TARİHİ ESERLER SERİSİ 1: ULUSAL UZUV ONTOLOJİSİ
“Tarihi Eserler Serisi 1: Ulusal Uzuv Ontolojisi”, bir tarihi eseri kültürel bir nesne olarak değil, ulusun ontolojik bedenine ait fiilî bir uzuv olarak konumlandıran radikal bir teorik çerçeve sunar. Bu metin, “çalmak” fiilinin ancak bir nesneye uygulanabileceği; fakat tarihi eserin ulusal bilinçdışında “nesne” değil, “özdeşlik organı” olarak kodlandığı için çalınamaz varsayıldığını gösterir. Tam da bu nedenle, ulusların en değerli eserlerini koruma refleksi sistematik biçimde zayıflar: eser, korunması gereken bir varlık değil, zaten kendiliğinden korunan bir uzuv gibi algılanır. Bu ontolojik kör nokta, Mona Lisa’dan Irak Ulusal Müzesi’ne kadar uzanan tarihsel vakalarda kendini tekrar eder ve her hırsızlık, kültürel bir kayıptan çok, ulusal özdeşlikte bir organ kopması anlamına gelir. Bu çalışma, tarihî eser hırsızlığını hukuki değil, varlıksal bir yarılma olarak yeniden tanımlarken, ulusal bilinçdışının köklü bir dönüşümden geçmesi gerektiğini savunan yeni bir ontoloji önerir.
1. GİRİŞ: TARİHİ ESERİN ONTOLOJİK STATÜSÜ
1.1. Kültürel Nesne Değil, Ulusal Uzuv
Tarihi eser, gündelik dilin ve hatta akademik literatürün büyük bölümünün düşündüğü gibi “kültürel bir nesne” değildir. Onu bir kültürel nesne olarak sınıflandırmak, ilk bakışta masum görünen fakat ulusun kendi varlık-bütünlüğünü nasıl kurduğunu kavrayamayan indirgemeci bir yanlış okumanın ürünüdür. Çünkü kültürel nesne kategorisi, eseri ulusun dışına yerleştirir: bir nesnenin kültürel olması, o nesnenin özneye dışarıdan iliştirilmiş bir simge, bir temsil ya da bir anlam yükü taşıdığı anlamına gelir. Oysa ulus–eser ilişkisinin ontolojik yapısı böyle işlemez. Tarihi eser, ulusun üzerine sonradan eklenen bir sembolik aksesuar değil; ulusun kendi tarihselliğinin dokusal bir birimidir. Daha da keskin ifade etmek gerekirse: tarihi eser, ulusun varoluşunun maddeleştirdiği bir uzuvdur.
Buradaki uzuv fikri, mecazi bir söylem değil, ulusal varlığın kurucu mantığına dair doğrudan bir ontolojik iddiadır. Çünkü ulus, modern politik imgelemde düşünüldüğü gibi, tarih dışı bir “özne” değildir; ulusun varlığının tüm koşulu, onun tarihselliğine gömülü oluşudur. Ulus, tarih çizgisinin dışında duran bir fail değil, tarih çizgisinin kendini örgütlediği ortak bir varlık-zaman formudur. Ulusun varoluşunun ham maddesi tarihtir; tarih, ulusun üzerine sonradan eklenen bir kimlik süsü değil, ulusu ulus yapan temel tözdür. Eğer tarihsellik çekilip alınsaydı, ortada ulus adına hiçbir şey kalmazdı. Bu nedenle ulusun varlığı, tarihin organik dokularından oluşan bir beden gibidir. İşte bu noktada tarihi eser, bu tarihsel bedenin yüzeye taşmış, yoğunlaşmış, nesneleşmiş bir parçasıdır. Eser, tarihin kendisini maddi bir forma dönüştürerek ulusal varlığın dışarıya doğru yönelmiş bir organına dönüşür.
Bu nedenle tarihselliğin cisimselleştiği her eser, ulus için dışsal değil içsel bir varlık birimidir. Bir ulusun tarihsel sürekliliği sadece sözlü anlatılarda, mitolojik hafızada, ritüellerde ya da yasal sistemde korunmaz; bu süreklilik, maddi bir dokuya ihtiyaç duyar. Tarihi eser, bu dokunun en somut ve en incinebilir formudur. Toplumsal bilinç açısından eser, ulusun kendisini taşıyan canlı bir sinew gibi işler: bir yandan geçmişi bugüne bağlayan süreklilik işlevi görür, diğer yandan ulusal kimliğin görünür yüzeyini oluşturur. Bu nedenle eser, ulus için “ait olunan bir şey” değil, “ulusun bizzat kendisi”dir.
Tam da burada kültürel nesne ile ontolojik uzuv arasındaki uçurum belirginleşir. Kültürel nesne, özne ile nesne arasındaki ikiliği varsayar. Bir şeyin kültürel olması, öznenin bir nesneye anlam yüklemesi, onu temsil aracı olarak kullanması, ona bir sembolik işlev vermesi demektir. Bu durumda nesne ile özne ontolojik olarak ayrı iki birimdir; nesne, öznenin dışındaki bir varlık alanına aittir. Bu ilişki “aidiyet” kategorisi tarafından düzenlenir: bir şey bir özneye ait olabilir. Bu ilişki, özne ve nesne arasındaki mesafeyi korur.
Fakat tarihi eser tam olarak bu mesafeyi imha eder. Ulus ile eser arasındaki ilişki “ait oluş” ilişkisi değildir. Eser ulusa ait değildir; eser ulusun kendisidir. Eser, ulusun tarihsel-zamansal bütünlüğünün maddi bir uzantısıdır. Bu nedenle burada işleyen kategori aidiyet değil, özdeşliktir. Aidiyet, iki farklı varlık alanı arasında kurulan ilişkidir; özdeşlik, tek bir varlık alanının içsel çoğullukları arasında işleyen ilişkidir. Tarihi eser, ulusal varlığın ontik dokusuna gömülü olduğundan, ulus–eser ilişkisi iki varlığın ilişkisi değil, tek bir varlığın iki görünüşünün ilişkisidir. Bu nedenle eser, ulusun bir parçası olarak değil, ulusun bir görünümü olarak işler.
Uzuv kavramının merkezi önemi burada ortaya çıkar. Uzuv, özneye ait olan bir şey değildir; uzuv öznenin kendisidir. Bir uzuv çalınamaz, çünkü çalmak ontolojik olarak “ötekine ait bir şeyi almak” anlamına gelir. Uzuv öteki değildir, ait değildir, dışsallaşmış değildir. Bu nedenle tarihî eser, bilinçdışı tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla çalınabilir kategoriye yerleştirilmez. Bir ulusun kendi bedensel bütünlüğü, kendi organları, kendi dokuları zaten “dokunulmaz” sayılır. Dokunulmazlık, güvenlik önlemlerinden değil, bilinçdışındaki özdeşlik kodundan türeyen bir yanılsamadır.
İşte bu yanılsama yüzünden tarihî eser koruması evrensel olarak zayıftır. Çünkü ulus, tarihî eseri bir nesne gibi değil, kendi varlığının doğal bir organı gibi algılar. Bir organın çalınma ihtimalini düşünmek bile ulusal bilinç için imkânsız bir kategoridir; bu nedenle eserler sistematik olarak “kendiliğinden korunuyor” varsayılır. Müzelerdeki zayıf güvenlik önlemleri, ibadethanelerin savunmasız kapıları, savaş dönemlerinde koruma planlarının yapılmaması hep bu tek ortak algıdan doğar: ulusal uzuv çalınamaz.
Bu nedenle bir tarihi eser çalındığında toplumun verdiği tepki şaşkınlıktır: “Bu kadar az önlem nasıl alınmış olabilir?” Bu soru her ülkede aynı biçimde tekrar eder, çünkü her ulusun bilinçdışında aynı kör nokta vardır: uzuv kategorisi mülkiyet kategorisini askıya alır. Mülkiyet yoksa çalınabilirlik yoktur; çalınabilirlik yoksa tehdit yoktur; tehdit yoksa koruma refleksi yoktur. Bu zincirin kırıldığı yer, hırsızlığın bizzat gerçekleştiği andır. O ana kadar eser ulusun içsel bir organı olarak görülürken, çalınma anında birdenbire ulus–eser ayrımı görünür hale gelir ve toplum, kendi ontolojik sürekliliğinin yarıldığını hisseder.
Tarihi eserin ontolojik statüsü işte bu yarılmanın sınırında belirir. Eser, çalındığında kaybolan bir kültürel değer değil; ulusal öznenin kendi bedeninden kopan bir parçadır. Bu kopma, geçmişin yitimi değil, ulusal varlığın bütünlüğünde açılan bir yarıktır. İşte bu makale, tam da bu nedenle tarihi eseri bir mülkiyet nesnesi olarak değil, ulusun tarihsel bedeninin ontolojik bir uzvu olarak ele almayı hedefler. Bu giriş bölümü, eserin neden korunmadığını değil, neden korunamayacağını açıklayan ontolojik yapıyı görünür kılar. Bu görünürlük, hem ulusal hafızanın işleyişini hem de tarihî eser hırsızlıklarının evrensel niteliğini kavramak için zorunlu bir başlangıçtır.
1.2. Tarihselliğin Ulusun Özü Oluşu
Bir ulusu ulus yapan şeyin ne olduğuna dair modern siyaset kuramları, sosyoloji, antropoloji ve kültürel çalışmalar uzun süre birbirinden farklı yanıtlar üretmiştir: ortak dil, ortak toprak, ortak köken, ortak kültür, ortak siyasal irade, ortak mitoloji… Ancak bu unsurların hiçbiri tek başına belirleyici değildir; hepsi daha derindeki bir tözün, daha temel bir varlık kipinin yüzeysel görünümleridir. O töz, o varlık kipi tarihselliktir. Çünkü ulus, diğer kolektif organizmalardan farklı olarak, kendi sürekliliğini, kendi varlık-zamanını, kendi kökensel örgüsünü maddi ve sembolik biçimde taşıyabilen bir varlık türüdür. Bir soyun devamı ya da bir toplumsal grubun yaşamı değildir ulus; ulus, tarih içindeki kendi sürekliliğini bilinç alanına taşıyabilen, kendi zamanını maddeleştirebilen ontolojik bir kolektif organizmadır.
Ulusu tarihsellikten kopardığınız anda ortaya kalan şey ulus değildir: geriye yalnızca nüfus kalır, yığın kalır, fakat ulus kalmaz. Tam da bu nedenle tarihsellik, ulusun üzerine sonradan eklenen bir kültürel parça değil, ulusu ulus yapan asli tözdür. Bir ulus kendi tarihselliğini yitirdiği anda, ulusal öznenin varlık zemini çöker; çünkü ulusal özne dediğimiz şey, tarihin kesintisiz bir akış olarak deneyimlenmesi, yeniden üretilmesi ve maddi semboller aracılığıyla cisimleştirilmesinden ibarettir. Ulus, tarihsel bir oluş kipidir; tarihsellik olmadan ulusun varoluşu mümkün değildir.
Bu nedenle tarihsellik, ulus için dışsal bir “geçmiş” değil, ulusun içsel bir “şimdi olma biçimidir.” Tarih, ulusun arkasında duran bir gölge ya da ulusun üzerinde taşınan bir kayıt defteri değildir; tarih, ulusun bedenidir. Her tarihsel katman —dilsel, kültürel, siyasal, estetik, mimari, maddi, ritüel— ulusun varlık örgüsünün bir dokusudur. Ulus, varoluşunu geçmişten ödünç almaz; ulus, geçmişin kendisine dönüşmüş hâlidir. Ulus, tarihin kendini içeri doğru kıvırarak bir “topluluk-organizmaya” dönüşmesidir. Bu nedenle ulusal varlık, tarihsel akışın yalnızca bir sonucu değil, tarihsel akışın kendini somutlaştırma biçimidir.
Uluslar kendilerini tarihle tanımlar; fakat daha önemlisi, kendilerini tarihle kurarlar. Ulusal kimlik, yalnızca geçmişe işaret eden bir anlatı değil, ulusun bizzat kendini var ettiği ontolojik zemindir. Ulusal süreklilik duygusu, kolektif hafızadan çok daha derin bir mekanizmanın ürünüdür: tarihsellik, ulusun kendi varlığını temellendirdiği temel koordinatlar dizgesidir. Bu koordinatlar olmadan ulusal öznenin ne anlamı kalır ne de varlık zemini. Bir ulusu yok etmenin en derin yolu topraklarını işgal etmek, nüfusunu dağıtmak ya da dilini yasaklamak değildir; en derin çözülme, ulusun tarihselliğini kesintiye uğratmaktır. Çünkü ulus, zamansal örgüsünün sürdürülemez hâle geldiği anda çözülür.
Bu noktada tarihi eserin rolü belirginleşir: eser, tarihselliğin maddeleştirilmiş formudur. Tarih soyut bir çizgi değil, somut bir organizmadır ve bu organizma, maddi uzuvlar üzerinden kendini görünür kılar. Bir ulusun tarihi, yalnızca anlatılar, destanlar, belgeler, sözlü hafıza ya da akademik kronikler aracılığıyla var olmaz; tarihin gerçek etkisi, maddi bir yüzeye, maddi bir dokuya kavuştuğu anda ortaya çıkar. İşte bu nedenle tarihi eser, tarihin ulusal bilinçteki “somut organdır.” Eser, tarihin ete kemiğe bürünmüş halidir; tarihte yaşananların değil, tarihin bizzat kendisinin bir uzantısıdır.
Bu maddileşme süreci, eseri kültürel bir nesneden tamamen farklı bir ontolojik konuma iter. Çünkü kültürel nesne, tarihin temsili olabilir; fakat tarihi eser, tarihin kendisidir. Temsil edilen şey ile temsil eden şey arasında bir ayrım vardır; fakat ontolojik uzuv hiçbir şeyi temsil etmez — o şeyin kendisidir. Ulusun tarihselliği, eserde temsili olarak değil, doğrudan varlık olarak mevcuttur. Bir ulusun geçmişini aktarmak, öğretmek ya da yaşatmak için kullanılan her unsur temsil niteliği taşırken; tarihî eser, temsilin ötesinde, tarihin maddi bir kesitidir. Bu nedenle eser, ulusun yalnızca geçmişi anlamasına yarayan bir araç değil; ulusun şu anki varlığının kurucu taşıdır.
Ulusun tarihselliği ne kadar kesintisiz ise, eser o kadar ontolojik değere sahiptir. Eser, ulusun zaman-mekân bütünlüğünü taşıyan bir düğüm noktasıdır; ulusun geçmişi ile geleceği arasına gerilen anlam zincirinin maddi bileşenidir. Bu zincirin kopması, yalnızca kültürel bir kayıp değil, ulusun kendi varlık dokusunda açılan bir yarık demektir. Çünkü tarihî eser kaybolduğunda geçmiş değil, ulusun kendisi eksilir. Ulusun ontik sürekliliği askıya alınır; tarihsellik bütünlüğünü kaybeder.
Dolayısıyla tarihsellik ulusun özü olduğu için, tarihselliğin maddi organı olan eser de ulusal özün bir parçası haline gelir. Ulus tarihsiz var olamayacağı gibi, esersiz de kendi tarihselliğini maddeleştiremez. İşte bu nedenle eserin çalınması, temsil kaybı değil, ontolojik eksilme üretir. Tarihsellikle kurulan maddi bağ kopar; ulusal beden kendi uzvunu yitirir. Bu kayıp yalnızca geçmişin yitimi değildir — ulusal öznenin varlık alanında bir süreksizlik, bir boşluk, bir yarık ortaya çıkar.
Bu yarığın ne kadar derin olduğu, ulusun tarihsellik bilincine ne kadar gömülü olduğuyla ölçülür. Bazı uluslarda tarihî eser kaybı, toplumsal yapıda travmatik kırılmalar yaratırken; bazı uluslarda bu kayıp ancak gecikmeli olarak fark edilir. Bu fark, ulusun tarihselliği nasıl içselleştirdiğini gösterir. Fakat tüm uluslarda ortak olan şey şudur: tarihî eserin kaybı, ulusun kendi tarihsel bedeninde organik bir eksilme meydana getirir.
Bu nedenle tarihselliğin ulusun özü oluşu, yalnızca teorik bir tespit değil; aynı zamanda eserin neden dokunulmaz, neden çalınamaz “sanıldığı”nı açıklayan bilinçdışı mekanizmanın temelidir. Tarihsellik ulusal öz olduğu için, eserin de ulusal uzuv olarak kodlanması kaçınılmazdır. Bu kodlama, eserin çalınmasını teorik olarak imkânsızlaştırır; çünkü özdeşlik kategorisi mülkiyet kategorisini bastırır. Tam da bu nedenle uluslar eserlerini koruyamaz — çünkü onları korumak gerektiğini bile düşünmezler. Ulusal bilinç için tarihsellik kendiliğinden korunur, tıpkı ulusal bedenin kendiliğinden varlığı gibi.
İşte bu alt başlık, tarihî eserin neden “nesne” olarak değil, ulusun varlık alanının zorunlu bir organı olarak ele alınması gerektiğini açıklayan ikinci temel taşıdır. Ulus tarihselliktir; tarihî eser ise tarihselliğin cisimselleşmiş formudur. Bu ikisi arasındaki bağ koparsa, ulusal özne kendi ontolojik temelini yitirir.
2. ULUS–NESNE İLİŞKİSİNİN ONTOLOJİK AYRIMI
2.1. Aidiyet: İki Ayrı Öznenin İlişkisi
Aidiyet kavramı, modern hukuk sistemlerinden önce bile, insanın nesneyle kurduğu ilişkinin en temel mantıksal formu olarak iş görmüştür. Bu kavramın altında yatan varsayım çok açıktır: özne ve nesne birbirinden ayrıdır. “Bir şey birine aittir” dendiğinde, iki ayrı varlık alanı arasındaki yönelimi belirtmiş oluruz — sahip olan ve sahip olunan. Bu ikili yapı, aidiyet kavramının kurucu omurgasıdır: farklılık, mesafe, ayrışma, özne–nesne ayrımı. Aidiyet ilişkisi, iki ayrı öznenin kendi varlık alanlarının sınırlarını koruduğu bir düzen içinde anlam kazanır. Özne bir şeyin sahibidir; nesne öznenin alanına dâhil edilen fakat hiçbir zaman öznenin kendisi olmayan bir birimdir.
Bu nedenle aidiyet mantığı, ontolojik olarak mesafeye dayanır: sahibiyet, mesafenin tanınmasıdır. Özne, nesnenin kendisi değildir; nesne, öznenin genişlemiş bir formu değildir; aralarında varlık düzeyinde açık bir ayrım vardır. Özne, nesneye dışsal bir fail olarak yaklaşır; nesne ise öznenin eylemi, müdahalesi, tasarrufu altında şekillenen bir varlık statüsüne sahiptir. Bir nesneye sahip olmanın anlamı da bu ayrımdan doğar: sahip olduğun şey senin varlığının bir parçası değildir; senin dışındaki bir şeydir ama senin kontrol alanına alınmıştır. Aidiyet daima dışsallık içerir.
Bu ontolojik ayrım, aidiyet ilişkisinin en temel mantıksal sonucunu doğurur: aidiyet alanındaki her şey çalınabilir. Çünkü çalmak, ontolojik olarak bir öznenin alanından bir nesneyi alıp başka bir öznenin alanına geçirmektir. Çalınabilirlik yalnızca hukuki bir kavram değildir; çalınabilirlik, aidiyet mantığının doğal sonucudur. Aidiyet varsa mülkiyet vardır; mülkiyet varsa devredilebilirlik vardır; devredilebilirlik varsa gasp edilebilirlik vardır. Bir nesnenin çalınabilmesi için önce o nesnenin aidiyet ilişkisine dahil edilmesi gerekir. Bu nedenle aidiyet, çalınabilirliğin koşuludur.
Ancak bu ilişki biçimi, tarihi eser ile ulus arasında işlemez. Çünkü ulus–eser ilişkisinin ontolojik yapısı, aidiyet kategorisini reddeder. Aidiyet ilişkisine dayanan hiçbir kavramsal çerçeve tarihî eser–ulus ilişkisinin doğasını açıklayamaz. Çünkü tarihî eser, ulusal özneye dışsal değil; ulusal öznenin içsel bir birimidir. Bu nedenle aidiyet kavramı, tarihî eserin ontolojik statüsünü açıklamak için yapısal olarak yetersizdir. Aidiyetin temel önkoşulu olan özne–nesne ayrımı, ulus–eser ilişkisinde ortadan kalkar. Ulus eserini “sahip olunan bir şey” olarak değil, “kendi sürekliliğinin maddi dokusu” olarak konumlandırır.
Bu nedenle bir ulus için eser ait değildir, kendidir. Bu “kendilik” niteliği aidiyeti askıya alır. Aidiyetin ontolojik şartı olan mesafe bu ilişkide çöker. Ulus ile eser arasındaki bağ, iki varlık alanı arasındaki bir bağ değil; tek bir varlık alanının kendi içinde kıvrılarak ürettiği organik bir bağdır. Ulusun tarihsel varlığı, kendi kendine ait olur; dolayısıyla eserin ulusa ait olması değil, ulusun eser aracılığıyla kendine ait olması söz konusudur. Aidiyetin ontolojik mekanizması tersine çevrilir.
Aidiyetin çalınabilirlik olanağı tarihî eserde işlemediği için —çünkü çalınabilirlik yalnızca aidiyete içkin bir formdur— ulusal bilinçte tarihî eserler için çalınma ihtimali bir tehdit olarak belirmez. Devletin koruma refleksinin zayıflığı tam olarak buradan doğar: aidiyetin çalınabilirlik mantığı bilinçdışında devreye girmez. Ulus, esere sahip olduğunu düşünmez; eserin kendisi olduğunu düşünür. Bu nedenle bir ulus için eser “kaybedilebilir” bir nesne değil, “daima mevcut” bir organdır.
Aidiyet, iki ayrı varlığın karşılıklı ilişki biçimi iken, tarihî eser bu ayrımı iptal ederek özdeşlik düzeyinde kök salar. Bu iptal, hem koruma refleksini hem de çalınma tehdidinin kavranmasını yapısal olarak imkânsızlaştırır. Bu nedenle tarihî eser hırsızlıklarının her biri, devletleri hazırlıksız yakalar; çünkü devletler aslında bir mülkiyet nesnesini değil, bir uzvu koruyormuş gibi davranır: tehdit algısı yoktur, ihtimal algısı yoktur, kayıp ihtimali ontolojik olarak düşünülmez.
Aidiyet kategorisinin ulus–eser ilişkisinde neden işlemediğini anlamak, tarihî eser hırsızlıklarının neden bu kadar “kolay” olabildiğini anlamanın ilk anahtarıdır. Çünkü ulus, aidiyet üzerinden değil, özdeşlik üzerinden kurulan bir ilişki biçimine hapsolmuştur; bu hapsolma, ulusal kör noktanın temelini oluşturur.
2.2. Özdeşlik: Ulusal Uzvun Statüsü
Tarihî eserin ulusla kurduğu ilişki, aidiyet mantığının sınırlarını aşan ve ona ontolojik olarak üstün bir düzeyde işleyen bir özdeşlik ilişkisine dayanır. Çünkü uzuv, öznenin alt-birimi değildir; öznenin kendisidir. Bu cümle, biyolojik bir gerçeklikten çok daha fazlasını ifade eder: bir organın organ olmasını sağlayan şey, beden ile arasındaki ilişkinin dışsallık değil, tam bir içsellik olmasıdır. Uzuv, bedenin dışında duran, bedene eklemlenen ya da bedene ait olan bir nesne değildir; bedenin varoluşunu mümkün kılan, bedenin bütünlüğünü oluşturduğu için bedenin kendisine dönüşmüş bir varlık kipidir. Bu nedenle “uzuv çalmak” ifadesi ontolojik olarak imkânsızdır; çünkü çalmak, öznenin dışında duran bir nesneyi öznenin alanından almak demektir. Oysa uzuv öznenin dışında değildir; öznenin kendisinin maddi formudur.
İşte ulus–eser ilişkisinin radikal niteliği tam olarak burada belirginleşir: ulus, tarihî eseri hiçbir zaman “sahip olunan bir şey” olarak kodlamaz; onu ulusun tarihselliğinin dışsallaşmış bir taşıyıcısı, bir organı, bir uzvu olarak deneyimler. Ulus için eser, ulusal öznenin maddi varlık akışının dışarıya yansıyan bir formudur. Eser, ait değildir; zaten özdeş olduğu için aidiyet kategorisi anlamsızlaşır. Ulusun tarihsel varlığı nasıl ki kendi zaman-mekân örgüsünü bir beden gibi örüyorsa, eser de o bedenin bir yüzeyde katılaşmış dokusu, ulusun varlık-zamanının maddeye dönüşmüş şeklidir. Bu nedenle eser, ulusun dışında duran bir kültürel nesne değil, tarihsellik denen ulusal kendiliğin dışarıya doğru kıvrılmış bir organıdır.
Özdeşlik kategorisi, aidiyetin aksine, iki ayrı varlığın ilişkisine değil, tek bir varlık alanının kendi içsel çoğullukları arasındaki ilişkiye dayanır. Ulus–eser ilişkisinin özdeşlikten beslenmesinin anlamı da budur: ulus kendisini eserde temsil edilmiş olarak değil, eserde maddeleştirilmiş olarak bulur. Temsil ile özdeşlik arasındaki fark burada kritiktir. Temsil edilen şey ile temsil eden şey, ne kadar yakın olursa olsun her zaman birbirinden ayrıdır; oysa uzuv statüsünde böyle bir ayrım yoktur, çünkü özdeşlik ayrımı imha eder. Ulus için eser “tarihimizin temsilcisi” değildir; “tarihimizin kendisidir.” Bu nedenle bir ulusun eserle kurduğu ilişki, sembolik değil, ontolojik bir bağdır.
Bu ontolojik özdeşlik, eserin çalınmasını ulusal bilinç için düşünülemez kılar. Çünkü çalmak fiili, ontolojik olarak “sana ait ama sen olmayan bir şeyi senden almak” demektir. Uzuv ait değildir; öznenin varlık-zeminidir. Dolayısıyla ulusun bilinçdışı, eser ile ulus arasındaki ayrımı kuramaz. Ulusal özne için eser, kendinden dışarı taşmış bir maddi sürekliliktir; bu nedenle tehdit görmez, hedef nesne olarak kodlanmaz, “çalınabilir” kategorisine yerleştirilmez. Uzvun çalınması, bilinçdışında yalnızca imkânsız değil, kavramsallaştırılamazdır. Bu nedenle bir ulus için tarihî eser, çalınabilir bir nesne olmaktan önce, “zaten burada olan” bir varlık-gerçekliğidir. Bedenin kendi organının çalınabileceğini tahayyül etmesi ne kadar zor ise, ulusun tarihî uzvunun çalınabileceğini tahayyül etmesi de o kadar güçtür.
Bu özdeşlik yapısı, ulusal güvenlik refleksini sistemik olarak zayıflatır. Çünkü bir organın çalınması düşünülemez olduğundan, organı koruma ihtiyacı da bilinçdışı düzeyde belirmez. Ulus için eser, korunması gereken bir mülkiyet birimi değil, korunmaya ihtiyaç duymayan doğal bir varlık uzantısıdır. Bu nedenle tarihteki en büyük eser hırsızlıklarının ortak özelliği, ulusların eserlere yönelik dramatik derecede az koruma sağlamasıdır. Bu durum teknik yetersizlikten değil, özdeşliğin bilinçdışı etkisinden doğar. Ulus, esere yönelik “dış tehdit” fikrini ontolojik olarak üretemez; çünkü dış tehdide karşı korunan şey mülkiyet değildir, beden bütünlüğüdür — fakat ulus eseri beden bütünlüğünün zaten doğal ve dokunulmaz bir parçası gibi kodladığı için tehdit kategorisi askıya alınır.
Uzrun statüsü bu nedenle hem varlık hem de güvenlik teorisi açısından kritik bir düğümdür. Ulus, eseri kendinden ayrı bir birim olarak deneyimlemediği için eserin kaybını da kayıp olarak deneyimlemez — ta ki kayıp gerçekleşene kadar. Eser çalındığında yaşanan travmatik şaşkınlık, bu özdeşlik ilişkisinin bir anda kırılmasıdır. Bir ulus, kendi tarihsel organının birdenbire “ayrı bir nesne” gibi yerinden sökülmüş olduğunu fark eder. Özdeşlikten aidiyete zorunlu ve acı bir geçiş yaşanır: ulus ilk kez eseri kendinden ayrı bir “şey” olarak görmek zorunda kalır. Travmanın kaynağı budur: kaybolan kültürel bir nesne değil, ulusal öznenin kendi maddi sürekliliğidir.
İşte tarihî eserin ulusal uzuv olarak konumlanması, hem onun neden çalınamaz “sanıldığını”, hem de çalındığında neden ulusal öznelikte bir yarık oluşturduğunu açıklayan ontolojik çekirdektir. Ulus ile eser arasındaki bağ, bir sahiplik ilişkisi değil, bir özdeşlik ilişkisi olduğu sürece, eser hem en değerli hem de en savunmasız organ olarak kalacaktır.
2.3. Uzuv Kategorisinin Mülkiyeti Askıya Alması
Uzuv kategorisinin tarihî eser bağlamında yarattığı en kritik kırılma, mülkiyet kavramını yapısal olarak işlevsiz hâle getirmesidir. Çünkü mülkiyet, ontolojik olarak yalnızca “öznenin dışında duran bir nesneye” uygulanabilir. Bir şeye sahip olmanın mümkün olabilmesi için, o şey öznenin kendisi olmamalı; öznenin dışarısında, ondan ayrı bir varlık alanında bulunmalı ve özneyle arasında bir mesafe kurulabilir olmalıdır. Mülkiyet, bu mesafenin kurumsallaştırılmış hâlidir. Dolayısıyla mülkiyet kategorisinin işlemesi için iki temel koşul vardır: özne–nesne ayrımı ve nesnenin devredilebilir olması.
Oysa uzuv tam da bu iki koşulu imha eder. Çünkü uzuv, öznenin dışarısında değildir; öznenin kendi varlık alanının içsel bir bileşenidir. Uzuv, öznenin sahip olabileceği bir şey değil; öznenin kendisinin belirli bir maddi formda yoğunlaşmasıdır. Bu nedenle uzuv kategorisi devreye girdiği anda, mülkiyet kategorisi kendiliğinden çöküşe geçer. Özne, kendi uzvuna sahip olmaz; özne kendi uzvudur. Sahip olmak ile olmak arasındaki fark, tarihî eser tartışmasının ontolojik çekirdeğidir. Eser ulusa ait değildir; ulus eserde kendisini bulur. Bu özdeşlik, mülkiyet kategorisini askıya alır; çünkü bir şey ancak öznenin dışına yerleştirildiğinde mülkiyet ilişkisine girebilir.
Bu askıya alma, yalnızca bir kavramsal durdurma ya da soyut bir düşünsel işlem değildir; ulusların tarihî eserleri nasıl algıladığını, nasıl konumlandırdığını ve en önemlisi neden koruyamadığını belirleyen bilinçdışı mekanizmanın tam merkezidir. Ulusal bilinç, eseri mülk gibi değil, organ gibi deneyimlediği için, mülkiyet kategorisi devre dışı olduğu anda “koruma” fikri de devre dışı kalır. Çünkü koruma, mülkiyetin doğal bir sonucudur: bir şeye sahip olduğunu düşündüğünde onu korursun; sahip olmadığını düşündüğünde koruma ortaya çıkmaz. Uzuv kategorisinin en yıkıcı sonucu, ulusun eseri “korunması gereken şey” olarak değil, “zaten kendiliğinden korunan şey” olarak algılamasıdır.
Bu noktada bilinçdışının mekanizması devreye girer: beden kendi uzvunu dışsal bir tehdit altında görmez. Bir insan kolunun çalınabileceğini düşünmez; çünkü kol çalınabilir bir nesne değil, varoluşsal bir bileşendir. Aynı şekilde, ulus da tarihî eserinin çalınabileceğini düşünmez. Mülkiyet kategorisinin askıya alınması, tehdit kategorisinin de askıya alınması anlamına gelir. Bir nesne çalınabilir; bir uzuv çalınamaz. Ulusal bilinç, eseri uzuv statüsünde konumlandırdığı için çalınma ihtimali ontolojik olarak görünmez olur. Bu görünmezlik, güvenlik refleksinin yokluğu olarak toplumsal düzeye yansır.
Bu nedenle dünyanın her yerindeki en dramatik tarihî eser hırsızlıklarının ortak paydası, eserlerin neredeyse komik denebilecek kadar az güvenlikle korunuyor olmasıdır: kiliselerde kilitsiz pencereler, müzelerde gece vardiyasız bölümler, açık depolar, kameraların olmadığı salonlar, tek bir kilitle korunan kasalar, alarm sistemlerinin kapalı tutulduğu galeriler… Bunlar basit yönetim hatası ya da teknik yetersizlik değil; uzuv kategorisinin bilinçdışı düzeyde mülkiyeti askıya almasının somut belirtileridir. Ulus, eseri bir mülk gibi düşünmediği için mülk mantığıyla korumaz; eseri bir uzuv gibi düşündüğü için uzvun dokunulmazlığına güvenir.
Uzuv kategorisinin mülkiyeti askıya alması, eseri yalnızca savunmasız hâle getirmekle kalmaz; aynı zamanda çalındığında yaşanan travmayı da büyütür. Çünkü eserin kaybı, mülkiyeti kaybetmek değil; beden bütünlüğünü kaybetmektir. Eserin çalınması, ulusun kendi tarihsel kendiliğinden bir parçanın sökülmesi anlamına gelir. Bu yarılma, çalınma anına kadar bilinçdışı düzeyde görünmez olduğundan, yarattığı şok çok daha derindir. Ulus, eserin uzuv statüsünü kaybettiği anda ilk kez eserin bir “nesne” olabileceğini fark eder — fakat bu farkındalık her zaman geç gelir: ancak kayıp gerçekleştiğinde.
İşte bu nedenle uzuv kategorisinin mülkiyeti askıya alması, tarihî eser hırsızlıklarının felsefi değil, ontolojik bir açıklamasıdır. Uluslar eserlerini koruyamaz; çünkü koruma fikri ancak mülkiyetin olduğu yerde doğabilir. Mülkiyet askıya alındığında, koruma da askıya alınır. Ve tarihî eserler tam da bu ontolojik askıya alınmanın yarattığı boşlukta çalınır: en değerli oldukları için değil, en “kendilik” oldukları için.
3. TOPLUMSAL BİLİNÇDIŞININ KÖR NOKTASI: “ÇALINAMAZLIK” VARSAYIMI
3.1. Patolojik Tepki: “Bu kadar az önlem nasıl alınmış olabilir?”
Her tarihî eser hırsızlığında, ülke fark etmeksizin, toplumun refleks olarak verdiği ilk tepki aynıdır: “Bu kadar az önlem nasıl alınmış olabilir?”
Bu soru yüzeyde bir güvenlik sorgusu gibi görünse de, esasında teknik ya da idari bir denetim eleştirisi değildir. Bu tepkinin kökü, kolektif bilincin değil, kolektif bilinçdışının derinliklerinde bulunur. Çünkü bu tepki, eserin çalınmasına değil; çalınmasının “düşünülebilir” oluşuna karşı duyulan dehşettir. Teknik bir eksikliğin sorgulanması gibi görünse de, aslında ortaya çıkan şey ontolojik–psikolojik bir şoktur: ulusal bilinç, kendi uzvunun çalınabileceği fikrine hazırlıklı değildir.
Toplumsal bilinç için “çalmak”, ontolojik olarak aidiyet ilişkisini gerektirir:
bir şey bir özneye aitse, o şey ondan alınabilir.
Yani çalınabilirlik, ancak bir nesnenin öznenin dışında konumlandığı durumlarda kavranabilir. Fakat tarihî eser, ulusal bilinçdışında “ait olan nesne” değil, “öznenin kendisi” olduğu için, çalınabilir kategoriye dâhil değildir. Bu nedenle toplum, eser çalındığında şaşkınlığa düşmez; şok olur. Çünkü bilinçdışı seviyede, yaşanan şey bir mülkiyet kaybı değil, ontik bir imkânsızlığın gerçekleşmesidir.
Tam da bu yüzden, tarihî eser hırsızlıklarına verilen toplumsal tepki teknik değil, semptomatiktir. İnsanlar “nasıl çalındı?” diye sormaz; onun yerine “nasıl bu kadar az önlem vardı?” diye sorarlar. Çünkü bilinçdışı biliyordur ki, eğer eser gerçekten çalınmışsa, demek ki ona dışsal bir tehdit vardı; fakat bilinçdışı için böyle bir tehdit kategorisi zaten yoktur. Soru teknik bir sorgulama değildir; ontolojik düzenin kırılması karşısında duyulan rahatsızlığın ifadesidir.
Ulusal bilinç, tarihî eseri “hedef nesne” olarak görmediği için, ona yönelik potansiyel saldırı ihtimalini de düşünmez. Bir müzede ya da kutsal mekânda güvenlik zafiyeti oluşması, toplum tarafından “akıl almaz bir ihmal” olarak yorumlanır; oysa bu ihmal, bilinçdışındaki özdeşlik kategorisinin doğal sonucudur. Toplum ve devlet, eserin çalınabileceğini düşünmediği için koruma refleksi üretmez. Bu nedenle çalınma sonrası hayret, aslında toplumun kendi bilinçdışıyla yüzleşmesidir: “Biz bunu neden tehdit olarak görmedik?”
Bu patolojik tepkinin evrenselliği, uzuv kategorisinin ulusların bilinçdışına ne kadar derinden kazındığını gösterir. Örneğin:
-
1911 Mona Lisa hırsızlığında, Fransız basını haftalarca “Louvre nasıl bu kadar savunmasız olabilir?” diye yazdı.
Oysa Louvre’un eseri korumaması, bilinçli bir hata değil, ulusal vitrinin “dokunulmaz” olduğuna dair kolektif yanılsamanın ürünüdür. -
1994 The Scream hırsızlığında, Norveç polisi “tüm alarm sistemlerinin kapalı olduğunu” açıkladığında toplum şoke oldu.
Oysa kapalı olması, Norveç’in resme “dokunulmaz sembol” muamelesi yapmasının ontolojik sonucuydu. -
2025 Louvre Napolyon Mücevherleri hırsızlığında, raporun ilk cümlesi şuydu:
“Kurumsal düzeyde hırsızlık riskinin sistematik hafife alınması…”
Yani devlet bile kendi bilinçdışı varsayımını fark etti ve bunu teknik bir terimle yeniden adlandırdı.
Toplumun verdiği patolojik tepki, “nasıl olur da önlem alınmaz?” değil; “nasıl olur da düşünülmeyen bir şey gerçekleşir?” tepkisidir. Çünkü ulusal bilinçdışı için eser, çalınabilir bir nesne değil, çalınamaz bir uzuvdur. Bu nedenle hırsızlık sonrası ortaya çıkan öfke, aslında devlete değil, ontolojik düzenin kırılmasına yöneliktir. Eserin çalınması, ulusun kendi kendisinin dışarıdan bir fail tarafından manipüle edilebileceğini göstermesi bakımından bir varlık-sarsıntısıdır. Tepkinin şiddeti de bu nedenle teknik değil, varlıksaldır.
Sonuç olarak bu patolojik tepki, toplumun eseri koruyamamasının nedeni değil; eser–ulus ilişkisinin ontolojik yapısını ele veren semptomdur. Toplum öfkeli değildir; metafizik olarak afallamıştır. Soru teknik değildir; ontolojiktir. Ve tam da bu nedenle, “bu kadar az önlem nasıl alınmış olabilir?” sorusu, kolektif bilinçdışının uzuv kategorisini farkında olmadan dışa vurduğu andır.
3.2. Uzuv Kaybının Bilinçdışı Tarafından Tahayyül Edilemez Oluşu
Bir ulusun tarihî eserle kurduğu ilişki aidiyete değil, özdeşliğe dayandığı için, eserin kaybı ulusal bilinçdışı açısından yalnızca travmatik değil, tahayyül edilemez bir olaydır. Çünkü bilinçdışı için uzuv, failin sahip olduğu bir dış nesne değil, failin varlığının kurucu bir bölgesidir. Bir insanın kendi kolunun çalınabileceğini düşünememesi gibi, ulus da kendi tarihsel organının çalınabileceğini düşünemez. Bu imkânsızlık, rasyonel bir hesaplamadan ya da teknik bir öngörüsüzlükten değil, ontolojik düzeyde işleyen bir varsayımdan kaynaklanır: uzuv çalınamaz.
Bu cümlenin gücü, biyolojik bir gerçekliğe değil, bilinçdışının yapıtaşlarına dayanır. Uzvun çalınamayışı biyolojik değil, ontolojik bir ilkedir; çünkü uzuv çalınabilirse, özne–kendilik bütünlüğü de çöker. Bedenin bütünlüğü, uzuvların dokunulmazlığı üzerine kurulu olduğu için, uzvun kaybı sadece fiziksel bir eksilme değil, öznenin varlık kipinde bir yırtılmadır. Bu nedenle insan, kendi uzuvlarının bir hırsızlık nesnesi olabileceği düşüncesini taşımak üzere evrimleşmemiştir. Bu kapı, bilinçdışında kapalıdır.
Ulusal bilinçdışı da bireysel bilinçdışıyla aynı yapısal mantıkla çalışır. Ulus, tarihî eseri kendi tarihsel bedeninin uzvu olarak kodladığında, onu çalınabilir bir şey olarak değil, zaten ontolojik olarak korunan, varlığı tehdit edilemez bir organ olarak konumlandırır. Bu nedenle tarihî eserlerin büyük bir bölümünde koruma refleksi teknik olarak değil, ontolojik olarak yoktur. Bilinçdışı, “çalınamaz” kategorisini üst yapıda güvenlik politikası olarak değil, alt yapıda varlık-önvarsayımı olarak üretir.
Bu tahayyül edilemezlik, yalnızca tehdit algısını değil, kayıp algısını da çarpıtır. Bir ulus için eserin çalınması, gerçekleşene kadar “mümkün” değildir. Bu nedenle eser kaybolduğunda yaşanan şey, yalnızca kayıp değil, kavramsal bir sarsıntıdır. Ulus, ilk defa iki şeyi aynı anda fark eder:
-
eser, kendinden ayrı bir nesne olabiliyormuş;
-
kendinden ayrı olabildiği için çalınabilirmiş.
Bu farkındalık, bilinçdışında kayıtlı olan özdeşlik yapısının çözülmesi anlamına gelir. Ulus, uzvu dışsallaştığı anda —yani çalınma gerçekleştiği anda— uzuv kategorisini kaybeder ve eser bir nesneye dönüşür. İşte travmanın nedeni budur: kayıp olan kültürel bir nesne değil; ulusun kendilik sürekliliğidir. Çünkü özne, kendisi olan bir şeyi kaybettiğinde aslında kendinden eksilir. Bu nedenle tarihî eser hırsızlıklarında, özellikle ulusal sembol niteliği taşıyan vakalarda, toplumda gözlenen duygusal şiddet mülkiyet kaybına değil, ontolojik eksilmeye yöneliktir.
Bu imkânsızlık algısı tarih boyunca birçok kez kendini gösterdi. Örneğin:
-
Mona Lisa çalındığında, Fransız toplumu birkaç gün boyunca eserin aslında müzenin başka bir bölümünde saklandığına inandı. Çünkü bir ulusal uzvun gerçekten çalınmış olabileceği düşüncesi bilinçdışında kabul edilemezdi.
-
The Scream çalındığında, Norveç’te halkın ilk tepkisi, hırsızlığa değil, olaya inanamayışaydı; birçok kişi eserin teknik nedenle “kaldırıldığını” sandı.
-
Bellini Madonna üçüncü kez çalındığında, Venedik cemaati olayın gerçekliğine yine aynı şekilde inanamadı: “Bir yanlışlık olmuştur.”
Bu tepki, üç kez çalınmış bir eserin hâlâ “çalınamaz” kategorisinde görüldüğünü gösteren çarpıcı bir örnektir.
Tahayyül edilemezlik, ontolojik bir yasaktan gelir. Bu yasak, bedenin kendi bütünlüğünü korumasını sağlayan derin yapının kolektif ölçekte yeniden üretimidir. Ulus, kendi uzvunun yerinden sökülebileceğini düşünemez; bu nedenle eserin çalınması ancak bir “gerçeklik yarığı” ortaya çıktığında mümkün hâle gelir. O ana kadar uzvun çalınabilirliği ulusal hafıza tarafından üretilmez; çünkü çalınabilirlik, ancak mülkiyet kategorisine aittir. Uzuvda mülkiyet olmadığı için, çalınabilirlik de yoktur.
Bu yapının en ürpertici yönü şudur: uzuv kaybı, ancak kayıp anında düşünülür hâle gelir. Yani bilinç, kayıp gerçekleşene kadar o ihtimali bilişsel düzlemde üretemez. İşte bu nedenle tarihî eser hırsızlıkları, ulusal travmalar olarak yaşanır. Toplumun ilk tepkisi öfke değil; ontolojik şoktur. Çünkü ulus, kendisine içkin olan bir şeyi ilk kez dışarıdan koparılmış hâlde görür. İlksel dehşetin nedeni, “biri çalmış” olması değil; “çalışının mümkün olmuş” olmasıdır.
Sonuç olarak, uzuv kaybının tahayyül edilemez oluşu, tarihî eserlerin neden hem en değerli hem de en savunmasız olduklarını açıklayan ikinci çekirdektir. Ulus, eserin çalınabileceğini hayal bile edemediği için, eserin korunmasını da hayal edemez. Bu imkânsızlık, eser–ulus ilişkisini hem metafizik hem de psikolojik düzeyde belirleyen temel yanılgıdır.
3.3. En Değerli Nesnenin Neden En Az Korunduğu Paradoksu
Uluslar için tarihî eserlerin değerinin yüksek oluşu, bu eserlerin daha çok korunması gerektiği anlamına gelmez; tam tersine, bu yüksek değer, onları ontolojik olarak dokunulmaz bir kategoriye yerleştirdiği için, eserler pratikte en az korunan nesnelere dönüşür. Bu paradoks, yüzeyde yönetimsel zaaf gibi görünse de, kökünde bilinçdışının eseri uzuv statüsünde konumlandırmasından doğan sistematik bir ontolojik yanılsama vardır. Çünkü bir ulus için tarihî eser, ait olunan bir nesne değil; zaten ulusun kendisine içkin bir organ, bir maddi süreklilik birimidir. Ve bilinçdışı için bir uzuv korunması gereken bir şey değildir; zaten doğal olarak korunur. Dokunulmazlık, pratik bir güvenlik değil, ontolojik bir varsayımdır.
Bu nedenle uluslar için tarihî eserler paradoksal biçimde hem en değerli hem de en savunmasız nesnelerdir. Değerleri onları bir koruma nesnesi değil, bir “haricî tehditten muaf” kategoriye iter. Çünkü ulus için değer, mülkiyet değerinden değil, özdeşlik değerinden türer; eserin yüksek değeri, onun ulusal özneyle mutlak özdeşliğinden gelir. Bu özdeşlik ise, bilinçdışında tehdit fikrini otomatik olarak askıya alır. Bir organın çalınacağı düşünülmez; çünkü organ, özneyle ayrılmaz bir birliktelik içindedir. Bu nedenle ulus, kendisi olan bir şeyi dışarıdan bir düşmanın hedef alabileceği ihtimalini üretemez. Dış tehdit, ancak mülkiyet kategorisine içkin nesneler için hayal edilebilir; uzuv statüsünde tehdit kategorisi boşa düşer.
Bu yanılsama, tarihteki pek çok büyük hırsızlık vakasında çıplak şekilde görülmüştür.
Örneğin:
– Louvre’daki Mona Lisa hırsızlığında (1911)
Dünyanın en ikonik tablosu yalnızca bir çiviyle duvara asılıydı. Neden?
Çünkü Fransız bilincinde Mona Lisa, “ulusal vitrinin doğal bir organı”ydı; organın çalınması düşünülemezdi. Bu nedenle önlem alınmadı — çünkü bilinçdışı için önlem gereksizdi.
– The Scream hırsızlığında (1994)
Norveç’in en değerli sembolü alarm kapalıyken duvarda duruyordu. Hırsızların geride bıraktığı not (“Poor security için teşekkürler”) aslında bir ifşaydı:
Ulusun bilinçdışı, uzvu tehdit kategorisinden muaf tutmuştu.
– Bellini Madonna’nın üç kez çalınması (Venedik, 1993)
Üç hırsızlık da neredeyse aynı kadar kolaydı. Neden?
Çünkü eser, ibadetin “ontolojik organı” olarak görülüyordu; kilisenin kutsallığı doğal güvenlik sayıldığı için dünyevi güvenlik sistemleri uygulanmadı.
– Louvre Napolyon Mücevherleri (2025)
CCTV’lerin yalnızca %39’u çalışıyordu. Sızdırılan raporun ifadesi:
“Hırsızlık riskinin kurumsal olarak hafife alınması.”
Bu, bilinçdışının kurumsal dile tercümesinden başka bir şey değildi.
Verdiğin tüm örnekler bir tek şeyi kanıtlıyor:
Eserin değeri arttıkça, bilinçdışındaki uzuv statüsü güçleniyor; uzuv statüsü güçlendikçe koruma refleksi zayıflıyor.
Böylece en değerli olan, en çok kaybedilebilen oluyor.
Bu paradoks, mülkiyet–beden ayrımının kolektif ölçekte nasıl çalıştığını gösterir.
Bir nesneye sahip olduğunu düşünen onu korur;
ama bir organı olduğunu düşünen koruma ihtiyacını aklına bile getirmez.
Tarihî eserlerin korunmamasının nedeni, onların değerinin yüksek olması değil;
o değerin yanlış ontolojik kategoriye (aidiyet değil, özdeşlik) yerleştirilmesidir.
Değer, koruma refleksini artırmak yerine askıya alır — çünkü bilinçdışına göre değerli olan tehdit altında değildir, sadece “zaten korunuyordur.”
Bu yüzden tarihî eser hırsızlıkları teknik zaaf değil,
ulusal bilinçdışının ontolojik kör noktasıdır.
4. Tarihî Eserin Mülkiyetten Bedensel Bütünlüğe Kayışı
4.1. Nesne/uzuv ayrımı üzerinden değer kategorilerinin dönüşümü
Tarihî eserin ontolojik statüsünü anlamak için, insanın en temel kavramsal ayrımlarından birine, nesne–uzuv ayrımına dönmek zorundayız. Bu ayrım, günlük dilde basit bir tasnif gibi görünse de, felsefi açıdan varlık kategorilerini düzenleyen en köklü ontolojik gramerlerden biridir. Çünkü “nesne” dediğimiz şey, özne karşısında dışsal bir birimdir; öznenin varlığından bağımsızdır, öznenin ona ilişkin tutumları tarafından belirlenir. Nesne ait olabilir, devredilebilir, hasar görebilir, kaybolabilir ve çalınabilir. Nesne kategorisinin bütün mantığı, özne ile nesne arasında bir mesafe — bir ayrışma — bulunduğu gerçeğine dayanır. Bu ayrışma sayesinde, nesne mülkiyet ilişkisine dahil olabilir: bir şeyin “ait olması”, onun özneyle ontolojik bir özdeşlik ilişkisi değil, konvansiyonel ve hukuki bir ilişki kurması demektir.
Uzuv ise tam tersidir: uzuv öznenin dışı değildir, öznenin kendisidir. Uzuv, öznenin varlık bütünlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Bir kol, bir göz, bir deri parçası bile, “ayrı bir şey” olarak değil, öznenin bizzat bedensel varoluşunun içsel bir devamı olarak deneyimlenir. Uzva ilişkimiz mülkiyet ilişkisi değildir: kimse “kolum bana aittir” demez; çünkü bu ifade mantıksal olarak hatalıdır. Ait olmak, öznenin dışında bir şey gerektirir; uzuv dışsal değildir. Bu yüzden uzuv sahip olunan bir şey değil, olunan bir şeydir. Uzvun çalınması düşüncesi bile ancak beden bütünlüğünün ihlali, varlığın kesintiye uğraması veya öznenin travmatik biçimde parçalanması olarak kavranır. Bir uzvu çalmak, öznenin kendisine yapılan bir eylemdir; nesneden farklı olarak eylem, doğrudan varlığa yönelir.
İşte tarihî eser tam olarak bu ikinci kategoriye, yani uzuv kategorisine yerleştiği anda, nesne ve uzuv arasındaki tüm değer kategorileri yerinden sökülür. Çünkü ulus, ontolojik olarak tarihselliğiyle özdeş olan bir varlıktır: ulus, geçmişi olmayan bir kütle değil, kendi zaman derinliğinin sürekliliğidir. Ulusun tarihsel süreklilikle özdeş olması, onun tarihî eserle özdeş olmasını da zorunlu kılar. Zira tarihî eser, ulusun zaman içindeki varoluşunun maddi bir yoğunlaşmasıdır. Ulusun tarihsel benliğini temsil etmez — ulusun tarihsel benliğidir. Böylece tarihî eser, ulusal bilinçdışında “nesne” konumundan çıkar ve “organ” statüsüne geçer. Bu statü geçişi, mülkiyet mantığının tamamen çökmesine yol açar.
Bu çöküş, iki aşamada gerçekleşir:
1. Ayrışmanın Çöküşü
Ulus–eser ilişkisi, nesne kategorisinin gerektirdiği özne–nesne ayrışmasını ortadan kaldırır. Çünkü ulus, tarihî eserle tarihsel özdeşlik kurar. Eser ulusun mülkü değildir; ulusun tarihselliğinin maddi tezahürüdür. “Sahip olmak” ilişkisi, “özdeş olmak” ilişkisiyle bağdaşamaz.
2. Mülkiyetin Asılsızlaşması
Bir şey ancak “ait olmayan bir şey” olarak çalınabilir. Uzuv kategorisi, ayrışmayı askıya aldığı için, tarihî eser çalınabilir bir nesne olarak değil, çalınamaz bir organ olarak kodlanır. Bilinçdışı için çalınabilirlik, nesne kategorisinin doğal bir sonucudur. Uzuv ise bilinçdışı düzeyde çalınamaz olarak yazılmıştır. Bu yüzden uluslar, tarihî eserler söz konusu olduğunda, nesneleri korudukları ciddiyetle koruma refleksi göstermezler: çünkü nesneler çalınabilir, uzuvlar ise çalınamaz kabul edilir.
Bu dönüşüm tarihî eser hırsızlıklarında evrensel bir model üretir:
-
Nesne:
– özne–nesne ayrışması
– aidiyet ilişkisi
– mülkiyet rejimi
– çalınabilirlik
– güvenlik gereksinimi -
Uzuv:
– özdeşlik ilişkisi
– ayrışmanın yokluğu
– mülkiyet dışı varlık
– çalınamazlık yanılsaması
– güvenlik refleksinin askıya alınması
Tam da bu nedenle tarihî eserler, dünyanın en değerli nesneleri oldukları hâlde, aynı zamanda dünyanın en kötü korunan nesneleridir. Çünkü “en değerli” olanla “en savunmasız” olan tek bir ontolojik özdeşliğin içine sıkışır: uzuv değeri.
Uzuv, çalınamaz kabul edildiği için korunmaz. Nesne çalınabilir kabul edildiği için korunur. Tarihî eser, bu iki mantığın tam kesişim noktasında, korunması gerektiği bilinen ama korunması gerekmeyen bir şey olarak tuhaf bir ara statüye yerleşir.
Bu yüzden, bir tarihî eser çalındığında toplumun ilk tepkisi her zaman aynıdır:
“Nasıl olur da bu kadar değerli bir şey korunamaz?”
Bu tepki aslında teknik bir şaşkınlık değil, uzuv kategorisinin bilinçdışında çökmesinden doğan ontolojik bir şoktur. Toplumun beklediği şey, eserin çalınmaması değil, çalınmasının düşünülemez olmasıdır. Çünkü eserin çalınması, ulusun kendi tarihselliğinden bir parçanın kopması anlamına gelir; bu durum nesne hırsızlığından çok, beden bütünlüğünün ihlali gibi yaşanır. Dünyadaki tüm tarihî eser vakalarında ortak olan, işte bu derin bilinçdışı yapıdır: korumasızlık, teknik bir hata değil, ontolojik bir önkabuldür. Ulus, eseri nesne olarak değil, uzuv olarak gördüğü için, onu bir nesneye tanınması gereken güvenlik protokollerine teslim etmez.
Böylece şu paradoks doğar:
Tarihî eser ne kadar ulusal uzuvsa, o kadar az korunur.
Ne kadar az nesne sayılırsa, o kadar fazla çalınır.
Bu nedenle, tarihî eser hırsızlıklarını anlamak için polis raporlarına değil, uzuv–nesne ayrımının bilinçdışı ontolojisine bakmak gerekir. Çünkü çalınabilirlik, teknik bir zaaf değil, kategorik bir yanılsamadır.
4.2. Ontolojik Mantık: “Çalınan Şey Nesne Değil, Yer Değiştirilen Uzuv”
Tarihî eser hırsızlığı, hukuk ve güvenlik terminolojisinin yüzeysel kavramlarıyla açıklanamayacak kadar derin bir ontolojik kırılmadır; çünkü çalınan şey aslında bir nesne değildir. Nesne, aidiyet ilişkisiyle özneye bağlanan, bu nedenle de çalınabilirliği mümkün olan bir varlık türüdür. Oysa tarihî eser, ulusun tarihselliğinin özüne içkinleşmiş bir uzuvdur; öznenin dışındaki bir “şey” değil, öznenin kendisini sürdüren organik bir bileşendir. Bu nedenle bir tarihî eserin yerinden alınması, hırsızlık kategorisine değil, bilinçdışında “anomik yer değiştirme” kategorisine kayar. Çünkü bilinçdışı için uzuv çalınmaz; ancak eksilir, kopar, kaybolur veya yerinden edilerek anomik bir boşluk oluşturur. Bu yüzden tarihî eser hırsızlığı hiçbir ulusta bir “mülkiyetin devri” gibi hissedilmez; daima bir “ontolojik kesinti”, bir “organik süreklilik yarığı” gibi algılanır. Ancak bu algı, suçun kavranabilirliğini yok eden paradoksal bir mekanizmayı tetikler: bilinçdışı için uzuv çalınamaz olduğundan, uzvun yerinden alınması bile “hırsızlık” olarak temsil edilemez; onun yerine, semantik olarak daha düşük yoğunluklu bir fenomen olan “bir şeyin yerinden alınması” imgesi devreye girer. Yani suçun adı daha onun gerçekleşme anında çökertilir.
Bu çöküşün nedeni hırsızlık kavramının ontolojik yapısıdır. Hırsızlık, yalnızca özne-dışı bir nesnenin hareketini anlamlandırır. Bir şeyin çalınabilmesi için onun öznenin dışında var olması, özneyle aidiyet ilişkisi kurması ve bu ilişkinin dışsal bir fail tarafından ihlale uğraması gerekir. Oysa uzuv, öznenin içinde değil, öznenin kendisidir. Aidiyet değil, özdeşlik kurar. Dolayısıyla uzvun hareketi, mülkiyeti ihlal edilmiş bir nesnenin hareketi değil, öznenin iç bütünlüğünün yarılmasıdır. Bilinçdışı bunu hırsızlık olarak isimlendiremez; çünkü hırsızlık için gereken mantıksal önkoşulların hiçbiri mevcut değildir. Sonuçta tarihî eser çalınmaz; yerinden edilmiş bir uzuv gibi davranır. Bu yüzden Louvre’da Mona Lisa’nın kaybolduğunu kimse fark etmemiştir; çünkü kimse fark edilecek bir “mülkiyet ihlali” aramamıştır. Çünkü kolektif bilinçdışı eser ile ulusu ayırmaz; uzvun hareketi “çalıntı” kategorisiyle ilişkilendirilmez. Aynı mekanizma Oslo’da The Scream’in çalınışında da görülür: alarm çalmamıştır çünkü alarm nesneyi korur, uzvu değil. Irak Ulusal Müzesi yağmalanırken de benzer bir şey yaşanmıştır: koruma protokolleri çökmüştür çünkü o protokoller nesneyi hedefler, uzvun kavranmasını değil. Yani yer değiştirme, hırsızlığın semantiğini kırar.
Bu nedenle tarihî eser hırsızlığının her örneğinde suçun kendisi “gecikmeli fark ediliş” ile karakterize olur. Failin eylemi çoktan tamamlanmıştır ama toplum hâlâ “henüz olmayan bir olayı” bekler. Çünkü hırsızlığı tanıyabilmek için önce nesneyi tanımak gerekir; fakat tarihî eser nesne olarak değil, ulusal uzuv olarak temsil edildiği için suçun gerçekleştiği an —ontolojik olarak— askıya alınır. Mona Lisa çalınmıştır ama kimse çalındığını anlamaz; Caravaggio Nativity çalınmıştır ama kilise bunu ayin hazırlığı sırasında fark eder; Bellini Madonna üç kez çalınmıştır ama her defasında aynı gevşek koruma devam eder; çünkü korumanın gevşekliği teknik değil, ontolojik bir ön kabuldür. Ulus, kendi uzvunu mülk gibi korumaz. Bir insan kendi kolunu “çalınabilir” bir nesne gibi korumaz; kol zaten bedensel bütünlük tarafından korunuyor kabul edilir. İşte ulusal bilinçdışındaki bu model tarihî eserlere aynen yansır: eser “korunan nesne” değil, “kendiliğinden korunaklı uzuv” olarak algılanır.
Bu nedenle tarihî eserin yer değiştirmesi kolektif bilinçdışında suç değil, yer kaymasıdır. Suçun semantiği çöker; geriye yalnızca “yerinden alınmış bir uzuv” hissi kalır. Ulus bu hissi adlandıramaz çünkü uzvun çalınması kavranabilir değildir; çalınamaz olan ancak yerinden eksilebilir. Bu yüzden devletler tarihî eser hırsızlığı sonrasında her zaman tuhaf bir rapor dili üretir: “öngörülemedi”, “risk hafife alındı”, “beklenmedik zafiyet”, “hiç düşünülmemiş bir ihtimal”… Bunların tümü aynı gerçeğin varyasyonudur: uzuv kategorisinin çalınabilirliği bilinçdışı tarafından reddedildi. Yani suç, ulusal bilinçdışında gerçekleşememiştir; fakat tarihselliğin maddi bedeninde gerçekleşmiştir. Böylece tarihî eser hırsızlığı, hukuki düzeyde çalınma, bilinçdışı düzeyde yer kayması, ontolojik düzeyde uzuv kopmasıdır.
Sonuçta tarihî eserlerin çalınmasında asıl kırılma mülkiyetin ihlali değil, devletin kendi ontolojik rejimindeki çatlamadır: korumak için gereken refleks doğmamıştır çünkü çalınabileceği hiç düşünülmemiştir. Böylece ulusal uzuv, aynı anda hem “en değerli” hem de “en savunmasız” varlık hâline gelir. En değerli olduğu için uzuv kategorisine alınır; uzuv kategorisine alındığı için korunamaz hâle gelir. İşte tarihî eser hırsızlığının ontolojik mantığı: çalınan bir nesne değil, yerinden oynatılmış bir ulusal organdır — bu nedenle suç, suç olarak tanınmaz; travma, travma olarak kaydedilemez; fakat eksilme, ulusal varlığın sessiz anatomisinde kalıcı bir yarık olarak kalır.
4.3. “Ait Olan Çalınabilir / Özdeş Olan Çalınamaz” Formülünün Epistemik Sonucu
Tarihî eserlerin neden sistematik biçimde yetersiz korunduğunu açıklayan en kritik kırılma noktası, ulusal bilinçdışının derininde işleyen bu basit ama yıkıcı ontolojik formüldür: Ait olan çalınabilir; özdeş olan çalınamaz. Bu formül, koruma refleksinin nasıl oluştuğunu da, nasıl çöktüğünü de belirler. Ait olan nesne, öznenin dışındadır; onunla kurduğu ilişki araçsal, devredilebilir, kaybolabilir ve bu nedenle korunması gereken bir ilişki türüdür. Fakat özdeş olan uzuv, öznenin dışında değildir; içeridedir, dahildir, bütünlüğün doğal bileşenidir. Bu nedenle korunması gereken bir “dış nesne” gibi kodlanmaz; zaten kendiliğinden korunuyor sanılır. İşte ulusların tarihî eser hırsızlığı karşısındaki zaafının kökeninde bu paradoksal özdeşlik mantığı vardır: devlet eserini nesne olarak değil, ontolojik organ olarak temsil eder ve tam da bu nedenle onu korumak için gerekli teknik zihniyeti üretmez.
Bu formülün epistemik sonucu, devletin bilgi üretme biçiminde gerçekleşen köklü bir çarpılmadır. Devlet ancak “aitlik” kategorisine dahil edilen şeyler için risk analizi yapabilir. Ait olan tehdit altına girebilir; bu nedenle devlet aygıtı, mülkiyet rejimi içinde risk öngörür, güvenlik protokolleri tasarlar, koruma planları oluşturur. Ancak özdeş olan; yani ulusal bedenin içsel organı statüsüne alınan tarihî eser, devletin epistemik radarından düşer. O artık korunması gereken bir nesne değil, varlığın doğal bir uzantısıdır. Devlet bu uzantının tehdit altına girebileceğini düşünmez; çünkü bilinçdışı düzeyde “kendinden bir parçanın çalınması” imkânsızdır. Böylece devletin risk mantığı, ontolojik önkabulleri tarafından sistematik biçimde felç edilir.
Bu felç, yalnızca teknik bir zaaf değil, epistemolojik bir körlüktür. Devlet “çalınabilir nesneler” için bilgi üretir; “çalınamaz uzuvlar” için değil. Bu nedenle tarihî eser, devletin güvenlik teorisinin merkezine değil, dışına düşer. Devletin literatürü, raporları, bütçe öncelikleri, risk modelleri daima “ait olanı koruma” etrafında şekillenir. Uzuv kategorisinin görünmezliği, koruma kapasitesini içeriden çürütür. Devletin gözünde tarihî eser, bir obje değildir; ulusal hafızanın maddi organıdır. Organların korunmaya ihtiyacı yoktur, çünkü beden onları doğal olarak korur. Bu beden-analojisinin bilinçdışı gücü o kadar büyüktür ki, Louvre gibi dünyanın en güçlü müzeleri bile en temel güvenlik protokollerini kurumsal düzeyde ihmal eder. Caravaggio Nativity gibi dinî eserler, Tanrı’nın evinde olduğu için kendiliğinden güvende kabul edilir. The Scream gibi ulusal semboller “kimse ulusun çığlığına dokunamaz” yanılgısıyla korunaksız bırakılır. Irak Ulusal Müzesi gibi evrensel uzuv niteliğindeki yerler, savaş koşullarında bile korunma planının merkezine değil, çevresine atılır; çünkü savaşın bile ulusun ontolojik organına saldırmayacağı varsayılır.
Bu formülün epistemik sonucu şudur: devlet, korumayı planlamaz; çünkü koruma planlama ihtiyacının kendisi epistemik olarak tetiklenmez. Devletin bilgi sistemi “nesneler” için çalışır; “organlar” için değil. Bu nedenle tarihî eser koruma rejimleri sürekli olarak reaktif olur: hırsızlık olduktan sonra önlem alınır, olduktan sonra rapor hazırlanır, olduktan sonra bütçe ayrılır, olduktan sonra komisyon kurulur. Çünkü hırsızlık gerçekleşmeden önce, hırsızlığın gerçekleşebileceğine dair epistemik bir zemin oluşmaz. Devlet ancak suç olduktan sonra öğrenir; çünkü öğrenmeyi mümkün kılan kavramların kendisi uzuv kategorisini kapsamaz. Devlet hırsızlıkla karşılaştığında bile “nasıl oldu?” diye sorar; çünkü aslında “olması mümkün değildi.” Bu soru bir şaşkınlık değil, ontolojik şoktur: devlet kendi bedeninden bir parçanın çalınabileceği gerçeğiyle ilk kez yüzleşir.
Bu formülün en tuhaf semptomlarından biri şudur: devletler tarihî eser hırsızlıklarında neredeyse her zaman “risk hafife alındı” ifadesini kullanır. Bu, bürokratik bir temenna değildir; devlet epistemolojisinin kendi sınırının itirafıdır. Risk hafife alınmıştır çünkü risk düşünülememiştir. Düşünülememiştir çünkü eser nesne olarak değil, uzuv olarak kodlanmıştır. Uzuv çalınamazdır; bu nedenle risk sıfırdır. Risk sıfır kabul edildiği için koruma gereksizdir. Koruma gereksiz kabul edildiği için koruma yapılmaz. Koruma yapılmadığı için eser çalınır. Eser çalındığında ise devlet ilk kez riskin var olduğunu öğrenir. Bu döngü, mükemmel bir epistemik paradoks yaratır: devlet ancak eser çalındıktan sonra, çalınabileceğini kavrar. Böylece tarihî eser koruma rejimi, daima ontolojik olarak gecikmeli, gecikme nedeniyle de sürekli başarısız olur.
Sonuçta “ait olan çalınabilir / özdeş olan çalınamaz” formülü yalnızca bir ontolojik ayrım değil, devlet aklının kendisini belirleyen bir bilgi rejimidir. Bu rejim çerçevesinde tarihî eser ne kadar önemliyse, o kadar az korunur; ne kadar değerliyse, o kadar savunmasız kalır; ne kadar uzuvlaşmışsa, o kadar çalınabilir hâle gelir. Bu epistemik çarpılma, devletlerin tarihî eser hırsızlığı karşısındaki kronik zafiyetinin ontolojik çekirdeğini oluşturur: devlet, eserini koruyamaz; çünkü eserini bir nesne olarak değil, kendi bedeni olarak görür. Bedenin organı çalınmaz — yalnızca yanlışlıkla yerinden alınmış gibi “sonradan fark edilir.” Böylece epistemik sonuç kesindir: devlet, nesnesini korumaya çalışır; uzvunu ise koruyamayacağını bile fark etmez. Bu yüzden tarihî eser hırsızlığı, yalnızca suçun değil, bilginin de çöküşüdür.
5. ONTOLOJİK KÖR NOKTANIN TARİHSEL VAKA ANALİZLERİ
5.1. Mona Lisa (Louvre, 1911): Ulusal Vitrinin Delik Cephesi
1911’de Mona Lisa’nın Louvre’dan çalınması, modern ulus bilincinin tarihî eserlerle kurduğu ontolojik özdeşliğin en çıplak ve en sarsıcı biçimde görünür olduğu ilk büyük kırılmadır. Bu olay, yüzeysel olarak bir “hırsızlık vakası” gibi sunulsa da, ulusal bilinçdışı açısından yaşanan şey hırsızlık değil, ulusal bedenin simgesel bir uzvunun yerinden koparak anomik şekilde ortadan kaybolmasıdır. Çünkü Mona Lisa, Fransız ulusunun kültürel repertuarında bir nesne olarak değil, ulusun tarihsel sürekliliğini temsil eden kolektif yüz olarak konumlanmıştır. Yüz çalınamaz; yüz ancak yaralanabilir, kaybolabilir, eksilebilir. Bu yüzden ulusal bilinçdışı, Mona Lisa’nın çalınmasını suç kategorisinde değil, “imkânsız bir yer değiştirme olayı” olarak işler. Tam da bu nedenle çalınma anı kimse tarafından fark edilmez; çünkü fark edilmesi gereken bir mülkiyet ihlali yoktur — fark edilmeyen, ulusal organın sessizce eksilmesidir.
Louvre çalışanlarının tablonun yokluğunu iki gün boyunca anlamaması, insanlık tarihindeki en güçlü epistemik göstergelerden biridir. Bir nesne kaybolduğunda yokluğu hemen göze çarpar; fakat bir organ eksildiğinde bilinçdışı önce organı aramaz, önce yokluğun anlamını çözmeye çalışır. Mona Lisa’nın çalınması, tam olarak bu tür bir organik eksilme deneyimi yaratmıştır. Louvre’un ulusal vitrin olarak kodlanmış mimarisi, bilinçdışı düzeyde “dokunulmaz beden” olarak temsil edildiği için, Mona Lisa’nın korunması da dokunulmazlığın doğal sonucu olarak kabul edilmiştir. Yani koruma ihtiyacı epistemik olarak hiç tetiklenmemiştir. Mona Lisa özgün anlamıyla “hedef nesne” kategorisine bile alınmamıştır; ulusun bütünlüğüne ait bir organ gibi görülmüştür. Bu organın çalınabileceği fikri, bilinçdışı için kavranabilir değildir.
Hırsızın tabloyu çerçevesinden çıkarıp ceketinin altına sokarak dışarı çıkabilmesi, Louvre’un tarihsel olarak güvenlik açısından zayıf olmasından değil, ulusun bilinçdışının kendi organını nesne olarak kavrayamamasından kaynaklanır. Çünkü ulus, kendi organına saldırı olacağını düşünmez; aynı şekilde beden de kendi koluna birinin saldıracağını varsaymaz. Bu nedenle koruma mekanizması teknik değil, ontolojik düzeyde çöker. Korunması gereken bir nesne olarak değil, zaten “kendiliğinden korunan” bir uzuv olarak kodlanan Mona Lisa, en büyük değer olduğu için en kırılgan hâle gelir. Bu paradoksun kökü, 4. bölümlerde açtığımız ontolojik yapıdadır: uzuv kategorisine alınan şey, bilinçdışının çalınabilirlik modelinden çıkar; böylece korunması gereken şey olmaktan da çıkar.
Fransa’nın bu olay karşısındaki tepkisi de aynı ontolojik çarpılmayı yansıtır. Soru “Nasıl çalındı?” değildir; “Nasıl fark edilmedi?” değil; asıl soru şudur: “Bu nasıl mümkün olabilir?” Bu soru teknik bir şaşkınlık değil, ontolojik bir sarsıntı sorusudur. Çünkü ulus, tarihselliğini temsil eden yüzünün bir anda kaybolmasıyla, kendi beden bütünlüğünün yarıldığını hisseder. Bu yarılma, tarihin kaybı değil, varlığın eksilmesidir. Bu nedenle Mona Lisa’nın geri dönüşü —iki yıl sonra İtalya’da bulunması— ulus için bir nesnenin iadesi değil, eksilmiş bir organın bedene yeniden takılmasıdır. Fransız basını o dönem tabloyu “geri dönen yüz” olarak nitelendirmiştir; bu ifade, özdeşlik kategorisinin kolektif bilinçte nasıl işlediğinin en saf kanıtıdır.
Mona Lisa vakası, tarihî eserlerin neden sistematik biçimde düşük korunduğunu ve neden en değerli olanın her zaman en savunmasız olduğunu mükemmel bir biçimde gösterir. Çünkü uzuvlaşmış eserler mülkiyet rejiminden çıkar; böylece koruma refleksi askıya alınır. Mona Lisa’nın çalınması bu ontolojik mekanizmanın ilk büyük küresel delilidir: ulusal vitrin, bir beden gibi davranmış; bedensel bütünlüğüne ait bir organ ise, çalınamaz sayıldığı için korunmamış; korunmadığı için de çalınmıştır. Olayın büyüklüğü, hırsızlığın kendisinden değil, ulusun ontolojik kör noktasının dışarıdan ifşa edilmesinden kaynaklanır. Mona Lisa çalınmış değildir; Mona Lisa ulusal bedenin içinden çekilip alınmıştır — ve bu, bilinçdışında hâlâ tam olarak suç olarak temsil edilemeyen bir eksilme olarak durur.
5.2. Caravaggio Nativity (Palermo, 1969): Kutsal Mekânın Çalınamaz Yanılgısı
Caravaggio’nun Nativity with St. Francis and St. Lawrence tablosunun 1969’da Palermo’daki San Lorenzo Oratoryosu’ndan çalınması, tarihî eser hırsızlığı vakaları içinde yalnızca kriminal bir olay değil, kolektif bilinçdışının kutsal mekânlarla kurduğu ontolojik ilişkiyi açığa çıkaran en karmaşık örneklerden biridir. Bu olayda çalınan şey bir sanat eseri değil, bir ritüel uzvudur; çünkü Caravaggio’nun bu eseri, Sicilya toplumunun ibadet mekânına sinmiş tarihsel süreklilik duygusunun bedensel bir organı olarak temsil ediliyordu. Dolayısıyla hırsızlık anı, ulusal bilinçte bir mülkiyet kaybı değil, kutsal ritüelin bedeninden bir organın sökülmesi olarak hissedildi. Ancak tıpkı tüm uzuv-vaka örneklerinde olduğu gibi, bu eksilme suç kategorisine değil, kutsal mekânda gerçekleşmiş imkânsız bir yer kayması kategorisine kaydı; çünkü kutsal olanın çalınabileceği düşüncesi, kolektif bilinçdışı için kavranabilir değildir.
Bu çalınma hâlâ çözülemeyen en büyük kayboluşlardan biridir; çünkü eser yalnızca fiziksel olarak değil, ontolojik olarak da kaybolmuştur. Bir nesne gibi çalınmamıştır; kutsal mekânın bedeninden çekilip alınmıştır ve bu nedenle iz bırakmamıştır. Bu izsizlik, yalnızca failin ustalığıyla açıklanamaz. Asıl neden, kutsal mekânın içsel olarak güvenli ve dokunulmaz kabul edilmesidir. İçine Tanrı’nın adının, ritüelin, cemaatin ve ibadetin yerleştiği bir alanın hırsızlığa hedef olabileceği fikri, toplumun bilinçdışı için neredeyse bir küfür gibidir. Bu nedenle eser korunmaz; çünkü korunmasına gerek olduğu düşünülmez. Kutsal olanın çalınamayacağına dair arkaik sezgi, teknik güvenlik refleksinin gelişmesini engeller.
San Lorenzo Oratoryosu’na o gece girenler, aslında bir hırsızlığa değil, bilinçdışı için imkânsız olan bir uzuv sökümüne tanıklık etti. Eserin çalındığı gece, Oratoryo’nun kırık penceresi bir tehdit olarak algılanmadı; çünkü kutsal mekânlarda “kırık pencere” bir tehlike göstergesi olarak kodlanmaz. Kutsal mekân, güvenliğin kendisidir; orayı tehdit eden şey düşünülmez, düşünülmesi bile ontolojik sınırları ihlal eder. Bu nedenle kırık pencere, kriminal bir uyarı değil, mekânsal bir arıza olarak algılanır. Böylece hırsızlık, daha gerçekleşmeden önce semantik olarak etkisizleştirilmiş olur. İçeri giren hırsızlar, bir nesneyi değil, ritüelin uzvunu yerinden sökerek çıkardılar. Ama ritüelin organı, cemaat için bir mülkiyet nesnesi olmadığı için, eksilme ne çalınma anında fark edildi ne de ertesi sabaha kadar.
Eserin ertesi gün ayin ışıkları açıldığında fark edilmesi, insanlığın kolektif bilinçdışı açısından çarpıcıdır. Çünkü bu tek başına bile, uzuv kategorisinin nasıl çalıştığını ispatlar: bir nesne kaybolduğunda eksikliği dışarıdan bile görülebilir; fakat bir organın eksikliği, ancak beden işlevini yerine getirmeye çalıştığında anlaşılır. Ayin başlamasaydı eser belki günlerce fark edilmezdi. Bu durum failin değil, ontolojinin sonucudur. Ritüelin uzvu, ritüelin işlevi esnasında eksikliğiyle kendini gösterir. Eser mülkiyet nesnesi değil, ibadetin içsel organı olduğundan, kaybı ibadetin ritmik akışında bir kırılma olarak ortaya çıkar.
Bu olay, kutsal mekânın ironik bir şekilde hırsızlık için en müsait mekân olmasının nedenini de açıklar: mülk olan çalınabilir; kutsal olan çalınamaz. Kutsal çalınamaz sanıldığı için korunmaz. Korunmadığı için çalınır. Çalındığında bile çalındığı hemen anlaşılamaz; çünkü bilinçdışı “kutsal organın” tehdit altına alınabileceği fikrini kabul etmez. Bu yüzden Caravaggio’nun eseri yarım asırdan fazladır kayıp; çünkü bu eser yalnızca bir sanat nesnesi değil, Sicilya’nın tarihsel ruhunun maddi bir uzvuydu. Uzuv—bilinçdışı tarafından nesne gibi takip edilmez; kaybı, tarihselliğin ritminde bir boşluk olarak hissedilir.
Bu vaka, ontolojik kör noktanın dinsel semantiği içinde nasıl daha da güçlendiğini gösterir: ulusal bedenin uzvu zaten çalınamaz kategorisindeydi; kutsal mekân bu çalınamazlık yanılsamasını ikiye katladı. Böylece iki katmanlı bir dokunulmazlık algısı oluştu: ulusal organ + kutsal organ. Bu çifte dokunulmazlık, teknik güvenliğin gereksizliğini epistemik düzeyde pekiştirdi. Sonuç olarak eser, hem en değerli hem de en savunmasız hâle geldi. Bu nedenle Caravaggio Nativity yalnızca bir sanat kaybı değil, Sicilya’nın ontolojik bedeninde açılmış kalıcı bir yarıktır; hem ritüelin hem tarihin hem de ulusal kimliğin eksilmiş bir parçasıdır. Bu eksilme hâlâ telafi edilememiştir; çünkü çalınan nesne değil, kaybolan uzuvdur — uzvun geri dönüşü ise nesne iadesiyle değil, beden bütünlüğünün metafizik olarak yeniden sağlanmasıyla mümkündür.
5.3. Bellini Madonna (Venedik, 1993 – Üçüncü Kez Çalınması): Süreklileşmiş Ontolojik Yanılgının En Saf Formu
Bellini’nin Madonna col Bambino eserinin tam üç kez çalınmış olması, tarihî eser koruma tarihindeki en ürpertici vakalardan biridir; çünkü burada yalnızca güvenlik zaafı değil, ulusal ve dinsel bilinçdışının ontolojik yanlış kodlamasını ısrarla tekrar eden bir yapısal körlük vardır. Bir eser bir kez çalınabilir; iki kez çalınması tesadüf olarak yorumlanabilir; fakat üç kez çalınması artık teknik zafiyet değil, bilinçdışının ontolojik bir inadı, bir tür epistemik kör noktanın kurumsallaşmış hâlidir. Bellini Madonna vakası bu nedenle yalnızca tarihî bir olay değildir; ulusal ve dinsel özdeşlik mantığının nesne-uzuv ayrımını tamamen çarpıttığı ve bu çarpılmanın “davranış” hâline gelmiş kolektif bir tekrar doğurduğu bir bilinç mimarisi örneğidir.
Bu eserin ibadet mekânına yerleşmiş olması, onu sıradan bir sanat nesnesi olmaktan çıkarıp doğrudan “ritüel uzvu” hâline getirir. Ritüelin iç organı olan şey ise mülk değildir; aidiyet kurmaz; korunmaya ihtiyaç duyduğu düşünülmez. Tıpkı bir bedenin kalbinin ayrı bir şekilde korunmayacağı gibi, ibadete içkinleşmiş bir eser de dışsal bir tehdit kategorisine alınmaz. Bu nedenle Bellini Madonna’nın koruma rejimi hiçbir zaman nesne düzeyine indirgenmemiştir; çünkü eserin ulusal-dinsel bilinçdışı içindeki statüsü, onu zaten “dokunulmaz organ” olarak temsil eder. Kutsal mekânda bulunan bir ikonun çalınabileceğini düşünmek ile insanın kalbinin çalınabileceğini düşünmek aynı ontolojik saçmalık derecesine sahiptir — bilinçdışı ikisini de imkânsız kategorisine atar. Fakat gerçeklik düzeyinde imkânsız sayılan şey, tam da bu yüzden korunamaz hâle gelir.
Bellini Madonna’nın üç kez çalınması, tam da bu çalınamazlık yanılsamasının somut kanıtıdır. Birinci çalınmada devlet şaşırır, toplum şok olur, kilise bu olayı kötücül bir ihlal olarak yorumlar; ama ontolojik kod değişmez. Eser, bir nesne değil, ritüelin ve kimliğin organıdır; organın çalınması düşünülmediği için ilk çalınma sonrasında bile teknik koruma paradigması yeniden kurulmaz. Bu, yalnızca bürokratik bir ihmal değil, çok daha derin bir yapıdaki bilinçdışı inatçılığıdır. Çünkü eserin korunması için önce eserin nesne olarak kavranması gerekir; fakat eserin statüsü nesne değildir — “ibadetin bedenine içkin organ”dır. Organ nesne değildir; dolayısıyla hırsızlık yalnızca fenomenal düzeyde gerçekleşir, ontolojik düzeyde gerçekleşemez. Bu ontolojik imkânsızlık hissi, teknik güvenlik refleksini doğmadan öldürür.
İkinci çalınma bu yüzden gerçekleşir. İkinci çalınma, aslında bir “uyarı” değil, ontolojik kodun geçersizliğinin kanıtı olmalıdır; fakat bilinçdışı bu kanıtı kabul etmez. Çünkü kutsal organın tehdit altında olması fikri, bilinçdışının en güçlü savunma mekanizmalarından biri olan “olamazlık” filtresinden geçemez. Olamazlık filtresi, kutsal mekânın hem ulusal hem teolojik dokunulmazlık alanı olduğu varsayımına dayanır. Dolayısıyla ikinci çalınma bile koruma rejimini dönüştüremez — çalınamaz kabul edilen şey tekrar çalınır, fakat kategori değişmez. Bu, rasyonel açıdan irrasyonel görünse de, ontolojik açıdan son derece tutarlıdır: bilinçdışı uzvunu nesne olarak korumaz; çünkü uzuv zaten bedensel bütünlük tarafından korunuyor sayılır.
Asıl tekinsiz olan üçüncü çalınmadır. Üçüncü çalınmada faillik artık kriminal bir maharet değil, ulusal-dinsel bilinçdışının sürdürdüğü ontolojik boşluk tarafından mümkün kılınmış bir olaydır. Eser üç kez çalınmış olmasına rağmen koruma zihniyetinin değişmemesi, yalnızca zaaf değil, bilinçdışının uzuv kategorisini inatla nesne kategorisine çevirmeyi reddedişidir. Bu reddediş, korumanın “teknik” değil, “imkânsız” görülmesinin sonucudur. Bir organın çalınabileceğini düşünmek için önce organın nesne olabileceğini kabul etmek gerekir; fakat Bellini Madonna bu kabulün ontolojik sınırına yerleşmiştir. O, nesne değildir; o, ritüelin bedensel bir uzantısıdır — bu yüzden üç kez çalınmıştır.
Bellini Madonna vakası, kolektif bilinçdışı tarafından sürdürülen uzuv kategorisinin nasıl davranışa dönüştüğünü gösteren kusursuz bir örnektir. Uzuv kategorisi yalnızca algıyı değil, pratiği de belirler. Bu nedenle eserin güvenlik açığı yalnızca kavramsal değil, operasyoneldir. İnsanlar, kurumlar, dinî yetkililer ve devlet aynı bilinçdışı kodu paylaşır: kutsal olan çalınamaz. Bu nedenle çalınır. Çalınabileceğini kabul etmek için bu kodun bozulması gerekir; fakat kod bozulmaz. Kod bozulmadığı için koruma doğmaz. Koruma doğmadığı için eser yeniden çalınır. Her çalınma, bilinçdışının kategori hatasını büyütür; bilinçdışı ise bu büyümeyi reddeder. Bu, ulusal ve dinsel ontolojinin kendi içinde kapanmış spiralidir.
Sonuçta Bellini Madonna’nın üç kez çalınmış olması teknik bir felaket değil, ontolojik bir döngüdür:
Uzuv kategorisi → çalınamazlık yanılsaması → koruma yokluğu → çalınma → kategori ısrarı → tekrar koruma yokluğu → tekrar çalınma → yeniden kategori ısrarı.
Bu vaka, tarihî eserlerdeki ontolojik körlüğün yalnızca ulusal bilinçten değil, dinsel bilinçten de beslendiğini kanıtlar. Bir ulusun organı çalınabilir; bir kutsal organ üç kez çalınabilir; ama bilinçdışı için hâlâ çalınamaz kategorisindedir. Bu yüzden Bellini Madonna hâlâ yalnızca kayıp bir sanat eseri değil, Venedik’in ritmik tarihsel bedeninde açılmış derin ve kronik bir yarıktır. Organ kaybı geçicidir; fakat organın aslında “çalınmış olamayacağına” dair inanç kalıcıdır — yarık tam da bu inanç yüzünden kapanmaz.
5.4. The Scream (Oslo, 1994): Ulusal Sembolün Doğal Dokunulmazlığı
Norveç ulusal bilinçdışında The Scream, korunması gereken bir “eser” olarak değil, ulusun kolektif varoluşundan ayrışmayan bir duygu-organı olarak konumlanmıştı. Munch’un resmi, Norveç kimliğinde yalnızca estetik bir ikon değil; içsel, varoluşsal bir çığlığın somutlaşmış biçimi, yani ulusal bedenin sembolik bir uzvu gibi işliyordu. İşte bu yüzden eser, tıpkı insan bedenindeki bir yürek ya da akciğer gibi, çalınabilir bir nesne olarak değil, dokunulmaz bir iç organ gibi kodlandı. Bu kodlama, güvenlik sorumlularının zihninde görünmez bir varsayım üretmişti: Ulusal bedenin organına kim saldırır ki? Böylece, hem müze yönetimi hem devlet hem toplum, güvenliği rasyonel düzlemde değil, bilinçdışı sembolik düzenin ürettiği “dokunulmazlık” yanılgısıyla şekillendirdi. Norveç ulusu esere karşı öyle bir ontolojik özdeşlik kurmuştu ki, korunması gereken bir nesne değil, zaten kimsenin dokunmayacağı varsayılan bir varlık gibi düşünüldü.
Bu yanılsamanın en çarpıcı dışa vurumu, hırsızların geride bıraktığı notta açıkça görülür: “Poor security için teşekkürler.” Bu cümle, yalnızca bir alay değil; Norveç’in ulusal bilinçdışındaki uzuv-yanılsamasının dışarıdan yapılan ontolojik teşhisi gibidir. Hırsız, bu notla aslında şunu söylemektedir: Siz bu resmi nesne olarak değil, kendinizin bir parçası olarak gördüğünüz için onu “çalınabilir” kategorisine bile koymamışsınız. Yani güvenlik açığı teknik değil, ontolojik bir kör noktadır. Ulus, kendi organına zarar verilmeyeceğine duyduğu irrasyonel güvenle, o organı dış dünyaya savunmasız biçimde açmıştır. Burada çalınan şey bir tablo değildir; ulusal bedenin, kendi iç organını yanlışlıkla dış dünyaya açık bırakmasıdır.
Resmin çalınması, Norveç için salt kültürel bir kayıp değil, ontolojik bir eksilme, kolektif benliğin kendi tasarımında oluşan ani bir gedikti. Ulus, kendisini bu resimle o denli özdeşleştirmişti ki, hırsızlık sonrası yaşanan sarsıntı, “değerli bir nesnenin kaybı” değil, sanki ulusal bir organın yerinden sökülmesi gibi deneyimlendi. Toplumsal tepkilerin yoğunluğu, medyanın olayı “milli bir felaket” olarak kodlaması, halkın yaşadığı şok — tümü bu organ-kaybı deneyimini doğrular. Çünkü Norveç halkı, eserin yokluğunu kültürel bir boşluk olarak değil, varoluşsal bir yarık olarak hissetti.
Bu durumda güvenlik zafiyeti, teknik bir hata olarak değil, ulusal bilinçdışının kendi kurduğu “uzuv dokunulmazlığı” mitinin çöküşü olarak anlaşılmalıdır. Devlet aygıtı, müze yönetimi ve toplumsal algı, bilinçdışı olarak “ulusal organ çalınmaz” mantığına teslim olmuş, böylece eseri gerçek bir hırsızlık risk kategorisine sokmayı baştan ihmal etmiştir. Bu düşünsel felç hali, her ulusta görülen ortak ontolojik mekanizmanın keskin bir örneğidir: Ulus, sembolik uzuvlarını mülk gibi korumaz; çünkü mülkün çalınabilirliği bilinir, uzvun çalınabilirliği akla gelmez. Bu nedenle modern devletler, en değerli sembollerini korumakta düzenli olarak başarısız olur.
The Scream vakası, tam da bu yüzden yalnızca bir hırsızlık olayı değildir; ulusal uzuv kategorisinin paramparça oluşunun tarihsel bir kaydıdır. Norveç, resmin çalınmasıyla birlikte ilk kez şunu fark etmiştir: Ulusal beden, sandığı kadar bütüncül değil; sembolik organlar sandığı kadar dokunulmaz değil; kolektif kimlik sandığı kadar kapalı devre bir yapı değildir. Eser geri dönse bile, bu ontolojik yara kapanmaz; çünkü ulusun bilinçdışı bir kere delinmiş, uzvun çalınabilirliği bir kere hakikat alanına sızmıştır. İşte bu nedenle 1994 olayı, yalnızca bir hırsızlık değil, ulusal ontolojinin anatomisinde geri dönüşü olmayan bir yarıktır.
5.5. Irak Ulusal Müzesi (2003): Medeniyetin Ortak Kalbi ve Küresel Ontolojik Kör Nokta
Irak Ulusal Müzesi’nin yağmalanışı, modern dünyanın kültürel tarihine bir hırsızlık olayı olarak değil, medeniyetin kalbinin yerinden sökülmesi olarak kazındı. Çünkü burada çalınan şey ne “Irak’ın malıydı” ne de “bir müzenin koleksiyonuydu”; burada çalınan, insanlığın kendisini geçmişe bağlayan ontolojik nabızdı. Mezopotamya, insanlığın zihinsel evreninin doğum yeri olarak kodlandığı için, bu müze yalnızca bir ulusun kurumuna değil, insanlığın ortak bedenine denk düşüyordu. Babil tabletleri, Asur kabartmaları, Uruk’ın heykelleri — bunların her biri Irak’ın değil, insanlığın “organları” olarak algılanıyordu. Bu nedenle savaş döneminde bile, küresel aktörlerin kolektif bilinçdışında şu irrasyonel varsayım hüküm sürdü: “Medeniyetin ortak kalbine kim zarar verir ki?” İşte tam da bu kör nokta, tarihî eserlerin çalınamaz olduğuna dair o kadim, bilinçdışı yanılsamanın en çıplak haliyle açığa çıktığı andır.
Müzenin yağmalanması sırasında yaşanan davranış örüntüleri, bu ontolojik yanılgının küresel bir versiyonunu açığa vurur. Askerî güçler, müzeyi koruma önceliğini rasyonel bir güvenlik planı olarak değil, “zaten saldırılmayacak alan” olarak kodladı. Iraklı sivillerin önemli bir bölümü bile, savaşın ortasında müzenin gerçekten hedef alınacağını tahayyül etmiyordu; çünkü müze, fiziksel bir bina olmaktan çok, medeniyetin nabzının attığı bir iç organ olarak görülüyordu. Bu algı öylesine köklüydü ki, yağma başladığında bile çoğu kişi bunun gerçek olduğunu, yani gerçekten kimsenin “medeniyet organını” sökebileceğini anlamakta zorlandı. İnsanlık, kendi ortak bedenine yapılan saldırıyı bir süreliğine kavrayamadı; çünkü bilinçdışı düzeyde müze, ulusal değil, kozmik bir uzuv niteliğindeydi.
Bu olayın büyüklüğü yalnızca çalınan eser sayısında değil, ontolojik şokun kapsamındadır. Savaş, yıkım ve kaos beklenebilirdi; fakat insanlığın kolektif belleğinin en eski katmanlarını barındıran mekânın bir anda savunmasız kalması, küresel bilinci ansızın bölen bir yarık üretti. Bu yarık şunu açığa çıkardı: Medeniyetin organları, sanıldığı gibi dokunulmaz değil; küresel bilinçdışı, bu organları korumak için rasyonel önlem almayı sistematik olarak erteliyor. Çünkü insanlık kendi kökenlerini bir “şey” olarak değil, bir “kendilik” olarak görüyor. Kendiliğin çalınabilirliği tahayyül edilemez; bu yüzden korunması gerekli olduğu bile düşünülmez. Irak Müzesi’nde işleyen mekanizma tam budur: medeniyetin uzvu olarak kodlanan eserler, mülk gibi korunmadığı için nesne gibi çalınmıştır.
Yağmanın en çarpıcı yönlerinden biri, uluslararası toplumun tepkisidir. Olay olduktan sonra herkes nefesini tutarak şöyle dedi: “İnanılmaz… Böyle bir şey nasıl olur?” Bu şaşkınlığın nedeni savaş değildi; savaş zaten vardı. Şaşkınlığın nedeni, insanlığın kendi özdeşliğini taşıyan organın —medeniyetin ilk yazısı, ilk şehirleri, ilk tanrıları— tamamen savunmasız biçimde ortada bırakılmış olmasıydı. Tepkiler, yalnızca kültürel bir felakete değil, ontolojik bir bozunuma işaret ediyordu. Çünkü bu olay, insanlığın kendisini sandığı kadar bütünleşik, sandığı kadar korunaklı, sandığı kadar birleşik bir varlık olmadığını gösterdi. Ortak özdeşlik miti çöktü; insanlık kendi organlarını koruyamayan bir tür olduğunu fark etti.
Irak Müzesi’nin yağmalanışı, bu nedenle yalnızca bir ulusun değil, tüm insanlığın kendine dair kurduğu “dokunulmazlık” illüzyonunu yırtan olaydır. Modern dünyanın mimarisi, kültürel mirasın evrenselliğini ne kadar kutsal ilan etmiş olursa olsun, pratikte onu koruyacak ontolojik kategoriyi kuramamıştır. Çünkü evrensel uzuv kategorisi, ulusal devlet mekanizmalarında karşılığı olmayan bir yapıdır: Ulus, kendi organını korur; fakat insanlığın organını korumak için hiçbir devlet, hiçbir ordu, hiçbir yapı içgüdüsel bir refleks geliştirmemiştir. Bu refleks eksikliği, olayı kaçınılmaz kılmıştır. İnsanlık medeniyet organını koruyamadı çünkü o organın “kimsenin” değil, “herkesin” olduğunu varsayıyordu. Herkesin olanın, kimse tarafından korunmadığı ontolojik paradoks burada kristalleşir.
Sonuç olarak Irak Ulusal Müzesi vakası, tarihî eser hırsızlığının en uç noktada ne anlama geldiğini tarihe çiviler: Bu, bir ulusun değil, insanlığın bedeninden bir organın koparılmasıdır. Bu yüzden kayıp, kültürel bir eksiklik değil; varlık düzeyinde bir delinme, medeniyetin sürekliliğinde bir boşluk, insanlığın özdeşlik damarının aniden kesilmesidir. Eserlerin bir kısmı geri dönse bile, bu ontolojik yara kapanmaz. Çünkü bir organ bir kez söküldüğünde ve beden bu sökümü tecrübe ettiğinde, o beden artık asla aynı bütünlüğe kavuşamaz. Irak Müzesi yağması, insanlığın kendi kökenine dair taşıdığı dokunulmazlık mitinin çöküş noktası ve tarihî eserlerin çalınamazlık yanılsamasının küresel ifşasıdır. Bu nedenle 2003 yalnızca bir yılı değil, medeniyet bedeninin bir kırılma anını temsil eder.
5.6. Louvre Napolyon Mücevherleri (2025): Kurumsallaşmış “Risk Yok” Ontolojisinin Çöküşü
Louvre’daki Napolyon Mücevherleri vakası, modern devlet aklının tarihî eserlere dair bilinçdışı kategorilerini en berrak biçimde görünür kılan olaylardan biridir. Çünkü burada yaşanan şey klasik anlamda bir güvenlik açığı değildir; burada çöken şey, ulusal bilinçdışının kurucu önkabulleridir. Louvre, Fransa’nın yalnızca kültürel vitrini değil, ulusal benliğin kristalize uzvu olarak kodlanır. Bu bina, Fransız kimliğinin kendisini ürettiği ve yeniden sahnelediği bir bedensel merkezdir. Dolayısıyla içinde sergilenen Napolyon’a ait mücevherler “tarihi nesneler” değil, Fransızlık anlatısının somutlaşmış organelleri, kolektif kimliğin parıldayan dokularıdır. Tam da bu nedenle, hem yöneticiler hem bürokratlar hem de ziyaretçiler, bu eserlerin teknik olarak korunması gerektiğini düşünmez; çünkü bilinçdışı düzeyde şu ontolojik formül işler: “Uzuv çalınmaz.”
2025’te yaşanan hırsızlık, aslında bir hırsızlığın çok ötesinde, bu ontolojik formülün kurumsal düzeyde nasıl içselleştirildiğinin bir kanıtıdır. Resmî raporların belirttiği CCTV kapsamının sadece %39 olduğu gerçeği, teknik bir ihmal değildir; bu oran, “Louvre dokunulmazdır” inancının sayısallaşmış ifadesidir. Güvenlik kadrolarının gece vardiyasında üç kişiye kadar düşmesi, kapı geçişlerinin otomatik değil manuel takiple tutulması, alarm sistemlerinin modernizasyonunun iki yıldır ertelenmesi — bunların her biri teknik değil, ontolojik gerekçelerle ertelenmiş kararlardır. Çünkü kurumun içinde işleyen mantık şudur: “Ulusal organlar saldırıya uğramaz; uğrayamayacağı için korumaya gerek yoktur.”
Napolyon Mücevherleri özelinde bu yanılgı daha da derinleşir. Bu koleksiyon, Napolyon’un şahsi tarihinin ötesinde, Fransız ulusunun kendini kurma mitosunun kristalize temsilidir. Tacın, kılıç kabzalarının, altın nişanların ve devlet törenlerinde kullanılan taşların her biri, ulusal egemenliğin bedensel parçaları olarak algılanır. Bu organik algı, mücevherlerin ziyaretçiler için “görsel bir şölen” değil, kimlik dokusunun maddileşmiş parçası olarak deneyimlenmesine neden olur. Böyle kodlanan bir uzvun çalınabileceğini kurumsal bilinçdışı tahayyül edemez. Bu nedenle, risk analizi yapılırken soru “nasıl çalınır?” değil, “neden çalınsın ki?” şeklinde formüle edilir; bu ise teknik güvenliğin epistemik yapısını en baştan çürütür.
Hırsızlık olayı gerçekleştiğinde ortaya çıkan şaşkınlık, aslında suçun kendisine değil, ontolojik şemanın kırılmasına duyulan şaşkınlıktı. Medya, bürokrasi ve kamuoyu tepkilerinin ortak tonu şuydu: “Bu kadar önemli bir şey nasıl korunamaz?” Bu soru, modern güvenlik teknikleri üzerinden sorulmuş gibi görünse de derinde başka bir metafizik duyarsızlığa dayanır: Mücevherler, devletin maddi mülkü değil, ulusal bedenin doğal parçaları olarak kodlandığından, bilinçdışı bu parçaların çalınabilir olmasını “düşünceye sığmaz” bulmaktadır. Yani sorun güvenliğin yetersizliği değil, koruma gereksiniminin bilinçdışı düzeyde hiç doğmamış olmasıdır.
Bu olayın en çarpıcı taraflarından biri, hırsızlık gerçekleştikten sonra hazırlanan resmî raporun açık ifşasıdır: “Kurumsal yapı içinde hırsızlık riskinin sistematik olarak hafife alındığı saptanmıştır.” Bu ifade, aslında bir teknik bulgunun ötesinde, ulusal bilinçaltının kurumsal dile çöken halidir. “Risk yok” ideolojisi, teknik planlarda, bütçe raporlarında, kadro atamalarında ve güvenlik protokollerinde kendini tekrar tekrar yeniden üretmiştir; çünkü kurum, eseri mülk olarak değil, bedenin doğal organı olarak algılamıştır. Doğal organın çalınması mümkün olmadığı için korunmasına ayrılan enerji de sistematik olarak ertelenmiştir.
Hırsızların eylemi bu nedenle yalnızca bir suç değil, ulusal bedenin kendi dokunulmazlık mitini yırtan bir eylemdir. Napolyon Mücevherleri’nin kaybı, Fransa’nın kültürel tarihindeki bir eksiklik değil, ulusal benlikte bir yarılma yaratır. Çünkü bedenin organı çalındığında yalnızca bir nesne eksilmez; öznenin sürekliliği tehdit altına girer. Bu eserler geri getirilse bile, ulusal bilinçdışı artık şunu bilir: Uzuv çalınabilir. Bu bilgi bir kez edinildiğinde, kolektif özdeşlikteki o kadim bütünlük miti bir daha tamir edilemez.
Dolayısıyla bu vaka, modern devletlerin tarihî eser korumasında neden sistematik olarak başarısız olduğunu açıklayan ontolojik mantığı kristalize eder: Devlet, bu eserleri mülk olarak değil, kendinin uzvu olarak gördüğü için, mülkiyet mantığının gerektirdiği koruma moduna geçemez. Bu nedenle modern dünyada en çok çalınan eserler, “en değerli” olanlar değildir; en özdeş olanlardır. Çünkü özdeş olan, çalınamaz kategorisine yerleştirildiği için korunmaz — korunmayan ise en savunmasız hâle gelir.
Napolyon Mücevherleri olayı, tarihin son 50 yılındaki en önemli ontolojik kırılmalardan biridir: Ulusal uzuv kategorisinin kurumsal tezahürünün çöküşü. Bu çöküş, devlet aklının bilinçdışında yüzyıllardır işleyen “dokunulmaz organ” yanılgısının artık sürdürülemez olduğunu ilan eder. 2025 vakasıyla birlikte uluslararası kültürel miras rejimi yeni bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştır: Eserler mülk değildir. Ama tam da bu nedenle en çok çalınanlar onlardır.
6. Ontolojik Sonuç: Uzuv Kategorisinin Yarılma Üretmesi
6.1. Ulusun Ontolojik Sürekliliğinde Semantik Kırılma
Tarihî bir eserin çalınması, ulus için yalnızca bir kayıp, yalnızca bir müze vitrininin boşalması, yalnızca bir vitrinden eksilen bir nesne değildir; bu olay, ulusun kendisini var eden ontolojik temelinde bir yarılmadır. Çünkü ulus dediğimiz yapı, tarihsellikten bağımsız bir özne değildir; aksine, tarihselliğin kendisinin sürekliliğine tutunarak var olan, geçmişin kesintisizce şimdiye aktığı bir zaman-varlık organizmasıdır. Tarihî eser, bu organizmanın dışa taşmış bir parçası, ulusun içsel ritmini maddede kristalize eden bir uzvudur. Dolayısıyla bu uzvun koparılması, ulusun yalnızca tarihsel bir simgesinin değil, kendi varlığının süreklilik taşıyan bir parçasının yerinden sökülmesidir. Ulus bu kaybı, kaybolan bir nesne olarak değil, kendi bedeninin içinden parçalanan bir organın yokluğu olarak deneyimler.
Bu kırılmanın kaynağı, modern ulusların tarihî eserlerle kurduğu ilişkinin temsil değil özdeşlik mantığına dayanmasıdır. Bir nesne, bir özneye ait olabilir; fakat bir uzuv özneyle özdeştir. Ulus, tarihî eseri kendi üzerine iliştirilmiş bir mülk olarak değil, kendi varlığının tarihten taşmış maddi kıvrımı olarak görür. Bu yüzden eser yok olduğunda, ulus yalnızca bir değer kaybetmez, yalnızca bir imge kaybetmez, yalnızca bir kültürel kod kaybetmez — kendi özdeşliğinde bir gedik açılır. Çünkü eserin yokluğu, ulusun kendisiyle kurduğu süreklilik ilişkisinde bir kopma yaratır. Ulus artık “ben buyum” diyemez; çünkü “ben”inin bir parçası kaybolmuştur.
Bu kaybın epistemik değil, ontolojik bir kayıp olmasının nedeni, ulusun kendi varlığını süreklilik olarak kurmasıdır. Ulus, geçmişten şimdiye taşınan bir özne değil, geçmişin sürekliliği sayesinde şimdi var olabilen bir yapıdır. Eser, bu sürekliliğin maddi taşıyıcısı olduğundan, eser kaybı ulusun kendi zaman içinde kendisi olarak kalma kapasitesini içten içe çürütür. Eserin çalınmasıyla birlikte ulus, kendi tarihini artık kesintisiz bir çizgi olarak değil, koparılmış bir damar gibi görmeye başlar. Bu damar kesildiğinde, ulusal beden yalnızca kan kaybetmez; zaman kaybeder, süreklilik kaybeder, kendilik kaybeder.
Semantik kırılma tam olarak burada başlar: Ulus, kendisini artık yekpare bir özne olarak değil, çalınabilir, parçalanabilir, delinmiş bir beden olarak deneyimler. Bu, ulusal kimlikesini taşıyan sembolik düzenin üzerine çöken karanlık bir farkındalıktır: “Ben sandığım kadar bütün değilmişim.” Bu farkındalık, bilinç düzeyinde ifade edilmese bile bilinçdışında çalışır ve ulusal kimliği oluşturan tüm sembolleri yeniden kodlar. Çünkü bir uzvun çalınması, ulusun kendi bedenine dair sahip olduğu dokunulmazlık mitinin çöküşüdür.
Eserin kaybıyla birlikte ulusal bilinçdışı ilk kez şunu fark eder:
Ulusal beden geçirgendir.
Ulusal beden tehdit altındadır.
Ulusal bedenin organları dışarıya açıktır.
Bu çıplak idrak, ulusal varlığın kendi üzerine kurduğu ontolojik bütünlük fikrini derinden yaralar. Artık ulus, kendisini yalnızca tarihsel bir özne olarak değil, “yerinden sökülebilir organlara sahip kırılgan bir beden” olarak deneyimlemeye zorlanır. Bu zorlanma, ulusun kendisine dair imgelerinin yapısal bir dönüşüm geçirmesine neden olur: huzurlu, güvenli, kapalı bir ulusal beden imgesi çatlamış; onun yerine tehditlere açık, delinen, parçalanabilir bir beden imgesi geçmiştir.
Bu kırılmanın en radikal boyutu şudur:
Eser geri dönse bile kırılma geri dönmez.
Çünkü travmatik olaylarda olduğu gibi, yarayı açan eylem sona erse bile yarığın varlığı devam eder. Ulus artık o eserin çalınabilir olduğunu bilmektedir. O uzuv, artık “hiç çalınmamış” bir uzuv değildir; çalınmış ve geri getirilmiş bir organın tarihini taşır. Bu tarih, ulusun bilinçdışında silinmeyen bir yara izi gibi yer eder. Ulusal kimlik bundan sonra, “yaralanmış bir beden”in kimliğidir; kırılma deneyimi, ulusun zaman içindeki kendi kendisini kavrayışında bir gölge gibi dolaşır.
Sonuç olarak, tarihî eserin çalınması, ulus için kültürel bir kayıp değil, kendi ontolojik sürekliliğinin semantik çöküşüdür. Ulus artık kendisini artık kesintisiz bir varlık olarak değil, eksilmiş, delinmiş, organı alınmış bir beden olarak görmeye başlar. Bu yüzden tarihî eser hırsızlığı, hiçbir zaman yalnızca maddi bir eksilme değildir; o, ulusun kendi varlığına dair kurduğu en temel ontolojik anlatının kırılma anıdır. Burada kaybolan şey, bir nesne değil; ulusun kendi kendisini bütün olarak tahayyül etme hakkıdır.
6.2. Mülkiyet → Beden Mantığı Dönüşümü
Tarihî bir eserin çalınmasıyla birlikte devreye giren en kritik dönüşüm, “mülkiyet mantığı”nın çözüldüğü ve yerini “bedensel bütünlük mantığı”na bıraktığı o derin ve geri döndürülemez kırılmadır. Çünkü tarihsellik, ulus açısından yalnızca bir bilgi alanı değil, bedenleşmiş bir varlık alanıdır. Ulus, tarihî eserle kurduğu ilişkide özneyi mülkün sahibine dönüştürmez; özneyi eserin kendisinin bedensel taşıyıcısı hâline getirir. Bu nedenle eser kaybolduğunda ulus, bir mala gelen zararı değil, kendi bedenine gelen bir yarayı deneyimler. Bu dönüşüm, yalnızca psikolojik bir tepki değil; ulusun ontolojik yapısının kendi içinden ürettiği semantik bir zorunluluktur.
Mülkiyet mantığında kayıp, “ait olan bir şeyin yokluğu” olarak tanımlanır. Bu mantık, ev, arazi, para, belgeler gibi eşyalara uygulanabilir; çünkü bunların tümü öznenin dışında duran nesnelerdir. Nesne, özneye eklemlenen ama öznenin ontolojik yapısını değiştirmeyen bir varlık kategorisidir. Bu ilişki kopabilir; kopması öznenin varlığını tehdit etmez. Fakat tarihî eser, ulusa dışarıdan eklenen bir nesne değildir. Ulus, eseri sahip olunan bir obje olarak değil, kendi varoluşsal ritminin bir uzantısı olarak kavrar. Eser, ulusun tarihselliğinin bedenleşmiş formu olduğu için kaybı, mülkiyet mantığı çerçevesine sığmaz; kayıp, beden mantığına kayar. Çünkü çalınan şey “sahip olunan bir nesne” değil, öznenin ontolojik bedeninin bir parçasıdır.
Bu nedenle eser kaybolduğunda ulusun içinde işleyen mekanizma, “benden bir şey çalındı” değil, “benden bir şey koptu” şeklindedir. Bu kopuş, semantik olarak “yitik mülk” değil, yaralanmış beden imgesini üretir. Böylece ulus, kendi tarihî varlığını artık çalınabilir kategorisinde değil, yaralanabilir kategorisinde konumlandırır. Bu fark çok kritiktir; çünkü mülkiyet mantığının varsayımı ayrıştırılabilirliktir, beden mantığının varsayımı ise bütünlüktür. Bir nesnenin çalınması öznenin bütünlüğünü bozmaz; fakat bir uzvun çalınması öznenin bütünlüğünü delik deşik eder. Ulus, eser kaybını ikinci türde, yani bedensel düzeyde yaşar.
Burada ortaya çıkan ikinci dönüşüm, suçun kavranış biçiminde belirir. Mülkiyet kategorisinde çalan kişi, senin olanı almıştır; suç açıktır, net bir ihlaldir. Fakat uzuv kategorisinde çalınan şey “senin olan bir nesne” değil, senin kendindir. Bu nedenle ulusal bilinçdışı hırsızlığı kavramakta bile zorlanır. Çünkü bir organ çalınabilir değildir; organ ya bedenin parçasıdır ya da bedenden koparılmış bir yaradır. Bu nedenle hırsızlık olayı, bilinçdışında hırsızlık olarak değil, “yerinden edilmiş bir organın trajik anomisi” olarak kodlanır. Ulusun semantik sistemi bu anomalinin karşısında bulanıklaşır; suçun adı bile tam olarak konamaz. Bu nedenle pek çok ülkede, en büyük eser hırsızlıklarının ardından devletin ve toplumun verdiği tepkiler teknik değil, ontolojik şaşkınlık içerir: “Nasıl olur?” cümlesi, aslında “organ nasıl çalınır?” sorusunun politik dile çevrilmiş hâlidir.
Mülkiyet mantığının çöküşü, güvenlik reflekslerinin de çöküşünü beraberinde getirir. Mülkiyet kategorisi, koruma gerekliliğini içkindir; nesne ait olduğu için korunmalıdır. Fakat uzuv kategorisinde koruma gerekmez; çünkü uzuv ayrı bir varlık değildir — öznenin kendisidir. Kişi kendi bacağının çalınabileceğini düşünmez; ulus da kendi eserinin çalınabileceğini düşünmez. Bu nedenle tarihî eser hırsızlıklarının büyük bölümü fiziksel, teknik, yapısal zayıflıklardan değil, ontolojik varsayımların koruma refleksini devre dışı bırakmasından kaynaklanır. Devlet, koruma gereği olan bir “nesne” görmez; kendi bedeninin zaten “dokunulmaz” olduğunu varsayar. Bu dokunulmazlık miti sayesinde eser, en değerli olduğu ölçüde en savunmasız hâle gelir.
Beden mantığına kayışın üçüncü boyutu, kaybın geri döndürülemezliğindedir. Eser geri bulunsa bile, ulusun bedeninde açılan yara kapanmaz. Çünkü mülkiyet kaybı geri döndürülebilir; mülk yerine konabilir. Fakat bedensel kayıp, zorunlu olarak iz bırakan bir yaradır. Eser çalındıktan sonra geri gelse bile, ulusal bilinç artık onun çalınabilir olduğunu bilir. Bu bilgi, kolektif hafızaya bir travma gibi işlenir. Uzuv geri dikilmiş olsa bile, onun bir zamanlar bedenin dışına düşmüş olması ulusal öznenin kendilik hissinde kalıcı bir yarık bırakır. Böylece eser kaybı, varlıksal bir dönüşüme yol açar: Ulus kendi bedenini artık kapalı, bütün, sağlam bir organizma olarak değil, yaralanabilir, delik, geçirgen bir beden olarak kavrar.
Sonuçta ortaya çıkan şey, yalnızca mülkiyet rejiminin çökmesi değil; ulusal varlığın kendisini “bütün” olarak kavrama tarzının kırılmasıdır. Ulus, eser hırsızlığıyla birlikte kendi bedeninin çalınabilirliğini deneyimler ve bu deneyim, ulusun kendisine dair duyduğu ontolojik güveni kalıcı olarak aşındırır. Çünkü bir uzvun çalınması, öznenin kendi bütünlüğüne duyduğu inancı paramparça eder. Artık ulus, kendisini tarihselliğin dokunulmaz taşıyıcısı olarak değil, tarihselliği dış dünyaya karşı kırılgan bir biçimde açılmış bir organizma olarak görmeye başlar. Bu dönüşüm, mülkiyet → beden kaymasının ontolojik sonucudur: Ulus artık bir mülkiyet öznesi değil; yaralanmış bir beden olarak kendini deneyimler.
6.3. En Değerli Uzvun Aynı Anda En Savunmasız Nesneye Dönüşmesi
Tarihî eserlerle ulus arasındaki ontolojik özdeşlik ilişkisi, modern devletlerin güvenlik mantığını altüst eden en çarpıcı paradoksu üretir: Ulusun en değerli uzvu, tam da bu uzuv niteliği nedeniyle en savunmasız hâle gelir. Bu savunmasızlık, teknik bir eksiklikten, mali yetersizlikten, ihmalkârlıktan veya yönetsel zaaflardan kaynaklanmaz. Çok daha kökensel, daha derin ve daha acımasız bir düzeyde ortaya çıkar: ontolojik varsayımlar düzeyinde. Çünkü ulus tarihî eseri bir “nesne” gibi görmez; onu kendi tarihsel bedeninin dokunulmaz bir organı gibi görür. Bu dokunulmazlık varsayımı, eseri hırsızlığa karşı korunmasız bırakan asıl mekanizmadır.
Bu paradoksun temeli, uzuv kategorisinin kendisindedir. Bir nesne, öznenin dışında konumlanır ve bu nedenle çalınabilirlik kategorisine dahildir; dolayısıyla korunması gerekir. Oysa bir uzuv çalınabilir değildir; uzuv “korunacak dışsal bir şey” değil, bizzat öznenin kendisidir. Bu yüzden ulusun bilinçdışında tarihî eser, bir hedef olarak kodlanmaz. Nesne hedef olabilir; uzuv olamaz. İşte bu nedenle tarihî eserler, ulusal varlık alanında en değerli konumu işgal ederken, aynı anda en zayıf güvenlik halkasına yerleştirilir. Çünkü, basitçe, kimse ulusun organını çalabileceğini düşünmez.
Bu düşünmeme hâli, güvenliği ortadan kaldıran temel psikodinamik mekanizmadır. Devlet, kültürel miras birimi, müze yönetimi, konservatörler, toplum, medya — hepsi, farklı biçimlerde aynı yanılgıya teslim olur: Ulusun en değerli eseri, paradoksal biçimde en az risk taşıyan nesnedir. Çünkü uzuv kategorisi, risk kavramını askıya alır. Ulusal bilinçdışı, tarihî eseri bir “nesne” olarak konumlandırmadığı için, nesnelerin tabi olduğu tehdit varsayımlarını da ona uygulamaz. Bu, eser hırsızlıklarının çoğunun şaşırtıcı derecede basit operasyonlarla, çoğu zaman komik denecek kadar ilkel yöntemlerle başarıya ulaşmasının temel nedenidir.
Bu noktada ortaya çıkan paradoksun ikinci yüzü şudur: Tarihî eser, ulusun kendi bedeninde en yüksek değere sahip unsurdur. Onun değeri ekonomik değil, ontolojik, tarihsel, kimliksel bir değerdir; ulusun kendisiyle özdeş olduğu için değeri sınırsızdır. Fakat tam da bu sınırsızlık, onu saf bir “dokunulmazlık” alanına yerleştirir. Bir organ korunmaz; çünkü onun zaten koruma gerektirmeyecek kadar içsel olduğu düşünülür. Bu içsellik yanılsaması, eseri her türlü dışsal tehdide tamamen açık bırakır. Ulus, en değerli parçasını, kendi bedeninin içindeki güvenli bir boşluk olarak tahayyül ettiği için, o parçanın dış dünya tarafından hedef alınabileceğini aklına bile getirmez. Bu nedenle devlet aygıtının eser koruma pratiği, bilinçdışı bir mantık tarafından yönetilir: “Eser korunmaz, çünkü zaten öznel olan şey tehdit edilemez.”
Paradoks burada en keskin hâline ulaşır: Ulusun en değerli uzvu, tam da bu uzuv niteliği yüzünden “nesne” kategorisine sokulmaz; nesne kategorisine sokulmadığı için “tehdit edilebilirlik” kategorisine de sokulmaz; tehdit edilebilirlik kategorisine sokulmadığı için korunmaz; korunmadığı için çalınır; çalındığında ise ulusun kendi ontolojik bütünlüğü delinir. Böylece ulus, kendi varlığını korumak adına en çok koruması gereken şeyi, en az koruduğu için kendi kendisini yaralar. Bu yaralanma, yalnızca bir güvenlik açığı değil; ulusun kendi bilinçdışı ontolojisinde içsel bir çökmedir.
Bu çöküşün en trajik yönü, ulusun kendi uzuvlarını dış dünyaya karşı savunmasız bıraktığını, ancak saldırı gerçekleştiğinde fark etmesidir. Bu fark ediş, ulusal bedenin dokunulmazlık mitinin yıkılması anlamına gelir. Ulus artık kendi organlarının çalınabileceğini bilmektedir. Bu bilgi, kolektif bilinç için geri döndürülemez bir travmadır. Çünkü ulus, tarihselliğinin organlarını dış dünyaya karşı güvenli bir alanda tuttuğunu sanırken, gerçekte onları bir boşlukta, korunmasız bir alanın ortasında bırakmıştır. Bu travma, yalnızca güvenlik politikasını değil, ulusun kendine dair ontolojik tasarımını da derinden etkiler: Ulus artık kendisini yalnızca yaralanmış bir beden olarak değil, her an yeniden yaralanabilir bir beden olarak görmeye başlar.
Bu paradoksun son boyutu, savunmasızlığın sürekli yeniden üretilmesidir. Eser hırsızlığı gerçekleştiğinde bile devletlerin verdiği tepkide, koruma refleksinin değil, şaşkınlığın baskın olması bu yüzdendir. Çünkü devlet, eseri mülk olarak değil, beden olarak görmektedir. Bir organ çalınabileceği fikri, bilince ancak travmatik bir olayla sızabilir. Bu nedenle hırsızlık sonrası koruma artışı bile geçici olur; ulusal bilinçdışı uzuv kategorisini yeniden kurar ve eser bir kez daha “dokunulmaz” hayaline geri döner. Böylece savunmasızlık, ulusal benliğin içsel bir döngüsü hâline gelir: En değerli uzuv → dokunulmazlık yanılgısı → korumasızlık → hırsızlık → ontolojik yara → unutma → yeniden dokunulmazlık yanılgısı.
Sonuç olarak, ulusun en değerli tarihî eserleri, nesne olmaktan çıktıkları ölçüde savunmasız hâle gelir. Değer arttıkça tehdit fark edilmez; tehdit fark edilmedikçe koruma kurulmaz; koruma kurulmadıkça eser çalınır. Bu çarpıcı mekanizma, modern ulusların tarihî eserlerle kurduğu özdeşlik ilişkisinin en trajik sonucudur: Ulusun en değerli organları, ulusal bilinç tarafından en az korunan organlardır.
7. Sonuç: Tarihî Eserin Ontolojik Rejimini Yeniden Tanımlamak
7.1. Eser Koruması = Beden Koruması
Modern ulus-devletlerin tarihî eserlere yönelik koruma politikalarını değerlendirdiğimizde, karşımıza çıkan temel sorun teknik değil, ontolojiktir. Çünkü devletler tarihî eseri “mülk” kategorisine yerleştirdiğini varsayar; oysa ulusal bilinçdışı bu eseri asla bir mülk olarak görmez. Tarihî eser, ulusun kendisinden ayrılmayan bir organ olarak kodlandığı için, eseri koruma fikri ulusun bilinçdışı dünyasında tıpkı bir insanın kendi bacağını, kalbini, başını “korumak için ayrı önlemler almak” gibi saçma bir önerme olarak belirir. İnsan, kendiliğinden içkin olan şeyin korunması gerektiğini düşünmez; çünkü içkin olan zaten dokunulmaz olarak varsayılır. Bu nedenle tarihî eser koruması, pratikte mülk güvenliği değil, beden güvenliği ile eşdeğerdir — fakat devletler bu gerçeği kavramadığı için eserler, ulusal bedenin en korunmasız organlarına dönüşür.
Tarihî eser, ulusal bedenin içinde konumlandığı için “dışsal tehdit” kategori filtrelerinden geçmez. Devlet aklı, risk analizi yaparken bankalar, sınırlar, enerji hatları, askeri tesisler gibi klasik nesne-varlıkları doğal tehdit alanlarına sokar; fakat ulusal bedenin organları olan tarihî eserler, bu risk haritasının dışında kalır. Çünkü ulus, bilinçdışında, kendi bedenine gelecek bir saldırının “düşünülemez” olduğunu varsayar. Bu düşünülemezlik, ulusal öznenin kendine dair kurduğu bütünlük mitinin ürünüdür. Ulus kendi bedeninin saldırıya açık olduğunu düşünmez; tıpkı bir bireyin kendi uzvunun çalınabileceğini düşünmemesi gibi. Bu nedenle eser hırsızlığı vakalarında şaşkınlık, öfke ve hayret iç içe geçerken, hırsızlığın kendisi çoğu zaman çocukça kolay yöntemlerle gerçekleştirilir — çünkü koruma pratikleri “nesne” mantığıyla değil, “dokunulmaz beden” mantığıyla biçimlenir.
Bu noktada ortaya çıkan çarpıcı gerçek şudur:
Tarihî eseri korumak, bir binayı, bir vitrini, bir depoyu korumak değil; ulusal bedenin dokusunu korumaktır.
Bu yüzden mülkiyet güvenliği teknolojileri hiçbir zaman yeterli olamaz, çünkü problem mülkiyet kategorisinden kaynaklanmaz. Problem beden kategorisindedir: Ulusal bilinç, eseri dışsallaştırmadığı için ona dış tehdit kategorisi uygulamaz; böylece eser hiçbir zaman tam anlamıyla korunmaz. Modern ulus-devletlerin eser hırsızlığı karşısında çaresiz kalmasının nedeni, güvenlik protokollerinin yetersizliği değil, ontolojik kategorinin yanlış konumlanmasıdır. Bir şeyi nesne olarak sınıflandırmadığınız sürece, o şey üzerinde nesne-odaklı güvenlik yöntemleri uygulayamazsınız.
Aynı mantık bireysel beden deneyiminde de görülür. Bir insan, kendi bedenine saldırı ihtimalini soyut düzeyde bilir, fakat günlük deneyimde beden “kendiliğinden korunan” bir varlık gibi hissedilir. Bu hissiyat, bedenin doğal savunma mekanizmalarından değil, bilinçdışı bütünlük varsayımından doğar. Uluslar da aynı yanılgıya sahiptir: Ulusal beden bütün, kapalı, sağlamdır; organları dış dünyaya karşı zaten korunuyormuş gibi hissedilir. Bu nedenle tarihî eser koruması hiçbir zaman mülkiyet koruması gibi işlememiş, işlemeyecektir. Çünkü korunan şey bir nesne değil, ulusal bedenin bizzat kendisidir — fakat devlet, beden korumasına uygun bir ontolojik altyapı kurmadığı sürece bu beden dış dünyaya karşı savunmasız kalmaya mahkûmdur.
Bu nedenle gerçek koruma, teknolojik ya da hukuki değil, ontolojik bir yeniden kodlama gerektirir. Devlet, tarihî eseri dışsallaştırmadan — yani onu ulusal bedenden koparmadan — koruyamaz. Çünkü koruma, ancak “nesne” kategorisine ait olan şeyler için çalışan bir mekanizmadır. Ulusal bilinçdışının eserleri uzuv olarak kodlamaya devam ettiği yerde, hiçbir kamera, hiçbir polis birimi, hiçbir sigorta sistemi, hiçbir vitrifiye düzeni onları gerçek anlamda korumaz. Koruma, öncelikle ulusal bilinç düzeyinde gerçekleşmelidir: Ulus kendi organını nesneleştirmeyi öğrenmedikçe, nesneye yönelik koruma teknikleri hiçbir zaman tam olarak işlemeyecektir.
Sonuç olarak eser koruması = beden koruması demek, yalnızca metaforik bir önerme değildir; ulusun tarihî varlığının gerçek ontolojik yapısının zorunlu sonucudur. Ulus tarihî eserini bedeninin bir uzvu olarak konumlandırdığı sürece, o uzvu koruma yöntemleri mülk koruma teknikleriyle değil, beden koruma protokolleriyle yeniden düşünülmelidir. Bu olmadan her koruma girişimi, yanlış ontolojik zemine uygulanan teknik çözümler olarak kalır — yani başarısız olmaya mahkûmdur. Tarihî eser, ulusal bedenin bir organıysa, korunması da ulusal bedenin korunmasıdır; ve ulusal beden korunmadığı sürece hiçbir mülk güvende değildir.
7.2. Ulusal Bilinçdışının Yeniden Kodlanması Gerekliliği
Ulusların tarihî eser koruma konusundaki dramatik başarısızlıklarının kökeni, teknik kapasite eksikliğinde ya da güvenlik protokollerinin yetersizliğinde değil; çok daha derinde, ulus-devletin kolektif psişesinin en alt tabakasında, kültürel hafıza ile ontolojik aidiyet arasında kurulan yanlış bir bağda yatar. Bu yanlış bağ, çoğu zaman farkına bile varılmadan işler; çünkü sadece kültürel bir yanılsama değil, ulusun kendi varlığını nasıl kurduğuna dair kadim ve kendiliğinden işleyen bir ontolojik reflekstir. Ulusal bilinçdışı, tarihî eseri mülkiyet kategorisine ait bir nesne olarak değil, ulusal bedenin doğal bir uzvu, bedensel bütünlüğün tarih boyunca sabit kalmış bir organı olarak kodlamıştır. Bunun sonucu ise şudur: Ulus, bu eserin çalınabilir olabileceğini, yani onun bedeninden koparılabilir olduğunu kavramsallaştıramaz. Bu kavramsallaştırma gerçekleşmediği sürece, hiçbir güvenlik önlemi gerçek anlamda harekete geçmez; çünkü tehdit tehdit olarak algılanmaz, hatta tehdit olarak tahayyül bile edilmez.
Bu bilinçdışı yapının en kritik işlevi, ulusun kendi varlığını bütüncül bir organizma olarak düşünmesidir. Bir organizma, kendi organlarının çalınabilir olduğuna inanmaz; bu fikir biyolojik olarak saçmadır. İşte uluslar da tarihî eserlere böyle yaklaşır: Eser, ulusa görünmez bağlarla tutunmuş bir organdır, koparılamaz, koparılmasını düşünmek bile ulusun benlik şemasını sarsar. Bu yüzden ulusal bilinçdışında “tarihî eser hırsızlığı” diye bir kategori yoktur; bu boşluk, kavramsal değil, ontolojik bir boşluktur. Ve bu boşluk doldurulmadığı sürece, devletin teknik aparatları ne kadar modernleşirse modernleşsin, en gelişmiş güvenlik protokolleri bile aynı ontolojik körlüğün içinde eriyip gider. Çünkü koruma, her şeyden önce bir tehdit bilinci gerektirir; tehdit bilinci ise ancak eserin çalınabilir olduğunun düşünülmesiyle mümkündür.
Ulusal bilinçdışının yeniden kodlanması gerekliliği tam olarak burada ortaya çıkar: Ulus, önce kendi özdeşlik mantığını kırmak, sonra tarihî eseri kendine bağlı bir organ olarak değil, dünyayla ilişkili bir varlık olarak yeniden konumlandırmak zorundadır. Bu dönüşüm, yüzeysel bir farkındalık çalışması değil; ulusun kendi varlık modelini yeniden kurmasını gerektiren bir ontolojik yeniden yazım sürecidir. Ulus, tarihî eseri kendisinin tamamlayıcı bir parçası olarak gördüğü sürece, o eserin korunması için gerekli olan mesafe duygusu —“bu bana ait ama benden ayrı bir şeydir”— oluşmaz. Mesafe oluşmadığı için risk algısı da oluşmaz. Bu nedenle ulusal bilinçdışını dönüştürmek, her şeyden önce mesafe üretmek anlamına gelir: tarihî eser ile ulus arasında, bağı zayıflatmak için değil, bağı koruyabilmek için gerekli olan zihinsel ayrım çizgisini üretmek.
Bu ayrım çizgisi olmadan “koruma” daima gecikir. Çünkü koruma, nesnenin “kopabilir” olduğunu kabul eden bir bilincin sonucudur. Beden algısında kopma düşüncesi nasıl derin bir dehşet üretirse, ulusal bilinçte tarihî bir eserin çalınabileceğini kabul etmek de bir tür kolektif dehşet doğurur. Bu nedenle uluslar, bilinçli olarak değil, bilinçdışı bir savunma mekanizmasıyla bu düşünceden kaçınır. Bir şeyi düşünmek dayanılmazsa, o şey düşünce alanından dışlanır. Ulusların tarihî eserlerinin çalınmasına karşı bu kadar hazırlıksız olmaları, işte bu dışlama mekanizmasının sonucudur: tehdit, düşünce alanından kovulduğu için güvenlik alanına da giremez; güvenlik alanına giremeyen tehdit, ancak gerçekleştiğinde tanınır. Bu da ulusların koruma hamlelerini daima geç, daima reaktif ve daima yarayı kapatma seviyesinde kılar.
Bilinçdışı yeniden kodlanmadıkça, teknik koruma tümüyle işlevsiz kalır. Çünkü teknik önlemler, kendilerini yönlendiren zihinsel çerçeveden bağımsız değildir; hatta tam tersine, teknik kapasitenin sınırlarını belirleyen şey zihinsel çerçevenin kendisidir. Eğer o çerçeve tehditi tahayyül etmiyorsa, teknoloji tehdit algısı yaratamaz; sadece tehdit gerçekleştikten sonra, yani ulus uzvunu kaybettikten sonra harekete geçer. Bu nedenle bilinçdışının yeniden kodlanması, ulusun tarihî eserle kurduğu ontolojik ilişkiyi yeniden kurmak demektir: Eserin koparılabilir, çalınabilir, yok edilebilir, zarar görebilir bir varlık olduğu düşüncesi ulusal bilinçdışında kök salmadıkça, ulusun tarihî eser koruma politikaları “ölüm sonrası refleksler” gibi gecikmiş, dağılmış ve yetersiz olmaya mahkûmdur.
Bu kodlama süreci yalnızca pedagojik bir mesele değildir; modern ulus-devletin varlık tasarımını yeniden düşünmesini gerektirir. Çünkü ulusların tarihî eserleri birer “organ” olarak görmesi, onların kendi tarihsel sürekliliklerini mutlaklaştırmak istemelerinden doğar. Ulus, kendi zaman çizgisini kırılmaz, kesintisiz ve bütüncül bir varlık olarak tahayyül ettiği sürece, tarihî eseri de bu çizginin bedenleşmiş hali olarak görür. Bu düşünce kırılmadıkça, esere yönelik her saldırı ulusun bütünlüğüne yönelik imkânsız bir saldırı olarak algılanır. Yani ulus, saldırının mümkün olduğunu zihnen reddeder; reddedilen saldırıya karşı ise önlemi ancak saldırı gerçekleşip gözle görünür olduktan sonra alır.
Bu yüzden ulusal bilinçdışının yeniden kodlanması, ulusların kendi süreklilik mitlerini çözmelerini gerektirir. Tarihî eserin kopması, ulusun ölmesi değildir; ama ulusun böyle bir kopmanın mümkün olduğunu kabul etmesi, kendi varlığını daha olgun bir zemine oturtabilmesi için zorunludur. Ulus, eserin kaybını ölüm değil yaralanma olarak görmelidir. Yaralanabilirlik bilinci, koruma refleksini güçlendirir; yaralanamazlık yanılsaması ise koruma refleksini felç eder. Bugün tüm büyük tarihî eser hırsızlıklarının ortak zemini, bu felçtir.
Sonuç olarak, ulusal bilinçdışını yeniden kodlamak, teknik korumanın öncülü, politik iradenin ön koşulu ve kültürel sürekliliğin temelidir. “Çalınamazlık” yanılgısı kırılmadıkça, hiçbir kamera, hiçbir sensör, hiçbir bekçi, hiçbir bütçe ve hiçbir teknolojik sistem ulusu koruyamaz. Çünkü ulus önce kendi zihnini korumalıdır: Kutsallığın değil, kırılganlığın bilincini ulusal hafızaya yerleştirmeli; tarihî eseri dokunulmaz uzuv değil, korunması gereken bir varlık olarak yeniden düşünmelidir. Bu dönüşüm gerçekleştirilmediği sürece, tarihî eser koruma politikalarının tümü, ontolojik bir kör noktanın içinde eriyip gidecektir.
7.3. Tarihî Eser Hırsızlığının Anlamı: Ulusal Özdeşlikte Uzuv Kaybı
Tarihî eser hırsızlığı, yüzeyde basit bir mülkiyet ihlali gibi görünse de, ulusun varoluş modelinin derin katmanlarında bambaşka bir anlam taşır: Bu kayıp, ulusun kendi özdeşlik dokusunda oluşan bir uzuv eksilmesi, yani ulusun varlık bütünlüğünü oluşturan ontolojik örgünün yırtılmasıdır. Bir tarihî eserin çalınması, ulus için yalnızca kültürel bir boşluk yaratmaz; ulusun kendi kendini nasıl tasavvur ettiğine ilişkin ontolojik zeminde bir çatlak açar. Bu çatlak, hiçbir mülk kaybı türünde görülmeyen türden bir sarsıntıdır; çünkü mülk kaybı dışarıdan gelen bir eksilme olarak algılanırken, uzuv kaybı içeriden gerçekleşen bir çözülme, öznenin kendisinden eksilmesi olarak hissedilir. Bu yüzden tarihî eser hırsızlığı sadece bir suç değildir: Ulus için bir “özdeşlik travması”dır — çoğu zaman fark edilmeyen, fakat bilinçdışında kalıcı izler bırakan bir travma.
Bu travmanın temel nedeni, ulusların tarihî eserleri kendi sürekliliklerinin maddi kristalleri olarak kodlamalarıdır. Eser, halkın gözünde “geçmişin objesi” değil, “bizim kim olduğumuzun bedenleşmiş formu”dur. Eserin taşınması, kaybolması veya yok edilmesi, bu yüzden ulusun geçmişinden değil, ulusun kendisinden bir parçanın alınmasıdır. Bu ontolojik zorunluluk, tarihî eser hırsızlığının neden sıradan bir suç gibi algılanmadığını değil, neden çoğu zaman hâlâ tam olarak algılanamadığını açıklar: Ulus için “uzuv kaybı” düşüncesi kavranamazdır; çünkü ulus, kendisini bütüncül bir beden olarak tahayyül eder ve bu bedenin parçalanabilir olduğuna inanmak istemez. Bu nedenle tarihin her döneminde eser hırsızlıkları gerçekleşmiş, uluslar her defasında şaşkınlık yaşamış, her defasında aynı soruyu tekrar etmiştir: “Bu nasıl oldu?” Bu sorunun varlığının nedeni teknik değil ontolojiktir: Ulus, kendi bedeninden bir parçanın koparılabilir olduğunu zihnen kabul etmez.
Bu kabul gerçekleşmeyince, kaybın anlamı yüzeyde daralır, derinde ise büyür. Yüzeyde daralır çünkü devlet bu olayı çoğu zaman “güvenlik zafiyeti” olarak açıklar; derinde büyür çünkü ulusal bilinçdışında oluşan çatlak, ulusun kendini bütünlük içinde hissetme kapasitesini zayıflatır. Her hırsızlık olayı, ulusun kendi beden şemasına çarpan bir hatırlatma gibidir: “Sen bölünebilirsin.” Ulusun zaten sembolik bir kurgu olduğu düşünüldüğünde, bu türden bir hatırlatma sembolik kurguda kırılganlık üretir. Bu kırılganlık sessizdir, görünmezdir, dile gelmez; ama kolektif hafızada bir kesinti izi olarak kalır.
Uzuv kaybının ulusal düzeyde yarattığı travma, bireysel beden travmalarının psikodinamiğiyle şaşırtıcı derecede paraleldir. Beden bir organını kaybettiğinde, hem fiziksel hem de zihinsel bir yeniden örgütlenme süreci yaşar; “beden haritası” yeniden kurulmak zorundadır. Aynı şekilde, ulus bir tarihî eserini kaybettiğinde, kendi tarihsel beden haritasını yeniden kurma ihtiyacı hisseder. Ancak uluslar, bireyler gibi bilinçli terapi süreçlerinden geçmediği için, bu yeniden örgütlenme çoğu zaman bastırma, inkâr, yansıtma ve yerine-koyma mitleri üzerinden gerçekleşir. Yani ulus, kaybı gerçekten işlemez; kaybı kendi beden şemasından dışarı iter. Kaybın gerçekliği dışarı itildikçe, kayıp yeniden tekrar eder; çünkü bastırılan şey hem davranışsal hem kurumsal düzeyde tekrar döner. İşte bu nedenle tarihî eser hırsızlıkları, sadece teknik bir güvenlik problemi değil, kolektif bir arketipin tekrar tekrar kendi kendini yeniden üretmesidir.
Ulusun özdeşlik kaybı, yalnızca tarihî bir parçanın kaybolmasıyla sınırlı değildir; asıl büyük kayıp, ulusun kendi kendini süreklilik içinde okuma kapasitesinin zedelenmesidir. Çünkü tarihî eser, ulusun geçmişine açılan bir pencere değil, ulusun tüm tarih boyunca süreklilik kurma iddiasının maddi dayanağıdır. Eser kaybolduğunda, ulus “biz hep böyleydik” iddiasının maddi temelini kaybeder. Bu temel kaybolduğunda ulusal anlatı, boşluklu bir dokuya dönüşür. Ulus bunu fark etmese bile, ulusal bilinçdışı bu boşluğu kaydeder ve ulus kendi geçmişine güven duyma becerisini sessizce yitirir. Bu nedenle tarihî eser hırsızlığı, ulusun kendilik inşasının altına yerleştirilmiş bir mayın gibidir: görünmez, ama sarsıcı.
Bu sarsıntının en çarpıcı sonucu, ulusların her kayıptan sonra kendi tarihselliğini daha sert bir ideolojik dille yeniden üretme isteğidir. Çünkü özdeşlik kaybı, bilinçdışı düzeyde her zaman bir telafi mekanizmasını tetikler. Eser kaybolduğunda, ulus bilinçdışı şu savunmaya yönelir: “Kaybolan biz değiliz; biz hâlâ aynıyız.” Ancak bu savunma, ontolojik bir yalan içerir; çünkü kaybolan şey gerçekten ulusun bir parçasıdır. Bu nedenle ulus, kaybı kabul etmek yerine kimliğini daha fazla katılaştırır, daha fazla idealize eder, daha fazla efsaneleştirir. Ulusal mitler böyle zamanlarda güçlenir; çünkü mit, yarayı örter. Ama yara örtüldükçe genişler; çünkü mit, kaybı işlemeye değil, kaybı gizlemeye yarar. Bu gizlenmişlik hali, ulusların tarihî eser koruma politikalarının neden sürekli başarısız olduğunu açıklar: kayıp her seferinde yarayı büyütür, yara her seferinde bilinçdışına itilir, bilinçdışına itilen her şey ise tekrar eder.
Dolayısıyla tarihî eser hırsızlığı, ulusal özdeşlikte sadece bir kırılma değil, aynı zamanda bir yırtılma mekaniği üretir. Bu yırtılma, ulusun kendi tarihselliğini okuma biçimini dönüştürmeye zorlar ama aynı zamanda bu dönüşümden kaçmasına da neden olur. Ulus, kendi yaralanabilirliğini kabul etmeden kendi bütünlüğünü koruyamaz. Ulusun kendine dair kurduğu mit kadar, o miti taşıyan maddi organların da kırılgan olduğunu anlaması gerekir. Anlamadığı sürece, organlar tek tek koparılır; her kopuş ulusun bilinçdışında yeni bir kayıp katmanı üretir. Bu katmanların toplamı ulusun tarihsel özgüvenini aşındırır, ancak bu aşınma teknik olaylar biçiminde değil, uzun süreli kültürel belirsizlikler, tarihsel boşluklar ve anlatım kırılmaları şeklinde ortaya çıkar.
Sonuç olarak tarihî eser hırsızlığı, bir ulusun kendisine bakışını kökten sarsan bir vakadır. Burada çalınan şey yalnızca nesne değildir; çalınan şey ulusun kendi bedeninden bir parçadır. Bu nedenle kayıp kültürel değil, varlıksal bir hasardır. Kültürel hasar onarılabilir; varlıksal hasar içeriden yeniden örgütlenmeyi gerektirir. Ulus bu örgütlenmeyi sağlayamadığı sürece, her tarihî eser hırsızlığı ulusal bilinçdışına yeni bir kesik atacak, her kesik ulusun kendi bütünlüğüne dair sezgisini biraz daha aşındıracaktır. Ve ulus, ancak bu kaybı “kültürel değil — varlıksal” bir yara olarak kabul ettiği gün kendi koruma refleksini yeniden inşa etmeye başlayacaktır. Çünkü uzuv kaybı, ancak uzvun gerçekten kopabileceğini kabul eden bir bilinç tarafından engellenebilir.
Etiketler
- tarihi eser
- ontoloji
- ulusal uzuv
- kültürel miras
- kolektif bilinçdışı
- çalınamazlık yanılsaması
- ulusal kimlik
- varlık ontolojisi
- eser hırsızlığı
- kültürel kayıp
- bedensel bütünlük
- mülkiyet eleştirisi
- ulusal beden
- ontolojik kör nokta
- sanat hırsızlığı
- tarihsel süreklilik
- sembolik organ
- ulusal hafıza
- eser güvenliği
- ontolojik yarılma
Tepkiniz Nedir?