Günlük Freestyle 26

Çaresizlikten tesadüfe uzanan yirmi kavram, gündelik olguları ontolojik, epistemolojik ve zamansal yapıları üzerinden yeniden tanımlayarak irade, nedensellik, algoritma, mülkiyet, dikkat ve hakikat ilişkilerini tek bir düşünsel çerçevede yorumluyor.

Çaresizlik

Çaresizlik, seçeneklerin bütünüyle ortadan kalkması değil, mevcut bütün seçeneklerin aynı ontolojik sonuca bağlanması nedeniyle seçimin belirlenim üretme gücünü yitirmesidir; bu yüzden onun gerçek karşılığı, iradenin biçimsel varlığını değil, dünyada fark yaratma imkânını kaybetmesidir. İrade özü bakımından deneyimsel içeriklerden türetilemeyen, kendisini herhangi bir tekil seçimin nesnesine indirgemeyen, içeriksiz ve sentetik a priori bir seçme yetisidir; fakat deneyim alanında ancak alternatifler arasında ayrım kurarak, yani bir seçeneği ötekine tercih ettiğinde sonucu değiştirebilmesi sayesinde görünür hâle gelir. Seçim yapma yetisi biçimsel olarak korunduğu hâlde bütün tercihler aynı sonuca ulaşıyorsa irade ortadan kalkmaz, fakat kendisini nesnel belirlenim olarak göstereceği zemini kaybeder; seçen özne hâlâ seçmektedir, ancak seçimi varlığın akışında hiçbir ayrım üretmemektedir. Böylece irade, dış dünyaya biçim veren etkin bir güç olmaktan çıkarak kendi salt gözlem-seçici yapısına geri kapanır: Alternatifleri ayırt eder, aralarında yönelir ve birini seçer, fakat bu sentetik işlem hiçbir sonuç farkı doğurmadığı için iradenin saflığını bozacak nesnel bir içerik meydana getiremez. Çaresizlik tam da salt gözlem yetisinin seçim paradigmasıyla birleşmesine rağmen hâlâ salt kalabildiği bu paradoksal durumdur; irade işler, fakat işlemi belirlenime dönüşmez, seçim gerçekleşir, fakat gerçeklik seçilmiş olmaz.                                                                                                                                              

Parola

Dijital bir sisteme giren özne, yalnızca bedensel bir birey değil, dış dünyayı zihninde taşıyan ve bu nedenle kendisinden daha geniş bir gerçekliğin temsilini içerdiği varsayılabilen epistemik bir bütündür; fakat algoritmik düzlem böyle bir bütünü doğrudan kendi içine aldığında, kendisinden daha kapsamlı bir taşıyıcıyı içerme paradoksuyla karşılaşır. Buradaki sorun, Russell paradoksunun ve tip teorisinin açığa çıkardığı kendini içerme problemine benzer: Bir düzlem, kendi mantıksal seviyesine eşit ya da onu aşan bir bütünü ayrım koymadan kendi elemanı hâline getirdiğinde içerme ilişkisi tutarsızlaşır. Parola tam bu noktada kimliği doğrulayan basit bir işaret olmaktan çıkar; özneyi, taşıdığı bütün dünya ve bilgi toplamıyla değil, yalnızca belirli bir bilginin taşıyıcısı olarak yeniden üretir. İnsan zihni potansiyel olarak sonsuz sayıda temsil, deneyim ve ilişki barındırabilirken sistem, giriş anında bu epistemik fazlalığı askıya alır ve kimliği tek bir kodla eşler. Böylece algoritmik evren, kendisinden daha büyük bir varlığı bütünüyle içermek zorunda kalmaz; özneyi indirgenmiş, sınırlı ve sistem içinde sınıflandırılabilir bir bilgi birimi olarak kabul eder. Parola bu nedenle kimliğin kanıtı değil, kimliğin tip dönüşümüdür: Kişiyi bütünsel bir bilinç olmaktan çıkarıp belirli bir sembolün taşıyıcısı statüsüne indirger ve ancak bu indirgeme sayesinde daha geniş olan öznenin daha dar olan dijital kümeye çelişkisiz biçimde dâhil edilmesini mümkün kılar.                                                                                                                  

Arayüz

Fiziksel dünya ile dijital sistem aynı nedensellik rejimine ait değildir: Fiziksel varlıklar çoğunlukla süreklilik, geçiş ve kademeli dönüşüm içinde değişirken algoritmik düzlem ayrık komutlar, kodlanmış sıçramalar ve kullanıcıya doğrudan görünmeyen karmaşık işlemler üzerinden işler. Bu iki gerçeklik yan yana bırakıldığında, birindeki basit eylemin diğerinde nasıl çok katmanlı bir işleme dönüştüğü kavranamaz ve nedensellik zinciri epistemik olarak kopmuş görünür. Arayüz tam bu kopuşu örten nötr bir yüzey değil, hangi karmaşıklıkların gerçeklik hesabına katılacağına karar veren epistemik bir filtredir. Kullanıcı bir simgeye dokunduğunda kodların, protokollerin, veri akışlarının ve işlem katmanlarının bütünüyle değil, yalnızca seçilmiş bir sonuçla karşılaşır; böylece sistemin ontolojik yoğunluğu ortadan kalkmaz, fakat görünür varlık alanından dışlanır. Arayüz, reel düzlem ile sanal düzlem arasındaki radikal geçişi yumuşatarak iki ayrı dünyanın doğrudan çarpışmasını engelleyen soyut bir duvar işlevi görür: Bir tarafta bedensel jest, öte tarafta algoritmik dönüşüm bulunur ve arayüz bu iki heterojen olay arasında sanki kesintisiz bir neden-sonuç ilişkisi varmış gibi anlaşılabilir bir süreklilik üretir. Bu nedenle arayüz yalnızca erişim sağlamaz; görünmez kıldığı süreçlerle kullanıcının hangi dünyada bulunduğunu da belirler. Karmaşıklığın bir bölümünü ontolojik olarak yokmuş gibi düzenleyerek dijital gerçekliği yaşanabilir, nedenselliği okunabilir ve iki ayrı varlık düzlemini tek deneyim alanında birlikte tutulabilir hâle getirir.       

Sabır

Sabır, zamanı edilgin biçimde beklemek değil, gelecekte ortaya çıkacak belirlenimi bugünkü iradeye şimdiden bağlayarak henüz gerçekleşmemiş bir nedeni fiilen mevcut kılmaktır. Deneyimsel ve varoluşsal düzeyde yalnızca şimdi vardır; geçmiş, belleğin şimdi içinde yeniden kurduğu bir temsil, gelecek ise hayal gücü ve beklenti rejiminin yine şimdi üzerinde ürettiği bir tasarımdır. Bu nedenle sabır, henüz gerçekleşmemiş olana yönelmekten çok, gelecekteki bir olayı şimdiki bilinçte etkili hâle getiren zamansal bir sentezdir. Kişi sabrettiğinde yalnızca ileride olacak bir şeyi beklemez; o şeyle duygusal, zihinsel ve iradi bir bağ kurarak geleceği şimdinin nedensel yapısına dâhil eder. Böylece gelecek, ontolojik olarak yokken işlevsel olarak mevcut hâle gelir; henüz var olmayan sonuç, bugünkü davranışı, dayanıklılığı ve yönelimi belirlemeye başlar. Sabır tam da bu nedenle geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrımları silikleştiren bir eylemdir: Gelecek şimdi üzerinde etkide bulunabiliyorsa, ikisi birbirinden kopuk iki zaman alanı değil, tekil bir zamansal çizginin farklı kipleridir. Bu bakımdan sabır, zamanın aslında çoklu değil tek boyutlu olduğunu deneyim içinde açığa çıkaran bir zamansal aydınlanma operatörüdür; insanı geleceğin dışarıdan gelmesini bekleyen bir varlık olmaktan çıkarır, geleceği şimdide taşıyan bir varlığa dönüştürür.                                                                                                                                                         

Acele

Gelecekte tamamlanacak olanın baskısı, acele anında henüz gerçekleşmemiş bir sonucu şimdiki davranışın kaynağına dönüştürür. Böylece zaman yalnızca öne doğru ilerleyen doğrusal bir sıra olmaktan çıkar; çünkü klasik nedensellikte geçmişin üstlendiği öncül ve neden olma işlevi, burada gelecek tarafından devralınır. Normal koşullarda geçmiş şimdiyi, şimdi de geleceği üretir; oysa acele, gelecekte gerçekleşmesi beklenen şeyi şimdiye çekme pratiği olarak, tamamlanmış sonucu daha ortaya çıkmadan bugünkü hareketin düzenleyici ilkesi hâline getirir. Kişi henüz ulaşılmamış bir sona göre hızını, dikkatini, bedenini ve kararlarını yeniden biçimlendirir; böylece gelecek, kendisine varılacak pasif bir nokta olmaktan çıkarak kendi oluş koşullarını geriye doğru kuran etkin bir nedene dönüşür. Bu tersine çevrilme, geleceği geçmişle işlevsel olarak özdeşleştirir; çünkü ikisi de şimdinin öncülü ve belirleyicisi olarak davranmaya başlar. Acele bu nedenle yalnızca zamansal bir sıkışma değil, geçmiş ile gelecek arasındaki yönsel ayrımın çözüldüğü bir deneyimdir: Gelecek geçmişin nedensel işlevini üstlenir, şimdi iki taraftan aynı belirlenime bağlanır ve zaman, birbirini izleyen üç ayrı bölge olmaktan çıkarak farklı yönlerden işleyen tek boyutlu bir belirlenim çizgisi hâline gelir.                                                                                         

Denge

Bir varlığın öteki üzerinde kesin üstünlük kuramadığı yerde denge, güçlerin basit eşitliği olarak değil, baskınlığın sürekli ertelendiği ilişkisel bir düzen olarak ortaya çıkar. Başlangıçtaki nötrlükte aktörler henüz birbirleriyle etkileşime girmediği için aralarında üstünlük, bağımlılık ya da karşılıklı belirlenim kurulmamıştır; fakat bu saf nötrlük aynı zamanda eksiktir, çünkü varlıklar kendilerini ancak başka varlıklarla ilişkiye girerek, sınırlarını karşıt kuvvetler içinde sınayarak ve etkide bulunup etkilenerek gerçekleştirir. Denge tam da bu iki durumu tek yapıda birleştirir: Aktörler artık etkileşmiş, güçlerini açığa çıkarmış ve böylece kendilerini belirlemişlerdir; buna rağmen hiçbirinin etkisi ötekini tümüyle silmediği için ilişkinin sonunda başlangıçtaki nötrlüğe benzer bir üstünlüksüzlük korunur. Buradaki nötrlük artık ilişki öncesi boşluk değil, bütün kuvvetlerin kendilerini tüketmeden gerçekleştirdiği tamamlanmış bir nötrlüktür. Bu nedenle denge, karşıtların etkisizleşmesi değil, her birinin ötekini sınırlayarak varlığını sürdürebildiği ertelenmiş baskınlık rejimidir; üstünlük ihtimali sürekli mevcut kalır, fakat hiçbir zaman kesin sonuca dönüşmez. Onu değerli kılan da budur: Denge, varlığın ilişki yoluyla tamamlanmasını sağlarken ilişkinin taraflardan birini yok ederek tekilliğe kapanmasını engeller ve böylece hem gerçekleşmişlik hem de salt üstünlüksüzlük aynı ontolojik düzlemde birlikte korunabilir.                                                                                                                                                     

Paket

Ürün, kendi maddi sınırlarını tek başına her zaman koruyamaz; dökülebilir, parçalanabilir, eriyebilir ya da bulunduğu çevrenin renkleri, biçimleri ve dokuları içinde ayırt edilemez hâle gelebilir. Paket tam bu noktada içeriği örten edilgin bir kabuk değil, ürünün varlık-içi ile varlık-dışı arasındaki ayrımı ikinci bir nesne üzerinden görünür kılan ontolojik sınırdır. Çevrenin entropisi ürünü dağıtmaya, sıcaklığı biçimini bozmaya, darbeleri bütünlüğünü parçalamaya ve mekânsal benzerlik onu arka plana karıştırmaya yönelirken paket, bütün bu dış etkileri sınır çizgisinde durdurarak ürünün kendi olarak kalma kapasitesini artırır. Canlı renkler, belirgin yüzeyler ve kapalı geometriler yalnızca dikkat çekmez; ürün ile çevre arasındaki kontrastı yoğunlaştırır ve henüz açılmamış içeriği dış dünyadan ayrılmış bağımsız bir varlık olarak kurar. Bu nedenle paket, ürünün önceden verilmiş sınırlarını temsil etmekle kalmaz; onları fiilen üretir. Paket çıkarıldığında ürünün çevreyle karışabilmesi, dağılabilmesi ya da biçimini kaybedebilmesi, içeriğin ontolojik bütünlüğünün bütünüyle kendisine ait olmadığını gösterir. Paket böylece bir şeyi korumaktan önce, neyin o şeye ait olduğunu ve nerede dış dünyanın başladığını belirleyen ikinci bir varlık olarak işler; ürünün kendiliğini çevresel çözülmeye karşı geçici fakat görünür bir sınır içinde yoğunlaştırır.

Zorunluluk

Zorunluluk, yalnızca başka ihtimalin bulunmaması değil, alternatiflerin düşünülmesinin dahi belirli bir sistem içinde anlamsız hâle geldiği apodiktik sınır durumudur. Bir önerme ancak ait olduğu düzlem içerisinde çelişkisiz biçimde kurulabiliyorsa zorunlu görünür; bu nedenle zorunluluk her zaman belirli bir sistemin içsel mantığına bağlıdır. Tam da bu noktada kavramın kendi paradoksu ortaya çıkar. Çünkü herhangi bir zorunluluktan söz edebilmek için öncelikle onu taşıyan bir sistem ya da düzlem varsaymak gerekir. Bir sistem ise ancak sınırları olduğu ölçüde sistemdir; sınırın bulunmadığı yerde içerisi ve dışarısı ayrımı kurulamayacağından tanım da mümkün olmaz. Fakat sınır çizmek, yalnızca sınırın içini değil, onun ötesini de önsel olarak kabul etmektir. Bir sistemin tanımlanması, aynı anda sistem-dışının da en az kavramsal düzeyde mümkün olduğunu varsayar. Böylece zorunluluk, kendisini mümkün kılan koşul nedeniyle evrenselliğini kaybeder; çünkü zorunlu olduğu söylenen her şey, yalnızca belirli sınırlar içinde zorunludur. Sistem değiştiğinde zorunluluk da değişebilir. Bu nedenle mutlak zorunluluk kavramı, kendi kurulma şartları tarafından kategorik olarak çöker: Zorunluluk ancak sistem-içi olabilir; sistemi mümkün kılan sınır ise zorunlu olarak başka bir imkân ufkuna işaret eder. Sonuçta geriye kalan şey evrensel bir zorunluluk değil, yalnızca belirli aksiyomlar altında korunan mantıksal tutarlılıktır.         

Abonelik

Satın alma, iradenin yalnızca karar eşiğinde etkin olduğu ve eşik aşıldıktan sonra sonuçların nedensel akışa bırakıldığı tekil bir işlemdir; seçim yapılır, mülkiyet devredilir ve iradenin kurucu müdahalesi sona erer. Abonelik ise bu tekil eşiği zamana yayarak bir defalık kararı sürekli bir ilişkiye dönüştürür. Öznenin bugünkü tercihi, gelecekte henüz verilmemiş çok sayıda kararın yerine geçer; böylece irade yalnızca mevcut anda yön belirlemez, sonraki zaman dilimlerini de önceden kurumsallaştırır. Her yenileme anında yeni bir seçim yapılmamasına rağmen sistem, sanki özne satın alma iradesini kesintisiz biçimde tekrar ediyormuş gibi işlemeye devam eder. Bu nedenle abonelik, iradenin manevra alanını nedensellikle bütünleştirir: Başlangıçtaki özgür karar, kendi sonrasındaki otomatik akışın sürekli nedeni hâline gelir ve irade, fiilen bulunmadığı zamanlarda bile etkisini sürdürür. Aboneliğin ontolojik özgünlüğü, eşiği ortadan kaldırmasında değil, onu tek bir ana sıkıştırmak yerine bütün bir sürece dağıtmasındadır; karar bir kez verilir, fakat sonuçları her dönemde yeniden gerçekleşir. Böylece irade, normalde kendisinden bağımsızlaşan eşik-sonrası nedenselliğe bağlanarak zamansal bir kalıcılık kazanır ve sürekli eylemde bulunma arzusunu, sürekli yeniden karar vermek zorunda kalmadan nesnelleştirir.

Güncelleme

Kapalı bir elektronik sistem, kendi işleyişi içinde zamandan çok tekrar üretir; aynı kodlar, aynı kurallar ve aynı işlem mantığı sürdüğü müddetçe geçen süre, sistemin yapısında epistemik bir tarih oluşturmaz. Güncelleme tam bu zamansızlığı kesintiye uğratarak sistemi değiştirmekten daha fazlasını yapar: Aynı kimliği koruyan yapının önceki hâlini yeni hâlin ön-tarihine dönüştürür. Böylece eski sürüm yalnızca terk edilmiş bir durum olmaktan çıkar, mevcut sistemin nasıl bu hâle geldiğini açıklayan geçmiş kesit hâline gelir; yeni sürüm de salt başka bir yapı değil, kendisinden önceki durumları geride bırakmış tarihsel bir devamlılık olarak belirir. Bu dönüşüm önemlidir, çünkü zihin sonsuz ve kesintisiz akışı doğrudan kavrayamaz; bir şeyi inceleyebilmek, karşılaştırabilmek ve anlamlandırabilmek için onu önce kesitlere ayırmak zorundadır. Güncelleme, algoritmik sürekliliğe sürümler, önceler ve sonralar ekleyerek tam da bu kesitleri üretir; akışı zamansallaştırır, işleyişi tarihselleştirir ve kapalı sistemi epistemik olarak okunabilir hâle getirir. Bu nedenle güncelleme yalnızca yenilik ya da teknik iyileştirme değildir; algoritmik gerçekliğin insan zihninin zamansal kavrayışına bağlanmasını sağlayan temel bir epistemik operatördür. Sistem kimliğini korur, fakat geçmişi değişir; çünkü her yeni sürüm, kendinden önce gelen bütün hâlleri geriye dönük olarak kendi oluş sürecinin aşamalarına dönüştürür.

Alışveriş

Aynı nesnenin bir taraf için vazgeçilebilir, diğer taraf için edinilmeye değer olması, alışverişi basit bir mal değişiminden çıkararak çoğul doğrulukların eşzamanlı olarak korunabildiği ontolojik bir düzene dönüştürür. Satıcı nesneyi paraya tercih ederken alıcı parayı nesneye tercih eder; böylece tek bir şey, aynı anda iki farklı değer hiyerarşisi içinde karşıt statüler kazanır ve taraflardan hiçbiri kendi perspektifi bakımından yanılmış olmaz. Hakikatin tek ve çelişkisiz olması gerektiği klasik düzlemde, aynı nesne hakkında karşıt yargıların eşzamanlı doğruluğu sorun üretirken alışveriş bu gerilimi sentetik biçimde çözer: Çelişkiyi ortadan kaldırmaz, onu farklı yönelimlere dağıtarak işlevsel hâle getirir. Burada doğruluk nesnenin kendisinde tekil olarak sabitlenmez; özne ile nesne arasındaki ilişkinin konumuna göre çoğalır. Bu nedenle alışveriş, çoklu hakikat fikrinin gündelik ve bilinçdışı bir prototipi olarak okunabilir; iki taraf aynı şeyi farklı ontolojik statüler altında değerlendirir, fakat bu farklılık çatışma değil değişim üretir. Paradigmanın derin işlevi tam da budur: Tek hakikat zorunluluğunu açıkça reddetmeden, perspektifsel doğruların aynı olay içinde birlikte geçerli kalabileceği bir ara alan kurar. Alışveriş böylece yalnızca mülkiyetin el değiştirmesi değil, hakikatin tekilliği ile algının değişkenliği arasındaki gerilime verilmiş pratik bir uzlaşma biçimidir.                    

Kaos

Mutlak düzensizlik düşüncesi, onu düşünen bilincin varlığı nedeniyle daha baştan imkânsızdır; çünkü zihin, karşılaştığı her şeyi en azından “benim karşımdaki” olarak konumlandırır ve böylece benlik bilincini nihai referans ekseni hâline getirir. Kaos bu nedenle düzenin yokluğu değil, hangi referansa göre düzen olarak okunacağının henüz belirlenmediği bir düzen fazlalığıdır. Bir yapı ne kadar karmaşık, çok katmanlı ve öngörülemez görünürse görünsün, onu algılayan bilinç kendi konumunu koruduğu sürece tamamen referanssız kalamaz; yalnızca alışılmış ölçütler, ayrımlar ve nedensel şemalar çöker. Bu bakımdan kaos, ontolojik anlamda düzensizlik değil, düzenin mümkün olan en az referansla tanımlandığı sınır durumudur: Nesneler arasındaki ilişkiler çözümlenemez, yönler sabitlenemez ve tekrarlar seçilemez, fakat bütün bu belirsizlik yine de tek bir asgari eksene, onu deneyimleyen benliğe bağlı kalır. Kaos algısı tam da burada doğar; düzen ortadan kalktığı için değil, düzeni görünür kılan referanslar seyrekleştiği için. Böylece kaos, düzenin karşıtı olmaktan çıkarak onun en incelmiş, en seyrek ve en zor okunur biçimine dönüşür; bütün dış koordinatlar çözüldüğünde geriye kalan son düzen, bilincin kendisini merkez alarak kurduğu salt “buradalık”tır. Bu nedenle kaos, düzenin sona erdiği yer değil, düzenin bütün ara referanslarını kaybedip benlik bilinciyle baş başa kaldığı ontolojik eşiktir.            

