Kaçıngan Bağlanma: Aktüelleşmeyen Bağın Kategori Krizi

Kaçıngan bağlanmayı, filogenetik bağlanma potansiyelinin sembolik ilişki statüleri içinde askıya alınması ve doğal aktüelleşmenin kategori krizine uğraması üzerinden ele alan felsefi-psikolojik bir analiz.

1. Filogenetik Dispozisyon ile Sembolik İnşa Arasındaki Ayrım

1.1. Psikolojik A Priori ve Doğuştan Yapılandırılmış Yönelimler

İnsan zihnini yalnızca deneyimin üzerine yazıldığı nötr bir yüzey olarak düşünmek, psikolojik hayatın en temel örgütlenme koşullarından birini gözden kaçırır: organizma dünyaya yalnızca öğrenebilme kapasitesiyle değil, neyi öğrenmeye daha hazır olduğunu, hangi uyaranlara daha hızlı yöneldiğini, hangi ilişkisel biçimlere daha güçlü tepki verdiğini ve hangi çevresel koşulları psikolojik olarak ayrıcalıklı hale getirdiğini belirleyen önceden yapılandırılmış dispozisyonlarla gelir. Deneyim kuşkusuz zihinsel içeriğin büyük bölümünü biçimlendirir; fakat deneyimin kendisi de tamamen biçimsiz bir alıcıya ulaşmaz. Algılayan, ayırt eden, korkan, yakınlık arayan, yüzlere yönelen, sosyal faillere hassasiyet gösteren ve belirli örüntüleri diğerlerinden daha kolay öğrenen bir organizma zaten mevcuttur. Dolayısıyla insan psikolojisinin başlangıç noktası içeriksiz bir boşluk değil, henüz belirli yaşantılarla doldurulmamış fakat belirli yaşantılara doğru eğilim taşıyan yapılandırılmış bir imkân alanıdır.

Burada kullanılacak a priori kavramını Kantçı anlamından kesin biçimde ayırmak gerekir. Kant için a priori, deneyimden türemeyen ve deneyimin mümkün olmasının koşullarını oluşturan zorunlu bilişsel formlara işaret eder. Psikolojik ve evrimsel düzlemde söz konusu edilen a priori ise aynı epistemolojik statüye sahip değildir. Burada kastedilen, ontogenetik deneyimden önce filogenetik süreç tarafından hazırlanmış bir eğilim, hassasiyet veya örgütlenme biçimidir. Başka bir deyişle birey söz konusu yapıyı kendi kişisel deneyimleriyle sıfırdan üretmez; türün evrimsel tarihi, belirli türden tepkileri ve ilişkileri mümkün kılan başlangıç mimarisini önceden hazırlamıştır. Dolayısıyla “psikolojik a priori”, zorunlu ve değişmez bir bilgi içeriğinden çok, deneyimin hangi doğrultularda örgütlenmeye daha elverişli olduğunu belirleyen doğuştan dispozisyonların genel adı olarak kullanılabilir.

Böyle bir ayrım yapılmadığında doğuştanlık kolaylıkla kaba bir genetik determinizme dönüşür. Oysa doğuştan yapılandırılmış olmak, tamamlanmış bir psikolojik içeriğin organizmanın içine önceden yerleştirildiği anlamına gelmez. İnsan, belirli bir annesinin yüzünü, belirli bir dili, belirli ahlaki kuralları, belirli korku nesnelerini veya belirli kültürel sembolleri bilerek doğmaz. Doğuştan gelen şey içerikten ziyade yönelimsel mimaridir: belirli uyaran sınıflarına karşı seçici açıklık, belirli ilişkilerin kurulmasını kolaylaştıran davranışsal sistemler, bazı öğrenme biçimlerini diğerlerinden daha olası hale getiren bilişsel önyapılar ve uygun çevresel koşullarla karşılaştığında gelişebilecek potansiyeller. Evrimsel dispozisyon bu nedenle tamamlanmış gerçeklik değil, belirli bir gerçekliğe dönüşme kapasitesidir.

İnsan yavrusunun yüzlere yönelik erken hassasiyeti bu ayrımı somutlaştırır. Bebek belirli insanların kim olduğunu önceden bilmez; buna rağmen insan yüzünü andıran konfigürasyonlara başka görsel yapılardan farklı tepki vermeye hazırlıklı bir algısal sistemle dünyaya gelir. Dil ediniminde de benzer bir yapı görülür. Çocuk herhangi bir belirli dili doğuştan bilmez; fakat insan dilini edinmeye son derece elverişli, sıradan genel öğrenmeyle açıklanması güç bir nörobilişsel hazırlık taşır. Tehdit algısında bazı uyaranların daha kolay korku nesnesine dönüşebilmesi, sosyal faillere yönelik olağanüstü hassasiyet, bakım verme davranışları, karşılıklılık beklentileri ve yakınlık arayışı da aynı genel çerçevede ele alınabilir. Buradaki ortak ilke, dış dünyanın psikolojik sistemi tamamen keyfî biçimde biçimlendirmemesi; organizmanın çevreden gelen veriyi önceden mevcut seçicilikler üzerinden karşılamasıdır.

Carl Gustav Jung’un arketip kavramı, modern evrimsel psikolojinin kavramsal ve ampirik çerçevesiyle özdeşleştirilemeyecek olsa da bu tartışma açısından önemli bir tarihsel-felsefi örnek sunar. Jung’a göre psişe yalnızca bireyin kişisel deneyimlerinden meydana gelen bir birikim değildir; bireysel bilinçdışının altında insan türünün ortak psişik tarihinden kaynaklanan kolektif bir katman bulunur. Arketipler bu düzlemde hazır imgelerden çok, belirli deneyimlerin ve imgelerin örgütlenmesini sağlayan biçimsel kalıplar olarak düşünülmelidir. Anne arketipi, örneğin bireyin belirli annesi hakkında doğuştan taşıdığı somut bir temsil değildir; annelik, koruma, doğurma, besleme ve kapsama gibi deneyimlerin belirli bir psişik eksende örgütlenebilmesini mümkün kılan biçimsel bir potansiyeli ifade eder. Bu nedenle Jungçu arketip, içerikten önce gelen bir yapı olarak psikolojik a priori düşüncesine yaklaşır: çevre arketipi yaratmaz, fakat arketipsel potansiyelin belirli imgeler, kişiler ve kültürel temsiller aracılığıyla somutlaşmasını sağlar.

Jung’un yaklaşımında özellikle önemli olan nokta, psişik form ile deneyimsel içerik arasındaki ayrımdır. Eğer arketip belirli bir mitolojik figür veya kültürel temsil ile özdeşleştirilirse, kavramın doğuştanlık iddiası savunulamaz hale gelir; çünkü mitler ve semboller tarihsel olarak farklılaşır. Fakat arketip, imgeleri belirli doğrultularda örgütleyebilen biçimsel bir eğilim olarak ele alındığında, kültürel çeşitlilik ile psikolojik süreklilik birlikte düşünülebilir. Aynı temel psişik dispozisyon farklı toplumlarda farklı sembollerle ifade edilir. Böylece biyolojik veya psişik ön-yapı ile onun tarihsel temsil biçimi birbirinden ayrılır. Bu ayrım, doğuştan gelen yönelimlerle sonradan inşa edilen sembolik yapıların neden aynı kategoriye indirgenemeyeceğini anlamak açısından da temel önemdedir.

Steven Pinker’ın insan doğasına yaklaşımı başka bir teorik gelenekten hareket etmesine rağmen benzer bir anti-tabula-rasa ilkesini daha açık biçimde savunur. Pinker’ın temel itirazlarından biri, insan zihninin kültür tarafından neredeyse sınırsız biçimde şekillendirilebilen boş bir levha olduğu düşüncesinedir. İnsan zihni evrimsel seçilimin ürünüdür ve çevresel problemlere cevap verebilecek belirli bilişsel kapasite ve eğilimlerle yapılandırılmıştır. Öğrenme, doğuştan yapının karşıtı değildir; tersine, öğrenmenin kendisi ancak neyin ayırt edileceğini, hangi örüntülerin kaydedileceğini ve hangi tepkilerin pekiştirilmeye açık olduğunu belirleyen önceden örgütlenmiş mekanizmalar sayesinde mümkündür. Tamamen biçimsiz bir zihin, paradoksal biçimde, hiçbir şeyi öğrenemezdi; çünkü öğrenmenin gerçekleşebilmesi için veriyi seçen, sınıflandıran ve ilişkilendiren asgari bir mimariye ihtiyaç vardır.

Doğuştanlık ile kültür arasındaki ilişkiyi sıfır toplamlı bir karşıtlık olarak görmek bu nedenle yanıltıcıdır. Evrimsel olarak hazırlanmış eğilimler kültürü gereksiz kılmaz; kültürel farklılıklar da biyolojik ön-yapıların bulunmadığını göstermez. Aksine, kültür çoğu zaman ortak insan dispozisyonlarının tarihsel olarak farklı biçimlerde kanalize edilmesidir. İnsanların statüye duyarlı olması, her toplumda aynı statü sisteminin oluşacağı anlamına gelmez; karşılıklılık beklentisi, bütün toplumların aynı ahlak kurallarını geliştireceğini garanti etmez; bakım verme eğilimi, annelik ve ebeveynlik pratiklerinin kültürler arasında özdeş olmasını gerektirmez. Filogenetik olan belirli bir içerikten çok belirli bir problem alanına duyarlılık sağlayabilir; kültürel düzen ise bu duyarlılığın hangi semboller, normlar ve pratikler üzerinden ifade edileceğini belirler.

Jonathan Haidt’in ahlaki temeller yaklaşımı aynı mantığı ahlaki psikoloji alanına taşır. Haidt açısından ahlaki zihnin bütün yapısı soyut akıl yürütme ve kültürel öğretim sonucunda sıfırdan kurulmaz. İnsanlar zarar, adalet, sadakat, otorite, kutsallık veya özgürlük gibi belirli ahlaki problem alanlarına karşı evrimsel olarak hazırlanmış hassasiyetler taşıyabilirler. Kültür daha sonra bu hassasiyetlerin hangi nesnelere uygulanacağını, nasıl yorumlanacağını ve hangi normatif sistemler içinde örgütleneceğini belirler. Dolayısıyla aynı temel hassasiyet farklı toplumlarda birbirinden oldukça farklı ahlaki kodlara dönüşebilir. Burada yine iki katman birbirinden ayrılır: evrimsel olarak devralınan değerlendirme eğilimi ile tarihsel olarak biçimlenen değer sistemi aynı şey değildir.

Haidt’in yaklaşımı açısından özellikle öğretici olan, doğuştanlığın katı ve değişmez davranış anlamına gelmemesidir. Evrimsel hassasiyet, belirli durumlarda aktive edilmeye yatkın bir başlangıç konfigürasyonudur; kültürel deneyim tarafından güçlendirilebilir, zayıflatılabilir, farklı nesnelere yönlendirilebilir veya başka hassasiyetlerle yeni bileşimlere sokulabilir. Dolayısıyla filogenetik dispozisyon, insan davranışını tek yönlü biçimde dikte eden mekanik bir emir değil, belirli psikolojik yolları diğerlerinden daha erişilebilir kılan bir eğilim alanıdır. İnsan özgürlüğü, kültür ve bireysel farklılıklar tam da bu yapılandırılmış fakat açık alan içerisinde ortaya çıkar.

Jung, Pinker ve Haidt’in yan yana getirilmesi, aralarındaki önemli teorik farklılıkları silmek anlamına gelmemelidir. Jung analitik psikoloji içerisinde kolektif bilinçdışı ve arketipsel biçimler üzerinden düşünür; Pinker bilişsel bilim ve evrimsel psikoloji bağlamında zihinsel donanımın evrimsel kökenlerini vurgular; Haidt ise özellikle ahlaki sezgilerin ve değerlendirme sistemlerinin evrimsel hazırlığı üzerinde durur. Bunların ampirik dayanakları, yöntemleri ve ontolojik varsayımları birbirinden farklıdır. Burada ortaklaştırılan şey belirli teorik ayrıntılar değil, daha temel bir antropolojik önermedir: insan bireyi kendi psikolojik yapısını bütünüyle yaşamı sırasında icat etmez. Deneyimin üzerine çalıştığı, tarihsel olarak daha eski bir organizasyon vardır.

Bağlanma sistemi de bu genel çerçevenin en önemli örneklerinden biri olarak düşünülebilir. İnsan yavrusu bakım verene yakınlık aramayı, tıpkı bir bürokratik protokolü veya toplumsal unvanı öğrendiği gibi kültürel eğitim yoluyla edinmez. Açlık, korku, yalnızlık, ayrılık ve tehdit gibi koşullar altında bakım veren figüre yönelmek, insan yavrusunun hayatta kalma problemiyle doğrudan bağlantılı bir davranışsal organizasyona dayanır. Burada bakım verenin kimliği, ilişkinin kültürel biçimi ve bakım pratiklerinin ayrıntıları tarihsel olarak değişebilir; fakat organizmanın korunma, yakınlık ve düzenlenme sağlayan bir figüre yönelme kapasitesi daha temel bir düzlemde bulunur. Bağlanmanın psikolojik önemi tam da onun kültürel temsilinden önce gelen bu yönelimsel karakterinden kaynaklanır.

Filogenetik dispozisyonların ortak yapısı böylece üç düzeyde belirginleşir. İlk olarak bireysel deneyimden önce gelirler; birey onları sıfırdan üretmez. İkinci olarak tamamlanmış içerikler değil, belirli türden deneyimlere doğru yapılandırılmış potansiyellerdir. Üçüncü olarak kendi başlarına kapalı ve tamamlanmış değildirler; uygun çevresel karşılaşmalar sayesinde gelişir, farklılaşır ve fiilî psikolojik yapılara dönüşürler. Bu nedenle doğuştanlık ile gerçekleşmişlik birbirinden ayrılmalıdır. Bir eğilimin organizmada mevcut olması, onun psikolojik işlevini yerine getirmiş olduğu anlamına gelmez. Potansiyel, tam da potansiyel olduğu için henüz gerçekleşmemiştir.

Aristotelesçi terminolojiyle söylenecek olursa burada dynamis ile energeia arasındaki ayrım psikolojik bir analoji kazanır: belirli bir yapının mümkünlük olarak bulunması ile etkin bir gerçeklik halinde ortaya çıkması aynı ontolojik durum değildir. Elbette biyolojik dispozisyonları doğrudan Aristoteles’in metafiziğine indirgemek gerekmez; ancak potansiyel ile aktüel arasındaki ayrım, psikolojik ön-yapıların statüsünü kavramak için oldukça işlevseldir. İnsan yavrusunun bağ kurabilme kapasitesi vardır; fakat bağın kendisi bu kapasitenin belirli bir ötekiyle ilişkide gerçekleştirilmesini gerektirir. Dil kapasitesi vardır; fakat belirli bir dil ancak dilsel çevreyle karşılaşma içerisinde edinilir. Sosyal değerlendirme eğilimleri vardır; fakat belirli değerler ve normlar tarihsel etkileşim içerisinde biçimlenir. Dolayısıyla filogenetik miras, gerçekleşmiş yaşamın yerine geçmez; gerçekleşmiş yaşamın mümkünlük koşullarından birini oluşturur.

Tam da burada “doğal” kavramını da dikkatli kullanmak gerekir. Doğal olan, zorunlu olarak değişmez, bilinçdışı, iyi veya toplumsal etkiden bağımsız olan anlamına gelmez. Bir davranışsal sistemin evrimsel kökenli olması onun tek biçimde ortaya çıkacağı anlamına gelmediği gibi, kültürel biçimlenmeye açık olması da evrimsel temelini ortadan kaldırmaz. Daha doğru ifade, organizmanın belirli ilişkisel ve bilişsel alanlara karşı önceden yapılandırılmış açıklıklar taşıdığıdır. Çevre bu açıklıkları doldurur, yönlendirir, yeniden biçimlendirir; fakat onları her durumda sıfırdan icat etmez.

İnsan psikolojisini anlamak için kritik ayrım böylece doğa ile kültür arasında kaba bir ikilik kurmak değil, farklı oluş kiplerini birbirinden ayırmaktır. Filogenetik dispozisyon, organizmanın yapısında belirli bir gerçekleşmeye doğru eğilim taşıyan potansiyeldir. Kültürel içerik ise bu potansiyelin karşılaştığı, içinde biçimlendiği veya kimi zaman ondan görece bağımsız biçimde kurulmuş tarihsel anlam dünyasıdır. Birinin varlığı diğerini dışlamaz; fakat birini diğerinin ontolojik mantığıyla açıklamak kategori hatasına yol açar. Evrimsel olarak hazırlanmış bir yönelim, yalnızca sembolik olarak tanımlanmış olduğu için gerçekleşmiş sayılamaz; aynı şekilde tarihsel olarak kurulmuş bir sembolik yapı da yalnızca insanın biyolojik eğilimleriyle bazı benzerlikler taşıdığı için doğuştan kabul edilemez.

Psikolojik a priori kavramının asıl analitik değeri burada ortaya çıkar. Kavram, insanın içinde değişmez ve tamamlanmış içerikler bulunduğunu değil, bazı deneyimlerin diğerlerinden önce gelen bir yapısal zemin üzerinde gerçekleştiğini ifade eder. İnsan bağlanmayı, korkuyu, yakınlığı, sosyal yönelimi veya ahlaki değerlendirmeyi tamamen dışarıdan almaz; fakat bunların nihai biçimleri de genetik programın doğrudan açılımı değildir. Organizma belirli yönlere doğru hazırlanmıştır ve yaşam, bu yönelimlerin hangi nesnelerde, hangi yoğunlukta ve hangi biçimlerde aktüelleşeceğini belirler. Böyle bakıldığında insan psikolojisi ne saf biyolojik kader ne de sınırsız sembolik inşadır; önceden yapılandırılmış potansiyeller ile tarihsel deneyimin sürekli karşılaşmasından doğan katmanlı bir gerçekliktir.                   

1.2. Potansiyel, Aktüelleşme ve Canlanma

Filogenetik olarak devralınan psikolojik yapıların en ayırt edici özelliği, tamamlanmış bir içerik halinde bulunmamalarıdır. Organizma belirli yönelimleri, hassasiyetleri ve davranışsal sistemleri beraberinde getirir; fakat bunların yaşanmış bir gerçekliğe dönüşebilmesi için çevresel karşılaşma gerekir. Doğuştanlık burada bitmişlik değil, yön verilmiş bir açıklık anlamına gelir. İnsan yavrusu bağlanmaya hazırdır fakat belirli bir bağ henüz kurulmamıştır; dil edinimine hazırdır fakat herhangi bir tarihsel dil henüz konuşulmamaktadır; sosyal faillere duyarlıdır fakat hangi insanların güvenilir, tehditkâr, yakın veya yabancı olarak kodlanacağı yaşantı içerisinde belirginleşir. Filogenetik dispozisyonun ontolojik statüsü bu nedenle “mevcut ama tamamlanmamış” şeklinde tanımlanabilir. Yapı vardır, fakat kendi gerçeklik biçimine henüz kavuşmamıştır.

Potansiyel kavramı burada yalnızca gelecekte gerçekleşebilecek belirsiz bir imkânı ifade etmez. Evrimsel olarak yapılandırılmış bir dispozisyon, belirli türden nesnelere ve koşullara doğru seçici bir eğilim taşır. Her potansiyel her şeye dönüşmez. Bağlanma sistemi beslenme sistemine, tehdit algısı dil edinimine, bakım verme eğilimi ise keyfî bir sembolik role dönüşmez. Her biri belirli çevresel uyaranlarla karşılaşmaya hazırlanmış işlevsel bir örgütlenmedir. Dolayısıyla potansiyel, yönsüz bir eksiklik değil; kendi gerçekleşme alanını önceden sınırlayan yapılandırılmış bir kapasitedir. Biyolojik organizasyon, henüz yaşanmamış deneyimin bütün içeriğini belirlemez fakat hangi deneyim sınıflarının psikolojik olarak ayrıcalıklı hale geleceğini önceden tayin eden bir seçicilik üretir.

Aktüelleşme tam da bu noktada devreye girer. Dispozisyonun yalnızca organizmada bulunması, onun işlevinin yerine geldiği anlamına gelmez; uygun çevresel nesne ve ilişkiyle karşılaşarak etkin bir psikolojik gerçekliğe dönüşmesi gerekir. Bir bebekte bağlanma sistemi doğuştan mevcut olabilir, fakat bağlanmanın kendisi bakım verenle tekrar eden yakınlık, düzenlenme, ayrılma ve yeniden birleşme deneyimleri içerisinde biçimlenir. Sistem yalnızca içsel bir program olarak kalmaz; çevreden aldığı geri bildirimlerle somutlaşır, farklılaşır ve belirli bir ilişkisel örüntü kazanır. Aynı potansiyel farklı bakım koşullarında güvenli, kaygılı veya kaçıngan örgütlenmelere doğru biçimlenebilir. Böylece doğuştan gelen yapı ile sonradan ortaya çıkan örüntü birbirinden ayrılır: ilki kapasite ve yönelimdir, ikincisi o kapasitenin belirli koşullar altında aldığı somut biçimdir.

Canlanma kavramı psikolojik düzlemde aktüelleşmenin fenomenolojik karşılığı olarak düşünülebilir. Potansiyel yalnızca işlevsel bir mekanizma değildir; uygun nesnesiyle karşılaştığında öznel deneyimde de belirli duygulanımlar, beklentiler, yönelimler ve bedensel tepkiler üretir. Bağlanma sistemi aktive olduğunda yakınlık arayışı, ayrılık sıkıntısı, güvenlik hissi, teskin olma, geri dönme arzusu veya terk edilme kaygısı gibi yaşantılar ortaya çıkar. Evrimsel yapı böylece soyut bir biyolojik miras olmaktan çıkar ve öznenin hissedilen dünyasına yerleşir. Organizmada bulunan bir dispozisyon, yaşantı içerisinde duyguya, davranışa ve ilişkiye dönüşür.

Potansiyelin gerçekleşmesi yalnızca dışarıdan bir tetiklenme olarak anlaşılmamalıdır. Çevresel nesne, zaten mevcut olan sistemi harekete geçirirken sistem de çevreyi kendi yapısına göre seçer ve anlamlandırır. Bağlanma sistemi aktif hale geldiğinde bakım veren sıradan bir dış nesne olmaktan çıkar; güvenlik, erişilebilirlik, teskin ve geri dönüş açısından ayrıcalıklı bir konum kazanır. Tehdit sistemi aktif olduğunda aynı çevre risk ve korunma ekseninde yeniden düzenlenir. Ahlaki hassasiyetler belirli davranışları yalnızca gözlenen olaylar olmaktan çıkarıp ihlal, adalet, sadakat veya kutsallık açısından yüklü hale getirebilir. Dolayısıyla aktüelleşme pasif bir “uyaran geldi, sistem çalıştı” ilişkisi değildir; organizma ile çevrenin karşılıklı olarak birbirini yapılandırdığı dinamik bir süreçtir.

İnsan psikolojisinin önemli bir bölümü bu karşılıklı yapılanmanın ürünüdür. Evrimsel yatkınlık çevrenin bütün biçimlerini önceden belirlemez; çevre de organizmayı sınırsız biçimde şekillendirmez. İkisi arasındaki ilişki, önceden yapılandırılmış açıklıkların somut tarihsel nesnelerle karşılaşması şeklinde işler. Bir çocuk hangi dili konuşacağını doğuştan bilmez ama dilsel girdiyi sıradan gürültüden ayırabilecek ve dilsel düzenlilikleri olağanüstü hızla edinebilecek bir sistem taşır. Kime bağlanacağını doğuştan bilmez ama bakım verenin erişilebilirliği, yakınlığı ve teskin edici işlevine karşı yüksek duyarlılık gösterir. Hangi ahlaki kuralları benimseyeceği önceden belirlenmemiştir ama bazı sosyal ihlallerin diğerlerinden daha güçlü duygusal reaksiyonlar üretmesine yatkın olabilir.

Potansiyel ile gerçekleşmişlik arasındaki ayrım, aynı zamanda psikolojik başarısızlığın nasıl mümkün olduğunu da açıklar. Eğer bir sistem yalnızca mevcut olmasıyla tamamlanmış olsaydı, çevresel yoksunluk veya yanlış düzenlenme onun işlevini kökten etkileyemezdi. Oysa gelişimsel psikoloji tam tersini gösterir: doğuştan gelen kapasite, uygun etkileşim olmadan ya eksik biçimde gelişir ya da farklı bir strateji altında örgütlenir. Filogenetik program çevreye rağmen değil, çevreyle birlikte işler. Bağlanma sistemi örneğinde bakım verenin tutarlılığı, erişilebilirliği ve duyarlılığı yalnızca dışsal detaylar değildir; sistemin hangi ilişkisel biçimde aktüelleşeceğini belirleyen temel koşullardır. Dolayısıyla potansiyelin varlığı, uygun gerçekleşmenin garantisi değildir.

Aristotelesçi potansiyel-aktüel ayrımının burada sağladığı kavramsal avantaj, bir yapının “var” olmasının iki farklı anlamını birbirinden ayırabilmesidir. Bir kapasite organizmada potansiyel olarak bulunabilir; fakat fiilî gerçekliği, o kapasitenin işlemesi ve kendisine özgü etkinliğe dönüşmesiyle ortaya çıkar. Görme kapasitesi ile gerçekten görmek, konuşma kapasitesi ile belirli bir dili kullanmak, bağlanma kapasitesi ile güvenli bir bağ yaşamak aynı düzeyde varoluş kipleri değildir. Psikolojik dispozisyonun potansiyel olarak mevcudiyeti, onun yaşantısal olarak tamamlandığı sonucunu doğurmaz. Özellikle bağlanma gibi ilişkisel sistemlerde fiilî gerçekleşme, ötekiyle kurulan canlı etkileşimi zorunlu kılar.

İçsel telos kavramı da dikkatli biçimde kullanılabilir. Burada teleoloji metafizik bir amaçlılık iddiası olarak değil, sistemin işlevsel yönelimi anlamında düşünülmelidir. Bağlanma sistemi yakınlığı koruma ve tehdit koşullarında güvenlik sağlama işlevine yönelmiştir; korku sistemi kaçınma veya korunmaya, bakım verme sistemi savunmasız ötekinin ihtiyaçlarına cevap vermeye hazırlanmıştır. Her davranışsal sistem, çevresel koşullar içerisinde belirli sonuçların üretilmesine doğru örgütlenmiştir. Bu yönelim, sistemin hangi tür gerçekleşmenin peşinde olduğunu açıklamaya yarar. Bağlanma potansiyelinin “canlanması” bu yüzden yalnızca herhangi bir davranışın ortaya çıkması değil, sistemin kendi işlevsel mantığına uygun bir ilişkisel düzen kurabilmesidir.

Gerçekleşmenin dereceli olması da önemlidir. Bir potansiyel ya tamamen aktif ya tamamen pasif biçiminde ikili bir yapıda çalışmak zorunda değildir. Psikolojik sistemler çeşitli yoğunluklarda aktive olabilir, kısmen bastırılabilir, farklı nesnelere kaydırılabilir veya rekabet eden başka sistemlerle dengelenebilir. Yakınlık arzusu ortaya çıkarken aynı anda tehdit algısı da aktive olabilir; bakım veren güvenlik kaynağı olduğu kadar korku kaynağına da dönüşebilir; özerklik ihtiyacı ile bağlanma ihtiyacı birbirini sınırlayabilir. Bu nedenle canlanma yalnızca biyolojik bir potansiyelin dış dünyada doğrusal biçimde açılması değildir. Aktüelleşme çoğu zaman çatışmalı, kısmi ve savunmalarla örülmüş bir süreçtir.

Psikolojik gelişimin trajik imkânı burada belirginleşir. Organizma bir şeye yönelmek üzere yapılandırılmış olabilir fakat deneyim, o yönelimin doğrudan ifadesini maliyetli hale getirebilir. Yakınlık arayan bir sistem tekrar tekrar reddedilme, duyarsızlık veya tutarsızlıkla karşılaşırsa, yönelimin kendisi ortadan kalkmadan onun dışavurumu değiştirilir. Sistem kendi hedefini terk etmez fakat o hedefe ulaşma stratejisini dönüştürür. Psikolojik savunmalar tam da bu ara düzlemde işlev görür: biyolojik eğilimi tamamen ortadan kaldırmazlar, onun bilinçte ve davranışta hangi biçimde görünür olacağını düzenlerler. Doğuştan gelen yönelim ile fiilî davranış arasındaki fark bu nedenle yalnızca gelişimsel değil, savunmacı mekanizmaların anlaşılması açısından da temel önemdedir.

Canlanma, bireyin yalnızca dış nesneyle temas etmesini değil, kendi içsel dispozisyonunun sonuçlarına maruz kalmasını da gerektirir. Bağlanma aktive olduğunda özne aynı anda ihtiyaç, bağımlılık, kırılganlık ve kaybetme ihtimaliyle yüzleşir. Potansiyelin gerçekleşmesi bu nedenle her zaman nötr veya haz verici değildir. Canlanmak, bir kapasitenin güçlenmesi kadar onun yarattığı risklerin de öznel dünyaya girmesi demektir. Yakınlık güvenlik sağlayabilir ama ayrılık acısını mümkün kılar; sevgi teskin edebilir ama kayıp ihtimalini büyütür; bağımlılık korunma sağlar ama özerklik üzerinde tehdit olarak yaşanabilir. Psikolojik sistemin gerçekleştirilmesi, beraberinde o sistemin bütün duygulanımsal maliyetlerini de getirir.

Tamamlanma kavramı da mekanik bir sona ulaşma olarak anlaşılmamalıdır. Bağlanma bir kez kurulduğunda kapanan ve artık işlemeyen bir yapı değildir. Aktüelleşme burada süreklilik taşır; ilişki, tekrar eden erişilebilirlik ve karşılıklılık deneyimleriyle yeniden üretilir. Güvenli bağ, tek bir temas anının ürünü değil, sistemin defalarca aktive olup düzenlenebilmesinin sonucudur. Potansiyelin fiile geçmesi dolayısıyla tek seferlik bir dönüşüm değil, ilişkisel süreklilik içinde kendini tekrar tekrar gerçekleştiren bir süreçtir. Canlanma ne kadar süreklilik kazanırsa sistem o kadar istikrarlı bir içsel çalışma modeline dönüşür.

İnsan zihninde filogenetik olarak devralınmış yapıların ontolojik statüsü böylece yalnızca “doğuştan var” ifadesiyle açıklanamaz. Daha doğru formül, doğuştan mevcut olanın gerçekleşmeye yönelmiş fakat gerçekleşmemiş bir kapasite olduğu şeklindedir. Kapasite kendi nesnesiyle karşılaşır, etkileşim içinde biçimlenir, belirli bir davranışsal ve duygusal örüntü kazanır ve ancak o zaman fiilî psikolojik gerçekliğe dönüşür. Potansiyel ile aktüel arasındaki bu mesafe, bağlanma gibi sistemlerin neden yalnızca içsel varlıklarıyla değil, ilişkisel gerçekleşmeleriyle anlaşılması gerektiğini gösterir.

1.3. Sembolik-Etkileşimsel Gerçekliğin İnşası

İnsan yalnızca biyolojik potansiyellerin aktüelleştiği bir organizma değildir; aynı zamanda anlam üreten, semboller kullanan ve kendi kolektif gerçekliğini tarihsel olarak inşa eden bir varlıktır. Biyolojik dünya belirli davranışsal ve bilişsel dispozisyonlar sağlarken toplumsal yaşam, bu dispozisyonlardan doğrudan türetilemeyecek ikinci bir varlık alanı kurar. Kurumlar, roller, unvanlar, yasalar, sözleşmeler, para, statü, bürokratik yetki, toplumsal kimlikler ve gündelik etkileşim kuralları doğal nesneler gibi yalnızca fiziksel özellikleri sayesinde gerçeklik kazanmaz. Bunların işlevsel olabilmesi, insanların belirli işaretlere ortak anlamlar yüklemesine ve bu anlamları etkileşim içinde yeniden üretmesine bağlıdır.

Sembolik-etkileşimsel gerçeklik tam da bu nedenle biyolojik dispozisyondan farklı bir ontolojik mantığa sahiptir. Bir banknotun satın alma gücü kâğıdın fiziksel niteliğinden çıkmaz; bir hâkimin yetkisi sesinin tonu veya bedeninin biyolojik özellikleri tarafından belirlenmez; bir unvanın toplumsal değeri onu oluşturan seslerin maddi yapısında bulunmaz. İşlev, sembolün kendisinden değil, sembolün kolektif tanınmasından doğar. İnsanlar belirli bir göstergeyi belirli bir anlamla ilişkilendirdikleri ve bu ilişkiyi karşılıklı olarak sürdürdükleri için sembolik yapı gerçek sonuçlar üretir. Böyle bir gerçeklik fiziksel olmamasına rağmen etkisiz değildir; tam tersine, insanların davranışlarını düzenleyen son derece güçlü toplumsal kuvvetlere dönüşebilir.

George Herbert Mead ve sembolik etkileşimcilik geleneğinin açtığı temel düşünsel alan, insanın yalnızca dış dünyaya tepki veren biyolojik bir organizma olmadığı, aynı zamanda anlamları başkalarının perspektifi üzerinden kurduğu gerçeğidir. Jest, dil ve işaret sosyal etkileşim içinde müşterek anlam kazanır. Öznenin kendisi bile yalnızca içsel bir biyolojik çekirdeğin doğrudan ifadesi değildir; başkalarının tutumlarını içselleştirme, kendisini dışarıdan görebilme ve toplumsal beklentileri kendi davranışına uygulama kapasitesi üzerinden refleksif biçimde kurulur. Sembolik düzen böylece yalnızca bireyler arasındaki iletişimi sağlamaz; bireyin kendilik deneyimini de biçimlendirir.

Toplumsal sembollerin tarihsel niteliği onları doğuştan dispozisyonlardan kategorik olarak ayırır. İnsanların statüye karşı evrimsel hassasiyetler taşıması mümkün olsa bile belirli bir monarşik unvanın, üniversite diplomasının veya mesleki rütbenin anlamı filogenetik programın içinde hazır halde bulunmaz. Mülkiyet eğilimleri veya karşılıklılık beklentileri biyolojik temellere sahip olabilir, fakat modern hukuk sistemindeki tapu, sözleşme veya şirket tüzel kişiliği bu eğilimlerin doğrudan biyolojik açılımı değildir. Sembolik sistemler tarihsel kurumlaşmalar sonucunda ortaya çıkar; bir kez kurulduktan sonra bireyleri kendilerinden önce var olan anlam ağlarının içine yerleştirir.

Bu nedenle “inşa edilmiş” ifadesini “keyfî” ile eşitlemek ciddi bir hata olur. Bir sembolik yapının doğal veya filogenetik olmaması onun rastgele, iradi bir kararla sürekli yeniden üretildiği anlamına gelmez. Dil bunun en açık örneklerinden biridir. Herhangi bir dilin sözcükleri doğa tarafından zorunlu kılınmaz; “ağaç” sözcüğü ile fiziksel ağaç arasında biyolojik bir zorunluluk yoktur. Buna rağmen Türkçe konuşan birey, sözcüğün anlamını her kullanımda yeniden icat etmez. Tarihsel olarak oluşmuş sembolik sistem bireyin önünde hazır bulunur ve özne o sisteme katılabilmek için onun kurallarını öğrenir. Sonradan inşa edilmiş olan, zamanla birey açısından neredeyse doğal bir zorunluluk gibi deneyimlenebilir.

İçselleştirme süreci sembolik düzenin gücünü artırır. Toplumsal normlar başlangıçta dışsal beklentiler biçiminde karşılaşılabilir; fakat tekrar eden sosyalleşme sayesinde öznenin algı ve değerlendirme mekanizmalarının parçası haline gelir. Bir kişi belirli bir davranışın uygunsuz olduğunu her seferinde bilinçli bir toplumsal sözleşmeye referansla hesaplamaz; norm artık spontane bir utanç, suçluluk veya rahatsızlık duygusu üretebilir. Tarihsel olarak kurulmuş yapı böylece fenomenolojik düzeyde refleksiyon öncesi bir gerçekliğe dönüşür. Kültürel olanın psikolojik derinlik kazanması onun filogenetik hale geldiği anlamına gelmez; yalnızca sembolik sistemlerin bireysel psişeye ne ölçüde nüfuz edebildiğini gösterir.

Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı bu noktada yararlı bir paralellik sunar. Toplumsal düzen yalnızca dışarıdaki kurallardan oluşmaz; bedenleşmiş eğilimler, zevkler, beklentiler ve pratik şemalar halinde özneye yerleşebilir. Bir sınıfsal davranış biçimi, konuşma tarzı veya estetik tercih zamanla kişinin bilinçli olarak seçtiği bir strateji olmaktan çıkar ve “doğal”mış gibi yaşanabilir. Ontolojik köken açısından ise söz konusu yapı hâlâ tarihsel ve toplumsaldır. Dolayısıyla “doğal hissedilen” ile “filogenetik olarak doğal olan” arasında ayrım yapmak gerekir. Fenomenolojik doğallık, ontolojik doğuştanlığın kanıtı değildir.

Sembolik gerçekliğin bir başka ayırt edici özelliği, fiziksel veya psikobiyolojik canlanma olmaksızın sürdürülebilmesidir. Bir kurum, onu oluşturan bireylerin hepsi aynı yerde bulunmadan varlığını devam ettirebilir; bir hukuk normu her an fiilen uygulanmasa bile geçerlilik statüsünü korur; bir unvan kişi onu sürekli icra etmese de sembolik olarak varlığını sürdürebilir. Sembolik düzenin gerçekliği çoğu zaman temsil, kayıt, tanıma ve kolektif kabul üzerinden korunur. Varlık biçimi sürekliliğini bedensel temas veya duygulanımsal aktüelleşmeden değil, anlam ilişkilerinin yeniden tanınmasından alır.

Bir evlilik sözleşmesi fiziksel bir nesne değildir fakat hukuki gerçeklik üretir; vatandaşlık bedensel bir özellik değildir fakat hak ve yükümlülükleri belirler; para doğal bir değer taşımaz fakat kolektif tanıma sayesinde ekonomik davranışları yönlendirir. Burada sembolik olanın “sahte” olduğu sonucuna varmak anlamsızdır. Sembol, kendi ontolojik düzleminde gerçektir. İnsan toplumsallığının büyük bölümü zaten bu tür ikinci dereceden gerçekliklerden oluşur. Fiziksel olmayan, gerçek olmayan demek değildir; tarihsel olarak inşa edilmiş olan da işlevsiz demek değildir.

Asıl mesele farklı gerçeklik kiplerinin hangi koşullarda işlediğini ayırt etmektir. Bir sembolik kurumun varlığı için çoğu zaman onun kolektif olarak tanınması yeterlidir. Bir kişinin profesör olması için her an profesörlük davranışını bedensel olarak “canlandırması” gerekmez; unvan kurumsal kayıt ve sosyal tanıma yoluyla sürer. Bir ülkenin sınırı fiziksel zeminde her noktada görünür olmak zorunda değildir; haritalar, yasalar ve kolektif tanıma onun sembolik gerçekliğini üretir. Sembolik yapının tamamlanma ölçütü, kendi işlevsel ağında tanınması ve geçerlilik kazanmasıdır.

Filogenetik dispozisyonlarda ise aynı mantık doğrudan geçerli değildir. Bir organizmanın bağlanma kapasitesine sahip olması, o kapasitenin yalnızca kavramsal olarak tanınmasıyla işlevini yerine getirdiği anlamına gelmez. Açlık biyolojik olarak mevcut olabilir fakat “yemek var” bilgisinin sembolik olarak bilinmesi beslenme ihtiyacını karşılamaz; beden somut enerji alımına ihtiyaç duyar. Benzer biçimde korku sisteminin güvenlik arayışı yalnızca “güvendesin” ifadesiyle her durumda tamamlanmaz; organizmanın çevresel koşulları tehdit içermeyen biçimde deneyimlemesi gerekir. Biyolojik sistemler temsillerle düzenlenebilir, fakat nihai işlevleri yalnızca sembolik tanımaya indirgenemez.

Sembolik yapıların psikolojik sistemler üzerinde etkili olabilmesi, iki kategori arasındaki farkı ortadan kaldırmaz. Bir söz, jest veya unvan biyolojik duygulanım sistemlerini aktive edebilir; toplumsal statü tehdit sistemini, bir sevgi ifadesi bağlanma sistemini, bir hakaret öfke sistemini harekete geçirebilir. Sembol burada biyolojik dispozisyonun tetikleyicisi olabilir fakat onun ontolojik eşdeğeri değildir. “Seni seviyorum” ifadesi bağlanma sistemine güçlü bir girdi sağlayabilir; yine de yalnızca sözün varlığı ilişkinin bütün psikobiyolojik gerekliliklerinin karşılandığını garanti etmez. Sembolik işaret ile işaretin harekete geçirdiği doğal sistem arasında aracı bir ilişki vardır.

Noetik ve iradi boyut da daha dikkatli bir ayrımla ele alınmalıdır. İnsan, sembolik sistemleri refleksif biçimde tasarlayabilir; yasa yapabilir, sözleşme oluşturabilir, kurum kurabilir, yeni kavramlar icat edebilir ve mevcut normları değiştirebilir. Bu yönüyle sembolik gerçeklik biyolojik dispozisyonlardan çok daha yüksek bir bilinçli müdahale kapasitesine açıktır. Ancak kurulan sistem bir kez toplumsallaştığında onu kullanan her bireyin iradesinden bağımsız bir süreklilik kazanabilir. Dil, hukuk veya para tek tek insanların bilinçli kararlarına indirgenemez; bireylerin karşısına nesnelleşmiş sosyal gerçeklikler olarak çıkarlar. Dolayısıyla sembolik yapı hem insan yapımıdır hem de kurulduktan sonra bireysel iradeyi aşan bir düzen oluşturabilir.

İki varlık alanını karşıt kutuplar halinde mutlak biçimde ayırmak da yeterli değildir. İnsan kültürü biyolojik kapasitelere dayanır; sembolik üretim için dil, sosyal öğrenme, taklit, ortak dikkat ve niyet okuma gibi bilişsel sistemler gerekir. Aynı şekilde biyolojik dispozisyonların gerçek yaşamda aldığı biçim sembolik çevreden etkilenir. Anne, baba, eş, sevgili, vatandaş veya öğretmen gibi roller hem doğal ilişki eğilimlerini hem tarihsel anlam sistemlerini birlikte taşıyabilir. Kategorik ayrım, bu iki alanın hiçbir biçimde kesişmediğini değil, aynı kökene ve aynı tamamlanma mantığına sahip olmadığını ifade eder.

Toplumsal yapıların önemli bir kısmı tam da doğal dispozisyonların üzerine ikinci bir anlam katmanı bindirir. Ebeveynlik biyolojik bakım eğilimlerine dayanabilir fakat ebeveynlik rolünün hukuki ve kültürel tanımı tarihsel olarak değişir. Cinsellik biyolojik yönelimlere dayanır fakat evlilik kurumu sembolik ve normatif bir düzen kurar. Statü arayışı evrimsel bir köke sahip olabilir fakat belirli sınıfsal veya bürokratik hiyerarşiler tarihsel olarak üretilir. Böyle durumlarda doğal ve sembolik katman iç içe geçer, ancak birbirine indirgenmez. Aynı davranışın içinde hem filogenetik bir yönelim hem de kültürel bir kod bulunabilir.

Ontolojik ayrımı korumanın önemi tam olarak burada ortaya çıkar. Bir yapının toplumsal olarak tanınması, biyolojik bir dispozisyonun işlevsel olarak tamamlandığı anlamına gelmez; bir biyolojik eğilimin varlığı da onun aldığı her tarihsel biçimin doğal veya zorunlu olduğunu göstermez. Kültür, doğuştan gelen eğilimlere anlam verebilir, onları yönlendirebilir, bastırabilir veya dönüştürebilir. Fakat sembolik düzenin işleyiş mantığı, potansiyelin biyopsikolojik aktüelleşme mantığından farklıdır. İlki tanıma ve anlam ağı üzerinden, ikincisi organizmanın işlevsel ve ilişkisel gerçekleşmesi üzerinden varlık kazanır.

İnsan yaşamında iki düzey sürekli kesiştiği için aralarındaki fark gündelik deneyimde kolayca görünmez hale gelir. Bir kişi “aile”, “eş”, “partner”, “anne” veya “baba” gibi sözcüklerle hem biyolojik ve ilişkisel yönelimleri hem de kültürel rolleri aynı anda ifade edebilir. Oysa bir rolün sembolik olarak tanınması ile o role eşlik eden psikolojik işlevlerin fiilen gerçekleşmesi özdeş değildir. “Anne” statüsü hukuken veya kültürel olarak mevcut olabilir fakat bakım verenin güvenli sığınak işlevini gerçekten yerine getirmesi ayrı bir meseledir. “Partner” statüsü sembolik olarak tanınabilir fakat bağlanma sisteminin karşılıklılık ve güvenlik ihtiyacının gerçekten karşılanması bundan farklıdır.

Sembolik-etkileşimsel gerçekliğin gücü, tam da temsil ile yaşantı arasındaki mesafeyi sürdürebilmesinde yatar. Toplumsal düzen çoğu zaman göstergelerin sürekliliği sayesinde kendisini korur. İsim, statü, sözleşme, kayıt, rol ve işaret, somut ilişkinin her an yeniden kurulmasına gerek kalmadan yapının devam ettiğini gösterir. Bu özellik toplumsal sistemler için son derece işlevseldir; karmaşık toplumların yüz yüze temas olmaksızın örgütlenmesini mümkün kılar. Aynı özellik, farklı ontolojik kategorilere ait psikolojik sistemlerle karşılaştırıldığında belirleyici bir ayrım haline gelir.

Filogenetik dispozisyon ile sembolik inşa arasındaki temel fark böylece içerik farkından daha derin bir yapısal ayrıma dönüşür. Birincisi organizmanın içinde belirli bir işlevsel gerçekleşmeye doğru yönelmiş kapasite olarak bulunur; ikincisi anlamın sosyal dolaşım ve karşılıklı tanıma içerisinde kurulmasıyla ortaya çıkar. Filogenetik yapı “canlanmak” zorundadır; sembolik yapı ise çoğu zaman “tanınmak” sayesinde varlığını sürdürebilir. Birinin tamamlanma ölçütü aktüelleşme, diğerinin tamamlanma ölçütü geçerli bir anlam ilişkisi içinde yer almaktır.

İnsan psikolojisinin karmaşıklığı, bu iki ontolojik rejimin aynı öznenin yaşamında sürekli üst üste binmesinden doğar. Beden ve psişe evrimsel olarak hazırlanmış yönelimlerini taşırken özne aynı anda kurumların, rollerin ve sembolik tanımların içinde yaşar. Doğal potansiyel ile tarihsel temsil birbirini destekleyebilir, çatışabilir veya biri diğerinin yerine geçirilebilir. Kavramsal açıdan kritik olan, aralarındaki farkı kaybetmemektir: filogenetik dispozisyon kendi nesnesinde aktüelleşmeye yönelir; sembolik gerçeklik ise karşılıklı tanıma içinde kurulup sürdürülebilir. İki yapı aynı öznenin dünyasında birlikte bulunabilir, fakat aynı şekilde var olmazlar.                                                                    

2. Bağlanma Sisteminin Doğal Aktüelleşme Mantığı

2.1. Bowlby: Bağlanmanın Evrimsel Temeli

Bağlanma kavramı, gündelik dilde çoğu zaman sevgi, alışkanlık, duygusal yakınlık veya ilişkisel tercih ile eşanlamlı biçimde kullanılır. Oysa John Bowlby’nin kuramsal çerçevesinde bağlanma, bunlardan daha temel ve daha örgütlü bir psikobiyolojik sistemdir. Bebek bakım verene yalnızca onu sevdiği için yönelmez; yakınlık arayışı, tehdit altında hayatta kalma olasılığını artıran ve türün evrimsel tarihinde seçilim baskıları altında biçimlenmiş bir davranışsal örgütlenmenin parçasıdır. Çocuğun belirli bir figüre yaklaşması, ayrılık karşısında rahatsızlık göstermesi, korku veya belirsizlik anında yeniden temas araması ve güvenlik sağlandığında çevreyi keşfetmeye geri dönmesi, rastlantısal davranışların toplamı değil, ortak bir işlevsel mantık tarafından düzenlenen bir sistem oluşturur.

Bowlby’nin en önemli teorik hamlelerinden biri, bağlanmayı yalnızca psikanalitik anlamda dürtü doyumunun türevi olarak görmemesidir. Çocuğun anneye veya bakım verene yönelimi yalnızca beslenme, haz alma veya fizyolojik gereksinimlerin karşılanmasının ikincil sonucu değildir. Yakınlığın kendisi biyolojik işlev taşır. Evrimsel çevrede bakım verene yakın duran yavrunun korunma, beslenme ve tehlikeden kaçınma olasılığı daha yüksektir; dolayısıyla yakınlık arayışını düzenleyen davranışsal sistemlerin seçilim avantajı kazanması beklenebilir. Bağlanma bu anlamda türetilmiş bir lüks değil, organizmanın hayatta kalma mimarisine gömülü temel bir yönelimdir.

Davranışsal sistem kavramı burada belirleyicidir. Bağlanma tek bir refleks veya sabit davranış değildir; koşullara göre farklı davranış biçimleri üretebilen hedef-yönelimli bir organizasyondur. Bebek ağlayabilir, uzanabilir, takip edebilir, sarılabilir, seslenebilir veya bakım vereni görsel olarak izleyebilir. Davranışların biçimi değişse de işlevsel hedef aynıdır: bakım verenle yeterli yakınlığı yeniden kurmak veya sürdürmek. Dolayısıyla bağlanmayı belirli davranışların listesinden çok, davranışları ortak bir amaç etrafında düzenleyen sistem düzeyinde düşünmek gerekir.

Sistemin aktive olma koşulları da onun biyolojik işlevini açığa çıkarır. Yorgunluk, hastalık, korku, yabancı çevre, yüksek ses, bakım verenin uzaklaşması veya başka tehdit sinyalleri yakınlık arayışını artırabilir. Tehdit ortadan kalktığında veya bakım veren yeniden erişilebilir hale geldiğinde bağlanma davranışlarının yoğunluğu azalır. Çocuk böylece sürekli biçimde bakım verene yapışık kalmaz; sistem çevresel risk ve güvenlik düzeylerine göre ayarlanır. Bağlanma davranışlarının amacı bağımsızlığı ortadan kaldırmak değil, bağımsız keşfi mümkün kılacak güvenlik koşulunu üretmektir.

Bowlby’nin kuramındaki güvenli üs kavramı tam olarak bu dengeyi ifade eder. Bakım veren yalnızca çocuğun geri çekildiği pasif bir koruma noktası değildir; çevrenin araştırılabilmesini sağlayan psikolojik referans merkezidir. Çocuk bakım verenin erişilebilirliğine güvendiğinde çevreye yönelebilir, nesneleri inceleyebilir, uzaklaşabilir ve yeni deneyimlere açılabilir. Güvenli üs ortadan kalktığında veya güvenilirliği şüpheli hale geldiğinde keşif sistemi de etkilenir; çünkü çevreyi araştırmak için gerekli güvenlik zemini zayıflar. Bağlanma ile özerklik bu yüzden basit karşıtlar değildir. Güvenli bağlanma, paradoksal olarak bağımsız keşfin önkoşullarından biridir.

Güvenli sığınak ise aynı ilişkinin tehdit karşısındaki düzenleyici işlevini gösterir. Çocuk korktuğunda, yaralandığında, yabancı bir durumla karşılaştığında veya yoğun duygulanım yaşadığında bakım veren yalnızca fiziksel koruma sağlamaz; duygusal ve fizyolojik regülasyonun dışsal kaynağı haline gelir. Temas, ses tonu, beden yakınlığı ve erişilebilirlik aracılığıyla yüksek uyarılma düzeyi düşürülebilir. Böylece bakım veren figür, çocuğun henüz kendi başına tam olarak gerçekleştiremediği duygulanım düzenleme işlevinin önemli bir bölümünü üstlenir.

Bağlanma ilişkisinin bu regülatif niteliği, onu yalnızca “sevgi bağı” şeklinde tanımlamanın neden yetersiz olduğunu gösterir. Sevgi öznel bir duygu olabilir; bağlanma ise davranışsal, duygulanımsal ve bilişsel bileşenleri olan daha geniş bir organizasyondur. Bir kişi bir başkasını sevebilir fakat onu güvenli üs veya güvenli sığınak olarak deneyimlemeyebilir. Tersine, çocuk bakım verenle çatışmalı duygular taşısa bile tehdit karşısında ona yönelmeye devam edebilir. Bağlanma sisteminin işleyişi, bilinçli değerlendirmelerden veya deklaratif duygulardan daha derin bir seviyede gerçekleşebilir.

İlişkinin bu kadar erken dönemde regülasyon işlevi üstlenmesi, bağlanmanın içsel psikolojik yapıya dönüşmesini de açıklar. Çocuk bakım verenin erişilebilirliği, duyarlılığı ve güvenilirliği hakkında tekrar eden deneyimler yaşadıkça yalnızca o anın davranışını öğrenmez; ilişkisel dünyanın nasıl işlediğine dair beklentiler geliştirir. Bowlby’nin içsel çalışma modelleri olarak kavramsallaştırdığı bu yapı, benliğe ve ötekine dair genelleştirilmiş beklentiler üretir. “İhtiyaç duyduğumda biri gelir mi?”, “yakınlık güvenli midir?”, “yardım istemek sonuç verir mi?”, “ben bakım görmeye değer miyim?” gibi sorular her zaman bilinçli biçimde formüle edilmez; fakat tekrar eden ilişkisel deneyimler bu sorulara örtük yanıtlar üretir.

İçsel çalışma modeli tam anlamıyla değişmez bir şema değildir. Erken deneyimler güçlü bir başlangıç örgütlenmesi oluşturabilir, fakat sonraki ilişkiler bu beklentileri doğrulayabilir, zayıflatabilir veya yeniden yapılandırabilir. Yine de erken bakım ilişkisinin özel önemi, bağlanma sisteminin ilk kez hangi koşullar altında aktive olduğu ve nasıl düzenlendiği konusunda temel örüntüler üretmesidir. Çocuk yalnızca “annem geldi” veya “annem gelmedi” gibi tekil olayları kaydetmez; erişilebilirlik, güvenlik, mesafe ve yardım arama hakkında giderek daha genel bir ilişkisel mantık geliştirir.

Bağlanmanın filogenetik yapısı ile içsel çalışma modellerinin deneyimsel niteliğini birbirinden ayırmak burada zorunludur. Bağlanma sistemi doğuştan getirilen yönelimsel altyapıdır; bağlanma örüntüsü ise bu altyapının belirli bakım koşulları altında aldığı örgütlenme biçimidir. Çocuğun yakınlık aramaya hazırlanmış olması biyolojik bir başlangıçtır, fakat yakınlık aramanın güvenli mi, kaygılı mı, kaçıngan mı veya daha düzensiz mi işleyeceği ilişkisel tarihin ürünüdür. Doğal sistem aynı kalabilir, fakat sistemin aktivasyonuna verilen stratejik yanıtlar farklılaşabilir.

Bu ayrım, kaçıngan bağlanmanın yanlış anlaşılmasını önlemek açısından da temel önemdedir. Kaçıngan örüntü, bağlanma sisteminin yokluğu değildir. Çocuk biyolojik olarak bağlanma yönelimini kaybetmiş değildir; bakım verene olan ihtiyacını ortadan kaldırmış da değildir. Değişen şey, sistemin nasıl ifade edildiği ve regüle edildiğidir. Yakınlık arayışının açık biçimde gösterilmesi işlevsiz veya maliyetli hale geldiğinde davranışsal düzeyde geri çekilme görülebilir. Dolayısıyla dışarıdan gözlenen mesafe, içsel bağlanma sisteminin bulunmadığına dair doğrudan kanıt sayılamaz.

Bowlby’nin yaklaşımındaki evrimsel vurgu, bağlanmayı bireysel psikoloji ile türsel tarih arasında köprü kuran bir sistem haline getirir. Çocuk bakım verene yöneldiğinde yalnızca kişisel tercihini ifade etmez; insan yavrusunun uzun süreli bağımlılığına cevap veren evrimsel bir çözümü etkinleştirir. İnsan bebeği fiziksel olarak savunmasız, hareket kapasitesi sınırlı ve uzun süre bakıma bağımlı doğar. Böyle bir organizmanın bakım verenle yakınlığı koruması, yalnızca psikolojik rahatlık değil, doğrudan hayatta kalma avantajıdır. Bağlanmanın güçlü duygusal yük taşıması da işlevsel açıdan anlaşılabilir: ayrılık önemsiz bir olay olsaydı yavrunun yakınlığı korumak için yeterli motivasyonu oluşmazdı.

Ayrılık sıkıntısının yoğunluğu, bağlanma sisteminin yalnızca pozitif yakınlık arzusundan ibaret olmadığını gösterir. Sistem bir erişilebilirlik denetimi de yapar. Bakım verenin fiziksel veya psikolojik olarak ulaşılabilir olup olmadığı sürekli değerlendirilir. Yakınlık yeterliyse sistem görece sakinleşir; tehdit veya uzaklık arttığında yeniden aktive olur. Bu döngüde amaç bakım verenle sürekli fiziksel temas değil, gerektiğinde erişilebileceğine dair güvenilir bir ilişki kurmaktır. Güvenli bağlanmanın temel niteliği de tam burada belirir: yakınlığın kesintisiz olması değil, erişilebilirliğin öngörülebilir olması.

İlişkisel güven bu nedenle yalnızca zihinsel bir kanaat olarak düşünülemez. Çocuk bakım verenin erişilebilirliğini tekrar tekrar deneyimlediğinde güven bedensel ve duygulanımsal düzeyde yerleşir. Tehdit anında yükselen uyarılmanın ilişkisel temasla düşmesi, organizmanın güvenlik ile belirli bir ötekinin varlığı arasında güçlü bir bağ kurmasını sağlar. Bağlanmanın psikolojik gerçekliği, sembolik bir “annem beni seviyor” bilgisinden daha geniştir; bedenin, duygulanım sisteminin ve beklentilerin aynı ilişkisel düzende tekrar tekrar organize edilmesini içerir.

Bağlanma figürünün işlevi burada yalnızca temsil edilmek değil, düzenleyici olarak kullanılabilmektir. Bakım veren fiziksel olarak mevcut olabilir fakat duygusal olarak erişilemezse bağlanma sistemi tam anlamıyla yatışmayabilir. Aynı şekilde bakım verenin toplumsal rolü kusursuz biçimde tanımlanmış olabilir; kişi hukuken anne, baba veya ebeveyn konumunda bulunabilir, fakat çocuğun güvenli üs ve güvenli sığınak deneyimini sağlayamıyorsa sembolik rol ile psikolojik işlev ayrışır. Bağlanmanın aktüelleşmesi, rolün tanınmasından daha fazlasını gerektirir.

Bowlby’nin kuramı bu nedenle bağlanmayı ilişkisel bir biyoloji olarak düşünmeye izin verir. Sistem organizmanın içinde doğuştan bulunur fakat tek başına organizmanın içinde tamamlanmaz. İşlevi, başka bir canlıyla kurulan erişilebilirlik ve güvenlik ilişkisi içinde ortaya çıkar. Bağlanma ne yalnızca içeride bulunan bir dürtü ne de dışarıdan öğretilmiş bir toplumsal normdur; içsel dispozisyon ile dışsal bakım ilişkisinin kesişiminde gerçekleşen bir düzenleme sistemidir.

Böyle bir yapı, potansiyel ile aktüelleşme ayrımını somut hale getirir. Çocuğun bağlanma kapasitesi biyolojik olarak hazırdır, fakat bu kapasitenin güvenli bir bağlanma deneyimine dönüşmesi bakım verenin gerçek davranışlarına bağlıdır. Potansiyel kendi nesnesini bulduğunda yalnızca davranışsal bir tepki üretmez; güven, keşif, yakınlık ve duygulanım düzenleme arasında bütünlüklü bir ilişki kurar. Uygun karşılıklılık yoksa aynı sistem başka stratejiler geliştirebilir. Dolayısıyla doğuştan gelen yönelim kendi varlığıyla yetinmez; ilişki içerisinde bir biçim kazanmak zorundadır.

Bağlanmanın doğal aktüelleşme mantığı buradan hareketle açıkça görülebilir. Filogenetik sistem, bakım veren figüre doğru yönelir; yakınlık ve erişilebilirlik aracılığıyla regülasyon sağlar; tekrar eden deneyimler içsel çalışma modellerine dönüşür ve bireyin ilişkisel dünyasının temel organizasyonlarından birini meydana getirir. Bağlanmanın psikolojik gerçekliği, yalnızca ilişkinin adlandırılmasında veya bakım verenin sembolik varlığında değil, sistemin işlevsel olarak kullanılabilmesinde ortaya çıkar. Güvenli üs ve güvenli sığınak kavramlarının önemi de buradadır: bağlanmayı bir statüden çıkarıp, yaşayan ve regüle eden bir ilişki biçimi olarak tanımlarlar.

2.2. Ainsworth: Garip Durum ve Kaçıngan Örüntü

Mary Ainsworth’un çalışmaları, Bowlby’nin teorik olarak tanımladığı bağlanma sisteminin gözlenebilir davranışsal örüntüler halinde nasıl farklılaşabileceğini göstermesi bakımından belirleyicidir. Ainsworth’un geliştirdiği Garip Durum paradigması, çocuğun bakım verenin varlığı, ayrılması, yabancı bir kişinin bulunması ve yeniden birleşme karşısındaki davranışlarını sistematik biçimde gözlemlemeye dayanır. Deneyin önemi, çocuğun yalnızca bakım vereni sevip sevmediğini ölçmesinde değil, bağlanma sisteminin stres altında nasıl aktive olduğunu ve yeniden temas sağlandığında nasıl düzenlendiğini görünür hale getirmesindedir.

Garip Durum’un mantığı basittir fakat teorik olarak yoğundur. Çocuk güvenli bir ortamda bakım verenle birlikte bulunurken çevreyi keşfedebilir; bakım veren ayrıldığında bağlanma sistemi farklı ölçülerde aktive olur; geri dönüş ise çocuğun yakınlık, kaçınma, öfke ve yatışma davranışlarının gözlenmesini mümkün kılar. Böylece bağlanma ilişkisinin niteliği, yalnızca sakin koşullardaki davranışlardan değil, stres ve yeniden birleşme anlarındaki regülasyon biçimlerinden çıkarılır. Özellikle yeniden birleşme epizodları, çocuğun bakım vereni güvenliği yeniden kurmak için nasıl kullandığını açığa çıkarır.

Güvenli bağlanma örüntüsünde çocuk bakım verenin varlığını çevreyi keşfetmek için bir güvenlik zemini olarak kullanır. Ayrılık rahatsızlık yaratabilir, fakat bakım veren geri döndüğünde çocuk temas arar ve bu temas sayesinde görece hızlı biçimde yeniden düzenlenir. Yakınlığın ardından keşif davranışı yeniden başlayabilir. Güvenli bağlanmanın ayırt edici niteliği, ne sürekli yapışıklık ne de ayrılığa kayıtsızlıktır; bağlanma ile keşif sistemlerinin esnek koordinasyonudur. Çocuk ihtiyaç duyduğunda ilişkiye dönebilir, regüle olabilir ve yeniden dış dünyaya açılabilir.

Kaçıngan örüntü ise davranışsal düzeyde farklı bir organizasyon gösterir. Çocuk bakım verenin ayrılmasına görece düşük görünür tepki gösterebilir, yeniden birleşme sırasında doğrudan yakınlık aramayabilir, bakışını kaçırabilir, teması sınırlayabilir veya çevredeki nesnelere yönelmeyi sürdürebilir. Yüzeysel gözlem, burada bakım verenin öneminin düşük olduğu izlenimini verebilir. Fakat bağlanma kuramı açısından kritik nokta tam tersidir: görünürdeki mesafe, bağlanma sisteminin bulunmadığı anlamına gelmez. Sistem mevcuttur; fakat onun açık davranışsal ifadesi baskılanmış veya minimize edilmiş olabilir.

Kaçıngan davranışın işlevini anlamak için bakım verenin geçmişteki tepkileri önem kazanır. Çocuğun yakınlık arayışları tekrar tekrar reddedilmiş, küçümsenmiş, aşırı bağımlılık olarak değerlendirilmiş veya duygusal olarak karşılıksız bırakılmışsa, bağlanma ihtiyacının açık ifadesi işlevsel bir strateji olmaktan çıkabilir. Çocuk bakım verene ihtiyaç duymamayı öğrenmez; ihtiyacı göstermenin sonuç vermediğini veya ilişkisel maliyet yarattığını öğrenebilir. Davranışsal kaçınma böylece bağlanmanın karşıtı değil, bağlanma sistemi içinde gelişmiş bir uyarlama stratejisi olarak okunabilir.

Burada “deaktivasyon” kavramı önemlidir. Kaçıngan örüntüde bağlanma sistemi tamamen kapanmaz; sistemin davranışsal ve bilinçli erişimi mümkün olduğunca düşük tutulur. Yakınlık ihtiyacını tetikleyen sinyaller küçümsenebilir, ayrılık sıkıntısının görünürlüğü azaltılabilir ve bakım verene yönelmek yerine dikkat çevredeki nesnelere kaydırılabilir. Amaç, bağlanma ihtiyacının kendisini biyolojik olarak yok etmek değil, ihtiyaçla ilişkili duygulanım ve davranışları kontrol altında tutmaktır. Deaktivasyon bu anlamda bir yokluk değil, bir regülasyon stratejisidir.

Davranış ile içsel aktivasyon arasındaki ayrım, kaçıngan örüntünün teorik merkezini oluşturur. Bir çocuğun bakım verene doğru koşmaması, ayrılığın onun için önemsiz olduğunu kanıtlamaz. Dışarıdan görülen sakinlik ile organizmanın içsel stres düzeyi aynı şey değildir. Kaçıngan bağlanmada görünür davranış, sistemin gerçek önemini maskeleyebilir. Çocuk bağlanma figürüne yönelimi azaltarak, bakım verenin reddedici veya duyarsız tepkilerini provoke etmemeye çalışıyor olabilir. Böylece dışsal bağımsızlık görüntüsü, ilişkisel ortam içerisinde öğrenilmiş bir savunma biçimine dönüşür.

Kaçıngan örüntünün anlaşılması için “ihtiyaç yokluğu” ile “ihtiyaç ifadesinin bastırılması” arasındaki fark kesin biçimde korunmalıdır. İhtiyaç gerçekten bulunmasaydı bağlanma sisteminin kendisi etkisiz hale gelmiş olurdu. Oysa söz konusu olan, mevcut sistemin kendi ifadesini sınırlandırmasıdır. Çocuk bakım verenin erişilebilirliğine hâlâ bağımlıdır, fakat bu bağımlılığın görünürlüğünü azaltır. Yakınlık yönelimi içsel düzeyde varlığını korurken davranışsal düzeyde mesafe stratejisi öne çıkar.

Böyle bir örgütlenme, bağlanma sisteminin doğal aktüelleşme mantığında önemli bir kırılma yaratır. Filogenetik dispozisyon bakım verene yönelmeyi ve güvenliği ilişki üzerinden yeniden kurmayı hedeflerken, öğrenilmiş strateji aynı yönelimin açık gerçekleşmesini engeller. Sistem kendi nesnesini tanır fakat o nesneye doğru hareketin bedeli yüksek olduğunda doğrudan temas yerine kontrollü uzaklık üretir. Yönelim ile davranış arasında açılan bu mesafe, kaçıngan bağlanmanın özgün yapısal niteliğidir.

Kaçınmanın uyarlanabilir yönünü teslim etmek gerekir. Çocuk açısından bakım verenin yapısal olarak değiştirilemediği bir ortamda, yakınlık arayışının azaltılması kısa vadede işlevsel olabilir. Sürekli reddedilen temas girişimleri daha fazla stres yaratıyorsa, ihtiyacı davranışsal olarak minimize etmek ilişkisel dengeyi korur. Çocuk mevcut bakım ortamına mümkün olan en düşük maliyetle uyum sağlar. Dolayısıyla kaçıngan örüntüyü basit bir bozukluk veya irrasyonel davranış olarak görmek, onun gelişimsel mantığını gözden kaçırır.

İşlevsel uyum ile uzun vadeli maliyet aynı anda var olabilir. Çocuklukta bakım verenin reddine karşı işe yarayan mesafe stratejisi, sonraki ilişkilerde de otomatik olarak devreye girdiğinde artık farklı koşullara uygulanır. Partner erişilebilir ve güvenilir olsa bile yakınlık sistemi eski beklentiler üzerinden düzenlenebilir. Yardım istemek, duygusal ihtiyaç göstermek veya bağımlılığı kabul etmek tehlikeliymiş gibi kodlanabilir. Böylece geçmişte adaptif olan strateji, yeni ilişkilerde doğal bağlanma potansiyelinin geniş biçimde gerçekleşmesini sınırlandırabilir.

Kaçıngan bağlanmada özerklik vurgusu da bu bağlamda ele alınmalıdır. Özerklik kendi başına patolojik değildir; güvenli bağlanma zaten sağlıklı keşif ve bağımsızlığı destekler. Sorun, özerkliğin yakınlığın karşıtı haline gelmesidir. Kişi yalnızca bağımsız olmak istemez; bağımlılık sinyallerini mümkün olduğunca reddetmek zorunda hissedebilir. İlişkisel ihtiyaç, benlik imgesine yönelik tehdit olarak deneyimlenebilir. “Kimseye ihtiyacım yok” gibi bir içsel örgütlenme, gerçek ihtiyaç yokluğundan ziyade ihtiyacın tanınmasının savunmacı olarak yasaklanmasını ifade edebilir.

Duygusal bastırma da aynı sistemin uzantısıdır. Bağlanma aktivasyonu yalnızca davranış üretmez; korku, özlem, üzüntü, rahatlama ve kırılganlık gibi duygulanımları da harekete geçirir. Eğer bu duygular yakınlık talebine yol açıyor ve yakınlık talebi geçmişte karşılık bulmuyorsa, duygulanımın kendisini azaltmak işlevsel hale gelir. Kişi zamanla bağlanma sinyallerini bilinç düzeyine ulaşmadan önce bastırabilir, rasyonalize edebilir veya önemsizleştirebilir. Böylece kaçınganlığın fenomenolojisi yalnızca mesafe değil, duygusal ihtiyaçlara karşı seçici bir körleşme biçimi de kazanır.

İçsel çalışma modelleri açısından bakıldığında, kaçıngan örüntü ötekinin erişilebilirliğine düşük güven ve benliğin kendi kendine yetmesi gerektiğine dair güçlü beklentiler üretebilir. Yardım talebi sonuçsuz kalacaksa, sistem yardım istememeyi tercih eder. Yakınlık reddedilecekse, yakınlık ihtiyacını küçümsemek daha güvenli görünür. Böylece davranışsal strateji zamanla bilişsel bir dünya modeline dönüşür. Öteki güvenilir bir düzenleme kaynağı olarak değil, mesafenin dikkatle ayarlanması gereken potansiyel bir tehdit olarak temsil edilebilir.

Yine de kaçıngan kişinin ilişkiden tamamen vazgeçmemesi teorik olarak önemlidir. Bağlanma sistemi ortadan kalkmış olsaydı bağ kurma, partner seçme, kıskançlık, ayrılık sıkıntısı veya yakınlığa dönük arzu gibi olguların da büyük ölçüde anlamını yitirmesi gerekirdi. Gerçekte ise kaçınma çoğu zaman ilişkinin varlığını bütünüyle reddetmez; ilişkinin yoğunluğunu ve erişim düzeyini sınırlar. Bağ sürdürülür, fakat bağlanma sisteminin talep ettiği tam açıklık ve karşılıklılık düşük tutulabilir. Bu özellik, kaçınganlığın basit izolasyondan farklı olduğunu gösterir.

Ainsworth’un gözlemleri, bağlanma sisteminin davranışsal ifadesinin çevresel koşullara göre stratejik biçimde değişebileceğini göstermesi bakımından bu tartışmaya güçlü bir temel sağlar. Aynı filogenetik sistem, güvenilir bakım altında açık yakınlık arayışı ve kolay regülasyon üretirken, reddedici bakım altında görünür ihtiyacı azaltan kaçıngan bir örüntüye dönüşebilir. Doğuştan gelen yönelim ortadan kalkmaz; aksine, kendi korunmasını sağlamak için başka bir biçim alır.

Kaçınganlığın esas teorik gerilimi burada belirginleşir. Organizma bağlanma yönelimini taşımaya devam ederken, bu yönelimin doğal davranışsal yolu daraltılır. Yakınlık aramak yerine mesafe korumak, ihtiyaç ifade etmek yerine yeterlilik göstermek, teskin için ötekine dönmek yerine kendi kendine regülasyon üretmeye çalışmak merkezi strateji haline gelir. Filogenetik sistem ile öğrenilmiş düzenleme stratejisi arasında doğrudan bir çatışma doğmazmış gibi görünür; fakat sistemin hedefi ile sistemin fiilî gerçekleşme biçimi arasındaki mesafe giderek büyür.

Garip Durum’un kaçıngan bağlanma açısından sağladığı en önemli kavramsal içgörü, görünür davranışın psikolojik ihtiyacın ontolojik statüsüyle özdeşleştirilemeyeceğidir. Çocuğun uzak durması, bağlanmanın gereksizleştiğini değil, bağlanmanın belirli koşullar altında kendisini gizleyerek sürdürdüğünü gösterebilir. Dolayısıyla kaçıngan bağlanma bir eksiklikten çok bir dönüştürülmüş gerçekleşme biçimi olarak düşünülmelidir. Doğal yönelim mevcuttur; fakat kendi doğrudan yönünü izleyemez. Sistem varlığını korurken, kendisini tam anlamıyla gerçekleştirecek ilişkisel hareketi sınırlar.

Kaçıngan örüntünün psikolojik paradoksu tam da buradadır: bağlanma sistemini korumak için bağlanmanın görünürlüğü azaltılır. Çocuk ilişkiyi tamamen terk edemez, çünkü bakım veren varoluşsal olarak gereklidir; fakat bakım verene açık biçimde ihtiyaç göstermek de güvenli değildir. Çözüm, ihtiyacın kendisini değil, onun davranışsal ifadesini küçültmektir. Böylece bağlanma hem sürdürülür hem de kendi doğal gerçekleşme yoğunluğundan geri çekilir. Kaçınganlığın özgün yapısı, bağın ortadan kalkmasında değil, bağın potansiyelini taşıyan sistemin kendi aktüelleşmesini sınırlandırmasında yatar.  

2.3. Güvenli Üs, Güvenli Sığınak ve İlişkisel Canlanma

Bağlanma sisteminin psikolojik gerçekliği, yalnızca öznenin bir başkasına yönelmesiyle değil, bu yönelimin belirli bir işlevsel karşılık bulmasıyla oluşur. Bir bakım verenin fiziksel olarak mevcut olması, onun otomatik biçimde bağlanma figürüne dönüşmesine yetmez; aynı şekilde bir partnerin ilişkinin içinde bulunması da bağlanmanın tüm psikolojik gereklerini kendiliğinden karşılamaz. Bağlanma figürü, sistemin ihtiyaç duyduğu güvenliği fiilen sağlayabildiği ölçüde işlevsel bir merkez haline gelir. Dolayısıyla bağlanmanın aktüelleşmesi, yalnızca bir nesnenin varlığını değil, o nesnenin organizma açısından belirli bir regülatif anlam kazanmasını gerektirir.

Bowlby’nin güvenli üs ve güvenli sığınak kavramları, bu regülatif anlamın iki temel yönünü birbirinden ayırır. Güvenli üs, öznenin dünyaya açılmasını mümkün kılan ilişkisel zemindir. Çocuk bakım verenin erişilebilirliğine güvenebildiğinde çevreyi keşfetmek, yeni nesnelere yaklaşmak, fiziksel olarak uzaklaşmak ve belirsizlikle karşılaşmak daha mümkün hale gelir. Bağlanma burada özerkliğin karşıtı değildir; tam tersine, özerkliğin güvenli biçimde kullanılabilmesinin koşullarından biridir. Çocuk geri dönebileceği bir ilişki olduğundan emin oldukça uzaklaşabilir. Güvenli bağ, özneyi ötekine yapıştırmaz; geri dönüş ihtimalini güvence altına alarak mesafeyi mümkün kılar.

Güvenli sığınak ise sistemin ters yönlü hareketini temsil eder. Tehdit, korku, yorgunluk, hastalık veya yoğun duygulanım ortaya çıktığında keşif geri çekilir ve bağlanma sistemi yeniden ön plana çıkar. Özne dış dünyadan bakım verene doğru döner; düzenlenmenin bir kısmını ilişkisel temas üzerinden gerçekleştirir. Bakım verenin fiziksel yakınlığı, sesi, dokunuşu, bakışı veya erişilebilirliği, organizmanın alarm düzeyini düşürmeye katkıda bulunur. Buradaki ilişki yalnızca bilişsel değildir. Çocuk “güvendeyim” önermesini zihinsel olarak kabul ettiği için sakinleşmez; güvenliği başka bir bedenin ve başka bir psişik varlığın düzenleyici mevcudiyeti içinde deneyimler.

İlişkisel regülasyonun önemi, bağlanmanın neden sembolik bir statüye indirgenemeyeceğini gösterir. Bir kişinin bakım verenini “annem”, “babam” veya “partnerim” olarak tanıması, bağlanma sisteminin işlevsel olarak düzenlendiği anlamına gelmez. Rolün adı ile rolün psikolojik işlevi birbirinden ayrılabilir. Bir ebeveyn toplumsal ve hukuki olarak eksiksiz biçimde ebeveyn olabilir, fakat tehdit anında ulaşılmaz, duygusal olarak donuk veya sürekli reddedici ise güvenli sığınak işlevi zayıflayabilir. Aynı şekilde partner ilişkisi sembolik olarak sürüyor olabilir; fakat duygusal erişilebilirlik yoksa bağlanma sisteminin düzenleyici talebi karşılanmamış kalabilir.

Bağlanmanın doğal mantığı tam da burada sembolik düzenin mantığından ayrılır. Sembolik bir statünün geçerli olması için tanınması çoğu zaman yeterlidir. Bir kişinin bir makamı taşıması için o makamın işlevlerini her saniye icra etmesi gerekmez; kurumsal tanıma statüyü sürdürebilir. Bağlanma ise yalnızca statü üzerinden devam eden bir yapı değildir. “Birbirimize bağlıyız” önermesi, bağlanmanın psikobiyolojik gerçekliğini tek başına üretmez. Sistem, güvenlik ve yakınlık taleplerinin ilişkisel olarak karşılık bulduğu tekrar eden deneyimler üzerinden canlı tutulur.

Canlanma kavramının asıl ağırlığı burada ortaya çıkar. Bağlanma yönelimi organizmada potansiyel olarak bulunabilir, fakat ilişki içerisinde işlevsel bir harekete dönüşmedikçe yalnızca kapasite düzeyinde kalır. Canlanma, öznenin ötekinin erişilebilirliğini yalnızca bilmesi değil, bu erişilebilirliği gerçekten kullanabilmesidir. Yardım istemek, duygusal ihtiyaç göstermek, geri çekildikten sonra yeniden yaklaşmak, teskin edilmek, birlikte regüle olmak ve güvenli biçimde uzaklaşabilmek, bağlanma sisteminin fiilî dolaşımını oluşturur. Sistem bu dolaşım içerisinde kendisini gerçekleştirir.

İlişkisel canlanmanın bedensel boyutu özellikle önemlidir. Bağlanma yalnızca zihinsel temsillerden oluşmaz; fizyolojik uyarılma, stres yanıtı, yakınlık arayışı ve teskin süreçleri de ilişkinin parçasıdır. Organizma tehdit altında olduğunda yalnızca kavramsal güvence değil, bedensel olarak hissedilebilir bir güvenlik düzeni arar. Bu nedenle bağlanmanın regülasyonu, bilişsel temsil ile somatik deneyimin birlikte çalıştığı bir süreçtir. Ötekinin mevcudiyeti, güvenlik sistemleri açısından yalnızca “bilinen bir bilgi” değil, organizmanın genel durumunu değiştiren etkin bir girdidir.

Öznenin bakım verenle veya partnerle kurduğu güvenli ilişki tekrarlandıkça dışsal regülasyon giderek içsel kapasiteye dönüşebilir. Çocuk başta kendi duygulanımını tek başına düzenleyemezken bakım verenin yardımıyla sakinleşir; zaman içerisinde bu tekrarlar öz-düzenleme kapasitesinin gelişmesine katkıda bulunur. İçselleştirilmiş güven, ötekinin her an fiziksel olarak mevcut olmasını gerektirmeyen bir psikolojik kaynak haline gelebilir. Fakat içselleştirmenin gerçekleşebilmesi için başlangıçta yeterli ilişkisel deneyim gerekir. Sembolün işlevsel hale gelmesi çoğu zaman daha önce yaşanmış gerçek temasın tortusuna dayanır.

Buradaki ayrım son derece kritiktir: içselleştirilmiş ilişki ile hiç aktüelleşmemiş ilişkinin sembolik temsili aynı şey değildir. Güvenli bağlanmış bir kişi partneri yanında olmadığında da ilişkinin güvenliğini taşıyabilir; çünkü sembolik temsil, daha önce defalarca yaşanmış erişilebilirlik ve karşılıklılık deneyiminin içselleştirilmiş biçimidir. Sembol burada yaşantının yerine geçen bir ikame değil, yaşantının psikolojik devamıdır. Buna karşılık ilişkisel karşılıklılık yeterince kurulmadan yalnızca ilişkinin adı veya statüsü korunuyorsa, sembol deneyimin tortusunu değil, deneyimin eksikliğini örtebilir.

Güvenli bağlanmanın sembolik kapasitesi de bu nedenle güçlüdür. Güvenli bağlanan özne, bağlanma figürünün geçici yokluğunu ilişkinin yokluğu olarak yaşamaz. Fiziksel mesafe güvenliği ortadan kaldırmaz; çünkü ilişkinin sürekliliği içsel çalışma modelinde taşınabilir. Böyle bir sembolik süreklilik sağlıklıdır, çünkü gerçek ilişkisel aktüelleşmenin üzerine kuruludur. Temsil, bağın canlı gerçekliğinden kopmamıştır. Ötekinin zihinsel imgesi, daha önce yaşanmış olan güvenlik ve erişilebilirliğin taşıyıcısıdır.

Kaçıngan örüntüde ise benzer yüzeysel görünüm farklı bir mekanizma taşıyabilir. Kişi fiziksel mesafeyi rahatça tolere ediyor, bağımsızlığını koruyor veya ilişkiyi yoğun temas olmaksızın sürdürebiliyor görünebilir. Ancak güvenli bağlanmadaki mesafe, daha önce kurulmuş güven sayesinde tolere edilirken kaçıngan mesafe kimi durumlarda bağlanma sisteminin aşırı aktive olmasını engellemek için kullanılır. Birinde sembolik temsil canlı ilişkinin içselleştirilmiş devamıdır; diğerinde temsil, canlı ilişkinin yoğunluğunu sınırlayan savunmacı bir araç haline gelebilir.

Güvenli üs işlevi de aynı farkı görünür kılar. Güvenli bağlanmada kişi ötekine bağlı olduğu için keşiften vazgeçmez; tam tersine, ilişkinin güvenilirliğinden aldığı destekle daha geniş bir dünyaya açılır. Ötekinin varlığı öznenin hareket alanını küçültmez, genişletir. Kaçıngan sistemde ise bağımsızlık bazen ilişkinin sağladığı güvenin ürünü değil, ilişkisel ihtiyacı mümkün olduğunca düşük tutma stratejisi olabilir. İki durumda da dışarıdan özerk davranış görülebilir; fakat özerkliğin psikolojik kaynağı farklıdır. Birinde güven üzerinden oluşan serbestlik, diğerinde bağımlılık ihtimalinin denetim altına alınması vardır.

Güvenli sığınak işlevindeki farklılık daha da belirgindir. Güvenli bağlanan kişi sıkıntı anında ilişkiye dönebilir, yardım isteyebilir ve başka birinin düzenleyici varlığından yararlanabilir. Kendi kendine yetebilmek ile başkasından destek alabilmek birbirini dışlayan seçenekler değildir. Kaçıngan örüntü ise desteğe ihtiyaç duyma halini bizzat tehdit olarak kodlayabilir. Ötekinin düzenleyici işlevine başvurmak, bağımsızlık kaybı veya kırılganlığın açığa çıkması şeklinde yaşanabilir. Böylece güvenli sığınağa ulaşabilecek bir bağ bulunmasına rağmen, sistem sığınağı kullanmaktan kaçınır.

İlişkinin varlığı ile ilişkinin kullanılabilirliği arasındaki ayrım burada merkezi hale gelir. Partner fiziksel olarak yakın, sembolik olarak bağlı ve niyet bakımından destekleyici olabilir; fakat özne bu desteği psikolojik olarak erişilebilir bir kaynak şeklinde kullanamıyorsa bağlanma işlevi kısmi kalır. Bağlanma figürü dış dünyada mevcuttur ama içsel sistem tarafından güvenli üs veya sığınak olarak tam anlamıyla işletilemez. Dolayısıyla bağlanmanın ontolojik gerçekleşmesi yalnızca nesnenin bulunmasına değil, öznenin o nesneyle kendi doğal yönelimine uygun ilişki kurabilmesine bağlıdır.

“Canlanma” burada romantik veya metaforik bir kavram olmaktan çıkar. Teknik anlamda, potansiyel haldeki davranışsal sistemin gerçek ilişkisel koşullar altında aktive olması, karşılık bulması, regüle edilmesi ve yeniden bütünleşmesi kastedilir. Yakınlık ihtiyacı hissedilir, ifade edilir, öteki tarafından karşılanır ve sistem yeniden dengeye döner. Aynı döngünün yeterince güvenilir biçimde tekrarlanması, bağlanmanın yalnızca teorik bir kapasite olmaktan çıkıp yaşanmış bir psikolojik gerçekliğe dönüşmesini sağlar.

Bir bağlanma sisteminin aktüelleşmesi, sürekli yoğun yakınlık gerektirmez. Aksine güvenli bağlanmanın olgun biçiminde fiziksel ve duygusal mesafe genişleyebilir; fakat bu mesafe, ilişkinin gerektiğinde yeniden aktive edilebileceğine dair güven üzerine kuruludur. Sağlıklı aktüelleşme, yakınlığın kesintisizliği değil, yakınlığın erişilebilirliği demektir. Özne istediği zaman değil, ihtiyacın doğduğu anlamlı anlarda ilişkiye dönebilmelidir. Bağlanmanın canlılığı, sürekli temasın niceliğinden çok karşılıklı erişimin niteliğinde bulunur.

Aşırı yakınlık ile gerçek aktüelleşmeyi özdeşleştirmek bu nedenle başka bir kategori hatasına yol açar. Kaygılı bağlanmada yoğun temas ve sürekli güvence arayışı yüksek olabilir; buna rağmen bağlanma sistemi tam olarak düzenlenemeyebilir. Fazla temas her zaman güvenli bağ anlamına gelmez. Esas ölçüt, sistemin ihtiyaç doğduğunda etkili biçimde regüle edilip yeniden sakinleşebilmesidir. Güvenli bağlanmanın gücü, bağlanma sisteminin hem aktive olmasına hem de yeniden kapanabilmesine izin vermesidir.

Kaçıngan sistemin özgünlüğü, aktivasyonu mümkün olduğunca önceden durdurmaya çalışmasında belirginleşir. Yakınlık ihtiyacı bütünüyle hissedilmeden dikkat başka alanlara kaydırılabilir, partnerin önemi küçültülebilir, duygusal yoğunluk rasyonelleştirilebilir veya ilişkinin gerektirdiği karşılıklı bağımlılık değersizleştirilebilir. Böylece sistem kendi doğal döngüsünü tamamlamaz: ihtiyaç → yakınlık arayışı → karşılık → regülasyon zinciri, ihtiyaç aşamasında veya yakınlık arayışına geçişte kesintiye uğrar. Potansiyel aktive olmaya başlamış olsa bile fiilî ilişkisel tamamlanmaya ulaşamaz.

Bağlanma ihtiyacının düzenli biçimde kesintiye uğraması, öznenin kendi ihtiyaçlarını tanıma kapasitesini de etkileyebilir. Sistem uzun süre deaktivasyon stratejileriyle çalıştığında kişi gerçekten daha az ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Savunma yalnızca davranışı değil, öznel deneyimin yorumunu da dönüştürür. İhtiyaç duyma hali küçümsenir, yakınlık arzusu geçici bir zayıflık gibi değerlendirilir veya ilişkisel bağımlılık benlik tasarımına uymayan bir durum olarak reddedilir. Böylece potansiyel yalnızca dışarıda gerçekleşmeden kalmaz; içeride de kendi anlamından uzaklaştırılır.

İlişkisel canlanmanın yokluğu, bağın bütünüyle yokluğu anlamına gelmeyebilir. Özellikle yetişkin ilişkilerinde kişi partnerine sadık olabilir, ilişkinin sürekliliğini önemseyebilir, ayrılık istemeyebilir ve geleceğe ilişkin ortak planlar yapabilir. Tüm bunlar bağın sembolik ve bilişsel düzeyde güçlü biçimde tanındığını gösterebilir. Fakat aynı kişi korku, ihtiyaç veya kırılganlık anlarında partnerine yönelmekte zorlanabilir. Böylece ilişkinin deklaratif varlığı ile bağlanma sisteminin işlevsel dolaşımı arasında ayrışma oluşur.

Söz konusu ayrışma, bağlanmanın yalnızca düşünsel bir bağlılık olmadığını yeniden gösterir. “Onu seviyorum”, “ilişkimiz var”, “ona güveniyorum” gibi önermeler psikolojik olarak önemli olabilir fakat tek başlarına bağlanmanın tamamlanmasını garanti etmezler. Bağlanma, bu önermelerin davranışsal ve duygulanımsal karşılıklarının da var olmasını gerektirir. Özne sıkıntı anında gerçekten dönebiliyor mu, karşılıklılığı kabul edebiliyor mu, partnerin düzenleyici etkisine izin verebiliyor mu, kayıp ihtimalinin yarattığı kırılganlığı taşıyabiliyor mu? Bağın canlılığı bu soruların yaşantısal cevabında belirlenir.

Güvenli üs ve güvenli sığınak kavramlarının teorik gücü de tam olarak buradan gelir. İkisi birlikte, bağlanmanın hem uzaklaşmayı hem geri dönmeyi mümkün kılan dinamik bir organizasyon olduğunu gösterir. Güvenli üs olmadan özerklik savunmacı izolasyona dönüşebilir; güvenli sığınak olmadan yakınlık yalnızca sembolik bir aidiyet olarak kalabilir. Bağlanmanın sağlıklı aktüelleşmesi, ötekinin hem dış dünyaya açılmayı mümkün kılan arka plan hem de ihtiyaç halinde geri dönülebilecek canlı bir düzenleme kaynağı olabilmesine dayanır.

Filogenetik bağlanma potansiyelinin kendi kategorisine uygun gerçekleşmesi böylece üç moment içerir: yönelimin aktive olması, ötekinin gerçekten erişilebilir hale gelmesi ve etkileşimin organizmayı yeniden düzenlemesi. Bunlardan yalnızca ilkinin bulunması bağlanmayı tamamlamaz; yalnızca ikincisinin sembolik olarak ilan edilmesi de yeterli değildir. İlişkisel yapı, karşılıklılık içerisinde fiil kazanmalıdır. Potansiyelin gerçekliği, nesnesine yönelerek ve ondan geri dönüş alarak kurulmuş olur.

Bağlanmanın doğal telosu bu anlamda birleştirici fakat mutlak bir füzyon talebi değildir. Amaç benliği ötekinde eritmek değil, ötekini kendi düzenleme sisteminin meşru bir parçası haline getirebilmektir. İnsan psişesi tam bağımsız bir monad olarak örgütlenmez; başka zihinler ve bedenlerle birlikte düzenlenebilme kapasitesi taşır. Yakınlık ihtiyacı bu ilişkisel açıklığın biyolojik temelidir. Güvenli bağlanma, bağımlılığı ortadan kaldırmak yerine bağımlılığı tahammül edilebilir, esnek ve karşılıklı bir forma dönüştürür.

Böylece bağlanmanın aktüelleşmesi yalnızca “birinin hayatında olması” ile tanımlanamaz. Ötekinin varlığı, ancak bağlanma sisteminin gerçek işleyişine katıldığında psikolojik anlamını tamamlar. Güvenli üs olarak uzaklaşmayı mümkün kılması, güvenli sığınak olarak geri dönüşü karşılaması ve bu iki hareket arasında süreklilik sağlaması, filogenetik potansiyeli canlı bir ilişkiye dönüştürür. Bağlanmanın ontolojik ağırlığı da burada yatar: bağ yalnızca temsil edilen bir ilişki değildir; bedensel, duygulanımsal ve davranışsal düzeylerde tekrar tekrar gerçekleşen bir karşılıklılık biçimidir.

3. Kaçıngan Bağlanmanın Kategori Krizi

3.1. Apriori Yönelimin Sembolikleşmesi

Kaçıngan bağlanmanın özgün yapısını yalnızca “yakınlıktan kaçınma” şeklinde tanımlamak, meselenin görünen davranışını açıklasa da altında çalışan daha derin mekanizmayı bütünüyle yakalayamaz. Yakınlıktan geri çekilme, aşırı özerklik, duygusal mesafe, ihtiyaçların küçümsenmesi veya kırılganlıktan kaçınma, aynı yapısal dönüşümün farklı belirtileri olarak okunabilir. Asıl problem, bağlanma yöneliminin kaybolması değil; kendi doğal gerçekleşme kategorisinden uzaklaştırılmasıdır. Aktüelleşmek üzere yapılandırılmış bir filogenetik dispozisyon, giderek sembolik bir varlık gibi taşınmaya başlanır.

Bağlanma sistemi doğası gereği ötekine doğru hareket eder. Tehdit altında yakınlık arar, güvenliğin yeniden kurulmasını ister ve karşılıklılık sayesinde regüle olur. Kaçıngan strateji ise bu hareketi bütünüyle yok edemez; çünkü yönelim psikolojik yaşamın yüzeyinde üretilmiş keyfî bir tercih değildir. Bunun yerine sistemin erişim yollarını daraltır. İhtiyaç davranışa dönüşmeden bastırılır, duygusal yoğunluk sembolik bağlılıkla ikame edilir ve ilişkinin fiilî karşılıklılığı mümkün olduğunca kontrollü hale getirilir. Böylece sistemin nesnesi korunurken nesneyle kurulan bağlanma hareketi kısmen askıya alınabilir.

Sembolikleşme tam olarak burada başlar. Özne ilişkinin var olduğunu bilir, partnerini hayatındaki belirli bir konuma yerleştirir, ilişkinin adını ve statüsünü tanır, sadakat veya süreklilik gibi sembolik göstergeleri muhafaza eder. Dolayısıyla bağ bütünüyle reddedilmez. Hatta ilişki dışarıdan bakıldığında istikrarlı bile görünebilir. Fakat bağlanma sisteminin kendi psikobiyolojik mantığı açısından gerekli olan yakınlık, açıklık, kırılganlık ve karşılıklı regülasyon düşük yoğunlukta tutulur. İlişkinin sembolik mevcudiyeti sürerken, bağlanmanın canlı gerçekleşmesi sınırlanır.

Buradaki “sembolik” kavramı ilişkiyi sahte ilan etmek için kullanılmamalıdır. Kaçıngan kişi gerçekten sevebilir, gerçekten sadık olabilir ve ilişkiyi gerçekten önemseyebilir. Kategori problemi ilişkinin bütünüyle hayalî olmasında değil, bağlanmanın belirli bir düzeyinin başka bir düzey tarafından ikame edilmesindedir. Sembolik bağ kendi başına gerçektir; ancak filogenetik bağlanma sisteminin tamamlanma biçimi değildir. “İlişkimiz devam ediyor” önermesi doğru olabilir fakat bu doğruluk, sistemin duygusal ve ilişkisel olarak aktüelleştiğini garanti etmez.

Sembolik düzenin avantajı, mesafeyi tolere etmesidir. Bir kurumun, statünün veya sözleşmenin geçerliliği sürekli canlı temas gerektirmez. Kaçıngan örgütlenmede ilişki de benzer biçimde uzaktan sürdürülebilir bir yapıya dönüştürülebilir. Partnerin hayat içindeki yeri sabit tutulur, ilişki tamamen sona erdirilmez, fakat duygusal erişim dikkatle sınırlandırılır. Bu sayede kişi hem bağın kaybından korunur hem de bağın tam aktüelleşmesinin yaratacağı kırılganlığa maruz kalmaz. Sembolik mevcudiyet, yakınlığın riskleri ile yalnızlığın riskleri arasında savunmacı bir ara bölge üretir.

Kaçınganlığın psikolojik zekâsı tam da bu ikili korunmada bulunur. Sistem, bağlanma nesnesini tümüyle kaybetmek istemez; çünkü bağlanma dispozisyonu varlığını sürdürmektedir. Öte yandan nesnenin içsel dünyaya tam erişimi de tehlikeli olabilir. Çözüm, ilişkiyi ortadan kaldırmadan yoğunluğunu kontrol etmektir. Öteki vardır ama belirli bir mesafede tutulur; bağ tanınır ama tamamen yaşanmaz; yakınlık kabul edilir ama belirli bir eşiğin üzerine çıktığında deaktivasyon başlar. Böylece potansiyel yok edilmeden askıya alınabilir.

Söz konusu askıya alma, ilişkinin özne açısından “tamamlanmış” görünmesine de imkân tanır. Sembolik düzlemde temel göstergeler mevcutsa kişi bağlanma ihtiyacının da karşılandığını düşünebilir. Bir partner vardır, ilişki adı vardır, ortak geçmiş vardır, sadakat vardır ve ilişkinin geleceğine ilişkin belirli bir çerçeve bulunabilir. Bu göstergeler bağın yok olmadığını kanıtlar; fakat aynı göstergeler, bağlanma sisteminin ne ölçüde fiilen dolaşımda olduğunu görünmez kılabilir. Potansiyel, kendi temsilinin varlığı sayesinde gerçekleşmiş gibi algılanabilir.

Tamamlanma yanılsaması, bilinçli bir kendini kandırma olmak zorunda değildir. Öznenin içsel çalışma modeli zaten ilişkisel ihtiyacın düşük tutulması üzerine örgütlenmişse, sembolik bağlılık gerçekten yeterliymiş gibi deneyimlenebilir. İhtiyacın kendisi bilinç alanına sınırlı ölçüde eriştiği için eksiklik de her zaman doğrudan hissedilmez. Kaçıngan stratejinin başarısı burada ortaya çıkar: yalnızca yakınlık arayışını azaltmaz, yakınlığın ne kadar gerekli olduğuna dair öznel ölçütü de dönüştürür.

Deaktivasyon bu anlamda yalnızca bir davranış düzenleme tekniği değildir; gerçekliğin fenomenolojik organizasyonunu da değiştirir. Kişi partnerin yokluğunu daha az önemli görebilir, ayrılık sıkıntısını küçümseyebilir, yoğun yakınlık talebini “gereksiz drama” şeklinde kodlayabilir veya başkasına ihtiyaç duymayı olgunlaşmamışlık olarak değerlendirebilir. Böylece savunma, doğrudan bağlanma sisteminin içerdiği değer hiyerarşisini yeniden yorumlar. Yakınlık biyolojik düzeyde önemli olmaya devam ederken bilinçli değerler sistemi onun önemini azaltabilir.

Noetik düzlem ile filogenetik düzlem arasındaki gerilim burada belirginleşir. Öznenin bilinçli benlik tasarımı, “bağımsız”, “kendi kendine yeten”, “duygusal olarak kontrollü” veya “kimseye ihtiyaç duymayan” biri olmayı değerli görebilir. Bu benlik tasarımı bütünüyle keyfî değildir; geçmiş ilişkisel deneyimlerin savunmacı sonucu olabilir. Yine de bağlanma sistemi bu noetik öz-tanım tarafından ortadan kaldırılmaz. Zihin kendisini özerk bir monad olarak tasarlarken beden ve duygulanım sistemi ilişkisel düzenleme talebini taşımaya devam edebilir.

Sembolikleşme böylece yalnızca partnerle kurulan ilişkinin niteliğini değil, öznenin kendisini nasıl tanımladığını da etkiler. “Ben böyle biriyim”, “fazla yakınlığa ihtiyacım yok”, “ilişkiler hayatımın merkezi değil” veya “insan kendi başına ayakta durmalıdır” gibi ilkeler, belirli koşullarda gerçek kişilik tercihlerinin ifadesi olabilir. Kaçıngan örgütlenmede ise aynı önermeler savunmanın sembolik dili haline gelebilir. Biyolojik dispozisyonun aktüelleşme talebi, bilinçli değer sistemi tarafından yeniden kodlanır ve böylece doğal ihtiyaç “tercih edilmemiş bir zayıflık” olarak sınıflandırılır.

İlişkinin statüsü ile ilişkisel yaşantı arasındaki mesafe büyüdükçe sembol daha fazla yük taşımaya başlar. “Partner” sözcüğü, aslında günlük etkileşimde yeterince gerçekleşmeyen yakınlığın temsilcisine dönüşebilir. Bir ilişkinin sürüyor olması, öznenin bağlanma sisteminin gerçekten regüle edildiğine dair kanıt gibi kullanılabilir. Fakat bir unvanın toplumsal geçerliliği ile bir bağlanma ilişkisinin psikobiyolojik işlevi aynı şekilde tamamlanmaz. Partnerlik bir statü olabilir; bağlanma ise o statünün içinde gerçekleşmesi gereken canlı bir işlevdir.

Kaçınganlığın kategori krizi tam olarak burada keskinleşir. Sembolik yapılar temsil sayesinde süreklilik kazanabilir. Filogenetik dispozisyonlar ise kendi nesneleriyle gerçek işlevsel ilişkiye girmeden tamamlanmaz. Bu iki mantık birbirine geçirildiğinde, ilişki sembolik olarak sürdüğü için bağlanmanın da tamamlandığı varsayılır. Oysa doğal potansiyel yalnızca bir isim, rol veya statüye sahip olmakla fiile geçmez. Onun gerçekleşmesi, sistemin ihtiyaç duyduğu karşılıklılık döngüsünün yaşanmasını gerektirir.

Bir benzetmeyle, açlık sisteminin yemek kavramına sahip olmakla doyurulamaması gibi bağlanma sistemi de ilişki kavramına sahip olmakla tamamlanmaz. “Yemek var” bilgisinin fizyolojik ihtiyacı ortadan kaldırmaması kadar, “bir partnerim var” bilgisinin de ilişkisel regülasyon ihtiyacını bütünüyle karşılaması beklenemez. Elbette bağlanma biyolojik beslenme kadar doğrudan ve tek boyutlu değildir; temsil ve zihinsel imge bağlanma üzerinde gerçek etkiler yaratabilir. Yine de sembolik tanımanın, canlı ilişkisel aktüelleşmenin bütünüyle yerine geçemeyeceği ilkesi korunur.

Kaçıngan bireyin ilişkiyi uzaktan sürdürebilme kapasitesi bu yüzden çift anlam taşır. Bir yandan gerçekten gelişmiş özerklik ve yüksek öz-düzenleme becerisi olabilir; diğer yandan bağlanma aktivasyonunu düşük tutmanın savunmacı biçimi olabilir. Belirleyici fark mesafenin kendisi değil, mesafenin hangi psikolojik işlevi yerine getirdiğidir. Güvenli kişi uzakta kalabilir çünkü bağın varlığına güvenir; kaçıngan kişi uzaklığı tercih edebilir çünkü yakınlığın üreteceği aktivasyondan kaçınmaktadır.

Aynı ayrım ilişkinin sembolik göstergelerinde de görülür. Mesajlaşmak, belirli ritüelleri sürdürmek, ilişkinin adını korumak, geleceğe ilişkin soyut planlar yapmak veya partneri sosyal dünyada belirli bir yere yerleştirmek bağın devamlılığını sembolik olarak güvence altına alabilir. Ancak bu göstergelerin yoğunluğu, duygusal açıklığın veya karşılıklı regülasyonun yoğunluğu ile zorunlu olarak paralel değildir. Hatta kimi zaman sembolik düzen ne kadar sağlam kurulursa, canlı ilişkinin eksikliği o kadar az görünür hale gelebilir.

Sembol burada savunmanın taşıyıcısı haline geldiğinde özne iki kazanç elde eder. Birincisi, bağlanma nesnesini bütünüyle kaybetmez; böylece filogenetik yönelimin tamamen nesnesiz kalması engellenir. İkincisi, nesneyle tam duygusal temasın yaratacağı bağımlılık ve kırılganlık sınırlandırılır. Bu ikili işlev nedeniyle sembolikleşme yalnızca eksiklik değil, oldukça sofistike bir denge stratejisidir. Sistem bir tür minimum bağlanma rejimi üretir: bağ varlığını korur fakat aktüelleşme kontrollü dozlarda tutulur.

Ne var ki minimum bağlanma rejimi, doğal dispozisyonun kendi işlevsel ufkuyla tam olarak örtüşmez. Bağlanma sistemi yalnızca nesnenin kaybedilmemesini değil, ihtiyaç halinde gerçekten kullanılabilir olmasını gerektirir. Ötekinin varlığını bilmek ile ona yönelmek, ona yönelmek ile ondan karşılık almak, karşılık almak ile bu karşılığı içsel regülasyona dönüştürmek farklı momentlerdir. Kaçıngan örgütlenme bu zincirin bazı halkalarını sembolik düzeyde muhafaza ederken diğerlerini zayıflatabilir.

Partner ilişkilerinde bu fark özellikle görünür hale gelir. Kaçıngan kişi ilişkinin sürmesini isteyebilir fakat yüksek duygusal yoğunlukta geri çekilebilir; partnerin hayatındaki yerini kabul ederken ona içsel bağımlılık göstermeyi reddedebilir; birlikte gelecek planlarken güncel kırılganlıklarını paylaşmakta zorlanabilir. Böylece zaman bakımından ileriye yönelik sembolik bağ güçlü, şimdiki anda yaşanan ilişkisel temas ise sınırlı olabilir. Gelecek temsil edilirken mevcut yakınlık düşük tutulur.

Bu yapının paradoksal sonucu, öznenin tam da ihtiyaç duyduğu bağlanma deneyimini kendisi için riskli hale getirmesidir. Potansiyel canlanmaya başladığında savunma devreye girer; savunma devreye girdikçe potansiyel yeniden temsil düzeyine çekilir. Böylece bağlanma sistemi sürekli olarak eşiğe kadar gelir fakat tam aktüelleşmeden geri döndürülür. İlişki vardır, potansiyel vardır, hatta sevgi de vardır; eksik kalan şey bunların aynı anda canlı karşılıklılık içinde birleşmesidir.

Kaçıngan sembolikleşmenin derinliği, potansiyelin yok olmamasından kaynaklanır. Eğer bağlanma yönelimi gerçekten kaybolsaydı herhangi bir kategori krizi de yaşanmazdı; çünkü sembolik ilişki ile biyolojik dispozisyon arasında çatışacak bir şey kalmazdı. Gerilim, tam tersine, potansiyelin yaşamaya devam etmesi fakat kendi varoluş kipine uygun gerçekleşme alanına tam erişememesinden doğar. Sembol bu gerilimi çözen değil, yönetilebilir kılan bir ara yüzdür.

İçsel yabancılaşma da buradan türeyebilir. Özne bir şeyi istemekte fakat istemediğini düşünmekte, ihtiyaç duymakta fakat ihtiyacı küçümsemekte, bağlanmakta fakat bağlanmanın davranışsal sonuçlarını sınırlamakta olabilir. Dışarıdan bakıldığında çelişkili görünen davranışlar aynı sistemin iki farklı katmanına aittir. Filogenetik yönelim ötekine doğru hareket ederken savunmacı sembolik yapı mesafeyi korur. Bir taraf canlanmayı, diğer taraf kontrolü talep eder.

Apriori yönelimin sembolikleşmesi bu nedenle basit bir “duygusal soğukluk” olarak kavranamaz. Burada doğrudan bir ontolojik tercüme gerçekleşir: aktüelleşme mantığıyla çalışan bir sistem, temsil mantığıyla yönetilmeye başlanır. Bağlanma potansiyeli kendisini ilişki içinde fiilen gerçekleştirmek yerine ilişkinin sembolik sürekliliği içinde korunur. Temsil, potansiyelin ortadan kalkmasını engeller; fakat aynı anda potansiyelin tam gerçekleşmesini de erteleyebilir.

Kaçıngan bağlanmanın özgün paradoksu tam olarak bu ikili harekette yoğunlaşır. Özne bağı tümüyle reddetmez, çünkü bağlanma sistemi buna izin vermez; bağı bütünüyle yaşamak da tehdit içerdiğinden onu sembolik düzeyde stabilize eder. Böylece doğal yönelim ile savunmacı düzen arasında geçici bir uzlaşma oluşur: bağ mevcut kalır, fakat bağlanma eksik aktüelleşir; potansiyel korunur, fakat canlanması sınırlandırılır; ilişki sürer, fakat ilişkiselliğin kendisi mesafeden yönetilir.                      

3.2. Sembolik Tamamlanma ile Doğal Aktüelleşmenin Karıştırılması

Sembolik yapıların en önemli özelliği, gerçekliklerini çoğu zaman fiilî ve kesintisiz bir yaşantıdan değil, tanınma ve temsil sürekliliğinden almalarıdır. Bir kurumun, unvanın, hukuki statünün veya sözleşmenin varlığı, onun her an bedensel ve duygusal olarak icra edilmesini gerektirmez. Sembolik sistemler, belirli anlamların kolektif olarak kabul edilmesi ve tanınması sayesinde süreklilik kazanabilir. Bir kişinin vatandaş olması için vatandaşlığını her gün somut olarak gerçekleştirmesi gerekmez; hukuki statünün tanınması yeterlidir. Benzer biçimde bir makamın otoritesi, makam sahibinin sürekli olarak otoritesini fiilen kullanmasına bağlı değildir. Temsil burada gerçekliğin taşıyıcısıdır.

Bağlanma sistemi aynı mantıkla işlemez. Bir ilişkinin sembolik olarak tanınması, ilişkinin bağlanma bakımından işlevsel olarak tamamlandığını garanti etmez. Partnerin varlığı, ilişkinin adı, karşılıklı sadakat beyanı veya ortak gelecek tasarımı önemli olabilir; ancak bağlanmanın doğal mantığı bunlardan daha fazlasını talep eder. Sistem, ötekinin yalnızca temsil edilmesini değil, gerektiğinde erişilebilir olmasını; yakınlık ihtiyacının yalnızca düşünsel olarak kabul edilmesini değil, davranışsal ve duygulanımsal olarak karşılık bulmasını gerektirir. Bağlanma ilişkisi bu nedenle sembolik statünün üzerine yerleşen canlı bir işlevdir.

Kategori hatası, iki farklı tamamlanma ölçütünün birbirine aktarılmasıyla başlar. Sembolik bir yapı, doğru biçimde tanındığında kendi kategorisi içinde tamamlanmış sayılabilir. Bağlanma ise yalnızca tanınarak tamamlanamaz; aktüelleşmesi gerekir. Birinin ontolojik ölçütü temsil ve geçerlilik, diğerinin ölçütü işlevsel ve ilişkisel gerçekleşmedir. Kaçıngan örgütlenmede sorun, bağlanmanın bu ikinci mantığının birinci mantık üzerinden yönetilmeye başlanmasıdır. İlişkinin sembolik varlığı, bağlanmanın fiilî gerçekleşmesinin yerine geçer.

Söz konusu karışma ilk bakışta fark edilmesi güç bir yapı üretir. Çünkü ilişki gerçekten de vardır. Taraflar birbirlerini partner olarak tanıyabilir, ortak geçmişe sahip olabilir, sadakat gösterebilir ve ilişkinin devamını isteyebilir. Dışsal göstergeler güçlüdür; buna rağmen içsel aktüelleşme sınırlı kalabilir. Kaçıngan kişi sembolik bağın sürekliliğini koruduğu için kendi bağlanma yöneliminin de yeterince gerçekleştiğini düşünebilir. Oysa burada yaşanan tamamlanma, doğal sistemin değil, ilişkinin temsil düzeyinin tamamlanmasıdır.

Tamamlanma yanılsaması tam da bu noktada ortaya çıkar. İlişkinin adının bulunması, ilişkinin varlığını gösterir; fakat bağlanma ihtiyacının gerçekten karşılandığını göstermeyebilir. Partnerin erişilebilirliği teorik olarak kabul edilebilir; ancak özne ihtiyaç anında ona yönelmiyorsa, bağlanma sistemi kendi doğal döngüsünü tamamlamaz. Yakınlık ihtiyacı ortaya çıkabilir, fakat davranışa dönüşmeden bastırılır; davranış ortaya çıkabilir, fakat duygusal açıklık sınırlandırılır; karşılıklılık mümkün olabilir, fakat bağımlılık hissi tehdit olarak kodlandığı için düzenleme işlevi tam kullanılmaz.

Buradaki temel ayrım “ilişki var mı, yok mu?” sorusundan daha inceliklidir. İlişki var olabilir; sorun ilişkinin hangi düzeyde var olduğudur. Sembolik düzlemde güçlü bir bağlılık ile psikobiyolojik düzeyde sınırlı aktüelleşme aynı anda mümkün olabilir. Kaçıngan bağlanmanın teorik özgünlüğü de burada yatar: bağlanma nesnesi kaybolmaz, fakat nesneyle kurulan ilişkisel dolaşım daralır. Bağın işareti korunurken bağın işlevi kısmen askıya alınır.

Sembolün bu kadar etkili olabilmesinin nedeni, insan zihninin temsil üzerinden güçlü gerçeklikler kurabilmesidir. Bir kişi uzaktaki partnerini zihninde taşıyabilir, ortak geçmişe dayanabilir ve ilişkinin devam ettiğini bilerek güven hissedebilir. Güvenli bağlanmada bu temsil canlı ilişkinin içselleştirilmiş uzantısıdır. Kaçıngan örüntüde ise aynı kapasite farklı biçimde çalışabilir: temsil, yaşantının devamı olmak yerine yaşantının yerini alan bir düzenleme aracına dönüşebilir. Ötekinin zihinsel mevcudiyeti korunur, fakat gerçek karşılıklılığın yoğunluğu minimumda tutulur.

Böylece iki farklı sembol kullanımı birbirinden ayrılır. İlkinde sembol, daha önce yaşanmış ve gerektiğinde yeniden yaşanabilecek bir bağlanma gerçekliğinin taşıyıcısıdır. İkincisinde sembol, tam gerçekleşmemiş bir bağlanma sürecinin yerine geçirilir. Yüzeyde benzer bir zihinsel temsil vardır; fakat birinde temsil yaşantıya dayanır, diğerinde yaşantının eksikliğini telafi eder. Kategori hatası, bu iki durum birbirine eşdeğer kabul edildiğinde belirginleşir.

Kaçıngan özne açısından sembolik tamamlama yüksek işlevsellik taşıyabilir. İlişkinin statüsü korunur, dolayısıyla bağlanma nesnesi kaybedilmez. Aynı zamanda ilişkinin duygusal yoğunluğu düşük tutulur, böylece bağımlılık, kırılganlık veya reddedilme korkusu yönetilebilir hale gelir. Sistem bir bakıma iki tehdidi aynı anda azaltır: yalnızlığın tehdidini bağın sembolik sürekliliğiyle, yakınlığın tehdidini ise ilişkinin kontrollü mesafesiyle sınırlar. Bu yüzden sembolikleşme yalnızca bir eksiklik değil, aynı zamanda savunmacı bir optimizasyon biçimidir.

Ne var ki savunmanın başarısı, doğal sistemin gereksinimlerini ortadan kaldırmaz. Bağlanma dispozisyonu sembolik olarak susturulabilir, fakat filogenetik yönelimin bütün işlevi temsil aracılığıyla karşılanamaz. İhtiyaç düşük düzeyde hissedilebilir, fakat sistemin tamamen yok olduğu sonucu çıkmaz. Ayrılık, kıskançlık, partnerin kaybı, hastalık, kriz veya yoğun stres gibi durumlar deaktive edilmiş bağlanma sistemini yeniden görünür hale getirebilir. Normal koşullarda sembolik olarak yeterli görünen bağ, tehdit arttığında doğal aktüelleşme talebini yeniden üretir.

Tam da bu nedenle kaçıngan yapının istikrarı koşulludur. Sistem düşük tehdit düzeyinde sembolik mesafeyle oldukça iyi çalışabilir. Partner uzaktadır, ilişki tanımlıdır ve bağımsızlık korunmaktadır. Ancak bağlanma sistemi yüksek yoğunlukla aktive olduğunda temsilin taşıma kapasitesi sınanır. Kayıp ihtimali veya gerçek bir kriz, sembolik bağlılığın altında hâlâ canlı olan filogenetik yönelimi yüzeye çıkarabilir. Deaktivasyon stratejisi ne kadar güçlü olursa olsun, sistemin biyolojik kökeni tamamen ortadan kalkmaz.

Kaçınganlığın sık görülen paradokslarından biri de burada anlaşılır hale gelir. Kişi gündelik yaşamda yoğun yakınlığa ihtiyaç duymadığını düşünebilir; buna rağmen ilişkinin gerçek kayıp ihtimali ortaya çıktığında çok güçlü reaksiyonlar gösterebilir. Yüzeydeki düşük ihtiyaç ile kriz anındaki yüksek aktivasyon arasındaki fark, bağlanma sisteminin kaybolmadığını gösterir. Sembol gündelik durumda potansiyeli bastırabilir; kayıp tehdidi ise potansiyeli yeniden fiile çağırır.

Sembolik tamamlanma yalnızca ilişkinin dışsal göstergeleri üzerinden değil, bilişsel anlatılar üzerinden de kurulabilir. “İlişki zaten sağlam”, “sevgi her gün gösterilmek zorunda değil”, “yakınlık olmadan da bağlı kalabiliriz” gibi düşünceler bazı ilişkilerde tamamen sağlıklı olabilir. Sorun, bu önermelerin hangi işlevle kullanıldığıdır. Eğer ifadeler gerçek ve güvenli bir ilişkiselliğin üzerine oturuyorsa, sembolik sürekliliğin olgun biçimleridir. Eğer yakınlık ihtiyacının sistematik biçimde bastırılmasını meşrulaştırıyorsa, sembol savunma aracına dönüşür.

Aynı cümle bu nedenle farklı bağlanma örgütlenmelerinde farklı psikolojik anlamlar taşıyabilir. Güvenli bir kişi “her an birlikte olmamız gerekmiyor” derken ilişkinin sürekliliğine güvenebilir; kaçıngan kişi aynı ifadeyi bağımlılık hissini uzak tutmak için kullanabilir. Yüzeysel içerik benzer, işlev farklıdır. Bağlanma teorisinin yalnızca deklaratif ifadelerle değil, davranışsal ve duygulanımsal süreçlerle birlikte ele alınması da bu nedenle önemlidir.

Kategori uyuşmazlığı, ilişkinin sembolik tarafının gereğinden fazla değer kazanmasında değil, sembolik başarı ölçütünün doğal sisteme uygulanmasında yatar. Bir ilişkinin resmi, kavramsal veya sosyal olarak sürmesi gerçekten önemlidir; fakat bu süreklilik bağlanmanın bütün işlevini tek başına yerine getiremez. Filogenetik dispozisyon, kendi nesnesiyle gerçek temas talep eder. Temsil, bu temasın aracısı olabilir; yerine geçtiğinde ise sistemin doğal tamamlanması ertelenir.

Buradaki “tamamlanma” kavramının mutlak bir birleşme anlamına gelmediğini yeniden vurgulamak gerekir. Bağlanmanın aktüelleşmesi sürekli fiziksel yakınlık, sınırların kaybolması veya kesintisiz duygusal paylaşım değildir. Tam tersine, güvenli bağlanma mesafeyi ve bireyselliği koruyabilir. Kategori farkı nicelikte değil işlevdedir: özne ihtiyaç doğduğunda ötekine yönelebiliyor, karşılık alabiliyor ve ilişkiyi gerçek bir regülasyon kaynağı olarak kullanabiliyor mu? Eğer bu işlev yoksa, sembolik sürekliliğin yüksek olması doğal aktüelleşmenin eksikliğini kapatmaz.

Sembolik yapının avantajı aynı zamanda onun düşük riskli oluşudur. Bir statü, kişiyi yaşantısal kırılganlığa zorlamadan sürdürülebilir. “Partner” kavramını taşımak, partnerin duygusal olarak içeri alınmasından daha az tehdit edici olabilir. İlişkinin tanımını korumak, ihtiyaçların açıklanmasından daha güvenli olabilir. Böylece kaçıngan kişi bağlanma nesnesini sembolik olarak içeride tutar, fakat ötekinin gerçek psikolojik etkisini sınırlı tutar. Bağ korunur, nüfuz engellenir.

Tamamlanma yanılsamasının en güçlü biçimi de burada belirir. Özne, ilişkinin sembolik göstergeleri sürdüğü için bir eksiklik olmadığını düşünebilir. Oysa eksiklik, ilişkinin yokluğunda değil, ilişkinin doğal bağlanma işlevine tam erişememesinde bulunur. Sorun “bir ilişkim yok” değildir; “sahip olduğum ilişki, bağlanma sistemimin kendi kategorisine uygun biçimde işleyemiyor” düzeyindedir. Dolayısıyla yabancılaşma doğrudan nesnesizlikten değil, nesne ile potansiyel arasındaki eksik temas biçiminden doğar.

Kaçıngan yapı böylece doğal sistemi tamamen reddetmek yerine onu sembolik olarak yeniden formatlar. Yakınlık ihtiyacı, “ilişki var” bilgisine; güvenlik ihtiyacı, ilişkinin sürekliliğine; karşılıklılık ihtiyacı, düşük yoğunluklu bağlılık işaretlerine tercüme edilir. Her tercüme bir miktar işlev taşır, fakat hiçbiri kaynak sistemin bütün anlamını karşılamaz. Sembol doğal yönelimin diline dönüşürken aynı anda onun yoğunluğunu da azaltır.

Filogenetik potansiyelin kendi gerçekliğine ulaşması için gerekli olan ilişkisellik, böyle bir düzen içinde sürekli ertelenebilir. Ertelemenin özel biçimi, potansiyelin tamamen bastırılmamasıdır; aksi halde sistem daha açık biçimde çatışma yaratırdı. Bunun yerine potansiyel yeterince temsil edilir, böylece kendisini nesnesiz hissetmez; ancak yeterince aktüelleştirilmez, böylece özne tam kırılganlığa maruz kalmaz. Kaçıngan sistemin dengesi, bu iki sınır arasında kuruludur.

Kategori hatasının psikolojik maliyeti de tam olarak burada belirginleşir. Doğal sistem sembolik olarak doyurulmaya çalışıldığında ne tamamen ortadan kalkar ne de bütünüyle tatmin olur. Sonuç, kronik bir eksik tamamlanmışlık hali olabilir. Özne ilişkinin içinde olduğu için yalnız değildir, fakat ilişkinin tam regülatif kapasitesine erişemediği için bütünüyle bağlı da değildir. Bağ vardır ama bağlanma dolaşımı kesintilidir. Sembol yeterince güçlüdür ki eksiklik tümüyle görünmesin; fakat doğal sistem yeterince canlıdır ki eksiklik tamamen ortadan kalkmasın.

Kaçıngan bağlanmanın yapısal gerilimi böylece sembolik olan ile doğal olanın karşıtlığında değil, birinin tamamlanma mantığının diğerine yanlış biçimde uygulanmasında yoğunlaşır. Sembolik sistem tanınarak var olabilir; bağlanma sistemi ise ilişkisel olarak yaşanarak işlevini tamamlar. İlki temsilin devamlılığıyla, ikincisi canlı karşılıklılıkla sürer. İki düzen birbirine karıştırıldığında özne bağı temsil eder, fakat bağlanmayı eksik yaşar; ilişkiyi korur, fakat doğal yönelimin gerçekleşmesini askıda bırakır.

3.3. Potansiyelin Askıda Kalması, Tamamlanma Yanılsaması ve Kaçıngan Yabancılaşma

Kaçıngan bağlanmanın en derin psikolojik maliyeti, bağlanma potansiyelinin tamamen bastırılmasından çok, sürekli olarak yarı-gerçekleşmiş bir durumda tutulmasında aranmalıdır. Potansiyel ne bütünüyle yok edilir ne de kendi doğal telosuna uygun biçimde fiile geçer. Sistem bir eşikte kalır: ötekine yönelmek için yeterince canlı, fakat tam temas kurmak için yeterince serbest değildir. Böyle bir yapı, sürekli ertelenmiş aktüelleşme üretir. Bağlanma kapasitesi korunur, fakat onun psikolojik gerçekliği eksik biçimde yaşanır.

Askıda kalma kavramı burada durağanlık anlamına gelmez. Kaçıngan bağlanma dinamik bir düzenleme biçimidir. Sistem sürekli olarak bağlanma aktivasyonunu algılar, yoğunluğunu düşürür, davranışsal ifadeyi sınırlar ve ilişkiyi yeniden yönetilebilir düzeye çeker. Dolayısıyla potansiyel pasif biçimde beklemez; tekrar tekrar aktive olur ve tekrar tekrar geri bastırılır. Kaçıngan yapı, bir kez kurulup sonra unutulan bir savunma değil, doğal yönelim ile savunmacı kontrol arasındaki sürekli müzakerenin ürünüdür.

Bu sürekli geri çekilme, öznenin kendi bağlanma ihtiyacına yabancılaşmasını kolaylaştırır. İnsan yalnızca başkalarından uzaklaşmaz; kendi içindeki yönelimin anlamından da uzaklaşabilir. İhtiyaç duymak, kendilik tasarımı açısından kabul edilemez hale geldiğinde kişi ihtiyacı “gereksiz”, “zayıf”, “abartılı” veya “çocukça” olarak yeniden yorumlayabilir. Doğal dispozisyon varlığını sürdürürken onun bilinçteki karşılığı değersizleştirilir. Böylece özne kendi psikobiyolojik yönelimine dışarıdan bakmaya başlar.

Yabancılaşma tam da bu çiftlenmede oluşur. Organizmanın bir katmanı yakınlık talep ederken refleksif benlik aynı talebi kendisine yabancı bir unsur olarak görebilir. Kişi birini özleyebilir fakat özlemini kabul etmek istemeyebilir; destek isteyebilir fakat yardım talebini aşağılayıcı bulabilir; kayıp tehdidi karşısında yoğun reaksiyon gösterebilir fakat normal zamanda ilişkinin önemini küçümseyebilir. Aynı özne içinde iki farklı düzenleme mantığı birlikte çalışır. Biri bağlanmayı çağırır, diğeri bağlanmanın görünürlüğünü denetler.

Kaçıngan yabancılaşmanın özgünlüğü, öznenin kendi doğal ihtiyacını yalnızca bastırmaması, onun yerine sembolik bir yeterlilik hikâyesi kurabilmesidir. “Ben böyle daha iyiyim”, “insan kimseye ihtiyaç duymamalı”, “fazla yakınlık ilişkiyi bozar”, “duyguların fazla konuşulması gereksizdir” gibi ilkeler kimi bağlamlarda rasyonel veya sağlıklı olabilir. Kaçıngan örgütlenmede ise aynı ilkeler potansiyelin gerçekleşmeden kalmasını normalleştirebilir. Savunma artık yalnızca duygu düzeyinde değil, kavramsal ve değer düzeyinde de örgütlenmiş olur.

Noetik öz-tanım ile filogenetik dispozisyon arasındaki mesafe büyüdükçe kişi kendisini gerçekten ihtiyaçsız biri olarak deneyimleyebilir. Burada “yanılsama” sözcüğü kaba bir yanlış bilinç anlamına gelmez. Öznenin deneyimi gerçekten de düşük ihtiyaçlı olabilir; çünkü deaktivasyon sistemi ihtiyacın bilinç düzeyine çıkmasını azaltmıştır. Yanılsama, hissedilen deneyimin sahte olmasında değil, bu deneyimin bağlanma sisteminin ontolojik yokluğuna işaret ettiği sonucunda ortaya çıkar. Kişi az ihtiyaç hissedebilir, fakat bu durum doğal yönelimin bulunmadığı anlamına gelmez.

Tamamlanma yanılsaması da aynı mekanizmayla güçlenir. İlişki vardır, kopmamıştır ve sembolik göstergeler sürmektedir. Öznenin bilinçli dünyasında bu durum yeterli bir bağlılık kanıtı olabilir. Fakat potansiyel kendi doğal gerçekleşme biçimine ulaşmadığı için sistemin altında düşük yoğunluklu bir eksiklik kalabilir. Yabancılaşma burada dramatik bir boşluk şeklinde hissedilmek zorunda değildir; kimi zaman kronik tatminsizlik, ilişkilerden çabuk sıkılma, yoğunluk arttığında geri çekilme veya partnerin “fazla talepkâr” görünmesi gibi daha dolaylı biçimlerde ortaya çıkabilir.

Partnerin talebi bu sistemde özellikle tehdit edici hale gelebilir. Güvenli bağlanmada partnerin yakınlık talebi karşılıklılığın normal bir parçası olarak değerlendirilebilir. Kaçıngan yapı ise aynı talebi kendi savunmacı dengesine yönelik müdahale olarak yaşayabilir. Çünkü partner daha fazla erişim, açıklık veya duygusal paylaşım istediğinde yalnızca yeni bir davranış talep etmez; sembolik düzeyde tutulmuş bağlanmayı yeniden canlı aktüelleşmeye zorlar. Tehdit burada yakınlığın kendisinden çok, askıda tutulmuş potansiyelin yeniden harekete geçirilmesidir.

Yakınlık arttıkça ortaya çıkan geri çekilmenin mantığı da böyle açıklanabilir. Bağlanma potansiyeli canlandıkça kırılganlık artar; kırılganlık arttıkça deaktivasyon sistemi devreye girer. Partnerin değeri küçültülebilir, ilişkinin sorunları büyütülebilir, alternatif hayat senaryoları idealize edilebilir veya duygusal temas gerektiren anlarda dikkat başka alanlara yöneltilebilir. Bunların her biri potansiyeli yeniden daha düşük yoğunlukta tutmaya yarar. Sistem yakınlığı tamamen ortadan kaldırmaz; onu tekrar güvenli sembolik mesafeye çeker.

Kaçıngan kişinin partnerinde oluşan duygusal boşluk hissi de burada anlaşılabilir. Partner ilişkinin varlığını görür fakat ilişkinin bütün ağırlığını hissedemez. Sembolik göstergeler bağlılığı doğrular; davranışsal ve duygulanımsal temas ise aynı yoğunluğu vermeyebilir. Böylece karşı taraf “ilişki var ama ilişki tam olarak yaşanmıyor” şeklinde bir deneyime sürüklenebilir. Nesnel statü ile fenomenolojik gerçeklik arasındaki mesafe, yalnızca kaçıngan öznenin iç dünyasında değil, ilişkinin öteki tarafında da hissedilir.

Yine de kaçınganlığın bütün örneklerini aynı yoğunlukta düşünmek doğru olmaz. Bağlanma örüntüleri derecelidir ve kişiler farklı ilişkilerde farklı yoğunluklarda kaçınma gösterebilir. Ayrıca yüksek özerklik, düşük duygusal ifade veya yalnız kalmayı sevme tek başına kaçıngan bağlanma kanıtı değildir. Yapısal mesele, bu özelliklerin bağlanma sistemi aktive olduğunda ne işlev gördüğüdür. Eğer bağımsızlık kişinin ilişkisel kapasitesini destekliyorsa sorun yoktur; eğer bağımsızlık bağlanma ihtiyacının gerçekleşmesini sistematik biçimde önlüyorsa kaçıngan mekanizma daha belirgin hale gelir.

Kategori uyuşmazlığı kavramı tam da bu nedenle yüzeysel davranışlardan daha derin bir açıklama sağlar. Aynı davranış farklı ontolojik işlevlere sahip olabilir. Mesafe güvenin ürünü olabileceği gibi savunmanın da ürünü olabilir; sessizlik olgun bir öz-regülasyon olabileceği gibi bağlanma aktivasyonunun bastırılması da olabilir; sembolik bağlılık canlı ilişkinin devamı olabileceği gibi canlı ilişkinin yerine geçen bir ikame de olabilir. Ayırt edici olan davranışın biçimi değil, doğal dispozisyonla nasıl ilişki kurduğudur.

Kaçıngan yabancılaşma, bağlanma kapasitesinin zayıflığından çok onun kendi gerçekleşmesine karşı örgütlenmiş olması bakımından paradoksaldır. Sistem ötekine yönelmek üzere vardır; savunma ise bu yönelimin sonuçlarını sınırlandırır. Potansiyel kendi nesnesine sahiptir fakat nesnesiyle tam temas kurmaz. Böylece özne hem bağlı hem mesafeli, hem ilişkide hem kısmen dışarıda, hem ihtiyaç sahibi hem ihtiyaçsızmış gibi yaşayabilir. Çelişki kişilikteki tutarsızlıktan değil, iki farklı psikolojik katmanın aynı anda çalışmasından doğar.

Askıda kalmış potansiyelin zaman boyutu da önemlidir. Gerçekleşmeyen bağlanma ihtiyacı her zaman dramatik biçimde patlamaz; yıllarca düşük yoğunlukta sürdürülebilir. Sembolik yapı yeterince istikrarlıysa kişi ilişkisinin işlevsel olduğuna inanabilir. Ancak kriz, hastalık, yaşlanma, kayıp, ayrılık veya yoğun stres gibi olaylar, daha önce sembolik düzeyde taşınabilen sistemi yeniden somut temas talep etmeye zorlayabilir. Askıda kalan potansiyel, koşullar değiştiğinde kendi varlığını daha açık biçimde hatırlatır.

Böyle anlarda kaçıngan sistem iki yönde hareket edebilir. Bir tarafta ötekine duyulan ihtiyaç yoğunlaşır; diğer tarafta aynı yoğunluk savunmayı güçlendirebilir. Sonuç, yaklaşma ve uzaklaşmanın birbirini takip ettiği karmaşık bir ritim olabilir. Kişi bir an yakınlık arayıp hemen ardından geri çekilebilir, partnerin desteğini isteyip destek sağlandığında rahatsızlık hissedebilir. Bu davranışsal dalgalanma, potansiyelin canlanması ile sembolik mesafenin yeniden kurulması arasındaki çatışmanın görünür biçimidir.

Yabancılaşmanın daha derin katmanında, öznenin “gerçekten ne istediğini” ayırt etmesi güçleşebilir. Savunmacı benlik tasarımı yıllar içinde doğal yönelimle o kadar iç içe geçebilir ki hangisinin ihtiyaç, hangisinin korunma stratejisi olduğu belirsizleşir. Yakınlık arzusu tehdit gibi hissedildiği için kişi arzunun kendisini reddedebilir; mesafe rahatlatıcı olduğu için mesafeyi temel tercih zannedebilir. Böylece savunma yalnızca potansiyelin gerçekleşmesini engellemez, potansiyelin kendisini tanıma kapasitesini de zayıflatır.

Kaçıngan bağlanmanın ontolojik düzeydeki asıl trajedisi burada yoğunlaşır. Organizma sahip olduğu kapasiteyi bütünüyle kaybetmez; tam tersine, yaşamının önemli bölümünde onun etrafında savunmalar kurmak zorunda kalır. Bağlanma gereksiz olsaydı kaçınmaya da ihtiyaç kalmazdı. Savunmanın varlığı, çoğu zaman altında yönetilmesi gereken bir yönelimin bulunduğunu ima eder. Potansiyel ne kadar güçlü olursa, onu kontrol altında tutmak için geliştirilen sembolik ve davranışsal düzen de o kadar incelikli hale gelebilir.

Sembolik tamamlanmanın cazibesi, doğal aktüelleşmenin risklerinden kaçınırken bağın avantajlarını koruyabilmesidir. Kişi yalnız kalmaz, fakat fazla bağımlı da olmaz; ilişkiye sahiptir, fakat ötekinin psikolojik etkisini sınırlar; partneri kaybetmez, fakat partnerin kendi iç dünyasında yaratabileceği kırılganlığı azaltır. Kısa vadede son derece rasyonel görünen bu denge, uzun vadede bağlanma sisteminin gerçek regülasyon kapasitesini kullanamama maliyetini beraberinde getirebilir.

Doğal dispozisyonun aktüelleşmesi yalnızca haz üretmez; aynı zamanda risk, kayıp ihtimali ve bağımlılık yaratır. Kaçıngan savunmanın varoluşsal mantığı, bu maliyetlerden kaçınmaya çalışırken sistemin sunduğu düzenleme ve yakınlık kapasitesinden de kısmen vazgeçmesidir. Öznenin problemi bağlanmanın değerini bilmemesi değil, onun değerinin ayrılmaz parçası olan kırılganlığı kabul edememesidir. Yakınlığın avantajları ile yakınlığın ontolojik bedeli birbirinden ayrılamaz.

Filogenetik yönelim ile sembolik savunma arasındaki kategori krizi tam da burada nihai biçimini kazanır. Doğal sistem canlı temas, karşılıklılık ve regülasyon ister; sembolik sistem ise ilişkinin statüsünü, temsilini ve sürekliliğini korur. Kaçıngan örgütlenme ikincisini birincinin yerine geçirerek kırılganlığı azaltır, fakat aynı anda bağlanma potansiyelinin bütünsel gerçekleşmesini sınırlar. Bir statü korunur, fakat bir kapasite yarım kalır.

Yabancılaşma bu nedenle yalnızca partnerden uzaklaşmak değildir. Daha temel düzeyde öznenin kendi filogenetik yönelimiyle arasına mesafe koymasıdır. Kişi ilişkiyi dışarıdan yönetilebilir bir nesne haline getirirken kendi bağlanma ihtiyacını da dışsallaştırır. Doğal yönelim, benliğin spontane parçası olmaktan çıkarak kontrol edilmesi gereken bir olay gibi deneyimlenir. İhtiyaç yaşanmak yerine gözlenir, yakınlık teslim olunacak bir ilişki değil düzenlenecek bir yoğunluk haline gelir.

Kaçıngan bağlanmanın temel krizi böylece yüzeydeki yakınlık korkusundan daha radikal bir yapıya kavuşur. Sorun yalnızca ötekine yaklaşamamak değil, aktüelleşerek tamamlanması gereken bir psikobiyolojik kapasiteyi temsil düzeyinde tutarak tamamlanmış saymaktır. Potansiyel kaybolmaz; sembolik ilişki onun nesnesini korur. Fakat potansiyel kendi doğal etkinlik biçimine ulaşmadığı için sistem eksik bir tamamlanmışlık içinde yaşar.

Son kertede kaçıngan yabancılaşma, doğal olan ile sembolik olanın birbirine düşman olmasından değil, kategorilerinin birbirinin yerine geçirilmesinden doğar. Sembol kendi alanında kusursuz biçimde işleyebilir; sorun, aktüelleşme talep eden yapının sembolik süreklilikle doyurulabileceğinin varsayılmasıdır. Bağlanma dispozisyonu bir temsil olarak saklanabilir, fakat yalnızca temsil edilerek tamamlanamaz. İlişki adlandırılabilir, korunabilir, geleceğe taşınabilir; yine de bağlanmanın kendi gerçekliği ancak öznenin ötekine yönelmesine, ihtiyaç duymasına, karşılık almasına ve bu karşılıklılık içinde yeniden düzenlenmesine izin verildiğinde ortaya çıkar.

Kaçıngan bağlanmanın en derin çelişkisi tam da burada yoğunlaşır: canlanmak üzere var olan bir yapı, kendi canlanmasının yaratacağı kırılganlıktan korunmak için sembolik mevcudiyete mahkûm edilir. Bağ kaybolmaz, fakat askıya alınır; potansiyel silinmez, fakat fiile geçişi sınırlandırılır; özne ilişkisiz değildir, fakat ilişkinin bütün ontolojik ağırlığını yaşamaktan kaçınır. Böylece bağlanmanın doğal yönelimi varlığını sürdürürken, onun gerçekleşmiş biçimi sürekli olarak kendi temsilinin gerisinde kalır.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow