Dünyanın Çalışma Yasaları — Rusya: Kayıt 3

Rusya’nın son haftadaki diplomatik, askeri ve teknolojik hamleleri üzerinden modern güç siyasetinin altında çalışan mantık analiz ediliyor. Anti-hegemonik söylem, nükleer caydırıcılık paradoksu, “görmenin hegemonyası”, enerji boğazlarının jeopolitiği ve dijital kaçış alanları gibi kavramlar üzerinden Rusya’nın hamlelerinin ardındaki yapısal düzen ortaya konuyor.

Savaşın Evrenselleşmesi

Savaşların başlangıç mantığı ile süreklilik mantığı aynı değildir. Bir savaş çoğu zaman sınırlı bir hedefle, belirli bir coğrafyaya dönük görünürde dar bir stratejik amaçla ve kamuoyuna ulusal çıkar, tarihsel hak, kayıp bütünlüğün onarılması ya da güvenliğin yeniden tesisi gibi gerekçelerle sunularak başlatılır. Fakat savaş bir kez başladıktan sonra, onu ayakta tutan ideolojik enerji çoğu zaman başlangıçtaki çerçeveye sığmaz. Rusya-Ukrayna savaşında görülen dönüşüm tam olarak bu noktada önem kazanır. İlk evrede savaşın söylemsel omurgası, Sovyet-sonrası parçalanmanın telafisi, tarihsel Rus alanının yeniden toparlanması ve Ukrayna’nın “doğal” tarihsel-kültürel çerçevesine geri çağrılması üzerine kuruluydu. Başlangıçtaki temel vurgu, Avrupa ile topyekûn medeniyet savaşından ziyade, tarihsel olarak “bizden kopan” bir uzvun geri kazanılmasıydı. Bugün gelinen noktada ise savaş artık yalnızca Ukrayna dosyası olarak değil, Avrupa’ya ve daha geniş anlamda Batı’ya karşı kurulan sistemik bir cepheleşme dili içinde tarif edilmektedir. Buradaki değişim, yalnızca söylemin sertleşmesi değildir; savaşın taşıyıcı anlam rejiminin genişlemesidir. Ukrayna, başlangıçta hedef gibi görünürken, zamanla daha büyük bir tarih, düzen, medeniyet ve zaman anlayışı savaşının ilk sahnesine dönüşmüştür.

Bu dönüşümü anlamak için önce savaşın hangi ideolojik yakıtla başlatıldığına bakmak gerekir. Savaşlar, özellikle büyük ölçekli savaşlar, saf teknik-stratejik akıl üzerinden kitlelere kabul ettirilmez. Askerî zorunluluk, jeopolitik denge ya da güvenlik mimarisi gibi kavramlar karar verici elitler için anlamlı olabilir; fakat geniş toplumların seferber edilmesi için yetersiz kalırlar. Toplumsal mobilizasyon daha yoğun, daha duygusal ve daha derin bir bağ ister. Bu bağ çoğu zaman “ulus” adı verilen büyük simgesel örgütlenme üzerinden kurulur. Ulus burada yalnızca hukuki vatandaşlar toplamı değildir; tarihsel sürekliliğin taşıyıcısı, kolektif kaderin bedeni, geçmişin mirasçısı ve geleceğin emanetçisi olarak kutsallaştırılmış bir bütün haline gelir. “Vatan”, “atalar”, “tarihsel hak”, “kaybedilmiş topraklar”, “ihanet”, “diriliş”, “yeniden ayağa kalkış” gibi bütün kelimeler, savaşın rasyonel açıklaması olmaktan çok, onun duygusal ateşleyicisidir. Bu yüzden savaş önce ulus propagandasıyla yapılır. Çünkü ulus, savaşın en etkili başlangıç teknolojisidir.

Rusya örneğinde de bu net biçimde görüldü. Savaşın ilk döneminde öne çıkan söylem, Batı’ya karşı doğrudan ve ilk elden medeniyet savaşı söylemi değildi. Daha belirgin olan, Sovyet-sonrası dağılmanın bir tür tarihsel felaket olduğu ve Ukrayna’nın bu dağılma sürecinde Rus tarihsel gövdesinden koparıldığı anlatısıydı. Böylece savaş, yeni bir işgal girişimi olarak değil, tarihsel sapmanın düzeltilmesi, parçalanmış sürekliliğin onarılması, “doğal” tarih alanının yeniden toplanması olarak sunuldu. Burada Ukrayna yalnızca komşu bir devlet değildi; tarihsel Rus uzamından ayrılmış ve başka bir eksene kaymış bir parça olarak düşünülüyordu. Demek ki başlangıç motivasyonu doğrudan Avrupa’ya saldırmak değil, Rus tarihsel dünyasının iç bütünlüğünü yeniden kurmaktı. Fakat bu ilk çerçeve, savaşın son anlamı olmaya yetmedi. Çünkü ulusal-tarihsel restorasyon söylemi savaşı başlatabilir, ama aynı savaşın uzayan maliyetlerini sonsuza kadar taşıyamaz.

Burada ilk kritik ayrım ortaya çıkar: ulusal-mitik mobilizasyon, savaşın sürdürülme mantığı değil, ateşlenme mantığıdır. En önemli noktalardan biri budur. Ulusal bilinç, özellikle de yoğunlaştırılmış mitik biçimiyle, insanları hareket ettirmek için son derece güçlüdür. Çünkü bireye salt çıkar hesabı değil, ontolojik bir görev duygusu verir. Kişi böylece savaş alanına yalnızca siyasal bir kararı destekleyen biri olarak değil, tarihin yükünü omuzlayan biri olarak çıkar. Ancak bu modelin bir sınırı vardır. Başlangıçta çok etkili olan yüksek yoğunluklu ulusal çağrı, savaş uzadıkça yıpranır. Kayıplar arttıkça, ekonomik yük ağırlaştıkça, savaş gündelik hayatın dokusunu bozdukça, başlangıçta ateşlenen ulusal enerji aynı yoğunlukla korunamaz. Çünkü başlangıç duygusu bir ani yükselme, bir ilk mobilizasyon, bir ateşleme momentidir; uzun süreli ve sistematik yıpranma koşullarında tek başına sürdürülebilir bir motivasyon değildir. Bu nedenle ideolojik savaşlar zamanla yeni bir anlam genişlemesine ihtiyaç duyar. Başlangıçta ulus için denilen şey, ilerleyen dönemde medeniyet için, tarihin doğru yönü için, dünya düzenine karşı, kültürel varoluş için, hatta ontolojik devamlılık için savaş söylemine dönüştürülür. Yani savaşın nesnesi aynı kalabilir, ama savaşın anlamı büyütülür.

Bu noktada sezgisel olarak “sağcılık”, “aşırı milliyetçilik” ya da “faşizm” diye işaret edilen alanı daha isabetli bir kavramla netleştirmek gerekir. Burada söz konusu olan şey gündelik dildeki kaba sağcılık değil; daha doğru terimlerle, palingenetik ultra-milliyetçi mobilizasyon, mitik-organik ulusal seferberlik ya da organik-kaderci ulus ideolojisidir. “Palingenetik” ifadesi özellikle önemlidir, çünkü burada ulus yalnızca korunacak bir yapı değil, yeniden doğacak, yeniden dirilecek, parçalanmışlığından kurtulacak ve tarihsel özüne geri dönecek bir bütün olarak tahayyül edilir. Böyle bir ideolojik yapı, toplumu harekete geçirmek için son derece kullanışlıdır. Çünkü toplumdan yalnızca sadakat değil, dirilişe katılım talep eder. Bu modelde savaş, sıradan bir jeopolitik tercih değil; yeniden doğuş ritüelidir. Ancak tam da bu nedenle sınırlı kalmakta zorlanır. Organik-kaderci ulus fikri, düşmanı yalnızca belli bir sınır ihlali olarak değil, ulusun varlık düzenini bozan daha büyük bir anomali olarak görmeye eğilimlidir. Böylece savaşın hedefi doğal olarak genişler.

Bu genişleme, ilk bakışta askeri bir yayılma gibi görünür; oysa asıl önce anlamsal bir yayılmadır. Yani savaş, pratikte henüz yeni cepheler açmadan önce, teorik olarak kendi düşmanını büyütür. Başlangıçta düşman Ukrayna’dır; sonra Ukrayna’nın arkasındaki Avrupa’dır; sonra Avrupa’nın arkasındaki Batı düzenidir; sonra Batı düzeninin taşıdığı tarih fikri, gelecek fikri, normatif evrensellik fikri düşman haline gelir. Burada savaş fiilen genişlemeden önce ontolojik olarak genişler. Anlamın büyümesi, cephenin büyümesinden önce gelir. Bu yüzden ulusal bilinçle ortaya çıkan savaş teşebbüslerinin çoğu zaman belirli bir hedefle sınırlı kalmaması tesadüf değildir. Bu savaşların derin mantığında, düşmanın ontolojik ölçeğini büyütme zorunluluğu vardır. Çünkü başlangıçtaki hedef, ilk mobilizasyon anı için yeterliyken, uzun süreli seferberliğin yüksek yoğunluğunu üretmeye yetmez. Rejim ya geri çekilecek ya da savaşın anlamını daha büyük bir karşıtlık içinde yeniden kuracaktır. Otoriter, mitik ve ideolojik savaş rejimleri neredeyse her zaman ikinci yolu seçer.

Bu nedenle stratejik-diplomatik savaş ile ideolojik-mitik savaş arasında köklü bir fark vardır. Stratejik savaş araçsal akılla çalışır. Hedefi belirgindir, kazanç-hasar hesabı yapar, sınırlı çıkarlar peşindedir ve teorik olarak belli bir noktada durdurulabilir. Böyle savaşlar çoğu zaman kontrollü genişler; çünkü taşıyıcı mantıkları en azından ilke düzeyinde araçsaldır. İdeolojik-mitik savaş ise farklı işler. O, hedefi yalnızca coğrafi ya da askeri olarak değil, ahlaki, tarihsel ve ontolojik olarak kurar. Düşman sadece dışarıdaki aktör değildir; aynı zamanda bozulma, sapma, ihanet, çözülme, yabancılaşma ve yozlaşmanın bedenlenmiş hali olur. Bu durumda savaşın sınırı askeri başarıyla değil, düşmanın temsil ettiği anlam düzeninin ne kadar büyütüldüğüyle ilişkilidir. İdeolojik savaşlar bu nedenle kendi kendilerini genişletmeye daha yatkındır. Çünkü onların enerjisi araçsal akıldan değil, kader anlatısından gelir. Kader anlatısı ise sınırlı hedefte donmayı sevmez; kendisini daha büyük toplamlıklar içinde ifade etmeye meyleder.

Bu yapının bir başka katmanı, her ulusun kendi dünya görüşünü bilinçdışı düzeyde evrensel yaşama eğilimidir. Bu çok önemli bir noktadır. Burada kastedilen, her ulusun bilinçli biçimde “biz tüm insanlığın hakikatini temsil ediyoruz” demesi değildir. Asıl mesele, algının her zaman bir merkezden kurulmasıdır. Her topluluk, kendi tarihsel deneyimini, kendi güvenlik tahayyülünü, kendi hafıza düzenini ve kendi anlam üretim biçimini başlangıç noktası olarak yaşar. Başlangıç noktası olarak yaşanan şey de çoğu zaman “doğal olan”, “normal olan”, “kendiliğinden gerçek olan” gibi hissedilir. Böylece kişinin ya da toplumun kendi tikelliği, farkında olmadan norm gibi işlev görmeye başlar. İşte bu yüzden kendi merkezinden sapma, yalnızca başka bir tercih gibi görünmez; sanki hakikatten, doğallıktan, olması gerekenden sapma gibi algılanır. Ulusal dünya görüşünün örtük evrensellik üretmesi tam olarak budur. Bilinç düzeyinde “biz evrenseliz” denmeyebilir; fakat bilinçdışı düzeyde “gerçeklik aslında bizim merkezimizden kurulmalıdır” eğilimi işlemeye devam eder.

Bu eğilim, ideolojik motivasyonla başlayan savaşlarda çok daha görünür hale gelir. Çünkü savaşın başlangıcı zaten yalnızca çıkar savunusuna değil, düzen bozulması duygusuna dayanır. Düşman, yalnızca rakip değildir; doğal akıştan sapmış, tarihin doğru yönünü terk etmiş, ortak kadere sırt çevirmiş, olması gereken yerden çıkmış öznedir. Böyle bir çerçevede savaş, teknik olarak sınırlı olsa bile, iç mantığı gereği evrenselleşme baskısı üretir. Zira kendisini merkez kabul eden bir ulusal ideoloji, karşısındaki sapmayı da tekil bir ayrılık olarak değil, daha geniş bir bozulma zincirinin belirtisi olarak okumaya başlar. Sonuçta belirli bir ülkeye karşı başlayan savaş, o ülkenin ardındaki anlam düzenine, ardından o anlam düzenini üreten daha büyük tarihsel forma yönelir. Yani evrenselleşme, savaşın dışarıdan kazandığı ek bir özellik değil; bazı ideolojik yapıların iç işleyişidir.

Rusya-Ukrayna savaşındaki dönüşüm bu nedenle yalnızca jeopolitik genişleme değil, ulusal tikelliğin örtük evrenselliğe doğru açılmasıdır. Başlangıçta Ukrayna, tarihsel Rus dünyasından kopmuş ve bu yüzden geri çağrılması gereken bir uzuv olarak düşünülüyordu. Buradaki hedef sınırlı görünüyordu: kaybedilmiş tarihsel bütünlüğü onarmak. Fakat savaş uzadıkça, Ukrayna’nın yalnızca “kopmuş parça” olmadığı daha görünür hale geldi. Çünkü soru artık şu hale dönüştü: Ukrayna neden koptu? Onu kim çekti? Hangi tarih, hangi norm, hangi düzen, hangi zaman ufku onu bu kopuşa yöneltti? İşte bu andan itibaren hedef Ukrayna olmaktan çıkıp, Ukrayna’yı başka yöne bağlayan daha büyük ağlara kayar. Avrupa bu noktada yalnızca coğrafi bir blok değildir; Ukrayna’nın yöneldiği alternatif evrenselliğin somutlaştırılmış halidir. Dolayısıyla savaşın Avrupa’ya doğru anlamsal genişlemesi, rastgele politik dil değişimi değil, başlangıç mantığının kendi içindeki evrenselleşme basıncıdır.

Burada Snyder hattı son derece açıklayıcı hale gelir. Çünkü bu savaşta yalnızca ideolojik taşma yoktur; zamansal taşma da vardır. Zaman algısı, ideolojiden daha zayıf görünen ama çoğu zaman ideolojiden daha derin işleyen bir örgütlenme biçimidir. Toplumlar yalnızca neye inandıklarıyla değil, zamanı nasıl yaşadıklarıyla da siyasal olarak biçimlenirler. Bir toplum tarihini geleceğe doğru açık, çizgisel, ilerlemeci ve gelişim odaklı kurabilir. Bir başka toplum ise meşruiyetini geçmişteki bütünlüğe, tarihsel yaraya, kayba, restorasyona ve geri dönüş fikrine yaslayabilir. Birincisinde gelecek, açılması gereken ufuktur; ikincisinde gelecek, geçmişin yeniden kurulacağı sahadır. Bu iki zaman rejimi yalnızca farklı siyasal tarzlar üretmez; farklı savaş motivasyonları da üretir.

Batı’nın baskın siyasal dili, bütün krizlerine rağmen, hâlâ çizgisel-ilerlemeci zaman mantığıyla örgütlenir. “Reform”, “kalkınma”, “entegrasyon”, “modernleşme”, “uyum”, “ilerleme”, “gelecek inşası” gibi kavramlar bu zaman anlayışının dilidir. Burada meşruiyet, daha iyi bir geleceğe doğru hareket etme vaadinden gelir. Buna karşılık Rus siyasal anlatısının önemli bir kısmı, özellikle son yıllarda, geleceği geçmişin restorasyonu üzerinden kuran bir retrospektif zaman rejimine yaslanır. Meşruiyet burada ileriye gitmekten çok, kaybedilmiş büyüklüğe geri bağlanmaktan, kopmuş sürekliliği onarmaktan ve tarihsel merkezin yeniden diriltilmesinden doğar. Bu nedenle geçmiş, geride bırakılmış bir şey değil, etkin bir çekim alanıdır. Böyle bir yapıda devlet, geleceği açmak yerine geçmişin sürekliliğini koruyan tarihsel özne gibi konumlanır.

Ukrayna bu çerçevede yalnızca toprak sorunu ya da güvenlik tamponu değildir. Daha derin düzeyde, ortak olduğu varsayılan bir zaman rejiminden çıkışın simgesidir. Sovyet ve Rus tarihsel alanı içinde düşünülen Ukrayna, bu anlatıya göre yalnızca coğrafi olarak değil, zamansal olarak da ortaklığa dahildi. Yani mesele “aynı blokta olmak” kadar, “aynı tarih ritmine ait olmak” meselesiydi. Ukrayna’nın Batı’ya yönelmesi bu yüzden yalnızca jeopolitik saf değişimi olarak değil, ortak tarih zamanından ayrılma, başka bir ritme geçme, başka bir gelecek koduna bağlanma olarak algılandı. Burada saldırı itkisi yalnızca “bizim alanımızdan çıktın” duygusundan değil, “bizim zamanımızdan çıktın” duygusundan da beslenir. Bu, son derece kritik bir ayrımdır. Çünkü toprağın kaybı telafi edilebilir bir stratejik problem gibi görülebilir; fakat ortak zaman kipinin kaybı, kolektif bilinçdışında ontolojik ayrılma gibi çalışır.

İşte bu yüzden zaman algısının da ideoloji gibi evrensel yaşandığı söylenebilir. Her toplum kendi tarih ritmini ve kendi zaman rejimini çoğu zaman yalnızca yerel bir tarz olarak yaşamaz; onu doğal zaman, gerçek zaman, normal gelişim ya da hakiki süreklilik gibi deneyimler. Bu nedenle bu zaman rejiminden sapma, yalnızca siyasi tercih değil, gerçeklikten kopuş gibi algılanabilir. Rusya açısından Ukrayna’nın Batı’ya yönelmesi, bu anlamda yalnızca coğrafi eksen değişimi değil, retrospektif tarihsel ritimden lineer-ilerlemeci zamana geçişin ifadesi haline geldi. Böylece Ukrayna, yalnızca “kopan parça” değil, aynı zamanda “başka zaman kipine geçen parça” olarak görülmeye başlandı. Bu da saldırının bilinçdışı şiddetini artırdı. Çünkü burada savunulan şey sadece sınır değil, tarihsel varoluş ritmiydi.

Ancak mesele burada da kalmadı. Küreselleşmenin normatif omurgası büyük ölçüde Batı’nın çizgisel zaman rejimini yaygınlaştırdı. Dünya siyaseti uzun süre “gelişme”, “büyüme”, “entegrasyon”, “uyum”, “reform”, “standartlara yaklaşma” gibi lineer kavramlarla düşünüldü. Bu, yalnızca ekonomik ve kurumsal bir model değil; aynı zamanda zamanı örgütleyen evrenselci bir çerçeveydi. Ukrayna’nın Avrupa yönelimi de bu nedenle sıradan bir diplomatik tercih değil, bu lineer zaman evrenselliğine bağlanma hamlesi olarak okunabilir. O halde Rusya’nın ilk tepkisi, Ukrayna’yı yeniden kendi retrospektif tarih ritmine çekmekti. Fakat bu mümkün olmadıkça, sorun Ukrayna’nın kendisini aşmak zorunda kaldı. Çünkü artık karşıda sadece ayrılan bir ülke yoktu; ayrılığı mümkün ve cazip kılan daha büyük bir zaman düzeni vardı. Tam bu noktada hedef doğal olarak Avrupa’ya kayar. Avrupa yalnızca jeopolitik rakip değil, başka bir evrensel zaman rejiminin somut taşıyıcısı haline gelir.

Bu nedenle savaşın genişlemesi, ilk bakışta sanıldığının aksine, “Ukrayna’dan Avrupa’ya tesadüfen taşma” değildir. Daha doğrusu, başlangıçta retrospektif Sovyet-Ukrayna bütünlüğünü geri çağırmak isteyen savaş mantığı, dünya siyasetinin lineer-ilerlemeci normatif alanıyla karşılaştığı anda kendi düşmanını büyütmek zorunda kalmıştır. Çünkü artık sorun sadece bir toprağın geri alınması değil; o toprağın neden ve nasıl başka bir tarihsel evrenselliğe bağlandığının açıklanmasıdır. Bu açıklama yapılınca da Ukrayna, artık son hedef değil, ilk yarık haline gelir. Asıl düşman, Ukrayna’yı çeken daha büyük zaman mimarisi, yani Avrupa-merkezli lineer normatif ufuk olur. Böylece savaşın Avrupa’ya doğru evrenselleşmesi, başlangıç mantığının sapması değil, onun olgunlaşmış biçimi haline gelir.

Burada bir başka önemli nokta daha belirir: ideolojik savaşlarda hedef büyürken, aynı zamanda öznenin kendilik algısı da büyür. Başlangıçta kendi tarihsel alanını savunan devlet, bir süre sonra kendisini yalnızca bir ülke olarak değil, bir medeniyet direği, başka bir tarih kipinin muhafızı, alternatif bir dünya düzeninin taşıyıcısı gibi konumlandırmaya başlar. Bu, savaşın iç meşruiyetini korumak için zorunlu hale gelir. Çünkü uzun süren savaşın yükünü ancak büyük anlatılar kaldırabilir. Küçük hedefler büyük bedelleri taşıyamaz. Bu yüzden rejim, savaşın bedelini yükselttikçe, savaşın anlamını da yükseltir. İlk evrede “tarihsel hak” yeterliyken, sonraki evrede “medeniyetin savunusu”, “Batı’ya karşı varoluş mücadelesi”, “dünya düzenine karşı direnç” gibi daha total anlatılar gerekir. Rusya’nın savaş söyleminin Avrupa’ya ve Batı’ya doğru kayması, bu psikopolitik zorunluluğun da ürünüdür.

Böyle bakıldığında, savaşların neden çoğu kez belirli hedefle sınırlı kalmadığı daha net anlaşılır. Sorun yalnızca askeri fırsatçılık değildir. Asıl neden, bazı savaşların doğuşunda bulunan ideolojik formun kendi doğası gereği genişlemeci olmasıdır. Ulusal-mitik mobilizasyon ilk anda dar hedefi kullanır; çünkü başlangıç için somut bir nesne gerekir. Ancak başlangıç nesnesi yalnızca kıvılcımdır. Savaş bir kez uzun süreli yapıya dönüştüğünde, aynı ideolojik form daha büyük soyutlamalara yönelir. Önce toprak, sonra tarih, sonra medeniyet, sonra zaman, sonra evrensellik savaşa dahil olur. Böylece çatışma yalnızca fiziksel değil, semantik, ontolojik ve zamansal olarak genişler. Bu yüzden “ulus bilinciyle başlayan savaşların çok büyük oranda sınırlı kalmaması” tesadüf değil, belirli bir ideolojik yapının mantıksal sonucudur.

Rusya-Ukrayna savaşı bu yapının belki de çağdaş dünyadaki en berrak örneklerinden biridir. İlk aşamada Sovyet mirasının diriltilmesi, tarihsel alanın toparlanması ve kopmuş uzvun geri çağrılması gibi temalar öndeydi. Bugün ise savaş, giderek Avrupa’ya ve Batı’ya karşı kurulan daha geniş bir bloklaşma ve medeniyet dili içinde tarif edilmektedir. Bu değişim yalnızca dış politikanın taktiksel ayarı değildir. Derinde olan şey şudur: başlangıçta ulusal-tarihsel restorasyon olarak kurulan savaş, uzadıkça kendi ilk yakıtını yetersiz bulmuş; bu nedenle kendisini daha büyük bir düşman, daha büyük bir tarih kavgası ve daha büyük bir zaman karşıtlığı içinde yeniden tanımlamıştır. Ukrayna bu süreçte hedef olmaktan çok geçit haline gelmiştir. Oradan Avrupa’ya, Avrupa’dan Batı’ya, Batı’dan lineer tarih rejimine doğru büyüyen anlam zinciri, savaşın evrenselleşme mantığını görünür kılar.

Dolayısıyla burada açığa çıkan temel tez şudur: ulus, savaşın başlangıç motorudur; fakat savaşın uzun süreli rejime dönüşmesi için bu motorun daha büyük bir metafizik ve tarihsel çerçeveye bağlanması gerekir. Mitik-organik ulusal mobilizasyon, başlangıçta kitleyi ayağa kaldırır; fakat devamlılık için düşmanı ontolojik olarak büyütmek zorundadır. Her ulus kendi merkezini örtük biçimde evrensel yaşadığı için, kendi tarihsel düzeninden sapmayı yalnızca siyasal ayrılık değil, hakikatten kopuş gibi algılar. Bu da stratejik savaşı ideolojik savaşa, ideolojik savaşı medeniyet savaşına, medeniyet savaşını da zaman rejimleri savaşına dönüştürür. Ukrayna’nın Rus retrospektif tarih alanından çıkıp Batı’nın lineer ilerleme ufkuna bağlanması, bu dönüşümün tam merkezinde yer alır. Bu yüzden savaşın Avrupa’ya doğru genişleyen anlamı, sonradan eklenmiş bir abartı değil; başlangıçtaki ulusal-tarihsel motivasyonun kaçınılmaz genişleme hattıdır. Ukrayna burada yalnızca bir coğrafya değildir; iki evrensellik iddiasının, iki zaman kipinin ve iki tarih mantığının birbirine çarptığı ilk kırık yüzeydir.         

Kriz, İrade ve Meta-İrade: Rusya’nın Arabuluculuk Stratejisinin Ontolojik Mantığı

Uluslararası siyaset çoğu zaman savaşların nedenleri, cephelerin hareketleri ya da askeri kapasite dengeleri üzerinden analiz edilir. Oysa bu tür analizler çoğunlukla yüzeyde kalır; çünkü savaşların asıl mantığı yalnızca askeri hareketlerde değil, irade mimarisinde ortaya çıkar. Bir devletin savaş başlatması ile savaşı sonlandırabilme kapasitesine sahip olması aynı güç kategorisine ait değildir. Bu iki eylem türü arasında ontolojik bir fark vardır. Birincisi doğrudan iradenin uygulanmasıdır; ikincisi ise iradelerin üzerinde konumlanan bir meta-irade formudur.

Son günlerde ortaya çıkan bir gelişme bu farkı açık biçimde gösterir: Ortadoğu’da İran merkezli savaş ihtimali yükseldiğinde Vladimir Putin’in Körfez ülkeleriyle görüşerek arabuluculuk teklif etmesi, Rusya’nın yalnızca savaşan bir aktör olarak değil, aynı zamanda kriz yöneten bir güç olarak konumlanmak istediğini ortaya koyar. Bu davranış yüzeyde diplomatik bir jest gibi görünse de, daha derin bir düzlemde Rusya’nın uluslararası sistemde kendisini meta-irade pozisyonuna yerleştirme çabasının bir ifadesidir.

Bu ayrımı kavrayabilmek için önce savaş ve kriz kavramlarının irade ile olan ilişkisini netleştirmek gerekir.

Bir savaş ya da kriz başlatmak, doğrudan irade kullanımının en açık biçimidir. Bir devlet saldırı başlatır, bir çatışma yaratır ya da gerilimi tırmandırır; bu eylemler öznenin dünyaya kendi gücünü dayatması anlamına gelir. Bu yüzden savaş çoğu zaman iradenin performatif gösterisi olarak okunur. Devlet burada yalnızca askeri kapasitesini değil, aynı zamanda karar alma gücünü de sergiler. “Gerçekliği değiştirebilirim” mesajı verilir. Uluslararası sistemde birçok aktör bu tür irade gösterilerinde bulunabilir; tarih, kriz başlatan devletlerle doludur.

Ancak krizi sonlandırabilmek tamamen farklı bir güç kategorisine işaret eder. Çünkü bir savaş başlatmak çoğu zaman tek taraflı olabilir; fakat bir savaşı durdurmak nadiren tek taraflıdır. Krizin sona ermesi için birden fazla aktörün iradesinin askıya alınması gerekir. Bu nedenle kriz sonlandırma kapasitesi yalnızca bir aktörün kendi iradesini yönetmesi anlamına gelmez; aynı zamanda başkalarının iradelerinin sınırını belirleme kapasitesini de içerir. Bu noktada ortaya çıkan güç türü basit bir irade değildir; iradelerin üzerinde işleyen bir düzenleyici güçtür. Bu nedenle buna meta-irade denilebilir.

Meta-irade kavramı şu temel özelliğe dayanır: özne yalnızca eylem üretmez, eylem üretme alanını düzenler. Başka bir ifadeyle meta-irade, güç kullanımının üst seviyesidir; çünkü burada özne yalnızca bir aktör değildir, aynı zamanda diğer aktörlerin davranış alanını tanımlayan bir düzenleyici konumuna yükselir. Uluslararası sistemde gerçek hegemonya çoğu zaman tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Kriz çıkarabilen aktörler çoktur; fakat krizleri durdurabilen aktör sayısı son derece sınırlıdır.

Bu nedenle büyük güç statüsü yalnızca askeri kapasiteye dayanmaz. Büyük güç olmanın üç ayrı katmanı vardır. İlk katman, savaş çıkarabilme kapasitesidir. Bu seviyede devlet askeri gücünü kullanarak düzeni zorlayabilir. İkinci katman, krizleri yönetebilme kapasitesidir. Burada devlet yalnızca çatışma üretmez, aynı zamanda diplomatik süreçleri yönlendirebilir. Fakat üçüncü ve en üst katman krizi sonlandırabilme gücüdür. Bu seviyede devlet artık yalnızca bir taraf değil, sistemin düzenleyici aktörlerinden biri haline gelir.

Tam da bu noktada Rusya’nın Ortadoğu’daki arabuluculuk girişimi yeni bir anlam kazanır. Rusya Ukrayna savaşının başlamasından bu yana Batı tarafından saldırgan bir aktör olarak tanımlanmaktadır. Ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve askeri karşılaşmalar Rusya’yı uluslararası sistemde belirli bir kategoriye yerleştirmiştir: kriz çıkaran devlet. Ancak Putin’in Ortadoğu krizinde arabuluculuk teklif etmesi bu algıyı dönüştürmeye yönelik stratejik bir girişimdir. Rusya burada yalnızca savaşın taraflarından biri olmadığını, aynı zamanda küresel krizleri yönetebilecek kapasiteye sahip bir güç olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Bu hamlenin arkasındaki mantık oldukça nettir. Bir devlet yalnızca savaşan bir aktör olarak görünürse uluslararası sistemde “tehdit” kategorisine yerleştirilir. Fakat aynı devlet krizleri çözme rolünü üstlenirse konumu değişir. Artık yalnızca bir güç değil, aynı zamanda bir düzenleyici aktör haline gelir. Bu dönüşüm uluslararası meşruiyet üretir. Çünkü küresel sistemde meşruiyet çoğu zaman savaş çıkaranlara değil, savaşları bitirebilenlere atfedilir.

Rusya’nın bu stratejisi aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesiyle de bağlantılıdır. Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistem uzun süre ABD merkezli bir kriz yönetim mekanizması üzerine kurulmuştu. Ortadoğu’daki büyük krizlerin çoğunda ABD arabulucu rolünü üstlenmiş, diplomatik süreçleri yönlendirmiş ve barış müzakerelerinin ana aktörü olmuştu. Fakat son yıllarda küresel güç dağılımı değişmektedir. Çin, Rusya ve bölgesel güçler bu boşluklara giderek daha fazla müdahil olmaktadır.

Putin’in arabuluculuk teklifinin anlamı tam da burada ortaya çıkar. Rusya yalnızca askeri bir güç olarak değil, aynı zamanda kriz yönetimi kapasitesine sahip bir büyük güç olarak görünmek istemektedir. Bu, Rusya’nın uluslararası sistemdeki statüsünü yeniden tanımlama girişimidir. Mesaj oldukça açıktır: Rusya yalnızca Ukrayna’da savaşan bir ülke değildir; aynı zamanda küresel krizlerde söz sahibi olan bir aktördür.

Bu strateji aynı zamanda Rusya’nın çok kutuplu dünya anlatısıyla da uyumludur. Moskova uzun süredir uluslararası sistemin tek kutuplu olmadığını ve küresel düzenin birden fazla büyük güç tarafından yönetilmesi gerektiğini savunmaktadır. Arabuluculuk teklifleri bu söylemin pratik bir uzantısıdır. Çünkü kriz yönetme kapasitesi, bir devletin küresel sistemde merkezî bir rol üstlenmesinin en görünür yollarından biridir.

Bu bağlamda kriz ve meta-irade ayrımı yalnızca teorik bir kavram değildir; jeopolitik stratejinin somut bir parçasıdır. Kriz çıkaran aktörler çoğu zaman güç gösterisinde bulunur; ancak krizi sonlandırabilen aktörler sistemin mimarisini şekillendirir. Uluslararası politikanın derin mantığı burada ortaya çıkar: gerçek hegemonya çoğu zaman savaş meydanlarında değil, savaşların sona erdiği diplomatik masalarda kurulur.

Bu nedenle Putin’in Ortadoğu’daki arabuluculuk girişimi yalnızca bir diplomatik hamle olarak okunamaz. Bu hamle aynı zamanda Rusya’nın uluslararası sistemde kendisini nasıl konumlandırmak istediğini gösterir. Rusya burada yalnızca irade kullanan bir güç olmakla yetinmemektedir; iradelerin üzerinde konumlanan bir düzenleyici güç rolüne talip olmaktadır. Başka bir ifadeyle Moskova yalnızca krizlerin tarafı olmak istememektedir; krizlerin sonlandırıldığı noktada yer almak istemektedir.

Bu stratejinin özeti basit fakat güçlü bir formülde kristalize edilebilir:

Kriz çıkarmak iradedir.
Krizi sonlandırmak meta-iradedir.

Birincisi eylem üretmektir.
İkincisi ise eylemlerin sınırını belirlemektir.

Rusya’nın diplomatik hamleleri tam olarak bu ikinci kategoriye yükselme girişimi olarak okunabilir. Çünkü uluslararası sistemde gerçek güç çoğu zaman savaşı başlatanlarda değil, savaşı bitirebilenlerde toplanır.                                                                                                                                                          

Anti-Hegemonya Paradoksu

Uluslararası ilişkiler literatüründe “anti-hegemonya” kavramı genellikle basit bir karşıtlık olarak ele alınır: küresel sistemde bir hegemon vardır ve diğer aktörler bu hegemonyaya karşı birleşir. Bu yaklaşım, ilk bakışta açıklayıcı görünse de, yapısal düzeyde oldukça eksik bir okuma sunar. Çünkü anti-hegemonya çoğu zaman tek bir karşıt bloktan değil, birbirinden bağımsız ve hatta potansiyel olarak rekabetçi güç merkezlerinden oluşur. Bu aktörler çoğu zaman ortak bir ideolojiye, kurumsal bütünlüğe veya organik bir ittifak mimarisine sahip değildir. Buna rağmen belirli tarihsel anlarda aynı doğrultuda hizalanabilirler. Bu durum anti-hegemonya kavramının yalnızca “hegemonya karşıtlığı” olarak değil, aynı zamanda hegemonya üretim mekanizmasının bir parçası olarak düşünülmesi gerektiğini gösterir.

Günümüz küresel sisteminde Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi aktörlerin ABD hegemonyasına karşı konumlanışı bu yapının tipik bir örneğini oluşturur. Bu ülkeler çoğu zaman aynı politik doğrultuda hareket ediyor gibi görünür; ancak bu görünüm aldatıcıdır. Bu aktörlerin her biri aslında kendi başına bir hegemonik proje taşır. Çin ekonomik, teknolojik ve finansal alanlarda küresel merkez olma iddiasını sürdürür. Rusya jeopolitik ve askeri kapasite üzerinden küresel güç statüsünü yeniden tesis etmeye çalışır. Kuzey Kore ise rejim egemenliği ve nükleer caydırıcılık üzerinden bölgesel güç dengelerinde kendi merkezî konumunu korumayı hedefler. Dolayısıyla bu aktörlerin her biri özünde tekillik iddiası barındıran hegemonik projelere sahiptir. Hiçbiri doğası gereği çok merkezli bir sistemin kalıcı parçası olmayı hedeflemez; aksine kendi alanında merkezî konuma yükselme eğilimi taşır.

Buna rağmen bu güçler belirli konjonktürlerde ABD hegemonyasına karşı aynı doğrultuda konumlanabilir. Bu noktada ortaya çıkan yapı klasik anlamda bir ittifak değildir. Ortada NATO benzeri bir kurumsal birlik, ortak komuta sistemi veya bütünleşmiş stratejik doktrin bulunmaz. Bunun yerine ortaya çıkan şey daha çok bir yönelimsel hizalanmadır. Bu hizalanma ortak bir planın sonucu değildir; aksine ortak bir karşıtlık alanının ürettiği stratejik konverjansdır. Başka bir ifadeyle anti-hegemonya çoğu zaman koordinasyonun değil, ortak karşıtlığın ürünüdür.

Tam da bu noktada anti-hegemonya kavramının paradoksal doğası ortaya çıkar. Çünkü bir hegemonun var olabilmesi için yalnızca güç birikimi yeterli değildir. Hegemonya aynı zamanda bir referans merkezidir. Uluslararası sistemde diğer aktörlerin stratejik hesaplarının büyük ölçüde belirli bir aktör etrafında dönmesi gerekir. Eğer tüm aktörler stratejik kararlarını belirli bir güç merkezine göre alıyorsa, o güç zaten sistemin merkezine yerleşmiş demektir.

Anti-hegemonik hizalanma bu mekanizmayı istemeden de olsa güçlendirir. Çünkü farklı güç merkezleri sürekli olarak aynı aktöre karşı konumlandığında, küresel siyasetin referans noktası fiilen o aktör haline gelir. Stratejik dil onun etrafında kurulmaya başlar. Bloklaşmalar onun varlığına göre şekillenir. Diplomatik hamleler onun politikaları üzerinden hesaplanır. Böylece hegemon yalnızca bir güç olmaktan çıkar; küresel sistemin ontolojik merkezi haline gelir.

Bu durum anti-hegemonya kavramının en temel paradoksunu oluşturur. Hegemonyaya karşı birleşen güçler, görünürde bu merkezi zayıflatmaya çalışır. Fakat pratikte yaptıkları şey çoğu zaman tam tersidir: hegemonun tekil konumunu daha görünür hale getirmek. Çünkü farklı güçlerin ortak karşıtlık üzerinden hizalanması, o karşıtlığın hedefindeki aktörü küresel siyasetin kaçınılmaz referans noktası haline getirir.

Bu nedenle anti-hegemonya çoğu zaman hegemonya karşıtı bir düzen kurmaz. Bunun yerine hegemonun konumunu yeniden üretir. Hegemonya artık yalnızca güç dağılımının sonucu değildir; aynı zamanda karşıtlıkların merkezinde yer alan bir koordinat sistemi haline gelir. Diğer aktörler kendi stratejilerini bu koordinatın etrafında kurdukça, hegemonun tekillik statüsü daha da pekişir.

Bu paradoksu anlamanın bir yolu sistemi geometrik bir model gibi düşünmektir. Bir merkez vardır ve farklı aktörler bu merkeze karşı konumlanır. Bu aktörlerin sayısı arttıkça merkez zayıflamak yerine daha belirgin hale gelir. Çünkü tüm yönelimler aynı noktaya işaret etmektedir. Çokluk merkeze doğru yöneldikçe merkez daha görünür olur. Böylece anti-hegemonik hareketlerin çoğalması, hegemonun konumunu ortadan kaldırmak yerine onu sistemin zorunlu referans noktası haline getirir.

Bu durum uluslararası sistemin yapısal mantığını da açıklar. Küresel siyasette hegemonya yalnızca güç yoğunluğunun sonucu değildir; aynı zamanda karşıtlık yoğunluğunun da sonucudur. Bir aktör ne kadar çok karşıtlık üretirse, sistemin merkezi olma ihtimali o kadar artar. Çünkü diğer aktörlerin stratejik koordinatları giderek onun etrafında şekillenmeye başlar.

Çin, Rusya ve benzeri aktörlerin ABD hegemonyasına karşı konumlanışı bu mekanizmanın güncel bir örneğini oluşturur. Bu aktörler ortak bir blok oluşturmadan, yalnızca aynı hegemonik merkeze karşı yönelerek fiilen aynı jeopolitik doğrultuda hareket edebilirler. Ancak bu yönelim küresel sistemde yeni bir merkez üretmek yerine, çoğu zaman mevcut merkez olan ABD’nin konumunu yeniden tanımlar. Çünkü küresel politik dil sürekli olarak ABD etrafında dönmeye devam eder.

Dolayısıyla anti-hegemonya yalnızca bir direniş biçimi değildir. Aynı zamanda hegemonya üretim sürecinin bir parçasıdır. Karşıtlıklar belirli bir noktaya yoğunlaştıkça o nokta sistemin tekil merkezi haline gelir. Bu nedenle anti-hegemonya çoğu zaman hegemonu yıkmak yerine onu tanımlar, görünür kılar ve güçlendirir.

Ortaya çıkan tablo oldukça paradoksaldır: hegemonya karşıtı çoklu güçler aslında tek bir merkezin etrafında dönen bir sistem üretir. Anti-hegemonik hizalanma bu yüzden yalnızca bir güç mücadelesi değildir; aynı zamanda küresel düzenin merkezini yeniden üreten bir mekanizmadır. Çokluk merkeze yöneldikçe, merkezin tekilliği daha güçlü hale gelir. Böylece anti-hegemonya, farkında olmadan hegemonyanın ontolojik koşullarını besleyen bir süreç haline gelir.                                                             

Nükleer Silahın Anti-Militarist Paradoksu

Uluslararası siyasette nükleer silah üretimi çoğu zaman otomatik olarak militarizmle ilişkilendirilir. Nükleer kapasiteye sahip olmak, ilk bakışta daha büyük bir savaş isteğinin veya daha saldırgan bir devlet davranışının işareti gibi yorumlanır. Ancak bu yorum çoğu zaman yüzeysel kalır; çünkü nükleer silahların uluslararası sistemde oynadığı rol, klasik askeri güç mantığından oldukça farklıdır. Nükleer silah yalnızca bir savaş aracı değildir. Aksine modern jeopolitikte çoğu zaman savaşın önüne geçen bir eşik teknolojisi olarak işlev görür.

Lavrov’un İran bağlamında dile getirdiği düşünce tam olarak bu noktaya temas eder. İran’a yönelik askeri baskının veya savaş tehdidinin nükleer programı durdurmayacağını, aksine nükleer silah arzusunu artıracağını söylemesi basit bir diplomatik savunma değildir; uluslararası güvenlik mantığının temel bir gerçeğine işaret eder. Çünkü savaş tehdidi, modern stratejik düşüncede yalnızca konvansiyonel bir tehdit değildir. Bir devletin askeri olarak yok edilme ihtimali ortaya çıktığında, bu durum doğrudan varoluşsal bir güvenlik krizine dönüşür. Bu nedenle savaş tehdidi çoğu zaman dolaylı biçimde nükleer tehdit ile eşdeğer bir anlam taşır.

Bir devlet kendisine yönelik sürekli bir askeri tehdit algıladığında şu temel soruyla karşı karşıya kalır: Eğer konvansiyonel güç dengesi benim aleyhimdeyse, bu tehdidi nasıl durdurabilirim? Bu soruya modern uluslararası sistemde verilen en güçlü cevap caydırıcılıktır. Caydırıcılık mantığının en radikal biçimi ise nükleer silahlardır. Çünkü nükleer silahların temel işlevi saldırmak değildir; saldırıyı anlamsız hale getirmektir. Nükleer kapasiteye sahip bir devlete karşı savaş açmak, saldırgan taraf için kabul edilemez riskler doğurur. Bu nedenle nükleer silah çoğu zaman savaşın nedeni değil, savaşın önündeki son eşik haline gelir.

Bu noktada nükleer silah üretiminin paradoksal doğası ortaya çıkar. Görünürde nükleer silah geliştirmek son derece militarist bir eylem gibi görünür. Devlet devasa askeri teknoloji üretir, yıkıcı bir güç geliştirir ve bunu stratejik bir araç haline getirir. Ancak bu eylemin görünmez katmanında farklı bir mantık çalışır. Nükleer silahın varlığı çoğu zaman savaşı başlatmak için değil, savaşı imkânsız kılmak için kullanılır. Başka bir ifadeyle nükleer silah üretimi, yüzeyde militarist bir kapasite yaratırken, derin katmanda anti-militarist bir güvenlik mekanizması üretir.

Bu paradoks Soğuk Savaş döneminde en açık biçimiyle görülmüştür. ABD ve Sovyetler Birliği tarihin en büyük nükleer cephaneliklerini oluşturmuş olmalarına rağmen doğrudan birbirleriyle savaşmamışlardır. Çünkü nükleer kapasite iki taraf için de mutlak yıkım riskini doğuruyordu. Bu durum “karşılıklı garantili imha” doktrini olarak bilinen caydırıcılık rejimini doğurdu. Böylece nükleer silahların varlığı, görünürde savaş kapasitesini artırırken pratikte savaş ihtimalini düşüren bir denge üretmiş oldu.

Bu mantık İran meselesine uygulandığında Lavrov’un açıklaması daha net anlaşılır. Eğer bir devlet sürekli askeri tehdit altında hissediyorsa, bu devlet için nükleer kapasite yalnızca bir güç sembolü değil, aynı zamanda bir hayatta kalma sigortası haline gelir. Bu noktada nükleer silah arzusunun yükselmesi “savaşçı olmalıyım” düşüncesinden doğmaz. Tam tersine, bilinçdışı düzeyde savaş ihtimalini ortadan kaldırabilecek bir eşik yaratma arzusundan doğar. Çünkü nükleer caydırıcılık, potansiyel saldırganların karar mekanizmasını felç eden bir güç üretir. Savaş planlayan taraf artık yalnızca askeri başarıyı değil, kendi varlığını da riske atmış olur.

Bu nedenle nükleer silah üretimi, belirli koşullar altında, paradoksal biçimde anti-militarist bir işlev görebilir. Görünürde bir devletin askeri kapasitesini artıran bu teknoloji, stratejik düzlemde savaşı rasyonel bir seçenek olmaktan çıkarır. Savaş tehdidinin olduğu bir ortamda nükleer caydırıcılık üretmek, çoğu zaman daha büyük bir çatışmayı önleme amacı taşır. Böylece nükleer silah, klasik askeri gücün ötesinde, savaşın mantığını askıya alan bir stratejik eşik haline gelir.

İran bağlamında tartışılan mesele de tam olarak bu güvenlik paradoksuna dayanır. Eğer bir devlet sürekli olarak askeri müdahale ihtimaliyle karşı karşıya kalıyorsa, bu devlet için nükleer caydırıcılık yalnızca bir güç politikası değil, aynı zamanda varoluşsal bir güvenlik stratejisidir. Bu nedenle İran’ın nükleer kapasite arayışı yalnızca militarist bir genişleme isteği olarak okunamaz. Bu arayış aynı zamanda savaş ihtimalini azaltmaya yönelik bir caydırıcılık arayışı olarak da değerlendirilebilir.

Uluslararası sistemde bu tür güvenlik paradoksları sıkça ortaya çıkar. Bir devlet kendisini korumak için askeri kapasite artırır; bu kapasite dışarıdan bakıldığında saldırganlık olarak algılanır. Fakat aynı kapasite, belirli bir eşiğin ötesinde, savaşın rasyonelliğini ortadan kaldırabilir. Nükleer silahlar bu paradoksun en uç örneğidir. Yıkım kapasitesi o kadar büyüktür ki, bu kapasitenin varlığı çoğu zaman savaşın gerçekleşmesini engeller.

Bu nedenle nükleer silah üretimini yalnızca militarizm kategorisi içinde değerlendirmek eksik bir analiz üretir. Nükleer silahlar hem savaş teknolojisi hem de savaş karşıtı bir mekanizma olabilir. Bu çift yönlü doğa nükleer stratejinin temel paradoksudur. Bir devlet nükleer silah geliştirdiğinde görünürde askeri gücünü artırır; fakat aynı anda savaşı caydıran bir eşik de yaratmış olur.

Ortadoğu gibi yüksek gerilimli bir bölgede bu mantık daha da belirgin hale gelir. Sürekli savaş ihtimalinin konuşulduğu bir ortamda caydırıcılık kapasitesi, devletlerin güvenlik hesaplarının merkezine yerleşir. Böyle bir ortamda nükleer kapasite, saldırganlığın değil, çoğu zaman savaşın önüne geçme arzusunun ürünü olarak ortaya çıkabilir. Bu nedenle nükleer silahın doğası yalnızca yıkım üzerinden değil, aynı zamanda savaşı askıya alma kapasitesi üzerinden anlaşılmalıdır.                                             

Görmenin Hegemonyası

Modern jeopolitik çoğu zaman askeri kapasite, ittifak sistemleri veya ekonomik bloklar üzerinden okunur. Devletlerin güç konumları genellikle orduların büyüklüğü, askeri üslerin yayılımı veya ticaret ağlarının genişliği gibi görünür unsurlarla açıklanır. Ancak çağdaş savaşın ve küresel güç rekabetinin derin yapısına bakıldığında bu yaklaşım giderek yetersiz kalır. Çünkü modern çatışma düzeninde belirleyici olan şey çoğu zaman doğrudan saldırı kapasitesi değil, algılama ve hedefleme kapasitesidir. Başka bir ifadeyle modern savaşın gerçek gücü çoğu zaman vurmak değil, görebilmektir.

Bu durum uluslararası sistemde yeni bir aktör tipinin ortaya çıkmasına neden olur: “gören aktör”. Gören aktör doğrudan saldırı gerçekleştirmez, cephede bulunmaz ve çoğu zaman savaşın görünür tarafı değildir. Onun işlevi daha farklıdır. O, hedefi algılar, konumu belirler, bilgiyi üretir ve bu bilgiyi saldırıyı gerçekleştirecek aktöre aktarır. Böylece fiili saldırıyı yapan aktör ile saldırıyı mümkün kılan aktör arasında ontolojik bir ayrım ortaya çıkar. Füze ateşleyen taraf savaşın görünen öznesidir; fakat hedefi işaret eden taraf çoğu zaman savaşın görünmeyen öznesi haline gelir.

Bu ayrım modern savaşın epistemolojik karakterini ortaya koyar. Klasik savaşta güç çoğu zaman maddi kapasite ile ölçülürdü: daha büyük ordular, daha güçlü silahlar ve daha geniş cepheler. Oysa çağdaş savaş giderek bir bilgi mimarisi haline gelmiştir. Saldırı yalnızca bir füzenin ateşlenmesiyle gerçekleşmez; saldırıdan önce uzun bir algı ve veri zinciri çalışır. Sensörler, radarlar, uydu görüntüleri, elektronik sinyal analizleri ve istihbarat ağları hedefin konumunu belirler. Bu veriler analiz edilir, koordinatlar çıkarılır ve ardından saldırı gerçekleşir. Bu nedenle modern savaşın gerçek üretim hattı şu şekilde çalışır: algılama, veri üretimi, analiz, hedefleme ve saldırı. Bu zincirin herhangi bir halkasına dahil olan aktör fiilen savaşın mimarisine dahil olur.

Bu noktada “görme” eylemi pasif bir faaliyet olmaktan çıkar. Görmek artık yalnızca bir bilgi edinme süreci değildir; stratejik bir güç biçimidir. Çünkü hedefi gören aktör, saldırının yönünü belirler. Hedefi gösteren aktör ise saldırının gerçekleşme koşullarını üretir. Böylece savaşın fiili öznesi ile savaşın epistemik öznesi arasında bir ayrım ortaya çıkar. Bu epistemik özne, yani gören aktör, savaşın içinde görünmez bir konumda yer alır. O, saldırının içinde değildir; fakat saldırının mümkün olmasını sağlar. Bu nedenle gören aktörün konumu klasik anlamda askeri değildir. Onun konumu daha çok savaşın aşkın katmanında yer alır.

Felsefi anlamda aşkın olan şey, olayların içinde bulunmayan fakat onları mümkün kılan unsurdur. Modern savaşın istihbarat mimarisi tam olarak bu şekilde çalışır. İstihbarat sağlayan aktör saldırının içinde değildir; ancak saldırının gerçekleşmesini mümkün kılan koşulları üretir. Bu nedenle gören aktör neredeyse savaşın metafizik koordinatını temsil eder. O, doğrudan eylem üretmez fakat eylemi yönlendirir. Böylece modern savaşta güç yalnızca kinetik kapasiteye değil, algısal kapasiteye de dayanır.

Bu yeni savaş mantığı uluslararası sistemde başka bir örüntüyü de görünür kılar. Günümüzde Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi farklı güç merkezleri ABD hegemonyasına karşı çeşitli şekillerde konumlanmaktadır. Bu aktörler çoğu zaman organik bir ittifak sistemi içinde değildir. Aralarında NATO benzeri kurumsal bir bütünlük, tek bir stratejik komuta yapısı veya tam anlamıyla birleşmiş bir blok bulunmaz. Her biri kendi hegemonik projesini taşır ve kendi stratejik hedeflerini izler. Ancak buna rağmen bu aktörler belirli konjonktürlerde aynı doğrultuda hizalanabilir. Bu hizalanma çoğu zaman açık bir ittifak biçiminde ortaya çıkmaz. Daha çok görünmez bir stratejik rezonans şeklinde gerçekleşir.          

Görmenin Hegemonyası II: Operasyonel Geri Çekilme ve Algısal Üstünlüğün İnşası

Jeopolitik analizler çoğu zaman askeri hareketlilik, diplomatik açıklamalar veya ekonomik yaptırımlar üzerinden yapılır. Devletlerin güç konumları genellikle cephedeki askeri varlıklarıyla, ittifak ağlarıyla veya stratejik üsleriyle ölçülür. Ancak modern savaşın derin yapısına bakıldığında güç yalnızca fiziksel varlık üzerinden anlaşılmaz. Bazı durumlarda devletler sahaya daha fazla dahil olarak değil, sahadan belirli ölçüde çekilerek yeni bir güç formu üretirler. Bu güç formu doğrudan eyleme dayanan klasik askeri güç değildir; daha çok algısal ve epistemik üstünlük üretmeye yönelik bir konumlanmadır.

Rusya’nın İran ve İsrail’e yönelik uçuşları askıya alması ilk bakışta sıradan bir güvenlik önlemi gibi görünebilir. Havacılık sektöründe böyle kararlar çoğu zaman bölgesel güvenlik riskleri, hava sahası tehditleri veya operasyonel belirsizlikler nedeniyle alınır. Bu nedenle bu tür bir karar genellikle lojistik bir düzenleme olarak yorumlanır. Ancak belirli jeopolitik bağlamlarda bu tür kararlar yalnızca teknik bir önlem değildir. Devletler bazen operasyonel ağlardan çekilerek kendilerini farklı bir stratejik konuma yerleştirirler. Bu konum doğrudan çatışmanın parçası olan bir aktörün konumu değildir; daha çok çatışmayı dışarıdan görebilen bir aktörün konumudur.

Modern savaşın ontolojisi tam da bu noktada değişir. Klasik savaş mantığında güç, sahada bulunmakla ölçülürdü. Bir devlet ne kadar çok askeri birlik konuşlandırırsa, ne kadar çok üs kurarsa ve ne kadar çok cephe açarsa o kadar güçlü kabul edilirdi. Ancak çağdaş savaşın epistemik mimarisi farklı bir mantık üretir. Savaş artık yalnızca vurma kapasitesiyle değil, görme kapasitesiyle de belirlenir. Hedefi görebilen, hareketleri izleyebilen ve savaş alanının bütününü algılayabilen aktör çoğu zaman en büyük stratejik avantaja sahip olur.

Bu bağlamda operasyonel geri çekilme, zayıflık değil farklı bir güç biçiminin inşası olabilir. Bir aktör sahaya tamamen dahil olduğunda sahadaki hareketlerin parçası haline gelir. Lojistik ağlara, sivil ulaşım sistemlerine ve operasyonel rutinlere bağlanır. Bu durum belirli bir esneklik kaybı yaratır; çünkü sahaya gömülü olan aktör çoğu zaman sahadaki gelişmelere tepki vermek zorunda kalır. Buna karşılık sahadan belirli ölçüde çekilen bir aktör daha geniş bir perspektife sahip olabilir. Böylece doğrudan müdahil olmaktan ziyade gözlem ve değerlendirme kapasitesi üzerinden stratejik avantaj üretir.

Tam da bu noktada “görmenin hegemonyası” kavramı anlam kazanır. Görmenin hegemonyası, modern savaşta algısal üstünlüğün stratejik güç haline gelmesini ifade eder. Bu kavram yalnızca istihbarat toplama kapasitesini değil, aynı zamanda sahayı dışarıdan konumlanarak izleme ve değerlendirme yeteneğini de içerir. Bir aktör sahadan belirli ölçüde uzaklaştığında yalnızca güvenlik risklerinden kaçınmaz; aynı zamanda savaş alanını daha geniş bir perspektiften görebilecek bir konuma yerleşir.

Rusya’nın uçuşları askıya alması bu bağlamda yalnızca güvenlik refleksi olarak değil, aynı zamanda operasyonel bağların kesilmesi olarak da yorumlanabilir. Sivil uçuşlar yalnızca ulaşım hatları değildir; aynı zamanda bir bölgenin günlük işleyişinin parçasıdır. Havayolu ağları, lojistik akışlar ve sivil hareketlilik devletleri belirli bir operasyonel ritme bağlar. Bu ağlardan çekilmek ise devletin sahayla olan günlük bağını keser. Böylece aktör sahadaki rutin işleyişin parçası olmaktan çıkar ve daha mesafeli bir konuma yerleşir.

Bu mesafe yalnızca fiziksel bir mesafe değildir; aynı zamanda epistemik bir mesafedir. Sahadan uzaklaşan aktör artık çatışmanın operasyonel yoğunluğuna bağlı değildir. Bunun yerine savaş alanını daha geniş bir perspektiften izleyebilir. Bu durum modern savaşta giderek daha önemli hale gelen bir avantaj üretir: algısal bütünlük. Sahada bulunan aktörler çoğu zaman yalnızca kendi cephelerini görür; ancak mesafede bulunan aktörler savaş alanının tamamını değerlendirme kapasitesine sahip olabilir.

Bu nedenle operasyonel geri çekilme bazı durumlarda bir güç stratejisi olarak da okunabilir. Devlet sahadan çekildiğinde yalnızca riskten kaçınmış olmaz; aynı zamanda kendisini farklı bir rol için konumlandırmış olur. Bu rol doğrudan müdahale eden bir aktörün rolü değildir. Bunun yerine çatışmayı izleyen, değerlendiren ve gerektiğinde yönlendirebilecek bir aktörün rolüdür. Böylece devlet savaşın kinetik katmanından uzaklaşırken, savaşın algısal katmanına yaklaşır.

Modern savaşın en önemli dönüşümlerinden biri de tam olarak budur. Güç artık yalnızca askeri hareket üzerinden tanımlanmaz. Algı üretme, bilgi toplama ve sahayı izleme kapasitesi de stratejik güç kategorisine dahil olur. Bu nedenle bazı aktörler doğrudan çatışmanın içinde bulunmadan da savaşın gidişatını etkileyebilir. Onların gücü silah kullanmaktan değil, sahayı en geniş perspektiften görebilme kapasitesinden doğar.

Rusya’nın uçuş kararını bu çerçevede okumak mümkündür. Görünüşte küçük bir ulaşım düzenlemesi olan bu adım, Moskova’nın kendisini bölgesel operasyonel ağlardan çekerek farklı bir stratejik konuma yerleştirdiğini gösterebilir. Bu konum çatışmanın içinde yer alan bir aktörün konumu değildir. Bunun yerine savaş alanını dışarıdan gören ve değerlendiren bir aktörün konumudur. Böylece Rusya sahadaki günlük hareketliliğin parçası olmaktan çıkar ve çatışmayı daha geniş bir perspektiften izleyebilecek bir konuma yaklaşır.

Bu perspektiften bakıldığında modern jeopolitik rekabet yalnızca askeri müdahale üzerinden anlaşılmaz. Bazı durumlarda sahadan çekilmek sahaya daha fazla hakim olmanın bir yolu haline gelebilir. Çünkü mesafe, algı üretmenin ön koşullarından biridir. Sahadan belirli ölçüde uzaklaşan aktör, savaşın içindeki aktörlerin göremediği ilişkileri ve hareketleri daha net algılayabilir.

Böylece ortaya modern savaşın en paradoksal güç biçimlerinden biri çıkar: görmenin hegemonyası. Bu hegemonya doğrudan saldırıdan doğmaz. Onun kaynağı algı, gözlem ve değerlendirme kapasitesidir. Bu nedenle modern çatışmalarda en güçlü aktör her zaman en büyük orduya sahip olan devlet olmayabilir. Bazen en güçlü aktör, sahayı en geniş perspektiften görebilen ve bu görme kapasitesini stratejik avantaja dönüştürebilen aktördür.   

Bu görünmez rezonansın en önemli ifade biçimlerinden biri işte bu “gören aktör” rolüdür. Çünkü farklı hegemonik projeler, doğrudan askeri ittifak kurmadan da birbirlerinin savaş kapasitesini güçlendirebilir. Bunun en etkili yolu kinetik destek değil, algısal destek sağlamaktır. Bir aktörün hedefleri görebilmesini sağlamak, onun saldırı kapasitesini fiilen artırır. Böylece birbirinden bağımsız güç merkezleri aynı çatışma alanında dolaylı biçimde birbirini tamamlayan roller üstlenebilir. Bu durum klasik ittifak sistemlerinden farklıdır. Burada ortak komuta veya açık askeri birliktelik yoktur. Bunun yerine görünmez bir koordinasyon ortaya çıkar: biri görür, biri gösterir, diğeri vurur.

Bu yapı anti-hegemonik blokların modern formunu da açıklar. Çin, Rusya ve benzeri güçler ABD hegemonyasına karşı konumlanırken çoğu zaman tek bir askeri blok oluşturmazlar. Bunun yerine farklı alanlarda birbirini tamamlayan roller üstlenirler. Bu rollerden biri de tam olarak bu gören aktör rolüdür. Böylece anti-hegemonik hizalanma görünür bir ittifak şeklinde değil, algısal bir ağ şeklinde ortaya çıkar. Bu ağda bazı aktörler saldırıyı gerçekleştirir, bazıları teknolojik kapasite sağlar, bazıları ise hedefleme bilgisini üretir. Böylece ortaya dağıtık fakat birbirini tamamlayan bir güç mimarisi çıkar.

Bu mimarinin en ilginç yönü görünmezliğidir. Klasik ittifaklar açıkça tanımlanır: askeri anlaşmalar imzalanır, üsler kurulur ve birlikler konuşlandırılır. Oysa modern anti-hegemonik hizalanma çoğu zaman görünmez kalır. Çünkü bu hizalanma askeri birliklerden değil, bilgi akışlarından oluşur. Veri paylaşımı, istihbarat koordinasyonu ve algısal destek bu ağın temel bileşenleridir. Böylece farklı hegemonik projeler doğrudan birleşmeden de aynı jeopolitik doğrultuda hareket edebilir.

Bu durum modern savaşın ontolojik karakterini yeniden tanımlar. Savaş artık yalnızca cephelerde gerçekleşen bir olay değildir. Savaşın gerçek gücü çoğu zaman görünmez katmanlarda, veri akışlarında ve algısal mimarilerde oluşur. Bu nedenle modern savaşın en güçlü aktörü her zaman en büyük orduya sahip olan devlet olmayabilir. Bazen en güçlü aktör, savaşın görünmeyen katmanında yer alan ve yalnızca gören aktördür. Çünkü gören taraf hedefi belirler, hedefi belirleyen taraf ise savaşın yönünü tayin eder.

Bu nedenle çağdaş jeopolitik rekabet yalnızca askeri kapasite üzerinden değil, aynı zamanda algı ve bilgi üzerinden de yürütülür. Gören aktör modern savaşın görünmez mimarıdır. O doğrudan saldırmaz, fakat saldırının koordinatını belirler. O cephede bulunmaz, fakat cepheyi şekillendirir. Böylece modern savaşın gerçek gücü, vuranın elinde değil, çoğu zaman görenin gözünde yoğunlaşır.                                 

Çekilerek Görmek, Kalarak Temas Etmek

Jeopolitik kriz anlarında devletlerin aldığı bazı kararlar ilk bakışta teknik veya lojistik düzenlemeler gibi görünür. Personel tahliyeleri, uçuş iptalleri veya sivil altyapıların yeniden düzenlenmesi genellikle güvenlik önlemleri olarak yorumlanır. Ancak belirli konjonktürlerde bu tür kararlar yalnızca güvenlik refleksi değildir; daha derin bir stratejik konumlanmayı temsil eder. Devletler bazen sahayı tamamen terk etmeden, fakat sahaya gömülü kalmadan yeni bir güç pozisyonu üretirler. Bu pozisyon doğrudan müdahalenin değil, algısal üstünlüğün üretildiği bir konumdur.

Rosatom’un İran’daki bazı personelini tahliye etmesi fakat Bushehr nükleer santralindeki çalışanlarını yerinde tutması bu tür bir stratejik konumlanmanın oldukça açık bir örneğidir. Yüzeyde bu karar basit bir risk yönetimi gibi görülebilir. Bölgesel savaş ihtimali arttığında şirketler ve devlet kurumları personel güvenliği için belirli bölgelerden çekilebilir. Ancak burada dikkat çekici olan şey geri çekilmenin tam olmamasıdır. Moskova İran’daki bazı alanlardan çekilirken Bushehr gibi kritik bir noktada varlığını sürdürmeyi tercih eder. Bu durum yalnızca stratejik varlığın korunması olarak değil, daha derin bir mantığın parçası olarak da okunabilir.

Bu mantık modern jeopolitiğin önemli dönüşümlerinden biriyle ilgilidir: görmenin hegemonyası. Modern savaşta güç yalnızca askeri kapasiteyle değil, sahayı algılama ve değerlendirme kapasitesiyle de üretilir. Hedefleri görebilen, hareketleri izleyebilen ve çatışmanın bütününü okuyabilen aktör çoğu zaman stratejik avantaj elde eder. Bu nedenle modern çatışmalarda bazı aktörler doğrudan müdahil olmaktan ziyade sahadan belirli bir mesafe alarak algısal üstünlük üretmeye çalışırlar.

Rusya’nın İran’daki geri çekilme kararı bu bağlamda yalnızca güvenlik önlemi değildir. Bu karar aynı zamanda Moskova’nın kendisini sahadaki yoğun operasyonel akıştan kısmen uzaklaştırdığını gösterir. Sahaya tamamen gömülü olan aktörler çoğu zaman yalnızca olaylara tepki verebilirler. Onların görüş alanı çoğu zaman cephe hattıyla sınırlıdır. Buna karşılık sahadan belirli ölçüde mesafe alan aktörler çatışmanın daha geniş bir perspektifini elde edebilirler. Bu nedenle operasyonel geri çekilme bazı durumlarda zayıflık değil, görmeyi merkezileştirme stratejisi olabilir.

Ancak bu stratejinin bir sınırı vardır. Bir aktör sahadan tamamen çekildiğinde algısal avantaj elde edebilir, fakat aynı zamanda sahaya temasını da kaybedebilir. Sahadan tamamen kopmak çoğu zaman körleşme riskini doğurur. Çünkü sahaya dair veriler ve hareketler artık doğrudan erişilebilir değildir. Bu nedenle modern güç stratejileri çoğu zaman tam çekilme ile tam kalma arasında üçüncü bir yol üretir. Bu yol sahadan kısmen çekilmek fakat sahada temsilî bir varlık bırakmaktır.

Bushehr’de kalma kararı tam da bu mantığı yansıtır. Rosatom’un bu tesisteki personelini tutması yalnızca teknik bir karar değildir. Bu durum Rusya’nın sahada kendi adına çalışan bir algısal uzuv bırakması olarak da okunabilir. Bushehr’de kalan personel yalnızca bir enerji tesisini işletmekle görevli değildir; aynı zamanda Rusya’nın İran’daki stratejik varlığının ve sahaya dair algısının devamlılığını sağlar. Böylece Moskova sahadan tamamen kopmaz; fakat sahaya gömülü kalmadan onu izleyebileceği bir konumu da korur.

Bu durum modern jeopolitiğin önemli bir paradoksunu ortaya çıkarır. Görmenin hegemonyası yalnızca mesafe üzerinden kurulmaz; aynı zamanda sahadaki temas noktaları üzerinden de sürdürülür. Bir hegemonik aktör sahayı tamamen terk ederse görme kapasitesi zayıflar. Buna karşılık sahaya tamamen gömülürse de geniş perspektif kaybolur. Bu nedenle hegemonik görme iki katmanlı bir yapı üretir: merkezde mesafe ve sahada temsil.

Bu iki katman birlikte çalıştığında ortaya daha karmaşık bir güç mimarisi çıkar. Merkezde bulunan aktör sahayı daha geniş bir perspektiften izler ve stratejik değerlendirmeler yapar. Sahada bırakılan temsil ise yerel veriyi ve hareketliliği aktarmaya devam eder. Böylece merkez ile saha arasında sürekli bir algısal akış oluşur. Bu yapı modern savaşın epistemik altyapısını da açıklar. Çünkü savaş artık yalnızca cephelerde değil, algı ve veri ağlarında yürütülür.

Bushehr bu bağlamda yalnızca bir enerji tesisi değildir. Bu tesis aynı zamanda Rusya’nın İran’daki algısal varlığının düğüm noktalarından biri olarak görülebilir. Moskova sahadaki birçok operasyondan çekilse bile bu düğüm noktası üzerinden sahaya temasını sürdürür. Böylece hem riskli alanlardan uzaklaşır hem de bölgedeki gelişmeleri doğrudan izleyebileceği bir kanal bırakır. Bu nedenle Bushehr’de kalma kararı yalnızca stratejik varlığı korumak değil, aynı zamanda algısal sürekliliği korumak anlamına gelir.

Bu durum modern jeopolitikte giderek daha sık görülen bir güç biçimine işaret eder. Devletler artık yalnızca askeri üsler veya ordular üzerinden değil, belirli kritik düğüm noktaları üzerinden de varlıklarını sürdürürler. Bu düğümler enerji altyapıları, teknolojik merkezler veya istihbarat ağları olabilir. Bu noktalar sahadaki fiziksel varlığı sınırlı tutarken, bölgeye dair algısal ve stratejik erişimi devam ettirir.

Bu nedenle Rosatom’un kararı yalnızca bir güvenlik tedbiri değildir. Bu karar Rusya’nın İran’daki varlığını yeniden yapılandırdığını gösterir. Moskova sahadan tamamen çekilmiyor, fakat sahadaki yoğun varlığını azaltıyor. Böylece kendisini daha mesafeli bir konuma yerleştiriyor. Aynı zamanda Bushehr gibi stratejik bir düğüm noktasını koruyarak sahayla olan temasını sürdürmeye devam ediyor.

Bu stratejinin özünü açıklayan en net formül şu olabilir: Rusya İran’dan tamamen çıkmıyor, çünkü tamamen çıkmak görmekten vazgeçmek olurdu. Tamamen kalmıyor, çünkü tamamen kalmak görmeyi sahaya hapsetmek olurdu. Bunun yerine Moskova sahadan kısmen çekilerek görmeyi merkezileştiriyor, fakat Bushehr gibi kritik bir noktada kalarak sahayla temasını sürdürüyor.

Modern jeopolitiğin yeni güç biçimi tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Hegemonya artık yalnızca askeri işgal üzerinden kurulmaz. Bazen hegemonik konum, sahaya kendi bakışının temsilcisini bırakarak da üretilebilir. Böylece aktör hem sahadan mesafe alır hem de sahayı izlemeye devam eder. Bu nedenle Bushehr yalnızca stratejik bir enerji tesisi değildir; aynı zamanda Rusya’nın İran’daki görme karakollarından biri olarak da düşünülebilir. Modern savaşın en güçlü aktörleri bazen cephede olanlar değil, sahayı en geniş perspektiften görebilenlerdir. Bushehr’de kalma kararı da tam olarak bu görme kapasitesinin korunmasına yönelik bir stratejik hamleyi temsil eder.                                                

Boğazın Dili

Jeopolitik kriz anlarında yapılan bazı açıklamalar ilk bakışta teknik uyarılar gibi görünür. Enerji piyasasına dair değerlendirmeler, petrol akışına ilişkin risk analizleri veya küresel ticaretin kırılganlıklarına dair ifadeler çoğu zaman ekonomik analiz kategorisine yerleştirilir. Ancak büyük güçlerin ağzından çıkan bazı cümleler yalnızca ekonomik uyarılar değildir; bunlar aynı zamanda stratejik iletişim araçlarıdır. Moskova’nın Hürmüz Boğazı’nın kapanması halinde “küresel petrol boğulması” yaşanabileceği yönündeki uyarısı da bu türden bir açıklamadır. Bu ifade yalnızca enerji piyasasının kırılganlığına işaret etmez; aynı zamanda coğrafyanın küresel düzen üzerindeki rehin alma kapasitesini siyasal dile tercüme eden bir retorik hamledir.

Hürmüz Boğazı modern dünya sisteminin en kritik enerji geçitlerinden biridir. Küresel petrol ticaretinin büyük bir bölümü bu dar geçitten geçer. Bu nedenle boğazın kapanması yalnızca bölgesel bir kriz anlamına gelmez; küresel enerji akışının kesintiye uğraması anlamına gelir. Enerji akışı modern dünya ekonomisinin dolaşım sistemidir. Petrol tankerlerinin hareketi yalnızca ticaret değildir; aynı zamanda sanayi üretiminin, ulaşım ağlarının ve finansal sistemlerin sürekliliğini sağlayan bir kan dolaşımıdır. Bu dolaşımın belirli dar noktalardan geçmesi ise küresel sistemin kırılganlığını ortaya çıkarır. Çünkü geniş ve karmaşık bir ekonomik yapı bazen yalnızca birkaç kilometrelik bir su yoluna bağımlı olabilir.

Bu nedenle Hürmüz Boğazı yalnızca coğrafi bir geçit değildir. Aynı zamanda küresel sistemin boğazıdır. Bu tür geçitler dünya ekonomisinin daralmış arterleri gibi çalışır. Bir arter tıkandığında bütün organizma etkilenir. Hürmüz’ün kapanması halinde petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, enerji piyasalarının sarsılması ve küresel ekonomik sistemin ciddi bir şok yaşaması bu nedenle beklenen bir sonuçtur. Moskova’nın kullandığı “petrol boğulması” ifadesi bu bağlamda oldukça güçlü bir metafor içerir. Bu metafor enerji akışının yalnızca ticari bir süreç olmadığını, aynı zamanda küresel sistemin yaşamsal fonksiyonlarından biri olduğunu ima eder.

Ancak Rusya’nın yaptığı uyarı yalnızca teknik bir enerji analizi değildir. Bu açıklama aynı zamanda çok katmanlı bir diplomatik iletişim stratejisidir. Çünkü Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimali yalnızca enerji piyasası açısından değil, aynı zamanda savaş diplomasisi açısından da son derece önemli sonuçlar doğurur. İran’ın Hürmüz üzerinde sahip olduğu jeopolitik kapasite, ABD ile yaşanan gerilimlerde güçlü bir koz olarak görülür. Boğazın kapatılması ihtimali Washington üzerinde ciddi bir baskı yaratabilir. Bu nedenle Hürmüz’ün potansiyel bir “boğaz silahı” olarak kullanılması, İran’ın ABD karşısındaki stratejik konumunu önemli ölçüde güçlendirebilir.

Bu durum anti-hegemonik blok açısından belirli bir avantaj üretir. ABD’nin küresel enerji sistemine bağımlılığı düşünüldüğünde, Hürmüz’ün kapanma ihtimali Washington’un stratejik hareket alanını daraltabilir. Bu nedenle İran’ın elindeki bu coğrafi koz, ABD hegemonyasına karşı kullanılan potansiyel bir baskı aracıdır. Rusya’nın da genel olarak ABD merkezli küresel düzenle rekabet halinde olduğu düşünüldüğünde, Hürmüz’ün bu anlamda İran’a sağladığı avantaj Moskova için tamamen olumsuz bir gelişme değildir.

Fakat bu durum aynı zamanda başka bir paradoks üretir. Rusya dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biridir. Küresel enerji piyasasının aşırı derecede kaotik bir biçimde bozulması, petrol fiyatlarında aşırı oynaklık yaratabilir ve küresel ekonomik sistemde ciddi bir daralma başlatabilir. Böyle bir senaryo Rusya için de risk taşır. Çünkü küresel ekonomik daralma enerji talebini düşürebilir ve uzun vadede petrol ihracatçısı ülkeler için istikrarsız bir piyasa ortamı yaratabilir. Bu nedenle Hürmüz’ün kapanması Rusya için hem stratejik bir fırsat hem de ekonomik bir risk anlamına gelir.

Bu ikili durum Moskova’yı son derece hassas bir diplomatik pozisyona yerleştirir. Bir yandan ABD karşıtı jeopolitik denklemler içinde İran’ın elindeki kozun varlığı Rusya’nın stratejik çıkarlarına tamamen aykırı değildir. Diğer yandan küresel enerji sisteminin büyük bir kaosa sürüklenmesi Rusya’nın ekonomik çıkarları açısından da risklidir. Bu nedenle Moskova’nın bu konuda kullanacağı dil son derece dikkatli olmak zorundadır. Rusya açıkça İran’ın bu kapasitesini desteklediğini söyleyemez; fakat aynı zamanda İran’ı doğrudan eleştiren bir pozisyona da giremez.

Tam bu noktada Rusya’nın kullandığı retorik son derece ustaca bir diplomatik çözüm üretir. Moskova Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimalini ele alırken meseleyi Rusya’nın çıkarı olarak sunmaz. Bunun yerine meseleyi dünya için tehlikeli bir gelişme olarak çerçeveler. Bu retorik hamle üç önemli işlev görür.

İlk olarak Rusya kendi endişesini gizler. Hürmüz’ün kapanması Rusya açısından ekonomik riskler doğurabilir, fakat Moskova bu riski “Rusya için kötü” şeklinde ifade etmez. Bunun yerine meseleyi küresel bir kriz olarak sunar. Böylece kendi çıkarını evrensel bir kaygı olarak yeniden kodlar.

İkinci olarak Rusya evrensel bir dil üretir. “Dünya için tehlike” söylemi Rusya’nın açıklamasını tarafsız bir uyarı gibi gösterir. Bu dil Rusya’yı doğrudan İran veya ABD tarafına yerleştirmez. Bunun yerine Moskova kendisini küresel düzenin istikrarını düşünen bir aktör olarak konumlandırır.

Üçüncü olarak Rusya tarafsız görünerek taraf olmayı başarır. Çünkü Moskova İran’ın Hürmüz üzerindeki jeopolitik kapasitesini doğrudan eleştirmez. Aynı zamanda ABD’nin askeri baskı stratejisini de desteklemez. Bunun yerine küresel enerji sisteminin kırılganlığına dikkat çekerek İran’ın elindeki kozun büyüklüğünü dolaylı biçimde görünür kılar. Böylece Rusya İran’ın stratejik kapasitesini meşrulaştırmadan, fakat onu tamamen reddetmeden ifade etmiş olur.

Bu retorik aslında büyük güç diplomasisinin klasik yöntemlerinden biridir. Büyük güçler çoğu zaman kendi çıkarlarını doğrudan savunmak yerine onları evrensel ilkelere dönüştürerek ifade ederler. Bu yöntem hem uluslararası meşruiyet üretir hem de diplomatik esneklik sağlar. Çünkü çıkarın doğrudan ifade edilmesi aktörü taraf haline getirir. Oysa çıkarın “küresel düzen”, “istikrar” veya “barış” gibi kavramlarla ifade edilmesi aktörü daha üst bir konuma yerleştirir.

Rusya’nın Hürmüz açıklaması bu nedenle yalnızca bir enerji değerlendirmesi değildir. Bu açıklama aynı zamanda coğrafyanın siyasal anlamını yeniden üreten bir söylemdir. Hürmüz gibi dar geçitler modern dünyada yalnızca ticaret yolları değildir. Bu geçitler aynı zamanda küresel sistemin zayıf noktalarıdır. Bu noktalar üzerinden yalnızca petrol akışı değil, aynı zamanda güç dengeleri de şekillenir.

Bu nedenle Moskova’nın kullandığı dil bir enerji analizi olmanın ötesinde, coğrafyanın siyasal potansiyelini hatırlatan bir uyarıdır. Hürmüz’ün kapanma ihtimali yalnızca tankerlerin durması anlamına gelmez; küresel sistemin dolaşımının kesintiye uğraması anlamına gelir. Rusya bu ihtimali dile getirirken aslında çok daha geniş bir mesaj verir: modern dünya düzeni yalnızca askeri güç dengeleri üzerinden değil, aynı zamanda coğrafi dar boğazlar üzerinden de şekillenir.

Bu nedenle Hürmüz yalnızca bir su yolu değildir. Bu boğaz modern dünya sisteminin en kritik kırılma noktalarından biridir. Ve Moskova’nın yaptığı açıklama bu kırılma noktasını enerji piyasasının ötesine taşıyarak jeopolitik bir dile çevirir. Böylece Rusya hem küresel enerji sisteminin kırılganlığını vurgular hem de coğrafyanın küresel düzen üzerindeki rehin alma kapasitesini hatırlatır. Bu iki mesaj aynı anda verildiğinde ortaya yalnızca bir enerji analizi değil, çok katmanlı bir stratejik iletişim çıkar.                         

Düşmanın Mekânlaşması: Avrupa Lojistik Ağlarında Beliren Hibrit Tehdit

Litvanya’daki soruşturmada 2024 Avrupa paket bombası olaylarının arkasında Rus askeri istihbaratı GRU’nun olabileceğine dair güçlü şüphelerin bulunduğu ve 22 kişinin bu çerçevede belirlenmiş olduğu açıklaması, yüzeyde bakıldığında bir sabotaj soruşturması gibi görünür. Oysa bu tür olaylar yalnızca tekil güvenlik vakaları değildir; modern çatışma biçimlerinin nasıl dönüşmekte olduğunu gösteren işaretlerdir. Paket bombalarının posta ve lojistik ağları üzerinden dolaşıma sokulması, savaşın klasik cephe mantığından çıkarak sivil altyapı ağlarının içine sızabildiğine işaret eder. Bu durum savaşın yalnızca askeri alanlarda değil, akışların geçtiği sistemlerde de yürütülebileceğini gösterir.

Klasik savaş modelinde düşman belirli bir özneydi. Bir ordu, bir devlet veya belirli bir askeri güç savaşın aktörü olarak tanımlanırdı. Bu nedenle savaşın mekânı da çoğu zaman belirgindi: cephe hattı, sınır bölgeleri veya askeri üsler. Şiddet yoğun ve görünürdü fakat mekânsal olarak sınırlıydı. Düşman belirli bir yerdeydi ve savaş o yerde yaşanıyordu. Bu modelde tehdit heterojendi; yani belirli bir nesneye veya aktöre bağlıydı.

Litvanya soruşturmasının işaret ettiği türden sabotaj faaliyetleri ise bu modelin dışına çıkar. Posta ve kargo ağları normalde savaşın parçası sayılmaz. Bunlar sivil lojistik altyapılardır: ticaretin, iletişimin ve günlük hayatın akışını sağlayan sistemlerdir. Paket bombası gibi eylemler bu altyapıların içine yerleştirildiğinde savaşın mekânı değişir. Artık savaş yalnızca cephe hattında değil, sivil ağların içinde de gerçekleşebilir. Böylece tehdit belirli bir askeri noktada yoğunlaşmak yerine geniş bir alana yayılır.

Bu tür hibrit saldırılar tehdit algısını da dönüştürür. Çünkü bu saldırılarda belirli bir cephe yoktur. Paket bombası bir kargo merkezinde ortaya çıkabilir, başka bir saldırı bir lojistik depoda gerçekleşebilir, başka bir sabotaj enerji altyapısını hedef alabilir. Bu nedenle tehdit giderek homojen bir karakter kazanır. Homojenlik burada tehditin belirli bir noktaya bağlı olmaması anlamına gelir. Tehdit potansiyel olarak birçok farklı yerde ortaya çıkabilir.

Bu noktada insan zihninin tehdit algısı devreye girer. Belirsiz ve dağılmış tehditler uzun süre soyut halde tutulamaz. Zihin bu tür tehditleri anlamlandırmak için onları belirli bir sembolik odakta toplama eğilimindedir. Bu sürece kristalizasyon denilebilir. Avrupa’daki paket bombası olaylarının Rus askeri istihbaratı GRU ile ilişkilendirilmesi de bu kristalizasyon sürecinin bir parçası olarak görülebilir. Dağınık sabotaj olayları belirli bir düşman figüründe yoğunlaşır. Böylece karmaşık ağ saldırıları tek bir aktörle açıklanabilir hale gelir.

Ancak deneyim düzeyinde tehdit tek bir noktada yoğunlaşmaz. Paket bombası gibi olaylar gösterir ki saldırılar sivil lojistik ağlarının farklı noktalarında ortaya çıkabilir. Bu nedenle düşman yalnızca belirli bir yerde bulunan bir özne değildir; aksine ağların içinde hareket eden görünmez bir yapı gibi algılanır. Bu durum savaşın ontolojisini değiştirir.

Klasik modelde düşman bir nesneydi: bir ordu veya bir devlet. Modern hibrit savaş ortamında ise düşman giderek bir mekânsal deneyime dönüşür. Paket bombalarının posta ağlarında dolaşabilmesi bu dönüşümü somut biçimde gösterir. Çünkü posta sistemi modern dünyanın en yaygın altyapılarından biridir. Bu sistem şehirler, ülkeler ve kıtalar arasında sürekli bir akış üretir. Bir sabotaj bu ağın içine yerleştirildiğinde savaşın mekânı da bu ağın geçtiği tüm alanlara yayılır.

Bu nedenle Litvanya’daki soruşturma yalnızca belirli bir istihbarat operasyonuna işaret etmez. Aynı zamanda modern çatışmanın yeni coğrafyasını da gösterir. Savaş artık yalnızca askeri cephelerde değil, lojistik akışların geçtiği sistemlerde de yürütülebilir. Paket ağları, enerji hatları, finansal ağlar ve dijital altyapılar bu yeni savaş alanının parçaları haline gelir.

Bu dönüşüm düşman figürünün niteliğini de değiştirir. Eskiden düşman belirli bir yerdeydi ve şiddet o yerde yoğunlaşırdı. Bugün ise düşman potansiyel olarak birçok farklı yerde ortaya çıkabilir. Bu nedenle düşman yalnızca bir aktör olarak değil, aynı zamanda bir mekânsal atmosfer olarak algılanmaya başlar. Bu atmosfer çeşitli ağların içinde dolaşan bir tehdit hissi üretir.

Bu durumu “düşmanın mekânlaşması” olarak adlandırmak mümkündür. Düşmanın mekânlaşması, düşman figürünün nesnel bir aktörden çok mekânsal bir olasılığa dönüşmesi anlamına gelir. Paket bombası gibi sabotajlar bu dönüşümün somut örnekleridir. Çünkü bu tür eylemler belirli bir cepheyi hedef almaz; bunun yerine gündelik hayatın altyapılarına sızar.

Litvanya soruşturmasının işaret ettiği tablo bu açıdan önemlidir. Eğer gerçekten GRU bağlantılı bir ağ Avrupa’nın lojistik sistemleri içinde sabotaj girişimlerinde bulunmuşsa, bu durum savaşın cephe hattından çıkıp sivil altyapı ağlarına taşınabildiğini gösterir. Böyle bir durumda savaşın mekânı yalnızca Ukrayna cephesi değildir; aynı zamanda Avrupa’nın posta merkezleri, kargo depoları ve lojistik ağlarıdır.

Bu nedenle modern güvenlik ortamında düşman yalnızca belirli bir devletin askeri gücü değildir. Düşman aynı zamanda görünmez ağlar üzerinden hareket edebilen bir potansiyeldir. Bu potansiyel belirli bir noktada yoğunlaşmaz; aksine altyapıların geçtiği tüm mekânlara dağılır. Bu durum savaşın deneyimini de değiştirir. Savaş artık yalnızca cephede yaşanan bir olay değildir; aynı zamanda gündelik hayatın altyapılarında hissedilen bir tehdit atmosferidir.

Paket bombası soruşturması bu atmosferin nasıl oluştuğunu gösteren küçük fakat anlamlı bir örnektir. Bir kargo paketi, normalde ticaretin ve iletişimin sıradan bir parçasıdır. Ancak sabotaj ihtimali ortaya çıktığında aynı paket bir savaş aracına dönüşebilir. Böylece savaşın mekânı askeri üslerden çıkarak gündelik hayatın en sıradan altyapılarına kadar yayılır.

Bu noktada düşman artık yalnızca bir özne değildir; aynı zamanda ağların içinde dolaşan bir mekânsal olasılıktır. Modern çatışmanın en belirgin özelliği de tam olarak budur: savaş belirli bir yerde yaşanmaz, akışların geçtiği her yerde potansiyel olarak var olur. Bu nedenle düşman artık yalnızca bir aktör değil, aynı zamanda modern altyapıların içinde dolaşan bir mekân haline gelir.                                          

Kaçışın Ontolojisi: VPN Sansürü, Rıza ve Kapalı Sistem Paradoksu

Rusya’nın Google’ı, Play Store üzerinden VPN uygulamalarının dağıtılmasına izin verdiği gerekçesiyle para cezasına çarptırması, yüzeyde basit bir teknoloji veya düzenleme haberi gibi görünebilir. Ancak bu tür kararlar yalnızca bir şirket ile devlet arasındaki hukuki anlaşmazlık değildir. Bu hamle, modern siyasal düzenlerde iktidarın yalnızca bilgi içeriğini değil, bilgiye ulaşma yollarını da kontrol etmeye çalıştığını gösterir. VPN uygulamaları teknik olarak yalnızca bir ağ yönlendirme aracıdır; fakat siyasal bağlamda çok daha farklı bir işlev üstlenir. Çünkü bu araçlar kullanıcıların dijital sınırları aşmasını sağlar. Bu nedenle VPN teknolojisi, yalnızca teknik bir altyapı değil, aynı zamanda dijital bir kaçış alanıdır.

Siyasal düzenlerin sürekliliği çoğu zaman yanlış bir varsayım üzerinden açıklanır. Bu varsayım, iktidarın yalnızca zor kullanarak ayakta kalabileceği düşüncesidir. Oysa tarihsel olarak incelendiğinde hiçbir siyasal düzen yalnızca çıplak zor aracılığıyla uzun süre varlığını sürdüremez. Zor, bir düzenin varlığını koruyabilmesi için gerekli olabilir; ancak tek başına yeterli değildir. Bir sistemin sürdürülebilirliği çoğu zaman rıza üretme kapasitesine bağlıdır. Rıza ise doğrudan itaatten değil, daha karmaşık bir psikolojik ve yapısal mekanizmadan doğar. Bu mekanizmanın en az fark edilen unsurlarından biri, sistem içinde yaşayan bireylerin teorik olarak kaçabilme ihtimaline sahip olmalarıdır.

Burada paradoksal bir durum ortaya çıkar. Bir sistemin sürekliliği için belirli ölçüde kaçış alanlarının varlığı gerekebilir. Çünkü bireyin bir sistem içinde kalmasının rıza olarak algılanabilmesi için, en azından teorik düzeyde o sistemden çıkabilme ihtimali bulunmalıdır. Eğer kaçış tamamen imkânsız hale gelmişse, içeride kalmanın anlamı da değişir. Bu durumda birey sistem içinde kalmayı seçmiş değildir; sistemden çıkma ihtimali ortadan kaldırıldığı için içeride kalmak zorunda bırakılmıştır. Böyle bir durumda siyasal düzen artık rıza üreten bir yapı olmaktan çıkar ve giderek mekanik bir zor sistemine dönüşür.

Bu nedenle birçok siyasal sistem, görünürde tehdit oluşturan bazı kaçış alanlarını tamamen ortadan kaldırmak yerine belirli ölçülerde tolere eder. Tarih boyunca bunun çeşitli örnekleri görülmüştür. Göç imkânları, sınırlı muhalefet alanları, alternatif kültürel üretim, hatta bazı ekonomik gri bölgeler çoğu zaman sistem tarafından tamamen yok edilmez. Bu alanlar yalnızca özgürlük alanları değil, aynı zamanda sistemin iç basıncını düzenleyen boşaltım mekanizmalarıdır. Bir toplumda hoşnutsuzluk arttığında bireylerin bir kısmı bu alanlara yönelir ve sistem içindeki gerilim kısmen dağılır.

Bu durumun mantığı fiziksel sistemlerdeki basınç dengelerine benzer. Tamamen kapalı bir sistemde basınç sürekli artar ve sonunda patlama riski doğurur. Buna karşılık belirli boşaltım kanalları bulunan sistemlerde basınç kontrollü biçimde dağıtılabilir. Siyasal sistemler de benzer şekilde çalışır. Kaçış alanlarının varlığı, sistemin içindeki gerilimin belirli yönlere akmasını sağlar. Böylece düzen tamamen kapalı bir mekanizma haline gelmez.

Burada önemli olan nokta kaçış alanlarının fiilen kullanılması değildir. Çoğu insan bu alanları kullanmaz. İnsanların büyük çoğunluğu yaşadıkları toplumdan göç etmez, radikal muhalefet hareketlerine katılmaz veya alternatif sistemlere yönelmez. Ancak bu alanların varlığı psikolojik olarak son derece önemlidir. Bireyler teorik olarak kaçabileceklerini bildiklerinde, içinde bulundukları sistemi daha katlanılabilir olarak algılayabilirler. Bu nedenle kaçış alanları yalnızca pratik değil, aynı zamanda sembolik bir işleve sahiptir.

Kaçış ihtimalinin tamamen ortadan kaldırıldığı bir düzen ise farklı bir ontolojik yapıya sahiptir. Böyle bir sistemde bireylerin sistem içinde kalmaları bir tercih değil, zorunluluktur. Bu durum siyasal düzenin niteliğini değiştirir. Sistem artık rıza üretmeye çalışan bir yapı olmaktan çıkar; onun yerine bireylerin davranışlarını doğrudan mekanik kontrol yoluyla düzenleyen bir aygıta dönüşür. Bu tür düzenlerde iktidar yalnızca bireylerin eylemlerini değil, aynı zamanda kaçma ihtimalini de kontrol eder.

Modern çağda bu durum özellikle bilgi akışı üzerinden görünür hale gelmiştir. Dijital teknolojiler bireylerin bilgiye ulaşma biçimlerini değiştirmiştir. İnternet sayesinde insanlar yalnızca yerel bilgi kaynaklarına değil, küresel bilgi ağlarına da erişebilir hale gelmiştir. Bu durum devletlerin bilgi üzerindeki kontrol kapasitesini sınırlandırır. Çünkü bilgi artık tek bir merkezden dağıtılan bir kaynak olmaktan çıkmıştır.

Bu bağlamda VPN gibi teknolojiler yeni tür kaçış alanları yaratır. Bir devlet belirli siteleri yasaklasa bile kullanıcılar başka ülkelerdeki sunucular üzerinden bu içeriklere erişebilir. Bu nedenle VPN teknolojisi yalnızca teknik bir araç değildir; aynı zamanda dijital sınırların delinmesini sağlayan bir kaçış mekanizmasıdır.

Rusya’nın Google’a verdiği ceza bu nedenle yalnızca bir platform düzenlemesi değildir. Bu hamle, dijital kaçış alanlarının kapatılmasına yönelik bir siyasal müdahaledir. Bir içerik yasaklandığında bireylerin bu yasağı aşabileceği alternatif yollar varsa, sansür sistemi tam anlamıyla işlemez. Bu nedenle modern otorite yalnızca bilgi içeriğini değil, aynı zamanda bilgiye ulaşma yollarını da kontrol etmeye çalışır.

İktidarın bu noktadaki mantığı dikkat çekicidir. İktidar çoğu zaman doğrudan gerçekliği kontrol etmeye çalışmaz; bunun yerine bireylerin gerçekliğe ulaşabileceği yolları düzenler. Bir sistem alternatif bilgi kaynaklarına erişimi sınırladığında, bireylerin algı dünyasını da dolaylı biçimde şekillendirir. Böylece iktidar yalnızca fiziksel alanı değil, aynı zamanda epistemik alanı da kontrol eder.

Kaçış alanlarının ortadan kaldırılması bu nedenle yalnızca teknik bir sansür meselesi değildir. Bu durum siyasal düzenin meşruiyet yapısını da değiştirir. Bir sistem kaçış alanlarını tamamen kapattığında, artık rıza üretmeye çalışan bir yapı olmaktan çıkar. Onun yerine bireylerin sistem içinde kalmasını sağlayan tek mekanizma kaçmanın imkânsızlığı olur.

Ancak bu tür kapalı sistemler uzun vadede daha kırılgan hale gelebilir. Çünkü basınç boşaltma mekanizmalarının ortadan kalkması, sistem içinde biriken gerilimin başka biçimlerde ortaya çıkmasına yol açabilir. Tarihsel olarak birçok kapalı siyasal düzenin ani ve beklenmedik kırılmalar yaşamasının nedeni de bu olabilir. Basınç uzun süre kontrollü biçimde dağıtılamadığında, bir noktada sistemin kendisi bu basıncı taşıyamaz hale gelir.

Bu nedenle kaçış alanları paradoksal bir rol oynar. İlk bakışta sistem için bir tehdit gibi görünürler; çünkü bireylere sistemden çıkma imkânı tanırlar. Ancak aynı zamanda sistemin sürdürülebilirliğini sağlayan unsurlar da olabilirler. İnsanların teorik olarak kaçabileceklerini bilmeleri, çoğu zaman sistem içinde kalmayı kabullenmelerini kolaylaştırır.

Rusya’nın VPN dağıtımını hedef alması bu açıdan yalnızca bir teknoloji politikası değildir. Bu hamle, kaçış alanlarını daraltarak sistem içindeki hareket alanını kontrol etmeye yönelik daha geniş bir iktidar mantığının parçası olarak okunabilir. Böyle bir durumda siyasal düzen görünürde güçlü olabilir; fakat aynı zamanda giderek daha kapalı bir yapıya dönüşür.

Tam da bu noktada kaçışın ontolojisi ortaya çıkar. Bir sistem ne kadar güçlü görünürse görünsün, tamamen kaçışsız bir yapı haline geldiğinde farklı bir ontolojik kategoriye girer. Artık bu sistem rızaya dayalı bir düzen değil, kaçış ihtimalinin ortadan kaldırıldığı mekanik bir iktidar düzenidir. Bu dönüşüm yalnızca bireylerin davranışlarını değil, aynı zamanda siyasal düzenin meşruiyet temelini de değiştirir. Çünkü bir düzenin rızaya dayanması ile kaçışsız olması arasında yalnızca pratik değil, doğrudan ontolojik bir fark vardır.                                                                                                               

Dünya-İçi Eğitim, Dünya-Dışı Amaç: Uzay Programlarının Ontolojik Paradoksu

Roscosmos’un Baykonur’daki kritik fırlatma rampasının onarıldığını açıklaması ve aynı anda Myanmar’ın ilk kozmonotunun seçilmesi ile eğitimine yardım edeceğini duyurması, ilk bakışta iki ayrı teknik haber gibi görünür. Birincisi altyapı meselesidir: bir fırlatma rampasının tekrar operasyonel hale gelmesi. İkincisi ise diplomatik ve bilimsel bir iş birliği adımıdır: yeni bir ülkenin uzay insanı yetiştirme sürecine dahil edilmesi. Ancak bu iki gelişme birlikte okunduğunda uzay programlarının daha derin bir mantığını görünür kılar. Uzay faaliyetleri yalnızca teknoloji veya prestij projeleri değildir; aynı zamanda insanlığın dünya-içi eğitim sistemleriyle dünya-dışı bir alana yönelmesinin paradoksunu ortaya koyan ontolojik bir girişimdir.

Eğitim kavramı tarih boyunca belirli bir mantığa dayanır: insanı içinde bulunduğu dünyanın belirli bir alanına uyumlu hale getirmek. Bir pilot eğitimi, havacılık sistemine uyum üretir; bir doktor eğitimi, tıbbi pratiklerin uygulanacağı sağlık ortamına hazırlık sağlar; bir mühendis eğitimi, teknik üretim süreçlerinin içinde işleyebilecek bir özne yaratır. Bu örneklerin tamamında eğitim ile uygulama alanı aynı ontolojik düzlemde bulunur. Eğitim dünyanın içinde gerçekleşir ve hedeflenen faaliyet alanı da yine dünyanın içindedir. Eğitim bu nedenle esasen mevcut dünyanın belirli bölgelerine yönelmiş bir adaptasyon teknolojisidir. Bir özneyi dünyanın bir noktasından alıp yine dünyanın başka bir noktasına yerleştirir.

Roscosmos’un Myanmar için başlattığı kozmonot eğitim programı ise bu mantığın sınırlarına işaret eder. Çünkü burada eğitim yine dünyada yapılır, fakat hedeflenen faaliyet alanı dünyanın dışındadır. Uzay insanın doğal yaşam ortamı değildir; biyolojik, fiziksel ve algısal koşulları bakımından dünyanın devamı sayılabilecek bir çevre değildir. Yerçekiminin yokluğu, yön ve denge duyularının değişmesi, radyasyon riskleri, kapalı yaşam alanlarının zorunluluğu ve mutlak teknik bağımlılık gibi koşullar uzayı insan yaşamı için yabancı bir alan haline getirir. Bu nedenle kozmonot eğitimi mantıksal olarak paradoksal bir durum üretir: dünya-içi bir eğitim sistemi, dünya-dışı bir ortama hazırlık üretmeye çalışır.

Baykonur rampasının onarılması da bu bağlamda yalnızca teknik bir gelişme değildir. Fırlatma rampası, dünya ile uzay arasındaki geçişin maddi kapısıdır. Rampanın çalışır durumda olması, insanlığın dünya yüzeyinden ayrılıp başka bir fiziksel ortama ulaşabilmesini mümkün kılan altyapıyı temsil eder. Kozmonot eğitimi ise bu altyapıyı kullanabilecek özneyi üretir. Bu nedenle rampanın onarılması ile yeni bir kozmonot yetiştirilmesi aynı ontolojik sürecin iki farklı bileşenidir: biri geçiş mekânını, diğeri geçiş öznesini üretir.

Bu noktada eğitim kavramının kendisi yeniden düşünülmek zorunda kalır. Çünkü klasik eğitim modeli doğrudan deneyim üzerinden işler; eğitim verilen ortam ile uygulanacak ortam aynı olduğu için birey o ortamın kurallarını öğrenerek adapte olur. Uzay eğitiminde ise bu mümkün değildir. Dünya üzerinde gerçek uzay koşullarını doğrudan üretmek mümkün değildir. Yerçekimsiz bir ortam kalıcı olarak oluşturulamaz; radyasyon seviyeleri tam olarak taklit edilemez; sonsuz boşluk hissi veya gezegenler arası mesafeler gerçek anlamıyla deneyimlenemez. Bu nedenle kozmonot eğitimi doğrudan uzaya hazırlık yapmaz; bunun yerine uzayın temsiline hazırlık yapar.

Bu noktada simülasyon kavramı belirleyici hale gelir. Kozmonot eğitim merkezlerinde kullanılan nötr yüzdürme havuzları, sanal gerçeklik simülasyonları, kapalı modül eğitimleri ve mikro yerçekimi uçuşları uzayın kendisini değil, uzaya dair işaretleri ve davranış kalıplarını üretir. Kozmonot eğitim sürecinde uzayın kendisini deneyimlemez; onun yerine uzayı temsil eden bir model dünyasında yaşamayı öğrenir. Dolayısıyla eğitim burada iki aşamalı bir uyum mekanizması üretir: önce simülasyon ortamına uyum, ardından gerçek ortama geçiş. Eğitim doğrudan hedef ortama uyum sağlamaz; hedef ortamın simülasyonuna uyum üretir.

Bu durum kozmonot eğitiminin epistemolojik niteliğini de farklılaştırır. Çünkü burada öğrenilen şey yalnızca teknik beceriler değildir; aynı zamanda belirsizlik içinde hareket etme disiplinidir. Uzayda yaşanacak durumların tamamını önceden deneyimlemek mümkün olmadığı için eğitim belirli davranış kalıplarını yerleştirir: kriz yönetimi, kapalı ortam psikolojisi, kolektif karar alma, teknik prosedürlere mutlak bağlılık gibi. Kozmonot eğitimi bu anlamda yalnızca teknik bir eğitim değildir; aynı zamanda yüksek derecede disiplinli bir davranış rejimi üretir. Çünkü uzayda bireysel hata çoğu zaman doğrudan ölüm anlamına gelir.

Myanmar’ın ilk kozmonotunun Rusya tarafından eğitilecek olması bu nedenle yalnızca bilimsel bir iş birliği değildir. Aynı zamanda uzay faaliyetlerinin jeopolitik boyutuna işaret eder. Uzay programları çoğu zaman uluslararası prestij projeleri olarak görülür. Ancak kozmonot yetiştirme süreci aynı zamanda belirli bir teknik kültürün aktarılması anlamına gelir. Bir kozmonot yalnızca uzay teknolojisini öğrenmez; aynı zamanda eğitim aldığı kurumun bilimsel disiplinini, operasyonel kültürünü ve organizasyon mantığını da içselleştirir. Bu nedenle uzay eğitim programları teknik olduğu kadar kültürel ve kurumsal aktarım mekanizmalarıdır.

Astronotlar uzaya giderken beraberlerinde yalnızca bilimsel bilgi taşımazlar; aynı zamanda dünyanın kültürel düzenini de taşırlar. Dil, çalışma ritmi, bilimsel düşünme biçimi, organizasyon yapısı ve hatta gündelik yaşam alışkanlıkları dünyaya aittir. Uzay istasyonlarında uygulanan yaşam düzeni bu nedenle tamamen dünyevi kurumların uzantısıdır. Yemek saatleri, görev planları, araştırma protokolleri ve iletişim biçimleri dünyanın bürokratik ve teknik kültürünün uzaya taşınmış versiyonlarıdır.

Bu noktada kozmonotun ontolojik konumu ilginç bir şekilde belirir. Kozmonot uzaya gittiğinde uzaya ait bir varlık haline gelmez; aksine dünyaya ait bir öznenin uzayda bulunması gerçekleşir. Uzay istasyonları da bu nedenle insanlığın uzayda kurduğu yeni bir medeniyet değil, dünyanın koşullarının kapalı kapsüller içinde yeniden üretildiği yaşam adalarıdır. Atmosfer, basınç, oksijen oranı, sıcaklık ve hatta günlük yaşam düzeni dünyanın fiziksel ve kültürel parametrelerine göre yeniden kurulur.

Bu nedenle kozmonotlar uzayda yaşarken bile aslında dünyanın küçük bir versiyonu içinde yaşamaya devam ederler. İnsan uzaya çıktığında uzaya adapte olmaz; uzayı dünyaya adapte etmeye çalışır. Uzay istasyonları, kapsüller ve yaşam modülleri aslında dünyanın küçük atmosferik kopyalarıdır. İnsan uzayda var olabilmek için uzayı dönüştürmez; onun yerine dünyayı taşınabilir hale getirir.

Roscosmos’un Myanmar kozmonotunu eğitmesi ve Baykonur rampasını yeniden aktif hale getirmesi bu nedenle yalnızca teknik gelişmeler değildir. Bu adımlar insanlığın dünyayı kendi gezegen sınırlarının ötesine taşıma girişiminin parçalarıdır. Kozmonot eğitimi bireyi uzaya uyumlu hale getirmez; onun yerine birey aracılığıyla dünyanın düzenini uzayda yeniden kurabilecek bir özne üretir.

Bu nedenle kozmonot eğitiminin mantığı klasik eğitim kavramından farklıdır. Burada eğitim bir bireyi dünyanın belirli bir alanına yerleştirmek için yapılmaz; bunun yerine birey aracılığıyla dünyanın kendisi başka bir ortama taşınır. Dünya-içi bir eğitim sistemi dünya-dışı bir mekâna yönelir, fakat bu mekâna uyum sağlamak için değil, o mekânda dünyanın sürekliliğini kurabilmek için çalışır.

Bu durum insanlığın uzay çağındaki varoluş biçimini de açıklar. İnsan henüz uzayın yerli varlığı değildir. Uzaya çıktığında bile dünyayı yanında taşır. Baykonur’dan fırlayan her roket yalnızca teknik bir araç değildir; aynı zamanda dünyanın fiziksel ve kültürel düzeninin uzaya doğru genişlemesinin aracıdır. Kozmonot eğitimi de tam olarak bu ontolojik gerçeği mümkün kılan süreçtir. Dünya içinde kurulan bir eğitim rejimi, dünya dışında dünyanın varlığını sürdürebilecek özneyi üretir. Bu nedenle kozmonot eğitimi yalnızca bir meslek eğitimi değil, insanlığın kendi gezegenini kozmik ölçekte genişletme girişiminin kurumsal başlangıç noktalarından biridir.                                                                 

Müzakerenin Sembolikleşmesi: Güç Dengesi Önce, Müzakere Sonra

Rus yetkililerin Ukrayna’nın toprak tavizi sinyali vermediği sürece barış görüşmelerini askıya alma eğiliminde olduklarını belirtmeleri, yüzeyde sert bir diplomatik pozisyon gibi görünür. Bu tür açıklamalar çoğu zaman savaş diplomasisinin olağan söylemleri olarak değerlendirilir. Ancak dikkatle bakıldığında burada yalnızca bir müzakere stratejisi değil, müzakere kavramının kendisine dair daha derin bir dönüşüm görülür. Çünkü bu yaklaşımda müzakere artık bir karar üretme mekanizması değil, önceden oluşmuş bir güç dengesinin sembolik olarak onaylandığı bir ritüele dönüşmektedir.

Klasik anlamıyla müzakere iki taraf arasında bir kâr–zarar dengesi kurma sürecidir. Taraflar belirli taleplerle masaya oturur, bu talepler arasında karşılıklı tavizler verilir ve sonunda ortaya her iki taraf için kabul edilebilir bir denge çıkar. Bu süreçte müzakere yalnızca iletişim değil, aynı zamanda karar üretme mekanizmasıdır. Masada yapılan görüşmeler gerçek sonuçlar doğurur. Müzakere sürecinin kendisi, tarafların nihai pozisyonlarını şekillendirir.

Rusya’nın ortaya koyduğu yaklaşım ise bu mantığın tersine çevrildiğini gösterir. Eğer bir taraf müzakereyi başlatmak için bile karşı tarafın belirli bir tavizi önceden kabul etmesini şart koşuyorsa, burada müzakerenin klasik işlevi ortadan kalkar. Çünkü müzakerenin amacı olan denge zaten müzakere başlamadan önce belirlenmiş olur. Bu durumda müzakere artık sonucu belirleyen süreç değildir; sonuçtan sonra gerçekleşen bir onay mekanizmasına dönüşür.

Bu noktada müzakere kavramının sembolikleşmesi ortaya çıkar. Sembolikleşme, bir kavramın pratik işlevini kaybedip yalnızca temsil edici bir forma dönüşmesi anlamına gelir. Müzakere de burada benzer bir dönüşüm geçirir. Müzakere artık karar üretmez; yalnızca daha önce oluşmuş güç dengesini sembolik olarak sahneler. Böylece müzakere süreci gerçek bir pazarlık alanı olmaktan çıkar ve güç ilişkilerinin diplomatik biçimde ifade edildiği bir ritüel haline gelir.

Bu dönüşüm özellikle savaş bağlamında daha görünür hale gelir. Savaşın kendisi zaten taraflar arasındaki güç dengesini yeniden kurma aracıdır. Cephede elde edilen avantajlar çoğu zaman müzakere masasında belirleyici olur. Ancak klasik modelde bile müzakere yine de belirli ölçüde açık bir süreçtir; savaşın ürettiği güç dengesi masada yeniden düzenlenebilir. Rusya’nın yaklaşımında ise bu alan daralır. Çünkü müzakere başlamadan önce karşı tarafın belirli bir sonucu kabul etmesi beklenir.

Bu durum müzakereyi savaşın devamı haline getirir. Diplomasi çoğu zaman “savaşın başka araçlarla devamı” olarak tanımlanır. Ancak burada daha ileri bir aşama görülür: diplomasi artık savaşın devamı değil, savaşın sonucunun teyidi haline gelir. Müzakere masası yeni bir denge üretmez; cephede oluşmuş veya oluşması istenen dengenin resmi olarak tanındığı bir platforma dönüşür.

Bu noktada müzakere ile güç arasındaki ilişki farklı bir ontolojik düzeye taşınır. Normalde güç ve müzakere birbirini tamamlayan iki ayrı süreçtir. Güç askeri veya ekonomik araçlarla elde edilir, müzakere ise bu gücün nasıl paylaşılacağını belirler. Ancak burada güç ve müzakere aynı düzleme yerleşir. Güç dengesi müzakereyi önceleyen bir gerçeklik haline gelir ve müzakere yalnızca bu gerçekliği onaylayan bir araç olarak kalır.

Bu durum uluslararası ilişkilerde sıkça görülen bir başka olguyla da bağlantılıdır: müzakerenin ritüelleşmesi. Diplomatik görüşmeler çoğu zaman yalnızca çözüm üretmek için değil, belirli bir meşruiyet çerçevesi oluşturmak için yapılır. Taraflar masaya oturarak dünya kamuoyuna barış arayışında olduklarını gösterirler. Ancak bazı durumlarda bu görüşmelerin gerçek amacı çözüm üretmek değil, mevcut güç ilişkilerini görünür ve kabul edilebilir hale getirmektir.

Rusya’nın yaklaşımı bu ritüelleşmenin daha sert bir versiyonunu temsil eder. Çünkü burada müzakere yalnızca sembolik bir platform değildir; aynı zamanda belirli bir ön koşulun kabul edilmesini bekleyen bir mekanizmadır. Bu da müzakerenin mantığını tersine çevirir. Normalde müzakere sonucunda ortaya çıkması gereken denge, bu durumda müzakerenin ön şartı haline gelir.

Bu dönüşümün önemli bir sonucu vardır. Müzakere süreci artık geleceğe dair bir karar üretmez; geçmişte veya sahada oluşmuş bir güç ilişkisini diplomatik olarak kayda geçirir. Böylece müzakere geleceği belirleyen bir araç olmaktan çıkar ve geçmişte oluşmuş bir durumun sembolik teyidine dönüşür.

Uluslararası siyaset açısından bakıldığında bu tür durumlar yeni değildir. Tarih boyunca birçok savaş müzakere masasında değil, savaş alanında sonuçlanmıştır. Ancak bu durum genellikle savaşın sonunda ortaya çıkar. Burada ise savaş henüz devam ederken müzakerenin mantığı bu şekilde kurulmaktadır. Bu nedenle müzakere süreci savaşın sonu değil, savaşın içinde yer alan bir stratejik araç haline gelir.

Bu bağlamda müzakere kavramı iki farklı düzeyde var olur. Birinci düzeyde müzakere hâlâ klasik anlamını korur: taraflar arasında denge kurma süreci. İkinci düzeyde ise müzakere sembolik bir forma dönüşür: güç dengesinin tanındığı ve meşrulaştırıldığı bir ritüel. Rusya’nın ortaya koyduğu yaklaşım bu ikinci düzeyi ön plana çıkarır.

Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: müzakere artık bir karar üretme mekanizması değil, bir güç teyidi mekanizmasıdır. Taraflar masaya yeni bir denge kurmak için değil, önceden oluşmuş bir dengeyi resmileştirmek için otururlar. Böyle bir durumda müzakere kavramı pratik işlevini büyük ölçüde kaybeder ve yalnızca diplomatik bir temsil biçimine dönüşür.

Bu nedenle Ukrayna savaşında görülen bu yaklaşım yalnızca sert bir diplomatik pozisyon değildir. Aynı zamanda müzakere kavramının ontolojik dönüşümüne işaret eder. Müzakere artık sonucu üreten süreç değil, sonucun sembolik olarak ilan edildiği sahne haline gelmektedir.                                                    

Caydırıcılığın Paradoksu: Uyumun Güç Sayıldığı Dünyada Kırılganlık Üreten Güvenlik

Rusya’nın Finlandiya’ya verdiği “eğer nükleer silah barındırırsanız daha kırılgan hale gelirsiniz” mesajı, yüzeyde klasik bir caydırıcılık tartışması gibi görünebilir. Bu tür açıklamalar genellikle jeopolitik rekabet bağlamında değerlendirilir: bir taraf karşı tarafın güvenlik kapasitesini artırmasını tehdit olarak görür ve buna karşı uyarıda bulunur. Ancak bu tür mesajların altında yalnızca askeri dengeye dair bir hesap yoktur. Aynı zamanda modern uluslararası sistemde gücün nasıl tanımlandığına dair daha derin bir dönüşüm bulunur. Çünkü modern sistemde güç giderek daha az ölçüde doğrudan çatışma kapasitesine, daha çok ise uyum üretme ve bağlam kurma kapasitesine bağlı hale gelmektedir.

Klasik uluslararası siyaset anlayışında güç büyük ölçüde askeri kapasiteyle ilişkilendirilirdi. Bir devlet ne kadar büyük bir orduya sahipse, ne kadar güçlü silah sistemlerine sahipse ve ne kadar yüksek yıkım potansiyeline sahipse o kadar güçlü kabul edilirdi. Bu mantık özellikle nükleer çağın başlangıcında daha da keskinleşti. Nükleer silahlar yalnızca askeri araçlar değil, aynı zamanda mutlak caydırıcılık mekanizmaları olarak görüldü. Bir devlet nükleer silaha sahip olduğunda artık doğrudan saldırıya uğrama ihtimali azalırdı; çünkü karşı tarafın ödeyeceği bedel kabul edilemeyecek kadar büyük olurdu.

Bu nedenle Soğuk Savaş boyunca nükleer silahların mantığı caydırıcılık üzerine kuruldu. İki tarafın da birbirini yok edebilecek kapasiteye sahip olması savaşın başlamasını engelleyen bir denge yarattı. Bu mantık “karşılıklı garantili imha” olarak bilinen stratejik doktrine dönüştü. Nükleer silah bu bağlamda güç üretmenin en uç biçimi olarak kabul edildi.

Ancak modern uluslararası sistem yalnızca askeri kapasite üzerinden işlememektedir. Küresel ekonomi, teknoloji ağları, finans sistemleri, enerji akışları ve bilgi altyapıları giderek daha belirleyici hale gelmiştir. Bu ağların içinde yer almak ve bu ağların kurallarını belirleyebilmek çoğu zaman askeri kapasiteden daha etkili bir güç biçimi yaratır. Bu nedenle modern dünyada güç yalnızca çatışma kapasitesine değil, uyum üretme kapasitesine bağlı hale gelmiştir.

Uyum üretme kapasitesi, bir aktörün diğer aktörleri kendi kurduğu sistem içinde hareket etmeye zorlayabilmesi anlamına gelir. Bu sistem ekonomik olabilir, teknolojik olabilir, güvenlik mimarisi olabilir ya da normatif bir düzen olabilir. Önemli olan şey bu sistemin merkezinde yer alan aktörün diğer aktörlerin davranışlarını doğrudan zor kullanmadan yönlendirebilmesidir. Böyle bir durumda güç yalnızca askeri üstünlükten değil, bağlam kurma yeteneğinden doğar.

Bu nedenle modern dünyada en güçlü aktörler çoğu zaman doğrudan çatışma kapasitesine sahip olanlar değil, sistemin kurallarını belirleyenlerdir. Finans ağlarını kontrol edenler, teknoloji standartlarını belirleyenler, ticaret akışlarını düzenleyenler veya güvenlik mimarisini kuranlar bu bağlamın merkezinde yer alır. Bu merkezde bulunan aktörler diğer aktörlerin davranışlarını doğrudan zor kullanmadan etkileyebilir.

Bu bağlamda caydırıcılık mantığı farklı bir sonuç üretmeye başlar. Çünkü caydırıcılık esasen çatışma kapasitesine dayanan bir güç biçimidir. Bir aktör caydırıcılık üretmek istediğinde askeri kapasitesini artırır ve rakiplerine karşı tehdit potansiyelini yükseltir. Ancak bu tür bir strateji modern sistem içinde paradoksal bir sonuç doğurabilir. Çünkü caydırıcılık üretmeye çalışan aktör çoğu zaman mevcut bağlamın dışında konumlanmaya başlar.

Modern sistemde güç bağlam kurma kapasitesinden doğduğu için bu bağlamın dışında kalan aktörler giderek daha kırılgan hale gelebilir. Çünkü bu aktörler ekonomik ağlardan, teknolojik altyapılardan veya güvenlik sistemlerinden dışlanma riskiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle caydırıcılık üretmek isteyen bir aktör kısa vadede askeri kapasitesini artırsa bile uzun vadede sistem içindeki konumunu zayıflatabilir.

Bu noktada caydırıcılığın paradoksu ortaya çıkar. Bir aktör güvenliğini artırmak için askeri kapasitesini yükselttiğinde aynı zamanda kendisini daha görünür bir hedef haline getirebilir. Nükleer silahlar bu paradoksun en açık örneğidir. Bir ülke nükleer silah barındırdığında teorik olarak daha güçlü hale gelir. Ancak aynı zamanda kriz anında ilk hedef olabilecek stratejik altyapı noktalarından biri haline gelir.

Rusya’nın Finlandiya’ya verdiği mesaj tam olarak bu mantığa dayanır. Eğer Finlandiya topraklarında nükleer silah barındırmaya başlarsa, Rusya açısından bu ülke artık yalnızca bir komşu devlet değil, potansiyel bir nükleer altyapı noktası haline gelir. Bu durumda Finlandiya kriz anında öncelikli hedeflerden biri olabilir. Böylece güvenlik üretmek amacıyla kurulan caydırıcılık mekanizması aynı anda kırılganlık üretmeye başlar.

Bu durum yalnızca askeri strateji açısından değil, sistem teorisi açısından da ilginçtir. Çünkü modern sistemde güç çoğu zaman çatışma üretmekten değil, uyum üretmekten doğar. Bir sistemin merkezinde bulunan aktörler diğer aktörleri kendi kurdukları düzenle uyumlu hale getirirler. Bu uyum çoğu zaman zor kullanmadan gerçekleşir; çünkü sistemin sunduğu avantajlar aktörleri bu düzen içinde kalmaya teşvik eder.

Bu nedenle modern dünyada gerçek güç çoğu zaman caydırıcılık araçlarına sahip olan aktörlerde değil, uyum sağlanan bağlamı kuran aktörlerde yoğunlaşır. Sistem kuran aktörler diğer aktörleri kendi düzenlerine uyum sağlamaya zorlamaz; bunun yerine bu düzeni vazgeçilmez hale getirirler. Böylece diğer aktörler sistemin dışına çıkmak yerine sistem içinde kalmayı tercih eder.

Bu perspektiften bakıldığında caydırıcılık üretmeye çalışan aktörler farklı bir konuma düşer. Bu aktörler sistem kuran değil, sisteme tepki veren aktörler haline gelir. Tepki veren aktörler ise çoğu zaman daha kırılgan bir konuma sahiptir; çünkü güçleri bağlam kurma kapasitesinden değil, bağlama karşı konumlanma kapasitesinden doğar.

Bu nedenle modern uluslararası sistemde güç giderek daha az ölçüde askeri kapasiteyle ölçülmektedir. Bunun yerine bağlam kurma, ağ oluşturma ve diğer aktörleri bu ağlarla uyumlu hale getirme kapasitesi belirleyici hale gelir. Böyle bir sistemde caydırıcılık stratejileri çoğu zaman sınırlı bir güç üretir; çünkü bu stratejiler bağlam kurmaz, yalnızca bağlama karşı konumlanır.

Rusya’nın Finlandiya’ya verdiği uyarı bu dönüşümün küçük ama anlamlı bir göstergesi olarak okunabilir. Bu uyarı yalnızca askeri bir tehdit değildir; aynı zamanda güvenliğin nasıl üretildiğine dair farklı bir mantığa işaret eder. Nükleer silahların sağladığı caydırıcılık kısa vadede güvenlik üretebilir, ancak aynı zamanda stratejik kırılganlık da yaratabilir.

Bu nedenle modern sistemde güç yalnızca askeri kapasiteyle açıklanamaz. Gerçek güç çoğu zaman uyum üreten bağlamı kurabilme kapasitesinde yatar. Bu bağlamı kuran aktörler diğer aktörleri kendi sistemlerine entegre eder ve böylece çatışma kapasitesine başvurmadan da güç üretirler.

Bu açıdan bakıldığında caydırıcılığın kırılganlık üretmesi bir çelişki değildir; aksine modern sistemin mantıksal sonucudur. Çünkü uyumun güç sayıldığı bir dünyada çatışma kapasitesine dayalı stratejiler çoğu zaman gerçek gücü değil, görünür kırılganlığı artırır. Böyle bir sistemde en güçlü aktörler saldırı kapasitesini en fazla artıranlar değil, başkalarının uyum sağlamak zorunda olduğu bağlamı kuranlardır.   

Uyum Hegemonyası ve Caydırıcılığın İstikrarsızlığı: Fransa’nın Nükleer Genişleme Planı

Moskova’nın Fransa’nın nükleer kapasitesini genişletme planını “istikrarsızlaştırıcı” olarak ilan etmesi, yüzeyde klasik bir güvenlik tartışması gibi görünür. Bu tür açıklamalar genellikle silahlanma dengesi çerçevesinde yorumlanır: bir taraf askeri kapasitesini artırdığında diğer taraf bunu tehdit olarak algılar ve karşı hamle üretir. Ancak bu olay yalnızca askeri denge meselesi değildir. Aynı zamanda modern uluslararası sistemde gücün nasıl üretildiğine dair daha derin bir dönüşümün işaretidir. Çünkü çağdaş sistemde güç yalnızca askeri kapasiteyle değil, giderek daha fazla uyum üretme ve bağlam kurma kapasitesiyle tanımlanmaktadır.

Bu bağlamda Fransa’nın nükleer kapasitesini genişletme fikri yalnızca askeri bir hamle değildir; aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik mimarisini yeniden tanımlama girişimidir. Avrupa uzun süre boyunca nükleer güvenliğini büyük ölçüde NATO’nun ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer şemsiyesine dayandırdı. Bu düzen Avrupa’yı küresel güvenlik mimarisinin belirli bir bağlamına yerleştiriyordu. Bu bağlam içinde Avrupa devletleri doğrudan nükleer kapasite üretmek yerine mevcut sistemle uyumlu hareket ederek güvenlik sağlıyordu. Fransa’nın kapasite genişletme tartışması ise bu uyum düzeninin sınırlarını zorlayan bir hamle anlamına gelir.

Rusya’nın bu hamleyi “istikrarsızlaştırıcı” olarak tanımlaması bu nedenle yalnızca askeri bir tehdit algısına dayanmaz. Aynı zamanda mevcut güvenlik bağlamının değişmesi riskine işaret eder. Çünkü nükleer silahların sayısının artması yalnızca teknik bir güç artışı değildir; aynı zamanda sistem içindeki aktörlerin davranışlarını değiştiren bir etki yaratır. Bir aktör kapasitesini artırdığında diğer aktörler de benzer hamleler yapmak zorunda kalabilir. Bu da silahlanma döngüsünü hızlandırır.

Ancak modern sistemde bu döngü yalnızca askeri düzeyde gerçekleşmez. Aynı zamanda sistem içindeki bağlam ilişkilerini de etkiler. Çünkü modern uluslararası düzen yalnızca askeri dengeye dayanmaz; aynı zamanda ekonomik ağlar, finansal sistemler, teknoloji altyapıları ve güvenlik ittifakları gibi karmaşık bağlamların üzerine kuruludur. Bu bağlamları kuran ve yöneten aktörler çoğu zaman sistemin gerçek gücünü elinde bulundurur.

Bu nedenle modern dünyada güç giderek daha az ölçüde doğrudan çatışma kapasitesine dayanır. Bunun yerine diğer aktörlerin davranışlarını belirli bir düzen içinde yönlendirebilme kapasitesine dayanır. Bu kapasite çoğu zaman askeri tehditten değil, sistem kurma yeteneğinden doğar. Bir aktör kendi kurduğu düzeni vazgeçilmez hale getirdiğinde diğer aktörler bu düzenle uyumlu hareket etmek zorunda kalır.

Bu noktada caydırıcılığın paradoksu yeniden ortaya çıkar. Caydırıcılık askeri kapasiteye dayalı bir güç biçimidir. Bir aktör caydırıcılık üretmek için askeri kapasitesini artırır ve rakiplerine karşı daha güçlü bir tehdit potansiyeli oluşturur. Ancak bu strateji modern sistem içinde çoğu zaman farklı bir sonuç üretir. Çünkü askeri kapasiteyi artırmak çoğu zaman diğer aktörlerin de benzer hamleler yapmasına yol açar. Böylece güvenliği artırmak amacıyla yapılan bir hamle sistemin genel risk seviyesini yükseltir.

Fransa’nın nükleer kapasitesini genişletme planı bu mantığın somut bir örneğidir. Fransa kendi güvenliğini güçlendirmek ve Avrupa’nın stratejik özerkliğini artırmak amacıyla kapasitesini genişletmek isteyebilir. Ancak bu hamle Rusya açısından yeni bir tehdit algısı üretir. Rusya bu hamleye karşı kendi askeri kapasitesini artırabilir veya Avrupa’ya karşı daha agresif bir savunma stratejisi geliştirebilir. Böylece güvenlik üretmek için yapılan bir hamle aynı anda istikrarsızlık üretmeye başlar.

Bu durum uluslararası ilişkiler literatüründe güvenlik ikilemi olarak bilinir. Bir aktör güvenliğini artırmak için silahlanır; ancak bu silahlanma diğer aktörler tarafından tehdit olarak algılanır ve karşı hamleler doğurur. Sonuçta sistem daha güvenli değil, daha tehlikeli hale gelir. Ancak modern bağlam içinde bu ikilem daha karmaşık bir biçim alır. Çünkü sistem yalnızca askeri rekabetten ibaret değildir; aynı zamanda bağlam kurma rekabetini de içerir.

Bu nedenle modern dünyada gerçek güç çoğu zaman askeri kapasiteyi artıran aktörlerde değil, uyum sağlanan bağlamı kuran aktörlerde yoğunlaşır. Bağlam kuran aktörler diğer aktörleri doğrudan zor kullanmadan kendi sistemlerine entegre eder. Bu tür bir güç biçimi askeri caydırıcılıktan farklıdır; çünkü çatışma üretmek yerine uyum üretir.

Fransa’nın nükleer kapasitesini genişletme girişimi bu açıdan iki farklı güç mantığının kesiştiği noktada yer alır. Bir yanda klasik caydırıcılık mantığı vardır: askeri kapasiteyi artırarak güvenlik sağlamak. Diğer yanda ise modern bağlam mantığı vardır: güvenliği sistem içindeki uyum üzerinden üretmek. Bu iki mantık her zaman uyumlu değildir.

Rusya’nın “istikrarsızlaştırıcı” söylemi bu gerilimi yansıtır. Çünkü Rusya bu hamleyi yalnızca askeri kapasite artışı olarak değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik bağlamının yeniden kurulması olarak görür. Avrupa kendi nükleer kapasitesini artırdığında mevcut güvenlik mimarisi değişebilir. Bu da Rusya’nın sistem içindeki konumunu yeniden değerlendirmesine yol açar.

Bu noktada caydırıcılığın kırılganlık üretmesi fikri daha geniş bir bağlam kazanır. Çünkü modern dünyada güç yalnızca askeri araçlardan doğmaz; aynı zamanda aktörlerin hangi bağlam içinde hareket ettiğine bağlıdır. Bir aktör askeri kapasitesini artırarak kısa vadeli güvenlik elde edebilir. Ancak bu kapasite aynı zamanda diğer aktörlerin davranışlarını değiştirebilir ve sistem içindeki gerilimi artırabilir.

Bu nedenle modern uluslararası sistemde caydırıcılık her zaman istikrar üretmez. Bazı durumlarda tam tersine istikrarsızlık üretir. Çünkü caydırıcılık askeri kapasiteyi görünür hale getirir ve diğer aktörleri benzer kapasite artışlarına yönlendirir. Böylece sistem içinde bir silahlanma döngüsü oluşur.

Fransa’nın nükleer kapasite genişletme planına verilen tepki bu nedenle yalnızca askeri rekabetin bir parçası değildir. Aynı zamanda modern sistemde gücün nasıl üretildiğine dair daha geniş bir tartışmanın parçasıdır. Çünkü uyumun güç sayıldığı bir dünyada askeri caydırıcılık çoğu zaman gerçek gücü artırmaz; bunun yerine sistem içindeki kırılganlığı büyütebilir.

Bu nedenle modern uluslararası düzenin paradokslarından biri ortaya çıkar: güvenliği artırmak amacıyla geliştirilen caydırıcılık mekanizmaları bazen sistemin genel istikrarını zayıflatabilir. Böyle bir durumda gerçek güç askeri kapasiteyi en fazla artıran aktörlerde değil, diğer aktörlerin uyum sağlamak zorunda olduğu bağlamı kurabilen aktörlerde toplanır. Bu bağlamı kurabilen aktörler çatışma üretmeden güç üretir; çünkü sistemin işleyişi onların kurduğu düzen üzerinden devam eder.                                              

İstisnadan Kuruma: Modern Müzakereler ve Savaşın Sistemle Uyumlaştırılması

Zelenskiy’nin Rusya-Ukrayna görüşmelerinin yeniden bu hafta yapılabileceğini söylemesi ve Kremlin’in aynı anda diplomatik çözüm istediğini açıklaması, yüzeyde barış arayışına işaret eden sıradan bir diplomasi haberi gibi görünür. Ancak bu tür açıklamalar modern çatışma düzeninin daha derin bir özelliğini açığa çıkarır. Çünkü savaş sürerken diplomatik müzakere söyleminin kesilmemesi, savaşın sistem dışı bir istisna olarak kalmasını engeller. Bunun yerine savaş, sistemin içinde yönetilen ve kurumsal mekanizmalarla düzenlenen bir süreç haline gelir.

Klasik uluslararası düzen anlayışında savaş istisnai bir durum olarak kabul edilirdi. Devletler arasındaki ilişkilerin normal hali barış olarak görülür, savaş ise bu düzeni kesintiye uğratan olağanüstü bir durum olarak değerlendirilirdi. Bu nedenle savaş başladığında diplomatik süreçler çoğu zaman askıya alınır, savaş sona erdiğinde ise müzakere masası kurularak yeni bir denge oluşturulurdu. Diplomasi savaşın ardından gelen bir aşamaydı. Müzakere, savaşın yarattığı yıkımı sona erdiren ve yeni düzeni kuran araç olarak işlev görürdü.

Ancak modern uluslararası sistemde bu ilişki giderek değişmektedir. Günümüzde savaş ile diplomasi birbirini izleyen iki ayrı aşama olmaktan çıkmış, aynı anda işleyen iki paralel süreç haline gelmiştir. Cephede askeri operasyonlar sürerken diplomatik kanallar açık tutulur, ateşkes ihtimalleri konuşulur ve yeni görüşme turları gündeme gelir. Bu durum ilk bakışta çelişkili görünür. Çünkü savaş ile barış görüşmelerinin aynı anda yürütülmesi klasik mantığa göre tutarsızdır. Fakat modern sistemde bu durum bir çelişki değil, belirli bir kurumsal düzenin parçasıdır.

Modern müzakere süreçlerinin en önemli işlevlerinden biri savaşın tamamen kontrolsüz bir istisna haline gelmesini engellemektir. Uluslararası sistem yalnızca askeri çatışmalar üzerinden değil, aynı zamanda normlar, diplomatik protokoller ve meşruiyet mekanizmaları üzerinden işler. Eğer bir savaş tamamen sistem dışına taşarsa, bu durum yalnızca çatışan tarafları değil tüm uluslararası düzeni tehdit edebilir. Bu nedenle modern sistem savaşın kendisini ortadan kaldıramasa bile onu belirli kurallar ve söylemler içinde tutmaya çalışır.

Bu noktada diplomasi farklı bir rol üstlenir. Diplomasi artık yalnızca barış üretmek için kullanılan bir araç değildir. Aynı zamanda savaşın sistemle uyumlu hale getirilmesini sağlayan bir mekanizmadır. Taraflar savaşırken bile diplomasi dilini koruduklarında, çatışma uluslararası sistem içinde yönetilebilir bir süreç olarak kalır. Bu sayede savaş tamamen anarşik bir kırılma haline dönüşmez; belirli sınırlar içinde tutulur.

Bu nedenle modern müzakere süreçleri çoğu zaman savaşın sona erdirilmesinden önce ortaya çıkar. Taraflar görüşme ihtimalini sürekli gündemde tutarak uluslararası topluma şu mesajı verir: çatışma devam etse bile diplomatik çözüm arayışı sürmektedir. Bu söylem yalnızca barış umudunu canlı tutmak için değil, aynı zamanda sistem içindeki meşruiyet konumunu korumak için de önemlidir. Çünkü tamamen savaşçı bir pozisyon almak, bir aktörün uluslararası sistemle uyumsuz görünmesine yol açabilir.

Modern sistemde meşruiyet büyük ölçüde uyum üretme kapasitesine bağlıdır. Bir aktör ne kadar güçlü olursa olsun, uluslararası normların tamamen dışında hareket ediyorsa sistem içinde kırılgan hale gelebilir. Bu nedenle devletler savaş yürütürken bile diplomasi söylemini sürdürmek zorundadır. Bu söylem savaşın kendisini ortadan kaldırmaz, fakat onu uluslararası sistemin kabul edebileceği bir çerçeveye yerleştirir.

Bu durum savaşın ontolojik statüsünü de değiştirir. Klasik modelde savaş sistemin dışındaki istisnai bir olaydı. Modern modelde ise savaş giderek sistem içinde yönetilen kronik bir duruma dönüşmektedir. Çatışmalar tamamen sona ermese bile belirli diplomatik ve kurumsal mekanizmalar sayesinde sürekli kontrol altında tutulur. Bu nedenle modern savaşlar çoğu zaman kesin bir zafer veya kesin bir barışla sonlanmaz; bunun yerine uzun süreli ve düşük yoğunluklu gerilim biçimlerine dönüşür.

Bu dönüşümde müzakere süreçlerinin rolü belirleyicidir. Müzakere artık yalnızca bir çözüm üretme aracı değildir. Aynı zamanda savaşın sürekliliğini sistem içinde yönetilebilir hale getiren bir araçtır. Taraflar müzakere ihtimalini sürekli gündemde tutarak çatışmanın tamamen kontrolsüz bir biçimde tırmanmasını engeller. Bu durum savaşın ortadan kalktığı anlamına gelmez; fakat savaşın sistem içindeki konumunu değiştirir.

Böylece modern uluslararası sistemde yeni bir yapı ortaya çıkar. Savaş ile diplomasi birbirinin alternatifi değil, aynı anda işleyen iki mekanizma haline gelir. Cephede askeri mücadele devam ederken diplomatik süreçler de sürer. Bu ikili yapı sayesinde savaş tamamen sistem dışına taşmaz; aksine sistemin içinde kronik fakat yönetilebilir bir gerilim biçimi olarak varlığını sürdürür.

Bu nedenle modern müzakere süreçleri yalnızca barış üretme girişimleri olarak görülmemelidir. Aynı zamanda savaşın istisnai bir olay olmaktan çıkarak kurumsal bir düzen içinde yönetilmesini sağlayan mekanizmalardır. Savaş devam ederken diplomasi söyleminin korunması, çatışmayı sistemle uyumlu hale getirir. Böylece savaş artık düzeni yıkan bir kırılma değil, düzen içinde yönetilen kalıcı bir gerilim haline dönüşür. Bu dönüşüm modern uluslararası politikanın en belirgin özelliklerinden biridir: savaş sona ermese bile sistem içinde kurumsallaştırılabilir ve bu kurumsallaşmanın en önemli araçlarından biri modern müzakere süreçleridir.                                                                                                                

Yolsuzluğun Paradoksu: Devletin Denetim Açığının Bireysel Suça Dönüştürülmesi

Eski Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Ruslan Tsalikov’un yolsuzlukla suçlanması ilk bakışta klasik bir yolsuzluk vakası gibi görünür. Devlet içindeki bir üst düzey yetkili görevini kötüye kullanmış, kamu kaynaklarını kişisel çıkarı için kullanmış ve sonunda soruşturma başlatılmıştır. Bu tür haberler genellikle bireysel suç hikâyeleri olarak anlatılır: bir kişi sistemi manipüle etmiş, devlet bunu fark etmiş ve cezalandırma süreci başlatılmıştır. Ancak bu tür vakalara yalnızca bireysel suç çerçevesinden bakmak çoğu zaman önemli bir paradoksu görünmez kılar.

Çünkü bir devlet içinde büyük ölçekli bir yolsuzluk veya paralel yapılanma ortaya çıkıyorsa, bu durum yalnızca o yapıyı kuran kişilerin varlığını değil, aynı zamanda devletin denetim mekanizmalarında bir açık bulunduğunu da gösterir. Devletin temel işlevlerinden biri denetimdir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını kontrol etmek, bürokratik süreçlerin şeffaflığını sağlamak ve yetkiyi kötüye kullanma ihtimallerini sınırlamak devletin kurumsal sorumluluğunun parçasıdır. Eğer bir yolsuzluk ağı uzun süre varlığını sürdürebiliyorsa, bu yalnızca bireylerin suç işleme iradesini değil, aynı zamanda bu suçun gerçekleşmesine izin veren kurumsal boşluğu da gösterir.

Bu noktada ilginç bir mekanizma ortaya çıkar. Yolsuzluk veya paralel yapılanma ortaya çıktığında kamu söylemi çoğu zaman yalnızca suç işleyen kişilere odaklanır. Devlet, bu kişileri soruşturur, cezalandırır ve böylece düzeni yeniden tesis ettiğini ilan eder. Ancak bu süreçte çoğu zaman şu soru geri planda kalır: bu yapı nasıl ortaya çıkabildi? Devletin denetim mekanizmaları bu süreci neden engelleyemedi? Bu sorular sorulmadığında yolsuzluk yalnızca bireysel bir sapma olarak sunulur.

Burada devlet ile birey arasındaki sorumluluk ilişkisinde ilginç bir dönüşüm yaşanır. Normal koşullarda devlet kurumsal düzeni sağlayan ve sistemin işleyişinden sorumlu olan aktördür. Bürokratik yapıların nasıl işleyeceğini belirleyen, denetim mekanizmalarını kuran ve bu mekanizmaların uygulanmasını sağlayan yapı devlettir. Ancak yolsuzluk ortaya çıktığında bu kurumsal sorumluluk çoğu zaman bireysel suça indirgenir. Devlet kendi denetim açığını tartışmak yerine sorumluluğu tamamen suçlanan kişilere yükler.

Bu durum paradoksal bir sonuç üretir. Yolsuzluğun ortaya çıkması aslında devletin denetim kapasitesinde ciddi bir hata olduğunu gösterir. Çünkü sistem doğru işleseydi bu tür bir yapı ya hiç ortaya çıkmayacak ya da erken aşamada tespit edilecekti. Ancak skandal ortaya çıktığında devlet çoğu zaman bu hatanın sahibi olarak görülmez. Bunun yerine suçun faili olan kişiler kamuoyunun odağı haline gelir.

Bu mekanizma devletin kurumsal sorumluluğunun bireysel suç anlatısı içinde çözülmesine yol açar. Yolsuzluk ortaya çıktığında devlet kendisini düzeni yeniden kuran aktör olarak konumlandırır. Böylece devlet hem düzeni ihlal eden yapıdan hem de bu yapının ortaya çıkmasına izin veren denetim boşluğundan aynı anda uzaklaşabilir. Yolsuzluğu ortaya çıkaran soruşturma, paradoksal biçimde devletin meşruiyetini zedelemek yerine güçlendirebilir.

Bu nedenle yolsuzluk skandalları çoğu zaman yalnızca suç hikâyeleri değildir. Aynı zamanda devletin kendi kurumsal sorumluluğunu yeniden çerçevelediği anlardır. Devlet bu tür anlarda iki farklı rol üstlenir. Bir yandan denetim açığının ortaya çıkmasına izin veren kurumsal yapı olarak görünür. Diğer yandan ise bu açığı ortaya çıkaran ve cezalandıran düzen kurucu aktör olarak sahneye çıkar. Bu iki rol aynı anda var olabilir çünkü kamu söylemi çoğu zaman yalnızca ikinci role odaklanır.

Bu bağlamda yolsuzluk vakaları devletin sorumluluğu ile bireysel suç arasındaki sınırın yeniden çizildiği anlar haline gelir. Normal koşullarda devlet sistemin işleyişinden sorumlu kabul edilir. Ancak yolsuzluk ortaya çıktığında bu sorumluluk büyük ölçüde bireylere devredilir. Devletin kurumsal hatası görünmez hale gelirken, bireysel suç anlatısı merkezde yer alır.

Bu durum devletin sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz; fakat sorumluluğun dağılımını değiştirir. Kurumsal denetim açığı bireysel suç çerçevesine dönüştürülür. Böylece devlet, sistemin işlemediğini gösteren bir olaydan bile meşruiyet üreten bir sonuç çıkarabilir. Çünkü yolsuzluk ortaya çıkarıldığında devlet kendisini düzeni temizleyen ve sistemi yeniden kuran güç olarak sunar.

Bu nedenle büyük yolsuzluk vakaları yalnızca suçun ortaya çıkarılması değildir. Aynı zamanda sorumluluğun yeniden dağıtıldığı kurumsal anlardır. Devlet kendi denetim açığının yarattığı sorunu bireysel suç anlatısına dönüştürerek sistem içindeki sorumluluk yükünü yeniden düzenler. Böylece paradoksal bir durum ortaya çıkar: yolsuzluk devletin denetim kapasitesinde ciddi bir hata olduğunu gösterse bile, bu hata çoğu zaman devletin kendisine değil, yolsuzluğu gerçekleştiren kişilere atfedilir.

Bu paradigma devletin sorumluluk rejiminde nadir görülen bir tersine dönüşü ifade eder. Devlet normalde düzenin sahibi ve sorumlusu olarak görülür. Ancak yolsuzluk ortaya çıktığında sorumluluk devletten bireylere kayar. Böylece sistem içindeki en büyük kurumsal hatalardan biri bile bireysel suç anlatısı içinde çözülebilir. Bu nedenle yolsuzluk vakaları yalnızca suçun değil, aynı zamanda sorumluluğun nasıl dağıtıldığının da en görünür hale geldiği anlardır.           

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow