi gerektiğinde yeniden etkinleştirebileceğini bildiği için, teoriden bütünüyle kopmaz. Bu bilgi, pratiğe yönlü bir serbestlik kazandırır.
Bu vaka, senin kurduğun paradigmadaki simetri tersinimini net biçimde görünür kılar. Başlangıçta teori, pratiğin olasılığını taşır: “Devletler kurallara uyarsa sistem işler.” Bu aşamada ise pratik, teorinin olasılığını taşır: “Koşullar normale döndüğünde kurallar yeniden bağlayıcı olabilir.” Teori artık geçmişte verilmiş bir hüküm değil; geleceğe ertelenmiş bir ihtimaldir.
Escape clause’un varlığı, mali disiplin idealini zayıflatmaz; aksine, onu yaşanabilir kılar. Teori, pratikte birebir uygulanmadığı için yok olmaz; pratik tarafından askıya alındığı için korunur. Eksiklik burada bir kusur değil, sistemin dayanıklılık üretme biçimidir. Pratik, teorinin mutlaklığını kırarak teoriyi hayatta tutar.
Ontolojik açıdan bakıldığında, mali disiplin ve escape clause ilişkisi, özgürlüğün kuralsızlıkta değil; kuralların askıya alınabilirliğinde ortaya çıktığını gösterir. Pratik, teoriyi reddetmez; teoriyi yönetir. Bu yönetim, teorinin uygulanıp uygulanmaması değil, ne zaman ve hangi yoğunlukta uygulanacağı sorusu etrafında şekillenir.
Bu nedenle escape clause, mali disiplin teorisinin çöküşü değil; onun pratikte varlık kazanma biçimidir. Pratik, teoriyi terk ederek değil; teoriyi olasılık statüsüne indirerek kendini var eder. Burada özgürlük, kuralın yokluğunda değil; kuralın zorunlu olmaktan çıkmasında belirir.
5.6. Yaptırımlarda Unanimite ve Veto-Bypass
Avrupa Birliği yaptırım rejimleri, teorik düzlemde oybirliği (unanimite) ilkesine yaslanır. Bu ilke, yaptırımın yalnızca teknik bir dış politika aracı değil, birliğin kolektif iradesinin doğrudan ifadesi olduğu varsayımına dayanır. Eğer yaptırım, birliğin ortak varlık iddiasını temsil ediyorsa, bu iddianın tekil bir itirazla delinmemesi gerekir. Teoride unanimite, birlik fikrinin siyasal saflığıdır: herkes aynı anda ve aynı ölçüde bağlanır.
Ancak pratik düzlemde unanimite, yaptırımın kendisini tehdit eden bir kırılganlığa dönüşür. Yaptırımlar genellikle süreklilik gerektirir; uzatılmaları, güncellenmeleri ve kapsamlarının ayarlanması gerekir. Tek bir aktörün vetosu, teorik olarak tüm rejimi işlevsiz kılabilir. Bu durum, teorinin birebir uygulanması hâlinde yaptırımı ya rehin alır ya da felce uğratır. Pratik, bu felci kabul etmez.
Bu noktada devreye giren şey, veto-bypass olarak adlandırılabilecek meta-prosedürel manevralardır. Yaptırımlar formel olarak oybirliği ilkesine tabi kalırken, uzatma ve sürdürme süreçleri farklı hukuki ve teknik araçlarla çevrelenir: paketlerin ayrıştırılması, sürelerin kısaltılması, teknik düzenlemelerin siyasal kararlardan ayrılması ya da yaptırımın fiilî etkisinin başka enstrümanlarla sürdürülmesi. Burada teori açıkça ihlal edilmez; fakat işleyiş biçimi dönüştürülür.
Bu dönüşüm, pratiğin teoriyi olasılık olarak taşımasının en inceltilmiş örneklerinden biridir. Unanimite ilkesi ortadan kaldırılmaz; ancak yaptırımın kaderi bu ilkenin tekil bir uygulamasına bağlanmaz. Teori, bağlayıcı bir mekanizma olmaktan çıkar; referans bir çerçeve hâline gelir. Pratik, teorinin bilgisini muhafaza ederken, teorinin eylemi kilitleme kapasitesini kırar.
Veto-bypass, teorinin reddi değildir; teorinin yeniden konumlandırılmasıdır. Eğer unanimite ilkesi bütünüyle terk edilseydi, birlik fikrinin normatif omurgası zarar görecekti. Eğer hiçbir manevra yapılmasaydı, yaptırım rejimi tekil itirazlarla çökecekti. Pratik, bu iki uç arasında ölçülü bir kopuş üretir. Teori korunur; fakat teorinin mutlak belirleyiciliği askıya alınır.
Bu askıya alma, yaptırımın sürekliliğini mümkün kılar. Pratik, teoriyi birebir yansıtmadığı için yaptırım rejimi çökmemiş; tam tersine, pratik tarafından taşınabildiği ölçüde yaşamaya devam etmiştir. Yaptırım ideali —kolektif baskı ve stratejik dışlama— korunur; fakat bu idealin her adımda oybirliğiyle teyit edilmesi zorunlu olmaktan çıkar.
Ontolojik açıdan bakıldığında, veto-bypass pratiği, eylemin teorik saflığı bilinçli olarak deldiği bir eşik alanıdır. Pratik, teorinin ideal biçimini tanır; fakat bu idealin eylemi felce uğratmasına izin vermez. Bu nedenle sapma, keyfî değil; yüksek derecede yönlüdür. Hangi noktada ve ne ölçüde sapılacağı, teorinin sınırları bilindiği için belirlenir.
Bu vaka, senin kurduğun paradigmanın en sofistike doğrulamalarından birini sunar. Pratik, teoriyi terk etmez; teoriyi işlevsel kılmak için eksiltir. Unanimite ilkesi, pratikte birebir uygulanmadığı için ölmemiş; aksine, pratik tarafından askıya alınabildiği için varlığını sürdürmüştür. Teori, pratikte çözülmez; pratik tarafından taşınır.
Veto-bypass mekanizmaları, birlik fikrinin zayıflaması değil, birlik fikrinin eylem alanında hayatta kalma biçimidir. Burada özgürlük, teorinin yokluğunda değil; teorinin mutlaklığının çözülmesinde ortaya çıkar. Pratik, teoriyi kapatmaz; teoriyi olasılık statüsüne indirerek kendini var eder.
Bu nedenle yaptırımlarda unanimite ile veto-bypass arasındaki gerilim, bir tutarsızlık değil, eylemin ontolojik zorunluluğudur. Teori, ancak eksik icra edildiğinde yaşayabilir; pratik, ancak teorinin zorunluluğunu kırdığında özgül bir varlık kazanır. Bu gerilim, birlik siyasetinin bir kusuru değil, onun varlık koşuludur.
6. Sonuç: Pratik Olarak Özgürlük, Olasılık Olarak Teori
6.1. Pratiğin Teoriden Değil, Teorinin Zorunluluğundan Kopuşu
Bu çalışmanın ortaya koyduğu temel ayrım, pratiğin teoriden kopması ile pratiğin teorinin zorunluluk rejiminden kopması arasındaki ontolojik farkta düğümlenir. Çoğu klasik yaklaşım, pratiğin özgürleşmesini teorinin askıya alınması ya da terk edilmesiyle özdeşleştirir; ancak bu yaklaşım, pratiğin ne olduğuna dair yüzeysel bir varsayıma dayanır. Pratik, teoriden tamamen ayrıldığında özgürleşmez; aksine, yönünü, anlamını ve ayırt ediciliğini kaybeder. Teorisiz bir pratik, özgür bir eylem değil, yalnızca yönsüz bir harekettir. Bu nedenle özgürlük, teorinin yokluğunda değil, teorinin kaçınılmazlık statüsünün çözülmesinde ortaya çıkar.
Teori, doğası gereği, pratiğin potansiyelini taşır. Bir düşünce, ancak gerçekleşebilir olduğu varsayımıyla teori olarak kalabilir. Fakat bu potansiyel taşıma, zorunlu bir gerçekleşmeye dönüştüğü anda, teori kendi karşıtını üretir: pratiği. Ne var ki bu pratik, eğer teorinin zorunlu sonucu olarak belirirse, artık özgül bir eylem değildir; yalnızca teorinin gecikmiş bir tezahürüdür. Bu durumda pratik, kendi adına hiçbir ontolojik inisiyatif barındırmaz; teorinin uzvu hâline gelir. Sorun, teorinin pratiği taşıması değil; pratiğin teorinin kaderine indirgenmesidir.
Pratik, tam da bu indirgenmeye karşı bir kırılma üretir. Bu kırılma, teorinin inkârı biçiminde ortaya çıkmaz; çünkü teorinin reddi, pratiği anlamsızlaştırır. Bunun yerine pratik, teorinin bağlayıcılığına karşı örtük bir mesafe geliştirir. Teorinin bilgisi korunur, hatta içselleştirilir; fakat bu bilgi, eylemi zorunlu olarak belirlemez. Teori, pratik için “olması gereken” olmaktan çıkar; olabilir olan hâline gelir. Bu dönüşüm, pratiğin teoriden değil, teorinin zorunluluğundan koptuğunu gösterir.
Bu kopuş, ani ya da mutlak değildir; süreklilik içinde işleyen bir askıya alma hareketidir. Pratik, teoriyi her an birebir yansıtmak zorunda olmadığını bildiği ölçüde, eylem alanında nefes alır. Teori, burada ortadan kalkmaz; fakat statü değiştirir. Bağlayıcı norm olmaktan çıkarak, geri çağrılabilir bir referans hâline gelir. Pratik, teoriyi taşıdığı için anlamlı kalır; teorinin zorunluluğunu kırdığı için özgürleşir. Bu ikili yapı, pratiğin ontolojik dengesini oluşturur.
Bu bağlamda özgürlük, teorinin dışına çıkmakla değil, teoriyi seçilebilir kılmakla ilgilidir. Teori mutlak olduğunda, pratik edilgendir; teori olasılığa dönüştüğünde ise pratik özneleşir. Pratik, teoriyi uygulayabilir, erteleyebilir, eksik icra edebilir ya da bağlama göre dönüştürebilir. Bu seçenekler çokluğu, pratiğin özgürlük alanını tanımlar. Özgürlük, burada keyfîlik değil; teorik belirlenmişliğin askıya alınabilmesidir.
Dolayısıyla pratiğin özgürleşmesi, teorisizlikle değil, teorinin konumunun yeniden belirlenmesiyle mümkündür. Teori, pratiğin üzerinde duran bir yasa olmaktan çıkıp, pratiğin içinde dolaşan bir imkân hâline geldiğinde, eylem ilk kez gerçekten eylem olur. Pratik, teorinin içinden geçer; fakat teorinin içine hapsolmaz. Bu geçiş, pratiği teorinin gölgesinden çıkarır ve onu özgül bir varlık kipi olarak sabitler.
Bu çerçevede özgürlük, teorinin yokluğunda değil; teorinin zorunluluk iddiasından arındırılmasında belirir. Pratik, teoriyi terk ederek değil; teoriyi olasılık hâline getirerek kendini var eder. Teori, pratik için bir kader olmaktan çıktığında, eylem yalnızca gerçekleşmez; anlam kazanır.
6.2. Ontolojik Denge ve İnsan Deneyimi
Teori ile pratik arasındaki bu yeniden konumlanma, yalnızca kurumsal ya da siyasal yapılara özgü değildir; insan deneyiminin en temel ontolojik mimarisiyle doğrudan örtüşür. İnsan, mutlak biçimde belirlenmiş bir eylem evreninde yaşayamaz. Her adımı önceden tanımlanmış, her sonucu baştan hesaplanmış bir dünyada eylem, deneyim olmaktan çıkar ve salt icraya indirgenir. Bu nedenle deneyim, teorinin varlığını değil, teorinin askıya alınabilirliğini gerektirir.
Teori, insan için anlamın taşıyıcısıdır. Teorisiz bir eylem, yönsüz bir hareketten farksızdır; ancak teori mutlaklaştığında, eylem artık özne tarafından yaşanan bir süreç olmaktan çıkar. İnsan, teorinin zorunlu sonucu hâline geldiği ölçüde, kendi eylemiyle karşılaşamaz. Deneyim, eylemin sonucu değil, eylemin içindeki belirsizlikle kurulan ilişkidir. Bu belirsizlik yok olduğunda, deneyim de ortadan kalkar.
Bu noktada ontolojik denge kavramı belirleyici hâle gelir. İnsan, ne teorinin mutlak hâkimiyetinde ne de teorinin tamamen yokluğunda yaşayabilir. Birinci durumda eylem mekanikleşir; ikinci durumda ise anlam çöker. Deneyim, bu iki uç arasında, teorinin bilindiği ama bağlayıcı olmadığı bir ara bölgede ortaya çıkar. Bu ara bölge, ölçülü sapmanın ve kontrollü serbestliğin insan düzeyindeki karşılığıdır.
Kusursuzluk, bu bağlamda, pratiğin ölümü anlamına gelir. Kusursuz bir eylem, teorinin birebir yansımasıdır; yani eylem değildir. Kusursuzluk, pratiği teorinin içine hapseder ve onu ayırt edilemez kılar. İnsan, kusursuz davrandığında değil; kusurlu, eksik ve sapmalı davrandığında deneyim yaşar. Bu kusur, bir hata değil; pratiğin varlık koşuludur. Ölçülü sapma, insanın eylemle kurduğu ilişkinin ontolojik temelini oluşturur.
Bu nedenle özgünlük ve özgürlük, aynı ontolojik düzlemde sabitlenir. Özgünlük, teorinin birebir kopyalanmamasıyla; özgürlük ise teorinin zorunlu olmaktan çıkmasıyla ortaya çıkar. İnsan, teoriyi bildiği hâlde ondan sapabildiği ölçüde hem özgün hem özgür olur. Ne tam itaat ne de tam isyan, insan deneyimi üretir. Deneyim, teorinin askıda tutulduğu, ama unutulmadığı ara konumda belirir.
Bu ontolojik denge, insanın eylemle kurduğu ilişkiyi açıklığa kavuşturur. Teori, insanın önünde duran bir talimat listesi değildir; insanın elinde taşıdığı bir yönelim haritasıdır. Harita, yön verir; fakat yürüyüşü gerçekleştirmez. Yürüyüş, her zaman pratikte ve bağlam içinde gerçekleşir. Her bağlam, teorinin birebir uygulanmasını imkânsız kılar; bu imkânsızlık, eylemin zayıflığı değil, deneyimin doğum noktasıdır.
İnsan deneyimi, bu nedenle, teorinin içinden geçerek ama teoriye teslim olmadan yaşanır. Teori, eylemi anlamlı kılar; fakat eylemi belirlemez. Pratik, teorinin sınırlarını tanır; fakat bu sınırlar içinde hapsolmaz. Ontolojik denge, insanın hem anlamı hem de özgürlüğü aynı anda taşıyabilmesini mümkün kılar.
Bu çerçevede insan, teoriyi terk ederek değil; teoriyi olasılık hâline getirerek yaşar. Deneyim, teorinin yokluğunda değil; teorinin zorunluluğunun askıya alındığı yerde ortaya çıkar. İnsan, eylemde bulunduğunda yalnızca bir şeyi gerçekleştirmez; aynı zamanda teorinin hangi ölçüde uygulanacağını fiilen belirler. Bu belirleme, insanın özgürlüğünün sessiz ama temel ifadesidir.
6.3. Nihai Tez
Bu çalışmanın nihai tezi, teori ile pratik arasındaki ilişkinin ne çatışma ne de hiyerarşi üzerinden okunabileceğidir. Teori ve pratik, tek bir varlığın iki ayrı kipi olarak, birbirlerini hem koşullayan hem de sınırlayan bir ilişki içinde var olur. Teori, pratiğin potansiyelini taşır; pratik ise teorinin anlamını sınar. Ancak bu karşılıklılık, simetrik bir özdeşlik üretmez. Ontolojik gerilim tam da bu özdeşliğin kurulamamasında ortaya çıkar.
Pratik, teoriyi terk ederek özgürleşmez. Teoriden bütünüyle kopmuş bir pratik, anlamdan yoksun bir harekete indirgenir ve pratik olma niteliğini yitirir. Aynı şekilde teori de pratiğe zorunlu olarak eklemlendiğinde, düşünce olmaktan çıkar ve dogmatik bir kader anlatısına dönüşür. Bu nedenle özgürlük, ne teorinin yokluğunda ne de teorinin mutlaklığında bulunur. Özgürlük, teorinin olasılık statüsüne indirgenmesiyle ortaya çıkar.
Pratik, teorinin ideallerinden bilerek saptığında, teorinin bilgisini kaybetmez; aksine bu bilgiyi daha yoğun ve taşınabilir bir biçimde muhafaza eder. Teori, bu aşamada pratikte çözülmez; pratik tarafından taşınır. Taşınan şey, bağlayıcı bir yasa değil, geri çağrılabilir bir imkândır. Pratik, teoriyi uygulamak zorunda olmadığı hâlde uygulayabileceğini bildiği ölçüde özgürleşir. Bu bilme hâli, pratiğin özneleştiği noktayı işaret eder.
Bu çerçevede pratik, teorinin zorunlu sonucu olmaktan çıkarak, teorinin olasılık taşıyıcısı hâline gelir. Başlangıçta teori, pratiğin olasılığını taşırken; bu aşamada pratik, teorinin olasılığını taşır. Bu tersine dönüş, teori–pratik ilişkisinin ontolojik eşik noktasıdır. Eylem, bu eşikte ne teoriyi ortadan kaldırır ne de ona teslim olur; teoriyi askıda tutar.
Ölçülü sapma, bu askıda tutmanın biçimidir. Pratik, teoriden bütünüyle kopmaz; fakat teorinin mutlak belirleyiciliğini kırar. Bu kırılma, rastgelelik üretmez; yönlü bir açıklık yaratır. Pratik, teorinin sınırlarını bildiği için sapar; bilgisizlikten değil, bilgiden doğan bir mesafe kurar. Bu mesafe, pratiğin özgüllüğünü ve deneyim kapasitesini sabitler.
Bu nedenle kusursuzluk, pratiğin ideali değil; pratiğin yok oluş biçimidir. Teorinin kusursuzca gerçekleştiği yerde eylem sona erer. Eylem, ancak teorinin eksik icra edildiği, askıya alındığı ve bağlama göre dönüştürüldüğü ölçüde var olabilir. Eksiklik burada bir kusur değil, ontolojik bir zorunluluktur.
Son kertede ortaya çıkan tablo şudur: Pratik, teoriyi reddederek değil; teoriyi olasılık hâline getirerek kendini var eder. Teori, pratiğin kaderi olmaktan çıktığında; pratik, ilk kez gerçekten pratik olur. Özgürlük, teorinin yokluğunda değil; teorinin zorunlu olmaktan çıkmasında belirir. Eylem, tam da bu noktada, yalnızca gerçekleşen bir şey değil, kendi varlık koşulunu üreten bir süreç hâline gelir.
Bu nedenle teori–pratik ilişkisi, bir uygulanma problemi değil, bir varlık problemidir. Ve bu problem, çözümünü ne saf teoride ne de çıplak pratikte bulur; çözüm, ikisinin arasındaki askıda tutulan gerilimde ortaya çıkar.
Tepkiniz Nedir?