Pornografi Üzerine: Bakış, Arzu ve İç Mesafe
Pornografiyi bakışın egemenliği, arzunun rekürsif üretimi, seçilebilirlik, erotik enflasyon ve cinselliğin içinden doğan refleksif mesafe üzerinden ontolojik olarak yeniden düşünmek.
1. Pornografik Bakışın Ontolojisi
1.1. Transandantal Seyir Konumu
Pornografinin ontolojik özgüllüğü, cinselliği görünür kılmasından önce, cinselliğin özneyle kurduğu ilişki biçimini dönüştürmesinde aranmalıdır. Cinsel deneyim kendi olağan yapısı içinde yalnızca bedensel temasların, arzunun veya uyarılmanın toplamı değildir; iki ya da daha fazla öznenin birbirini eşzamanlı biçimde etkilediği, her davranışın diğerinin cevabıyla yeniden belirlendiği karşılıklı bir oluş alanıdır. Bakış, jest, yakınlaşma, geri çekilme, arzu, tereddüt, rıza, bedenin ritmi ve sözel ya da sözel olmayan her cevap, ilişkinin sonraki anını değiştirir. Cinsel olayın hiçbir tarafı bütünüyle kendi başına kalmaz; her özne aynı anda hem belirleyen hem belirlenen, hem eyleyen hem de karşısındakinin eylemine maruz kalan kutuptur. Pornografik seyir bu çift yönlü yapıyı tamamen yok etmese de seyirci bakımından radikal biçimde zayıflatır. Görüntüdeki beden seyircinin dikkatini, arzusunu ve bedensel tepkilerini etkileyebilir; fakat seyircinin eylemleri görüntünün içindeki öznenin davranışını eşzamanlı olarak geri belirleyemez. Böylece cinsellik, karşılıklı nedensellikten tek taraflı fenomenal belirlenebilirliğe doğru çekilir.
Tam da burada seyirci sıradan bir algı öznesinden farklı bir konum kazanır. Gündelik algıda da bir nesneyi görebilmek için gözlemleyen ile gözlemlenen arasında belirli bir ayrım bulunur; ancak canlı bir toplumsal ilişkide gözlemci çoğu zaman aynı zamanda gözlemlenendir. Karşıdaki kişinin bakışı gözlemcinin bedenini, davranışını, ifadesini ve kendilik algısını değiştirir. Pornografik seyirde ise bakış bu karşılıklı dolaşımdan büyük ölçüde muaf tutulur. Seyirci görür fakat görünmek zorunda değildir; değerlendirir fakat değerlendirilmez; seçer fakat seçilmenin eşzamanlı baskısına maruz kalmaz; bakışını sürdürüp sürdürmemeye karar verirken görüntüdeki öznenin iradesi bu kararı anlık olarak değiştiremez. Seyirci, cinsel fenomenin içeriklerinden etkilenmeye devam ettiği hâlde ilişkinin karşılıklı davranışsal devresinden geri çekilir. Dolayısıyla pornografik mesafe basitçe fiziksel uzaklık değildir. Esas mesafe, nedensel ve ilişkisel asimetrinin açılmasıdır.
Bu nedenle pornografik bakışın konumunu Kantçı anlamda teknik bir “transandantal sezgi” kavramıyla tanımlamak yanıltıcı olur. Kant’ta “transandantal” terimi, belirli bir deneyim içeriğinin kendisinden çok deneyimin mümkün oluş koşullarını soruşturur; sezgi ise duyusal verililiğin belirli bir biçimini ifade eder. Pornografik seyircinin burada kazandığı ayrıcalık ne yeni bir sezgi türüdür ne de ampirik deneyimin tüm koşullarını kuran metafizik bir özne statüsüdür. Daha uygun kavram, transandantal seyir konumudur. Bu ifade teknik Kantçı bir kategori değil, yapısal bir benzetme olarak kullanılmalıdır: seyirci, cinsel fenomenin içinde libidinal olarak bulunmasına rağmen, o fenomenin etkileşimsel zorunluluklarından mümkün olduğunca geri çekilerek deneyimi kendi önünde nesneleştiren bir kutup hâline gelir. “Transandantal” nitelemesi burada seyircinin aşkın bir varlık olduğu anlamına gelmez; onun fenomenin içeriğine doğrudan katılmaksızın o içeriğin kendisi için görünür, ayrıştırılabilir ve düzenlenebilir hâle geldiği bir gözlem seviyesine yükselmesini anlatır.
Pornografik seyir böylece paradoksal bir ara konum üretir. Seyirci cinselliğin bütünüyle dışında değildir; çünkü arzu, uyarılma, fantezi, dikkat ve bedensel tepki bakımından hâlâ cinsel alanın içindedir. Buna karşılık, gerçek bir cinsel karşılaşmada kaçınılmaz olan eşzamanlı mütekabiliyetin büyük kısmından dışarıdadır. Görülen beden seyirci üzerinde etkide bulunur, fakat seyircinin verdiği tepkinin görüntüdeki beden üzerinde doğrudan bir karşı-etkisi yoktur. Pornografik özne bu nedenle yalnızca pasif bir alıcı değildir; kendi bakışının yönünü, süresini, yoğunluğunu ve nesnesini düzenleyen bir seçim merkezi hâline gelir. İlişkinin bir kutbu görüntü içerisinde belirlenmiş ve verilmişken diğer kutup görüntüler arasında dolaşabilen, durdurabilen, değiştirebilen, geri dönebilen veya bütünüyle çekilebilen taraftır. Bu asimetri, pornografinin yalnızca görsel bir medya biçimi değil, özgül bir özne–nesne düzeni olduğunu gösterir.
Cinsel karşılaşmada ötekinin varlığı, öznenin özgürlüğünü yalnızca sınırlayan dışsal bir engel olarak görülmemelidir. Öteki aynı zamanda olayın oluşmasının koşuludur; onun arzusu, çekilmesi, yakınlaşması, ritmi ve cevabı deneyimin içeriğini kurar. Fakat tam da bu nedenle cinsellik öznenin bütünüyle egemen olabileceği bir alan değildir. Karşılıklılık, cinsel deneyimin zenginliğini ürettiği kadar öznenin kendi eylemi üzerindeki mutlak kontrolünü de sınırlar. Seyircinin karşısındaki pornografik görüntü ise bu belirsizliği azaltır. Görüntü karşılık vermediği için seyirci, cinsel fenomeni ötekinin anlık iradesiyle yeniden müzakere etmek zorunda kalmadan deneyimleyebilir. Böylece pornografik haz yalnızca görülen bedenden veya tasvir edilen eylemden değil, cinsel olayın normalde özneye dayattığı karşılıklılık yükünün geçici olarak askıya alınmasından da doğabilir.
Bakışın egemenliği burada belirginleşir. Egemenlik, görülen beden üzerinde gerçek dünyadaki hukuki veya fiziksel iktidar anlamında değil, fenomenal alanın seyircinin seçimine göre düzenlenebilmesi anlamında kullanılmalıdır. Seyircinin önünde cinsellik, kendi iradesinden bağımsız bir olay olmaktan çıkarak seçilebilecek görüntüler, sahneler, bedenler ve hareketler dizisine dönüşür. Gerçek karşılaşmada özne, başka bir öznenin arzusuyla yüzleşirken kendi arzusunu da sürekli yeniden ayarlamak zorundadır; pornografik bakışta ise arzu büyük ölçüde kendi seçimlerinin içinden hareket eder. Seyirci yalnızca neye bakacağını değil, ne kadar süre bakacağını, hangi anda bırakacağını, hangi görüntüye geçeceğini ve hangi ayrıntıda kalacağını da belirleyebilir. Cinselliğin akışı böylece karşılıklı bedenlerin ortak zamanından ayrılarak bakışın kendi zamanına bağlanır.
Bunun ontolojik sonucu, cinsel fenomenin “yaşanan olay” olmaktan “seyredilebilir alan”a dönüşmesidir. Gerçek karşılaşmada cinsellik öznenin önünde duran tamamlanmış bir nesne değildir; özne de olayın üreticilerinden biridir. Pornografik seyirde ise olay çoktan meydana gelmiş, kaydedilmiş veya temsil edilmiş biçimiyle seyircinin karşısına çıkar. Seyirci olayın oluşumuna katılmadan onun bütünlüğüne erişebilir. Başlangıcı, devamı ve sonucu kendi oluş sürecinden bağımsız biçimde karşısında bulunur. Bu nedenle görüntüdeki cinsellik, seyircinin gözünde fenomenal olarak daha yüksek bir nesneleşme derecesi kazanır. Yaşanan ilişki içinde tam olarak nesneleşemeyen şey, kayıt altında seçilebilir ve incelenebilir hâle gelir.
Pornografik bakışın önemli bir özelliği de öznenin cevap verme zorunluluğunu azaltmasıdır. Gerçek bir karşılaşmada ötekinin arzusu yalnızca gözlemlenen bir veri değildir; çoğu zaman bir çağrıdır. Jest bir karşılık bekleyebilir, yakınlık bir karar gerektirebilir, bedenin hareketi başka bir bedenin hareketini tetikleyebilir. Özne, yalnızca algılayan değil, olay içinde konum almak zorunda kalan biridir. Pornografik görüntü ise seyirciden böyle bir cevap talep etmez. Görüntü seyirciyi uyarabilir, etkileyebilir veya yönlendirebilir; ancak seyircinin cinsel ilişkinin diğer kutbuna yönelik pratik bir cevap üretmesi zorunlu değildir. Seyirci bu nedenle cinselliğin çağrısına maruz kalırken onun toplumsal ve bedensel yükümlülüklerinden önemli ölçüde çekilebilir. Pornografik deneyimin özgül rahatlığı tam da burada bulunur: arzu korunurken karşılıklılığın zorunlu sorumluluğu azaltılır.
Seyircinin özgürlüğü elbette mutlak değildir. Görüntünün estetik biçimi, kamera açısı, kurgu, kategori sistemi, platform düzeni ve önceden üretilmiş temsil kalıpları bakışı zaten yönlendirir. Dolayısıyla seyirci fenomenal alanın mutlak yaratıcısı değildir. Yine de cinsel olayın içindeki özneyle karşılaştırıldığında farklı türde bir hareket serbestisine sahiptir. Görüntünün kendisini değiştiremese bile görüntüler arasında seçim yapabilir; tekil sahnenin içsel akışına müdahale edemese de hangi sahnenin kendi deneyiminin parçası olacağına karar verebilir. Seyirci egemenliği bu nedenle içerik üzerinde sınırsız iktidar değil, içerikler arasındaki dolaşım üzerinde göreli egemenliktir. Pornografik bakışın ontolojik ayrıcalığı, görüntünün bütün özelliklerini yaratmasında değil, hangi özelliklerin kendi fenomenal alanına gireceğini tek taraflı biçimde belirleyebilmesinde yatar.
Gerçek cinsel ilişkide özne ile nesne ayrımı da hiçbir zaman tam anlamıyla sabit kalmaz. Karşıdaki kişi bir an arzu nesnesi olarak görülürken bir sonraki anda öznenin kendisini gören başka bir bilinç olarak ortaya çıkar. Sartre’ın bakış analizinde görüldüğü gibi başkasının bakışı, öznenin kendisini de nesne olarak deneyimlemesine yol açabilir. Pornografik seyirde bu tersine dönüş büyük ölçüde engellenmiştir. Görüntüdeki kişi seyirciyi gerçek anlamda göremez; dolayısıyla seyirci kendi bakışının nesnesi tarafından aynı anda nesneleştirilemez. Böylece bakışın çift yönlü ontolojisi tek yönlü hâle gelir. Seyirci başkasını beden, hareket, rol veya eylem olarak nesneleştirirken kendi gözlem konumunu görece korunaklı tutabilir.
Tam burada pornografik öznenin yalnızca “bakan kişi” olmaktan daha belirgin bir ontolojik statü kazandığı görülür. Bakış, içeriklerin karşısında kalan son ayrıcalıklı kutup hâline gelir. Görüntüdeki hemen her şey gösterilebilir, parçalara ayrılabilir, durdurulabilir ve yeniden seçilebilirken seyircinin bakışı bütün bunların dışındaki düzenleyici nokta olarak kalır. Seyircinin kendi bedeni elbette deneyimin içindedir; kalp atışı, uyarılma, dikkat, arzu ve bedensel gerilim görüntü tarafından etkilenebilir. Ancak bu bedensel belirlenme bile karşı tarafla eşzamanlı bir mütekabiliyet oluşturmaz. Seyirci etkilenir fakat verdiği tepki görüntünün içeriğini değiştirmez. Böylece nedensellik ortadan kalkmaz; yön bakımından asimetrikleşir.
Pornografik hazzın yalnızca “ne görüldüğü” üzerinden açıklanması bu nedenle eksik kalır. Aynı görüntünün gerçek bir karşılaşmadan farklı bir deneyim üretmesinin nedeni, bedensel içeriğin kendisinden çok seyircinin içerikle kurduğu ontolojik ilişkidir. Haz, erotik nesnenin özelliklerinden beslendiği kadar seyircinin o nesne karşısında kazandığı konumsal özgürlükten de beslenebilir. Görülen şey, seyirciyi fiziksel olarak takip edemez, ondan açıklama isteyemez, arzuyu reddedemez, karşılık verme biçimini değiştiremez veya seyircinin kendisini nasıl sunduğuna göre davranışını yeniden düzenleyemez. Arzunun nesnesi fenomenal olarak açıktır; seyirci ise kendisini aynı açıklığa sunmak zorunda değildir. Dolayısıyla pornografik haz nesneye sahip olma hazzından önce, nesnenin kendi bakışı altında tek taraflı olarak belirlenebilir kalmasının hazzı olarak okunabilir.
Böyle bir yapı cinselliğin karşılıklılık boyutunu tamamen ortadan kaldırmaz; onu temsil edilen sahnenin içine hapseder. Görüntüdeki aktörler birbirleriyle karşılıklı ilişki kurabilirler, fakat seyirci bu karşılıklılığın üçüncü tarafıdır. Seyirci cinsel olayın görsel ve libidinal sonuçlarına erişirken olayın içsel karşılıklılığına aynı derecede tabi değildir. Bu ayrım son derece önemlidir: pornografik seyir, cinselliği karşılıklılıktan ontolojik olarak arındırmaz; seyircinin cinsellikle kurduğu ilişkiyi karşılıklılıktan görece arındırır. Cinselliğin içerideki aktörleri hâlâ birbirlerine cevap verirken seyirci bütün bu cevap alışverişini dışarıdan izleyebilir. Böylece cinsel fenomenin kendisi ile seyircinin fenomenle kurduğu ilişki birbirinden ayrılır.
Transandantal seyir konumu tam olarak bu ayrımdan doğar. Seyirci aşkın bir bilinç değildir, dünyadan kopmuş metafizik bir göz değildir ve cinselliğin dışına çıkmış saf bir akıl değildir. Tam tersine, libidonun içindedir; görüntü tarafından uyarılır, arzusu harekete geçer ve bedeni etkilenir. Buna rağmen olayın karşılıklı davranışsal belirlenimlerine doğrudan girmediği için kendisine özgü bir refleksif mesafe kazanır. Buradaki “transandantal” niteleme, deneyimin içeriğinin bir katman gerisine çekilerek onun karşısında durabilen bir pozisyonu işaret eder. Seyirci yalnızca arzulamaz; arzusunu yönelteceği fenomenal alanı seçer. Yalnızca cinsellik yaşamaz; cinselliği kendi önünde kurulmuş bir görünürlük alanı olarak deneyimler.
Bu yapının radikalliği, pornografinin cinsellik içindeki özne–nesne düzenini tersine çevirmesinde yatar. Olağan cinsel deneyimde özne, kendi arzusunun merkezinde kalırken aynı anda başkasının arzusunun nesnesidir. Pornografik seyirde ise bu karşılıklı nesneleşmenin bir yönü zayıflar. Seyirci başkasını arzunun nesnesi olarak kurabilir fakat kendisi aynı anda o başkasının arzusal değerlendirmesine tabi değildir. Kendi bedeni cinsel fenomenin içinde bulunmasına rağmen görüntünün öznesi tarafından görünmez kalır. Böylece seyirci, cinsel alanın içinde yer alan fakat o alanın karşılıklı görünürlük rejimine tam olarak katılmayan bir varlık hâline gelir.
Pornografik bakışın egemenliği bu nedenle kaba bir iktidar metaforuna indirgenmemelidir. Burada söz konusu olan, öznenin başka bir insan üzerinde fiziksel hâkimiyet kurması değil, cinselliğin fenomenal biçiminin kendi karşısında düzenlenebilir hâle gelmesidir. Görüntü, cinselliği zamanın geri döndürülemezliğinden, ötekinin anlık iradesinden ve ilişkinin ortak ritminden kısmen koparır. Seyirci durdurabilir, geri dönebilir, atlayabilir, başka bir sahneye geçebilir veya bütünüyle çekilebilir. Gerçek cinsel olayda karşı tarafın öznelliği tarafından sınırlanan bakış, pornografik düzende teknik ve fenomenal araçlarla genişletilir. Cinsellik artık yalnızca yaşanan değil, üzerinde dolaşılabilen bir alan hâline gelir.
Dolayısıyla pornografik seyir, cinselliğin fenomenolojisine yeni bir modalite ekler: cinselliğin içinde bulunmak ile cinselliğe dışarıdan bakmak arasındaki sınır bulanıklaşır. Seyirci bedensel olarak etkilenir fakat ilişkisel olarak geri çekilir; libido içinde hareket eder fakat karşılıklı davranış döngüsüne tam olarak girmez; cinsel fenomeni deneyimler fakat o fenomenin oluşumunda karşı taraf değildir. Pornografinin özgül seyir konumu, tam da bu eşzamanlı içeride olma ve dışarıda kalma hâlinden doğar. Bu nedenle pornografik bakış yalnızca temsil teknolojisinin bir sonucu değildir; cinselliğin karşılıklılık yapısından mümkün olan en düşük etkileşim düzeyine çekilerek elde edilen özgül bir ontolojik mesafedir.
En yalın biçimiyle ifade edildiğinde transandantal seyir konumu, cinsel alanın terk edilmesi değil, cinsel alanın içinde karşılıklı belirlenime en az tabi olunan noktanın kurulmasıdır. Seyirci arzu etmeye devam eder, bedensel olarak etkilenir ve cinselliğin fenomenal dünyasında kalır; fakat başka bir öznenin eşzamanlı cevabıyla kendi davranışını sürekli yeniden düzenlemek zorunda değildir. Böylece pornografi, cinselliği yalnızca görünür kılan bir temsil sistemi olmaktan çıkarak bakış ile karşılıklılık arasındaki oranı yeniden düzenleyen bir deneyim rejimi hâline gelir. Pornografik öznenin ayrıcalığı cinsellikten kurtulmak değil, cinselliğin içindeyken onun mütekabiliyet zorunluluğundan kısmen çekilebilmektir; bakışın egemenliği de tam olarak bu geri çekilmenin fenomenal biçimidir.
1.2. Bakışın Egemenliği ve Tek Taraflı Belirlenebilirlik
Pornografik deneyimin ayırt edici yapısı, görülen bedenin yalnızca erotik bir nesne hâline gelmesinde değil, seyircinin karşısında tek taraflı olarak belirlenebilir bir fenomenal alan içinde kurulmasında ortaya çıkar. Gerçek cinsel karşılaşmada hiçbir taraf diğerini bütünüyle kendi bakışının nesnesine indirgeyemez; çünkü karşıdaki özne yalnızca görülen değil, aynı anda gören, değerlendiren, yaklaşan, geri çekilen ve kendi iradesiyle ilişkinin yönünü değiştirebilen bir varlıktır. Her bakış başka bir bakışla karşılaşır, her arzu başka bir arzunun bağımsızlığına çarpar. Dolayısıyla cinsel ilişki, nesneleştirme yöneliminin sürekli olarak ötekinin öznelliği tarafından bozulduğu bir alandır. Pornografik seyirde ise bu karşı direnç radikal biçimde zayıflar. Görüntü seyirciyi etkileyebilir, fakat seyircinin bakışını kendi bakışıyla geri çeviremez; seyircinin seçimini reddedemez, onun dikkatinden çekilemez ve görüntünün kurulduğu sınırlar içinde kendisini başka türlü sunmaya karar veremez. Böylece pornografik nesne, karşılıklılığın ürettiği belirsizlikten koparılarak bakışın önünde daha yüksek derecede belirlenebilir hâle gelir.
Tek taraflı belirlenebilirlik burada ontolojik asimetrinin temelini oluşturur. Seyirci görüntüyü kendi arzusu doğrultusunda seçebilir, durdurabilir, değiştirebilir veya terk edebilir; görüntünün içindeki özne ise seyircinin bu kararlarını kendi eylemleriyle değiştiremez. İki taraf arasında basit bir etkin–edilgin karşıtlığı yoktur, çünkü görüntü de seyirci üzerinde gerçek etkiler yaratır: dikkatini yönlendirir, bedensel uyarılma üretir, fanteziyi tetikler ve arzunun yoğunluğunu değiştirebilir. Asimetri daha incelikli bir yerde kurulmaktadır. Görüntünün seyirci üzerindeki etkisi, seyircinin kendisini görüntünün öznesine açmasını zorunlu kılmaz. Seyirci etkilenirken görünmeden kalabilir; arzularken arzulanmak zorunda değildir; seçerken seçilmenin riskine maruz kalmaz. Karşılıklı cinsel ilişkide öznenin kaçamayacağı mütekabiliyet, pornografik seyirde tek yönlü algısal ve libidinal geçirgenliğe dönüşür.
Bakışın egemenliği tam da bu asimetrinin yönetilebilir hâle gelmesidir. Egemenlik kavramı burada siyasal veya fiziksel hâkimiyetin doğrudan eşdeğeri olarak kullanılmamalıdır. Pornografik seyirci görüntüdeki gerçek kişinin varlığı üzerinde sınırsız bir güç sahibi değildir; hatta seyircinin karşısındaki içerik büyük ölçüde önceden üretilmiş ve teknik olarak biçimlendirilmiştir. Yine de fenomenal düzeyde önemli bir ayrıcalık oluşur: seyirci, cinsel alanın hangi kesitinin kendi deneyimine gireceğini tek taraflı biçimde seçebilir. Görsel alan onun önünde bir repertuar olarak bulunur. Cinsellik karşılaşılan bir olay olmaktan çıkarak erişilebilen, karşılaştırılabilen, ayrıştırılabilen ve değiştirilebilen bir içerikler kümesine yaklaşır. Böylelikle seyirci cinsel olayın oluşumuna hâkim olmasa bile kendi cinsel fenomenal alanının kompozisyonu üzerinde alışılmadık derecede yüksek bir seçme yetkisi kazanır.
Gerçek karşılaşmanın ontolojik yapısında rastlantı ve direnç kaçınılmazdır. Karşıdaki kişinin bedeni yalnızca öznenin tercih ettiği özelliklerden oluşmaz; kişi, arzunun seçmediği nitelikleriyle de vardır. Ses tonu, bedenin ritmi, mizacı, çekingenliği, beklentileri, geçmişi, arzusu, sınırları ve öngörülemeyen tepkileri aynı bütünlüğün parçalarıdır. Bir insanla ilişki kurmak, tercih edilmeyen unsurların da aynı varlık içinde birlikte bulunmasını kabul etmeyi gerektirir. Pornografik seçim mantığı ise bu zorunlu bütünlüğü parçalayabilir. Seyirci belirli bir beden tipini, belirli bir davranışı veya belirli bir sahneyi başka özelliklerden ayırarak seçebilir. Dolayısıyla arzunun nesnesi giderek bütünsel kişiden ayrıştırılmış belirlenimlere kayar. Görülen kişi fenomenal olarak bir bütün olmaktan ziyade seçilebilir özelliklerin taşıyıcısına dönüşmeye başlar.
Bakışın egemenliği yalnızca “görmek” fiilinde değil, seçim ile görünürlük arasındaki yeni ilişkide belirginleşir. Görülebilir olan, aynı zamanda kataloglanabilir ve karşılaştırılabilir hâle gelir. Bir beden diğer bedenlerle, bir hareket başka hareketlerle, bir sahne başka sahnelerle aynı seçim düzleminde yer aldığında, cinselliğin nesnesi tekil varlığından kısmen koparak alternatifler dizisinin bir elemanına dönüşür. Gerçek karşılaşmada “bu kişi” olarak beliren varlık, pornografik sistemde “bu özellikler kombinasyonu” biçiminde yeniden kurulabilir. Seyircinin bakışı artık yalnızca belirli bir nesneyi algılayan bakış değildir; nesneler arasındaki farkları tarayan, sınıflandıran ve uygun kombinasyonu seçen bir bakıştır. Böylece görmenin kendisi seçimin altyapısına dönüşür.
Teknolojik aracılık bu yapıyı daha da yoğunlaştırır. Kamera açısı, yakın çekim, kurgu, tekrar, durdurma, geri sarma ve sahneler arasında geçiş, gerçek cinsel deneyimin zamansal ve mekânsal sınırlılıklarını dönüştürür. Gerçek bir bedensel karşılaşmada özne aynı anda her açıdan göremez, zamanı geri alamaz ve bir anı dilediği kadar çoğaltamaz. Pornografik görüntü ise bedeni teknik olarak parçalayabilir ve yeniden kompoze edebilir. Bakış bir bedeni bütünsel bir varlık olarak izlemek zorunda kalmadan, belirli bölgelere veya hareketlere yoğunlaşabilir. Bedenin fenomenal bütünlüğü böylece teknik bakışın ayrıştırıcı gücü altında çözülür. Seyirciye sunulan şey artık yalnızca bir insan bedeni değil, bakış tarafından farklı ölçeklerde işlenebilen görsel bir yüzeydir.
Burada nesneleşme kavramı tek başına yetersiz kalır. Nesneleşme, kişinin öznel bütünlüğünün göz ardı edilerek araçsal veya görsel bir nesneye indirgenmesini açıklar; fakat pornografik sistemde daha ileri bir dönüşüm gerçekleşir. Nesne yalnızca nesneleştirilmez, parametreleştirilir. Beden tipi, yaş görünümü, saç, ten, rol, davranış, bağlam, hareket ve fantezi birbirinden ayrıştırılarak seçim parametrelerine dönüşür. Bu parametreleşme, pornografik nesnenin ikame edilebilirliğini artırır. Bir özelliğin başka bir bedende yeniden bulunabilmesi, arzunun tekil kişiden bağımsızlaşmasına olanak verir. Seyircinin yönelimi böylece “kim?” sorusundan giderek “hangi özellikler?” sorusuna kayabilir.
Ontolojik asimetri en keskin hâline burada ulaşır. Gözlemlenen taraf ne kadar fazla ayrıştırılırsa, gözlemci taraf o kadar bütünsel bir seçim merkezi olarak kalır. Nesnenin bedeni, davranışı, sesi ve rolü ayrı ayrı sınıflandırılabilir; seyircinin bakışı ise bütün bu kategoriler arasında dolaşan düzenleyici kutup olarak parçalanmadan kalır. Bir tarafta bileşenlerine ayrılmış görünürlük, diğer tarafta bu bileşenler üzerinde hareket eden seçim merkezi vardır. Pornografinin özne–nesne düzeni bu nedenle yalnızca eşitsiz değil, yönleri birbirinden farklı iki ontolojik hareket üretir: görülen özne çoğalan belirlenimlere çözülürken seyirci giderek saf seçme konumunda yoğunlaşır.
Seyircinin bu ayrıcalığı, arzunun kendisine dair de önemli bir dönüşüm yaratır. Gerçek cinsel karşılaşmada arzu çoğu zaman karşıdakinin varlığına uyumlanmak zorunda kalır. Arzu nesnesini tamamen önceden belirleyemez; karşılaşma sırasında yeni özelliklere açılabilir, beklentilerini değiştirebilir veya başka bir öznenin bağımsızlığı tarafından dönüştürülebilir. Pornografik seçimde ise uyarlanma yönü kısmen tersine çevrilir: öznenin mevcut arzusu, karşısındaki içerikleri kendi ölçütlerine göre filtreleyebilir. Nesneye uyum sağlamak yerine nesneler arasından arzuya en uygun olanı seçmek mümkün hâle gelir. Böylece cinsel deneyimin ontolojik ağırlık merkezi karşılaşmadan seçim sürecine kayar.
Pornografik egemenliğin hazzı da yalnızca erotik içeriğe indirgenemez. Seçebilme kudreti başlı başına libidinal bir bileşen hâline gelebilir. Tek bir erotik nesnenin sunduğu haz ile alternatifler arasında özgürce dolaşabilmenin verdiği haz birbirinden ayrılır. Seyirci yalnızca belirli bir bedeni arzulamaz; başka bedenlere erişebilme imkânını da aynı anda elinde tutar. Böylece haz nesneye bağlanmak ile nesneden çekilebilme özgürlüğünü aynı deneyim içerisinde birleştirir. Gerçek ilişkide bir nesneye yönelmek belirli ölçüde diğer ihtimallerden vazgeçmek anlamına gelirken, pornografik alanda tekil yönelim alternatiflerin yok olmasını gerektirmez. Bakış belirli bir görüntü üzerinde dururken diğer ihtimaller erişilebilirliğini korur.
Arzunun kendi nesnesine bağlanmasını gevşeten bu yapı, pornografik seyircinin konumunu daha da aşkınlaştırır. “Aşkın” burada metafizik bir üstünlük değil, tekil nesnelerden hiçbirine bütünüyle kapanmayan seçim konumunu ifade eder. Görüntüler değişir, bedenler değişir, kategoriler değişir; onları birbirinin yerine koyabilen seyir noktası ise göreli sürekliliğini korur. Bu anlamda seyirci belirli pornografik nesnenin değil, pornografik nesneler alanının karşısında konumlanır. Bakışın nesnesi artık yalnızca görülen beden değildir; alternatiflerin tamamı potansiyel olarak aynı bakış rejimine dahildir.
Cinselliğin karşılıklılık boyutundan çekilmesi burada yalnızca ilişkiyi basitleştirmez; fenomenal nesneyi yoğunlaştırır. Gerçek karşılaşmada dikkat, kişinin verdiği cevaplar, öznenin kendi bedenini nasıl sunduğu, güvenlik, utanç, yakınlık ve ilişkinin toplumsal anlamı arasında dağılır. Pornografik seyirde ise bu çevresel karşılıklılıkların çoğu ortadan kalktığı için bakış erotik belirlenimlere daha yüksek yoğunlukla yöneltilebilir. Cinsellik, toplumsal ilişkinin çok katmanlı dokusundan soyularak görsel ve libidinal özelliklerin konsantre edildiği bir alana dönüşür. Pornografik görüntünün “yoğunluğu” yalnızca daha açık görüntüler sunmasından değil, cinselliği başka ilişkisel taleplerden ayrıştırmasından kaynaklanır.
Dolayısıyla pornografik bakış, cinsel nesneyi basitçe pasifleştiren bir mekanizma değildir. Daha temel düzeyde cinselliğin ontolojik dağılımını yeniden düzenler: belirlenimlerin büyük bölümü görüntünün tarafında birikirken seçim yetkisi seyircinin tarafında yoğunlaşır. Görülen beden kategorilere, özelliklere, hareketlere ve sahnelere ayrılır; seyirci ise bu farklılıklar arasında dolaşan bir merkez hâline gelir. Pornografik fenomen böylece çift yönlü ilişki olmaktan çıkarak görülebilirlik ile seçilebilirliğin birleştiği asimetrik bir alan kazanır. Bakışın egemenliği, diğer öznenin tamamen yok edilmesi değil, onun seyircinin fenomenal alanında karşılıklı belirleyici olmaktan çıkarılıp tek taraflı biçimde erişilebilir hâle getirilmesidir.
1.3. Görünürlüğün Paradoksu ve Öznenin Soyut Merkezi
Pornografinin görünürlük mantığı ilk bakışta mahremiyetin sistematik biçimde ortadan kaldırılması olarak yorumlanabilir. Bedenin geleneksel olarak gizlenen bölgeleri görünür hâle gelir; hareketler, sesler, yüz ifadeleri, bedensel tepkiler ve cinsel davranışların ayrıntıları kamusal veya yarı kamusal dolaşıma açılır. Dijital ortam bu görünürlüğü daha da ileri taşır. Görüntü kaydedilir, çoğaltılır, durdurulur, sınıflandırılır, arşivlenir ve dünyanın farklı noktalarındaki sayısız seyircinin erişimine sunulur. Bedenin kendisi yalnızca görülen bir varlık olmaktan çıkar; tekrar tekrar çağrılabilen bir veri nesnesine dönüşür. Mahremiyetin ontolojik kaybı sanki burada tamamlanmış görünür: bedene ait ne varsa dolaşıma açılmıştır.
Ne var ki görünürlüğün mutlaklaşması öznenin tamamen tüketilmesi sonucunu doğurmaz. Tersine, görünür olanın alanı genişledikçe görünür kılınamayan unsur daha belirgin hâle gelir. Beden gösterilebilir, hareket kaydedilebilir, ses saklanabilir, davranış sınıflandırılabilir ve arzunun belirli işaretleri temsil edilebilir; fakat bütün bu temsillerin karşısında duran gören konumun kendisi aynı biçimde tüketilebilir bir içerik hâline getirilemez. Gözlemcinin bedeni de başka bir kameranın nesnesi yapılabilir, fakat o anda yeni bir seyir noktası kurulmuş olur. Her temsil kendi karşısında onu gören başka bir konumu varsayar. Böylece görünürlüğün sınırına ulaşıldığında geriye mutlak bir gizlilik bölgesi değil, temsil ile temsilin alımlanması arasındaki yapısal fark kalır.
Mahremiyet bu nedenle pornografik düzende yok olmaktan çok yer değiştirir. Geleneksel mahremiyet bedenin saklanan bölgelerine, görülmeyen davranışlara veya paylaşılmayan cinsel pratiklere bağlanabilir. Pornografik dolaşım bu içeriklerin önemli kısmını görünür kıldığında mahremiyetin merkezi bedensel içerikten gözlemci konumuna kayar. Görülen öznenin bedeni mümkün olduğunca açılırken seyreden özne görünmez kalabilir. Ekranın diğer tarafındaki bakış, görüntüdeki kişinin görsel alanına girmez. Pornografik sistem böylece mahremiyeti ortadan kaldırırken eşzamanlı biçimde yeni bir mahremiyet türü üretir: bakışın mahremiyeti.
Seyircinin görünmezliği teknik bir ayrıntı değildir; pornografik ontolojinin kurucu unsurudur. Gerçek cinsel karşılaşmada görülmek, öznenin deneyiminin ayrılmaz parçasıdır. İnsan yalnızca karşısındaki bedeni görmez, kendi bedeninin de karşıdaki kişi tarafından görüldüğünü bilir. Bu bilgi davranışı değiştirir; özne kendi görüntüsünü tahayyül eder, utanç, özgüven, çekingenlik veya performans kaygısı yaşayabilir. Görülmenin farkındalığı benliğin deneyimini dönüştürür. Pornografik seyirde ise seyircinin kendi görünürlüğü büyük ölçüde ortadan kalkar. Bakış, kendi bedensel sunumunu yönetmek zorunda kalmadan cinsel fenomen üzerinde dolaşabilir. Böylece özne kendi bedensel görünüşünden çekilerek salt gözlemci işlevine yaklaşır.
Buradaki paradoks, pornografinin bedeni aşırı görünür hâle getirirken öznenin merkezi konumunu giderek soyutlaştırmasıdır. Görüntüdeki kişi bedeninin farklı bölümlerine, hareketlerine ve kategorik özelliklerine ayrıştırıldıkça “özne” olarak geri kalan unsur somut bedensel içerikten uzaklaşır. Bir bedenin bütün görsel belirlenimleri temsil edilmiş olsa bile kişinin dünyayı nasıl deneyimlediği, kendi bedenini nasıl hissettiği ve görüntünün ötesindeki öznel perspektifi doğrudan verilmiş olmaz. Seyirci için görülen şey belirlenimlerin toplamıdır; fakat bu belirlenimlerin birinci şahıs yaşantısı görünürlüğe tam olarak çevrilemez. Bedenin açıklığı bu nedenle öznenin açıklığıyla özdeş değildir.
Maksimum teşhir ile maksimum bilinebilirlik arasındaki özdeşliğin kırılması burada önem kazanır. Bir insanın bedeni hakkında olağanüstü miktarda görsel bilgiye sahip olmak, onun öznel varlığına aynı ölçüde erişmek anlamına gelmez. Pornografik görüntü anatomik ve davranışsal ayrıntıyı çoğaltırken kişinin kendi fenomenal dünyasını zorunlu olarak açmaz. Gösterilen ne kadar artarsa, görüntü ile yaşantı arasındaki fark o kadar belirginleşebilir. Böylece pornografik görünürlük, kişiyi tamamen “ortaya çıkarmak” yerine bedensel verilerle öznel merkez arasındaki ayrımı keskinleştirir.
Gören konumun kendi nesnesine indirgenememesi burada daha genel bir fenomenolojik probleme bağlanır. Öznenin bedenini nesneleştirmek mümkündür; kişi aynada kendisini görebilir, kendi videosunu izleyebilir veya başka insanların onu nasıl gördüğüne dair imgeler edinebilir. Fakat kendisini nesne olarak gördüğü anda bile o görüntüyü gören başka bir birinci şahıs konumu vardır. Gözlemci bütünüyle görüntünün içine taşınamaz; çünkü görüntüyü görüntü olarak belirleyen şey hâlâ onun dışında duran alımlama noktasıdır. Pornografik sistem bu temel ayrımı olağanüstü ölçüde görünür kılar: hemen her şeyin görüntüye dönüştürülebilmesi, görüntüye dönüşmeyenin ne olduğunu daha açık hâle getirir.
Öznenin “son kalıntısı” bu nedenle metafizik bir ruh tözü olarak anlaşılmamalıdır. Burada savunulan şey, bedenden bağımsız değişmez bir özün varlığı değildir. Soyut merkez, fenomenal ve yapısal bir işlevdir: bütün temsil edilebilir içeriklerin karşısında onları bir perspektiften deneyimleyen konum. Beden, kimlik, rol, davranış ve arzu işaretleri temsil nesnesi hâline gelebilir; fakat temsilin yaşandığı birinci şahıs koordinatı temsil edilen içeriklerden biriyle özdeşleştirildiğinde bile başka bir gözlem seviyesini gerektirir. Dolayısıyla pornografinin görünürlük rejimi özneyi yok etmekten çok onu içeriklerinden soyup giderek daha minimal bir perspektif işlevine indirger.
Pornografik görüntüde bedensel bütünlüğün parçalanması bu soyutlaşmayı güçlendirir. Kamera yalnızca kişiyi değil, kişinin belirli bölgelerini, hareketlerini veya tepkilerini ayrı ayrı gösterebilir. Böylece beden, yaşayan bir öznenin bütünlüğünden çok görüntü dizisinin malzemesi hâline gelir. Yüz ile beden ayrılabilir, ses başka bir görsel kompozisyona eşlik edebilir, belirli hareketler sahnenin geri kalanından daha fazla vurgulanabilir. Görüntünün teknik yapısı, insan bedenini fenomenal olarak yeniden monte eder. Seyircinin karşısında duran “kişi” böylece ontolojik anlamda eksilirken temsil edilebilir özelliklerin yoğunluğu artar.
Bu eksilme basit bir yok oluş değildir. Bedensel özelliklerin artan görünürlüğü ile öznenin merkezinin geri çekilmesi birbirini aynı anda üretir. Bir beden ne kadar ayrıntılı biçimde veriye dönüştürülürse, onun veriye indirgenemeyen perspektif boyutu o kadar soyut bir artık olarak belirginleşir. Pornografik görünürlük bu anlamda çifte hareket üretir: içeriği somutlaştırır, merkezi soyutlaştırır. Bedensel ayrıntılar giderek daha kesin, karşılaştırılabilir ve sınıflandırılabilir olurken “kim görüyor?”, “kim deneyimliyor?” ve “bu görünürlüğün dışında kalan perspektif nedir?” soruları daha soyut bir düzleme çekilir.
Seyirci bakımından süreç ters yönde işler. Görüntüdeki özne içeriklerine ayrılırken seyirci kendi içeriklerinden geri çekilebilir. Seyircinin yüzü, bedeni, toplumsal statüsü veya görünüşü pornografik deneyimin zorunlu parçası değildir. Arzunun gerçekleşmesi için kendisini karşısındaki kişiye göstermesine gerek yoktur. Böylelikle seyircinin öznel konumu, bedensel temsil yükünden kısmen kurtulur ve bakış işlevinde yoğunlaşır. Görülen tarafta maksimum somutlaşma ile seyreden tarafta maksimum perspektifsel soyutlaşma aynı yapının iki kutbunu oluşturur.
Mahremiyetin yeni biçimi de burada anlaşılır hâle gelir. Geleneksel anlamda mahrem olan, başkasının görmesine izin verilmeyen içeriktir. Pornografik bakış açısından ise mahremiyet artık yalnızca “ne gösterilmediği” sorusuyla tanımlanamaz. Her şey gösterilmiş olsa bile kimin baktığı, bakışın hangi kişisel bağlamdan geldiği, seyircinin kendi bedenini ve arzusunu nasıl deneyimlediği görünür olmak zorunda değildir. Seyirci anonim kalabilir; görüntü onun bakışını kaydetmez. Böylece pornografik sistemde mahremiyet, içerik gizliliğinden perspektif gizliliğine doğru yer değiştirir.
Dijital ortam bu asimetriyi daha da belirginleştirir. Görüntü milyonlarca kez çoğaltılabilirken onu izleyen seyircilerin büyük bölümü birbirleri için görünmezdir. Aynı beden sayısız bakışın nesnesi hâline gelir, fakat bu bakışların çoğu görüntünün içinde herhangi bir iz bırakmaz. Görülen özne teknik olarak hiper-görünürleşirken seyirci kitlesi anonimleşir. Bir tarafta giderek ayrıntılanan kayıt, diğer tarafta kaydın dışında kalan dağıtık gözlem konumları bulunur. Pornografik görünürlük böylece basit bir kamusallık üretmez; görünür olan ile görünürlüğü tüketen arasındaki ontolojik eşitsizliği büyütür.
Seyircinin görünmezliği, bakışın kendisini daha da egemen kılar. Karşıdaki kişinin bakışına maruz kalmayan özne, kendi arzusu üzerinde daha az sosyal denetim hissedebilir. Arzu başkasının yargısı, şaşkınlığı veya reddiyle doğrudan karşılaşmadan hareket edebilir. Dolayısıyla gözlemci konumu yalnızca epistemik değil, normatif bakımdan da korunaklıdır. Seyirci neye baktığını seçebilir fakat seçiminin kendisi görüntünün içindeki özne tarafından değerlendirilemez. Bakış, nesnesini görünür kılarken kendi yönelimini görünmez tutar. Böylece pornografik mahremiyetin merkezi, bedeni saklama hakkından arzuyu görünmeden yöneltebilme imkânına kayar.
Görünürlüğün paradoksu tam bu noktada klasik “çok şey görmek ama kişiyi tanımamak” tezinin ötesine geçer. Sorun yalnızca pornografinin bağlamdan yoksun veya yüzeysel bilgi sağlaması değildir. Daha köklü mesele, temsil edilebilir belirlenimlerin çoğalmasının temsilin kendisini mümkün kılan perspektifi hiçbir zaman tüketememesidir. Görüntü insan hakkında giderek daha fazla veri sağlayabilir; fakat veri arttıkça öznenin veriyle özdeş olmadığı daha açık hâle gelir. Pornografik beden, paradoksal biçimde, özneyi en fazla gösterdiği yerde özne ile görünür içerik arasındaki ayrımı en keskin hâle getirebilir.
Bu nedenle pornografik teşhir, mahremiyetin nihai yenilgisi olarak okunmak zorunda değildir. Mahremiyetin ontolojik konumu değişmiştir. Bedensel yüzeylerden geri çekilip gözlemci perspektifinde yoğunlaşır; saklanan içerikten temsil edilemeyen konuma dönüşür. Pornografi bedeni açtıkça özneyi çıplak bırakmaz, aksine öznenin çıplaklıkla özdeş olmadığını gösterir. Bütün temsil edilebilir içeriklerin dolaşıma girdiği varsayımsal sınırda bile geriye onların karşısında duran bir perspektif farkı kalır.
Pornografik ontolojinin ilk büyük gerilimi böylece görünürlük ile öznelik arasına yerleşir. Görünürlük arttıkça öznenin nesne olarak belirlenimleri çoğalır; fakat öznenin gözlemci olarak statüsü aynı oranda görünürleşmez. Görülen taraf somut ayrıntıların fazlalığına doğru hareket ederken gören taraf giderek soyut bir koordinata dönüşür. Pornografinin radikal açıklığı bu nedenle öznenin bütünüyle tüketilebilir hâle gelmesi değil, öznenin tüketilebilir içeriklerinden geriye kalan perspektif merkezinin daha saf biçimde ortaya çıkmasıdır. Bedensel mahremiyet çözülürken bakışın mahremiyeti yoğunlaşır; fenomenal içerik maksimum açıklığa yaklaşırken öznenin temsil edilemeyen merkezi daha soyut bir ontolojik konuma çekilir.
2. Libidonun Pornografik Yapı İçinde Rekürsif Üretimi
2.1. Dışsallaştırma, Nesnelleştirme ve İçselleştirme
Pornografik alanın yalnızca arzunun önceden verilmiş nesnelerini sunduğu varsayımı, libidinal ilişkinin yapısını gereğinden fazla tek yönlü düşünür. Geleneksel şemada arzu öznenin içinde doğar, kendisine uygun nesneyi dışarıda bulur ve tatmin bu iki kutbun karşılaşmasıyla gerçekleşir. Böyle bir modelde pornografi, önceden mevcut libidonun kullanımına sunulmuş geniş bir temsil deposundan ibaret görünür. Arzu önce vardır; görüntü daha sonra gelir. Oysa pornografik sistem, özellikle dijital dolaşımın yoğunlaştığı koşullarda, bu nedensel sırayı bozar. Libido görüntüyü üretir; fakat görüntü de daha sonra libidonun hangi ayrımlar içinde hareket edeceğini, hangi bedenleri nasıl okuyacağını, hangi davranışları birbirinden farklı erotik türler olarak kavrayacağını ve hangi kombinasyonları ayrı bir arzu nesnesi olarak tanıyacağını biçimlendirir. Böylece pornografi arzunun yalnızca ürünü değil, aynı zamanda arzunun yeniden üretim ortamı hâline gelir.
Berger ve Luckmann’ın toplumsal gerçekliğin kuruluşuna ilişkin dışsallaştırma, nesnelleştirme ve içselleştirme üçlüsü, pornografik libidonun bu döngüsel yapısını kavramsallaştırmak için güçlü bir çerçeve sağlar. İnsanlar kendi anlamlarını, pratiklerini ve kurumlarını toplumsal dünyaya dışsallaştırırlar; bu üretimler zaman içinde kendilerini meydana getiren tekil bireylerden bağımsızmış gibi duran nesnel biçimler kazanır; ardından yeni özneler bu nesnelleşmiş dünyayı hazır gerçeklik olarak içselleştirir. Toplumsal dünya böylece insan üretimi olmasına rağmen insana geri dönerek onun davranışlarını, kategorilerini ve kendilik anlayışını biçimlendirir. Pornografik alanda da benzer bir rekürsivite görülebilir. Libido kendisini görüntüler, anlatılar, bedensel kodlar, fanteziler, türler ve endüstriyel formlar hâlinde dışarıya koyar; dışarıya konulan bu biçimler zamanla tekil arzuların toplamından daha büyük ve daha kalıcı bir sistem oluşturur; özne daha sonra kendi arzusunu bu sistemin içinden yeniden öğrenir.
İlk hareket dışsallaştırmadır. İnsan arzusu yalnızca özel ve içsel bir yaşantı olarak kalmaz; temsil edilir, kaydedilir, adlandırılır, sınıflandırılır ve teknik biçimlere dönüştürülür. Belirli bedenlerin erotik değer kazanması, belirli eylemlerin fantezi olarak tekrar edilmesi, belirli rollerin kültürel olarak kodlanması ve belirli sahnelerin sürekli yeniden üretilmesi, libidonun kendi içeriğini dışsal bir dünyaya çevirmesidir. Arzu böylece yalnızca hissedilen değil, üretilebilen ve dolaşıma sokulabilen bir form kazanır. Pornografik görüntü, bu anlamda libidonun dışarıdaki temsilinden fazlasıdır; libido kendisini ilk kez kendi dışında kalıcı, tekrarlanabilir ve başkaları tarafından erişilebilir bir yapı içinde karşısına koyar.
Dışsallaştırılan içerik tekil üreticinin arzusuna bağlı kalmadığında nesnelleşme başlar. Belirli bir görüntü üretildiği anda üreticisinin niyetinden ayrılabilir; başka kişiler tarafından farklı bağlamlarda tüketilebilir, başka kategorilere yerleştirilebilir, başka arzularla birleştirilebilir. Tekil libidinal yönelim, endüstriyel ve kültürel dolaşım içinde kişisel kaynağından koparak kamusal bir sınıflandırma nesnesine dönüşür. Böylelikle pornografik alan, onu üreten bireylerin psikolojisine indirgenemeyen bir süreklilik kazanır. Kategoriler, estetik kodlar, beklentiler ve teknik formlar, tekil öznelerden daha uzun ömürlü hâle gelir. İnsan arzusu kendi ürününün karşısında artık kendisine tamamen ait olmayan, bağımsız bir dünya bulur.
Nesnelleşmiş pornografik dünya tam burada kurumsal bir özellik kazanır. Kurum sözcüğü yalnızca şirketler veya platformlar anlamında kullanılmamalıdır; asıl önemli olan, belirli pratiklerin, ayrımların ve beklentilerin bireysel tercihlerin ötesinde süreklilik göstermesidir. Pornografik sistem hangi bedenlerin hangi başlık altında bulunacağını, hangi görüntülerin birbirine benzediğini, hangi davranışların ayrı bir tür olarak sınıflandırılacağını ve hangi özelliklerin erotik farklılık olarak kodlanacağını düzenler. Kullanıcı bu alanın içine girdiğinde sıfırdan kendi libidinal dilini kurmaz. Karşısında çoktan ayrıştırılmış ve adlandırılmış bir dünya vardır. Arzu, kendisine dışsal görünen bu dünyada kendi muhtemel nesnelerinin hazır haritasıyla karşılaşır.
İçselleştirme tam olarak bu noktada başlar. Özne dışarıdaki pornografik ayrımları yalnızca gözlemlemez; kendi arzusunu onların aracılığıyla tanımaya başlar. Daha önce belirsiz, söze dökülmemiş veya ayrıştırılmamış bir yönelim, hazır bir kategoriyle karşılaştığında belirgin bir kimlik kazanabilir. Arzu nesnesi, dışsal sistem tarafından adlandırıldığı ölçüde özne için de daha tanımlanabilir hâle gelir. Böylelikle kullanıcı yalnızca “ne istediğini bulmaz”; sistemin ayrımlarını içselleştirerek ne istediğini hangi dil içinde düşünebileceğini de öğrenir. Libidinal öz-bilgi, dışarıda kurulmuş bir sınıflandırma evreninden geri dönerek öznenin kendisini kavrama biçimine yerleşir.
Arzunun kendi dışsallaştırılmış biçiminden yeniden öğrenilmesi, pornografiyi libidoya dışsal bir araç olmaktan çıkarır. İnsan burada kendisine ait olan bir gücü dışarıya yansıtmış, daha sonra dışarıdaki biçimin otoritesi altında kendi yönelimini yeniden tanımıştır. Sistemin tuhaf gücü, öznenin aslında kendi üretiminin sonucu olan ayrımları doğal ve kendiliğinden verilmişmiş gibi deneyimleyebilmesidir. Bir kategori yeterince yerleştiğinde, sanki arzu en başından beri tam olarak bu biçimde bölünmüş gibi algılanabilir. Oysa kategori, arzunun yalnızca yansıtılması değil, tarihsel ve kültürel olarak biçimlendirilmiş bir ayrıştırma işlemidir.
Libido ile pornografik dünya arasındaki ilişki bu nedenle neden–sonuç şemasına sığmaz. Libido sistemi doğurur, sistem libidoyu biçimlendirir; biçimlenen libido yeni içerikler, yeni aramalar ve yeni talepler üretir; bu talepler sistemi daha ayrıntılı biçimde yeniden kurar. Başlangıç noktası ile sonuç birbirine karışır. Hangi arzuların “önce” geldiğini sormak giderek anlamsızlaşır; çünkü belli bir tarihsel aşamadan sonra arzu ve pornografik yapı birbirlerini sürekli yeniden üretmektedir. Sistem, öznenin libidosunun dışındaki bağımsız bir neden değildir; öznenin libidosu da sistemin karşısında saf ve etkilenmemiş bir kaynak değildir.
Buradaki karşılıklı nedensellik, öznenin özgürlüğünü basitçe ortadan kaldırmaz. Özne hâlâ tercih eder, reddeder, ilgisiz kalır, yeni yönelimler geliştirir ve kendisine sunulan kategorileri dönüştürebilir. Fakat özgür seçim, boşlukta gerçekleşmez. Seçimin önündeki seçenekler, seçenekleri birbirinden ayıran kavramlar ve belirli bir seçeneğin neden diğerinden farklı sayıldığı çoktan sistem tarafından belirli ölçüde düzenlenmiştir. Özne seçim yaparken kendi arzusu kadar arzunun önceden biçimlenmiş nesnel haritası içinde hareket eder. Pornografik sistemin etkisi doğrudan emir biçiminde değil, daha çok mümkün ayrımların mimarisini kurma biçiminde işler.
Bu mimari, libidonun kendi kendisini kavrayışını da değiştirir. İçsel arzunun başlangıçta belirsiz bir yoğunluk olarak hissedildiği yerde, pornografik sistem onu giderek ayrıntılı ayrımlara bölebilir. Arzu nesnesi beden tipi, rol, bağlam, davranış, estetik, ritim ve daha birçok parametre üzerinden parçalanır. Her ayrım yalnızca dışsal bir sınıflandırma değildir; aynı zamanda öznenin kendi arzusunu daha mikro düzeyde tanımlamasını teşvik eder. Böylelikle arzu, sistemin kategorik çözünürlüğü arttıkça kendisini daha ayrıntılı bir biçimde deneyimlemeye başlayabilir. Pornografik dünya ne kadar ayrışırsa öznenin içsel libidinal haritası da o kadar parçalı ve spesifik hâle gelir.
Arzunun bu ayrıntılandırılması ilk bakışta öz-bilginin artışı gibi görülebilir. Özne, daha önce adlandıramadığı yönelimleri tanıyabilir ve kendi tercihleri arasında daha ince farklar kurabilir. Fakat aynı süreç başka bir yönde de işler: öznenin kendisini hangi tür arzular üzerinden okuyacağını sistemin mevcut kategorileri belirlemeye başladığında, öz-bilgi ile dışsal sınıflandırma arasındaki sınır bulanıklaşır. Kişi neyi arzuladığını keşfettiğini düşünürken aynı anda arzusunu mevcut ayrımlar içinde yeniden üretir. Pornografik yapı, arzunun aynası olmaktan çıkarak arzunun gramerine dönüşür.
İçselleştirme yalnızca içerik düzeyinde gerçekleşmez; beklenti düzeyinde de işler. Görüntüler belirli beden oranlarını, davranış ritimlerini, sahne yapılarını ve uyarılma biçimlerini tekrar tekrar sunduğunda, seyirci gerçek cinselliği de bu nesnelleşmiş temsiller üzerinden değerlendirmeye başlayabilir. Pornografik dünya böylelikle yalnız “neyi arzuluyorum?” sorusunu değil, “cinsellik nasıl görünmeli?”, “hangi davranış erotik sayılmalı?” ve “hangi beden yoğun bir arzu nesnesi olarak okunmalı?” sorularını da biçimlendirebilir. Dışsallaştırılmış libido kendi normlarını üretmeye başladığında özne yalnızca nesne tercihlerini değil, cinselliğin formuna dair beklentilerini de dışarıdan geri alır.
Pornografinin kurumsal niteliği tam burada daha açık hâle gelir. Kurum, davranışı doğrudan zorlamadan da mümkün eylem biçimlerini düzenleyebilir. Dil nasıl yalnızca düşüncenin ürünü olmayıp düşünmenin kendisini biçimlendiriyorsa, pornografik kategori sistemi de arzunun yalnızca dışavurumu olmayıp arzulamanın kavramsal koşullarından birine dönüşebilir. İnsan arzusu kendi dışsallaştırdığı ayrımları nesnel bir dünya hâlinde karşısında bulduğunda, sistem artık yalnızca libidonun arşivi değildir; libidonun kendisini tanıdığı altyapıdır.
Karşılıklı üretimin en radikal sonucu, öznenin kendi arzusuna doğrudan eriştiği varsayımının zayıflamasıdır. Arzu çoğu zaman kendisini hazır ve şeffaf bir içerik olarak sunmaz. İnsan bir yönelimi ancak başka yönelimlerden ayırabildiğinde belirgin olarak tanıyabilir; ayrımlar ise büyük ölçüde kültürel ve dilsel biçimler aracılığıyla kurulur. Pornografik sistem bu ayrımları olağanüstü hızda ve ayrıntıda ürettiği için, özne kendi libidosunu giderek bu dışsal taksonominin içinden anlamlandırabilir. Arzu, kendi üzerine düşünürken dışarıdaki kategorik dünyayı içeri taşır.
Böyle bir döngüde pornografi ile libido arasında temiz bir sınır çizmek giderek güçleşir. Pornografik alan libidonun nesnelleşmiş biçimidir; fakat bu nesnelleşmiş biçim daha sonra yeni libidinal yönelimler doğurur. İnsan kendi arzusunu dışarıya koymuş, dışarıdaki yapı bağımsızlaşmış ve ardından yeniden insanın içine dönmüştür. Dışarı ile içerinin bu dolaşımı nedeniyle pornografi, arzuya sonradan eklenen yabancı bir katman değil, arzunun tarihsel olarak kendi kendisini üretme mekanizmalarından biri hâline gelir.
Nedensel döngünün özgül gücü, her yeni kuşağın kendisinden önce nesnelleşmiş pornografik dünyaya doğmasıyla daha da artar. Tekil kullanıcı mevcut sistemi kurmamıştır; fakat sistem onun karşısında zaten vardır. Böylece tarihsel olarak insan arzularının ürünü olan şey, bireysel deneyim açısından doğal bir çevre gibi görünebilir. Kullanıcı, kendisinden önce yapılmış milyonlarca seçimin, temsilin ve sınıflandırmanın sonucuyla karşılaşır. Kendi arzusunu bu yapı içerisinde şekillendirdiğinde ise sisteme yeni veri ve yeni talep üretir. Pornografik dünya tam da böyle devamlılık kazanır: her yeni özne geçmiş arzuların nesnelleşmiş ürününü içselleştirir ve kendi içselleştirilmiş arzusunu yeniden sisteme dışsallaştırır.
Libido böylece aynı anda hem üretici hem üründür. Sistemin dışında duran saf bir kaynak olmadığı gibi, sistem tarafından tamamen belirlenen pasif bir sonuç da değildir. Arzu pornografiyi üretir; pornografi arzuyu biçimlendirir; biçimlenen arzu yeni pornografiyi talep eder. Karşılıklı nedenselliğin döngüsel yapısı, libidonun neden hiçbir zaman yalnızca bireysel psikoloji düzeyinde kavranamayacağını gösterir. Pornografik sistem arzunun toplumsallaşmış, teknikleşmiş ve nesnelleşmiş bir devamıdır.
En yoğun biçimiyle ifade edildiğinde pornografi, libidonun kendisini kendi dışına çıkararak karşısına koyması ve daha sonra bu dışsallaşmış biçimden kendisini yeniden öğrenmesi olarak anlaşılabilir. Görüntü burada yalnızca arzunun nesnesi değildir; arzu ile arzu arasındaki aracıdır. Libido kendi izlerini görüntüde tanır, bu izleri kategorilere dönüştürür, kategorileri nesnel bir dünyaya yerleştirir ve ardından onları kendi öznel yapısına geri alır. Böylece pornografik dünya, arzu ile nesnesi arasında duran üçüncü bir şey olmaktan çıkar; arzunun kendisini toplumsal ve teknik bir yapı aracılığıyla yeniden üretmesinin döngüsel biçimi hâline gelir.
2.2. Rekürsif Arzu Zamanı
Libidonun pornografik sistemle karşılıklı biçimde birbirini üretmesi yalnızca yapısal değil, zamansal bir dönüşüm de yaratır. Geleneksel arzu şeması belirli bir doğrusal mantığa dayanır: eksiklik hissedilir, arzu nesnesine yönelinir, nesneye erişildiğinde tatmin gerçekleşir ve döngü en azından geçici olarak kapanır. Arzu ile tatmin arasındaki gerilim bu modelde bir başlangıç ve bitiş taşır. Pornografik arşivin mantığı ise tatmini kapanış olmaktan çıkararak yeni bir arayışın eşiğine dönüştürür. Tekil nesne artık yalnızca kendi özellikleri üzerinden değerlendirilmez; aynı anda henüz görülmemiş başka nesnelerin potansiyeliyle karşılaştırılır. Böylece arzu, gerçekleşmiş nesnenin içinde durmak yerine sürekli başka bir ihtimale doğru ileri taşınır.
Dijital pornografide “sonraki” yalnızca kronolojik bir sıra değildir. Sonraki görüntü, mevcut görüntünün değerini belirleyen yapısal bir ufuk hâline gelir. Seyirci karşısındaki içerikten haz alırken bile başka bir içeriğin daha uygun, daha yoğun, daha özgül veya daha beklenmedik olabileceğini bilir. Alternatifin varlığı mevcut nesnenin içine geleceği yerleştirir. Arzu artık tekil nesneye yönelmiş kapalı bir enerji değildir; nesnenin arkasındaki ihtimaller alanına doğru açılan bir yönelim kazanır. Böylelikle “bir sonraki” fikri, pornografik deneyimin dışsal bir eklentisi olmaktan çıkarak hazzın kendi yapısına nüfuz eder.
Arşivin büyüklüğü burada belirleyicidir. Sınırlı sayıda nesnenin bulunduğu bir dünyada seçim belirli bir noktada kapanabilir. Dijital sistem ise kullanıcıya pratikte tüketilemeyecek kadar geniş bir repertuar sunar. Her seçim başka kategorilere, her kategori başka alt kategorilere, her görüntü başka benzer içeriklere açılır. Kullanıcı hiçbir zaman tüm mümkün seçenekleri gördüğünden emin olamaz. Arzunun önünde böylece yapısal bir tamamlanmamışlık kurulur. Tatmin belirli bir nesneyle gerçekleşse bile seçim alanı kapanmaz; geride hâlâ görülmemiş olanın ihtimali kalır.
Bu tamamlanmamışlık, pornografik zamanı doğrusal akıştan rekürsif bir döngüye dönüştürür. Özne arar; arama ona belirli seçenekler sunar; seçenekler arasındaki farklar öznenin arzusunu daha ayrıntılı hâle getirir; ayrıntılanmış arzu yeni ve daha spesifik aramalara yönelir. Her arama yalnızca mevcut arzuyu tatmin etmez, arzu hakkında yeni bir ayrım üretir. Böylece arzu kendi önceki hareketinin sonucunu bir sonraki hareketin girdisine dönüştürür. Sistemin zaman yapısı, bir doğrultuda ilerleyen çizgiden çok kendi üzerine kıvrılarak genişleyen bir spiral gibi işler.
Arzunun rekürsifliği tatminin anlamını da değiştirir. Tatmin artık eksikliğin sona ermesi değil, hangi nesnenin bir sonraki aşamada daha uygun olabileceğine ilişkin yeni bir ölçüt üretme anıdır. Seyirci belirli bir görüntüden haz aldığında yalnızca o nesneyle ilişkisini tamamlamaz; aynı zamanda kendi tercihleri hakkında yeni veri edinir. Belirli bir özelliğin neden daha fazla uyarım ürettiğini fark edebilir, başka bir özelliğe ilgisinin düşük olduğunu öğrenebilir veya daha önce ayırmadığı iki erotik niteliği birbirinden ayırabilir. Tatmin böylece kapanıştan çok sınıflandırma işlevi kazanır.
Pornografik arama bu nedenle epistemik bir süreç hâline de gelir. Kullanıcı yalnızca haz aramaz; kendi arzusunun yapısını deneme yoluyla keşfeder. Her seçim özneye kendi libidinal eğilimleri hakkında bir geri-bildirim sağlar. Fakat bu keşif tamamen içsel değildir; arama motorları, kategoriler ve öneri sistemleri hangi farkların karşılaştırılabilir olduğunu önceden belirler. Seyirci kendi arzusunu öğrenirken aynı zamanda sistemin sunduğu ayrım şemaları içinde öğrenir. Rekürsif zaman böylece öznenin kendi üzerine yaptığı bir deney ile sistemin onu sınıflandırması arasında kurulmuş çift yönlü bir süreçtir.
Aramanın kendisinin erotikleşmesi de bu yapı içinde anlaşılabilir. Arzu nesnesinin bulunması kadar nesneye doğru ilerleyen seçim süreci de haz üretmeye başladığında, tatminin merkezi tekil görüntüden arayışın bütününe kayar. Kategori değiştirmek, seçenekleri taramak, yeni bir içerik bulmak veya beklenmedik bir kombinasyonla karşılaşmak, nesnenin tüketilmesinden bağımsız bir uyarım kaynağı hâline gelebilir. Pornografik deneyim böylece yalnızca “görme” değil, arama–karşılaştırma–seçme üçlüsünün libidinalleşmesi anlamına gelir.
Belirsizlik bu hazzın önemli bir bileşenidir. Bir sonraki görüntünün ne kadar uygun olacağı bilinmez; fakat daha uygun olma ihtimali vardır. Tam da bu belirsizlik, özneyi mevcut nesneden koparıp başka bir seçime yöneltebilir. Kesin tatmin paradoksal biçimde aramayı durdurabilirken kısmi tatmin yeni bir arayış üretir. Pornografik sistem bu nedenle arzuyu tamamen tatmin etmekten çok, tatmini yeterli olacak kadar yakın fakat tamamlanmayı sürekli erteleyecek kadar açık tutan bir yapı kurabilir.
Zamansal erteleme burada klasik anlamda yalnızca hazdan vazgeçme değildir. Tam tersine haz sürekli üretilir; fakat nihai nesne sürekli ileriye kaydırılır. Seyirci mevcut görüntüden haz alırken aynı anda daha uygun bir görüntünün ihtimalini korur. Böylece şimdi ile gelecek arasındaki sınır libidinal olarak geçirgen hâle gelir. Mevcut nesne tek başına değil, alternatiflerinin potansiyeliyle birlikte deneyimlenir. Haz yalnızca gerçekleşmiş içerikten değil, henüz gerçekleşmemiş seçimlerin ufkundan da beslenir.
Bu yapı cinsel deneyimin zamanını niteliksel olarak dönüştürür. Gerçek bir karşılaşmanın zamanı ortak ve geri döndürülemezdir. Taraflar aynı bedensel akış içinde hareket eder; an geçer, davranışın sonucu ortaya çıkar ve geçmiş an tam olarak geri getirilemez. Pornografik zaman ise teknik olarak bölünebilir ve yeniden düzenlenebilir. Duraklatma, geri sarma, atlama ve başka görüntüye geçme olanakları seyircinin cinsel deneyimi lineer zamandan kısmen koparmasına izin verir. Arzu zamanın akışına tabi olmak yerine zamanın parçaları üzerinde seçici hareket edebilir.
Teknik manipülasyon yalnızca rahatlık sağlamaz; arzunun fenomenolojisini değiştirir. Seyirci belirli bir anı uzatabilir, başka bir anı bütünüyle atlayabilir, daha önce yaşanmış görüntüsel zamanı tekrar şimdiye çağırabilir. Böylelikle pornografik olayın zamanı kendi içsel sürekliliğinden ayrılır ve seyircinin bakışının düzenlediği bir zaman hâline gelir. Arzu, olayın ritmine uymak zorunda kalmaz; olayın ritmi arzunun seçimlerine göre yeniden kesilebilir. Bu da bakışın egemenliğini zamansal bir boyuta taşır.
Rekürsif arzu zamanı yalnızca tek oturum içinde değil, daha geniş bir tarihsel süreklilikte de işler. Kullanıcının geçmiş seçimleri gelecekteki tercihlerinin referansı hâline gelir. Önceki deneyimler belirli kategorileri tanıdıklaştırır, bazı içerikleri sıradanlaştırır ve başka içeriklere yönelik farkındalık yaratır. Yeni seçimler eski seçimlerden doğar; her deneyim sonraki deneyimin algısal ve libidinal zeminini değiştirir. Arzu böylece her defasında sıfırdan başlamaz. Kendi geçmişini taşıyan ve kendi izleri üzerinde yeniden örgütlenen bir süreç hâline gelir.
Dijital platformların öneri mantığı bu rekürsiviteyi teknik olarak yoğunlaştırır. Kullanıcının önceki seçimleri yeni içeriklerin sunulma biçimini etkilediğinde, arzu ile sistem arasındaki geri-besleme daha doğrudan bir form kazanır. Geçmiş tercih yalnızca hafızada kalmaz; geleceğin seçenek setini düzenleyen veri hâline gelir. Böylece arzu geçmişte neye yöneldiyse gelecekte onunla ilişkili nesnelerle daha yüksek olasılıkla karşılaşır. Seçimin sonucu bir sonraki seçimin ortamını biçimlendirir.
Zamansal döngünün en önemli sonucu, başlangıçta “nesne arayan arzu” olarak başlayan hareketin zamanla “kendi farklılaşmasını sürdüren arzu”ya dönüşmesidir. İlk aşamada özne belirli bir tatmine ulaşmak ister; rekürsif yapı derinleştikçe seçimlerin kendisi arzunun biçimini değiştirir. Arzu yalnızca önceden verilmiş ihtiyacın nesnesini aramaz; her seçimde kendisini biraz daha ayrıştırır. Böylece sistemin amacı tekil nesneye ulaşmak olmaktan çıkar; arzu ile alternatifler arasındaki sürekli hareket bizzat deneyimin merkezine yerleşir.
Buradaki süreklilik, pornografik arşivin neden statik bir depo olmadığını da açıklar. Arşiv yalnızca geçmişte üretilmiş içeriklerin toplamı değildir; kullanıcının karşısına sürekli yeni ihtimaller çıkaran dinamik bir ortamdır. Yeni içeriklerin, yeni kategorilerin ve yeni kombinasyonların ortaya çıkması arzu zamanının açık uçluluğunu korur. Eğer arşiv tamamen sonlu ve tüketilebilir olsaydı, “daha sonra”nın yapısal gücü zayıflardı. Arşivin fiilen sınırsız görünmesi, pornografik zamanın hiçbir noktada tam olarak kapanmamasını sağlar.
Sürekli açık gelecek, tekil nesnenin ontolojik ağırlığını azaltır. Mevcut görüntü vazgeçilmez değildir; aynı veya benzer özelliklerin başka biçimlerde yeniden bulunabileceği varsayılır. Nesnenin değeri, kendisine özgü tekilliğinden çok seçenekler alanındaki konumuna bağlanır. Bir görüntü yeterince tatmin edici değilse başka bir görüntüye geçilebilir; yeterince tatmin ediciyse bile daha iyisinin var olabileceği ihtimali ortadan kalkmaz. Böylece arzu, tekil nesneye bağlanmaktan çok ikame edilebilir nesneler arasında hareket etme kapasitesi kazanır.
Tatminin sürekli ertelenmesi, yalnızca doyumsuzluk psikolojisi olarak okunmamalıdır. Mesele daha yapısaldır: arşiv, her gerçekleşmiş seçimin yanında gerçekleşmemiş bir ihtimaller kümesi tutar. Bu yüzden tekil nesnenin tamamlayıcı gücü sistematik olarak göreceleştirilir. Sorun öznenin karakterindeki sınırsız istek değildir; seçim ortamının kendisinin her nesneyi başka muhtemel nesnelerin gölgesi altında sunmasıdır. Arzunun gelecek yönelimi, bireysel iradeden önce sistemin ontolojik mimarisine yerleşmiştir.
Rekürsif zaman, öznenin kendi arzusuna yönelik merakını da canlı tutar. “Bir sonraki nesne daha iyi olabilir” önermesi yalnızca nesne hakkında değildir; özne kendi libidosu hakkında da henüz bilmediği bir şey olabileceğini varsayar. Belki başka bir kategori daha yoğun bir tepki yaratacaktır, belki daha önce denenmemiş bir kombinasyon yeni bir arzu biçimini açığa çıkaracaktır. Arayış böylece dışsal nesnelerin keşfi kadar öznenin kendi olası arzularını keşfetme sürecine dönüşür. Pornografik sistem, libidonun yalnızca mevcut hâlini değil, henüz gerçekleşmemiş varyasyonlarını da araştırmaya açar.
Kendi üzerine dönen bu zaman yapısında arzu, geçmiş seçimlerinin ürünü ve gelecekteki seçimlerinin nedeni olur. Her deneyim bir öncekinin üzerine eklenir; fakat aynı zamanda kendinden sonraki deneyimin koşullarını değiştirir. Libido doğrusal olarak tüketilen bir enerji değil, kendi çıktısını yeniden girdi yapan rekürsif bir süreç hâline gelir. Tatminin ardından başlangıç noktasına dönülmez; arzu önceki deneyim tarafından değiştirilmiş olarak yeni döngüye girer.
Dolayısıyla pornografik zamanın temel biçimi arzu–tatmin–sonlanma değil, arzu–seçim–geri-bildirim–yeniden ayrışma–yeni arzu dizisidir. Her kapanış yeni bir açılış üretir. Mevcut nesneyle kurulan ilişki, bir sonraki nesnenin hangi özelliklerinin daha çekici olabileceğini belirler; bir sonraki nesne ise önceki arzunun anlamını geriye dönük olarak yeniden düzenleyebilir. Arzu, kendi tarihini sürekli yeniden yorumlayan bir süreç hâline gelir.
En yoğun tanımıyla rekürsif arzu zamanı, libidonun kendi önceki tatminlerini sonraki yönelimlerinin hammaddesine dönüştürmesidir. Tatmin arzuyu söndürmez; onu daha farklılaşmış biçimde yeniden başlatır. Pornografik arşiv bu nedenle yalnızca nesnelerin depolandığı yer değil, arzunun zaman içinde kendi kendisini değiştirdiği bir makinedir. Seyirci her seçimde yalnızca başka bir görüntüye ulaşmaz; kendi libidinal yapısının bir sonraki biçimini de üretir. Pornografik zamanın kapanmayan karakteri tam olarak burada yatar: arzu, nesneye ulaşarak bitmek yerine kendi geçmiş hareketini kullanarak kendisini yeniden kurar.
2.3. Seçilebilirlik Ontolojisi ve Ontolojik Asimetri
Pornografik sistemde arzunun nesnesi giderek bütünsel kişiden ayrıştırılabilir özellik kümelerine doğru kayar. Gerçek bir insan, kendi varoluşu içinde birbirinden bağımsızlaştırılamayan çok sayıda niteliğin birlikteliğidir: beden, yüz, ses, karakter, jest, alışkanlık, geçmiş, toplumsal konum, arzu, sınır ve davranış aynı öznenin farklı fakat birbirine bağlı görünümleridir. Pornografik dolaşım ise bu bütünlüğü seçim açısından yeniden düzenler. Beden tipi ayrı bir tercih nesnesine, belirli bir davranış başka bir tercihe, rol başka bir sınıflandırmaya, bağlam başka bir erotik parametreye dönüşebilir. Böylece kişi, taşıdığı niteliklerin organik birliği olarak değil, farklı kombinasyonlar içinde yeniden düzenlenebilen belirlenimlerin kesişim noktası olarak görünmeye başlar.
Seçilebilirlik burada yalnızca tüketici rahatlığına ilişkin pratik bir özellik değildir; pornografik nesnenin ontolojik kuruluş biçimini değiştirir. Bir nesnenin seçilebilir olması, onu yalnızca erişilebilir kılmaz; aynı zamanda başka nesnelerle aynı karşılaştırma düzlemine yerleştirir. Karşılaştırılabilen her unsur, kendisinden bağımsız ölçütler aracılığıyla değerlendirilebilir hâle gelir. Seyirci belirli bir kişiyi “tekil bir varlık” olarak değil, belirli özelliklerin taşıyıcısı olarak okumaya başladığında, arzu kişisel tekilliğe değil bu özelliklerin belirli bileşimlerine bağlanır. Tekil bedenin yeri, parametrelerin konfigürasyonu tarafından işgal edilir.
Bu dönüşüm nesneleşmenin ötesine geçer. Nesneleşme, kişinin öznel bütünlüğünün göz ardı edilerek araçsal bir şey hâline getirilmesini ifade eder; seçilebilirlik ontolojisinde ise kişi yalnızca nesne değildir, aynı zamanda modüler bir nesne hâline gelir. Bedenin, davranışın ve bağlamın parçaları birbirinden ayrıştırılır; her parça başka varyasyonlarla yeniden kombine edilebilir. Böylelikle erotik değer, bireysel varlıktan çok parametrik uyumluluğa bağlanır. Seyircinin aradığı şey belirli bir “kimse” olmaktan ziyade, belirli görsel ve davranışsal özelliklerin doğru kombinasyonudur.
Parametreleşme, ikame edilebilirliği doğrudan artırır. Belirli bir özellik başka bir bedende de bulunabiliyorsa, ilk bedenin yerini ikinci beden alabilir. Arzu, tekil kişiye bağlanmak yerine tekrarlanabilir özelliğe yöneldiği ölçüde, nesnenin bireysel vazgeçilmezliği azalır. Gerçek ilişkide kişinin tekilliği çoğu zaman tercih edilen ve edilmeyen niteliklerin birlikte kabul edilmesinden doğar; pornografik düzende ise tercih edilmeyen belirlenimlerden kaçınmak teknik olarak mümkün hâle gelir. Böylece arzu, nesnenin bütünlüğüne uyum sağlamak yerine nesneyi kendi ölçütlerine göre filtrelemeye başlar.
Seçilebilirlik, cinselliğin karşılaşma niteliğini zayıflatırken tasarım niteliğini güçlendirir. Karşılaşma, öznenin önceden tam olarak belirleyemediği bir diğerinin varlığıyla yüzleşmesidir. Tasarım ise önceden belirlenmiş ölçütler doğrultusunda uygun kombinasyonu kurmaya yönelir. Pornografik katalog, cinsel nesneyi karşılaşılan bir ötekiden seçilen bir konfigürasyona dönüştürdüğü ölçüde, arzunun yapısını karşılaşmadan kurasyona doğru kaydırır. Seyirci kendi libidinal alanını yalnızca keşfetmez; onu seçimler yoluyla düzenler.
Bu düzenleme, bedensel özelliklerin erotik değerini de bağımsızlaştırır. Bir nitelik, kişiden ayrılarak tekrar edilebilir bir kategoriye dönüştüğünde kendi başına dolaşım kazanır. Belirli bir beden tipi, belirli bir rol veya belirli bir davranış farklı kişilerde tekrarlandığında, erotik anlam artık tekil taşıyıcıya bağlı kalmaz. Nitelik taşıyıcısından ayrıştıkça, sistemin içinde daha kararlı bir nesnel statü kazanır. Seyirci böylelikle insanlardan çok özellikler arasında dolaşabilir.
Ontolojik asimetri tam da bu noktada keskinleşir. Gözlemlenen taraf giderek daha fazla belirlenime ayrılırken gözlemci taraf bütün bu belirlenimlerin dışında kalan seçme konumunda yoğunlaşır. Görülen beden parçalara ayrılabilir, etiketlenebilir ve değiştirilebilir; seyircinin bakışı ise bu parçaların üzerinde dolaşan göreli bütünlüğünü korur. Bir tarafta çoğalan içerikler, diğer tarafta bu içerikler arasında karar veren merkez vardır. Pornografik alan bu nedenle basit bir özne–nesne karşıtlığı üretmez; bir tarafı diferansiyel olarak parçalanan, diğer tarafı seçim merkezi olarak yoğunlaşan asimetrik bir ontoloji kurar.
Seyircinin görünürdeki bütünlüğü elbette gerçek anlamda mutlak değildir. Onun arzusu da kategoriler, teknik tasarım, kültürel kodlar ve önceki deneyimler tarafından biçimlendirilir. Yine de tekil görüntüyle kurulan ilişkide avantaj seyircinin tarafındadır. Görüntü kendi kategorisini değiştiremez, başka bir sunum biçimi talep edemez veya seyircinin tercihlerini yeniden müzakere edemez. Seyirci ise içerik alanını terk edebilir, başka bir kategoriye geçebilir ve önceki seçimlerini yeniden düzenleyebilir. Asimetri, tam bağımsızlık ile tam edilgenlik arasındaki farkta değil, hareket kabiliyetinin dağılımında yatar.
Pornografik seçilebilirlik gerçek cinsel ilişkide bulunmayan bir meta-seçim düzeyi de üretir. Seyirci yalnızca nesne seçmez; hangi özelliklerin seçim ölçütü sayılacağını da seçebilir. Beden, rol, bağlam veya davranış arasından hangisinin öncelikli olacağı değişebilir. Arzunun nesnesi böylece yalnızca içerik değil, içeriklerin hangi ölçütlerle düzenleneceğine ilişkin ikinci düzey bir karar alanına dönüşür. Pornografik deneyim, nesne seçiminin yanı sıra seçim rejiminin seçimini de mümkün kılar.
Bunun sonucu, erotik nesnenin giderek “kişiden az, sistemden çok” bir varlık kazanmasıdır. Tekil görüntü kendi başına değil, arkasındaki kategori mimarisiyle anlamlı olur. Aynı beden farklı başlıklar altında farklı erotik anlamlar taşıyabilir; aynı davranış farklı bağlamlarda başka bir arzu nesnesine dönüşebilir. Nesnenin ontolojik kimliği artık yalnızca kendi fiziksel özelliklerinden değil, sistemin onu hangi ayrımlar üzerinden sunduğundan da türetilir. Pornografik varlık, bu anlamda temsil edilen kişinin kendisi ile onu sınıflandıran taksonominin ortak ürünüdür.
Seçilebilirliğin yoğunlaşması, gerçek ile olası arasındaki sınırı da gevşetir. Seyirci yalnızca karşısında bulunan belirli nesneyi değerlendirmez; onun başka kombinasyonlarda nasıl olabileceğini de düşünsel olarak kurabilir. Bir beden başka bir rolle, bir hareket başka bir bağlamla, bir estetik başka bir davranışla birleştirilebilir. Böylece pornografik nesne tekil aktualitesinden koparak varyasyonlarının uzamına açılır. Arzu, hazır nesneleri tüketmekten çok, farklı parametrelerin hangi bileşimlerde daha yoğun bir karşılık üreteceğini yoklayan bir kombinatoryal mantık kazanır.
Kombinatoryal arzu, tekil öznenin bütünlüğü üzerinde güçlü bir soyutlama etkisi yaratır. Kişi giderek bir varlıktan çok bir matris gibi okunur. Belirli özelliklerin mevcut olup olmadığı, nasıl birleştiği ve ne ölçüde başka özelliklerle ikame edilebildiği önem kazanır. Böyle bir düzlemde erotik değer, kişisel bütünlükten ziyade özellikler arasındaki konfigürasyona bağlanır. Cinsel nesne, bir insanın tüm varlığı değil, arzunun seçtiği diferansiyel kümelerin kesişimidir.
Ontolojik asimetrinin radikalliği, seyircinin kendi parametrik çözünürlüğünün aynı ölçüde görünür olmamasında yatar. Görüntüdeki kişi baştan sona kategorik olarak okunabilir; seyirci ise kendi arzusunu düzenleyen ölçütleri çoğu zaman görünmez bir merkezden uygular. Seyirci başka bedenleri sınıflandırırken kendi sınıflandırma eylemi kendisine doğal ve nötr görünebilir. Böylelikle bakış, yalnızca seçen değil, kendi seçme ölçütlerini görünmezleştirebilen bir konum kazanır.
Tam da bu nedenle seçilebilirlik, pornografik egemenliğin daha rafine bir biçimidir. Egemenlik artık tek bir nesne üzerinde hâkimiyet kurmak değil, nesnelerin hangi farklar üzerinden birbirinden ayrılacağını belirleyen seçim alanında hareket edebilme gücüdür. Seyirci karşısındaki kişinin tekilliğine teslim olmak zorunda değildir; sistem tarafından parçalanmış özellikler arasında dolaşarak kendi arzusuna en yakın kombinasyonu arayabilir. Böylece cinsel nesne, ötekinin bağımsız varlığı olmaktan çok bakışın seçme operasyonunun malzemesi hâline gelir.
Seçilebilirlik aynı zamanda arzunun sorumluluk yapısını da değiştirir. Gerçek karşılaşmada öznenin tercihi başka bir insanın varlığını, sınırlarını ve öznel tepkilerini hesaba katmak zorundadır. Pornografik alanda seçim büyük ölçüde tek taraflı olarak gerçekleştirilir. Seyircinin “hayır” deme, değiştirme veya bırakma özgürlüğü yüksekken, görüntüdeki nesnenin bu seçim sürecindeki eşzamanlı etkinliği yoktur. Bu nedenle pornografik nesne, seyircinin arzusuna karşı bağımsız bir direnç kutbu olmaktan çıkarak erişim ve tercih nesnesine dönüşür.
Bununla birlikte pornografik asimetri yalnızca etik bir tahakküm kategorisine indirgenirse yapısal boyutu eksik kalır. Mesele yalnızca kişinin nesneleştirilmesi değil, cinsel alanın bütününün seçilebilir bir diferansiyel uzam hâline gelmesidir. Görüntünün nesneleşmesi, kategori sistemi, arşiv, teknik erişim ve kullanıcı hareketi tek bir yapıda birleşir. Pornografik deneyim bu nedenle sıradan bir temsilden çok, erotik belirlenimlerin sürekli ayrıştırıldığı ve yeniden birleştirildiği bir seçim ontolojisi üretir.
En yoğun noktada, görülen kişi artık kendi bütünlüğüyle değil, seçilebilir niteliklerin taşıyıcısı olarak var olurken seyirci de belirli bir bedene bağlanan arzulayan özne olmaktan çıkarak alternatifler alanında dolaşan bir seçme merkezi hâline gelir. Gözlemlenenin ontolojik çoğullaşması ile gözlemcinin fonksiyonel yoğunlaşması birbirini besler. Pornografik asimetri tam burada kuruludur: nesne çoğaldıkça seyir noktası merkezileşir; özellikler parçalandıkça seçen kutup bütünleşir.
Seçilebilirlik ontolojisinin nihai sonucu, cinsel varlığın tekilliğinin algoritmik veya taksonomik farklılıklara çevrilebilir hâle gelmesidir. İnsan bedeni artık yalnızca “orada bulunan” bir varlık değildir; çeşitli kombinasyonlar içinde yeniden çağrılabilen özelliklerin düğüm noktasıdır. Seyirci ise bu düğümler arasında dolaşırken her tekil nesnenin üzerine çıkan bir karşılaştırma konumu kazanır. Pornografik sistemin ontolojik asimetrisi böylece nesnenin küçülmesinden değil, nesnenin sonsuz farklılaştırılabilirliğine karşı seyircinin seçim merkezinde kalabilmesinden doğar.
3. Arzunun Kategorik ve Diferansiyel Yeniden Kuruluşu
3.1. Pornografik Kategoriler ve Bilincin Sınıflandırılması
Pornografik sistemin en derin etkilerinden biri, yalnızca bedenleri değil, arzunun kendisini kategorilere ayırmasıdır. Bir görüntünün “hangi tür” olduğu sorusu ilk bakışta teknik bir indeksleme problemi gibi görünebilir; oysa kategori, yalnızca mevcut içeriğe sonradan yapıştırılan pasif bir etiket değildir. Kategoriler, deneyimin hangi farklar üzerinden okunacağını belirler. Bir sistem belirli iki içeriği ayrı türler olarak adlandırdığı anda, seyirci yalnızca onları bulmayı kolaylaştıran bir araç edinmez; aynı zamanda aralarındaki farkın erotik olarak anlamlı olduğu fikrini de içselleştirir. Pornografik kategori sistemi bu nedenle arşivin düzenlenmesinden daha fazlasını yapar: arzunun kavramsal çözünürlüğünü üretir.
Mary Douglas’ın sınıflandırmaya ilişkin yaklaşımı burada güçlü bir teorik temel sağlar. Douglas açısından kültürel kategoriler, dünyada zaten açıkça var olan doğal ayrımları yalnızca kaydeden nötr etiketler değildir. Sınıflandırma, hangi benzerliklerin önemli, hangi farkların kurucu ve hangi geçişlerin problemli sayılacağını düzenleyen toplumsal bir işlemdir. Düzen, nesnelerin kendiliğinden konuşmasından değil, onları belirli sınırlara yerleştiren kategorik şemadan doğar. Pornografik alanda da benzer bir mekanizma işler: sistem yalnızca bedenleri ve davranışları adlandırmaz; hangi erotik farkların dikkate değer olduğunu önceden yapılandırır.
Özne böyle bir kategori alanına girdiğinde, kendi arzusuyla saf ve kavramsız biçimde karşılaşmaz. Arzunun önünde çoktan oluşturulmuş ayrımlar vardır. Belirli bedenlerin, davranışların veya bağlamların farklı başlıklar altında sunulması, seyirciye erotik dünyayı hangi eksenler boyunca bölmesi gerektiğine dair hazır bir bilişsel şema sunar. Kullanıcı başlangıçta bu ayrımların tamamına sahip olmayabilir; fakat tekrar yoluyla onları kendi libidinal algısının doğal parçaları gibi deneyimlemeye başlayabilir. Böylece kategori sistemi dışsal bir navigasyon aracı olmaktan çıkarak arzunun içsel gramerine dönüşür.
Arzunun kategorikleşmesi, önceden belirsiz olan farkları keskinleştirir. İki nesne arasında daha önce yalnızca genel bir çekim farkı hissedilirken, sistem bu farkı belirli bir ad altında sunabilir. Adlandırma, deneyimi yalnızca tarif etmez; onu sabitler. Arzu belirli bir kategoriyle eşleştirildiğinde özne kendi yönelimini daha net bir kimlik altında tanımaya başlar. Böylelikle pornografik sınıflandırma, kullanıcının yalnızca “ne görmek istediğini” değil, ne tür bir arzulayan özne olduğunu düşünme biçimini de etkileyebilir.
Kategori burada özne ile kendi libidosu arasına giren epistemik bir aracı hâline gelir. İnsan doğrudan arzusuna bakıp onun saf özünü keşfetmez; çoğu zaman kendi yönelimlerini farklı seçenekler arasında kıyaslayarak tanır. Pornografik sistem bu kıyaslama alanını yoğun biçimde yapılandırdığı için, öz-bilginin oluşumuna da katılır. Kullanıcı bir başlığa tekrar tekrar yöneldiğinde kendisini o kategoriyle özdeşleştirmeye başlayabilir; başka bir kategoriye ilgi göstermediğinde kendi arzusunun sınırlarını onun karşıtlığı üzerinden tanımlayabilir. Arzu böylece yalnızca nesneye yönelmez; kategorik ayrımlar üzerinden kendisine dair bir bilgi üretir.
Bilincin sınıflandırılması tam da bu noktada başlar. Pornografik sistem dışarıdaki içerikleri düzenlerken eşzamanlı olarak öznenin içsel deneyimini de düzenler. Kullanıcı, kendi arzusunu kategorilerin sunduğu dil içinde bölmeye başlar. Daha önce tek ve bütünsel biçimde hissedilen libidinal yönelim, farklı başlıklar altında ayrıştırılabilir. Her yeni ayrım, bilincin kendi içeriğini daha ince parçalara ayırmasına izin verir. Böylece pornografik taksonomi yalnızca nesnelerin sınıflandırılması değil, öznenin kendi fenomenal alanının sınıflandırılması hâline gelir.
Bu süreçte sistemin gücü, kategorileri zorla kabul ettirmesinde değil, onları pratik olarak kullanışlı kılmasında yatar. Seyirci aradığı içeriğe daha hızlı ulaştıkça kategori işlevsel doğruluk kazanır. Bir ayrım sürekli olarak kullanıcının tercihine uygun sonuçlar veriyorsa, özne zamanla bu ayrımı kendi arzusu için de gerçek bir sınır gibi deneyimleyebilir. İşlevsellik ontolojik doğallık yanılsaması üretir: “bu kategori işe yarıyor” önermesi kolayca “arzum zaten doğal olarak bu kategoriye ait” önermesine dönüşebilir.
Pornografik kategorilerin üretici gücü burada belirginleşir. Sistem yalnızca mevcut arzuları saymaz veya etiketlemez; yeni ayrım imkânları yaratarak daha önce tek başlık altında düşünülen yönelimleri farklılaştırabilir. Bir kategori ikiye bölündüğünde, kullanıcı bu iki alt tür arasındaki farkı erotik olarak fark etmeye başlayabilir. Daha fazla alt kategori, daha fazla olası tercih pozisyonu demektir. Böylece sınıflandırma çözünürlüğünün artması, arzunun kendi içindeki farkların da artmasına yol açar.
Kategorik çözünürlük ile libidinal çözünürlük arasındaki ilişki karşılıklıdır. Sistem kullanıcıların mevcut tercihlerini analiz ederek yeni kategoriler oluşturur; yeni kategoriler ise kullanıcıların kendi tercihlerini daha ayrıntılı biçimde deneyimlemesine neden olur. Daha ayrıntılı deneyim daha spesifik aramalar üretir; daha spesifik aramalar yeni ayrımların ekonomik ve kültürel olarak değer kazanmasını sağlar. Dolayısıyla taksonomi yalnızca yukarıdan dayatılan bir sınıflandırma değildir; kullanıcı ile sistem arasında rekürsif olarak üretilir.
Karşılıklı üretim, arzunun “doğal” ve “kültürel” yanlarını kesin biçimde ayırmayı güçleştirir. Belirli bedensel eğilimlerin biyolojik veya kişisel kökenleri olabilir; fakat bu eğilimlerin hangi kavramlarla bölüneceği, hangi farkların vurgulanacağı ve hangi nesnelerin aynı sınıfa yerleştirileceği kültürel sistem tarafından düzenlenir. Arzunun enerjisi özneye ait olabilir, fakat arzunun kavramsal topografyası dışsal sınıflandırma mekanizmalarıyla birlikte oluşur. Pornografik kategori sistemi tam olarak bu topografyayı yoğunlaştırır.
Mary Douglas açısından sınırlar yalnızca düzen üretmez; aynı zamanda sınır ihlallerini de görünür kılar. Kategoriler ne kadar kesinleşirse, kategorilerin arasında kalan veya onları karıştıran nesneler de o kadar belirgin hâle gelir. Pornografik alanda bu mekanizma erotik yoğunluk kazanabilir. Normatif veya alışılmış ayrımların dışında kalan kombinasyonlar, tam da kategori sınırlarını ihlal ettikleri için özel bir farklılık değeri taşıyabilir. Böylece sınıflandırma yalnızca düzenli türleri üretmekle kalmaz; sınır anomalilerini de ayrı bir arzu alanına dönüştürür.
Pornografik taksonominin paradoksu burada ortaya çıkar: sistem her şeyi sınıflandırmaya çalıştıkça, yeni ara türler ve sınır kombinasyonları üretir. Her yeni kategori, kendi dışında kalan yeni bir farklılık alanı yaratır. Böylece kategorik düzen hiçbir zaman tam kapanamaz; kendi sınırlama operasyonuyla yeni sapmaların ve alt ayrımların koşulunu üretir. Arzu da bu çoğalma içinde daha ince farklara yönelir.
Bilincin kendi kategorilerini dışarıdan geri alması, öznenin kendi arzusuyla ilişkisinde belirgin bir yabancılaşma ihtimali de taşır. Kişi kendi yönelimini doğrudan yaşamak yerine, hangi kategoriye “ait” olduğunu çözmeye çalışabilir. İçsel deneyimin akışkanlığı, hazır taksonomik kimlikler altında sabitlenebilir. Böyle bir durumda kategori, öz-bilgiyi kolaylaştırdığı kadar sınırlandırır da. Özne kendisini yalnızca mevcut sınıflandırmalar içinde okuyabiliyorsa, kategorinin dışında kalan deneyim biçimleri daha az düşünülebilir hâle gelir.
Pornografik bilinç böylelikle yalnızca arzuların bulunduğu bir bilinç değildir; arzularını katalog mantığıyla okuyabilen bir bilinçtir. Kendi içsel yönelimlerini karşılaştırılabilir birimler hâlinde düzenler, belirli özellikleri önceliklendirir ve libidinal kimliğini seçim geçmişinden çıkarabilir. Arzunun içsel sürekliliği, dışsal kategorik parçalanmanın izlerini taşımaya başlar. Seyirci artık yalnızca belirli bir nesneyi arzulayan özne değil, kendi arzusunu taksonomik olarak yorumlayan bir özne hâline gelir.
Bunun daha radikal sonucu, sınıflandırma yetisinin kısmen sisteme devredilmesidir. Bilinç normalde kendi deneyimi içinde benzerlikler ve farklar kurar; pornografik platform ise milyonlarca görüntüyü önceden ayrıştırarak kullanıcının yerine büyük bir kategorik işlem gerçekleştirir. Özne kendi başına kurmak zorunda olduğu bazı ayrımlarla hazır olarak karşılaşır. Dışsal sistem, bilincin kategorik emeğinin bir bölümünü üstlenir. Kullanıcı ise bu hazır ayrımları kendi içsel deneyimine geri taşır.
Dolayısıyla pornografi yalnızca görüntü sunan bir ortam değil, arzu için dışsallaştırılmış bir sınıflandırma organı gibi işleyebilir. Sistem bedenleri, davranışları ve fantezileri ayırır; özne bu ayrımlar aracılığıyla kendi libidosunu tanır. İnsan kendi kategorik yetisinin bir bölümünü teknik ve kültürel yapıya devreder; yapı daha sonra bu sınıflandırılmış dünyayı ona geri sunar. Bilinç böylece kendi dışsallaştırılmış kategorik faaliyetinin tüketicisine dönüşür.
Arzunun kendilik bilgisi de bu mekanizma içinde yeni bir biçim kazanır. “Ben ne arzuluyorum?” sorusu giderek “hangi kategoriye tekrar tekrar yöneliyorum?” sorusuyla cevaplanabilir. Kullanıcının davranışsal verisi, libidinal kimlik hakkında yorum üretmeye başlar. Arzu artık yalnızca öznel olarak hissedilen değil, seçim geçmişinden çıkarılabilen bir örüntü hâline gelir. Pornografik kategori sistemi bu nedenle yalnızca bilinç tarafından kullanılmaz; bilinç hakkında bilgi de üretir.
Burada insan ile pornografik sistem arasındaki karşılıklı yaratım en yoğun hâline yaklaşır. İnsan arzuları kategorilerin oluşmasına neden olur; kategoriler daha sonra insanın hangi arzu farklılıklarını tanıyacağını belirler. İnsan sistemi üretir, sistem insanın kendi libidosunu görme biçimini üretir. Nedensellik iki yönlü olduğu için başlangıç ve sonuç birbirine karışır: kategori arzudan doğar, fakat yeterince yerleştiğinde arzunun kendisini oluşturduğu kavramsal zeminlerden birine dönüşür.
Bu nedenle pornografik taksonomiyi yalnızca endüstriyel pazarlama mantığı olarak görmek eksik olur. Ekonomik çıkar kategorilerin çoğalmasını teşvik edebilir, ancak ontolojik açıdan daha önemli olan, kategorilerin deneyim alanını kesme biçimidir. Her başlık, erotik gerçekliğin nereden bölüneceğine ilişkin bir karar içerir. Bu karar tekrarlandıkça yalnızca arşivin yapısını değil, seyircinin algısal ve libidinal dikkatini de biçimlendirir.
Kategorinin gücü en fazla görünmezleştiğinde artar. Özne ayrımları sistemin ürünü olarak değil, nesnelerin kendisinde doğal olarak mevcut farklar gibi deneyimlemeye başladığında sınıflandırma bilince yerleşmiştir. Pornografik dünya böylece yalnızca dışarıda düzenlenmiş bir arşiv olmaktan çıkar; öznenin içsel erotik dünyasının mimarisine dönüşür. Bilinç, kendi arzusunu sistemin diliyle düşündüğü ölçüde pornografik yapı artık ekranın dışında da varlığını sürdürür.
Pornografik kategori sistemi, libidonun kendi dışsallaştırdığı ayrım şemalarını nesnel bir dünya hâlinde karşısında bulması ve sonra bu şemaları kendi öz-bilincinin dili olarak yeniden içselleştirmesidir. İnsan kategorileri yaratırken kategoriler de hangi farkların erotik olarak anlamlı olduğunu öğretir; özne nesneleri sınıflandırırken aynı anda kendi arzusunu sınıflandırır. Pornografik bilinç böylece yalnızca görüntü tüketen bir bilinç değil, kendi iç dünyasını dışarıdan üretilmiş erotik taksonomiler aracılığıyla okuyarak kendisini yeniden kuran bir bilinç hâline gelir.
3.2. Erotik Enflasyon ve Farklılığın Yeniden Üretimi
Pornografik sistemin kendi sürekliliğini koruyabilmesi, yalnızca yeni içerik üretmesine değil, fark üretmeye devam edebilmesine bağlıdır. Arzunun sürekli aynı nesneler, aynı biçimler ve aynı ayrımlar içinde dolaştığı bir alan zamanla kendi yoğunluğunu kaybeder. Başlangıçta alışılmadık görünen bir beden, davranış veya fantezi tekrar yoluyla tanıdıklaşır; tanıdıklaşan şey ise eski ayrıklığını yitirir. Pornografik nesnenin özgül erotik değeri tam da gündelik olandan, sıradan cinsel deneyimden veya öznenin alışık olduğu libidinal repertuardan belirli bir mesafe taşımasına bağlı olduğu için, bu mesafenin kapanması sistemin yoğunluk üretme kapasitesini azaltır. Erotik enflasyon, burada yalnızca öznenin giderek “daha fazlasını istemesi” şeklinde psikolojik bir doyumsuzluk olarak değil, pornografik alanın kendi farklılık değerini korumak için sürekli yeni ayrımlar üretmek zorunda kalması şeklinde anlaşılmalıdır.
Enflasyon kavramı bu yüzden özellikle uygundur. Ekonomik enflasyonda aynı nominal birimin değeri, dolaşımdaki miktar ve sistemik koşullar değiştikçe azalabilir; pornografik alanda da benzer biçimde belirli bir erotik uyaran, tekrar ve yaygınlık arttıkça önceki farklılık değerini kaybedebilir. İlk karşılaşmada olağan dışı olan içerik, tekrarlandığında pornografik repertuarın sıradan unsurlarından biri hâline gelir. Uyarımın biyolojik düzeyde azalması meselenin yalnızca bir yüzüdür. Daha temel dönüşüm, nesnenin ayrıksılık statüsünün aşınmasıdır. Pornografik alanın yoğunluk üretme gücü, içeriklerin yalnızca cinsel olmasıyla değil, gündelik cinsel normallikten belirli bir fark taşımasıyla kuruluyorsa, bu farkın aşınması pornografinin kendisini sıradanlaştırır.
Libido ile pornografik sistem arasındaki rekürsif ilişki, farklılık değerindeki bu aşınmayı hızlandırır. Özne belirli içeriklere yöneldikçe sistem onların üretimini çoğaltır; üretim arttıkça içerikler daha erişilebilir ve tanıdık hâle gelir; tanıdıklaşan içerik daha az ayrıksı görünür; daha düşük farklılık değeri yeni ayrımların aranmasına yol açar. Böylece sistemin başarıyla tatmin ettiği bir arzu, paradoksal biçimde aynı kategorinin gelecekteki yoğunluğunu azaltabilir. Pornografi kendi talebini karşıladığı ölçüde kendi nesnelerini sıradanlaştırır ve sıradanlaştırdığı ölçüde yeni farklara ihtiyaç duyar.
Erotik enflasyonun yapısal zorunluluğu burada belirginleşir. Pornografik dünya eğer dışsallaşmış libido ise, libido kendi ürünleriyle sürekli karşılaştıkça kendi dışsal biçimlerine alışır. Dışsallaştırılmış olan ile yaşayan arzu arasındaki mesafe azalır. Başlangıçta öznenin karşısında yabancı, yoğun veya sınır aşan bir nesne olarak duran temsil, zamanla libidonun zaten bildiği ve beklediği bir biçime dönüşür. Tam özdeşleşme gerçekleştiğinde ise dışsallaştırmanın uyarıcı gücü zayıflar; özne kendi arzusunun yalnızca aynısıyla karşılaşmaya başlar. Pornografik sistemin farklılık üretmesi, bu özdeşleşmeyi sürekli geciktiren bir mekanizma olarak çalışır.
Yeni kategorilerin çoğalması da tam bu nedenle yalnızca pazar segmentasyonu değildir. Her yeni kategori, daha önce aynı bütünlük içinde bulunan içerikler arasına yeni bir ayrım yerleştirir. Arzu, önceden tek bir tür olarak deneyimlediği alanı daha ince varyasyonlara ayırmaya başlar. Bir kategori iki alt kategoriye bölündüğünde, sistem yalnızca içerik organizasyonunu geliştirmez; aynı zamanda erotik farkların çözünürlüğünü artırır. Bu çözünürlük artışı, arzunun kendi nesneleri arasındaki farkları daha keskin hissetmesine yol açabilir. Erotik enflasyon böylece daha fazla nesne üretmekten çok daha fazla fark üretme zorunluluğu olarak anlaşılmalıdır.
Farkın çoğaltılması, kombinatoryal mantık üzerinden de gerçekleşir. Yeni bir içerik mutlaka bütünüyle daha önce görülmemiş bir nesne olmak zorunda değildir. Mevcut beden tipleri, roller, davranışlar ve bağlamlar farklı biçimlerde birleştirilerek yeni erotik konfigürasyonlar yaratılabilir. Sistem bu sayede sınırlı sayıdaki temel öğeden çok geniş bir varyasyon uzayı üretir. Erotik yenilik çoğu zaman mutlak yenilik değil, daha önce ayrı bulunan parametrelerin yeni bir bileşimidir. Pornografik arşiv, kombinasyon sayısını artırarak farklılık ekonomisini genişletir.
Böyle bir mantıkta arzu giderek içerikten çok farkın kendisine duyarlı hâle gelebilir. Seyirci belirli bir nesnenin özelliklerinden ziyade o nesnenin daha önce gördüklerinden ne ölçüde ayrıldığına yönelmeye başlayabilir. Yeni olanın erotik değeri, kendi içeriğinden bağımsız şekilde artar. Bir içerik yalnızca belirli bir fanteziyi temsil ettiği için değil, mevcut repertuarda yeni bir ayrım açtığı için çekici hâle gelir. Erotik değer ile yenilik değeri birbirine yaklaşır.
Burada “daha uç” olanın ortaya çıkışı da basit psikolojik yozlaşma anlatılarına indirgenemez. Daha uç içeriklerin üretimi, sistemin farklılık alanını koruma biçimlerinden biridir. Eğer orta düzeyde farklı olan içerik normalleşmişse, yeni bir fark yaratabilmek için sınırın daha uzağında konumlanmış biçimler gerekir. Sınır böylece sabit kalmaz; pornografik dolaşım onu sürekli yeniden çizer. Dün aşırı görünen şey bugün sıradanlaşabilir, bugün aşırı görünen şey ise yarının normal repertuarına dahil olabilir. Erotik enflasyon, norm ile sapma arasındaki mesafenin tarihsel olarak yeniden üretilmesi anlamına gelir.
Bu süreç yalnızca içerik alanında değil, öznenin beklentilerinde de işler. Seyirci belirli bir yoğunluk düzeyine alıştığında, geçmişte güçlü olan uyaran yeni referans çerçevesi içinde sıradanlaşır. Algısal ve libidinal eşik değişir. Böylece sistemin önceki başarıları gelecekteki taleplerin çıtasını yükseltir. Arzu artık mutlak yoğunluk üzerinden değil, kendi geçmiş deneyimleriyle karşılaştırmalı olarak çalışır. Erotik değer ilişkisel hâle gelir: bir nesne “ne olduğu” kadar “daha önce görülene göre ne kadar farklı olduğu” üzerinden de değerlendirilir.
Farklılık değerinin bu ilişkisel karakteri pornografik sistemin tarihsel hareketini açıklar. Sistem yalnızca daha fazla içerik biriktirmez; kendi geçmişini sürekli aşmaya çalışır. Her yeni repertuar, kendinden öncekini normalleştirir ve böylece bir sonraki farklılaşma ihtiyacının zeminini üretir. Pornografi bu nedenle arşivsel olduğu kadar evrimsel bir yapıdır. Önceki içerikler ortadan kalkmasa da yeni içeriklerin anlamını belirleyen arka plan hâline gelir. Yenilik her zaman daha eski bir normallik ufku üzerinde görünür.
Erotik enflasyonun özne üzerindeki etkisi, arzunun giderek daha mikro farklılıklara duyarlı hâle gelmesidir. Kategorik ayrımlar çoğaldıkça, kişi kendi libidosunda daha önce fark etmediği ince tercihleri tanımaya başlayabilir. Belirli iki beden tipi arasındaki küçük fark, belirli iki davranış arasındaki nüans veya belirli iki bağlam arasındaki ayrım zamanla erotik olarak daha anlamlı hâle gelir. Arzu böylece kaba kategorilerden ince ayrımlara doğru çözünür. Sistem, libidonun algısal duyarlılığını sürekli keskinleştirir.
Ne var ki çözünürlüğün artması, tatmini kolaylaştırmak kadar zorlaştırabilir de. Seçenekler ne kadar ayrıntılı biçimde farklılaştırılırsa, “tam olarak uygun” nesne fikri o kadar spesifik hâle gelir. Önceden yeterli görünen geniş kategori, alt ayrımlar çoğaldıkça yetersiz görünmeye başlayabilir. Öznenin arzu kriterleri daralırken arşivin seçenekleri genişler. Böylece pornografik sistem bir yandan daha hassas tatmin vaat ederken diğer yandan tatmin eşiğini yükseltir.
Farklılığın sürekli yeniden üretimi burada paradoksal bir döngü oluşturur. Sistem daha iyi eşleşme sağlamak için ayrımları çoğaltır; daha fazla ayrım ise kullanıcının daha fazla fark hissetmesine neden olur; daha fazla fark daha spesifik tercihler doğurur; daha spesifik tercihler yeni kategorilerin ve varyasyonların üretimini teşvik eder. Erotik enflasyon bu yüzden dışarıdan eklenen bir aşırılık değil, sistemin kendi sınıflandırma başarısının içsel sonucudur.
Pornografik alanın gündelik cinsellikten ayrışması da aynı mekanizmaya bağlıdır. Eğer pornografik görüntü sıradan cinsel deneyimle tamamen özdeşleşirse, neden ayrı bir yoğunluk alanı olarak varlığını sürdürsün? Pornografi kendi varoluşunu gerekçelendirebilmek için gündelik olandan daha yoğun, daha seçilmiş, daha ayrıştırılmış veya daha olağandışı bir fenomenal alan sunmalıdır. Farklılık değeri bu nedenle yalnızca tüketicinin tercihine değil, pornografik formun kendisini ayrı bir alan olarak korumasına hizmet eder.
Buradaki “ayrı alan” ontolojik olarak önemlidir. Pornografi, libidonun gündelik akışından ayrılmış yoğunlaştırılmış bir dışsallaştırma alanıdır. Libido kendisini burada kendi normal ritminden daha konsantre, daha seçilmiş ve daha varyasyonlu biçimlerde görür. Eğer bu dışsallaşmış alan gündelik libidinal deneyimle tamamen üst üste binerse, dışsallaştırmanın mesafe üretme işlevi zayıflar. Erotik enflasyon bu mesafeyi yeniden açar.
Sistem böylece kendi farklılığını korumak için sürekli yeni sınırlar üretir. Sınır üretimi, yasak olan ile izin verilen arasındaki moral ayrımdan daha geniştir; tanıdık ile yabancı, sıradan ile yoğun, beklenen ile beklenmedik arasındaki farkları da kapsar. Pornografik yenilik çoğu zaman bu sınırların hareket ettirilmesi üzerinden ortaya çıkar. Bir içeriğin değeri, sabit özünden değil, mevcut farklılık topografyasındaki konumundan türetilir.
Erotik enflasyonun zamansal boyutu da önemlidir. Aynı içerik ilk karşılaşmada yüksek yoğunluk taşırken, tekrarlarla birlikte daha düşük yoğunluk üretebilir. Dolayısıyla pornografik nesnenin değeri sabit değildir; seyircinin geçmiş deneyimleri tarafından sürekli yeniden belirlenir. Her tekrar, nesnenin gelecekteki etkisini değiştirir. Arzu kendi tarihini taşır ve bu tarih aynı nesneyi farklı zamanlarda farklı biçimde değerlendirir.
Buradan, pornografik sistemin neden sürekli yenilik söylemi üretmek zorunda olduğu anlaşılır. Yenilik yalnızca pazarlama avantajı değildir; farklılık değerinin tükenmesine verilen yapısal cevaptır. İçeriklerin bolluğu kendi başına yeterli olmaz; bolluk fark üretmiyorsa kısa sürede homojenleşir. Asıl ekonomik ve libidinal kıtlık nesnelerin sayısında değil, gerçekten fark yaratabilen ayrımların sayısındadır.
Erotik enflasyonun belki de en radikal sonucu, arzunun kendi sınırlarını dışarıdan öğrenmesidir. Sistem yeni kategoriler ve kombinasyonlar sundukça özne hangi içeriklere ne kadar tepki verdiğini deneyimleyerek kendi eşiklerini yeniden keşfeder. Daha önce hiç düşünülmemiş bir seçenek, yalnızca yeni bir nesne sunmaz; öznenin kendi arzusuna dair yeni bir olasılık açar. Bu nedenle farklılık üretimi, nesne alanının genişlemesi kadar öznenin mümkün libidinal kimliklerinin genişlemesidir.
Fakat her genişleme aynı zamanda yeni bir normalleşmenin başlangıcıdır. Yeni içerik tanındığı anda sıradanlaşma süreci de başlar. Pornografik sistemin hareketi bu nedenle hiçbir zaman tamamlanmış bir yenilik durumunda sabitlenemez. Fark yaratıldığı anda tüketilmeye, tüketildiği anda normalleşmeye ve normalleştiği anda yeni bir fark talep etmeye başlar. Erotik enflasyon, kendi ürününü sürekli aşındıran bir üretim mekanizmasıdır.
Bu yüzden mesele yalnızca daha yüksek uyarım eşiğine ihtiyaç duyan bireysel psikoloji değildir. Daha temel düzeyde pornografik alan, kendi ontolojik ayrıcalığını korumak için libidonun dışsallaştırılmış biçimi ile yaşayan libido arasında sürekli bir mesafe üretmek zorundadır. Erotik enflasyon, dışsallaşmış arzu ile onu seyreden arzu arasındaki farkın yeniden tesis edilmesidir. Sistem yeni farklar üreterek öznenin kendisiyle tam olarak özdeşleşmesini engeller ve pornografik alanı sıradan cinselliğin basit aynası olmaktan çıkarır. Pornografinin farklılık değeri bu mesafe içinde yaşar; mesafe kapandıkça yoğunluk azalır, yeni ayrımlar üretildikçe alan yeniden erotik ayrıcalık kazanır.
3.3. Dijital Arşiv ve Mümkünlük Rejimi
Dijital pornografinin ontolojik dönüşümü yalnızca görüntülerin sayısını artırmasında değil, cinsel arzunun nesnesini aktüel olandan mümkün olana doğru genişletmesinde yatar. Gerçek cinsel karşılaşma zorunlu olarak aktüeldir: belirli bir zamanda, belirli bir yerde, belirli bir kişiyle ve belirli koşullar altında yalnızca fiilen gerçekleşen ilişki yaşanabilir. İhtimaller zihinde çoğalabilir, fantezi başka varyasyonlar kurabilir; fakat beden bir anda yalnızca bir olasılığı aktüelleştirir. Dijital arşiv ise gerçekleşmeyen ihtimalleri temsil biçiminde aynı anda erişilebilir kılar. Böylece libido, gerçek ilişkinin tekillik zorunluluğundan çıkarak çok sayıda alternatifin eşzamanlı olarak potansiyel nesne hâline gelebildiği bir mümkünlük uzamına taşınır.
Aktüel karşılaşmanın sınırlılığı ontolojik bir eksiklik değildir; aksine gerçekliğin temel koşuludur. Bir olayın gerçekleşmesi, diğer ihtimallerin o anda gerçekleşmemesi anlamına gelir. Belirli bir insanla kurulan ilişki, o anda başka kişilerle kurulabilecek bütün alternatif ilişkilerin dışarıda bırakılması pahasına aktüelleşir. Gerçeklik, seçimlerin kapanmasıyla yoğunluk kazanır. Pornografik arşiv ise bu kapanışı sürekli askıda tutar. Bir görüntü seçildiğinde diğer görüntüler yok olmaz; arşivin içinde erişilebilir olarak kalır. Böylece tekil seçim, mümkünlük alanını tüketmez.
Haz bu koşullarda yalnızca seçilen nesneye bağlanmaz. Alternatiflerin erişilebilirliği de deneyimin parçası olur. Seyirci belirli bir görüntüye yönelirken aynı anda başka görüntülerin mevcut olduğunu bilir. Bu bilgi seçilen nesnenin fenomenal statüsünü değiştirir. Görüntü artık tek başına karşılaşılan bir varlık değil, daha geniş bir ihtimaller kümesinin içindeki geçici aktualizasyondur. Seyircinin hazzı yalnızca “burada olan”dan değil, “başka nelerin olabileceği” bilgisinden de beslenebilir.
Pornografik arşivin ontolojik gücü burada açığa çıkar: gerçekleşmemiş ihtimalleri görsel olarak yarı-aktüel hâle getirir. Seyircinin kendi hayatında hiçbir zaman karşılaşmayacağı bedenler, bağlamlar veya fanteziler temsil düzeyinde erişilebilir olur. Bu içerikler onun fiilî yaşamında gerçekleşmiş değildir; fakat yalnızca soyut ihtimaller de değildir. Görüntü sayesinde fenomenal olarak karşısında bulunurlar. Böylece dijital pornografi, aktüel ile hayalî arasında ara bir ontolojik bölge kurar: gerçekleşmemiş olan, görünür ve tüketilebilir bir temsil statüsüne kavuşur.
Mümkünlük rejimi tam olarak bu ara bölgede işler. Libido artık yalnızca fiilî nesnelere veya zihinsel fantezilere yönelmez; kayıt altına alınmış ve erişilebilir hâle getirilmiş gerçekleşmemiş olasılıklar repertuarında dolaşır. Dijital arşiv fanteziyi dışsallaştırır. Öznenin zihinsel olarak kurmak zorunda olduğu varyasyonlar, dışarıda somut imgeler şeklinde hazır bulunur. Böylelikle mümkün olan, yalnızca düşünce düzeyinde değil, algısal düzeyde de deneyimlenebilir hâle gelir.
Bu dönüşüm gerçek nesnenin rekabet koşullarını değiştirir. Gerçek cinsel partner artık yalnızca diğer gerçek kişilerle karşılaştırılmaz; karşısında arşivin sunduğu çok daha geniş bir olasılıklar evreni vardır. Gerçek kişi bedeninin bütünlüğü, karakteri, davranışları, sınırları ve tarihsel tekilliği içinde bulunurken dijital alternatifler yalnızca arzu bakımından seçilmiş özellikleriyle sunulabilir. Böylece aktualite, mümkünlükle asimetrik bir rekabete girer. Gerçek nesne bütünsel olarak var olmak zorundadır; mümkün nesne ise yalnızca erotik olarak anlamlı kesitleri üzerinden temsil edilebilir.
Bu asimetri önemlidir, çünkü gerçekleşmemiş ihtimaller gerçekliğin yüklerini taşımaz. Bir fantezi yaşlanmaz, itiraz etmez, rutinleşmez ve ilişki tarihinin ağırlığını taşımak zorunda değildir. Temsil edilen nesne ise bu yüklerin büyük bölümünden arındırılmış biçimde seyircinin karşısına çıkabilir. Gerçeklik, var olmanın bütün maliyetlerini taşırken pornografik mümkünlük çoğu zaman yalnızca arzu tarafından seçilmiş belirlenimleri taşır. Böylece mümkün olan, aktüel olan karşısında yapısal bir avantaj kazanabilir.
Dijital arşiv bu avantajı niceliksel olarak da radikalleştirir. Tekil insan yaşamı sınırlı sayıda gerçek cinsel karşılaşma yaşayabilir; zaman, mekân, toplumsal çevre ve bedensel koşullar aktüel deneyimi sınırlar. Dijital repertuar ise kişinin fiziksel olarak erişemeyeceği kadar geniş bir çeşitlilik sunabilir. Libido böylece biyografik imkânlarından çok daha geniş bir nesne uzamına bağlanır. Öznenin cinsel mümkünlük bilinci, kendi yaşanabilir hayatının sınırlarını aşar.
Mümkünlük alanının genişlemesi, arzunun yapısını da değiştirir. Arzu yalnızca “neye sahibim?” sorusuna değil, “başka ne mümkün?” sorusuna göre örgütlenmeye başlar. İlk soru aktualiteye, ikincisi ise açık uçlu varyasyona yöneliktir. Dijital pornografik ortam ikinci soruyu sürekli canlı tutar. Her arama yeni bir kategori, her kategori yeni bir kombinasyon ve her kombinasyon başka bir olasılık ufku açabilir. Böylece libido tekil nesneye yönelen enerji olmaktan çıkıp mümkün nesneler arasındaki dolaşıma bağlanan bir hareket kazanır.
Seçim burada paradoksal biçimde özgürlüğü artırırken bağlanmayı zayıflatabilir. Daha fazla alternatif, öznenin kendi arzusuna uygun nesneyi bulma ihtimalini yükseltir; fakat aynı zamanda her tekil seçimin geçiciliğini artırır. Seçilen nesne, alternatiflerin varlığı nedeniyle hiçbir zaman son nesne olmak zorunda değildir. Böylelikle özgür seçim alanının genişlemesi, seçimin ontolojik ağırlığını azaltabilir. Karar vermek artık diğer ihtimallerden kalıcı biçimde vazgeçmek anlamına gelmez.
Pornografik mümkünlük rejiminin gücü, alternatifleri yalnızca “mevcut” tutmasında değil, onların sürekli çağrılabilir olmasında yatar. Arşivde depolanan görüntü, fiziksel dünyadaki uzaklığına veya geçmişte kalmış olmasına rağmen birkaç hareketle yeniden şimdiki zamana getirilebilir. Böylece zaman ve mekânın gerçek nesneler üzerindeki sınırlandırıcı etkisi zayıflar. Seyirci başka bir ülkede, başka bir zamanda veya başka bir bağlamda üretilmiş bir görüntüyü kendi şimdi’sine dahil edebilir. Pornografik arşiv, cinsel fenomenin coğrafi ve zamansal dağılımını tek bir erişim yüzeyinde yoğunlaştırır.
Bu yoğunlaşma, libido için yeni bir ontolojik coğrafya üretir. Gerçek dünyada birbirinden ayrılmış nesneler ekranda yan yana gelebilir; normalde birbirini dışlayan seçenekler aynı kategori sayfasında eşzamanlı olarak erişilebilir olur. Arzu artık fiziksel dünyanın mesafelerine değil, arayüzün sınıflandırma mantığına göre hareket eder. Uzaklık kilometrelerle değil, birkaç seçim veya kategori farkıyla ölçülmeye başlar.
Mümkünlük rejimi yalnızca mevcut arşivle sınırlı değildir. Kullanıcı yeni kombinasyonların üretilebileceğini de bilir. Henüz arşivde bulunmayan bir içerik bile sistemin genel mantığı içinde potansiyel olarak üretilebilir görünür. Böylece pornografik dünya yalnızca mevcut görüntülerin toplamı değil, üretilebilecek görüntülerin düşünsel ufku hâline gelir. Libido arşivin sınırında durmaz; arşivin gelecekteki varyasyonlarına da yönelir.
Gerçekliğin tekilliği ile pornografik mümkünlüğün çoğulluğu arasındaki fark, cinsel hazzın zaman-mekânını doğrudan etkiler. Gerçek karşılaşma belirli bir anda gerçekleşir ve geçer; pornografik görüntü ise tekrar çağrılabilir. Bir beden gerçek yaşamda yalnızca kendi bulunduğu yerde vardır; görüntüsü ise çoğaltılarak sayısız yerde eşzamanlı olarak erişilebilir hâle gelebilir. Dijital arşiv bu yüzden erotik nesneyi yalnızca temsil etmez; onun uzamsal ve zamansal varlık koşullarını yeniden kurar.
Haz açısından önemli olan, tekil nesneyle ilişki kurmak kadar alternatiflere sahip olma bilincidir. Seyirci mevcut görüntüden ayrıldığında boşluğa düşmez; başka seçeneklerin beklediğini bilir. Bu güvence arzuya belirli bir akışkanlık kazandırır. Nesneye bağlanmanın riski azalır, çünkü ikame neredeyse daima mümkündür. Pornografik haz böylece sahip olunan nesne ile nesneden vazgeçebilme kapasitesini aynı anda içerir.
Mümkünlük çokluğu öznenin kendi hayatına yönelik algısını da değiştirebilir. Gerçek yaşamda karşılaşmadığı veya muhtemelen hiçbir zaman karşılaşmayacağı deneyimler, pornografik arşiv sayesinde “cinsel olarak düşünülebilir hayat”ın parçasına dönüşür. Biyografik gerçeklik ile libidinal mümkünlük arasındaki mesafe açılır. Kişinin yaşadığı hayat bir dizi aktualizasyondan oluşurken arşiv ona çok daha geniş bir alternatif hayatlar uzamı sunar.
Bu durum pornografiyi yalnızca fantezinin temsili olmaktan çıkarır. Fantezi genellikle öznenin zihninde mümkündür; dijital arşiv ise fanteziyi dışsal ve ortak bir kültürel repertuara dönüştürür. Aynı ihtimaller milyonlarca insan tarafından erişilebilir, paylaşılabilir ve kategorik olarak tanınabilir hâle gelir. Özel mümkünlük kamusal veri olur. Böylece arzu, kendi imgelemine bağımlı kalmadan dışarıdaki mümkünlük deposunda dolaşır.
Arşivin bu niteliği, pornografiyi libidonun kolektif mümkünlük hafızası hâline getirir. Önceki kuşakların, farklı kültürlerin ve farklı bireylerin dışsallaştırdığı fanteziler tekil öznenin karşısına hazır seçenekler olarak çıkabilir. Kullanıcı yalnızca kendi hayal gücünün ürettiği olasılıklarla değil, başkalarının dışsallaştırdığı olasılıklarla da karşılaşır. Böylelikle libido toplumsal olarak genişletilmiş bir hayal gücü kazanır.
Mümkünlük rejimi aynı zamanda gerçekliğin değerini de yeniden tanımlar. Gerçek nesne artık yalnızca “var olduğu için” ayrıcalıklı değildir; arşivdeki alternatifler karşısında değerlendirilebilir hâle gelir. Aktualitenin ontolojik önceliği fenomenal deneyimde zayıflar. Gerçek kişi fiziksel olarak vardır, fakat seyircinin arzu alanında yalnızca seçeneklerden biri olabilir. Temsil edilmiş mümkünlükler fiilî varlığa sahip olmasalar bile libidinal etkileri bakımından onunla rekabet edebilir.
Pornografik arşivin radikal yanı tam burada belirginleşir: ontolojik olarak gerçek olmayan bir ihtimal, libidinal olarak gerçek bir etki üretebilir. Bir görüntüdeki sahne seyircinin hayatında hiç gerçekleşmemiş olabilir; yine de bedensel uyarılma, fantezi, beklenti ve tercih üzerinde gerçek sonuçlar yaratır. Böylelikle ontolojik aktualite ile psikolojik etkinlik birbirinden ayrılır. Gerçekleşmemiş olan, etkisiz değildir.
Bu ayrım pornografik mümkünlük rejimini basit hayal gücünden ayırır. Zihinsel fantezi öznenin kendi üretimidir ve belirli ölçüde onun imgelemsel kapasitesine bağlıdır. Dijital arşiv ise öznenin hayal edemediği varyasyonları bile dışarıdan sunabilir. Mümkünlük alanı böylece öznenin içsel imgeleminden bağımsızlaşır. Arzu kendi olasılıklarını dışarıdaki sistemden öğrenmeye başlar.
Mümkün olanın dışarıda depolanması, öznenin libidinal ufkunu sürekli açık tutar. Her kategori başka bir ihtimali, her ihtimal başka bir varyasyonu çağırabilir. Böylece pornografik dünya hiçbir zaman yalnızca görülen içerikten ibaret değildir; her görülen içerik, görünmeyen fakat erişilebilir olasılıkların temsilcisidir. Seyirci tekil görüntü karşısında bile arşivin bütünüyle ilişki içindedir.
Pornografik bakışın egemenliği de burada en geniş biçimini kazanır. Seyirci artık yalnızca mevcut nesneyi kendi önünde nesneleştirmez; gerçekleşebilecek olanların alanını da seçilebilir bir fenomenal uzama dönüştürür. Bakış, aktüel karşılaşmanın içine kapanmak zorunda değildir. Olmamış olanı çağırabilir, başka bir varyasyonu seçebilir, tekil nesneyi alternatiflerinin ufku içinde değerlendirebilir. Böylece cinsellik, fiilen gerçekleşen olayların toplamından çıkıp temsil yoluyla çoğaltılmış mümkünlüklerin alanına genişler.
Dijital pornografik arşiv, libidonun gerçekleşmemiş imkânlarını dışsallaştırarak onları aynı anda erişilebilir, karşılaştırılabilir ve seçilebilir hâle getiren bir mümkünlük rejimidir. Gerçek karşılaşmanın aktüel tekilliği karşısında arşiv, ihtimallerin çoğulluğunu korur. Seyirci yalnızca gördüğü nesneden değil, başka nesnelere geçebilme imkânından; yalnızca gerçekleşmiş sahneden değil, başka türlü gerçekleşebilecek olanın ufkundan da haz alabilir. Pornografinin dijital ontolojisi bu nedenle görüntü bolluğundan daha köklüdür: cinsel arzunun alanını fiilî olandan mümkün olana taşıyarak hazzın kendisini alternatiflerin varlığıyla yeniden kurar.
4. Karşılıklılığın Kapanması ve Totaliter Döngü
4.1. Karşılıklı Nedenselliğin Mekanikleşmesi
Karşılıklılık ilk bakışta ilişkinin canlılığının temel koşulu gibi görünür. İki özne birbirini etkiler, birbirinden etkilenir, davranışlarını karşı tarafın tepkisine göre yeniden düzenler ve ilişkinin biçimi tek bir kutbun iradesinden değil, karşılıklı belirlenimden doğar. Bu yapı özellikle aşk ve cinsellik açısından kurucu bir nitelik taşır; çünkü burada ilişki, tek taraflı bir eylemden çok, iki öznenin sürekli olarak birbirinin varlığını hesaba kattığı dinamik bir süreçtir. Ne var ki karşılıklılığın canlılık üretmesi, onun her koşulda özgürlük ürettiği anlamına gelmez. Bir ilişki kendi içindeki geri-besleme döngüsünü yeterince yoğunlaştırdığında, başlangıçta tarafların serbest etkileşiminden doğan yapı zamanla tarafların davranışlarını önceden belirleyen bir mekanizmaya dönüşebilir.
Mekanikleşme tam olarak bu dönüşümde ortaya çıkar. Başlangıçta iki öznenin karşılıklı tepkilerinden oluşan ilişki, tekrar yoluyla belirli beklentiler, roller ve davranış kalıpları üretir. Taraflar artık yalnızca o anda ne hissettiklerine göre davranmaz; ilişkinin daha önce oluşturduğu örüntüler onların ne yapacağını belirlemeye başlar. Bir jest belirli bir karşılığı, belirli bir davranış başka bir davranışı çağırır. İlişkinin geçmişi, şimdiki eylemlerin üzerinde görünmez bir yapı hâline gelir. Böylece karşılıklılık kendi ürününü üretir ve sonra ürettiği yapı taraflara geri dönerek onların davranışlarını yönlendirir.
Bu döngü, toplumsal yapılarda olduğu kadar mahrem ilişkilerde de çalışabilir. İki kişi birbirlerini tekrar tekrar belirledikçe, ilişki giderek kendine özgü bir normatif alan yaratır. Kimin nasıl davranması gerektiği, neyin sevgi göstergesi sayıldığı, hangi davranışın reddedici veya tehdit edici olduğu, ne zaman yakınlaşmanın ne zaman geri çekilmenin beklendiği açıkça konuşulmasa bile sabitleşebilir. İlişki bir noktadan sonra yalnızca iki öznenin toplamı olmaktan çıkar; kendi iç mantığına sahip üçüncü bir yapı gibi davranmaya başlar. Taraflar ilişkiyi üretmeye devam ederken aynı zamanda ilişkinin ürettiği kalıplar tarafından yeniden biçimlendirilir.
Karşılıklı nedenselliğin tehlikesi burada belirginleşir. İlişkinin her iki kutbu da birbirini sürekli belirliyorsa ve bu belirlenim başka referanslara açılmadan kendi içinde dönmeye başlıyorsa, sistem kapalı bir devre hâline gelebilir. Dışarıdan gelen yeni anlamlar, kişisel dönüşümler veya bağımsız yönelimler bu kapalı devrenin mantığına göre filtrelenir. Tarafların birbirleriyle kurdukları ilişki, giderek onların dış dünyayla ve kendileriyle kurdukları ilişkinin ölçütüne dönüşür. Karşılıklılık artık yalnızca iki öznenin birbirine açık olması değil, her iki öznenin de ortak döngünün içine çekilmesi anlamına gelir.
“Totaliter kapanma” kavramı tam da burada işlevsel hâle gelir. Buradaki totaliterlik siyasal totalitarizmin doğrudan karşılığı değildir; daha çok, bir ilişkinin kendi içindeki bütün anlam ihtimallerini kendisine tabi kılma eğilimini tarif eder. Bir sistem, kendisinden bağımsız yorumların ortaya çıkmasını zorlaştırıyor, tarafların davranışlarını kendi tekrar mantığı içinde yeniden üretiyor ve ilişkinin dışındaki referans noktalarını giderek etkisizleştiriyorsa, yapısal olarak kapanmaya başlar. Totaliter karakter, sistemin şiddetinden önce onun anlam tekelinde ortaya çıkar: neyin sevgi, neyin sadakat, neyin reddedilme, neyin arzu, neyin ihanet olduğu giderek ilişkinin kendi içsel kodları tarafından belirlenir.
Meerloo’nun totaliter yapılarda mekanik tekrar, standartlaşma ve bağımsız eleştirel kapasitenin aşınması arasında kurduğu ilişki burada doğrudan değil, analojik bir değer taşır. Totaliter sistem bireyin düşüncesini yalnızca açık zorlamayla biçimlendirmez; tekrar, ritim, standart davranış ve sürekli geri-besleme yoluyla belirli kalıpları normalleştirir. Aynı mantık, daha küçük ölçekli ilişkisel yapılarda da görülebilir. Sürekli tekrarlanan bir davranış düzeni, başlangıçta tarafların özgür seçiminden doğmuş olsa bile zamanla seçimin varsayılan biçimine dönüşebilir. Özne hâlâ seçim yaptığını hisseder, ancak seçimin sınırları sistem tarafından önceden daraltılmıştır.
Karşılıklılığın mekanikleşmesi özellikle cinsellikte görünür hâle gelebilir. Cinsel ilişki başlangıçta yüksek derecede duyarlı, belirsiz ve karşılıklı uyarlanmaya açık bir süreçtir. İki beden birbirinin ritmine göre şekillenir, deneyimin yönü önceden tam olarak bilinmez ve karşılaşma kendi anlık yoğunluğu içinde oluşur. Tekrarların artmasıyla belirli davranış zincirleri, beklentiler ve roller sabitleşebilir. Böylece cinsellik, karşılıklı keşiften performatif rutine doğru kayabilir. Taraflar birbirlerini arzular, fakat arzunun ifade biçimi giderek önceden bilinen bir senaryoya bağlanır.
Mekanikleşmenin paradoksu, güven ve istikrarla aynı kaynaklardan beslenmesidir. Tekrar, ilişkiyi öngörülebilir kılar; öngörülebilirlik güven üretir; güven ise yakınlığın derinleşmesine yardımcı olabilir. Ancak aynı mekanizma fazla yoğunlaştığında yenilik ve özgürlük alanını daraltabilir. İlişkinin canlılığı ile yapısal istikrarı arasında bu nedenle sürekli bir gerilim vardır. Tamamen yapısız bir ilişki dağınık ve kırılgan olabilir; aşırı yapılaşmış ilişki ise canlılığı kendi düzenine tabi kılabilir.
Cinsellikte karşılıklı belirlenimin artması her zaman yoğunluk anlamına gelmez. İki kişi birbirini ne kadar iyi tanırsa, birbirlerinin tepkilerini o kadar iyi öngörebilir. İlk bakışta bu, daha yüksek uyum gibi görünür; fakat öngörülebilirlik aynı zamanda karşılaşmanın radikal açıklığını azaltabilir. Öteki, bilinmeyen ve dirençli bir özne olmaktan çıkıp davranışları tahmin edilebilir bir figüre dönüşür. Böylece cinsel ilişki, karşılıklılığın en gelişmiş biçiminde bile kendi belirsizlik rezervini tüketme riski taşır.
İlişkinin kendi üzerine kapanması yalnızca davranışsal değil, epistemik bir süreçtir. Taraflar birbirlerini belirli roller içinde tanımaya başladıkça, yeni davranışları da eski kategorilerin içinden yorumlar. Bir kişi değişse bile ilişki onu eski konumuna geri çekebilir. Böylece iki özne birbirlerini yalnızca etkileyen değil, birbirlerinin kimliğini sabitleyen mekanizmalar hâline gelir. Karşılıklılık, özgürleşmenin alanı olmaktan çıkıp kimliğin yeniden üretildiği bir düzenek hâline gelebilir.
Aşk açısından tehlike daha da belirgindir, çünkü sevgi çoğu zaman iki kişinin birbirine açılmasıyla birlikte ortak bir “biz” oluşturur. Bu ortaklık, bireysel sınırların aşılmasını ve paylaşılan bir anlam dünyasının kurulmasını mümkün kılar. Fakat “biz” kendi dışındaki bütün referansları değersizleştirdiğinde, ilişkinin üretici gücü kapanmaya dönüşebilir. İki kişi birbirlerini yalnızca sevmekle kalmaz; birbirlerinin dünyasının tek meşru yorumcusu hâline gelir. Böylece karşılıklılık, dışarıya kapalı bir özdeşlik devresi yaratabilir.
Mekanikleşmenin asıl sorunu tam burada ortaya çıkar: ilişkinin yeniden üretimi, ilişkiyi oluşturan öznelerin dönüşüm kapasitesinin önüne geçer. Özne kendi değişimini yaşayabilmek için kimi zaman ilişki içindeki sabit rolünden uzaklaşmak zorundadır. Eğer sistem her değişimi mevcut dengelerine göre geri emiyorsa, taraflar canlı bireyler olmaktan çok ilişkinin sürekliliğini taşıyan işlevlere dönüşür. İlişki korunur, fakat kişiler kendilerini tekrarlamaya başlar.
Libidinal düzlemde bu tekrar, arzunun nesnesini de sabitleyebilir. Arzu belirli jestler, bedenler, roller ve ritimlerle özdeşleştiğinde kendi akışkanlığını kaybedebilir. Libido, başlangıçta farklı nesnelere yatırım yapabilen hareketli bir enerji iken giderek belirli döngünün yeniden üretimine bağlanır. Böylece arzu yaşamsal bir yönelim olmaktan çıkıp kendi geçmiş düzenini tekrar eden bir alışkanlık biçimine yaklaşır.
Buradaki kapanma mutlak olmak zorunda değildir. İlişkinin yapısı ne kadar güçlü olursa olsun, özneler yeni deneyimler, refleksiyon ve dış referanslar aracılığıyla bu yapıyı dönüştürebilir. Ancak sistemin kendi kendini yeniden üretme kapasitesi arttıkça dönüşüm daha fazla çaba gerektirir. Karşılıklılık böylece hem ilişkinin yaşamasını sağlayan enerji hem de ilişkinin kendi üzerine kapanmasına izin veren mekanizma olur.
İki taraflı nedensellik bu nedenle normatif olarak ne bütünüyle olumlu ne de bütünüyle olumsuzdur. Canlı ilişki karşılıklı belirlenim olmadan kurulamaz; fakat karşılıklı belirlenimin mutlaklaşması da canlılığı mekanik tekrara çevirebilir. Asıl mesele ilişkinin kendisini üretip üretmemesi değil, kendi dışına referans verebilme kapasitesini koruyup korumamasıdır. Açık sistem karşılıklılığı sürdürürken tarafların başka yönelimler geliştirmesine izin verir; kapalı sistem ise her yeni yönelimi kendi mevcut döngüsünün içine çeker.
Meerloo analojisinin gücü de tam burada belirginleşir. Mekanik tekrar, sistemin dışsal baskısından önce içsel bir normalleşme üretir. Belirli davranışlar sürekli tekrarlandığında, neden tekrarlandıkları sorusu zamanla ortadan kalkabilir. İlişki kendi ritmini doğallaştırır. Böylece taraflar artık yalnızca birbirlerine değil, ilişkinin daha önce kurulmuş mekanik düzenine cevap vermeye başlar. İki kişi arasında başlayan canlı etkileşim, giderek kendi kendisini tekrar eden bir yapı kazanır.
Totaliter kapanma bu anlamda ilişkinin bütün alanını işgal eden bir içkinlik rejimidir. Sistem dışarıdan bir zorba tarafından yönetilmez; kendi tekrarından güç alır. Her karşılıklı davranış mevcut yapıyı biraz daha pekiştirir, pekişen yapı sonraki davranışların ihtimal alanını daraltır. Böylece özgür eylemlerden oluşan ilişki, özgür eylemlerin mümkün biçimlerini önceden düzenleyen bir ortama dönüşür.
Karşılıklılığın ontolojik sorunu en yoğun biçimde şu noktada formüle edilebilir: Bir ilişki, kendi üreticilerini ne zaman kendi tekrarının taşıyıcılarına dönüştürmeye başlar? Başlangıçta ilişki özneler tarafından kurulurken, belirli bir eşiğin ardından özneler ilişkinin sürmesini sağlayan fonksiyonlara indirgenebilir. Mekanikleşme, tarafların tamamen iradesizleşmesi değil, iradenin sistemin önceden ürettiği seçenekler içinde çalışmaya başlamasıdır.
Aşk ve cinsellikte gerçek tehlike, karşılıklılığın yokluğu değil, karşılıklılığın kendi kendine yeterli hâle gelmesidir. İlişkinin canlı kalabilmesi için tarafların birbirlerine bağlanmaları kadar birbirlerinden tamamen türemeyen varlıklar olarak kalmaları da gerekir. Karşılıklılık ancak iki özerk merkez arasında sürdüğü ölçüde üretici olabilir; merkezlerden her biri bütünüyle diğerinin yansımasına dönüşürse, ilişki kendisini besleyen farkı kaybetmeye başlar. Mekanikleşme tam olarak bu fark kaybının yapısal biçimidir.
4.2. Aşk, Cinsellik ve Kapalı “Biz”in Aşkınlık Sorunu
Aşkın en güçlü yönlerinden biri, iki ayrı öznenin kendi sınırlarını aşarak ortak bir anlam alanı kurabilmesidir. “Ben” ile “sen” arasındaki mesafe ortadan kalkmaz, fakat bu mesafenin üzerinde yeni bir “biz” oluşur. Ortak hafıza, ortak ritüeller, paylaşılan beklentiler ve karşılıklı bakım, tarafların tek başına sahip olmadıkları bir ilişkisel dünya yaratır. Böyle bir “biz”, bireyselliğin basitçe kaybolduğu bir birleşme değil, iki ayrı varlığın karşılıklı açıklık içinde kendilerinden daha geniş bir anlam alanına katılmasıdır. Ne var ki tam da bu kurucu gücü nedeniyle “biz” kendi sınırını aşamadığında kapanma riski taşır.
Kapalı “biz”, ilişkinin kendi dışında kalan her şeyi ikincil hâle getirmesiyle oluşur. Taraflar birbirlerini yalnızca severken değil, kendi dünyalarının temel referans noktası hâline getirirken ortaklığın kapsamı genişler. Bir noktadan sonra dış dünyanın değerleri, ilişkiler, düşünceler ve bireysel yönelimler yalnızca ortak yapıya katkıları ölçüsünde anlam taşımaya başlayabilir. “Biz” artık iki öznenin kurduğu bir alan olmaktan çıkar; öznelerin kendilerini anlamlandırdığı tek çerçeve hâline gelir. Aşkınlık burada zayıflamaya başlar, çünkü ilişkinin ötesine yönelen her hareket ortak yapının bütünlüğüne tehdit gibi algılanabilir.
Aşkınlık, aşkın ilişkiden kaçması anlamına gelmez. Buradaki aşkınlık kavramı, ilişkinin kendisini tek ve nihai referans noktası hâline getirmemesini ifade eder. İki insan birbirine ne kadar bağlı olursa olsun, her birinin ilişkiye indirgenemeyen bir varoluş alanı taşıması gerekir. Düşünceler, yaratıcı uğraşlar, etik yönelimler, başka insanlarla bağlar ve kişinin kendi içsel gelişimi, ilişkinin içine tamamen emilmediği ölçüde “biz” canlı kalabilir. İlişki yalnızca kendisini tekrar etmek yerine dışarıdan yeni anlamlar alır.
Cinsellik de benzer bir gerilim taşır. Cinsel karşılıklılık iki bedenin birbirine göre şekillenmesini gerektirir; fakat bedensel uyum mutlaklaştığında farklılık azalabilir. Tarafların birbirlerinin arzularına bütünüyle uyum sağladığı bir ilişki ilk bakışta kusursuz görünebilir, fakat tam uyum ötekinin bağımsızlığını görünmezleştirebilir. Arzu, ancak kendisinden tamamen türemeyen bir nesneye yöneldiğinde kendi dışına açılır. Eğer öteki yalnızca öznenin beklentilerinin aynasına dönüşürse, libido artık gerçek bir farklılıkla değil kendi tekrarının başka bir biçimiyle karşılaşır.
Kapalı “biz” bu yüzden sevginin en yoğun biçimi değil, sevginin kendi aşkınlık koşulunu kaybettiği bir sınır durumudur. İki kişinin birbirini tamamen tanımlaması, romantik ideallerde mutlak birlik olarak yüceltilebilir; ancak ontolojik bakımdan tam belirlenim farklılığın ortadan kalkması anlamına gelir. Sevgi, iki ayrı öznenin bir araya gelmesinden doğuyorsa, bu ayrılığın tamamen çözülmesi sevginin kendi koşulunu da aşındırır. Sevilen kişinin özne olarak kalması, onun bütünüyle sahip olunamaz ve bütünüyle tanımlanamaz bir fazlalık taşımasını gerektirir.
Manevi boyut tam burada devreye girer. Maneviyatı bedenselliğin karşıtı veya cinselliğin reddi olarak görmek yerine, ilişkinin kendi içkin döngüsünü aşabilme kapasitesi olarak düşünmek daha verimlidir. İlişki bedensel olabilir, yoğun olabilir ve karşılıklı olabilir; fakat kendisini bütünüyle kendi tekrarına kapatmadığı sürece manevi bir açıklık taşır. Maneviyat, aşkın karşılıklılıktan kurtulması değil, karşılıklılığın kendisini nihai ufuk hâline getirmemesidir.
Libido da burada daha geniş bir anlam kazanır. Freudcu geleneğin ötesinde düşünüldüğünde libido yalnızca belirli bir cinsel nesneye yönelen enerji değil, öznenin dünyaya yatırım yapmasını sağlayan yaşamsal bir yönelim olarak anlaşılabilir. İnsan yalnızca kişilerle değil, fikirlerle, projelerle, sanatla ve gelecek ihtimalleriyle de libidinal bağ kurar. Böyle bir enerji ancak kendi nesnesine tamamen kapanmadığı sürece hareketli kalır. Tek bir ilişki bütün libidinal yatırımı emdiğinde, enerji dolaşımını sürdürse bile ufku daralabilir.
Aşkın manevi canlılığı bu nedenle libidonun dolaşım kapasitesiyle ilişkilidir. Sevgi yalnızca iki kişinin birbirine yönelmesi değil, bu yönelimin daha geniş bir varoluş alanını mümkün kılmasıdır. İyi işleyen bir ilişki kişileri dünyadan çekmek yerine onları dünyaya daha fazla açabilir; yaratıcılığı, düşünceyi, merakı ve başkalarına yönelik duyarlılığı artırabilir. Kapalı “biz” ise tam tersine bütün enerjiyi kendi iç devresine geri çeker. Böylece aşk kendi sınırlarını aşan bir güç olmaktan çıkıp kendi tekrarını sürdürmeye çalışan bir sistem hâline gelebilir.
İki kişinin birbirini sürekli tanımlaması, kimlik düzeyinde de kapanmaya yol açabilir. Bir taraf kendisini diğerinin gözünden, diğeri de kendisini ilk tarafın gözünden görmeye başladığında, karşılıklı tanıma giderek karşılıklı belirlenime dönüşür. “Ben kimim?” sorusunun cevabı ilişkinin içinden üretilir. Bu başlangıçta güçlü bir aidiyet hissi yaratabilir; ancak kişinin kendisini başka bağlamlarda yeniden kurma kapasitesi azaldığında “biz” kimliği bireysel dönüşümün önüne geçer.
Aşkınlık ihtiyacı tam da bu yüzden ayrılık veya yabancılaşma değildir. İlişkinin korunması için mesafenin tamamen yok edilmemesi gerekir. Yakınlık, farklılığın sonu değil, farklılığın güvenli biçimde korunabildiği bir alan olduğunda canlıdır. İki kişi birbirlerine çok yakın olabilir; fakat yine de birbirlerinin tüm deneyimini işgal etmezler. Böyle bir ilişki kapalılık yerine geçirgenlik üretir.
Cinsellik açısından aynı durum daha bedensel bir düzlemde işler. Ötekinin arzusu, öznenin kendi arzusu tarafından tamamen tahmin edilemez olduğu için cinsel ilişki canlıdır. Gerçek karşılaşma, kişinin önceden bilmediği bir bedensel tepkiyle karşılaşmasını mümkün kılar. Karşılıklılık ne kadar yüksek olursa olsun, ötekinin tam olarak sahip olunamazlığı korunmalıdır. Arzu, farklılığın tümüyle ortadan kalktığı yerde kendi nesnesini kaybetmeye başlar.
Kapalı “biz”in aşkınlık sorunu bu nedenle sahiplik meselesiyle yakından ilişkilidir. Sevilen kişi yalnızca ilişkinin bir unsuru hâline geldiğinde, onun bağımsız varlığı ilişkinin güvenliğine göre değerlendirilebilir. Sevgi, ötekinin iyiliğini istemekten çok ilişkinin sürekliliğini korumaya yönelebilir. Böyle bir durumda ilişki kendi varlığını tarafların varlığından daha yüksek bir değer gibi kurar.
Sevginin manevi niteliği ise ötekinin ilişkiye indirgenemeyen iyiliğini kabul edebilmesine bağlıdır. Kişi sevdiği insanın kendi projeleri, düşünceleri ve dönüşümleri olmasını yalnızca tolere etmiyor, aynı zamanda onların gerçekleşmesini istiyorsa, sevgi kendi sınırını aşmaktadır. Öteki artık yalnızca “benimle ilişkisi içinde” değerli değildir; kendi varoluşu içinde değer taşır. Böylece aşk karşılıklılıktan doğarken karşılıklılığı aşan bir etik boyut kazanır.
Libidonun kapanması ile sevginin kapanması arasında burada önemli bir paralellik vardır. Libido belirli bir döngüye tamamen bağlandığında yeni nesnelere ve anlamlara yatırım yapma kapasitesini kaybedebilir; sevgi de yalnızca kendi karşılıklı düzenini sürdürmeye yöneldiğinde aşkınlık kapasitesini yitirir. Her iki durumda da sorun yoğunluk değildir. Aşırı sevgi veya aşırı arzu tek başına kapanma üretmez; kapanma, enerjinin yalnızca kendi devresini yeniden üretmeye başlamasıyla oluşur.
Bu nedenle manevi aşk ile karşılıklılık arasında basit bir karşıtlık yoktur. Manevi aşk karşılıklı sevgiyi reddetmez; tam tersine onu daha geniş bir açıklığa taşır. İki kişi birbirlerini sever, birbirlerinden etkilenir ve birbirlerine bağlanır; ancak bu bağ ilişkinin kendi dışına açılabilmesini engellemez. Sevgi yalnızca “seni seviyorum çünkü sen beni seviyorsun” düzeyinde kalmadığında, mütekabiliyet kendi iç sınırını aşmaya başlar.
Kapalı “biz”in temel problemi, her şeyi ilişki içi anlamlara çevirmesidir. Bir kişinin dışarıdaki başarısı, düşüncesi veya yeni yönelimi dahi “bizim için ne anlama geliyor?” sorusuyla değerlendirilir. İlişki bu şekilde bütün deneyimlerin ana yorum çerçevesine dönüşür. Aşkınlık ise tam tersine, bazı şeylerin ilişkiye indirgenmeden değer taşımasına izin verir.
Böyle bir açıklık aşkın kendisini zayıflatmaz; onu mekanikleşmeden korur. Her özne ilişkiye yeni anlamlar, yeni deneyimler ve yeni dönüşümler getirebildiği sürece “biz” sabit bir kimlik değil, sürekli yeniden kurulan canlı bir alan olarak kalır. Kapanmış ilişki kendi geçmişini tekrar eder; açık ilişki ise her yeni deneyimle kendisini dönüştürür.
Maneviyatın cinsellikle ilişkisi de burada yeniden tanımlanabilir. Maneviyat bedenden uzaklaşmak değil, bedenin karşılıklı belirlenimlerini mutlaklaştırmamak anlamına gelir. Cinsellik iki bedeni birbirine bağlayabilir; ancak kişinin bütün varoluşunu bu karşılıklı bağa indirgemediği sürece bedensel deneyim aşkınlığa kapalı değildir. Özne arzu ederken aynı zamanda arzusunun sınırlarını görebilir, karşısındaki kişiyi yalnızca arzu nesnesi olarak değil bağımsız bir varlık olarak tanıyabilir.
Kapalı karşılıklılık tam da bu refleksif kapasitenin aşınmasıyla oluşur. İlişki ne kadar yoğun olursa, tarafların kendi döngülerini dışarıdan görebilme ihtiyacı o kadar artar. Kendi davranışlarının ve beklentilerinin yalnızca “doğal sevgi” olmadığını, belirli bir ilişkisel yapının ürünü olduğunu fark edebilen özne, mekanik tekrarın dışına çıkabilir. Aşkınlık bu anlamda ilişki dışına fiziksel bir kaçış değil, ilişkinin kendi yapısını nesne olarak görebilme kapasitesidir.
Sevginin manevi boyutu en yalın biçimde şu ayrımla ifade edilebilir: karşılıklılık “seni seviyorum ve sen de beni seviyorsun” düzeyinde ilişkiyi kurar; aşkınlık ise “senin varlığın benimle kurduğun ilişkiye indirgenemez” önermesini ekler. Böylelikle öteki hem sevilen hem de sahip olunamayan kalır. Yakınlığın paradoksu da burada bulunur: en yoğun sevgi, ötekini tamamen kendi içine almak değil, onun bağımsızlığını ilişkinin içinde koruyabilmektir.
Aşk ve cinselliğin kapalı bir “biz”e dönüşmesini engelleyen şey bu nedenle daha az yakınlık değil, yakınlığın içinde farkın korunmasıdır. Karşılıklılık kendi başına aşkın düşmanı değildir; sorun, karşılıklılığın bütün varoluş alanını kendi içine kapatmasıdır. Sevgi ancak kendisini aşabilecek bir referans taşıdığında mekanik tekrardan kurtulur. Libidonun canlılığı da benzer biçimde yalnızca nesneye yatırım yapmasında değil, kendi yatırım biçimini aşabilecek hareket kapasitesinde yatar.
Kapalı “biz”in ontolojik sınırı tam burada belirir: iki özne birbirlerine ne kadar yoğun biçimde bağlanırsa bağlansın, sevginin varlığını sürdürebilmesi için birbirlerine tamamen indirgenmemeleri gerekir. İlişki bir birlik üretir, fakat bu birlik farkı yok etmemelidir. Fark ortadan kalktığında karşılıklılık kendi nesnesini tüketir; aşkınlık kaybolduğunda sevgi kendi tekrarına dönüşür. Manevi açıklık, iki kişinin birbirine daha az bağlanması değil, bağın kendisini mutlaklaştırmadan sürdürülebilmesidir.
4.3. Libido ve Kendi Döngüsünü Aşma Zorunluluğu
Libidonun yalnızca belirli bir cinsel nesneye yönelen dürtü olarak düşünülmesi, onun ilişkisel ve ontolojik hareketliliğini daraltır. Daha geniş bir çerçevede libido, öznenin dünyaya yatırım yapmasını, nesneleri yalnızca algısal olarak fark etmekle kalmayıp onlara yönelimsel yoğunluk atfetmesini sağlayan bir enerji olarak kavranabilir. Cinsel arzu bu enerjinin en görünür biçimlerinden biridir; ancak libidinal yatırımın mantığı daha genel bir yaşamsal yönelim taşır. İnsan bir kişiye, düşünceye, geleceğe, projeye veya kendi varoluş imkânlarına belirli bir anlam yoğunluğu yüklediğinde, libido yalnızca biyolojik bir dürtü olarak değil, dünyayı değerli ve yönelilebilir kılan bir bağ kurma kapasitesi olarak işler.
Tam da bu nedenle libidonun canlılığı yalnızca nesne bulabilme gücüne değil, nesneyle kurduğu ilişkinin kendi içine kapanmamasına bağlıdır. Bir yönelim sürekli aynı devrede dönüyor, kendi geçmiş tatminlerini yeniden üretiyor ve yeni nesnelere yalnızca mevcut yapısını teyit ettikleri ölçüde erişiyorsa, hareket devam ediyor görünse bile libidinal açıklık daralabilir. Enerji tükenmemiştir; fakat hareketin yönü kapanmıştır. Özne hâlâ arzular, hâlâ yatırım yapar ve hâlâ yoğunluk yaşar, ancak bu yoğunluk artık kendisini aşan yeni bir imkâna yönelmek yerine kendi döngüsünü koruyan bir işlev kazanır.
Burada kapanma ile durağanlık birbirinden ayrılmalıdır. Kapalı bir libidinal sistem bütünüyle hareketsiz değildir; aksine son derece hareketli olabilir. Arzular, tepkiler ve karşılıklı yönelimler sürekli dolaşabilir. Sorun hareketin bulunmaması değil, hareketin aynı yapısal daire içinde gerçekleşmesidir. Sistem dışarıdan bakıldığında dinamizm üretirken içeride yalnızca kendi kurallarını yeniden üretebilir. Bu açıdan libidinal kapanma, enerjinin sönmesi değil, enerjinin kendi dolaşım biçimine mahkûm olmasıdır.
Karşılıklı cinsel ilişki böyle bir kapanma için özellikle elverişli bir yapı taşır; çünkü iki tarafın arzusu birbirine sürekli geri döner. Birinin arzusu diğerinde karşılık yaratır, karşılık ilk arzuyu yoğunlaştırır, yoğunlaşan arzu yeniden karşı tarafa yönelir. Bu döngü, cinsel yakınlığın en canlı unsurlarından biridir. Yine de geri-besleme yeterince kapandığında, taraflar artık yalnızca birbirlerini değil, birbirleri aracılığıyla oluşmuş libidinal düzeni arzulamaya başlayabilir. Arzunun nesnesi kişi olmaktan çok ilişkinin tekrar eden ritmi hâline gelir.
Bu durumda libido kendi ürününü tüketmeye başlar. İki özne arasında zamanla oluşmuş roller, beklentiler ve davranış biçimleri, arzunun kendisini yönelteceği hazır yollar sağlar. Her yeni cinsel etkileşim aynı yolların biraz farklı bir tekrarı olabilir. Özne hâlâ karşısındaki kişiye yöneldiğini düşünür; fakat yönelim büyük ölçüde daha önce kurulmuş ilişkinin şemasına yönelmiştir. Arzu, canlı ötekine açılmak yerine kendi geçmiş yapısının yeniden sahnelenmesini isteyebilir.
Libidinal döngünün kendisini aşma ihtiyacı tam burada doğar. Aşmak, mevcut nesneyi terk etmek ya da sürekli yeni nesneler aramak anlamına gelmez. Daha temel anlamda, arzunun kendi işleyiş biçimini nesne olarak görebilmesi ve kendisini yalnızca kendi tekrarına indirgememesi gerekir. Libidonun aşkınlık kapasitesi, yöneldiği nesneden tamamen kopmasında değil, kendi yönelim biçiminin sınırlarını fark edebilmesinde ortaya çıkar.
Aşkınlık burada metafizik bir dünya dışılığı değil, mevcut ilişkisel döngünün ötesinde bir referansın korunmasıdır. Libido yalnızca “şu anda ne istiyorum?” sorusuyla değil, “neden tam olarak bu biçimde istiyorum?”, “arzum hangi tekrarın içinde şekilleniyor?” ve “başka bir yönelim mümkün mü?” sorularıyla karşılaştığında kendi hareketine ikinci bir düzlem ekler. Böylece arzu, kendisini yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda kendi yapısını fark edebilen bir kapasiteye yaklaşır.
Bu refleksif mesafe, libidinal enerjinin soğuması anlamına gelmez. Tam tersine, arzunun mekanikleşmeden korunmasının koşullarından biri olabilir. Kendi hareketini hiç göremeyen libido, içinde bulunduğu döngüyü doğal ve zorunlu sanmaya eğilimlidir. Döngünün kendisinin tarihsel, ilişkisel ve değişebilir olduğunu görebilen özne ise arzuyu yeniden düzenleyebilir. Refleksiyon libidonun karşıtı değil, onun kendi kendisini kapatmamasını sağlayan bir açıklık biçimidir.
Karşılıklı nedensellik içinde kalan libido için bu açıklık özellikle önemlidir. İki kişi birbirini sürekli etkilediğinde, hangi arzunun “kendine ait”, hangisinin ilişkinin geri-beslemesi tarafından üretilmiş olduğunu ayırmak giderek zorlaşır. Öznenin hissettiği her yoğunluk doğrudan içsel bir kaynaktan gelmeyebilir; karşı tarafın davranışı, ortak geçmiş, alışkanlıklar ve beklenti yapıları libidinal deneyimi şekillendirir. Dolayısıyla arzu kendisini yalnızca içsel hakikat olarak değil, ilişkisel olarak üretilen bir fenomen olarak da görmek zorundadır.
Bu noktada özgürlük kavramı farklı bir anlam kazanır. Libidinal özgürlük, dış belirlenimlerden tamamen bağımsız bir arzuya sahip olmak değildir; böyle bir saflık zaten gerçekçi değildir. Özgürlük daha çok, öznenin kendi belirlenimlerini tamamen görünmez kılmaması ve onları gerektiğinde yeniden düzenleyebilmesidir. Arzunun nasıl üretildiğini fark edebilmek, arzuyu iptal etmez; fakat onun üzerinde ikinci-derece bir hareket imkânı açar.
Libidonun kendi döngüsünü aşması için her zaman dışsal bir nesneye ihtiyaç yoktur. Bazen aşkınlık, aynı ilişki içinde yeni bir algı biçimi kurabilmekle mümkündür. Öteki artık önceden bilinen rollerin taşıyıcısı olarak değil, yeniden bilinmeyen bir varlık olarak görülebilir. Aynı insan, ilişki yapısının dışında kalan özellikleriyle yeniden karşılaşılabilir. Böylece libidinal yenilik mutlaka yeni bir beden veya yeni bir nesne değil, eski nesnenin mevcut kategoriler dışında yeniden görünmesi olabilir.
Bu yeniden görünme, kapanmış döngünün içindeki fazlalığı açığa çıkarır. Hiçbir kişi bütünüyle ilişki tarafından tüketilemez; her özne kendisine biçilen rolden fazla bir varlıktır. Libido yalnızca sabitlenmiş temsil üzerinden hareket ettiğinde bu fazlalığı kaybeder. Aşkınlık kapasitesi ise ötekinin henüz tanımlanmamış, henüz alışkanlığa dönüşmemiş yönlerine açık kalmayı gerektirir. Böylece arzu, kendi geçmişinin aynısını istemek yerine kendi nesnesindeki farkı yeniden keşfedebilir.
Aynı ilke kişinin kendisi için de geçerlidir. Özne kendi arzusunu belirli kimlikler altında sabitlediğinde, gelecekte başka türlü arzulama ihtimalini daraltabilir. “Ben buyum”, “ben yalnızca bunu isterim” veya “benim arzumun biçimi budur” türünden katı öz-tanımlar, libidonun süreçsel yapısını kimliğin sabit kategorilerine dönüştürür. Oysa libido zaman içinde değişebilir, yeni nesneler keşfedebilir ve eski yatırımlarını yeniden yorumlayabilir. Kendi döngüsünü aşmak, bu değişebilirliği korumaktır.
Pornografik sistem burada ikili bir rol oynayabilir. Bir taraftan seçenekleri ve kategorileri çoğaltarak libidinal farklılığı genişletebilir; diğer taraftan öznenin arzusunu belirli sınıflandırmalar ve tekrar yolları içinde sabitleyebilir. Arşivin genişliği kendiliğinden özgürlük üretmez. Çok sayıda seçenek aynı rekürsif algoritmik düzen içinde tekrar tekrar benzer yönelimlere dönüyorsa, görünürdeki çoğulluk yapısal kapanmayı maskeleyebilir. Önemli olan seçeneklerin sayısından çok, öznenin kendi seçim mantığını görebilme kapasitesidir.
Kendi döngüsünü aşabilen libido, dışsallaştırdığı dünyayla da farklı bir ilişki kurar. Pornografik görüntü yalnızca tatmin aracına dönüşmediğinde, öznenin kendi arzusunu karşısında görmesini sağlayan bir fenomenal yüzey olabilir. Libido kendi temsillerine bakarak hangi özelliklere yöneldiğini, hangi farklılıkları yoğunlaştırdığını ve hangi tekrar yollarında dolaştığını fark edebilir. Dışsallaştırma böylece yalnızca arzu nesnesi üretmek değil, arzuya kendi biçimini gösterecek bir ayna üretmek anlamına gelir.
Ayna metaforu yine de eksiktir; çünkü pornografik sistem arzuyu yalnızca yansıtmaz, onu biçimlendirir. Dolayısıyla özne karşısında saf bir kendi-kopyasını değil, kendi arzusuyla kültürel sınıflandırmanın birleşiminden oluşmuş bir yapı görür. Refleksif görev, görüntüde “hakiki arzu”yu bulmak değil, hangi yönelimlerin nasıl üretildiğini görebilmektir. Libido kendi dışsallaştırılmış biçimini doğal kader olarak kabul etmediği sürece bu yapı refleksiyon için kullanılabilir.
Buradaki aşkınlık, libidonun kendisini inkâr etmesine dayanmaz. Arzudan kaçış, libidinal özgürlük değildir; çünkü libido ortadan kalktığında onun mekanikleşme sorunu da anlamsızlaşır. Asıl mesele arzuyu korurken onun kendi tekrarına indirgenmesini engellemektir. Özne arzu etmeye devam eder, fakat arzunun tek meşru biçiminin mevcut döngü olduğuna inanmak zorunda değildir.
Tam kapanmış libido bütün enerjisini belirli bir ilişki yapısına bağladığında paradoksal biçimde hem çok yoğun hem de çok dar olabilir. Yoğunluk yüksek, hareket alanı düşüktür. Bu durum bağımlı sistemlerin genel mantığıyla benzerlik taşır: enerji sürekli dolaşır, ancak dolaşım dışarıya açılmaz. Libidinal aşkınlık ise yoğunluğu azaltmadan yönelim uzayını genişletebilme kapasitesidir.
Aşk ve cinsellik bakımından bunun etik sonucu da önemlidir. Ötekinin yalnızca kendi arzumun tekrarını sağlayan bir işlev hâline gelmemesi, onun bana indirgenemeyen varlığını korumayı gerektirir. Libidonun kendi döngüsünü aşması, yalnızca öznenin özgürlüğünü değil, ötekinin öznelliğini de korur. Arzu kendisini merkezden çekebildiği ölçüde karşısındaki kişiyi yalnızca kendi ihtiyaçlarının aracısı olarak görmez.
Bu nedenle libidinal aşkınlık iki yönlüdür: özne hem kendi arzusunun yapısını aşar hem de nesnesini kendi arzusuna indirgemekten geri durur. Kendi döngüsünü gören libido, karşısındaki kişinin de o döngünün dışında kalan bir varoluşu olduğunu kabul edebilir. Böylece refleksiyon yalnızca içsel bir öz-bilgi değil, ilişkisel bir açıklık biçimine dönüşür.
Libidonun canlılığı en sonunda kendi hareketine yeni farklar dahil edebilme yeteneğine bağlıdır. Aynı nesneye bağlı kalırken bile yeni bir ilişki biçimi kurabilir; aynı ilişki içinde başka bir perspektif geliştirebilir; kendi geçmiş arzularını yeniden değerlendirebilir. Aşkınlık, sürekli kaçış değil, kapanmayı bozabilecek farkın korunmasıdır.
Kendi döngüsünü aşma zorunluluğu tam da bu yüzden libidonun karşıtı değil, onun sürekliliğinin ontolojik koşullarından biridir. Enerjinin yaşaması için yalnızca akması yetmez; akışın kendi kanallarını değiştirebilmesi gerekir. Arzu kendi geçmişinin ürettiği yolları mutlaklaştırdığında mekanikleşir; kendi hareketini görebildiğinde ise yeni bir yönelim ihtimali doğar. Libidonun aşkınlık kapasitesi, dünyadan veya bedenden kaçmakta değil, kendi içkin nedensel devresine tamamen kapanmadan hareket edebilmesinde yatar.
5. Üçüncü Konumun Ontolojisi
5.1. Richard of St. Victor ve Condilectio
İki kutuplu ilişkinin kendi üzerine kapanma ihtimali, sevgi üzerine düşüncenin teolojik tarihinde de güçlü bir biçimde ortaya çıkmıştır. Richard of St. Victor’ın Teslis anlayışı burada özellikle önemlidir; çünkü Richard kusursuz sevgiyi yalnızca iki kişi arasında karşılıklı olarak dolaşan bir bağ şeklinde düşünmez. Sevgi iki kutup arasında tamamlanmış görünse bile, kendi iyiliğini yalnızca karşılıklı mülkiyet gibi koruyorsa henüz tam anlamıyla kusursuz değildir. Kusursuz sevginin, sahip olduğu iyiyi üçüncü bir varlıkla paylaşmaya açık olması gerekir. Richard’ın condilectio kavramı bu noktada devreye girer: sevgi, iki kişinin birbirine yönelmesinden çıkarak üçüncüyle ortaklaşa sevme biçimine genişler.
Condilectio’nun felsefi gücü, üçüncüyü yalnızca sayısal bir ek olarak düşünmemesinde yatar. İki kişiye üçüncü bir kişi eklemek, tek başına sevginin ontolojik yapısını değiştirmez. Richard için asıl mesele, sevginin kendi iyiliğini dışarıya açabilmesidir. İki kutup birbirlerinin sevgisini yalnızca kendi aralarında tutmak yerine bu iyiyi üçüncüyle paylaşabildiğinde, sevginin içkin mülkiyet mantığı kırılır. Üçüncü, böylece ilişkinin niceliksel genişlemesinden çok kapanmayı bozan yapısal bir açıklık işlevi kazanır.
Bu yaklaşım, karşılıklı sevginin kendi içinde paradoksal bir sınır taşıdığını gösterir. İki kişi birbirini mükemmel biçimde seviyor olabilir; fakat sevginin bütün iyisi yalnızca “ben seni, sen beni” döngüsünde kapanıyorsa, ilişki yine de kendi üzerine dönmektedir. Sevgi burada son derece yoğun olabilir, fakat yoğunluk aşkınlıkla aynı şey değildir. Richard’ın üçüncüsü, bu yoğunluğun dışarıya açılmasını ve sevginin kendi iyiliğini paylaşma kapasitesini görünür kılar.
Condilectio’nun en önemli yönlerinden biri, üçüncünün ilk iki kutup arasındaki sevgiyi azaltmamasıdır. Üçüncü, sevginin bölünmesi değil, genişlemesidir. İki kişinin birbirine daha az yönelmesi gerekmez; aksine onların sevgisi kendi iyiliğini başka bir varlıkla paylaşabilecek kadar taşkın hâle gelir. Böylece sevgi sıfır toplamlı bir kaynak olmaktan çıkar. Bir üçüncünün varlığı, ilk ilişkinin eksilmesi değil, onun kapanmaktan kurtulması anlamına gelir.
Richard’ın düşüncesini pornografik seyirle ilişkilendirirken kavramsal disiplin burada zorunludur. “Kutsal Ruh = pornografik bakış” gibi doğrudan bir özdeşlik kurmak hem teolojik hem ontolojik olarak zayıf olur. Teolojik Teslis ile pornografik deneyim aynı içerik düzlemine ait değildir. Güçlü analoji içerikte değil, ilişkisel biçimde bulunur. Her iki durumda da mesele, iki kutup arasındaki karşılıklılığın kendi üzerine kapanmasını engelleyen üçüncü bir konumun ortaya çıkmasıdır.
Üçüncü konumun yapısal özelliği, ilişkinin tamamen dışında olmaması fakat ikili mütekabiliyetin de sıradan bir parçası hâline gelmemesidir. Eğer üçüncü yalnızca ilk iki kutbun dışında duran ilgisiz bir yabancı olsaydı, kapanmayı aşmak yerine ilişkiye dışsal kalırdı. Richard’ın condilectio’sunda üçüncü sevginin içindedir; fakat sevginin iki kutup arasında mülkiyet gibi kapanmasına izin vermez. Böylece üçüncü, ilişkinin içinde yer alan fakat ilişkinin mevcut çift yönlü yapısına indirgenemeyen bir fazlalık üretir.
Bu fazlalık, aşkınlığın içkin biçimi olarak düşünülebilir. Aşkınlık burada ilişkiyi terk ederek dışarıya kaçmak değildir; ilişkinin kendi içinde kendisinden fazla bir şey üretmesidir. Sevgi iki kişi arasında doğar, ancak kendi iyiliğini yalnızca iki kişi arasında tutmadığı anda kendi sınırını aşar. Dolayısıyla Richard’ın üçüncüsü, aşkınlığı ilişkinin dışına yerleştirmek yerine ilişkinin kendi yapısına dahil eder.
İçkin aşkınlık fikri pornografik seyir açısından son derece verimlidir. Cinsellikten tamamen dışarı çıkmak, libido açısından gerçek bir çözüm değildir; çünkü cinselliğin dışında duran saf bir gözlem noktası, artık cinsel deneyimin parçası olmaz. Asıl mesele cinsel alanda kalırken doğrudan karşılıklılığın dışında bir konum üretmektir. Richard’ın üçüncüsü bu yapısal imkânı kavramsallaştırmak için güçlü bir analoji sunar: ilişkiden kopmadan ilişkinin ikili kapalılığına indirgenmeyen bir yer.
Condilectio aynı zamanda mülkiyetçi sevgi anlayışına karşı bir eleştiri taşır. İki kişi sevgiyi yalnızca birbirlerinin üzerinde özel hak gibi kurduğunda, sevginin iyisi kapalı dolaşımda tutulur. Üçüncüye açıklık, sevginin sahip olunan bir nesne değil, paylaşıldıkça kendi doğasını gerçekleştiren bir ilişki olduğunu gösterir. Bu bakımdan üçüncü, yalnızca başka bir kişi değil, sevginin kendisine ait olmayan bir yöne akabilme kapasitesidir.
Pornografik seyirle kurulan analojide de asıl önemli olan üçüncünün kimliği değil, fonksiyonudur. Cinsel ilişkide iki taraf birbirini etkiler, arzular ve belirler. Seyirci konumu bu karşılıklı devrenin içine üçüncü bir perspektif ekler. Seyirci cinsel fenomenin dışında tamamen ilgisiz değildir; libido aracılığıyla içeridedir. Fakat görüntüdeki taraflarla aynı karşılıklı davranış zincirine girmediği için ilişkisel olarak farklı bir düzlemde bulunur.
Richard’ın üçüncüsü sevginin kendi iyiliğini dışarıya açarken, pornografik üçüncü cinselliğin kendi hareketini dışarıdan görebileceği bir perspektif üretir. İki işlev aynı değildir; ancak aynı ontolojik problemi çözerler: ikili karşılıklılığın kendi üzerine kapanması. Birinde kapanma paylaşım yoluyla, diğerinde refleksif mesafe yoluyla kırılır. Böylece üçüncü, ilişkinin içeriksel biçiminden bağımsız olarak tekrar eden yapısal bir ilke hâline gelir.
Üçüncünün ontolojik önemi, dualitenin sınırını görünür kılmasında yatar. İki kutuplu sistem kendi başına tamamlanmış göründüğünde, kendi kurallarını doğal ve zorunlu kabul etmeye eğilimlidir. Üçüncü bir konumun ortaya çıkması, ikili ilişkinin yalnızca mümkün düzenlerden biri olduğunu gösterir. İlişki kendisine dışarıdan bakabilecek bir referans kazandığı anda kendi zorunluluk iddiasını kaybeder.
Condilectio bu nedenle yalnızca “daha fazla sevgi” teorisi değildir; sevginin kendi formunu aşabilme teorisidir. Sevgi iki kutuplu mütekabiliyetin içinde başlayabilir, ancak kusursuzluğu kendisini paylaşmaya açıldığı ölçüde ortaya çıkar. Sevginin ontolojik yetkinliği yoğunlukta değil, kendi sınırını aşabilecek taşkınlıkta bulunur.
Bu taşkınlık, aşkınlığı dışsal bir ek olmaktan çıkarır. Üçüncü sonradan gelen bir düzeltme değildir; sevginin kendi potansiyelinin gerçekleşmesidir. İki kişi arasındaki sevgi, eğer gerçekten kendi iyiliğini olumlayan bir güçse, bu iyiliği yalnızca kendisine saklamak zorunda değildir. Dolayısıyla üçüncü, sevginin özüne yabancı değil, sevginin kendi fazlalığının ifadesidir.
Pornografik bakış açısından benzer bir ontolojik form kurulabilir. Cinsellik kendi karşılıklılık yapısını tamamen terk etmez; fakat kendi içinden, o karşılıklılığın doğrudan devresine indirgenmeyen bir seyir noktası üretir. Böylece üçüncü, cinselliğe dışarıdan zorla eklenen yabancı bir unsur değil, cinsel fenomenin kendi üzerine dönüp kendisini görebilme imkânı hâline gelir.
Richard’ın teorisinin burada sunduğu en değerli kavram, ilişkinin tamamlanmasının her zaman kapanma anlamına gelmediğidir. İki kutup arasındaki yoğun birlik, üçüncüye açıldığında eksilmez; aksine başka bir ontolojik düzey kazanır. Bu fikir, cinselliğin refleksif mesafeyle zayıflamak zorunda olmadığını düşünmek için de önemlidir. Mesafe her zaman ayrılık değildir. Bazen ilişkiye üçüncü bir perspektif eklemek, onun daha geniş bir anlam kazanmasını sağlar.
İki kutuplu ilişkinin kendi üzerine kapanması ile üçüncünün açıcı işlevi arasındaki fark, cinselliğin manevi yorumunda belirleyici hâle gelir. Maneviyatın bedenselliği reddetmesi gerekmez; asıl mesele bedensel ilişkinin kendisini tek ve nihai gerçeklik hâline getirmemesidir. Üçüncü konum, bedenin içinde kalırken bedensel karşılıklılığın tamamlayıcılık iddiasını sınırlar.
Condilectio’nun yapısal mantığı bu yüzden bir “kaçış” mantığı değildir. Üçüncü, ilk iki kutbu terk etmez ve onların sevgisini geçersiz kılmaz. Aksine ilişkiyi koruyarak ona bir dışa açıklık ekler. Aynı biçimde refleksif üçüncü konum da cinselliği yok etmez; arzu ve haz sürerken onların içinde farklı bir perspektif üretir.
Üçüncünün en radikal niteliği, ilişkiyi kendi nesnesi hâline getirebilmesidir. İki kutup yalnızca birbirlerine yönelirken, üçüncü bir perspektif ilişkinin kendisini görülebilir kılar. İlişki artık yalnızca yaşanan bir bağ değil, üzerinde düşünülebilen bir biçim olur. Böylece üçüncü, ilişkisel akışa meta-düzey ekler.
Richard’ın condilectio’sunu bu nedenle pornografik teori açısından literal bir içerik transferi olarak değil, kapalı dualiteyi aşan içkin üçüncülük ilkesi olarak okumak daha güçlüdür. Teolojik sevgi, sosyolojik refleksivite veya libidinal seyir birbirinden içerik bakımından çok farklı olabilir; ancak hepsi aynı ontolojik soruyla karşılaşır: ilişki kendi içinde kalırken kendi üzerine nasıl tamamen kapanmaz?
Condilectio’nun cevabı, ikili sevginin kendi iyiliğini üçüncüye açmasıdır. Bu yapısal cevap, sevginin kendi dışına gitmeden kendi sınırını aşabileceğini gösterir. Üçüncü, ilişkinin dışındaki başka bir dünya değil, ilişkinin içinde açılan başka bir yönelimdir. Tam da bu nedenle Richard’ın düşüncesi, karşılıklılığın mutlaklaştırılmasına karşı güçlü bir kavramsal model sunar: kusursuz ilişki, kendisini yalnızca iki kutbun karşılıklı doğrulamasına kapatmayan ilişkidir.
5.2. İlişkinin İçindeki Dışarısı
İlişkinin içindeki dışarısı kavramı, ilk bakışta çelişkili görünen iki konumu aynı yapıda birleştirir: bir yandan ilişki alanından tamamen kopmamak, diğer yandan ilişkinin karşılıklı belirlenimlerine bütünüyle teslim olmamak. Saf dışarılık, cinsel fenomenin terk edilmesi anlamına gelir; salt içeride kalmak ise karşılıklılığın bütün nedensel ve davranışsal yüklerine tabi olmayı sürdürür. Refleksif mesafe tam olarak bu ikisinin arasındaki yapısal aralıkta oluşur. Öznenin cinselliği terk etmeden, cinselliğin doğrudan karşılıklılık rejimine bütünüyle girmediği bir konum üretmesi gerekir.
Pornografik seyir bu açıdan dışsal bir yabancılaşma biçimi gibi değil, ilişki alanının içinde açılmış bir mesafe olarak düşünülebilir. Seyirci libidinal olarak içeridedir; görüntü onu etkiler, arzuyu harekete geçirir, bedensel ve zihinsel tepki üretir. Buna karşılık görüntüdeki cinsel özneyle karşılıklı davranış devresi kurmaz. Seyircinin bedeni ötekinin eşzamanlı kararlarına tabi değildir, verdiği tepki görüntünün içindeki olayın akışını yeniden belirlemez ve cinsel fenomenin diğer kutbu onun iradesine cevap vermez. Böylece seyirci, cinselliğin içeriğine bağlı kalırken onun çift yönlü nedenselliğinden belirli ölçüde geri çekilir.
“İlişkinin içindeki dışarısı” ifadesinin asıl anlamı da burada belirginleşir. Dışarısı coğrafi ya da ontolojik bir terk ediş değildir; etkileşimsel konumda açılan farktır. Seyirci cinsellik alanının dışında bulunan nötr bir gözlemci değildir; libido bakımından doğrudan etkilenmektedir. Yine de onun konumu, cinsel ilişkinin karşılıklı müzakere yapısına tam olarak dahil olmadığı için, ilişkinin kendi içinden üretilmiş bir dış mesafe niteliği kazanır.
Bu mesafe salt pasiflik değildir. Seyretmek çoğu zaman edilgin bir durum gibi anlaşılır, fakat burada seyirci belirli bir fenomenal düzenleme yetkisine sahiptir. Bakışın yönünü belirler, içerikler arasında geçiş yapar, dikkatini yoğunlaştırır veya geri çeker. Dolayısıyla dışarıda kalmak, hiçbir şey yapmamak anlamına gelmez; karşılıklılığa katılmadan fenomenal alanda hareket edebilmektir. Seyirci ilişkiyi üretmez, ancak kendi ilişki biçimini üretir.
Gerçek cinsel karşılaşmada özne, yalnızca ötekinin bedeniyle değil, ötekinin öznelliğiyle de karşılaşır. Her davranış karşı tarafta bir anlam üretir ve geri dönen anlam ilk öznenin davranışını etkiler. Bu karşılıklı kapanma, cinselliği canlı kıldığı kadar öznenin kendi hareketi üzerinde tam bir gözlem mesafesi kurmasını da zorlaştırır. İnsan bir olayın içindeyken, olayın akışı tarafından sürekli yeniden konumlandırılır. Pornografik seyir bu yeniden konumlandırılmayı azaltır ve özneye cinsel fenomenin karşısında daha sabit bir bakış noktası verir.
Mesafenin değeri tam da burada yalnızca rahatlık değil, refleksivite üretmesidir. Cinsellik doğrudan yaşandığında özne eylem içindedir; seyirde ise aynı fenomen görünür bir nesne hâline gelir. Bu ayrım, cinselliğin kendi üzerine dönmesine izin verir. Libido kendi içeriğini yalnızca yaşamak yerine, dışsallaşmış biçimde karşısında görebilir. Böylece cinsel deneyim birinci-derece yaşantı olmaktan çıkarak ikinci-derece gözlem imkânı kazanır.
İlişkinin içindeki dışarısı kavramı bu nedenle yabancılaşma ile refleksiyon arasındaki farkı netleştirmek için önemlidir. Yabancılaşma, öznenin kendi yaşantısından kopması ve onu kendisine yabancı bir güç olarak deneyimlemesi anlamına gelebilir. Refleksif mesafe ise kopuş olmadan farklılık yaratır. Özne hâlâ arzular, hâlâ hisseder ve hâlâ cinselliğin anlam alanında hareket eder; ancak bu yaşantıyı yalnızca içkin akış olarak değil, aynı zamanda kendisi için görünür bir biçim olarak deneyimler.
Pornografik bakış bu açıdan kendine özgü bir içkin aşkınlık biçimi oluşturur. Aşkınlık çoğu zaman bedensel deneyimin ötesine geçiş olarak düşünülür; burada ise aşkınlık bedenin dışına değil, bedenin kendi içindeki etkileşim zorunluluğunun ötesine yerleştirilir. Öznenin cinsel olması sürer, ancak cinsel olmak artık zorunlu olarak karşılıklı davranış döngüsüne girmek anlamına gelmez. Böylece beden ile refleksiyon arasında kurulan klasik karşıtlık zayıflar.
Manevi potansiyel tam da bu noktada ortaya çıkar. Maneviyat eğer yalnızca bedeni bastırmak, arzuyu reddetmek veya cinsellikten uzaklaşmak olarak tanımlanırsa pornografik seyir onun tam karşıtı görünür. Oysa maneviyat, öznenin kendi yaşantısı içinde kendisini aşabilecek bir mesafe yaratabilmesi olarak düşünülürse, pornografik bakış farklı bir anlam kazanır. Burada aşma, libidoyu yok etmeden libido üzerine bir perspektif açmaktır.
İlişkinin içindeki dışarısı, özgürlüğün de yeniden tanımlanmasını gerektirir. Özgürlük dış belirlenimin tamamen yokluğu değildir; çünkü insan cinselliği her durumda biyolojik, kültürel ve ilişkisel belirlenimlerden etkilenir. Daha anlamlı özgürlük biçimi, belirlenimlerin içinde hareket ederken onların tamamına indirgenmemektir. Pornografik seyir, öznenin cinselliğe bağlılığını sürdürürken doğrudan mütekabiliyetten geri çekilebildiği ölçüde böyle bir ara özgürlük üretir.
Bu özgürlük mutlak değildir. Seyirci yine görüntü tarafından etkilenir, kendi libidosunun örüntülerine tabidir ve platformun sunduğu kategorik dünyada hareket eder. Ancak gerçek cinsel ilişkideki gibi başka bir öznenin anlık kararlarına uyum sağlamak zorunda değildir. Dolayısıyla özgürlük burada tam bağımsızlık değil, nedensel yükün azaltılmasıdır.
İlişkinin dışındaki yabancı bir unsur ile ilişkinin içindeki dışarısı arasındaki fark burada özellikle önemlidir. Dışsal yabancı, ilişkinin mantığına hiç katılmaz. İçkin dışarısı ise aynı enerji alanının içindedir, fakat onun mevcut organizasyon biçimine indirgenmez. Pornografik seyirci cinsel fenomenin anlamını paylaşır, ancak onun kişilerarası organizasyonuna tam olarak katılmaz.
Bu konum, cinselliğin kendisine dair bir meta-düzey üretir. Seyirci yalnızca cinsel içerikle karşılaşmaz; cinsel ilişkinin biçimlerini de gözlemler. Bedenlerin nasıl sunulduğunu, arzunun nasıl kodlandığını, rollerin nasıl ayrıştırıldığını ve hangi davranışların erotik anlam kazandığını görür. Böylece cinsellik yalnızca yaşanan değil, incelenebilir bir fenomen hâline gelir.
Refleksif dışarının oluşması, öznenin kendi libidosuyla ilişkisini de değiştirir. Arzu artık tamamen içsel ve kendiliğinden bir güç gibi görünmeyebilir. Dışsallaştırılmış cinsel biçimlere bakıldığında, arzunun hangi yapılarla beslendiği, hangi kategorilerde dolaştığı ve hangi tekrarları ürettiği daha görünür hâle gelir. Seyirci böylece yalnızca nesneye değil, kendi arzusunun nesneleşmiş biçimlerine de bakar.
Pornografik bakışın manevi potansiyeli bu yüzden bedenden uzaklaşmakta değil, bedenin tek düzeyli deneyim olmaktan çıkarılmasında yatar. Beden hâlâ haz alır, libido hâlâ yönelir ve cinsel içerik hâlâ önemlidir; fakat özne artık yalnızca bedensel akışın içinde sürüklenen bir taraf değildir. Kendi deneyimi ile deneyimin görünür biçimi arasında bir aralık açılır.
Bu aralık, karşılıklılığın tamamen reddedilmesini gerektirmez. İnsan cinsel yaşamında hem karşılıklı ilişki hem seyir deneyimi yaşayabilir. Buradaki ontolojik önem, ikincisinin birincisine indirgenemeyen farklı bir modalite sunmasıdır. Cinselliğin bütün biçimlerini karşılıklılıkla özdeşleştirmek yerine, cinsel deneyimin içinde farklı nedensel yoğunluk düzeyleri bulunduğu kabul edilir.
İlişkinin içindeki dışarısı kavramının en güçlü sonucu, içeride olmak ile belirlenmek arasındaki zorunlu özdeşliği kırmasıdır. Bir sistemin parçası olmak, onun bütün kurallarına aynı yoğunlukta tabi olmak anlamına gelmeyebilir. Pornografik seyir cinselliğin anlam alanında kalırken etkileşimsel çift yönlülüğü azaltır. Böylece özne içeride kalarak göreli bir dış konum üretir.
Bu yapısal ayrım, pornografik deneyimi cinselliğin eksik bir ikamesi olarak görmek yerine farklı bir varoluş formu olarak düşünmeye izin verir. Eğer ölçüt yalnızca karşılıklı bedensel temas ise, seyir eksik görünür. Ancak ölçüt cinselliğin farklı ontolojik modaliteleri ise, seyir başka bir işlev kazanır. Eksiklik yerine mesafe, pasiflik yerine refleksivite ve kopuş yerine içkin dışsallık ön plana çıkar.
En yoğun ifadeyle ilişkinin içindeki dışarısı, öznenin aynı libidinal alan içinde kalıp o alanın karşılıklı nedenselliğine bütünüyle teslim olmadığı pozisyondur. Seyirci cinsellikten kaçmaz; cinselliğin içinde başka bir yer kurar. Bu yer, bedensel arzunun sürdüğü fakat kişilerarası zorunlulukların azaldığı, fenomenin yaşandığı fakat aynı zamanda nesneleştirilebildiği bir eşik konumudur.
5.3. Pornografik Seyrin Üçüncü Modalite Olarak Kuruluşu
Pornografik seyrin ontolojik statüsünü kavramanın en güçlü yollarından biri, onu cinselliğin karşıtı olarak değil, karşılıklılık rejiminin üçüncü bir modalitesi olarak düşünmektir. İlk modalite öznenin arzulayan kutup olarak cinsel nesneye yönelmesidir; ikinci modalite karşı tarafın cevabıyla kurulan mütekabil ilişkiyi içerir. Pornografik seyir ise bu çift yönlü yapının yanında, aynı libidinal alan içinde fakat doğrudan karşılıklılıktan geri çekilmiş üçüncü bir konum üretir.
Üçüncü modalite kavramı, seyircinin tamamen dışarıda olmadığı gerçeğini korur. Eğer seyirci cinselliğe karşı bütünüyle kayıtsız olsaydı, pornografik deneyimden söz etmek mümkün olmazdı. Libido hâlâ etkin, dikkat hâlâ erotik ve fenomen hâlâ cinseldir. Fakat seyircinin cinsel içeriğe katılım biçimi, karşılıklı cinsel ilişkinin katılım biçiminden yapısal olarak farklıdır.
Bu farkın temelinde nedensel yön bulunur. Karşılıklı ilişkide her taraf hem etkileyen hem etkilenen kutuptur. Pornografik seyirde ise görüntü seyirciyi etkileyebilir, fakat seyircinin tepkisi görüntünün içindeki özneyi aynı anda geri belirlemez. Böylece çift yönlü nedensellik tek yönlü bir etkileşim formuna yaklaşır. Seyirci cinsel alanda etkilenebilirliğini korurken geri-etki sorumluluğundan çekilir.
Üçüncü modalitenin asıl önemi, cinselliğin ontolojik repertuarını genişletmesidir. Cinselliğin yalnızca kişilerarası etkileşim olarak düşünülmesi, libidinal deneyimin bütün biçimlerini tek bir yapıya indirger. Oysa pornografik seyir, arzu ile karşılıklılık arasındaki bağın zorunlu olmadığını gösterir. Özne arzulayabilir, uyarılabilir ve cinsel fenomenle yoğun biçimde ilişki kurabilir; ancak başka bir özneyle eşzamanlı müzakere içinde olmak zorunda değildir.
Pornografik üçüncülük burada Richard’ın condilectio’suyla kurulan yapısal analojiyi yeniden anlamlı kılar. Richard’ın üçüncüsü ikili sevginin kendi üzerine kapanmasını engeller; pornografik seyir de cinsel karşılıklılığın kendisini cinselliğin tek mümkün formu olarak kapatmasını engeller. İçerikler farklıdır, fakat yapısal hareket benzerdir: ilişkiye, ilişkinin mevcut ikili düzenine indirgenmeyen bir üçüncü pozisyon eklenir.
Bu pozisyonun özgüllüğü, dışsal gözlem ile içsel deneyimi aynı anda taşımasındadır. Seyirci cinsel fenomeni dışarıdan görür, fakat libido bakımından içeriden deneyimler. Dolayısıyla üçüncü modalite ne salt gözlem ne de salt katılımdır. İkisinin ara kesişiminde, gözlemleyen beden ile arzulayan bilinç birleşir.
Bu çift statü, pornografik bakışın neden refleksif bir potansiyel taşıdığını açıklar. Salt dış gözlemde özne fenomenin enerjisine katılmaz; salt içsel katılımda ise mesafe azalır. Pornografik seyir her iki koşulu belirli ölçüde birlikte barındırır. Arzu içeride kalırken bakış dışarıda durabilir.
Üçüncü modalite aynı zamanda karşılıklılık kavramının mutlaklaştırılmasını da sınırlar. Cinselliğin bütün değerini mütekabiliyet üzerinden tanımlamak, tek taraflı deneyimi eksik veya yoksullaşmış saymayı kolaylaştırır. Oysa farklı ontolojik işlevlere sahip modaliteler arasında hiyerarşik değil işlevsel bir ayrım kurmak mümkündür. Karşılıklılık yakınlık ve karşılıklı dönüşüm üretirken seyir mesafe ve refleksiyon üretebilir.
Mesafenin buradaki değeri, cinsel deneyimi soğutmak değil, onun kendi yapısını görünür kılmaktır. Seyirci, cinselliğin fenomenal biçimlerine bakarken kendi arzusunun da hangi biçimlerde hareket ettiğini fark edebilir. Böylece üçüncü modalite yalnızca başka bir haz yolu değil, libidonun kendi dışsallaştırılmış nesnesi üzerinden kendisine geri döndüğü bir yapı hâline gelir.
Pornografik seyirci bu nedenle yalnızca “üçüncü kişi” değildir. Üçüncülük sayısal bir konumdan çok fonksiyonel bir düzeydir. Aynı kişi gerçek cinsel ilişkide karşılıklı özne olabilir, başka bir anda pornografik seyirde üçüncü modaliteye geçebilir. Dolayısıyla burada sabit kişilikler değil, farklı ilişki biçimleri söz konusudur.
Fonksiyonel üçüncülük, öznenin aynı cinsel alan içinde farklı nedensel pozisyonlar arasında hareket edebilmesini mümkün kılar. Birinci düzeyde etkileşimsel katılım, ikinci düzeyde gözlem ve üçüncü düzeyde kendi gözlem biçiminin refleksiyonu mümkün hâle gelir. Pornografik seyir bu katmanlaşmanın en temel eşiğini oluşturur; cinselliği dışarıdan görülebilir bir fenomen hâline getirir.
Üçüncü modalitenin aşkınlık işlevi, cinselliğin dışına çıkmakta değil, cinselliği tek bir ilişki biçimine indirgememekte yatar. Eğer cinselliğin yalnızca karşılıklı davranış içinde gerçekleşebileceği kabul edilirse, öznenin refleksif mesafe kurabilmesi için alanı tamamen terk etmesi gerekir. Pornografik seyir ise terk etmeden mesafe üretir.
Bu noktada “manevi” sözcüğünün anlamı tekrar açıklığa kavuşur. Maneviyat burada cinsel içeriğe karşıt bir saflık değildir. Daha çok, öznenin kendi bedensel ve libidinal deneyimine bütünüyle gömülmeden onun içinde ikinci bir perspektif geliştirebilmesidir. Pornografik seyir bu perspektifi otomatik olarak garanti etmez, fakat ontolojik olarak mümkün kılar.
Üçüncü modaliteyi yalnızca özgürleşme olarak idealize etmek de doğru olmaz. Seyirci algoritmalar, kategoriler, endüstriyel formlar ve kendi alışkanlıkları tarafından belirlenmeye devam eder. Yine de karşılıklı cinsel ilişkinin belirlenim biçiminden farklı bir rejime geçmiştir. Ontolojik fark tam olarak belirlenimin yokluğunda değil, belirlenimin türündedir.
Karşılıklı ilişkide ötekinin canlı iradesi belirleyiciyken pornografik seyirde teknik sistem ve temsil biçimi ön plana çıkar. Böylece özne bir bağımlılık türünden diğerine geçebilir; fakat bu geçiş aynı zamanda farklı türde bir refleksiyon olanağı açar. Seyirci artık doğrudan ötekinin davranışına cevap vermek yerine kendi seçimlerinin, kategorilerinin ve bakışının farkına varabilir.
Pornografik üçüncülüğün güçlü yanı, cinselliği iki kutuplu kapalı bir mantıktan çıkarmasıdır. Cinsel alan yalnızca “ben ve öteki” ilişkisine indirgenmez; “ben, öteki ve ilişkiye bakan konum” şeklinde genişler. Seyirci bu üçüncü konumu dışarıdan işgal ediyor gibi görünse de libidinal olarak hâlâ sistemin içindedir.
Böylece pornografik bakış, cinselliğin kendi içinden doğan bir meta-pozisyon niteliği kazanır. Libido kendi dışsallaştırılmış biçimini karşısına alır, ona bakar ve kendisini o biçim üzerinden yeniden deneyimler. Seyirci hem arzu eden hem arzunun dışsallaşmış biçimini gözlemleyen kutuptur.
Üçüncü modalitenin ontolojik özgürlüğü tam da bu çift konumdan doğar. Öznenin tamamen bağımsız olması gerekmez; önemli olan, aynı anda hem etkilenip hem belirli bir mesafe koruyabilmesidir. Bu mesafe, cinsel alanın içindeki hareketin bütünüyle mekanik bir karşılıklılık devresine dönüşmesini engelleyebilir.
Pornografik seyir bu nedenle cinselliğin “eksiltilmiş” biçimi olarak değil, farklı bir nedensellik ve refleksivite düzeni olarak düşünülebilir. Karşılıklı cinsellikte özne diğer özneyle birlikte olayı üretir; pornografik seyirde ise olayın karşısında duran fakat libidinal olarak ona bağlı kalan bir perspektif üretir. İşlevler farklı olduğu için biri diğerinin basit ikamesi değildir.
Üçüncü modalitenin en güçlü tanımı, karşılıklılığın karşıtı olmadan karşılıklılığa dışsal bir perspektif kazandırmasıdır. Seyirci cinsellikten kopmaz, fakat cinselliğin ikili nedensel yapısına bütünüyle teslim olmaz. Böylece cinsel deneyim kendi içinde bir ayrım üretir: yaşanan ilişki ile ilişkiye bakılan konum birbirinden ayrılır.
Tam da bu ayrım sayesinde pornografi, cinselliğin kendi üzerine tamamen kapanmasını engelleyen bir üçüncü biçim olarak düşünülebilir. Karşılıklılık cinsel alanın tek ontolojik yasası olmaktan çıkar; seyir, aynı alan içinde başka bir varoluş tarzı açar. Richard’ın teolojik düzlemde üçüncüye yüklediği açıcı işlev burada libidinal düzlemde farklı bir içerikle yeniden görünür: ilişkiyi ortadan kaldırmadan, ilişkinin kendisini nihai ve kapalı ufuk hâline gelmekten alıkoyan bir üçüncülük.
6. Refleksivite ve İç Mesafe
6.1. Giddens’ta Yapının İkiliği ve Refleksif Fail
Giddens’ın yapılaşma teorisinin pornografik bakış açısından taşıdığı önem, fail ile yapı arasındaki ilişkiyi tek yönlü belirlenimden çıkararak rekürsif bir döngü içinde düşünmesidir. Klasik sosyolojik şemalarda toplumsal yapı çoğu zaman bireyin dışında duran, onun davranışlarını sınırlayan veya yönlendiren bir gerçeklik olarak ele alınır. Durkheimcı çizgide toplumsal olgunun dışsallığı ve zorlayıcılığı özellikle belirgindir: birey kendisinden önce kurulmuş normlar, kurumlar ve kolektif temsil biçimleri içinde hareket eder. Berger ve Luckmann bu tek yönlü şemayı döngüsel hâle getirerek insanların toplumsal dünyayı ürettiklerini, üretilmiş dünyanın nesnelleştiğini ve daha sonra aynı insanları yeniden biçimlendirdiğini gösterir. Giddens ise yapı ile eylemi iki ayrı ontolojik kutup olarak düşünmek yerine, yapının eylemin hem koşulu hem sonucu olduğunu ileri sürerek bu karşılıklı belirlenimi daha köklü bir düzeye taşır.
“Yapının ikiliği” tam olarak bu nedenle önemlidir. Yapı, eylemi dışarıdan sınırlayan donmuş bir düzen değildir; aktörlerin pratikleri içinde sürekli olarak yeniden üretilir. İnsan toplumsal kuralları kullanarak eylemde bulunur, fakat o kuralları kullandığı her anda onların sürekliliğine de katkıda bulunur. Dolayısıyla fail yapı tarafından belirlenir, ancak yapı da failin tekrar eden eylemleri dışında varlığını sürdüremez. İlişki neden ile sonuç arasında doğrusal biçimde ilerlemez; aynı unsur bir düzeyde eylemin koşulu, başka bir düzeyde eylemin ürünü hâline gelir. Toplumsal hayat bu anlamda sürekli kendi çıktısını yeniden girdiye dönüştüren rekürsif bir sistemdir.
Pornografik yapı ile libido arasındaki ilişki de aynı form içinde düşünülebilir. Arzu, pornografik görüntüleri ve kategorileri üretir; üretildiğinde bu görüntüler ve kategoriler bireysel arzunun dışına çıkarak nesnelleşir; daha sonra özne kendi arzusunu bu nesnelleşmiş yapıların içinde tanımaya başlar. Böylece pornografik sistem libidonun hem ürünü hem de hareket ortamıdır. Özne seçim yaparken dışsal bir yapı kullanır, fakat her seçim o yapının yeniden üretimine katkıda bulunur. Arama, sınıflandırma, izleme ve tercih etme pratikleri sistemin varlığını sürdürmesini sağlar; sistem ise aynı pratiklerin hangi ayrımlar içinde gerçekleşeceğini önceden düzenler.
Giddens’ın katkısı burada yalnızca rekürsiviteyi açıklaması değildir. Daha belirleyici olan, failin bu döngünün kör taşıyıcısı olmadığını vurgulamasıdır. İnsan aktör kendi eylemini belirli ölçüde izleyebilir, yaptığı şeyin bağlamını anlayabilir ve davranışının sonuçları üzerine düşünebilir. Giddens bunu refleksif gözetim kavramıyla açıklar. İnsan yalnızca eylemez; eylemekte olduğunu da bilir. Kendi davranışını, başkalarının davranışını ve içinde bulunduğu ortamı sürekli belirli bir farkındalık düzeyinde takip eder.
Refleksivite, burada saf öz-bilinç anlamına gelmez. Aktör her eyleminin bütün nedenlerini veya bütün sonuçlarını açıkça kavramaz. İnsan davranışının büyük bölümü pratik bilinç içinde gerçekleşebilir; kişi ne yaptığını bilir fakat bunu her an kavramsal bir açıklamaya dönüştürmez. Yine de fail, davranışını tamamen dışsal güçler tarafından taşınan bir nesne gibi yaşamaz. Eylemin akışı içinde kendi konumunu gözetir, gerektiğinde yönünü değiştirir ve durumun yeni koşullarına uyum sağlar.
Bu refleksif kapasite, yapı–fail rekürsivitesinin mekanik kapanmasını engelleyen temel imkândır. Eğer aktör kendi davranışını hiç göremeseydi, yapının tekrarını yalnızca taşıyan bir araç olurdu. Refleksif gözetim ise eylem ile eylem üzerine farkındalık arasında bir mesafe üretir. Fail aynı anda hem sistemin içindedir hem sistem içindeki hareketini kısmen nesne olarak görebilir. Böylece yapının içinde, yapıya bütünüyle indirgenmeyen bir ikinci-derece konum ortaya çıkar.
Pornografik seyir açısından bu ikinci-derece konum özellikle anlamlıdır. Cinsel özne birinci düzeyde arzular, yaklaşır, etkilenir ve karşılık verir. Doğrudan cinsel ilişkide özne büyük ölçüde olayın akışı içindedir; kendi bedenini ve karşısındaki bedeni eşzamanlı biçimde yönetmek zorundadır. Seyir pozisyonunda ise cinsellik aynı anda bir fenomen olarak öznenin karşısına çıkar. Özne artık yalnızca arzulayan değil, arzu nesnelerinin nasıl düzenlendiğini ve kendi yöneliminin hangi biçimlerde hareket ettiğini gözlemleyebilen bir konuma yaklaşır.
Bu dönüşüm, libidonun kendi eylem alanına yönelik refleksif gözetimi olarak düşünülebilir. Seyirci yalnızca “ne arzuluyorum?” sorusuna cevap vermez; kendi seçme davranışını, tekrarlarını, kategorik eğilimlerini ve dikkatinin hangi özelliklerde yoğunlaştığını da gözlemleyebilir. Böylece pornografik deneyim, salt tüketimin ötesinde, arzunun kendi hareketini görünür kılabilecek bir meta-düzey oluşturur.
Giddens’ın yapının ikiliği kavramı burada önemli bir ayrımı korur: refleksif olmak, yapının dışına çıkmak değildir. Aktör kendi eylemini gözlemlediğinde toplumsal yapıdan özgürleşmiş mutlak bir özne hâline gelmez. Hâlâ kurallar, kaynaklar, alışkanlıklar ve tarihsel koşullar içinde hareket eder. Fakat belirlenim ile farkındalık arasında bir mesafe açılır. Bu mesafe, yapının değiştirilme ihtimalinin koşuludur.
Pornografik seyir de benzer biçimde sistemden mutlak kurtuluş üretmez. Seyirci kategori sisteminin, platform mimarisinin, kültürel kodların ve kendi libidinal alışkanlıklarının etkisi altındadır. Yine de kendi seçim örüntüsünü görebildiği ölçüde bu belirlenimleri tamamen doğal ve görünmez olarak yaşamaz. Arzu, kendi iç hareketini fark etme imkânı kazanır.
Refleksivitenin yapısal önemi, nedensel döngüyü durdurmasında değil, döngünün kendisini görünür kılmasında yatar. Fail yapıyı üretmeye devam eder; yapı faili biçimlendirmeye devam eder. Ancak aktör artık yalnızca bu karşılıklı üretimin taşıyıcısı değildir. Kendi eyleminin sistem içindeki yerini görebildiğinde, aynı davranışın başka türlü gerçekleştirilme imkânı ortaya çıkar. Refleksiyon özgürlüğü garanti etmez, fakat zorunluluk izlenimini zayıflatır.
Cinsel ve pornografik bağlamda bu ayrım özellikle önemlidir. Arzu çoğu zaman kendi kendisini doğal, kendiliğinden ve açıklama gerektirmeyen bir güç gibi sunar. Kişi belirli nesnelere yönelir ve bu yönelimin nedenini sorgulamadan yaşayabilir. Pornografik sistem ise arzuyu dışsallaştırdığı ve kategorilere böldüğü için, libidonun yapısını görünür hâle getirir. Özne hangi kategorilere tekrar tekrar döndüğünü, hangi özellikleri seçtiğini ve hangi farkların kendi dikkatini çektiğini gözlemleyebilir.
Kendi libidinal hareketini nesne olarak görmek, arzunun otantik veya sahte olduğunu belirlemek anlamına gelmez. Refleksivitenin amacı arzunun “gerçek kökenini” keşfetmek değil, onun hangi koşullarda ve hangi tekrarlar içinde üretildiğini fark etmektir. Böyle bir farkındalık öznenin kendisini daha saf bir içsel öze geri götürmez; aksine kendi arzusunun da ilişkisel ve tarihsel olarak kurulmuş olduğunu kabul etmesine izin verir.
Giddens’ın pratik bilinç ile söylemsel bilinç arasındaki ayrımı da burada önem kazanır. Kullanıcı çoğu zaman kendi pornografik seçimlerini uzun uzun teorize etmez; belirli içerikleri seçer, belirli kategoriler arasında dolaşır ve kendi alışkanlıklarını pratik düzeyde bilir. Ancak bu pratik farkındalık söylemsel refleksiyona dönüştüğünde, özne kendi yönelimi hakkında daha açık bir kavrayış geliştirebilir. Böylece pornografik deneyim yalnızca davranışsal tekrar değil, kendi tekrarının düşünsel olarak görünür olduğu bir alana dönüşebilir.
Refleksif fail, kendi eyleminin bütün sonuçlarını denetleyemez. Giddens’ın yapılaşma teorisinde istenmeyen sonuçlar toplumsal sistemlerin yeniden üretiminde önemli bir rol oynar. İnsan belirli bir amaçla eylemde bulunur, fakat eylemi daha geniş ve öngörülmemiş sonuçlar doğurabilir. Pornografik alanda da benzer bir durum vardır. Kullanıcı yalnızca belirli bir görüntü arayabilir; ancak seçimleri sistemin öneri mantığını, kategorik dağılımını ve gelecekte karşısına çıkacak içerikleri etkileyebilir. Böylece tekil eylem, öznenin amaçlamadığı daha geniş sistemik sonuçlara bağlanır.
Kendi eyleminin bu daha geniş bağlamını görebilen özne, libidinal pratiğinin yalnızca kişisel olmadığını da fark edebilir. Her seçim bir kültürel ve teknik sistem içinde anlam taşır. Özne arzu ederken aynı zamanda belirli kategori yapılarını, estetik normları ve tüketim biçimlerini yeniden üretmektedir. Pornografik seyir bu açıdan özel arzunun toplumsal sistemle kesiştiği bir yapılaşma alanıdır.
Failin refleksif gözetimi mekanik tekrar açısından özel bir değer taşır. Sistem kendi kendisini ancak eylemler tekrarlandığı sürece yeniden üretebilir. Tekrar görünmez kaldığında yapı doğal görünür; fark edildiğinde ise değiştirilebilirliği düşünsel olarak ortaya çıkar. Refleksiyon, yapının mutlak dışına çıkış değil, yapının kendi içinden yapısallığının fark edilmesidir.
Tam da bu nedenle Giddens’ın modeli, pornografik üçüncü konumun seküler ve sosyolojik bir karşılığını sunar. Richard’ın üçüncü sevgi kutbu ilişkiyi paylaşım yoluyla kendi kapanışından çıkarırken, refleksif fail eylem–yapı döngüsüne ikinci-derece bir gözlem noktası ekler. Buradaki üçüncülük bir kişi değil, bir konumdur: öznenin kendi eylemine aynı anda hem içeriden katılıp hem onu gözleyebildiği konum.
Pornografik seyirci de tam olarak böyle bir ikili statü taşır. Arzu bakımından sistemin içindedir; kategori, görüntü ve fanteziler tarafından etkilenir. Fakat kendi seçimlerinin ve yönelimlerinin karşısında kısmen gözlemci konumuna geçebilir. Cinsel fenomen artık yalnızca yaşanan bir olay değil, üzerinde düşünülebilen bir yapı hâline gelir.
Refleksif mesafenin değeri, cinselliği daha az yoğun kılmasında değil, yoğunluğun hangi biçimde üretildiğini görünür kılmasındadır. Özne neden bazı nesnelere tekrar tekrar döndüğünü, neden belirli farklılıkların kendisi için erotik değer taşıdığını veya neden bazı arama yollarının giderek daha spesifik hâle geldiğini fark edebilir. Böyle bir farkındalık, libidonun kendi geçmişini ve kendi sistemik bağlamını taşıdığını gösterir.
Pornografik alanın rekürsivitesi ile Giddens’ın yapılaşma modeli arasındaki analoji bu noktada tamamlanır. İnsan pornografik sistemi üretir; sistem insanın arzusunu biçimlendirir; biçimlenen arzu yeni seçimler yapar; seçimler sistemi yeniden üretir. Fakat fail tamamen bu döngünün içine gömülmüş değildir. Kendi eylemini gözlemleyebildiği ölçüde, döngünün içinde bir refleksif kırılma noktası oluşur.
En yoğun tanımıyla Giddens’ın refleksif faili, kendi eylemini üreten yapının içinde kalırken, eylem–yapı döngüsünü kısmen nesne olarak görebilen öznedir. Pornografik seyir açısından bunun önemi açıktır: libido yalnızca pornografik sistemi üretip onun tarafından yeniden üretilmez; kendi bu karşılıklı üretim biçimini de gözleyebilir. Böylece pornografik bakış, rekürsif libidinal yapının içinden doğan bir refleksivite olanağı kazanır.
6.2. Libidonun Kendisini Nesneleştirmesi
Pornografik dışsallaştırmanın en radikal sonucu, libidonun yalnızca nesne üretmesi değil, kendi kendisini nesneleştirebilmesidir. Arzu normalde birinci şahıs deneyimi olarak yaşanır: özne belirli bir nesneye yönelir, çekim hisseder, bedensel uyarılma yaşar ve kendi libidinal hareketini doğrudan bir içsel yönelim olarak deneyimler. Böyle bir durumda libido kendisi için görünür bir nesne değildir; daha çok öznenin dünyaya yönelmesini sağlayan hareketin kendisidir. Pornografik temsil ise bu hareketin içeriklerini dışarıya taşıyarak arzuya kendi biçimiyle karşılaşabileceği bir yüzey sağlar.
Libidonun görüntüye dönüşmesi burada doğrudan bir özdeşlik anlamına gelmez. Pornografik görüntü arzunun bütünü değildir; arzu tarihsel, bedensel, kültürel ve kişisel çok sayıda unsurun birleşimidir. Yine de görüntü, libidinal yönelimlerin belirli biçimlerini dışsal olarak kristalize eder. Hangi bedenlerin, davranışların, rollerin ve sahnelerin tekrar tekrar üretildiği, arzunun hangi farklara yatırım yaptığını görünür kılar. Böylece libido kendi iç hareketlerinden bazılarını kendi dışında nesnel formlar hâlinde karşısında bulur.
Bu nesneleşme sayesinde arzu ikiye katlanır. Birinci düzeyde özne arzulamaya devam eder; ikinci düzeyde kendi arzusunun dışsallaştırılmış ürünlerine bakabilir. Görüntü aynı anda hem erotik nesne hem de libidinal yapının izi hâline gelir. Seyirci yalnızca belirli bir bedene yönelmez; kendi yöneliminin hangi özellikler etrafında yoğunlaştığını da dolaylı olarak görebilir.
Libidonun kendi üzerine kıvrılması tam olarak bu çift düzeyde gerçekleşir. Arzu dışarıya bir görüntü üretir, görüntü tekrar arzunun karşısına gelir ve özne kendi dışsallaştırılmış yönelimi üzerinden kendisine döner. Böylece libido düz bir çizgi hâlinde nesneye gitmek yerine kendi ürününü kullanarak kendi hareketini yeniden deneyimler. Pornografik görüntü, arzunun karşısındaki yabancı nesne kadar, arzunun kendisine gönderdiği geri-bildirimdir.
Dışsallaştırmanın refleksif potansiyeli burada belirginleşir. İnsan kendi içsel yaşantısını doğrudan nesneleştirmekte zorlanabilir; çünkü arzularken aynı zamanda arzuya tamamen dışarıdan bakamaz. Arzunun bir temsil biçiminde dışarıya konması, özne ile kendi libidinal hareketi arasında mesafe üretir. Görüntü, arzunun tüm hakikatini vermese bile onu düşünsel olarak yakalanabilir kılar.
Nesneleşme bu nedenle yabancılaşmaya indirgenmemelidir. Dışsallaşmış libido özneye yabancı bir güç gibi dönebilir; kategoriler ve normlar insanın arzusunu sınırlayabilir. Ancak aynı dışsallaştırma refleksiyonun koşulu da olabilir. İçsel olan dışarıya taşınmadan onun karşısında durmak zorlaşır. Pornografik görüntü bu anlamda hem yabancılaştırıcı hem refleksif bir potansiyel taşır.
Libidonun kendisini nesneleştirmesi, öznenin kendi arzusunu doğrudan “görmesi” anlamında anlaşılmamalıdır. Özne ekranda kendi saf libidosunu izlemez; kültürel olarak kodlanmış, teknik olarak üretilmiş ve endüstriyel olarak düzenlenmiş arzusal biçimlerle karşılaşır. Dolayısıyla görüntü, libidonun aynası değil, libidonun toplumsal ve teknik aracılıktan geçmiş bir dışsallaşmasıdır.
Tam da bu aracılık, refleksiyonun daha derin olmasını sağlar. Özne yalnızca “ben ne istiyorum?” sorusunu değil, “ne istediğimi hangi kategoriler aracılığıyla tanıyorum?”, “hangi farklılıklar bana erotik olarak anlamlı geliyor?” ve “bu anlamlılık hangi kültürel formlar tarafından biçimlendirilmiş olabilir?” sorularını da sorabilir. Böylece libido kendi nesnelerine değil, kendi üretim koşullarına da yönelmeye başlar.
Pornografik görüntünün arzuya geri dönmesi, bir tür fenomenolojik döngü yaratır. Arzu nesnesine yönelir; nesne görüntüsel formda dışsallaşır; seyirci bu görüntüyü deneyimler; deneyim kendi arzusunu değiştirir; değişen arzu yeni nesneler ve yeni görüntüler üretir. Libido böylece yalnızca dünyaya yönelen bir enerji değil, kendi dışsallaştırılmış biçimleri üzerinden kendisini yeniden kuran bir süreç hâline gelir.
Kendisini nesneleştiren libido, kendi yoğunluğunun mutlak doğallığını da sorgulayabilir. Bir yönelimin tekrar tekrar belirli görüntüler aracılığıyla güçlendiğini fark eden özne, arzusunu tamamen değişmez bir öz olarak düşünmek zorunda kalmaz. Arzunun tarihsel ve rekürsif karakteri görünür hâle gelir. Böylece libidinal kimlik, sabit bir tözden çok süreklilik içinde oluşan bir örüntü olarak kavranabilir.
Nesneleşmenin önemli sonuçlarından biri de arzunun kendisiyle arasına zaman koymasıdır. Doğrudan dürtü anlıktır; dışsallaşmış görüntü ise saklanabilir, yeniden izlenebilir ve geçmiş arzunun izini geleceğe taşıyabilir. Özne daha önce neye yöneldiğini tekrar görebilir. Böylece libido kendi geçmişini dışsal bir arşivde depolayarak kendisine tarihsel bir nesne kazandırır.
Bu tarihsel nesneleşme öz-bilgi bakımından önemlidir. İnsan kendi libidinal geçmişini yalnızca hafızadan değil, dışsal kayıtların sürekliliğinden de okuyabilir. Hangi kategorilerin zamanla önem kazandığını, hangi tercihlerin kaybolduğunu ve hangi yönelimlerin tekrarlandığını fark etmek mümkündür. Böylece pornografik arşiv bireysel ölçekte de arzunun dışsallaştırılmış hafızasına dönüşebilir.
Fakat arşiv yalnızca geçmişi kaydetmez; geçmişin geleceği biçimlendirmesine de aracılık eder. Önceki seçimler yeniden erişilebilir olduğu için geçmiş libidinal yönelimler tekrar güç kazanabilir. Arzu kendi izleriyle karşılaşarak kendisini pekiştirebilir. Böylelikle kendini nesneleştirme hem refleksiyon hem yeniden üretim mekanizmasıdır.
Refleksivitenin özgürleştirici potansiyeli tam da bu ikiliği fark edebilmekte yatar. Öznenin dışsallaşmış arzusuna bakması otomatik olarak onu özgürleştirmez; bazen yalnızca mevcut örüntüyü daha da güçlendirebilir. Önemli olan görüntünün yalnızca haz nesnesi olarak değil, kendi libidinal yapısının bir belirtisi olarak da okunabilmesidir.
Böyle bir okuma libidoyu patolojik bir nesneye dönüştürmek zorunda değildir. Amaç arzuyu yargılamak değil, arzu ile nesne arasındaki ilişkinin nasıl üretildiğini görebilmektir. Kendi yönelimini gözlemleyen özne, onu bastırmadan da refleksif hâle getirebilir.
Libidonun kendi üzerine kıvrılması, öznenin birinci şahıs deneyimiyle üçüncü şahıs görünürlüğü arasında bir köprü oluşturur. Özne içeriden arzular, dışarıdan arzunun temsilini görür ve iki düzeyi aynı deneyimde birleştirir. Pornografik seyir tam da bu yüzden yalnızca dışarıdaki bedene yönelik bakış değildir; aynı zamanda içerideki arzunun dışarıdaki biçimiyle karşılaşmasıdır.
Bu karşılaşma, cinsel fenomenin yalnızca yapılan veya hissedilen bir şey olmaktan çıkıp düşüncenin nesnesine dönüşmesini sağlar. Libido kendisini imgelerde, kategorilerde ve tekrar örüntülerinde gördüğünde kendi fenomenolojisini kısmen dışsallaştırmış olur. Arzu artık tamamen saydam olmayan içsel bir güç değil, belirli izleri takip edilebilen bir süreçtir.
Öznenin kendi arzusunu dışsallaştırılmış biçimde görmesi, kendine yabancı bir şeyle karşılaşma deneyimi de yaratabilir. Kişi bazı yönelimlerini ancak onların dışsal temsiliyle karşılaştığında fark edebilir. Böylece libido, kendisi hakkında öznenin önceden bilmediği şeyleri görünür kılabilir. Pornografik görüntü yalnızca var olan tercihi karşılamaz; öznenin kendi mümkün arzularını keşfetmesine de aracılık eder.
Bu keşif yine de hiçbir zaman nötr değildir. Sistem hangi seçenekleri görünür kılıyorsa, öznenin kendisi hakkında keşfedebileceği alan da büyük ölçüde o seçeneklerle sınırlanır. Dolayısıyla libidonun kendini nesneleştirmesi her zaman belirli bir kültürel ve teknik çerçeve içinde gerçekleşir. Refleksiyonun nesnesi, saf arzu değil, yapılandırılmış arzu biçimleridir.
Pornografik bakışın ontolojik önemi tam da bu çift bağımlılıkta yatar. Özne kendi arzusunu yalnızca içeriden yaşayamaz; dışarıdaki sistem ona bir temsil sağlar. Fakat temsil de öznenin arzusundan bağımsız değildir; insan libidosunun tarihsel dışsallaşmasıdır. Böylece özne ile sistem arasında dolaşan arzu, hem içsel hem dışsal bir gerçeklik kazanır.
Libidonun nesneleşmesi, bakışın kendisini de dönüşüme uğratır. Seyirci dışarıdaki nesneyi görürken kendi yöneliminin farkına vardığında, bakış yalnızca nesneye doğru hareket eden bir ok olmaktan çıkar. Kendi hareketini de kısmen içeren döngüsel bir yapı kazanır. Gören özne, neyi gördüğü kadar nasıl gördüğünü de fark edebilir.
Bu meta-bakış, pornografik refleksivitenin en yoğun biçimidir. Seyirci yalnızca “bu nesne beni arzulandırıyor” düzeyinde kalmaz; kendi arzulama biçimini de fenomenal alanın parçası olarak kavrar. Böylece libido kendisini kendi nesnesi üzerinden dolaylı olarak görür.
Pornografik görüntünün refleksif gücü, onun cinselliği dışarıya çıkarmasında yatar. Cinsel deneyim tümüyle içsel ve anlık kaldığında, özne onu yalnızca yaşar. Görüntüye dönüştüğünde ise aynı fenomen tekrar edilebilir, karşılaştırılabilir ve üzerinde düşünülebilir hâle gelir. Dışsallaştırma böylece zaman, mesafe ve karşılaştırma üretir; bu üç unsur da refleksiyonun koşullarıdır.
Libidonun kendi kendisini nesneleştirmesi nihayetinde özne–nesne ayrımını ilginç bir biçimde kıvırır. Başlangıçta özne arzulayan, görüntü ise arzulanan nesnedir. Ancak görüntünün öznenin kendi libidinal dışsallaşması olduğu fark edildiğinde, nesne aynı zamanda öznenin kendi hareketinin bir ürünü hâline gelir. Seyirci dışarıdaki nesneye bakarken kendi arzusal üretiminin yabancılaşmış biçimine de bakmaktadır.
Bu nedenle pornografik görüntü yalnızca cinsel nesne değildir; libidonun kendisiyle arasına koyduğu fenomenal ara yüzdür. Arzu bu ara yüz sayesinde hem kendisini dışarıya bırakır hem kendisine geri döner. Dışsallaştırılmış görüntü, libido ile kendi refleksiyonu arasında aracılık eder.
Libidonun kendisini nesneleştirmesi, arzunun kendi dışsallaştırılmış biçimini seyrederek kendi fenomenolojisini kendisi için görünür hâle getirmesidir. Özne yalnızca arzu eden bir merkez olarak kalmaz; kendi arzusal hareketinin izlerini görebilen bir gözlemciye dönüşür. Pornografik bakışın refleksif değeri tam burada bulunur: libido kendi nesnesini üretirken aynı anda kendisine bakabileceği bir yüzey de üretir.
6.3. Asgari Etkileşim, Azami Refleksiyon
Pornografik seyri özgül bir cinsel modalite hâline getiren temel ilke, etkileşim ile refleksiyon arasındaki oranın yeniden düzenlenmesidir. Gerçek cinsel karşılaşmada özne aynı anda hem algılar hem eyleme katılır; karşısındaki bedenin tepkilerini izlerken kendi bedenini de o tepkilere göre ayarlar. Algı ile eylem birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçer. Pornografik seyirde ise eylemsel katılımın büyük bölümü geri çekilirken algısal ve libidinal katılım sürer. Böylece özne cinsel fenomenin içeriğini kaybetmeden, fenomen tarafından davranışsal olarak belirlenme derecesini düşürür. Pornografik deneyimin ontolojik özgüllüğü tam olarak burada yoğunlaşır: asgari etkileşim, azami refleksiyon.
“Asgari etkileşim” ifadesi mutlak etkileşimsizlik anlamına gelmez. Seyirci görüntü tarafından etkilenir, bedensel uyarılma yaşayabilir, dikkatini belirli ayrıntılara yöneltebilir ve kendi seçimlerini görüntünün sunduğu imkânlara göre değiştirebilir. Dolayısıyla nedensellik devam eder. Fakat bu nedensellik karşılıklı ve eşzamanlı değildir. Seyirci görüntüye cevap verir, fakat verdiği cevap görüntüdeki özneyi geri belirlemez. Cinsel olayın çift yönlü davranış zinciri kopar; geriye tek yönlü etkilenme ile öznenin kendi içsel tepkileri arasındaki ilişki kalır.
Etkileşimin azalması, seyircinin cinsel fenomeni daha kolay nesneleştirebilmesini sağlar. Olayın içinde doğrudan rol alan özne, her an davranmak, uyumlanmak ve karar vermek zorundadır. Seyirci ise olayın akışını kendisi üretmediği için dikkatinin daha büyük bölümünü görüntünün yapısına, kendi tepkilerine ve seçim süreçlerine yöneltebilir. Böylece cinsellik yalnızca yaşanan değil, aynı anda gözlenebilen bir fenomen hâline gelir.
Refleksiyonun artması, burada düşünsel soyutlamaya zorunlu olarak dönüşmek zorunda değildir. Seyirci kendi arzusunu kavramsal analiz yapmadan da deneyimleyebilir; fakat davranışsal karşılıklılık azaldığı için kendi tepkilerini daha belirgin biçimde fark etme ihtimali doğar. Bir nesneden diğerine geçiş, belirli özelliklere tekrar yönelme veya belirli içeriklerden uzaklaşma, libidonun kendi örüntülerini görünür kılar. Pornografik seyir bu anlamda arzunun kendisi üzerine sessiz bir geri-bildirim mekanizmasıdır.
Gerçek cinsel karşılaşmada ötekinin varlığı öznenin dikkatini sürekli dışarıya çeker. Karşı tarafın rahatlığı, isteği, tepkisi ve davranışı deneyimin merkezindedir. Pornografik seyirde ise bu kişilerarası yük azalır ve dikkat kısmen öznenin kendi yönelimine geri dönebilir. Seyirci yalnızca “karşımdaki ne yapıyor?” sorusuna değil, farkında olsun ya da olmasın “ben neye yöneliyorum?” sorusuna da daha fazla alan ayırır.
Asgari etkileşim ilkesinin ontolojik önemi, öznenin cinsel alan içinde kalırken kendi pozisyonunu daha belirgin biçimde koruyabilmesidir. Karşılıklı ilişkide özne hem kendi arzusu hem karşı tarafın arzusu tarafından belirlenir. Pornografik seyirde ikinci belirlenim zayıflar. Böylece seyircinin libidinal yönelimi daha görünür ve daha ayırt edilebilir hâle gelir.
Refleksiyonun artışı aynı zamanda cinsel fenomenin zamanını da değiştirir. Gerçek karşılaşmada olay ortak ritim içinde ilerler; seyirci ise zaman üzerinde daha yüksek bir düzenleme kapasitesine sahiptir. Durdurabilir, geri dönebilir, başka bir içeriğe geçebilir. Bu teknik özgürlük yalnızca kolaylık değil, dikkat ve değerlendirme için ek alan üretir. Cinsel olayın zorunlu ritminden çıkan özne, kendi bakışının ritmini oluşturur.
Bakışın ritmi ile bedenin ritmi arasındaki ayrışma, pornografik refleksiyonun önemli bir bileşenidir. Gerçek cinsellikte iki ritim birbirine sıkı biçimde bağlıdır; seyirde ise bakışın hareketi bedensel olayın akışından kısmen bağımsızlaşır. Böylece cinsellik, ötekinin bedeni tarafından belirlenen ortak zaman olmaktan çıkıp öznenin kendi fenomenal düzenlemesine açık bir alan kazanır.
Asgari etkileşim aynı zamanda riskin azalması anlamına gelir. Gerçek karşılaşma reddedilme, yanlış anlaşılma, performans kaygısı, sınır ihlali veya karşı tarafın beklenmedik tepkisi gibi olasılıklar taşır. Pornografik seyir bu karşılıklı belirsizliklerin büyük kısmını ortadan kaldırır. Seyirci cinsel fenomeni deneyimlerken kişilerarası risklerin çoğundan korunur. Böylece arzu kendi içeriğini daha düşük ilişkisel maliyetle açığa çıkarabilir.
Riskin azalması, öznenin kendi arzusuna yönelik daha dürüst bir farkındalık geliştirmesine de imkân verebilir. Başkasının yargısı ve karşılığı devre dışı kaldığında, kişi hangi içeriklere yöneldiğini daha az sosyal baskı altında gözlemleyebilir. Bu durum otomatik olarak daha “hakiki” bir arzu ortaya çıkarmaz; çünkü kültürel ve teknik etkiler sürer. Yine de öznenin kendi libidinal tepkisi ile başkasına sunduğu performans arasındaki fark küçülebilir.
Pornografik seyir tam da bu nedenle öznenin cinsel davranışı ile cinsel yönelimi arasına bir mesafe koyar. Gerçek ilişkide davranış çoğu zaman sosyal, etik ve ilişkisel beklentilerle biçimlenir. Seyirde ise davranışın dışsal kısmı azalır ve yönelim daha içsel bir fenomen olarak kalır. Böylece arzu ile eylem arasındaki bağ gevşer.
Bu gevşeme, libidinal özgürlüğün önemli bir biçimidir. Arzu edilen her şeyi gerçekleştirmek zorunda olmamak, arzunun kendisini düşünsel ve fenomenal olarak daha geniş bir alanda keşfetmesine izin verir. Seyir, dürtü ile fiil arasına bir ara bölge yerleştirir. Özne bir olasılığı deneyimleyebilir, ona tepki verebilir ve onu terk edebilir; bütün bunlar gerçek ilişki içindeki sonuçları üretmeden gerçekleşebilir.
Asgari etkileşim bu yüzden yalnızca bedensel mesafe değil, eylem yükümlülüğünün askıya alınmasıdır. Seyirci görür ama karşılık vermek zorunda değildir; arzulayabilir ama davranış üretmek zorunda değildir; dikkatini yoğunlaştırabilir ama ilişkiyi sürdürme sorumluluğu taşımaz. Cinsellik böylece zorunlu eylemsellikten kısmen ayrılır.
Refleksiyonun artması da tam bu askıya alma sayesinde mümkün olur. Eylem zorunluluğu azaldığında özne kendi deneyiminin içine daha fazla bakabilir. Bir cinsel ilişki sırasında “şu anda neden bunu arzuluyorum?” sorusu deneyimin akışını bozabilir; seyir ortamında ise böyle bir soru deneyimin yapısıyla daha uyumludur. Pornografik alan bu nedenle arzuya kendi kendisini gözlemleyebileceği daha sakin bir nedensel düzen sağlar.
Bu sakinlik her zaman bilinçli analiz üretmez, ancak refleksivitenin ontolojik koşulunu yaratır. Özne, kendi yönelimini nesneleştirebilmek için tamamen eylem akışına gömülmemiş olmalıdır. Seyir, cinsel fenomenin içine yeterince bağlı kalırken ondan yeterince geri çekilen bir konum sunduğu için bu dengeyi kurar.
Pornografik bakışın “transandantal” niteliği de burada daha net biçimde ortaya çıkar. Seyirci deneyimin dışında değil, fakat deneyimin etkileşimsel zorunluluğunun bir adım gerisindedir. Bu geri çekilme onun cinsel fenomeni bütünüyle belirlemesini sağlamaz; yalnızca fenomeni karşısında daha geniş bir seçim ve gözlem alanı açar.
Asgari etkileşim ile azami refleksiyon arasında kurulan oran, pornografik hazzın neden yalnızca içerikten kaynaklanmadığını da açıklar. Seyirci için haz, arzulanan nesnenin özellikleri kadar, o nesneyle kurulan ilişkinin düşük karşılıklılık düzeyinden de doğabilir. Özne etkilenir fakat aynı ölçüde karşılık vermek zorunda değildir. Cinsel alanın içine girer fakat onun bütün davranışsal yükünü taşımadan kalabilir.
Bu durum cinselliğin ontolojik tanımını genişletir. Cinsellik yalnızca iki bedenin karşılıklı etkileşimi değildir; libidinal yönelim, bedensel uyarılma, temsil ve refleksiyon gibi farklı düzeyleri de içerir. Pornografik seyir, bu düzeylerden birini diğerlerinden ayırarak yoğunlaştırır. Karşılıklılık azalırken görsel ve refleksif katman belirginleşir.
Refleksiyonun azami oluşu mutlak bir bilinç açıklığı anlamına gelmez. Seyirci hâlâ alışkanlıkların, algoritmaların ve kategorik düzenin etkisi altındadır. Fakat aynı sistem içinde kendi hareketini görebilme ihtimali, karşılıklı cinsel ilişkidekinden farklı bir biçimde açılır. Ontolojik fark, özgürlüğün tamlığı değil, öznenin kendi belirlenimine yönelik görünürlük düzeyidir.
Asgari etkileşim ilkesi aynı zamanda pornografik seyri basit izolasyondan ayırır. İzolasyon, ilişkiselliğin yokluğu olabilir; pornografik seyir ise libidinal ilişkiselliği korur. Seyirci hâlâ cinsel bir dünyaya yönelmiştir, ancak ilişkiyi tek taraflı ve refleksif bir forma dönüştürmüştür. Dolayısıyla yalnızlık ile seyir aynı şey değildir.
Pornografik üçüncülüğün en özgül yanı, cinsel alan içindeki nedenselliği azaltırken anlamı korumasıdır. Görüntü hâlâ erotiktir, beden hâlâ arzu nesnesidir ve haz hâlâ mümkündür. Ancak özne doğrudan kişilerarası devreden geri çekildiği için bu anlamlar daha az davranışsal zorunluluk taşır. Böylece cinsellik, eylemden çok fenomen hâline gelir.
En yoğun tanımıyla asgari etkileşim / azami refleksiyon, cinselliğin içinden çıkmadan onun karşılıklı nedenselliğine mümkün olan en düşük düzeyde tabi olunan konumu ifade eder. Seyirci ne saf dışarıdadır ne de karşılıklılığın tamamen içindedir. Arzu devam eder, beden etkilenir, cinsel fenomen canlı kalır; fakat özne aynı anda kendi yönelimine bakabilecek bir mesafe kazanır. Pornografik seyir tam olarak bu nedenle cinselliğin pasif gölgesi değil, cinselliğin kendi içinden ürettiği refleksif bir varoluş biçimidir.
7. Pornografinin Ontolojik ve Manevi İşlevi
7.1. Cinselliğin Kendi İçinden Ürettiği Mesafe
Pornografinin manevi veya ontolojik değerinden söz etmek, onu normatif olarak yüceltmek ya da cinselliğin diğer biçimlerinden üstün ilan etmek anlamına gelmez. Buradaki mesele daha dar ve daha yapısaldır: cinselliğin kendi karşılıklılık rejimi içinde üretemediği belirli bir mesafeyi pornografik seyir aracılığıyla oluşturup oluşturamadığıdır. Eğer cinsel varoluş bedensel, libidinal ve ilişkisel bir alan ise, öznenin bu alandan tamamen çıkması mümkün değildir. Arzu ortadan kaldırılmadığı sürece özne cinselliğin içindedir. O hâlde mesafe dışarıda değil, cinselliğin kendi içinde kurulmalıdır.
Gerçek cinsel karşılaşmada özne hem kendi bedeni hem karşısındaki beden tarafından sürekli belirlenir. Ötekinin varlığı, kişinin davranışını, dikkatini ve kendilik algısını değiştirir. Bu karşılıklılık cinselliğin zenginliğini üretir; ancak aynı zamanda öznenin kendi libidinal hareketine doğrudan bakmasını zorlaştırır. Pornografik seyir, bu yoğun etkileşimin bir bölümünü askıya alarak özneye farklı bir fenomenal alan açar.
Mesafenin içkin olması burada kritik önemdedir. Cinsellikten tamamen uzaklaşmak, cinsel refleksivite üretmekten çok cinsel alanın dışına çıkmak anlamına gelir. Pornografik seyir ise libido etkinliğini korur. Özne hâlâ arzular, görüntüden etkilenir ve cinsel anlam dünyasında hareket eder. Yine de karşılıklı eylem zorunluluğu azaldığı için kendi deneyimine başka bir düzlemden bakabilir.
Bu nedenle pornografik mesafe basitçe “geri çekilmek” değildir. Asıl mesele, aynı enerji alanında kalarak farklı bir nedensel yoğunluğa geçmektir. Libido aynı kalabilir, fakat ilişkisel yapı değişir. Karşılıklılığın yoğun olduğu cinsel etkileşimden tek taraflı seyir konumuna geçildiğinde özne cinselliği başka bir modda deneyimler.
Bu mod değişimi, bedensel ile manevi arasındaki klasik karşıtlığı da zayıflatır. Manevi olanın ancak bedenden uzaklaşarak kurulabileceği varsayılırsa cinsel deneyim zorunlu olarak aşağı veya içkin bir düzleme yerleştirilir. Oysa refleksif mesafe bedenselliğin içinde de ortaya çıkabilir. Özne bedensel uyarılmayı sürdürürken kendi arzusuna ikinci bir perspektif ekleyebilir.
Pornografik seyir bu nedenle cinselliğin “yoksullaştırılmış ikamesi” olarak okunmak zorunda değildir. Karşılıklı cinselliğin sahip olduğu temas, karşılıklı tanınma ve birlikte oluş gibi unsurlar burada azalabilir; fakat onların azalması başka bir işlevin yoğunlaşmasına izin verir. Cinsellik farklı bir ontolojik eksende yeniden örgütlenir. Karşılıklılık düşerken gözlem, seçim ve refleksivite artar.
Mesafenin değeri, cinselliğin mekanikleşmesine karşı bir iç gerilim üretmesinde ortaya çıkar. İki özne sürekli birbirini belirlediğinde, ilişki kendi alışkanlıklarını doğallaştırabilir. Seyir konumu ise cinsel fenomeni ilişkinin rutini dışında görünür kılabilir. Böylece libido kendi eylem biçimini başka bir düzlemden deneyimleyebilir.
Pornografik dışsallaştırma burada özel bir rol oynar. Arzu kendi imgelerini dışarıya koyar; dışarıdaki imgeler ise arzuya geri döner. Bu döngü tek başına mekanikleşmeye de yol açabilir, fakat aynı zamanda libidinal fenomenin kendisine nesne olabilmesini sağlar. İnsan kendi arzusunun biçimlerini dışarıda görmeden onlara bütünüyle mesafe koyamaz.
Manevi potansiyel tam olarak bu nesneleşme kapasitesinde bulunur. Maneviyat burada kutsallık, ahlaki üstünlük veya bedenden kopuş anlamında değil; öznenin kendi içkin hareketini bütünüyle onunla özdeşleşmeden görebilmesi anlamında kullanılmaktadır. Özne arzusunu reddetmez; arzuyu görür.
Kendi arzusunu görebilen özne, ona karşı daha serbest bir ilişki kurma ihtimali kazanır. Arzunun içeriği değişmese bile, öznenin onunla özdeşlik derecesi değişebilir. “Bunu arzuluyorum” ile “ben yalnızca bu arzu değilim” arasındaki mesafe tam da refleksivitenin alanıdır. Pornografik seyir böyle bir farkın fenomenal koşullarından birini sağlayabilir.
Bu mesafe etik açıdan da önem taşır. Özne kendi libidosunu tamamen kendiliğinden ve mutlak bir hakikat olarak gördüğünde, karşısındaki kişiyi yalnızca bu yönelimin nesnesi olarak değerlendirmeye daha yatkın olabilir. Arzunun kendisinin de yapılandırılmış ve değişebilir olduğunu fark etmek ise ötekinin arzuya indirgenemeyen öznelliğini daha görünür kılar.
Pornografik seyir burada paradoksal bir biçimde hem nesneleştirme hem de nesneleştirmeye yönelik refleksiyon imkânı üretir. Görüntüdeki kişi seçilebilir bir nesneye indirgenebilir; fakat aynı süreç seyircinin kendi nesneleştirici bakışını da görünür kılabilir. Bu çift yönlü yapı pornografinin basit normatif kategorilere indirgenmesini zorlaştırır.
Cinselliğin kendi içinden ürettiği mesafe, tam olarak bu paradoksların aynı yapı içinde tutulmasını gerektirir. Pornografi hem arzunun nesnelleşmiş formudur hem de arzunun kendisine bakabileceği yüzeydir; hem bakışın egemenliğini artırır hem de bakışın kendisini refleksiyon nesnesine dönüştürebilir. Aynı mekanizma hem kapanma hem açılma potansiyeli taşır.
Manevi işlevin ortaya çıkması bu nedenle otomatik değildir. Her pornografik seyir refleksif mesafe üretmez; alışkanlık ve mekanik tekrar refleksiyonu bastırabilir. Ontolojik imkân ile fiilî kullanım ayrılmalıdır. Pornografik seyir yapısal olarak mesafe sunar, ancak öznenin bu mesafeyi nasıl kullandığı ayrı bir meseledir.
Yine de ontolojik imkânın kendisi önemlidir. Cinsellik kendi içinde yalnızca karşılıklı bedenlerin dolaşımından oluşmuyorsa, seyir de onun gerçek modalitelerinden biridir. Öznenin cinsel fenomeni yaşayarak değil, görünür biçimde karşısında tutarak deneyimlemesi, cinselliğin kendi iç yapısına yeni bir seviye ekler.
Bu seviyede arzu hem içerik hem nesne olabilir. Özne arzu ederken kendi arzu biçimine de bakabilir. Böylece cinsellik birinci şahıs yaşantı ile üçüncü şahıs görünürlük arasında salınır. Pornografik seyir bu iki düzlemi aynı anda tutan nadir yapılardan biridir.
Mesafenin manevi niteliği tam da burada bedensel hazla çelişmez. Haz sürerken refleksiyon mümkündür; beden etkilenirken gözlemci konumu korunabilir. Maneviyat, arzunun ortadan kalkması değil, arzunun kendi sınırını görebilmesidir.
Cinselliğin kendi içinde ürettiği bu mesafe aynı zamanda özgürlüğün içkin biçimini de tarif eder. Özgürlük dışarıya kaçış değildir; sistem içinde farklı bir pozisyon kazanabilmektir. Pornografik seyir özneyi libidodan kurtarmaz, fakat libidonun kişilerarası karşılıklılığına bütünüyle bağlanmayan bir konum verir.
Bu nedenle pornografik mesafeyi nihilistik bir kopuş olarak görmek eksik kalır. Seyirci cinsellikle bağını korur, fakat ilişkiyi yaşayan taraf olmaktan gözlemleyen tarafa geçer. Bağlılık sürer, ancak biçimi değişir. Refleksivite tam da bu biçim değişikliğinden doğar.
Cinselliğin kendi içinden ürettiği mesafe en sonunda şu temel paradoksa dayanır: özne ancak cinsel alanı terk etmeden cinselliğe dışarıdan bakabilir hâle geldiğinde, cinselliğin kendi sınırını gerçekten deneyimleyebilir. Saf dışarıda cinsellik yoktur; saf içeride ise mesafe yoktur. Pornografik seyir bu iki uç arasında, içeride kalarak dışarıyı kuran bir eşik üretir.
Pornografinin ontolojik ve manevi işlevi, cinselliği aşmakta değil, cinselliğin kendi içinde kendisine mesafe açabilmesinde yatar. Libido canlı kalır, beden etkilenir ve haz sürer; fakat özne karşılıklı nedensel devreye bütünüyle kapanmak zorunda değildir. Pornografik seyir bu anlamda cinselliğin kendi içinden çıkardığı refleksif bir yarık, bedenin kendisini terk etmeden kendi işleyişine bakabildiği bir iç mesafe biçimidir.
7.2. Karşılıklılıktan Kaçmadan Karşılıklılığa Direnmek
Cinselliğin karşılıklılık yapısından mutlak biçimde çıkmak mümkün değildir; çünkü libido zaten özneyi nesnelere yönelten, bedenle dünyayı birbirine bağlayan ilişkisel bir güçtür. Arzu, kendisini bütünüyle ilişkiden çektiği anda kendi cinsel niteliğini de kaybetmeye başlar. Dolayısıyla özgürlük burada ilişkisizlik biçiminde kurulamaz. Asıl mesele, karşılıklılığın içinde kalırken onun bütün belirlenimlerine bütünüyle teslim olmamaktır. Pornografik seyir, tam da bu nedenle karşılıklılığın basit inkârı değil, karşılıklılığın kendi totalleşme eğilimine karşı içeriden geliştirilen bir direnç biçimi olarak düşünülebilir.
Direnç kavramı burada çatışma veya reddetme anlamında kullanılmamalıdır. Seyirci cinselliği reddetmez, libidinal enerjiyi askıya almaz ve erotik nesneden uzaklaşmaz. Tam tersine cinsel alanla ilişkisini sürdürür. Fakat bu ilişkinin biçimi değişir: karşılıklı eylem zorunluluğu azalır, ötekinin anlık cevabına bağlılık düşer ve özne kendi libidinal hareketiyle daha doğrudan karşılaşır. Direnç, içeriğe karşı değil, etkileşim biçiminin mutlaklaşmasına karşıdır.
Gerçek cinsel karşılaşmanın yapısında ötekinin bağımsızlığı kurucudur. Özne yalnızca kendi arzusuyla değil, karşısındaki kişinin arzusuyla da karşılaşır. Bu karşılıklılık cinselliğin zenginliğini üretir; ancak aynı zamanda öznenin kendi libidinal yönelimi üzerinde tam bir mesafe kurmasını zorlaştırır. Başkasının arzusu, öznenin davranışını sürekli yeniden biçimlendirir. Pornografik seyir ise aynı erotik alanı korurken bu geri-besleme zorunluluğunu düşürür. Böylece özne cinsel fenomeni yaşamaya devam eder, fakat onu sürekli yeniden şekillendiren bir ötekinin doğrudan karşılığından geri çekilir.
Karşılıklılığa direnmek, ötekinin varlığını değersizleştirmek değildir. Burada amaç ötekiyi bütünüyle ortadan kaldırmak değil, ötekinin karşılıklı belirleyiciliğini askıya almaktır. Pornografik görüntüde bir başka beden, bir başka arzu ve cinsel davranış hâlâ vardır. Fakat bu beden seyircinin davranışına cevap vermez; dolayısıyla karşılıklılık cinsel anlam düzeyinde korunurken davranışsal düzeyde minimuma iner.
Bu ayrım, pornografik deneyimin neden aynı anda hem ilişkisel hem tek taraflı olduğunu açıklar. Seyirci görüntüyle ilişkisiz değildir; aksi hâlde görüntü erotik anlam taşımazdı. Ancak ilişki, kişilerarası cinsellikteki çift yönlü yapıyı üretmez. Pornografik seyir bu nedenle “ilişkiden çıkış”tan çok ilişkinin nedensel yoğunluğunun düşürülmesidir.
Özgürlüğün bu biçimi, klasik negatif özgürlük anlayışına kısmen benzer. Öznenin belirli bir dış zorlamadan kurtulması söz konusudur; fakat burada zorlayıcı unsur doğrudan tahakküm değil, karşılıklılığın yapısal gereklilikleridir. Cinsel ilişkide kişi sürekli olarak ötekinin varlığına cevap vermek zorundadır. Pornografik seyirde ise cevap verme zorunluluğu azalır. Özne böylece arzu alanında daha geniş bir iç hareket serbestisi kazanır.
Yine de bu serbesti mutlak egemenlik değildir. Seyirci hâlâ kendi arzularının, alışkanlıklarının, kategorilerin ve teknik sistemlerin etkisi altındadır. Dolayısıyla pornografik özgürlüğü tam özerklik olarak tanımlamak yanlış olur. Daha doğru ifade, belirlenim biçimlerinin değiştirilmesidir. Özne kişilerarası karşılıklılığın doğrudan baskısından çıkarken başka bir sistemik yapının içine girer.
Pornografik seyri ontolojik açıdan ilginç yapan nokta da tam olarak buradadır: özne bir belirlenim rejiminden diğerine geçerek kendi cinsel deneyiminin yapısını değiştirebilir. Karşılıklı ilişkinin canlı fakat yoğun nedenselliği yerine, temsilin daha tek taraflı ve refleksif nedenselliğini seçer. Böylece cinsellik tek bir zorunlu ilişki biçimi olmaktan çıkar.
Bu değişim, karşılıklılığın değerini ortadan kaldırmaz. Yakınlık, karşılıklı tanınma ve bedensel uyum kişilerarası cinselliğin özgül nitelikleridir. Pornografik seyir bunların yerine geçmek zorunda değildir. Buradaki ontolojik işlev, karşılıklılığın cinsel deneyimin tek geçerli biçimi hâline gelmesini engellemektir. Cinsellik farklı modaliteler taşıyabiliyorsa, özne bu modaliteler arasında hareket ederek kendi libidinal deneyimine mesafe kazandırabilir.
Direnç, tam da bu çoğullukta anlam kazanır. Tek bir cinsel biçime bütünüyle bağlı olmayan özne, kendi arzusunu yalnızca o biçimin kuralları içinde yaşamak zorunda değildir. Karşılıklı ilişki bir mod, seyir başka bir mod olabilir. Cinselliğin çoğul modaliteleri, libidonun kendi kendisini tek bir döngüye kapatmasını zorlaştırır.
Bu noktada karşılıklılığa direnmek ile karşılıklılığı reddetmek arasındaki fark belirleyicidir. Reddetmek, ötekinin varlığını ve ilişkisel cinselliği değersizleştirmek olurdu. Direnmek ise karşılıklılığın totalleşmesini engeller. Özne gerektiğinde bu yapının dışında bir perspektif kazanabildiği sürece karşılıklı ilişki de daha özgür biçimde yaşanabilir.
Pornografik seyir bu anlamda karşılıklılığın dış düşmanı değil, onun iç sınırıdır. Karşılıklılık kendi üzerine kapanarak bütün libidinal alanı işgal etmeye başladığında, seyir başka bir ilişki biçiminin mümkün olduğunu gösterir. Böylelikle cinsellik tek bir nedensel mantığa indirgenmez.
İç sınır kavramı önemlidir; çünkü özgürlüğü sisteme dışsal bir noktaya yerleştirmez. Cinsellikten tamamen çıkan özne artık cinsel özgürlük değil, cinsellikten uzaklaşma yaşamış olur. Pornografik seyir ise cinsel fenomenle bağı koruduğu için özgürlüğü alanın içinde üretir. Libidinal enerji devam eder, ancak enerjinin akış biçimi değişir.
Karşılıklılığa direnmek aynı zamanda öznenin kendi bedenini başkasının bakışından geçici olarak geri çekebilmesi anlamına gelir. Gerçek ilişkide kişi yalnızca görmez; görüldüğünü da bilir. Pornografik seyir bu ikinci katmanı azaltır. Seyirci kendi bedenini karşı tarafın değerlendirmesine sunmadan erotik alanda kalabilir. Böylece cinsel özne, kendi görünürlüğünden geri çekilip yalnızca görme ve arzulama konumunda yoğunlaşır.
Bu geri çekilme, özellikle öznenin kendisini bir performans içinde yaşamasını azaltabilir. Karşılıklı ilişkide kişi yalnızca arzusunu değil, karşı tarafın kendisini nasıl algıladığını da yönetir. Seyirde ise bu performatif yük zayıflar. Özne cinsel alanı daha az toplumsal sunumla deneyimleyebilir.
Pornografik direnç burada öznenin kendisini yeniden sahiplenmesi biçiminde yorumlanabilir. Başkasının bakışı altında sürekli nesneleşen beden, seyir konumunda geçici olarak görünmezleşir. Öznenin cinselliği başkasının değerlendirmesine bağlı olmadan devam eder. Böylece cinsel deneyimin merkezinde karşılıklı tanınma yerine öznenin kendi yönelimi belirginleşir.
Ancak bu içe dönüş narsistik kapanmayla özdeş değildir. Refleksif mesafe yalnızca “benim arzum”u mutlaklaştırdığında yeni bir kapanma üretir. Asıl özgürleştirici olan, öznenin kendi arzusunu da nesne olarak görebilmesidir. Seyirci yalnızca karşılıklılıktan çekilmez; kendi tek taraflı bakışının yapısını da fark edebilir.
Bu çift yönlü mesafe pornografik deneyimin en ince yönlerinden biridir. Özne hem ötekinin doğrudan belirleyiciliğinden geri çekilir hem de kendi arzusuna tam olarak teslim olmak zorunda değildir. Böylece iki farklı zorunluluk aynı anda gevşer: başkasının cevabı ve kendi dürtüsünün doğallık iddiası.
Karşılıklılığa direnmek bu anlamda libidonun öz-düzenleme kapasitesidir. Libido yalnızca nesneye yönelmez; kendi ilişki biçimini de değiştirebilir. Arzu belirli bir nesneye bağlı kalsa bile, nesneyle kurduğu ontolojik ilişki farklılaşabilir. Gerçek karşılaşma, fantezi ve pornografik seyir aynı libidinal enerjinin farklı biçimleri olarak görülebilir.
Cinselliğin manevi boyutu da tam bu mod değiştirme kapasitesi içinde ortaya çıkar. Maneviyat, beden ile ilişkiyi yok etmek değil, bedenin ve ilişkinin tek zorunlu biçim olmadığını görebilmektir. Özne arzu ederken kendi arzusunun biçimini dönüştürebildiğinde, cinsellik yalnızca dürtüsel tekrar olmaktan çıkar.
Direncin yapısal gücü, cinselliği tamamen reddetmeden onun kendi normatif ağırlığını sınırlamasındadır. Karşılıklı ilişki artık tek meşru cinsel gerçeklik değildir; seyir de başka bir varoluş tarzı olarak yer açar. Böylelikle cinsel alan kendi içindeki çeşitliliği korur.
Bu çeşitlilik libidonun kendi döngüsünü aşabilmesi için de gereklidir. Tek bir ilişki biçimi mutlaklaştığında arzu giderek o yapının ritmini tekrar eder. Farklı modaliteler arasında geçiş ise libidinal hareketin kendisini yeniden düzenlemesine izin verir. Pornografik seyir bu anlamda sadece içerik değişimi değil, ilişki formu değişimidir.
Karşılıklılığa direnmenin ontolojik anlamı en yoğun biçimde şu noktada ortaya çıkar: özne, karşılıklılığı yok etmeksizin onun tek belirleyici cinsel yasa olmasını reddeder. Seyirci hâlâ cinselliğin içindedir, hâlâ ötekine yönelir ve hâlâ libidinal olarak etkilenir; fakat kendi varlığını eşzamanlı mütekabiliyete teslim etmez.
Bu nedenle pornografik seyir, cinselliğin dışındaki kaçış çizgisi değil, cinselliğin içinde açılmış bir nedensel gevşeme alanıdır. Özne ilişkiden tamamen ayrılmadan ilişkinin karşılıklı zorunluluğunu azaltır. Direnç de tam olarak burada gerçekleşir: karşılıklılığı kırmak yerine onun mutlak kapanmasını engellemek.
En yoğun ifadeyle pornografik özgürlük, cinselliğin içinde kalırken cinselliğin karşılıklı belirlenimlerine tam olarak teslim olmama kapasitesidir. Seyirci cinsel alanı terk etmez; yalnızca o alanın kişilerarası yasasını askıya alır. Bu nedenle pornografi karşılıklılığın karşıtı değil, karşılıklılığın totalleşmesini sınırlayan bir iç fark üretir. Cinsellik devam eder, libido devam eder, haz devam eder; fakat ilişkinin çift yönlü zorunluluğu artık tek mümkün ontolojik biçim değildir.
7.3. Cinselliğin Kendi İçindeki En Dışsal Gözlem Noktası
Pornografik seyri bütünlüklü biçimde tanımlamak için en uygun formül, onu cinselliğin kendi içinde ürettiği mümkün olan en dışsal gözlem noktası olarak düşünmektir. “En dışsal” ifadesi burada cinselliğin tamamen dışına çıkmayı değil, cinsel alan içinde kalırken karşılıklı etkileşimden mümkün olan en yüksek ölçüde geri çekilmeyi anlatır. Seyirci hâlâ libido tarafından harekete geçirilir, hâlâ erotik nesnelere yönelir ve hâlâ bedensel etkilenme yaşar; buna rağmen cinsel fenomenin diğer kutbuyla doğrudan davranışsal bir devre kurmaz.
Bu konumun paradoksu, içeride oluş ile dışarıda oluşun aynı anda korunmasıdır. Tamamen dışarıda duran kişi cinselliği yalnızca nötr bir fenomen olarak gözlemleyebilir; pornografik seyirci ise cinsel anlamın içindedir. Tamamen içeride duran kişi ise karşılıklı ilişkinin akışına katılır. Pornografik özne bu iki uç arasında, libidinal olarak içeride fakat etkileşimsel olarak dışarıda bulunan ara bir konum işgal eder.
Transandantal seyir konumu kavramının gerçek işlevi de burada tamamlanır. Seyirci metafizik bir aşkın özne değildir; cinsel fenomenin bütün koşullarını kurmaz ve kendi belirlenimlerinden bağımsız değildir. Buna rağmen, deneyimin doğrudan etkileşimsel içeriğine katılmadan o içeriği kendi önünde nesneleştirebildiği ölçüde fenomenal olarak ayrıcalıklı bir konum kazanır. “Transandantal” niteleme, bu göreli dışsallığı ifade eder.
En dışsal nokta, mümkün olan en düşük karşılıklı nedensellik düzeyidir. Görüntü seyirciyi etkileyebilir; seyircinin bedeni, dikkati ve arzusu değişebilir. Fakat seyircinin tepkisi görüntünün içindeki öznenin davranışını geri belirlemez. Böylece çift yönlü döngü bir tarafta kesilir. Cinsellik libidinal etkisini korurken kişilerarası mütekabiliyet azalır.
Bu asimetri, seyircinin fenomenal alan üzerinde göreli bir egemenlik kazanmasına yol açar. Nesne seçilebilir, değiştirilebilir ve terk edilebilir. Seyirci kendi bakışını başka bir nesneye yöneltebilirken görüntü onun seçimine karşı çıkamaz. Bakış böylece cinsel fenomenin içinde hareket eden bir karar merkezi hâline gelir.
En dışsal gözlem noktası aynı zamanda en soyut özne konumudur. Görüntüdeki beden giderek görünür, parçalanabilir ve sınıflandırılabilir hâle gelirken seyirci kendi görünürlüğünden geri çekilir. Öznenin bedensel belirlenimleri fenomenal alanın dışında kalır; seyirci giderek saf bakış işlevinde yoğunlaşır. Böylece pornografik sistem gözlemlenen ile gözlemci arasındaki ontolojik asimetriyi radikalleştirir.
Bu soyutlaşma, öznenin bedenden tamamen kopması anlamına gelmez. Seyircinin kendi bedeni uyarılma ve haz bakımından deneyimin içindedir. Ancak bedeni başkasının bakışının nesnesi değildir. Böylelikle beden hem içeride hem dışarıdadır: libidinal tepkinin taşıyıcısı olarak içeride, toplumsal görünürlüğün nesnesi olarak dışarıda.
Pornografik seyir tam da bu çift statü sayesinde cinselliğin kendi üzerine dönmesini mümkün kılar. Libido dışsallaştırılmış görüntülere yönelirken kendi yapılarını da karşısında görür. Seyirci yalnızca başka bedenlerin cinsel davranışlarını değil, kendi arzusunun hangi tür içeriklere yöneldiğini de izler. Böylece gözlem noktası sadece dış dünyaya değil, öznenin kendi libidinal düzenine de açılır.
Cinselliğin kendi içindeki en dışsal nokta bu nedenle bir meta-konumdur. Cinsel fenomen birinci düzeyde yaşanmaya devam eder; ikinci düzeyde ise aynı fenomen gözlemin nesnesi hâline gelir. Pornografik seyir bu iki düzeyi tek deneyimde birleştirir. Özne arzu ederken arzusunun dışsallaşmış dünyasına da bakar.
Bu meta-konum, karşılıklılığın kendi üzerine kapanmasını engelleyen üçüncülüğün en radikal biçimidir. Cinsel ilişki iki kutup arasında tamamen kapanırsa, bütün anlam akışı mütekabiliyet içinde dolaşır. Seyir noktası üçüncü bir eksen açarak bu kapanışı kırar. Cinsellik artık yalnızca iki beden arasında geçen olay değildir; aynı zamanda kendisine bakılabilen bir fenomen olur.
Richard’ın condilectio’su ile kurulan analojinin işlevi tam burada daha net görülür. Üçüncü, ilk iki kutbu yok etmez; ilişkinin kendi üzerine kapanmasını engeller. Pornografik seyir de cinsel karşılıklılığı ortadan kaldırmaz; onun dışında ama aynı libidinal alan içinde başka bir pozisyon açar. Üçüncülük burada kişisel değil, ontolojik bir işlevdir.
Giddens’ın refleksif faili açısından aynı yapı seküler bir dille ifade edilebilir. Fail kendi eyleminin içinde kalırken eylem–yapı döngüsünü gözlemleyebilir. Pornografik seyirci de libidonun içinde kalırken libidinal fenomeni nesneleştirebilir. Böylece teolojik, sosyolojik ve libidinal düzlemlerde aynı yapısal motif tekrarlanır: sistemin içine yerleştirilmiş bir ikinci-derece gözlem konumu.
Pornografik bakışın özgürlüğü tam da bu ikinci-derece yapıda yatar. Seyirci cinselliğin dışına çıkıp bağımsız bir özne hâline gelmez; fakat kendi cinsel belirlenimlerinin tamamına eşit ölçüde gömülmez. Belirlenmişlik ile gözlem arasında bir fark oluşur. Özgürlük burada nedenlerden bağımsızlık değil, nedenlerin içinde mesafe üretebilme kapasitesidir.
En dışsal gözlem noktasının manevi anlamı da buradan türetilir. Maneviyat, bedenin karşıtı değil, bedenin içinde kendi bedensel sürecine tamamen özdeş olmayan bir perspektif yaratabilme kapasitesi hâline gelir. Pornografik seyir bu kapasitenin kusursuz veya zorunlu gerçekleşmesi değildir; fakat yapısal olarak mümkün olduğu bir alan oluşturur.
Böyle bir yorum pornografiyi otomatik olarak olumlu bir pratik hâline getirmez. Aynı seyir konumu mekanik tekrar, nesneleşme, kategori bağımlılığı ve erotik enflasyon içinde de çalışabilir. Ontolojik işlev ile etik veya psikolojik sonuç aynı şey değildir. Pornografik yapının refleksif potansiyeli, onun bütün kullanımlarının refleksif olduğu anlamına gelmez.
Yine de pornografinin yalnızca yabancılaşma teorileri üzerinden okunması, bu çift yönlü yapıyı gözden kaçırır. Pornografi nesneleştirirken aynı zamanda nesneleşmiş libidoyu görünür kılar; karşılıklılığı azaltırken refleksiyon alanını büyütebilir; bedeni parçalayarak seyir noktasını soyutlaştırırken aynı zamanda öznenin kendi bakışını fark edebilmesine zemin hazırlayabilir. Sistemin ontolojik karmaşıklığı tam da bu ikili işlevlerde bulunur.
Cinselliğin kendi içindeki en dışsal gözlem noktası aynı zamanda cinsel deneyimin sınırını da görünür kılar. Seyirci hâlâ arzu ediyorsa cinselliğin içindedir; fakat karşılıklı ilişkiye girmiyorsa cinselliğin klasik kişilerarası biçiminin dışındadır. Pornografik deneyim böylece cinselliğin nerede başlayıp nerede bittiğine ilişkin sınırları bulanıklaştırır.
Bu sınır bulanıklığı, pornografiyi cinselliğin ikamesi olmaktan çıkarır. İkame kavramı iki şeyin aynı işlevi yerine getirdiğini varsayar. Oysa pornografik seyir ile karşılıklı cinsellik farklı ontolojik işlevlere sahiptir. Biri karşılıklı dönüşüm, diğeri fenomenal mesafe üretir. Biri ötekinin canlı iradesine açıklık getirir, diğeri bu iradenin eşzamanlı belirleyiciliğini azaltır.
Pornografik seyir bu nedenle eksiklik üzerinden değil, modal farklılık üzerinden tanımlanmalıdır. Cinselliğin tek standardı karşılıklı bedensel ilişki olduğunda seyir zorunlu olarak yetersiz görünür. Oysa farklı cinsel modalitelerin farklı işlevlere sahip olduğu kabul edildiğinde pornografik deneyim kendi ontolojik özgüllüğünü kazanır.
En dışsal nokta aynı zamanda libidonun kendi sınırına en fazla yaklaştığı yerdir. Özne hâlâ arzunun içindedir, fakat arzu nesnesiyle gerçek ilişkiden mümkün olduğunca çekilmiştir. Bir adım daha geri çekildiğinde erotik etkilenmenin kendisi de ortadan kalkabilir. Dolayısıyla pornografik seyir, cinselliğin içinde kalabilmekle cinsellikten çıkmak arasındaki eşiğe yakın bir konumdur.
Bu eşik karakteri, pornografinin neden hem bedensel hem refleksif bir fenomen olduğunu açıklar. Seyirci cinselliği yalnızca düşünmez; bedeniyle yaşar. Fakat yaşadığı şey karşılıklı ilişki değildir. Cinsel enerji ile gözlemsel mesafe aynı yapıda birleşir.
Bakışın egemenliği de burada nihai anlamını kazanır. Seyirci yalnızca mevcut nesneyi seçmez; aktüel olan ile mümkün olan arasındaki geniş repertuarı kendi önünde fenomenal bir alan hâline getirir. Görüntülerin, kategorilerin ve alternatiflerin çoğulluğu tek bir bakış merkezinin önünde toplanır. Pornografik seyirci, cinsel mümkünlüklerin üzerinde dolaşan bir seçim noktası hâline gelir.
Ancak bu egemenlik kendi paradoksunu taşır. Seyirci nesneler üzerinde daha fazla seçim gücü kazandıkça sistemin kategorik ve algoritmik yapısına daha fazla bağımlı olabilir. Dolayısıyla bakışın dışsallığı mutlak değildir; her zaman başka yapıların içinde gerçekleşir. Pornografik seyir özneyi cinselliğin karşılıklılığından kısmen çıkarırken onu teknik aracılığın içine yerleştirir.
Tam da bu nedenle pornografik öznenin nihai konumu saf özgürlük değil, göreli dışsallıktır. Özne sistemin dışına çıkmaz; sistem içinde daha az karşılıklı, daha fazla gözlemsel bir noktaya taşınır. Bu göreli dışsallık, pornografinin ontolojik değerini abartmadan açıklamaya izin verir.
Pornografinin en radikal tanımı burada bütün hatlarıyla ortaya çıkar: cinselliğin, kendi etkileşimsel zorunluluğundan bütünüyle kaçamadığı için, kendi içinde mümkün olan en dışsal gözlem noktasını üretmesidir. Seyirci hâlâ libido tarafından belirlenir, fakat başka bir öznenin eşzamanlı cevabına bağlanmaz; hâlâ cinsel fenomeni yaşar, fakat o fenomenin karşı tarafıyla davranışsal bir devre kurmaz; hâlâ haz alır, fakat hazzın gerçekleşmesi karşılıklı müzakereye bağlı değildir.
Pornografi böylece karşılıklılığın basit karşıtı değil, onun üçüncü modalitesi hâline gelir. Birinci düzeyde arzu nesneye yönelir, ikinci düzeyde iki özne birbirini karşılıklı olarak belirler, üçüncü düzeyde ise aynı cinsel alan kendi üzerine dönerek kendisine bakabilecek bir seyir noktası üretir. Pornografik bakışın ontolojik özgüllüğü bu üçüncü konumdadır: ilişkinin içinde kalırken ilişkiye mesafe kazandırmak, libidoyu korurken onun karşılıklı zorunluluğunu azaltmak ve cinselliği terk etmeden cinselliğin kendisini fenomen olarak görebilmek.
Tepkiniz Nedir?