OntoHaber 79

Dünya gündemindeki 14 olayın; iktidar, kurum, potansiyel, egemenlik, siyasal aritmetik, fenomenal erişim ve bedensel bilinç üzerinden yoğun ontolojik analizi

Duvarsız Kurum

Gazze’de okulların yüzde 98’i zarar görmesine rağmen yüz binlerce öğrencinin yaklaşık üç yıl sonra çadırlarda ve ağır hasarlı yapılarda yeniden yüz yüze eğitime başlaması, okulun mimari bir nesneden önce yinelenen toplumsal bir örgütlenme olduğunu açığa çıkarır. Duvarlar, sıralar, koridorlar, tahtalar ve sınıflar eğitimin mekânsal taşıyıcılarıdır; fakat öğretmen ile öğrenci arasındaki pedagojik ilişki yeniden kurulduğu anda okul, kendi binasından bağımsız biçimde varlığını sürdürebilir. Mimari yapı kurumun görünür bedeni, kurumsal sürekliliği sağlayan çekirdek ise rollerin, beklentilerin, yetkilerin ve davranışların düzenli olarak birbirine bağlanmasıdır. Gazze’de yıkılan şey okulun maddi biçimidir; çadırlarda yeniden başlayan şey ise onun toplumsal işleyişidir.

Uzun süre aynı mekânda tekrarlanan pratikler, kolektif bilinçte kurum ile mimari arasında doğal görünen bir özdeşlik üretir. Okul denildiğinde bina, hastane denildiğinde klinik, mahkeme denildiğinde adliye düşünülür; çünkü toplumsal tekrar, ilişkinin taşıyıcısını ilişkinin kendisiymiş gibi sabitler. İnsanlar tarafından kurulan ve sürdürülen etkileşim düzeni, zamanla insanlardan bağımsız bir nesne görünümü kazanır. Kurumun mimari kabuğu, içeride gerçekleşen ilişkilere oranla daha kalıcı, görünür ve sınırları belirgin olduğu için okulun özüymüş gibi algılanır. Böylece bina yalnızca eğitimin gerçekleştiği yer olmaktan çıkar, eğitimin varlık koşulu sanılır; toplumsal örgütlenme kendi mekânsal temsilinde şeyleşir.

Oysa bir yapıya “okul” niteliğini kazandıran şey betonun fiziksel özellikleri değil, içinde örgütlenen ilişkilerin türüdür. Aynı bina boşaltıldığında okul olmaktan çıkarabilir; depo, sığınak veya askerî mevzi olarak kullanılabilir. Buna karşılık sıradan bir çadır, öğretmen ile öğrencilerin belirli roller içinde bir araya gelmesiyle sınıfa dönüşebilir. Mekânın kurumsal kimliği kendi maddesinden değil, kendisinde tekrarlanan eylemlerin düzeninden türemektedir. Gazze’de çadırların okula dönüşmesi, mimarinin işlevi belirleyen egemen unsur olmadığını; toplumsal pratiğin mekânı yeniden adlandırarak ona kurumsal nitelik kazandırdığını gösterir. Okul binası eğitimi üretmez, eğitim ilişkisi bulunduğu yeri okullaştırır.

Savaşın yıkıcılığı, normal koşullarda birbirine yapışmış olan yapı ile kurumu zorla ayırmıştır. Binalar ortadan kalktığında eğitimin de sona ermesi beklenirken öğretmen–öğrenci ilişkisinin yeniden kurulması, okulun mimariye indirgenemeyen ilişkisel özünü görünür hâle getirir. Taşıyıcının kaybı, taşınanın yapısını açığa çıkarır: Okul belirli bir mekândan çok, bilgi ile bilgisizlik, öğreten ile öğrenen, geçmişte biriktirilmiş anlam ile gelecekte onu devralacak kuşak arasında kurulan düzenli geçiştir. Sınıfın gerçek sınırlarını dört duvar değil, tarafların birbirlerini aynı pedagojik düzenin tamamlayıcı özneleri olarak tanıması belirler. Öğretmen öğrenciyi eğitilebilir özne, öğrenci öğretmeni meşru bilgi aktarıcısı olarak kabul ettiği anda kurumsal ilişki yeniden doğar.

Kurumsal gerçeklik, maddi süreklilikten çok toplumsal olarak tekrarlanabilme kapasitesine dayanır. Öğretmen anlatmaya, öğrenci dinlemeye, sormaya, yanıtlamaya ve öğrenmeye başladığında roller yeniden işlerlik kazanır; ortak zaman, yıkılmış mekânın üzerinde kurumu tekrar üretir. Ders programı, yoklama, soru, cevap ve değerlendirme gibi pratikler yalnızca eğitimin araçları değil, okulun her gün yeniden kurulmasını sağlayan kurumsal ritüellerdir. Okul bu anlamda tamamlanmış hâlde duran bir nesne değil, katılımcılarının eylemleriyle sürekli icra edilen kolektif bir düzendir. Boş ve sağlam bir okul binası yalnızca eğitim için tasarlanmış bir yapıdır; çadır içinde sürdürülen öğretmen–öğrenci ilişkisi ise maddi eksikliğine rağmen fiilen işleyen bir kurumdur.

Gazze’de yüz yüze eğitimin dönüşü, kurumların insan bedenleri ve karşılıklı tanınma olmadan var olamayacağını da gösterir. Uzaktan eğitim bilginin dolaşımını kısmen sürdürebilir; fakat yüz yüze okul, yalnızca içerik aktarmaz. Aynı yerde bulunma, ortak zamana uyma, söz sırasını tanıma, dikkatini başkalarıyla birlikte belirli bir nesneye yöneltme ve kendisini bir öğrenci topluluğunun parçası olarak deneyimleme imkânı üretir. Çadır sınıf, fiziksel yetersizliğine rağmen dağılmış bireyleri yeniden bir toplumsal ritim içine alır. Böylece okul yalnızca bilgi dağıtan bir mekanizma değil, savaşın parçaladığı müşterek zamanı yeniden kuran kolektif bir eşzamanlılık rejimi hâline gelir.

Yıkımın sağladığı kavramsal açıklık elbette romantikleştirilemez. Çadırların sınıfa dönüşebilmesi, güvenli okul binalarının gereksiz olduğunu değil, kurumun maddi kabuğundan daha dirençli olduğunu kanıtlar. Sağlam yapılar eğitimi güvenli, sürekli ve öngörülebilir kılar; araçların, kitapların ve fiziksel korumanın yokluğu öğrencileri ağır bir eşitsizliğe mahkûm eder. Yine de söz konusu mahrumiyetler okulun ontolojik çekirdeğini bütünüyle ortadan kaldıramaz. Savaş mimari koşulları yok ederken toplumsal ilişkinin asgari biçimini çıplaklaştırır: Bir kurum, kendisiyle özdeşleştirilen yapı yıkıldıktan sonra dahi kurucu roller ve etkileşimler tekrarlanabildiği ölçüde yaşamaya devam eder.

Gazze’deki okula dönüş bu nedenle yalnızca kesintiye uğramış eğitimin yeniden başlaması değil, kurum ile yapı arasındaki gizlenmiş farkın tarihsel olarak görünürleşmesidir. Olağan zamanda kolektif bilinç, binanın istikrarını kurumun özü sanır; felaket ise mimariyi ilişkiden ayırarak okulun nerede değil, insanlar arasında nasıl var olduğunu gösterir. Yıkılmış duvarların ve geçici çadırların içinde yeniden kurulan ders düzeni, kurumsal varlığın maddeden tamamen bağımsız olmadığını fakat hiçbir zaman maddeye indirgenemeyeceğini kanıtlar. Duvarlar eğitimi korur, mekânsallaştırır ve süreklileştirir; okulu kuran ise öğretmen ile öğrencinin, savaşın dağıttığı toplumsal dünyayı aynı ilişkiyi yeniden tekrarlayarak bir araya getirmesidir.                                                                                                                 

Düşmanın Birleştirici Gücü

Siyasal mesafe sabit bir uzaklık değil, tehdidin merkezine göre sürekli yeniden hesaplanan ilişkisel bir konumdur. Tigray savaşında karşı cephelerde bulunan TPLF ile Fano’nun, diğer beş silahlı grupla birlikte Abiy Ahmed hükümetini devirmek amacıyla aynı ittifakta buluşması, aralarındaki düşmanlığın sona erdiğini değil, daha büyük bir düşmanın siyasal koordinat sistemini değiştirdiğini gösterir. Hükümet ortak hedefe yerleştirildiğinde eski karşıtlar birbirlerine yaklaşmadan aynı cephede yan yana gelebilir; tarihsel çatışmaları, etnik gerilimleri ve bölgesel talepleri korunur, fakat bütün bu ayrımların güncel ağırlığı geçici olarak azalır. Birlik burada uzlaşmadan değil, husumetlerin daha kapsamlı bir husumet altında hiyerarşik biçimde sıralanmasından doğar.

Büyük düşman, küçük düşmanlıkları ortadan kaldırmaz; onları askıya alarak aynı siyasal doğrultu içinde kolektifleştirir. Birbirleriyle bağdaşmayan silahlı gruplar ortak bir kimlik, normatif program veya gelecek tasarısı üretmeden aynı karşıtlık eksenine yerleşebilir. Siyasal birlik böylece pozitif bir müştereklikten çok negatif bir müşterekliğe dönüşür: Grupları birbirine bağlayan, ne olduklarına ilişkin tözsel bir ortaklık değil, neyin ortadan kaldırılması gerektiğine dair geçici mutabakattır. İttifakın gerçek merkezi üyelerinden herhangi biri değil, karşısına yerleştirilen hükümettir; yedi ayrı irade, sekizinci aktörün düşmanlaştırılması sayesinde tek bir cephe görünümü kazanır. Merkez içeride kurulmaz, dışarıya yansıtılır ve ittifak kendi bütünlüğünü düşmanının konumundan türetir.

Dolayısıyla ortak düşman yalnızca bir hedef değil, dağınık kuvvetleri birbirleri açısından anlamlı hâle getiren örgütleyici ilkedir. Her grup diğerini doğrudan müttefik olduğu için değil, aynı nesneye yöneldiği için müttefik olarak tanır. Aralarındaki bağ yatay bir yakınlıktan değil, hedefe doğru kurulan paralel yönelimden oluşur. Siyasal geometrinin belirleyici unsuru mesafe değil istikamettir: Birbirinden uzak aktörler aynı yöne baktıklarında cephe oluşturabilir, birbirine yakın aktörler farklı hedeflere yöneldiklerinde ayrışabilir. Etiyopya ittifakı, kolektif öznenin her zaman içsel benzerlikten doğmadığını; bazen yalnızca çok sayıda farklı iradenin tek bir karşıtlık üzerinde hizalanmasıyla kurulduğunu gösterir.

Hobbesçu iktidar kuruluşunda da başlangıç noktası ortak değerler değil tehdittir. Doğa durumunda şiddet belirli bir merkezde toplanmadığı için herkes herkes açısından potansiyel tehlikedir; korku yaygın, karşılıklı ve öngörülemezdir. İnsanlar yalnızca birbirlerini sevdikleri veya ortak bir iyi üzerinde uzlaştıkları için değil, şiddet yoluyla ölme ihtimalini azaltmak amacıyla doğal kuvvetlerini ortak bir egemene devreder. Çok sayıda bireysel irade, temsil ve yetkilendirme yoluyla tek bir kamusal iradeye dönüştürülür; böylece dağınık tehdit kapasitesi egemende merkezileşir ve siyasal beden meydana gelir. Leviathan’ın birliği, başlangıçta ahlaki yakınlığın değil, ölüm korkusunun kurumsallaştırılmış sonucudur.

Egemenlik çatışmayı bütünüyle ortadan kaldırmaz; onu tekelleştirir, öngörülebilirleştirir ve gündelik hayatın arka planına iter. Herkesin her an uygulayabileceği görünür şiddet, yalnızca egemenin meşru biçimde kullanabileceği örtük bir kapasiteye çevrilir. İktidarın başarısı, şiddeti sürekli sergilemesinde değil, uygulanmasa bile etkili olacak biçimde kurumsal yapının içine yerleştirmesinde yatar. Tehdit böylece kaybolmaz; yasa, ceza ve egemenlik biçiminde soyutlaşarak görünmezleşir. Çokluk, korkunun tek bir iktidar odağına bağlanmasıyla düzen kazanır; herkesin birbirine yöneltebileceği şiddet, herkesin üzerinde duran tek bir siyasal güce aktarılır.

Etiyopya’daki ittifak aynı paradigmayı ters yönde işletmektedir. Hobbes’ta dağınık tehditler egemenin içinde yoğunlaşarak düzen üretirken burada dağınık silahlı güçler egemene karşı yoğunlaşarak çatışmayı büyütür. Hükümet, farklı grupların birbirine karşı şiddetini sınırlayan ortak otorite olmaktan çıkarılıp bütün karşıtlıkları kendisine çeken bir tehdit olarak tanımlandığında siyasal birlik devleti kuran değil, devleti hedefleyen biçime bürünür. Tehdidin tek odağa bağlanması yine kolektif bir özne meydana getirir; fakat Leviathan’ın kuruluşunda olduğu gibi kaosu bastıran bir beden değil, mevcut bedeni parçalamaya yönelen bir karşı-Leviathan doğar. Aynı merkezileşme mantığı, yönü değiştiğinde düzenin değil örgütlü çözülmenin mekanizmasına dönüşür.

Belirleyici fark, tehdidin yalnızca nerede toplandığı değil, hangi görünürlük rejimi içinde işlediğidir. Hobbesçu düzende şiddet egemende yoğunlaştıkça olağan hayat içinde geri çekilir; iktidar, taşıdığı tehdit kapasitesini sürekli göstermediği ölçüde düzen olarak deneyimlenir. Yurttaş devleti her an karşısına çıkan silahlı bir güçten çok, gündelik ilişkilerin üzerinde yükseldiği görünmez güvenlik zemini olarak algılar. Etiyopya’daki ittifak ise bu zemini tersine çevirir: Devlet, güvenliği mümkün kılan arka plan olmaktan çıkarılıp yedi farklı grubun karşısında duran görünür tehdit hâline getirilir. Kurumsal iktidarın içinde gizlenen zor kapasitesi açığa çıkarılır; hükümet artık çatışmaları düzenleyen tarafsız merkez değil, çatışmaların kendisine yöneldiği taraflardan biri olarak kodlanır.

Devletin ortak düşmana dönüşmesi, yalnızca yeni bir cephe kurmaz; siyasal bütünün mantıksal konumunu da değiştirir. Normalde hükümet, farklı grupları aynı düzen içinde tutan üst çerçeve olma iddiasındadır. Silahlı gruplar onu ortak düşman ilan ettiğinde ise üst çerçeve, kendi içinde barındırdığı unsurların karşısına yerleştirilir. Bütünü temsil ettiğini ileri süren iktidar, parçaların gözünde ayrıca tasfiye edilmesi gereken bir parçaya dönüşür. Siyasal alan artık hükümet tarafından düzenlenen bir bütün değil, hükümete yönelmiş kuvvetlerin kesişme yüzeyidir. Devletin temsil iddiası çözüldükçe karşı-ittifakın temsil iddiası güçlenir; her iki taraf da aynı toplumsal çokluğun gerçek siyasal bedeni olduğunu öne sürmeye başlar.

Düşmanın görünürleşmesi ittifakı kuvvetlendirirken onun kırılganlığını da örter. Ortak hedef varlığını koruduğu sürece iç çelişkiler ertelenebilir; fakat hedef ortadan kalktığında ittifakın bütünlüğünü sağlayan dışsal merkez de kaybolur. TPLF ile Fano arasındaki tarihsel gerilimler çözülmüş değildir, yalnızca Abiy Ahmed hükümetine yöneltilen daha yüksek öncelikli karşıtlığın altında siyasal etkisizliğe itilmiştir. Negatif birlik bu nedenle kendi başarısıyla birlikte çözülme ihtimali taşır: Düşman yenildiğinde, ittifakı mümkün kılan ortak yön ortadan kalkar ve askıya alınmış husumetler yeniden belirleyici hâle gelir. Karşı-Leviathan, yıkım anında tek beden gibi davranabilir; iktidarın paylaşılması ve yeni düzenin kurulması aşamasında tekrar çok sayıda çatışan kuvvete ayrılabilir.

Görünürdeki birlik, bu nedenle barışın ilk biçimi değil kaosun örgütlenmiş hâlidir. Eski düşmanlar arasındaki mesafe kapanmamış, ortak hedefin çekim gücü altında geçici olarak siyasal önemini kaybetmiştir. Büyük düşman küçük düşmanları barıştırmaz; onları aynı yöne çevirir, ayrı husumetleri tek bir saldırı doğrultusunda düzenler ve dağınık şiddet kapasitelerine kolektif görünüm kazandırır. Hobbes’ta ortak korku, bireyleri egemenin bedeninde birleştirerek görünür çatışmayı görünmez iktidara dönüştürürken Etiyopya’da görünürleştirilen egemen, farklı kuvvetleri kendisine karşı birleştirerek örtük çatışmayı açık savaşa taşır. Birliğin içeriğini müşterek gelecek değil müşterek tasfiye belirlediğinde kolektif siyasal özne, düzen kurma kapasitesinden önce yıkım kapasitesi kazanır.                    

Kayıbın Fenomenolojisi

Java Denizi’nde 243 kişi taşıyan yolcu gemisinin batmasının ardından 125 kişiye ulaşılamaması, “kayıp” sözcüğünün varlık ile yokluk arasındaki özel statüsünü görünür kılar. Kayıplar bütünüyle yok değildir; insan bedeninin erişemediği, duyuların doğrudan nüfuz edemediği bir ortamda kalmışlardır. Denizin derinliği burada yalnızca fiziksel bir mesafe değil, varlığı fenomenal alandan çıkaran epistemik bir sınırdır. İnsan için görünmeyen, işitilmeyen ve temas edilemeyen bedenler ontolojik olarak ortadan kalkmaz; yalnızca kendileri hakkında kesin bir varlık veya yokluk hükmü kurulmasını sağlayacak görünürlük koşullarının dışına düşer. “Kayıp”, tam da bu hüküm yetersizliğini geçici bir kategoriye dönüştürür.

Bir kişiye “var” denebilmesi çoğu zaman yalnızca onun ontolojik mevcudiyetine değil, mevcudiyetinin herhangi bir belirti aracılığıyla doğrulanabilmesine bağlıdır. “Yok” hükmü de benzer biçimde mutlak hiçliği değil, araştırılan varlığın belirli bir gözlem alanında bulunamadığını bildirir. Bu nedenle kayıp statüsü, varlık ile yokluk arasında üçüncü bir tözsel hâl değildir; iki hükümden herhangi birini kesinleştirmeye yetecek fenomenal verinin bulunmadığı epistemik askıdır. Kişi vardır ya da ölmüştür, fakat arayan özne açısından iki olasılık da henüz doğrulanamamıştır. Kayıp sözcüğü, gerçekliğin belirsizliğinden çok gerçekliğe erişimin kesintiye uğramasını adlandırır.

Java Denizi’ndeki arama bu ayrımı somutlaştırır. Geminin karanlık gövdesi, güçlü akıntılar ve su basıncı, insan bedeninin algısal ve fiziksel sınırlarını aynı anda belirler. Dalgıç belirli bir derinliğin, görüş mesafesinin ve dayanma süresinin ötesine geçemediğinde arama alanı sona ermez; yalnızca biyolojik öznenin erişebildiği fenomenal alan kapanır. Geminin içinde bulunabilecek bedenler, bu sınırın ötesinde varlıklarını veya yokluklarını sürdürürken insan açısından “kayıp” kalır. Dolayısıyla kayıp olmanın nedeni nesnenin ortadan kalkması değil, nesne ile onu doğrulayacak bakış arasındaki ilişkinin kopmasıdır.

Solipsizmin radikal biçimi, kesin olarak erişilebilen gerçekliği öznenin kendi bilinç içerikleriyle sınırlar; dış dünyanın ve başka bilinçlerin varlığı ancak deneyimde belirdikleri ölçüde güvence kazanır. Kayıp statüsü bu soruna pratik bir temas sağlar: Gözlem alanının dışına düşen bir varlık, özne için ne kesin biçimde mevcut ne de kesin biçimde namevcuttur. Ontolojik gerçeklik epistemik erişimden bağımsız olabilir; fakat onun hakkında kurulacak yargı yine görünüm, iz ve doğrulama kanallarına bağımlıdır. Aranan kişilerin varlığı denizin altında sürüyor olsa bile, fenomenal alana hiçbir belirti ulaşmadığında bu varlık insan bilgisi bakımından askıda kalır. Solipsist sınır burada “yalnızca ben varım” iddiasından çok, “erişemediğim şey hakkında kesin hüküm kuramam” biçiminde işler.

“Kayıp” kavramının temel işlevi, varlık ile yokluk arasındaki bu gerilimi toplumsal ve dilsel olarak tolere etmektir. Hukuk, aile ve arama kurumları kişinin yaşadığını doğrulayamaz; fakat öldüğünü de kesinleştiremez. Dil, karar veremediği varlığı hemen hiçliğe göndermez; onu kayıp kategorisine alarak ontolojik hükmü erteler. Böylece belirsizlik yalnızca duygusal bir boşluk olarak kalmaz, operasyonel bir statüye dönüşür: Arama sürdürülür, umut korunur, ölüm kesinleştirilmez ve kişi toplumsal kayıtlardan bütünüyle silinmez. Kayıp statüsü gerçeğin yerine geçen bir cevap değil, cevap bulununcaya kadar hükmü askıda tutan epistemik bir tampon işlevi görür.

Su altı robotunun gönderilmesi, bu askıyı çözmek amacıyla aramanın işlevsel öznesini biyolojik bedenden teknik bedene aktarır. İnsan gözü kameraya, kol mekanik kavrayıcıya, mekânsal yönelim sensörlere, bedensel hareket ise uzaktan yönetilen bir araca dönüştürülür. Robot burada bilinç sahibi yeni bir özne değildir; fakat gözlem üretme görevini insan bedeninden devralarak onun algısal menzilini genişleten teknik bir bedendir. Dalgıcın giremediği gemiye girer, insanın göremediği karanlığı ışıklandırır ve fenomenal alanın sınırlarını biyolojik organizmanın dayanıklılığından ayırır. Arayan kişi fiziksel olarak yüzeyde kalırken bakışı denizin altında teknik biçimde dolaşmaya başlar.

Arama öznesinin robotlaşması, fenomenal alanın insan merkezli yapısını kısmen çözer. Görme artık yalnızca organik gözün bulunduğu yerde gerçekleşmez; kamera görüntüsü, sonar verisi ve uzaktan iletilen sinyal sayesinde algı mekânsal olarak parçalanır. İnsan bedeni bir yerde, onun teknik duyu organı başka bir yerde bulunabilir. Böylece özne ile gözlem noktası arasındaki klasik birlik dağılır: Arayan, kendi bedeninin ulaşamadığı ortamı başka bir beden üzerinden deneyimleyebilir. Robot, denizin altında bulunanı kendi adına kavramaz; mekanik temasları ve ölçümleri insan yargısına taşır. Yargının kaynağı hâlâ insandır, fakat yargıyı mümkün kılan fenomenal malzeme artık yalnızca insan duyularının doğrudan ürettiği verilerden oluşmaz.

Teknik beden bu nedenle solipsist sınırı bütünüyle ortadan kaldırmaz; onu dışarı doğru iter. Robotun erişemediği bölge yeniden görünmez kalacak, sensörün algılamadığı nesne yine kayıp statüsünü koruyacaktır. Teknoloji mutlak bir dış gerçeklik sağlamaz; hangi varlıkların görünür, ölçülebilir ve doğrulanabilir olacağını belirleyen algı eşiğini değiştirir. Önce insan bedeninin erişemediği için belirsiz kalan alan, robotun kamerasıyla fenomenal düzene katılır; fakat fenomenal düzen bu kez biyolojik değil, tekno-duyusal bir seçicilik tarafından kurulmuş olur. İnsan merkezli gözlem rejimi mekanikleşir, fakat gözlem ile varlık arasındaki mesafe tamamen kapanmaz.

Robotun gemi gövdesine girmesiyle “kayıp” statüsü de teknik bir operasyona bağlanır. Bir görüntü, beden veya yaşam belirtisi bulunduğunda epistemik askı sona erecek; kişi yaşayan, ölü ya da belirli bir yerde bulunan olarak yeniden sınıflandırılacaktır. Makine ontolojik gerçeği yaratmaz, fakat onu insan yargısına açarak sınıflandırılabilir hâle getirir. Java Denizi’ndeki arama bu nedenle yalnızca kayıp yolcuları bulma çabası değil, insanın sınırlı fenomenal alanını teknik bedenlerle genişletme girişimidir. Denizin altında olan, görülmediği için yok değildir; fakat görünürlük kazanmadığı sürece varlığı hakkında kesin hüküm de kurulamaz. Kayıp, varlık ile hiçlik arasındaki bir ara bölge değil, insan bilgisinin ulaşamadığı gerçekliği yok saymadan taşımasını sağlayan geçici addır.                                       

Yargının İkinci Coğrafyası

Haiti Devlet Başkanı Jovenel Moïse suikastıyla suçlanan 18 kişinin, ülkede beş yıldır başlayamayan yargılama yerine ABD mahkemelerinin karşısına çıkarılmak üzere askerî uçakla Miami’ye götürülmesi, hukukun coğrafyayla kurduğu çelişkili ilişkiyi açığa çıkarır. Suikast geçmişte ve Haiti toprağında gerçekleşmiştir; fakat olayın hukuki anlamı, aynı yerde üretilemediği için başka bir egemenlik alanına taşınmaktadır. Coğrafya değiştiren yalnızca sanıkların bedenleri değildir. Onlarla birlikte dosya, deliller, suçlamalar ve henüz tamamlanmamış geçmiş de yeni bir yargı alanına girer. Devlet geçmişini yargılayamadığında olay kapanmaz; hükme dönüşebilmek için kendisine işleyebileceği başka bir hukuki mekân arar.

Bir olay meydana geldiği anda fiziksel olarak geçmişe karışır, fakat yargılama onu normatif bakımdan tamamlanmamış hâlde tutar. Suikast gerçekleşmiş olsa da fail, sorumluluk ve ceza arasında kamusal bir bağ kurulmadıkça olayın toplumsal anlamı kesinleşmez. Mahkeme geçmişi değiştiremez; ancak geçmişte neyin gerçekleştiğini hukuken sınıflandırarak onu müşterek belleğe yerleştirir. Cinayeti kişisel şiddetten siyasal suikasta, şüpheliyi sanığa, sanığı suçluya veya masuma dönüştüren yargısal süreçtir. Haiti’de davanın başlayamaması, olayın kronolojik olarak geçmişte kalmasına rağmen hukuki bakımdan tamamlanamaması anlamına gelir. Beş yıllık gecikme, zamanın geçmesi değil, geçmişin hükme bağlanamadan şimdiki zamanda tutulmasıdır.

Hukukun ulusal kurumlarda işlemesi normalde toprak, egemenlik ve yargı yetkisi arasında doğal bir birlik olduğu izlenimini yaratır. Suç nerede işlendiyse orada soruşturulur; mağdur hangi siyasal topluluğa aitse onun devleti tarafından yargılanır. Haiti örneği bu özdeşliği parçalar. Olay Haiti’ye, devlet başkanlığı makamına ve ülkenin siyasal tarihine aitken onu yargılama kapasitesi Miami’de etkinleşmektedir. Böylece hukuk ile coğrafya arasındaki ilişkinin zorunlu değil, kurumsal olduğu anlaşılır: Toprak olayı içerir, fakat yargıyı kendiliğinden üretemez. Adaletin belirli bir coğrafyada gerçekleşebilmesi için mahkemelerin, delil zincirinin, güvenliğin, siyasal iradenin ve infaz kapasitesinin birlikte işlemesi gerekir.

İlk bakışta sanıkların ABD’ye devredilmesi hukukun evrenselliğini zayıflatan bir olay gibi görünebilir. Bir ülkenin kendi devlet başkanının öldürülmesini yargılayamaması, hukukun evrensel bir norm değil, yalnızca güçlü kurumların bulunduğu yerlerde işleyen yerel bir ayrıcalık olduğu izlenimini doğurur. Haiti’de pasifleşen hukuk ile ABD’de etkinleşen hukuk arasındaki fark, aynı suçun coğrafyaya göre farklı ontolojik ağırlık kazandığını düşündürür. Eylem değişmemiştir; fakat onu yargılanabilir kılan kurumsal çevre değişmiştir. Adalet belirli bir ülkeden diğerine taşınmak zorunda kalıyorsa evrensellik, mekândan bağımsız bir ilke olmaktan çok uygun altyapıya bağımlı bir kapasite gibi görünür.

Daha derindeki yapı ise ters yönde işler. Hukukun evrenselliği, her devletin onu eşit ölçüde uygulaması değil, belirli bir yerde işletilemeyen hukuki talebin bütünüyle yok olmamasıdır. Haiti’deki kurumsal tıkanma suikastı hükümsüzleştirmemiş, yalnızca yerel yargılama kanalını kapatmıştır. Başka bir yargı alanının dosyayı devralması, suçun ilk coğrafyadaki kurumsal başarısızlığa indirgenemeyeceğini gösterir. Hukuk bir yerde susabilir; fakat hukuki talep, başka bir yerde yeniden konuşabilecek kadar yerel kurumun ötesine taşabilir. Evrensellik burada tek biçimli ve kesintisiz uygulamada değil, kesintiye rağmen normun başka bir kurumda yeniden etkinleşebilmesinde belirir.

Pasif ve aktif belirlenimler arasındaki ilişki bu evrenselliğin temelini oluşturur. Haiti’nin beş yıl boyunca yargılamayı başlatamaması hukukun pasif belirlenimidir: Norm mevcuttur, suç tanımlanmıştır ve adalet talebi sürmektedir; fakat bunları hükme dönüştürecek kurumsal hareket üretilememektedir. ABD’nin sanıkları kabul ederek yargılama sürecini işletmesi ise aktif belirlenimdir: Askıda duran hukuki imkân, somut soruşturma ve mahkeme pratiğine çevrilir. İki durum birbirinin mutlak karşıtı değildir; aynı evrensel hukuk beklentisinin farklı kurumsal yoğunluklarıdır. Birindeki eksiklik, diğerindeki işleyiş sayesinde görünür hâle gelir; işleyen hukuk, işlemeyen hukukun yalnızca yokluğunu değil, gerçekleştiremediği normatif yükümlülüğü de teşhir eder.

Sanıkların askerî uçakla taşınması bu soyut ayrımı maddi bir harekete dönüştürür. Hukuk kendi başına sınır aşan saf bir norm değildir; işleyebilmek için bedenleri, dosyaları ve delilleri yetkili kurumun erişim alanına taşımak zorundadır. Yargı yetkisi coğrafi olarak hareket etmediği için yargılanacak kişiler onun coğrafyasına götürülür. Böylece normun evrensellik iddiası, son derece somut bir lojistik işlem üzerinden gerçekleşir. Uçak yalnızca 18 şüpheliyi Haiti’den ABD’ye nakletmez; tamamlanamamış bir geçmişi, başka bir egemenliğin karar verebilir şimdisine taşır. Yargılamanın coğrafyası değişirken suçun hukuki sürekliliği korunur.

Sürecin Haiti egemenliği açısından ağır bir anlamı da vardır. Bir devletin en üst siyasal temsilcisine yönelik suikastı kendi mahkemelerinde yargılayamaması, yalnızca yargı sisteminin teknik yetersizliğini değil, geçmiş üzerinde hüküm kurma kapasitesinin kaybını gösterir. Egemenlik sınırları korumaktan ibaret değildir; ülke içinde gerçekleşen eylemleri adlandırma, sorumluları belirleme ve ortak hafızayı bağlayıcı hükümlerle düzenleme gücünü de içerir. Dava Miami’ye geçtiğinde Haiti olayın tarihsel sahibi olarak kalır, fakat hukuki anlamının üretimini başka bir devlete devreder. Adalet ihtimali güçlenirken ulusal egemenliğin yargısal bütünlüğü zayıflar; evrensel hukuk ilerlerken yerel devletin kurumsal eksikliği daha görünür olur.

ABD’nin yargı yetkisi de bütünüyle dışsal değildir; suikast hazırlıklarının bir bölümünün Güney Florida’yla bağlantılı olduğu iddiası, davayı Amerikan hukuk alanına bağlayan somut bir temas noktası sağlar. Böylece devredilen yargı, bir devletin başka bir ülkenin geçmişine keyfî biçimde el koymasından çok, sınır aşan suç ağının farklı coğrafyalardaki parçalarının tek bir etkin yargı alanında birleştirilmesi olarak işler. Suç örgütlenmesi sınırları aşmışsa yargının mutlak biçimde ulusal sınırda tutulması, hukuki egemenliği korumaktan çok faillerin parçalanmış yetki alanları arasında görünmezleşmesine hizmet edebilir. Evrensellik burada soyut bir dünya mahkemesi fikrinden değil, farklı hukuk alanlarının birbirindeki boşluğu kapatabilmesinden doğar.

Kolektif bilinç açısından belirleyici olan, hukukun bir yerde işlememesi ile hukukun bütünüyle geçersizleşmesi arasındaki farktır. Haiti’deki gecikme tek başına bırakıldığında cezasızlığın, siyasal şiddetin hukuku aşabildiği yönündeki inancı beslerdi. Sanıkların başka bir ülkede yargılama alanına alınması ise kurumsal başarısızlığın normatif talebi silemediğini gösterir. Bir aktör veya devlet işletmeme iradesi gösterse bile başka bir yerde işleyen hukukun bulunması, adalet fikrinin tek bir kuruma mahkûm olmadığını kanıtlar. Yerel hukuka duyulan güven zedelenirken hukukun daha genel geçerliliğine duyulan itibar güçlenebilir; çünkü norm, kendisini uygulayamayan kurumla birlikte yok olmamaktadır.

Moïse suikastı davasının Haiti’den Miami’ye taşınması bu nedenle hukukun evrenselliğini askıya alan değil, onun hangi koşullarda görünürleştiğini açığa çıkaran bir olaydır. Evrensel hukuk her yerde eşit biçimde işleyen kusursuz bir mekanizma değildir; bir yerde engellendiğinde talebini başka bir yargı alanına taşıyabilen normatif sürekliliktir. Devlet geçmişi hükme bağlayamadığında geçmiş coğrafya değiştirir; sanıklarla birlikte başka bir mahkemenin şimdisine girer ve orada yeniden yargılanabilir hâle gelir. Hukukun itibarı, hiçbir zaman kesintiye uğramamasından değil, kesintiyi nihai yokluğa dönüştürmeyerek başka bir yerde tekrar etkinleşebilmesinden doğar.                                                            

Zeminin Hafızası

Dujuan Tayfunu’nun Japonya’nın doğu kıyısına yaklaşırken bazı bölgelerde 300 milimetreyi aşan yağış bırakması ve Oshima’da en yüksek düzeyde heyelan uyarısı verilmesi, yağmurun etkisinin düştüğü ana indirgenemeyeceğini gösterir. Su yüzeye temas ettiği anda sona eren bir olay değildir; toprağa sızar, gözenekleri doldurur, zeminin taşıma kapasitesini azaltır ve gelecekte gerçekleşebilecek hareketin koşullarını sessizce biriktirir. Yağış geçmişte kalırken onun maddi etkisi toprakta korunur. Heyelan meydana geldiğinde hareket eden yalnızca güncel zemin değil, zeminin bünyesinde depolanmış geçmiş yağışların toplamıdır.

Toprak burada edilgin bir yüzey olmaktan çıkarak zamansal bir arşive dönüşür. Her yeni yağış aynı zemine eklenen bağımsız bir miktar değildir; önceki yağışların değiştirdiği yapıya katılır ve kendisinden önce birikmiş suyla etkileşime girer. İlk damla yalnızca toprağı ıslatabilir, sonraki yağış geçirgenliği azaltabilir, daha sonraki ise gözenek suyu basıncını yükselterek parçacıklar arasındaki sürtünmeyi zayıflatabilir. Etkilerin hiçbiri tek başına heyelan üretmese bile aynı maddi sistem içinde birbirini koruyarak gelecekteki kopuşun koşullarını kurar. Zemin geçmişi hatırlamaz; geçmiş, zeminin güncel bileşimine dönüşerek kendisini maddi biçimde sürdürür.

Nedensellik bu nedenle her zaman nedenin hemen ardından gelen görünür bir sonuç biçiminde işlemez. Yağmur ile heyelan arasına saatler veya günler girebilir; fakat zamansal gecikme nedensel bağın koptuğu anlamına gelmez. Neden, sonucunu anında üretmek yerine ortamın yapısına yerleşir ve belirli bir eşiğe ulaşılıncaya kadar etkinliğini görünürleştirmez. Yağış zeminde yalnızca su değil, geciktirilmiş hareket depolar. Yamaç dışarıdan hareketsiz görünürken içinde ağırlık dağılımı, basınç ve tutunma dengesi değişmektedir. Görünür durağanlık, gerçek bir etkisizlik değil, henüz yüzeye çıkmamış dönüşümün fenomenal biçimidir.

Aristotelesçi anlamda potansiyel, aktüelin karşıtı olan boş bir ihtimal değildir; uygun koşullar gerçekleştiğinde belirli bir edime dönüşebilecek gerçek kapasitedir. Heyelan ihtimali de zemin üzerine dışarıdan eklenen soyut bir olasılık değil, suya doymuş yamacın maddi yapısında bulunan hareket kapasitesidir. Zemin ancak gerçekten kayabilecek bir düzenlemeye sahip olduğu ölçüde heyelanı potansiyel olarak taşır. Aktüelleşme imkânı bulunmayan şey potansiyel değil, yalnızca düşüncede kurulmuş mantıksal bir tasarıdır. Bu nedenle 300 milimetreyi aşan yağış, henüz gerçekleşmemiş bir olayı yoktan tasarlamaz; zeminin içinde aktüelleşebilir bir hareket kudreti üretir ve yoğunlaştırır.

Potansiyelin birikmesi, geleceğin parça parça şimdide maddileşmesi anlamına gelir. Her yağış heyelanın kendisi değildir; fakat zeminin heyelana dönüşebilme kapasitesini artırır. Böylece gelecek olay henüz aktüel olmadan önce nedenleri aracılığıyla şimdiye yerleşir. Heyelan zamansal olarak ileridedir, fakat onu mümkün kılan düzen geçmiş yağışlardan başlayarak çoktan kurulmuştur. Gelecek, burada tümüyle namevcut değildir; toprağın doygunluğu, azalan sürtünme ve yükselen basınç biçiminde maddi bir ön-mevcudiyet kazanır. Uyarı sistemi de henüz gerçekleşmemiş olayı tam olarak bu güncel izlerden okuyarak geleceğe ilişkin hüküm üretir.

Belirsiz olan potansiyelin varlığı değil, aktüelleşmenin zamanı ve kesin biçimidir. Oshima’daki yüksek düzeyli uyarı, heyelanın mümkün olup olmadığından çok, birikmiş kapasitenin hangi anda hareket hâline geçeceğinin öngörülememesine dayanır. Yamaç kaymaya elverişli hâle gelmiştir; fakat son sınırın hangi yağış miktarıyla, hangi titreşimle veya hangi küçük yapısal çözülmeyle aşılacağı kesin değildir. Potansiyel bu yüzden zamansal belirsizlik içinde yoğunlaşır. Birikir, çünkü hemen aktüelleşmek zorunda değildir; tehlikeli hâle gelir, çünkü aktüelleşme yeteneğini korurken gerçekleşme anını gizler.

Eşik, potansiyel ile aktüel arasındaki geçişin metafizik ve fiziksel düğümüdür. Eşiğe kadar gerçekleşen değişimler nicel görünür: Biraz daha su, biraz daha basınç, biraz daha az tutunma. Kritik sınır aşıldığında aynı birikim nitel dönüşüm üretir; duran zemin hareket eden kütleye, taşıyıcı yüzey sürükleyici kuvvete dönüşür. Heyelan aniden gerçekleşmiş gibi görünse de ani olan yalnızca görünür harekettir. Onu mümkün kılan süreç uzun zamandır devam etmektedir. Kopuş bir anda olur, fakat o an kendi nedenini tek başına içermez; önceki bütün birikimlerin yoğunlaştığı son geçiş noktasını temsil eder.

Zeminin kayması, geçmiş yağışın gecikmiş hareketidir. Önceki saatlerde veya günlerde düşen su, aktüel yağmur olmayı bırakmış olsa bile toprağın içinde nedensel varlığını sürdürür. Yağış olayı sona erer, fakat bıraktığı potansiyel başka bir olayın başlangıcına dönüşür. Böylece geçmiş ile gelecek arasında doğrusal bir ayrım kurmak güçleşir: Geçmiş yağış zeminin güncel yapısında korunur, gelecek heyelan ise aynı yapının potansiyelinde şimdiden bulunur. Zemin, geçmişin silinmeden geleceğe aktarıldığı maddi bir zaman katmanı hâline gelir.

En yüksek düzeyli heyelan uyarısının anlamı da burada belirginleşir. Uyarı, henüz meydana gelmemiş bir olayı olmuş gibi ilan etmez; olayın aktüelleşme koşullarının şimdide yeterince yoğunlaştığını bildirir. Bilgi, aktüel felaketten önce onun potansiyel yapısını tanır ve insan eylemini bu henüz gerçekleşmemiş gerçekliğe göre düzenler. Tahliye kararı, mevcut bir heyelandan kaçış değil, zeminde birikmiş geleceğe verilen şimdiki tepkidir. Böylece siyasal ve teknik yönetim, yalnızca gerçekleşmiş olayları değil, maddi potansiyelleri de gerçek kabul etmek zorunda kalır.

Dujuan Tayfunu’nun bıraktığı aşırı yağış bu nedenle tek başına meteorolojik bir hadise değildir; potansiyelin nasıl maddede biriktiğini ve zaman içinde aktüelliğe yaklaştığını gösteren fiziksel bir süreçtir. Yağmur düşer, görünür olay sona erer; fakat su toprağın içinde ağırlık, basınç ve hareket kapasitesi olarak kalır. Potansiyel, aktüel olmadığı için eksik bir gerçeklik değil, aktüelleşme kudretini maddi olarak taşıdığı için farklı kipte bir gerçekliktir. Heyelan başladığında toprak bir anda hareket kazanmaz; uzun süredir içinde biriken hareket görünür hâle gelir. Felaketin zamanı ani, nedeni ise katmanlıdır: Yamaç çöktüğü anda, geçmiş yağış kendi gecikmiş aktüelliğine kavuşur.                                  

Siyasal Aritmetik

Pakistan’ın Afganistan’daki üç hedefe düzenlediği hava saldırılarında 28 kişinin öldüğünü açıklamasına karşılık Afgan makamlarının en az üç sivil ölümünü bildirmesi, savaşlarda sayının hiçbir zaman yalnızca nicelik olmadığını gösterir. Ölü bedenlerin fiziksel toplamı, olayın gerçekleştiği yerde tektir; aynı beden aynı anda hem yirmi sekiz kişilik hem üç kişilik iki ayrı maddi toplam oluşturamaz. Buna rağmen siyasal açıklamalar farklı sayılar üretir, çünkü taraflar aynı nesneleri aynı kategori altında saymaz. Aritmetik işlemin kendisi değişmez; değişen, hangi bedenin hangi statüyle hesaba katılacağı ve hangi toplamın kamuoyuna olayın hakikati olarak sunulacağıdır.

Pakistan’ın “28 kişi” şeklindeki toplamı ile Afganistan’ın “en az üç sivil” açıklaması, yüzeyde iki ölüm bilançosu gibi görünse de aynı soruya verilmiş cevaplar olmak zorunda değildir. Bir taraf vurulan herkesin toplamını bildirirken diğer taraf yalnızca sivil olarak sınıflandırılanları öne çıkarabilir. Sayısal çelişki böylece aritmetikten önce kategorik bir ayrışmaya dayanır: Kaç beden bulunduğu sorusu ile bu bedenlerden kaçının sivil, militan, asker veya kimliği belirsiz olduğu sorusu birbirine karışır. Siyasal söylem, kategorileri açıklamadan toplamları karşı karşıya getirerek niceliksel farkı doğrudan hakikat çatışmasına dönüştürür.

Sayım, ölüleri yalnızca kaydetmez; onları siyasal bir ontoloji içine yerleştirir. Her beden önce insan ölümü olarak algılanabilecek ortak bir maddi gerçeklik taşırken savaş dili onu sivil, militan, düşman unsuru, hedef, kayıp veya ikincil zarar gibi farklı statülere ayırır. Kategori, bedene sonradan eklenen nötr bir etiket değildir; ölümün nasıl anlaşılacağını, ne kadar yas tutulacağını, kimin sorumluluğunun aranacağını ve hangi şiddetin meşru kabul edileceğini belirler. Sayıya dâhil edilmek tek başına yeterli değildir; hangi ad altında sayıldığı, bedenin siyasal gerçeklik içindeki ağırlığını tayin eder.

Aritmetik evrenseldir: Bir beden bir birimdir ve aynı sayma sisteminde bir ile birin toplamı ikidir. Siyaset bu evrensel işlemi doğrudan değiştiremez; fakat işleme girecek birimleri seçerek, ayırarak ve yeniden adlandırarak aritmetiğin üreteceği hakikati biçimlendirebilir. Sorun toplama işleminin yanlış yapılmasıyla sınırlı değildir; daha temel mücadele, neyin toplanabilir birim sayılacağı üzerinde gerçekleşir. “Yirmi sekiz militan öldürüldü” ifadesi askerî başarı toplamı kurarken “üç sivil öldü” ifadesi mağduriyet ve ihlal toplamı kurar. Aynı saldırı, kategorilerin düzenlenişine göre başarı, savunma, katliam veya tali zarar olarak farklı siyasal gerçekliklere ayrılır.

Siyasi bakış aritmetiği bozmaz; aritmetiğin öncesine yerleşerek onun nesnelerini belirler. Sayma eylemi başlamadan önce bedenlerin sınıflandırılması gerekir ve asıl iktidar bu ön aşamada işler. Bir cesedin militan sayılması, onu niceliksel olarak silmese bile ölümünü meşru hedefler hanesine taşır; sivil sayılması ise aynı ölümü korunması gereken yaşamın ihlali olarak kodlar. Rakam aynı kalabilir, fakat taşıdığı ahlaki ve hukuki değer tamamen değişir. Nicelik böylece nitelikten bağımsız değildir; sayı, içine yerleştirildiği statünün siyasal anlamını taşır.

Epistemolojik düzeyde her bedenin en temel ve tartışmasız statüsü insan oluşudur. Militanlık ve sivillik, biyolojik varlığa içkin özellikler değil, kişinin eylemleri, aidiyetleri ve çatışmadaki konumu hakkında kurulan hukuki-siyasal belirlemelerdir. Ancak savaş koşullarında bu belirlemeleri doğrulayacak bilgi çoğu zaman eksik, tek taraflı veya stratejik biçimde üretilmiştir. Bir kişinin gerçekten silahlı bir gruba mensup olup olmadığı henüz bağımsız biçimde doğrulanmadan “militan” kategorisine alınması, epistemik belirsizliği siyasal kesinliğe dönüştürür. Böylece sınıflandırma, bulguya dayanan son hüküm olmaktan çıkıp saldırının meşruiyetini geriye doğru kuran bir araca dönüşebilir.

İnsan bazen bu siyasal aritmetik içinde hiç sayılmaz. Düşman kategorisine yerleştirilen beden rakama dâhil edilse bile ahlaki kayıp olarak hesaba katılmayabilir; ölüm sayısal olarak görünürken insani anlam bakımından sıfırlanır. “Etkisiz hâle getirilen unsur” biçimindeki dil, kişiyi öldürülmüş bir insandan operasyonel sonuca dönüştürür. Burada sıfırlaşan biyolojik varlık değil, ölümün kolektif vicdandaki değeri ve yas üretme kapasitesidir. Beden sayılmıştır, fakat insan olarak sayılmamıştır.

Bazı ölümler ise tersine, sanki tek bedende birden fazla kişi kaybedilmişçesine çoğaltılır. Sivil, çocuk, devlet görevlisi veya sembolik öneme sahip bir kişinin ölümü yalnızca biyolojik bir eksilme olarak değil, temsil ettiği topluluğa, hukuka veya siyasal düzene yönelmiş saldırı olarak okunabilir. Tek beden istatistikte bir olarak kalırken siyasal bilinçte aileyi, toplumu, devleti veya savunmasızlığı temsil ederek birden fazla anlam birimi taşır. İnsan aritmetik olarak çoğalmaz; fakat temsil değeri ölümün kamusal ağırlığını katlayabilir. Böylece bazı bedenler nicel olarak bir, siyasal olarak çok; bazıları ise nicel olarak bir, ahlaki hesapta neredeyse hiç hâline gelir.

Ölüm bilançosu bu nedenle olaydan sonra hazırlanan nötr bir kayıt değil, olayın ne olduğuna karar veren ikinci bir mücadele alanıdır. İlk çatışma bedenler üzerinde, ikincisi bedenlerin adları ve toplamları üzerinde gerçekleşir. Taraflardan biri yüksek sayıyı askerî etkinliğin kanıtı olarak sunabilirken diğeri sivil statüsünü öne çıkararak saldırının meşruiyetini hedef alır. Rakamlar yalnızca gerçeği bildirmez; kolektif bilincin hangi ölümleri başarı, hangilerini suç, hangilerini ise görünmez kayıp olarak algılayacağını düzenler. Ölümden sonra beden üzerindeki egemenlik sona ermez; sınıflandırma aracılığıyla onun kamusal anlamı üzerinde sürdürülür.

Çelişen bilançoların çözülebilmesi için yalnızca hangi sayının doğru olduğunu sormak yetmez. Kimlerin sayıldığı, kimlerin dışarıda bırakıldığı, statülerin hangi delillerle verildiği ve iki açıklamanın aynı toplamı mı yoksa farklı alt kümeleri mi ifade ettiği araştırılmalıdır. Aksi hâlde aritmetiğin kesinliği, kategorilerin belirsizliğini örten bir retoriğe dönüşür. “28” kesin görünür, “üç sivil” de kesin görünür; fakat bu sayılar hangi sınıflandırma düzeninden çıktıkları açıklanmadıkça birbirlerini doğrulamaz veya yanlışlamaz. Matematiksel açıklık, siyasal seçimin içerisine yerleştirildiğinde epistemolojik kapalılık üretebilir.

Pakistan ile Afganistan’ın farklı ölüm bilançoları, savaşın aritmetiği esnetmesinden çok, aritmetiğin temel birimini siyasal olarak kararsızlaştırdığını gösterir. Bir insan bedeni fiziksel olarak bölünmez bir birimdir; fakat militan, sivil, hedef, mağdur veya belirsiz kişi olarak adlandırıldığında farklı toplamların parçasına dönüşür. Evrensel sayı sistemi değişmez, fakat sayılabilir olanın statüsü iktidar tarafından düzenlenir. Siyasetin rakamlar üzerindeki asıl gücü biri iki yapmakta değil, bir insanı ahlaki hesapta sıfıra indirebilmek veya tek bir ölümü kolektif anlamda çoğaltabilmektedir. Savaş yalnız bedenleri öldürmez; hangi bedenin ne kadar insan sayılacağına ilişkin aritmetiği de yeniden kurar.                             

İstisnanın Düzeni

Halep kırsalındaki bir mühimmat deposunda meydana gelen ve dört kişinin yaralanmasına yol açan patlama, tek başına ele alındığında yerel bir kaza, teknik arıza veya güvenlik ihlali olarak açıklanabilir. Aynı ülkede yalnızca eylül ayı içinde dört büyük cephanelik patlamasının yaşanması ise olayın ontolojik statüsünü değiştirir. Dördüncü tekrar, patlamayı bağımsız bir sapma olmaktan çıkararak depolama düzeninin niteliğine bağlar. Tekil olay “Ne yanlış gitti?” sorusunu doğururken tekrarlanan olay “Bu düzen nasıl sürekli olarak patlama üretiyor?” sorusunu zorunlu kılar.

Birinci patlama istisna kabul edilebilir; ikincisi benzerlik, üçüncüsü eğilim, dördüncüsü ise örüntü üretmeye başlar. Sayısal artış yalnızca olayların toplamını büyütmez, her olayın önceki anlamını geriye dönük olarak değiştirir. İlk patlama dördüncü olaydan sonra artık bütünüyle tekil görünemez; serinin başlangıç öğesine dönüşür. Sonraki tekrarlar geçmiş olayları aynı dizinin içine çekerek aralarında başlangıçta görünmeyen bir bağı mümkün kılar. Sıklık, doğrudan kanıtlamasa bile ortak bir yapısal nedenin bulunduğunu düşündürür: yetersiz depolama, eski mühimmat, denetimsizlik, kurumsal dağılma, sabotaj veya bunların birlikte oluşturduğu daha geniş bir güvenlik rejimi.

Tekrar burada olayların birbirinin özdeşi olduğunu göstermez. Her patlamanın teknik nedeni, gerçekleştiği depo, zarar verdiği çevre ve içerdiği insan kaybı farklı olabilir. Ortaklık, ayrıntıların aynılığında değil, farklı koşulların aynı sonuç tipine yönelmesindedir. Tam da bu nedenle örüntü, görünür benzerliğin altındaki görünmez yapıyı araştırmaya zorlar. Aynı nedenin dört kez işlemesi kadar, birbirinden farklı nedenlerin aynı kurumsal zayıflık sayesinde patlamaya dönüşebilmesi de mümkündür. Sistemik sorun her olayın birebir aynı kökenden gelmesi değil, çeşitli arızaları emip etkisizleştirecek düzenleyici kapasitenin bulunmamasıdır.

İstisna kavramı, normal işleyişin dışına çıkan ve sürekliliği geçici olarak kesintiye uğratan olayları adlandırır. Patlama bir cephaneliğin olağan işlevine dışsaldır; depo mühimmatı infilak ettirmek için değil, kontrollü biçimde korumak için vardır. Fakat aynı tür kesinti düzenli aralıklarla tekrarlandığında istisna ile kural arasındaki sınır aşınır. Patlama hâlâ deponun amaçlanan işlevi değildir, ancak artık onun fiilî işleyişine bütünüyle yabancı da sayılamaz. Normatif olarak istisna kalan olay, istatistiksel ve yapısal olarak sürekliliğin parçasına dönüşür.

Suriye’deki dördüncü depo patlaması bu nedenle kaosun düzeni dışarıdan bozmasından çok, kaotik kapasitenin düzenin içine yerleştiğini gösterir. Cephanelik görünürde kontrollü şiddetin mekânıdır: Patlayıcı maddeler sınıflandırılır, kapatılır, korunur ve kullanılacakları zamana kadar hareketsiz tutulur. Depolama düzeni, patlama kapasitesini yok etmez; onu zamansal olarak erteler ve mekânsal olarak sınırlar. Denetim mekanizmaları zayıfladığında ertelenmiş şiddet kendi muhafaza alanında aktüelleşir. Düzeni temsil eden depo, içerdiği kaosu yönetemediği anda kaosun üretim merkezine dönüşür.

Böylece düzen ile düzensizlik arasında keskin bir karşıtlık kurmak güçleşir. Kaos her zaman sisteme dışarıdan gelen yabancı bir kuvvet değildir; bazen düzenin kendi içinde tuttuğu, bastırdığı ve geciktirdiği imkânların denetimsiz biçimde açığa çıkmasıdır. Mühimmat deposu bunun maddi örneğidir: Düzenli biçimde istiflenen her patlayıcı, aynı zamanda gelecekteki düzensizliğin potansiyel taşıyıcısıdır. Kurumsal istikrar bu kapasiteyi ortadan kaldırmaz, belirli sınırlar içinde yönetir. Sınırlar tekrar tekrar çöktüğünde patlama artık düzenin karşıtı değil, düzenin kendi kuruluş biçiminden ürettiği sonuçlardan biri hâline gelir.

Kategori krizi burada başlar. Patlama hem istisnadır hem süreklilik kazanmıştır; hem kaotiktir hem tekrar eden bir dizilime sahiptir; hem düzeni bozar hem de bozulmuş düzenin öngörülebilir ürünü olur. Klasik kategoriler aynı nesneyi açıklamakta yetersiz kalır, çünkü istisna süreklileştiğinde istisna olmaktan çıkması gerekirken norm da olamaz: Hiçbir kurum kendisini patlama üretmek amacıyla tanımlamaz. Ortaya ne bütünüyle düzen ne de saf kaos çıkar; resmî işlevi ile fiilî sonucu birbirinden ayrılmış, arızayı kendi devamlılığı içinde yeniden üreten bir sistem belirir. Patlama düzene içkinleşir, fakat düzen tarafından meşrulaştırılamaz.

Deleuze’cü tekrar anlayışı, bu diziyi dört özdeş olayın mekanik çoğalması olarak okumayı engeller. Tekrar, aynının yeniden gelmesi değil, her dönüşte fark üreten bir süreçtir. İkinci patlama birincinin kopyası değildir; onun anlamını değiştirir. Üçüncü olay ilk ikisini bir eğilimin işaretlerine, dördüncü ise bütün seriyi kurumsal bir sorunun belirtilerine dönüştürür. Her yeni patlama önceki olaylara eklenmekle kalmaz, dizinin ontolojik yapısını yeniden kurar. Tekrar edilen şey çıplak olay değil, farklı olayların içinden giderek daha görünür hâle gelen problem alanıdır.

Bu açıdan fark, düzenin bozulduğu anda başlayan tali bir sapma değildir; düzenin sürekliliğini kuran asli harekettir. Her depo farklı maddi koşullar, güvenlik açıkları ve siyasal gerilimler taşır. “Cephanelik düzeni” adı verilen birlik, tüm bu farkların ortadan kalkmasıyla değil, yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasıyla oluşur. İstikrar, değişimin yokluğu değil, değişimlerin sistemin kimliğini parçalamayacak ölçüde düzenlenmesidir. Patlamalar arttığında yeni bir fark ortaya çıkmaz; zaten var olan fark üretimi, artık kurumun özdeşlik görünümünü sürdüremeyeceği yoğunluğa ulaşır.

Düzen ve istikrar bu nedenle kendinde bulunan, evrensel ve değişmez varlık kipleri değildir. Belirli tekrarların öngörülebilir hâle gelmesi, farkların bastırılması ve kesintilerin nadir tutulması sonucunda oluşan epistemik izlenimlerdir. Bir sisteme istikrarlı denmesi, onun gerçekten değişmediğini değil, değişimlerinin gözlemci açısından tolere edilebilir bir aralıkta kaldığını ifade eder. Sessiz geçen günler normal işleyiş olarak birleştirilir, patlama ise dışsal istisna sayılır. Oysa dördüncü patlama, normal kabul edilen sessizliğin altında sürekli bir risk birikiminin bulunabileceğini göstererek bu algısal düzenlemeyi parçalar.

Yine de istikrarı yalnızca yanılsama olarak görmek, kurumların gerçek düzenleme gücünü tümüyle inkâr etmek olur. İstikrar mutlak olmadığı için bütünüyle sahte değildir; bakım, denetim, sınıflandırma ve güvenlik pratikleriyle sürekli üretilen kırılgan bir başarıdır. Yanılsama, istikrarın üretilmiş karakterinin unutularak sisteme içkin ve kendiliğinden bir özellik sanılmasında ortaya çıkar. Suriye’deki depo patlamaları, düzenin var olmadığını değil, ancak farkları ve riskleri sürekli yönetebildiği ölçüde var olabildiğini gösterir. Yönetim kapasitesi çözüldüğünde düzenin altında bekleyen çoğulluk görünürleşir.

Eylül ayındaki dördüncü büyük patlama, bu yüzden önceki üç olayın basit devamı değildir; onları tekil kazalardan yapısal belirtilere dönüştüren yorum eşiğidir. Sıklık kesin nedeni tek başına açıklamaz, fakat tesadüf açıklamasının yeterliliğini aşındırır. Cephaneliğin amacı patlamayı önlemek olduğu hâlde patlama tekrar ediyorsa, kaza artık yalnızca düzenin başına gelen şey değil, düzenin üretemediği güvenliğin negatif göstergesidir. İstisnanın süreklilik kazanması, kaos ile düzen arasındaki sınırı ortadan kaldırmaz; bu sınırın doğal değil, sürekli korunması gereken kırılgan bir ayrım olduğunu açığa çıkarır. Patlayan yalnızca mühimmat değildir; istikrarın kendiliğinden ve kalıcı olduğu inancı da her tekrarda biraz daha parçalanır.                                                                                                                                         

Ölümün Statüsü

Tanzanya’daki Ngorongoro Koruma Alanı’nda on aslanın ölü bulunması ve ilk bulguların zehirlenmeye işaret etmesi, ölümün biyolojik evrenselliği ile toplumsal anlamı arasındaki ayrımı görünür kılar. Aslan doğaya ait bir canlıdır; ölümü de yaşamın sonlanması bakımından diğer organizmalarla aynı temel sürece tabidir. Fakat “koruma alanındaki aslan” artık yalnızca doğal çevrede yaşayan biyolojik bir varlık değildir. Hukuk, bilim, turizm ve koruma politikaları tarafından tanınmış özel bir statünün taşıyıcısıdır. Bu statü, aslanı doğadan koparmadan medeniyetin normatif düzenine dâhil eder; böylece hayvanın ölümü doğada gerçekleşen bir kayıp olmanın yanında, insanlığın kurduğu koruma rejiminin içinde meydana gelen medeniyetsel bir trajediye dönüşür.

Koruma alanı, doğa ile medeniyet arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaz; iki alanı birbirinin içine yerleştirir. Bölgenin doğal kabul edilmesi, insan müdahalesinin bulunmadığı anlamına gelmez. Sınırlar çizilir, türler sayılır, hareketler izlenir, yasaklar konur ve hangi canlıların hangi tehditlerden korunacağı belirlenir. Doğa ancak idari, hukuki ve bilimsel pratiklerle “korunan doğa” hâline gelir. Aslan bu alana dâhil edildiğinde biyolojik varlığının üzerine yeni bir normatif katman eklenir: Artık yalnızca yaşayan bir hayvan değil, yaşaması kolektif olarak korunması gereken bir değerdir.

Statü değişimi aslanın maddi varlığını dönüştürmez; fakat ölümüyle kurulan toplumsal ilişkiyi değiştirir. Koruma alanının dışında ölen bir hayvan ekolojik dolaşımın parçası sayılabilirken korunan bir aslanın ölümü soruşturma, sorumluluk ve yas üretir. Beden aynı biyolojik bedendir; ölüm aynı geri döndürülemez sonlanmadır. Yine de statü, ölümün kamusal ağırlığını artırır. “Aslan öldü” ifadesi doğal bir olay bildirebilir; “koruma alanındaki on aslan zehirlendi” ifadesi ise doğrudan kurumların, insanların ve normların dâhil olduğu bir ihlal düzeni kurar. Ölüm değişmez, fakat ölümün hangi anlam alanında görüneceği değişir.

Zehirlenme ihtimali, bu geçişi daha da keskinleştirir. Yaşlılık, hastalık veya av mücadelesi sonucunda gerçekleşen ölüm, koruma alanı içindeki yaşamın doğal sınırlarıyla açıklanabilir. Zehir ise ölümün içine beşerî niyeti, araçsallığı veya en azından insan kaynaklı müdahaleyi yerleştirir. Aslan yalnızca ölmemiş, yaşamını korumak üzere kurulmuş normatif çevrenin içinde öldürülmüş olabilir. Koruma rejiminin varlığı ölümü önleyemediğinde olay, doğanın trajedisinden kurumun başarısızlığına doğru genişler. Medeniyetin “yaşatılmalıdır” dediği varlığın medeniyete ait bir araçla öldürülmesi, norm ile fiil arasındaki çatlağı açığa çıkarır.

Buradaki trajedi yalnızca on canlının kaybından ibaret değildir. Koruma alanı, insanlığın doğal yaşama yönelik yıkıcı kapasitesini kendi kurallarıyla sınırlandırabildiği iddiasını temsil eder. Zehirlenen aslanlar, bu iddianın geçirgenliğini gösterir: Medeniyet doğayı koruma altına alırken onu kendi sorumluluk alanına taşır ve bundan sonra gerçekleşen kayıpları dışsal kader olarak yorumlama imkânını azaltır. Koruma kararı, yalnızca hayvanlara güvenlik sağlamaz; onların geleceğine ilişkin beşerî bir yükümlülük de üretir. Statü verildiği anda ölüm artık yalnızca doğanın başına gelen bir şey değil, medeniyetin açıklamak zorunda olduğu bir başarısızlık hâline gelir.

“Korunan tür” kategorisi, doğal varlığı toplumsal değer düzeninin içine tercüme eder. Aslanın ekolojik rolü, biyolojik çeşitlilik içindeki yeri, sembolik gücü ve turistik önemi aynı bedende birleşir. Böylece tek bir hayvan öldüğünde yalnızca tek bir organizma eksilmez; bir habitatın dengesi, bir türün devamlılığı, koruma kurumlarının itibarı ve insanların doğayla kurduğu sorumluluk ilişkisi de zarar görür. Beden biyolojik olarak tektir, fakat taşıdığı statüler ölümün anlamını çoğaltır. On aslanın kaybı bu yüzden hem sayısal hem kategorik bir eksilmedir: Doğal yaşam azalırken medeniyetin kendisine verdiği koruyucu kimlik de aşınır.

Ölüm karşısındaki Angst benzeri farkındalık tam olarak bu çatlakta belirir. Korku belirli bir nesneye ve tehlikeye yönelirken Angst, varoluşun üzerinde durduğu güvenlik zeminini belirsizleştirir. Zehirlenen aslanlar karşısında duyulan sarsıntı yalnızca belirli hayvanların ölümünden kaynaklanmaz; koruma altına alınmış olmanın ölümü bütünüyle dışarıda bırakamadığını gösterir. İnsan tarafından sınırlandırılmış, izlenmiş ve hukuken güvenceye alınmış bir mekânda bile ölüm ortaya çıkabiliyorsa güvenlik mutlak bir varlık durumu değil, sürekli korunması gereken kırılgan bir düzenlemedir. Koruma alanının içi ölümden arındırılmış bir bölge değil, ölüm olasılığının normatif olarak azaltılmaya çalışıldığı bir alandır.

Aslanın statüsü değişirken ölümün kendisi değişmez. Koruma kategorisi canlıya ölümsüzlük vermez; yalnızca ölümün hangi koşullarda kabul edilebilir, hangi koşullarda ihlal sayılacağını belirler. Doğal ölüm ile zehirlenme arasındaki fark biyolojik sonucun içinde değil, sonuca götüren nedensel ve normatif düzendedir. Her iki durumda da yaşam sona erer; fakat biri yaşamın sonluluğuna, diğeri yaşamın korunması yönündeki yükümlülüğün ihlaline işaret eder. Statü, ölümün evrenselliğini ortadan kaldırmaz; tersine, aynı sonucun farklı varlıklar ve koşullar içinde nasıl değişik anlam yoğunlukları kazandığını göstererek onu daha görünür kılar.

Değişmez olan çoğu zaman kendisini ancak değişkenler üzerinden açığa çıkarır. Ölüm her canlı için geri döndürülemez sonlanmadır; fakat bu evrensellik çıplak hâlde deneyimlenmez. İnsan, ölümle her zaman ölen varlığın türü, yaşı, değeri, ilişkileri ve toplumsal statüsü aracılığıyla karşılaşır. Bir canlının “vahşi”, “korunan”, “nesli tehlikede”, “kutsal” veya “zararlı” sayılması ölümün biyolojik yapısını değiştirmez; kolektif bilincin o ölümü algılama şiddetini değiştirir. Değişken statüler, değişmez ölümü farklı açılardan görünürleştiren kırılma yüzeyleri gibi çalışır.

Aslanın ölümü burada insanın kendi ölüm bilincine de geri döner. Koruma kurumları aracılığıyla başka bir türün yaşamını güvence altına almaya çalışan medeniyet, buna rağmen ölümün tam olarak yönetilemediğini fark eder. Teknoloji, hukuk ve gözetim yaşam süresini koruyabilir; fakat sonluluğu varlıktan çıkaramaz. Zehirlenme vakası, ölümün yalnızca doğada işleyen kör bir zorunluluk olmadığını, insan eylemlerinin de bu evrensel sonu hızlandırabildiğini gösterir. Medeniyet ölümü aşamaz; yalnızca hangi ölümlerin önlenebilir olduğunu belirleyerek onlar karşısında sorumluluk üstlenir.

Ngorongoro’daki on aslan bu nedenle yalnızca doğada ölmüş hayvanlar değildir; doğal varlık ile beşerî statünün üst üste geldiği noktada oluşmuş kayıplardır. Koruma alanı onları medeniyetin normatif dünyasına dâhil ettiği için ölümleri de aynı dünyanın trajedisine dönüşür. Olay, ölümün taşıyıcısı değiştikçe ölümün anlamının değişebildiğini, fakat bütün farklı anlamların altında aynı evrensel sonluluğun bulunduğunu açığa çıkarır. Aslanlara verilen koruma statüsü ölümü farklılaştırmaz; değiştirilemeyen ölümün, değiştirilebilir insan düzenleri içindeki sorumluluk payını görünür kılar. Ölen doğadır, fakat koruyamayan medeniyet olduğu için yas artık yalnızca doğaya ait değildir.                           

Görünmez Pist

Gökyüzündeki hareket, motorların itiş gücüyle başlamadan önce bilgi akışında kurulmuş olmak zorundadır. İskoçya’daki hava trafik kontrol merkezinde yaşanan bağlantı arızasının uçaklar, pistler ve havalimanları fiziksel olarak çalışır durumdayken 24 uçuşu iptal etmesi ve 25 bin yolcuyu gecikmeyle karşılaştırması, ulaşımın görünen araçlardan önce görünmeyen iletişim sürekliliğine dayandığını gösterir. Uçak hareket edebilecek teknik kapasiteye, pist kalkışı mümkün kılacak fiziksel yapıya ve pilot uçuşu gerçekleştirecek beceriye sahip olsa bile bunları ortak bir düzende birleştiren bilgi ağı kesildiğinde sistem durur. Hareketin maddi imkânı korunurken operasyonel gerçekliği askıya alınır.

Uçuş, uçağın sahip olduğu yalın bir özellik değildir. Motor çalıştırmak, hızlanmak ve havalanmak fiziksel hareket üretir; fakat hava ulaşımı için gerekli olan, bu hareketin diğer binlerce hareketle güvenli biçimde bağdaştırılmasıdır. Bir uçağın nerede bulunduğu, hangi irtifaya çıkacağı, ne zaman piste gireceği ve hangi rotayı izleyeceği bilinmiyorsa teknik olarak mümkün olan hareket kurumsal olarak yasaklanır. Dolayısıyla ulaşım, nesnenin yer değiştirme kapasitesinden değil, hareketlerin karşılıklı olarak görünür ve hesaplanabilir hâle getirilmesinden doğar. Uçak ancak ağ içindeki konumu doğrulandığı ölçüde uçabilir.

Bağlantı arızası, iletişimi ulaşıma sonradan eklenen yardımcı bir hizmet olmaktan çıkararak onun kurucu koşulu hâline getirir. Hava trafik kontrolü yolcuyu fiziksel olarak taşımaz, motor üretmez ve piste maddi bir uzantı eklemez; buna rağmen bağlantısı koptuğunda bütün bu fiziksel unsurlar işlevlerini kaybeder. Bilgi akışı, hareketin kendisini gerçekleştirmeden hareketin gerçekleşebilirliğini düzenler. Görünmeyen iletişim altyapısı bu nedenle pist kadar gerçek, motor kadar zorunlu ve hava koridoru kadar mekânsaldır. Fakat maddi nesneler gibi göz önünde bulunmadığı için varlığı çoğunlukla yalnızca kesildiği anda fark edilir.

Modern altyapının ontolojik yapısı tam da bu görünmez bağımlılığa dayanır. Sistem, tek tek parçaların çalışır durumda bulunmasıyla değil, parçalar arasındaki ilişkilerin kesintisiz sürmesiyle işler. Uçak, pilot, pist, kule, radar, yazılım ve kontrol merkezi ayrı ayrı kusursuz olabilir; aralarındaki bağlantı koparsa işleyen bir ulaşım bütünü meydana gelemez. Bütün, parçaların toplamından fazladır; fakat bu fazladan unsur yeni bir nesne değil, parçaları eşzamanlı bir düzen içinde birbirine bağlayan ilişkidir. Arıza herhangi bir uçağı bozmadan uçuşu, herhangi bir pisti tahrip etmeden havalimanını işlevsizleştirebilir.

İskoçya’daki kontrol merkezinde yaşanan kesinti bu nedenle fiziksel değil ilişkisel bir yıkımdır. Sistemin düğümleri varlığını korur, fakat aralarındaki veri dolaşımı zayıfladığı için ortak işlev çözülür. Uçak hâlâ uçaktır, pist hâlâ pisttir; yine de biri kalkış aracı, diğeri kalkış zemini olarak etkinleşemez. Nesneler maddi kimliklerini kaybetmeden operasyonel statülerini yitirir. Altyapısal gerçeklikte işlev, nesnenin içine kapalı bir nitelik değil, diğer unsurlarla kurduğu doğrulanmış ilişkinin ürünüdür.

Hava trafik kontrolü fiziksel mekânın üzerine ikinci, enformasyonel bir mekân kurar. Gökyüzü doğal bakımdan boş ve geçilebilir görünse de havacılık sistemi onu rotalara, irtifalara, koridorlara ve zaman aralıklarına böler. Uçak yalnızca atmosfer içinde değil, bilgi tarafından tanımlanmış bu soyut geometri içinde hareket eder. Bağlantı koptuğunda gökyüzü fiziksel olarak kapanmaz; fakat koordinatların ortaklaşa üretildiği temsil alanı parçalanır. Geçilebilir uzam yerinde dururken güvenli rota kaybolur. Ulaşımı durduran şey mekânın yokluğu değil, mekân hakkında ortak ve güncel bilgi üretilememesidir.

Burada iletişim yalnızca mevcut hareketi bildiren bir temsil değildir; hareketin gerçekleşmesine izin veren performatif bir kuvvettir. Kontrol merkezinden gelen talimat, uçağın konumunu tarif etmekle kalmaz; kalkış, iniş veya rota değişikliğini meşru ve güvenli bir eyleme dönüştürür. Bilgi, fiziksel harekete dışarıdan bakan edilgin bir kayıt olmaktan çıkarak onun düzenleyici nedenlerinden biri hâline gelir. Bir uçağın uçabilmesi için yalnızca yakıt ve itiş değil, izin, koordinasyon ve karşılıklı konum bilgisi gerekir. İletişim hattı koptuğunda enerji tükenmez; hareketi eyleme dönüştüren kurumsal yetkilendirme askıya alınır.

Yirmi dört uçuşun iptal edilmesi, tek bir teknik arızanın neden binlerce insana yayıldığını da gösterir. Ağ sistemlerinde neden ile sonuç aynı ölçekte kalmaz. Kontrol merkezindeki sınırlı bir bağlantı sorunu, uçak rotalarına, havalimanı sıralarına, personel çalışma düzenine ve yolcuların aktarmalarına doğru genişler. Yirmi beş bin yolcunun gecikmesi, arızanın fiziksel büyüklüğünden değil, etkilediği ilişkilerin sayısından kaynaklanır. Küçük bir kesinti geniş bir ağda dolaşıma girdiğinde kendi maddi boyutunu aşan toplumsal zaman kaybı üretir.

Gecikme burada yalnızca uçakların geç hareket etmesi değildir; binlerce bireysel gelecek tasarısının merkezi bir arızayla yeniden düzenlenmesidir. Yolcuların toplantıları, buluşmaları, aktarmaları ve varış sonrası programları aynı bağlantı kesintisinin etrafında kayar. Kontrol merkezindeki teknik süreksizlik, birbirini tanımayan insanların zamanlarını ortak bir bekleyiş içinde birleştirir. Bilgi akışının birkaç noktada merkezileşmesi, uzak yaşamların ritmini tek bir altyapısal ana bağımlı kılar. Bireyler farklı yerlere gitmeye çalışırken aynı görünmez arızanın zamansal alanına hapsolur.

Sistemlerin olağan işleyişi, bağımlılık ilişkilerini gizleme eğilimindedir. Uçak zamanında kalktığında hareket doğrudan motorlara, pilotlara ve piste atfedilir; kontrol ağının kesintisiz çalışması doğal bir arka plan gibi kabul edilir. Arıza ise bu arka planı nesneleştirir ve normalde fark edilmeyen ilişkisel katmanı görünür hâle getirir. Çalışan altyapı kendisini saklar, bozulan altyapı kendi varlık koşullarını ifşa eder. Bağlantının kesilmesi ulaşım sistemine dışarıdan eklenen bir aksilik değil, sistemin her an bağlantıya bağımlı olduğunu gösteren negatif bir açıklamadır.

Havacılığın güvenlik mantığı, maddi kapasite ile meşru hareket arasındaki ayrımı özellikle keskinleştirir. Uçakların kontrolsüz biçimde hareket etmeye devam etmesi teknik süreklilik sağlayabilir, fakat ulaşımı güvenli bir sistem olmaktan çıkarır. Bu nedenle sistem, bilgi eksikliği karşısında hareketi azaltarak veya bütünüyle durdurarak kendisini korur. İptal ve gecikme işleyişin basit başarısızlıkları değil, daha büyük bir çarpışma ihtimalini önlemek için uygulanan kontrollü hareketsizliktir. Ağ, kendi bilgisinden emin olamadığında fiziksel gücü askıya alır; belirsizlik içinde ilerlemek yerine geçici durmayı seçer.

Birleşik Krallık’taki hava trafiği kesintisi, modern hareketin araçların bağımsız kudretine değil, sürekli doğrulanan ilişkiler ağına dayandığını açığa çıkarır. Motorlar çalışabilir, pistler sağlam kalabilir ve gökyüzü fiziksel olarak açık olabilir; iletişim sürekliliği yoksa bunların hiçbiri ortak bir ulaşım düzeni üretemez. Görünür araçları hareket ettiren asıl zemin beton pistin altında değil, bilgi akışının içinde kuruludur. Bağlantı kesildiğinde uçaklar teknik olarak hareket edebilir durumda kalır, fakat ulaşım ontolojik olarak durur. Modern dünyanın en büyük hareket sistemleri, görünen makinelerin gücü üzerinde değil, görünmeyen ilişkilerin kesintisizliği üzerinde yükselir.                                                         

Bölünmüş Egemenlik

Bir toprağın sahibi ile koruyucusunun aynı aktör olması zorunlu mudur? Danimarka, Grönland ve ABD arasında hazırlanacak anlaşmada adanın egemenliğinin Danimarka ile Grönland’da kalırken güvenliğinin NATO çatısı altında örgütlenmesi, modern siyasal düzenin bu soruya olumsuz cevap verebildiğini gösterir. Aynı coğrafya “Kime ait?” sorusuna Danimarka ve Grönland’la, “Kim tarafından korunuyor?” sorusuna ise NATO ve dolayısıyla çok sayıda müttefik devletle karşılık vermektedir. Toprak değişmez; fakat toprak üzerinde işleyen siyasal yetkiler farklı aktörlere, ölçeklere ve kurumlara ayrılır.

Geleneksel egemenlik anlayışında sahiplik, yönetim ve koruma tek kudretin birbirinden ayrılamaz boyutları olarak düşünülürdü. Bir hükümdar toprağı yönetebildiği, vergi toplayabildiği, yasa koyabildiği ve dış saldırılara karşı savunabildiği ölçüde egemendi. Koruma kapasitesini kaybeden iktidarın mülkiyet ve hükmetme iddiası da zayıflardı; çünkü toprak üzerindeki hak, onu fiilen elde tutabilme gücünden bağımsız değildi. Siyasal otorite normatif yetkiyle askerî kudretin birleştiği noktada kurulurdu. Kılıç yalnızca egemenliği savunan araç değil, egemenlik iddiasının maddi doğrulamasıydı.

Machiavelli’nin kendi silahlarına sahip olma konusundaki ısrarı bu özdeşliğin en açık ifadelerinden biridir. Ona göre hükümdarın güvenliği paralı askerlerin, yardımcı birliklerin veya başka bir gücün iradesine bırakılamaz; başkasının silahıyla korunan iktidar, kendi varlığının koşullarını da başkasına teslim eder. Yardımcı kuvvet başarısız olursa devlet savunmasız kalır, başarılı olursa koruduğu hükümdar üzerinde üstünlük kurabilir. Bu nedenle siyasal bağımsızlığın temel şartı, savunma kapasitesinin tekil egemen güçte toplanmasıdır. Kendi toprağını kendi kuvvetiyle koruyamayan iktidar, hukuken hükümran görünse bile fiilen başka bir iradeye bağımlıdır.

Geleneksel modelde güvenlik ile egemenlik arasındaki bağ yalnızca askerî değil ontolojiktir. Egemen, koruyabildiği için hükmeder; hükmettiği için koruma yükümlülüğü taşır. İtaat ile güvenlik arasında karşılıklı bir sözleşme kurulur: Tebaa iktidarı tanır, iktidar da yaşamı ve toprağı dış tehditlere karşı muhafaza eder. Koruma işlevi başka bir aktöre geçtiğinde siyasal bağlılığın yönü de tartışmalı hâle gelir. Çünkü güvenliği fiilen sağlayan güç, karar alma süreçleri üzerinde hak talep edebilecek maddi üstünlüğe ulaşır. Koruyucu ile yönetici arasındaki ayrılma, geleneksel siyasal akıl açısından yalnızca görev paylaşımı değil, egemenliğin parçalanmasıdır.

Modern uluslararası düzen ise bu zorunlu özdeşliği işlevsel olarak çözmüştür. Hukuki egemenlik, bir toprağın kime ait olduğunu ve onun adına kimin meşru karar vereceğini belirlerken güvenlik, tehdidi önleme ve saldırıya karşı koyma kapasitesini ifade eden ayrı bir düzleme dönüşmüştür. Devletler toprakları üzerindeki hukuki yetkiyi koruyarak askerî savunmalarını ittifaklara, ortak komuta yapılarına ve başka ülkelerin teknik kapasitesine bağlayabilir. Egemenlik tek bir siyasal merkeze ait kalırken güvenlik çok taraflı biçimde üretilebilir. Böylece hükmetme hakkı ile koruma gücü aynı elde bulunmadan da siyasal düzen sürdürülebilir hâle gelir.

NATO, söz konusu ayrışmanın kurumsallaşmış biçimidir. İttifaka katılan devletler topraklarının mülkiyetini veya hukuki egemenliğini NATO’ya devretmez; saldırıya karşı savunma yükümlülüğünü kolektif bir yapıya dağıtır. Tekil devletin güvenliği, yalnızca kendi ordusunun kapasitesine değil, diğer üyelerin müdahale taahhüdüne bağlanır. Bir ülkenin sınırı böylece ulusal hukuk bakımından kendisine, askerî anlam bakımından ittifakın tamamına ait bir savunma hattına dönüşür. Güvenlik ulusalla sınırlı olmaktan çıkar, egemenlik ise çok taraflı koruma düzeninin içinde biçimsel olarak korunur.

Grönland anlaşması bu modern ayrışmayı daha da görünür kılar; çünkü adanın stratejik değeri kendi nüfusunun ve askerî kapasitesinin çok ötesindedir. Arktik güzergâhlar, erken uyarı sistemleri, hava ve deniz geçişleri Grönland’ı yalnızca yerel veya Danimarkalı bir güvenlik nesnesi olmaktan çıkararak NATO ölçeğinde stratejik bir düğüme dönüştürür. Ada üzerindeki egemenlik Danimarka ve Grönland’da kalabilir; fakat adaya yönelen tehdidin sonuçları ittifakın tamamını ilgilendirdiği için koruma işlevi aynı coğrafi sınırlara hapsedilemez. Güvenliğin ölçeği büyürken sahipliğin ölçeği değişmeden kalır.

Aynı toprağın farklı sorulara farklı aktörlerle cevap vermesi, egemenliğin artık bölünmez bir kudret bloğu olmadığını gösterir. Yasama bir aktörde, yerel yönetim başka bir aktörde, dış politika farklı bir düzeyde, askerî güvenlik ise uluslararası ittifakta yoğunlaşabilir. Toprak tek olmasına rağmen üzerinde işleyen yetkiler çoğullaşır. Siyasal birlik coğrafyanın tekliğinden değil, birbirinden ayrılmış işlevlerin çatışmadan koordine edilebilmesinden doğar. Modern egemenlik, bütün kudretleri tek elde toplamaktan çok, farklı kudretlerin sınırlarını belirleyebilme ve aralarındaki ilişkiyi düzenleyebilme kapasitesine dönüşür.

Yine de hukuki egemenlik ile güvenliğin kurumsal olarak ayrılabilmesi, aralarındaki güç bağını bütünüyle ortadan kaldırmaz. Savunmayı sağlayan aktör, toprağın resmî sahibi olmasa bile askerî üsler, gözetim sistemleri, erişim hakları ve tehdit tanımları üzerinden o coğrafyanın fiilî kullanımını etkileyebilir. Koruyucu, egemenlik talep etmeden egemen kararların maddi sınırlarını belirleyebilir. Hangi tehlikenin öncelikli olduğu, hangi altyapının kurulacağı ve hangi kuvvetlerin nerede konuşlanacağı gibi kararlar, toprağın günlük gerçekliğini mülkiyet belgesinden daha doğrudan biçimde şekillendirebilir.

Bu nedenle modern ayrışma tam bir bağımsızlaşma değil, egemenliğin biçimsel ve maddi boyutlarının farklı merkezlere dağılmasıdır. Danimarka ile Grönland “Ada kime aittir?” sorusunun meşru cevabını korurken NATO ve ABD “Ada hangi kuvvet tarafından savunulabilir?” sorusunun fiilî cevabını oluşturur. Birincisi hukuki tanınmayı, ikincisi operasyonel kapasiteyi temsil eder. Hukuki egemenlik güvenlik desteği olmadan etkisizleşebilir; güvenlik sağlayıcısı ise hukuki yetki olmadan müdahalesini meşrulaştıramaz. İki güç birbirinden ayrılırken karşılıklı bağımlılık içinde yeniden birleşir.

Machiavelli açısından böylesi bir düzen ciddi bir bağımlılık riski taşırdı. Başkasının silahıyla korunan ülke, güvenliğinin sürekliliğini başka bir iradenin kararına bağlamış olur. Modern ittifak sistemi ise bu tehlikeyi kişisel sadakat yerine antlaşmalar, karşılıklı yükümlülükler, ortak komuta yapıları ve çok taraflı denetimle sınırlamaya çalışır. Paralı asker ile kolektif savunma aynı şey değildir: İlki sözleşmeyle satın alınmış dışsal kuvvet, ikincisi üyelerin güvenliğini birbirine bağlayan kurumsal karşılıklılıktır. Yine de temel sorun bütünüyle kaybolmaz; askerî kapasitesi daha büyük olan üye, ortak güvenliğin tanımında daha fazla ağırlık kazanabilir.

Grönland’ın güvenliğinin NATO’ya bağlanırken egemenliğinin Danimarka ve Grönland’da tutulacağının özellikle belirtilmesi, bu gerilimin bilinçli biçimde yönetildiğini gösterir. Açıklama yalnızca idari görev dağılımını bildirmez; koruma yetkisinin mülkiyet veya ilhak hakkı üretmeyeceğini peşinen sınırlar. Güvenlik sağlayan aktörün egemen aktöre dönüşmesi engellenmeye çalışılır. “Seni koruyorum” önermesinden “senin üzerinde hak sahibiyim” sonucunun çıkmaması için güvenlik ile egemenlik kavramsal ve hukuki olarak birbirinden ayrılır.

Geleneksel dünyada koruyabilmek hükmetmenin kanıtıyken modern dünyada koruma, egemenlikten bağımsızlaştırılabilen uzmanlaşmış bir işlev hâline gelmiştir. Tekil askerî kudretin yerini dağıtılmış güvenlik ağı, hükümdarın kendi silahlarının yerini ortak savunma kapasitesi almıştır. Ancak bu dönüşüm egemenliği güçten arındırmamış; gücü daha karmaşık, katmanlı ve dolaylı hâle getirmiştir. Grönland aynı anda Danimarka ve Grönland’a ait, NATO tarafından korunan ve ABD’nin stratejik kapasitesine bağlı bir coğrafya olarak var olabilir. Toprak bölünmezken üzerindeki kudretler ayrışır: Sahip olan koruyanla, koruyan da hükmedenle artık zorunlu olarak özdeş değildir. Modern siyaset, tek bir egemen bedenin bütün yetkileri toplamasından değil, farklı bedenlere dağılmış yetkilerin aynı coğrafyada birbirini sınırlandırmasından oluşur.                                                                                              

Hareketli Hukuk

İki Yeni Zelanda savaş gemisinin Tayvan Boğazı’ndan geçişi, bir rotanın aynı anda hem fiziksel hareket hem de siyasal söz edimi olabileceğini gösterir. Gemiler yalnızca bir kıyıdan diğerine ilerlemez; Çin’in egemenlik alanı olarak tanımladığı, Taipei ile Washington’ın ise uluslararası geçişe açık kabul ettiği suyun hukuki statüsüne fiilen müdahale eder. Açıklama metinle değil gövdelerin hareketiyle yapılır. Savaş gemileri boğazı geçtikleri anda “Bu su geçilebilir” önermesini yalnızca dile getirmez, eylemin kendisi içinde gerçekleştirir. Rota, denizin üzerinde çizilmiş geçici fakat maddi bir hukuk beyanına dönüşür.

Hukuk normalde sınırları, antlaşmaları ve yetki alanlarını sabitleyen metinsel bir düzen gibi görünür. Deniz geçişinde ise normun gerçekliği, uygulanmasına bağlıdır. Bir su yolunun uluslararası olduğu yalnızca haritada işaretlenerek veya diplomatik açıklamayla korunamaz; farklı devletlerin o yolu düzenli biçimde kullanabilmesi gerekir. Geçiş hakkı kullanılmadığında ortadan kalkmasa bile siyasal görünürlüğünü ve fiilî ağırlığını kaybedebilir. Yeni Zelanda gemilerinin hareketi bu nedenle mevcut bir hakkın basit sonucu değil, o hakkı yeniden görünür ve etkin kılan kurucu tekrardır.

Savaş gemisi burada askerî araç olmaktan önce hareket eden bir devlet parçasıdır. Gövdesinde silah, personel ve teknoloji taşımasının yanında bayrağı, hukuki aidiyeti ve temsil ettiği egemen iradeyi de taşır. Gemi boğaza girdiğinde yalnızca metal bir nesne su üzerinde yer değiştirmez; Yeni Zelanda’nın siyasal kişiliği belirli bir hukuk yorumuyla birlikte rota boyunca ilerler. Geçiş, bireysel bir kaptanın seyahat kararı değil, devletin başka bir devletin egemenlik iddiası karşısında aldığı konumun mekânsal icrasıdır. Böylece savaş gemisinin rotası diplomatik cümlenin hareket kazanmış biçimi hâline gelir.

Çin açısından aynı hareket, sıradan seyrüsefer değil kendi egemenlik anlatısına yönelmiş sembolik bir ihlal olarak okunabilir. Çünkü boğazın kime ait olduğu sorusu yalnızca suyun fiziksel niteliğiyle çözülemez; kıyıların, adaların, tarihsel iddiaların ve uluslararası hukukun nasıl yorumlandığına bağlıdır. Gemi geçişi bu yorumlardan birini diğerinin içinden geçirir. Çin’in “burası benim yetki alanımdır” iddiasına karşı savaş gemileri “buradan izin almadan geçilebilir” cevabını verir. Karşıtlık, iki söylem arasında değil, mekânı farklı biçimlerde kullanan iki egemenlik pratiği arasında kurulur.

Egemenlik çoğunlukla sınır çizme, durdurma ve içeriyi dışarıdan ayırma kudretiyle işler. Geçiş hakkı ise aynı mekân üzerinde farklı bir iktidar biçimi kurar: sahip olmadan kullanabilme, yerleşmeden bulunabilme ve sınırı ihlal sayılmadan aşabilme kudreti. Çin boğazı sabit bir egemenlik alanına dönüştürmeye çalışırken Yeni Zelanda gemileri hareket aracılığıyla mekânın kapanmasını engeller. Bir taraf suyu sınırın içine almak, diğer taraf sınırı suyun akışkanlığı içinde etkisizleştirmek ister. Mücadele böylece doğrudan toprak kazanımı üzerine değil, hareketin izin gerektirip gerektirmediği üzerine yoğunlaşır.

Kara ile deniz arasındaki ontolojik fark burada siyasal anlam kazanır. Kara işgal edilebilir, çitlerle bölünebilir ve kalıcı sınır işaretleriyle belirli bir egemenliğe bağlanabilir. Su ise sürekli hareket eder; üzerinde bırakılan fiziksel izleri dağıtır ve mülkiyetin sabitleyici mantığına direnç gösterir. Yine de deniz bütünüyle sahipsiz veya siyasetsiz değildir; karasuları, ekonomik bölgeler, boğazlar ve uluslararası geçiş rejimleri aracılığıyla hukuken katmanlara ayrılır. Suyun akışkanlığı egemenliği imkânsızlaştırmaz, fakat onu karadakinden daha geçirgen ve tartışmalı hâle getirir.

Grotius’un mare liberum, yani serbest deniz düşüncesi, denizin bu niteliğini herhangi bir devletin mutlak mülkiyetine kapatılamaması üzerinden kurmuştu. Denizin müşterekliği, hiçbir siyasal iradenin onu bütünüyle kullanamayacağı için değil, bir aktörün kullanımının diğer bütün aktörlerin geçiş imkânını ortadan kaldırmaması gerektiği için evrensel kabul edilir. Yeni Zelanda savaş gemilerinin geçişi bu soyut evrenselliği fiilî bir olaya dönüştürür. Su yalnızca herkese açık olduğu söylendiği için değil, farklı egemenliklerin gemileri tarafından geçilebildiği sürece uluslararası kalır. Evrensel statü, tekil hareketlerin tekrarıyla maddi gerçeklik kazanır.

Bununla birlikte suyun “mülkiyetten bağımsız” oluşu mutlak bir sahipsizlik anlamına gelmez. Tayvan Boğazı üzerindeki çatışma zaten denizin hukuk dışında olmadığını, tersine birbirine rakip hukuk düzenlerinin aynı yüzeye yerleşmeye çalıştığını gösterir. Evrensellik burada hiçbir statünün bulunmaması değil, tek bir devletin statüyü bütünüyle kapatamamasıdır. Uluslararası su fikri, mekânı siyasal belirlenimden arındırmaz; onu çoğul aktörlerin eşzamanlı kullanımına açan farklı bir belirlenim üretir. Mülkiyetin yokluğu hukukun yokluğu değil, dışlayıcı mülkiyet yerine ortak geçiş normunun kurulmasıdır.

Dasein açısından düşünüldüğünde geçiş, varlığın belirli bir “orada”ya sabitlenmesini geçici olarak askıya alan bir harekettir. Dasein her zaman dünyada ve belirli ilişkiler içinde bulunur; gemi de hiçbir zaman konumsuz değildir. Fakat savaş gemisinin hareketi, suyun yalnızca Çin egemenliğinin belirlediği tekil bir “orada” olarak kapanmasına izin vermez. Gemi bir konumdan diğerine geçerken hiçbir noktayı kalıcı ikamet veya mülkiyet alanına dönüştürmeden orada-bulunmanın geçici biçimini üretir. Böylece mekânın anlamı sahiplikten geçişe, yerleşmeden dolaşıma doğru kayar.

Askıya alınan Dasein’in kendisi değil, belirli bir siyasi aktörün mekânı tek başına tanımlayan ayrıcalıklı “orada”sıdır. Çin’in egemenlik iddiası boğazı kendi siyasal dünyasının iç bölgesi olarak kurmaya çalışırken yabancı gemilerin geçişi aynı suyu farklı dünyalara açık ortak bir aralık hâline getirir. Tek bir yer, birbirine indirgenemeyen birden fazla mekânsal anlam taşır: Çin için egemenlik çevresi, Tayvan için güvenlik sınırı, Yeni Zelanda için geçiş rotası, uluslararası düzen için seyrüsefer serbestisinin sınandığı yüzey. Su fiziksel olarak tek, politik varoluş kipleri bakımından çoğuldur.

Savaş gemisinin istisnai niteliği de buradan kaynaklanır. Ticari gemi geçişi ekonomik dolaşım olarak yorumlanabilirken savaş gemisi, egemenlik iradesini silahlı fakat çatışmaya girmeyen bir biçimde temsil eder. Silah kullanılmaz; yine de silahın varlığı geçişi sıradanlaştırmaktan çıkarır. Gemi savaşmaksızın askerî, konuşmaksızın diplomatik ve sınır işgal etmeksizin hukuki bir etki üretir. Eylemin kuvveti saldırıda değil, engellenmeden tamamlanmasındadır. Rota başarıyla geçildiği anda uluslararası su iddiası geçici olarak doğrulanmış olur.

Geçiş aynı zamanda egemenliğin yalnızca toprağı denetleme değil, hareketi düzenleme kudreti olduğunu açığa çıkarır. Bir devlet “Burası benimdir” dediğinde aslında başkalarının nerede duracağını, hangi yönde ilerleyeceğini ve kimden izin alacağını belirleme hakkı talep eder. Buna karşılık izinsiz geçiş, toprağın mülkiyetine doğrudan el koymadan bu düzenleme hakkının kapsamını sınırlar. Egemenlik iddiası durdurabilme kapasitesiyle, uluslararası statü ise durdurulamayan hareketle sınanır. Boğaz üzerindeki hukuk tartışması bu nedenle metinlerden önce gemilerin gerçekten geçip geçemediği sorusunda maddileşir.

Yeni Zelanda savaş gemilerinin Tayvan Boğazı’ndaki rotası, suyun evrenselliğini soyut bir ilke olmaktan çıkararak görünür bir pratiğe dönüştürür. Gemiler suyu yalnızca aşmaz; geçişleriyle onun tek bir egemen irade tarafından kapatılamayacağını ilan eder. Suyun üzerinde kalıcı bir iz bırakmazlar, fakat geçtikleri güzergâhı siyasal hafızada bir hukuk çizgisine dönüştürürler. Kara egemenliği sınırı sabitleyerek, deniz özgürlüğü ise hareketi tekrarlayarak var olur. Rota sona erdiğinde gemiler boğazdan ayrılır; geride fiziksel bir sınır değil, gövdelerle kurulmuş hareketli bir hüküm kalır: Bu su, sahip olunacak tekil bir nesneden önce geçişe açık müşterek bir mekândır.                                                            

Kayan Merkez

Bir nokta yerinden ayrılmadan kenara düşebilir. Almanya’da AfD’nin Mecklenburg-Vorpommern eyalet seçiminden birinci çıkarken Şansölye Friedrich Merz’in CDU’sunun 1949’dan beri en kötü bölgesel sonucunu alması, siyasal merkezin coğrafi bir konum gibi sabit olmadığını gösterir. CDU aynı adı, kurumsal geçmişi ve ideolojik mirası korusa bile seçmen dağılımı çevresinde değiştiğinde kendisini merkeze yerleştiren ilişkisel konumu kaybedebilir. Parti yerinde durur, fakat siyasal alan hareket ettiği için eski merkez kenara taşınır.

“Merkez” kendi başına tanımlanabilen tözsel bir ideoloji değildir. Onu merkez yapan, içerdiği değişmez ilkelerden çok sağında, solunda ve çevresinde bulunan kuvvetlerin dağılımıdır. Aynı politika bir dönemde muhafazakâr, başka bir dönemde ılımlı, daha sonra aşırı sayılabilir; çünkü siyasal anlam yalnızca önermenin içeriğinden değil, içinde bulunduğu karşıtlık sisteminden doğar. Merkez de bu ilişkilerden bağımsız bir nokta değil, ideolojik kuvvetlerin birbirine göre konumlandığı alanın geçici denge merkezidir.

Seçmen dağılımı değiştiğinde siyasal haritanın yalnızca parçaları değil, onları ölçmek için kullanılan koordinatlar da değişir. AfD’nin yükselişi, mevcut merkezin yanına yeni bir unsur eklemekle kalmaz; hangi taleplerin olağan, hangi söylemlerin meşru ve hangi politikaların aşırı kabul edileceğini yeniden düzenler. Daha önce siyasal çevrede tutulan göç, milliyetçilik veya Rusya’yla ilişkiler gibi başlıklar geniş seçmen desteği kazandıkça merkezin sınırlarına baskı yapar. Çevre büyüdüğünde eski merkez ya ona doğru kayar ya da adı değişmeden yeni dağılımın kenarında kalır.

Merkez kavramının epistemik işlevi tam olarak burada belirir. Seçmen davranışları, partiler, talepler ve ideolojiler sürekli değişen dağınık bir çokluk oluşturur. Siyasal düzenin anlaşılabilmesi için bu hareketliliğin sabit bir referansa göre sınıflandırılması gerekir. Sağ, sol, ılımlı, radikal ve aşırı gibi konumlar ancak merkezin bulunduğu varsayıldığında birbirleriyle karşılaştırılabilir. Merkez, siyasal alanın içindeki aktörlerden biri olmanın yanında o alanı bilinebilir kılan ölçüm noktasıdır. Dağılımın kaotik hareketi, onun çevresinde düzenli bir haritaya dönüştürülür.

Her ölçüm sistemi, değişen nesneleri karşılaştırabilmek için değişmediği varsayılan bir referansa ihtiyaç duyar. Hareket, sabit kabul edilen bir noktaya göre fark edilir; uzaklık, başlangıç konumu belirlenmeden ölçülemez. Siyasal merkez de benzer biçimde partilerin ne kadar sağa veya sola kaydığını değerlendirmeyi mümkün kılan epistemik sabite işlevi görür. CDU’nun “merkez sağ”, AfD’nin “aşırı sağ” olarak adlandırılması yalnızca iki partinin programlarını değil, onları birbirinden ayıran varsayımsal merkez çizgisini de içerir. Merkez görünmeden ölçer; kendi konumu tartışmaya açılmadığı sürece diğer konumları düzenler.

Sorun, siyasal merkezin epistemik olarak sabit kabul edilmesine rağmen ontolojik olarak değişken olmasıdır. Ölçümün referansı da ölçülen alanın içinde bulunduğu için seçmen hareketlerinden, krizlerden ve söylem dönüşümlerinden etkilenir. Termometre ölçtüğü sıcaklıktan bağımsız kalabilir; siyasal merkez ise sınıflandırdığı güç ilişkilerinin ürünüdür. Seçmenlerin yönelimi değiştiğinde yalnız partilerin oy oranları değil, “makul”, “ana akım” ve “yönetilebilir” kabul edilen pozisyonların sınırları da değişir. Referans noktası, ölçtüğü nesnelerle birlikte hareket eder.

Mecklenburg-Vorpommern sonucu bu çelişkiyi sayısal biçimde görünür kılar. CDU tarihsel olarak Almanya’nın merkez sağını temsil etmeyi sürdürürken seçimdeki ağır yenilgisi, kurumsal merkezin toplumsal merkezle örtüşmeyebileceğini gösterir. Bir parti geleneksel merkez statüsünü söylemsel ve tarihsel olarak koruyabilir, fakat seçmenlerin çoğu başka bir yöne dağıldığında bu statü ampirik karşılığını kaybeder. “Merkez partisi” adı varlığını sürdürürken merkez olma işlevi çözülür. İsim sabit kalır, ilişkisel gerçeklik değişir.

AfD’nin birinci olması da partinin kendiliğinden merkeze yerleştiği anlamına gelmez. Sayısal üstünlük ile ideolojik merkez aynı şey değildir; en fazla oy alan parti hâlâ diğer partiler, kurumlar ve normatif sınırlar tarafından aşırı kabul edilebilir. Ancak seçim başarısının tekrarlanması, çevrede görülen bir aktörün siyasal alan üzerindeki çekim gücünü artırır. Diğer partiler onun taleplerine cevap vermeye, kavramlarını kullanmaya veya seçmenlerini geri kazanmak için politikalarını yeniden konumlandırmaya başladığında AfD yalnızca kendi yerini değiştirmez; bütün alanın eksenini büker. Çevre, merkeze girmeden merkezi kendisine doğru çekebilir.

Böylece siyasal merkez en fazla desteğin bulunduğu nokta, kurumsal meşruiyetin toplandığı alan ve normatif olarak kabul edilebilir görülen pozisyon arasında parçalanır. Seçim aritmetiğinin merkezi AfD’ye yaklaşabilirken koalisyon sistemi ve anayasal kültürün merkezi başka yerde kalabilir. Aynı siyasal düzen içinde birden fazla merkez oluşur: seçmen merkezi, parlamento merkezi, hükümet merkezi ve meşruiyet merkezi. Bunların birbirinden ayrılması, tek bir referans noktasına dayalı klasik haritayı yetersiz bırakır. Alan artık tek merkezli bir eksenden çok, farklı çekim noktalarının rekabet ettiği çoğul bir topolojiye dönüşür.

Epistemik kriz, hangi merkezin gerçek kabul edileceğinin belirsizleşmesiyle ortaya çıkar. Oy dağılımı esas alınırsa sayısal çoğunluğa yaklaşan hareket merkez sayılabilir; tarihsel kurumlar esas alınırsa CDU gibi ana akım partiler merkez olmayı sürdürür; anayasal normlar ölçüt alınırsa aşırı kabul edilen söylemler seçim başarısına rağmen çevrede tutulabilir. Aynı aktör bir ölçekte merkezi, diğerinde marjinal hâle gelir. Siyasal konumların anlaşılmasını sağlayan referans çoğullaştığında “Kim merkezdedir?” sorusu betimleyici olmaktan çıkarak iktidar mücadelesinin parçasına dönüşür.

Merkezin ontolojik değişkenliğinin açığa çıkması, değişmez ile değişken arasındaki statüleri geçirgenleştirir. Önceden sabit kabul edilen merkez ölçülen bir nesneye, hareketli seçmen dağılımı ise merkezi yeniden kuran belirleyici güce dönüşür. Referans ile referans verilen yer değiştirir: Merkez seçmenleri sınıflandırırken seçmenler de merkezin nerede bulunacağını belirler. Ölçüm aracı ölçülen alan tarafından dönüştürüldüğünde siyasal bilgi kendi zemininden emin olamaz. Dün aşırı sayılan bir talebin bugün ana akıma yaklaşması, kavramların değişmez içeriklerden çok tarihsel güç ilişkileriyle üretildiğini gösterir.

Merkez siyasetin çöküşü bu nedenle yalnızca belirli bir partinin oy kaybetmesi değildir. Daha derinde çöken, siyasal alanın sabit bir orta nokta çevresinde düzenlendiği varsayımıdır. CDU’nun tarihsel kimliği merkezde kalırken seçmen desteğinin gerilemesi, kurumsal ad ile toplumsal konum arasındaki bağı koparır. AfD’nin yükselişi ise çevrenin merkeze doğru basit ilerleyişinden çok, bütün koordinat sisteminin yeniden kurulmasına yol açar. Eski merkez adı değişmeden kenara düşebilir; eski çevre, merkezin yerini almadan onun sınırlarını belirleyebilir.

Almanya’daki seçim sonucu, siyasal düzenin sabit noktalar üzerinde değil, geçici olarak dengelenmiş ilişkiler üzerinde yükseldiğini gösterir. Merkez, kaotik seçmen dağılımını anlaşılır kılan zorunlu bir epistemik araçtır; fakat kendisi bu dağılımdan bağımsız olmadığı için hiçbir zaman mutlak sabite dönüşemez. İstikrarlı göründüğü dönemlerde hareketini gizler, kriz anlarında ise ilişkisel doğasını açığa çıkarır. AfD ile CDU arasındaki değişen ağırlık, yalnızca partilerin yerini değil, “merkez” denilen ölçünün kendisini de dönüştürmektedir. Siyasal haritanın en büyük krizi, kenarların hareket etmesi değil, bütün hareketleri ölçtüğü sanılan merkezin de hareket hâlinde olduğunun fark edilmesidir.                 

Evrensel Zemin

Yeryüzünde her ortaklık sınırların içinden başlar; uzayda ise sınır, başlangıçtan itibaren geçerliliğini yitirir. Kanada Başbakanı Mark Carney ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Saint-Pierre ve Miquelon’daki görüşmede ortak uzay fırlatma sistemleri ve yer istasyonları geliştirme kararı alması, iki ulusal iradenin kendilerine ait olmayan bir alan üzerinde müşterek kapasite üretmesini ifade eder. Kanada ve Fransa topraklarını birleştirmez, egemenliklerini devretmez veya uzayın belirli bir bölümünü ortak mülkiyete dönüştürmez. İşbirliği, sahip olunamayan fakat birlikte kullanılabilen en geniş mekân üzerinde kurulur.

Uzay evrenseldir; çünkü belirli bir topluma, devlete veya coğrafyaya ait olmadan bütün yeryüzünü aynı dışsallık içinde kuşatır. Hiçbir ülke onun dışında değildir, fakat hiçbir ülke onu bütünüyle kendi içine de alamaz. Devletlerin kara ve deniz üzerindeki egemenlik iddiaları sınırlarla belirlenebilirken uzay, herhangi bir ulusal çerçevenin kapsayamayacağı ölçüde geniştir. Mülkiyete direnmesi, onu siyasal ilişkilerin bulunmadığı boş bir alan yapmaz; tersine, kullanım hakkı ile sahiplik arasındaki farkın en saf biçimde görünür olduğu müşterek bir düzleme dönüştürür.

Bir toprağa ortak olmak, mülkiyet paylarını bölüşmek anlamına gelebilir; uzayda ortaklık ise sahiplikten önce erişim, bilgi ve kapasite paylaşımına dayanır. Kanada ile Fransa’nın geliştireceği fırlatma sistemleri, uzayı iki devlet arasında bölmez; iki devletin aynı bölünemez alana ulaşma imkânlarını birleştirir. Ortaklığın nesnesi uzayın kendisi değil, ona erişme kudretidir. Bu ayrım önemlidir: Evrensel olan alan paylaşılmaz, o alanla kurulacak ilişkinin teknik araçları paylaşılır. Müştereklik mekânın mülkiyetinde değil, mekâna yönelen eylemin koordinasyonunda oluşur.

Uzayın evrenselliği ilk bakışta bütün insanlığı kendiliğinden eşitleyen bir özellik gibi görünebilir. Oysa herkes aynı gökyüzünün altında bulunsa da herkes uzaya aynı ölçüde erişemez. Fırlatma rampaları, roket teknolojileri, yer istasyonları, veri işleme kapasitesi ve uzmanlık, evrensel mekâna erişimi maddi olarak farklılaştırır. Uzay kimsenin mülkiyetinde değildir; fakat ona ulaşmanın araçları ulusal, kurumsal ve ekonomik mülkiyet altındadır. Ontolojik müştereklik teknik eşitlik üretmez. Herkesin olan alan, yalnızca belirli aktörlerin erişebildiği bir ayrıcalık rejimine dönüşebilir.

Kanada–Fransa işbirliği bu çelişkinin içinde anlam kazanır. İki ülke uzayın statüsünü değiştirmeden kendi erişim kapasitelerini genişletir; evrensel zemine ortak teknik bir koridor açar. Fırlatma sistemi yeryüzünden uzaya doğru hareketi, yer istasyonu ise uzaydan yeryüzüne dönen bilgi akışını düzenler. Biri maddi nesneyi dünyanın dışına taşırken diğeri dışarıdaki nesneyi veri yoluyla yeniden dünyaya bağlar. Ortaklık böylece yalnızca uzaya çıkışı değil, uzay ile yeryüzü arasındaki çift yönlü ilişkinin tamamını kapsar.

Yer istasyonlarının varlığı, en evrensel mekânın bile yeryüzündeki tekil noktalara bağlı olduğunu gösterir. Uydu küresel bir yörüngede dolaşabilir; fakat onunla iletişim kurmak için belirli bir ülkede, belirli koordinatlarda kurulmuş antenlere ihtiyaç vardır. Evrensel olan uzay, yerel altyapı olmadan siyasal ve teknolojik değere dönüşemez. Kanada ve Fransa’nın ortaklığı bu nedenle gökyüzünde başlayıp yeryüzüne inmez; yeryüzündeki sınırlı alanlardan başlayarak sınırsız olana açılır. Evrensellik, tekilliklerden bağımsız değil, onların teknik olarak birbirine bağlanmasıyla erişilebilir hâle gelir.

Saint-Pierre ve Miquelon’da yapılan açıklamanın simgesel ağırlığı da buradan doğar. Fransa’ya bağlı fakat Kanada kıyılarına yakın bu küçük takımada, iki egemen coğrafya arasındaki temas yüzeyidir. Uzay gibi sınırsız bir alan üzerine kurulan ortaklığın, ulusal sınırların birbirine yaklaştığı dar bir bölgede ilan edilmesi anlamlıdır. En geniş işbirliği fikri, küçük ve belirli bir mekânsal kesişim noktasından doğar. Yerel buluşma evrensel projeye, ada ise yörüngeye açılan siyasal başlangıca dönüşür.

İşbirliğini tümevarımsal bir eylem olarak okumak tam da bu tekil başlangıç ile evrensel ufuk arasındaki harekete dayanır. Tümevarım, sınırlı örneklerden daha genel bir hükme ilerler; burada da iki devletin somut ortaklığı, bütün insanlığa açık kabul edilen bir alanda daha genel bir birlikte hareket etme modelini fiilen sınar. Kanada ile Fransa’nın ilişkisi henüz evrensel değildir; iki tekil siyasal öznenin kararıdır. Fakat kararın uygulandığı zemin, onları kendi ikili sınırlarının ötesinde düşünmeye zorlar. Tekil ortaklık evrensel alana yöneldikçe kendi ölçeğini aşan bir ilke üretir: Hiç kimsenin tek başına sahip olamayacağı şey, ancak koordinasyon yoluyla etkin biçimde kullanılabilir.

Buradaki tümevarım yalnızca zihinsel bir çıkarım değil, maddi bir genelleştirme hareketidir. Ortak bir fırlatma sistemi önce iki ülkenin ihtiyaçlarını karşılayabilir; ardından başka devletlerin, bilim kurumlarının veya güvenlik ağlarının katılabileceği daha geniş bir altyapının çekirdeğine dönüşebilir. Tek bir ikili proje, tekrarlanabilir ve genişletilebilir olduğu ölçüde uluslararası bir modele evrilebilir. Eylem önce sınırlı aktörler arasında gerçekleşir, fakat yapısı daha fazla aktörü içerebilecek açıklık taşıdığı için evrenselleşme potansiyeli kazanır. Evrensel ilke baştan tamamlanmış olarak verilmez; tekil ortaklıkların genişlemesiyle aşamalı biçimde kurulur.

Yine de uzayın evrenselliği, onun üzerinde yapılan her işbirliğini kendiliğinden evrensel çıkarın hizmetine sokmaz. Ortak sistemlerin savunma boyutu, evrensel mekânın stratejik rekabete açıldığını da gösterir. Uydu ağı iletişim, bilim ve iklim gözlemi sağlayabileceği gibi askerî gözetim, hedef tespiti ve erken uyarı kapasitesi de üretebilir. Kimseye ait olmayan alan, devletlerin birbirleri karşısında üstünlük aradığı bir güç ortamına dönüşebilir. Evrensel zemin üzerinde kurulan ortaklık, insanlığın ortaklığı olmak zorunda değildir; sınırlı bir ittifakın diğer aktörlere karşı konumunu kuvvetlendirebilir.

Bu gerilim, evrensellik ile tarafsızlığın aynı şey olmadığını gösterir. Uzay belirli bir devlete ait değildir, fakat içinde kullanılan teknolojiler belirli amaçlara, ittifaklara ve güvenlik stratejilerine bağlanabilir. Mekânın evrenselliği eylemin evrenselliğini garanti etmez. Kanada ile Fransa’nın işbirliği, ortak alanın nasıl kullanılacağına ilişkin tekil bir siyasal seçimdir. Tümevarımsal niteliği de kesin bir evrensel sonuca ulaşmasından değil, sınırlı bir müşterekliği daha geniş bir müşterek düzenin mümkün modeli olarak ortaya koymasından kaynaklanır.

Uzay, bütün yeryüzüne aynı anda dışsal olduğu için ulusal farklılıkları göreli hâle getirir. Dünyadan bakıldığında Kanada ile Fransa ayrı egemenlik alanlarıdır; yörüngeden bakıldığında aynı gezegen yüzeyinin iki bölgesidir. Uzaysal perspektif siyasal sınırları fiziksel olarak yok etmez, fakat onların kozmik ölçekteki yerelliğini görünür kılar. İki devletin ortak teknoloji geliştirmesi, kendi ayrılıklarını ortadan kaldırmadan daha geniş bir ölçek içinde yeniden konumlandırılmalarını sağlar. Ulusal kimlik korunur, fakat ortak hedefin büyüklüğü karşısında tek başına yeterli olmaktan çıkar.

Kanada–Fransa yakınlaşması böylece sahiplik üzerine değil, evrensel olana birlikte erişme kapasitesi üzerine kurulmuş bir ortaklık biçimidir. Uzay kimsenin mülkiyetinde olmadığı için iki ülkenin ortak malı da olamaz; fakat tam da bu sahipsizlik, birlikte eylemenin en kapsamlı zeminini sunar. Fırlatma sistemleri ve yer istasyonları, yerel iradeleri evrensel mekâna bağlayan teknik aracılardır. İki devletin sınırlı anlaşması, kendisinden daha geniş bir siyasal ihtimali somutlaştırır: Evrensel olan, hiçbir aktöre ait olmadığı için sahipsiz bırakılmak zorunda değildir; tekil güçlerin mülkiyet iddiasından vazgeçerek ortak kapasite üretmesiyle kullanılabilir. Tümevarımsal eylem burada küçük bir ortaklığın evrenseli temsil etmesi değil, evrensele doğru genişleyebilecek ilişki biçimini ilk kez maddede sınamasıdır.               

Etkin Unutma

Unutmak her zaman zihnin bir şeyi başaramaması değildir; bazen organizmanın belirli bir işlevi etkin biçimde sınırlamasıdır. Uzun süreli yüksek östrojen düzeylerinin farelerde hipotalamus ile hipokampus arasındaki sinirsel hattı etkileyerek geçici hafıza bozukluğu oluşturabileceğini gösteren deneyler, gebelikte yaşanan hafıza bulanıklığını pasif bir eksiklikten çok düzenlenmiş bir nörobiyolojik süreç olarak düşünmeye imkân verir. Hafıza sistemi bütünüyle kapanmaz, belirli devrelerin etkinliği hormonlar aracılığıyla azaltılır. Unutma böylece zihinsel içeriğin kendiliğinden kaybolması değil, organizmanın başka bir fizyolojik düzene geçerken bilişsel erişimi geçici olarak yeniden ayarlamasıdır.

Gündelik düşünce hafızayı çoğu zaman içerisine anıların yerleştirildiği bir depo gibi tasarlar. Hatırlamak, depodaki bilgiyi bulmak; unutmak ise bilginin kaybolması veya depolama sisteminin bozulması olarak anlaşılır. Oysa hipotalamus–hipokampus hattındaki baskılanma, unutmanın içeriklerin tamamen silinmesinden kaynaklanmak zorunda olmadığını gösterir. Anı mevcut olabilir, fakat ona ulaşmayı mümkün kılan sinirsel yol geçici olarak daha düşük etkinlikle çalışabilir. Kaybolan şey zorunlu olarak bilginin kendisi değil, bilincin o bilgiye zamanında erişebilme kapasitesidir.

Hafıza bulanıklığı bu anlamda yokluktan çok erişim sorunudur. Bir isim hatırlanamadığında, konuşmanın akışı kaybedildiğinde veya bir odaya hangi amaçla girildiği unutulduğunda zihinsel içerik bütünüyle ortadan kalkmış olmayabilir. İçeriği güncel bilince taşıyan ağın etkinliği değişmiş, hatırlama eşiği yükselmiş veya dikkat başka fizyolojik önceliklere göre düzenlenmiş olabilir. Hatırlayamama dışarıdan boşluk gibi deneyimlenir; fakat bu boşluğun altında aktif bir sinirsel düzenleme çalışabilir. Fenomenal eksiklik, maddi düzeydeki etkinliğin sonucu hâline gelir.

Araştırmanın işaret ettiği mekanizmada yüksek östrojen, yalnızca kana karışan biyolojik bir madde olarak kalmaz; nöronların faaliyetini, beyin bölgeleri arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla öznenin dünyaya bilişsel erişimini değiştirir. Hipotalamustaki artan etkinliğin hipokampal süreçleri baskılaması, hormon ile düşünce arasındaki varsayılan uzaklığı ortadan kaldırır. Bedensel bir değişim, hatırlamanın ritmine ve bilincin süreklilik deneyimine doğrudan katılır. Östrojen yalnızca bedenin üreme düzenini yöneten bir unsur değil, belirli koşullarda zihinsel deneyimin biçimini değiştiren nörokimyasal bir fail olarak görünür.

Unutmanın etkin biçimde üretilmesi ilk bakışta çelişkili gelebilir. Çünkü işlev ile eksiklik, eylem ile yetersizlik birbirine karşıt kategoriler olarak düşünülür. Bir sistem çalışıyorsa sonuç üretmesi, çalışmıyorsa boşluk bırakması beklenir. Oysa sinir sistemi kimi işlevleri başka işlevleri baskılayarak gerçekleştirir. Dikkat bazı uyaranları dışarıda bırakır, algı çevredeki verilerin büyük bölümünü filtreler, uyku dış dünyaya erişimi sınırlar. Seçici unutma da benzer biçimde sistemin durmasından değil, sistem içindeki bazı yolların geçici olarak geri plana çekilmesinden doğabilir. Eksiklik olarak deneyimlenen şey, daha geniş organizasyonun pozitif işlemidir.

Gilbert Ryle’ın “makinedeki hayalet” eleştirisi, bu bulguyu kavramsallaştırmak için güçlü bir çerçeve sunar. Ryle bu metaforla, bedeni mekanik bir aygıt, zihni ise onun içinde yaşayan ayrı ve görünmez bir varlık olarak gören Kartezyen düalizmi hedef alır. Böyle bir anlayışta beden hormonlar ve sinirler aracılığıyla işlerken hatırlayan, düşünen ve unutan bilinç bunlardan ontolojik olarak ayrı bir iç özneye dönüştürülür. Hafıza bozulduğunda makinede bir arıza olduğu, fakat içerideki zihinsel varlığın bundan bağımsız kaldığı varsayılır. Ryle’a göre sorun, iki ayrı varlık arasındaki ilişkinin açıklanamaması değil, zihinsel olanı bedensel süreçlerle aynı türden ikinci bir töz gibi ele alan kategori hatasıdır.

Gebelikteki hafıza bulanıklığı, makine ile hayalet arasında varsayılan sınırı deneysel düzeyde geçirgenleştirir. Hormon seviyesindeki değişim belirli nöral devreleri etkiliyor ve bu etki hatırlama deneyimini dönüştürüyorsa bilinç bedene dışarıdan eklenmiş bağımsız bir varlık gibi düşünülemez. “Beden değişti ama zihin ayrıca unuttu” biçiminde iki ayrı olay bulunmaz; bedensel değişimin belirli örgütlenme düzeyinde hafıza bulanıklığı olarak yaşanması söz konusudur. Sinirsel baskılanma üçüncü şahıs gözleminde biyolojik süreç, birinci şahıs deneyiminde unutkanlık olarak belirir. İki betimleme, iki ayrı tözü değil aynı olayın farklı görünüşlerini ifade eder.

Ryle’ın eleştirisi bedeni basit bir makineye, bilinci de mekanik hareketlerin anlamsız yan ürününe indirgemeyi gerektirmez. “Hayalet” reddedildiğinde deneyim ortadan kalkmaz; yalnızca deneyimin bedensel örgütlenmeden bağımsız ikinci bir cevhere ait olduğu varsayımı terk edilir. Hatırlamak, beynin içindeki belirli bir parçanın tek başına gerçekleştirdiği kapalı işlem de değildir. Hormonlar, sinirsel devreler, dikkat, çevre ve kişinin sürdürdüğü eylemler aynı bilişsel düzen içinde birleşir. Hafıza, bir nesne veya organ değil, organizmanın geçmiş deneyimi güncel davranışa taşıma biçimidir.

Araştırmanın fareler üzerinde yapılmış olması, insan gebeliğine ilişkin yorumun sınırını da belirler. Deneyler olası bir mekanizma sunar; farelerde gözlenen hormonal ve sinirsel ilişkinin insanlarda aynı biçimde işlediğini tek başına kesinleştirmez. Ancak bulgunun felsefi önemi yalnızca doğrudan klinik genellemeden kaynaklanmaz. Bilişsel bir deneyimin, belirli bir hormon düzeyi ile beyin bölgeleri arasındaki düzenlenebilir ilişkiye bağlanabileceğini göstermesi, zihin ile beden arasındaki mutlak ayrımı zayıflatır. Zihinsel görünen bir değişim, bedensel süreçlerin içinde izlenebilir bir yapıya sahip olabilir.

Geçicilik de unutkanlığın bir çöküş olmadığını düşündürür. Devrelerde kalıcı hasar yerine hormon düzeylerine bağlı bir baskılanma söz konusuysa bilişsel durum, organizmanın geçici fizyolojik evresine eşlik eder ve koşullar değiştiğinde geri dönebilir. Hafıza sistemi yok olmaz; çalışma tarzı belirli bir süre için yeniden düzenlenir. Böylece “bozukluk” ile “uyarlanma” arasındaki sınır belirsizleşir. Günlük işlevi zorlaştıran bir durum aynı anda organizmanın gebelik sürecindeki daha geniş biyolojik dönüşümünün yan etkisi veya bileşeni olabilir.

Unutmanın bu biçimi, eksiklik kavramını da yeniden düşünmeye zorlar. Bir işlevin azalması her zaman sistemin daha az çalıştığı anlamına gelmez; bazen sistemin başka önceliklere göre daha yoğun biçimde düzenlendiğini gösterir. Hipotalamusun artan etkinliği hipokampusu baskılıyorsa hafıza bulanıklığının arkasında boşluk değil, bir bölgenin başka bir bölge üzerindeki aktif etkisi vardır. Sistem hiçbir şey yapmadığı için unutmaz; belirli bir şeyi yaptığı için hatırlamayı zorlaştırır. Pasif görünen sonuç, pozitif bir nedenselliğin fenomenal yüzüdür.

Ruh ile beden, bilinç ile organizma arasındaki ayrım da bu noktada açıklayıcı gücünü kaybetmeye başlar. Hatırlama bütünüyle ruhsal, hormon bütünüyle bedensel kabul edildiğinde ikisi arasındaki temas gizemli bir geçişe dönüşür. Oysa deneysel bulgu, geçiş yerine süreklilik önerir: Hormonal değişim nöral ilişkiyi, nöral ilişki bilişsel erişimi, bilişsel erişim de öznel deneyimi biçimlendirir. Her düzey farklı bir terminolojiyle anlatılabilir, fakat aralarında ontolojik bir uçurum bulunmak zorunda değildir. Bilinç, bedenin içine yerleştirilmiş bir hayalet değil, bedenin dünyayla kurduğu karmaşık ilişkinin yaşanan kipidir.

Gebelik unutkanlığının olası sinirsel devresi bu nedenle yalnızca belirli bir bilişsel belirtinin açıklaması değildir. Unutmayı yokluk, zihni bağımsız töz ve bedeni edilgin taşıyıcı olarak gören üçlü yanılgıyı aynı anda sarsar. Hafıza bulanıklığı, sistemin çalışmaması değil, belirli devrelerin hormonlar tarafından geçici olarak yeniden düzenlenmesi olabilir. Hatırlayamayan ayrı bir ruh ile onu engelleyen yabancı bir beden yoktur; hormonal, sinirsel ve deneyimsel katmanlarda farklı biçimlerde görünen tek bir canlı örgütlenme vardır. Makinedeki hayalet kaybolduğunda geriye bilinçsiz bir makine değil, unutmayı bile etkin biçimde üretebilen yaşayan beden kalır.                                                                                                 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow