Dünyanın Çalışma Yasaları — Rusya: Kayıt 7

Rusya’nın son iki haftalık gelişmeleri üzerinden; savaşın ritim yönetimine, devletin referans üretimine, hukukun penetratif doğasına, teknolojinin devlet-ötesi akışlarına ve modern düzenin metafizik regülasyonlarına dair ontolojik analizler.

Ateşkesin Ontolojisi

Modern savaşın en büyük paradokslarından biri, sürekli hareket üreterek kendi savaş koşullarını aşındırmasıdır. Dışarıdan bakıldığında savaş; disiplin, yönelim, hedef ve kesinlik üretir gibi görünür. Haritalar çizilir, taraflar belirlenir, propagandalar oluşturulur, ittifaklar ilan edilir. Fakat çatışma uzadıkça savaşın kendisi, başlangıçta kurduğu bu sabit koordinatları çözmeye başlar. Çünkü savaş yalnızca yıkım üretmez; aynı zamanda yoğun bir akış üretir. İnsan akışı, bilgi akışı, korku akışı, propaganda akışı, göç akışı, ekonomik ve diplomatik akışlar birbirine karıştıkça, başlangıçta net görünen konumsallıklar giderek bulanıklaşır.

Rusya’nın 9–11 Mayıs arasında ABD aracılığıyla kabul ettiği üç günlük ateşkes tam da bu nedenle yalnızca diplomatik bir “duraksama” değildir. Burada görülen şey, savaşın sona ermesi değil; savaşın kendi referans sistemini yeniden kurmak zorunda kalışıdır. Çünkü şiddet, mutlak kaos içinde sürdürülebilir bir eylem değildir. Şiddetin işleyebilmesi için yönelimsellik gerekir. Bir eylemin şiddet olarak kurulabilmesi, belirli bir fail ile belirli bir edilgin arasındaki ilişkinin sabit kalmasına bağlıdır. Fail tamamen çözülürse şiddet yönünü kaybeder; edilgin çözülürse şiddet hedefini kaybeder. Geriye yalnızca dağınık bir hareket kalır.

Savaş uzadıkça tam da bu problem ortaya çıkar. İlk başta “taraflar” nettir; fakat zaman içinde çatışma kendi aktörlerini de aşındırmaya başlar. Cepheler değişir, vekil unsurlar devreye girer, uluslararası aktörler sürece dahil olur, diplomatik pozisyonlar kayar, ekonomik ve medya katmanları savaşın içine nüfuz eder. Böylece savaş yalnızca iki özne arasındaki doğrudan çatışma olmaktan çıkar; çok katmanlı bir kaos alanına dönüşür. Böyle anlarda tarafların birbirini algılayışı bile değişmeye başlar. Düşman artık yalnızca karşı tarafta duran somut bir özne değil; akışın içinde sürekli yer değiştiren, çoğalan, dağılan bir yoğunluk halini alır.

Üç günlük ateşkesin önemi tam burada başlıyor. Ateşkes, savaşın askıya alınması değildir; savaşın kendi koordinatlarını yeniden sabitleme girişimidir. Kaosun içinde eriyen konumların kısa süreliğine dondurulmasıdır. Taraflar burada barış üretmeye çalışmıyor; aksine savaşın yeniden sürdürülebilir hale gelmesi için gerekli olan ontolojik zemini tamir ediyor. Çünkü savaşın devam edebilmesi için bile belirli bir düzen gerekir. Mutlak düzensizlik, savaşın yoğunlaşması değil; savaşın çözülmesidir.

9 Mayıs tarihinin seçilmesi bu yüzden tesadüf değildir. Rusya için Zafer Günü yalnızca tarihsel bir anma değildir; devletin kendi sürekliliğini sahnelediği ritüel merkezlerden biridir. Askerî geçit törenleri, semboller, marşlar, tarihsel göndermeler ve kolektif hafıza aracılığıyla devlet kendi ontolojik sabitliğini yeniden üretir. Tam da bu nedenle savaşın ritmi, bu tür sembolik eşiklerde kısa süreliğine düzenlenmek zorunda kalır. Çünkü savaş yalnızca cephede değil, temsil alanında da yürür. Devlet, savaşırken bile kendi imgesinin dağılmasına izin veremez.

Dikkat çekici olan başka bir unsur ise ateşkesin doğrudan Rusya ile Ukrayna arasında değil, ABD aracılığıyla kurulmasıdır. Bu durum savaşın artık yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olmadığını gösteriyor. Modern savaşlar giderek daha fazla şekilde üçüncü aktörlerin düzenlediği ritim sistemlerine dönüşüyor. Büyük güçler artık yalnızca savaşa katılmıyor; savaşın temposunu, görünürlüğünü, yoğunluğunu ve duraksamalarını da yönetiyor. Böylece savaş yalnızca askeri bir süreç olmaktan çıkıp küresel ölçekte senkronize edilen bir zaman mimarisine dönüşüyor.

Şiddetin kendisi de aslında bu mimariden bağımsız değil. Genellikle şiddet saf kaos gibi düşünülür; oysa şiddet belirli bir düzen olmadan işleyemez. En ilkel saldırı biçiminde bile yönelim vardır. Şiddet bir hedefe yönelir, belirli bir özne tarafından uygulanır ve belirli bir edilgin üzerinde yoğunlaşır. Bu yüzden savaşın tamamen akışkan hale gelmesi, şiddetin etkinliğini de azaltır. Çünkü yönelimsizlik, şiddeti dağıtır. Savaşın belirli aralıklarla ateşkesler, diplomatik görüşmeler, sembolik törenler veya geçici mutabakatlar üretmesi tam da bu yüzden zorunludur. Bunlar barışın başlangıcı değil; savaşın kendi ontolojik koordinatlarını yeniden üretme mekanizmalarıdır.

Uzun süreli çatışmalarda tarafların zaman zaman birbirini yeniden “tanımlamak” zorunda kalması da aynı mantığın sonucudur. Modern savaş yalnızca bedenleri değil, referans sistemlerini de aşındırır. Bir süre sonra taraflar yalnızca birbirine saldırmaz; aynı zamanda kendi konumlarını da kaybetmeye başlar. Kim faildir, kim edilgindir, kim savunmaktadır, kim saldırmaktadır, hangi sınır hâlâ geçerlidir, hangi meşruiyet hâlâ çalışmaktadır soruları giderek bulanıklaşır. Ateşkesler işte bu bulanıklığı geçici olarak azaltır. Taraflar yeniden pozisyon alır, sınırlar yeniden görünür hale gelir, diplomatik koordinatlar tekrar çizilir ve savaş kendisini yeniden sürdürebilecek bir sahne kurar.

Bu nedenle ateşkes, savaşın karşıtı değildir. Çoğu zaman savaşın kendi kendisini yeniden üretebilmesi için ihtiyaç duyduğu kısa süreli sabitleme mekanizmasıdır. Kaosun içinde dağılan aktörler, birkaç günlüğüne yeniden kendi yerlerine yerleştirilir. Şiddet durmaz; yalnızca yönünü kaybetmemek için kısa süreliğine kendisini yeniden kalibre eder.                                                                                                      

Baskının Meşruiyet Döngüsü

Bir devlet geçmişte uyguladığı baskıları tamamen inkâr etmek zorunda değildir. Çok daha işlevsel olan şey, o baskıların neden gerekli olduğunu sürekli yeniden üretmektir. Çünkü otorite çoğu zaman yalnızca güç uygulayarak ayakta kalmaz; uyguladığı gücün zorunlu olduğuna dair algıyı koruyabildiği ölçüde sürdürülebilir hale gelir. Bu yüzden tarihsel baskı anlatıları devletler açısından yalnızca geçmişe ait meseleler değildir; bugünkü meşruiyet düzenini de etkileyen alanlardır.

Yekaterinburg’da Sovyet dönemi baskılarını araştıran Oleg Novoselov’un terör suçlamasıyla tutuklanması tam da bu nedenle son derece sofistike bir siyasal mekanizma gibi okunabilir. Çünkü burada yalnızca bir araştırmacı susturulmuyor. Aynı zamanda baskının kendisini açıklayan anlatı yeniden kuruluyor.

Devlet açısından baskı hiçbir zaman kendi başına meşru görünemez. Baskının meşrulaştırılabilmesi için mutlaka daha büyük bir tehdit figürü gerekir. Tarih boyunca devletlerin sert güvenlik politikalarını haklılaştırmak için başvurduğu en güçlü kategorilerden biri de “terör” oldu. Çünkü terör, modern siyasal bilinçte mutlak tehdit figürü gibi çalışır. Devlet bir yapıyı ya da kişiyi “terör” kategorisine yerleştirdiğinde, uyguladığı olağanüstü şiddet daha kolay meşrulaştırılabilir hale gelir.

Terör kavramı modern devlet için yalnızca güvenlik kategorisi değildir; baskıyı açıklayan ve haklılaştıran metafizik merkezlerden biri gibi çalışır. Çünkü toplum bilinçdışında şu denklem kurulmaya başlar: “Eğer terör varsa, olağanüstü baskı da gerekli olabilir.” Böylece şiddet doğrudan değil, tehdit aracılığıyla meşruiyet kazanır.

Novoselov örneğinde görülen şey tam olarak bu döngünün yeniden üretilmesi. Sovyet baskılarını araştıran bir figür, ironik biçimde “terör” etiketiyle kriminalize ediliyor. Böylece ortaya çok sofistike bir algısal mekanizma çıkıyor. Baskıyı açıklayan kişi, baskıyı meşru kılan kategoriyle etiketleniyor. Devlet burada yalnızca muhalif bir sesi susturmuyor; aynı zamanda tarihsel baskının mantığını bugünün içinde yeniden doğruluyor.

Bu son derece güçlü bir sembolik hamle. Çünkü araştırmacının söyledikleri doğrudan çürütülmüyor. Bunun yerine araştırmacının kendisi tehdit kategorisine çekiliyor. Böylece tartışmanın ekseni içerikten kimliğe kayıyor. İnsanlar artık “Sovyet baskıları neydi?” sorusundan çok, “Bu kişi neden terörle ilişkilendiriliyor?” sorusuna yönlendiriliyor. Böylece devlet, baskının kendisini savunmak yerine baskıyı gerekli kılan tehdidi yeniden üretmiş oluyor.

Buradaki derin strateji de tam olarak bu olabilir. Çünkü baskı kendi başına savunulması zor bir pratiktir. Ancak baskının karşısına mutlak tehdit figürü yerleştirildiğinde, toplumsal bilinç baskıyı daha kabul edilebilir görmeye başlar. Terör bu yüzden modern devletler için en işlevsel meşruiyet kategorilerinden biri haline geliyor.

İlginç olan şey, burada geçmiş ile bugünün birbirine bağlanması. Sovyet dönemi baskılarını araştıran bir kişinin bugünde terör suçlamasıyla hedef alınması, devletin yalnızca geçmişi kontrol etmeye çalışmadığını gösteriyor. Aynı zamanda geçmiş baskının mantığını bugünkü güvenlik diliyle yeniden dolaşıma sokuyor. Böylece tarih yalnızca anlatılmıyor; tekrar işlevsel hale getiriliyor.

Bu tür hamlelerin gücü fiziksel cezadan çok algısal yeniden kodlamada ortaya çıkıyor. Çünkü devlet burada doğrudan “o dönem baskılar gerekliydi” demiyor. Bunun yerine, baskıyı araştıran kişiyi terörle ilişkilendirerek, geçmiş baskının mantığını bilinçdışı düzlemde yeniden haklılaştırıyor. Mesaj örtük biçimde şu hale geliyor: “Baskı vardıysa, demek ki tehdit de vardı.”

Modern devletlerin en sofistike yönlerinden biri de burada ortaya çıkıyor olabilir. Çünkü çağdaş iktidar çoğu zaman doğrudan sansürden çok, kategorileri yöneterek çalışıyor. İnsanları yalnızca susturmuyor; hangi figürlerin tehdit, hangilerinin meşru bilgi taşıyıcısı olduğunu da belirliyor.

Terör etiketi bu yüzden yalnızca hukuki sınıflandırma değil; algısal gerçeklik üretim aracı. Bir kişi bu kategoriye çekildiğinde, onun söyledikleri otomatik olarak tehdit alanına kaymaya başlıyor. Böylece devlet fiziksel baskıyı açıklamak zorunda kalmadan, baskının neden gerekli olabileceğine dair bilinçdışı zemini yeniden üretebiliyor.

Baskının açıklamasını yapan figürün, baskıyı meşru kılan kategoriyle damgalanması. Böylece devlet yalnızca tarihsel anlatıyı kontrol etmiyor; baskının meşruiyet mantığını da bugünün içinde yeniden dolaşıma sokuyor.

Esirin Ontolojisi

Savaş uzadıkça taraflar yalnızca fiziksel olarak yıpranmaz; aynı zamanda birbirlerini algılama biçimleri de çözülmeye başlar. Başlangıçta net görünen fail–edilgin ayrımları, cephelerin sürekli hareket etmesi, vekil unsurların çoğalması, propaganda katmanlarının yoğunlaşması ve uluslararası aktörlerin sürece dahil olmasıyla birlikte giderek bulanıklaşır. Böyle anlarda savaş yalnızca yıkım üretmez; kendi referans sistemini de aşındırır. Taraflar birbirini belirli bir özne olarak görmek yerine, dağınık ve sürekli yer değiştiren tehdit yoğunlukları olarak algılamaya başlar. Şiddetin sürdürülebilmesi için gerekli olan yönelimsellik ise tam burada krize girer.

Rusya ile Ukrayna arasında gerçekleştirilen 205’e 205 savaş esiri takası bu yüzden yalnızca insani veya diplomatik bir gelişme değildir. Burada görülen şey, savaşın kendi ontolojik koordinatlarını yeniden üretme girişimidir. Çünkü savaşın işleyebilmesi için tarafların birbirini tamamen kaybetmemesi gerekir. Şiddet, mutlak kaos içinde değil; belirli referansların korunabildiği alanlarda sürdürülebilir. Fail tamamen çözülürse şiddet yönünü kaybeder; edilgin tamamen çözülürse hedef ortadan kalkar. Geriye yalnızca dağınık bir hareket kalır.

Esir tam da bu nedenle savaşın en ilginç figürlerinden biridir. Esir, öldürülmemiş düşmandır. Yani tamamen yok edilmemiş, sistem içinde tutulmuş, geri dönüştürülebilir düşman formu. Bir savaşın tarafı, karşı tarafı tamamen imha etmek yerine onu esir statüsünde muhafaza ettiğinde, aslında düşmanı hâlâ tanınabilir bir özne olarak kabul ettiğini göstermiş olur. Burada düşman yalnızca ortadan kaldırılması gereken anonim bir yoğunluk değildir; belirli bir kimliği, aidiyeti, karşılığı ve geri dönüş potansiyeli olan bir aktördür.

Bu yüzden esir takası, savaşın mutlak kopuşa dönüşmesini engelleyen mekanizmalardan biridir. Takas işlemi, savaşın içinde kaybolmaya başlayan konumları yeniden sabitlemeye yarar. Taraflar burada yalnızca asker değiştirmiyor; birbirlerini yeniden referanslandırıyor. “Biz hâlâ buradayız, siz hâlâ oradasınız” mesajı yeniden kuruluyor. Kaos içinde eriyen aktörler kısa süreliğine yeniden belirli koordinatlara yerleştiriliyor.

205’e 205 biçimindeki simetrik yapı da bu yüzden önemlidir. Buradaki mesele sayıların teknik eşitliği değil; karşılıklılık ilkesinin korunmasıdır. Çünkü savaş yalnızca saldırı değil, aynı zamanda ilişkisellik üretir. Taraflar birbirini tamamen yok etmek istese bile, savaşın sürdürülebilmesi için birbirlerini belirli sınırlar içinde tanımaya devam etmek zorundadır. Esir takası tam da bu minimum ilişkiselliğin ritüelidir. Düşman tamamen kaybedilmez; kontrollü biçimde elde tutulur, değiştirilir, geri verilir ve yeniden savaşın içine yerleştirilir.

Modern savaşlarda bu durum daha da belirginleşiyor. Uzayan çatışmalar tarafları giderek daha soyut yapılara dönüştürüyor. Propaganda, dijital savaş, vekil aktörler, yaptırımlar, medya manipülasyonu ve küresel diplomatik katmanlar savaşın öznesini dağıtıyor. Böyle bir ortamda esir takası, savaşın hâlâ somut bedenler, belirli aidiyetler ve tanımlanabilir aktörler üzerinden yürüdüğünü yeniden görünür hale getiriyor. Bir anlamda savaşın aşırı soyutlaşmasını geçici olarak durduruyor.

Esir burada yalnızca insan değildir; savaşın referans operatörüdür. Çünkü savaşın tamamen kontrolsüz bir akışa dönüşmemesi için tarafların birbirini belirli biçimlerde sabitleyebilmesi gerekir. Ateşkesler zamanın sabitlenmesi işlevini görüyorsa, esir takasları da aktörlerin sabitlenmesi işlevini görüyor. Kaotik akış içinde çözülmeye başlayan fail ve edilgin pozisyonları, esir değişimi aracılığıyla yeniden yapılandırılıyor.

Paradoksal biçimde savaş, düşmanını tamamen kaybetmek istemez. Çünkü düşman tamamen çözülürse savaş da anlamını kaybeder. Esir takası bu nedenle barışın değil; savaşın hâlâ kendi koordinatlarını koruyabildiğinin göstergesidir. Şiddet burada durmuyor; yalnızca yönünü kaybetmemek için kendi aktörlerini yeniden organize ediyor.                                                                                                                

Zaferin Travması

9 Mayıs Zafer Günü yalnızca tarihsel bir kutlama değildir. Görünürde askerî başarıyı, ulusal direnci ve devletin sürekliliğini temsil eder; fakat derin yapısında bir savaş anlatısıdır. Üstelik yalnızca herhangi bir savaş değil, toplumsal belleğin en büyük travmalarından birinin ritüelleştirilmiş hâlidir. Çünkü savaş, zaferle sonuçlansa bile, kolektif bilinçte hiçbir zaman saf bir başarı deneyimi olarak yer etmez. Yıkım, ölüm, kayıp, kıtlık, korku ve ontolojik güvensizlik gibi unsurlar savaşın dokusuna içkindir. Kazanan taraf için bile savaş, varoluşsal bir kırılma deneyimidir.

Zafer günleri aslında geçmişteki travmanın doğrudan hatırlanması için değil; onun estetikleştirilmesi ve sistem içine yeniden entegre edilmesi için vardır. İnsan zihni kötü deneyimleri olduğu gibi taşıyamaz. Travmatik deneyim zaman içinde dönüştürülür, yeniden kurgulanır, sembolleştirilir ve çoğu zaman güzellenir. Bireysel psikolojide görülen travmatik yineleme döngüsünün toplumsal ölçekteki karşılığı da budur. Toplumlar büyük yıkımları olduğu gibi muhafaza etmek yerine onları ritüel, marş, tören, anıt ve kahramanlık anlatıları aracılığıyla yeniden işler. Böylece travma yalnızca hatırlanmaz; aynı zamanda yaşanabilir hale getirilir.

Zafer Günü’nün işlevi tam olarak burada ortaya çıkar. Asıl mesele geçmiş savaşı olduğu gibi geri çağırmak değildir; geçmiş savaşın yarattığı kaotik korkuyu kontrollü bir estetik forma dönüştürmektir. Askerî geçitler, marşlar, düzenli yürüyüşler, tarihsel imgeler ve devletin törensel dili sayesinde savaş, düzensiz bir travma olmaktan çıkarılıp organize edilmiş bir anlam sistemine yerleştirilir. Geçmişteki korku, bugünün gururuna dönüştürülür. Toplum burada yalnızca geçmişi anmaz; geçmişteki travmayı yönetilebilir hale getirir.

Fakat bu mekanizma yalnızca savaş geçmişte kaldığında tam kapasiteyle çalışabilir. Çünkü travmanın estetikleştirilmesi için belirli bir mesafe gerekir. Geçmişte yaşanan korku, ancak bugünün güvenli alanından yeniden yorumlanabildiğinde güzellenebilir. Eğer toplum yeniden aktif bir savaş deneyiminin içindeyse, bu estetik mesafe çöker. Gerçek savaşın ağırlığı, geçmiş savaşın sembolik güzellemesini bozmaya başlar.

Moskova’daki 9 Mayıs Zafer Günü geçidinin ciddi biçimde küçültülmesi tam da bu nedenle yalnızca güvenlik meselesi değildir. Burada görülen şey, geçmiş savaş anlatısıyla bugünde yaşanan savaş gerçekliği arasındaki asimetrik gerilimdir. Çünkü devlet aynı anda iki farklı savaş zamanı üretmeye çalışmaktadır. Bir tarafta estetikleştirilmiş, kahramanlaştırılmış, kontrollü geçmiş savaş vardır; diğer tarafta ise hâlâ sürmekte olan, belirsizlik üreten, korku yayan ve merkezin kendisini bile tehdit eden güncel savaş.

Bu iki zaman katmanı üst üste bindiğinde ciddi bir çelişki doğar. Geçmiş savaşın güzellenmesi, bugünkü savaşın ham gerçekliği karşısında etkisini kaybetmeye başlar. Çünkü toplum artık savaşı yalnızca tarihsel bir anlatı olarak değil, yeniden yaşanan bir kriz olarak deneyimlemektedir. Drone tehdidi, güvenlik önlemleri, iptaller, küçültülen törenler ve merkezî kaygılar, ritüelin üretmeye çalıştığı “istikrar” hissini bozar. Böylece anma günü, geçmişteki travmayı sistem içine entegre eden bir mekanizma olmaktan çıkar; bugünkü travmanın baskısı altında aşınmaya başlar.

Zafer ritüellerinin küçülmesi bu yüzden sembolik olarak çok önemlidir. Devlet burada yalnızca askerî geçidi küçültmüyor; geçmiş travmayı güzelleştirme kapasitesinin de sınırına yaklaşıyor. Çünkü aktif savaş, geçmiş savaşın estetikleştirilmiş formunu sürekli olarak sıfırlıyor. Bugünün gerçekliği, geçmişin törensel anlatısını delmeye başlıyor.

Modern devletler için anma günleri yalnızca tarihsel hafıza değildir; aynı zamanda toplumsal psikolojiyi düzenleme mekanizmalarıdır. Toplum, bu tür ritüeller aracılığıyla geçmişte yaşadığı yıkımı kontrollü bir gurur biçimine dönüştürür. Ancak savaş yeniden bugünün içine yerleştiğinde, bu mekanizma kırılganlaşır. Çünkü travma artık temsil edilen bir geçmiş değil; doğrudan deneyimlenen bir şimdi haline gelir.

Zafer Günü’nün küçülmesi tam da bu yüzden savaşın yalnızca cephede değil, kolektif belleğin içinde de yeniden aktifleştiğini gösteriyor. Geçmişte estetize edilerek sisteme entegre edilen travma, güncel savaşın ağırlığı altında yeniden ham ve çözücü bir gerçekliğe dönüşüyor.                                                     

Ritüelin İttifakı

Kuzey Kore askerlerinin ilk kez Moskova’daki 9 Mayıs Zafer Günü geçidinde yürütülmesi, yüzeyde sıradan bir diplomatik jest gibi görünebilir. İlk bakışta mesele yalnızca iki devlet arasındaki askerî yakınlaşmanın törensel düzeyde görünür hale getirilmesi gibi okunur. Oysa burada çok daha derin bir jeopolitik mekanizma çalışıyor. Çünkü modern ittifaklar artık yalnızca sahada, anlaşmalarda veya askerî koordinasyonlarda kurulmaz; aynı zamanda hafızada, ritüellerde ve tarih anlatılarında da inşa edilir.

Zafer Günü sıradan bir devlet töreni değildir. Bu ritüel, Rus devletinin kendi tarihsel sürekliliğini yeniden üretme mekanizmalarından biridir. Geçmişteki savaş burada yalnızca anılmaz; organize edilir, estetize edilir ve bugünün siyasal gerçekliğiyle yeniden bağlanır. Askerî geçit törenleri, marşlar, tarihsel semboller ve kolektif hafıza aracılığıyla devlet, geçmişi yaşayan bir referans noktası haline getirir. Böylece tarih, yalnızca geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkar; bugünkü siyasal pozisyonların meşruiyet kaynağına dönüşür.

Kuzey Kore askerlerinin bu ritüelin içine dahil edilmesi bu yüzden önemlidir. Burada yalnızca fiziksel bir birlikte yürüyüş yoktur; tarihsel belleğin paylaşılması vardır. Rusya, kendi savaş hafızasını başka bir devletin askerî varlığıyla birleştirerek bugünkü jeopolitik ilişkiyi geçmişin kutsal anlatısına bağlamaktadır. Böylece güncel ittifak yalnızca bugüne ait geçici bir stratejik yakınlaşma olmaktan çıkar; tarihsel sürekliliğin parçası gibi sunulur.

Modern jeopolitikte ritüellerin önemi tam burada ortaya çıkar. Devletler yalnızca ortak operasyon yürütmez; aynı zamanda ortak hafıza üretmeye çalışır. Çünkü kalıcı ittifakların sürdürülebilmesi için yalnızca çıkar ilişkisi yeterli değildir. Çıkar ilişkileri değişkendir, kırılgandır ve konjonktüre bağlıdır. Ritüeller ise bu geçiciliği aşmaya yarar. İki aktör arasındaki bugüne ait ilişki, geçmişe ait daha büyük bir anlatıyla birleştirilir. Böylece ittifak, zamansal olarak derinleştirilmiş olur.

Aslında burada yapılan şey, geçmiş ve bugünü ontolojik olarak tek bir süreklilik alanına indirgemektir. Çünkü devletler için en büyük sorunlardan biri zamanın parçalı doğasıdır. Bugün kurulmuş bir ilişkinin yarın da süreceğinin garantisi yoktur. İttifaklar değişebilir, dengeler kayabilir, çıkarlar çatışabilir. Bu yüzden modern güçler yalnızca bugünü yönetmeye çalışmaz; zamanı da sabitlemeye çalışır. Ritüeller tam olarak bu işlevi görür. Geçmişteki kutsallaştırılmış bir olay ile bugünkü siyasal ilişki aynı referans noktasında birleştirilir. Böylece zamansal kopuş hissi azaltılır.

Kuzey Kore askerlerinin Zafer Günü’nde yürütülmesi bu açıdan yalnızca diplomatik bir görüntü değildir; zamanın yönetimidir. Rusya burada bugünkü jeopolitik eksenini, İkinci Dünya Savaşı’nın tarihsel ağırlığıyla aynı çizgiye yerleştirmeye çalışıyor. Geçmişin meşruiyeti, bugünün ittifakına aktarılıyor. Böylece bugün yaşanan çatışma ve bloklaşma, tarihin devamı gibi gösteriliyor.

Ritüel, zamanı doğrusal olmaktan çıkarır. Geçmişte yaşanan olay bugünün içine yeniden çağrılır ve ikisi aynı ontolojik düzlemde eritilir. Böylece devlet, yalnızca askeri veya diplomatik alanı değil, zaman algısını da organize eder. İnsanlar burada yalnızca tören izlemez; geçmiş ile bugünün birbirine bağlandığı bir süreklilik deneyimi yaşar.

Bu yüzden modern jeopolitikte askerî geçit törenleri yalnızca güç gösterisi değildir. Aynı zamanda tarih mühendisliğidir. Kimlerin aynı sırada yürüdüğü, hangi sembollerin birlikte taşındığı ve hangi hafızaların ortaklaştırıldığı, gelecekte kurulmak istenen siyasal düzenin ön hazırlığıdır. Çünkü birlikte yürümek, birlikte savaşmaktan önce gelen sembolik aidiyet üretimidir.

Uzayan savaş dönemlerinde bu ihtiyaç daha da yoğunlaşır. Çatışma büyüdükçe devletler yalnızca fiziksel destek değil, tarihsel eşlik de arar. Yalnızlaşma korkusu yalnızca askeri değildir; ontolojiktir. Bu yüzden başka aktörlerin aynı ritüelin içine dahil edilmesi, yalnızca “yanımızdalar” mesajı vermez. Aynı zamanda “aynı tarihsel kaderin içindeyiz” mesajını üretir.

Kuzey Kore askerlerinin Moskova’daki geçitte yürütülmesi tam da bu nedenle modern jeopolitiğin yalnızca alan ve güç üzerinden değil, hafıza ve zaman üzerinden de işlediğini gösteriyor. Devletler artık yalnızca toprak kontrol etmeye çalışmıyor; geçmiş ile bugünü tek bir referans merkezinde birleştirerek zamanın akışını da yönetmeye çalışıyor.                                                                                                         

Zaferin Döngüsü

Zafer Günü yalnızca geçmişte kazanılmış bir savaşın anılması değildir. Devlet burada tarihi pasif biçimde hatırlamaz; geçmişi aktif olarak yeniden kurar. Her yıl aynı semboller, aynı yürüyüşler, aynı marşlar, aynı askerî imgeler ve aynı tarihsel anlatılar tekrar üretilir. Böylece geçmiş, donmuş bir hatıra olmaktan çıkar; bugünün içinde sürekli yeniden dolaşıma sokulan canlı bir yapı haline gelir. Kolektif bellek burada yalnızca korunan bir şey değil, ritüeller aracılığıyla sürekli yeniden inşa edilen bir sistemdir.

Bu nedenle Zafer Günü’nün asıl gücü, geçmişi hatırlatmasından çok geçmiş ile bugün arasında süreklilik hissi üretmesinden gelir. Çünkü tekrar eden ritüeller zaman algısını doğrusal olmaktan çıkarır. Geçmiş yalnızca “bir zamanlar yaşanmış” bir olay gibi kalmaz; her yıl yeniden sahnelenerek bugünün içine taşınır. Böylece tarih kapanmış bir süreç olmaktan çıkar ve sürekli geri çağrılan döngüsel bir deneyime dönüşür.

Putin’in Zafer Günü çevresinde savaşın “sona yaklaştığını” söylemesi tam da bu ritüel yapının içinde anlam kazanıyor. Burada yalnızca askerî bir değerlendirme yapılmıyor; kolektif belleğin ürettiği döngüsellik hissi bugünkü savaşa aktarılıyor. Çünkü geçmişteki zafer sürekli yeniden kuruldukça, bugünkü savaş da bilinçdışında aynı tarihsel akışın devamı gibi algılanmaya başlıyor. Geçmişte sonuç alınmışsa, bugün de alınabilir hissi ortaya çıkıyor.

Ritüellerin psikolojik işlevi de tam olarak burada yoğunlaşıyor. Toplum aktif savaş deneyimi yaşarken belirsizlik, sonsuzluk ve kontrol kaybı hissi büyür. Uzayan savaşlar zaman algısını bozar; başlangıç ve bitiş arasındaki sınırlar silikleşir. Böyle anlarda devlet, tarihi yeniden sahneleyerek zamanın dağılmasını engellemeye çalışır. Zafer Günü bu yüzden yalnızca geçmişin kutlanması değildir; bugünkü savaşın geleceğine dair bir zaman modeli kurulmasıdır.

Her yıl düzenli biçimde tekrar eden zafer anlatısı, bilinçdışında güçlü bir süreklilik üretir. Çünkü tekrar eden şey güven hissi verir. Aynı törenlerin, aynı sembollerin ve aynı anlatıların sürekli yeniden kurulması, tarihin kontrol edilebilir olduğu duygusunu yaratır. Böylece geçmiş yalnızca temsil edilmez; bugünün krizini stabilize eden bir referans noktasına dönüştürülür.

“Sona yaklaşma” hissi de tam burada ortaya çıkar. Çünkü zafer ritüeli, savaşın nihayetinde çözülebilir olduğu fikrini sürekli yeniden üretir. Geçmişte yaşanan büyük yıkımın sonunda zafer elde edilmiş olması, bugünkü savaşın da aynı biçimde sonuçlanabileceği yönünde psikolojik bir çerçeve oluşturur. Tarih burada yalnızca bilgi değil; beklenti üretir.

Aslında devletin yaptığı şey, geçmişte tamamlanmış bir anlatıyı bugünün içine yerleştirerek geleceği yönetmeye çalışmaktır. Zafer Günü geçmişe ait bir kapanış ritüeli olmasına rağmen, bugünkü savaşa yön veren aktif bir zaman mekanizmasına dönüşür. Çünkü geçmiş her yıl yeniden kuruldukça, geçmişin temsil ettiği son fikri de yeniden dolaşıma girer.

Ritüel, zamanı düz bir çizgi olmaktan çıkarıp kontrollü döngülere ayırır. Böylece toplum yalnızca geçmişi hatırlamaz; geçmişteki çözüm modelini bugünün içine taşır. Zafer hissi burada askerî gerçeklikten önce zamansal bir yapı olarak kuruluyor.

Zafer Günü çevresinde kurulan “sona yaklaşıyoruz” söylemi yalnızca savaşın gidişatına ilişkin teknik bir yorum değildir. Kolektif belleğin her yıl yeniden kurduğu zafer döngüsünün bugünkü savaşa aktarılmasıdır. Geçmişin sürekli yeniden sahnelenmesi, bugünün de aynı sona ulaşabileceği hissini üretir. Çünkü düzenli biçimde yeniden kurulan bir geçmiş, yalnızca hatırlanan değil; tekrar mümkün görülen bir geçmiş haline gelir.                                                                                                                      

Eşik Savaşı

Savaşların yalnızca toprak, kaynak ya da askerî üstünlük mücadelesi olduğu düşüncesi, modern çatışmaların en derin katmanını görünmez hale getiriyor. Çünkü çağdaş savaşlar yalnızca alan kontrolü üzerinden işlemiyor; aynı zamanda deneyim alanının koordinatlarını yeniden yazarak ilerliyor. Burada belirleyici olan şey çoğu zaman fiziksel yıkımın kendisi değil, hangi yoğunluk seviyelerinin “normal” kabul edilmeye başlanacağıdır. Bir süreç içerisinde ortaya çıkan “en” değerleri tam da bu nedenle sıradan niceliksel zirveler değildir. En büyük saldırı, en yoğun bombardıman, en ağır kayıp, en uzun hava alarmı ya da en geniş drone dalgası gibi eşikler, yalnızca ölçülen sonuçlar değil; deneyim alanının geri kalan tüm parçalarını yeniden ölçeklendiren normatif merkezlerdir.

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik gerçekleştirdiği ve savaşın “en ağır drone saldırılarından biri” olarak tanımlanan operasyon bu yüzden yalnızca askerî bir olay olarak okunamaz. Burada asıl mesele belirli sayıda drone’un havalanması ya da belirli miktarda altyapının zarar görmesi değildir. Çok daha derinde işleyen şey, savaşın kendi referans sisteminin yeniden kurulmasıdır. Çünkü bir süreç içerisinde ortaya çıkan her “en”, kendisinden önceki tüm olayların anlamını dönüştürür. Bir saldırı “en büyük” olarak kodlandığında, daha önce büyük kabul edilen yıkımlar küçülmeye başlar. Önceki korkular sıradanlaşır, önceki alarm seviyeleri yetersiz görünür hale gelir. Böylece “en”, yalnızca zirve nokta olmaktan çıkar; olayların nasıl hissedileceğini belirleyen görünmez norm haline gelir.

İnsan zihni gerçekliği mutlak değerler üzerinden değil, karşılaştırmalı yoğunluklar üzerinden algılar. Bu yüzden deneyim alanı içinde oluşan zirveler, yalnızca geçmişi değil geleceği de organize eder. Bir savaşta “en büyük saldırı” gerçekleştiğinde, yalnızca o ana ait bir yıkım yaşanmaz; bundan sonra yaşanacak tüm olayların ölçü sistemi değişir. Artık yeni saldırılar o eşikle kıyaslanacaktır. Korkunun eşiği yukarı taşınır. Alarmın yoğunluğu yeniden tanımlanır. İnsanların zihinsel dayanıklılık sınırı başka bir noktaya çekilir.

Modern savaşların en kritik tarafı da burada ortaya çıkıyor. Çünkü savaş artık yalnızca öldürme kapasitesiyle değil, norm üretme kapasitesiyle işliyor. “En” değerlerini sürekli üreten taraf, yalnızca fiziksel üstünlük kurmuyor; savaşın fenomenolojik koordinat sistemini de kontrol etmeye başlıyor. Hangi yoğunluğun olağan kabul edileceğini belirleyen yapı, aynı zamanda gerçekliğin nasıl deneyimleneceğini de belirliyor.

Drone savaşları bu mantığın en saf biçimlerinden biri haline geldi. Klasik savaş mantığında “en” çoğunlukla tekil ve ani felaketlerle ilişkiliydi: büyük bir cephe çöküşü, kitlesel bombardıman ya da büyük şehir yıkımları gibi. Drone teknolojisi ise savaşın yoğunluk yapısını süreğen hale getiriyor. Çünkü drone saldırıları yalnızca fiziksel hasar üretmiyor; kesintisiz bir potansiyel hissi yayıyor. Böylece savaş artık tek seferlik devasa kırılmalar üzerinden değil, sürekli yeni eşikler üretme kapasitesi üzerinden çalışıyor.

En uzun saldırı gecesi, en fazla eşzamanlı drone, en geniş coğrafi yayılım, en yoğun hava alarmı gibi kategoriler oluşmaya başladığında savaşın mantığı da değişiyor. Çünkü burada savaş, istisnai olaylardan çok istisnanın sürekli yeniden üretilmesi üzerinden işliyor. Her yeni “en”, bir önceki olağanüstüyü sıradanlaştırıyor. Olağanüstü olan şey tekrarlandıkça, gündelik hayatın içine yerleşmeye başlıyor.

Bu dönüşümün asıl etkisi fiziksel değil ontolojiktir. Çünkü insan zihni gündelik yaşamı belirli normatif sabiteler üzerinden organize eder. Güvenli gece, çalışır elektrik hattı, kesintisiz internet, sürdürülebilir rutin, uyunabilir şehir gibi yapılar yalnızca teknik düzenler değildir; gerçeklik hissinin temel koordinatlarıdır. Savaşta sürekli yeni “en”lerin üretilmesi, işte bu koordinatları aşındırır. Bir noktadan sonra insanlar saldırının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini değil, saldırının hangi yoğunluk seviyesine ulaşabileceğini düşünmeye başlar. Böylece korku, olmuş olaylardan çok potansiyel eşikler üzerinden işlemeye başlar.

Modern savaşın psikolojik gücü de tam olarak buradan geliyor. Çünkü deneyim alanını yöneten şey yalnızca gerçekleşmiş yıkım değildir; hangi yıkım seviyesinin mümkün göründüğüdür. Eğer savaş sürekli yeni zirveler üretmeye başlıyorsa, bireyin gerçeklik algısındaki istikrar duygusu çözülmeye başlar. Hiçbir norm kalıcı görünmez hale gelir. Her eşik aşılabilir hissedilir.

Bu nedenle “en” üretmek, yalnızca askerî strateji değil; deneyim alanını yönetme tekniğidir. Çünkü normatif merkezleri kontrol eden yapı, olayların nasıl hissedileceğini de kontrol eder. Kyiv’de gerçekleşen bir saldırı yalnızca Kyiv’i etkilemez; savaşın tamamına ilişkin algıyı yeniden biçimlendirir. İnsanlar artık belirli bir olayı değil, yeni standardı deneyimlemeye başlar.

Modern savaşların en kritik mekanizmalarından biri tam da budur: istisnayı gündelikleştirmek. Sürekli yeni eşikler üreterek toplumun algısal koordinatlarını kaydırmak. Böylece olağanüstü olan şey zamanla sıradan hale gelirken, korkunun sınırı da sürekli genişletilir.

Gerçek güç çoğu zaman yalnızca ne kadar yıkım üretildiğinde değil, hangi yoğunluk seviyelerinin “normal” kabul edileceğini belirleyebilme kapasitesinde ortaya çıkıyor. Çünkü savaşın kontrolü yalnızca sahayı değil, deneyim alanının anlam üretim mekanizmasını da kontrol etmeye başladığı noktada derinleşiyor.                                                                                                                                       

Simetrinin Kayması

Ukrayna’nın Ryazan petrol rafinerisi dahil Rusya içindeki hedeflere yönelik drone saldırıları, yüzeyde klasik bir “misilleme” gibi görünür. Bir taraf saldırır, diğer taraf karşılık verir; böylece savaş kendi içinde karşılıklı şiddet döngüsü üretir. Fakat burada işleyen yapı yalnızca stratejik değildir. Çok daha derinde, savaşın bilinçdışı düzeyde sürekli yeniden üretmeye çalıştığı bir simetri arayışı vardır. Çünkü insan zihni mutlak asimetriyi taşımakta zorlanır. Tamamen tek taraflı acı, tek taraflı saldırı ya da tek taraflı edilgenlik hissi psikolojik olarak sürdürülebilir değildir. Bu nedenle çatışmalar çoğu zaman yalnızca fiziksel değil, simgesel dengeleme mekanizmaları da üretir.

“Kısasa kısas” mantığının altında çalışan şey tam olarak budur. Şiddete karşı şiddet üretmek, yalnızca rakibe zarar verme arzusu değil; bozulan simetriyi yeniden kurma girişimidir. İnsan zihni ilişkileri çoğu zaman denge prensibi üzerinden anlamlandırır. Bir eylem gerçekleştiğinde, ona karşılık gelen başka bir eylem beklentisi doğar. Özellikle savaş gibi yoğun travma alanlarında bu ihtiyaç daha da güçlenir. Çünkü saldırıya uğrayan taraf yalnızca fiziksel kayıp yaşamaz; aynı zamanda edilgen konuma itilmiş olur. Misilleme ise bu edilgenliği kırarak özne pozisyonunu yeniden üretmeye çalışır.

Fakat modern savaşın ilginç tarafı, bu simetri arayışının artık klasik insan-insan düzleminde işlememeye başlamasıdır. Tarihsel savaşlarda simetri çoğu zaman bedenler üzerinden kuruluyordu. İnsan öldürülür, karşılığında insan öldürülürdü. Şiddetin yönelimi doğrudan insan bedeni üzerinde yoğunlaşırdı. Drone savaşları ve modern teknolojik çatışmalar ise bu yapıyı dönüştürüyor. Çünkü artık taraflar yalnızca insan hedefleri değil, enerji ağlarını, veri merkezlerini, altyapıları, rafinerileri, iletişim sistemlerini ve dolaşım düğümlerini hedef alıyor.

Ryazan rafinerisine yönelik saldırının derin anlamı tam burada yoğunlaşıyor. Rusya’nın Ukrayna şehirlerine yönelik saldırıları doğrudan insan yaşam alanlarını hedef alırken, Ukrayna’nın cevabı enerji akış düğümlerine yöneliyor. Böylece simetri insan-insan ilişkisinden insan-nesne ilişkisine kaymaya başlıyor. Şiddet artık yalnızca bedenler arasında değil; beden ile nesne arasındaki bağlar üzerinden kuruluyor.

Bu yeni simetri modern dünyanın yapısıyla doğrudan ilişkili. Çünkü çağdaş insan artık yalnızca biyolojik varlık olarak yaşamıyor; enerji ağları, veri sistemleri, lojistik hatlar, altyapılar ve teknolojik dolaşım sistemleriyle bütünleşmiş halde var oluyor. Rafineri burada yalnızca sanayi tesisi değildir; toplumsal bedenin uzantısıdır. Elektrik, yakıt, ulaşım, üretim ve gündelik hayatın ritmi bu tür nesnel ağlar üzerinden akar. Dolayısıyla rafineri vurmak, yalnızca nesneye saldırmak değildir; insan yaşamının dolaşım sistemine saldırmaktır.

Bilinçdışı simetri arayışı insan-insan düzleminden insan-nesne düzlemine evrilmeye başlıyor. Modern savaşta insan ile nesne arasındaki sınır giderek çözülüyor. Çünkü insan artık kendi varlığını nesnel ağlar aracılığıyla sürdürüyor. Enerji altyapısı çöktüğünde yalnızca makineler durmaz; toplumsal yaşamın ritmi bozulur. İnternet kesildiğinde yalnızca veri akışı değil, gündelik gerçeklik deneyimi de parçalanır. Rafineri vurulduğunda yalnızca yakıt üretimi değil, toplumsal dolaşım hissi de hedef alınır.

Bu nedenle modern savaşın simetrisi de değişiyor. Artık karşılık verme arzusu yalnızca “sen insan vuruyorsan ben de insan vururum” biçiminde işlemiyor. Bunun yerine “senin yaşam alanını mümkün kılan dolaşım sistemlerini hedef alırım” mantığı oluşuyor. Şiddet bedenler arasında değil, insan ile onu taşıyan nesnel ağ arasındaki bütünlük üzerinden kuruluyor.

İnsan ile nesne arasındaki ayrım aşındıkça, savaşın yöneldiği alan da değişiyor. Modern insan kendisini yalnızca beden olarak değil; enerji ağları, cihazlar, ulaşım sistemleri, veri akışları ve altyapılar aracılığıyla deneyimliyor. Böylece nesneye yönelik saldırı, dolaylı değil doğrudan varoluşsal saldırı haline geliyor.

Bu durum bilinçdışında çok daha eski bir eğilimle birleşiyor: evrenle bütünleşme arzusu. İnsan tarih boyunca kendisini çevresindeki dünya ile bütünleştirme eğilimi taşıdı. Modern teknoloji bu bütünleşmeyi daha önce görülmemiş seviyeye taşıdı. İnsan artık yalnızca doğayla değil, kendi ürettiği nesnel sistemlerle de bütünleşmiş durumda. Bu yüzden modern savaşta nesneye yönelen şiddet, aslında insanın genişlemiş varlığına yönelmiş oluyor.

Ryazan saldırısının taşıdığı derin psikolojik ağırlık buradan geliyor. hedef alınan şey yalnızca fiziksel bir tesis değil; insan ile nesne arasındaki bütünleşmiş yaşam formu. Şiddetin simetrisi artık bedenler arasında değil, varoluşu taşıyan ağlar arasında kuruluyor. Modern savaşın en çarpıcı dönüşümlerinden biri de tam olarak bu: insan-insan çatışmasının giderek insan-nesne ontolojisine doğru kayması.                

Aidiyetin Coğrafyası

Rusya’nın batı Ukrayna’ya yönelik saldırılarının ardından Macaristan’ın doğrudan diplomatik tepki vermesi, ilk bakışta sıradan bir sınır güvenliği refleksi gibi görünebilir. Oysa burada çok daha derin bir ontolojik gerilim açığa çıkıyor. Çünkü mesele yalnızca bir bombardıman ya da diplomatik protesto değil; modern dünyada artık neyin “referans” kabul edileceğine dair büyüyen bir paradoks. Devletler bir olayı değerlendirirken mekânı mı esas almalı, yoksa o mekân üzerinde yaşayan taşıyıcı insan kümelerini mi?

Saldırı fiziksel olarak Ukrayna topraklarında gerçekleşiyor. Mekân referans alınırsa mesele Ukrayna’yı ilgilendiriyor gibi görünür. Çünkü modern uluslararası sistem büyük ölçüde sınır mantığı üzerine kurulu. Harita üzerinde çizilmiş çizgiler, hangi olayın hangi devlete ait olduğunu belirleyen temel koordinatlar olarak çalışıyor. Fakat aynı saldırıdan zarar görenler arasında Macar azınlıklar bulunduğunda, olay yalnızca Ukrayna’nın iç meselesi olarak kalmıyor. Çünkü burada referans noktası toprak değil, taşıyıcı insanlar olmaya başlıyor.

Tam da bu noktada modern jeopolitiğin en büyük çelişkilerinden biri görünür hale geliyor. Geleneksel dünyada mekân ile taşıyıcı nüfus büyük ölçüde çakışıyordu. Belirli bir coğrafyada ağırlıklı olarak o coğrafyanın tarihsel-kültürel taşıyıcıları yaşardı. Böylece mekân referans alındığında insanlar da dolaylı biçimde referans alınmış olurdu. Ukrayna denildiğinde Ukraynalılar, Macaristan denildiğinde Macarlar, Sırbistan denildiğinde Sırplar düşünülürdü. Mekân ile kimlik arasındaki bağ görece stabildi.

Küreselleşme bu özdeşliği parçalamaya başladı. Göç hareketleri, tarihsel sınır değişimleri, diasporalar, azınlık nüfusları ve çok katmanlı kimlik yapıları nedeniyle artık hemen her mekânda başka kökenlerden taşıyıcı topluluklar bulunuyor. Böylece coğrafi sınır ile aidiyet sınırı birbirinden ayrışıyor. Bir devletin toprağı üzerinde yaşayan insanların kültürel, etnik ya da tarihsel referansları başka bir devlete uzanabiliyor.

Batı Ukrayna’daki Macar azınlıklar tam da bu kırılmanın içinde yer alıyor. Fiziksel olarak Ukrayna sınırları içindeler; fakat kimliksel olarak Macaristan’ın sembolik aidiyet alanına da dahil durumdalar. Bu yüzden saldırı yalnızca Ukrayna’daki bir olay olarak kalmıyor. Macaristan burada doğrudan kendi sembolik taşıyıcılarının tehdit altında olduğunu hissediyor.

Modern devletlerin yaşadığı kriz de tam burada başlıyor. Çünkü klasik egemenlik modeli mekân merkezlidir. Devletin yetki alanı sınır çizgileriyle belirlenir. Ancak küreselleşmeyle birlikte insanlar yalnızca bulundukları mekânın taşıyıcısı olmaktan çıktı. Kimlikler mekândan taşmaya başladı. Aidiyet artık yalnızca fiziksel coğrafya üzerinden işlemiyor; tarihsel, kültürel, etnik ve diasporik ağlar üzerinden de yayılıyor.

Böylece savaşların etki alanı da karmaşıklaşıyor. Füze fiziksel olarak başka ülkeye düşmeyebilir; fakat o bölgedeki azınlık topluluklar üzerinden savaş psikolojik ve siyasal olarak başka devletlerin bilinç alanına sızabilir. Çünkü modern dünyada devletler yalnızca topraklarını değil, kendi taşıyıcı insan kümelerini de koruma refleksi geliştiriyor.

Bu durum uluslararası sistemin temel mantığını giderek daha kırılgan hale getiriyor. Eğer yalnızca mekân referans alınırsa, azınlık toplulukların tarihsel aidiyetleri görünmez hale gelir. Eğer taşıyıcı insanlar referans alınırsa, bu kez sınır mantığı aşınmaya başlar. Çünkü hemen her coğrafyada başka aidiyetlere bağlı nüfus kümeleri bulunuyor. Böyle bir dünyada savaşın nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek giderek zorlaşıyor.

Macaristan’ın verdiği tepki tam da bu yüzden önem taşıyor. Burada devlet yalnızca fiziksel sınır güvenliğiyle ilgilenmiyor; kendi sembolik taşıyıcı alanına yönelen tehdidi de hissediyor. Çünkü modern devletler için aidiyet artık yalnızca harita üzerinde tanımlanmıyor. İnsan kümeleri, sınırların ötesine taşan hareketli aidiyet ağlarına dönüşüyor.

Küreselleşmenin derinleştirdiği en büyük paradokslardan biri de burada beliriyor: mekân ile taşıyıcı nüfus arasındaki tarihsel özdeşlik çözülüyor. Aynı coğrafyada farklı tarihsel hafızalar, farklı aidiyet çizgileri ve farklı sembolik merkezler yaşamaya başlıyor. Böylece savaş yalnızca alan kontrolü meselesi olmaktan çıkıp aidiyet ağlarının çatışmasına dönüşüyor.

Modern dünyanın jeopolitik karmaşası büyük ölçüde bu çözülmeden besleniyor. Çünkü artık hiçbir mekân yalnızca kendisine ait taşıyıcıları barındırmıyor. Her coğrafya başka coğrafyaların tarihsel uzantılarıyla dolu hale geliyor. Bu yüzden bir saldırının kimi ilgilendirdiği sorusu da giderek daha karmaşık hale geliyor. Mekân mı esas alınmalı, yoksa o mekân üzerindeki insanların taşıdığı aidiyetler mi? Modern savaşların ve diplomatik krizlerin önemli kısmı artık tam da bu çözülemeyen gerilim üzerinden ilerliyor.                                                                                                                                         

Hareketli Egemenlik

Rusya Devlet Duması’nın, yurt dışında kovuşturulan Rus vatandaşlarını “korumak” amacıyla ordu kullanımını mümkün hale getiren yasayı geçirmesi, yalnızca hukuki ya da askerî bir düzenleme değildir. Bu hamle, modern devletin egemenlik anlayışında yaşanan daha derin bir dönüşümün işaretidir. Çünkü klasik devlet modeli büyük ölçüde sabit coğrafya mantığı üzerine kuruluydu. Devletin sınırı vardı; egemenliği o sınır içinde başlar, o sınırda sona ererdi. Güvenlik anlayışı da buna paralel biçimde işliyordu. Korunması gereken temel unsur topraktı. Ordu, belirli bir mekânın savunma aracıdır.

Fakat küreselleşmeyle birlikte bu yapı giderek aşınmaya başladı. İnsan hareketliliği arttıkça, diasporalar büyüdükçe, uluslararası dolaşım hızlandıkça devletlerin kendi taşıyıcı nüfusları dünyanın farklı bölgelerine yayılmaya başladı. Böylece vatandaş ile coğrafya arasındaki tarihsel özdeşlik çözülmeye başladı. Devletin insan taşıyıcıları artık yalnızca kendi sınırları içinde bulunmuyor; başka devletlerin coğrafyalarına da dağılmış halde yaşıyor. Tam da bu yüzden modern devlet, güvenlik kavramını yalnızca toprağa bağlı biçimde tanımlamakta zorlanıyor.

Rusya’nın çıkardığı yasa bu kırılmanın somut örneklerinden biri. Çünkü burada korunması gereken şey doğrudan coğrafya değil; vatandaşın kendisi. Böylece vatandaş, yalnızca hukuki özne olmaktan çıkıp hareketli egemenlik taşıyıcısına dönüşüyor. Rus vatandaşı dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, onun etrafında potansiyel bir Rus güvenlik alanı oluşabileceği iddia ediliyor. Bu, devletin egemenlik anlayışını sabit mekândan hareketli taşıyıcılara kaydırdığı anlamına geliyor.

Modern devletin güvenlik ile kurduğu ilişki de tam burada önem kazanıyor. Çünkü devlet ontolojik olarak yalnızca toprak parçası değildir; esas işlevi güvenlik üretmektir. Güvenlik sağlayabildiği ölçüde devlet olarak varlığını sürdürebilir. Bu yüzden güvenlik alanının genişlemesi, fiili anlamda devletin de genişlemesi anlamına gelir. Bir devlet kendi sınırları dışındaki bireyleri koruma hakkını ileri sürmeye başladığında, aslında kendi güvenlik mantığını sınır ötesine taşımış olur.

Burada ilginç olan şey, bu genişlemenin doğrudan toprak işgali biçiminde gerçekleşmemesi. Modern dünyada devletler çoğu zaman fiziksel sınırlarını resmi olarak büyütmeden de etkilerini genişletebiliyor. Güvenlik söylemi bu konuda en güçlü araçlardan biri haline geliyor. Çünkü “vatandaşını koruma” iddiası, klasik fetih mantığından farklı biçimde çalışıyor. Devlet burada doğrudan “burası benim toprağım” demiyor; fakat “buradaki insan benim koruma alanımın içinde” diyerek fiili egemenlik alanını genişletiyor.

Bu durum modern egemenlik anlayışını da giderek daha akışkan hale getiriyor. Eskiden egemenlik büyük ölçüde mekânsal olarak tanımlanıyordu. Haritadaki çizgiler, devletin nerede başlayıp nerede bittiğini belirliyordu. Şimdi ise güvenlik alanları hareket etmeye başlıyor. Vatandaş nereye giderse, devletin müdahale gerekçesi de oraya taşınabiliyor. Böylece sınır kavramı yalnızca coğrafi değil, dolaşımsal bir karakter kazanıyor.

“Kovuşturulan vatandaş” gibi esnek ifadeler de bu yüzden önem taşıyor. Çünkü mesele yalnızca belirli kişileri korumak değil; devletin küresel ölçekte müdahale meşruiyeti üretebilmesi. Başka bir devletin hukuk sistemi ile Rus devletinin güvenlik iddiası çarpışmaya başladığında, aslında iki farklı egemenlik mantığı karşı karşıya geliyor. Bir taraf mekân merkezli hukuk düzenini esas alırken, diğer taraf vatandaş merkezli hareketli güvenlik anlayışını öne sürüyor.

Modern jeopolitiğin giderek karmaşıklaşmasının temel nedenlerinden biri de bu. Küreselleşme insanları sınırlar arasında dolaştırırken, devletler de kendi egemenliklerini insan taşıyıcılar üzerinden genişletmeye başlıyor. Böylece egemenlik yalnızca toprağa bağlı sabit bir alan olmaktan çıkıp hareket eden nüfuslarla birlikte dolaşan bir yapıya dönüşüyor.

Aslında burada güvenlik ile egemenlik arasındaki bağ çıplak biçimde görünür hale geliyor. Çünkü devlet, güvenlik üretme kapasitesini nerede kuruyorsa, fiili etkisini de oraya taşıyor. Dışarıya ait güvenlik üretimi bu nedenle yalnızca koruma değildir; sınırın görünmez biçimde genişlemesidir. Modern devlet artık yalnızca harita üzerinde duran bir yapı değil; kendi taşıyıcı nüfuslarıyla birlikte hareket eden dinamik bir egemenlik organizmasına dönüşmeye başlıyor.                                                    

Hukukun Penetrasyonu

Rusya’nın eski Britanya Savunma Bakanı Ben Wallace’ı arananlar listesine alması, ilk bakışta sembolik değeri yüksek fakat pratik etkisi sınırlı bir hamle gibi görülebilir. Çünkü Rusya’nın Britanyalı üst düzey bir siyasetçiyi fiilen yakalama ihtimali oldukça düşüktür. Tam da bu nedenle olayın asıl ağırlığı fiziksel sonuçlarında değil, hukukun nasıl çalıştığına dair daha derin bir düzlemde ortaya çıkıyor. Burada önemli olan şey, Rus hukukunun Ben Wallace üzerinde gerçekten işlem uygulayıp uygulamayacağı değil; böyle bir kişiyi kriminalize edebilme iddiasını ortaya koyabilmesi.

Modern dünyada hukuk çoğu zaman kendiliğinden meşru, aşkın ve doğal bir yapı gibi sunulur. Oysa hukukun metafizik bir kaynağı yoktur. Hukuk doğadan çıkmaz, evrensel hakikatin zorunlu sonucu değildir; gücünü uygulama kapasitesinden alır. Bir hukuk sisteminin “geçerli” kabul edilmesi, çoğu zaman onun ahlaki doğruluğundan değil, uygulanabilirliğinden kaynaklanır. Yasa, uygulanabildiği ölçüde gerçeklik üretir. Bu nedenle hukukun özü normdan çok penetrasyondur; yani kendi kurallarını gerçekliğin içine nüfuz ettirebilme kapasitesi.

Hukuk son derece radikal bir uygulama mekanizmasıdır. Çünkü metafizik temelden yoksun olduğu için kendi meşruiyetini sürekli olarak fiili müdahale üzerinden üretmek zorundadır. Hukuk yalnızca düzenleyen değil, aynı zamanda kendisini gerçeklik olarak kabul ettirmeye çalışan bir regülasyon sistemidir. Bilinçdışında ise bu durum çok daha derin bir telafi mekanizması gibi çalışır. Hukuk, özünde aşkın bir kaynağa sahip olmadığını bildiği için, bu eksikliği sürekli uygulama kapasitesiyle kapatmaya çalışır. Ne kadar geniş uygulanabiliyorsa, o kadar “doğal” ve “kaçınılmaz” görünmeye başlar.

Rusya’nın Ben Wallace’ı arananlar listesine alması tam da bu mantığın içinde okunmalı. Çünkü burada mesele yalnızca belirli bir kişiyi suçlu ilan etmek değil; yerel bir hukuk sisteminin kendi sınırlarını aşarak evrensel geçerlilik iddiasında bulunmasıdır. Rus hukuku burada yalnızca kendi vatandaşlarına seslenmiyor. Aynı zamanda uluslararası bir siyasal figürü kendi normatif alanının içine çekmeye çalışıyor.

Bu hamlenin sembolik ağırlığı da buradan geliyor. Çünkü bir devletin hukuk sistemi, başka bir devletin üst düzey siyasetçisini kriminalize etmeye başladığında, artık yalnızca iç düzen üretmiyor; kendi hukukunu evrensel referans sistemi gibi kurmaya çalışıyor. Burada hukukun etkisinden çok, etkide bulunabilme iddiası önem kazanıyor. Çünkü hukuk çoğu zaman doğrudan uygulamadan önce sembolik penetrasyonla çalışır.

“Aranan kişi” kategorisi bu nedenle yalnızca teknik bir statü değildir. Bu kategori, belirli bir öznenin hukuki gerçeklik içine yeniden kodlanmasıdır. Kişi artık yalnızca rakip devletin siyasetçisi değil; suç kategorisi içine çekilmiş bir figür haline gelir. Böylece jeopolitik çatışma yalnızca güçler arası mücadele olmaktan çıkar; normatif gerçeklik savaşı halini alır.

Modern devletlerin hukuk sistemlerini giderek daha agresif biçimde kullanmasının nedeni de burada yatıyor. Çünkü hukuk artık yalnızca iç düzen aracı değil; uluslararası meşruiyet üretim silahı haline geliyor. Bir devlet başka bir devletin siyasal figürünü suçlu kategorisine yerleştirdiğinde, aslında kendi norm sistemini rakibin üzerine doğru genişletiyor.

Bu genişleme fiziksel değil, fenomenolojik düzeyde işliyor. İnsanlar böyle bir hamleyi gördüğünde bilinçdışında şu algı oluşur: “Demek ki bu hukuk sistemi, bu kişiyi bile yargılama iddiasında bulunabiliyor.” Hukukun gerçek gücü tam da bu algısal genişlemede ortaya çıkıyor. Çünkü hukuk kendisini ne kadar geniş alana uygulayabiliyorsa, o kadar evrensel görünmeye başlıyor.

Uluslararası siyasette son yıllarda giderek daha görünür hale gelen şey de tam olarak bu: devletlerin yalnızca ordularıyla değil, hukuk sistemleriyle de savaşması. Yaptırımlar, uluslararası yakalama kararları, terör listeleri, savaş suçlusu kategorileri ve arananlar listeleri artık yalnızca teknik prosedürler değil; normatif alan genişletme araçları. Her hukuk sistemi kendi gerçekliğini rakibin üzerine doğru itmeye çalışıyor.

Rusya’nın Ben Wallace hamlesi bu yüzden yalnızca diplomatik bir mesaj değil. Yerel hukukun, uluslararası bir kişiliği kendi normatif alanına çekerek evrensel meşruiyet hissi üretme girişimi. Hukukun metafizik temelden yoksunluğu, onu sürekli daha geniş alanlara nüfuz etmeye zorluyor. Çünkü hukuk, uygulanabildiği ölçüde değil yalnızca uygulanabileceği düşünüldüğü ölçüde de gerçeklik üretmeye başlıyor.                                                                                                                                          

Hegemonyanın Sahnesi

ABD ile Çin arasında gerçekleşen lider görüşmeleri modern dünyanın sıradan diplomatik temasları gibi okunamaz. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey yalnızca iki devlet değildir; küresel bilinçte “dünyayı taşıyan merkezler” olarak algılanan iki hegemonik çekirdektir. Modern insan zihni dünyayı tamamen dağınık güç alanları halinde algılamaz. Bilinçdışında her zaman sistemi taşıyan belirli yoğunlaşma merkezleri üretme eğilimi vardır. Bugünün dünyasında da bu merkezler büyük ölçüde ABD ve Çin etrafında kuruluyor.

Askerî kapasite, ekonomik ölçek, teknolojik üstünlük, veri akışları, üretim ağları ve küresel etkiler nedeniyle bu iki güç, yalnızca güçlü devletler değil; sistemin omurgası gibi algılanıyor. Bu yüzden ABD–Çin görüşmeleri sıradan diplomatik temas hissi üretmiyor. İnsanlık bilinçdışında bunlar, hegemonik kümelerin yüzleşmesi gibi çalışıyor. Dünyanın ritmini belirleyen iki büyük merkez birbirine temas ediyormuş hissi oluşuyor.

Modern jeopolitiğin en önemli taraflarından biri de tam burada ortaya çıkıyor: güç yalnızca sahip olunan kapasiteyle değil, hangi kümeye ait göründüğünle de ilgili hale geliyor. Çünkü küresel algıda bazı devletler “oyunun kurucuları”, bazıları ise “oyunun içinde hareket edenler” olarak kodlanıyor. Hegemonik kümeye dahil olmak bu yüzden yalnızca stratejik değil; ontolojik bir meseleye dönüşüyor. Devletler burada yalnızca çıkarlarını değil, sistem içindeki varlık yoğunluklarını da korumaya çalışıyor.

Putin’in Çin’i çok yakında ziyaret edeceğinin açıklanması tam da bu bağlam içinde anlam kazanıyor. Çünkü ABD–Çin görüşmesinin ardından Rusya’nın hızlı biçimde Çin’le görünür temas üretmesi, yalnızca diplomatik koordinasyon değildir. Burada çok daha derin bir algısal refleks çalışıyor: hegemonik kümenin dışında kalmama arzusu.

Modern dünyada dışlanma yalnızca ekonomik ya da askerî sonuç üretmez; aynı zamanda sembolik küçülme hissi yaratır. Küresel bilinçte sistemi taşıyan ana eksenlerin dışında görünmek, devletlerin algısal ağırlığını aşındırabilir. Bu yüzden büyük güçler yalnızca sahada değil, görünürlük alanında da sürekli pozisyon almaya çalışır.

Rusya açısından Çin’le kurulan temas bu nedenle yalnızca iki devlet arasındaki ilişki değil; küresel hegemonik harita içinde kendisini yeniden konumlandırma girişimi. Çünkü insan zihni büyük güçleri çoğu zaman tekil değil, kümeler halinde algılar. Hangi liderlerin birlikte göründüğü, hangi devletlerin aynı ritim içinde hareket ettiği, hangi temasların kriz dönemlerinde hızlandığı gibi unsurlar bilinçdışında “merkez” hissi üretir.

ABD ile Çin’in yüz yüze gelişi, dünyanın ana eksenlerinin birbirine temas ettiği hissini yarattığında, bu sahnenin dışında kalmak istemeyen diğer büyük aktörler de hızla kendi görünürlüklerini artırmaya çalışır. Rusya’nın Çin ziyareti tam da bu refleksin parçası gibi okunabilir. Burada mesele yalnızca stratejik ortaklık değil; hegemonik kümeye aidiyet hissinin korunmasıdır.

Çünkü hegemonya yalnızca maddi güç değildir. Hegemonya aynı zamanda kimlerin “dünyanın kaderini belirleyen aktörler” olarak algılandığıyla ilgilidir. Modern jeopolitikte görünür temasların önemi de tam olarak buradan gelir. Lider ziyaretleri, ortak açıklamalar, zirveler ve görüntüler yalnızca diplomatik protokol değildir; küresel algıda hangi aktörlerin merkezde kaldığını yeniden üretir.

Rusya’nın savaş baskısı altında olduğu bir dönemde Çin’le yüksek düzeyli temas üretmesi bu yüzden ayrıca önemlidir. Çünkü uzun savaşlar devletleri yalnızca ekonomik ya da askerî olarak değil, zamansal olarak da sıkıştırır. Sürekli kriz içinde görünen devletler, geleceğe ait olmayan yapılar gibi algılanmaya başlayabilir. Çin gibi uzun vadeli yükseliş anlatısıyla özdeşleşmiş bir güçle birlikte görünmek ise süreklilik hissi üretir. Yani ziyaret yalnızca bugünkü ilişkiyi değil, geleceğe ait olma iddiasını da organize eder.

Modern hegemonya artık yalnızca toprak ya da ordu üzerinden işlemiyor. Hangi ağların içinde göründüğün, hangi merkezlerle temas kurabildiğin ve hangi kümenin parçası olarak algılandığın da belirleyici hale geliyor. Bu nedenle büyük güçler yalnızca ittifak inşa etmiyor; aynı zamanda birbirlerinin tarihsel ağırlığını ve geleceğe dair meşruiyetini de karşılıklı olarak görünür hale getiriyor.

Putin’in Çin ziyareti tam da bu nedenle sıradan diplomatik takvim maddesi değildir. ABD–Çin görüşmesinin oluşturduğu hegemonik sahnenin dışında kalmama, küresel merkez hissine dahil olma ve insanlık bilinçdışında hâlâ sistemin taşıyıcı aktörlerinden biri olarak algılanma çabasının parçasıdır.           

Pragmatik Mesafe

Rusya’nın Taliban yönetimiyle “tam teşekküllü/pragmatik ortaklık” kurduğunu açıklaması, yüzeyde sıradan diplomatik dil gibi görünebilir. Oysa burada kullanılan kelimelerin kendisi, modern jeopolitiğin en önemli regülasyon mekanizmalarından birini açığa çıkarıyor. Çünkü Taliban yalnızca başka bir devlet yönetimi değildir; uzun yıllar boyunca küresel bilinçte militarizm, radikalizm, terör ve sistem-dışılık imgeleriyle kodlanmış bir yapı olarak yer etti. Böyle bir aktörle doğrudan ortaklık kurmak, devlet açısından yalnızca stratejik değil; sembolik risk de taşır. Tam da bu nedenle Rusya’nın kullandığı “pragmatik ortaklık” ifadesi son derece dikkat çekicidir.

Burada “pragmatik” kelimesi yalnızca teknik bir diplomatik sıfat değildir. Bu ifade, ortaklığı aynı anda hem meşrulaştıran hem de sınırlayan bir işlev görüyor. Çünkü pragmatizm fayda merkezli ilişki demektir. Fayda merkezli ilişki ise özdeşleşmeden farklıdır. Bir aktörle pragmatik ilişki kurulduğunda, onunla tam anlamıyla aynı çizgide olunmadığı da örtük biçimde ilan edilmiş olur. Böylece devlet, ilişkiyi kabul ederken aynı anda mesafeyi de koruyabilir.

Modern devletlerin sorunlarından biri tam da budur: Sistem dışı olarak kodlanmış yapılarla tamamen ilişkisiz kalmak çoğu zaman mümkün değildir. Özellikle bölgesel güvenlik, sınır kontrolü, göç hareketleri, enerji yolları ya da istikrar meseleleri devreye girdiğinde, büyük güçler bu tür aktörlerle temas kurmak zorunda kalabilir. Fakat bu temasın doğrudan özdeşleşme gibi görünmesi, devletin kendi normatif pozisyonunu zedeleyebilir. İşte “pragmatik ortaklık” dili tam da bu çelişkiyi regüle etmeye yarıyor.

Devlet, ilişkiyi tamamen reddetmeden, ilişkiyi ahlaki ya da ideolojik birliktelik olarak da sunmamış oluyor. Böylece ortaklık meşrulaştırılırken, özdeşleşme riski kontrollü biçimde sınırlandırılıyor. “Biz onlarla aynı değiliz; yalnızca belirli faydalar doğrultusunda birlikte çalışıyoruz” mesajı üretiliyor.

Bu durum modern jeopolitikte dilin ne kadar önemli hale geldiğini de gösteriyor. Çünkü devletler artık yalnızca askeri ya da diplomatik hamlelerle değil, kavramsal regülasyonlarla da hareket ediyor. Kullanılan kelimeler, ilişkilerin nasıl algılanacağını belirliyor. Özellikle “terör”, “radikalizm” ya da “sistem dışılık” gibi güçlü etiketlerle ilişkilendirilen yapılar söz konusu olduğunda, temasın dili daha da kritik hale geliyor.

Taliban örneğinde görülen şey tam olarak bu. Bir zamanlar sistemin mutlak dışı gibi sunulan bir yapı, artık büyük güçlerin doğrudan temas kurduğu aktöre dönüşüyor. Fakat bu dönüşüm doğrudan normalleştirme şeklinde yapılmıyor. Bunun yerine “pragmatik” gibi regülasyon kelimeleri devreye giriyor. Böylece sistem, dışarıdaki aktörü tamamen içeri almadan onunla çalışabilme zemini oluşturuyor.

Aslında burada modern devlet aklının temel çalışma biçimlerinden biri görünür hale geliyor. Devletler çoğu zaman mutlak dostluk ya da mutlak düşmanlık üzerinden hareket etmiyor. Bunun yerine işlevsel ilişkiler ağı kuruyorlar. Bir yapının ahlaki ya da ideolojik olarak nasıl kodlandığı kadar, ne kadar kullanılabilir olduğu da belirleyici hale geliyor. Pragmatizm bu yüzden modern jeopolitiğin en güçlü meşrulaştırma araçlarından biri haline geliyor.

Çünkü pragmatizm özünde özne-merkezli bir mantık taşıyor. Amaç ortak hakikat üretmek değil; belirli çıkarları yönetmek. Bu yüzden pragmatik ilişki, ortaklaşmanın özdeşleşmeye dönüşmesini engelleyen kontrollü bir temas biçimi. Taraflar birbirini tamamen içselleştirmeden birlikte hareket edebiliyor.

Rusya’nın Taliban söylemi tam da bu nedenle yalnızca diplomatik açıklama değil; regülasyon pratiği. Bir yandan sistem dışı olarak kodlanmış bir yapıyla işbirliği kuruluyor, diğer yandan kullanılan dil aracılığıyla bu işbirliğinin sınırları çiziliyor. Böylece ortaklık mümkün hale gelirken, normatif bulaşma riski de kontrol altında tutuluyor.

Modern jeopolitikte “pragmatik” kelimesinin bu kadar sık kullanılmasının nedeni de burada yatıyor. Çünkü bu ifade, ilişkiyi meşru kılarken aynı anda duygusal, ideolojik ve ahlaki özdeşleşmeyi askıya alıyor. Devlet böylece hem ilişki kurabiliyor hem de kendi merkezî kimliğini koruduğu hissini sürdürebiliyor.                                                                                                                                                 

Referansın Yeniden Kurulumu

Dagestan’da bölgesel yönetimin yeniden şekillendirilmesi, yüzeyde sıradan bir idarî reorganizasyon gibi görünebilir. Özellikle sel felaketleri sonrası yaşanan altyapı krizleri, koordinasyon problemleri ve yönetimsel aksaklıklar düşünüldüğünde, merkezî otoritenin müdahalesi teknik bir düzenleme olarak okunabilir. Oysa burada çok daha derin bir mekanizma çalışıyor. Çünkü büyük felaketler yalnızca fiziksel yıkım üretmez; aynı zamanda referans sistemlerini de çözer.

Sel gibi doğal afetler, gündelik hayatın görünmez koordinatlarını parçalar. Yollar kapanır, iletişim kesilir, altyapı çöker, enerji akışı bozulur, kurumsal işleyiş sekteye uğrar. İnsan zihni ise gerçekliği büyük ölçüde sabit referans noktaları üzerinden organize eder. Çalışan devlet kurumları, açık yollar, işleyen iletişim ağları, tanımlı otoriteler ve sürdürülebilir rutinler, toplumsal düzen hissinin taşıyıcılarıdır. Felaket anlarında bu taşıyıcılar aşındığında, yalnızca fiziksel değil ontolojik bir kaos hissi ortaya çıkar.

Tam da bu nedenle büyük krizlerden sonra devletler çoğu zaman yalnızca yardım ulaştırmaya çalışmaz; aynı zamanda yeniden referans üretmeye çalışır. Çünkü referansın çözüldüğü yerde düzen hissi de çözülür. İnsanlar hangi otoritenin işlediğini, hangi kurumun karar verdiğini, hangi merkezin kontrol sahibi olduğunu göremediğinde, toplumsal gerçeklik dağınık yoğunluklar halinde algılanmaya başlar. Devletin en temel işlevlerinden biri ise bu dağınıklığı yeniden organize edecek merkez üretmektir.

Dagestan’daki yeniden yapılanmanın asıl anlamı burada ortaya çıkıyor. Bölgesel yönetimin yeniden şekillendirilmesi yalnızca idarî kadro değişimi değildir; kaotik akış içinde yeniden referans noktası oluşturma girişimidir. Çünkü merkezî yönetim yalnızca karar alma mekanizması değil, aynı zamanda düzen hissinin sembolik taşıyıcısıdır. İnsanlar belirli bir merkezin hâlâ çalıştığını gördüklerinde, gerçekliğin tamamen çözülmediği hissi oluşur.

Modern devletlerin kriz anlarında neden merkezîleşme eğilimi gösterdiği de tam olarak bununla ilgili. Kaos arttığında sistem daha fazla referans üretme ihtiyacı hisseder. Çünkü düzen çoğu zaman maddi istikrardan önce algısal istikrar meselesidir. İnsanlar tüm sorunların çözülmesini beklemeden önce, hâlâ işleyen bir merkez olduğuna inanmak ister. Bu yüzden felaket dönemlerinde yönetimsel yeniden yapılanmalar yalnızca teknik düzenleme değil; ontolojik sabitleme mekanizmalarıdır.

Sel gibi afetlerin yarattığı en büyük etki de burada yatıyor. Çünkü afet yalnızca nesneleri dağıtmaz; yönelim hissini de bozar. İnsanlar hangi kurumun yetkili olduğunu, hangi sistemin çalıştığını, hangi yapının güvenlik sağlayacağını kestiremediğinde, toplumsal alan koordinatsız hale gelir. Devletin merkezî müdahalesi ise bu koordinatsızlığı bastırmaya çalışır.

Referans ile düzen arasındaki ilişki bu yüzden son derece derindir. Referans varsa yönelim vardır; yönelim varsa düzen hissi yeniden kurulabilir. Merkezî yönetim burada yalnızca yönetim aygıtı değil, toplumsal gerçekliği organize eden sabit nokta gibi çalışır. Kaotik akış içinde dağılmış koordinatlar, yeniden belirli bir merkeze bağlanır.

Dagestan örneği aynı zamanda modern devletin kriz yönetim mantığını da görünür hale getiriyor. Devletler çoğu zaman kaosu tamamen ortadan kaldıramaz. Bunun yerine kaosun içinde yeniden okunabilir referanslar üretmeye çalışır. Çünkü toplumsal bilinç için mutlak düzensizlikten daha korkutucu olan şey, referans eksikliğidir.

Bu yüzden merkezî yeniden yapılanmalar yalnızca yönetimsel kararlar değildir. Bunlar aynı zamanda “düzen hâlâ mevcut” mesajının ritüelleştirilmiş biçimleridir. İnsanlar bir merkezin hâlâ karar alabildiğini gördüğünde, gerçeklik yeniden organize edilebilir görünmeye başlar. Devletin kriz anlarındaki en büyük gücü de tam olarak burada ortaya çıkar: çözülmüş alanın içine yeniden referans yerleştirebilme kapasitesinde.                                                                                                                        

Akışın Restorasyonu

Sel, yalnızca doğa olayı değildir. Toplumsal düzlemde selin asıl etkisi, düzenin taşıyıcı akışlarını bozmasında ortaya çıkar. Çünkü düzen dediğimiz şey çoğu zaman sabit nesnelerden değil, kesintisiz işleyen dolaşımlardan oluşur. Elektriğin sürekli akması, yolların açık kalması, iletişim ağlarının çalışması, lojistik hatların kesintisiz sürmesi ve gündelik hayatın ritmik biçimde devam etmesi, toplumsal gerçekliğin görünmez omurgasını oluşturur. İnsan zihni bu sürekliliği “normal hayat” olarak deneyimler.

Tam da bu nedenle sel gibi felaketler yalnızca fiziksel yıkım üretmez; akışı kesintiye uğratarak düzen hissisini de parçalar. Yol çöktüğünde mesele yalnızca ulaşım değildir; mekânsal yönelim bozulur. Elektrik kesildiğinde yalnızca enerji kaybı yaşanmaz; gündelik zaman ritmi dağılır. İletişim koptuğunda yalnızca veri aktarımı durmaz; toplumsal koordinasyon hissi çözülmeye başlar. Böylece istisna hali ortaya çıkar.

İstisna dediğimiz şey çoğu zaman düzenin tamamen yok olması değil, akışın sürekliliğinin kırılmasıdır. Çünkü toplumlar esas olarak kesintisiz dolaşım üzerinden organize olur. Akış sürdüğü sürece insanlar düzeni doğal kabul eder; akış bozulduğunda ise gerçeklik bir anda kırılgan görünmeye başlar. Selin yarattığı ontolojik ağırlık da tam olarak burada oluşur. Doğa burada yalnızca maddi nesneleri sürüklemez; toplumsal koordinatları da geçici olarak askıya alır.

Dagestan ve Çeçenistan’daki altyapı sistemlerinin onarıldığının özellikle duyurulması bu yüzden teknik bir bilgilendirme değildir. Burada devlet yalnızca tamirat yaptığını açıklamıyor; kesilmiş akışların yeniden çalıştırıldığını ilan ediyor. Çünkü düzenin geri dönüşü, çoğu zaman görünmez dolaşımların yeniden başlamasıyla hissedilir. Elektrik yeniden geldiğinde, yollar yeniden açıldığında, internet yeniden çalıştığında insanlar yalnızca hizmetin geri döndüğünü düşünmez; gerçekliğin tekrar okunabilir hale geldiğini hisseder.

Bu durum az önceki referans meselesiyle de doğrudan bağlantılı. Çünkü referans ile düzen birbirinden ayrı şeyler değildir. Referans, akışın yöneldiği sabit noktadır. Akış ise bu referans etrafında organize olur. Sel gibi istisna anlarında hem akış kesilir hem de referans noktaları bulanıklaşır. İnsanlar hangi kurumun çalıştığını, hangi merkezin kontrol sahibi olduğunu, hangi sistemin işlediğini kestiremez hale gelir. Böyle anlarda yalnızca fiziksel değil, fenomenolojik bir çözülme de yaşanır.

Devletin altyapıyı hızla yeniden kurma çabası tam da bu nedenle yalnızca teknik restorasyon değildir; referansın yeniden üretimidir. Çünkü çalışır altyapı, görünmez biçimde şunu söyler: “Merkez hâlâ burada. Sistem hâlâ işliyor. Akış yeniden organize edildi.” İnsanlar düzeni çoğu zaman doğrudan otoriteyi görerek değil, akışların yeniden stabil hale geldiğini hissederek algılar.

Modern devletlerin kriz anlarında neden özellikle altyapı onarımını görünür hale getirdiği de buradan anlaşılabilir. Çünkü altyapı, devletin soyut otoritesinin maddesel görünümüdür. Akış yeniden başladığında devletin düzen üretme kapasitesi de görünür hale gelir. Böylece istisna hali bastırılır ve toplumsal gerçeklik yeniden normalleştirilir.

Selin düzeni yok etmesiyle altyapının yeniden kurulması arasındaki ilişki bu yüzden yalnızca neden-sonuç ilişkisi değildir. Burada iki farklı ontolojik durum karşı karşıya gelir: akışın kesilmesi ve akışın restorasyonu. Birincisi kaosu üretir, ikincisi düzeni yeniden mümkün hale getirir.

Toplumlar çoğu zaman düzeni yasa ya da ideoloji üzerinden değil, akışın sürekliliği üzerinden deneyimler. Bu yüzden akışın geri dönüşü, aynı anda düzenin ve referansın geri dönüşü anlamına gelir. Elektriğin yeniden yanması, yolların yeniden açılması ya da iletişim ağlarının tekrar çalışması yalnızca sistemlerin onarılması değil; gerçekliğin yeniden sabitlenmesidir.                                                                 

Güvenliğin Paradosku

Zafer Günü gibi büyük devlet ritüelleri, görünürde gücün kesintisizliğini sahnelemek için vardır. Askerî geçitler, kalabalık törenler, lider konuşmaları, marşlar ve semboller aracılığıyla devlet kendisini istikrarlı, kontrollü ve hâkim bir yapı olarak gösterir. Böyle anlarda amaç yalnızca geçmiş zaferi anmak değildir; bugünün düzeninin de sarsılmadığı hissini üretmektir. Fakat Moskova’nın Zafer Günü öncesinde havaalanları ve mobil internet üzerinde geniş güvenlik kısıtlamaları uygulaması, modern devletlerin tam da bu noktada yaşadığı derin çelişkiyi görünür hale getiriyor.

Çünkü güvenlik çoğu zaman görünmez olduğunda güçlüdür. İnsanlar gündelik dolaşımlarını kesintisiz sürdürebildiğinde, sistemin güvenli olduğu hissi oluşur. Uçuşların normal işlemesi, iletişim ağlarının çalışması, mobil internetin kesintisiz sürmesi gibi unsurlar yalnızca teknik hizmetler değildir; toplumsal gerçekliğin stabil olduğuna dair görünmez işaretlerdir. Güvenlik kısıtlamaları ise paradoksal biçimde tam tersini görünür hale getirir. Devlet güvenliği korumaya çalışırken, aslında tehdit ihtimalinin ne kadar yoğun hissedildiğini de ifşa etmiş olur.

Mobil internetin kesilmesi bu açıdan özellikle önemlidir. Çünkü modern dünyada internet yalnızca iletişim aracı değildir; gerçeklik deneyiminin taşıyıcı altyapılarından biridir. İnsanlar yön bulur, haber alır, ödeme yapar, ulaşım organize eder, toplumsal bağlarını sürdürür ve gündelik koordinasyonlarını bu ağlar üzerinden gerçekleştirir. Mobil internetin kesilmesi yalnızca teknik önlem değildir; dolaşımın askıya alınmasıdır. Böyle anlarda insanlar ilk kez gündelik hayatın aslında ne kadar yoğun biçimde görünmez akışlara bağlı olduğunu fark eder.

Zafer Günü öncesindeki güvenlik önlemleri bu yüzden yalnızca savunma refleksi değil; ritüelin kırılganlığının da kabulü. Çünkü ritüel ne kadar büyükse, onu bozabilecek tehdit ihtimali de o kadar görünür hale gelir. Devlet burada kendi güç sahnesini koruyabilmek için dolaşımı kısmak zorunda kalıyor. Havaalanlarının kapanması, bağlantıların kesilmesi ve dijital dolaşımın sınırlandırılması, aslında güvenliğin kendisinin gündelik düzeni askıya alması anlamına geliyor.

Devlet düzen üretmek için güvenlik sağlar; fakat güvenlik aşırı yoğunlaştığında düzenin doğal akışını bozmaya başlar. Özellikle terör, drone saldırısı ya da sabotaj ihtimali gibi görünmez tehditler söz konusu olduğunda, güvenlik önlemleri doğrudan dolaşımın kendisini hedef alır. İnsanların hareketi, iletişimi ve bağlantıları sınırlandırılır. Böylece güvenlik, korumaya çalıştığı düzenin ritmini geçici olarak kesintiye uğratır.

Zafer Günü gibi ritüellerin amacı ise tam tersidir: süreklilik hissi üretmek. Geçmişteki zaferin bugünkü devlet düzeniyle kesintisiz biçimde birleştiği izlenimini yaratmak. Fakat güvenlik kısıtlamaları bu kesintisizlik hissine çatlak düşürür. Çünkü insanlar ilk kez merkezin bile tehdit altında olabileceğini hisseder. Ritüelin korunması için akışın kesilmesi gerektiğinde, devletin dokunulmazlık imgesi de aşınmaya başlar.

Düzen akışla mümkündür; fakat güvenlik kaygısı arttığında devlet akışı kısmaya başlar. Böylece düzeni korumak için düzenin temel taşıyıcısı olan dolaşım geçici olarak askıya alınır. Havaalanlarının kapanması yalnızca uçuşların durması değildir; merkez ile çevre arasındaki ritmin kesilmesidir. Mobil internetin sınırlandırılması yalnızca iletişim kontrolü değildir; toplumsal koordinasyonun görünmez damarlarının sıkılmasıdır.

Modern güvenlik rejimleri çoğu zaman çift yönlü işler. Bir yandan tehdidi engellemeye çalışır, diğer yandan tehdidin varlığını toplumsal bilinçte daha görünür hale getirir. İnsanlar günlük hayatın olağan akışının bozulduğunu gördüğünde, sistemin neyi engellemeye çalıştığını da hissetmeye başlar.

Zafer Günü öncesindeki Moskova güvenlik önlemleri tam da bu nedenle sembolik olarak çok ağırdır. Çünkü devlet burada kendi kudret sahnesini koruyabilmek için gündelik gerçekliğin dolaşımını kısmak zorunda kalıyor. Gücü sahnelemek için akışı yavaşlatmak, modern güvenlik mantığının en temel paradokslarından birini açığa çıkarıyor: düzeni korumak adına düzenin doğal ritmini askıya almak.           

Teknolojinin Taşkınlığı

VPN meselesi yalnızca dijital gizlilik ya da sansür tartışması değildir. Burada görünür hale gelen şey, teknolojinin artık klasik devlet mantığının taşıyabileceği sınırların dışına taşmaya başlamasıdır. Çünkü VPN dediğimiz yapı, belirli bir devletin içinden doğmuş kapalı bir araç değil; küresel teknolojik dolaşımın kendi iç mantığından çıkan devlet-ötesi bir mekanizma. Bu yüzden devletlerin VPN’i tamamen yasaklamakta zorlanması teknik eksiklikten çok daha derin bir probleme işaret ediyor.

Modern devlet tarihsel olarak sınır üretme organizasyonudur. Hukuk, güvenlik, gümrük, sansür ve denetim mekanizmaları büyük ölçüde akışları belirli alanlar içinde tutmaya çalışır. Devletin egemenlik hissi de buradan gelir: hangi dolaşımın nerede başlayıp nerede biteceğini belirleyebilmek. Fiziksel sınırlar bu yüzden yalnızca coğrafi çizgiler değil, akış kontrol mekanizmalarıdır.

Fakat dijital teknoloji klasik dolaşım biçimlerinden farklı çalışıyor. Çünkü internetin temel yapısı merkezi değil, ağsal. Sürekli yeni bağlantılar, alternatif geçiş yolları ve dolaylı dolaşım hatları üretiyor. VPN tam da bu ağ mantığının ürünü. Devlet bir dijital alanı kapatmaya çalıştığında, teknoloji kendi içinden yeni kaçış yolları üretebiliyor. Böylece teknoloji, kendi aşırılığını yine kendi imkânlarıyla sınırlıyor.

Bu durum çok önemli bir dönüşümü gösteriyor. Çünkü geçmişte sınır ihlali çoğu zaman dışsal bir güç tarafından gerçekleştirilirdi. Bir devletin sınırını başka bir devlet zorlar, başka bir ordu deler ya da dışarıdan gelen bir tehdit aşındırırdı. VPN örneğinde ise sistemin sınırını aşındıran şey doğrudan sistemin kendi içinden çıkıyor. Teknoloji burada dışarıdan gelen bir saldırı değil; kendi iç mantığının ürettiği taşkınlık.

Devletin VPN yasağını tamamen uygulayamayacağını kabul etmesi bu yüzden yalnızca teknik bir başarısızlık değildir. Burada devlet ilk kez dijital alanın tam anlamıyla sabitlenemeyeceğini kabul etmiş oluyor. Çünkü dijital akış fiziksel akıştan çok daha kaygan bir yapıya sahip. Toprak kapatılabilir, sınır çizilebilir, yol kesilebilir; fakat veri akışı sürekli yeni güzergâhlar üretmeye eğilimli.

VPN’in devlet-ötesi karakteri de tam olarak burada belirginleşiyor. Çünkü VPN belirli bir ulusal merkeze bağlı çalışmıyor. Teknolojik ağın küresel dolaşım mantığı içinde hareket ediyor. Kullanıcı fiziksel olarak bir devletin sınırları içinde bulunsa bile, dijital olarak başka akış sistemlerine bağlanabiliyor. Böylece birey, kısa süreliğine de olsa devletin dijital egemenlik alanının dışına çıkabiliyor.

Bu durum modern devlet açısından son derece kritik bir problem yaratıyor. Çünkü egemenlik hissi büyük ölçüde dolaşımın kontrol edilebilir olduğuna dair inançtan beslenir. VPN ise bu kontrolün mutlak olmadığını sürekli görünür hale getiriyor. Devlet bir alanı kapatmaya çalışırken, teknoloji aynı anda alternatif geçiş imkânı üretmeye devam ediyor.

İlginç olan taraf, teknolojinin bunu tamamen kaotik biçimde yapmaması. VPN’ler sistemi tamamen çökerten yapılar değil; sistem içindeki aşırı yoğun kontrolü dengeleyen kaçış çizgileri gibi çalışıyor. Teknoloji burada kendi sertleşmesini kendi içinden yumuşatıyor. Aşırı merkezîleşme üretildiğinde, ağ mantığı yeni dolaşım yolları oluşturuyor. Böylece teknoloji, kendi kapanma riskini yine kendi imkânlarıyla sınırlıyor.

Modern dijital dünyanın en önemli dönüşümlerinden biri de tam olarak bu: teknoloji artık yalnızca devletlerin kullandığı araç değil. Kendi mantığı, kendi dolaşım biçimi ve kendi taşkınlıkları olan yarı-otonom bir alan haline geliyor. Devletler interneti sınırlaştırmaya çalışsa da, teknolojinin ağsal doğası sürekli sınır aşımı üretmeye devam ediyor.

VPN bu yüzden yalnızca teknik araç değil; dijital çağın ontolojik karakterini açığa çıkaran yapılardan biri. Çünkü burada ilk kez teknoloji, devletin üzerinde yükseldiği klasik sınır mantığını kendi içinden aşındırıyor. Egemenlik artık yalnızca toprağı kontrol etme meselesi olmaktan çıkıyor; akışın tamamen kontrol edilip edilemeyeceği sorusuna dönüşüyor.

Devletler hâlâ fiziksel sınırlar üzerinde güçlü olabilir. Fakat dijital ağlar giderek daha fazla devlet-ötesi mantıkla çalışıyor. VPN’lerin tamamen engellenememesi de tam olarak bunu gösteriyor: teknoloji artık yalnızca devletin içinde işleyen bir araç değil; devletin sınır mantığını aşabilen bağımsız dolaşım alanı haline gelmeye başlıyor.                                                                                                                                 

Şeytanın Politik İşlevi

Toplumlar çoğu zaman yalnızca ortak değerler etrafında birleşmez; ortak korkular etrafında da birleşir. Hatta birçok durumda korku, birlik üretme konusunda sevgiden daha güçlü çalışır. Çünkü korku sınır çizer, yönelim belirler ve refleks üretir. Devletin tarihsel işleyişi de büyük ölçüde bu mekanizma üzerine kuruludur. Devlet kendisini yalnızca yasa koyan bir yapı olarak değil, düzeni tehdit eden güçlere karşı koruyucu organizasyon olarak sunar. Bu yüzden devletin ontolojik mantığı, kaçınılmaz biçimde düşman üretimiyle iç içe çalışır.

Düşman burada yalnızca askeri rakip değildir. Çok daha geniş biçimde, düzenin dışında konumlanan her şeydir. Devlet refleks olarak kendisini “iyi”, karşısındaki figürü ise “kötü” olarak kodlamaya eğilimlidir. Çünkü güvenlik üretimi büyük ölçüde bu ahlaki ayrım üzerinden işler. Eğer karşıdaki yalnızca farklı bir özne gibi algılanırsa, devletin uyguladığı şiddet tam anlamıyla meşrulaştırılamaz. Bu nedenle düşman çoğu zaman yalnızca rakip değil; bozulma, tehdit, kirlenme ve kaos figürü haline getirilir.

“Satanizm” gibi kategorilerin siyasal düzlemde bu kadar güçlü işlemesinin nedeni tam olarak burada yatıyor. Çünkü şeytan figürü tarih boyunca yalnızca dini karakter olmadı. Şeytan, kötülüğün toplam sembolü gibi çalıştı. Dağınık halde bulunan korkular, sapmalar, tehditler ve karanlık çağrışımlar tek bir figürde yoğunlaştırıldı. Böylece toplumun bilinçdışındaki düzensizlik korkusu somutlaştırılmış oldu.

Bu işlevsel bir mekanizma. Çünkü insanlar soyut kaostan çok, belirli figürler üzerinden korkuya yönelmeye eğilimlidir. Devlet de bu yüzden kötülüğü çoğu zaman belirli semboller etrafında kristalize eder. Şeytan burada yalnızca metafizik figür değil; düzenin karşısına yerleştirilen saf dışarılık formu gibi çalışır.

Rusya’daki “satanist propaganda” davaları tam da bu bağlam içinde okunabilir. Burada cezalandırılan şey yalnızca belirli semboller değil; düzen karşıtı olarak kodlanan metafizik çağrışımlar. Pentagram, ters haç, “666” gibi imgelerin dava konusu olması, devletin yalnızca davranışları değil, anlam alanını da regüle etmeye çalıştığını gösteriyor. Çünkü düzen yalnızca fiziksel güvenlikle korunmaz; sembolik koordinatların istikrarlı tutulmasıyla da korunur.

Devletin kendi düzenini kurarken mutlaka “dışarıdaki karanlık” figürüne ihtiyaç duyması bu yüzden tesadüf değildir. İçerisi tek başına tanımlanamaz. Her içerisi, kendi sınırını belirleyebilmek için karşısına mutlak dışarılık figürü yerleştirmek zorundadır. Şeytan bu işlev açısından kusursuz semboldür. Çünkü şeytan sıradan düşman gibi değildir; mutlak kötülük figürü olarak çalışır. Normal düşman dönüştürülebilir, müzakere edilebilir ya da sisteme entegre edilebilir. Şeytan ise saf karşıtlık üretir.

Devletin kendi ereği en görünür hale, böylesi figürlerle mücadele ettiği anlarda geliyor olabilir. Çünkü devlet burada yalnızca yasa uygulamıyor; “iyi düzen” ile “mutlak kötü” arasındaki sınırı ritüel biçimde yeniden çiziyor. Kendisini yalnızca yönetim aygıtı olarak değil, toplumsal düzenin metafizik koruyucusu olarak konumlandırıyor.

Modern devletlerin seküler yapılar olmasına rağmen hâlâ bu tür metafizik figürlere ihtiyaç duyması da önemli. Çünkü toplum tamamen nötr sembolik alan içinde yaşayamaz. Düzenin sürdürülebilmesi için daima kutsal ve kirli ayrımı gerekir. Şeytan figürü bu ayrımın negatif kutbu gibi çalışır. Devlet ona karşı mücadele ettikçe, kendi ahlaki merkezini de görünür hale getirir.

“Satanizm” gibi kategoriler çoğu zaman tam olarak tanımlanamaz. Çünkü mesele teknik hukuk değil; sembolik korku yönetimi. Belirsiz bırakılan tehdit figürleri, devletin anlam alanına daha geniş müdahale edebilmesini sağlar. Böylece suç yalnızca davranıştan değil, çağrışımdan da üretilebilir hale gelir.

Aslında devletin kendi iç bütünlüğünü büyük ölçüde dışarıdaki karanlık figür aracılığıyla kurduğu söylenebilir. İçerideki birlik hissi, çoğu zaman dışarıdaki “kirli”, “tehlikeli” ve “şeytani” olanın sürekli yeniden üretilmesiyle güçlenir. Çünkü düzen kendisini en net biçimde kaosa karşı yürüttüğü mücadelede görünür hale getirir. Şeytan figürü de bu yüzden yalnızca dini sembol değil; devletin kendi varlık gerekçesini kristalize eden politik araçlardan biridir.                                                                           

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow