Gazze’nin Sonsuz Trajedisi: Sinthome, Post-Modern Temsil ve Küresel Atomizasyon
Bu çalışma, Gazze’de süregiden trajediyi üç farklı kuramsal çerçeve üzerinden ele almaktadır: Lacan’ın sinthome kavramı, post-modern paradigmanın gerçek–temsil ayrımını silikleştiren dinamikleri ve ABD–İsrail merkezli bürokratik-stratejik izdüşümler. Çalışmada, Gazze’nin artık bastırılmış ya da görmezden gelinmiş bir olay değil, insanlığın kolektif bilinçdışına kazınmış kalıcı bir düğüm (sinthome) haline geldiği savunulmaktadır. Bu düğüm, süreklileşmiş kaygının görünmezleşmesi, kolektif suçluluk yarığının sabitlenmesi ve küresel nevrozun normalleşmesi gibi psikanalitik etkiler üretmektedir. Post-modern perspektiften bakıldığında, trajedinin temsil ve gerçek arasındaki sınırın belirsizleşmesiyle “sterilize edilmiş bir duyarlılık sahnesi”ne dönüştüğü görülmektedir. Bu durum, bireyleri trajedinin kendisine değil, “trajedi kavramı”na tepki vermeye yönlendirmekte; toplumsal eylemselliği sembolik etkileşimlere (spor müsabakalarında bayraklar, sosyal medya kampanyaları, televizyon temsille
Giriş
1.1. Bitmeyen Trajedi Olgusu
Modern çağın en belirgin özelliklerinden biri, çatışma ve şiddetin artık yalnızca tarihsel olaylar olarak değil, süreklileştirilmiş fenomenler olarak deneyimlenmesidir. Gazze’de yaşanan soykırım bu bağlamda, yalnızca bir savaşın veya belirli bir politik çatışmanın sonucu değildir; aksine, “bitmeyen trajedi” olarak adlandırılabilecek bir tarihsel-kolektif olgunun prototipidir. Burada mesele, bir trajedinin meydana gelmesinden çok, onun sürekli olarak yeniden üretilebilmesi, asla tamamlanmayan bir “kapanmamış yara” olarak varlığını sürdürmesidir.
Bitmeyen trajedi, klasik anlamda “geçmişte olup bitmiş, sonra da tarihin sayfalarına karışmış” bir vaka değildir. O, her gün yeniden yaşanır, yeniden sahnelenir, yeniden temsil edilir. Dolayısıyla Gazze, bir “geçmiş travma” değil, kolektif bilinç için süreğen bir “şimdi travması”dır. Bu durum, trajedinin bireysel ve toplumsal bellek üzerindeki etkilerini niteliksel olarak dönüştürür: çünkü bir olayın süreklileşmesi, onu hem kaçınılmaz hale getirir hem de bir tür normalleştirme sürecine tabi kılar. İnsanlık, trajediyi olağan bir varoluş koşulu gibi algılamaya başlar.
Bu noktada, “bitmeyen trajedi” olgusu yalnızca politik veya coğrafi bir mesele değil, aynı zamanda epistemolojik ve psikolojik bir meseledir. Zira bir olayın sürekli devam etmesi, onun gerçeklik statüsünü değiştirir. Gazze’deki soykırımın bitmeyişi, insanlığın bilinçdışında kalıcı bir düğüm yaratır: travma çözülmez, bastırılmaz, ama sürekli yeniden deneyimlenir. Bu da trajedinin yalnızca bir dışsal şiddet olayı değil, kolektif öznenin varoluşunu şekillendiren yapısal bir unsur haline gelmesi demektir.
Dolayısıyla Gazze örneği, modern dünyanın en kritik fenomenlerinden birini açığa çıkarır: trajedinin, sona ermeyerek varoluşsal bir kategoriye dönüşmesi. Artık Gazze, yalnızca Filistinlilerin yaşadığı bir acı değil, insanlığın tamamının belleğinde sürekli yeniden açılan, ama hiçbir zaman kapanmayan bir yara haline gelmiştir. Bu yara, insanlığın kendi etik özdeşliğini sorgulamasına neden olurken, aynı zamanda küresel düzenin istikrarını sağlayan yapısal bir eksiklik olarak işlev görür.
1.2. Kolektif Belleğe İşlenen Sabotaj
Bitmeyen trajedi olgusunun en derin sonucu, insanlığın kolektif belleğinde yarattığı sürekli müdahale biçimidir. Gazze’deki soykırım, yalnızca tarihsel bir şiddet olayı değil; aynı zamanda kolektif belleğe sistematik şekilde işlenmiş bir sabotajdır. Burada “sabotaj”tan kasıt, belleğin doğal akışının kesintiye uğratılması, travmatik imgenin sürekli yeniden eklemlenerek insanlığın ortak bilinçdışını biçimlendirmesidir.
Kolektif bellek normalde iki yönlü çalışır: bir yandan travmaları dönüştürüp toplumsal dayanışmaya kaynaklık eder, diğer yandan unutma mekanizmaları aracılığıyla birey ve toplumun devamlılığını sağlar. Ancak Gazze’nin kalıcılaştırılmış trajedisi bu işlevlerin ikisini de askıya alır. Çünkü trajedi ne tamamen unutulabilir ne de çözümlenebilir. Bellek, sürekli aynı yara izine yeniden maruz bırakılır. Bu, insanlığın ortak hafızasında “sonsuz travma” koşulu yaratır.
Sabotajın en kritik yanı, belleğin yalnızca hatırlamaya değil, aynı zamanda eylemselliğe yön veren yapısını da bozmasıdır. İnsanlık, Gazze’yi hatırlamaktan kendini alıkoyamaz; fakat bu hatırlamanın dönüştürücü ve eyleme sevk edici niteliği giderek aşınır. Böylece ortaya, hafızanın yıkıcı bir paradoksu çıkar: herkesin bildiği, kimsenin unutmadığı, ama neredeyse kimsenin fiilen müdahale etmediği bir trajedi. İşte bu durum, kolektif bellek için en ileri düzeyde bir sabotajdır.
Kolektif belleğe işlenen bu sabotaj, üç düzeyde işlev görür:
-
Psikolojik düzeyde: Bireyler, sürekli aynı travmatik imgelerle yüzleştiğinde bir tür “travma yorgunluğu” yaşar. Bu yorgunluk, gerçekliği değiştirme arzusunu değil, yalnızca travmayı yeniden katlanılabilir kılma arzusunu üretir.
-
Sosyolojik düzeyde: Toplumlar, Gazze trajedisi etrafında birleşmeye değil, sembolik jestlerle kendilerini tatmin etmeye yönelir. Bellek, kolektif dayanışmanın kaynağı olmaktan çıkar; pasif tanıklığın alanına sıkışır.
-
Politik düzeyde: Gazze, küresel güçler için manipülasyon aracına dönüşür. Trajedi, toplumsal belleğin nötrleşmiş kaygısı üzerinden yönetimsel bir kaldıraç işlevi görür. Halkların vicdanını diri tutar ama eylemselliklerini felce uğratır.
Bu bağlamda, Gazze yalnızca “hatırlanan bir olay” değil, bizzat hatırlama ediminin doğasına yönelik bir sabotajdır. İnsanlık, hatırlamanın dönüştürücü enerjisini kaybeder; kolektif bellek, kendi işlevini yerine getiremez hale gelir. Bu nedenle Gazze, tarihsel bir trajedi olmaktan ziyade, insanlığın ortak bilinçdışına sabitlenmiş kalıcı bir “hafıza kapanı”dır.
1.3. Çalışmanın Amacı ve Yöntemsel Yaklaşım
Bu çalışmanın temel amacı, Gazze’deki soykırımı yalnızca tarihsel ya da politik bir mesele olarak değil, insanlığın kolektif bilinç ve bellek yapısını dönüştüren kalıcı bir fenomen olarak ele almaktır. Çalışma, klasik ideolojik veya uluslararası ilişkiler merkezli yaklaşımların ötesine geçerek, psikanalitik, post-modern ve sosyopolitik düzlemleri birlikte kullanmayı hedefler. Çünkü Gazze, salt politik kararların ya da askeri stratejilerin bir ürünü değil, aynı zamanda insanlığın bilinçdışına işlenmiş bir düğüm, post-modern temsil mantığının örnek olayı ve küresel bürokratik mühendisliğin yapısal aracıdır.
Amacın üç yönü şu şekilde belirlenebilir:
-
Psikanalitik yön: Lacan’ın sinthome kavramı üzerinden Gazze’nin çözümlenemeyen, fakat düzenin istikrarını taşıyan bir nevrotik sabit olarak nasıl işlev gördüğünü açığa çıkarmak. Burada hedef, Gazze’nin kolektif bilinçdışında nasıl kalıcı bir düğüm oluşturduğunu ve bunun bireylerin psikolojik deneyiminde ne tür izdüşümler yarattığını göstermektir.
-
Post-modern yön: Baudrillard’ın temsil ve simülasyon tartışmalarına yaslanarak, Gazze’nin “gerçek–temsil ayrımının bulanıklaştığı” bir sahneye nasıl dönüştüğünü analiz etmek. Amaç, trajedinin kendisinden ziyade “trajedi kavramının” sembolik etkileşimler aracılığıyla nasıl dolaşıma sokulduğunu ve bunun duyarlılık ile eylemsellik arasındaki bağı nasıl kopardığını irdelemektir.
-
Bürokratik–stratejik yön: Küresel hegemonyanın Gazze’yi Avrupa’nın siyasal bütünlüğünü parçalayan bir laboratuvar olarak nasıl kullandığını ortaya koymak. Bu bağlamda, ABD–İsrail ekseninin Gazze üzerinden Avrupa toplumlarını kendi hükümetleriyle karşı karşıya getiren, kolektif güveni zayıflatan ve bireyselleşme programını evrenselleştiren bir strateji yürüttüğü gösterilecektir.
Yöntemsel yaklaşım ise disiplinlerarasıdır. Çalışma üç ana ekseni birleştirerek ilerler:
-
Psikanalitik teori: Lacan ve Zizek’in kavramlarından yararlanılarak, Gazze’nin sinthome düzeyinde işleyişi incelenecek.
-
Post-modern kuram: Baudrillard’ın temsil ve simülasyon kavramsallaştırmaları üzerinden, Gazze’nin medya ve sembolik alanlarda yeniden üretim biçimleri çözümlenecek.
-
Sosyopolitik analiz: Küresel stratejik çıkarların, özellikle ABD–İsrail merkezli politikaların, Gazze’nin kalıcılığı üzerinden Avrupa’nın iç siyasal yapısını nasıl dönüştürdüğü değerlendirilecek.
Bu disiplinlerarası yaklaşımın hedefi, Gazze’nin yalnızca Filistin halkı için değil, bütün insanlık için ortak bir sinthome, post-modern temsil sahnesi ve bürokratik sabotaj aracı olduğunu göstermek; böylece hem psikolojik hem sosyolojik hem de politik düzeyde evrensel etkilerini ortaya koymaktır.
Sonuç olarak, bu çalışma Gazze’nin bitmeyen trajedisini tek boyutlu açıklamalarla sınırlandırmaktan ziyade, onu insanlığın kolektif deneyiminin yapısal bir bileşeni olarak kavramayı amaçlar.
I. Sinthome Çerçevesinde Gazze
1.1. Sinthome Kavramı ve Çözümlenemeyen Düğüm
Lacan’ın düşüncesinde sinthome, öznenin varoluşsal bütünlüğünü sürdürebilmesi için bastırılmış olanın geri dönüşünden farklı işleyen, çözümlenemez ama taşıyıcı işlevi olan bir düğümdür. Klasik nevrotik semptomdan farklı olarak sinthome, psikanalitik çözümlemeyle ortadan kaldırılabilecek bir belirti değildir; tam tersine öznenin varoluşunu ayakta tutan, hatta özneleşmeyi mümkün kılan bir yapısal “fazlalık”tır. Lacan bu kavramı James Joyce’un yazınsal pratiği üzerinden açımlarken, öznenin çözülemeyen bir düğümle birlikte yaşamak zorunda olduğunu, bu düğümün aslında öznenin varlığını stabilize eden unsur olduğunu belirtir.
Gazze bağlamında düşünüldüğünde sinthome, insanlığın kolektif bilinçdışına işlenmiş çözümlenemeyen trajedi düğümünü temsil eder. Gazze’deki soykırım ne yalnızca tarihsel bir vaka ne de politik bir çatışmanın geçici tezahürüdür; aksine, modern toplumların bilinçdışına kazınmış, asla çözülemeyen ama düzenin taşıyıcı kolonlarından biri haline gelmiş kalıcı bir yara izidir. Gazze’nin sürekli yeniden üretilen trajedisi, insanlık için bir sinthome’a dönüşmüştür: yok edilemeyen, unutulamayan ama aynı zamanda dönüştürülemeyen bir düğüm.
Bu düğümün işlevi paradoksaldır. Bir yandan insanlığın etik tahayyülünde sürekli bir yarık açar: “bizler vicdan sahibi bir uygarlık mıyız?” sorusunu kalıcı olarak zihinlerde tutar. Diğer yandan bu sorunun çözülmesini, yani gerçek bir etik dönüşümün gerçekleşmesini engeller; çünkü sinthome özünde çözümsüzdür. Gazze trajedisi, insanlığın vicdani bütünlüğünü daima eksik kılar ama tam da bu eksiklik sayesinde düzenin devamlılığını garanti altına alır.
Bu bağlamda Gazze, kolektif bellek için iki yönlü bir işlev görür:
-
Kaygının görünmezleşmesi: Trajedi sürekli tekrarlandığı için olağan hale gelir, kaygı nötralize edilir.
-
Eksikliğin kurumsallaşması: İnsanlık, trajediyi çözümleyemediği için sürekli eksiklik duygusuyla yaşar.
Gazze’nin sinthome oluşu, bireysel özne düzeyinde de yankı bulur. Bir birey Gazze’nin görüntülerine maruz kaldığında, yalnızca bir insani trajediye tanıklık etmez; aynı zamanda insanlığın ortak bilinçdışında taşıdığı çözümsüz düğüme dokunur. Bu nedenle Gazze, yalnızca bir coğrafi çatışma değil, öznenin kimliğini kurarken karşılaştığı evrensel bir etik muammadır.
Sonuç olarak, Gazze soykırımı Lacancı çerçevede sinthome’a dönüşmüş bir fenomen olarak kavranabilir: çözümlenemeyen ama vazgeçilemeyen, görünmez kılınmış ama kalıcılaşmış, bireysel ve kolektif kimliği eksiklik üzerinden kuran yapısal bir düğüm. İnsanlık, bu düğümü ortadan kaldıramaz; ancak onunla yaşamaya mahkûmdur.
1.2. Gazze’nin İnsanlığın Kolektif Bilinçdışındaki İşlevi
Gazze trajedisi, Lacan’ın sinthome kavramı çerçevesinde yalnızca çözümlenemeyen bireysel bir düğüm değil, insanlığın tamamının ortak bilinçdışında yerleşmiş yapısal bir sabit olarak anlaşılmalıdır. Burada mesele, bir halkın yaşadığı şiddetin ötesinde, bu şiddetin küresel ölçekte bütün öznelere yönelmiş bir “etik çağrı” haline gelmesidir. Bu çağrı, sürekli yinelendiği için dönüştürücü bir etki yaratmaktan ziyade, kolektif bilinçdışında kalıcı bir işlev üstlenir: düzenin devamlılığını sağlayan fakat sürekli eksiklik duygusunu diri tutan bir travmatik dayanak.
İnsanlığın kolektif bilinçdışında Gazze’nin işlevini üç boyutta ele almak mümkündür:
1. Etik Çatlak Olarak İşlev
Kolektif bilinçdışında Gazze, insanlığın “biz ahlâklı bir bütünüz” inancının altını oyan bir yarık üretir. Bu yarık, bireylerin bilinç düzeyinde doğrudan deneyimlenmese bile, bilinçdışı düzeyde sürekli bir suçluluk kırıntısı üretir. Bireyler, Gazze trajedisini unutmaz; fakat onu dönüştüremedikleri için suçluluk, aktif bir eyleme değil, pasif bir vicdan yüküne dönüşür. Bu pasif suçluluk, bilinçdışında kalıcı bir tortu halinde varlığını sürdürür.
2. Sabitlenmiş Kaygı Mekanizması
Freudyen anlamda kaygı, genellikle bastırılmış olanın geri dönüşüyle ilişkilendirilir. Ancak sinthome bağlamında Gazze’nin işlevi, bastırılanın değil, sürekli tekrarın ürünüdür. İnsanlığın bilinçdışında kaygı, belirli bir “objektif neden” üzerinden değil, süreklileşmiş travma tekrarlarıyla işler. Bu durum, bireysel psikolojide “duyarsızlık paradoksu” olarak kendini gösterir: insanlar acıyı hisseder ama aynı zamanda hissetmemeye alışır; kaygı sürekli vardır ama görünmezleşmiştir.
3. Toplumsal Düzeni Taşıyan Kolon
Gazze trajedisi, kolektif bilinçdışında düzenin taşıyıcı bir kolonu haline gelir. Bir yandan insanlığın etik bütünlüğünü eksik kılar, öte yandan bu eksiklik üzerinden düzeni stabilize eder. Yani Gazze’nin varlığı, modern küresel bilinç için yapısal bir zorunluluktur: trajedi, yalnızca acının değil, aynı zamanda sistemin istikrarının da kaynağıdır. Çünkü trajedinin sürekli varlığı, hem bireylerin suçluluklarını nötrleştirir hem de toplumların krizler karşısında “krize alışmışlık” refleksi geliştirmesini sağlar.
Bu üç boyut bir araya geldiğinde Gazze’nin insanlığın kolektif bilinçdışındaki işlevi netleşir: Gazze, sürekli var olan ama çözümlenemeyen bir etik boşluk, görünmezleşmiş bir kaygı mekanizması ve düzeni taşıyan bir kolon işlevi görür. İnsanlık bu trajediyle her gün yeniden yüzleşir, ancak yüzleşme hiçbir zaman çözüm üretmez; aksine, trajediyi kalıcılaştırarak kolektif varoluşun ayrılmaz bir bileşeni haline getirir.
Dolayısıyla Gazze, kolektif bilinçdışı düzeyinde yalnızca bir travma değil, insanlığın kendi varoluşunu kurarken dayandığı yapısal bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluk, hem etik bütünlüğün sürekli eksik kalmasına yol açar hem de düzenin devamlılığını sağlayan sinthome işlevini üstlenir.
1.3. Psikolojik İzdüşümler
Gazze’nin sinthome olarak insanlığın kolektif bilinçdışında yerleşmesi, yalnızca toplumsal ya da politik bir olgu değildir; bireylerin psikolojik yapılarında kalıcı dönüşümler yaratan bir sabitleşme biçimidir. Bu sabitleşmenin işlevleri, klasik travma modellerinden farklıdır: çünkü Gazze trajedisi, bastırılıp geri dönen bir travma değil, sürekli tekrarıyla insanlık bilincini koşullandıran ve dönüştüren bir “nevrotik sabit”tir.
Psikolojik izdüşümler altı temel başlıkta incelenebilir:
1.3.1. Süreklileşmiş Kaygının Görünmezleşmesi
Kaygı, normalde bir tehlikenin ya da bastırılmış içeriğin işareti olarak deneyimlenir. Ancak Gazze örneğinde, trajedinin sürekliliği kaygının “objektif nedenini” silikleştirmiştir. Yani insanlar Gazze’ye dair kaygıyı hisseder, fakat bu kaygının kaynağını sürekli yeniden tekrarlanan bir travma ürettiği için artık açıkça belirleyemez.
Bunun sonucunda “duyarsızlık paradoksu” oluşur: insanlar acı çekmez gibi acı çeker. Travmaya sürekli maruz kalmak, duygusal yoğunluğu yok etmez; aksine, onu sürekli bir arka uğultuya indirger. Bu uğultu, bilinç düzeyinde fark edilmese de bilinçdışında sürekli varlığını sürdürür.
1.3.2. Kolektif Narsistik Yarık
İnsanlığın kendisini “etik bir bütün” olarak tahayyül etme arzusu, Gazze trajedisinin sürekliliği karşısında kalıcı bir yarık kazanır. Bu yarık, toplumsal bilinçdışında sabitlenmiş bir suçluluk tabakası üretir.
Bireyler, bilinç düzeyinde Gazze’ye doğrudan sorumluluk hissetmeseler bile, bilinçdışı düzeyde “insanlık olarak başarısız olduk” duygusunu taşır. Bu duygu aktif değildir; yani doğrudan eyleme yönlendirmez. Aksine, pasif bir utanç, durağan bir suçluluk olarak varlığını sürdürür. Bu, bireylerin kimliklerinde kalıcı bir kırılma yaratır: insanlığın etik bütünlüğü artık tam değildir.
1.3.3. Anksiyetenin Yapısal Yer Değiştirmesi
Normalde travmatik olaylar bastırılır ve semptomlarla geri döner. Ancak Gazze sinthome’u, bastırılmayan ama çözümlenemeyen bir travmadır. Bu nedenle kaygı, doğrudan Gazze ile ilişkilendirilmez.
Bireylerde ve toplumlarda bu kaygı başka alanlara kayarak görünür:
-
Sürekli kriz ekonomileri ve finansal dalgalanmalara aşırı duyarlılık,
-
Tüketim takıntısı ve kompulsif alışveriş davranışları,
-
“Görsel şiddet” ve haber bağımlılığı,
-
Dijital ortamda sürekli bilgi akışı tüketme eğilimi,
-
Uzun vadede depresif pasiflik ve eylemsel felç.
Gazze’nin çözümlenemeyen kaygısı, bu dağıtık semptomatik alanlarda yeniden belirir. Böylece bireyler kaygıyı doğrudan tanımlamaz, fakat onun dolaylı etkileriyle sürekli yaşar.
1.3.4. Toplumsal Ritüel Olarak Seyir
Gazze trajedisi, medya ve kültürel pratikler aracılığıyla ritüel tekrar formuna bürünür. Haber bültenleri, sosyal medya akışları, protesto sembolleri, hatta popüler kültürdeki göndermeler bu ritüel tekrarın parçalarıdır.
Bu tekrar, bireylerde “seyirci etiği” denilebilecek bir konum üretir. İnsanlar, trajediye doğrudan müdahale etmek yerine, onu izleyerek, konuşarak, sembolik jestlerle katılarak kendi vicdanlarını teyit ederler. Kaygı burada estetize edilmiş bir travma dekoru haline gelir. Yani trajediye bakmak, acıya doğrudan katılmanın yerine geçer.
1.3.5. Modern Öznede Kalıcı Boşluk
Gazze sinthome’u, modern öznenin kimliğinde kalıcı bir eksiklik işareti yaratır. Bireyler, kendi etik bütünlüklerini hiçbir zaman tamamlanmış hissedemezler.
Bu durum, sürekli bir “başka bir yerde bir şey oluyor ve ben yetersizim” duygusu yaratır. Kimlik, bu eksiklik üzerinden kurulmaya başlar. Böylece modern özne, yalnızca bireysel zaaflarla değil, insanlığın kolektif başarısızlığını içselleştirmiş kalıcı bir boşlukla yaşar.
1.3.6. Küresel Nevrozun Normalleşmesi
Gazze sinthome’u, nevrozun bireysel bir patoloji olmaktan çıkıp toplumsal norm haline gelmesine yol açar. İnsanlık, “sürekli kriz” koşullarında yaşamayı doğal kabul eder.
İklim krizi, göç dalgaları, pandemi gibi tüm küresel sorunlar artık aynı yapısal mantıkla deneyimlenir: sürekli kriz içinde yaşamak. Psikolojik izdüşüm, kronik bir felaket bekleme halidir. Ancak bu bekleyiş artık heyecan veya korku üretmez; onun yerine bitmeyen bir yorgunluk yaratır. Bu yorgunluk, modern öznenin varoluşsal temel duygusu haline gelir.
Ara Sonuç
Gazze’nin sinthome olarak kolektif bilinçdışındaki yerleşimi, bireysel psikolojide şu etkileri üretir:
-
Kaygının görünmezleşmesi,
-
Etik bütünlüğün yarılması,
-
Kaygının semptomatik olarak farklı alanlara yer değiştirmesi,
-
Seyirci etiği ve estetize travma,
-
Eksiklik üzerinden kurulan kimlik,
-
Nevrozun toplumsal norm haline gelmesi.
Sonuçta Gazze, yalnızca bir coğrafi trajedi değil, modern öznenin psikolojik yapısının kalıcı bir bileşeni olmuştur. İnsanlık artık Gazze olmadan kendi bilinçdışını tanımlayamaz hale gelmiştir.
II. Post-Modern Paradigmada Gazze
2.1. Kalıcılığın Temsile Dönüşmesi
Post-modern paradigma, kalıcılığı olan her şeyi temsile dönüştürme eğilimindedir. Bu bağlamda, Gazze trajedisi yalnızca bir tarihsel gerçeklik değil, sürekli yeniden temsil edilen, medya ve kültür aracılığıyla tekrar tekrar üretilen bir olguya dönüşmüştür. Burada önemli olan, trajedinin artık “gerçekliğinin” ötesinde, temsiliyle iş görmeye başlamasıdır.
Baudrillard’ın simülasyon teorisinde belirttiği gibi, post-modern dünyada temsil, gerçeğin yansıması olmaktan çıkar; kendi başına gerçeğin işlevini üstlenir. Gazze’de yaşanan trajedinin sürekli yeniden aktarılması —haber bültenleri, sosyal medya paylaşımları, belgeseller, protesto sembolleri, fon müzikleriyle dramatize edilmiş görüntüler— trajediyi yalnızca anlatmaz, aynı zamanda yeniden üretir. Böylece “kalıcı trajedi”, post-modern koşullarda kendi gerçekliğini temsili üzerinden var eden bir yapıya dönüşür.
Kalıcılığın temsile dönüşmesi, iki temel sonuç doğurur:
-
Gerçeğin ikincilleşmesi: Gazze’deki olayların çıplak gerçekliği, temsilin sürekli çoğalmasıyla geri plana düşer. İnsanlar artık trajediyi doğrudan deneyimlemek yerine, onun temsil biçimleriyle ilişkiye girer.
-
Temsilin asli hale gelmesi: Temsil, yalnızca bir aracı olmaktan çıkar ve gerçekliğin kendisi gibi işlemeye başlar. İnsanlık Gazze’yi, yaşanan acıdan çok, bu acının yeniden üretilmiş imgeleri üzerinden algılar.
Sonuç olarak, Gazze trajedisi post-modern dünyada kalıcı kılınırken, aynı zamanda temsile indirgenmiş hale gelir. Bu indirgenme, trajedinin toplumsal etkisini ortadan kaldırmaz; aksine onu sürekli dolaşıma sokar. Fakat bu dolaşım, gerçekliği dönüştürmek yerine, trajediyi sürekli yeniden sahneleyen bir döngüye bağlar.
2.2. Gerçek–Temsil Ayrımının Silikleşmesi
Post-modern çağın belirleyici özelliği, gerçek ile temsil arasındaki sınırların giderek bulanıklaşmasıdır. Baudrillard’ın deyimiyle, artık “hipergerçeklik” çağındayız: burada imgeler yalnızca gerçekliği temsil etmez, aynı zamanda onun yerine geçer. Gazze trajedisi, bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Gazze’de yaşanan soykırım, insanlığın bilinç düzeyinde inkâr edilmez; herkes bunun “gerçek” bir trajedi olduğunun farkındadır. Fakat temsil biçimlerinin çoğalması —haberler, videolar, sosyal medya görselleri, belgesel estetikleri— bu gerçeklik deneyimini gölgeler. Sonuçta, bilinç düzeyinde bilgi sabitken, bilinçaltı düzeyinde gerçek ile temsil arasında fark kalmaz.
Bu silikleşmenin iki temel sonucu vardır:
-
Duygusal Eşdeğerlik: Bilinçaltı, temsil ve gerçek arasındaki farkı tanımaz; yalnızca duygusal tetiklenmeyi kaydeder. Bir insan, Gazze’den gelen gerçek bir görüntüyle, sinematik bir kurguda yer alan dramatize edilmiş sahneyi benzer yoğunlukta deneyimleyebilir. Çünkü bilinçaltı tanımlarla değil, hislerle ve travmatik belleğin imgeleriyle çalışır. Bu nedenle temsil ve gerçek, duygusal düzeyde eşit ağırlık kazanır.
-
Gerçekliğin Zihinsel Zayıflaması: İnsanlar Gazze’nin gerçek bir trajedi olduğunu bilirler, fakat bilinçaltının temsil–gerçek ayrımını yapamaması, zihinsel düzeyde bir muğlaklık yaratır. Bu muğlaklık, gerçeklik bilincinin zayıflamasına yol açar. Böylece insanlar, entelektüel olarak trajediyi kavrasalar da, sağduyusal olarak onu bir “dizi sahnesi” gibi deneyimlerler.
Bu durum, toplumsal eylemselliği doğrudan etkiler. Çünkü eylemler, çoğunlukla bilinçaltının yönlendirdiği alanlarda biçimlenir. Eğer bilinçaltı, Gazze’nin gerçekliğini bir temsil gibi kodluyorsa, insanlar da gerçek trajediye değil, temsil biçimlerine tepki verir. Bunun sonucu, trajedinin çözümü için dönüştürücü eylemler yerine sembolik jestlerin çoğalmasıdır.
Kısacası, post-modern dünyada Gazze’nin gerçekliği ile onun temsilleri arasındaki sınır silinmiştir. İnsanlık, trajediyi hem gerçek hem de kurmaca olarak deneyimler; bu çift değerli deneyim, kolektif duyarlılığı artırırken eylemselliği felce uğratır. Gazze, böylece “görsel olarak en fazla tüketilen ama fiilen en az müdahale edilen” trajediye dönüşür.
2.3. Sterilize Edilmiş Duyarlılık Sahnesi
Post-modern çağda Gazze trajedisi, yalnızca bir insani felaket değil, aynı zamanda küresel ölçekte inşa edilen bir duyarlılık sahnesine dönüşmüştür. Bu sahnenin belirleyici özelliği, dönüştürücü gücünün giderek kaybolması ve duyarlılığın sterilize edilmesidir. Başka bir deyişle, insanlık tarihin en “duyarlı” topluluğu haline gelmiş, fakat aynı zamanda tarihin en “pasif” topluluğuna dönüşmüştür.
Bu durumun temel nedeni, gerçek–temsil ayrımının silikleşmesiyle birlikte duyarlılığın simülatif bir tatmin alanına sıkışmasıdır. İnsanlar Gazze trajedisine bakarak, izleyerek, konuşarak veya sembolik jestlerle katılarak kendi vicdanlarını teyit ederler. Ancak bu teyit, gerçekliği dönüştürmeye yönelik aktif bir eyleme değil, pasif bir özdeşime dayalıdır.
Sterilizasyonun Mekanizması
-
Duyarlılığın estetize edilmesi: Medya, trajediyi dramatik görüntüler, fon müzikleri, güçlü metaforlar eşliğinde yeniden üretir. Bu estetikleştirme, trajediyi seyredilebilir ve tüketilebilir hale getirir. Böylece duyarlılık, gerçek acının dönüştürücü şiddetinden arındırılır; sterilize edilir.
-
Vicdani tatminin yerine geçmesi: İnsanlar, trajediye doğrudan müdahale edemedikleri için, temsil üzerinden geliştirdikleri duyarlılığı yeterli bir vicdani tepki olarak görürler. “İzledim, paylaştım, konuştum” gibi eylemler, gerçek müdahalenin yerine ikame edilir.
-
Toplumsal pasifliğin meşrulaşması: Sterilize edilmiş duyarlılık, toplumsal düzeyde pasifliği meşrulaştırır. İnsanlar kendilerini duyarlı hissettikleri için, fiili eylemselliğe geçmemeleri paradoksal biçimde vicdan azabı yaratmaz; aksine, sembolik tatminle bastırılır.
Sonuç: En Duyarlı, En Pasif İnsanlık
Gazze örneğinde, insanlık tarihin en geniş çaplı duyarlılığını göstermektedir: sosyal medyada küresel etiketler, meydanlarda semboller, sanat ve popüler kültürde sürekli atıflar. Ancak aynı insanlık, eylemsel olarak en pasif konumda kalmaktadır. Çünkü duyarlılık, sterilize edilmiş biçimiyle yalnızca sembolik etkileşim alanında tüketilmekte; gerçekliğin dönüştürülmesine yönelik motivasyon giderek yok olmaktadır.
Bu sahne, post-modern toplumun temel özelliğini görünür kılar: duyarlılık ile eylem arasındaki bağın kopması. İnsanlık, kendini duyarlı hissetmeye devam eder; ama bu duyarlılık, gerçekliği değiştirme kapasitesinden tamamen arındırılmıştır. Gazze trajedisi böylece bir “etik gösteri alanı”na dönüşür: herkesin görüp duyduğu ama kimsenin fiilen değiştirmeye yönelmediği bir sahne.
2.4. Sembolik Etkileşim Örnekleri
Post-modern dünyada Gazze trajedisine verilen tepkiler, çoğunlukla sembolik etkileşimler üzerinden gerçekleşmektedir. Temsil–gerçek bulanıklığının doğurduğu psikolojik koşullar, bireyleri ve toplumları doğrudan eyleme değil, sembolik jestlere yönlendirir. Bu jestler, hem bireysel vicdanı tatmin eder hem de kolektif duyarlılığın “görünür” hale gelmesini sağlar; fakat dönüştürücü gücü minimaldir.
Sembolik etkileşimlerin işlevi üç düzeyde anlaşılabilir:
-
Vicdanın tatmini: Birey, sembolik jest yoluyla kendini duyarlı hissettiğinde, gerçek eylemselliğe geçme ihtiyacı azalır.
-
Toplumsal aidiyet: Bu jestler, bireyleri bir “duyarlılık topluluğu”na dahil eder. İnsan, trajediye değil, duyarlılığın kolektif gösterisine katılır.
-
Sistemin devamlılığı: Sembolik jestler, trajedinin temsilini sürekli canlı tutar ama onu dönüştürmez; böylece trajedinin kalıcı hale gelmesine istemsizce katkıda bulunur.
Bu çerçevede, Gazze’ye dair sembolik etkileşimler üç tipik alanda belirginleşmektedir: spor müsabakaları, sosyal medya kampanyaları ve televizyon programlarındaki temsili dayanışmalar.
2.4.1. Spor Müsabakaları ve Filistin Bayrakları
Spor müsabakaları, özellikle küresel çapta izlenen futbol maçları, Gazze trajedisinin sembolik görünürlük kazandığı en güçlü alanlardan biridir. Stadyumlarda açılan Filistin bayrakları, oyuncuların kollarına taktıkları bantlar veya seyircilerin koreografileri, doğrudan politik eylem olmasa da güçlü sembolik mesajlar üretir.
Bu jestler, iki işlevi aynı anda taşır:
-
Temsili duyarlılık: Spor, evrensel bir seyir kültürü olduğundan, bu alandaki semboller geniş kitlelere hızla ulaşır. Bayrak açmak, milyonların gözü önünde gerçekleştiği için yüksek görünürlüklü bir duyarlılık jestidir.
-
Politik pasifizasyon: Ancak bu jestlerin dönüştürücü etkisi yoktur; sporun kendi oyun alanına hapsedilmiş semboller, eylemsel güç taşımaktan ziyade etik bir “seyir dekoru” üretir. Seyirci, Gazze trajedisini sahadaki skor gibi geçici bir heyecan unsuru olarak deneyimler.
Sonuçta, spor alanındaki bu sembolik jestler Gazze’nin gerçekliğini temsil etmeye devam eder, ama aynı zamanda onu bir ritüel tekrar haline getirir. Gazze, burada bir “seyirlik vicdan nesnesi”ne dönüşür.
2.4.2. Sosyal Medya Linçleri ve Etiketler
Sosyal medya, post-modern sembolik etkileşimlerin en yoğun yaşandığı alandır. Hashtag kampanyaları (#FreePalestine, #StopTheGenocide vb.), linç kültürü, profil fotoğrafına Filistin bayrağı ekleme gibi pratikler, bireylere trajediye katılım hissi verir.
Bu sembolik etkileşimlerin işlevi:
-
Kolektif aidiyet üretmek: Kullanıcı, bir etik topluluğun parçası olduğunu hisseder.
-
Duygusal deşarj sağlamak: Öfke ve suçluluk duyguları linç kampanyaları üzerinden dışa vurulur, böylece birey kendini “mücadeleye katılmış” hisseder.
-
Eylemsel felç: Ancak bu kampanyalar genellikle “simgesel doyum” sağladığı için gerçek eyleme yönlendirmez. Kullanıcı “etik görevini” yerine getirdiğini düşündüğünde, pasif kalışı vicdani bir sorun olmaktan çıkar.
Sonuç olarak, sosyal medya, Gazze’nin “dijital ritüel” alanına dönüştüğü yerdir. Burada insanlar trajediye değil, trajedi kavramına tepki verir.
2.4.3. Televizyon Programlarında Temsili Dayanışma
Televizyon programları, belgeseller, tartışma programları ya da sanat gösterileri de Gazze trajedisinin temsil üzerinden dolaşıma girdiği bir diğer alandır. Gazze, dramatik müziklerle süslenen haber paketlerinde, bağış kampanyalarında veya kültürel içeriklerde sürekli yeniden sahnelenir.
Bu temsili dayanışmaların psikolojik işlevi:
-
Duyarlılığı estetize etmek: Trajedi, dramatik formlarla seyirlik hale getirilir.
-
Toplumsal ritüel üretmek: Her yeni program, Gazze’nin “hatırlanması” için ritüel bir tekrar işlevi görür.
-
Eylemin yerini doldurmak: Bu programlar, izleyicilerin pasif konumlarını meşrulaştırır. İzleyici “izlemek” ve “üzülmek” üzerinden kendi duyarlılığını teyit eder.
Sonuç: Gazze, medya tarafından temsili bir dayanışma nesnesine dönüştürülür. Bu dayanışma biçimi, trajedinin gerçekliğini değiştirmez; yalnızca onun sembolik dolaşımını güçlendirir.
Ara Sonuç
Spor müsabakaları, sosyal medya ve televizyon programları üzerinden gerçekleşen bu sembolik etkileşimler, Gazze trajedisini görünür kılar ama dönüştürmez. İnsanlık, burada trajedinin kendisine değil, trajedi kavramının sembolik performansına tepki verir. Bu durum, post-modern çağın yapısal özelliğini açığa çıkarır: en yüksek duyarlılık, en düşük eylemsellik.
2.5. Trajediye Değil, Trajedi Kavramına Yönelik Hassasiyet
Post-modern paradigmanın en çarpıcı özelliklerinden biri, insanların acıya doğrudan değil, acının kavramsal temsil biçimlerine tepki vermesidir. Bu durum Gazze örneğinde bütün açıklığıyla görünür hale gelir. İnsanlık, Gazze’de yaşanan katliamın somut gerçekliğine değil, bu gerçekliğin ürettiği “trajedi” kavramına daha fazla odaklanmaktadır.
Bunun nedeni, temsil ve gerçeklik arasındaki sınırların silikleşmesidir. Bilinçaltı düzeyde gerçek ile temsil eşit düzeyde duygusal tepki uyandırdığında, birey için “Gazze’nin acısı” ile “Gazze hakkında bir görsel, slogan ya da sembol” arasında fark kalmaz. Bu durum, travmanın kendisine yönelmek yerine, travmayı temsil eden işaretlerle özdeşleşmeye neden olur.
Hassasiyetin Kavramsallaşması
Bu bağlamda hassasiyet, bir etik duyarlılık olmaktan çıkar, sembolik bir performansa dönüşür. İnsanlar Gazze’ye doğrudan yardım etmek ya da politik baskı üretmek yerine, “trajediye duyarlılık” imgesini sergileyerek vicdanlarını tatmin ederler. Dolayısıyla ortaya çıkan şey, trajedinin kendisine karşı bir hassasiyet değil, “trajediye duyarlı olma imajı”dır.
-
Psikolojik izdüşüm: Birey, kendi acıya pasif kalışını bu imaj üzerinden meşrulaştırır.
-
Sosyolojik izdüşüm: Toplum, trajediye doğrudan tepki vermek yerine, bu trajedinin kavramsallaştırılmış biçimlerine tepki vererek “etik bir bütün” olduğu yanılsamasını üretir.
Sembolik Hassasiyetin Pratikleri
Bu kavramsal hassasiyet, gündelik hayatta birçok biçim alır:
-
Spor müsabakalarında Filistin bayrağı açılması,
-
Sosyal medyada “#Gazze” etiketleriyle linç kampanyaları,
-
Televizyonlarda dramatik programlar,
-
Akademik veya sanatsal çevrelerde “trajediye duyarlılık” temalı üretimler.
Bütün bu pratikler, Gazze’nin gerçekliğine değil, “Gazze trajedisinin sembolik temsil edilebilirliğine” yönelik bir duyarlılık gösterir.
Eylemsel Felç
Bu durum, bireylerin ve toplumların gerçek eylemsellikten uzaklaşmasına neden olur. Çünkü bilinçaltı düzeyde temsil ile gerçeğin eşit ağırlık kazanması, “gerçeğe karşı harekete geçme” gereğini azaltır. İnsan, trajediye duyarlılığını sembolik performanslarla gösterdiğinde, etik görevini yerine getirmiş gibi hisseder. Böylece ortaya çarpıcı bir paradoks çıkar:
-
Tarihin en duyarlı toplulukları,
-
Tarihin en pasif toplulukları haline gelir.
Toplumsal Sonuç
Gazze örneğinde görüldüğü üzere, insanlık trajedinin kendisini değil, “trajedi” kavramını merkeze alarak hareket etmektedir. Bu, post-modern dünyanın etik yapısını kökten dönüştüren bir süreçtir: acının kendisi eylem doğurmaz, acının kavramsal temsil edilebilirliği ise sembolik gösteriler üretir.
Bu bağlamda Gazze, yalnızca Filistin halkının acısı değil, aynı zamanda insanlığın post-modern hassasiyet üretimindeki kırılma noktasıdır. İnsanlık, burada “trajediye karşı duyarlılık” ile “trajedinin kendisine karşı duyarlılık” arasındaki farkı giderek kaybetmektedir.
3.1. Avrupa’nın İçsel Kriz Laboratuvarı Olarak Gazze
Gazze’nin süreklileştirilen trajedisi, Avrupa için yalnızca dışsal bir insanî mesele değil; kendi siyasal bütünlüğünü ve toplumsal güven dinamiklerini test eden bir içsel kriz laboratuvarı işlevi görmektedir. Bu laboratuvar, Avrupa devletlerinin toplumsal meşruiyetini, siyasal temsil mekanizmalarını ve uluslararası konumlanışlarını aynı anda sınayan çok katmanlı bir yapı ortaya çıkarır.
1. Krizin Dışsallıktan İçselliğe Kayışı
Avrupa’da Gazze, ilk bakışta bir “dış politika meselesi” olarak görülse de, kısa sürede toplumsal kimliklerin, siyasal kamplaşmaların ve hükümetlerin meşruiyet sorunlarının içine sızar. Çünkü trajedinin sürekliliği, medyanın yoğun temsili ve sivil toplumun hassasiyeti, bu meseleyi yalnızca diplomatik bir başlık olmaktan çıkarır. Avrupa şehirlerinde düzenlenen yürüyüşler, üniversitelerde gelişen öğrenci hareketleri, hatta gündelik hayatta kullanılan semboller (bayraklar, sloganlar, sosyal medya etiketleri) bu içselleşmenin en görünür tezahürleridir.
2. Bürokratik Mekanizmaların Stres Testi
Gazze, Avrupa’daki devlet aygıtlarını sürekli bir stres testine tabi tutar.
-
İç güvenlik: Gösteriler ve sokak hareketleri, polisin şiddet kullanımı ve ifade özgürlüğü sınırları konusunda kurumları sıkıştırır.
-
Diplomasi: ABD ve İsrail’le ittifakın sürdürülmesi, halkın insani duyarlılık talepleriyle çatıştığında hükümetler ikilem yaşar.
-
Göç yönetimi: Ortadoğu’daki krizler, Avrupa’ya yönelen mülteci dalgalarıyla birleştiğinde sosyal hizmetler ve yasal düzenlemeler üzerinde baskı oluşturur.
-
İnsani yardım ve medya politikaları: Avrupa devletlerinin Gazze’ye yönelik resmi yardımları ile bu yardımların kamuoyundaki algısı arasında sürekli bir uyumsuzluk görülür.
Bu durum, yalnızca “yönetim kapasitesini” değil, aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki karşılıklı güven ilişkisini sınar.
3. Sosyal Kohezyonun Aşınması
Gazze meselesi, Avrupa toplumlarında var olan kimliksel fay hatlarını derinleştirir. Müslüman azınlıklar ile yerli Avrupa toplumları arasındaki algısal farklılık, bir yandan ortak bir insani duyarlılık zemini yaratırken, öte yandan siyasi kutuplaşmayı tetikler. Bu kutuplaşma, yalnızca etnik ya da dini düzeyde değil; aynı zamanda sınıfsal ve ideolojik ayrışmalar üzerinden de işler. Böylece Gazze, Avrupa için yalnızca bir dış politika konusu değil, aynı zamanda toplumsal kohezyonun erozyonunu hızlandıran bir içsel mesele haline gelir.
4. Avrupa’nın Dış Politika Reflekslerinin Deneyi
Gazze trajedisi, Avrupa’nın ABD karşısındaki özerklik kapasitesini test eder. Her diplomatik adım, yalnızca Ortadoğu politikalarını değil, aynı zamanda Avrupa’nın stratejik bağımsızlığını da gözler önüne serer. Bu bağlamda Gazze, Avrupa devletlerinin uluslararası sistemdeki konumlarını yeniden tartışmaya zorlayan bir deney sahası işlevi görür.
Sonuç: İçsel Kriz Laboratuvarı
Sonuç olarak Gazze, Avrupa için dışarıda yaşanan bir trajedi değil; içeride toplumsal güveni aşındıran, siyasi temsilin meşruiyetini tartışmaya açan, kimliksel fay hatlarını derinleştiren ve uluslararası bağımsızlığı sınayan bir laboratuvardır. Bu laboratuvar, Avrupa’nın gelecekteki siyasal bütünlüğünü tehdit eden bir içsel kriz potansiyelini sürekli yeniden üretmektedir.
3.2. Kolektif Güvenin Semantik Çözülüşü
Gazze’nin evrensel trajediye dönüşmesi, Avrupa’da yalnızca siyasal ve toplumsal düzeyde bir kriz üretmekle kalmaz; aynı zamanda kolektif güvenin kendisini semantik düzeyde çözen bir süreci başlatır. Buradaki çözülüş, güvenin azalmasından ibaret değildir; güven kavramının işaret ettiği anlam alanı bizzat aşınır. Yani, devlet–toplum ilişkisini mümkün kılan sembolik bağ, artık aynı yoğunlukta işlememeye başlar.
1. Söylem–Eylem Uyuşmazlığı
Avrupa hükümetleri, uluslararası hukuk, insan hakları ve özgürlükler üzerine kurulu söylemleri sürdürürken, Gazze söz konusu olduğunda çoğu kez bu söylemleri askıya almak zorunda kalır. Bu durum, halkın zihninde bir dil–gerçeklik kırılması yaratır. Devletin söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafe, yalnızca politik bir çelişki olarak değil, güvenin anlamını aşındıran bir “semantik çatlak” olarak algılanır.
2. Sembollerin Yeni İşlevi
Kolektif güvenin semantik çözülüşü en çok semboller üzerinden açığa çıkar. Avrupa sokaklarında görülen İsrail bayrağı, Filistin bayrağı, hatta ABD sembolleri, artık yalnızca politik aidiyet göstergeleri değildir. Bunlar aynı zamanda “devlete güven” ya da “devletin ihanetine duyulan öfke”nin somut işaretleri haline gelir. Bu dönüşüm, sembollerin siyasi iletişimdeki işlevini değiştirdiği gibi, toplumun güven duygusunu işaretler üzerinden yeniden tanımlamasına neden olur.
3. Güvenin Semantik Daralması
Eskiden “devlete güvenmek” hukuka, sosyal refaha ve ortak değerlere güvenmek anlamına gelirken, Gazze örneğinde bu kavram giderek daralır. Artık güven, daha çok “devletin hangi çıkarın yanında durduğu” sorusuna indirgenmiştir. Böylece güven, toplumsal aidiyeti pekiştiren bir bağ olmaktan çıkar, çıkar hesaplarının dili haline gelir. Bu semantik daralma, bireylerin devlete bağlılığını zayıflatır; toplumun bir arada kalmasını sağlayan ortak anlam haritalarını bozar.
4. Meşruiyet Krizi
Güvenin semantik çözülüşü doğrudan meşruiyet krizine yol açar. Halk, hükümetlerini yalnızca “kendi toplumunu temsil eden kurumlar” olarak değil, ABD–İsrail çıkarlarının birer uzantısı olarak görmeye başlar. Böylece siyasal temsilin meşruiyeti, içsel olarak tartışmalı hale gelir. Devlet artık yalnızca “politikalarının” değil, “varlık gerekçesinin” de sorgulandığı bir zemine çekilir.
5. Toplumsal Sonuç
Kolektif güvenin anlam kaybı, uzun vadede Avrupa’da siyasal istikrarı tehdit eden bir unsur haline gelir. Çünkü güvenin yalnızca azalması değil, anlamını kaybetmesi; toplumların krizlere dayanıklılığını kırar, vatandaşlar ile devlet arasında “geriye döndürülemez bir boşluk” yaratır. Bu boşluk, radikal hareketlerin, alternatif siyasal örgütlenmelerin ve aşırı kimlik politikalarının zeminini güçlendirir.
3.3. ABD–İsrail Merkezli Çöküş Stratejisi
Gazze’nin süreklileştirilen trajedisi, yalnızca Filistin halkına yönelik bir şiddet biçimi değil; aynı zamanda küresel jeopolitik sistemin yeniden düzenlenmesi için işleyen bir stratejik araçtır. Bu strateji, ABD–İsrail ekseni etrafında kurgulanmıştır ve özellikle Avrupa’nın siyasal bütünlüğünü ve toplumsal güven mekanizmalarını hedef alır. Burada amaç, Avrupa’yı ABD’nin çıkarlarının ekonomik ve politik bir uzantısı haline getirmek; bunun için de Gazze gibi evrensel bir trajediyi bir “sosyal basınç laboratuvarı” olarak kullanmaktır.
1. Çifte Rol: Trajedinin Kaynağı ve Çıkarın Temsilcisi
İsrail, bu stratejide iki yönlü bir rol oynar:
-
Doğrudan Kaynak: Gazze’deki şiddetin ve trajedinin faili konumunda görünür.
-
Temsilci Mekanizma: ABD çıkarlarının Ortadoğu’daki sembolik taşıyıcısıdır.
Bu çifte rol, Gazze’yi yalnızca bir savaş alanı değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin simgesel yeniden üretim sahnesi haline getirir. İsrail, ABD’nin küresel stratejisinde “trajediyi yöneten fail” rolüyle, Avrupa’nın içsel güvenini aşındırma işlevi görür.
2. Avrupa’nın İkilemi: Bağlılık mı Kopuş mu?
ABD–İsrail merkezli strateji, Avrupa’yı iki seçenek arasında sıkıştırır:
-
ABD–İsrail hattına sıkı sıkıya bağlanmak: Bu durumda hükümetler kendi halklarına yabancılaşır, çünkü toplumlar bu bağlılığı bir etik ihanet olarak algılar.
-
Kopmaya çalışmak: Bu durumda ise Avrupa devletleri güvenlik tehditleri, ekonomik yaptırımlar veya diplomatik yalnızlaştırma ile karşı karşıya kalır.
Her iki seçenek de Avrupa’nın bütünlüğünü zayıflatır; dolayısıyla sonuçta hangi yol seçilirse seçilsin, Avrupa siyasal düzeninde erozyon derinleşir.
3. Çöküşün İşleyiş Biçimi
Bu strateji üç düzlemde işler:
-
Politik düzlem: Avrupa hükümetlerinin karar alma süreçleri, ABD’nin çıkarlarıyla uyumlu hale gelir. Halkın talepleri ile devletin politikaları arasındaki uçurum büyür.
-
Toplumsal düzlem: Gazze üzerinden sembolleşen trajedi, sokaklarda protestolar, semboller, kültürel çatışmalar ve sosyal medyada dijital kampanyalar aracılığıyla bir içsel ayrışma üretir.
-
Bürokratik düzlem: Avrupa’nın kurumları, krizlere yanıt verirken sürekli kapasite sınırlarına çekilir; uzun vadede bu durum kurumların güvenilirliğini zayıflatır.
4. Nihai Amaç: Evrensel Bireyselleşme Programı
ABD–İsrail merkezli stratejinin en derin hedefi, kolektif güven duygusunu paramparça ederek insanlığı bireyselleşmeye dayalı bir düzenin içine sürüklemektir. Avrupa bu süreçte en kritik alanlardan biridir, çünkü Avrupa’nın toplumsal bütünlüğünün parçalanması, post-modern paradigmanın “her birey tekil bir değerdir” ilkesini küresel ölçekte tahkim eder.
Bu nedenle Gazze, yalnızca bir bölgesel trajedi değil; ABD–İsrail ekseninin stratejik aygıtı olarak işleyen, Avrupa’nın siyasal ve toplumsal bütünlüğünü çökertecek bir deney sahasıdır.
3.3.1. Avrupa’nın Çıkar Aparatına Dönüştürülmesi
Tanım ve öncül:
“Avrupa’nın çıkar aparatına dönüştürülmesi” ifadesi, bir kıtanın siyasal ve bürokratik mekanizmalarının başka bir aktörün (bu bağlamda ABD–İsrail ekseni) stratejik hedeflerine işlevsel olarak eklemlenmesi sürecini tanımlar. Bu süreç, açık işgal ya da doğrudan emir-komuta ilişkisi biçiminde değil; daha ince, kurum içi yönetişim normlarının, güvenlik reflekslerinin, dış politika gündeminin ve diplomatik tercihlerin sistemik olarak kaydırılmasıyla işler. Sonuç, Avrupa devletlerinin özerk siyaset üretme kapasitesinin kısmi tahribatıdır: alınan kararların meşruiyeti yerelde erozyona uğrar, uluslararası tutumlar ise girişimci hegemonun çıkarlarına göre biçimlenir.
Mekanizmalar:
Bu dönüşüm birkaç birbirine bağlı araçla işler:
-
Diplomatik Bağlantı ve Normatif Hizalanma:
-
ABD ile stratejik işbirlikleri, Avrupa dış politikasının gündem belirleyicilerini etkiler. Ortak askerî tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve güvenlik meselelerinde artan entegrasyon, belirli dış politika tercihlerini (ör. İsrail’e yönelik tavırlar) doğallaştırır.
-
Normatif söylem (terörle mücadele, istikrar vurgusu, jeopolitik risk yönetimi) Avrupa içindeki tartışma çerçevesini daraltır; insani hak/etik söylemler, güvenlik argümanlarıyla maskeleyerek geri plana itilme riski taşır.
-
-
Ekonomik Bağlılık ve Yaptırım/Teşvik Mekanizmaları:
-
Ekonomik yaptırımlar, enerji ilişkileri ve ticari bağımlılıklar, hükümetleri belli pozisyonları benimsemeye iter. Ekonomik maliyet-analizleri, liderleri güvenlik-dostu hatta müttefik-refleksli tercihlere yönlendirir.
-
Aynı zamanda stratejik yatırım ve yardım paketleri ile “ödüllendirme” mekanizmaları, istenen politik davranışları pekiştirir.
-
-
Güvenlik-İstihbarat Entegrasyonu:
-
İstihbarat paylaşımı ve ortak güvenlik platformları, karar süreçlerine veri ve risk perspektifi sağlar; ancak bu verilerin seçilimi ve öncelikleri, üye devletlerin gündemini etkileme potansiyeli taşır.
-
Bu yapı, ulusal güvenlik söylemlerini merkezi eksene yakın tutarak, hükümetleri halkın etik taleplerinden uzaklaştırabilir.
-
-
Uluslararası Hukuk ve Çok Taraflı Kurumların Araçsallaştırılması:
-
Çok taraflı mekanizmaların (“kurallar, normlar”) yorumlanması ve uygulanması süreçlerinde hegemonik aktörün etkisi, Avrupa aktörlerinin bağımsız normatif pozisyon almasını zorlaştırır. Bu, hukukun ve normların işlevsel olarak hegemonik bir çıkarı destekler biçimde okunmasına yol açar.
-
Sistemik Etkiler:
Bu mekanizmaların birikimli etkisi, Avrupa siyasetinin aşağıdaki yapısal değişimlerini beraberinde getirir:
-
Politika üretiminde özerklik kaybı: Karar alma süreçleri, yerel toplumsal taleplerle uyumsuz biçimde dışsal yönergelerle şekillenme eğilimi gösterir.
-
Meşruiyet erozyonu: Hükümetlerin dış politik tercihleri ile seçmen beklentileri arasındaki uçurum büyür; meşruiyet krizi kamusal tartışmada derinleşir.
-
Normatif çifte standart algısının yükselmesi: Vatandaşlar, devlet söylemi ile müttefik politikaları arasında tutarsızlık gördüğünde “çifte standart” iddiası yaygınlaşır; bu da güvenin semantik erozyonunu hızlandırır.
-
Siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi: Dış politika konularında dahi iç politik ayaklanmalar ve kimlik hatları daha görünür olur; radikal ve popülist söylemler zemin bulur.
Pratik Örnekleme (mekanizma–etki ilişkisi):
-
Bir hükümetin İsrail ile stratejik ilişki sebebiyle Gazze konusundaki sert tutumunu sürdürmesi, muhalefet ve sivil toplum nezdinde “hükümet, vatandaşların vicdanıyla ters düştü” algısı yaratır; bu algı, protestoları, oy kayıplarını ve kurumların meşruiyet sorgusunu tetikler.
-
Enerji/ekonomi kanalları yoluyla sağlanan bağlılık, hükümetleri belirli bir gündemi savunmaya iter; buna bağlı olarak kamuoyunu ikna etme zorunluluğu artar, ancak semantik boşluğun doldurulması güçleşir.
Normatif ve stratejik sonuç:
Avrupa’nın çıkar aparatına dönüşmesi, yalnızca anlık politika tercihlerinin değil, kıtanın uzun vadeli siyasi kültürünün ve demokratik meşruiyet repertuarının dönüştürülmesi riskini barındırır. Hegemonik bir çıkar hattına göre hizalanma, Avrupa’da “ulus-devlet”in içsel meşruiyet kaynaklarını aşındırır; bunun sonucu olarak hem demokratik hesap verebilirlik zayıflar hem de toplum ile devlet arasında kalıcı bir temsil boşluğu oluşur.
Sentez:
3.3.1’in ana tezine göre, Gazze’nin stratejik kullanımı yoluyla Avrupa’nın çıkar aparatına dönüştürülmesi, çok düzeyli ve sinsi bir yönetişim manipülasyonudur: diplomatik normatif hizalanmadan ekonomik bağımlılığa, istihbarat paylaşımından hukuki araçların yorumlanmasına kadar birçok kanaldan işleyen bir süreçtir. Nihayetinde ortaya çıkan, Avrupa’nın özerk dış politika kapasitesinin ve iç politik meşruiyetinin erozyona uğradığı, dolayısıyla küresel hegemonya ilişkilerinin yeniden üretildiği bir konfigürasyondur.
3.3.2. Halk–Devlet Uçurumunun Derinleşmesi
Gazze’nin süreklileştirilen trajedisi, Avrupa’da halk ile devlet arasındaki mesafenin sadece siyasal değil, aynı zamanda ontolojik bir nitelik kazanmasına yol açar. Halkın gözünde devlet, artık “kendi çıkarlarını temsil eden aygıt” değil, “dışsal çıkarların aparatı” olarak görünmeye başlar. Bu dönüşüm, halk–devlet ilişkisinde köklü bir kırılma üretir ve siyasal sistemin meşruiyetini tehdit eden kalıcı bir uçurum yaratır.
1. Meşruiyetin Erozyonu
Devletler, uluslararası hukuk, insan hakları ve etik değerler üzerinden kurdukları söylemi, Gazze söz konusu olduğunda sürdüremediklerinde, halk gözünde meşruiyetlerini kaybederler. Burada sorun yalnızca “çifte standart algısı” değildir; daha derin bir kırılma vardır: devletin hangi ahlaki zemine yaslandığı sorgulanır. Bu sorgulama, halkın gözünde devleti güven ve aidiyet nesnesi olmaktan çıkarır.
2. Güven Krizinin Yaygınlaşması
Kolektif güvenin semantik çözülüşü (3.2’de ele alınan) bu başlıkta toplumsal-siyasal düzeye yansır:
-
Halk, devlete güveni yitirdikçe, alternatif otorite biçimlerine yönelir: sivil toplum, dini otoriteler, yerel topluluklar.
-
Devletin söylemi ile halkın deneyimlediği gerçeklik arasındaki uçurum büyüdükçe, güven krizi radikalleşir.
Bu radikalleşme, bazı grupların devlete karşı doğrudan düşmanlık geliştirmesiyle sonuçlanabilir.
3. Temsil Krizi
Gazze üzerinden açığa çıkan çelişki, siyasal temsil mekanizmalarının halkın vicdanını ve taleplerini taşımadığı algısını doğurur. Böylece “devlet beni temsil etmiyor” duygusu yaygınlaşır. Bu duygu, yalnızca dış politikada değil, iç politikada da yankı bulur: sosyal yardımlar, güvenlik politikaları ve göç yönetimi gibi alanlarda temsil krizinin artan yansımaları görülür.
4. Siyasal Kutuplaşma ve Popülizm
Halk–devlet uçurumunun derinleşmesi, siyasal kutuplaşmayı besler. İki farklı eğilim ortaya çıkar:
-
Devletçi eğilim: Güvenlik ve istikrar gerekçesiyle hükümetin dış politika tercihlerini rasyonel bulan kesimler.
-
Halkçı/direnişçi eğilim: Devletin “ahlaki ihanet” içinde olduğunu düşünen ve radikal alternatif siyasal çözümlere yönelen kesimler.
Bu iki eğilim arasındaki gerilim, Avrupa siyasetinde popülist hareketleri ve radikal partileri güçlendirir. Devletin ahlaki temsil gücü zayıfladıkça, siyasetin “ötekileştirme” dili daha görünür hale gelir.
5. Uzun Vadeli Sonuçlar
Halk–devlet uçurumunun derinleşmesi, üç kritik sonuç doğurur:
-
Siyasal istikrarsızlık: Toplum ile devlet arasındaki bağın zayıflaması, hükümetlerin sürekli meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmasına neden olur.
-
Alternatif otoritelerin yükselişi: Yerel, dini ya da ideolojik gruplar, devlete karşı “ahlaki temsilci” rolü üstlenerek güç kazanır.
-
Avrupa bütünlüğünün tehdit edilmesi: Ortak Avrupa kimliği, devlet–halk ayrışmasıyla birlikte parçalanmaya başlar.
Sonuç
Gazze’nin süreklileştirilmiş trajedisi, Avrupa’da halk ile devlet arasındaki güven ve temsil ilişkisini kökten sarsmaktadır. Halkın gözünde devlet, artık kendi toplumunun değil, dışsal çıkarların temsilcisidir. Bu durum, yalnızca bir politik kırılma değil; toplumsal aidiyetin dayandığı zeminin çözülmesidir. Sonuçta ortaya çıkan şey, derinleşen bir uçurum ve Avrupa siyasetinde kalıcı bir meşruiyet krizi dinamiğidir.
3.3.3. Avrupa Bütünlüğünün Zayıflatılması
Gazze’nin süreklileştirilen trajedisi, Avrupa’nın yalnızca dış politikadaki ahlaki tutarlılığını değil, aynı zamanda içsel bütünlüğünü hedef alan bir yapısal erozyon üretir. Burada mesele, Avrupa Birliği gibi kurumsal çerçevelerin kırılganlığı değil, daha derin bir düzeyde, Avrupa toplumlarının kolektif kimlik ve güven mekanizmalarının aşınmasıdır. Bu aşınma, ABD–İsrail merkezli stratejinin en kritik sonuçlarından biridir.
1. Kolektif Kimliğin Zayıflaması
Avrupa bütünlüğü, büyük ölçüde ortak değerler etrafında inşa edilmiştir: insan hakları, demokratik temsil, hukuk devleti ve kolektif refah. Ancak Gazze meselesi, bu değerlerin uygulanışında ortaya çıkan çifte standartlarla birlikte kolektif kimliği aşındırır. Halkların gözünde “Avrupa değerleri” söylemi giderek bir retorik kabuğa dönüşür. Bu dönüşüm, Avrupa’nın kendi kendisini bir “etik birlik” olarak tahayyül etmesini zayıflatır.
2. Ulusal Çıkarların Öne Çıkması
Avrupa bütünlüğünü zayıflatan bir diğer unsur, üye devletlerin Gazze karşısında farklı refleksler göstermesidir.
-
Bazı devletler, ABD–İsrail hattına sıkı sıkıya bağlanarak güvenlik ve ekonomik çıkarlarını korumaya çalışır.
-
Bazıları ise, kamuoyu baskısıyla daha eleştirel bir pozisyon almaya yönelir.
Bu çeşitlilik, Avrupa Birliği içinde ortak tutum üretme kapasitesini zayıflatır; kolektif politika yerine parçalı ulusal çıkar refleksleri ön plana çıkar.
3. Halk–Devlet Ayrışmasının Kurumsal Yansıması
3.3.2’de ele alınan halk–devlet uçurumu, Avrupa bütünlüğü üzerinde kurumsal sonuçlar doğurur. Halkların devlet politikalarına güvensizliği, AB düzeyinde de yansır:
-
Avrupa Parlamentosu seçimlerinde radikal partilerin güçlenmesi,
-
AB kurumlarına olan güvensizliğin artması,
-
Birlik içindeki “demokratik temsil” iddiasının sorgulanması.
Böylece, ulusal düzeyde başlayan meşruiyet krizi, Avrupa bütünlüğünü kurumsal düzeyde aşındırır.
4. Toplumsal Fay Hatlarının Avrupa Düzeyine Taşınması
Gazze’ye dair duyarlılık, Avrupa içinde yalnızca devlet–halk ilişkilerini değil, farklı ulusların birbirine bakışını da etkiler. Örneğin, Filistin’e daha yakın duran toplumlar ile İsrail’e daha mesafesiz duran toplumlar arasında kültürel-politik gerilimler belirginleşir. Bu gerilimler, Avrupa içinde ortak bir kimlik inşasının önünde yeni bariyerler oluşturur.
5. Uzun Vadeli Çözülme Dinamikleri
Avrupa bütünlüğünün zayıflatılması, kısa vadede bir politik kriz değil, uzun vadede kurumsal ve kültürel çözülme dinamiği yaratır:
-
Kurumsal çözülme: Ortak dış politika üretme kapasitesinin kalıcı biçimde daralması.
-
Kültürel çözülme: Avrupa değerlerinin sembolik kalması, halkların gözünde bağlayıcı etkisini yitirmesi.
-
Siyasal çözülme: Avrupa içindeki popülist, radikal ve ayrılıkçı hareketlerin güç kazanması.
Sonuç
Gazze’nin evrensel trajedi olarak süreklileştirilmesi, Avrupa’nın yalnızca etik imajını değil, siyasal bütünlüğünü de hedef alan bir araç haline gelmiştir. ABD–İsrail merkezli strateji, Avrupa’nın kolektif kimliğini zayıflatırken, ulusal çıkarların parçalı reflekslerini ön plana çıkarır. Bu süreç, Avrupa’yı içeriden kemiren bir çözülme enerjisi üretir. Nihayetinde Avrupa bütünlüğü, yalnızca dışsal baskılarla değil, içeride büyüyen güvensizlik ve parçalanma dinamikleriyle zayıflamaktadır.
3.3.3.1. Kolektif Değerlerin Sinthome Olarak Çözülmesi
Gazze trajedisi, Avrupa bilinçdışında çözümlenemeyen bir sinthome gibi işler. Lacancı anlamda sinthome, ne bastırılabilen ne de çözülebilen; aksine, düzenin varlığını sürdürmesi için zorunlu hale gelen bir düğümdür. Gazze de bu anlamda Avrupa’nın kolektif değerler sisteminde çözülmeyen bir düğüm halini alır: herkesin bildiği, herkesin gördüğü ama kimsenin çözümleyemediği bir fazlalık.
1. Kolektif Değerlerin Aşınması
Avrupa kimliği uzun yıllar boyunca insan hakları, etik bütünlük, barış ve hukuk devleti ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Ancak Gazze’deki trajedinin süreklileştirilmesi, bu değerleri birleştirici bir çerçeve olmaktan çıkarır. Halklar, “Avrupa değerleri”nin Gazze karşısında sürekli başarısızlığa uğradığını gördükçe, bu değerleri sahici bir inanç olarak değil, içsel bir yük olarak hissetmeye başlar. Böylece kolektif kimliği oluşturan normatif temel, bilinçdışı düzeyde aşınmaya uğrar.
2. Görünürlüğün Baskısı
Bu çözülme, pasif sessizlikle değil, tam tersine sürekli görünürlükle gerçekleşir. Gazze görüntüleri, protestolar, medya yayınları ve sosyal ağ paylaşımları, her seferinde Avrupa’nın değerlerini sınar ve başarısızlıklarını gözler önüne serer. Kolektif değerler, halk için artık güven verici bir bütünlük değil, sürekli baskı yapan bir düğüm haline gelir. Bu baskı, sinthome’un işleyişine benzer: çözülmez ama yok da edilemez.
3. Sembolik Dışavurumlar
Kolektif değerlerin çözülüşü, sokaklarda sembolik olarak görünür hale gelir.
-
İsrail bayrakları, devletlerin resmi pozisyonunu ve hegemonik bağlılıklarını temsil eder. Bu bayraklar, halkın gözünde devletlerin kendi değerlerinden sapışının somut işaretine dönüşür.
-
Trump şapkaları, ABD merkezli düzenin alaycı bir simgesi olarak sahnelenir. Onları takan isyancılar, devletlerinin ABD’nin çıkarlarına bağımlılığını ironik biçimde teşhir eder.
Bu semboller, Avrupa’daki kolektif değerlerin çözülmesini dramatik bir şekilde gözler önüne serer: halk, ortak etik değerler üzerinden değil, çatışan semboller üzerinden konumlanmaya başlar.
4. Sonuç
Gazze, Avrupa’nın kolektif değerlerini birleştiren bağları güçlendirmek yerine, onları çözümsüz bir düğüme dönüştürür. Ortak etik değerler, halkın bilinçdışında işlevini yitirir; kolektif kimlik, sinthome’un baskısı altında çözülmeye başlar. Bu çözülme, Avrupa bütünlüğünü zayıflatan en temel dinamiklerden biridir.
3.3.3.2. Bireysel Duyarlılığın Kolektifin Yerine Geçmesi
Gazze trajedisi, Avrupa’da kolektif dayanışmayı zayıflatırken, onun yerine bireysel duyarlılıkların ön plana çıktığı bir toplumsal sahne yaratır. Bu durum, post-modern paradigmada temsil–gerçek ayrımının silikleşmesinin doğrudan bir sonucudur. İnsanlar, artık ortak değerler üzerinden hareket edemez; bunun yerine kendi tekil etik performanslarıyla var olurlar.
1. Kolektifin Çözülüşü
Avrupa toplumlarının dayanışma kültürü tarihsel olarak ortak değerler, büyük idealler ve kolektif kimlikler üzerinden şekillenmiştir. Fakat Gazze, bu ortaklığın işlemediği bir sınav alanına dönüşür. İnsanlar devletlerinin politikalarını etik açıdan meşru bulmadığında, kolektif olarak harekete geçmek yerine bireysel tepkiler üretir. Bu bireysel tepkiler bir araya geldiğinde bile ortak bir yönelim doğurmaz; aksine parçalı bir duyarlılık mozaiği ortaya çıkar.
2. Bireysel Performansların Yükselişi
Bu çözülmenin en bariz sonucu, duyarlılığın bireysel performanslara indirgenmesidir:
-
Sosyal medyada paylaşılan gönderiler, hashtag kampanyaları, kişisel hikâyeler.
-
Sokaklarda taşınan bayraklar, semboller, ironik aksesuarlar.
-
Gündelik yaşamda etik jestler: “ben de duyarlıyım” imajını sergilemek için yapılan bireysel tercihler.
Bu pratikler, bireyin vicdanını tatmin eder ama kolektif çıkarı harekete geçirmez. Duyarlılık, bireysel bir kimlik performansı haline gelir.
3. Sembolik Çatışmalar
Bireyselleşmiş duyarlılıklar, protesto alanlarında sembolik çatışmalar üretir.
-
Trump şapkalarıyla yürüyen Avrupalılar, ABD merkezli düzeni alaya alır ve hükümetlerinin bağımlılığını teşhir eder.
-
İsrail bayrağı taşıyan karşı gruplar, devletlerin resmi çizgisini sokaklarda yeniden üretir.
Bu sembolik çatışma, kolektif dayanışmanın imkânsızlığını gösterir. Ortak bir değer etrafında birleşmek yerine, bireysel kimlik gösterileri sahneyi doldurur.
4. Kolektif Çıkarın Geri Çekilişi
Gazze trajedisi, halkların bilinçdışında ortak çıkar fikrini zayıflatır. İnsanlar artık “biz” diliyle değil, “ben” diliyle konuşur. Bu durum, kolektifin birey lehine geri çekilmesidir. Avrupa bütünlüğü, böylece yalnızca devletler düzeyinde değil, halk düzeyinde de çözülmeye başlar.
5. Sonuç
Gazze, bireysel duyarlılıkların kolektif dayanışmanın yerine geçtiği bir post-modern sahneye dönüşmüştür. Bu sahnede insanlar kendilerini hâlâ duyarlı hisseder, ancak bu duyarlılık yalnızca sembolik ve bireysel performanslardan ibarettir. Kolektif çıkar üretilemediği için Avrupa bütünlüğü giderek daha fazla aşınır.
3.3.3.3. Halk–Devlet Çatışmasının Bilinçdışı Boyutu
Gazze’nin süreklileştirilmiş trajedisi, Avrupa’da yalnızca politik bir çatışma değil, daha derin bir bilinçdışı düzeyde halk–devlet ayrışması üretir. Devletlerin ABD–İsrail eksenine sıkı sıkıya bağlılığı, halkların gözünde “ortak çıkar” zeminini aşındırır. Bu aşınma, bireylerin kendilerini artık kolektif değerler üzerinden değil, tekil etik konumlar üzerinden tanımlamasına yol açar.
1. Ontolojik Kopuş
Normal koşullarda halk ile devlet arasındaki ilişki, ortak bir “biz” duygusuna dayanır. Devlet, halkın değerlerini ve çıkarlarını temsil eden kurum olarak algılanır. Ancak Gazze’nin sürekli görünür trajedisi, bu ortaklığı çözmeye başlar. Halkın gözünde devlet artık “bizim devletimiz” değil; dışsal çıkarların taşıyıcısıdır. Bu noktada halk–devlet ilişkisi yalnızca bir meşruiyet krizine değil, ontolojik bir kopuşa dönüşür.
2. Bilinçdışında Kolektiften Bireye Kayış
Gazze’nin sinthome gibi işleyen yapısı, halkların bilinçdışında kolektif çıkar fikrini zayıflatır. Ortak değerler yerine bireysel vicdan konumları öne çıkar:
-
İnsanlar kolektif eylemlere güvenmek yerine, kendi tekil sembolik jestleriyle var olur.
-
Bu, bilinçdışında “ortak çıkarın” çözüldüğü ve yerine “tekil kurtuluş”un geçtiği bir kayışı gösterir.
-
Kolektif kimlik, böylece bireysel hassasiyetlerin toplamına indirgenir.
3. Sembolik Dışavurumlar
Bu bilinçdışı çatışma, sokaklarda sembollerle görünür hale gelir:
-
Trump şapkasıyla yürüyen Avrupalılar, devletlerinin ABD’ye bağımlılığını alaycı bir jestle teşhir eder. Bu performans, devlete duyulan güvenin bilinçdışı çözülmesini açıkça bedenler.
-
İsrail bayrağı taşıyan gruplar, devletin resmi çizgisini sahneye taşır; halkın gözünde bu bayrak, “devlet ile halk arasındaki ayrılığın” görsel sembolüne dönüşür.
Bu karşıt semboller, halkın kolektif kimlikten koparak devletle çatışmaya girdiğini gösterir.
4. Faillerin Çıkarı
ABD–İsrail ekseni açısından bu bilinçdışı çözülme kritik bir avantajdır. Çünkü:
-
Kolektif bağların zayıfladığı, bireysel hassasiyetlerin öne çıktığı bir toplum daha kolay manipüle edilebilir.
-
Halk ile devlet arasındaki çatışma, Avrupa’nın hem kurumsal hem de toplumsal bütünlüğünü kemirir.
-
Ortaya çıkan parçalanmışlık, hegemonik çıkarların Avrupa’ya nüfuz etmesini kolaylaştırır.
5. Sonuç
Gazze trajedisi, Avrupa’da halk–devlet ilişkisinin bilinçdışında kökten bir çözülme yaratır. Devlet artık ortak değerlerin temsilcisi değil, dışsal çıkarların taşıyıcısı olarak algılanır. Halk ise kolektif kimlik üzerinden değil, bireysel sembolik jestler üzerinden kendini var eder. Bu çatışma, Avrupa bütünlüğünü zayıflatan en derin ve en görünmez fay hattıdır.
4.1. Sinthome, Post-Modern ve Bürokratik Çerçevelerin Sentezi
Gazze’nin süreklileştirilen trajedisi, üç ayrı düzlemde analiz edilmiştir: sinthome çerçevesi, post-modern paradigma ve bürokratik-stratejik izdüşümler. Bu üç düzlemin sentezi, insanlığın bilinçdışı, toplumsal duyarlılık mekanizmaları ve devletler arası güç ilişkileri arasında derin bir bağlantı kurmamızı sağlar.
1. Sinthome Çerçevesi
Lacancı anlamda sinthome, çözülemeyen ama düzenin sürmesi için zorunlu hale gelen bir düğümdür. Gazze trajedisi de bu anlamda, insanlığın bilinçdışında sürekli baskı yapan fakat çözülemeyen bir düğüm haline gelmiştir. Bu düğüm:
-
Kaygıyı görünmezleştirir.
-
Kolektif suçluluk ve utancı sabitler.
-
Nevrotik bir “sürekli kriz” hali yaratır.
Sonuçta insanlık, Gazze’nin travmasını çözmek yerine, onu bilinçdışına yerleştirilmiş kalıcı bir sinthome olarak yaşamaya devam eder.
2. Post-Modern Çerçeve
Post-modern paradigmanın en belirgin özelliği, gerçek ile temsil arasındaki sınırın silikleşmesidir. Gazze bu bağlamda:
-
Temsile dönüşmüş bir trajedidir.
-
İnsanların bilinçdışında gerçek acı ile onun sembolik gösterimleri aynı düzeyde duygusal tepki uyandırır.
-
Duyarlılık, trajedinin kendisine değil, “trajedi kavramına” yönelir.
Sonuçta ortaya çıkan şey, tarihin en “duyarlı” ama aynı zamanda en pasif topluluklarıdır.
3. Bürokratik-Stratejik Çerçeve
Gazze’nin süreklileştirilmesi, ABD–İsrail merkezli stratejinin bir aracıdır. Bu strateji:
-
Avrupa’nın kolektif güven mekanizmalarını aşındırır.
-
Halk ile devlet arasındaki uçurumu derinleştirir.
-
Avrupa bütünlüğünü zayıflatarak, kıtayı ABD çıkarlarının uzantısına dönüştürür.
4. Sentezin Anlamı
Bu üç çerçeve birleştiğinde Gazze trajedisi, yalnızca bir bölgesel şiddet olayı olmaktan çıkar; insanlığın bilinçdışına işlenmiş, post-modern duyarlılık mekanizmalarıyla estetize edilmiş ve küresel stratejik düzenin yeniden yapılanmasında kullanılan kalıcı bir yapısal düğüm haline gelir.
4.2. Kolektif Belleğe İşlenen Kalıcı Sabotaj
Gazze’nin bir “sonsuz trajedi” olarak sürdürülmesi, yalnızca Filistin halkının maruz kaldığı şiddetin kronikleşmesi değil, aynı zamanda insanlığın kolektif belleğinin yeniden kurgulanmasıdır. Bu bağlamda, Gazze meselesi kolektif bilinçdışına işlenen bir sabotaj niteliği taşır. Sabotajın işlevi, yalnızca siyasi düzlemde değil; psikolojik, kültürel ve epistemolojik düzlemlerde de hissedilir.
1. Kolektif Belleğin Çözülmesi
Kolektif bellek, insanlığın ortak değerleri ve travmaları üzerinden kurulur. Ancak Gazze’nin kalıcılaştırılması, bu belleği sürekli bir tekrar ve estetizasyon döngüsüne hapseder.
-
Travmatik Belleğin Nötralizasyonu: Gazze’nin acısı sürekli tekrarlandıkça, travma normalleşir. Bellek, çözülme yerine tekrarlanan bir “sabit yara”ya dönüşür.
-
Suçluluk ve Utancın Sabitlenmesi: İnsanlık, bu trajediyi her gün hatırlamakta; fakat çözüm üretmediği için suçluluk hissi kalıcı bir katman olarak belleğe kazınmaktadır.
2. Sabotajın Psikolojik Mekanizması
Gazze’nin bellek düzlemindeki işlevi, yalnızca “unutulmamak” değil, her gün yeniden üretilerek bireylerin bilinçdışına kazınmaktır.
-
Sürekli Kaygı ve Pasiflik: Travmanın sürekliliği, kaygıyı bir eylem çağrısı olmaktan çıkarır. Kaygı artık pasifleşmiş bir duygusal arka plan haline gelir.
-
Bireyselleştirilmiş Güvenlik Refleksi: Kolektif güven duygusu çözülürken, bireyler yalnızca kendi güvenliğini önceleyen davranış kalıplarına yönelir. Bu, post-modern bireyselleşme projesinin bilinçdışı altyapısını hazırlar.
3. Belleğin Politik Araçsallaştırılması
Gazze’nin kolektif belleğe işlenmesi, ABD–İsrail merkezli stratejilerin elinde bir yönetim aracı haline gelir.
-
Avrupa’da Kolektif Güvenin Sabote Edilmesi: Halk, devletine yabancılaşır; semboller üzerinden (Trump şapkası, İsrail veya Filistin bayrakları) kolektif güvenin yerini çatışmalı bir kimlik siyaseti alır.
-
İdeolojik Çözülmenin Derinleşmesi: Belleğe işlenen trajedi, artık ortak bir direnişin kaynağı değil, bireyleri yalnızca kendi hassasiyetleri etrafında şekillendiren bir ideolojik çözülme zemini olur.
4. Sabotajın Nihai Etkisi
Gazze, insanlığın belleğinde çözülmeyen ama çözülmemek için sürekli yeniden üretilen bir yara olarak kalır. Bu kalıcılık:
-
Kolektif çıkarları bireysel hassasiyetlere dönüştürür.
-
Ortak değerleri zayıflatır.
-
İnsanlığı, küresel hegemonyanın inşa ettiği “evrensel bireyselleşme programı”na uygun hale getirir.
Sonuç olarak, kolektif bellek bir “direniş alanı” değil, sistematik olarak işlevsizleştirilen bir yönetim alanı haline gelir. Gazze, yalnızca bir coğrafya değil, insanlığın ortak belleğine kazınmış kontrollü bir yara işlevi görür.
4.3. Evrensel Bireyselleşme ve Küresel Düzenin İnşası
Gazze’nin süreğenleştirilmiş trajedisi, yalnızca politik ve insani bir kriz değil; aynı zamanda küresel düzeyde bireyselleşmeye dayalı yeni bir düzenin inşasında stratejik bir araçtır. Bu düzen, kolektif dayanışma ve güven mekanizmalarını işlevsizleştirerek, bireyleri yalnızca kendi hassasiyetleri ve güvenlik refleksleri üzerinden yönlendirilebilir özneler haline getirmeyi amaçlar.
1. Kolektif Çıkarların Çözülmesi
Kolektif güven ve çıkar bilinci, tarih boyunca toplumların ortak yaşam zeminini inşa etmiştir. Ancak Gazze örneğinde bu bilinç, sürekli bir trajedinin çözümsüzlüğüyle aşındırılmaktadır.
-
Toplulukların Zayıflatılması: İnsanlık, ortak bir tepki ya da direnç oluşturmak yerine, bireysel hassasiyetler üzerinden tepkiler vermeye yönelir.
-
Kolektif Çıkarların Çöküşü: Ortak bir değer olarak adalet ya da insan hakları, artık bireylerin yalnızca kendi ahlâki duyarlılıklarıyla sınırlı bir meseleye indirgenir.
2. Evrensel Bireyselleşme Programı
Post-modern paradigmanın “her birey tekil bir değerdir” önermesi, küresel hegemonya tarafından araçsallaştırılır. Bu çerçevede Gazze, insanlığın kolektif belleğinde sabitlenmiş bir travma olarak kalırken, toplulukların çözülmesi hızlandırılır.
-
Bireysel Hassasiyetin Yüceltilmesi: Ortak bir eylem yerine, bireylerin kendi vicdani performansları (sosyal medya paylaşımları, sembolik jestler, bireysel bağışlar) öne çıkar.
-
Eylemsiz Duyarlılığın Normalleşmesi: İnsanlık, trajedi karşısında kolektif bir direniş yerine, bireysel “duygulanım anları” üzerinden tatmin sağlar.
3. Bilinçdışı Düzeyde Çözülme
Gazze’nin sinthome olarak kolektif bilinçdışına yerleşmesi, bu bireyselleşme programını pekiştirir.
-
Kolektif Güvenin Çatışmaya Dönüşmesi: İnsanlar artık kendi devletlerini kolektif değerlerin temsilcisi olarak değil, yabancı bir çıkarın aparatı olarak algılar. Bu çatışma, bireyi yalnızlaştırır.
-
İsyanın Sembolizasyonu: Trump şapkası ya da İsrail bayrağı taşıyan Avrupalı isyancılar, bu bilinçdışı çözülmenin somut göstergesidir: kolektif güvenin yerini parçalı, çelişkili ve sembolik kimlik performansları alır.
4. Küresel Düzenin İnşası
Evrensel bireyselleşme, yalnızca sosyo-psikolojik bir eğilim değil, aynı zamanda küresel hegemonik düzenin nihai hedefidir.
-
Yönetilebilir Özneler: Kolektif dayanışmanın yerini bireysel güvenlik arayışı aldığında, bireyler daha kolay yönlendirilebilir hale gelir.
-
Sabotajın Fayda Sağladığı Aktörler: ABD–İsrail ekseni, bu çözülmeyi kullanarak hem Ortadoğu’da hem Avrupa’da siyasal bütünlükleri parçalamakta; ortaya çıkan dağınık bireyler küresel kapitalist ağların en verimli taşıyıcıları haline gelmektedir.
Sonuç: Yalnızlaştırılmış İnsanlık
Gazze’nin kalıcılaştırılması, yalnızca bir trajedinin devamı değil, insanlığın kolektif belleğine işlenmiş stratejik bir kırılmadır. Bu kırılma sayesinde, kolektif güvenin yerini bireysel hassasiyetler alır; dayanışma yerine yalnızlaşma, ortak değerler yerine tekil varoluşlar ön plana çıkar.
Bu da, küresel hegemonyanın inşa etmek istediği son aşamayı temsil eder: evrensel bireyselleşme düzeni, yani toplumların parçalanarak bireylerin yalnızca kendi kaygılarıyla yönetilebilir hale geldiği bir dünya.
Tepkiniz Nedir?