Dünyanın Çalışma Yasaları — Rusya: Kayıt 7
Rusya’nın son iki haftalık gelişmeleri üzerinden; savaşın ritim yönetimine, devletin referans üretimine, hukukun penetratif doğasına, teknolojinin devlet-ötesi akışlarına ve modern düzenin metafizik regülasyonlarına dair ontolojik analizler.
Ateşkesin Ontolojisi
Modern savaşın en büyük paradokslarından biri, sürekli hareket üreterek kendi savaş koşullarını aşındırmasıdır. Dışarıdan bakıldığında savaş; disiplin, yönelim, hedef ve kesinlik üretir gibi görünür. Haritalar çizilir, taraflar belirlenir, propagandalar oluşturulur, ittifaklar ilan edilir. Fakat çatışma uzadıkça savaşın kendisi, başlangıçta kurduğu bu sabit koordinatları çözmeye başlar. Çünkü savaş yalnızca yıkım üretmez; aynı zamanda yoğun bir akış üretir. İnsan akışı, bilgi akışı, korku akışı, propaganda akışı, göç akışı, ekonomik ve diplomatik akışlar birbirine karıştıkça, başlangıçta net görünen konumsallıklar giderek bulanıklaşır.
Rusya’nın 9–11 Mayıs arasında ABD aracılığıyla kabul ettiği üç günlük ateşkes tam da bu nedenle yalnızca diplomatik bir “duraksama” değildir. Burada görülen şey, savaşın sona ermesi değil; savaşın kendi referans sistemini yeniden kurmak zorunda kalışıdır. Çünkü şiddet, mutlak kaos içinde sürdürülebilir bir eylem değildir. Şiddetin işleyebilmesi için yönelimsellik gerekir. Bir eylemin şiddet olarak kurulabilmesi, belirli bir fail ile belirli bir edilgin arasındaki ilişkinin sabit kalmasına bağlıdır. Fail tamamen çözülürse şiddet yönünü kaybeder; edilgin çözülürse şiddet hedefini kaybeder. Geriye yalnızca dağınık bir hareket kalır.
Savaş uzadıkça tam da bu problem ortaya çıkar. İlk başta “taraflar” nettir; fakat zaman içinde çatışma kendi aktörlerini de aşındırmaya başlar. Cepheler değişir, vekil unsurlar devreye girer, uluslararası aktörler sürece dahil olur, diplomatik pozisyonlar kayar, ekonomik ve medya katmanları savaşın içine nüfuz eder. Böylece savaş yalnızca iki özne arasındaki doğrudan çatışma olmaktan çıkar; çok katmanlı bir kaos alanına dönüşür. Böyle anlarda tarafların birbirini algılayışı bile değişmeye başlar. Düşman artık yalnızca karşı tarafta duran somut bir özne değil; akışın içinde sürekli yer değiştiren, çoğalan, dağılan bir yoğunluk halini alır.
Üç günlük ateşkesin önemi tam burada başlıyor. Ateşkes, savaşın askıya alınması değildir; savaşın kendi koordinatlarını yeniden sabitleme girişimidir. Kaosun içinde eriyen konumların kısa süreliğine dondurulmasıdır. Taraflar burada barış üretmeye çalışmıyor; aksine savaşın yeniden sürdürülebilir hale gelmesi için gerekli olan ontolojik zemini tamir ediyor. Çünkü savaşın devam edebilmesi için bile belirli bir düzen gerekir. Mutlak düzensizlik, savaşın yoğunlaşması değil; savaşın çözülmesidir.
9 Mayıs tarihinin seçilmesi bu yüzden tesadüf değildir. Rusya için Zafer Günü yalnızca tarihsel bir anma değildir; devletin kendi sürekliliğini sahnelediği ritüel merkezlerden biridir. Askerî geçit törenleri, semboller, marşlar, tarihsel göndermeler ve kolektif hafıza aracılığıyla devlet kendi ontolojik sabitliğini yeniden üretir. Tam da bu nedenle savaşın ritmi, bu tür sembolik eşiklerde kısa süreliğine düzenlenmek zorunda kalır. Çünkü savaş yalnızca cephede değil, temsil alanında da yürür. Devlet, savaşırken bile kendi imgesinin dağılmasına izin veremez.
Dikkat çekici olan başka bir unsur ise ateşkesin doğrudan Rusya ile Ukrayna arasında değil, ABD aracılığıyla kurulmasıdır. Bu durum savaşın artık yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olmadığını gösteriyor. Modern savaşlar giderek daha fazla şekilde üçüncü aktörlerin düzenlediği ritim sistemlerine dönüşüyor. Büyük güçler artık yalnızca savaşa katılmıyor; savaşın temposunu, görünürlüğünü, yoğunluğunu ve duraksamalarını da yönetiyor. Böylece savaş yalnızca askeri bir süreç olmaktan çıkıp küresel ölçekte senkronize edilen bir zaman mimarisine dönüşüyor.
Şiddetin kendisi de aslında bu mimariden bağımsız değil. Genellikle şiddet saf kaos gibi düşünülür; oysa şiddet belirli bir düzen olmadan işleyemez. En ilkel saldırı biçiminde bile yönelim vardır. Şiddet bir hedefe yönelir, belirli bir özne tarafından uygulanır ve belirli bir edilgin üzerinde yoğunlaşır. Bu yüzden savaşın tamamen akışkan hale gelmesi, şiddetin etkinliğini de azaltır. Çünkü yönelimsizlik, şiddeti dağıtır. Savaşın belirli aralıklarla ateşkesler, diplomatik görüşmeler, sembolik törenler veya geçici mutabakatlar üretmesi tam da bu yüzden zorunludur. Bunlar barışın başlangıcı değil; savaşın kendi ontolojik koordinatlarını yeniden üretme mekanizmalarıdır.
Uzun süreli çatışmalarda tarafların zaman zaman birbirini yeniden “tanımlamak” zorunda kalması da aynı mantığın sonucudur. Modern savaş yalnızca bedenleri değil, referans sistemlerini de aşındırır. Bir süre sonra taraflar yalnızca birbirine saldırmaz; aynı zamanda kendi konumlarını da kaybetmeye başlar. Kim faildir, kim edilgindir, kim savunmaktadır, kim saldırmaktadır, hangi sınır hâlâ geçerlidir, hangi meşruiyet hâlâ çalışmaktadır soruları giderek bulanıklaşır. Ateşkesler işte bu bulanıklığı geçici olarak azaltır. Taraflar yeniden pozisyon alır, sınırlar yeniden görünür hale gelir, diplomatik koordinatlar tekrar çizilir ve savaş kendisini yeniden sürdürebilecek bir sahne kurar.
Bu nedenle ateşkes, savaşın karşıtı değildir. Çoğu zaman savaşın kendi kendisini yeniden üretebilmesi için ihtiyaç duyduğu kısa süreli sabitleme mekanizmasıdır. Kaosun içinde dağılan aktörler, birkaç günlüğüne yeniden kendi yerlerine yerleştirilir. Şiddet durmaz; yalnızca yönünü kaybetmemek için kısa süreliğine kendisini yeniden kalibre eder.
Esirin Ontolojisi
Savaş uzadıkça taraflar yalnızca fiziksel olarak yıpranmaz; aynı zamanda birbirlerini algılama biçimleri de çözülmeye başlar. Başlangıçta net görünen fail–edilgin ayrımları, cephelerin sürekli hareket etmesi, vekil unsurların çoğalması, propaganda katmanlarının yoğunlaşması ve uluslararası aktörlerin sürece dahil olmasıyla birlikte giderek bulanıklaşır. Böyle anlarda savaş yalnızca yıkım üretmez; kendi referans sistemini de aşındırır. Taraflar birbirini belirli bir özne olarak görmek yerine, dağınık ve sürekli yer değiştiren tehdit yoğunlukları olarak algılamaya başlar. Şiddetin sürdürülebilmesi için gerekli olan yönelimsellik ise tam burada krize girer.
Rusya ile Ukrayna arasında gerçekleştirilen 205’e 205 savaş esiri takası bu yüzden yalnızca insani veya diplomatik bir gelişme değildir. Burada görülen şey, savaşın kendi ontolojik koordinatlarını yeniden üretme girişimidir. Çünkü savaşın işleyebilmesi için tarafların birbirini tamamen kaybetmemesi gerekir. Şiddet, mutlak kaos içinde değil; belirli referansların korunabildiği alanlarda sürdürülebilir. Fail tamamen çözülürse şiddet yönünü kaybeder; edilgin tamamen çözülürse hedef ortadan kalkar. Geriye yalnızca dağınık bir hareket kalır.
Esir tam da bu nedenle savaşın en ilginç figürlerinden biridir. Esir, öldürülmemiş düşmandır. Yani tamamen yok edilmemiş, sistem içinde tutulmuş, geri dönüştürülebilir düşman formu. Bir savaşın tarafı, karşı tarafı tamamen imha etmek yerine onu esir statüsünde muhafaza ettiğinde, aslında düşmanı hâlâ tanınabilir bir özne olarak kabul ettiğini göstermiş olur. Burada düşman yalnızca ortadan kaldırılması gereken anonim bir yoğunluk değildir; belirli bir kimliği, aidiyeti, karşılığı ve geri dönüş potansiyeli olan bir aktördür.
Bu yüzden esir takası, savaşın mutlak kopuşa dönüşmesini engelleyen mekanizmalardan biridir. Takas işlemi, savaşın içinde kaybolmaya başlayan konumları yeniden sabitlemeye yarar. Taraflar burada yalnızca asker değiştirmiyor; birbirlerini yeniden referanslandırıyor. “Biz hâlâ buradayız, siz hâlâ oradasınız” mesajı yeniden kuruluyor. Kaos içinde eriyen aktörler kısa süreliğine yeniden belirli koordinatlara yerleştiriliyor.
205’e 205 biçimindeki simetrik yapı da bu yüzden önemlidir. Buradaki mesele sayıların teknik eşitliği değil; karşılıklılık ilkesinin korunmasıdır. Çünkü savaş yalnızca saldırı değil, aynı zamanda ilişkisellik üretir. Taraflar birbirini tamamen yok etmek istese bile, savaşın sürdürülebilmesi için birbirlerini belirli sınırlar içinde tanımaya devam etmek zorundadır. Esir takası tam da bu minimum ilişkiselliğin ritüelidir. Düşman tamamen kaybedilmez; kontrollü biçimde elde tutulur, değiştirilir, geri verilir ve yeniden savaşın içine yerleştirilir.
Modern savaşlarda bu durum daha da belirginleşiyor. Uzayan çatışmalar tarafları giderek daha soyut yapılara dönüştürüyor. Propaganda, dijital savaş, vekil aktörler, yaptırımlar, medya manipülasyonu ve küresel diplomatik katmanlar savaşın öznesini dağıtıyor. Böyle bir ortamda esir takası, savaşın hâlâ somut bedenler, belirli aidiyetler ve tanımlanabilir aktörler üzerinden yürüdüğünü yeniden görünür hale getiriyor. Bir anlamda savaşın aşırı soyutlaşmasını geçici olarak durduruyor.
Esir burada yalnızca insan değildir; savaşın referans operatörüdür. Çünkü savaşın tamamen kontrolsüz bir akışa dönüşmemesi için tarafların birbirini belirli biçimlerde sabitleyebilmesi gerekir. Ateşkesler zamanın sabitlenmesi işlevini görüyorsa, esir takasları da aktörlerin sabitlenmesi işlevini görüyor. Kaotik akış içinde çözülmeye başlayan fail ve edilgin pozisyonları, esir değişimi aracılığıyla yeniden yapılandırılıyor.
Paradoksal biçimde savaş, düşmanını tamamen kaybetmek istemez. Çünkü düşman tamamen çözülürse savaş da anlamını kaybeder. Esir takası bu nedenle barışın değil; savaşın hâlâ kendi koordinatlarını koruyabildiğinin göstergesidir. Şiddet burada durmuyor; yalnızca yönünü kaybetmemek için kendi aktörlerini yeniden organize ediyor.
Zaferin Travması
9 Mayıs Zafer Günü yalnızca tarihsel bir kutlama değildir. Görünürde askerî başarıyı, ulusal direnci ve devletin sürekliliğini temsil eder; fakat derin yapısında bir savaş anlatısıdır. Üstelik yalnızca herhangi bir savaş değil, toplumsal belleğin en büyük travmalarından birinin ritüelleştirilmiş hâlidir. Çünkü savaş, zaferle sonuçlansa bile, kolektif bilinçte hiçbir zaman saf bir başarı deneyimi olarak yer etmez. Yıkım, ölüm, kayıp, kıtlık, korku ve ontolojik güvensizlik gibi unsurlar savaşın dokusuna içkindir. Kazanan taraf için bile savaş, varoluşsal bir kırılma deneyimidir.
Zafer günleri aslında geçmişteki travmanın doğrudan hatırlanması için değil; onun estetikleştirilmesi ve sistem içine yeniden entegre edilmesi için vardır. İnsan zihni kötü deneyimleri olduğu gibi taşıyamaz. Travmatik deneyim zaman içinde dönüştürülür, yeniden kurgulanır, sembolleştirilir ve çoğu zaman güzellenir. Bireysel psikolojide görülen travmatik yineleme döngüsünün toplumsal ölçekteki karşılığı da budur. Toplumlar büyük yıkımları olduğu gibi muhafaza etmek yerine onları ritüel, marş, tören, anıt ve kahramanlık anlatıları aracılığıyla yeniden işler. Böylece travma yalnızca hatırlanmaz; aynı zamanda yaşanabilir hale getirilir.
Zafer Günü’nün işlevi tam olarak burada ortaya çıkar. Asıl mesele geçmiş savaşı olduğu gibi geri çağırmak değildir; geçmiş savaşın yarattığı kaotik korkuyu kontrollü bir estetik forma dönüştürmektir. Askerî geçitler, marşlar, düzenli yürüyüşler, tarihsel imgeler ve devletin törensel dili sayesinde savaş, düzensiz bir travma olmaktan çıkarılıp organize edilmiş bir anlam sistemine yerleştirilir. Geçmişteki korku, bugünün gururuna dönüştürülür. Toplum burada yalnızca geçmişi anmaz; geçmişteki travmayı yönetilebilir hale getirir.
Fakat bu mekanizma yalnızca savaş geçmişte kaldığında tam kapasiteyle çalışabilir. Çünkü travmanın estetikleştirilmesi için belirli bir mesafe gerekir. Geçmişte yaşanan korku, ancak bugünün güvenli alanından yeniden yorumlanabildiğinde güzellenebilir. Eğer toplum yeniden aktif bir savaş deneyiminin içindeyse, bu estetik mesafe çöker. Gerçek savaşın ağırlığı, geçmiş savaşın sembolik güzellemesini bozmaya başlar.
Moskova’daki 9 Mayıs Zafer Günü geçidinin ciddi biçimde küçültülmesi tam da bu nedenle yalnızca güvenlik meselesi değildir. Burada görülen şey, geçmiş savaş anlatısıyla bugünde yaşanan savaş gerçekliği arasındaki asimetrik gerilimdir. Çünkü devlet aynı anda iki farklı savaş zamanı üretmeye çalışmaktadır. Bir tarafta estetikleştirilmiş, kahramanlaştırılmış, kontrollü geçmiş savaş vardır; diğer tarafta ise hâlâ sürmekte olan, belirsizlik üreten, korku yayan ve merkezin kendisini bile tehdit eden güncel savaş.
Bu iki zaman katmanı üst üste bindiğinde ciddi bir çelişki doğar. Geçmiş savaşın güzellenmesi, bugünkü savaşın ham gerçekliği karşısında etkisini kaybetmeye başlar. Çünkü toplum artık savaşı yalnızca tarihsel bir anlatı olarak değil, yeniden yaşanan bir kriz olarak deneyimlemektedir. Drone tehdidi, güvenlik önlemleri, iptaller, küçültülen törenler ve merkezî kaygılar, ritüelin üretmeye çalıştığı “istikrar” hissini bozar. Böylece anma günü, geçmişteki travmayı sistem içine entegre eden bir mekanizma olmaktan çıkar; bugünkü travmanın baskısı altında aşınmaya başlar.
Zafer ritüellerinin küçülmesi bu yüzden sembolik olarak çok önemlidir. Devlet burada yalnızca askerî geçidi küçültmüyor; geçmiş travmayı güzelleştirme kapasitesinin de sınırına yaklaşıyor. Çünkü aktif savaş, geçmiş savaşın estetikleştirilmiş formunu sürekli olarak sıfırlıyor. Bugünün gerçekliği, geçmişin törensel anlatısını delmeye başlıyor.
Modern devletler için anma günleri yalnızca tarihsel hafıza değildir; aynı zamanda toplumsal psikolojiyi düzenleme mekanizmalarıdır. Toplum, bu tür ritüeller aracılığıyla geçmişte yaşadığı yıkımı kontrollü bir gurur biçimine dönüştürür. Ancak savaş yeniden bugünün içine yerleştiğinde, bu mekanizma kırılganlaşır. Çünkü travma artık temsil edilen bir geçmiş değil; doğrudan deneyimlenen bir şimdi haline gelir.
Zafer Günü’nün küçülmesi tam da bu yüzden savaşın yalnızca cephede değil, kolektif belleğin içinde de yeniden aktifleştiğini gösteriyor. Geçmişte estetize edilerek sisteme entegre edilen travma, güncel savaşın ağırlığı altında yeniden ham ve çözücü bir gerçekliğe dönüşüyor.
Ritüelin İttifakı
Kuzey Kore askerlerinin ilk kez Moskova’daki 9 Mayıs Zafer Günü geçidinde yürütülmesi, yüzeyde sıradan bir diplomatik jest gibi görünebilir. İlk bakışta mesele yalnızca iki devlet arasındaki askerî yakınlaşmanın törensel düzeyde görünür hale getirilmesi gibi okunur. Oysa burada çok daha derin bir jeopolitik mekanizma çalışıyor. Çünkü modern ittifaklar artık yalnızca sahada, anlaşmalarda veya askerî koordinasyonlarda kurulmaz; aynı zamanda hafızada, ritüellerde ve tarih anlatılarında da inşa edilir.
Zafer Günü sıradan bir devlet töreni değildir. Bu ritüel, Rus devletinin kendi tarihsel sürekliliğini yeniden üretme mekanizmalarından biridir. Geçmişteki savaş burada yalnızca anılmaz; organize edilir, estetize edilir ve bugünün siyasal gerçekliğiyle yeniden bağlanır. Askerî geçit törenleri, marşlar, tarihsel semboller ve kolektif hafıza aracılığıyla devlet, geçmişi yaşayan bir referans noktası haline getirir. Böylece tarih, yalnızca geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkar; bugünkü siyasal pozisyonların meşruiyet kaynağına dönüşür.
Kuzey Kore askerlerinin bu ritüelin içine dahil edilmesi bu yüzden önemlidir. Burada yalnızca fiziksel bir birlikte yürüyüş yoktur; tarihsel belleğin paylaşılması vardır. Rusya, kendi savaş hafızasını başka bir devletin askerî varlığıyla birleştirerek bugünkü jeopolitik ilişkiyi geçmişin kutsal anlatısına bağlamaktadır. Böylece güncel ittifak yalnızca bugüne ait geçici bir stratejik yakınlaşma olmaktan çıkar; tarihsel sürekliliğin parçası gibi sunulur.
Modern jeopolitikte ritüellerin önemi tam burada ortaya çıkar. Devletler yalnızca ortak operasyon yürütmez; aynı zamanda ortak hafıza üretmeye çalışır. Çünkü kalıcı ittifakların sürdürülebilmesi için yalnızca çıkar ilişkisi yeterli değildir. Çıkar ilişkileri değişkendir, kırılgandır ve konjonktüre bağlıdır. Ritüeller ise bu geçiciliği aşmaya yarar. İki aktör arasındaki bugüne ait ilişki, geçmişe ait daha büyük bir anlatıyla birleştirilir. Böylece ittifak, zamansal olarak derinleştirilmiş olur.
Aslında burada yapılan şey, geçmiş ve bugünü ontolojik olarak tek bir süreklilik alanına indirgemektir. Çünkü devletler için en büyük sorunlardan biri zamanın parçalı doğasıdır. Bugün kurulmuş bir ilişkinin yarın da süreceğinin garantisi yoktur. İttifaklar değişebilir, dengeler kayabilir, çıkarlar çatışabilir. Bu yüzden modern güçler yalnızca bugünü yönetmeye çalışmaz; zamanı da sabitlemeye çalışır. Ritüeller tam olarak bu işlevi görür. Geçmişteki kutsallaştırılmış bir olay ile bugünkü siyasal ilişki aynı referans noktasında birleştirilir. Böylece zamansal kopuş hissi azaltılır.
Kuzey Kore askerlerinin Zafer Günü’nde yürütülmesi bu açıdan yalnızca diplomatik bir görüntü değildir; zamanın yönetimidir. Rusya burada bugünkü jeopolitik eksenini, İkinci Dünya Savaşı’nın tarihsel ağırlığıyla aynı çizgiye yerleştirmeye çalışıyor. Geçmişin meşruiyeti, bugünün ittifakına aktarılıyor. Böylece bugün yaşanan çatışma ve bloklaşma, tarihin devamı gibi gösteriliyor.
Ritüel, zamanı doğrusal olmaktan çıkarır. Geçmişte yaşanan olay bugünün içine yeniden çağrılır ve ikisi aynı ontolojik düzlemde eritilir. Böylece devlet, yalnızca askeri veya diplomatik alanı değil, zaman algısını da organize eder. İnsanlar burada yalnızca tören izlemez; geçmiş ile bugünün birbirine bağlandığı bir süreklilik deneyimi yaşar.
Bu yüzden modern jeopolitikte askerî geçit törenleri yalnızca güç gösterisi değildir. Aynı zamanda tarih mühendisliğidir. Kimlerin aynı sırada yürüdüğü, hangi sembollerin birlikte taşındığı ve hangi hafızaların ortaklaştırıldığı, gelecekte kurulmak istenen siyasal düzenin ön hazırlığıdır. Çünkü birlikte yürümek, birlikte savaşmaktan önce gelen sembolik aidiyet üretimidir.
Uzayan savaş dönemlerinde bu ihtiyaç daha da yoğunlaşır. Çatışma büyüdükçe devletler yalnızca fiziksel destek değil, tarihsel eşlik de arar. Yalnızlaşma korkusu yalnızca askeri değildir; ontolojiktir. Bu yüzden başka aktörlerin aynı ritüelin içine dahil edilmesi, yalnızca “yanımızdalar” mesajı vermez. Aynı zamanda “aynı tarihsel kaderin içindeyiz” mesajını üretir.
Kuzey Kore askerlerinin Moskova’daki geçitte yürütülmesi tam da bu nedenle modern jeopolitiğin yalnızca alan ve güç üzerinden değil, hafıza ve zaman üzerinden de işlediğini gösteriyor. Devletler artık yalnızca toprak kontrol etmeye çalışmıyor; geçmiş ile bugünü tek bir referans merkezinde birleştirerek zamanın akışını da yönetmeye çalışıyor.
Zaferin Döngüsü
Zafer Günü yalnızca geçmişte kazanılmış bir savaşın anılması değildir. Devlet burada tarihi pasif biçimde hatırlamaz; geçmişi aktif olarak yeniden kurar. Her yıl aynı semboller, aynı yürüyüşler, aynı marşlar, aynı askerî imgeler ve aynı tarihsel anlatılar tekrar üretilir. Böylece geçmiş, donmuş bir hatıra olmaktan çıkar; bugünün içinde sürekli yeniden dolaşıma sokulan canlı bir yapı haline gelir. Kolektif bellek burada yalnızca korunan bir şey değil, ritüeller aracılığıyla sürekli yeniden inşa edilen bir sistemdir.
Bu nedenle Zafer Günü’nün asıl gücü, geçmişi hatırlatmasından çok geçmiş ile bugün arasında süreklilik hissi üretmesinden gelir. Çünkü tekrar eden ritüeller zaman algısını doğrusal olmaktan çıkarır. Geçmiş yalnızca “bir zamanlar yaşanmış” bir olay gibi kalmaz; her yıl yeniden sahnelenerek bugünün içine taşınır. Böylece tarih kapanmış bir süreç olmaktan çıkar ve sürekli geri çağrılan döngüsel bir deneyime dönüşür.
Putin’in Zafer Günü çevresinde savaşın “sona yaklaştığını” söylemesi tam da bu ritüel yapının içinde anlam kazanıyor. Burada yalnızca askerî bir değerlendirme yapılmıyor; kolektif belleğin ürettiği döngüsellik hissi bugünkü savaşa aktarılıyor. Çünkü geçmişteki zafer sürekli yeniden kuruldukça, bugünkü savaş da bilinçdışında aynı tarihsel akışın devamı gibi algılanmaya başlıyor. Geçmişte sonuç alınmışsa, bugün de alınabilir hissi ortaya çıkıyor.
Ritüellerin psikolojik işlevi de tam olarak burada yoğunlaşıyor. Toplum aktif savaş deneyimi yaşarken belirsizlik, sonsuzluk ve kontrol kaybı hissi büyür. Uzayan savaşlar zaman algısını bozar; başlangıç ve bitiş arasındaki sınırlar silikleşir. Böyle anlarda devlet, tarihi yeniden sahneleyerek zamanın dağılmasını engellemeye çalışır. Zafer Günü bu yüzden yalnızca geçmişin kutlanması değildir; bugünkü savaşın geleceğine dair bir zaman modeli kurulmasıdır.
Her yıl düzenli biçimde tekrar eden zafer anlatısı, bilinçdışında güçlü bir süreklilik üretir. Çünkü tekrar eden şey güven hissi verir. Aynı törenlerin, aynı sembollerin ve aynı anlatıların sürekli yeniden kurulması, tarihin kontrol edilebilir olduğu duygusunu yaratır. Böylece geçmiş yalnızca temsil edilmez; bugünün krizini stabilize eden bir referans noktasına dönüştürülür.
“Sona yaklaşma” hissi de tam burada ortaya çıkar. Çünkü zafer ritüeli, savaşın nihayetinde çözülebilir olduğu fikrini sürekli yeniden üretir. Geçmişte yaşanan büyük yıkımın sonunda zafer elde edilmiş olması, bugünkü savaşın da aynı biçimde sonuçlanabileceği yönünde psikolojik bir çerçeve oluşturur. Tarih burada yalnızca bilgi değil; beklenti üretir.
Aslında devletin yaptığı şey, geçmişte tamamlanmış bir anlatıyı bugünün içine yerleştirerek geleceği yönetmeye çalışmaktır. Zafer Günü geçmişe ait bir kapanış ritüeli olmasına rağmen, bugünkü savaşa yön veren aktif bir zaman mekanizmasına dönüşür. Çünkü geçmiş her yıl yeniden kuruldukça, geçmişin temsil ettiği son fikri de yeniden dolaşıma girer.
Ritüel, zamanı düz bir çizgi olmaktan çıkarıp kontrollü döngülere ayırır. Böylece toplum yalnızca geçmişi hatırlamaz; geçmişteki çözüm modelini bugünün içine taşır. Zafer hissi burada askerî gerçeklikten önce zamansal bir yapı olarak kuruluyor.
Zafer Günü çevresinde kurulan “sona yaklaşıyoruz” söylemi yalnızca savaşın gidişatına ilişkin teknik bir yorum değildir. Kolektif belleğin her yıl yeniden kurduğu zafer döngüsünün bugünkü savaşa aktarılmasıdır. Geçmişin sürekli yeniden sahnelenmesi, bugünün de aynı sona ulaşabileceği hissini üretir. Çünkü düzenli biçimde yeniden kurulan bir geçmiş, yalnızca hatırlanan değil; tekrar mümkün görülen bir geçmiş haline gelir.
Eşik Savaşı
Savaşların yalnızca toprak, kaynak ya da askerî üstünlük mücadelesi olduğu düşüncesi, modern çatışmaların en derin katmanını görünmez hale getiriyor. Çünkü çağdaş savaşlar yalnızca alan kontrolü üzerinden işlemiyor; aynı zamanda deneyim alanının koordinatlarını yeniden yazarak ilerliyor. Burada belirleyici olan şey çoğu zaman fiziksel yıkımın kendisi değil, hangi yoğunluk seviyelerinin “normal” kabul edilmeye başlanacağıdır. Bir süreç içerisinde ortaya çıkan “en” değerleri tam da bu nedenle sıradan niceliksel zirveler değildir. En büyük saldırı, en yoğun bombardıman, en ağır kayıp, en uzun hava alarmı ya da en geniş drone dalgası gibi eşikler, yalnızca ölçülen sonuçlar değil; deneyim alanının geri kalan tüm parçalarını yeniden ölçeklendiren normatif merkezlerdir.
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik gerçekleştirdiği ve savaşın “en ağır drone saldırılarından biri” olarak tanımlanan operasyon bu yüzden yalnızca askerî bir olay olarak okunamaz. Burada asıl mesele belirli sayıda drone’un havalanması ya da belirli miktarda altyapının zarar görmesi değildir. Çok daha derinde işleyen şey, savaşın kendi referans sisteminin yeniden kurulmasıdır. Çünkü bir süreç içerisinde ortaya çıkan her “en”, kendisinden önceki tüm olayların anlamını dönüştürür. Bir saldırı “en büyük” olarak kodlandığında, daha önce büyük kabul edilen yıkımlar küçülmeye başlar. Önceki korkular sıradanlaşır, önceki alarm seviyeleri yetersiz görünür hale gelir. Böylece “en”, yalnızca zirve nokta olmaktan çıkar; olayların nasıl hissedileceğini belirleyen görünmez norm haline gelir.
İnsan zihni gerçekliği mutlak değerler üzerinden değil, karşılaştırmalı yoğunluklar üzerinden algılar. Bu yüzden deneyim alanı içinde oluşan zirveler, yalnızca geçmişi değil geleceği de organize eder. Bir savaşta “en büyük saldırı” gerçekleştiğinde, yalnızca o ana ait bir yıkım yaşanmaz; bundan sonra yaşanacak tüm olayların ölçü sistemi değişir. Artık yeni saldırılar o eşikle kıyaslanacaktır. Korkunun eşiği yukarı taşınır. Alarmın yoğunluğu yeniden tanımlanır. İnsanların zihinsel dayanıklılık sınırı başka bir noktaya çekilir.
Modern savaşların en kritik tarafı da burada ortaya çıkıyor. Çünkü savaş artık yalnızca öldürme kapasitesiyle değil, norm üretme kapasitesiyle işliyor. “En” değerlerini sürekli üreten taraf, yalnızca fiziksel üstünlük kurmuyor; savaşın fenomenolojik koordinat sistemini de kontrol etmeye başlıyor. Hangi yoğunluğun olağan kabul edileceğini belirleyen yapı, aynı zamanda gerçekliğin nasıl deneyimleneceğini de belirliyor.
Drone savaşları bu mantığın en saf biçimlerinden biri haline geldi. Klasik savaş mantığında “en” çoğunlukla tekil ve ani felaketlerle ilişkiliydi: büyük bir cephe çöküşü, kitlesel bombardıman ya da büyük şehir yıkımları gibi. Drone teknolojisi ise savaşın yoğunluk yapısını süreğen hale getiriyor. Çünkü drone saldırıları yalnızca fiziksel hasar üretmiyor; kesintisiz bir potansiyel hissi yayıyor. Böylece savaş artık tek seferlik devasa kırılmalar üzerinden değil, sürekli yeni eşikler üretme kapasitesi üzerinden çalışıyor.
En uzun saldırı gecesi, en fazla eşzamanlı drone, en geniş coğrafi yayılım, en yoğun hava alarmı gibi kategoriler oluşmaya başladığında savaşın mantığı da değişiyor. Çünkü burada savaş, istisnai olaylardan çok istisnanın sürekli yeniden üretilmesi üzerinden işliyor. Her yeni “en”, bir önceki olağanüstüyü sıradanlaştırıyor. Olağanüstü olan şey tekrarlandıkça, gündelik hayatın içine yerleşmeye başlıyor.
Bu dönüşümün asıl etkisi fiziksel değil ontolojiktir. Çünkü insan zihni gündelik yaşamı belirli normatif sabiteler üzerinden organize eder. Güvenli gece, çalışır elektrik hattı, kesintisiz internet, sürdürülebilir rutin, uyunabilir şehir gibi yapılar yalnızca teknik düzenler değildir; gerçeklik hissinin temel koordinatlarıdır. Savaşta sürekli yeni “en”lerin üretilmesi, işte bu koordinatları aşındırır. Bir noktadan sonra insanlar saldırının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini değil, saldırının hangi yoğunluk seviyesine ulaşabileceğini düşünmeye başlar. Böylece korku, olmuş olaylardan çok potansiyel eşikler üzerinden işlemeye başlar.
Modern savaşın psikolojik gücü de tam olarak buradan geliyor. Çünkü deneyim alanını yöneten şey yalnızca gerçekleşmiş yıkım değildir; hangi yıkım seviyesinin mümkün göründüğüdür. Eğer savaş sürekli yeni zirveler üretmeye başlıyorsa, bireyin gerçeklik algısındaki istikrar duygusu çözülmeye başlar. Hiçbir norm kalıcı görünmez hale gelir. Her eşik aşılabilir hissedilir.
Bu nedenle “en” üretmek, yalnızca askerî strateji değil; deneyim alanını yönetme tekniğidir. Çünkü normatif merkezleri kontrol eden yapı, olayların nasıl hissedileceğini de kontrol eder. Kyiv’de gerçekleşen bir saldırı yalnızca Kyiv’i etkilemez; savaşın tamamına ilişkin algıyı yeniden biçimlendirir. İnsanlar artık belirli bir olayı değil, yeni standardı deneyimlemeye başlar.
Modern savaşların en kritik mekanizmalarından biri tam da budur: istisnayı gündelikleştirmek. Sürekli yeni eşikler üreterek toplumun algısal koordinatlarını kaydırmak. Böylece olağanüstü olan şey zamanla sıradan hale gelirken, korkunun sınırı da sürekli genişletilir.
Gerçek güç çoğu zaman yalnızca ne kadar yıkım üretildiğinde değil, hangi yoğunluk seviyelerinin “normal” kabul edileceğini belirleyebilme kapasitesinde ortaya çıkıyor. Çünkü savaşın kontrolü yalnızca sahayı değil, deneyim alanının anlam üretim mekanizmasını da kontrol etmeye başladığı noktada derinleşiyor.
Simetrinin Kayması
Ukrayna’nın Ryazan petrol rafinerisi dahil Rusya içindeki hedeflere yönelik drone saldırıları, yüzeyde klasik bir “misilleme” gibi görünür. Bir taraf saldırır, diğer taraf karşılık verir; böylece savaş kendi içinde karşılıklı şiddet döngüsü üretir. Fakat burada işleyen yapı yalnızca stratejik değildir. Çok daha derinde, savaşın bilinçdışı düzeyde sürekli yeniden üretmeye çalıştığı bir simetri arayışı vardır. Çünkü insan zihni mutlak asimetriyi taşımakta zorlanır. Tamamen tek taraflı acı, tek taraflı saldırı ya da tek taraflı edilgenlik hissi psikolojik olarak sürdürülebilir değildir. Bu nedenle çatışmalar çoğu zaman yalnızca fiziksel değil, simgesel dengeleme mekanizmaları da üretir.
“Kısasa kısas” mantığının altında çalışan şey tam olarak budur. Şiddete karşı şiddet üretmek, yalnızca rakibe zarar verme arzusu değil; bozulan simetriyi yeniden kurma girişimidir. İnsan zihni ilişkileri çoğu zaman denge prensibi üzerinden anlamlandırır. Bir eylem gerçekleştiğinde, ona karşılık gelen başka bir eylem beklentisi doğar. Özellikle savaş gibi yoğun travma alanlarında bu ihtiyaç daha da güçlenir. Çünkü saldırıya uğrayan taraf yalnızca fiziksel kayıp yaşamaz; aynı zamanda edilgen konuma itilmiş olur. Misilleme ise bu edilgenliği kırarak özne pozisyonunu yeniden üretmeye çalışır.
Fakat modern savaşın ilginç tarafı, bu simetri arayışının artık klasik insan-insan düzleminde işlememeye başlamasıdır. Tarihsel savaşlarda simetri çoğu zaman bedenler üzerinden kuruluyordu. İnsan öldürülür, karşılığında insan öldürülürdü. Şiddetin yönelimi doğrudan insan bedeni üzerinde yoğunlaşırdı. Drone savaşları ve modern teknolojik çatışmalar ise bu yapıyı dönüştürüyor. Çünkü artık taraflar yalnızca insan hedefleri değil, enerji ağlarını, veri merkezlerini, altyapıları, rafinerileri, iletişim sistemlerini ve dolaşım düğümlerini hedef alıyor.
Ryazan rafinerisine yönelik saldırının derin anlamı tam burada yoğunlaşıyor. Rusya’nın Ukrayna şehirlerine yönelik saldırıları doğrudan insan yaşam alanlarını hedef alırken, Ukrayna’nın cevabı enerji akış düğümlerine yöneliyor. Böylece simetri insan-insan ilişkisinden insan-nesne ilişkisine kaymaya başlıyor. Şiddet artık yalnızca bedenler arasında değil; beden ile nesne arasındaki bağlar üzerinden kuruluyor.
Bu yeni simetri modern dünyanın yapısıyla doğrudan ilişkili. Çünkü çağdaş insan artık yalnızca biyolojik varlık olarak yaşamıyor; enerji ağları, veri sistemleri, lojistik hatlar, altyapılar ve teknolojik dolaşım sistemleriyle bütünleşmiş halde var oluyor. Rafineri burada yalnızca sanayi tesisi değildir; toplumsal bedenin uzantısıdır. Elektrik, yakıt, ulaşım, üretim ve gündelik hayatın ritmi bu tür nesnel ağlar üzerinden akar. Dolayısıyla rafineri vurmak, yalnızca nesneye saldırmak değildir; insan yaşamının dolaşım sistemine saldırmaktır.
Bilinçdışı simetri arayışı insan-insan düzleminden insan-nesne düzlemine evrilmeye başlıyor. Modern savaşta insan ile nesne arasındaki sınır giderek çözülüyor. Çünkü insan artık kendi varlığını nesnel ağlar aracılığıyla sürdürüyor. Enerji altyapısı çöktüğünde yalnızca makineler durmaz; toplumsal yaşamın ritmi bozulur. İnternet kesildiğinde yalnızca veri akışı değil, gündelik gerçeklik deneyimi de parçalanır. Rafineri vurulduğunda yalnızca yakıt üretimi değil, toplumsal dolaşım hissi de hedef alınır.
Bu nedenle modern savaşın simetrisi de değişiyor. Artık karşılık verme arzusu yalnızca “sen insan vuruyorsan ben de insan vururum” biçiminde işlemiyor. Bunun yerine “senin yaşam alanını mümkün kılan dolaşım sistemlerini hedef alırım” mantığı oluşuyor. Şiddet bedenler arasında değil, insan ile onu taşıyan nesnel ağ arasındaki bütünlük üzerinden kuruluyor.
İnsan ile nesne arasındaki ayrım aşındıkça, savaşın yöneldiği alan da değişiyor. Modern insan kendisini yalnızca beden olarak değil; enerji ağları, cihazlar, ulaşım sistemleri, veri akışları ve altyapılar aracılığıyla deneyimliyor. Böylece nesneye yönelik saldırı, dolaylı değil doğrudan varoluşsal saldırı haline geliyor.
Bu durum bilinçdışında çok daha eski bir eğilimle birleşiyor: evrenle bütünleşme arzusu. İnsan tarih boyunca kendisini çevresindeki dünya ile bütünleştirme eğilimi taşıdı. Modern teknoloji bu bütünleşmeyi daha önce görülmemiş seviyeye taşıdı. İnsan artık yalnızca doğayla değil, kendi ürettiği nesnel sistemlerle de bütünleşmiş durumda. Bu yüzden modern savaşta nesneye yönelen şiddet, aslında insanın genişlemiş varlığına yönelmiş oluyor.
Ryazan saldırısının taşıdığı derin psikolojik ağırlık buradan geliyor. hedef alınan şey yalnızca fiziksel bir tesis değil; insan ile nesne arasındaki bütünleşmiş yaşam formu. Şiddetin simetrisi artık bedenler arasında değil, varoluşu taşıyan ağlar arasında kuruluyor. Modern savaşın en çarpıcı dönüşümlerinden biri de tam olarak bu: insan-insan çatışmasının giderek insan-nesne ontolojisine doğru kayması.
Aidiyetin Coğrafyası
Rusya’nın batı Ukrayna’ya yönelik saldırılarının ardından Macaristan’ın doğrudan diplomatik tepki vermesi, ilk bakışta sıradan bir sınır güvenliği refleksi gibi görünebilir. Oysa burada çok daha derin bir ontolojik gerilim açığa çıkıyor. Çünkü mesele yalnızca bir bombardıman ya da diplomatik protesto değil; modern dünyada artık neyin “referans” kabul edileceğine dair büyüyen bir paradoks. Devletler bir olayı değerlendirirken mekânı mı esas almalı, yoksa o mekân üzerinde yaşayan taşıyıcı insan kümelerini mi?
Saldırı fiziksel olarak Ukrayna topraklarında gerçekleşiyor. Mekân referans alınırsa mesele Ukrayna’yı ilgilendiriyor gibi görünür. Çünkü modern uluslararası sistem büyük ölçüde sınır mantığı üzerine kurulu. Harita üzerinde çizilmiş çizgiler, hangi olayın hangi devlete ait olduğunu belirleyen temel koordinatlar olarak çalışıyor. Fakat aynı saldırıdan zarar görenler arasında Macar azınlıklar bulunduğunda, olay yalnızca Ukrayna’nın iç meselesi olarak kalmıyor. Çünkü burada referans noktası toprak değil, taşıyıcı insanlar olmaya başlıyor.
Tam da bu noktada modern jeopolitiğin en büyük çelişkilerinden biri görünür hale geliyor. Geleneksel dünyada mekân ile taşıyıcı nüfus büyük ölçüde çakışıyordu. Belirli bir coğrafyada ağırlıklı olarak o coğrafyanın tarihsel-kültürel taşıyıcıları yaşardı. Böylece mekân referans alındığında insanlar da dolaylı biçimde referans alınmış olurdu. Ukrayna denildiğinde Ukraynalılar, Macaristan denildiğinde Macarlar, Sırbistan denildiğinde Sırplar düşünülürdü. Mekân ile kimlik arasındaki bağ görece stabildi.
Küreselleşme bu özdeşliği parçalamaya başladı. Göç hareketleri, tarihsel sınır değişimleri, diasporalar, azınlık nüfusları ve çok katmanlı kimlik yapıları nedeniyle artık hemen her mekânda başka kökenlerden taşıyıcı topluluklar bulunuyor. Böylece coğrafi sınır ile aidiyet sınırı birbirinden ayrışıyor. Bir devletin toprağı üzerinde yaşayan insanların kültürel, etnik ya da tarihsel referansları başka bir devlete uzanabiliyor.
Batı Ukrayna’daki Macar azınlıklar tam da bu kırılmanın içinde yer alıyor. Fiziksel olarak Ukrayna sınırları içindeler; fakat kimliksel olarak Macaristan’ın sembolik aidiyet alanına da dahil durumdalar. Bu yüzden saldırı yalnızca Ukrayna’daki bir olay olarak kalmıyor. Macaristan burada doğrudan kendi sembolik taşıyıcılarının tehdit altında olduğunu hissediyor.
Modern devletlerin yaşadığı kriz de tam burada başlıyor. Çünkü klasik egemenlik modeli mekân merkezlidir. Devletin yetki alanı sınır çizgileriyle belirlenir. Ancak küreselleşmeyle birlikte insanlar yalnızca bulundukları mekânın taşıyıcısı olmaktan çıktı. Kimlikler mekândan taşmaya başladı. Aidiyet artık yalnızca fiziksel coğrafya üzerinden işlemiyor; tarihsel, kültürel, etnik ve diasporik ağlar üzerinden de yayılıyor.
Böylece savaşların etki alanı da karmaşıklaşıyor. Füze fiziksel olarak başka ülkeye düşmeyebilir; fakat o bölgedeki azınlık topluluklar üzerinden savaş psikolojik ve siyasal olarak başka devletlerin bilinç alanına sızabilir. Çünkü modern dünyada devletler yalnızca topraklarını değil, kendi taşıyıcı insan kümelerini de koruma refleksi geliştiriyor.
Bu durum uluslararası sistemin temel mantığını giderek daha kırılgan hale getiriyor. Eğer yalnızca mekân referans alınırsa, azınlık toplulukların tarihsel aidiyetleri görünmez hale gelir. Eğer taşıyıcı insanlar referans alınırsa, bu kez sınır mantığı aşınmaya başlar. Çünkü hemen her coğrafyada başka aidiyetlere bağlı nüfus kümeleri bulunuyor. Böyle bir dünyada savaşın nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek giderek zorlaşıyor.
Macaristan’ın verdiği tepki tam da bu yüzden önem taşıyor. Burada devlet yalnızca fiziksel sınır güvenliğiyle ilgilenmiyor; kendi sembolik taşıyıcı alanına yönelen tehdidi de hissediyor. Çünkü modern devletler için aidiyet artık yalnızca harita üzerinde tanımlanmıyor. İnsan kümeleri, sınırların ötesine taşan hareketli aidiyet ağlarına dönüşüyor.
Küreselleşmenin derinleştirdiği en büyük paradokslardan biri de burada beliriyor: mekân ile taşıyıcı nüfus arasındaki tarihsel özdeşlik çözülüyor. Aynı coğrafyada farklı tarihsel hafızalar, farklı aidiyet çizgileri ve farklı sembolik merkezler yaşamaya başlıyor. Böylece savaş yalnızca alan kontrolü meselesi olmaktan çıkıp aidiyet ağlarının çatışmasına dönüşüyor.
Modern dünyanın jeopolitik karmaşası büyük ölçüde bu çözülmeden besleniyor. Çünkü artık hiçbir mekân yalnızca kendisine ait taşıyıcıları barındırmıyor. Her coğrafya başka coğrafyaların tarihsel uzantılarıyla dolu hale geliyor. Bu yüzden bir saldırının kimi ilgilendirdiği sorusu da giderek daha karmaşık hale geliyor. Mekân mı esas alınmalı, yoksa o mekân üzerindeki insanların taşıdığı aidiyetler mi? Modern savaşların ve diplomatik krizlerin önemli kısmı artık tam da bu çözülemeyen gerilim üzerinden ilerliyor.
Tepkiniz Nedir?