OntoHaber 56
Son iki günün küresel gelişmeleri; kaosun nasıl kategorize edildiğini, devletlerin özneliklerini nasıl korumaya çalıştığını, medeniyetin kırılganlıkla nasıl mücadele ettiğini ve spor, diplomasi, ekonomi ile kimlik siyasetinin hangi görünmez mantıklar üzerinden işlediğini inceliyor. Japonya’daki ayı saldırısından Dünya Kupası krizlerine, İran–ABD geriliminden El Niño hazırlıklarına kadar uzanan geniş bir ontolojik okuma.
Asimetrinin Girişi
Japonya’da bir ayının yerleşim alanına girerek insanlara saldırması ve dört kişiyi yaralaması, ilk bakışta yalnızca bir güvenlik ya da yaban hayatı haberi gibi görünür. Oysa bu tür olaylar, medeniyetin hangi psikolojik ve ontolojik temeller üzerinde yükseldiğini görünür kılan nadir kırılma anlarıdır. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey yalnızca insan ile hayvan değildir; iki farklı varoluş rejimi, iki farklı davranış mantığı ve iki farklı düzen üretim biçimidir.
Medeniyet, en temel düzeyde içgüdülerin sınırlandırılması üzerine kurulur. İnsan topluluklarının ortaya çıkabilmesi için bireylerin dürtülerini ertelemesi, kontrol etmesi ve ortak kurallara tabi kılması gerekir. Açlık hissedildiğinde doğrudan saldırmamak, öfke hissedildiğinde öldürmemek, arzu hissedildiğinde onu anında tatmine dönüştürmemek; bütün bunlar medeniyetin görünmez altyapısını oluşturur. Toplum denilen şey, aslında dürtülerin mutlak özgürlüğünün değil, dürtülerin belirli biçimlerde düzenlenmesinin ürünüdür. Bu nedenle şehirler yalnızca beton, asfalt ve binalardan meydana gelmez; aynı zamanda bastırılmış, yönlendirilmiş ve disipline edilmiş içgüdülerden oluşur.
Hayvanlar ise farklı bir davranış rejimine sahiptir. İnsan da biyolojik olarak içgüdülere sahip olsa da, medeniyet bu içgüdüleri sürekli olarak filtreler ve dönüştürür. Hayvanlarda ise davranış ile dürtü arasındaki mesafe çok daha kısadır. Açlık, korku, saldırganlık veya savunma refleksi daha doğrudan biçimde eyleme dönüşür. Bu nedenle hayvanların yaşadığı alan ile insanların yaşadığı alan arasında yalnızca fiziksel değil, davranışsal bir sınır da bulunur. Orman ile şehir arasındaki fark, ağaç sayısından çok davranış mantığındaki farklılıktır.
Bir düzlemde bulunan unsurların benzer mantıklarla hareket etmesi, o düzlemde bir tür simetri üretir. Şehirlerin huzur hissi vermesinin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar birbirlerini tanımasalar bile, büyük ölçüde aynı normlara bağlı hareket edeceklerini varsayarlar. Kırmızı ışıkta durulacağı, markette sıraya girileceği, sokakta karşılaşılan kişinin rastgele saldırmayacağı düşünülür. Bu varsayımlar görünmezdir fakat medeniyetin günlük işleyişini mümkün kılar. İnsanlar birbirlerine güvenmezler; aslında aynı kurallara bağlı olduklarına güvenirler.
Asimetri tam da bu noktada ortaya çıkar. Çünkü şehir, belirli bir davranış mantığı üzerine kurulmuşken, o mantığın dışında hareket eden bir unsur sisteme dahil olduğunda bütün denge bozulmaya başlar. Sorun yalnızca fiziksel tehlike değildir. Daha derinde, şehir sakinlerinin dünyayı öngörülebilir kabul etmesini sağlayan mantıksal düzen sarsılır. Bir ayının sokakta dolaşması yalnızca bir hayvanın görülmesi anlamına gelmez; medeniyetin temel varsayımlarından birinin askıya alınması anlamına gelir. İnsan zihni, ait olduğu davranış evreninin dışından gelen bir varlıkla karşılaşır.
Bu durumun daha hafif biçimleri sokak hayvanları tartışmalarında da görülebilir. Sokak köpekleri etrafında ortaya çıkan gerilimlerin önemli bir kısmı yalnızca saldırı vakalarından kaynaklanmaz. Asıl gerilim, şehir mantığı ile içgüdü mantığının aynı mekânda bulunmasından doğar. İnsanlar yürüdükleri sokakta davranışların belirli normlara göre gerçekleşmesini beklerken, içgüdüsel hareket eden canlıların varlığı bu beklentiyi sürekli olarak kesintiye uğratır. Bu yüzden huzursuzluk yalnızca yaşanan olaylardan değil, yaşanma ihtimalinden de beslenir. Tehlikenin gerçekleşmesi kadar, gerçekleşebilme kapasitesi de psikolojik etki üretir.
Ayı örneğinde bu durum çok daha yoğun biçimde hissedilir. Çünkü ayı, köpekten farklı olarak medeniyet tarafından evcilleştirilmiş veya insan yaşamına uyarlanmış bir hayvan değildir. Gücü, boyutu ve yıkıcılık kapasitesi nedeniyle daha ilkel ve daha ham bir içgüdüselliği temsil eder. Bir ayının şehir içinde görülmesi, yalnızca bir canlıyla karşılaşmak değil, medeniyet öncesi dünyanın kısa süreliğine geri dönmesi gibidir. İnsan zihni burada yalnızca bir hayvan görmez; bastırılmış doğanın geri dönüşünü görür.
Bu nedenle insanların ayılardan duyduğu korku ile bir kuştan duyduğu korku aynı şey değildir. Korkunun şiddeti, hayvanın fiziksel özelliklerinden olduğu kadar temsil ettiği davranış rejiminden de kaynaklanır. Ayı, şehir düzeninin dışındaki bir mantığın taşıyıcısıdır. İçgüdüsel karar verme kapasitesi ile medeniyetin hesaplanabilir düzeni arasındaki fark ne kadar büyürse, ortaya çıkan huzursuzluk da o kadar büyür.
Medeniyet kendisini yalnızca kurallar üreterek değil, aynı zamanda belirli davranış biçimlerini mekândan dışlayarak korur. Şehirler, aslında içgüdülerin tamamen ortadan kaldırıldığı yerler değil; içgüdülerin görünmez hale getirildiği alanlardır. Bir ayının yerleşim alanına girmesi, bu görünmezliğin bozulduğu anlardan biridir. Orman ile şehir arasındaki sınırın yalnızca coğrafi değil, davranışsal olduğunu hatırlatır.
Japonya’daki olayın yarattığı dikkat de buradan kaynaklanır. Haber değeri taşıyan şey yalnızca dört kişinin yaralanması değildir. Daha derinde hissedilen unsur, medeniyetin simetrik düzenine ait olmayan bir varlığın o düzenin içine girmesidir. İnsan zihni, şehirde bir ayı gördüğünde aslında doğayı değil, kendi düzeninin kırılganlığını görür. Çünkü medeniyet ne kadar gelişirse gelişsin, onun sınırlarının hemen dışında hâlâ içgüdülerin dünyası bulunmaktadır ve bazen o dünya, birkaç dakika için bile olsa, kapıyı çalıp içeri girebilmektedir.
Devletin Çekirdeği
Savaşlar çoğu zaman tanklar, cephe hatları, füze sistemleri ve askerî kayıplar üzerinden okunur. Oysa bir devletin gerçekten nerede başladığı sorusu sorulduğunda, cevap çoğu zaman savaş meydanlarında değil, gündelik hayatın sıradan görünen altyapılarında bulunur. İnsanlar sabah uyandığında ekmek bulabiliyor, süt satın alabiliyor, elektrik kullanabiliyor ve yaşamlarını sürdürebiliyorsa devlet hâlâ işlev görüyor demektir. Bu nedenle Rusya’nın Kyiv bölgesindeki bir süt ürünleri fabrikasına düzenlediği drone saldırısı, ilk bakışta görüldüğünden çok daha derin bir anlam taşımaktadır.
Devletin tarihsel meşruiyetinin önemli bir bölümü güvenlikten gelir; ancak güvenlik tek başına yeterli değildir. İnsanlar yalnızca korunmak istemezler, aynı zamanda yaşayabilmek isterler. Bu nedenle devlet, tarih boyunca kendisini yalnızca askerî güç olarak değil, yaşamı yeniden üreten bir organizasyon biçimi olarak kurmuştur. Gıda üretimi, enerji dağıtımı, ulaşım ağları, sağlık sistemleri ve ekonomik dolaşım mekanizmaları bu yüzden devletlerin vazgeçilmez parçalarıdır. Bunlar olmadan sınırlar korunabilir; fakat toplum sürdürülemez.
Bu durum, psikolojide sıklıkla kullanılan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisiyle de okunabilir. Piramidin en alt katmanında fiziksel ihtiyaçlar bulunur: beslenme, su, barınma ve yaşamın biyolojik devamlılığı. Daha üst düzey ihtiyaçların tamamı bu tabakanın üzerine inşa edilir. İnsanlar sanat, bilim, siyaset veya ideolojiyle ilgilenebilir; fakat bunların tamamı önce hayatta kalmayı gerektirir. Açlık, susuzluk veya temel tüketim zincirinin çökmesi durumunda daha üst düzey toplumsal faaliyetler de hızla anlamını yitirir.
Devletler açısından da benzer bir mantık geçerlidir. Devletin en temel işlevlerinden biri, toplumun üretim ve tüketim döngüsünü sürdürülebilir halde tutmaktır. Fabrikalar bu nedenle yalnızca ekonomik birimler değildir. Onlar aynı zamanda devletin biyolojik devamlılık mekanizmasının parçalarıdır. Bir süt ürünleri fabrikası yalnızca süt üretmez; toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanmasına katkı sağlar. Bu yüzden fabrikalar ekonomik olduğu kadar ontolojik yapılardır da. Çünkü yaşamın sürekliliğini mümkün kılan ağın düğüm noktalarını oluştururlar.
Rusya’nın gerçekleştirdiği saldırının stratejik ağırlığı burada ortaya çıkar. Bir fabrikanın vurulması, yüzeyde ekonomik zarar gibi görünür. Ancak daha derinde hedef alınan şey, devletin üretim-tüketim döngüsüdür. Devletler büyük ölçüde bu döngünün devamı sayesinde ayakta kalırlar. İnsanlar maaş alır, üretim yapılır, ürünler dağıtılır, tüketim gerçekleşir ve toplumsal yaşam devam eder. Bu zincirin her halkası, devletin görünmez omurgasının parçasıdır.
Bu nedenle savaşlarda altyapı hedefleri çoğu zaman askerî hedeflerden daha uzun vadeli sonuçlar doğurabilir. Bir tankın imhası askerî kapasiteyi azaltır. Bir fabrikanın imhası ise yaşamın yeniden üretim kapasitesine zarar verir. Tanklar savaşın araçlarıdır; fabrikalar ise toplumun sürekliliğinin araçlarıdır. Birincisi cepheyi etkiler, ikincisi gündelik hayatı etkiler. Uzun vadede toplumların dayanıklılığını belirleyen şey de çoğu zaman bu ikinci alandır.
Burada dikkat çekici olan nokta, devletlerin kriz dönemlerinde bile varlıklarını çoğu zaman daralan ama tamamen çökmeyen üretim-tüketim ağları üzerinden sürdürmeleridir. Bir ülke toprak kaybedebilir, ekonomik daralma yaşayabilir, siyasi krizlerle karşılaşabilir veya askerî baskı altında kalabilir. Buna rağmen belirli ölçüde üretim ve tüketim devam ettiği sürece devlet yaşamaya devam eder. Çünkü devletin gerçek dayanıklılığı çoğu zaman bürokratik yapılardan değil, yaşamı yeniden üretme kapasitesinden gelir.
Bu açıdan bakıldığında süt ürünleri fabrikasına yapılan saldırı yalnızca ekonomik bir tesisin hedef alınması değildir. Yaşamın sürekliliğini sağlayan ağlardan birinin hedef alınmasıdır. Savaşın amacı yalnızca karşı tarafın askerî gücünü azaltmak değil, aynı zamanda onun toplumsal dayanıklılığını da aşındırmaktır. Üretim ağları zarar gördükçe, devletin en temel işlevlerinden biri olan ihtiyaç karşılama kapasitesi de baskı altına girer.
Modern savaşların giderek daha fazla altyapı, enerji, lojistik ve üretim merkezlerine yönelmesinin nedeni de budur. Çünkü çağdaş devletlerin gücü yalnızca silahlardan değil, yaşamı organize etme becerisinden doğar. Bir süt fabrikası, bir enerji santrali veya bir lojistik merkezi bu yüzden yalnızca ekonomik varlıklar değildir. Onlar devletin gündelik hayatta cisimleşmiş biçimleridir.
Kyiv bölgesindeki saldırının yarattığı etkinin derinliği de burada yatmaktadır. Dışarıdan bakıldığında hedef bir fabrika gibi görünür. Fakat stratejik düzeyde hedef alınan şey, bir devletin kendi toplumunu besleme, ihtiyaçlarını karşılama ve yaşamı sürdürme kapasitesidir. Bu nedenle böyle saldırılar çoğu zaman görüldüğünden daha büyük anlam taşır. Çünkü saldırılan şey yalnızca bir bina değil, devletin varlığını her gün yeniden üreten çekirdek mekanizmalardan biridir. Bir başka ifadeyle, burada hedef alınan yalnızca üretim değil; devlet olmanın en temel koşullarından biri olan yaşamın sürekliliğidir.
Huzurun Çöküşü
Medeniyet yalnızca tehditleri ortadan kaldırmaya çalışmaz; tehditlerin nerede bulunacağını da belirler. İnsanlar bu sayede her an alarm halinde yaşamak zorunda kalmazlar. Güvenli olduğu varsayılan alanlar yaratılır, risk belirli bölgelere ve durumlara hapsedilir, gündelik yaşam ise bu görünmez ayrımın üzerinde yükselir. Uyku, dinlenme ve korunma gibi faaliyetler bu yüzden yalnızca biyolojik süreçler değildir; aynı zamanda kültürel olarak üretilmiş güvenlik bölgeleridir. Kenya’daki bir kız yatılı okulunda çıkan yangında 16 öğrencinin hayatını kaybetmesi ve olayla bağlantılı olarak 9 öğrencinin gözaltına alınması, tam da bu güvenlik haritasının yırtıldığı anlardan birini temsil etmektedir. Olayın yarattığı sarsıntı yalnızca can kaybından değil, güvenli olduğu varsayılan bir alanın ölüm üreten bir alana dönüşmesinden kaynaklanır.
İnsan sinir sistemi kabaca iki temel işleyiş rejimi arasında hareket eder. Sempatik sinir sistemi tehdit, mücadele ve kaçış durumlarında aktifleşir. Parasempatik sinir sistemi ise dinlenme, iyileşme, gevşeme ve güvenlik hissiyle ilişkilidir. Modern nörobilimde buna sıklıkla "rest and digest" yani "dinlen ve onar" modu denir. Organizma tehdit algılamadığında parasempatik sistem baskın hale gelir; kalp ritmi düşer, kas gerginliği azalır ve beden enerjisini koruma moduna geçer.
Önemli olan insanların yalnızca biyolojik süreçler yoluyla değil, sembolik ve çağrışımsal mekanizmalar aracılığıyla da bu sistemleri tetikleyebilmesidir. Bir yatağa uzanmak, loş bir odaya girmek, ev ortamına dönmek veya güvenli kabul edilen bir mekâna geçmek, doğrudan sinir sistemi üzerinde etkiler yaratabilir. Burada tek başına nesnenin fiziksel varlığı değil, onun taşıdığı anlam da önemlidir. Modern psikolojide ve nörobilimde buna çevresel ipuçları, bağlamsal koşullandırma veya güvenlik sinyalleri denebilir. Belirli nesneler ve mekânlar zaman içerisinde güvenlik hissiyle ilişkilendirilir ve organizma bu ilişkiyi otomatik olarak öğrenir.
Bu açıdan bakıldığında yatak sıradan bir eşya değildir. Yatak, modern insanın zihninde parasempatik aktivasyonun en güçlü sembollerinden biridir. Uyku, dinlenme, korunma ve gevşeme gibi süreçler onun etrafında örgütlenir. İnsan yatağa yattığında yalnızca bedenini bir nesnenin üzerine bırakmaz; aynı zamanda zihinsel olarak da tehdit algısını azaltmaya başlar. Yatak bu nedenle biyolojik değilse bile kültürel ve psikolojik anlamda parasempatik bir nesne olarak düşünülebilir. Yatılı okul yangınları diğer birçok felaketten farklı bir psikolojik ağırlık taşır. Çünkü burada ölüm, sempatik alanın içinde gerçekleşmez. İnsanlar savaşta, çatışmada veya saldırı altında öldüğünde zihin bunu tehdit kategorisi içerisinde anlamlandırabilir. Tehlike ile ölüm arasında mantıksal bir bağ kurulur. Fakat yatakta gerçekleşen ölüm farklıdır. Çünkü yatak zihinsel olarak ölümün değil güvenliğin alanına aittir. Ölümün oraya sızması, yalnızca fiziksel bir kayıp değil, kategorik bir bozulma yaratır.
Bu durum epistemolojik bir kriz üretir. Çünkü insan zihni dünyayı yalnızca nesnelerle değil, nesnelere yüklediği işlevlerle anlamlandırır. Yatak güvenliği temsil eder. Yurt korunmayı temsil eder. Uyku tehditten geçici olarak çekilmeyi temsil eder. Yangın ise tehdit kategorisine aittir. Bu iki alanın çakışması, zihnin dünyayı düzenleme biçiminde kısa süreli bir kırılma yaratır. Ölümün beklenmediği yerde ortaya çıkması, yalnızca korku değil, anlam kaybı da üretir.
Aslında modern medeniyetin önemli bir kısmı tam da bu mekanizma üzerine kuruludur. İnsanlar yalnızca tehditleri ortadan kaldırmaya çalışmazlar; aynı zamanda tehditleri belirli alanlara hapsetmeye çalışırlar. Hastaneler sağlık için, evler güvenlik için, yataklar dinlenmek için vardır. Medeniyet, yaşamı kategorilere ayırarak öngörülebilir hale getirir. Böylece kişi her an savaş ya da kaç modunda yaşamak zorunda kalmaz. Güvenli alanlar oluşturulur ve sinir sistemi sürekli alarm halinde kalmaktan kurtulur.
Kenya’daki yangın bu yüzden yalnızca bir bina yangını değildir. Olayın yarattığı toplumsal şokun önemli kısmı, güvenlik kategorisinin kendi içinde çökmüş olmasından kaynaklanır. İnsanlar burada yalnızca çocukların ölümünü görmezler. Aynı zamanda güvenlik olarak kodlanan bir mekânın tehdit üreten bir mekâna dönüşmesini görürler. Parasempatik alanın sempatik alan tarafından işgal edildiğine tanıklık ederler.
Bu nedenle haberin yarattığı rahatsızlık, sıradan bir trajedinin yarattığı rahatsızlıktan daha derin olabilir. Çünkü burada yalnızca ölüm gerçekleşmemiştir. Dinlenmenin tehditten ayrıldığına dair temel varsayım da yara almıştır. Yatak artık yalnızca huzurun sembolü değildir; aynı zamanda huzurun mutlak olmadığını hatırlatan bir nesneye dönüşür. İnsan zihnini asıl sarsan nokta da budur. Yangın, yalnızca çocukların bulunduğu binayı değil, güvenlik ile tehlike arasına çizilen görünmez sınırı da yakmıştır.
Belki de bu tür olayların bıraktığı en kalıcı iz tam burada ortaya çıkar. Sempatik sistemin hüküm sürdüğü alanlarda tehlike beklenir. Fakat parasempatik alanın içine tehlike girdiğinde, organizma yalnızca korku yaşamaz; güvenliğin kendisinden de şüphe etmeye başlar. Böylece huzur, kendi karşıtını üretmeye başlar. Dinlenme alanı alarm alanına dönüşür. Güvenlik hissi ise yerini sürekli teyakkuz halinde olma ihtimaline bırakır. İşte bu nedenle bazı felaketler yalnızca can kaybı yaratmaz; aynı zamanda huzurun ne olduğuna dair kolektif inancı da yaralar.
Kaosun Fiyatı
Afrika’daki büyüyen Ebola salgını için Dünya Sağlık Örgütü’nün 518 milyon dolarlık altı aylık müdahale planı açıklaması, yalnızca bir sağlık haberi değildir. Haberin en dikkat çekici kısmı salgının kendisi kadar, hatta belki ondan daha fazla, müdahale için belirlenen rakamdır. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey yalnızca bir virüs ile sağlık sistemi değildir; doğanın kaotik üretim kapasitesi ile medeniyetin düzen kurma kapasitesidir.
Hastalıklar, doğanın en saf ve en rahatsız edici yüzlerinden birini temsil eder. İnsanlık tarihi boyunca salgınlar yalnızca biyolojik krizler yaratmamış, aynı zamanda toplumsal düzenleri, ekonomik sistemleri, siyasal yapıları ve kolektif psikolojileri de sarsmıştır. Bunun nedeni hastalıkların yalnızca bedenleri tehdit etmesi değildir. Hastalık, medeniyetin üzerine kurulduğu öngörülebilirlik ilkesine saldırır. İnsanlar yarın neyle karşılaşacaklarını bilmek isterler; salgınlar ise tam tersine belirsizlik üretir. Kimin enfekte olacağı, ne kadar yayılacağı, ne kadar süreceği ve hangi sonuçları doğuracağı kesin olarak öngörülemez. Bu nedenle hastalık, doğanın kaotik karakterinin toplumsal düzleme yansıyan biçimlerinden biridir.
Medeniyet ise tam tersi bir mantık üzerine kuruludur. Toplumların ortaya çıkışından itibaren insanlığın temel amacı doğayı tamamen ortadan kaldırmak değil, onun öngörülemezliğini sınırlandırmak olmuştur. Tarım, insanların açlık riskini azaltma girişimidir. Şehirler, güvenlik ihtiyacına verilen cevaptır. Hukuk, toplumsal davranışların rastgeleliğini azaltır. Bilim, bilinmez olanı hesaplanabilir hale getirmeye çalışır. Hastaneler, doğanın bedene yönelik tehditlerine karşı oluşturulmuş savunma mekanizmalarıdır. Bu açıdan bakıldığında medeniyetin tamamı, kaosa karşı geliştirilen devasa bir düzen teknolojisi olarak görülebilir.
Ebola haberi tam da bu nedenle ilginçtir. Çünkü haberde yalnızca bir hastalıktan değil, o hastalığa karşı ayrılan 518 milyon dolardan da bahsedilmektedir. İlk bakışta bu yalnızca teknik bir bütçe bilgisi gibi görünür. Oysa rakamın kendisi sembolik bir anlam taşır. Salgın doğanın kaotik müdahalesini temsil ederken, 518 milyon dolar medeniyetin buna verdiği cevabı temsil etmektedir. Virüs biyolojik bir güçtür; bütçe ise toplumsal bir güçtür. Virüs doğanın dilinde konuşur; para ise medeniyetin dilinde.
Ekonominin çoğu zaman yalnızca üretim, ticaret veya finans ile ilişkilendirilmesi eksik bir yaklaşımdır. Daha derinde ekonomi, kaosla mücadele etmenin örgütlenmiş biçimlerinden biridir. Para yalnızca değişim aracı değildir; aynı zamanda insanlığın belirli problemlere karşı ne kadar enerji, emek ve kaynak ayırabildiğinin ölçüsüdür. Bir topluluğun karşılaştığı tehlikelere verdiği cevapların büyük kısmı ekonomik kapasitesiyle belirlenir. Bu nedenle bütçeler çoğu zaman görünmez savaşların cephanelikleri gibidir.
WHO’nun açıkladığı 518 milyon dolar da tam olarak böyle bir işleve sahiptir. Rakamın haberde yer almasının nedeni yalnızca finansal şeffaflık değildir. Bu sayı, medeniyetin doğaya karşı ne kadar kaynak seferber ettiğini görünür hale getirir. Salgın biyolojik bir olaydır; fakat ona verilen cevap ekonomik bir olaydır. Dolayısıyla haber, virüsün yayılmasından çok daha geniş bir hikâye anlatmaktadır. Bir tarafta kontrolsüz çoğalma eğilimindeki doğal süreçler, diğer tarafta onları durdurmak için harekete geçirilen insan organizasyonu bulunmaktadır.
Daha da ilginç olan nokta, doğanın yarattığı kaosun çoğu zaman ekonomik terimlerle ifade edilmeye başlanmasıdır. Bir salgının büyüklüğü yalnızca vaka sayısıyla değil, ayrılan bütçeyle de ölçülür. Bir afet yalnızca can kaybıyla değil, yeniden inşa maliyetiyle de değerlendirilir. Bir kuraklık yalnızca yağış eksikliği değil, aynı zamanda milyarlarca dolarlık tarımsal zarar olarak konuşulur. Çünkü medeniyet, karşılaştığı her kaotik olayı sonunda kendi diline çevirmek zorundadır. O dilin adı da ekonomidir.
Bu nedenle 518 milyon dolar ifadesi tesadüfi bir ayrıntı değildir. Haberin merkezindeki gerçek anlam burada saklıdır. Ebola salgını, doğanın yıkıcı ve öngörülemez karakterini temsil ederken; 518 milyon dolarlık müdahale planı, insanlığın bu kaosa karşı geliştirdiği kolektif savunma mekanizmasını temsil etmektedir. Virüsün yayılması ile bütçenin açıklanması arasında aslında aynı olayın iki farklı yüzü bulunmaktadır: biri doğanın saldırısı, diğeri medeniyetin cevabı.
İnsanlık tarihi büyük ölçüde bu karşılaşmaların tarihidir. Salgınlar, depremler, kuraklıklar, seller ve diğer tüm doğal tehditler; düzen ile kaos arasındaki bitmeyen mücadelenin farklı biçimleridir. Haberlerde görülen bütçeler, fonlar ve yardım paketleri çoğu zaman teknik ayrıntılar gibi görünür. Oysa bunlar medeniyetin kendisini savunmak için kullandığı araçlardır. Ebola için ayrılan 518 milyon dolar da yalnızca bir para miktarı değil; doğanın ürettiği düzensizliğe karşı insanlığın örgütlü iradesinin sayısal ifadesidir. Burada satın alınan şey yalnızca ilaç, ekipman veya lojistik değildir. Satın alınmaya çalışılan şey, kaos karşısında düzenin devam edebilme ihtimalidir.
Düzenin Yeniden Doğuşu
Somali hükümetinin Mogadişu’daki çatışmaların ardından iki bölgede düzenin yeniden sağlandığını açıklaması, yüzeyde sıradan bir güvenlik haberi gibi görünür. Bir bölgede çatışma çıkmış, güvenlik güçleri müdahale etmiş ve kamu otoritesi yeniden tesis edilmiştir. Günlük haber akışı içerisinde bu tür açıklamalar oldukça olağandır. Fakat devletin ne olduğu sorusu açısından bakıldığında, burada görülen şey yalnızca bir güvenlik operasyonu değil; devlet fikrinin en temel mantığının yoğunlaştırılmış biçimde yeniden sahnelenmesidir.
Devlet kendisini çoğu zaman kurumlar, binalar, yasalar, bayraklar veya bürokratik mekanizmalar üzerinden görünür kılar. Oysa bunların tamamı devletin özü değil, sonuçlarıdır. Devleti mümkün kılan daha temel bir mantık vardır: kaosun sınırlandırılması ve düzenin üretilmesi. Tarihsel olarak devletlerin meşruiyeti de büyük ölçüde bu işlev üzerinden kurulmuştur. İnsanlar devlete yalnızca yönetilmek için değil, belirsizlikten korunmak için ihtiyaç duyarlar. Devletin varlık gerekçesi, düzen üretme kapasitesidir.
Çatışma haberleri ile devlet haberleri arasında özel bir ilişki bulunur. Çünkü çatışma, devletin çözmeye talip olduğu problemi görünür hale getirir. Barış zamanlarında devlet çoğu zaman arka plana çekilir. İnsanlar gündelik yaşamlarını sürdürürken devletin varlığını doğrudan hissetmezler. Kurallar işler, yollar açıktır, ticaret devam eder, insanlar işe gider ve geri döner. Düzen olağanlaştığında onu üreten mekanizma görünmez hale gelir. Ancak çatışma başladığında bu görünmezlik ortadan kalkar. Kaos yeniden sahneye çıktığında, devletin neden var olduğu sorusu da yeniden görünür olur.
Mogadişu’daki olay tam olarak böyle bir işlev görmektedir. Önce çatışma ortaya çıkmaktadır. Ardından devlet müdahale etmekte ve düzenin yeniden sağlandığını ilan etmektedir. Burada aslında yalnızca bir güvenlik operasyonu yaşanmamaktadır. Devletin kuruluş mantığı küçük ölçekte yeniden üretilmektedir. Tarihin büyük anlatısında gerçekleşen süreç, yerel ölçekte tekrar edilmektedir: önce düzensizlik, sonra müdahale, ardından yeniden kurulan düzen.
Bu durum devletin meşruiyetinin önemli bir kısmının neden kriz anlarında güçlendiğini de açıklar. Çünkü devletin temel işlevi en net biçimde tam da bu anlarda görünür hale gelir. Çatışmanın olmadığı, tehditlerin hissedilmediği dönemlerde devlet sıradanlaşır. İnsanlar düzeni doğal bir durum gibi algılamaya başlar. Fakat düzen bozulduğunda, onun aslında sürekli olarak korunması gereken kırılgan bir yapı olduğu anlaşılır. Devlet de tam bu noktada yeniden görünür olur.
Daha ileri gidildiğinde, devlet ile kaos arasında yalnızca karşıtlık değil, diyalektik bir ilişki bulunduğu düşünülebilir. Çünkü devlet kendisini tamamen kaosun yokluğunda tanımlayamaz. Devletin varlık nedeni, belirli ölçüde düzensizlik ihtimalinin sürekli olarak mevcut olmasıdır. Kaosun tamamen ortadan kalktığı varsayımsal bir dünyada devletin düzen üretme işlevi de anlamsızlaşmaya başlar. Bu nedenle devlet yalnızca kaosu bastıran bir mekanizma değildir; aynı zamanda kaos karşısında anlam kazanan bir yapıdır.
Devlet, kaosu ortadan kaldırmaya çalışırken aynı zamanda varlığını kaos ihtimaline borçludur. Düzen ne kadar başarılı olursa olsun, onu meşrulaştıran şey düzenin kendisi değil, düzenin yokluğunda ortaya çıkabilecek ihtimallerdir. İnsanlar çoğu zaman devleti sevdiği için değil, devletsizliğin sonuçlarından çekindiği için kabul ederler. Devletin psikolojik temellerinden biri de budur.
Somali’deki çatışmaların bastırılması ve düzenin yeniden sağlanması açıklaması bu yüzden yalnızca yerel bir gelişme olarak okunamaz. Olayın içerisinde devlet teorisinin en temel sahnesi bulunmaktadır. Çatışma, devletin çözmeye talip olduğu problemi temsil eder. Müdahale, devletin eylem kapasitesini temsil eder. Düzenin yeniden sağlandığı ilanı ise devletin kendi varlık gerekçisini yeniden doğrulamasıdır.
Belki de bu tür olayların en önemli işlevlerinden biri, devleti yalnızca yönetim aygıtı olarak değil, sürekli yeniden üretilen bir süreç olarak görünür hale getirmeleridir. Devlet bir kez kurulup sonsuza kadar varlığını sürdüren statik bir yapı değildir. Düzenin her bozulduğu ve yeniden tesis edildiği anda, kuruluş mantığı küçük ölçekte yeniden yaşanır. Mogadişu’daki çatışmaların ardından yapılan açıklama da bu nedenle yalnızca bir güvenlik raporu değildir. Devlet fikrinin en temel anlatısının, sıkıştırılmış ve yoğunlaştırılmış biçimde yeniden sahnelenmesidir: önce kaos gelir, ardından düzen gelir ve düzenin gelişiyle birlikte devlet bir kez daha kendisini var eder.
Tümelin Sınırı
Güney Afrika’da yabancı düşmanı saldırıların ardından 1.000’den fazla Nijeryalının ülkesine dönmek için başvuruda bulunması, yalnızca göç, güvenlik veya toplumsal gerilim haberi değildir. Olayın merkezinde çok daha temel bir siyasal problem bulunmaktadır: ortak bir bütün oluşturma arzusu ile o bütünün parçalarını koruma arzusu arasındaki gerilim. Çünkü modern siyaset yalnızca devletlerin birbirleriyle ilişkilerinden değil, aynı zamanda bütün ile parça arasındaki bitmeyen mücadeleden oluşur.
Her siyasal yapı kendisini iki farklı düzeyde kurar. Bir tarafta daha geniş bir bütünün parçası olma eğilimi vardır. Diğer tarafta ise kendi sınırlarını, kimliğini ve ayrıcalığını koruma eğilimi bulunur. Bu iki hareket birbirini tamamen dışlamaz; hatta çoğu zaman aynı anda var olurlar. Fakat belirli koşullar altında aralarındaki gerilim görünür hale gelir. Güney Afrika’daki olaylar tam olarak böyle bir görünürleşme anıdır.
Afrika siyasetinin son yıllardaki en dikkat çekici eğilimlerinden biri, kıta ölçeğinde bütünleşme fikrinin giderek daha fazla güç kazanmasıdır. Ticaret anlaşmaları, serbest dolaşım projeleri, ortak kalkınma planları ve bölgesel entegrasyon girişimleri, Afrika’nın yalnızca birbirinden kopuk devletlerden oluşan bir coğrafya olarak değil, ortak bir kader alanı olarak düşünülmeye başlanmasının ürünüdür. Kıta ölçeğinde bakıldığında Nijerya ile Güney Afrika arasındaki ilişki, iki yabancı ülke arasındaki ilişkiden çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü her ikisi de aynı tümel projenin parçaları olarak görülmektedir.
Siyasal elitler ve bölgesel kurumlar daha geniş birlik projeleri geliştirdikçe, gündelik yaşamın içerisinde çok daha farklı dinamikler işlemeye devam eder. Devletler Afrika bütünleşmesini savunabilir, ekonomik entegrasyonu teşvik edebilir ve ortak gelecek vizyonları geliştirebilirler. Fakat vatandaşlar aynı süreci farklı biçimde deneyimler. Çünkü bireyler çoğu zaman kıtalarla değil mahallelerle, bölgelerle, şehirlerle ve ulusal kimliklerle ilişki kurarlar. Teorik düzeyde tümel olan ile deneyim düzeyinde tikel olan aynı hızda hareket etmez.
Yabancı düşmanlığının önemli bir kısmı da burada ortaya çıkar. Sorun yalnızca ekonomik rekabet ya da kültürel farklılık değildir. Daha derinde, belirli bir topluluğun kendi sınırlarını koruma refleksi bulunmaktadır. Her topluluk belirli kaynakları, fırsatları ve sembolik alanları kendi üyelerine ait olarak görme eğilimindedir. Dışarıdan gelen kişiler bu alanlara dahil olduğunda, yalnızca ekonomik değil ontolojik bir gerilim de ortaya çıkar. Çünkü topluluk kendisini tanımlayan sınırların aşındığını hissetmeye başlar.
Afrika bütünleşmesi fikri ile yabancı düşmanlığı birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı siyasal alanın iki farklı kutbudur. Bir tarafta sınırları aşma arzusu bulunmaktadır. Diğer tarafta ise sınırları koruma arzusu vardır. Birisi tümel mantıkla hareket ederken diğeri tikel mantıkla hareket eder. Her iki eğilim de aynı anda gerçeklik üretir.
Nijeryalıların Güney Afrika’dan ayrılmak istemesi bu gerilimin somut sonucudur. Çünkü burada yalnızca bireylerin yer değiştirmesi yaşanmamaktadır. Afrika bütünleşmesi fikrinin sahadaki sınırları da görünür hale gelmektedir. Devletler ve kurumlar düzeyinde kurulan ortaklık dili ile toplumların gündelik refleksleri arasındaki mesafe açığa çıkmaktadır. Kâğıt üzerinde ortak bir kıta tahayyülü bulunurken, sokakta hâlâ ulusal sınırların psikolojik ağırlığı hissedilmektedir.
Aslında benzer bir gerilim yalnızca Afrika’ya özgü değildir. Daha önce Avrupa’da da benzer süreçler yaşanmıştır. Birlik projeleri büyüdükçe, ulusal kimliklerin savunusu da güçlenmiştir. Çünkü tümel yapılar genişledikçe, tikel yapılar kendi özgüllüklerini kaybetme ihtimalini daha fazla hissederler. Bu nedenle bütünleşme süreçleri çoğu zaman eşzamanlı olarak ayrışma refleksleri de üretir.
Güney Afrika’daki olayların önemi tam olarak burada yatmaktadır. Haber yalnızca yabancı düşmanı saldırıları anlatmamaktadır. Aynı zamanda Afrika siyasetinin temel çelişkilerinden birini görünür hale getirmektedir. Bir yanda kıta ölçeğinde ortak bir gelecek inşa etme arzusu vardır. Diğer yanda ise ulusal toplulukların kendi sınırlarını koruma isteği bulunmaktadır. Bütünleşme söylemi güçlendikçe, sınır refleksi de güçlenebilmektedir.
Dolayısıyla burada yaşanan şey basit bir güvenlik sorunu değil, tümel ile tikel arasındaki klasik siyasal gerilimin güncel bir tezahürüdür. Afrika bir bütün olmaya çalışırken, onu oluşturan parçalar aynı anda kendi ayrıcalıklı konumlarını korumaya çalışmaktadır. Nijeryalıların dönüş başvuruları da bu gerilimin istatistiksel bir verisi olmaktan çok daha fazlasını ifade eder. Kıta ölçeğinde kurulan ortak ideal ile yerel düzeyde hissedilen aidiyet refleksinin çarpıştığı noktayı görünür kılar. Burada çatışan şey insanlar değil; bütün olma arzusu ile sınır koruma arzusunun aynı anda var olmak zorunda kalmasıdır.
Kontrollü Kaos
Savaşlarda yıkımın büyüklüğü kadar, yıkımın nasıl dağıtıldığı da önemlidir. Çünkü savaş yalnızca fiziksel alanlarda gerçekleşmez; aynı zamanda bellek üzerinde de yürütülür. Bir saldırının stratejik değeri bazen yok ettiği hedeflerden değil, insanların onu nasıl hatırlayacağından kaynaklanır. Bu nedenle Ukrayna’nın Herson bölgesinde gerçekleşen ve beş kişinin ölümüne yol açan Rus saldırılarının üç ayrı olay halinde meydana gelmiş olması, yalnızca operasyonel bir ayrıntı değil, saldırının psikolojik mimarisine dair de önemli bir ipucu sunmaktadır.
Tam anlamıyla öngörülebilir bir saldırı modeli zamanla etkisini kaybetmeye başlar. İnsan zihni tekrar eden örüntülere uyum sağlama eğilimindedir. Tehdit belirli bir rutine dönüştüğünde, onunla yaşamayı öğrenebilir. Fakat tamamen rastgele ve sınırsız görünen bir tehdit de farklı bir problem yaratır. Aşırı kaos, zihnin saldırıyı belirli bir kategori içerisine yerleştirmesini zorlaştırır. Bu durumda korku ortaya çıkabilir; ancak olayın bellekte örgütlenmesi zorlaşır. İnsan zihni yaşadıklarını belirli örüntüler altında depolamayı tercih eder.
Etkili psikolojik baskı çoğu zaman düzen ile kaos arasındaki ara bölgede ortaya çıkar. Tehdit hem tanınabilir olmalı hem de tam anlamıyla öngörülebilir hale gelmemelidir. İnsanlar saldırının varlığını hissedebilmeli fakat onun ne zaman ve hangi biçimde ortaya çıkacağını kesin olarak bilememelidir. Böyle bir yapı sürekli bir dikkat hali üretir. Zihin tehdit kategorisini oluşturur, ancak onu kapatamaz. Sürekli açık kalan bu kategori zamanla daha yıpratıcı hale gelir.
Herson’daki olay bu açıdan ilginç bir örnek sunmaktadır. Saldırıların aynı bölgede gerçekleşmesi, olayları ortak bir kategori altında toplamayı mümkün kılar. İnsan zihni bunları birbirinden bağımsız üç olay olarak değil, tek bir saldırı örüntüsünün parçaları olarak algılamaya başlar. Böylece yaşananlar bellekte daha kolay yer edinir. Aynı coğrafi alanın tekrar tekrar hedef alınması, saldırının belirli bir mekânla özdeşleşmesine yol açar. Bölge, yalnızca bir yer olmaktan çıkar; tehdit ile ilişkilendirilen bir sembole dönüşmeye başlar.
Öte yandan saldırıların tek seferde değil, üç ayrı olay halinde gerçekleşmesi de farklı bir etki üretir. Çünkü burada tehdit tamamlanmış değildir. Bir olay sona erdiğinde diğerinin ne zaman gerçekleşeceği bilinmez. Bu durum saldırıyı geçmişte kalmış bir deneyim olmaktan çıkarır ve geleceğe doğru uzatır. İnsanlar yalnızca yaşanmış olanı değil, yaşanabilecek olanı da düşünmeye başlar. Psikolojik baskının önemli bir kısmı tam olarak burada ortaya çıkar.
Belleğin çalışma biçimi açısından bakıldığında da benzer bir durum görülebilir. Tek bir büyük olay yoğun bir şok yaratabilir; ancak zamana yayılan olaylar, zihnin aynı tehditle tekrar tekrar karşılaşmasına neden olur. Her yeni saldırı, önceki saldırıların hatırasını yeniden canlandırır. Böylece saldırının etkisi yalnızca gerçekleştiği anla sınırlı kalmaz. Geçmiş olaylar da sürekli olarak yeniden etkinleşir.
Modern savaşlarda belirli bölgelerin tekrar tekrar hedef alınması çoğu zaman tesadüfi değildir. Amaç yalnızca fiziksel zarar vermek olmayabilir. Aynı zamanda belirli bir coğrafyanın zihinsel haritada tehdit bölgesine dönüşmesi de hedeflenebilir. İnsanlar belirli bir bölgeyi düşündüklerinde saldırıyı hatırlamaya başladıklarında, savaş fiziksel mekândan psikolojik mekâna taşınmış olur.
Rus saldırılarının yarattığı etki de bu çerçevede okunabilir. Burada ne tamamen rastgele bir kaos vardır ne de tamamen düzenli bir örüntü. Aynı bölgeye yönelerek hafızada tanınabilir bir kategori oluşturulurken, saldırıların ayrı zamanlarda ve ayrı olaylar halinde gerçekleşmesi öngörülemezlik unsurunu korumaktadır. Böylece tehdit hem isimlendirilebilir hale gelir hem de kontrol altına alınamaz halde kalır.
Psikolojik açıdan en zorlayıcı durumlar çoğu zaman tam da bu ara bölgede ortaya çıkar. İnsan zihni neyle karşı karşıya olduğunu bilir, fakat onu ne zaman yaşayacağını bilemez. Tehlike belirli bir kategoriye yerleşmiştir, ancak kategori kapanmamıştır. Herson’daki saldırıların üç ayrı olay halinde aynı bölgede gerçekleşmesi bu nedenle yalnızca askerî bir veri değildir. Düzen ile kaos arasındaki hassas dengenin, savaşın psikolojik boyutunda nasıl kullanılabileceğini gösteren bir örnektir. Burada üretilen şey yalnızca fiziksel yıkım değil; hafızada yer eden, tekrar eden ve sürekli geri dönme ihtimali taşıyan bir tehdit deneyimidir.
Uzlaşının Maliyeti
Büyük güçler arasındaki ilişkilerde sorun çoğu zaman anlaşmazlığın kendisi değildir. Asıl sorun, anlaşmazlığın nasıl sona ereceğidir. Çünkü uzlaşmak, özellikle de rakip hegemonik güçler söz konusu olduğunda, yalnızca teknik bir diplomatik süreç değil; aynı zamanda prestij, irade ve statü meselesidir. Bu nedenle Putin’in Ukrayna savaşındaki sert çizgisini korurken Trump’ın bazı fikirlerinin barış getirebileceğini söylemesi, yalnızca savaşa ilişkin bir açıklama olarak okunmamalıdır. Bu tür açıklamalar çoğu zaman tarafların birbirlerine ne söylediğinden çok, uzlaşmayı hangi koşullarda meşru gösterebildikleriyle ilgilidir.
Rusya ve ABD arasındaki ilişki uzun süredir yalnızca iki devlet arasındaki rekabetten ibaret değildir. Her iki ülke de kendisini küresel ölçekte düzen kurucu aktör olarak görmektedir. Bu nedenle aralarındaki gerilim sıradan bir dış politika anlaşmazlığından daha derin bir karakter taşır. Karşı karşıya gelen şey yalnızca çıkarlar değil, aynı zamanda iki farklı hegemonya iddiasıdır. Böyle bir durumda taraflardan birinin diğerine doğrudan boyun eğmesi veya açık biçimde geri adım atması son derece maliyetli hale gelir.
Bu nedenle büyük güçler arasındaki uzlaşmaların dili ile küçük devletler arasındaki uzlaşmaların dili aynı değildir. Küçük aktörler için taviz vermek çoğu zaman teknik bir karar olarak görülebilir. Hegemonik aktörler için ise taviz vermek, kendi güç anlatılarını yeniden düzenlemek anlamına gelir. Çünkü büyük güçler yalnızca güç kullanarak değil, güçlü olduklarına dair anlatıları koruyarak da varlıklarını sürdürürler.
Vakada önemli olan şey, ABD'nin son dönemde Ukrayna konusunda zaman zaman Rusya açısından daha kabul edilebilir görülebilecek bazı pozisyonlar üretmesidir. Bu durumun stratejik önemi yalnızca savaşın geleceğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda Rusya'nın ABD ile daha geniş bir uzlaşma zemini kurabilmesi açısından da önem taşımaktadır. Çünkü uzlaşının sürdürülebilir olabilmesi için taraflardan hiçbirinin kendisini doğrudan teslim olmuş gibi hissetmemesi gerekir.
Uluslararası siyasette kabullenme ile uzlaşma arasında önemli bir fark vardır. Kabullenme edilgin bir eylemdir. Bir aktörün kendi iradesine rağmen oluşan bir durumu kabul etmesini ima eder. Uzlaşma ise en azından teorik olarak iki tarafın da belirli ölçüde özne olarak kaldığı bir ilişki biçimidir. Bu nedenle büyük güçler çoğu zaman teslim olduklarını değil, uzlaştıklarını söylemek isterler. Çünkü uzlaşma, iradenin tamamen kaybolduğu değil, yeniden konumlandığı bir alan yaratır.
Rusya açısından bakıldığında ABD'nin Ukrayna konusunda daha yumuşak veya daha müzakereye açık bir pozisyon alması bu nedenle özel bir değer taşır. Çünkü böyle bir durumda ortaya çıkabilecek anlaşma, doğrudan bir geri çekilme veya teslimiyet olarak değil; karşılıklı çıkarların yeniden dengelenmesi olarak sunulabilir. Bu da Rus siyasi anlatısı açısından son derece önemlidir. Güçlü devletler yalnızca sonuçlarla değil, sonuçların nasıl anlatıldığıyla da ilgilenirler.
Teorik olarak bir büyük gücün rakibiyle uzlaşması, onun hareket alanını sınırlandırabilir. Fakat aynı uzlaşma, doğru koşullarda gerçekleştiğinde, boyun eğmekten çok daha avantajlı hale gelebilir. Çünkü iradenin tamamen kırıldığı görüntüsü oluşmaz. Taraflar kendi kamuoylarına, müttefiklerine ve bürokratik yapılarına karşı hâlâ özne olarak hareket ettiklerini gösterebilirler.
Trump'ın fikirlerine yönelik olumlu göndermelerin önemi de burada yatmaktadır. Mesele yalnızca belirli bir önerinin barış getirip getirmeyeceği değildir. Daha önemli olan şey, Rusya'nın olası bir uzlaşmayı hangi sembolik çerçeve içerisinde meşrulaştırabileceğidir. Eğer uzlaşma karşı tarafın mutlak zaferi olarak görünmüyorsa, kabul edilmesi çok daha kolay hale gelir. Çünkü mesele yalnızca jeopolitik çıkarlar değil; onur, statü ve tarihsel anlatıdır.
ABD ile Rusya arasındaki olası yakınlaşmalar, çoğu zaman doğrudan sonuçlarından önce psikolojik ve sembolik boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Hegemonik güçler arasındaki ilişkilerde uzlaşının önündeki en büyük engel çoğu zaman çıkar çatışması değil, irade kaybı görüntüsüdür. Taraflar rakiplerinin üstünlüğünü kabul etmekten çok, kendi iradelerini koruyarak yeni bir denge kurmak isterler.
Putin’in açıklaması da bu bağlamda değerlendirildiğinde, yalnızca Ukrayna savaşına ilişkin bir görüş değil; ABD ile kurulabilecek daha geniş bir ilişki biçiminin işareti olarak okunabilir. Çünkü büyük güçler için uzlaşının en kabul edilebilir formu, rakibe tabi olmak değil, rakiple birlikte yeni bir denge kurduğunu iddia edebilmektir. Ve tarih boyunca birçok hegemonik uzlaşının başarısı, tam olarak bu algıyı ne kadar ikna edici biçimde üretebildiğine bağlı olmuştur.
Kırılganlığın Bedeli
İnsanlık tarihi çoğu zaman ilerleme tarihi olarak anlatılır. Daha büyük şehirler, daha gelişmiş teknolojiler, daha karmaşık ekonomik sistemler ve daha konforlu yaşam biçimleri bu anlatının merkezinde yer alır. Oysa bütün bu yapıların altında çok daha basit bir gerçeklik bulunmaktadır: İnsan son derece kırılgan bir canlıdır. Açlık, susuzluk, hastalık, barınma sorunu veya güvenlik eksikliği gibi temel problemler çözülemediğinde, medeniyetin en gelişmiş katmanları bile hızla anlamını yitirebilir. Bu nedenle medeniyetin büyük kısmı aslında insanın kırılganlığını ortadan kaldırmak için değil, onu yönetilebilir hale getirmek için kurulmuştur. BM’nin Lübnan için yardım çağrısını 639,9 milyon dolara çıkarması da tam olarak bu kırılganlığın görünür hale geldiği anlardan birini temsil etmektedir.
Modern insan gündelik hayatında kendi kırılganlığıyla doğrudan temas halinde yaşamaz. Süpermarket rafları doludur, elektrik sürekli akar, su musluktan gelir, hastaneler çalışır ve lojistik ağları işlemeye devam eder. Bu nedenle temel ihtiyaçlar çoğu zaman görünmez hale gelir. İnsanlar aç kalmamayı doğal bir durum, güvenliği sıradan bir gerçeklik ve barınmayı kendiliğinden işleyen bir sistem gibi algılamaya başlar. Oysa bütün bunlar son derece karmaşık organizasyonların ürünüdür. Medeniyet başarılı oldukça, insanı ayakta tutan altyapılar görünmezleşir.
Ve lüks kavramı ortaya çıkar. Lüks yalnızca zenginlik göstergesi değildir. Daha derinde, temel ihtiyaçların kırılganlığını görünmez kılma mekanizmalarından biridir. İnsanlar temel ihtiyaçlarını sürekli düşünmek zorunda kalmadıkları ölçüde enerjilerini daha üst düzey faaliyetlere yönlendirebilirler. Estetik, sanat, statü rekabeti, marka kültürü veya tüketim alışkanlıkları bu yüzden ortaya çıkar. Lüks katmanı, insanın biyolojik kırılganlığı ile gündelik bilinç arasına yerleşen bir tampon bölge gibidir.
Medeniyet yalnızca ihtiyaçları karşılamaz; aynı zamanda ihtiyaçların ne kadar kırılgan olduğunu da gizler. İnsanlar açlıktan ölmedikleri için gıdanın önemini unuturlar. Sürekli elektrik olduğu için enerjinin ne kadar hayati olduğunu fark etmezler. Barınma sorunu yaşamadıkları için çatının değerini düşünmezler. Medeniyet, temel ihtiyaçları karşılayarak onları görünmez hale getirir.
Lübnan örneğinde ise bu görünmezlik bozulmaktadır. Yardım çağrısının büyüklüğü, yalnızca ekonomik bir veri değildir. 639,9 milyon dolar ifadesi, sistemin belirli bir noktasında kırılganlığın yeniden görünür hale geldiğini gösterir. Normal şartlarda görünmez olan ihtiyaçlar yeniden görünürlük kazanmıştır. İnsanlar yeniden gıda, sağlık, barınma ve güvenlik gibi en temel düzeydeki sorunlarla karşı karşıya kalmaya başlamıştır.
Önemli olan şey, bu kırılganlığa müdahalenin de yine medeniyetin en üst katmanları üzerinden gerçekleştirilmesidir. Çünkü modern dünyada yardım bile doğrudan verilmez. Yardım, fonlar, bütçeler, uluslararası kuruluşlar, bankacılık sistemleri, lojistik ağlar ve finansal mekanizmalar üzerinden örgütlenir. Açlıkla mücadele etmek için milyarlarca dolarlık bütçeler oluşturulur. Barınma krizine çözüm üretmek için karmaşık finansman yapıları kurulur. Temel ihtiyaçlara ulaşmak için son derece gelişmiş kurumsal ağlar devreye girer.
Burada paradoksal bir durum ortaya çıkar. İnsanlığın en temel ihtiyaçları ile medeniyetin en karmaşık yapıları aynı noktada buluşur. Bir tarafta su, ekmek, ilaç ve barınma gibi son derece basit ihtiyaçlar vardır. Diğer tarafta ise bu ihtiyaçları karşılayabilmek için oluşturulmuş devasa ekonomik sistemler bulunur. Bu nedenle yardım fonları yalnızca ekonomik araçlar değildir. Onlar, medeniyetin kendi temelini korumak için kullandığı mekanizmalardır.
639,9 milyon dolarlık yardım çağrısının sembolik önemi de burada ortaya çıkar. Bu rakam yalnızca ihtiyaç duyulan parayı ifade etmez. Aynı zamanda modern dünyanın kırılganlığa nasıl müdahale ettiğini de gösterir. Kırılganlık doğrudan görünür hale geldiğinde, medeniyet ona yine kendi kurduğu yapılar üzerinden cevap vermek zorundadır. Açlığı para üzerinden, barınmayı fonlar üzerinden, güvenliği bütçeler üzerinden yönetmeye çalışır.
Lübnan’daki yardım çağrısı bu nedenle yalnızca insani bir destek talebi değildir. İnsanlığın en temel kırılganlıklarının yeniden görünür hale geldiği bir anın ifadesidir. Daha da önemlisi, bu görünürleşmenin yine medeniyetin ürettiği ekonomik ve kurumsal katmanlar aracılığıyla yönetilmeye çalışıldığını göstermektedir. Çünkü modern dünyada kırılganlığın üzeri büyük ölçüde lüks, konfor ve karmaşık organizasyonlarla örtülmüştür. Bu örtü yırtıldığında ise yardım bile doğrudan kırılganlığa değil, o kırılganlığın üzerine inşa edilmiş sistemlerin içinden geçerek ulaşabilir. 639,9 milyon dolarlık rakam tam da bunu anlatır: Medeniyet, kendi temelindeki insanı korumak için yine kendi inşa ettiği karmaşık dünyanın araçlarını kullanmak zorundadır.
Nesneleşen İrade
Diplomasi çoğu zaman devletler arasındaki çıkar müzakeresi olarak tanımlanır. Fakat bu tanım eksiktir. Çünkü diplomasiyi mümkün kılan şey yalnızca çıkarların varlığı değil, tarafların birbirlerini özne olarak kabul etmeleridir. Bir müzakerenin gerçekleşebilmesi için masadaki aktörlerin irade sahibi varlıklar olarak tanınması gerekir. Devletler birbirleriyle anlaşabilir, çatışabilir, tehdit edebilir veya uzlaşabilirler; ancak bütün bu süreçlerin ortak koşulu, tarafların belirli ölçüde özne statüsünü korumasıdır. Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun’un İran’ı Lübnan’ı ABD ile yürütülen görüşmelerde pazarlık kozu olarak kullanmakla suçlaması, tam da bu nedenle sıradan bir diplomatik eleştiriden daha derin bir anlam taşımaktadır.
Diplomasi özünde iradeler arası bir alandır. Her aktör kendi çıkarlarını, korkularını, beklentilerini ve stratejik hedeflerini masaya getirir. Karşı tarafın talepleri kabul edilmeyebilir, hatta tamamen reddedilebilir; fakat yine de onun irade sahibi bir özne olduğu varsayımı korunur. Bu varsayım ortadan kalktığında diplomasi de anlamını kaybetmeye başlar. Çünkü müzakere, nesnelerle değil öznelerle yürütülen bir süreçtir.
Kritik kavram nesneleşmedir. Bir aktörün kendi başına amaç olmaktan çıkıp başka bir aktörün amaçlarına ulaşmak için kullanılan bir araca dönüşmesi, siyasal düzlemde nesneleşme olarak düşünülebilir. Böyle bir durumda ilgili aktör artık kendi iradesiyle değerlendirilmez. Onun değeri, başka bir pazarlıkta sağlayabileceği avantaj kadar olur. Bir başka ifadeyle özne statüsü zayıflar, araç statüsü güçlenir.
Aoun’un suçlamasının ağırlığı da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü burada dile getirilen şey yalnızca İran’ın belirli bir politikayı izlediği iddiası değildir. Daha temel bir itham söz konusudur: Lübnan’ın kendi başına bir siyasal özne olarak değil, başka bir müzakerenin parçası olarak değerlendirildiği iddiası. Eğer bir devlet başka devletlerle yürütülen pazarlıkların nesnesi haline gelirse, onun diplomatik varlığı da tartışmalı hale gelir.
Diplomasinin kırılganlığı tam olarak burada ortaya çıkar. Güç ilişkileri her zaman eşit değildir. Büyük devletler küçük devletler üzerinde baskı kurabilir. Bölgesel güçler daha zayıf aktörleri etkileyebilir. Ancak bütün bu eşitsizliklere rağmen diplomatik alanın çalışabilmesi için asgari düzeyde öznelik korunmalıdır. Çünkü tamamen nesneleşmiş bir aktör artık müzakere eden taraf değil, müzakerenin konusu haline gelir.
Bu durum yalnızca Lübnan’a özgü değildir. Uluslararası siyasette birçok kriz, taraflardan birinin kendisini özne değil nesne olarak hissetmeye başlamasıyla derinleşir. İnsanlar gibi devletler de yalnızca maddi kayıplara değil, irade kaybına da tepki verirler. Hatta bazı durumlarda irade kaybı algısı, maddi kayıplardan daha büyük siyasal krizler yaratabilir. Çünkü özne olmak yalnızca karar verme kapasitesi değil, aynı zamanda meşruiyet meselesidir.
İlginç olan nokta, modern diplomasinin görünmez kurallarından birinin de bu öznelik ilkesini korumak olmasıdır. Devletler çoğu zaman birbirleri üzerinde etkide bulunmaya çalışırlar; fakat bunu yaparken karşı tarafın tamamen nesneleştiği görüntüsünden kaçınırlar. Bunun nedeni ahlaki hassasiyetlerden çok sistemin işleyiş mantığıdır. Tam anlamıyla nesneleşmiş bir aktör, diplomatik ilişki kurulan bir taraf olmaktan çıkar ve çatışmanın kaynağı haline gelir.
Lübnan’ın ABD ile İran arasındaki daha geniş hesaplaşmanın bir parçası olarak görülmesi iddiası da bu yüzden yalnızca jeopolitik bir mesele değildir. Burada tartışılan şey, Lübnan’ın hangi politikayı izleyeceğinden önce, Lübnan’ın kendi politikası olup olmadığıdır. Çünkü bir devletin özne olarak varlığı, öncelikle kendi iradesinin tanınmasına bağlıdır.
Aoun’un açıklaması bu nedenle diplomatik bir şikâyetten çok daha fazlasını ifade etmektedir. Asıl itiraz, belirli bir kararın içeriğine değil, kararın üretildiği ilişki biçiminedir. Eğer bir devlet başka devletlerin müzakere masasındaki bir değişken haline geliyorsa, o devletin öznelik statüsü zayıflamaya başlar. Diplomasi ise tam da bu noktada aşınır.
Sonuçta diplomasi, iradelerin karşılaşma alanıdır. Çatışma, uzlaşma, baskı veya ittifak bu alanın doğal parçalarıdır. Fakat bir iradenin tamamen araçsallaştırılması ve başka iradelerin hesaplarında kullanılabilir bir nesneye dönüşmesi, diplomatik ilişkinin temel koşulunu ortadan kaldırır. Çünkü diplomasi güç dengesizliklerini tolere edebilir; fakat öznenin tamamen nesneye dönüşmesini uzun süre taşıyamaz. Lübnan etrafındaki tartışmanın merkezinde de tam olarak bu sorun bulunmaktadır: Bir devletin ne istediğinden önce, onun isteme hakkının korunup korunmadığı sorusu.
Uzlaşının Sınırı
Barış süreçleri çoğu zaman çıkar çatışmalarının çözülmesi olarak anlatılır. Taraflar belirli tavizler verir, yeni dengeler kurulur ve gerilim azaltılır. Bu yaklaşım, uluslararası siyasetin önemli bir bölümünü açıklayabilir. Ancak her çatışma yalnızca çıkarlar üzerinden işlemez. Bazı çatışmaların merkezinde maddi çıkarlar değil, kimlikler, anlam sistemleri ve metafizik aidiyetler bulunur. İran’ın Hizbullah’a desteğini yinelemesinin ABD–İran arasındaki olası barış çabalarını zorlaştırması da büyük ölçüde bu nedenle önemlidir. Burada yalnızca bir dış politika tercihi değil, iki farklı siyasal mantığın karşılaşması söz konusudur.
Olgusal diplomasi alanı temelde pazarlık üzerine kuruludur. Devletler çıkarlarını yeniden tanımlayabilir, pozisyonlarını değiştirebilir ve belirli koşullar altında uzlaşabilirler. Çünkü diplomatik alanın temel birimi mutlak doğrular değil, değişken çıkar ilişkileridir. Bu nedenle bugün düşman olan iki devlet yarın müttefik olabilir. Dün çözümsüz görülen bir sorun, yeni koşullar altında müzakere edilebilir hale gelebilir. Diplomasi, esnekliğin ve yeniden konumlanmanın alanıdır.
Dinsel veya metafizik temelli yapılar ise farklı bir mantıkla çalışır. Çünkü burada mesele yalnızca belirli çıkarların korunması değildir. Dinsel sistemler çoğu zaman kendilerini hakikat iddiası üzerinden kurarlar. Hakikat iddiası ise çıkar iddiasından farklıdır. Çıkarlar müzakere edilebilir; fakat hakikatler çok daha zor müzakere edilir. Bir devlet belirli bir toprak parçası konusunda taviz verebilir. Fakat kendisini var eden anlam sisteminden taviz vermesi çok daha karmaşık bir süreçtir.
Bu nedenle dinî referanslarla hareket eden yapılar, diplomatik esnekliğin sınırlarını daraltabilir. Burada mesele uzlaşmanın tamamen imkânsız olması değildir. Tarih boyunca dinî aktörler de müzakere etmiş, ittifaklar kurmuş ve pragmatik davranmıştır. Fakat bu uzlaşmaların her zaman belirli bir sınırı vardır. Çünkü yapının merkezinde yalnızca çıkarlar değil, aynı zamanda kutsal kabul edilen anlamlar bulunur. Kutsal olan ise sıradan pazarlığın nesnesi haline getirilemez.
Hizbullah örneğinde görülen gerilim de buradan kaynaklanmaktadır. Örgüt yalnızca askerî veya siyasi bir aktör değildir. Aynı zamanda belirli bir dinsel ve ideolojik çerçeve içerisinde anlam kazanmaktadır. Bu nedenle Hizbullah’a verilen destek yalnızca stratejik bir karar olarak okunamaz. Kararın içerisinde kimlik, aidiyet ve metafizik süreklilik unsurları da bulunmaktadır.
ABD–İran ilişkilerinde zaman zaman ortaya çıkan yumuşama sinyalleri, büyük ölçüde olgusal diplomasi alanında gerçekleşmektedir. Taraflar yaptırımları, güvenlik sorunlarını, bölgesel dengeleri veya ekonomik çıkarları tartışabilirler. Bu başlıklarda belirli ölçülerde uzlaşma üretmek mümkündür. Ancak Hizbullah gibi yapılar gündeme geldiğinde, müzakere alanı yalnızca jeopolitik olmaktan çıkar. Tartışmanın içine metafizik ve ideolojik katmanlar da dahil olur.
Uzlaşmanın sınırları görünür hale gelir. Çünkü diplomasi farklı çıkarları uzlaştırabilir; fakat farklı hakikat rejimlerini uzlaştırmak çok daha zordur. Çıkar çatışmaları çoğu zaman bölünebilir ve yeniden dağıtılabilir. Hakikat çatışmaları ise tarafların kendi varlık anlatılarıyla ilişkilidir. Bu nedenle daha dirençlidirler.
Aslında dinlerin ve güçlü ideolojik sistemlerin yapısında belirli ölçüde bir ötekilik ihtiyacı da bulunur. Her kimlik sistemi, kendisini tanımlayabilmek için belirli sınırlar üretir. Kim olduğunun cevabı çoğu zaman kim olmadığının cevabıyla birlikte kurulur. Bu nedenle mutlak uzlaşma, bazı kimlik sistemleri açısından paradoksal bir sonuç yaratabilir. Çünkü tamamen çözülen bir karşıtlık, kimliği ayakta tutan ayrımları da zayıflatabilir.
İran’ın Hizbullah’a desteğini sürdürmesi bu yüzden yalnızca bölgesel nüfuz meselesi değildir. Aynı zamanda belirli bir ideolojik ve dinsel sürekliliğin korunmasıyla da ilişkilidir. Bu durum, ABD ile İran arasında ortaya çıkabilecek olası uzlaşma alanlarını tamamen ortadan kaldırmasa da onların sınırlarını belirler. Diplomasi ilerleyebilir, gerilim azalabilir, belirli konularda anlaşmalar yapılabilir; fakat metafizik düzlemde çalışan aidiyetler bu sürecin önünde sürekli bir direnç noktası oluşturmaya devam eder.
Bu nedenle burada görülen şey basit bir dış politika anlaşmazlığı değildir. Olgusal diplomasi alanı ile metafizik aidiyet alanının birbirine temas ettiği bir gerilimdir. Bir tarafta çıkarların yeniden düzenlenmesine dayanan uzlaşma mantığı vardır. Diğer tarafta ise kimlik, inanç ve anlam sistemlerinin sürekliliğini koruma arzusu bulunmaktadır. ABD–İran ilişkilerinde zaman zaman ortaya çıkan tıkanmaların önemli bir kısmı da tam olarak bu iki mantığın aynı masada bulunmak zorunda kalmasından kaynaklanmaktadır. Diplomasi çözüm üretmeye çalışırken, metafizik alan çözülmeye direnmektedir. Bu yüzden bazı çatışmalar yalnızca stratejik değil, aynı zamanda varoluşsal bir karakter taşır.
İradenin Savunusu
Bir devletin karşılaşabileceği en büyük tehditlerden biri her zaman askerî işgal, ekonomik kriz veya diplomatik yalnızlık değildir. Daha temel bir tehdit vardır: Kendi iradesinin başkalarının stratejik hesaplarında bir nesneye dönüşmesi. Çünkü devletlerin varlık iddiası yalnızca toprak, nüfus veya kurumlar üzerinden kurulmaz. Bir devletin gerçek siyasal varlığı, kendi adına karar verebildiği ölçüde vardır. AP’ye göre Lübnan liderlerinin İran’a karşı sertleşmesi ve ülkenin bir “pazarlık kozu” haline getirilmemesi gerektiğini vurgulaması, tam da bu nedenle yalnızca dış politika tartışması olarak okunmamalıdır. Burada savunulan şey belirli bir politika değil, özne olma hakkının kendisidir.
Daha önce de görüldüğü gibi diplomasi, iradeler arası bir alandır. Devletler birbirleriyle çatışabilir, uzlaşabilir, baskı kurabilir veya ittifak oluşturabilirler. Ancak bütün bu süreçlerin çalışabilmesi için tarafların belirli ölçüde özne olarak tanınması gerekir. Bir devletin çıkarları reddedilebilir, talepleri kabul edilmeyebilir veya etkisi sınırlandırılabilir; fakat yine de onun kendi adına konuşan bir aktör olduğu varsayımı korunur. Bu varsayım ortadan kalktığında diplomatik ilişki de farklı bir niteliğe bürünmeye başlar.
Çünkü nesneleşme yalnızca bireyler için değil, devletler için de mümkündür. Bir devlet kendi başına amaç olmaktan çıkıp başka aktörlerin amaçlarına ulaşmak için kullanılan bir araç haline geldiğinde, siyasal öznelik aşınmaya başlar. Böyle bir durumda devlet artık müzakerenin tarafı değildir; müzakerenin konusu haline gelir. Karar veren değil, hakkında karar verilen aktöre dönüşür.
Lübnan liderlerinin tepkisinin merkezinde de tam olarak bu korku bulunmaktadır. Burada itiraz edilen şey yalnızca İran'ın belirli bir politikası değildir. Daha derindeki problem, Lübnan'ın kendi başına bir siyasal özne olarak değil, daha büyük jeopolitik hesapların değişkenlerinden biri olarak değerlendirilmesidir. ABD ile İran arasındaki gerilimde, bölgesel güç mücadelelerinde veya vekâlet çatışmalarında Lübnan'ın bağımsız iradesinin ikinci plana itilmesi, öznelik krizini görünür hale getirmektedir.
Aslında bu durum küçük ve orta ölçekli devletlerin tarih boyunca karşılaştığı temel sorunlardan biridir. Büyük güçlerin rekabet ettiği alanlarda yer alan devletler çoğu zaman iki farklı varoluş biçimi arasında sıkışırlar. Bir tarafta kendi ulusal iradelerini koruma arzusu vardır. Diğer tarafta ise daha güçlü aktörlerin stratejik projelerinin parçası haline gelme riski bulunur. Bu nedenle bu tür devletlerin siyasetinde bağımsızlık söylemi yalnızca egemenlik meselesi değil, aynı zamanda öznelik meselesidir.
İlginç olan nokta, nesneleşmenin çoğu zaman fiziksel işgale ihtiyaç duymamasıdır. Bir devletin toprakları tamamen kontrol altında olmayabilir, kurumları çalışıyor olabilir ve uluslararası alanda tanınıyor olabilir. Buna rağmen karar alma süreçleri başka aktörlerin çıkarlarına göre şekilleniyorsa, öznelik aşınması yine de yaşanabilir. Çünkü nesneleşme her zaman fiziksel değil, ilişkiseldir. Bir aktörün nasıl kullanıldığıyla ilgilidir.
Lübnan liderlerinin kullandığı "pazarlık kozu" ifadesi bu nedenle son derece anlamlıdır. Pazarlık kozu, kendi başına değer taşıyan bir özne değil; başka bir hedefe ulaşmak için kullanılan araçtır. Bir kartın oyundaki değeri, kendi varlığından değil, sağladığı avantajdan gelir. Devletler açısından düşünüldüğünde ise bu son derece rahatsız edici bir durumdur. Çünkü bir devletin siyasal meşruiyeti, araç olmaktan çok amaç olabilmesine dayanır.
Bu noktada daha önceki nesneleşen irade paradigması yeniden görünür hale gelmektedir. Eğer Lübnan, İran ile ABD arasındaki daha geniş müzakerelerde kullanılabilir bir değişkene dönüşüyorsa, diplomatik düzlemdeki öznelik kapasitesi de sorgulanmaya başlanır. Tartışma artık belirli bir anlaşmanın içeriğinden çıkar ve çok daha temel bir soruya dönüşür: Lübnan kendi adına mı hareket ediyor, yoksa başkalarının hesaplarının içinde mi hareket ediyor?
Uluslararası siyasette birçok kriz aslında bu sorunun farklı biçimlerinden ibarettir. Devletler çoğu zaman maddi kayıplardan önce öznelik kaybına tepki verirler. Çünkü maddi zararlar telafi edilebilir; fakat özne statüsünün aşınması, siyasal varlığın temelini hedef alır. Bir devletin kendi geleceği hakkında söz söyleme kapasitesi zayıfladığında, onun egemenliği de sembolik düzeyde aşınmaya başlar.
Lübnan liderlerinin sertleşen söylemi bu yüzden yalnızca İran'a yönelik bir eleştiri değildir. Aynı zamanda öznelik talebidir. Verilen mesajın özü şudur: Lübnan başka güçlerin pazarlık masasında dolaşan bir değişken değil, kendi iradesine sahip bir aktördür. Çünkü diplomasi ancak iradeler arasında mümkündür. Bir irade nesneye dönüştüğünde, yalnızca belirli bir müzakere değil; siyasal öznelik fikrinin kendisi de zarar görmeye başlar. Bu nedenle burada savunulan şey bir dış politika pozisyonundan önce, iradenin nesneleşmeye karşı verdiği varoluşsal mücadeledir.
Devletin Kendini Affetmesi
Devletler çoğu zaman yasa koyan, karar alan ve aldığı kararları uygulayan mekanizmalar olarak düşünülür. Bu bakış açısında devlet, kendi kurallarının tutarlı uygulayıcısıdır. Bir suç tanımlanır, ceza belirlenir ve sistem bu cezayı uygular. İlk bakışta bakıldığında bu süreç son derece doğrusal görünür. Ancak devlet yalnızca karar veren bir yapı değildir; aynı zamanda kendi kararlarını yeniden değerlendirebilen bir yapıdır. Lübnan’ın son 35 yılın en büyük af yasalarından birini tartışıyor olması da bu nedenle yalnızca hukuki bir düzenleme değil, devletin kendi iradesiyle kurduğu ilişkiyi görünür kılan bir olaydır.
Normal şartlarda bir karar verildiği anda belirli bir sonuç üretir. Bir kişi suçlu bulunur, ceza alır ve bu ceza devlet iradesinin somutlaşmış biçimine dönüşür. Eğer süreç yalnızca bundan ibaret olsaydı, devlet tamamen deterministik bir mekanizma haline gelirdi. Bir kez verilen karar, sonsuza kadar kendi mantığını yeniden üretmeye devam ederdi. Böyle bir durumda devletin geçmişte aldığı kararlarla arasına mesafe koyabilmesi mümkün olmazdı.
Oysa af kurumu tam olarak bu deterministik kapanmayı kıran mekanizmalardan biridir. Çünkü af, devletin daha önce verdiği bir kararı yok sayması değildir; onu yeniden yorumlamasıdır. Devlet burada kendi geçmiş iradesine dışarıdan bakmaya başlar. Bir zamanlar doğru kabul ettiği bir yaptırımın bugün farklı biçimde değerlendirilebileceğini kabul eder. Böylece devlet yalnızca karar veren değil, kararlarını konu edinebilen bir aktöre dönüşür.
Bu nedenle af yasaları çoğu zaman hukuki olmaktan çok daha derin bir anlam taşır. Onlar devletin refleksiyon kapasitesinin göstergeleridir. Refleksiyon, bir yapının yalnızca hareket etmesi değil, kendi hareketini düşünmesi anlamına gelir. Devlet suçluyu cezalandırdığında iradesini uygular. Fakat af çıkardığında, kendi iradesini yeniden değerlendirmeye başlar. Bu ikinci aşama, ilkinden farklı bir düzlemde gerçekleşir. Çünkü burada devlet artık dış dünyaya değil, kendi geçmiş kararlarına yönelmiştir.
Lübnan’da tartışılan geniş kapsamlı af yasasının siyasal önemi de burada yatmaktadır. Tartışılan şey yalnızca binlerce kişinin serbest bırakılıp bırakılmayacağı değildir. Daha derinde, devletin kendi tarihsel kararlarıyla nasıl ilişki kuracağı sorusu bulunmaktadır. Çünkü her af yasası, devletin geçmişte verdiği hükümler ile bugün vermek istediği hükümler arasındaki mesafeyi görünür hale getirir.
Aslında bu durum bireysel düzeydeki pişmanlık veya fikir değiştirme süreçlerine benzer; ancak çok daha karmaşık bir ölçekte gerçekleşir. İnsanlar zaman içerisinde geçmiş kararlarını yeniden değerlendirebilirler. Devletler de benzer biçimde geçmişte oluşturdukları cezalandırma rejimlerine yeniden bakabilirler. Fakat devlet açısından bu süreç çok daha önemlidir. Çünkü burada değişen şey yalnızca bireysel kanaat değil, kolektif iradenin kendisidir.
Bu nedenle af, çoğu zaman merhamet kategorisi altında değerlendirilse de, siyasal açıdan daha farklı bir işleve sahiptir. Af, devletin kendi determinizminden geçici olarak çıkabilmesini sağlar. Daha önce oluşturduğu neden-sonuç zincirini mutlaklaştırmak yerine, o zincire müdahale edebilmesine olanak tanır. Bir anlamda devlet, kendi geçmiş kararlarının zorunlu sonucu olmaktan vazgeçer.
Bu durum aynı zamanda devletin meta-irade kapasitesini de ortaya çıkarır. Normal irade belirli kararlar üretir. Meta-irade ise bu kararların kendisini değerlendirebilir. Devlet bir kişiyi cezalandırdığında birinci düzey iradesini kullanır. O cezayı yeniden düşünmeye başladığında ise ikinci düzey bir irade üretmiş olur. Af yasaları bu ikinci düzeyin görünür hale geldiği alanlardır.
Lübnan’daki tartışmanın önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü af yalnızca mahkûmlarla ilgili değildir. Aynı zamanda devletin kendi geçmişine nasıl baktığıyla ilgilidir. Devlet burada kendi tarihine dönmekte, kendi kararlarını yeniden okumakta ve gerekirse onları dönüştürebileceğini göstermektedir. Bu nedenle af yasaları çoğu zaman yalnızca hukuki metinler değil, siyasal öz-bilinç belgeleri olarak da okunabilir.
Bir devletin gücü yalnızca kararlarını uygulayabilmesinden gelmez. Daha üst düzeyde, gerektiğinde kendi kararlarını yeniden değerlendirebilmesinden de gelir. Deterministik biçimde işleyen mekanizmalar tutarlı olabilir; fakat refleksiyon üretemezler. Af kurumu ise tam tersine, devletin kendi iradesini nesne haline getirip yeniden inceleyebilmesine imkân tanır. Bu nedenle Lübnan’ın tartıştığı büyük af yasası, yalnızca belirli kişilerin özgürlüğüyle ilgili değildir. Devletin kendi geçmiş iradesi üzerinde kurduğu meta-iradenin görünür hale geldiği bir sıçrama pratiğidir. Burada devlet yalnızca hüküm vermemekte; hüküm verme biçimini de yeniden düşünmektedir.
Hegemonik Fazlalık
Uluslararası siyasette düşmanlar yalnızca var olmaz; üretilirler. Bir aktörün tehdit olarak algılanabilmesi için yalnızca güç sahibi olması yetmez. Aynı zamanda mevcut düzenin dışında, mevcut düzen için gereksiz veya aşırı bir unsur olarak kodlanabilmesi gerekir. ABD ordusunun İran’ın Körfez müttefiklerine ve Hürmüz Boğazı’na doğru gönderdiği füze ve drone’ları düşürdüğünü açıklaması da bu açıdan yalnızca askerî bir gelişme değildir. Böyle olaylar, büyük güçlerin rakiplerini nasıl tanımladığını ve meşrulaştırdığını gösteren sembolik fırsatlar yaratır.
Hegemonik sistemler yalnızca kendi güçleri sayesinde ayakta kalmazlar. Aynı zamanda hangi davranışların normal, hangi davranışların ise sistem-dışı olduğunu belirleyerek varlıklarını sürdürürler. Bu nedenle bir hegemonya için rakip aktörün ne yaptığı kadar, o eylemin nasıl anlatıldığı da önemlidir. Aynı olay farklı anlatılar içerisinde farklı anlamlar kazanabilir. Bir taraf açısından savunma olarak görülen bir hamle, diğer taraf açısından bölgesel istikrarı bozan saldırganlık olarak sunulabilir.
Hürmüz Boğazı bunun için son derece elverişli bir sahadır. Çünkü burası yalnızca bölgesel bir geçiş noktası değildir. Küresel enerji dolaşımının ve uluslararası ticaretin sembolik merkezlerinden biridir. Böyle alanlar etrafında gerçekleşen askerî hareketlilik, yerel olmaktan çıkar ve küresel düzen meselesine dönüşür. Bir aktör burada tehdit üretiyor gibi gösterilebildiğinde, o aktör yalnızca belirli bir ülkeye değil, bütün sisteme tehdit oluşturuyormuş gibi kodlanabilir.
İran'ın Körfez hattındaki eylemleri ABD açısından yalnızca güvenlik problemi değildir. Bunlar aynı zamanda anlatısal fırsatlardır. Çünkü İran, belirli koşullar altında "sistemin normal işleyişini bozan fazlalık" olarak sunulabilir. Buradaki fazlalık kavramı önemlidir. Hegemonik düzen kendisini düzen, akış ve istikrar kavramlarıyla özdeşleştirir. Bu akışı kesintiye uğratan her unsur ise kolaylıkla istisna kategorisine yerleştirilebilir.
Bu noktada propaganda yalnızca yalan üretmek anlamına gelmez. Daha çok olayların belirli bir çerçeveye yerleştirilmesi anlamına gelir. Eğer İran, Körfez ülkelerine yönelen saldırıların kaynağı olarak sürekli vurgulanırsa; zamanla İran belirli bir eylemden çok belirli bir kategoriye dönüşür. Artık tartışılan şey tek tek olaylar değil, İran'ın kendisi olur. Aktör ile tehdit kategorisi birbirine yaklaşmaya başlar.
Modern hegemonik anlatılar genellikle tam da bu şekilde çalışır. Önce belirli olaylar seçilir. Ardından bu olaylar ortak bir örüntü içerisinde birleştirilir. Sonrasında ise örüntü aktörün karakterine dönüştürülür. Böylece "İran saldırı gerçekleştirdi" ifadesi yerini yavaş yavaş "İran saldırgan bir aktördür" ifadesine bırakır. Tekil olaylar, aktörün özünü açıklayan kanıtlar olarak kullanılmaya başlanır.
ABD açısından bakıldığında bu tür gelişmeler, İran'ı yalnızca rakip bir devlet olarak değil, bölgesel istikrarın karşıtı olarak sunabilme imkânı yaratır. Böylece mücadele iki ülke arasındaki çıkar çatışması olmaktan çıkar; düzen ile düzensizlik arasındaki mücadele gibi gösterilebilir. Hegemonik meşruiyet çoğu zaman tam burada üretilir. Güç kullanımı, yalnızca rakibe karşı değil, düzeni koruma adına gerçekleştiriliyormuş gibi sunulur.
İran açısından aynı olayın farklı okunması mümkündür. Ancak hegemonik mücadelelerde belirleyici olan yalnızca olayların gerçekleşmesi değil, olayların hangi anlatı içerisinde dolaşıma sokulduğudur. Bu nedenle Hürmüz çevresindeki saldırılar ve karşı saldırılar askerî olduğu kadar sembolik olaylardır. Her taraf yalnızca rakibinin kapasitesini değil, rakibinin anlamını da şekillendirmeye çalışır.
Sonuç olarak burada görülen şey yalnızca drone'ların düşürülmesi değildir. Aynı zamanda bir aktörün küresel anlatı içerisindeki yerinin yeniden tanımlanmasıdır. İran'ın Körfez hattındaki eylemleri, ABD açısından onu "hegemonik fazlalık" olarak kodlayabilmek için güçlü bir malzeme sunmaktadır. Böyle bir kodlama başarılı olduğunda, tartışma belirli saldırılardan çıkar ve daha geniş bir soruya dönüşür: Sistem için sorun belirli eylemler mi, yoksa o eylemleri gerçekleştiren aktörün kendisi mi? Hegemonik mücadelelerin en kritik aşaması da çoğu zaman tam burada başlar.
Referans Noktası
Karmaşık sistemlerin en ilginç özelliklerinden biri, ne kadar karmaşık hale gelirlerse gelsinler, kendilerini anlamlandırabilmek için hâlâ basit yapılara ihtiyaç duymalarıdır. İnsan zihni tamamen akışkan ve sürekli değişen ilişkiler ağını doğrudan okuyamaz. Bu nedenle karmaşıklık arttıkça, yön tayin etmeyi sağlayan sabit noktalara olan ihtiyaç da artar. Uluslararası sistem için de benzer bir durum geçerlidir. Dünya giderek daha çok katmanlı, daha ağsal ve daha asimetrik hale geldikçe, sistemin içerisinde konum belirlemeyi sağlayan görünür referansların değeri yükselmektedir. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 8 Haziran’dan itibaren Kuzey Kore’yi ziyaret edeceğinin açıklanması da bu bağlamda yalnızca diplomatik bir temas değil, uluslararası sistemin referans üretme ihtiyacını görünür kılan bir gelişmedir.
Modern uluslararası sistem ilk bakışta asimetriler tarafından yönetiliyormuş gibi görünür. Güç dağılımları eşit değildir. Devletlerin ekonomik kapasiteleri eşit değildir. Askerî olanakları eşit değildir. Diplomatik nüfuzları eşit değildir. Küresel düzenin tamamı farklı yoğunluklara sahip aktörlerden oluşur. Bu nedenle çağdaş jeopolitiğin temel karakteri çoğu zaman asimetri olarak tanımlanır.
Asimetri kendi başına algılanamaz. Bir şeyin asimetrik olduğunu söyleyebilmek için önce simetrik bir referans noktasına ihtiyaç vardır. Dengesizlik ancak denge fikrine göre tanımlanabilir. Sapma ancak belirli bir eksen varsa görünür hâle gelir. Başka bir ifadeyle, modern dünyanın görünmez ve karmaşık ilişkileri bile çoğu zaman daha basit ve daha görünür referanslar üzerinden anlamlandırılır.
Uluslararası ilişkilerde ittifaklar uzun süre bu referans işlevini gördüler. Soğuk Savaş boyunca bloklar, dostluk anlaşmaları ve açık güvenlik ilişkileri küresel sistemin koordinatlarını oluşturuyordu. Kimin hangi tarafta olduğu büyük ölçüde belliydi. Hangi devletin hangi güvenlik şemsiyesi altında bulunduğu açıktı. İttifaklar yalnızca askerî düzenlemeler değil, aynı zamanda uluslararası sistemin haritasını okunabilir kılan işaretlerdi.
Günümüz dünyasında ise bu tablo büyük ölçüde değişmiştir. Devletler aynı anda birden fazla merkezle ilişki kuruyor. Ekonomik ortaklıklar ile güvenlik ortaklıkları birbirinden ayrışıyor. Bir ülke askerî olarak bir aktöre yakınken ekonomik olarak başka bir aktöre bağımlı olabiliyor. Diplomatik söylemler ile fiilî ilişkiler arasındaki mesafe büyüyor. Böylece uluslararası sistem giderek daha asimetrik, daha çok katmanlı ve daha zor okunur bir karakter kazanıyor.
Bu nedenle açık ve resmî ittifaklar artık yalnızca askerî anlam taşımıyor. Aynı zamanda yön tayin etmeye yarayan referans noktalarına dönüşüyorlar. Çünkü karmaşık ilişkiler ağının içerisinde sistemin kendisini okuyabilmek için görünür sabitlere ihtiyaç duyuluyor.
Şi Cinping’in Kuzey Kore ziyareti duyurusu bu bağlamda değerlendirildiğinde yalnızca diplomatik bir temas olarak okunamaz. Burada dikkat çekici olan unsur, Çin ile Kuzey Kore arasındaki ilişkinin niteliğidir. Çünkü bu ilişki, Pekin’in dış politika mimarisinde kalan son derece nadir açık ittifak bağlarından birini temsil etmektedir.
Çin’in küresel ilişkileri büyük ölçüde ekonomik ağlar, stratejik ortaklıklar, altyapı projeleri ve çok katmanlı iş birlikleri üzerinden şekillenmektedir. Pekin birçok aktörle yoğun ilişkilere sahiptir; fakat bunların önemli bölümü klasik ittifak formunda değildir. Bu nedenle Kuzey Kore ile olan bağ, Çin’in dış politika haritasında özel bir yere sahiptir. Çünkü burada ilişki yalnızca çıkar ortaklığı değil, resmî ittifak niteliği taşımaktadır.
Bu tür ilişkilerin önemi burada ortaya çıkar. Modern uluslararası sistemde görünür simetriler azaldıkça, kalan simetrik yapılar daha değerli hâle gelir. Çünkü onlar karmaşık ağların içerisinde yön tayin etmeye yarayan sabit noktalar gibi çalışırlar.
Şi Cinping’in ziyareti bu nedenle yalnızca Pyongyang ile ilişkileri güçlendirme girişimi değildir. Aynı zamanda bu ittifakın görünürlüğünü yeniden üretme hamlesidir. İttifak zaten vardır; fakat uluslararası sistemde bazen bir ilişkinin var olması kadar görünür olması da önemlidir. Görünürlük, ilişkinin stratejik etkisini artırır.
Modern dünyanın görünmez ilişkileri bile çoğu zaman görünür referanslara ihtiyaç duyar. Çin’in Güneydoğu Asya üzerindeki etkisi, ekonomik bağımlılık ağları, teknoloji yatırımları veya diplomatik nüfuzu son derece karmaşık yapılardır. Fakat bu karmaşık asimetrik ilişkiler ağı, belirli simetrik referans noktaları üzerinden daha okunabilir hâle gelir.
Kuzey Kore ile olan açık ittifak da bu işlevi yerine getirir. Çünkü sistem içerisindeki diğer aktörler, Çin’in hangi ilişkileri vazgeçilmez gördüğünü bu tür görünür bağlar üzerinden okuyabilirler. Böylece ittifak yalnızca iki devlet arasındaki ilişkiyi değil, daha geniş bir stratejik haritayı da anlamlandırmaya yardımcı olur.
Aslında modern jeopolitiğin önemli bir bölümü bu mantıkla çalışmaktadır. Dünya giderek daha ağsal, daha parçalı ve daha asimetrik hâle geldikçe, görünür referans noktalarının değeri artmaktadır. Karmaşıklık arttıkça insanlar ve devletler sistemi okuyabilmek için daha belirgin işaretlere yönelirler.
Şi Cinping’in Pyongyang ziyareti de bu nedenle yalnızca diplomatik takvimdeki bir durak değildir. Burada yeniden görünür kılınan şey, Çin-Kuzey Kore ilişkisi kadar, görünür ittifakların uluslararası sistemde oynadığı epistemolojik roldür. Çünkü asimetrik ilişkiler dünyasında bile yön tayin etmek için simetrik referanslara ihtiyaç vardır. Modern görünmezlik, paradoksal biçimde, hâlâ görünür düzen kalıntıları üzerine kurulmaktadır.
Çin ile Kuzey Kore arasındaki resmî ittifak da bu kalıntılardan biridir. Gücü yalnızca iki devlet arasındaki bağdan değil, karmaşık bir sistem içerisinde sabit bir referans noktası olarak işlev görebilmesinden almaktadır. Böylece ziyaretin anlamı yalnızca iki başkentin birbirine yakınlaşmasında değil; giderek daha karmaşık hale gelen uluslararası sistem içerisinde yön tayin etmeyi mümkün kılan nadir koordinat noktalarından birinin yeniden görünür kılınmasında yatmaktadır.
Açılan Kapalılık
İlk bakışta iki ülke arasında uçuş haklarının genişletilmesi teknik bir ulaşım haberi gibi görünür. Güney Kore ile Çin’in yedi yıl sonra ilk kez bu konuda anlaşmaya varması, yüzeyde daha fazla uçuş, daha fazla yolcu ve daha yoğun ekonomik temas anlamına gelir. Fakat siyasal ve ontolojik düzeyde bakıldığında burada yalnızca bir açılma değil, açılmayı mümkün kılan daha derin bir süreç görünür hale gelir. Çünkü sistemler her zaman dışarıya açılarak güçlenmezler; çoğu zaman önce kendi içlerinde kapanmayı başararak açılabilir hale gelirler.
Modern düşüncede açıklık genellikle olumlu, kapalılık ise olumsuz bir kavram olarak ele alınır. Açıklık iletişimdir, etkileşimdir, çoğalmadır; kapalılık ise izolasyon, içe kapanma ve sınırlanma olarak düşünülür. Oysa bu karşıtlık fazla yüzeyseldir. Çünkü hiçbir yapı belirli bir iç bütünlük oluşturmadan dışarıyla sağlıklı ilişki kuramaz. Sınırları olmayan bir şeyin açılması mümkün değildir. Açılma fikrinin kendisi bile önceden var olan bir kapalılığı varsayar.
Levinasçı anlamda düşünüldüğünde, açıklık aslında kapalılığın aşılması değil, olgunlaşmış bir kapalılığın dışarıya yönelmesidir. Ötekiyle ilişki kurabilmek için önce bir benliğin oluşması gerekir. Kendisiyle ilişki kuramayan bir yapı, başkasıyla da ilişki kuramaz. Ötekiye açılma, öznenin kendi iç bütünlüğünü kaybetmesi değil; tam tersine onu koruyabilecek seviyeye ulaşmasıdır.
Devletler açısından da benzer bir mantık işler. Sürekli kriz yaşayan, kendi iç dengesini kuramayan veya yönelimlerini belirleyemeyen devletler dış açılımları çoğu zaman tehdit olarak algılarlar. Çünkü dış temas, iç bütünlüğün zayıf olduğu durumlarda çözülme riski yaratır. Buna karşılık belirli bir dengeye ulaşmış yapılar dış ilişkileri daha rahat genişletebilirler. Açıklık burada kırılganlığın değil, belirli ölçüdeki iç istikrarın sonucu haline gelir.
Güney Kore ile Çin arasındaki uçuş haklarının genişletilmesi bu açıdan yalnızca ulaşım kapasitesinin artırılması değildir. Aynı zamanda iki devletin de birbirleriyle kurdukları ilişkinin yeni bir evreye geçtiğini gösterir. Çünkü yedi yıl boyunca belirli nedenlerle daraltılmış veya sınırlanmış olan bir alanın yeniden genişletilmesi, tarafların bu ilişkinin yaratabileceği etkileri yönetebileceklerini düşünmeye başlamaları anlamına gelir.
Dışarıya açılma çoğu zaman iç kapanmanın tamamlandığı anlarda ortaya çıkar. Bir yapı kendi sınırlarından emin oldukça dışarıyla daha rahat ilişki kurar. Bir kimlik ne kadar sağlamlaşırsa, farklı kimliklerle karşılaşmaktan o kadar az korkar. Bir devlet kendi iç düzenine ne kadar güvenirse, dış bağlantıları genişletme konusunda o kadar cesur davranabilir.
Paradoksal bir sonuç ortaya çıkar. Açılma aslında kapanmanın başarısına işaret eder. İlk bakışta zıt görünen iki süreç birbirinin koşulu haline gelir. Çünkü dışarıya doğru genişleyen her hareket, içeride kurulmuş bir bütünlüğün varlığını varsayar. Eğer bu bütünlük yoksa açıklık bir ilişki değil, çözülme riski yaratır.
Uluslararası sistemde bunun sayısız örneği görülebilir. Kriz dönemlerinde devletler sınırları sıkılaştırır, hareketliliği azaltır ve temas alanlarını daraltırlar. Buna karşılık kendilerini daha güvende hissettikleri dönemlerde ağlarını genişletirler. Bu yüzden ulaşım anlaşmaları, ticaret koridorları veya vize kolaylıkları yalnızca ekonomik göstergeler değildir. Aynı zamanda tarafların birbirlerini ne ölçüde yönetilebilir ve öngörülebilir gördüklerinin de göstergeleridir.
Çin ile Güney Kore arasındaki anlaşma da bu nedenle salt lojistik bir karar olarak okunamaz. Burada görünür hale gelen şey, iki tarafın da belirli bir dizge-içi kapalılığa ulaşmış olmasıdır. Açıklık, iç yapının dağılması nedeniyle değil; iç yapının yeterince sağlamlaşması nedeniyle ortaya çıkmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında açılma ile kapanma birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, belirli koşullar altında birbirinin ön koşuludur. En güçlü açılımlar çoğu zaman en güçlü iç bütünlüklerden doğar. Bir sistem dışarıya ne kadar rahat açılabiliyorsa, bu çoğu zaman içeride ne kadar tamamlanmış olduğunun göstergesidir.
Güney Kore ile Çin arasındaki uçuş haklarının genişletilmesi de bu yüzden yalnızca iki ülke arasındaki hareketliliğin artması anlamına gelmez. Aynı zamanda modern siyasal yapıların temel paradokslarından birini görünür kılar: Bazen bir şeyin açılması, onun yeterince kapanmış olduğunun en güçlü kanıtıdır. Çünkü açıklık çoğu zaman kapalılığın karşıtı değil, onun olgunlaşmış biçimidir.
Kaosun Kategorisi
İnsan zihni kaosu doğrudan yönetemez. Çünkü kaosun temel özelliği yalnızca tehlikeli olması değildir; aynı zamanda kategorilere direnmektir. Bir olayın ne olduğu, nereden geldiği ve hangi örüntünün parçası olduğu anlaşılabildiği ölçüde ona müdahale etmek mümkün hale gelir. Bu nedenle insanlık tarihi boyunca bilgi üretiminin önemli bir kısmı, dünyadaki dağınık ve öngörülemez görünen olayları daha üst kategoriler altında toplamaya çalışmıştır. Asya'nın yaklaşan güçlü El Niño nedeniyle aşırı hava olayları, kuraklık, sel, tarım kaybı ve enerji baskısına hazırlanıyor olması da bu nedenle yalnızca iklim haberi değildir. Aynı zamanda kaosun nasıl yönetilebilir hale getirildiğini gösteren epistemolojik bir süreçtir.
İlk bakışta sayılan unsurların her biri birbirinden farklı görünür. Kuraklık ile sel aynı şey değildir. Tarımsal kayıplar ile enerji baskısı aynı kategoride yer almaz. Aşırı sıcaklıklar, fırtınalar ve yağış düzensizlikleri farklı sonuçlar üretir. Bunların her biri kendi başına ayrı bir kriz olarak değerlendirilebilir. Eğer bu olaylar birbirlerinden bağımsız düşünülürse, ortaya son derece parçalı ve düzensiz bir manzara çıkar.
Tam da bu noktada kaosun temel karakteri görünür hale gelir. Kaos yalnızca yıkıcı olduğu için kaos değildir. Asıl olarak kategorik bütünlükten yoksun olduğu için kaostur. Birbiriyle ilişkilendirilemeyen çok sayıda olay, insan zihninde dağınıklık hissi üretir. Tehdit algısını artıran şey çoğu zaman olayların büyüklüğü değil, onların ortak bir mantık altında toplanamamasıdır.
Bu nedenle modern bilim ve modern yönetim mekanizmaları, çoğu zaman olayları açıklamaktan önce onları sınıflandırmaya çalışırlar. Çünkü sınıflandırma, kaosla mücadelede ilk adımdır. Bir olgu isimlendirildiğinde ve belirli bir kategori içerisine yerleştirildiğinde, tamamen kontrol altına alınmasa bile en azından anlaşılabilir hale gelir. İnsan zihni için bilinmeyen ile bilinen arasındaki en önemli farklardan biri de budur.
El Niño kavramı tam olarak bu işlevi yerine getirir. Çünkü burada birbirinden tamamen farklı görünen çok sayıda olay, daha üst bir kategori altında bir araya getirilmektedir. Kuraklık ayrı bir olaydır. Sel ayrı bir olaydır. Tarımsal kayıp ayrı bir sonuçtur. Enerji baskısı ayrı bir problemdir. Fakat El Niño bunların tamamını tek bir çatı altında toplar. Böylece dağınık görünen krizler, ortak bir neden-sonuç ağı içerisinde okunabilir hale gelir.
Kuraklık hâlâ vardır. Sel hâlâ vardır. Aşırı hava olayları devam eder. Tehlike yok olmaz. Değişen şey, bu tehlikelerin nasıl algılandığıdır. Kaotik unsurların kendisi değil, onlar arasındaki ilişki yeniden düzenlenir. Bir başka ifadeyle, kaosun üzerine ikinci bir düzen katmanı inşa edilir.
Bu nedenle El Niño yalnızca meteorolojik bir kavram değildir. Aynı zamanda epistemolojik bir araçtır. İnsanlığın birbirinden kopuk görünen olayları tek bir çerçeve içerisinde anlamlandırma girişimidir. Çünkü zihnin en temel savunma mekanizmalarından biri, çokluğu daha üst düzey birlikler altında toplamaktır. Bir fenomen ne kadar geniş bir kategori altında açıklanabiliyorsa, o kadar yönetilebilir görünmeye başlar.
El Niño gibi kavramlar aslında kaosu ortadan kaldırmaz; onu daha büyük bir kaos kategorisi içerisinde yeniden örgütler. Kuraklık, sel ve enerji krizi artık bağımsız tehditler olmaktan çıkar ve daha üst bir fenomenin tezahürleri olarak görülmeye başlanır. Böylece küçük kaoslar, daha büyük bir düzen içerisinde anlam kazanır.
Asya'nın El Niño'ya hazırlanıyor olması bu nedenle yalnızca iklimsel bir hazırlık değildir. Aynı zamanda zihinsel ve kurumsal bir hazırlıktır. Çünkü devletler, bilim insanları ve toplumlar yalnızca felaketlere karşı önlem almamaktadır. Aynı zamanda bu felaketleri ortak bir kavramsal çerçeve içerisinde toplamakta ve böylece onları daha okunabilir hale getirmektedir.
Belki de burada görülen en önemli şey, insanlığın kaosla mücadele yönteminin kendisidir. Kaosu tamamen ortadan kaldırmak çoğu zaman mümkün değildir. Ancak onu daha üst kategoriler altında birleştirmek mümkündür. Bu nedenle El Niño yalnızca bir iklim olayı değil; dağınık tehditleri tek bir isim altında toplama girişimidir. Kuraklık, sel, aşırı hava olayları ve enerji baskısı kendi başlarına kaotik olabilir. Fakat El Niño kavramı sayesinde bu parçalı kaos, daha büyük ve daha anlamlandırılabilir bir meta-kategoriye dönüşür. İnsanlık da tam olarak bu dönüşüm sayesinde kaosun kendisini değilse bile, kaos karşısındaki yönsüzlüğünü azaltmaya çalışır.
Oyunun Dışarıya Taşması
Sporun en büyük başarısı, kendisine ait bir gerçeklik düzlemi kurabilmesidir. Bir futbol maçı başladığında, gündelik hayatın büyük bölümü geçici olarak askıya alınır. Oyuncuların statüsü, insanların gelir düzeyi, ülkelerin ekonomik gücü veya günlük yaşamın sıradan problemleri belirli ölçüde arka plana çekilir. Sahanın içinde başka kurallar işler. Başka bir zaman algısı oluşur. Başka bir anlam sistemi devreye girer. Bu nedenle spor yalnızca fiziksel bir rekabet değil, aynı zamanda kendi ontolojisini üreten bir alandır. 2026 Dünya Kupası öncesinde bazı taraftarların maliyetler, ulaşım sorunları ve ABD’ye giriş konusundaki kaygılar nedeniyle turnuvaya gitmekten vazgeçmesi ise, bu ayrı gerçeklik düzleminin ne kadar kırılgan olduğunu yeniden göstermektedir.
Her oyun belirli bir sınır üretir. Johan Huizinga'nın ünlü ifadesiyle oyun, kendi "büyülü çemberini" kurar. Bu çemberin içinde başka kurallar geçerlidir. Futbol sahasında topun peşinden koşan milyonlarca dolarlık futbolcu ile amatör bir çocuk aynı oyunun mantığına tabidir. Oyunun değeri de büyük ölçüde buradan gelir. Çünkü oyun, gündelik dünyanın karmaşıklığını geçici olarak askıya alabilen özel bir alan yaratır.
Dünya Kupası bu mantığın en büyük örneklerinden biridir. Turnuva başladığında insanlar yalnızca ülkelerini değil, aynı zamanda oyunun kendisini takip ederler. Politik çatışmalar, ekonomik krizler veya gündelik yaşamın sorunları belirli ölçüde arka plana çekilir. Doksan dakika boyunca oyunun kuralları gerçekliğin diğer kurallarının önüne geçer. Sporun evrensel çekiciliği de büyük ölçüde bu geçici kopuş hissinden kaynaklanır.
Ancak hiçbir oyun bütünüyle kendi kendine yeten bir evren değildir. Oyun alanı ne kadar bağımsız görünürse görünsün, onu ayakta tutan altyapı her zaman oyunun dışındadır. Statlar inşa edilmelidir. Ulaşım sağlanmalıdır. İnsanlar bilet alabilmelidir. Sınırlar geçilebilmelidir. Ekonomik kaynaklar bulunmalıdır. Başka bir ifadeyle, sporun kurduğu sembolik dünya nihayetinde gerçek dünyanın maddi koşullarına bağlıdır.
2026 Dünya Kupası etrafında ortaya çıkan tartışmalar da tam olarak bunu görünür hale getirmektedir. Taraftarların turnuvaya gitmekten vazgeçme nedenleri oyunun içinden değil, oyunun dışından gelmektedir. İnsanlar futbolu izlemek istemedikleri için değil; maliyetler yükseldiği, ulaşım zorlaştığı veya giriş prosedürleri belirsizlik yarattığı için geri çekilmektedir. Böylece oyunun kurduğu ayrı gerçeklik alanı, yeniden gündelik dünyanın kuralları tarafından kuşatılmaktadır.
Sporun ideali, kendi kendine yeterli bir evren gibi çalışabilmektir. Taraftar sahaya baktığında ekonomi değil futbol görmelidir. Pasaport politikaları değil oyun görmelidir. Bilet fiyatları değil rekabet görmelidir. Ancak bu ideal hiçbir zaman bütünüyle gerçekleşemez. Çünkü sporun kurduğu dünya, onu mümkün kılan maddi dünyanın üzerinde yükselmektedir.
Bu nedenle maliyetler ve giriş engelleri yalnızca organizasyonel problemler değildir. Onlar sporun kendi ontolojik sınırlarını görünür hale getirirler. Oyunun dışındaki gerçeklik, oyunun içine geri dönmeye başlar. Ekonomi tribünlere, bürokrasi stadyumlara ve jeopolitik sınırlar taraftar deneyimine sızar. Böylece sporun kurduğu bağımsız evren çatlamaya başlar.
Dünya Kupası gibi organizasyonlar tarih boyunca tam tersine bir işleve sahipti. İnsanlara belirli bir süreliğine de olsa başka bir dünyanın mümkün olduğu hissini veriyorlardı. Farklı ülkelerden gelen milyonlarca insan aynı oyunun etrafında birleşebiliyordu. Spor burada yalnızca rekabet değil, alternatif bir toplumsallık biçimi üretiyordu. Fakat ekonomik maliyetlerin ve siyasal sınırların görünürlüğü arttıkça, bu alternatif gerçeklik de zayıflamaya başlar.
Spor kendi ontolojisini üretir; fakat onu bütünüyle koruyamaz. Çünkü oyun ne kadar özerk görünürse görünsün, onu çevreleyen gerçeklikten tamamen kaçamaz. Ulaşım ağları, ekonomik koşullar, devlet politikaları ve sınır rejimleri eninde sonunda oyunun kapısını çalar.
2026 Dünya Kupası etrafında oluşan kaygılar bu nedenle yalnızca taraftar davranışlarıyla ilgili değildir. Daha derinde, sporun kendi gerçeklik alanını ne ölçüde koruyabildiği sorusunu gündeme getirmektedir. İnsanlar turnuvadan vazgeçtiklerinde futboldan değil, futbolu mümkün kılan maddi koşullardan vazgeçmektedirler. Fakat sonuç değişmez: Oyunun dışındaki dünya, oyunun içine girmiş olur.
Bu yüzden burada tehlikede olan yalnızca seyirci sayıları değildir. Sporun temel vaadi de baskı altına girmektedir. Çünkü sporun en büyük iddiası, gündelik gerçekliğin üzerine geçici de olsa alternatif bir gerçeklik kurabilmesidir. Maliyetler, ulaşım sorunları ve sınır politikaları bu alternatif alanı daralttığında, oyunun büyülü çemberi de zayıflamaya başlar. Dünya Kupası yalnızca bir futbol turnuvası olmaktan çıkar; sporun kendi ontolojisinin, onu çevreleyen ekonomik ve siyasal gerçeklik tarafından ne ölçüde kuşatıldığını gösteren bir örneğe dönüşür.
Zeminin İntikamı
Sporun gücü, insanları gündelik gerçekliğin dışına taşıyabilmesinden gelir. Bir Dünya Kupası başladığında şehirler, ekonomiler, siyasi tartışmalar ve toplumsal krizler kısa süreliğine geri çekilir. İnsanlar başka bir zamanın ve başka bir mantığın içerisine girerler. Maçlar takip edilir, hikâyeler üretilir, ulusal kimlikler yeniden sahneye çıkar ve milyonlarca insan aynı sembolik evrenin parçası haline gelir. Bu nedenle Dünya Kupası gibi organizasyonlar yalnızca sportif etkinlikler değildir; kendilerine ait kuralları, anlamları ve ritimleri olan alternatif gerçeklik alanlarıdır. Meksiko’da Dünya Kupası öncesinde öğretmen sendikasının düzenlediği protestoların kent merkezini kilitlemesi ise bu alternatif gerçekliklerin hangi zemin üzerinde yükseldiğini yeniden hatırlatmaktadır.
Bir önceki örnekte maliyetler, ulaşım sorunları ve sınır rejimleri sporun özerk evrenine dışarıdan müdahale ediyordu. Burada ise daha temel bir durum ortaya çıkmaktadır. Çünkü mesele artık oyunun çevresindeki koşullar değil, oyunun üzerinde yükseldiği toplumsal zeminin kendisidir. Dünya Kupası'nın yaratmaya çalıştığı büyük anlatı ile öğretmenlerin gündelik yaşam koşulları arasındaki gerilim görünür hale gelmektedir.
Aslında bütün büyük organizasyonlar belirli ölçüde sanal gerçeklikler üretir. Buradaki sanallık, onların sahte olduğu anlamına gelmez. Aksine, milyonlarca insan tarafından paylaşılan sembolik dünyalar olmaları anlamına gelir. Dünya Kupası boyunca insanların konuştuğu şeyler değişir. Gündem değişir. Şehirlerin görünümü değişir. İnsanların dikkat merkezleri değişir. Belirli bir süre boyunca başka bir gerçeklik rejimi kurulmuş olur.
Fakat bu tür gerçekliklerin tamamı daha derinde bulunan başka bir gerçekliğe bağlıdır. Kentler çalışmalıdır. Ulaşım ağları işlemelidir. Kamu hizmetleri sürmelidir. İnsanlar hayatlarını devam ettirebilmelidir. Başka bir ifadeyle, sembolik dünyanın altında her zaman maddi bir dünya bulunur. Alternatif gerçeklikler kendi başlarına var olmazlar; onları taşıyan bir zemin gerekir.
Öğretmen protestoları bu zemini görünür hale getirmektedir. Çünkü burada sahneye çıkan şey futbol değil, gündelik hayatın kendisidir. Dünya Kupası milyonlarca insanı ortak bir heyecanda birleştirmeye hazırlanırken, öğretmenler kendi yaşam koşullarına ilişkin taleplerini görünür kılmaktadır. Böylece organizasyonun üretmeye çalıştığı sembolik evren ile toplumsal gerçekliğin talepleri çarpışmaya başlar.
İlginç olan nokta, bu tür durumlarda kazananın çoğu zaman zemin olmasıdır. Çünkü alternatif gerçeklikler ne kadar etkileyici olursa olsunlar, onları taşıyan maddi düzen sarsıldığında kırılgan hale gelirler. Bir şehirde ulaşım durduğunda, insanlar maaş alamadığında veya kamusal hayat aksadığında, sembolik evrenlerin büyüsü zayıflamaya başlar. İnsanlar yeniden günlük hayatın zorunluluklarına dönmek zorunda kalırlar.
Bu nedenle protestolar yalnızca siyasi eylemler değildir. Aynı zamanda gerçekliğin öncelik sıralamasını yeniden hatırlatan olaylardır. Dünya Kupası insanların dikkatini başka bir yere yöneltmeye çalışırken, protestolar dikkati yeniden zemine çeker. Eğitim, çalışma koşulları, ücretler ve kamusal hizmetler bir anda futbolun önüne geçmeye başlar. Çünkü toplumsal hayatın taşıyıcı kolonları görünür hale gelmiştir.
Burada ontolojik açıdan dikkat çekici bir tersine dönüş yaşanır. Normalde Dünya Kupası gibi organizasyonlar gündelik gerçekliğin üzerine eklenen ikinci bir katman üretirler. İnsanlar bu katmanın içine girerek geçici bir süreliğine farklı bir dünyanın parçası olurlar. Fakat protestolar ortaya çıktığında, alttaki katman kendisini yeniden hatırlatır. Üstteki sembolik yapı ile alttaki maddi yapı arasındaki bağımlılık ilişkisi görünür hale gelir.
Meksiko’daki protestolar yalnızca kent merkezini kilitleyen bir ulaşım sorunu değildir. Aynı zamanda Dünya Kupası'nın temsil ettiği alternatif gerçeklik ile onu mümkün kılan toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkinin açığa çıkmasıdır. Futbolun kurduğu sembolik evren kendi başına ayakta duramaz; onu taşıyan bir toplum gerekir. O toplumun belirli kesimleri rahatsızlıklarını görünür hale getirdiğinde ise, oyunun dışındaki dünya yeniden oyunun içine girer.
Belki de burada görülen şey sporun zayıflığı değil, varoluş biçimidir. Spor hiçbir zaman bütünüyle bağımsız bir gerçeklik üretmez. Ürettiği her anlam, daha derindeki toplumsal dünyanın üzerinde yükselir. Dünya Kupası'nın büyüsü ne kadar güçlü olursa olsun, onu taşıyan zemin sarsıldığında bu büyü de etkilenir. Meksiko’daki protestoların gösterdiği şey tam olarak budur: Alternatif gerçeklikler dikkat çekebilir, heyecan yaratabilir ve milyonları peşinden sürükleyebilir; fakat en sonunda onları taşıyan zemin konuşmaya başladığında, bütün gözler yeniden gerçekliğin kendisine döner. Çünkü sanal olanın kaderi, daima onu taşıyan zeminin kaderine bağlıdır.
Referansın Geri Dönüşü
Toplumlar çoğu zaman yasaklayarak değil, yeniden adlandırarak değişirler. Bir fikri doğrudan ortadan kaldırmak çoğu zaman zordur; fakat onun hangi bağlam içerisinde anlaşılacağını değiştirmek mümkündür. Bu nedenle siyasal mücadelelerin önemli bir bölümü kavramlar üzerinde yürür. Çünkü bir kavramın etrafına hangi anlam ağının örüldüğü, insanların dünyayı nasıl algılayacağını da belirler. Bazı Cumhuriyetçi valilerin Haziran ayını Pride Month yerine “Nuclear Family Month” olarak yeniden çerçevelemeye çalışması da tam olarak böyle bir mücadeleyi görünür kılmaktadır.
İlk bakışta burada iki farklı toplumsal değer arasında yaşanan sıradan bir kültür savaşı görülür. Fakat daha derine inildiğinde mesele yalnızca aile ile kimlik politikaları arasındaki bir gerilim değildir. Daha temel düzeyde, hangi kavramın toplumsal referans noktası olacağı üzerine bir mücadele vardır.
Modern toplumların önemli bir özelliği, giderek daha fazla farklılaşma üretmeleridir. Kimlikler çoğalır, yaşam tarzları çeşitlenir, bireysel tercihler görünür hale gelir. Bu süreç özgürleşme olarak okunabilir; fakat aynı zamanda yeni bir problem de yaratır. Çoğalan farklılıklar arttıkça, sistemin ortak referans noktaları zayıflamaya başlar. Herkesin kendisini tanımladığı alan genişlerken, herkesin kendisini ilişkilendirdiği ortak zemin daralabilir.
Modern siyaset yalnızca haklar üzerinden değil, referanslar üzerinden de yürür. Çünkü bir toplumun hangi değerleri merkez kabul ettiği, hangi değerleri ise çevrede konumlandırdığı son derece önemlidir. Burada mücadele çoğu zaman doğrudan bireyler arasında değil, sembolik merkezler arasında gerçekleşir.
Pride Month'un tarihsel yükselişi, uzun süre görünmez veya marjinal kabul edilen kimliklerin görünürlük kazanmasıyla ilişkilidir. Bu görünürlük yalnızca hukuki haklar meselesi değildir. Aynı zamanda toplumsal merkezin yeniden tanımlanması anlamına gelir. Daha önce çevrede bulunan bir kimlik kategorisi, görünürlük kazandıkça merkeze yaklaşmaya başlar.
"Nuclear Family Month" söylemi ise farklı bir hareket üretmektedir. Burada amaç yalnızca aileyi övmek değildir. Daha derinde, toplumsal referans noktasını yeniden merkezileştirme girişimi vardır. Çekirdek aile, bu söylem içerisinde belirli bir yaşam biçiminden çok, toplumsal düzenin temel koordinatı olarak sunulmaktadır. Bir başka ifadeyle mesele aileyi savunmaktan önce, hangi yapının normatif merkez olarak kabul edileceğiyle ilgilidir.
İlginç olan nokta, her iki tarafın da aslında görünürlük mücadelesi vermesidir. Bir taraf daha önce dışarıda bırakılan kategorileri merkeze taşımaya çalışırken, diğer taraf tarihsel olarak merkezde bulunan bir yapının merkezde kalmasını istemektedir. Çatışma çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca değerler arasında değil; merkez ile çevrenin nasıl tanımlanacağı konusunda yaşanmaktadır.
Modern toplumlar çeşitliliği artırdıkça, ortak referans noktalarına olan ihtiyaç da artar. Çünkü farklılaşmanın kendisi, sistemi okuyabilmek için belirli sabitlere ihtiyaç duyar. İnsan zihni tamamen parçalanmış bir anlam evreninde uzun süre yaşayamaz. Bu nedenle her çoğulculuk dönemi aynı zamanda yeni merkez arayışları da üretir.
"Nuclear Family Month" önerisini ilginç kılan şey de budur. Burada çekirdek aile yalnızca ahlaki bir tercih olarak değil, toplumsal dağınıklık karşısında yeniden önerilen bir referans noktası olarak sunulmaktadır. Doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak, söylemin gücü tam da buradan gelir. Çünkü insan toplulukları yalnızca özgürlük aramazlar; aynı zamanda yön tayin etmeyi sağlayan koordinatlara da ihtiyaç duyarlar.
Yaşanan tartışma, yüzeyde görünen kültürel gerilimden daha geniş bir anlam taşımaktadır. Mesele yalnızca Pride ile aile arasında tercih yapmak değildir. Daha derindeki soru şudur: Bir toplum kendisini hangi referans noktaları etrafında organize edecektir? Hangi kavramlar merkezi, hangileri çevresel olacaktır? Hangi semboller ortak koordinat işlevi görecektir?
Haziran ayı etrafında yürüyen bu tartışma, aslında modern toplumların en eski problemlerinden birini yeniden görünür hale getiriyor. Çeşitlilik arttıkça ortak referansların kaderi ne olacaktır? Ve daha önemlisi, bir toplum kendisini bir arada tutan merkezi kavramları kaybetmeden ne kadar çoğul olabilir?
Bu yüzden burada yaşanan şey yalnızca bir isim değişikliği değildir. Aynı zamanda toplumsal merkezin nerede kurulacağına ilişkin sembolik bir mücadeledir. Çünkü siyaset çoğu zaman insanların ne düşündüğünü değil, düşünürken hangi referans noktalarını kullandığını belirleme çabasıdır. Ve referanslar değiştiğinde, yalnızca kavramlar değil, toplumun kendisini okuma biçimi de değişmeye başlar.
Tepkiniz Nedir?