OntoHaber 5: Akış, Sınır ve Özne Yanılsamasının Çöküşü
OntoHaber 5, modern devletlerin görünür siyasal krizlerinin ardında işleyen derin yapıyı açığa çıkarıyor: akışın ontolojisi, sınırın süperpozisyonu, şiddetin metakognitif doğası, ekonomik büyümenin ilişkiselliği ve kolektif bilincin kırılma anları. Bu bölüm, 30’dan fazla küresel gelişmeyi tek bir çerçevede okuyarak, devlet-toplum ilişkisini belirleyen ritmik yapıları, dışsal bağımlılık ağlarını ve uluslararası düzeni ayakta tutan kırılgan ontolojik eşikleri ortaya koyuyor.
Hong Kong — Ateşin Arketipsel Çöküşü ve Ontolojik Bütünlüğün Dağılması
Hong Kong’daki yangın yalnızca bir ölçek değil; modern bilincin en eski arketip korkusunu yeniden yüzeye çağıran bir ontolojik olgudur. İnsan bedeninin yanarak ölmesi, biyolojik bir sonlanma değil, benliğin fenomenolojik taşıyıcısının tümüyle çözülmesi, varoluşsal bütünlüğün radikal biçimde dağılmasıdır. “Ontolojik bütünlük”, insanın hem kendine hem de dünyaya tutunduğu görünmez eksendir; bu eksen bozulduğunda yalnızca beden zarar görmez, bilincin süreklilik ilkesini mümkün kılan iç yapılar da çöker. Laing’in belirttiği embodied → unembodied kopuş, tam da bu kırılmanın özüne dokunur: Beden kendini öznenin doğal taşıyıcısı olarak sunmayı bıraktığında, benlik, kendisiyle dünya arasındaki askıyı kaybeder. Askısı düşen bir varlık yalnızca düşmez; gerçekliği de beraberinde çöker. Çünkü insanın gerçekliği, bedenin fenomenal bütünlüğü üzerine kuruludur; bu bütünlük yok olunca zihin kendi sürekliliğini taşıyacak bir mekân bulamaz.
Yanarak ölmenin insanda bu kadar derin bir dehşet yaratmasının nedeni, ölüm korkusundan değil, “hiçlik” deneyimine yaklaşmaktan doğar. İnsan zihni ölümün geleceğini bilir; analitik olarak kavrayabilir. Ancak hiçbir bilinç, kendi yok oluşunun fenomenolojisini imgeleyemez. Bu nedenle tüm kültürlerde bedenin ölüm sonrası bütünlüğünü koruyan ritüeller vardır: gömme, kefen, ağıt, kabir, ruhun yolculuğu anlatıları… Hepsi aynı bilinçdışı inancın izidir: Form sürerse, varlık da sürer. Beden, artık işlevi olmayan bir nesne bile olsa, bir form, bir iz, bir kalıntı olarak varlığın devam ettiğine dair bilinçdışı bir güven sunar. Yanarak ölmek bu güveni paramparça eden tek ölüm biçimidir. Çünkü kül bir beden değildir; bir “şey” değildir; bir form değildir. Kül, iz bırakmamanın maddi karşılığıdır: hiçliktir. Zihin için bundan daha büyük bir dehşet yoktur; çünkü zihin kendi yokluğunu tahayyül edemeyeceği için kül fikrini tam bir varlık iptali olarak kodlar. Bu nedenle yanarak ölme korkusu, ölüm korkusundan daha derindir: İnsan ölmekten değil, formunun geri dönülmez biçimde çözülmesinden korkar.
Laing’in içsel benlik (inner self) ile dışsal benlik (outer self) arasında çizdiği ayrım, ateşin neden böylesine arketipsel bir tehdit oluşturduğunu açıklar. Outer self, beden aracılığıyla dünyanın dokusuna bağlanır; beden öznenin fenomenal formudur. Yanan beden, outer self’i ortadan kaldırdığı için inner self’in dünyaya açılan kapısı kapanır. İçsel benlik bedenini artık “izleyemez”; iradenin fenomenal uzantısı yok olur; gerçeklik zemini kırılır. Bu durum Laing’in ontolojik izolasyon olarak tanımladığı temel çöküş hâlini yaratır: Benlik dünyadan değil, kendi içsel boşluğundan sürgün olur. Yanarak ölmek, bilinç için tam da bu izolasyonun maddi karşılığıdır: İradenin taşıyıcısı yok olur, fenomenal benlik çöker; özne kendi içine gömülür; zihin bedenin olmadığı bir yerde kendini sürdüremez. Bu yüzden ateşin korkusu, ölümün korkusundan çok daha erken, çok daha derin ve çok daha yapısaldır; çünkü ölüm iradenin sonudur, ateş ise iradenin zeminsiz kalmasıdır.
Antik çağda ateşin bu kadar güçlü bir arketipe dönüşmesinin nedeni, modern çağda beden bütünlüğünü bozan asit, radyasyon, kimyasal çözücüler gibi güçlerin bilinçdışı tarihinde yer almamasıdır. Arketip, insanın duyusal düzeyde kavrayabildiği şeylerden oluşur; ateş, gözle görülür bir yok oluş biçimidir: sesi, rengi, kokusu, sıcaklığı ve form çözme kapasitesiyle bedenin ontolojik bütünlüğünü dünyanın gözleri önünde yok eden tek elementtir. Su boğar ama formu bozulmaz; toprak saklar ama yok etmez; soğuk öldürür ama biçimi bırakır; ateş ise varlığı formundan mahrum bırakır. Bu nedenle ateş, en eski çağlardan beri “ilahi ceza”nın maddi karşılığı hâline gelmiştir. Prometheus’un ateşi çalmasıyla başlayan medeniyet miti bile, ateşin insanın hem en büyük gücü hem en büyük tehdidi olduğunu anlatır: İnsan kendi üstünlüğünü ateşle kurdu; ama ateş o üstünlüğü her an iptal edebilecek bir güçtür. Bu çift değerli yapı, ateşi “kendi gücünün kendi aleyhine dönmesi” korkusunun ilk arketip formu yaptı. Bu yüzden cehennemler ateşle kurulur; ateş normatif formdan sapmanın ontolojik karşılığıdır: Varlığın kendi özünden kopması, ateş tarafından fenomenal biçimde temsil edilir.
Ateşin teolojik, psikanalitik ve sosyopolitik düzlemde Büyük Öteki’nin temsilcisi olarak belirmesi de buradan gelir. Ateş hem kontrol gücünü hem de kontrol yitimini aynı anda içerir. İnsanı ısıtır, korur, pişirir; ama aynı anda yok eder, formu çözer, kimliği siler. Bu tür çift değerli güçler, dinlerin metafizik yapılarında Büyük Öteki’nin maddi araçları hâline gelir. Ateş bu nedenle yalnızca fiziksel bir tehdit değil, ontolojik bir gözetleyicidir: İnsan ateşi izlerken ateş de insanı izler. Yargılayan, cezalandıran, sınayan bir varlığın dünyevi izdüşümüdür.
Bu nedenle toplumlarda büyük yangınlar meydana geldiğinde tepki sadece fiziksel felakete yönelmez; bilinçdışı, kontrolün sembolik taşıyıcısı olan devlete yönelir. “Neden engellemediniz? Neden kontrol edemediniz?” soruları, aslında Büyük Öteki’nin kontrol kapasitesinin çöktüğüne dair bilinçdışı panik tepkisidir. Çünkü ateşi kontrol etmek, insanın dünyayı kontrol ettiği yanılsamasının merkezidir; ateş kontrolden çıktığında yalnızca şehir yanmaz, insanın kendi üzerinde kurduğu hükmetme mitosu da yanar.
Bu anlamda yanarak ölmek, insan bilincinin en derin korkusudur. Ölümün kendisinden değil; ontolojik bütünlüğün mutlak çözülmesinden, iradenin fenomenal taşıyıcısını kaybetmekten, benliğin bedenle olan ontolojik sözleşmesinin bozulmasından korkarız. Ateş bu sözleşmenin en eski, en görünür ve en kesin fesih aracıdır. Bu yüzden ateş hem medeniyeti kuran güç hem cehennemi doğuran tehdittir; hem yaratıcı hem yok edici, hem koruyucu hem imha edici arketiptir. Büyük yangınlarda görülen toplumsal öfke, yalnızca kayıplara değil, Büyük Öteki’nin kontrol illüzyonunun çökmesine verilen tepkidir. İnsanlar devlete kızmaz; devletin temsil ettiği metafizik gücün çöktüğünü hisseder ve bunun yarattığı ontolojik boşlukla baş edemez. Ateş, nihayetinde yalnızca bir element değil, insanın kendisiyle yaptığı anlaşmanın bozulma anıdır. Bu anlaşma bozulduğunda ölüm değil, hiçlik görünür olur — ve işte bu yüzden ateş, bütün çağların en eski ve en karanlık korkusudur.
Bu anlamda Hong Kong’daki yangın, yüzeyde trajik bir kentsel facia gibi görünse de, derinde çok daha karanlık bir bilinçdışı mekanizmayı harekete geçirir: Büyük Öteki’nin ateş üzerindeki kontrol kapasitesinin çökmesi. Ateş, tarih boyunca ilahi kudretin hem yaratıcı hem yok edici eliydi; insanın korku repertuvarı ateşin maddi gücüne değil, Büyük Öteki’nin ateş aracılığıyla kurduğu sembolik denetime dayanıyordu. Bir yangın, ölü ve yaralı sayısından bağımsız biçimde bu ilahi denetimin maddi temsili olan “ateş üzerindeki otorite”nin kırıldığını işaret eder.
Bu kırılma, bilinçdışında yalnızca fiziksel bir tehlike olarak değil, tanrısal kontrolün korku nesnesine dönüşmesi olarak kodlanır. Ateşin kontrolden çıkması → Büyük Öteki’nin güç kaybı → ontolojik boşluk → panik. Ve modern dünyada Büyük Öteki’nin dünyevi vekili devlettir. Bu yüzden insanlar ateş felaketlerinde devlete yönelir; çünkü ateşe dair kaygı aslında devlete dair kaygıdır. Ateş kontrolden çıktığında bilinçdışı şunu hisseder: “Tanrısal kontrol çöktü; düzen çöktü; beni koruyan güç artık yok.” Böylece ateşten doğan arkaik korku, modern devlet mekanizmasına doğru kayar; suçlama, öfke, protesto, talep ve panik bu nedenle doğar.
İnsanlar devleti eleştirmez; Büyük Öteki’nin yeryüzündeki temsilcisinin artık ateşi denetleyemediğini hisseder. Ateş böylece yalnızca bir element değil, otoritenin ontolojik kırılma anı hâline gelir.
Avrupa — Sterilleştirilmiş Protesto Alanı ve İradenin Ontolojik Daralması
Avrupa şehirlerinde on binlerce insanın Filistin için sokaklara dökülmesi, yüzeyde politik bir tepki gibi görünse de, derinde çok daha karmaşık bir bilinçdışı düzenin işlediği bir sahnedir. Bu kalabalıkların taşıdığı öfke, küresel hegemonya tarafından uzun süredir sterilize edilmiş protesto sahnesine aitmiş gibi görünür: Devletler bu protestoları ciddiye almaz, diplomatik karar mekanizmaları etkilenmez, savaşın gerçek akışı değişmez. Yine de insanlar tüm bu etkisizlik bilgisine rağmen sokaklara akın eder. Çünkü Filistin meselesi, modern dünyanın en sembolik, en belli başlı, en sabit “vicdan mekânı” hâline getirilmiştir. Protesto burada politik bir güç değil, bir varlık bilinci üretme çabasıdır; sistemin de tam olarak istediği budur.
Bu tür protestoların küresel hegemonya tarafından sterilize edilmesi, onların artık herhangi bir eylem gücü taşımayan sembolik gösterilere dönüşmesi anlamına gelir. Devletler nezdinde hiçbir işlevi yoktur; eylemlerin ürettiği anlam, yalnızca protestocuların kendi içsel dünyalarında dolaşır. Bu sembolik boşluk, insanları trajik bir şekilde tam da şuna ikna eder: “Yapabileceğim başka hiçbir şey yok; o hâlde bu yaptığım şey anlamlıdır.” Protesto, böylece gerçek bir politik müdahaleden çok, insanın kendi iradesinin daralmış alanında yarattığı psikolojik bir yeterlik hissine dönüşür. İronik olan şudur: İrade ne kadar kısıtlanırsa, insan o kadar ‘etkili bir şey yaptığı’ illüzyonuna kapılır. İnsanın eylem alanı geniş olduğunda, hangi seçeneğin ne kadar etkili olduğunu ölçmek zordur; fakat seçenekler azaldığında, her bir seçenek aşırı anlam yüklenmiş bir fenomen hâline gelir.
Manevra alanının darlığı, iradenin kendi kendini daha yoğun hissetmesine yol açar. Tıpkı karanlık bir odada tek bir mumun ışığının büyütülmüş görünmesi gibi, dar bir eylem alanında tek bir protesto, olması gerekenden çok daha “büyük” hissedilir. İnsan bu büyüyen hissi “etki” zanneder. Dolayısıyla Filistin protestoları, politik etkisizliklerinin farkında olan insanların, tam da bu farkındalık aracılığıyla etkili olduklarını sanmalarına yol açan bir irade paradoksu üretir. Yani protestolar, dış dünyada bir şey değiştirmediği ölçüde, iç dünyada daha güçlü bir yeterlilik yanılsaması yaratır.
Bu yanılsama, global politik düzen için son derece işlevseldir. Çünkü sterilleştirilmiş protesto alanı, muhalefetin havalandırıldığı ama hiçbir yere varmadığı bir “boşaltım odası” işlevi görür. Sistem, insanlara “Size izin verdiğim sınırlar içinde öfkelenebilirsiniz” der; böylece öfke eyleme değil, ritüele dönüşür. Protesto, gerçek bir karşı çıkış olmaktan çıkar; hegemonya tarafından belirlenmiş sınırlar içinde yürütülen güvenli bir gösteriye indirgenir. İnsanlar sokaklara dökülür, sloganlar atar, pankartlar taşır ama bütün bu eylemler sistemin bütünü açısından hiçbir şey değiştirmez. Sistem yalnızca insanların kendi vicdanlarında rahatlamasına izin verir; çünkü rahatlayan vicdan, radikal bir eylem doğurmaz.
Filistin protestolarının trajik gücü tam da buradadır: İnsanlar, hiçbir işe yaramadığını bilerek yaptıkları bir şeyi, tam da bu yüzden “tek etkili” şey olarak deneyimler. Kısıtlanmış irade, kendi üzerine kapanır ve “ben yine de bir şey yapıyorum” diyerek kendi anlamını üretir. Bu anlam üretimi politik değil, fenomenolojiktir: İnsanın kendini kendi önünde doğrulama çabasıdır. Bu yüzden protestolar, insanlara olduklarından çok daha büyük görünür. Gerçek bir eylem kapasitesine sahip olsalar, insanlar bu kapasitenin yarattığı zorunlu sorumluluk yüzünden daha fazla düşünmek, karar vermek, risk almak zorunda kalırlardı. Oysa şu an protesto, riski olmayan bir eylemdir; his olarak güçlüdür ama sonuç olarak boştur.
Bu nedenle sokaklara çıkan insanlar, Filistin trajedisini durdurmak için ellerinde kalan tek aracın bu olduğuna inanırlar. Bu inanç, onların iradelerini sınırlayan küresel güç mekanizmaları tarafından zaten önceden tasarlanmış bir çerçevede oluşur. Böylece protesto, kendi içinde hem bir özgürlük göstergesi hem de bir çaresizlik itirafı olur. İnsanlık bu durumda, kendi gücünün daraltılmış sınırları içinde, iradesinin yalnızca “görünen” kısmını oynar; o görünürlükte bir yeterlilik hissi üretir. Protestocu bu yüzden şöyle düşünür: “Evet, belki dünya değişmiyor, ama ben en azından sesimi duyuruyorum.” Oysa o ses duyulmaz; duyulması da beklenmez. Sistem yalnızca o sesi boşlukta yankılanacak şekilde konumlandırır.
Avrupa meydanlarında toplanan on binlerce insanın en temel gerilimi işte burada ortaya çıkar: İnsanlar kendi içsel etik yüklerini hafifletmek için protesto ederken, protestonun politik gücünün olmaması onların bilincinde bir çelişki yaratır. Bu çelişki, genellikle şu bilinçdışı mekanizmayla çözülür: “Madem yapabileceğim başka bir şey yok, o hâlde yaptığım şey anlamlıdır.” Böylece iradenin daralması, anlam deneyiminin genişlemesine dönüşür; etki azaldıkça, etki hissi büyür.
Filistin protestoları bu nedenle global hegemonyanın en kusursuz aygıtlarından biridir: Eylemsizliğin ritüelleşmesi. İnsanlar gerçekten bir şey yaptıklarına inanırken, sistem de onların hiçbir şey yapmadığından emin olur. Protesto hem vicdanı rahatlatır hem düzeni korur; hem içsel bir etik doyum sağlar hem de politik değişimi engeller.
Ve bütün bu yapının içinden bakıldığında, Avrupa’daki on binlerce kişilik yürüyüşler aslında insanlığın kendi iradesinin kısıtlılığını en çıplak hâliyle fark ettiği anlara dönüşür. Farkındalık arttıkça, eylem etkisizleşir; eylem etkisizleştikçe, eylem daha çok yapılır. Bu döngü kırılmaz çünkü insanların elinden başka hiçbir şey alınmıştır.
Sistem bu yüzden kazanır:
İrade kısıtlandıkça, iradenin illüzyonu güçlenir.
İllüzyon güçlendikçe, gerçek karşı çıkış zayıflar.
Ve zayıflayan karşı çıkış, en büyük kalabalıkların bile sembolik olmasını sağlar.
İnsanlık Filistin için sokaklara dökülür, ama aslında kendi iradesinin daraldığı gerçeğinden kaçmaktadır. Protesto, Filistin’e destekten çok, insanın kendi çaresizliğini örtme biçimine dönüşür. Ve bu, modern politik düzenin en trajik, en sofistike başarısıdır.
COP30’un son haftasına girilirken dünya liderlerinin fosil yakıtların tamamen terk edilmesi konusunda sert bir biçimde karşı karşıya gelmesi, güncel bir müzakere geriliminden çok daha derin bir şeyi açığa çıkardı: gezegen ölçeğinde işleyen paradigmatik rölativizmin kendi kendini tüketmeye başlamasını. Zirvede bir kısım devlet, fosilin terk edilmesini bir zorunluluk olarak kabul ederken; diğerleri aynı öneriyi “gerçekçi değil” şeklinde nitelendirdi. Bu ifade masum bir politik itiraz değildir; kendi iç mantığı, kendi fayda ekonomisi, kendi meşruiyet ölçütleri tarafından belirlenen paradigma içi gerçeklik kriterinin dışa vurumudur. Bir paradigma için gerçek olanın, diğer paradigma için “gerçekçi olmaması” tam da rölativizmin kilitlendiği noktayı gösterir: her bir paradigmada gerçeklik, fayda ile tanımlanır.
Bu nedenle COP30 sahnesi, bir iklim görüşmesi olmaktan ziyade, faydanın ontolojik statüsünün çöktüğü bir evrensel laboratuvar olarak düşünülmelidir. Çünkü rölativizm, klasik haliyle, farklı paradigmaların birbirleriyle uyuşmazlığını masum bir çeşitlilik gibi yorumlardı; oysa bugün her paradigmada fayda, kendisini “evrensel gerçeklik” ilan etme iddiasını taşır. Fosili terk etmeyi savunan ülkeler kendi menfaatlerini atmosferin korunması üzerinden tanımlıyor; fosilden çıkmayı reddeden ülkeler ise kendi ekonomik stabilitelerini benzer biçimde “gerçekliğin doğal sınırı” olarak gösteriyor. Böylece ortaya tuhaf bir simetri çıkıyor: her iki taraf da kendi pragmatizmi ölçüsünde eşit derecede haklıymış gibi görünüyor. Bu, anlaşmazlığın çözülebilir olduğu anlamına değil; tam tersine, anlaşmazlığın çözümünün yanlış düzlemde arandığı anlamına gelir.
İşte bu noktada yalnızca bir etik tartışması değil; pragmatizmin metafizik sınırlarına dayanan bir ontolojik kriz ortaya çıkar. Çünkü eğer tüm taraflar kendi faydalarına göre haklıysa, o hâlde faydaya dayalı hiçbir etik çerçeve evrensel bir norm üretmez. Bir başka ifadeyle: faydacılığın kendisi haklılık üretemez; sadece haklılık illüzyonu üretir. COP30 çatışmaları da bu illüzyonun en berrak biçimde görünür hale geldiği sahnedir.
Peki bu çıkmaz nereden doğuyor? Çünkü tüm fayda sistemleri, devletlerin ekonomik çıkarları, üretim modelleri, enerji rejimleri, politik meşruiyet mekanizmaları kendilerini doğayı görmezden gelen bir ontik kapalı devre gibi kurar. Oysa paradoks şu: faydanın kendisi bile doğaya bağımlıdır. Yani doğa yalnızca ortak bir yaşam alanı değil; faydacılığın bile metafizik altyapısıdır.
Fosilden çıkmayı “gerçekçi değil” diye reddeden ülkelerin argümanı kendi paradigmaları içinde tutarlıdır. Fakat burada ölümcül bir hata yapılır: paradigma içi gerçeklik ile evrensel ontolojik zorunluluk birbirine karıştırılır. Bir ülkenin refah düzeni mevcut enerji altyapısına dayanıyor olabilir; ama bu altyapının mümkün olmasını sağlayan şey zaten doğanın sürekliliğidir. Eğer doğa bu sürekliliği yitirirse, enerji sistemleri de, ekonomiler de, üretim biçimleri de çöker. Yani doğa, fayda üretiminin bir tarafı değil; faydanın varlıkta kalmasını mümkün kılan üst-ontik taşıyıcıdır.
Bu nedenle COP30 sahnesindeki çatışma, aslında bir iklim politikası krizinden çok daha geniştir: pragmatizmin kendi koşulunu inkâr etmesi krizidir. Devletlerin faydayı korumak adına doğayı harcaması, varlık koşulunu yok ederek faydayı korumaya çalışmak gibi absürt bir mantık üretir. Bir medeniyet, kendi nefes aldığı zemini yok ederek yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır — mantıksal olarak imkânsız bir girişimdir bu. Çünkü nefesin koşulu nefesi alan bedenin dışında değil; bedenin kendisini mümkün kılan biyolojik bütünlükte olduğu gibi, faydanın koşulu da fayda sistemlerinin ötesinde, doğanın ontik sürekliliğindedir.
Bu noktada, tüm rasyonalist ekonomi-politik tartışmaların içinden göz ardı edilen bir gerçek çıkar: Doğa bir menfaat birimi değildir; menfaat birimlerini taşıyan ontolojik zemindir. Bu nedenle onu korumak, pragmatizmin ötesine geçen etik bir görev değil; faydayı mümkün kılan tüm sistemlerin kendi varlık koşullarını korumasıdır. Bir başka deyişle: doğanın korunması “ahlaki bir tercih” değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
COP30’da kopan tartışmanın asıl anlamı burada görünür hâle gelir. Bir taraf fosili bırakmayı gerekli görürken diğer taraf bunu gerçekçi bulmuyorsa, mesele “kimin haklı olduğu” sorusu değildir; çünkü her iki taraf da kendi paradigması içinde haklıdır. Sorun, paradigmanın kendisidir. Bu çatışmayı çözebilecek tek zemin, paradigmalar-üstü bir gerçekliktir ve o gerçeklik yalnızca doğada bulunur. Doğa hiçbir paradigmanın uzantısı değildir; her paradigmanın mümkünlük koşuludur. Ülkeler faydalarını kıyaslayabilir ama faydayı mümkün kılan ontik zemin tartışılamaz.
Ve işte COP30 krizinin felsefi özeti:
Dünyanın siyasi paradigmaları, faydanın metafizik altyapısını oluşturan doğayı tükettiğinde, faydacılık epistemolojisi kendini yok eder. Çünkü doğa artık politik bir tartışmanın konusu değil; paradigmanın kendisini taşıyan ontolojik yargıçtır.
Dolayısıyla COP30’da yaşanan çatışma, yalnızca bir enerji dönüşümü tartışması değildir; insanlığın kendi fayda sisteminin altında ezilmemek için, faydanın ötesinde varlık koşuluna yönelmesi gerektiğini ilan eden tarihsel bir kırılmadır. “Gerçekçi değil” diyenlerin paradigması, doğanın gerçekliğine çarptığında artık sürdürülebilir değildir; çünkü doğanın gerçekliği, menfaatin ötesinde, tüm menfaatleri mümkün kılan ontolojik zemindir.
Ve bu zemin konuşmaya başladığında, paradigmaların sesinden daha yüksek bir sesle konuşur.
Güney Tayland’daki sel felaketi onlarca can aldı, on binlercesini yerinden etti. Meteorolojik bir olay olarak başlayan şey, insan bilincinin en eski katmanında derhal ontolojik bir kırılmaya dönüşür; çünkü insanın psişik yapısında su, yalnızca bir element değil, yaşamın koşulu, varoluşun maddesi, bütünlüğün arketipidir. İnsan amniyotik sıvıda başlar; uygarlık nehir kıyılarında yükselir; mitolojilerde dünya sudan doğar; kültürlerde arınma suyla gerçekleşir. Su, bilinçdışında her zaman bir “başlangıç” imgesidir. Bu yüzden su tarafından ölmek, yaşamın kendi maddesinin ölüm formuna dönüşmesidir; insanı en derinden sarsan şey tam da budur.
Sel burada sıradan bir felaket değil, yaşamın kendi ilksel kaynağının ontolojik tehdide dönüşmesidir. Su, yaşamı başlatır; ama aynı su, yaşamı sonlandırır. Bu karşıtlık bir çelişki değil, varoluşun kendisidir. Heidegger’in formülasyonuyla: insan doğduğu anda ölüme-doğru-varlık olur. Yaşamın başlangıcı, ölümün imkânını yaratır. Varlığın içinde ölümün potansiyeli gizlidir. Sel felaketi bu soyut varoluşçu gerçeği element düzeyine indirger: insanı yaşatan element, insanı öldüren elemente dönüşür. Yaşam ve ölümün eşzamanlılığı, suyun aynı anda hem koruyucu hem yok edici olmasıyla görünür hâle gelir.
Sartre’ın “varlık, yokluğa açılmış bir gediktir” anlayışı burada neredeyse maddi hâline gelir: su, varoluşun ham maddesi olduğu kadar yok oluşun maddesidir. Var olmak, yokluğun maddesini taşımaktır. Su burada insanın kendi varlığının ontolojik ikilemini sembolize eder: formu kurar ama formu da çözer; hayat verir ama hayatı da çöker. Camus’nün absürd metafiziği bu noktada suyla birleşir: insanın yaşamak istemesi ile ölümün kaçınılmazlığı arasındaki çelişki, sel anında element düzeyinde gerçekleşir. İnsan suya bağımlıdır ama suya teslim olduğunda ölür. Yaşamak için suya muhtaçtır; ölmek için de aynı su yeterlidir.
İnsan bilinçdışında su, her zaman rahim arketipidir: koruyucu, sıcak, kuşatıcı, bütünleştirici. Ancak tüm arketiplerin karanlık yüzü vardır. Tiamat’ın hem düzeni hem kaosu doğuran yapısı, Kali’nin hem yaratıcı hem yok edici yüzü, İnanna’nın iniş ritüelleri… Tüm mitolojik dizgelerde su, hem rahmin hem mezarın metaforudur. Sel felaketi bu arketipi ters yüz eder: yaşamın anne-arşetipi yok edici anneye dönüşür. Bu yalnızca fiziksel bir ölüm değil, psişik bir çökmedir: ilk güvenlik figürünün tehdit hâline gelmesi.
Bu çerçevede boğulma, varoluşçuluğun “sıkışma”, “seçeneksizlik”, “imkân alanının daralması” kavramlarının en somut fenomenolojik karşılığıdır. Boğulma, havanın kesilmesinden ibaret değildir; imkânların kesilmesidir. Varoluşun açık ufku, bir anda suyun ağırlığıyla kapanır. Heidegger’in olanaklar ufku suyla birlikte daralır; Sartre’ın özgürlük alanı yokluğa doğru çöker; Camus’nün absürd boşluğu burada fiziksel bir kıstırılma olarak hissedilir. Boğulma, bedenin değil varoluşun boğulmasıdır. Yaşamın kaynağının yaşamı yok edecek kadar çoğalması, insanı ontolojik bir paradoks içinde sıkıştırır: yaşamı veren, yaşamı alır. Kaynak, tehdittir.
Sel bu yüzden yalnızca dış dünyadaki bir taşkın değil, içsel dünyanın taşkınıdır. İnsan bilincinin suya yüklediği anlam çöker: su artık başlangıç değil, son; koruma değil, boğma; rahim değil, mezardır. Bu psişik kırılma, devletin, toplumun ve kolektif bilincin tüm düzeylerinde yankı üretir. İnsan, suyun tehdit oluşunu yalnızca fiziksel bir tehlike olarak değil, varoluşsal bir hakikatin açığa çıkışı olarak hisseder: yaşamın maddesi, ölümün maddesidir. Varlığın zemini, yokluğun da zeminidir.
Tayland’daki sel felaketi böylece iki düzeyde aynı anda gerçekleşir: fenomenal düzeyde bir doğal afet olarak; ontolojik düzeyde ise varoluşun en temel açmazının — yaşamın kaynağı ölümü içerir — element düzeyindeki sahnesi olarak. İnsan suyla birlikte doğar, suyla birlikte yaşar ve suyla birlikte yok olabilir. Bu döngü, varoluşçuluğun en keskin teziyle birebir örtüşür: doğmak, ölümü üzerimize almak demektir. Sel felaketi, işte bu gerçeği insanın önüne element düzeyinde, inkâr edilemeyecek kadar somut bir şekilde koyar.
Endonezya’da günlerce süren yağmur, yalnızca gökyüzünün yeryüzüne su indirişi değildir; yaşamın kendi mantığını ölüm biçiminde dışa vurmasıdır. Çünkü yaşamı mümkün kılan su, aynı anda ölümü mümkün kılan ortamı da yaratır. Bu denklem — yaşam = ölüm — varoluşçuluğun en temel paradoksudur: bir şey var oldukça, yokluğunu da içinde taşır. Yaşam, ölümün tohumudur; su, yaşamın bedenidir; sel ise yaşamın kendi kendini inkâr eden biçimidir. Bu nedenle yoğun yağış yalnızca bir meteorolojik olay değil, varoluşun kendi iç eşitliğini sahneleyen doğal bir tezdir.
Yağmurun toprağa düşüşü, tıpkı insanın dünyaya düşüşü gibidir: gelişini seçmez, hızını belirleyemez, ritmini tayin edemez. Sartre’ın fırlatılmışlık fikri burada tam anlamıyla somutlaşır. Yağmur damlaları, koşulların insan üzerine çöküşü gibi, durmaksızın birikir. İnsan nasıl kendi iç deneyimlerinin birikimiyle taşar hale geliyorsa, dünya da yağışın birikimiyle taşar. Ve tıpkı insan gibi, dünya da bir noktada kendi ağırlığını taşıyamaz. Sel, dünyanın kendi varoluş yükü altında çökmesidir. Yağmur yaşamdır; sel ölümdür; fakat bu ikisi birbirinin ardılı değil, aynı şeyin iki yüzüdür. Su düştüğü anda hem yaşamı içerir hem ölümü hazırlar. Yaşam = ölüm denklemi burada çıplaklaşır.
Varoluşçu düşünceye göre doğmak, ölmek zorunda olmaktır. Heidegger’in söylediği gibi varlık, özünde “ölüme doğru varlıktır.” Yaşam, ölümün ertelenmiş biçimidir. Yağmur da buna benzer: suyun her damlası yaşamı besler; fakat bu besleme yoğunlaştığında aynı su, yaşamın mekânını yok eder. Bu nedenle sel, yalnızca yıkım değil; yaşamın kendi zeminini kendi eliyle ortadan kaldırmasıdır. Bu yalnızca fiziksel bir fenomen değil; yaşamın kendine yabancılaşmasının, kendi iç mantığıyla ölüm üreten bir yapı olduğunu gösteren ontolojik bir açıklıktır.
Her yağmur damlası varoluş gibidir: tek başına zararsızdır, hatta gereklidir. Fakat birikim eşik aşarsa, yaşam kendi kendini öldüren bir yapıya dönüşür. Tıpkı insanın kendi içsel yükleriyle boğulması gibi, dünya da kendi yaşam kaynağının ağırlığıyla boğulur. Boğulma burada salt fizyolojik değil, varoluşsal bir fenomendir: imkân alanının kapanmasıdır. İnsan boğulduğunda ölmez — yaşam imkânı kapanır, ölüm başlar. Selde boğulan bedenler, bu kapanmanın en çıplak hâlidir: yaşamın kaynağı olan su, yaşamı imkânsız kılan suya dönüşür. Yaşam = ölüm denklemi burada matematiksel bir zorunluluk gibi işler; suyun varoluşsal formu, yok edici formunun tam zeminidir.
Yağmurun sürekli düşüşü, yaşamın sürekli akışının sembolüdür; durmaksızın gelen deneyim, olay, yük, sorumluluk, anlam. Fakat Heidegger’e göre dünya ritmini kaybettiğinde, insan anlam ufkunu kaybeder. Yoğun yağış, dünyanın bu ritmini bozar. Su artık yaşamın döngüsel parçası değil; döngüyü yırtan, ritmi kıran, dünyanın insanla kurduğu anlam ilişkisini fesheden bir güce dönüşür. Dünya insanı artık taşımamaya başlar. İşte sel bu anlamda yaşamın ölümle eşitlenmesi değil, yaşamın kendi iç mantığıyla ölüm haline dönüşmesidir. İnsan dünyada artık yer bulamaz; çünkü su, dünyayı yaşanabilir olmaktan çıkarır. Yaşamın zemini, yaşamın akışından çöker.
Endonezya’daki ölümcül sel bu nedenle yalnızca bir trajedi değil; varoluşun kendi kendini açığa çıkarma biçimidir. Yaşamın kaynağı olan suyun aynı anda ölümün aracına dönüşmesi, varoluşçuluğun en temel cümlesini sahneye koyar: Yaşam, ölümün geciktirilmiş şeklidir; ölüm, yaşamın kaçınılmaz sonucudur; iki kavram birbirinin karşıtı değil, birbirinin koşuludur. Sel tam da budur: suyun yaşam koşulu olması, aynı anda yaşam koşulunu yok edebilme gücü taşıdığı için, yaşamın kendi kendini ortadan kaldırabileceğini gösterir. Ölüm, yaşamın dışı değil; yaşamın içidir. Aynı element — su — hem besler hem yok eder. Aynı gerçeklik — varoluş — hem açar hem kapatır.
Haberdeki her yıkım, her tahliye, her kayıp, yaşam = ölüm denklemine dair sessiz bir fenomenolojik tanıklıktır. Evini kaybeden birinin yaşadığı sarsıntı, yalnızca mekânsal değildir; yaşamın kendi zemininin bir an içinde ölüme dönüştüğü deneyimdir. Bu nedenle sel felaketleri hafızada diğer felaketlerden farklı bir yer açar: burada tehdit bir dış unsur değil, yaşamın kendisidir. Varoluş kendi içinden ölümsüzlük değil, ölüm üretir. Su nasıl kendi fazlasıyla dünyayı yok ediyorsa, yaşam da kendi fazlasıyla insanı boğar. Endonezya’daki sel, varoluşun bu en eski denkleminin — yaşam = ölüm — yeryüzüne düşmüş, görünür kılınmış, maddi bir formudur.
İnsan beyni sıcaklığı soyut bir kategori olarak işlemez; sıcaklık duyusu, bilişsel mimaride doğrudan ateş devreleri üzerinden temsil edilir. Bu nedenle “ısı artışı”, zihinsel düzeyde hiçbir zaman nötr bir bilgi değildir; otomatik olarak “yanma”, “çözülme” ve “ontolojik bütünlüğün bozulması” arketiplerine bağlanır. Ateşin bedensel formu çözme biçimi — bedeni kül ve toza dönüştüren geri döndürülemez süreç — bilinçdışında sıcaklık artışına eşlik eden tek semantik zemindir. Dolayısıyla ateşin ontolojik çözme gücü, sıcaklığın her biçiminde seyreltilmiş de olsa bulunur.
Tam da bu yüzden atmosferin ısınması yalnızca fiziksel bir değişim değil, ateşin çözme ilkesinin atmosferik düzeye yayılmasıdır. Ateş normalde heterojen bir etkidir: tekil, lokalize, yönü ve kaynağı belirli bir çözme. İnsan zihni “çözülme”yi hep böyle öğrenmiştir: sabit bir neden → sabit bir sonuç. Ateş vardır, temas eder, çözer, geçer. Çözülme, kaynağı tanımlanabilir bir şeye bağlanır. Ancak küresel sıcaklık artışı bu epistemik düzeni tamamen değiştirir; çünkü bu kez çözülme etkisi tek bir nesneden gelmez, atmosferin tamamına homojen bir biçimde dağılır.
Bu, insan bilinci için radikal derecede “alışılmadık” bir durumdur.
Çünkü kaygı normalde belirli bir nesneye yönelir. Çözülme ise belirli bir edilgenliğin sonucudur. Fakat küresel ısınma çözülme etkisini nesnesiz hâle getirir: çözülme kaynağı her yerdedir, yani hiçbir yerdedir. Bunun bilinçdışı sonucu şudur: varoluşsal bütünlüğü bozan kaygı bu kez sabit bir korku nesnesine bağlanamaz ve böylece daha sinsi, daha yaygın ve daha kalıcı hâle gelir. Bu artık ateş gibi mutlak bir korku değildir; daha az görünen, daha az tanımlanabilir fakat çok daha süreğen bir kaygı biçimidir.
Ateşte çözülme, tekil bir etki yaratır: beden çözer, bağlam çözülmez. Ateş, bağlamı dönüştürmez; yalnızca nesneyi yok eder. Bu, heterojen bir işlemdir: kaynak birdir, etki yönlüdür, sonuç lokalizedir. Oysa sıcaklığın çözme biçimi bütünüyle farklıdır. Atmosfer ısındığında çözülme yalnızca “nesnenin formunu” bozmaz; aynı zamanda formun içinde yer aldığı bağlamı da etkiler. Sıcaklık artışı çözülmeyi bir erime biçimine dönüştürür: öznenin formu bozulurken bağlamın kendisi de ısınır, genişler, gevşer. Bu nedenle sıcaklık etkisi, ateşin etkisinden farklı olarak çözülen özne ile çözücü bağlamı birbirine karıştıran bir bütünleşme fenomeni üretir.
Ateş: Sıcaklık: Sonuç: Bu nedenle atmosferik ısınma bilinçdışı düzeyde ateşin korkusundan daha az yoğun fakat çok daha yaygın bir kaygı üretir:
Ateş korkusu → yoğun ama tekil Atmosferin çözülme etkisini taşıması, öznenin kendi varoluşunun bağlamla birlikte eridiği hissini doğurur. “Ben eriyorum” kaygısı artık “ateş beni eritiyor” değil; “dünya beni eritiyor” biçimini alır. Bu, varoluşsal olarak çok daha tehlikeli bir farktır.
Birleşmiş Milletler’in 2025’in kaydedilmiş en sıcak yıllardan biri olacağına dair uyarısı, çoğu kişi için bir iklim istatistiği gibi görünür; fakat insan zihni açısından bu açıklama çok daha derin, çok daha arkaik bir gerilimi tetikler. Çünkü insan beyni “sıcaklık” bilgisini soyut bir kategori olarak saklamaz; sıcaklık duyusu nörobiyolojik olarak doğrudan ateş arketipine bağlanmıştır. Isıyı ölçen sinir sistemimiz, milyonlarca yıl boyunca sıcaklık artışını “yanma” tehlikesinin habercisi olarak işlemiştir. Dolayısıyla sıcaklığın yükselmesi nötr bir bilgi değildir; otomatik olarak “çözülme”, “ontolojik bütünlüğün bozulması” ve “formun erimesi” semantik kümelerini bilinçdışında harekete geçirir. Bu, hem biyolojik hem kültürel hem de fenomenolojik düzeylerde ortak bir epistemik çekirdektir: Sıcaklık = Ateşin seyreltilmiş formu.
Ateşin insan bedenini nasıl çözdüğünü, nasıl şekilsiz kül hâline getirdiğini anlamak, ontolojik bütünlüğün en hızlı bozulma biçimine dair ilksel bir sezgi üretir. Ateş, bedenin formunu yok ederek yalnızca biyolojik ölümü değil, aynı zamanda benliğin fenomenal taşıyıcısının çöküşünü temsil eder. Laing’in “embodied → unembodied kopuşu” dediği süreç ateşte tam anlamıyla gerçekleşir: beden, öznenin dış dünyayla bağlantısı olarak çöker; irade, kendi maddi uzantısını kaybeder; benlik, dünyaya tutunan askısını yitirir. Ateş bu nedenle ontolojik bütünlüğü bozan en radikal güçtür.
Fakat küresel sıcaklık artışında bu ontolojik çözme ilkesinin çok daha sinsi, çok daha geniş bir türevi ortaya çıkar: ateşin çözme etkisi artık tekil bir odakta değil, atmosferin tümünde homojen bir şekilde dağılmıştır. İnsan zihni çözülmeyi her zaman heterojen, yani tekil bir kaynakla ilişkilendirerek öğrenmiştir. Ateş vardır, ateş bir nesnedir, ateşin etkisi yönlüdür; ateş çözer ve geçer. Çözülme, belirli bir neden-sonuç zincirine bağlanır. Bu nedenle ateş aracılığıyla yaşanan çözülme her zaman “sabit bir kaynağa yönelmiş korku” formundadır.
Küresel sıcaklık artışı ise bu temel bilişsel modeli tersyüz eder.
Çünkü burada çözme etkisi artık bir nesneden değil, bağlamın kendisinden, yani atmosferden gelir. Isı yükselir ve bu yükseliş ateşin çözme mantığını tüm dünyaya yayar. Bu, insan bilincinin alışık olmadığı bir ontolojik durum yaratır:
Kaygı artık sabit bir nesneye yöneltilemez. Bu nedenle küresel sıcaklık artışı, ateş korkusundan daha az görünür ama çok daha kalıcı bir bilinçdışı kaygı üretir.
Ateş: Sıcaklık: Ateş bir şeyi çözerken bağlamı dönüştürmez; formu yok eder ama ortamı aynı bırakır. Nesneyi yakar, yok eder, geçer. Bu nedenle ateşin ontolojik etkisi “sabitleşmiş bir yokluk” üretir. Buna karşılık atmosferik ısınma, çözülmeyi yalnızca nesneye değil, formun içinde bulunduğu bağlama da uygular. Sıcaklık artışı hem öznenin formunu bozar hem de o formun anlamını taşıyan bağlamı eritir. Böylece ateşten tamamen farklı bir çözülme tipi ortaya çıkar:
Sıcaklık çözülmeyi bir “bütünleşme” olarak üretir.
Bu ifade kritik önemdedir.
Çünkü sıcaklık:
çözdüğü şeyi bağlamla birlikte eritir,
özne kendi erimesini dünyanın erimesiyle iç içe deneyimler,
özne ile dünya arasındaki sınır gevşer,
form → bağlam → dünya geçişkenliği artar,
erime ontolojik bir “ben–dünya çözülmesi”ne dönüşür.
Bu nedenle küresel sıcaklık artışı, ateş gibi ani bir ölüm korkusu değil; varoluşun bağlamı içinde yavaş, sinsi bir erime kaygısı doğurur.
Ateş öldürür; sıcaklık çözer. Birleşmiş Milletler’in “2025 en sıcak yıllardan biri olacak” uyarısı bu nedenle sıradan bir iklim bilgisi değil; ateşin çözme mantığının küresel bir bağlama yerleştiğinin ilanıdır.
Bu ilan bilinçdışında yeni bir ontolojik kaygı türü üretir:
Ateş → “ben yanıyorum.” Bu ikinci korku biçimi, insan tarihi boyunca deneyimlenmemiş kadar geniş bir homojenlik taşır. Çünkü bu kez çözülme etkisi yalnızca bedene değil, dünyanın kendisine ilişkindir.
Bu da insanın en temel varoluşsal korkusunu doğurur:
Bir bütün olarak erime — ben değil, bağlamın çöktüğü bir yok oluş.
Ateş kendine özgü bir dehşet biçimiydi. Ve atmosfer ısındıkça, ateşin heterojen yıkımı sıcaklığın homojen çözülmesine dönüşür; Dünya çapında yayımlanan yeni kapsamlı rapor, modern orduların iklim değişimini tetikleyen en büyük güçlerden biri olduğunu — fakat bu etkinin devletler tarafından sistematik biçimde raporlanmadığını — ortaya koyuyor. Haber yüzeyde yalnızca “gizlenen karbon emisyonları” problemine işaret ediyor gibi görünse de, bu durum aslında çok daha derin bir ontolojik çelişkinin fenomenolojik yüzeyidir. Çünkü modern güvenlik aygıtı olan ordu, ulus-devlet mantığında her zaman tikel fayda düzleminde meşrulaştırılır: belirli bir topluluğu korur, belirli sınırları savunur, belirli bir alt-kümenin bekasını garanti altına almaya çalışır. Tikel rasyonalite, askerî gücü dar bir çerçevede “koruyucu” olarak kodlar. Fakat doğa — yani gezegenin bütün ekolojik sistemi — bu tikel mantığın üzerinde işleyen tümel bir ontolojik taşıyıcıdır. Doğa süper kümedir; alt kümeler uluslar, ordular, ekonomiler onun içinde gömülü çalışan alt sistemlerdir. Bu nedenle evrensel fayda, her zaman tikel faydanın üzerinde konumlanır; çünkü tikel birimlerin varlık koşulu bizzat evrensel zeminin kendisidir.
Orduların iklimi bozuyor oluşu tam da bu yüzden yalnızca bir çevre krizi değil, sistem teorisinin, ekolojinin ve ontolojinin kesiştiği bir varlık krizidir. Askerî aygıt tikel düzlemde güvenlik üretirken, tümel düzlemde güvenliği mümkün kılan ekolojik koşulları tahrip eder. Böylece tikel fayda, kendi dayandığı zemini yok ederek ontolojik inversiyona uğrar: Koruyucu olarak tasarlanmış olan mekanizma, tümeli tehdit eden bir yapıya dönüşür. Bu durum, klasik mantık açısından bir çelişki; politik bilim açısından bir paradoks; fakat ontoloji açısından kendini olumsuzlayan koruma refleksidir — self-negating protection. Modern Leviathan, alt sistemi koruyacağım derken üst sistemi (doğayı) bozar; fakat üst sistem bozulduğunda alt sistemin korunması da imkânsız hâle gelir. Böylece koruyucu aygıt, kendi meşruiyet koşullarını yok eden bir varlık modeline dönüşür.
Bu sorun, devlet rasyonalitesinin tarihsel evriminde her zaman potansiyel olarak vardı; ancak ilk kez küresel iklim düzeyinde bu kadar görünür hâle gelmiştir. Çünkü tikel fayda, doğayı yalnızca “kaynak” olarak düşünürken doğa aslında bütün tikel aktörleri birbirine bağlayan ontolojik bir matris işlevi görür. Bu matrisi zayıflatan her eylem — ister karbon emisyonu olsun, ister savaş tatbikatları, ister askeri lojistik ağlar — nihayetinde tümel düzeyi tehdit eder ve böylece alt kümelerin her birinin varoluş zeminini çözer. Yani ordu ulusu korumaz; ulusun korunmasını mümkün kılan koşullara zarar vererek ulusu daha kırılgan yapar. Bu, tikel aklın tümel akılla çarpışmasıdır; Aristoteles’in mantıksal kategorileriyle değil, modern sistemler biliminin holistik yapısıyla işleyen bir çarpışma.
Bu ontolojik çatışmanın psikopolitik bir yüzü de vardır. Tümel düzeyde bir tehdit ortaya çıktığında — iklim krizi gibi — bireylerin ve toplumların bilinçdışı refleksi tikelleşmeye, ulusalcılığa, içe kapanmaya yönelir. İnsan zihni, parçalanmış güvenlik algısını en yakın çembere bağlama eğilimindedir; bu nedenle küresel risk arttıkça ulusal kimlik ve tikel aidiyetler daha da güçlenir. Ne var ki bu geri çekilme hareketi, tam da tümel düzeyde işbirliğini engellediği için krizin kendisini büyütür. Böylece sistem ontolojik regresyon sarmalına girer:
Tümel tehdit → Tikel kapanma → Tümel zayıflama → Daha fazla tikel kapanma → Daha fazla tümel çöküş.
Bu spiral, kendi üzerine kapanan bir epistemik karanlık oluşturur; çünkü tikel fayda artmaya çalıştıkça tümel koşullar daha hızlı erir ve sonuçta tikeller de çöker.
Burada bir trajedi değil, bir yapısal zorunluluk vardır: Bu nedenle askerî gücün iklim krizini artırması, ulus-devlet mantığında bir “güvenlik politikası” değil; ontolojik düzlemde bir kendini yok etme hamlesidir.
Tümel düzeyin hükmü son derece nettir: Koruyucu görünen aygıtın, korunan zemini yok eden bir mekanizmaya dönüşmesi ise çağımızın en derin jeopolitik gerçeğidir: Ve süper küme zarar gördüğünde, alt kümenin sahip olabileceği hiçbir savunma anlamlı değildir.
Filistin–İsrail hattında onlarca yıl boyunca devam eden çatışma, dışarıdan bakıldığında bitmek bilmeyen bir şiddet döngüsü gibi görünse de, bölgenin kronopolitik yapısını ayakta tutan, kolektif bilincin zaman deneyimini sabitleyen, hatta devlet davranışlarının öngörülebilirliğini sağlayan bir savaş istikrarı üretmiştir; çünkü savaş kaotik değil, kendi içinde ritmik, tekrar eden, düzenli bir algoritmaya sahiptir: saldırı–karşı saldırı, misilleme–denge arayışı, uluslararası girişim–geri çekilme gibi döngüsel formlar, sistemin zaman akışını kesintiye uğratmak yerine ona bir tutarlılık matrisi sağlar. Bu ritmik yapı, tarihsel süreklilik için yalnızca bir sahne değil, doğrudan bir taşıyıcıdır; süreklilik yalnızca barışla değil, düzenli tekrar içeren herhangi bir yapısallıkla korunur.
Tam da bu nedenle bugün ortaya çıkan kısa, kırılgan ve sürekli kesintiye uğrayan ateşkes girişimleri, savaşın sağladığı bu ritmik sürekliliğin yanına konduğunda otomatik olarak “iktidarsız”, güçsüz ve fenomenolojik ağırlığı eksik görünür; çünkü bir tarafta onlarca yıl boyunca işlemiş bir düzenlilik varken, diğer tarafta süreklilik üretemeyen, kendini kurumsallaştıramayan bir geçici duraksama vardır. Ateşkesin ritimsizliği, savaşın ritmini taşıyan zaman çizgisiyle birleşemez. Tarihsel süreklilik, doğası gereği kesintisiz bir akış gerektirir; bu akış savaşla sağlandığında bile, savaş sistemin kronolojisini tutarlı bir şekilde ileri taşır. Ancak ateşkes ritimsiz olduğunda, savaşın istikrarlı döngüsüyle tek bir zaman düzleminde buluşamaz ve böylece kolektif bilinçte zamansal kırılma oluşur: bir yerde düzenli tekrar, diğer yerde düzensiz kesinti olduğunda tarih fenomenolojik olarak bölünür, zamanın tekil çizgisi çoklu çatlaklar üretir ve bunun siyasal sonuçları yalnızca bölgesel değil, küresel düzeyde hissedilir.
Burada kritik olan nokta şudur: Küresel sistemin aradığı şey anlık ateşkesin istikrarı değildir; aradığı, savaş–ateşkes ekseninin tamamını taşıyan süreçsel istikrardır. Yani istikrar, tekil bir olayın sakinliğine değil, bütün bir tarihsel akışın ritmik bütünlüğüne gönderme yapar. Bu nedenle, anlık ateşkeslerin zayıflığı, onların barış getirememesinden değil, genel süreklilik matrisine eklemlenebilecek bir ritim üretememesinden kaynaklanır.
Bu durum, istikrar kavramının kendi içinde barındırdığı paradoksu da görünür kılar: İşte bu noktada BM’nin ABD destekli “istikrar gücü” planını onaylaması, yüzeyde bir güvenlik düzenlemesi olsa da derin yapıda savaşın çekildiği alanı yeni bir süreklilik mekanizmasıyla doldurma girişimidir; çünkü savaş ortadan kalktığında, onun ritmik sürekliliğinin yerine eşdeğer bir kurumsal ritim konmadıkça, bölge tarihselliğini kaybeder, kolektif bilinç zaman üretme kapasitesini yitirir ve siyasi yapı “epistemik boşluk” dediğimiz zamansal çöküntü evresine girer.
BM, farkında olsun ya da olmasın, savaşın oluşturduğu süreklilik matrisinin birden yok olmasının kronopolitik travmasını engellemek için ateşkesi kurumsallaştırmaya çalışmaktadır: Savaş ritmikse, ateşkes de ritmik olmalıdır; savaş süreklilik ürettiyse, ateşkes de kendi iç tekrarlarını üretmek zorundadır. Süreklilik yalnızca içeriğin barış ya da savaş oluşuyla ilgili değildir; süreklilik kendi başına tarihselliği mümkün kılan ontolojik bir ilkedir. Eğer bir yerde düzenli bir ritim varken diğer yerde yalnızca kırılgan bir kesinti varsa, sistem süreklilik hissini kaybeder ve politik davranış öngörülemez hâle gelir.
BM’nin “istikrar” söylemini bu kadar ısrarla vurgulaması da tam bu nedenle bilinçdışı bir işlev taşır: savaşın istikrarını değil ama onun ritmik süreklilik üretme kapasitesini ikame edecek yeni bir düzen kurmak. Güvenlik gücü yalnızca çatışmayı durdurmak için değil, savaşın çekildiği ontolojik boşluğu doldurmak, tarihselliğin sürekliliğini yeniden tesis etmek için sahneye çağrılmıştır. Savaşın ritmi çöktüğünde, ateşkesin ritmi kurulmadığı takdirde tarihin ritmi bozulur; bu nedenle geçici istikrar gücü, barışı değil, zamanın düzenini kurtarma girişimidir.
Bu kararın siyasal görünümü kadar psikopolitik bir alt katmanı da vardır: Kolektif bilinç, uzun süreli ritmik yapılara alıştığında — ister savaş olsun ister ekonomik döngü — bu ritim aniden kesildiğinde bir tür tarihsel vertigo yaşar; yönsüzleşir, zamanın nereye aktığını kestiremez, politik özne kendini kayar zeminde bulur. BM’nin onayı, işte bu vertigoyu durdurmaya dönük bir düzen kurma refleksidir. Çünkü savaşın istikrarı, paradoksal biçimde, tarihin istikrarını da taşıyordu; onun sona ermesi, yalnızca çatışmanın bitmesi değil, zamanın taşıyıcı kolonlarından birinin yıkılmasıdır.
Ateşkes yeterince güçlü kurumsal ritim üretemezse, tarihsellik parçalanır, süreklilik ilkesi kaybolur ve sistem kendini ontolojik boşlukta bulur. BM’nin istikrar gücü, bu boşluğu barışla değil, süreklilikle doldurmayı amaçlar; çünkü süreklilik olmadan barış bile istikrar üretmez.
Bu nedenle BM kararının arkasındaki asıl motivasyon barışı sağlamak değil, savaşın sağladığı yapısal ritmin ortadan kalkmasıyla oluşan ontolojik boşluğu doldurmak, tarihselliğin akışını yeniden bütünleştirmektir. Savaş istikrarlı olduğu için ateşkes de istikrarlı olmak zorundadır; aksi hâlde tarihin sürekliliği çöker. BM’nin bu kararı, tarihin ritmini ayakta tutmak için savaşın ritmik sürekliliğinin yerini alacak bir kurumsal süreklilik üretme arayışıdır ve bu arayış, tüm diplomatik süslemelerin altında, bölgenin zaman düzeninin çökmesini engelleyen derin bir bilinçdışı refleks olarak çalışmaktadır.
Savaşın istikrarı ile ateşkesin kesintili iktidarsızlığı arasındaki çelişki, Gazze’de ateşkes döneminde gerçekleşen saldırıyı yalnızca bir ihlal değil, çok daha derin bir kronopolitik zorunluluk olarak görünür kılar. Bölge onlarca yıl boyunca savaşın ritmiyle zaman üretmiş bir yapıya sahiptir: saldırı, karşı saldırı, misilleme ve yeniden kurulan denge arayışı, kolektif bilincin zaman algısını taşıyan ritmik bir döngü yaratmış; savaş, yüzeyde kaotik görünse bile kendi içinde düzenli tekrarlarla bir süreklilik matrisi oluşturmuştur. Bu ritim, tarihselliğin taşıyıcısı hâline gelmiş; çatışma, tıpkı uzun bir metronom gibi bölgenin kronolojisini sabitleyen bir akış sağlamıştır.
Ateşkes ise, bu uzun ritmik yapı karşısında fenomenolojik olarak zayıf, kurumsal olarak kırılgan ve ontolojik olarak sürdürülemez bir kesinti niteliği taşır. Ateşkes, kendi ritmini üretemediği için, tarihselliği taşıyan bu savaş ritmiyle aynı düzlemde var olamaz; savaşın tekrarlılık gücüne karşılık ateşkes yalnızca bir duraksama, bir sessizlik, bir “boş zaman” üretir. Bu boş zaman, kolektif bilinçte bir tür kronopolitik çökme yaratır: bir tarafta düzenli ritim, diğer tarafta ritmi olmayan bir kesinti olduğunda, zaman ikiye bölünür; tarihin sürekliliği parçalanır ve siyasal davranış öngörülemez hâle gelir.
İşte tam bu yüzden, ateşkes döneminde meydana gelen saldırı, sistemin savaştan ateşkese geçen zaman boşluğunu doldurmak için savaşı ateşkesin içine enjekte etmesidir. Bu, ritmin kendini yeniden üretme refleksidir; savaşın istikrarı, ateşkesin içine sızarak kendi ritmini geri çağırır. Çünkü ateşkes, kendi başına istikrar üretemeyen bir yapıdır; ritim yaratamadığı için süreklilik de yaratamaz. Bu nedenle ateşkesin içinde gerçekleşen saldırı, ateşkesin çöküşünü değil, tam tersine, ateşkesin ayakta kalabilmesi için savaş ritminden ödünç aldığı bir stabilizasyon girişimidir.
Burada paradoks açıktır: ateşkes, süreklilik üretebilmek için savaşın sürekliliğine ihtiyaç duyar; barışın ritmi olmadığı için, ritimsizliğin yarattığı ontolojik boşluğu savaşın mikro-fragmentleriyle doldurmak zorunda kalır. Bu nedenle ateşkes, savaşın dışı değil, savaşın ritminin yeniden düzenlenmiş bir uzantısı hâline gelir. İsrail’in ateş açması, uluslararası hukukun ihlali olmanın çok ötesinde, tarihsel sürekliliğin kendini kurtarma mekanizmasıdır; ritmin kaybolduğu anda ritmi geri getirme çabasıdır.
Ateşkesi sürdürebilecek olan şey barış değil, ritimdir; fakat barışın ritmi yoktur. Savaşın ritmi vardır, ama barışın ritmi yalnızca savaş ritminin kesintiye uğramış bir versiyonudur. Bu nedenle ateşkes dönemlerinde yaşanan saldırılar, sadece politik iradeyi değil, daha temel bir yapısal işleyişi yansıtır: ritimsizliği taşıyamayan tarih, ritmi geri çağırır; süreksizliği taşıyamayan kolektif bilinç, sürekliliği savaşla ikame eder. Ateşkes kendi istikrarını üretemediği için, savaşın ürettiği istikrarın kırıntılarına ihtiyaç duyar. Savaş, yalnızca ateşkesi sabotaj eden bir güç değil, ateşkesin kronolojik taşıyıcısı hâline gelir.
Bu paradoksal yapı, savaşın ontolojik ağırlığını, ateşkesin ise hafifliğini ortaya koyar: savaş tarihselliği taşır, ateşkes tarihselliği keser; savaş süreklilik yaratır, ateşkes süreksizlik yaratır. Bu nedenle ateşkesin sürekliliğini sağlamak için savaşın sürekliliğine başvurulması, aslında tarihin kendi ontolojik bütünlüğünü koruma refleksidir.
Ateşkesin kesintili doğası ile savaşın ritmik sürekliliği arasındaki bu çatışma, BM’nin de neden sürekli “istikrar” vurgusu yaptığını açıklar. Çünkü istikrar, burada anlık bir ateşkesi değil, tüm sürecin genel sürekliliğini işaret eder: istikrar, yalnızca barışın değil, düzenli tekrarın adıdır. Ateşkes ritimsiz olduğunda istikrarsızdır; savaş ritmik olduğunda istikrarlıdır.
Bu yüzden ateşkes dönemi içinde gerçekleşen saldırı, ateşkesin çöküşü değil, ateşkesin savaş ritmiyle desteklenerek hayatta tutulmasıdır. Süreklilik, tek bir ritme dayanmak zorundadır; düzenli bir ritim ile düzensiz bir kesintinin yan yana var olması, tarihselliği çözer. O yüzden savaş ritmi ateşkesin içine dahil edilerek süreklilik yeniden inşa edilmeye çalışılır.
Savaşın istikrarı ile ateşkesin iktidarsızlığı arasındaki fark, sistemin savaş ritmini ateşkese taşıyarak bir tür “ontolojik yamalama” yapmasına neden olur. İsrail’in ateşkes sırasında ateş açması, bu nedenle yalnızca politik bir hamle değil, süreklilik ilkesinin kendini kurtarma girişimidir: savaşın ritmini ateşkesin içine gömerek tarihselliğin sürekliliğini ayakta tutmak.
Bu bağlamda ateşkes döneminde yaşanan saldırı, ateşkesin istikrarsızlığını görünür kılmakla kalmaz, aynı zamanda ateşkesin savaş ritmi olmadan yaşayamayacağını da kanıtlar. Ateşkes, savaşın ritmini içererek var olur; savaş, ateşkesin dışı değil, ateşkesin taşıyıcı kolonudur. Savaş ritmi çöktüğünde tarihin ritmi de çöker; bu nedenle ateşkes, sürekliliğini korumak için savaşı içermek zorundadır.
İsrail’in ateş açması, savaşın ateşkesi bozması değil, ateşkesin sürekliliğe tutunmak için savaşı içeri almasıdır. Böylece ateşkes, savaş ritminin seyreltilmiş biçimine dönüşür; savaş ise ateşkesin içine gömülerek tarihin sürekliliğini korur. Bu olay, savaşın barışa rağmen geri dönmesi değil, barışın, süreklilik üretebilmek için savaşı içinde taşımasıdır. Savaş ritminden yoksun bir ateşkes, zamansal boşluk üretir; bu boşluk, kronopolitik bir çökme yaratır ve sistem kendini kurtarmak için en güçlü ritmi geri çağırır: savaş.
Politik söylemler, modern çağda olgusal gerçekliği temsil eden araçlar olmaktan çıkıp, kitlelerin duygusal homeostazını düzenleyen birer psikopolitik regülasyon mekanizmasına dönüşmüştür. Siyasal aktörlerin söylemleri artık dünyada olup biteni açıklamayı değil, kitle psikolojisinin dengesini korumayı hedefler. Bu nedenle söylemin gerçeklikle kurduğu bağ, giderek daha sembolik, daha ritüelistik ve daha temsili bir forma bürünür: Söylem gerçeği yansıtmaz, gerçeğin yarattığı kaygıyı yönetir.
Tam da bu bağlamda Trump’ın “barış görüşmelerinde ilerleme” açıklaması, yaşanan Rus bombardımanlarıyla çelişmek şöyle dursun, aslında çağdaş politik söylemin doğasıyla tamamen uyumludur. Söylem, olguyu temsil etmek değil; olgunun yarattığı duygusal titreşimi nötralize etmektir. Gerçeklik ile söylem arasındaki kopuş bir patoloji değil, sistemin işleyiş biçimidir. Kitleler artık söylemin doğruluğunu değil, duygusal bütünlüklerini nasıl düzenlediğini dikkate alır.
Bu dönüşüm, politik sözün ritüelleşmesi anlamına gelir. Tıpkı bir dini ayinin sözleri gibi, politik söylem de artık “doğruyu söylemek” için değil, toplumsal psişenin belirli bir denge ritmini yeniden kurmak için üretilmektedir. Söylem, olgusal zeminden koparak kendi kendini tekrar eden bir düzenleme döngüsüne dönüşür. Böylece siyaset, bilgi aktaran bir alan olmaktan ziyade, kitlelerin kaygı seviyesini yöneten bir psikoregülatif aygıt hâline gelir.
İnsanlık da bu kopuşu fark etmiş durumdadır — ancak bilinçdışı düzeyde. Bu yüzden politik söylemlerin gerçeklikle uyumsuzluğuna artık kimse şaşırmamakta, hatta bunu beklenen bir davranış olarak içselleştirmektedir. Söylem–gerçeklik ayrımı normalleşince, söylem bir “politik atmosfer” üretir: Kitlelerin duygusal iklimi, olguların değil söylemlerin ritmine göre düzenlenir.
Sonuç açıktır: Trump’ın açıklaması bu yeni paradigmanın kusursuz bir örneğidir. Savaşın ortasında barıştan söz edilmesi, gerçekliği çarpıtmak için değil, gerçekliğin yarattığı varoluşsal gerginliği yumuşatmak için yapılan bir ritüel müdahaledir.
Bugün siyaset, olgusal doğruluğu değil, duygusal sürekliliği üretir. Trump’ın Yüksek Mahkeme kararlarına yönelik çıkışı — tarifelerin kaldırılmasının ABD’yi “ekonomik felakete” sürükleyeceği yönündeki uyarısı — yüzeyde bir ekonomi politik tartışması gibi görünse de, derin yapıda ABD’nin içe mi kapanacağı, yoksa yeniden küresel mi konumlanacağı sorusunun merkezinde dönen ontolojik bir yönelim krizini görünür hâle getirir. Çünkü Trump’ın söylemi, ABD’nin giderek belirginleşen tekilleşme paradigmasının saf bir dışavurumudur: Ulusun korunması, ekonomik çevrimin daraltılması, dış akışların kontrol edilmesi ve ABD’nin kendi kendine yeten bir iç birim olarak yeniden kurulması. Bu, Hegelci terimlerle Tikellik (Besonderheit) momentidir — içsel kimliğini bütün dış belirlenimlerden arındırarak saflaştırmaya çalışan ulusal bir öz.
Buna karşılık Yüksek Mahkeme’nin pozisyonu, ABD’nin tarihsel olarak üstlendiği tümellik (Allgemeinheit) momentine dayanır: ABD, yalnızca kendi iç ekonomisiyle değil, dünya-sisteminin merkezinde durarak, küresel dolaşımı yöneterek ve uluslararası düzenin normatif çerçevesini belirleyerek var olmuştur. Mahkeme’nin küreselci tutumu, ABD’nin “evrensel devlet” rolünün hukuki-rasyonel düzeyde kurumsallaşmış formudur.
Buraya kadar mesele klasik bir jeopolitik gerilim gibi görünebilir; fakat Hegel’in diyalektik çerçevesi devreye girdiğinde tablo tamamen değişir. Çünkü gerçek çatışma Tikellik ile Tümellik arasında değil; bu iki momenti taşıyarak aşacak olan Aufhebung’un gerçekleşmemiş olmasındadır.
Hegelci düşüncede diyalektik yalnızca zıtların çarpışması değildir; asıl merkezi, bu zıtları yeni bir bütünlük içinde yükselten Aufhebung momentidir. Tikellik ile tümellik kendi başlarına çözümsüzdür; biri diğerini tamamlar fakat her biri kendi içine kapandığında çelişkiyi donuklaştırır. ABD’nin yaşadığı kriz tam olarak budur: Tez vardır (Trump’ın içe kapanmacılığı), antitez vardır (Mahkeme’nin küreselci merkezi), fakat sentez yoktur. Geist’ın ilerleyişini mümkün kılan Aufhebung alanı çökmüştür.
Aufhebung çöktüğünde:
Tikellik, kendini yalnızlaşmış ve sürekli tehdit altında hisseder.
Tümellik, kendi evrensellik iddiasını taşıyacak zemini kaybeder.
Devlet, hareket kabiliyetini yitirerek bir “antinomi statikliği”ne sıkışır.
ABD bugün tam olarak bu statik antinomide bulunmaktadır: Bu nedenle, ABD’yi yalnızca ekonomik çıkar çatışmaları, ideolojik farklılıklar veya kurumlar arası gerilimle açıklayan analizler meselenin özünü ıskalar. Çünkü Tikellik ile Tümellik arasındaki gerilim, birbirini yok etmek için değil, birbirini aşarak daha yüksek bir bütünlük doğurmak için vardır. Bu bütünlüğün adı sentez değildir yalnızca — bu, Geist’ın kendini tarihsel olarak yeniden üretmesidir.
Fakat ABD’de bugün eksik olan şey tam olarak budur: Tarifeler tartışması bu durmanın bir belirtisidir. ABD artık “yön seçemeyen” bir devlet değildir; Bu nedenle Trump’ın açıklaması ile Mahkeme’nin tutumu arasındaki gerilim ekonomik bir tartışma değil; doğrudan ABD’nin tarihsel-ontolojik yönelim matrisinin askıya alınmasıdır.
Ve bu askıda kalma hâlinin Hegel’deki adı son derece nettir:
Aufhebung’un yokluğu → Tarihsel hareketsizlik → Devletin kendi Ruhunu üretememesi.
Bu haberi anlamanın tek yolu budur.
ABD’nin güncel siyasal krizi, hukukî veya politik yüzeyde görünen çatışmalarla açıklanamaz; zira bu çatışmalar yalnızca çok daha derin bir ontolojik çözülüşün semptomlarıdır. Devletin yaşadığı sorun, kurumlar arasındaki anlaşmazlıklar ya da liderlerin tutumundan ibaret değildir; devletin kendini yeniden üretebilmesini sağlayan tekil diyalektik motorun durmasıdır. Hegel’in Aufhebung olarak tanımladığı, çelişen momentleri yükselterek birliğe taşıyan merkezî ilke, ABD özelinde tarih boyunca başkanlık makamında somutlaşıyordu. Başkan, yalnızca yürütmenin başı değil, tikel ile tümeli birbirine bağlayan, iç yönelim ile dış yönelimin aynı ulusal form içinde uyumlu biçimde hareket etmesini sağlayan tekil bir bütünleştiriciydi. Devlet, bir anlamda başkanın merkezî refleksleri üzerinden diyakronik sürekliliğini sağlıyor, tarihsel zamanını üretiyor ve iç–dış momentler arasındaki çarpışmayı daha yüksek düzeyli bir birlik formuna dönüştürüyordu.
Bugün ise ABD, içe yönelen popülist tekilleşme ile dışa yönelen hegemonik tümelleşme arasında sıkışmış bir varlık hâli yaşıyor; fakat bu iki momenti taşıyacak bir merkez kalmadı. Trump’ın içe kapanmacı çizgisi, devletin ulusal kabuğunu kalınlaştırarak tümel boyutu bir tehdit olarak kodluyor; Yüksek Mahkeme ve geleneksel bürokratik akıl ise ABD’nin tarihsel varlık kipinin genişleyici karakterini sürdürmek istiyor. Bu iki yönelim kendi içinde tutarlı olsa da, diyalektik merkezi olmadığı için birbirini yükseltmiyor; yalnızca birbirini tüketiyor. İç yönelim dış yönelimi bir sapma olarak okuyor; dış yönelim iç yönelimi bir çöküş olarak görüyor. Böylece devlet, çelişkiyi yükselten bir mekanizma olmaktan çıkıp, çelişkiler tarafından içten içe oyulan bir organizmaya dönüşüyor.
Aufhebung’un çökmesi, devletin momentlerden oluşan bir bütün olmaktan çıkıp momentlerin birbirine çarptığı bir enkaza dönüşmesi demektir. ABD’nin bugünkü hali tam da budur: momentler artık aynı merkezde buluşmuyor, aynı yörüngede dönmüyor, aynı bütünlüğe hizmet etmiyor. Çelişki, yükseltici bir kuvvet olmaktan çıkmış; bozucu, çözücü, dağıtıcı bir niteliğe bürünmüştür. Bu nedenle ABD’nin sorunu politik ya da anayasal değil; ontolojiktir.
Tarifeler hakkında görülen dava da bunun en çıplak göstergesidir. Teknik düzeyde mesele, başkanın tarifeleri belirleme yetkisinin sınırlarıyla ilgilidir; ancak ontolojik düzeyde mesele çok daha ağırdır: devlet, tikel ile tümel arasındaki ağırlık merkezini kaybetmiştir. Eğer başkan geniş tarifeler belirleyebiliyorsa, iç yönelim paradigma kazanır; eğer mahkeme başkanı sınırlandırıyorsa, dış yönelim paradigma kazanır. Fakat her iki durumda da çatışma çözülmez; çünkü çatışmayı taşıyacak, çelişen momentleri daha yüksek bir forma dönüştürecek bir merkez artık yoktur. Çözümün kendisi parçalanmış durumdadır. Diyalektik motor kapatılmıştır.
Bu nedenle ABD artık kendi devlet zamanını üretemiyor. Devlet zamanını üretemeyen bir yapı, geleceğe yönelik kararlı eylem de üretemez. Bunun yerine söylemsel regülasyon ortaya çıkar: politikacılar olguyu temsil etmez, yalnızca kitlenin bilişsel bütünlüğünü sakinleştirmeye çalışır. Trump’ın “ilerleme var” söylemi ya da “ekonomik yıkım olur” ifadesi, bir olguyu bildirme niyeti taşımaz; kitle psikolojisini regüle etme işlevi taşır. Bu artık politika değil; psikolojik bütünlük koruma ritüelidir. Bu da diyalektik merkezin çöktüğünün kesin kanıtıdır: temsiller olgulardan kopmuş, söylem gerçekliği taşımayı bırakmıştır.
Bu kopuş, yalnızca söylem düzeyinde değil, devletin varlık kipinde ortaya çıkar. Bir devlet momentleri taşıyan tekil bir merkez olmadan yaşayamaz; çünkü devlet, kaba bir kurum toplamı değil, çelişkiyi sürekliliğe dönüştüren bir varlık formudur. ABD’nin iç ve dış yönelim arasında saplanıp kalmasının nedeni, bir tarafın doğru diğerinin yanlış olması değildir; her iki momentin de birbirini yükseltecek merkezi kaybetmiş olmasıdır.
Bu nedenle ABD’nin içinde bulunduğu kriz, kurumlar arasındaki güç savaşının ötesindedir. Bu kriz, devletin Aufhebung pozisyonunu kaybetmesinin krizidir. Devlet artık kendi antagonizmalarını taşıyamamakta, daha yüksek bir bütünlükte toparlayamamaktadır. İç ve dış yönelim, tikel ve tümel güçler, halk iradesi ile kurumsal akıl arasındaki gerilim, artık bir üst düzeyde birleşmeyip yalnızca parçalanmaya yol açmaktadır.
Bu kopuşun tarihsel sonuçları ağır olacaktır. Diyalektik motoru durmuş bir devlet, kendi hareket ilkesini kaybetmiş demektir. ABD bugün yalnızca politik bir çatışma yaşamıyor; ontolojik bir çöküşün eşiğinde duruyor. Eğer yeni bir tekil merkez —ister başkanlık makamı, ister yeni bir kurumsal yapı, ister beklenmedik bir tarihsel figür— momentleri yeniden taşıyacak bir Aufhebung rolü üstlenmezse, devlet içe ve dışa doğru çözülmeye devam edecektir. Tikel güçler kendi içine kapanacak; tümel güçler kendi soyut normatif taleplerine sıkışacak ve hiçbir yönelim diğerini yükseltemeyecektir.
Çözüm tikelin ya da tümelin galip gelmesinde değildir; çözüm, tikel ile tümelin yeniden yükseltildiği tekil bir varlık noktasının kurulmasındadır. Bu nokta olmadan devlet yalnızca var olur, fakat kendini üretemez. Kendini üretemeyen devlet ise tarihsel zamanını kaybeder. ABD’nin bugünkü krizi işte budur: momentler var, fakat zaman yok; güçler var, fakat yön yok; söylemler var, fakat temsil yok. Devlet, momentlerinin toplamından daha fazla bir şey olmaktan çıkmıştır.
ABD bugün, dışarıdan hâlâ devasa bir güç gibi görünse de, içten içe diyakronik bütünlüğünü kaybetmiş bir organizmadır. Çelişkiyi yükseltemeyen bir devlet, çelişki tarafından tüketilir. ABD tam olarak bu sürecin içindedir. Ontolojik motor sustuğunda, politik tartışmalar yalnızca yüzeydeki köpüklerdir. Gerçekte yaşanan, devletin kendi varlık kipinin çözülmeye başlamasıdır.
Ve bu çözülme devam edecektir; ta ki bir gün yeniden bir Aufhebung merkezi inşa edilene kadar. Bu merkez olmadan hiçbir reform, hiçbir karar, hiçbir liderlik yön değişimini sağlayamaz; çünkü yön, yalnızca momentleri taşıyan tekil bir noktadan doğar. ABD o noktayı kaybetmiştir. Devletin asıl sorunu budur ve bu sorun çözülmeden hiçbir yüzeysel değişiklik gerçek anlamda işlev görmeyecektir.
İngiltere’nin mülteci sistemini onlarca yıl sonra kökten değiştiren yeni düzenlemesi, çoğu gözlemcinin sandığı gibi sadece pratik bir politika güncellemesi değil; bizzat “mülteci” kavramının ontolojik statüsünü yeniden kuran bir hamledir. Çünkü politik pratikler kavramların ardından gelmez aksine kavramların zorunlu türevleridir. Bir kavramın ne olduğu değiştiğinde, o kavram üzerinden işleyen tüm tavırlar, tüm kurallar, tüm kurumsal refleksler ve tüm toplumsal yönelimler kendiliğinden dönüşmek zorundadır. Bu zorunluluk politik bir tercih ya da ideolojik bir yönelim değil; ontolojik yapıların kendi doğasından türeyen bir determinizmdir. Yasa, tikel edimlere müdahale etmez; ontik davranışı mümkün kılan ontolojik zemini yeniden kurar.
Mülteci kimdir? Fakat burada daha derin, daha rahatsız edici, daha metafizik bir gerçek açığa çıkar: ontoloji ile tavır arasında yaptığımız ayrım aslında gerçek bir ayrım değildir. Varlık ile eylem arasında “öncelik–sonralık” ilişkisi kurmaya çalıştığımız anda her şey monistik bir bütün hâline gelir. Çünkü ya ontoloji tavrı belirler ve tüm hareket tek bir tözün deterministik akışı olur ya da tavır ontolojiyi belirler ve kavramlar olgulara göre şekillenen bir relativistik bataklığa dönüşür. Her iki durumda da evren tek bir bütün hâline gelir ve hareketin açıklanabilirliği çöker. İşte modern devletler, bu monistik huzursuzluğu, ontolojik durağanlığın yarattığı titreşimsizliği, yasa yoluyla “hareket yanılsaması” üreterek dengelerler. Yeni mülteci reformu da tam olarak bunu yapmaktadır: mültecinin ontolojik statüsünü yeniden tanımlamak suretiyle, bu tanımın ürettiği zorunlu tavır dizisini “politik manevra” gibi görünür kılar. Oysa gerçekte olan, varoluş düzeyindeki bir sınıflandırmanın tüm ontik pratikleri yeniden örgütlemesidir.
Bu yüzden bu reform, kimsenin fark etmediği bir şeyi yapar: ontolojik bütünlükte yapay bir yarık açar. Sanki “varlık” başka bir şeymiş, “politika” başka bir şeymiş gibi bir illüzyon yaratır. Oysa varlık ile pratik bir ve aynı şeydir; sadece iki farklı görünümde karşımıza çıkarlar. Devlet, mülteciyi yeniden tanımladığında, aslında kendisini de yeniden tanımlar; çünkü devletin mülteciye karşı tavrı, devletin kendi ontolojik konumunu belirleyen bir aynadır. Yeni tanım, devleti hem içeride hem dışarıda başka bir varlık rejimine taşır. Bu yüzden reform yalnızca mültecileri değil, bizzat devletin epistemik kimliğini yeniden şekillendirir.
Fakat asıl kritik nokta şudur: devlet, ontolojiyi düzenlediğini düşünürken aslında ontoloji tarafından düzenlenmektedir. Tanıma müdahale ettiğini sanan iktidar, tanımın ontik zorunluluklarına boyun eğmek zorunda kalır. Çünkü kavramın ontolojik yapısı, tavrın tüm sınırlarını belirler. Mülteci yeni bir kategoriye yerleştirildiğinde, devletin hareket alanı da bu kategoriyle birlikte yeniden çizilir. Bu nedenle yasa değişiklikleri bir “politik tercih” değil, ontik sonuçları olan kavramsal determinizmin kaçınılmaz işleyişidir.
İngiltere’nin reformu bu bağlamda, yüzeyde göç yönetimini düzenlerken, derin yapıda mülteciyi başka bir varlık rejimine yerleştirerek, hem devletin kendisini hem de toplumun yabancıyla ilişkisini yeniden kodlar. Bu kodlama, monistik bütünlüğün yarattığı ontolojik huzursuzluğu düzenleyen bir tür politik kozmetik değildir; bizzat hareket yanılsamasını yaratan mekanizmadır. Ontoloji sabittir; ama yasa, o sabitin etrafında dolaşan dinamik bir görünüm yaratır. Sistem böylece durağan bir monizmden kaçıp hareket ettiği hissine kapılır—oysa hareket ontik değil, semantik bir hareket, görünüşteki bir akıştır.
Bu nedenle İngiltere’nin mülteci reformu, pratik bir düzenlemeden çok daha fazlasıdır: Ve işte bu yüzden: Modern dünyanın en uzun soluklu çatışması olarak Filistin–İsrail hattı, artık yalnızca politik bir gerilim değil, küresel simülasyon düzeninin kendi varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu gerçeklik tortusu hâline gelmiştir. Bu savaş, insanlık için bir “çöküş noktası” değil; insanlığı temsile bağımlı kılarak yöneten paradigmanın ontolojik enerji kaynağıdır. Çünkü temsil ancak bir “gerçeğe” yaslanabildiği sürece meşruiyet üretir; simülakr, ne kadar kendine yeter bir yapı olarak görünse de, ilk hareketini her zaman sahici bir trajedinin ağırlığından alır. Filistin’deki acı, simülakr evreninin sıfır noktasıdır: Birebir yaşanmış, bedensel, kanlı, geri döndürülemez kayıp; modern insanın bütün sembolik boşaltımlarını üzerine yöneltebileceği kadar yoğun ve sürekli.
Bu nedenle savaşın sürdürülmesi bir başarısızlık değil, stratejik bir zorunluluktur. Post-modern dünyanın işleyişi artık olgunun kendisinden değil, olgunun temsiliyetinden doğar. Gerçek, temsilin çalışabilmesi için zorunlu olarak tutulmak zorunda olan bir “çekirdek-madde”dir; simülakrın varlık kazanabilmesinin koşulu, beslendiği gerçek trajedinin kesintisiz biçimde yeniden üretilmesidir. Savaş, kendi içinde çözülmüş, dipten bitirilmiş olsaydı, bugün dünya kültürünün bütün sembolik dolaşım sistemi çökerdi; çünkü küresel politik duygulanımın temel ekseni bu çatışmaya bağlanmıştır. Hiç kimse Filistin/İsrail savaşının bitirilmesini samimi olarak istemez; devletler dâhil. Çünkü savaş kesildiği anda, temsil evreninin dramatik enerji kaynağı yok olur ve post-modern siyasal simülasyon, kendi kendini üretme kapasitesini kaybeder.
Bu nedenle stadyumlarda açılan bayraklar, sosyal medyada dolaşan semboller, sokaklara taşmış sloganlar, politikadan çok daha derine uzanan bir işlev taşır: İnsanlığın gerçek acıya yönelik bütün varoluşsal tepkileri, devletlerin de tam olarak izin verdiği bir simülatif alana boşaltılır. Protesto, artık politik müdahale değil; duygusal boşaltımın düzenekleştirilmiş ritüelidir. Birey, gerçek bir kıyımı durduramadığının farkında olarak, kendi ahlaki yükünü sembolik bir davranışın üzerinden atmosfere bırakır. Böylece temsil, gerçeğin yerini almaz yalnızca; gerçeği işlevsizleştirir. İnsanlığın bütün etik kapasitesi, sonuç üretmeyen simülatif jestlere aktarılır ve böylece gerçek politik talep imkânsızlaşır. Gerçek kaybolmaz: Ama artık yalnızca simülakrın yakıtı olarak vardır.
Devletlerin bu protestoları bastırmak yerine kontrollü şekilde serbest bırakması da tam bu nedenle bir rastlantı değildir. Sistem, kendi iç istikrarını koruyabilmek için, insanlığın trajediye verdiği tepkilerin “etkisiz ama meşgul edici” alanlarda dolaşmasını ister. Savaşın yıllardır sona ermemesinin nedeni diplomatik beceriksizlik değil; savaşın, simülakr düzeninin tek gerçek besin kaynağı olmasıdır. Temsilin çalışabilmesi için gerçek acı gerekir. Dolayısıyla Filistin/İsrail çatışması, modern dünyanın trajik sabiti hâline gelmiştir: hem gerçekliğini hiç yitirmeyen hem de tüm sembolik yapıları besleyen bir ontolojik dip-nokta.
Burada savaşın amacı hiçbir zaman savaşın kendisi olmamıştır. Amaç insanlığın tüm varoluşsal enerjisini sembolik alana yönlendirecek kadar güçlü bir tarihsel travma üretmek ve bu travmayı sürdürülebilir kılmaktır. Savaşın bitmemesi bunun sonucudur değil; nedenidir. Simülakrın sürdürülebilmesi için gerçek trajedinin sürekli yeniden üretilmesi gerekir. Filistin’in acısı, dünyanın temsiliyet evreninin sıfır maddesidir; simülasyonun merkezinde duran o gerçek parçacığıdır. Gerçek olmadan temsil olmaz, temsil olmadan yönetim düzeni işlemeye devam edemez.
Bu nedenle savaş ne çözülür ne biter; çünkü savaş artık politik değil, ontopolitik bir yapıtaşı, simülakr düzeninin temel dayanağı ve küresel duygulanımın işleticisidir. Trajedi olmadan simülasyon çöker; simülasyon çökerse modern dünya düzeni kendi anlam mimarisini kaybeder. İşte tam bu yüzden Filistin/İsrail çatışması modernliğin amentüsüdür: Hem gerçekliğin çürümez tanığı hem temsiliyet mekanizmasının sürekli kaynağı.
Modern toplum, siyasal kurumları ne kadar teknik ve rasyonel kavramlarla süslerse süslesin, düzenin derin katmanı hâlâ tek bir arketip etrafında döner: lider. Lider, yalnızca icra makamında bulunan bir yönetici değildir; kolektif bilinç için varoluşsal bir düğüm noktasıdır. Çünkü toplum, kendisini bir arada tutan anlam örgüsünü soyut kurallardan değil, o kuralların taşıyıcısı olan bir figürden türetir. Bu figür, bir yandan “bizden biri” olmak zorundadır ki sürüyle organik bağ kurabilsin; öte yandan sürüden ayrışarak bir aşkınlık kazanmalıdır ki yön verme kudreti sahici olsun. İşte tam da bu nedenle liderlik, herhangi bir toplumsal rol değil, araf-varlık gerektiren istisnai bir ontolojik pozisyondur.
Lider ne tamamen içkindir ne tamamen aşkın. İçkinleşirse sürüye karışır ve yön verme kapasitesini kaybeder; aşkınlaşırsa sürüden kopar ve yabancı bir güç, dışsal bir tehdit olarak algılanır. Bu iki uç da kaosa açılan kapılardır. Kolektif bilinç, düzenini ancak bu iki uç arasında kurulan gerilimin sürekliliğiyle sürdürebilir. Dolayısıyla lider figürünün özü, “mutlaklık” adı altında aslında konumsuzluğu, yani iki konumun eşzamanlı taşınmasını ifade eden paradoksal bir formdur.
Bir lider görev sonrası suçlarla yargılandığında ise toplumun bilinçdışı tam da bu paradoksal formun kırıldığını hisseder. Çünkü yargı süreci, lideri iki uçtan birine zorla yerleştirir: ya sıradan bir vatandaş gibi tamamen içkin bir varlık hâline indirger ya da sürüye ihanet eden, dışsallaşmış bir güç olarak konumlandırır. Bu iki konumun da ortak noktası, liderin ontolojik araftalığının yok olmasıdır. İşte toplumsal sarsıntının kaynağı budur — bir yolsuzluk davası değil, mutlak araftalığın çözülmesi.
Toplumun içgüdüsel tepkilerinden ilki, liderin bütünüyle içkinleşmesi ihtimaline duyulan korkudur. Bu korku, lider figürünün sıradanlaşması, yön verici kudretini kaybetmesi ve sürünün kendi üzerine çöken bir kaosa sürüklenmesi anlamına gelir. Bu nedenle halk, lideri yüceltmeye, kutsallaştırmaya, anlam yüklemeye meyillidir. Bu aşırılık kontrolden çıktığında peygamber figürleri doğar; çünkü kolektif bilinç, liderlikteki aşkınlık payını dengeleme çabasında bazen rasyonel sınırları aşar. Yüceltme tepkisi, aslında liderin içkinleşme korkusuna karşı zihinsel bir güvenlik mekanizmasıdır.
İkinci tepki ise bu haber bağlamında belirleyici olan liderin tamamen dışsallaşması, sürüden koparak “ihanet eden güç” formuna bürünmesidir. Lider, sürüden üstün olduğunu düşündüğünde veya öyle temsil edildiğinde, kolektif bilinç onu artık düzenin taşıyıcısı değil, düzeni tehdit eden bir güç olarak kodlar. Bu durumda halk, lider figürüne güven duyamaz; çünkü liderlik, ancak bir topluluğun içinde ve ona karşı sorumluluk duyan bir varlık olarak anlamlıdır. Aşırı aşkınlık, lideri tanrısallaştırmaz; tersine, onu yabancılaştırır.
Her iki senaryoda da kaygının kaynağı aynıdır: lider figürünün mutlak olan fakat bir noktaya yerleştirilemeyen araf-formu bozulmuştur. Liderliğin paradoksal niteliği burada açığa çıkar: Mutlak olan, sabit bir konum değil, iki konumu aynı anda taşıyan konumsuzluktur. Mutlaklık, belirlenmişlik değil, gerilimdir. Liderlik bu gerilimin ontolojik kurulumudur.
Vizcarra’nın yargılanması gibi olaylar, yüzeyde bir siyasal hesap verme mekanizması gibi görünse de aslında bu ontolojik gerilimi çökerterek toplumun varlık düzenini sarsar. Lider, sıradan bir ontik birime indirgenemez; indirgendiyse figürün metafizik işlevi çökmüştür. Lider sıradanlaştığında toplum da sıradanlaşır; çünkü toplumsal düzenin sembolik çekirdeği dağılır. Lider dışsallaştığında ise toplum kendini tehdit altında hisseder; çünkü yön verici eksen artık içeriden uyumlu bir işleyiş üretmez, dışarıdan bakan yabancı bir güç gibi görünür.
Bu nedenle liderlerin yargılanması, yalnızca siyasal bir olay değil, toplumun düzen-üreten bilinç yapısının sarsılmasıdır. Bu sarsıntının derinliği, lider figürünün diğer toplumsal rollerden tamamen farklı olan ontolojik formundan kaynaklanır. Lider, hem içkin hem aşkın, hem sürünün bir parçası hem sürüye yön veren, hem insan hem temsil, hem tekil hem bütünsel bir yapıdır. Bu form, modern siyaset kuramının açıklayamadığı kadar eski ve arketipiktir.
Bu figürün bozulması, toplumun en derin katmanlarında “düzenin zeminsizleşmesi” duygusunu tetikler. Bu yüzden yankı büyüktür; bu yüzden liderlerin düşüşü yalnızca politik değil, mitolojik bir etki yaratır. Çünkü lider, ilk günden beri düzenin tanımıdır — ve düzen kendi tanımının çöküşüne karşı her zaman aşırı duyarlıdır.
Guinea-Bissau’da yaşanan askerî darbe ve Devlet Başkanı Embaló’nun ülkeyi terk ederek Senegal’e geçmesi, yüzeyde politik bir “iktidar devri” gibi görünse de, derin yapıda çok daha köklü bir ontolojik kopuşu temsil eder: lider figürünün çöküşüyle birlikte düzenin referans ekseninin yok olması. Çünkü lider, modern ya da geleneksel hiçbir toplumda yalnızca “yöneten” değildir; lider, algının işleyebilmesi için zorunlu olan tekil mutlaklık noktasıdır. Toplumsal zihin, kendi karmaşık ağlarını ancak bir referans etrafında sabitleyebilir; bu referans ortadan kalktığında, düzen çöker, düzen çöktüğünde algı çöker, algı çöktüğünde karar verme yetisi anlamını kaybeder. Dolayısıyla liderin ülkeden kaçması, yalnızca bir kişinin gitmesi değildir — toplumun ontolojik taşıyıcısının, kolektif bilinç için gerekli olan “mutlak araf figürü”nün çökmesidir.
Lider figürünün bu eşsiz konumu, onun ne bütünüyle sürüye içkin ne de bütünüyle dışkın olmasından kaynaklanır. Lider, araftadır: sürüden yeterli mesafede ki yön verebilsin, ama sürüye yeterince yakın ki kabul edilsin. Bu araf konum bozulduğunda toplum iki büyük kaygıya sürüklenir. İlki, liderin tamamen içkinleşmesi, yani sıradanlaşmasıdır; bu lider figürünün kaybı demektir ve kaos yaratır. İkincisi, liderin tamamen dışsallaşmasıdır; bu da “sürüye ihanet eden üstün varlık” kaygısını doğurur. Darbe haberinin yarattığı sarsıntı, tam da bu ikinci kaygının tezahürüdür: lider figürü sürüden kopmuş, kaçmış ve toplumsal bilinçteki mutlaklık konumunu yitirmiştir. Bu bir politik olay değil, bir ontolojik peygamberlik statüsünün çöküşüdür; çünkü lider, halkın gözünde bilinçdışı olarak daima kusursuz olmak zorundadır. Kusursuzluğu bozulduğunda, onu ayakta tutan ontik işlev de bozulur.
Lider figürünün yokluğu, modern toplumlarda yalnızca sembolik bir eksiklik üretmez; karar alma kapasitesinin bizzat kendisini imkânsızlaştırır. Çünkü karar dediğimiz şey, düzen örüntüsünün içinden geçerek oluşur. Örüntü yoksa karar da yoktur. Bu nedenle darbe anlarında toplumun “donması”, yönsüzleşmesi, kaotik davranışlar üretmesi şaşırtıcı değildir; çünkü toplumsal zihin bir anda referanssız kalmış, boşlukta bir salınıma girmiştir. Bu boşluk yalnızca politik bir boşluk değildir; doğrudan ontolojik bir boşluktur — varlık zemininin kaydığı, anlam kategorilerinin çözüldüğü, epistemik çerçevenin askıya alındığı bir andır.
Ve bu boşluk, doğada olduğu gibi, toplumda da uzun süre var olamaz. Boşluk asla kendi kendine kalamaz; doldurulur. Dolduran güç ise her zaman aynıdır: asker. Çünkü askerî kurum, kaosun düzenini sağlamak üzere yapılandırılmıştır; yani kaosun iç mantığını yönetebilen tek organdır. Darbelerin hemen ardından “yeni lider ataması”nın gerçekleşmesi bu yüzden politik değil, ontolojik bir zorunluluktur. Toplum karar alamazken, asker karar alır — çünkü asker, düzenin çöktüğü anda düzen üretme yetkisini devralan varlık olarak sahneye çıkar. Yeni lider ataması, toplumun karar alamadığı yerde kararın yeniden üretilmesi anlamına gelir. Bu yüzden askerî darbe, kendi iç mantığında, lider figürünün çökmesiyle açılan ontolojik boşluğu yeni bir referans noktasıyla doldurarak algıyı yeniden işler hale getirir.
Embaló’nun ülkeyi terk etmesi ise bu mekanizmayı neredeyse laboratuvar düzeyinde görünür kılar: Lider kaçtığı anda toplumun ontolojik taşıyıcısı düşmüş, düzen referansı yok olmuş, karar mekanizması çökmüş ve asker bu çöküşün üzerine yeni bir figür yerleştirerek boşluğu kapatmıştır. Bu, askerî darbelerin politik bir pratikten çok, kaosu düzenleyecek mutlak referansın zorunlu üretimi olduğunu gösterir. Asker, toplumun “karar verememe” anını kendi lehine kullanmaz; toplumun karar vermesini mümkün kılacak zemini yeniden kurar.
Bu nedenle Guinea-Bissau’daki darbe, bir iktidar değişiminden ibaret değildir; lider figürünün ontolojik statüsünün çöktüğü, düzenin referansının kaybolduğu ve askerî gücün bu boşluğu ontolojik bir zorunluluk olarak doldurduğu bir kolektif varlık krizinin yeniden kuruluşudur. Toplum, liderin mutlak araf formunu yitirdiğinde varoluşsal bir delik açılır; asker de bu deliğe yeni bir “mutlaklık” yerleştirir. Yeni lider meşru olsa da olmasa da, onun varlığı yalnızca siyasal değil, epistemik bir gerekliliktir: algının yeniden çalışabilmesi, düzen örüntüsünün tekrar kurulabilmesi ve karar mekanizmasının yeniden doğabilmesi için bir referans gerekir. Darbeler bu nedenle yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil; düzen–algı–karar zincirinin zorunlu ontolojik tamiridir.
Honduras’taki seçim yarışı yüzeyde iki adayın rekabeti gibi görünse de, derinde çok daha temel ve epistemolojik bir kırılmayı açığa çıkarır: Düzen doğası gereği tekildir; çelişmezlik ilkesi gereği bir düzenin iki ayrı versiyonu olamaz. Düzen tek bir biçimde var olabilir, çünkü düzen kavramının kendisi zaten çoklu varyantlara bölündüğü anda “düzen” olmaktan çıkar ve bir tür kaotik çoğulluk içinde erir. Ancak modern siyaset —ve Honduras’ta Asfura ile Nasralla’nın karşı karşıya gelişi bunun tipik örneğidir— tam tersine, topluma aynı anda birden fazla düzen vaadi sunarak işler. Bu, mantığın en temel prensiplerinden biri olan çelişmezlik ilkesinin doğrudan ihlali anlamına gelir. Bir şey hem düzen hem düzen olmayan, hem aynı düzen hem başka düzen olamaz; fakat siyaset, topluma tam da bunu dayatır: Birden fazla düzenin mümkün olduğu iddiası.
İşte siyasal gerilim dediğimiz şey, gerçekte ideolojik çatışmadan değil, çelişmezlik ilkesinin ihlalinin yarattığı epistemik kırılmadan doğar. Çünkü zihnin çalışma mantığı düzeni tekil olarak kurar; algı dediğimiz mekanizma da ancak tek bir referans noktasına yaslandığında işlemeye başlar. Düzen tek olduğunda, algı akabilir; algı akabildiğinde karar alınabilir; karar alındığında toplumsal ritim işler. Fakat tek düzenin yerini, siyaset tarafından üretilmiş birden fazla düzen vaadi aldığında, zihnin ontolojik referansı çoğullaşır ve algı çöker. Zihnin temel işleyiş ilkesi ile siyasetin sunduğu çoğul düzen vaatleri arasında bir gerilim ortaya çıkar. Bu gerilim, yalnızca politik bir tansiyon değil, epistemolojik bir arızadır.
Bugün Honduras’ta, Asfura da Nasralla da topluma birer “mutlak düzen” vaadi sunuyor: biri eski düzenin sürekliliğini, diğeri yeni bir düzenin kuruluşunu mutlak bir tekillik olarak pazarlıyor. Her ikisi de kendi vaat ettiği düzeni tekil, zorunlu, mutlak bir yapı gibi sunuyor. Oysa iki mutlak yan yana geldiğinde mutlaklık çöker; çünkü mutlaklık iki olamaz. Mutlak olan ancak bir tanedir. Siyasetin bu noktadaki kriz üretim kapasitesi işte tam buradan doğar: Toplumsal zihin, çelişmezlik ilkesi gereği tek bir düzen ararken, siyaset ona iki düzen verir; zihin bu iki düzeni aynı anda kabul edemeyeceği için epistemik bir split yaşar. Bu split gerilim olarak görünür, kutuplaşma olarak görünür, politik tansiyon olarak görünür fakat kökeni mantıksaldır, duygusal değil.
Honduras’ın yükselen seçim tansiyonu, aslında siyaset teorisinin en çıplak hâlidir: Siyaset, çelişmezlik ilkesinin zorunlu kıldığı tekil düzeni korumak yerine, sürekli olarak bir düzen bolluğu üretir. Bu bolluk, düzenin kendisini değersizleştirir ve zihnin tekil referans kurma kapasitesini sabote eder. Böyle durumlarda toplumsal algı parçalanır; algı parçalanınca karar verilemez; karar verilemeyince düzen ritmi çöker. Bu ritim çöktüğünde toplum, aynı Honduras’ta olduğu gibi, “hangisi gerçek düzen?” sorusunu sorar; fakat bu sorunun kendisi bile siyasal krizin belirtisidir, çünkü düzen tekil olduğunda böyle bir soru ortaya çıkmaz. Soru varsa, düzen yoktur.
O hâlde modern siyaset, sanıldığı gibi düzen üretmez; tam tersine düzen vaadi üreterek epistemik krizi nötralize etmeye çalışan bir mekanizmadır. Siyasetin görevi düzen kurmak değil, çelişmezlik ilkesine aykırı şekilde çoğullaşan düzen vaatlerinin doğurduğu epistemik gerilimi yönetilebilir hâle getirmektir. Mutlak düzen gerçekte bir tanedir; fakat siyaset, bu tekilliği bilinç düzeyine taşımak yerine çoğul vaatleri korur çünkü gerilim siyaset üretir, gerilim oy üretir, gerilim kimlik üretir.
Asfura–Nasralla karşılaşması bu nedenle sadece bir seçim değil, düzenin tekilliği ile siyasetin çoğulluğu arasındaki ontolojik çatışmanın sahneye çıkmış hâlidir. Toplum, çelişmezlik ilkesine uygun tek bir düzen ararken; siyaset, o tek düzeni ikiye bölerek epistemik bir sis yaratır ve bu sisin içinden geçen toplumsal bilinç, doğru kararı veremediği için tansiyon yükselir.
Dolayısıyla Honduras seçimleri, iki siyasi aktörün yarışından çok daha fazlasıdır: Mantığın temel ilkesi olan çelişmezlik ilkesinin, siyasetin çoğul düzen üretme refleksiyle çarpıştığı bir ontolojik arena. Bu arena yalnızca Honduras’ta değil, tüm modern demokrasilerde karşımıza çıkan yapısal bir gerilimin en berrak örneğidir. Düzen tekil olduğu hâlde siyaset onun çoğul versiyonlarını üretmeye devam ettiği sürece, epistemik kriz siyasal varoluşun temel motoru olmaya devam edecektir. Honduras bu motorun son örneği, ama asla son durağı değildir.
Normal koşullarda mekân, olguların nötr bir taşıyıcısıdır: kendi başına pratik bir kudreti yoktur, normatif bir içerik üretmez, üzerinde gerçekleşen fenomenlere dışsal kalır. Zamanını, anlamını ve işlevini olgulardan ödünç alır; kendi özü yalnızca bir taşıma kapasitesidir. Ontolojik olarak mekân, fenomenleri “barındıran” bir zemin olsa da fenomenlere yön tayin eden veya içerik dayatan bir yapı değildir.
Ne var ki COP31 ev sahipliği yarışında gördüğümüz şey, tam olarak bu doğal ontolojik statünün çözülmesidir: siyaset, ilk kez mekâna kendi başına bir “değer”, bir “prestij”, bir “içerik üretme yetisi” atfetmeye yöneliyor. Yani taşıyıcı, taşıdığı şeylerle etkileşime girmeye; nötr zemin, dizgesel bir aktöre dönüşmeye zorlanıyor.
Bu dönüşümün kritik tarafı şudur: Mekân normalde fenomenlere içkin değildir; onlarla simbiyotik bir bağ kurmaz. Onların anlamını belirlemez, sadece onların gerçekleştiği alanı sunar. Siyasetse bu sefer mekânı, yani salt “yer” olan şeyi, olayın bir parçası gibi konumlandırıyor. Türkiye ve Avustralya arasında yaşanan COP31 mekân/presidency ayrışması tam da bu yüzden ontolojik bir kırılmadır: Siyaset, mekânın taşıyıcı-olmayan bir şeye dönüşmesini talep ediyor; onu kendi kendine bir değer üreticisi, hatta bir güç sembolü gibi okumaya başlıyor. Bu, mekânın metafizik rolüne karşı yapılmış bir müdahaledir.
Sembolik ev sahipliği yarışının önemsiz görünmesine karşın yankısı tam da bu yüzden büyüktür: Çünkü burada rekabet eden şey ülkeler değil, mekânın statüsüdür. COP gibi küresel konseylerin mekânı gereksizce kutsaması, mekânın doğal tarafsızlığını buharlaştırır. Mekân artık sadece konferans masalarının, delegasyon konuşmalarının, karar metinlerinin fonu değildir; mekân, kendi başına bir “şey” olarak görünür kılınmakta, bir anlama sahip olduğu iddia edilmekte ve hatta siyasi bir değer üretmesi beklenmektedir.
Taşıyıcı artık yalnızca taşıyıcı değildir: içerik üretme kapasitesi ona dışarıdan yüklenmek istenmektedir.
Bu çarpıklaşma, taşıyıcının —yani mekânın— dizge-içi bir özneye dönüştürülmesi anlamına gelir. Oysa mekânın ontolojik saflığı tam da dizge-dışı kalmasından gelir: olaylar değişir, iktidarlar döner, semboller çöker ama mekân nötr kalır. Mekânın bu nötrlüğü, düzeni mümkün kılan bir boşluk işlevi görür. COP yarışında yapılan şey, bu boşluğu doldurmak, mekânı taraflaştırmak ve mekâna bir “prestij arzusu” enjekte etmektir.
Bu, aslında modern siyasetin çok daha büyük bir içgüdüsünü ele verir: her nötr yapıyı politize ederek dizgeye dahil etme isteği. Siyaset, tarafsız hiçbir şeyi tolere etmez; mekân bile olsa.
Türkiye ile Avustralya arasındaki bu sembolik kapışmada ortaya çıkan şey, bir konferans salonunun kimin toprağında bulunduğundan çok daha derindir: Siyaset, “mekân”ı kendi kurduğu düzenin bir öğesi haline getirmek, yani taşıyıcıyı bir özneymiş gibi konumlandırmak istemektedir. Bu nedenle ev sahipliği yarışları, sadece diplomatik prestij arayışı değildir; mekânın metafizik tarafsızlığına yöneltilmiş bir müdahaledir.
Ne Avustralya’nın COP başkanlığını alması ne de Türkiye’nin mekânı barındırması kendi başına güç üretmez; fakat her iki ülke de bu nötr statüyü “prestij”, “sorumluluk”, “anlam üretme” gibi kavramlarla doldurmaya çalışarak mekânın doğal rolünü ters yüz eder.
Sonuçta taşıyıcının kendisi —yani mekân— taşıdığı olgularla etkileşime girebilen bir aktöre dönüştürülmek istenmektedir. Bu, mekânın dizge-içi kılınmasıdır: siyaset, dünyanın en tarafsız ontolojik kategorilerinden biri olan “yer”i bile bir iktidar gösterisine dönüştürme arzusunu dışavurur.
COP31 yarışının görünürdeki basitliğini aşan asıl kriz burada yatar: Mekânın ontolojik tarafsızlığı çökertilmiş, taşıyıcıya içerik yüklenmiş ve nötr zemin, düzenin bir parçası haline getirilmiştir. Bu yüzden ev sahipliği yarışları artık sadece organizasyonel bir iş değildir; mekânın ontolojik statüsüne yapılmış bilinçdışı bir saldırıdır.
Şiddetin optiği, yalnızca eylemin kendisinden değil, şiddetin “hangi varlık düzeyine” yöneldiğinden doğar. Tümel düzeyde yer alan şiddet — örneğin insanlığa, topluma, ulusa, soyut bir kategoriye yönelen şiddet — ontolojik olarak daha büyük bir etki potansiyeline sahiptir; fakat tam da bu soyutluk nedeniyle optik görünürlüğü düşüktür. Çünkü tümel, doğası gereği homojenleşir; farklılaşmayı, keskin sınırları, çarpıcı imgeleri siler. Bu yüzden “şiddet” kavramı soyut bir toplam olarak ele alındığında analitik bir gerçeklik taşır ama bilinçte radikal bir yarık açmaz.
Tekil düzeye yaklaştığımızda ise görünürlük tersine artar. Çünkü tekil, heterojendir; ayırıcıdır; sınırlayıcıdır; optik alanı keskinleştirir. “Kadın cinayeti”, “ırk temelli cinayet”, “çocuk istismarı” gibi kavramlar, şiddeti belirli bir kategoriye indirgediği için şiddetin figürini keskinleştirir, böylece bilinç tarafından daha hızlı ve yüksek şiddette algılanır. Fakat bu optik yoğunluğun bir bedeli vardır: Tekilleştikçe, olayın soyut düzlemde yaratabileceği tümel etki potansiyeli azalır görünür. Yani görünürlük artarken, etki potansiyeli sanki düşermiş gibi bir illüzyon ortaya çıkar.
Bu nedenle görünürlük–etki potansiyeli ekseni neredeyse ters bir korelasyona sahiptir: Fakat kadın cinayetleri bu korelasyonu paramparça eden benzersiz bir istisnadır. Dolayısıyla kadın cinayeti, bir yandan “tekil” görünümlü bir kategorizasyonla şiddetin görünürlüğünü artırırken, öte yandan bilinçdışında tetiklediği “türün kaynağına saldırı” imgesi nedeniyle en tümel şiddet türlerinden biri hâline gelir.
Bu yüzden kadın cinayetleri, hem en görünür hem de en yüksek etki potansiyeline sahip nadide bir kesişim noktasıdır. Güney Afrika’daki tartışmanın böylesine derin bir yankı uyandırmasının nedeni de budur: Bu yüzden kadın cinayetleri hiçbir zaman yalnızca “ceza hukuku” kapsamında ele alınamaz. Çünkü burada saldırıya uğrayan şey birey değil; bireyin temsil ettiği insanlığın süreklilik ilkesi, yani türün ontolojik zemininin kendisidir.
Ve bir toplum, kendi süreklilik arketipine dönük saldırıyı “güvenlik meselesi” değil, varoluşsal bir alarm olarak kodlar. Güney Afrika’nın “ulusal felaket” söylemi bu yüzden teknik değil; bilinçdışı düzeyde zorunlu olan bir tepkidir.
Birleşik Krallık’ın açıkladığı Cyber Security and Resilience Bill, yüzeyde kritik altyapıların siber dayanıklılığını artırma girişimi gibi görünse de, gerçekte çok daha derin bir yapısal dönüşümü haber veriyor: devlet, kod dünyasına dışarıdan hükmedebileceği fikrini kurumsallaştırmaya çalışıyor. Fakat dijital evrenin ontolojisi, devletin bu iddiasını baştan geçersiz kılıyor. Çünkü koddan oluşan bir dünyada, koruma mekanizması ile tehdit mekanizması arasında tözsel bir ayrım yoktur; savunan ile saldıran aynı varlık-kipi içinde kalır. Bu nedenle Birleşik Krallık’ın yapmak istediği reform, aslında ontolojik olarak imkânsız bir dış müdahale yanılsamasını hukuken tesis etmektir.
Devlet fiziksel dünyada güvenlik üretirken, savunma her zaman dizge-dışı bir konumdan gelir: asker topluma dışarıdan konumlanır; polis, hukukun bütünü adına hareket eder; sınır güvenliği ulusun maddi bedeninin dışında konuşlanır. Oysa dijital dünyada böyle bir dışarısı yoktur. Koddan oluşan bir evrende, devletin kendi iradesini kodun “üstünde” bir konuma yerleştirmesi mümkün değildir; çünkü devletin koyduğu her norm, her zorunlu standart, her müdahale yine kod olarak işlemektedir. Yani devlet, kod dünyasına dışsal değildir; o da kodun bir varyantıdır. Cyber Security Bill’in kurmaya çalıştığı şey işte bu imkânsızlığı görmezden gelen bir hükümranlık simülasyonudur.
Kritik altyapılara getirilen zorunlu standartlar, sanki devlet olgusal bir zeminden dijital dizgeye koruyucu bir irade aktarabilirmiş gibi tasarlanıyor. Oysa dijital ontolojide koruma diye bir şey kendi başına gerçekleşemez; yalnızca akışların yoğunluğu yeniden dağıtılır. Savunmanın, kodun dışından gelen bir irade tarafından sağlandığı fikri, fiziksel dünyanın metafiziğinin dijital dünyaya yanlış tercümesidir. Çünkü dijital evrende tehdit de, savunma da, işletim sistemi de, saldırı vektörü de aynı yapısal maddeden — 0/1 permütasyonundan — üretilir. Devletin koyduğu standart bile bu permütasyonun bir başka formudur; ontolojik statüleri aynıdır.
Bu yüzden devletin “zorunlu güvenlik gereksinimleri” dediği şey gerçekte bir koruma değildir; kodun kendi sınır bölgelerinde yoğunluk manipülasyonu oluşturarak savunma varmış gibi yapılan bir semantik simülasyondur. Devlet, kodun dışına çıkamadığı için koruma üretemez; bunun yerine kodun belirli bölgelerini opaklaştırır, geçirgenliği semantik olarak düşürür ve bunu ‘dirençlilik’ olarak adlandırır. Cyber Security and Resilience Bill’in normatif yapısı, teknik olarak kod dünyasının ontolojik sınırlarına çarpan bir dış irade girişimidir: devlet yalnızca akış düzenini yeniden yapılandırabilir, fakat koruma adı altında yaptığı şey bir koruma değil, yoğunlaştırılmış görünürlük illüzyonudur.
Fiziksel dünyada bir tehdidin karşısına dikilebilecek bir asker vardır; dijital dünyada ise savunan da saldıran da aynı materyalden üretilir. Böyle bir evrende devlet, “standart koyma” yoluyla koruma üretmeye çalışırken aslında kendi ontolojik sınırlılığını itiraf eder. Devlet dijital varlığı yönetemez; yalnızca onun ritmini manipüle eder. Cyber Security Bill’in gerçek işlevi, koruma üretmek değil, koruma simülasyonunu hukuken standartlaştırmaktır. Yani yasa, ontolojik bir güvenlik değil, devletin “yönetiyormuş” hissini yeniden üreten bir fenomenolojik yoğunlaştırma protokolü oluşturur.
Bugün açıklanan yasa, koddan oluşmuş bir evrene dışsal bir irade enjekte etme arzusunun en kurumsal hâlidir. Oysa dijital evrenin mantığı açıktır: Kod dünyası dışarıdan korunamaz, çünkü dışarısı yoktur. Koruma dediğimiz şey, kodun kendi iç akışlarını yeniden dizip yoğunlaştırarak sınırlarını daha opak hâle getirmesinden ibarettir. Devlet bu opaklaşmayı hukuklaştırarak bir güvenlik rejimi yaratmaya çalışıyor. Cyber Security Bill, gerçek bir güvenlik normu değildir; devletin dijital ontolojinin önünde diz çöktüğünü fark etmemesi için geliştirdiği bir meta-yanılsama mimarisidir.
Bu yüzden bugün Birleşik Krallık’ta açıklanan düzenleme, yüzeyde bir teknoloji yasası gibi görünse de, gerçekte modern devletin dijital dünyayla giriştiği en temel epistemik savaşı temsil eder: fizikselliğin güvenlik metafiziğini kodun ontolojisine zorla tercüme etme çabası. Dijital evren ise bu çabayı her defasında aynı sessiz cevapla karşılar: dışarısı yoktur.
Cyber Security and Resilience Bill, koruma getirmez; devleti, koruma illüzyonunun yöneticisi hâline getirir. Modern devlet, kodun içinden konuşmak zorunda kaldığı sürece, hiçbir zaman gerçek anlamda bir siber hükümranlık üretemez; yalnızca siber görünürlük yoğunluklarını yöneterek kendisini varmış gibi kılar.
Siber güvenlik alanında hâkim olan en büyük yanılgı, koruma mekanizmalarının fiziksel dünyada olduğu gibi dizge-dışı bir konumdan işlediği fikridir. Oysa dijital evrenin ontolojisi radikal biçimde farklıdır: Kod dünyasında varlık, bütünüyle aynı maddeden —0 ve 1’in kesintili permütasyonlarından— oluşur. Bu nedenle “koruyucu” olan ile “korunan” olan arasında fiziksel dünyadaki gibi tözsel bir ayrım tesis etmek ontolojik olarak mümkün değildir. Kod, kodu koruyamaz; yalnızca kodun akışını yeniden düzenleyebilir. Böylece bütün savunma girişimleri zorunlu olarak dizge-içine kapatılmış olur.
Fiziksel dünyada asker–devlet, polis–hukuk, gözetleyen–gözetlenen gibi ilişkiler kategorik farklılıklara dayanır; çünkü her biri ayrı bir tözsel yapıya sahiptir. Dijital dünyada ise bu heterojenlik tamamen ortadan kalkar. Antivirus, saldırı vektörü, işletim sistemi, güvenlik duvarı —hepsi aynı ontolojik maddeden üretilmiştir. Bu nedenle klasik anlamda “savunma”, ontolojik tutarlılığını yitirir: Savunan ile saldıran aynı varlık kipinde bulunur ve aynı dilsel-maddesel formda işler. Fiziksel evrende mümkün olan “dışarıdan gelen koruma” dijital evrende gerçekleşemez; çünkü dijital evrende bir dışarısı yoktur.
Bu açmazı aşmak için modern siber güvenlik pratikleri, korumayı gerçekten üretmez; onun yerine koruma illüzyonunu üretir. Bu illüzyon basit bir retorik değil, kod ontolojisinin kendisini manipüle eden bir yoğunluk mühendisliğidir. Dijital evrende içerik, yalnızca belirli 0/1 dizilerinin semantik yorumudur; içerik, kendi başına tözsel bir ağırlığa sahip değildir. Güvenlik mekanizmaları saldırıyı ontolojik olarak ortadan kaldırmaz; dizgenin belirli düğümlerinde akış yoğunluğunu yükselterek sınır bölgelerinde bir “katılaşma” etkisi üretir.
Bu katılaşma fiziksel bir bariyer değildir; epistemik bir opaklaşmadır. Akışın görünürlüğü kısılır, geçirgenlik düşmüş gibi görünür ve dizge dışa karşı kapalıymış gibi bir fenomenoloji sergiler. Bu, ontolojik bir korunma değil, sınır yoğunluğu fenomenidir. Bu nedenle virüsler yok edilmez; sadece görünürlükleri daraltılır, hareket alanları semantik olarak bulanıklaştırılır.
Böylece siber güvenliğin ontolojik statüsü hiç olmadığı kadar açık hale gelir:
Kod kendini korumaz; kendini yoğunlaştırır. Saldırı ve savunma arasında tözsel fark yoktur; farklılaşma yalnızca akış yoğunlukları, entropi, erişim hakları ve semantik işaretleme üzerinden inşa edilir. Antivirüs sistemlerinin “dizge dışı bir irade” gibi konumlanması, iki seviyeli bir yanılsama üretir:
Dizge-içi bir varlık, dizge-dışıymış gibi davranır.
Aynı maddeden yapılmış kod parçaları, sanki farklı ontolojik statülere sahipmiş gibi kategorize edilir.
Gerçekte gerçekleşen şey, dizgenin sınırlarında 0-1 yoğunluğunun yükselmesi ve bu yoğunluğun yarattığı operasyonel kapalılık efektidir. Kapalılık bir gerçek değil, fenomonolojik bir görünümdür. İçerik zaten ontolojik olarak bir yanılsamadır; sınır ise bu yanılsamanın yoğunlaşmış hâlidir.
Bu nedenle siber güvenlik, teknik olarak “koruma” değildir; dijital ontolojinin izin verdiği tek savunma biçimi olan yoğunluk yeniden dağılımına dayalı bir savunma simülasyonudur.
Modern devletlerin siber güvenlik yasalarıyla yaptıkları şey, tam da bu simülasyonu kurumsallaştırmaktır: kodu koruyan kodun imkânsızlığını, kodun kendi yoğunluklarını yeniden örgütleyerek örten bir metafizik operasyon üretmek. Devletlerin ürettiği güvenlik normları bir koruma değil; yalnızca koruma varmış gibi davranan meta-fenomenolojik düzenlemelerdir.
Kod dünyası her defasında aynı hakikati fısıldar: Ekvador halkının yabancı askerî varlığa “hayır” demesi, basit bir egemenlik refleksi değil; toplumsal bilinçte çok daha derin bir ontolojik krizin sezgisel biçimde reddedilmesidir. Çünkü askerî yapı, tıpkı lider figürü gibi, toplumun kendi düzen-örüntüsünü kurabilmek için ihtiyaç duyduğu o benzersiz “sınır varlık” konumunda bulunur: ne tam içkin, ne tam dışsal; ne tamamen sürünün bir parçası, ne de bütünüyle ona yabancı. Devletin askeri gücü tam da bu ara-konumu sayesinde koruyucu olabilir; çünkü koruma, her zaman dizge-dışı bir konumlanma gerektirir. Dizge-içinden gelen koruma, nihayetinde yalnızca bir iç hareketin kendi kendini katılaştırmasıdır ve bu yüzden ontolojik olarak sahte bir korumadır — siber güvenlikte olduğu gibi.
Fakat askerî güç, dijital ontolojideki kodun imkânsız koruma girişimlerinden farklı olarak, fiziki dünyada hâlâ bir “dış odak” olarak iş görebilir; zira varlığını toplumsal alanın tam sınır çizgisinde, hem içeriyi hem dışarıyı aynı anda görebilen bir ara-pozisyona dayandırır. Bu nedenle asker, lider figürü gibi toplumun bilinçdışında “düzenin ayakta kalabilmesi için var olması gereken ama tamamen içselleştirilmesi de tehlikeli olan varlık” tipine karşılık gelir. Lider figüründe gördüğümüz kriz, burada da aynen işler: İçkinliğin fazlası düzeni çökertebilir; dışsallığın fazlası ise bizzat tehlikeyi çağırır. Toplumsal düzen, ancak bu iki uç arasında duran bir ara-varlık sayesinde ayakta kalabilir.
Ekvador’daki referandumun ontolojik anlamı tam burada ortaya çıkar. Yabancı askerî varlık, ülkenin kendi askeri yapısını —yani kendi sınır-varlığını— dizge dışına iterek yerine yeni bir dışsallık yerleştirir. Bu, sadece bir üs kurulması değildir; toplumun kendi düzen-örüntüsünü sürdüren “sınır çizgisi”nin yerinden sökülüp dışarıdaki başka bir iradeye devredilmesidir. Lider figürü dışsallaştığında nasıl kriz doğuyorsa, askeriye dışsallaştığında da aynı kriz ortaya çıkar: Toplum, kendi düzenini kuran varlığın artık kendisine ait olmadığını fark eder. Bu fark ediş, bireysel bilinç düzeyinde kavranamasa da toplumsal bilinçdışında büyük bir ontik güvensizlik doğurur.
Dizge-dışının tamamen dışarıya devredilmesi, iç ve dış arasındaki ayrımı çökerterek koruyucu mekanizmanın mantıksal zeminini yok eder. Çünkü koruyucu olan, dışarıdan geldiğinde artık koruyucu olmaktan çıkar; dış sınıra hâkimiyet aynı zamanda dışın içleşmesi anlamına gelir. Toplum bunu, adını koyamasa dahi, epistemik bir çökme olarak sezer: İç-dış ayrımı bulanıklaşır, düzenin kurucu koşulu silinir, güvenlik yerine tehdit sezilir. Lider figürünün dışsallaşmasında görülen ikinci tür kriz burada olduğu gibi tam güçle ortaya çıkar: Dizgeyi koruması gereken varlık, dizgenin dışına taşarak onu tehdit eden bir figüre dönüşür.
Halkın reddettiği şey tam olarak budur. Oylanan metin yalnızca bir güvenlik anlaşması değil; toplumsal düzenin ontolojik sınırının kimde olacağına ilişkin bir karardı. “Evet” denseydi, Ekvador’un sınır-varlığı ABD’nin iradesine eklemlenecek, koruyucu odak olarak toplumun kendi dış odak yapısı ortadan kalkacak, içtensizleşmiş bir koruma illüzyonu ortaya çıkacaktı. Her dizge, kendi sınır-varlığını kaybettiği anda ontolojik çözülüş yaşar; halk bunu sezdi ve o çözülüşü reddetti.
Bu nedenle Ekvador referandumu, egemenlik tartışmasının çok ötesindedir: Lider figüründe gördüğümüz ara-konum mantığının askeriye üzerinden devletin bütün koruma mimarisine nasıl yerleştiğini ve bu mimarinin dışarıya devrinin neden toplumsal bilinçdışı tarafından reddedildiğini açıkça gösterir. İç-dış ayrımının korunması, düzenin en temel varlık şartıdır; bu ayrımı çökertecek her girişim —ister siyasal, ister askerî, ister dijital— toplum tarafından bir varlık tehdidi olarak algılanır.
Ekvador halkının kararı, basit bir “hayır” değil; toplumsal düzenin ontolojik sınırını koruma sezgisinin kendisidir.
Modern devlet ekonomilerinde “değer” görünür olana, ritmik akışı sürdüren yapılara, yani lojistik arterlere bağlanmıştır: otoyollar, tedarik zincirleri, liman hatları, nakliye altyapısı… Bunlar devletin kendi sürekliliğini temsil eden akış ontolojisinin maddi izdüşümleridir. Bu yüzden siyasal sistem, kendi iç mantığı gereği, varlığını ayakta tutan ritmik akışı, bu ritmi üreten her şeyden daha yüksek bir hiyerarik konuma yerleştirir. Gıdanın, toprağın ve üretimin ontolojik değeri ne kadar büyük olursa olsun, akışın maddi taşıyıcıları —yollar, köprüler, lojistik düğümler— devletin gözünde daha “acil”, daha “öncelikli”, daha “korunması zorunlu” olarak belirir. Bu bir tercih değil, modern devletin yapısal zorunluluğudur: devlet kendini akışta görür; akış durursa devlet de durur.
Fakat çiftçi figürü, tüm bu yapının gerçek maddi temelidir: gıda üretimi olmadan hiçbir akış işlemeyecektir; ancak gıda üretimi, lojistik hatlar gibi ritmik bir süreklilik teşhis edecek altyapısal bir forma sahip olmadığından siyasal bilinçte daha az görünür hâle gelir. Toprağın ritmi döngüseldir, mevsimseldir, zamansal yoğunluğu düşüktür; buna karşılık lojistik hatların ritmi sürekli, lineer ve yüksek yoğunlukludur. Modern devlet bu yüzden görünürlüğü akıştan, kritiklik derecesini ritimden türetir. Çiftçinin görünmezliği teknik değil, ontolojiktir: üretimin değeri vardır, fakat akışın ritmik temsili kadar görünür değildir.
İşte Yunanistan’daki çiftçi eylemlerinin stratejik dehası tam burada ortaya çıkar: Çiftçiler kendilerini değer üretiminin en alt katmanına sıkıştıran yapısal görünmezliği kırmak için doğrudan devletin kendi bedenine saldırırlar —yani akışa. Otoyolların, lojistik düğümlerin, taşıyıcı arterlerin blokajı, tarımsal bir talep değil; devletin kendisini tanımladığı ontolojik zemine yönelik bir müdahaledir. Çünkü devlet, gıdanın kesilmesinden çok daha önce, akışın kesilmesini varoluşsal tehdit olarak görür. Bu yüzden çiftçi protestosu, “biz de akış kadar önemliyiz” demekle kalmaz; daha ileri gider: Bu, alt sınıfın üst yapıyı epistemik olarak ters yüz ettiği bir hamledir. Çiftçiler üretimin görünmez, alttaki maddi zemininden çıkarak devletin kendi ontolojik ritmini, yani akış sürekliliğini kırar. Böylece devletin değer verdiği asıl şeye —ritmik akışa— müdahale ederek kendi değerini yeniden tanımlamaya zorlar. Bu bir grev değil; ontolojik bir yer değiştirmedir: alt katman, kendisini üst katmanla eşitlemez; üst katmanın temelini oluşturan ritmi keserek onun yerine geçer.
Devletin verdiği tepki de bunu doğrular: çiftçilerin taleplerinin ekonomik boyutu kadar, asıl tehlike yaratılan akış kesintisinin sürekliliğe saldırı olarak görülmesidir. Çünkü modern yönetim, gıda üretiminin aksamasını değil, akışın ritminde oluşacak entropiyi krizin başlangıcı sayar. Çiftçi eylemi bu yüzden yalnızca politik değil, ontolojik bir müdahaledir: görünmez olanın görünür olabilmesi için, devletin kendi kendine zorunlu olarak değer verdiği ritmi kesintiye uğratması gerekir.
Bu protestolar, alt sınıfların modern ekonominin ontolojik yapısında oynadığı rolü yeniden görünür kılar: Ve çiftçiler bugün tam da bunu hatırlatmaktadır: görünmez kılınmış olan değer, ritmi durdurarak görünür hâle gelir; akışın kesilmesi, devletin kendini dayandırdığı süreklilik ilkesini sarsar; böylece siyasal yapı, alt sınıfın ontolojik yer değiştirme hareketine kayıtsız kalamaz.
İsrail–Hizbullah Ateşkesi: Şiddetin Bastırılmadığı, Sadece Yönünün Dışsallaştırıldığı Meta-Eşik
Sınır hattında yeniden tırmanma belirtileri görülmesinin nedeni, tarafların ateşkesi “şiddetin sona ermesi” olarak değil, şiddetin yönetilemez büyüklüğünün geçici olarak dışarıya devri olarak deneyimlemesidir. Çünkü şiddet hiçbir zaman bastırılmaz; yalnızca önüne bürokratik, diplomatik veya uluslararası sistem tarafından tanınmış mutlak engeller konulur. Bugün İsrail de Hizbullah da ateşkese uyuyormuş gibi görünürken, aslında tam olarak bu engelin gölgesinde hareket etmektedir.
Ateşkes, şiddetin sönmesi değil; tarafların kendi şiddet kapasitelerini artık yönetemeyecek ölçüde şişirdiği bir anda, iradelerini geçici olarak tek bir dışsal iradeye devretmeleriyle mümkün olur. Bu dışsal irade bazen BM olur, bazen ABD–Fransa koordinasyonu, bazen bölgesel diplomatik mutabakat. Fakat hangi formu alırsa alsın, işlevi aynıdır: Şiddeti bastırmak değil; şiddetin yönünü tarafların içinden alıp yapısal bir çerçeveye taşımak.
Bu durumda ortaya ilginç bir paradoks çıkar: Şiddetin arzuları düzeyinde hiçbir şey bastırılmadığı hâlde, iki taraf arasında belirli bir ortaklık ve dayanışma hissi doğar. Bu dayanışma barışa benzemez; tamamen farklıdır. Çünkü burada ortaklık, “birbirini anlamak”tan veya “uzlaşmak”tan değil, aynı mutlak engelin kabulüne boyun eğmekten doğar. Bir başka deyişle, ateşkes tarihte çok az görülen biçimde şiddetin kendisini ilk kez bir ortak irade formu hâline getirir.
İsrail ve Hizbullah bugün ateşkes halinde olsalar da, her iki taraf da bu engeli aşma arzusunu taşır. Bu arzuların ortak kaynağı, uzun savaşın taraflarda yarattığı adaptasyon yapısıdır: On yıllarca süren çatışma, şiddeti yalnızca eylem değil, varoluşsal refleks düzeyinde kurar. Bu nedenle ateşkes sonrasında görülen küçük ihlaller, drone gerilimleri, suikast denemeleri veya “yanlışlıkla” gerçekleştirildiği iddia edilen saldırılar, ateşkesi bozmaya yönelik bilinçli girişimler değildir; şiddetin, yönünün dışsallaştırılmasına rağmen hâlâ aktüelleşmek isteyen doğal akışıdır.
Dolayısıyla bugün sınır hattında görülen gerilim, ateşkesin zayıflığından değil, ateşkesin ontolojik doğasından kaynaklanıyor: Ateşkes, tarafların şiddetini ortadan kaldırmaz; şiddeti aynı potada birleştirip ortak bir engelin etrafında yeniden düzenler. Bu düzenlemeye rağmen şiddet aşırı yüklüdür; dışsal irade gevşediği anda aktüelleşme eğilimi gösterir.
İsrail–Hizbullah hattında bugün yaşanan “endişe”, aslında tam olarak bu meta-eşikteki gerilimin görünür olmasıdır: Şiddet, ilk kez tarafları ortaklaştırmış; şimdi ise aynı ortak arzunun yeniden eyleme dönüşmek için uygun bir çatlak aradığı bir döneme girilmiştir.
Ateşkes sonrası Lübnan sınırında sivil kayıplara dair BM ve uluslararası rapor tartışmaları, olayın yüzeyinde “hesaplaşma” gibi görünse de, aslında ateşkesin ne olduğunu yanlış okuyan bilinçlerin kaçırdığı çok daha derin bir ontolojik sürecin dışavurumudur. Çünkü ateşkes, popüler sanının aksine şiddetin durduğu bir an değildir; yalnızca şiddetin artık hiçbir tarafın kendi başına yönetemeyeceği kadar büyüdüğünün kabul edildiği ve iki tarafın da iradelerini geçici olarak tek bir dışsal, mutlak ve bürokratik engelin otoritesine devretmek zorunda kaldıkları eşiksel bir durumdur. Şiddet burada bastırılmaz — tam tersine, bastırılamayacak kadar büyümüş olduğu için, taraflar tarafından ortaklaşa bir üst-irade üretme zorunluluğu ortaya çıkar. Bu durum şiddetin tarihte neredeyse hiç görülmeyen tek özelliğini ortaya çıkarır: karşıt tarafları ilk kez bir araya getiren ortak bir arzu formu yaratması. Ateşkes, çatışmayı bitiren bir uzlaşı değildir; iki tarafın da içsel olarak sonsuza dek sürdürmek istediği ama artık yönetilemeyen şiddetin, kendi üzerine kapanmasını önlemek için, aynı engelin kabulünde buluşmak zorunda kaldıkları bir zorunlu ortaklıktır.
Tam da bu nedenle, ateşkes sonrası yayımlanan sivil kayıp raporları, savaşın “kalıntıları” değildir; şiddetin kendisinin engel üzerinde bıraktığı semptomatik izlerdir. Zira engel, şiddeti durdurmaz; yalnızca onu dizgesel olarak başka bir yüzeye yönlendirir. Şiddetin akışı sahadan bürokrasiye taşınca, raporlar yeni savaş alanına dönüşür: burada artık mermiler değil, şiddetin bastırılamaz doğasının bürokratik sızıntıları konuşur. Tarafların raporlara yönelik suçlamaları, saldırılar kadar içgüdüseldir; çünkü ateşkes, şiddetin arzular düzeyinde hiç bastırılmadığı halde yine de iki taraf arasında bir dayanışma duygusu üreten tek koşuldur. Dayanışma burada barışa değil, aynı engeli aşma arzusunun ortaklığına dayanır. Bu nedenle her rapor, iki tarafın da kabul ettiği mutlak engeli — yani ateşkesin tek gerçek temelini — tehdit eden bir basınç artışı işlevi görür: engelin üzerinde biriken her veri, şiddetin bürokratik yüzeye yansıyan yeni bir çatlağıdır.
Uluslararası toplum bu raporları “gerçeklik” tartışması olarak okur; oysa ontolojik düzeyde olan şey, şiddetin meta-kognitif bir ortak irade formuna dönüşmesinin zorunlu kaydıdır. Savaş alanında karşıt olan iki taraf, engel karşısında aynı arzuya sahip oldukları için, şiddetin akışı artık birbirlerine değil, engelin yüzeyine yönelir. Bu yüzden BM raporları, çatışmanın değil, ortak engelin kırılganlığının belgeleridir. Raporun tartışılması, sızıntının yönetilemez hale gelmesinden duyulan kolektif bir huzursuzluktur; çünkü herkes bilir ki engel çatladığı an, şiddet yeniden aktüel hale gelecektir. Ve ateşkesin doğası gereği bu dönüş, tarafların hiçbiri tarafından gerçekten engellenemez — yalnızca ertelenir.
Dolayısıyla Lübnan hattındaki rapor tartışmaları, diplomatik bir hesaplaşma değil; şiddetin bastırılamaz doğasının iki tarafı ortak kıldığı tek tarihsel koşul olan ateşkesin gerçek yüzüdür. Burada herkes aynı şeyi ister: engeli aşacak bir fırsat. Ve işte tam bu nedenle, ateşkes dogmatik bir barış formu değil, şiddetin en yüksek ortak paydasıdır. Raporlar ise o ortaklığın bürokratik yankılarıdır.
Gazze savaşındaki kararların ritmi, teknik olarak iki ayrı devletin siyasal manevrası gibi görünse de, ontolojik düzeyde çok daha karmaşık bir yapıya işaret ediyor: Şiddetin itkisel çekirdeğini taşıyan bir özne ile bu itkiyi düşünsel olarak çerçeveleyen bir üst-öznenin, tek bir varlık-kompozisyonu içinde birleştiği meta-kognitif bir düzen. Burada İsrail, savaşın ham enerjisini üreten, reflekslerini şiddet üzerinden kuran ve arzusal düzlemde sürekli aktüelizasyona yönelen bir içgüdü sistemi gibi işler. Bu yapıda arzu, düşünceden önce gelir; dolayısıyla İsrail’in savaşa ilişkin eylemleri, bilişsel bir çerçeveden değil, doğrudan itkisel bir varoluş kipinden türeyen zorunlu hareketlerdir. Buna karşılık ABD, bu itkisel yapının kendisi tarafından üretilemeyen metakognisyon katmanını temsil eder: Sınır çizen, eylem alanı tanımlayan, ivmeleri ayarlayan, uluslararası baskıları işleyen, sonuçları hesaplayan ve tüm bu unsurları tek bir üst-irade formuna dönüştüren dışsal bilinçtir. Böylece ortaya üçüncü bir varlık çıkar: İsrail’in içgüdüsel şiddet-arzusuyla ABD’nin dışsallaştırılmış metakognitif iradesinin bileşkesi olan birleşik bir siyasal organizma.
Bu organizmada ateşkes, saldırı, gerilim ve geri çekilme kararları iki ayrı aktörün uzlaşısından değil, tek bir kompozit bilincin iki farklı katmanının etkileşiminden doğar. Ateşkes teorisinin temel argümanı burada yeniden doğrulanır: Şiddet hiçbir zaman bastırılmaz; yalnızca iki taraf iradelerini geçici bir mutlak dışsal otoriteye devrettiğinde “ortak” bir üst-bilinç oluşur. Fakat Gazze bağlamında bu dışsal otorite iki tarafın ortaklaşa ürettiği bir meta-irade değildir; bilakis ABD, İsrail’in üretemediği metakognitif kapasiteyi tek başına üstlenerek, onun adına düşünen tek yönlü bir dışsal irade alanı kurar. Dolayısıyla İsrail burada salt içgüdüsel yönelimin taşıyıcısıdır; ABD ise bu yönelimi düşünsel forma sokan, düzenleyen, geciktiren veya hızlandıran bilişsel aparat. Bu nedenle ABD’nin iç siyasetten gelen söylem baskıları, Kongre dinamikleri, başkanlık yarışındaki retorik ihtiyaçlar ve küresel diplomatik hesaplar, İsrail’in “kararı” olarak görünür. Çünkü karar üreten metakognitif katman İsrail’de değil, tamamen ABD’dedir.
Bu yapıdan çıkan sonuç radikaldir: Gazze’deki gerilim, İsrail’in şiddet dürtüsü ile ABD’nin dışsallaştırılmış üst-bilinci arasında işleyen tek bir meta-organizmanın hareketidir. Ateşkes tartışmaları da operasyon tartışmaları da bu meta-organizmanın içsel gerilimlerinden ibarettir. İsrail’in arzusu ile ABD’nin metakognitif çerçevesi birbirine eklemlenerek, şiddetin aktüelleşme ihtimalini sürekli üretir; fakat aynı anda onu durduran mutlak engeli de ABD kurduğu için, şiddet burada bastırılmamış hâliyle, yalnızca “ertelemeye maruz bırakılmış” durumda dolaşır. Bu erteleme hali, şiddetin iki tarafı da ortaklaştırabildiği tek koşulu yaratır: Arzu düzeyinde ayrışık olan iki yapı, irade düzeyinde tek bir dışsal bilince bağlandığında, savaş ilk kez ortak bir form kazanır. Gazze’deki mevcut tablo bu nedenle kaotik değil, bilakis son derece sofistike bir bilinç mimarisinin dışavurumudur: Şiddetin itkisel çekirdeği ile metakognitif dış-iradenin birleştiği, tarihin en tehlikeli kompozit devlet-formu.
İran’da büyük kentlerin su rezervleri kritik seviyelere düşerken yapılan “alarm” niteliğindeki açıklamalar, kamuoyunun sandığı gibi bir yönetim zaafının işareti değil; devlet denen simülakrın kendi ritmik temelini kaybettiğinde nasıl hızla çözüldüğünü gösteren bir ontolojik ifşa anıdır. Çünkü su, İran gibi iklimsel kırılganlığa sahip coğrafyalarda yalnızca tüketilen bir kaynak değil; devlet denilen büyük aygıtın zaman üretme mekanizmasıdır. Enerji akışları nasıl devletin maddi zamanını, veri akışları bilişsel zamanını, lojistik hatlar mekânsal zamanını oluşturuyorsa, su akışı ise devletin biyopolitik zamanını kurar. Bu yüzden suyun akmaması, devlete dair hiçbir kavramın yerli yerinde kalmadığı bir boşluk doğurur.
Bu krizde görünürde karar alan özne hükümetmiş gibi görünür; oysa gerçek tam tersidir: Su akışı çöktüğü anda devlet, dört farklı düzlemde ritmini kaybeder:
Biyolojik ritim: Şehirlerin içsel metabolizması durur; hijyen, sağlık, beslenme gibi biyopolitik alanlar çöker. Bu nedenle İran’da açıklanan her “kısıtlama”, “tasarruf planı”, “rezerv yönetimi”, “acil durum hazırlığı” teknik bir siyaset hamlesi değil; akışı kaybetmiş bir devletin, iradesini akışa iade etme ritüelidir.
Devlet burada karar almaz, karar almak zorunda bırakılır. İşte bu yüzden su krizi, aslında İran’da siyasi bir tartışma değil; Devlet normal şartlarda kendi toplumsal yapısını kurduğunu iddia eder; fakat su akışı çökerken görünür olan şey bunun tam tersidir: İran şu an bu çıplak gerçekle yüzleşiyor.
Bu nedenle ortaya çıkan gerilim yalnızca teknik bir kıtlık değil; Bunun nedeni çok basit ama ontolojik olarak öldürücüdür:
Akış durduğunda devlet kendi dışına yerleşemez. Sözde devlet tarafından yapılan açıklamalar, aslında akışın zorunlu kıldığı reflekslerdir; yani devlet bir özneymiş gibi konuşsa da ontolojik statüsü fiilen “yönlendirilen nesne”ye dönüşür. Bu da devletin en büyük korkusudur: özne görünürlüğünün kaybı.
İşte tam da bu nedenle su krizleri, diğer tüm krizlerden farklıdır. Bunun siyasal sonuçları da teknik değildir:
– Toplum devleti “karar alan” değil, “çaresizce tepki veren” bir form olarak algılar. Sonuç açıktır:
Bu yalnızca su krizi değil; devletin özne olma kapasitesinin çöküşüdür. İran’ın bugün yaşadığı şey, akışın kesintisiyle devletin ritmik ontosunun sökülmesidir; devleti devletten yapan ne varsa, suyun akışıyla beraber çökmektedir. Bu yüzden İran su krizi, bölgesel bir teknik kırılma değil, devlet ontolojisinin kolektif göz önünde ilk kez tamamen açıldığı bir vakadır.
Bir sınır ihlali, rasyonel zeminde yerel bir olaydır. Bu, siyasetin fizikötesi kudretidir — Analitik İmkânsızlık, Siyasi Kudret
Salt analitik açıdan bu durum, bir imkânsızlıktır. Bir sınır ihlali, sadece coğrafi bir değişiklik değil, anlam alanlarının yeniden dizilişidir. Bu kudret, salt askeri değil, ontolojik bir kudrettir; Sınırın Kuantumu: Bütün Sınırlar Birbirine Dolanık
Sınırlar, sanıldığı gibi birbirinden bağımsız değildir. Siyaset, bu dolanıklığı en iyi anlayan sanattır. Bu yüzden, tek bir sınırın delinmesi, Küresel Faillik: Siyasetin İlahi Oyunu
Bir devlet, tek bir sınırı ihlal ederek, Bu mekanizmanın farkında olan her hegemon, Bu yüzden sınır ihlali, modern çağda bir onto-diplomatik araçtır. Sonuç: Sınırın Metafizik Patlaması
Artık şunu kabul etmek gerekir: Bu nedenle tek bir sınır ihlali, Çünkü modern siyaset, artık kuvvet değil kudretle işler; Bir sınırdan geçmek, artık yalnızca adım atmaktır; Hiçbir şeye bağlanmaksızın “büyüme” mümkün değildir; daha genel söyleyişle, hiçbir şeyle ilişkilenmeden algı da mümkün değildir. Ekonomik düzleme indirgersek: Hindistan, uzun süre büyümeyi kendi iç dinamiğinin ürünü sandı; oysa büyüme finansman kanalları, pazar erişimi, teknoloji transferi ve jeopolitik güvenlik şemsiyesi aracılığıyla ABD’ye heteronomik bir bağla eklemlenmişti. Yaptırımlar ve desteğin geri çekilmesi, büyümenin “kendisine ait” olmadığını göstermiştir. Bu farkındalık salt ticaret politikası meselesi değil, varoluşsal bir sarsıntıdır: Camus’nün Sisifos Söyleni’ndeki gibi, “saf-algı” dışında kalan her şeyin determinasyona tabi olduğu bilincinin açığa çıkmasıdır. Determinasyona tabi olmayan tek şey farkındalığın kendisidir; Hindistan’ın gördüğü de budur.
Ne var ki ontolojik olarak “saf-algı” aktüelleştirilemez; eyleme dönüştüğü anda, Hegel’in de işaret ettiği üzere, dolayıma (Vermittlung) girer ve zorunlu olarak determinizme bağlanır. Camus’nün “mutluluğu”, tam da bu nedenle, salt farkındalığın çıplak kudretinde konumlanır; Sisifos, taşı her defasında düşürse de, hiçbir aracı değerin garantilemediği bu bilinç hâli nedeniyle “mutlu” figürdür.
Hegel’de ise salt farkındalık, eylemin zemini olan öz-bilinç (Selbstbewusstsein) ve gerçeklik (Wirklichkeit) diyalektiğiyle tarih sahnesine çıkar: farkındalık eylemsel kılındığı anda zorunluluk ağlarına eklemlenir.
Siyaset tam burada, “saf-algıyı eyleme dönüştürme”nin simülasyonu olarak işler: öznenin (ve devletin) bilinçdışı telafisi. Devletin kuruluş telosu “özerklik”tir; fakat her egemenlik projesi, tıpkı büyüme gibi, dışsal dayanaklara — sermaye devreleri, tedarik ağları, güvenlik mimarileri, normatif tanınma — bağlıdır.
Bu yüzden “bağımsızlaşma” performansları, saf-algının harekete geçirilemeyeceğini bildiği halde, onun yerine geçen bir sahneleme üretir: bağımsızlık, pratikte sürekli ertelenen bir özgürlük idesi, yani farkındalığın politik ikamesi olur.
Yaptırım şokları bu perdenin aralandığı anlardır: büyümenin ilişkiselliği çıplaklaşır, özerklik söylemi heteronominin koşullu yapısıyla yüzleşir.
Sonuçta, ne büyüme ne de egemenlik ilişkisellikten azade kurulabilir. Camus bağlamında “saf-algı”nın kurtarıcı çıplaklığı, Hegel bağlamında “gerçekliğe geçiş”in zorunlu dolayımı tarafından hemen kuşatılır.
Devletlerin varoluş amacı, bu ikiliyi — farkındalığın aktüelleştirilemezliği ile eylemin zorunlu bağımlılığını — tek bir anlatıda uzlaştırma çabasıdır: saf-algıyı bizzat harekete geçiremeyeceğini bildiği halde, onu politik performans yoluyla temsilleyerek özerkliğin imgesini üretmek.
Hindistan vakası, tam da bunu ifşa eder: büyüme bir “kendinde-şey” değil, ilişkisel bir yapı; farkındalık ise bir “çıplak öz” değil, diyalektik bir eşiğin bilincidir.
COP30 — Ontolojik Zemin Krizi: Pragmatizmin Çöküşü, Doğanın Metafizik Yargısı
Rölativizm burada çöker; pragmatizm burada körleşir; etik burada yeniden tanımlanmak zorunda kalır.
Tayland — Yaşamın Kaynağının Ontolojik Tehdit Oluşu: Sel Felaketinin Varoluşçu ve Arketipsel Yorumu
Endonezya — Yaşamın Kaynağının Ontolojik Tehdit Oluşu: Selin Varoluşçu ve Arketipsel Eşitliği (Yaşam = Ölüm)
Küresel — Atmosferik Isınmanın Ontolojik Kaygısı: Ateşin Çözme İlkesinin Atmosfere Yayılması
→ çözücü etki heterojen, nesnesi belirli, bağlamdan kopuk.
→ çözücü etki homojen, tüm atmosfere yayılmış, bağlamla bütünleşmiş.
Sıcaklık çözülmeyi “bağlamla erime” şeklinde üretir; ateş ise çözülmeyi “bağlamdan koparak yok olma” şeklinde üretir.
Sıcaklık kaygısı → sinsi, homojen, kalıcı, çözünmüş bir tehdit
Küresel — 2025'in En Sıcak Yıl Uyarısı ve Ateşin Atmosfere Yayılmış Ontolojik Çözme İlkesi
Çözülmenin kaynağı tek bir şey değildir — her şeydir.
Her yerdedir.
Dolayısıyla hiçbir yerdedir.
→ heterojen, tekil, nesnesi belirli
→ çözülme sabit bir odaktan gelir
→ korku yoğun ama sınırları belli
→ homojen, yaygın, bağlamı kaplayan
→ çözülme tüm ortamın nitelik değişimiyle olur
→ korku belirsiz, nesnesiz, süreğen
Ateş biçimi yok eder; sıcaklık biçim ile bağlam arasındaki bağı gevşetir.
Ateş istisnadır; sıcaklık evrensel bir iklim hâline gelir.
Ateş noktadır; sıcaklık küredir.
Sıcaklık → “dünya eriyor, ben onunla birlikte çözülüyorum.”
Sıcaklık ise insanın dünya ile olan ontolojik bağının erimeye başladığının işaretidir.
insan, varoluşunun taşıyıcı zeminiyle birlikte erime kaygısını ilk kez deneyimlemeye başlar.
Küresel — Askerî Aygıtın Evrensel Zeminde Çözülen Koruyuculuğu: Tikel Güvenlikten Tümel Yıkıma Giden Ontolojik İnversiyon
Alt sistemler üst sistemi yok ettiği sürece, alt sistemlerin hayatta kalması mantıksal olarak imkânsızdır.
Evrensel faydayı zedeleyen hiçbir tikel fayda sürdürülebilir değildir.
Doğa zarar gördüğünde, bütün alt kümeler — uluslar, kurumlar, ordular — ontolojik olarak intihara sürüklenir.
Askerlik, tikel düzlemde güvenlik üretirken tümel düzlemde güvenliğin ontolojik koşullarını ortadan kaldıran bir aygıta dönüşmüştür.
Gazze — Savaşın İstikrarı, Ateşkesin İktidarsızlığı ve Tarihsel Süreklilik İlkesinin Ontolojik Yeniden Üretimi
İstikrar, kesintisizliği temsil eder; fakat bu kesintisizlik ancak farklı istikrar bloklarının — savaş istikrarı, ateşkes istikrarı, geçiş istikrarı — bir araya gelmesiyle üretilebilir. Yani istikrar, kendi özüne aykırı biçimde, çoklu kesintili istikrar biçimlerinin kompozisyonundan doğar. İstikrarın paradoksu tam da budur: süreklilik üretmek için kesintili istikrar rejimlerinin birbirine zincirlenmesi gerekir.
Gazze — Savaş Ritminin Ateşkese Sızması ve Kronopolitik Zorunluluk Olarak İhlal
ABD — Politik Söylemin Ritüelleşmesi ve Olgusal Gerçeklikten Kopuşun Psikopolitik İşlevi
Politik söylem temsil krizine girmiş değildir; temsil işlevini tamamen terk etmiş, yerine duygusal düzenleme işlevini almıştır.
Ve insanlık da söylemi artık bu yüzden dinler:
Gerçeği öğrenmek için değil, gerçeğin ağırlığını taşımak için.
ABD’nin Paradigmatik Krizi: Tikellik–Tümellik Çatışması ve Aufhebung’un Yıkılmış Merkezi
İçe kapanmak ister ama kapandığında gücünü kaybeder; dışa açılmak ister ama açıldığında iç istikrarı çöker.
Bu, Hegel’in “henüz Aufhebung gerçekleşmemiş çelişki” olarak tarif ettiği yapıdır:
Hareket vardır, yön yoktur; gerilim vardır, yükseltici merkez yoktur.
Devletin kendi çelişkisini taşıyarak aşmasını sağlayacak Geist hareketi durmuş durumdadır.
Trump’ın içe kapanmacılığı Mahkeme’nin evrenselci pozisyonuyla çarpışır, fakat bu çarpışmayı anlamlandıracak bir üst merkez —yani Aufhebung— ortaya çıkmadığı için çatışma yalnızca birikir. Çözüm üretmez, yön üretmez; ulusal yönelim kristalize olamaz.
bir yön seçememe diyalektiğinin içine sıkışmış bir devlettir.
Oluş hâlindeki Amerika, kendi çelişkisinin içinden çıkamamaktadır; çünkü onu aşacak merkez —Aufhebung— çökmüştür.
ABD — Tikellik–Tümellik Çatışması ve Aufhebung’un Çöküşü: Devlet Zamanının Durduğu An
Mültecinin Ontolojik Yeniden Tanımlanması ve Devletin Tavır Matriksinin Dönüşümü: İngiltere’nin Yasa Reformunun Gizli Metafiziği
Devletin bu soruya verdiği cevap, yalnızca hukuki bir sınıflandırma değildir; “ne olduğuna” dair verilen ontolojik hüküm, “ona nasıl davranılacağını” belirleyen zorunlu diziyi başlatır. Ontik tavır —koruma, reddetme, kabul etme, işleme, dışlama, dahil etme— ontolojik tanımın türevidir, asla nedeni değil. Bu yüzden devlet, mültecinin tanımını değiştirdiği anda, sadece politikayı değil, doğrudan eylem kümesini, toplumsal algıyı, bürokratik mekanizmaları, hukuki yükümlülükleri ve uluslararası ilişkilerdeki davranış biçimini de değiştirmiş olur. Tanım değişince dünya değişir; çünkü kavramın ontik sonuçları kavramın kendisinden kaçamaz.
Devletin kavram üzerinden kendini yeniden kurduğu bir ontolojik yeniden doğumdur.
Tanım değiştiğinde, tavırlar zorunlu olarak dönüşür; tavırlar değiştiğinde toplumun dünyayı deneyimleme biçimi değişir; ve tüm bu süreç, yasa adı altında gizlenmiş bir ontolojik ameliyattır. Modern devletin en derin operasyonu budur: ontolojiyi düzenler, ama düzenleme eylemini pratikmiş gibi gösterir. Hareket siyasetten değil, kavramların ontik zorunluluğundan doğar.
İngiltere’nin yeni düzenlemesi, mülteci politikasını değil, mültecinin varlığını değiştirmiştir — ve onunla birlikte devletin kendi varlığını da.
Filistin–İsrail Çatışmasının Simülatif Ontolojisi: Gerçeklik Çekirdeği Olarak Süreklileştirilmiş Trajedi
Mutlak Araftalığın Çöküşü: Lider Figürünün Yargılanmasının Ürettiği Ontolojik Deprem
Guinea-Bissau Darbesinin Ontolojik Yapısı: Lider Figürünün Çöküşü ve Düzenin Referanssızlaşması
Honduras — Çelişmezlik İlkesinin Çöküşü ve Düzenin Tekilliğine Karşı Siyasetin Ürettiği Epistemik Kriz
COP31 — Mekânın Ontolojik Tarafsızlığının Çöküşü ve Taşıyıcının Dizge-İçi Aktöre Dönüştürülmesi
Şiddetin Optiği ve Kadın Cinayetlerinin Ontolojik Ağırlığı
Tümel: düşük görünürlük / yüksek etki potansiyeli
Tekil: yüksek görünürlük / düşük etki potansiyeli
Çünkü “kadın” kategorisi yalnızca bir tekilleştirme işlemi değildir; kültürel, biyolojik ve kolektif bilinçdışı düzeyde insanlığın doğuş figürü, yani doğuran ilke ile özdeşleşmiştir. Kadın, mitolojik, psikolojik ve antropolojik kodlarda, türün sürekliliğini taşıyan arketiptir.
Tekilliğin optik keskinliği ile tümelliğin ontolojik ağırlığı burada birleşir; bu da onu toplumsal düzen için sıradan bir kriminal kategori olmaktan çıkarıp varoluşsal bir tehdit, bir “ulusal felaket” eşiğine dönüştürür.
Devlet, toplum, medya ve kolektif bilinçdışı, burada yalnızca “bir suç türü artıyor” gerçeğiyle karşılaşmıyor; türün kendisini taşıyan arketipe yönelen sistemik bir saldırıyla yüzleşiyor.
Cyber Security and Resilience Bill: Devletin Kod Ontolojisine Dışarıdan Hükmetme Yanılsaması
Siber Güvenliğin Ontolojik Yanılsaması: Kodun Kendi Kendini Koruyormuş Gibi Yapmasının Mantığı
Koruma, dijital maddenin opaklaştırılmasından ibarettir.
Dışarısı yoktur.
Ve bu nedenle, gerçek anlamda bir koruma da yoktur — yalnızca korunuyormuş gibi görünen bir akış mimarisi vardır.
Ekvador — Askerî Üs Referandumu ve Sınır Varlığın Ontolojik Çöküşü
Yunanistan — Çiftçi Eylemleri ve Akış Ontolojisinin Çökertilmesi
“Akışın kendisini üreten de biziz; ritminizi taşıyan beden biziz; o hâlde görünürlüğümüzü de biz belirleriz.”
Üretici beden, akışı taşıyan altyapıdan daha az önemli değildir — akışın varlık nedeni zaten üretici bedendir.
İsrail–Lübnan — Ateşkesin Meta-Eşiği ve Şiddetin Dışsallaştırılmış Yönü
Lübnan – Ateşkesin Bürokraside Yeniden Açığa Çıkan Şiddet Optiği
ABD–İsrail Geriliminin Metakognitif Ontolojisi: Şiddet, Arzu ve Dışsallaştırılmış Üst-Bilinç
İran Su Krizi: Akışın Çöküşü Devleti Çıplaklaştırır
Karar veren devlet değil, akışın iradesidir.
Devlet sadece bu iradenin zorunluluklarına teslim olur.
Toplumsal ritim: İnsan toplulukları günlük zamanlarını artık sürdüremez; kuyruk, bekleyiş, kesinti, dağıtım krizleri toplumsal zamanı bozar.
İdari ritim: Yönetim kendi işleyişini sürdüremeyecek hale gelir, çünkü idari mekanizmalar suyun akışına bağımlıdır.
Ontolojik ritim: Devlet dediğimiz şey, ritmik akışların koordine edilmiş bir yanılsaması olduğu için; suyun akışı durduğunda devletin “özne” olarak görünme yetisi çöker.
Bu zorunluluk, ontolojik düzeyde devletin özne statüsünü hükümsüz kılar.
devletin ontolojik yapıtaşlarının sırayla söküldüğünün işaretidir.
Devleti kuran, devletin üstünde işleyen akışlardır.
Akış varsa devlet görünür; akış yoksa devlet yoktur.
devlet-toplum ilişkisini belirleyen varsayımların altındaki ritmin kırılmasıdır.
Suyun akış ritmi, İran’ın toplumsal düzeninin görünmez şemasıdır. Şimdi bu şema çözüldükçe toplum da artık devleti bir karar merkezi değil, bir çaresizlik merkezi olarak görmeye başlar.
Dışına yerleşemediği için meta-kognitif bir irade üretemez.
İrade üretemediği için de halkın gözünde özne olamaz.
Enerji kesilebilir, veri akabilir, lojistik daralabilir; fakat su krizi doğrudan devletin varlık ritmini hedef alır. Suyun yokluğu, devletin kendi varlığını temsil eden tüm ritimleri çökertecek bir “metafizik boşluk” üretir. İran şu an o boşluğun kenarında duruyor.
– Yönetim kendi kararlarını kendi arzusuymuş gibi sunamaz; çünkü herkes kararın akış tarafından dikte edildiğini görür.
– Devlet, özne olarak değil, akışın dolayımı olarak işlev görmeye başlar.
– Kriz derinleştikçe meşruiyet kaybı artar; çünkü devlet varlık göstermeyen bir özneye dönüşür.
Devleti yöneten irade değil, akıştır.
Sınırın Süperpozisyonu: Tek Bir İhlal Üzerinden Tüm Dünyaya Dokunmak
Bir çizgi geçilir, bir ülke alarm verir, diplomasi devreye girer.
Ancak olgusal dünyanın altında işleyen derin yapı, bambaşkadır:
Bir sınır ihlal edildiğinde, dünyadaki tüm sınırlar, o an bir ihtimal olarak dokunulabilir hale gelir.
tekil bir eylemle evrensel bir kırılma yaratabilme kapasitesi.
Rasyonel düşünce, buna hazır değildir; çünkü rasyonalite, yerellik ilkesine bağlıdır:
bir sebep, kendi alanında sonuç doğurur.
Oysa siyasetin alanında, neden–sonuç değil, rezonans–yayılım vardır.
Bir sınır geçildiğinde, geçilen şey bir ülkenin çizgisi değil,
“sınır koyma fikrinin kendisidir.”
Ve o fikir delindiğinde, tüm sınırlar metafizik olarak delinmiş olur.
Bir eylem, yalnızca kendi uzamında sonuç üretmelidir.
Ama siyaset, determinizmin dışına taşar —
çünkü siyaset, olgusal değil semantik bir evrende çalışır.
Rusya’nın bir sınırdan içeri girmesi, Litvanya toprağına basmakla kalmaz;
aynı anda Fransa’da, Almanya’da, Polonya’da
“dokunulabilirlik” hissini aktive eder.
Hiçbir asker o topraklara adım atmasa bile,
zihinlerde dokunulma olasılığı gerçeğin yerini alır.
İşte bu, siyasal failliğin en yüksek mertebesidir:
tek bir hareketle, tüm varlık alanlarını titreştirebilmek.
çünkü dünyayı yöneten şey, fiziksel temas değil, algısal geçişliliktir.
Bir ülke, yalnızca bir sınırı ihlal ederek,
dünyanın tüm sınırlarının ontolojik bütünlüğünü tehdit eder hale gelir.
Bu noktada fail, mekânsal olmaktan çıkar — metafizikleşir.
Onlar, varlık bilincinin kolektif ağlarıdır;
bir tanesi titreştiğinde, diğerleri sessizce yankılanır.
Tıpkı kuantum sistemlerinde bir parçacığın ölçülmesiyle
diğerinin durumunun değişmesi gibi,
bir sınır ihlali de diğer sınırların “güvenlik dalga fonksiyonunu” çökertebilir.
Bir sınır ihlali, yalnızca bir coğrafi geçiş değil,
bir anlam zincirinin koparılmasıdır.
Bu zincirin kopuşu, yalnızca bir ülkenin istikrarını değil,
“sınır”ın evrensel güvenlik kodunu da yeniden yazar.
tüm sınırların potansiyel olarak delinmiş olduğu hissini doğurur.
Bu his, sadece psikolojik değil, ontolojik bir fenomendir:
çünkü sınır kavramının gerçekliği, inançtan doğar.
Bir sınırın ihlali, diğer sınırların inanç temelini sarsar.
Ve bu sarsıntı, fiziksel değil, metafizik bir bulaşmadır.
artık yalnızca kendi eyleminin değil,
tüm dünyanın anlam düzeninin de faili olur.
Bu, modern siyasetin en gizli ama en büyük gücüdür:
küresel failliği, tekil eylemler üzerinden kurmak.
artık fiziksel genişleme değil, semantik etki alanı peşindedir.
Bir sınırı ihlal etmek, başka bir ülkenin topraklarını almak değil,
tüm dünyanın bilinç haritasını yeniden çizmek anlamına gelir.
Bir ülke, tek bir hareketle dünyanın sinir sistemine dokunabilir.
Ve dokunmak, bazen savaşmaktan daha yıkıcıdır.
sınır, bir çizgi değil, bir dalga fonksiyonudur.
Her ihlal, o fonksiyonun yeniden çökmesidir;
ve o çöküş, tek bir nokta değil, tüm dünya üzerinde gerçekleşir.
tüm sınırların faili olabilme potansiyelini taşır.
Bu potansiyel, rasyonel zihin için bir anomali,
siyasi zihin içinse bir süper güçtür.
kudret ise, tek bir eylemi evrensel bir yankıya dönüştürebilmektir.
ama o adım, dünyanın tüm sınır sistemini yeniden başlatır.
Ve işte o anda, analitik dünyanın çerçevesi kırılır;
siyaset, tanrısal faillik düzlemine yükselir.
Hindistan – Büyümenin Ontolojik Yanılsaması ve Saf-Algının Politik İkamesi
Etiketler
Tepkiniz Nedir?