Düzen

Referansların yoğunlaştığı yerde düzen, nesnelerin belirli bir sıraya yerleşmesinden önce, hangi farklılıkların anlamlı sayılacağını ve hangilerinin artık fark edilmeden geçilebileceğini belirleyen ontolojik bir filtre olarak işler. Zihin dünyayı bütün ayrıntılarıyla değil, seçilmiş eksenler, tekrarlar ve ayrımlar üzerinden kavrar; bu nedenle düzen algısı, farklılıkların ortadan kalkmasına değil, belirli farklılıkların epistemik olarak etkisizleştirilmesine dayanır. Kaos bu yapının karşıtı değil, referansların seyrekleştiği periferik kipidir: Düzenin merkezinde çok sayıda sabit ölçüt, kategori ve ilişki ağı bulunurken çevreye doğru bu referanslar azalır; nesneler arasındaki bağlar belirsizleşir, örüntüler zor seçilir ve en uç noktada geriye yalnızca benlik bilinci kalır. Böylece merkezde düzen yoğun, periferide seyrek hâle gelir; fakat hiçbir aşamada tümüyle ortadan kalkmaz. Kaos etiketi, bu nedenle düzensizliği değil, düzenin asgari referansla sürdürülen en incelmiş biçimini adlandırır. Düzen ise bu sürekliliğin merkezidir: Farklılıkları yok etmeden onları belirli bir görünürlük rejimine sokar, bazılarını kurucu ayrım hâline getirirken bazılarını arka plana iter ve böylece dünyanın algılanabilir bir bütün olarak belirmesini sağlar. Onu düzen yapan şey nesnelerin sabit konumu değil, farkın hangi eşiğe kadar fark olarak kalacağına karar veren bu filtreleme kudretidir.                                                                                  

Bildirim

Bilincin özü doğrudan ele geçirilemez; çünkü zihnin sentetik a priori çekirdeğini oluşturan gözlemci, deneyimsel içeriklerden türemediği gibi herhangi bir dış nesneye de indirgenemez. Bu nedenle egemenlik, bilincin kendisini işgal etmekten çok onun neye, ne zaman ve hangi sırayla yöneleceğini belirleme düzeyinde kurulur. Bildirim tam olarak bu yönelimsel müdahalenin aracıdır: Yeni bir bilgi sunuyor gibi görünse de asıl işlevi, bilincin mevcut akışını keserek dikkat eksenini dışsal bir komut doğrultusunda yeniden düzenlemektir. Gözlemci yeti yerinde kalır, fakat gözlem alanının seçimi artık bütünüyle özneye ait değildir; sistem, belirli bir anda hangi içeriğin öne çıkacağını tayin ederek zihnin zamansal ve yönelimsel örgütlenmesine katılır. Bu bakımdan bildirim, bilinci içeriden dönüştüren bir güç değil, onun hareket rotasını dışarıdan yöneten dikkat egemenliğidir. Zihin işgal edilmez, fakat yönü ele geçirilir; gözlemci özgür kalırken gözlemin nesnesi ve zamanı dışsal olarak belirlenir. Bildirimin gücü de tam burada yatar: Bilincin özüne dokunmadan, onun dünyayla kurduğu ilişkinin sırasını, ritmini ve önceliklerini denetler.                                                                                                                                     

Arama

Arama, görünürde bulunmayan bir nesnenin yalnızca niteliklerini izlemek değil, o niteliklerin gerisinde var olduğu önceden kabul edilen bir taşıyıcıya yönelmektir. Bir şeyi arayabilmek için onun henüz karşılaşılmamış olsa bile mevcut olabileceğine dair a priori bir varlık bilinci gerekir; aksi hâlde yönelimin nesnesi kurulamaz. Fakat arama salt ve belirsiz bir varlığa da yönelmez, çünkü aranan şeyin ne olduğu, onu başka şeylerden ayıran belirli niteliklerle çoktan sınırlandırılmıştır. Böylece arama eyleminde iki ayrı epistemik katman aynı anda işler: Nesnenin var olduğuna ilişkin içeriksiz ön-kabul ile o nesneyi tanınabilir kılan niteliksel belirlenimler. Zihin bir yandan henüz görünmeyen varlığı ontolojik olarak muhafaza ederken, öte yandan onu bulabilmek için özelliklerini seçici ölçütler hâline getirir. Bu nedenle arama, varlık ile niteliğin ardışık değil eşzamanlı olarak kullanıldığı nadir paradigmalardan biridir; nesne önce bulunup sonra tanımlanmaz, varlığı önceden kabul edilir ve nitelikleri bu kabulün dünyada izlenebilir biçime dönüşmesini sağlar. Aramak, bu bakımdan yokluğu kabul etmek değil, görünmezliği varlığın geçici bir kipi olarak düzenlemektir.                                           

Kargo

Bir nesnenin hukuken ya da ekonomik olarak birine ait hâle gelmesi, onun henüz sahibinin bulunduğu mekâna ulaşmasını gerektirmez; kargo tam da mülkiyet ile fiziksel mevcudiyet arasındaki bu ayrımı kurumsallaştırır. Satın alma tamamlandığı anda nesnenin aidiyeti değişir, fakat nesnenin kendisi eski konumunda kalır; böylece mülkiyet mekânsal taşıyıcısından koparak nesneden önce hareket etmiş olur. Kargo, bu kopukluğu gidermek üzere yapılan basit bir taşıma işlemi değil, önceden gerçekleşmiş hukuksal aktarım ile henüz tamamlanmamış fiziksel aktarım arasındaki zaman aralığını düzenleyen bir zamansal biçimdir. Bu süreçte nesne artık satıcıya ait değildir, fakat alıcının kullanım alanında da bulunmaz; mülkiyet tamamlanmışken sahiplik deneyimi ertelenmiştir. Dolayısıyla kargo, aynı nesneyi ontolojik olarak iki ayrı zamana böler: Nesne şimdi sahibinindir, fakat ona fiilen ancak gelecekte erişilebilir. Takip kodu, teslimat tarihi ve dağıtım aşamaları da bu gecikmeyi yalnızca ölçmez; görünmeyen nesnenin aidiyetini zaman boyunca doğrulayarak mülkiyetin mekânsal yokluğa rağmen korunmasını sağlar. Kargo bu nedenle nesneyi bir yerden başka bir yere götürmekten önce, gelecekte kurulacak fiziksel birlikteliği bugünden geçerli kılan ve mülkiyetin mekândan daha hızlı hareket etmesini sağlayan zamansal aktarım paradigmasıdır.                                                                                    

Etiket

Nesnenin taşıdığı nitelikler sınırsız biçimde çoğaltılabilir; rengi, işlevi, kökeni, fiyatı, maddesi, kullanım alanı ya da başka sayısız belirlenimi aynı anda doğru olabilir, fakat etiket bu olasılıkların tümünü açıklamak yerine içlerinden yalnızca birini öne çıkararak gerçekliğin hangi eksende okunacağını mühürler. Bu bakımdan etiket, içeriği aktaran bir açıklama değil, nesneyi belirli bir ad altında sabitleyen nominalist bir işlemdir. İsim, kendi başına içeriksizdir; nesnenin niteliklerini içinde taşımaz, yalnızca zihnin o içerikleri tek bir işaret çevresinde toplamasını sağlar. Etiket de tam olarak bu nedenle kelimeden daha saf bir adlandırma biçimidir: Bir anlatı kurmaz, gerekçe sunmaz, nesnenin özünü açımlamaz; yalnızca onu ötekilerden ayıracak bir işaret yerleştirir. Böylece nesnenin ne olduğu etiketten çıkmaz, fakat hangi belirlenim altında tanınacağı etiket tarafından kararlaştırılır. Etiketin gücü, bilgi vermesinde değil, sonsuz yorum imkânını tek bir ayırt edici gösterge altında disipline etmesindedir. Bu nedenle etiket, nesnenin hakikatini temsil eden bir ifade değil, hakikatin hangi adla geçerli sayılacağını belirleyen en yoğun nominalist mühürdür.                                                                                                    

Reklam

Ürünle fiilî karşılaşma gerçekleşmeden önce onun nasıl hissedileceği, hangi eksende değerlendirileceği ve hangi beklentilerle algılanacağı çoktan kurulmuşsa reklam, tanıtım yapan ikincil bir anlatı olmaktan çıkarak deneyimin ön-tarihini üreten ontolojik bir düzenek hâline gelir. Özne ürünü ilk kez gördüğünü sanırken aslında onunla daha önce imgeler, vaatler, duygular ve kullanım senaryoları üzerinden karşılaşmıştır; böylece maddi nesne bilince sonradan gelir, fakat nesnenin anlamı ondan önce yerleşir. Reklam ürünün niteliklerini yalnızca bildirmez, hangi niteliklerin fark edileceğini, hangilerinin önemsiz kalacağını ve kullanım anının hangi duygusal çerçevede yaşanacağını belirler. Bu nedenle gerçek karşılaşma saf bir başlangıç değildir; önceden kurulmuş deneyim şemasının maddi nesne üzerinde doğrulanması ya da bozulmasıdır. Reklamın asıl gücü, ürünü görünür kılmasında değil, henüz mevcut olmayan bir karşılaşmayı bilinçte önceden yaşatarak gelecekteki algının koşullarını ele geçirmesindedir. Böylece ürün, kullanılmadan önce deneyimlenmiş, edinilmeden önce anlamlandırılmış ve nesne olarak ortaya çıkmadan önce ontolojik statüsü belirlenmiş olur.                                                                                

İndirim

Bir ürünün fiyatı düştüğünde değişen yalnızca ödenecek miktar değildir; asıl dönüşüm, artık yürürlükte olmayan eski fiyatın bugünkü değeri belirlemeye devam etmesidir. İndirim bu nedenle fiyatın azalması değil, geçmişteki değerin şimdiki değeri meşrulaştıran referans olarak varlığını sürdürmesidir. Eski fiyat ekonomik olarak geçerliliğini yitirmiştir, fakat epistemik olarak etkisini kaybetmez; çünkü yeni fiyat tek başına sunulduğunda yalnızca bir sayı iken, eski fiyatla birlikte sunulduğunda bir kazanç, fırsat ya da avantaj olarak okunmaya başlar. Böylece geçmiş, ortadan kalkmış olmasına rağmen bugünkü kararın etkin nedeni hâline gelir. Paradoks tam burada doğar: Artık satın alınamayacak olan eski fiyat, fiilen mevcut olmamasına rağmen bugünkü satın alma iradesini yönlendiren en güçlü belirlenimlerden biri olur. İndirim, değeri bugünde üretmez; geçmişi bugünün içine taşıyarak bugünkü değeri anlamlandırır. Bu nedenle indirimin gerçek nesnesi fiyat değil, referanstır. Geçmiş fiyat, ekonomik işlevini kaybettiği anda epistemik işlev kazanır; artık ödeme miktarını değil, ödemenin haklılığını üretir. İndirim böylece ekonomik bir işlem olmaktan önce, geçmişin bugünkü iradeyi belirlemeye devam ettiği zamansal bir referans rejimidir.                                                                                                                                           

Tesadüf

Bir olayın tesadüf olarak adlandırılması, onun nedensiz gerçekleştiğini değil, nedeninin gözlemcinin kurabildiği belirlenim ağının dışında kaldığını gösterir. Hiçbir olay, sırf bilinmediği için nedenselliğini yitirmez; yalnızca onu açıklayacak ilişkiler dizisi gözlemcinin epistemik ufkuna dâhil değildir. Bu nedenle tesadüf, olayın ontolojik bir niteliği değil, gözlemcinin nedenselliği kurma kapasitesinin sınırına verdiği addır. Zihin karşılaştığı her olayı mevcut referansları, örüntüleri ve açıklama şemaları içine yerleştirmeye çalışır; yerleştirebildiği ölçüde olaya neden atfeder, yerleştiremediği anda ise onu tesadüf olarak etiketler. Dolayısıyla tesadüf, nedenselliğin karşıtı değil, henüz temsil edilemeyen nedenselliğin fenomenidir. Gözlemci açısından olay açıklanamaz görünürken, olayın kendisi yine kendi belirlenim zinciri içinde gerçekleşmeye devam eder. Bu bakımdan tesadüf, evrenin düzensizliğini değil, epistemik haritanın eksikliğini gösterir; neden ortadan kalkmaz, yalnızca gözlemcinin kurduğu anlam ağının dışına taşar. Tesadüf denilen şey, bu yüzden ontolojik bir kopuş değil, nedenselliğin gözlem sınırının ötesinde işlemeye devam ettiği noktadır.    

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow