Suçun Ontolojik Çöküşü: Mutlak Bireyselleşme, Türsel Arzu ve Kurgunun Tersine Dönüşü

Bu makale, suçu norm ihlali olarak değil; türün devamlılığını sağlayan eylemlerin mutlak bireyselleşme sürecinde türün kendisine yönelmesi olarak ele alır. Yamyamlık örneği üzerinden suçun ontolojik mantığını, kurgunun tür ölçeğinde bir savunma mekanizması olarak nasıl işlediğini ve gerçek failin kurgusallaşmasıyla bu savunmanın nasıl tersine dönerek suç kategorisini çözdüğünü inceler.

1. SUÇUN ONTOLOJİK TANIMI: TÜREL SÜREKLİLİĞİN KENDİNE YÖNELMESİ

1.1. Suçun Normatif Tanımlarının Yetersizliği

Suç, modern düşüncede neredeyse refleksif biçimde norm ihlali, yasa dışılık ya da toplumsal mutabakatın çiğnenmesi olarak tanımlanır. Bu tanımların ortak özelliği, suçun özünü değil, yalnızca onun düzenleyici yüzeyini tarif etmeleridir. Hukuk, ahlak ve toplumsal normlar suçla ilgilenirken, onu her zaman bir “kural sapması” olarak ele alır; böylece suç, önceden verilmiş bir düzenin istisnası, dışına taşması ya da bozulması gibi düşünülür. Ancak bu yaklaşım, suçun neden her toplumda, her çağda ve her düzen biçiminde yeniden üretildiğini açıklamakta yapısal olarak yetersizdir. Çünkü normatif tanımlar, suçun ortaya çıktığı zemini değil, suçtan sonra inşa edilen tepkisel çerçeveyi konu edinir.

Bu nedenle normatif yaklaşım, suçu daima ikincil bir olgu gibi ele alır: önce düzen vardır, sonra bu düzen ihlal edilir. Oysa ontolojik düzlemde mesele tam tersidir. Düzen, suça karşı kurulmuş bir savunma mimarisi olabilir; fakat suç, düzenin tali bir arızası değildir. Normatif tanımlar, suçu hukukun alanına hapsederek onu tarihsel, kültürel ve bağlamsal bir probleme indirger; böylece suçun evrensel ve süreklilik arz eden karakterini gözden kaçırır. Eğer suç yalnızca norm ihlali olsaydı, normların olmadığı ya da henüz tesis edilmediği bağlamlarda suçtan söz edilemezdi. Oysa en ilksel topluluklardan en karmaşık modern toplumlara kadar suç her zaman vardır ve üstelik benzer biçimlerde tekrar eder.

Normatif yaklaşımın asıl açmazı, suçun neden ortaya çıktığı sorusunu sürekli ertelemesidir. Hukuk, suçu tanımlar; ahlak onu yargılar; toplum onu damgalar. Ancak bu üçlü, suçun ortaya çıkış nedenini değil, suçla başa çıkma biçimlerini sistematize eder. Bu yüzden normatif tanımlar, suçu anlamak yerine onu yönetilebilir kılmaya odaklanır. Suç, bu çerçevede ontolojik bir olgu olmaktan çıkar, idari bir probleme dönüşür. Böylece suçun kendisi değil, suçla mücadele teknikleri çoğalır.

Ontolojik bakış açısından ise suç, dışsal bir bozulma değil; varlığın işleyişine içkin bir gerilimdir. Normatif tanımlar bu gerilimi perdeleyerek, suçu yalnızca “yasak olan” kategorisine sıkıştırır. Oysa yasak, her zaman sonradan gelir. Suçtan önce yasa yoktur; suçtan önce norm yoktur; suçtan önce yalnızca eylem ve yönelim vardır. Bu nedenle suçu yasa üzerinden tanımlamak, onu tarihsel olarak tersine çevirmek anlamına gelir. Ontolojik olarak doğru sıralama şudur: önce eylem vardır, sonra bu eylemin yarattığı tehdit algısı, ardından yasa ve normlar ortaya çıkar.

Bu noktada suçun normatif tanımlarının yetersizliği, onların suçu türe özgü bir problem olarak değil, topluma özgü bir sapma olarak ele almasında da açığa çıkar. Toplum, türün tarihsel bir formudur; fakat suç, toplumdan önce vardır. Suç, türün devamlılığını mümkün kılan eylemsel düzeneklerle doğrudan ilişkilidir. Normatif çerçeve ise bu ilişkiyi koparır; suçu bireysel ahlaksızlık, psikolojik bozukluk ya da hukuki ihlal gibi ikincil kategorilere dağıtarak parçalar. Böylece suçun türsel kökeni görünmez kılınır.

Dolayısıyla suçun normatif tanımları, açıklayıcı olmaktan ziyade örtücüdür. Suçu tanımlar gibi yaparken, onun ontolojik kaynağını gizlerler. Bu gizleme, tesadüfi değildir; çünkü suçun ontolojik kaynağı görünür hale geldiğinde, yalnızca birey değil, türün kendisi sorgulanmaya başlanır. Normatif tanımlar, bu sorgulamayı engelleyen bir tampon işlevi görür. Suçu bireye, yasaya ve ahlaka hapsederek, türün kendi iç işleyişinde ürettiği çelişkiyi görünmez kılar.

Bu nedenle suç, normların ihlali olarak değil; normların neden var olmak zorunda kaldığını açıklayan bir ontolojik belirti olarak ele alınmalıdır. Normatif tanımlar suçun etrafında döner; ontolojik tanım ise suçun içine girer. Ve ancak bu düzlemde, suçun sürekliliği, evrenselliği ve vazgeçilmezliği anlaşılabilir hale gelir.                                                                                                                                                             

1.2. Canlılığın Süreklilik Mantığı

Canlılık, ontolojik olarak süreklilik ilkesine göre örgütlenmiş bir varlık kipidir. Canlı olan şeyin ayırt edici özelliği, yalnızca var olması değil; varlığını zamansal olarak uzatabilmesi, kendisini yeniden üretebilmesi ve yok oluşa karşı sürekli bir direnç mekanizması geliştirmesidir. Bu nedenle canlılık, durağan bir durum değil; kesintisiz bir süreçtir. Ontolojik düzlemde yaşam, tekil anların toplamı değil, kendisini geleceğe taşıma kapasitesidir. İşte bu yüzden canlılığın en temel kategorisi “şimdi” değil, devamdır.

Bu devamlılık, bireysel bilinç ya da irade tarafından icat edilmiş bir amaç değildir. Beslenme, üreme, korunma ve işbirliği gibi eylemler, bireyin öznel tercihleri olarak değil, türün tarihsel ve biyolojik olarak kristalize olmuş süreklilik mekanizmaları olarak ortaya çıkar. Birey, bu eylemleri “istemeden” de gerçekleştirir; çünkü bu eylemler, bireyin değil, türün varlığını güvence altına alan yapılardır. Bu noktada birey, türün taşıyıcısı konumundadır; eylem bireyde icra edilir ama eylemin anlamı bireyin ötesindedir.

Beslenme, bu süreklilik mantığının en yalın örneğidir. Canlı, dışsal bir kaynağı içselleştirerek varlığını sürdürür. Ancak bu içselleştirme, bireysel tatminden önce, türsel devamlılığın zorunlu koşuludur. Açlık hissi, bireyin psikolojik bir deneyimi gibi algılansa da, ontolojik olarak türün birey üzerindeki talebidir. Aynı biçimde üreme, bireysel haz ya da duygusal bağdan önce, türün zaman içinde kendisini çoğaltma zorunluluğunun bir ifadesidir. Korunma ve saldırı refleksleri de bireyin kişisel güvenliğinden ziyade, türün varlığını tehdit eden unsurlara karşı geliştirilmiş kolektif savunma kodlarıdır.

Bu eylemler arasındaki ortak nokta, hepsinin türün varlığını genişletmeye ya da en azından sürdürmeye yönelik olmasıdır. Ontolojik olarak bakıldığında, bu eylemler yalnızca “işlevsel” değildir; aynı zamanda normatiftir. Ancak bu normatiflik, ahlaki ya da hukuki değil, ontolojik normatifliktir. Yani bu eylemler, “yapılması gereken” olduğu için değil, “yapılmadığında türün çökeceği” için vardır. Bu bağlamda canlılık, sürekli olarak kendisini üretmeye zorlanan bir varlık kipidir.

Bu zorunluluk, birey için kaçınılmaz bir bağlanma üretir. Birey, türün sürekliliğini sağlayan bu eylemlere ontolojik olarak bağlıdır; bu bağlılık, bilinçle askıya alınamaz. İntihar bile, bu süreklilik mantığının istisnası değil, onunla kurulan dramatik bir çatışmadır. Çünkü birey, yaşamdan çekilmek istediğinde dahi, yaşamı sürdürmeye zorlayan mekanizmalarla mücadele eder. Bu da gösterir ki süreklilik mantığı, bireyin iradesinden önce gelir.

Canlılığın süreklilik mantığı, aynı zamanda eylemlerin yönelimsel karakterini de belirler. Bu eylemler yalnızca yapılmakla kalmaz; belirli bir yöne doğru yapılır. Beslenme, dışsal olana yönelir; üreme, geleceğe yönelir; korunma, tehdit olana yönelir; işbirliği, benzer olana yönelir. Tür, bu yönelimler aracılığıyla kendisini çevreyle ilişkilendirir ve kendi sınırlarını üretir. Bu yönelimler sabitlenmiş değildir; fakat her durumda türün sürekliliğini önceleyen bir mantık taşırlar.

Bu noktada kritik olan şudur: türün sürekliliğini sağlayan eylemler, tür için nötr araçlar değildir. Aksine, türün ontolojik varlık koşullarıdır. Tür, bu eylemler olmadan düşünülemez. Dolayısıyla bu eylemlerin yöneliminin bozulması, yalnızca bir işlev kaybı değil; türün varlık kipinin çözülmesi anlamına gelir. İşte suçun ontolojik anlamı, tam da bu süreklilik mantığıyla kurduğu ilişki üzerinden kavranabilir.

Çünkü suç, bu eylemlerin varlığına değil, yönüne ilişkindir. Türün devamlılığı için var olan eylem, türün kendisini hedef almaya başladığında, canlılığın süreklilik mantığı kendi içine katlanır. Bu katlanma, tür için yalnızca tehlikeli değil, ontolojik olarak kabul edilemez bir durumdur. Canlılık, devam etmek için vardır; devam etmeyi mümkün kılan eylem, yok edici hale geldiğinde, canlılık kendi zeminini kaybeder.

Bu nedenle suç, canlılığın süreklilik mantığına dışsal bir anomali değil; bu mantığın içinden doğan bir kırılmadır. Canlılık, kendisini sürdürmek için kurduğu mekanizmalar aracılığıyla, kendi yokluğunu da mümkün kılar. Bu çelişki, suçun ontolojik çekirdeğini oluşturur ve normatif çerçevelerle örtülemeyecek kadar derindir.                                                                                                                                                

1.3. Suçun Ontolojik Eşiği

Suçun ontolojik eşiği, canlılığın süreklilik mantığının yalnızca işlemez hale gelmesi değil; bizzat kendi üzerine katlanması anında ortaya çıkar. Burada söz konusu olan şey, bir eylemin başarısızlığı ya da yanlış uygulanması değildir. Aksine, eylem kusursuz biçimde işler; fakat yönelimi tersine döner. Türün devamlılığını mümkün kılan eylemsel kalıp, biçimsel olarak aynıdır; değişen tek şey, eylemin yöneldiği ontolojik hedeftir. Bu nedenle suç, eksiklikten değil, aşırı tutarlılıktan doğar: eylem, kendi mantığını sonuna kadar takip eder ve tam bu nedenle tür için yıkıcı hale gelir.

Bu eşik, suçun ne ahlaki ne de hukuki olarak kavranabileceği bir noktadır. Ahlak, niyetle; hukuk, ihlalle ilgilenir. Oysa burada ne niyet sapkındır ne de eylem “yanlış”tır. Suç, bu bağlamda bir niyet bozukluğu değil; yönelim bozukluğudur. Türsel sürekliliği hedefleyen eylem, türün kendisini hedef almaya başladığında, eylem hâlâ aynı eylemdir, hatta ontolojik olarak hâlâ “doğru” biçimde icra edilmektedir. Ancak bu doğruluk, artık türün varlık koşullarıyla çelişir.

Bu nedenle suçun ontolojik eşiği, bir sınır ihlali değil; bir yönelim dönüşümü olarak tanımlanmalıdır. Türün devamlılığına hizmet eden eylem, dış dünyaya, geleceğe ya da tür-dışı olana yönelmek yerine, türün kendi bedenine, kendi yapısına, kendi süreklilik mekanizmasına yöneldiği anda, suç ortaya çıkar. Bu an, eylemin türle olan ilişkisinin koptuğu değil; aksine, eylemin türle kurduğu ilişkinin aşırı içkinleştiği andır.

Burada suç, türün kendisine yabancılaşması değil; kendisiyle aşırı ölçüde özdeşleşmesidir. Eylem, türün sınırlarını aşmaz; türün sınırları içinde kalır ve tam da bu yüzden yıkıcı olur. Yamyamlık, bu bağlamda, türün sınırlarının ihlali değil; türün sınırlarının içeriden çözülmesidir. Beslenme eylemi dışsal olanı içselleştirmek üzere kurulmuştur; fakat türün kendisi içselleştirildiğinde, eylem amacına sadık kalır ama türün ontolojik zeminini ortadan kaldırır.

Suçun ontolojik eşiği bu nedenle dramatik bir kopuş değil; sessiz bir eşiktir. Eylem devam eder, mekanizma çalışır, canlılık refleksleri bozulmaz. Ancak yönelimdeki bu küçük ama kritik kayma, tür için geri döndürülemez bir sonuç üretir. Çünkü tür, kendisini ayakta tutan eylemi artık tanıyamaz hale gelir. Eylem hâlâ “beslenme”, “korunma” ya da “üreme”dir; fakat bu isimler artık işlevlerini karşılamaz. Kategoriler çöker, çünkü kategoriye anlam veren yönelim ortadan kalkmıştır.

Bu noktada suç, tür için yalnızca bir tehdit değil; anlam kaybıdır. Tür, hangi eylemin kendisini sürdürdüğünü, hangisinin kendisini yok ettiğini ayırt edemez hale gelir. Bu ayırt edilemezlik, suçun neden bu kadar güçlü bir ontolojik sarsıntı yarattığını açıklar. Suç, türün düşmanla karşılaşması değil; türün kendi araçlarını artık sınıflandıramaması durumudur. Ve bu durum, normatif düzenlemelerle düzeltilemez; çünkü normlar, ancak kategoriler yerli yerindeyken çalışabilir.

Dolayısıyla suçun ontolojik eşiği, türün kendi süreklilik mantığını hâlâ işlettiği ama bu mantığın artık kendi kendisini hedef aldığı andır. Bu an, suçun ortaya çıktığı andır; ve bu nedenle suç, canlılığın süreklilik mantığına dışsal bir sapma değil, bu mantığın içkin bir kırılmasıdır. Tür, kendisini sürdürmek için kurduğu eylemsel düzenekler aracılığıyla, kendi yok oluşunun koşullarını da üretmiş olur.

Bu eşik aşıldığında, artık geri dönüş yoktur. Çünkü eylem durdurulsa bile, yönelimin mümkün olduğu bilgisi türün belleğine kazınmıştır. Suç, bu nedenle tekil bir olay değil; türsel hafızaya yazılan bir ihtimaldir. Ve bu ihtimal, sonraki tüm savunma mekanizmalarının —hukuk, ceza, kurgu— neden zorunlu hale geldiğini açıklayan ontolojik zemini oluşturur.                                                                          

2. YAMYAMLIK VE YÖNELİM TERSİNMESİ

2.1. Yamyamlık Örneğinin Ontolojik Ayrıcalığı

Yamyamlık, suç fenomeni içerisinde niceliksel olarak nadir, fakat niteliksel olarak ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Bunun nedeni, yamyamlığın diğer suç türlerinden daha “uç”, daha “vahşi” ya da daha “ahlak dışı” olması değildir. Ontolojik ayrıcalık, yamyamlığın suçun temel mantığını hiçbir yan unsurla maskelemeden, en saf biçimde açığa çıkarmasından kaynaklanır. Yamyamlıkta suç, dolaylı değildir; sembolik değildir; araçsallaştırılmış değildir. Suç, kendi ontolojik çekirdeğiyle görünür hale gelir.

Beslenme, canlılığın sürekliliğini sağlayan en ilksel ve vazgeçilmez eylemdir. Ontolojik olarak beslenme, dışsal olanın içselleştirilmesi yoluyla canlılığın zamansal olarak uzatılmasıdır. Canlı, kendisi olmayanı tüketerek kendisini sürdürür; bu nedenle beslenme eylemi, tür ile çevre arasındaki temel sınır çizgisini kurar. “Ben” ile “ben olmayan” arasındaki ayrım, en yalın biçimde beslenme pratiğinde işler. Tür, bu eylem sayesinde hem kendi sınırlarını üretir hem de bu sınırların sürekliliğini garanti altına alır.

Yamyamlıkta ise bu sınır çizgisi ortadan kalkmaz; tam tersine, içeriden katlanır. Dışsal olanın yerini, türün kendisi alır. Beslenme eylemi biçimsel olarak aynıdır: tüketme, içselleştirme, enerjiye dönüştürme. Ancak yönelim değişmiştir. Tür, artık kendisini sürdürmek için kendisini tüketir. Bu, beslenmenin inkârı değil; beslenmenin kendi mantığına sadık kalmasının yarattığı ontolojik paradokstur. Eylem hâlâ “doğru” çalışır, fakat bu doğruluk, türün varlık koşullarını iptal eder.

Bu nedenle yamyamlık, tür açısından yalnızca ölümcül bir tehdit değil; anlamsal bir felakettir. Tür, hangi eylemin kendisini sürdürdüğünü, hangisinin kendisini çözdüğünü ayırt edemez hale gelir. Beslenme artık beslenme değildir; fakat başka bir isim de verilemez. Kategori çöker, çünkü kategoriyi mümkün kılan yönelim bozulmuştur. Yamyamlık, bu anlamda, suçun ontolojik formülünü çıplak biçimde sergiler: türsel süreklilik eylemi, türsel yok oluş eylemine dönüşmüştür.

Yamyamlığın ontolojik ayrıcalığı, tam da bu nedenle, onun “en kötü suç” olarak algılanmasında değil; “en açıklayıcı suç” olmasında yatar. Diğer suç türlerinde —cinayet, tecavüz, işkence— eylemin türsel kökeni çoğu zaman dolaylıdır. Şiddet, güç ilişkileriyle; cinsellik, arzuyla; öldürme, iktidarla birlikte düşünülür. Yamyamlıkta ise bu dolayım katmanları büyük ölçüde ortadan kalkar. Beslenme, en saf haliyle türsel bir eylemdir ve yamyamlık, bu eylemin türün kendisine yönelmesidir.

Bu yüzden yamyamlık, suçun “aşırı” bir versiyonu değil; suçun temel formudur. Suçun ne olduğunu anlamak için yamyamlığa bakmak gerekir; çünkü burada suç, hiçbir toplumsal, psikolojik ya da kültürel perde arkasına saklanamaz. Yamyamlık, suçun ontolojik mantığını sembolize etmez; doğrudan ifşa eder.

Ayrıca yamyamlık, bireyselleşme ile suç arasındaki bağı da en net biçimde görünür kılar. Birey, türden kopabilmek için, türün en ilksel süreklilik eylemini kullanmak zorundadır. Beslenme, bireyin de hayatta kalma koşuludur; fakat bu koşul, bireyi türle bağlayan en güçlü zincirdir. Bu zinciri kırmanın tek yolu, beslenmeyi türün kendisine yöneltmektir. Yamyamlık, bu yüzden rastlantısal bir sapma değil; mutlak bireyselleşmenin ontolojik olarak tutarlı bir sonucudur.

Son olarak yamyamlık, suçun neden her zaman “anlatı” üretme potansiyeline sahip olduğunu da açıklar. Çünkü yamyamlık, türün kendi sınırlarını ihlal etmez; bu sınırların içeriden nasıl çözülebileceğini gösterir. Bu gösterme, tür için hem büyüleyici hem de dehşet vericidir. Yamyamlık anlatıları bu yüzden bastırılamaz; fakat gerçeklikte tolere de edilemez. Tür, bu eylemi ancak kurguya taşıyarak yönetebilir. Yamyamlığın ontolojik ayrıcalığı, onu hem en tehlikeli hem de en vazgeçilmez suç anlatısı haline getirir.                                                                                                                                                             

2.2. Yönelim Tersinmesinin Diğer Alanları

Yamyamlık, suçun ontolojik mantığını en çıplak biçimde açığa çıkarsa da, bu mantık yalnızca beslenme eylemine özgü değildir. Türün devamlılığını güvence altına almak üzere yapılandırılmış tüm eylemsel alanlar, aynı yönelim tersinmesine uğrayabilir. Suçun ontolojik formu, tekil bir davranış tipine değil, türsel süreklilik mantığının genel yapısına içkindir. Bu nedenle yamyamlık, bir istisna değil; diğer suç biçimlerinin anlaşılmasını mümkün kılan açıklayıcı bir eşiktir.

Üreme, bu yönelim tersinmesinin en belirgin biçimde izlenebileceği alanlardan biridir. Ontolojik olarak üreme, türün zamansal olarak kendisini çoğaltma ve genişletme mekanizmasıdır. Üreme eylemi, bireysel haz ya da duygusal bağlardan önce, türün geleceğe doğru açılma zorunluluğunun ifadesidir. Ancak bu eylem, türün sürekliliğine yönelmekten çıkarak, türün kendisini hedef almaya başladığında suç karakteri kazanır. Tecavüz, ensest, zorla kısırlaştırma ya da seçici soy kırımı gibi pratikler, üremenin biçimsel kalıplarını korurken yönelimini tersine çevirir. Üreme artık türü çoğaltmaz; türün iç yapısını parçalar, zayıflatır ya da kontrol altına alır. Eylem hâlâ üremeye ilişkindir, fakat bu ilişki artık yok edici bir içkinlik üretir.

Benzer bir yönelim tersinmesi, korunma ve savunma mekanizmalarında da gözlemlenir. Türsel düzlemde savunma, dışsal tehditlere karşı geliştirilmiş kolektif bir refleks olarak işler. Koruma, türün sınırlarını muhafaza etmeye yöneliktir. Ancak bu eylem, yönünü türün kendi üyelerine çevirdiğinde, savunma mekanizması baskı, tasfiye ve imha aracına dönüşür. Devlet şiddeti, iç düşman kavramı, sistematik işkence ve soykırım pratikleri bu bağlamda savunmanın tersine çevrilmiş biçimleridir. Savunma hâlâ savunma gibi görünür; fakat artık türü dış tehlikeden korumaz, türün kendi iç sürekliliğini çözer.

İşbirliği ve örgütlenme de aynı ontolojik kırılmaya açıktır. Türsel işbirliği, bireylerin kolektif bir yapı içinde hareket ederek hayatta kalma şanslarını artırmalarını sağlar. Ontolojik olarak işbirliği, türün kendisini dağıtmadan çoğaltabilmesinin aracıdır. Ancak bu yapı, yönelimini türün ortak yararından koparıp, türün iç farklılıklarını bastırmaya ve tek biçimli hale getirmeye başladığında, totaliter formlar ortaya çıkar. İşbirliği hâlâ vardır, örgütlenme hâlâ işler; fakat bu kez sonuç, türsel çeşitliliğin ve esnekliğin yok edilmesidir. Eylem biçimi korunur, yönelim tersine döner.

Şiddet olgusu, bu yönelim tersinmesinin en yaygın ama en yanıltıcı örneklerinden biridir. Şiddet, çoğu zaman suçun kendisi gibi algılansa da, ontolojik olarak şiddet türsel bir araçtır. Avlanma, savunma ve sınır koruma gibi işlevlerle şiddet, türün hayatta kalma repertuarının parçasıdır. Ancak şiddet, yönelimini dışsal tehditten çekip, türün kendi üyelerine sistematik biçimde yönelttiğinde suç formuna bürünür. Burada da eylem değişmez; değişen, şiddetin ontolojik hedefidir. Şiddet, artık türü korumaz; türün kendisini yıpratır.

Bu örneklerin tamamında ortak olan yapı şudur: suç, yeni bir eylem icadı değildir. Suç, türün zaten sahip olduğu eylemsel kalıpların yönelimsel yeniden konumlandırılmasıdır. Bu nedenle suç, tür için her zaman tanıdıktır; fakat aynı zamanda kabul edilemezdir. Tanıdıktır, çünkü eylem biçimi türün kendi repertuarından gelir. Kabul edilemezdir, çünkü bu eylem, türün kendi süreklilik koşullarını hedef almaya başlamıştır.

Bu noktada yönelim tersinmesi, basit bir sapma değil; ontolojik bir çarpılmadır. Tür, kendisini sürdürmek için kurduğu mekanizmalarla, kendi çözülmesini de mümkün kılar. Suç, bu nedenle, türün dışsal bir düşmanla karşılaşmasının sonucu değildir; türün kendi iç mantığının aşırı içkinleşmesinin ürünüdür. Yamyamlık bu süreci en açık biçimde gösterir; fakat üreme, savunma, işbirliği ve şiddet alanlarındaki suç biçimleri, aynı ontolojik yapının farklı yüzleridir.

Dolayısıyla suçun evrenselliği, insan doğasının “kötücüllüğünden” değil; türsel süreklilik mantığının kendi içinde taşıdığı bu yönelim tersinmesi potansiyelinden kaynaklanır. Tür, kendisini sürdürmek için kurduğu her eylemle, aynı zamanda kendisini hedef alma ihtimalini de üretir. Suç, bu ihtimalin fiile dönüşmüş hâlidir.                                                                                                                                           

2.3. Suçun Tanımsal Kriteri

Buraya kadar açılan ontolojik çerçeve, suçun ne olduğuna dair radikal ama zorunlu bir sonuç üretir: suç, ne eylemin kendisidir ne de eylemin şiddet derecesi; suç, eylemin yöneliminin ontolojik olarak tersine çevrilmesidir. Bu tanım, suçun ahlaki ya da hukuki değerlendirmelerden bağımsız, yapısal bir ölçütünü verir. Suçu belirleyen şey “ne yapıldığı” değil, “hangi ontolojik hedefe yönelindiği”dir. Aynı eylem, bir bağlamda türün sürekliliğini güçlendirirken, başka bir bağlamda türün çözülmesine hizmet edebilir. Eylem değişmez; suç statüsü değişir.

Bu nedenle suç, eylemin içeriğine bakılarak tanımlanamaz. Öldürme her zaman suç değildir; avlanma, savunma ya da tür-dışı tehdidin ortadan kaldırılması bağlamında öldürme, türsel sürekliliğin parçasıdır. Cinsellik her zaman suç değildir; üreme ve bağ kurma bağlamında cinsellik, türün devamlılığını sağlar. Şiddet her zaman suç değildir; şiddet, türün sınırlarını koruyan bir araçtır. Suç, bu eylemlerden herhangi biri, türün kendi bedenine, kendi yapısına ve kendi süreklilik koşullarına yöneldiği anda ortaya çıkar.

Burada suçun tanımsal kriteri, yönelimin nesnesidir. Eylem, tür-dışı olana mı yönelmiştir, yoksa türün bizatihi kendisine mi? Tür-dışı olana yönelen eylem, ne kadar sert, yıkıcı ya da kanlı olursa olsun, ontolojik olarak suç olmak zorunda değildir. Buna karşılık, biçimsel olarak “normal” ya da “doğal” görünen bir eylem, eğer yönelimini türün kendisine çevirmişse, suç karakteri kazanır. Bu ölçüt, suçun neden çoğu zaman “anlaşılmaz” ya da “orantısız” algılandığını da açıklar: çünkü suç, eylemin görünür formunda değil, görünmeyen yöneliminde saklıdır.

Bu tanımsal kriter, suçun neden her zaman kategorik bir sarsıntı yarattığını da açıklar. Suç, tür için yalnızca zarar verici değildir; türün kendi eylemsel haritasını bozar. Tür, hangi eylemin kendisini sürdürdüğünü, hangisinin kendisini yok ettiğini ayırt etmekte zorlanır. Çünkü aynı eylem kalıbı, hem sürekliliğin hem de yok oluşun aracı haline gelmiştir. Bu durum, suçun neden “yasaklanması gereken” bir davranıştan çok daha fazlası olduğunu gösterir: suç, eylemsel kategorilerin çöküşüdür.

Bu noktada suçun tanımsal kriteri, normatif sistemlerin neden sürekli genişlemek zorunda kaldığını da açıklar. Hukuk, ahlak ve toplumsal normlar, eylemin biçimine değil, eylemin yönelimine dair kesin ve sabit işaretler üretmekte zorlanır. Çünkü yönelim, bağlama göre değişir ve çoğu zaman görünür değildir. Bu nedenle normatif sistemler, suçu eylemle özdeşleştirme eğilimine girer; “şiddet kötüdür”, “öldürmek yanlıştır” gibi genellemeler üretir. Oysa bu genellemeler, suçun ontolojik çekirdeğini ıskalar ve yalnızca yüzeyde bir düzen hissi yaratır.

Suçun tanımsal kriterinin yönelim olması, aynı zamanda suçun neden bastırılamadığını da açıklar. Eylemi yasaklamak, yönelimi ortadan kaldırmaz. Tür, kendi süreklilik mekanizmalarıyla var olduğu sürece, bu mekanizmaların kendisine yönelme ihtimali de var olmaya devam eder. Suç, bu ihtimalin gerçekleşmiş hâlidir. Bu nedenle suç, bireysel patoloji olarak ele alındığında anlaşılmaz; suç, türsel bir olanak olarak ele alındığında ise kaçınılmaz görünür.

Son olarak bu tanım, suçun neden her zaman “sınır deneyimi” olarak yaşandığını da açıklar. Suç, türün kendi sınırları içinde gerçekleşir; ama bu sınırları içeriden çözer. Suçlu, türün dışında değildir; tam tersine, türün eylemsel repertuarını en saf biçimde kullanan figürdür. Bu yüzden suçlu, hem tanıdık hem de dehşet vericidir. Tanıdıktır, çünkü yaptığı şey türün bildiği bir eylemdir. Dehşet vericidir, çünkü bu eylem artık türün kendisini hedef almaktadır.

Dolayısıyla suçun tanımsal kriteri şudur: türün devamlılığı için var olan bir eylemin, yönelimini türün kendisine çevirmesi. Bu kriter sağlandığında, eylemin biçimi, şiddet düzeyi ya da normatif statüsü ikincil hale gelir. Suç, bu yönelim tersinmesinin adıdır ve bu tersinme, suçun ontolojik özünü oluşturur.                                                                                                                                                         

3. SUÇ VE MUTLAK BİREYSELLEŞME

3.1. Suçun Bireyselleşmenin Nihai Aşaması Oluşu

Suç, bireyselleşme sürecinin tali bir sapması ya da yan ürünü değil; bu sürecin mantıksal olarak zorunlu ve nihai aşamasıdır. Bireyselleşme, çoğu zaman özgürleşme, özerkleşme ya da türsel bağlardan kurtulma olarak olumlu bir anlatı içinde sunulur. Oysa ontolojik düzlemde bireyselleşme, bireyin türle kurduğu zorunlu bağları gevşetmesi değil; bu bağları fiilen koparmaya yönelmesi anlamına gelir. Suç, bu yönelimin somutlaştığı eşiği temsil eder.

Birey, varlığını sürdürmek için türün süreklilik mekanizmalarına ontolojik olarak bağlıdır. Beslenme, cinsellik, korunma, saldırı ve işbirliği gibi eylemler, bireyin kendi icadı değil; bireyin içine doğduğu türsel programın parçasıdır. Bu nedenle birey, bu eylemler aracılığıyla hayatta kalır ve yine bu eylemler aracılığıyla “birey” olur. Ancak bireyselleşme ilerledikçe, bu eylemler artık tür adına değil, bireyin kendisi adına icra edilmek istenir. İşte bu noktada, birey ile tür arasındaki gerilim keskinleşir.

Bireyselleşmenin nihai aşaması, bireyin eylemini türsel amaçlardan tamamen soyutlayarak, onu yalnızca tekil arzunun taşıyıcısı haline getirmesidir. Fakat burada aşılması imkânsız bir ontolojik sınır vardır: bireyin elinde, türden bağımsız bir eylem repertuarı yoktur. Birey, bireysel olmak istediğinde dahi, türün ona sunduğu araçları kullanmak zorundadır. Bu zorunluluk, bireyselleşmenin içsel çelişkisini oluşturur. Birey, türden kopmak ister; ama kopuşu mümkün kılan tek araçlar, türün kendisine aittir.

Suç, bu çelişkinin çözüldüğü değil; patladığı noktadır. Birey, eylemini türsel bağlamdan koparmanın tek yolunun, bu eylemi türün kendisine yöneltmek olduğunu fark ettiğinde, suç ortaya çıkar. Eylem artık tür için değildir; türün yokluğunu varsayan bireyin kendisi içindir. Bu noktada birey, türle bağını sembolik olarak değil, eylemsel olarak koparır. Suç, bu nedenle, bireyselleşmenin düşünsel ya da ideolojik bir ifadesi değil; pratik düzeydeki nihai hamlesidir.

Bu bağlamda suç, bireyin türden kopuşunun rastlantısal bir sonucu değildir. Aksine, bireyselleşme mantığı tutarlı biçimde sonuna kadar takip edildiğinde, suç kaçınılmaz hale gelir. Çünkü birey, türün devamlılığını hedefleyen eylemleri türün kendisine yöneltmeden, eylemi bütünüyle bireysel bir forma sokamaz. Yamyamlık, tecavüz, tür içi şiddet ve benzeri suç biçimleri, bu nedenle “sapma” değil; bireyselleşmenin ontolojik olarak tutarlı sonuçlarıdır.

Suçun bireyselleşmenin nihai aşaması oluşu, aynı zamanda suçlunun neden toplumsal hayal gücünde bu kadar merkezi bir figür haline geldiğini de açıklar. Suçlu, türün içinde doğmuş; fakat türün süreklilik mantığını fiilen reddetmiş kişidir. Bu reddiye, söylemsel değil, eylemseldir. Suçlu, türün eylemsel araçlarını en saf biçimde kullanır; fakat bu araçları türün kendisine yöneltir. Bu nedenle suçlu, hem bireyselliğin en uç örneği hem de tür için en büyük tehdittir.

Burada bireyselleşme, özgürleşmeyle özdeşleştirilemez. Suç, bireyin “özgür iradesinin” kanıtı değildir; bireyin, türsel zorunluluklardan kurtulmak için başka bir yolu olmadığının göstergesidir. Birey, birey olabilmek için suçu işlemek zorunda kalır. Bu zorunluluk, bireyselleşmenin romantik anlatısını temelden sarsar. Bireysellik, bu çerçevede, masum bir özerklik değil; türle kurulan ontolojik bir savaşın ürünüdür.

Dolayısıyla suç, bireyselleşmenin karşıtı değil; onun tamamlanmış hâlidir. Birey, suça yöneldiği anda, türün devamlılığı idealinden kopar ve eylemini bütünüyle kendisine ait kılar. Bu kılma, bireyi türün bir parçası olmaktan çıkarır; fakat bu çıkış, barışçıl bir ayrılık değil, türün eylemsel düzenine yönelmiş bir saldırıdır. Suç, bu nedenle, bireyselleşmenin sınırı değil; bireyselleşmenin ontolojik olarak gerçekleştiği andır.                                                                                                                                       

3.2. Türsel Eylemlerin Zorunluluğu

Bireyin türle kurduğu ontolojik bağ, düşünsel ya da kültürel bir aidiyetten ibaret değildir; bu bağ, doğrudan eylemsel bir zorunluluk olarak işler. Birey, türün sürekliliğini sağlayan eylemler dışında var olamaz. Beslenme, cinsellik, korunma, saldırı ve işbirliği gibi pratikler, bireyin özgürce seçtiği davranışlar değil; bireyin varlık koşullarıdır. Bu nedenle birey, türden kopmak istediğinde bile, türün ona sunduğu bu eylemsel repertuarın dışına çıkamaz. Türsel eylemler, bireyin “tercih alanı” değil; bireyin ontolojik çerçevesidir.

Bu zorunluluk, bireyselleşme sürecinin temel açmazını oluşturur. Birey, birey olmak ister; fakat bireyliğini icra edebileceği tek zemin, türün devamlılığı için inşa edilmiş eylemsel kalıplardır. Bireyin kendisine ait, türden bağımsız bir eylem dili yoktur. Bu nedenle bireyselleşme, türsel eylemlerin terk edilmesiyle değil; bu eylemlerin yeniden anlamlandırılmasıyla ilerler. Ancak bu yeniden anlamlandırma, belirli bir noktaya kadar mümkündür. Çünkü eylem, anlamdan daha derin bir düzeyde, yönelimle belirlenir.

Türsel eylemler, yalnızca işlevsel değildir; aynı zamanda yönelimsel olarak kilitlidir. Beslenme dışsal olana, üreme geleceğe, korunma tehdit olana, işbirliği benzer olana yönelir. Bu yönelimler, türün kendisini çevreyle ve zamanla ilişkilendirme biçimidir. Birey, bu yönelimleri askıya alamaz; yalnızca onların hedefini değiştirebilir. İşte suçun imkânı, tam da bu noktada ortaya çıkar. Birey, eylemi durduramaz; fakat eylemin yöneldiği ontolojik nesneyi değiştirebilir.

Bu nedenle türsel eylemler, bireyselleşmenin önünde bir engel değil; bireyselleşmenin tek mümkün aracıdır. Birey, bireyselliğini icra etmek için, türün eylemlerini kullanmak zorundadır. Ancak bu kullanım, türün amaçlarıyla uyumlu kaldığı sürece bireyselleşme sınırlı kalır. Eylem, türsel hedeflere hizmet ettiği müddetçe, birey türün taşıyıcısı olmaya devam eder. Bireyselleşmenin mutlak hale gelmesi, eylemin türsel bağlamdan bütünüyle koparılmasıyla mümkündür.

Bu kopuş, eylemin terk edilmesiyle değil; eylemin türe yöneltilmesiyle gerçekleşir. Birey, türsel eylemi türün kendisine çevirerek, hem eylemin zorunluluğunu korur hem de eylemi bütünüyle kendisine ait kılar. Bu hamle, bireyin türle olan bağını sembolik düzeyde değil, pratik düzeyde koparır. Eylem artık türün sürekliliğini sağlamaz; türün sürekliliğini sabote eden bireyin tekil arzusunu gerçekleştirir.

Bu noktada türsel eylemlerin zorunluluğu, suçun neden kaçınılmaz olduğunu da açıklar. Eğer bireyin türden bağımsız bir eylem repertuarı olsaydı, bireyselleşme suç üretmeden de mümkün olabilirdi. Ancak böyle bir repertuar yoktur. Tür, bireyi eylemsel olarak kuşatmıştır. Birey, bu kuşatmadan kaçmak istediğinde, elindeki tek araçları —yani türün silahlarını— kullanmak zorundadır. Suç, bu zorunluluğun eylemsel sonucudur.

Dolayısıyla suç, bireyin türsel eylemleri “yanlış” kullanması değildir. Suç, bireyin bu eylemleri en tutarlı biçimde kullanmasıdır. Eylem, durdurulmamış; aksine, türsel bağlamdan tamamen arındırılarak saf bireysel forma indirgenmiştir. Bu indirgeme, eylemin değil, yönelimin radikalleşmesidir. Birey, eylemi türden kopararak, eylemi bütünüyle kendisine mal eder.

Türsel eylemlerin zorunluluğu, bu nedenle, suçun psikolojik ya da ahlaki bir sapma değil; ontolojik bir sonuç olduğunu gösterir. Birey, suç işlediğinde türsel doğasını ihlal etmez; türsel doğasını sonuna kadar gerçekleştirir. Ancak bu gerçekleştirme, tür için yıkıcıdır. Çünkü tür, kendi sürekliliğini sağlayan eylemleri, artık kendisini hedef alan araçlar olarak deneyimler.

Bu bağlamda suç, bireyselleşmenin “yan etkisi” değil; bireyselleşmenin mümkün olduğu tek güzergâhtır. Türsel eylemlerden kaçış yoktur; fakat bu eylemlerin yöneliminin tersine çevrilmesi mümkündür. Suç, bu tersine çevirmenin adıdır ve türsel eylemlerin zorunluluğu, suçun ontolojik zeminini oluşturur.                                                                                                                                          

3.3. Suçun Ortaya Çıkış Noktası

Suçun ortaya çıkış noktası, bireyin türsel eylemleri icra etmeyi bırakması değil; bu eylemleri türsel amaçlardan bütünüyle soyutlamasıdır. Burada kritik olan, eylemin kesintiye uğraması değil, eylemin anlam ufkunun çökmesidir. Birey hâlâ beslenir, hâlâ cinsellik yaşar, hâlâ şiddet uygular, hâlâ sahiplenir ve kontrol eder. Ancak bu eylemler artık türün devamlılığına, ortak yaşama ya da kolektif geleceğe gönderme yapmaz. Eylem, yönelimsel olarak yalnızca bireyin tekil arzusuna kapanır.

Bu kapanma anı, suçun ontolojik olarak belirdiği andır. Çünkü birey, eylemini tür adına değil, türün yokluğunu varsayarak icra etmeye başlar. Tür, artık eylemin anlamını belirleyen ufuk olmaktan çıkar; eylem, bireyin kendisi için, bireyin kendisine ait bir icra haline gelir. Bu noktada birey, türle olan bağını düşünsel olarak reddetmez; pratikte geçersiz kılar. Suç, bu nedenle bir ideoloji ya da söylem değil; doğrudan eylemsel bir kopuştur.

Suçun ortaya çıktığı bu eşik, bireyin eylemini ilk kez bütünüyle “benim” diyebildiği noktadır. Ancak bu sahiplenme, masum bir özerklik değildir. Çünkü birey, eylemi kendisine ait kılabilmek için, eylemin türsel anlamını yok etmek zorundadır. Bu yok ediş, eylemi durdurarak değil; eylemi türün kendisine yönelterek gerçekleşir. Birey, eylemi tür için olmaktan çıkardığında, eylemin tek mümkün hedefi türün kendisi haline gelir.

Bu nedenle suç, bireyin türden kopmasının rastlantısal bir sonucu değil; bireyin türden kopabilmesinin tek tutarlı yoludur. Eylem, türsel bağlamda kaldığı sürece, birey ne kadar farklı, ne kadar özgün ya da ne kadar aykırı olursa olsun, hâlâ türün bir taşıyıcısıdır. Mutlak bireyselleşme, eylemin türsel bağlamdan tamamen sökülmesini gerektirir. Bu sökülme ise ancak eylemin türü hedef almasıyla mümkündür.

Burada suçun ortaya çıkışı, bireyin “kötü niyetli” olmasıyla açıklanamaz. Suç, niyetle değil, yapısal zorunlulukla ilgilidir. Birey, birey olmak ister; fakat bireyliğini kurabileceği tek zemin türsel eylemlerdir. Bu çelişki, bireyi eylemi tersine çevirmeye zorlar. Suç, bu zorunluluğun eylemde aldığı biçimdir. Bu nedenle suç, ahlaki bir düşüş değil; ontolojik bir sonuçtur.

Bu noktada birey, türle olan ilişkisini sembolik düzeyde değil, fiilî düzeyde askıya alır. Artık eylem, türün devamlılığına hizmet eden bir halka değildir; türün sürekliliğini bozan bir kesintidir. Ancak bu kesinti, eylemin durmasıyla değil, eylemin aynı kalmasına rağmen yöneliminin tersine dönmesiyle oluşur. Suçun bu kadar sarsıcı olmasının nedeni de budur: eylem tanıdıktır, mekanizma tanıdıktır, fakat sonuç tür için yıkıcıdır.

Suçun ortaya çıkış noktasında birey, türün ontolojik taleplerini artık tanımaz hale gelir. Tür, eylemin anlam ufku olmaktan çıkar; birey, yalnızca kendi içkin arzusunu referans alır. Bu içkinleşme, bireyi türün dışında konumlandırmaz; tam tersine, bireyi türün içine daha derin biçimde gömer. Eylem türseldir, fakat tür karşıtıdır. Bu çelişki, suçun ontolojik yoğunluğunu oluşturur.

Dolayısıyla suç, bireyin türsel eylemleri reddetmesi değil; bu eylemleri en saf ve filtresiz biçimde kendisine mal etmesidir. Bu sahiplenme, türün devamlılığı idealini askıya alır ve eylemi bütünüyle bireyin tekil varoluşuna bağlar. Suç, bu bağlanmanın adıdır. Ve bu bağlanma gerçekleştiğinde, birey artık türün bir parçası değil; türün kendi eylemleriyle yüzleştiği bir tehdit haline gelir.                               

4. YAMYAMLIK VE BİREYSEL ARZUNUN SAF FORMU

4.1. Yamyamlığın Yapısal Zorunluluğu

Yamyamlık, bireysel arzunun saf forma ulaşabildiği nadir eylemlerden biri değildir; aksine, bireysel arzunun saf forma ulaşmasının ontolojik olarak mümkün olduğu tek düzlemdir. Bunun nedeni yamyamlığın aşırılığı ya da istisnailiği değil, tam tersine, yapısal zorunluluğudur. Birey, beslenme gibi en ilksel türsel eylemi bireysel bir forma indirgemek istediğinde, bu indirgeme ancak besin nesnesinin bizzat türün kendisi haline gelmesiyle mümkündür. Başka hiçbir durumda beslenme, türsel bağlamından tamamen koparılamaz.

Beslenme, ontolojik olarak dışsal olanın içselleştirilmesidir. Canlı, kendisi olmayanı tüketerek kendisini sürdürür; bu yönelim, türün çevreyle kurduğu temel ilişkidir. Ancak birey, bu eylemi tür için değil, yalnızca kendisi için icra etmek istediğinde, dışsallık ortadan kalkar. Çünkü dışsal olan, her zaman türsel bir bağlam içerir: av, bitki, kaynak, çevre. Beslenmenin bireysel forma indirgenmesi, bu bağlamın tamamen askıya alınmasını gerektirir. İşte tam bu noktada tür, tek mümkün besin nesnesi olarak ortaya çıkar. Yamyamlık, bu nedenle bir tercih değil, mantıksal bir sonuçtur.

Bu sonuç, eylemin biçiminde hiçbir değişiklik yaratmaz. Yamyamlıkta beslenme hâlâ beslenmedir: tüketme, parçalama, içselleştirme ve dönüştürme. Değişen tek şey, eylemin ontolojik muhatabıdır. Eylem artık tür için icra edilmez; eylem, türün yokluğunu varsayan bireyin kendisi için icra edilir. Bu noktada birey, beslenme eylemini türsel sürekliliğin hizmetinden çekip alır ve onu bütünüyle bireysel arzuya tahsis eder. Eylem artık bir “devam” aracı değil, bir içkin tatmin mekanizmasıdır.

Bu içkinleşme, eylemin bireyin kapalı iç evrenine katlanmasıyla gerçekleşir. Beslenme, dış dünya ile kurulan bir ilişki olmaktan çıkar; bireyin kendi içine kapanan, kendine dönük bir devinim haline gelir. Tür artık eylemin anlam ufku değildir; birey, eylemi gerçekleştirirken türü hesaba katmaz, hatta türün yokluğunu fiilen varsayar. Yamyamlık, bu anlamda, bireyin türle kurduğu tüm anlam bağlarını eylem düzeyinde kopardığı andır.

Bu yüzden yamyamlık, bireysel arzunun “en uç” biçimi değil, en tutarlı biçimidir. Birey, arzusunu hiçbir türsel gerekçeyle paylaşmaz, gerekçelendirmez ya da maskelemez. Arzu, kendisini doğrudan icra eder. Ancak bu icra, bireyin elindeki araçların sınırlılığı nedeniyle, yalnızca türün kendisine yönelerek mümkün olur. Yamyamlık, bireysel arzunun özgürleşmesi değil; bireysel arzunun türün imkânlarıyla kendisini gerçekleştirmesidir.

Burada yamyamlık, ahlaki bir sapma olarak değil, ontolojik bir açıklık olarak düşünülmelidir. Yamyamlık, türsel sürekliliğin bireysel arzuyla uzlaştırılamadığı noktayı gösterir. Birey, beslenmeyi bireysel hale getirmek ister; fakat bunu yapabileceği tek yol, türün kendisini besin haline getirmektir. Bu nedenle yamyamlık, bireyselleşmenin rastlantısal bir yan ürünü değil; bireyselleşmenin mantıksal son noktasıdır.

Bu noktada birey, artık türün taşıyıcısı değildir. Eylem hâlâ türseldir, fakat tür karşıtıdır. Beslenme eylemi, türün devamını sağlamaz; türün çözülmesine yönelir. Bu, bireyin türden “ayrılması” değildir; bireyin türü, kendi eylemi aracılığıyla askıya almasıdır. Yamyamlık, bu askıya almanın en saf, en dolaysız ve en maskesiz biçimidir.

Dolayısıyla yamyamlık, suçlar arasında ayrıcalıklı bir örnek olduğu için değil; suçun ontolojik mantığını hiçbir yan unsur olmadan kristalize ettiği için merkezîdir. Beslenme gibi mutlak bir türsel zorunluluk, bireysel arzuya indirgenmek istendiğinde, tür kaçınılmaz olarak hedef haline gelir. Bu kaçınılmazlık, yamyamlığı bir “dehşet örneği” değil, bir yapısal zorunluluk haline getirir.

Yamyamlık, bireysel arzunun saf formudur; çünkü arzu, burada hiçbir kolektif gerekçeye, hiçbir gelecek tahayyülüne, hiçbir türsel ideale bağlanmaz. Arzu, yalnızca kendisine kapanır. Ve tam da bu nedenle, yamyamlık, tür için yalnızca bir suç değil, kendi varlık mantığının birey aracılığıyla ifşa edilmesidir.                                                                                                                                                    

4.2. Diğer Suç Türlerinin Aynı Mantığı

Yamyamlık, bireysel arzunun saf forma ulaşmasının en kristal örneği olsa da, bu mantık yalnızca beslenme eylemine özgü değildir. Türün sürekliliğini sağlayan tüm eylemsel alanlar, aynı ontolojik gerilime ve aynı yönelim tersinmesine açıktır. Yamyamlık burada bir istisna değil, bir açıklayıcı çekirdek işlevi görür. Diğer suç türleri, bu çekirdeğin farklı eylem alanlarında aldığı biçimlerdir.

Şiddet, bu yapının en görünür ama en yanlış anlaşılan örneklerinden biridir. Türsel düzlemde şiddet, dışsal tehditlere karşı geliştirilen bir savunma refleksidir. Avlanma, sınır koruma, tehdit bertarafı gibi pratiklerde şiddet, türün hayatta kalma araçlarından biridir. Ancak birey, bu şiddeti kolektif savunma bağlamından çekip aldığında, şiddet artık tür adına değil, bireysel egemenlik adına icra edilir. Şiddet, dış tehdide değil; türün kendi üyelerine yönelir. Eylem hâlâ şiddettir, hatta çoğu zaman daha “etkili”dir; fakat artık türün sürekliliğini sağlamaz, türün iç yapısını çözer. Şiddetin bireysel forma indirgenmesi, şiddetin yöneliminin türden bireye katlanmasıyla gerçekleşir.

Üreme alanında ortaya çıkan suçlar da aynı ontolojik mantığı izler. Ontolojik olarak üreme, türün geleceğe doğru açılma mekanizmasıdır. Cinsellik, bu bağlamda, bireysel hazdan önce türsel devamlılığın aracıdır. Ancak birey, bu eylemi türsel bağlamdan koparıp yalnızca kontrol, sahiplenme ve tahakküm aracı haline getirdiğinde, suç ortaya çıkar. Tecavüz, ensest ve benzeri suçlar, cinselliğin biçimini bozmaz; cinsellik hâlâ cinselliktir. Bozulan şey, cinselliğin ontolojik yönelimidir. Eylem artık türün çoğalmasına değil, bireyin içkin arzusunun tatminine kapanır. Burada da eylem, türsel zorunluluktan arındırılarak bireysel mülkiyet haline getirilir.

Koruma ve bakım mekanizmaları da aynı dönüşüme uğrayabilir. Türsel düzlemde koruma, kırılgan olanın sürdürülmesi ve sürekliliğin garanti altına alınmasıdır. Ancak birey, bu mekanizmayı bireysel iktidar aracı haline getirdiğinde, koruma baskıya, sahiplenmeye ve denetime dönüşür. “Koruma” adı altında uygulanan şiddet, bireyin türsel bir rolü icra etmesi değil; bu rolü kendisine ait bir güç formuna dönüştürmesidir. Eylem hâlâ koruma gibi görünür; fakat artık tür için değil, bireyin egemenliği için çalışır.

Bu örneklerin tamamında ortak olan şey, eylemin biçimsel olarak korunmasıdır. Suç, eylemin icadından değil; eylemin ontolojik bağlamdan koparılmasından doğar. Şiddet, cinsellik, bakım, sahiplenme gibi pratikler, türün sürekliliğini mümkün kılan araçlardır. Ancak birey, bu araçları türsel bağlamdan çekip aldığında, eylemler bireyin kapalı iç evrenine katlanır. Eylem artık bir ağın parçası değildir; bireyin kendi içine kapanan bir devinimidir.

Bu nedenle suç, eylemin aşırılaşması değil; eylemin yalnızlaşmasıdır. Eylem, kolektif bir anlam ufkuna referans vermeyi bıraktığında, bireyin tekil arzusu eylemin tek gerekçesi haline gelir. Bu noktada birey, eylemi tür adına icra eden bir taşıyıcı olmaktan çıkar; eylemin mutlak sahibi olur. Ancak bu sahiplik, tür için yıkıcıdır. Çünkü tür, kendi eylemsel araçlarının artık kendisini hedef alabildiğini görür.

Yamyamlık bu mantığı en çıplak biçimde açığa çıkarır; fakat diğer suç türleri, aynı yapının farklı eylem alanlarındaki tezahürleridir. Şiddetin bireysel egemenliğe, üremenin kontrole, korumanın tahakküme dönüşmesi; hepsi aynı ontolojik hareketin ürünüdür. Türsel süreklilik eylemi, bireysel arzunun saf formuna indirgenmiştir.

Dolayısıyla suçlar arasında hiyerarşik bir “vahşet” sıralaması yapmak ontolojik olarak anlamsızdır. Yamyamlık daha korkunç olduğu için değil; daha şeffaf olduğu için merkezîdir. Diğer suçlar, bu şeffaflığı çeşitli sembolik, psikolojik ya da toplumsal katmanlarla örter. Ancak yapısal mantık aynıdır: birey, türün eylemini kendisine ait kılarak bireyselleşir; ve bu bireyselleşme, tür için doğrudan bir tehdide dönüşür.                                                                                                                                             

4.3. Suçun Tanımı

Bu noktada artık suç, ne ahlaki bir sapma ne de hukuki bir ihlal olarak tanımlanabilir. Ortaya çıkan yapı, bu kategorilerin her ikisini de aşan, daha derin bir ontolojik zorunluluğa işaret eder. Suç, bireyin eylemini türsel zorunluluktan bilinçli ya da bilinçsiz biçimde arındırarak, onu bütünüyle kendisine ait kılma girişimidir. Bu girişim, bireyselleşmenin rastlantısal bir sonucu değil; bireyselleşmenin mantıksal olarak kaçınılmaz ürünüdür.

Birey, birey olabilmek için eylemini tür adına icra eden bir taşıyıcı olmaktan çıkarmak zorundadır. Ancak bireyin elinde, türden bağımsız bir eylem repertuarı yoktur. Beslenme, cinsellik, şiddet, korunma gibi tüm eylemler, tarihsel ve biyolojik olarak türün sürekliliğini sağlamak üzere kristalize olmuştur. Bu nedenle birey, eylemini bireysel hale getirmek istediğinde, eylemi terk edemez; yalnızca eylemin ontolojik bağlamını terk edebilir. Suç, bu terk edişin eylemde aldığı biçimdir.

Bu bağlamda suç, eylemin “yanlış” yapılması değildir. Aksine, eylemin en tutarlı biçimde yapılmasıdır. Eylem, türsel bağlamından tamamen koparılarak, bireyin kapalı iç evrenine yerleştirilir. Artık eylem, türün devamlılığına, kolektif geleceğe ya da ortak yaşama referans vermez. Eylem, yalnızca bireyin içkin arzusuna hizmet eder. Bu içkinleşme, eylemi saflaştırır; fakat bu saflık, tür için yıkıcıdır.

Suçun tanımı tam da bu noktada belirginleşir: suç, bireyin eylemi tür için olmaktan çıkarıp, türün yokluğunu varsayan bir düzlemde icra etmesidir. Eylem artık türün bir parçası değildir; türün askıya alındığı bir alanda gerçekleşir. Ancak bu askıya alma, sembolik ya da düşünsel değil, fiilîdir. Birey, türü tartışmaz; türü eylem yoluyla geçersiz kılar.

Bu nedenle suç, bireyselleşmenin karşıtı değil; bireyselleşmenin tamamlanmış hâlidir. Birey, suç işlediği anda, eylemini bütünüyle kendisine ait kılar. Eylem, artık türün sürekliliğine hizmet eden anonim bir mekanizma değildir; bireyin tekil varoluşunun doğrudan ifadesidir. Ancak bu ifade, türün kendi eylemsel araçlarıyla gerçekleştiği için, tür için kabul edilemez bir tehdide dönüşür.

Bu tanım, suçun neden bastırılamadığını da açıklar. Suç, bireyin “kötülüğü”nden kaynaklanmaz; bireyin birey olma çabasının ontolojik sınırına dayanmasından kaynaklanır. Tür, bireye eylem araçlarını verir; birey, bu araçları kullanarak türden kopar. Suç, bu kopuşun adıdır. Bu nedenle suç, birey ortadan kaldırılmadıkça ortadan kaldırılamaz; fakat bireyin ortadan kaldırılması da türün kendi devamlılık mekanizmalarını yok etmek anlamına gelir.

Dolayısıyla suç, tür için paradoksal bir olgudur. Tür, suçu yasaklamak zorundadır; çünkü suç, türün içten çözülmesidir. Ancak tür, suçu tamamen ortadan kaldıramaz; çünkü suç, bireyselleşmenin zorunlu ürünüdür ve birey, türün vazgeçilmez taşıyıcısıdır. Bu paradoks, suçun neden her toplumda, her dönemde ve her kültürde yeniden üretildiğini açıklar.

Sonuç olarak suç, ne norm ihlalidir ne de sapkınlık. Suç, bireyin eylemi türsel zorunluluktan arındırarak mutlak bireysel mülkiyet haline getirme girişimidir. Bu girişim başarıya ulaştığında birey birey olur; fakat tür, kendi eylemleriyle yüzleşmek zorunda kalır. Suç, bu yüzleşmenin adıdır ve bu nedenle suç, bireyselleşmenin en saf, en tutarlı ve en tehlikeli sonucudur.                                                                        

5. TÜREL SİLAHLAR VE KATEGORİK ÇÖKÜŞ

5.1. Bireyin Araç Setinin Sınırlılığı

Bireyin ontolojik olarak karşı karşıya olduğu en temel sınır, eylemsel araç setinin mutlak biçimde sınırlı oluşudur. Bu sınır, kültürel ya da tarihsel bir eksiklik değil; doğrudan varlık koşuludur. Birey, hayatta kalmak için kullandığı tüm pratikleri türden devralır. Beslenme, üreme, korunma, saldırı, işbirliği, sahiplenme ve denetim gibi eylemler, bireyin kişisel icatları değildir; türün tarihsel ve biyolojik olarak kristalize olmuş süreklilik araçlarıdır. Birey, bu araçların dışında bir yaşam pratiği geliştiremez.

Bu nedenle bireyin hayatta kalma pratikleri ile türünkiler arasında niteliksel bir fark yoktur; tam bir örtüşme vardır. Birey, birey olduğu için beslenmez; türün bir parçası olduğu için beslenir. Birey, bireysel arzular geliştirdiği için cinsellik yaşar; türün devamlılığına eklemlendiği için yaşar. En kişisel görünen eylemler bile, ontolojik düzeyde türsel programların birey üzerinden icra edilmesidir. Birey, bu anlamda, türün eylemsel mantığının taşıyıcısıdır.

Bu taşıyıcılık, bireyin özgürlüğünün sınırını da belirler. Birey, neyi arzulayacağını seçebilir; fakat nasıl arzulayacağını seçemez. Arzunun icra edileceği eylemsel biçimler, bireyin kontrolünde değildir. Birey, yalnızca türün ona sunduğu eylem kalıplarıyla arzusunu gerçekleştirebilir. Bu durum, bireyselleşmenin önündeki en sert ontolojik engeldir. Çünkü birey, birey olmak isterken dahi, türün araçlarını kullanmak zorundadır.

Bu zorunluluk, türsel silahların tarihsel ve biyolojik olarak neden bu kadar dirençli olduğunu da açıklar. Türsel eylemler, rastlantısal alışkanlıklar değildir; milyonlarca yıllık seçilim, tekrar ve pekiştirme süreçleriyle kristalize olmuş yapılardır. Beslenme biçimleri, şiddet repertuarları, cinsellik formları ve işbirliği kalıpları, türün çevreyle kurduğu ilişkinin sabitlenmiş izleridir. Bu nedenle bu araçlar, bireysel irade tarafından kolayca dönüştürülemez ya da askıya alınamaz.

Bireyin araç setinin sınırlılığı, bireyin türden kopuşunun neden düşünsel düzeyde mümkün, fakat eylemsel düzeyde imkânsız olduğunu gösterir. Birey, türü reddedebilir, eleştirebilir, hatta inkâr edebilir; ancak eylem anına gelindiğinde, türün silahlarını kullanmaktan başka seçeneği yoktur. Bu, bireyselleşmenin teorik bir iddia olarak kalmasının, pratikte ise sürekli suç üretmesinin temel nedenidir.

Bu noktada “türsel silah” kavramı, metaforik değil, ontolojik bir anlam taşır. Silah, burada yok etme aracı olduğu için değil; yönelimi belirleyen, sonucu tayin eden ve geri döndürülemez etkiler üreten bir eylem olduğu için kullanılır. Türsel eylemler, bireyin elinde nötr araçlar değildir; bireyin eylemini, ister istemez türle ilişkilendiren güçlü yönelim düzenekleridir. Bu düzeneklerden kaçış yoktur; yalnızca bu düzeneklerin hedefi değiştirilebilir.

Dolayısıyla bireyin araç setinin sınırlılığı, suçun neden bir “seçim” değil, bir zorunluluk olarak ortaya çıktığını açıklar. Birey, bireyselliğini icra etmek istediğinde, elindeki tek araçları kullanır. Ancak bu araçlar, türün sürekliliği için inşa edilmiştir. Birey, bu araçları bireysel hale getirmek istediğinde, araçların yönelimi kaçınılmaz olarak türün kendisine döner. Suç, bu dönüşün eylemsel adıdır.

Bu sınırlılık aynı zamanda, suçun neden her zaman türsel bir paniğe yol açtığını da açıklar. Tür, bireyin kullandığı araçlara baktığında, kendisine yabancı bir şey görmez. Aksine, kendi tarihini, kendi süreklilik mantığını ve kendi eylemsel mirasını görür. Ancak bu miras, artık türün aleyhine çalışmaktadır. Tehdit bu nedenle dışsal değildir; türün kendi araçlarının tersine çevrilmiş hâlidir.

Sonuç olarak bireyin araç setinin sınırlılığı, suçun ontolojik zeminini oluşturur. Birey, türden bağımsızlaşmak ister; fakat bunu yapabileceği tek araçlar türünkilerle aynıdır. Bu aynılık, bireyselleşmeyi masum bir özgürleşme süreci olmaktan çıkarır ve onu kaçınılmaz olarak tür karşıtı bir eylemselliğe sürükler. Suç, bu sürüklenmenin mantıksal ve zorunlu sonucudur.                                          

5.2. Suçun Zorunlu Mekanizması

Suçun ortaya çıkışı, bireyin ahlaki bir eşik aşması ya da psikolojik bir patolojiye sürüklenmesiyle açıklanamaz; suç, bireyin bireyselliğini fiilen icra edebilmesinin tek mümkün mekanizması olarak belirir. Bu zorunluluk, bireyin araç setinin sınırlılığından doğar. Birey, birey olmak ister; fakat bireyliğini gerçekleştirebileceği eylemler, türün tarihsel ve biyolojik olarak kristalize olmuş silahlarıyla sınırlıdır. Bu silahlar dışında bireyin kullanabileceği, türden bağımsız hiçbir eylemsel imkân yoktur.

Bu nedenle birey, bireyselleşmek için türsel eylemleri terk edemez. Beslenmeden, cinsellikten, şiddetten, sahiplenmeden ya da korunmadan vazgeçmek, bireyin varlık koşullarını askıya almak anlamına gelir. Birey, birey olabilmek için hayatta kalmak zorundadır; hayatta kalmak içinse türsel eylemleri icra etmek zorundadır. Bu çelişki, bireyselleşmenin önünde aşılması imkânsız bir engel değil; bireyselleşmenin yönelimsel olarak radikalleşmesini zorunlu kılan bir basınçtır.

Suçun zorunlu mekanizması tam burada işler. Birey, türden kopmak ister; fakat kopuşu mümkün kılacak tek yol, türsel eylemleri kullanmaya devam etmektir. Ancak bu eylemler, tür adına icra edildiği sürece birey türün taşıyıcısı olmaktan çıkamaz. Dolayısıyla birey, eylemi değil, eylemin hedefini değiştirmek zorundadır. Türsel silahlar, türün sürekliliğini sağlamak için inşa edilmiştir; birey, bu silahları bireysel hale getirmek istediğinde, silahların kaçınılmaz olarak türün kendisine yönelmesi gerekir.

Bu yönelim, bireyin bilinçli bir tercihi olmak zorunda değildir; mekanizma, yapısal olarak böyle çalışır. Birey, beslenmeyi bireysel arzuya indirgediğinde tür besin haline gelir; cinselliği bireysel tahakküme indirgediğinde türün bedeni hedef olur; şiddeti bireysel egemenliğe dönüştürdüğünde türün üyeleri tehdit haline gelir. Eylem biçimsel olarak aynıdır; fakat yönelim, türden bireye katlanmıştır. Suç, bu katlanmanın zorunlu ürünüdür.

Bu noktada suç, bireyin türsel silahları “yanlış” kullanması değildir. Aksine, birey bu silahları tam da oldukları gibi kullanır. Suçun radikalliği, eylemin aşırılığında değil; eylemin bağlamdan koparılmasındadır. Tür için var olan bir araç, türün yokluğunu varsayan bireyin elinde, türün kendisine yönelir. Bu yönelim tersinmesi, bireyselleşmenin başka hiçbir yolla gerçekleştirilememesinden kaynaklanır.

Bu nedenle suç, bireyin bireyselliğini icra etmek için başvurduğu bir “opsiyon” değil; zorunlu bir güzergâhtır. Birey, suç işlemeksizin bireyselleşemez. Çünkü suç dışındaki tüm eylemler, bireyi hâlâ türün süreklilik zincirine bağlar. Suç, bu zincirin eylem düzeyinde kırıldığı andır. Ancak bu kırılma, zincirin dışında yeni bir alan açmaz; zincirin kendisini bireyin hedefi haline getirir.

Bu mekanizma, suçun neden her zaman tür için bu kadar sarsıcı olduğunu da açıklar. Tür, bireyin kullandığı silahlara baktığında, kendisine yabancı bir şey görmez. Aksine, kendi hayatta kalma mantığını, kendi tarihini ve kendi eylemsel mirasını görür. Ancak bu miras, artık türün sürekliliğine değil, bireyin tekilliğine hizmet etmektedir. Tehdit bu yüzden dışsal değildir; türün kendi silahlarının birey tarafından kendisine çevrilmesidir.

Suçun zorunlu mekanizması, aynı zamanda suçun neden bastırılamadığını da gösterir. Tür, bireyin eylemlerini yasaklayarak bireyselleşmeyi durduramaz; çünkü yasaklanan her eylem, türün kendi süreklilik araçlarından biridir. Tür, bireyi ortadan kaldırarak suçu ortadan kaldırabilir; fakat bu da türün kendi taşıyıcılarını yok etmesi anlamına gelir. Bu paradoks, suçun türsel ölçekte neden kalıcı bir tehdit olduğunu açıklar.

Sonuç olarak suç, bireyin türsel silahları kullanarak türden kopma girişiminin kaçınılmaz mekanizmasıdır. Birey, bireyselliğini ancak bu silahları türün kendisine yönelterek icra edebilir. Bu yönelme, ne ahlaki bir düşüş ne de psikolojik bir sapmadır; bireyselleşmenin ontolojik zorunluluğudur. Suç, bu zorunluluğun eylemde aldığı biçimdir ve bu biçim, tür için kategorik bir çöküş ihtimalini sürekli olarak canlı tutar.                                                                                                                                            

5.3. Kategorik Çöküş

Kategorik çöküş, türün dışsal bir saldırı altında zayıflaması ya da geçici bir kriz yaşaması değildir. Burada söz konusu olan şey, türün kendi varlık mantığını oluşturan kategorilerin içeriden işlevsiz hale gelmesidir. Tür, kendisini sürdürmek için inşa ettiği eylemsel araçlarla artık kendisini tanıyamaz hale gelir. Çünkü bu araçlar, tam da türün varlık koşullarını güvence altına almak üzere kurulmuşken, birey tarafından türün kendisine yöneltilmiştir. Tehdit, bu nedenle niceliksel değil, nitelikseldir; saldırı dışarıdan değil, kategorilerin içinden gelir.

Bu çöküşün özgüllüğü, türün karşılaştığı şeyin “yeni” olmamasında yatar. Tür, bireyin kullandığı eylemlere baktığında, yabancı bir pratik görmez. Beslenme, savunma, şiddet, üreme ve koruma hâlâ bildik eylemlerdir. Ancak bu tanıdıklık, güven üretmez; aksine, ontolojik bir panik yaratır. Çünkü tür, hangi eylemin kendisini sürdürdüğünü, hangisinin kendisini çözdüğünü ayırt edemez hale gelir. Aynı eylem kalıbı, hem sürekliliğin hem de yok oluşun aracı haline gelmiştir.

Kategorik çöküş tam olarak bu ayırt edilemezlikte belirir. Savunma, artık savunma değildir; beslenme artık beslenme değildir; koruma artık koruma değildir. Bu eylemler, isimlerini korur fakat işlevlerini kaybeder. Türün ontolojik haritası, eylem ile anlam arasındaki bağın kopmasıyla çöker. Tür, kendi mantığını tanıyamaz hale gelir; çünkü mantık, kendi karşıtını üretmiştir. Bu durum, tür için sıradan bir tehditten çok daha ağırdır: bu, anlamın çözülmesidir.

Bu çöküşte kritik olan nokta, tehdidin dışsal olmamasıdır. Dışsal tehditler tanımlanabilir, sınırlanabilir ve bertaraf edilebilir. Oysa burada tehdit, türün kendi süreklilik araçlarının tersine çevrilmiş hâlidir. Tür, kendisini savunmak için başvurduğu reflekslerin artık işe yaramadığını değil; bizzat kendisine yöneldiğini fark eder. Bu fark ediş, türün savunma kapasitesini felç eder. Çünkü savunma refleksi, savunulacak bir “dış” varsayar; oysa burada saldırı, türün kendi iç düzeninden gelmektedir.

Kategorik çöküş, bu nedenle geri döndürülebilir bir kriz değildir. Eylemler durdurulsa bile, tür artık şunu bilmektedir: kendi araçları, kendi varlığını hedef alabilecek potansiyele sahiptir. Bu bilgi, türün ontolojik belleğine kazınır. Tür, bundan sonra hiçbir eylemi masum, hiçbir süreklilik mekanizmasını saf biçimde deneyimleyemez. Suç, burada tekil bir olay olmaktan çıkar; türün varlık haritasında açılmış kalıcı bir çatlak haline gelir.

Bu çatlak, normatif düzenlemelerle kapatılamaz. Hukuk, ahlak ve gelenek, eylemleri sınıflandırmaya çalışır; fakat kategorik çöküş, sınıflandırmanın kendisini anlamsızlaştırır. Çünkü sorun, hangi eylemin yasak olduğu değil; eylemin hangi kategoriye ait olduğunun belirsizleşmesidir. Tür, kendi dilini, kendi ayrımlarını ve kendi eylemsel koordinatlarını kaybeder. Bu kayıp, suçun neden yalnızca cezayla yönetilemediğini açıklar.

Bu noktada kategorik çöküş, tür için varoluşsal bir eşiğe işaret eder. Tür, ya kendi süreklilik araçlarının birey tarafından kendisine yöneltilebileceği gerçeğiyle yaşamayı öğrenecek ya da bu gerçeği başka bir düzleme taşıyarak etkisizleştirecektir. İşte bu zorunluluk, bir sonraki aşamada türü yeni bir savunma biçimi geliştirmeye iter. Tür, eylemi ortadan kaldıramadığı için, eylemin statüsünü değiştirmek zorunda kalır. Kurgunun devreye girişi, tam da bu ontolojik çıkmazın ürünüdür.                                        

6. TÜREL MASTÜRBASYON VE ARZUNUN İÇKİNLEŞMESİ

6.1. Masturbatif Ontoloji

Türel mastürbasyon kavramı, yüzeysel bir provokasyon ya da metaforik bir abartı değildir; türün kendi süreklilik mekanizmalarının birey aracılığıyla kendi üzerine kapanmasını tanımlayan zorunlu bir ontolojik durumu işaret eder. Mastürbasyon, en yalın anlamıyla, arzunun dış dünyaya yönelmeden, kendi kendisini hedef almasıdır. Tür ölçeğinde bu durum, arzuya aracılık eden eylemsel aygıtların —beslenme, cinsellik, şiddet, sahiplenme— dışsal nesnelerden koparak, türün kendi dokusuna yönelmesiyle ortaya çıkar.

Bu noktada tür, artık dış dünya ile kurduğu ilişkiler üzerinden varlığını sürdürmez; tür, birey aracılığıyla kendi üzerine kapanan bir devinim üretir. Arzu, dışsal bir nesneyle ilişki kurmaz; türün kendi bedenini, kendi yapısını ve kendi süreklilik mekanizmalarını tüketmeye başlar. Bu tüketim, türün kendisini yok etmeye dönük bilinçli bir eylem değildir; aksine, türün arzu mekanizmasının kendi mantığını sonuna kadar takip etmesinin sonucudur. Masturbatif ontoloji, bu anlamda, niyetin değil yapının ürünüdür.

Bu kapanma anında birey, tür için bir taşıyıcı olmaktan çıkar ve türün kendi arzusunu kendisine yöneltebildiği bir ara yüzey haline gelir. Tür, birey üzerinden kendisine dokunur, kendisini deneyimler ve kendisini tüketir. Burada birey, bağımsız bir fail olmaktan çok, türün kendi üzerine katlanmasını mümkün kılan bir kanal işlevi görür. Bu nedenle suç, bireysel bir saldırıdan ziyade, türün kendi kendisiyle kurduğu patolojik ama tutarlı bir ilişki biçimidir.

Masturbatif ontolojinin ayırt edici özelliği, arzuya aracılık eden araçların hâlâ işlevsel olmasıdır. Beslenme beslenme olarak çalışır, cinsellik cinsellik olarak, şiddet şiddet olarak işler. Ancak bu araçların yönelimi tamamen içe dönmüştür. Arzu, dış dünyada bir karşılık aramaz; tür, birey aracılığıyla kendi kendisinin nesnesi haline gelir. Bu, tür için yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda tanınamaz bir durumdur. Çünkü tür, kendisini hep dış dünya üzerinden tanımlamıştır; şimdi ise kendi içkinliğinde boğulmaktadır.

Bu içkinleşme, türün süreklilik mantığını tersine çevirir. Süreklilik için var olan araçlar, sürekliliği askıya alan bir döngü üretir. Tür, birey üzerinden kendisini tüketirken, bu tüketimi hâlâ “tanıdık” eylemlerle gerçekleştirir. İşte tehlike tam da burada yoğunlaşır: tür, kendi çözülmesini kendi eylemleriyle yaşar. Bu nedenle masturbatif ontoloji, tür için sıradan bir kriz değil; ontolojik bir sapmadır.

Burada mastürbasyon, haz kavramıyla sınırlı değildir. Tür, haz aldığı için kendisine yönelmez; tür, yönelimini kaybettiği için kendisine yönelir. Arzu, dış dünyayla bağını yitirdiğinde, kaçınılmaz olarak kendi kaynağına geri döner. Bu geri dönüş, türün kendi üzerine kapanmasıdır. Birey, bu kapanmanın failinden çok, zeminidir. Tür, birey aracılığıyla kendisini tüketirken, birey de bu süreçte türden kopmuş gibi görünür; oysa gerçekte birey, türün en içkin işlevlerinden birine dönüşmüştür.

Bu nedenle türel mastürbasyon, bireyselleşmenin zaferi değil; bireyselleşmenin tür tarafından içerilmesidir. Birey, eylemini kendisine ait kıldığını zannederken, tür bu eylemi kendi üzerine kapatır. Arzu bireysel gibi görünür; fakat ontolojik düzlemde türün kendi iç devinimine hizmet eder. Bu çelişki, suçun neden hem bireysel hem de türsel bir olgu olarak deneyimlendiğini açıklar.

Türel mastürbasyon, suçun ulaştığı nihai biçim değildir; fakat suçun ontolojik olarak neyi tetiklediğini en açık biçimde gösteren ara evredir. Tür, birey aracılığıyla kendisini tüketmeye başladığında, artık savunma refleksleri eylemi durdurmaya değil, eylemi başka bir düzleme taşımaya yönelmek zorundadır. Kurgunun ilerleyen aşamalarda devreye girişi, bu içkinleşmenin sürdürülemezliğine verilen zorunlu bir tepkidir.                                                                                                                                        

6.2. Yamyamlığın Bu Çerçevedeki Yeri

Yamyamlık, türel mastürbasyon kavramının en açık, en çıplak ve en inkâr edilemez tezahürüdür. Burada tür, birey aracılığıyla yalnızca kendisine dokunmaz; kendi bedenini doğrudan tüketir. Bu nedenle yamyamlık, masturbatif ontolojinin sembolik ya da dolaylı bir biçimi değil, onun doğrudan maddileşmiş hâlidir. Arzu, artık hiçbir dolayım katmanı olmaksızın türün kendi dokusuna yönelmiştir.

Beslenme, daha önce de vurgulandığı gibi, dışsal olanın içselleştirilmesi yoluyla sürekliliğin sağlanmasıdır. Yamyamlıkta ise dışsallık tümüyle çöker. Besin nesnesi, türün kendi bedenidir. Tür, birey aracılığıyla kendisini enerjiye, maddeye ve süreklilik kaynağına dönüştürmeye çalışır. Ancak bu dönüşüm, türün varlık koşullarını ortadan kaldırır. Bu nedenle yamyamlık, bir “açlık” pratiği değil; türün kendi üzerine kapanmasının geri döndürülemez bir biçimidir.

Bu noktada yamyamlık, bireysel bir sapkınlık olarak değil, türün arzu mekanizmasının içkinleşmiş bir patlaması olarak kavranmalıdır. Birey, eylemi icra eder; fakat eylemin ontolojik anlamı bireyin sınırlarını aşar. Tür, birey üzerinden kendi bedenini tüketirken, birey bu sürecin öznesi olmaktan çok, türün kendisine yönelmesini mümkün kılan bir geçit işlevi görür. Yamyamlıkta birey, türden kopmuş gibi görünür; fakat gerçekte tür, bireyin içinden kendisine yönelmektedir.

Bu nedenle yamyamlık, türel mastürbasyonun en tehlikeli biçimidir. Çünkü burada tüketim, dış düşmana, çevreye ya da tür-dışı olana yönelmez; doğrudan iç çözülmeye odaklanır. Tür, kendi sınırlarını ihlal etmez; bu sınırların içinde kalarak kendisini çözer. Bu, tür için dışsal bir tehditten çok daha yıkıcıdır. Dışsal tehdit, türün savunma reflekslerini harekete geçirir; oysa yamyamlık, savunma reflekslerinin anlamsızlaştığı bir içkinlik üretir.

Yamyamlığın bu çerçevedeki ayrıcalığı, onun temsil edilebilirliğinde de kendini gösterir. Yamyamlık, kurguya en kolay taşınabilen suç biçimlerinden biridir; çünkü ontolojik mantığı nettir ve dolayım gerektirmez. Ancak bu temsil edilebilirlik, yamyamlığı zararsızlaştırmaz; tam tersine, yamyamlığın taşıdığı ontolojik gerilimi daha da görünür kılar. Tür, yamyamlığı kurgusal alanda yeniden üretirken, kendi masturbatif eğilimini de seyirlik hale getirir.

Burada tür, yamyamlık anlatıları aracılığıyla kendisini hem tüketir hem de bu tüketimi izler. Bu izleme, tür için bir farkındalık üretmez; aksine, içkinleşmeyi derinleştirir. Yamyamlık, bu nedenle yalnızca bir suç değildir; türün kendi çözülmesini estetize etme eğiliminin de merkezindedir. Tür, birey aracılığıyla kendisini tüketirken, bu tüketimi anlatıya dönüştürerek tolere etmeye çalışır.

Bu bağlamda yamyamlık, türel mastürbasyonun sınır vakasıdır. Burada arzu, dış dünya ile tüm bağlarını koparmış; tür, birey üzerinden kendisini nesneleştirmiştir. Tüketim, artık süreklilik üretmez; yalnızca içe kapanan bir devinim yaratır. Bu devinim, türün varlık mantığını askıya alır ve onu kendi eylemleriyle yüzleşmeye zorlar.

Yamyamlık, bu nedenle, suçlar arasında en “korkunç” olduğu için değil; en açıklayıcı olduğu için merkezîdir. Türün birey aracılığıyla kendisine yönelmesinin ne anlama geldiğini, hiçbir dolayım olmaksızın gösterir. Ve tam da bu yüzden, yamyamlık, türün kendi masturbatif ontolojisini en saf haliyle açığa çıkaran eylem olarak, suç düşüncesinin kalbinde yer alır.                                                                    

6.3. İnsan Suçları ve Hayvanlara Yönelik Şiddet Ayrımı

İnsana yönelik suç ile hayvanlara yönelik şiddet arasındaki ayrım, etik ya da hukuki bir hassasiyet farkından değil, ontolojik tehdit düzeylerinin kökten farklı olmasından kaynaklanır. Bu ayrım genellikle ahlaki bir duyarlılık meselesi gibi ele alınır; oysa burada belirleyici olan, eylemin türün hangi katmanını hedef aldığıdır. Hayvana yönelen şiddet, tür-dışı bir nesneye yönelmiştir; insana yönelen suç ise türün kendi iç mekanizmasına doğrudan bir saldırıdır.

Hayvana yönelik şiddet, ne kadar vahşi olursa olsun, türün kendi hayatta kalma araçlarının kendisine yönelmesi anlamına gelmez. Hayvan, insan türünün içsel süreklilik zincirinin bir parçası değildir; dışsal bir varlık olarak konumlanır. Bu nedenle hayvana yönelen şiddet, tür açısından dışsal bir sapma olarak değerlendirilir. Türün arzu, beslenme, savunma ve iktidar mekanizmaları bu şiddeti içerir, dönüştürür ya da tolere edebilir; çünkü eylem, türün kendisini hedef almaz.

İnsana yönelik suçta ise durum kökten farklıdır. Burada eylem, türün kendi dokusuna yönelmiştir. Fail ve mağdur, aynı türel sürekliliğin parçalarıdır. Bu nedenle insana yönelik suç, yalnızca bir bireyin başka bir bireye zarar vermesi değildir; türün birey aracılığıyla kendisine saldırmasıdır. Tehdit, dışarıdan gelmez; içeriden doğar. Ve bu, ontolojik olarak çok daha yıkıcıdır.

Bu fark, ceza rejimlerinde, toplumsal algıda ve kültürel temsillerde kendisini sürekli yeniden üretir. Hayvana yönelik şiddet çoğu zaman “vahşet” ya da “acımasızlık” olarak kodlanırken, insana yönelik suç “suç” kategorisinin merkezine yerleştirilir. Çünkü insana yönelik suç, türün kendi süreklilik mantığını çökerten bir potansiyele sahiptir. Hayvana zarar vermek, türün mantığını zedelemez; insana zarar vermek, türün kendi mantığını tanıyamaz hale gelmesine yol açar.

Bu noktada türel mastürbasyon kavramı belirleyici hâle gelir. Hayvana yönelik şiddet, mastürbatif değildir; çünkü arzu, türün kendi bedenine yönelmez. Arzu hâlâ dışsaldır. Oysa insana yönelik suçta, arzu araçları türün iç dokusuna yönelmiştir. Tür, birey aracılığıyla kendisini hem arzu nesnesi hem de tüketim nesnesi haline getirir. Bu, yalnızca bir saldırı değil, içe kapanmış bir arzu devinimidir.

Bu yüzden insan suçları, hayvanlara yönelik şiddetten çok daha yoğun bir bastırma, temsil ve kurgu mekanizmasına tâbidir. Tür, kendi içinden doğan bu tehdidi doğrudan tolere edemez; onu ya marjinalize etmek, ya sembolize etmek ya da kurgu alanına taşımak zorundadır. Hayvana yönelik şiddet için bu ölçekte bir simgesel işleme gerek yoktur; çünkü ontolojik risk sınırlıdır.

Burada sıklıkla gözden kaçırılan nokta şudur: Hayvanlara yönelik şiddetin görece “daha az cezalandırılması” ya da “daha az merkezî” görülmesi, türün duyarsızlığından değil; tehdidin kategorik düzeyde olmamasından kaynaklanır. Asıl tehdit, türün kendi hayatta kalma araçlarını kendisine yöneltmesidir. İnsana yönelik suç, tam olarak bu tehdidi cisimleştirir.

Dolayısıyla insan suçları, etik olarak “daha kötü” oldukları için değil; türün kendi ontolojik bütünlüğünü çözdükleri için merkezîdir. Hayvanlara yönelik şiddet, trajik ve kabul edilemez olabilir; ancak tür için varoluşsal bir kriz üretmez. İnsana yönelik suç ise türün kendi kendisiyle olan ilişkisinde onarılmaz bir yarık açar.

Bu ayrım, ilerleyen bölümlerde ele alınacak olan kurgu mekanizmasının neden özellikle insan suçları etrafında yoğunlaştığını da açıklar. Tür, kendisine yönelen bu içkin tehdidi ancak statü değiştirerek, yani eylemi kurguya çekerek yönetebilir. Hayvanlara yönelik şiddetin bu ölçekte kurgusallaştırılmamasının nedeni de budur: çünkü tür, orada kendisiyle yüzleşmez.

Bu nedenle insan suçları ile hayvanlara yönelik şiddet arasındaki fark, merhamet düzeyinde değil; ontolojik risk düzeyinde belirlenir. Tür, kendisini tüketen eylemi asla sıradan bir şiddet olarak göremez. Ve tam da bu yüzden, insan suçları, türel mastürbasyonun en açık ve en tehlikeli biçimleri olarak tarih boyunca ayrıcalıklı bir konumda kalır.                                                                                       

7. TÜREL KARŞI-HAMLE: KURGU

7.1. Türün Simetrik Olmayan Tepkisi

Tür, bireyin kendisine yönelttiği bu içkin saldırıya simetrik bir eylemle karşılık vermez. Yani bireyin suç yoluyla gerçekleştirdiği hamleye, tür doğrudan eylemsel bir karşı-şiddet üretmez. Bunun nedeni basittir: simetrik bir karşılık, bireyi ortadan kaldırmayı gerektirir; bireyi ortadan kaldırmak ise türün kendi devamlılık zincirini kesmesi anlamına gelir. Tür, bireyi yok ederek kendisini koruyamaz; çünkü birey, türün taşıyıcı birimidir. Dolayısıyla türün savunması, zorunlu olarak asimetrik olmak zorundadır.

Bu asimetri, türün eylem alanında değil, statü alanında hareket etmesini zorunlu kılar. Tür, bireyin eylemini durdurmaya çalışmaz; eylemi dönüştürür. Ancak bu dönüşüm, eylemin içeriğinde ya da yapısında gerçekleşmez. Tam tersine, eylem olduğu gibi korunur. Değiştirilen tek şey, eylemin ontolojik statüsüdür. Tür, bireyin kendisine yönelttiği eylemi gerçeklik düzleminden çekerek, kurgu düzlemine taşır.

Bu hamle, tür açısından son derece sofistike bir savunma refleksidir. Çünkü eylemi bastırmak, inkâr etmek ya da yok saymak mümkün değildir. Suç, bireysel arzunun saf formu olarak zaten gerçekleşmiştir. Tür, bu eylemi geri alamaz. Yapabileceği tek şey, eylemin nerede var olacağını belirlemektir. İşte kurgu, bu noktada devreye girer: eylemin varlığı korunur, fakat gerçeklik alanından sürülür.

Bu nedenle kurgu, türün bireye verdiği bir “ödün” değil; türün kendisini korumak için geliştirdiği bir yer değiştirme stratejisidir. Tür, bireyin eylemini yasaklayarak değil, ona yeni bir varlık alanı tanıyarak etkisizleştirir. Eylem artık vardır; fakat türün dokusuna zarar veremez. Çünkü eylem, türün gerçek süreklilik alanından çekilmiştir.

Burada simetrik olmayan tepkinin bir diğer boyutu daha ortaya çıkar: Tür, bireyin eylemini bireye iade etmez; onu kolektif bir zemine taşır. Kurgu, bireysel eylemin anonimleştiği, paylaşılabilir ve tüketilebilir bir forma büründüğü alandır. Bu sayede eylem, bireyin tekil iç evrenine ait olmaktan çıkar; türün ortak sembolik alanına dâhil edilir. Böylece bireyin kopuş hattı, eylem bozulmadan kolektif bir bağa dönüştürülür.

Bu hamlenin başarısı, tam da simetrik olmamasından gelir. Tür, bireye “aynı silahla” karşılık vermez. Suçu suçla bastırmaz. Şiddeti şiddetle dengelemez. Aksine, eylemin kendisini tanır, kabul eder ve onu başka bir ontolojik düzleme yeniden yerleştirir. Bu, türün birey karşısındaki en güçlü hamlesidir; çünkü bireyin eylemini iptal etmeden, etkisizleştirir.

Kurgunun bu noktadaki rolü, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Kurgu, suçun inkârı değildir. Tam tersine, suçun olabilecek en saf hâliyle muhafaza edilmesidir. Eylem yumuşatılmaz, hafifletilmez, estetik olarak masumlaştırılmaz. Cinayet cinayet olarak kalır; tecavüz tecavüzdür; yamyamlık yamyamlıktır. Değişen tek şey, bu eylemlerin gerçeklik alanında icra edilip edilmediği sorusudur.

Bu nedenle türün tepkisi simetrik değil, stratejiktir. Tür, bireyin kendisine yönelttiği eylemi tanır; ama bu tanımayı gerçeklik alanında değil, kurgu alanında gerçekleştirir. Böylece bireyin eylemi, tür için varoluşsal bir tehdit olmaktan çıkar; sembolik bir nesneye dönüşür. Tür, bu yolla kendisini tüketmekten kaçınır.

Bu karşı-hamlenin gücü, eylemi bozmamasında yatar. Tür, bireyin arzusunu bastırmaz; onu yerinden eder. Arzu hâlâ vardır, eylem hâlâ vardır; fakat artık türün bedenine temas etmez. Kurgu, tam olarak bu temasın kesildiği noktadır. Ve bu kesinti, türün birey karşısındaki en ince ayarlı savunma mekanizmasıdır.                                                                                                                                           

7.2. Statü Değişimi

Türün kurgusal hamlesinin merkezinde yer alan şey, eylemin içeriğinin dönüştürülmesi değil; eylemin ontolojik statüsünün yer değiştirmesidir. Bu ayrım kritik önemdedir. Çünkü tür, bireyin kendisine yönelttiği eylemi ne bastırabilir ne de yok edebilir. Eylem, bireysel arzunun saf biçimi olarak zaten gerçekleşmiştir. Türün müdahalesi, eylemin ne olduğu ile değil, nerede var olduğu ile ilgilidir.

Statü değişimi, tam da bu noktada devreye girer. Eylem, gerçeklik düzleminden çekilir ve kurgu düzlemine taşınır. Ancak bu taşıma, eylemin formunu bozmaz. Cinayet, kurguya geçtiğinde cinayet olmaktan çıkmaz; yamyamlık, temsil edildiğinde beslenme alegorisine indirgenmez. Aksine, eylemin yapısal bütünlüğü titizlikle korunur. Tür için önemli olan, eylemin silinmesi değil; eylemin dokunduğu yüzeyin değiştirilmesidir.

Bu nedenle kurgu, çoğu zaman yanlış biçimde bir “yumuşatma” ya da “estetizasyon” alanı olarak yorumlanır. Oysa burada söz konusu olan, estetik bir maskeleme değil, ontolojik bir yer değiştirmedir. Tür, eylemi hafifletmez; onu gerçeklikten tahliye eder. Bu tahliye, eylemi zararsız kılmaz; fakat eylemin türün kendi süreklilik dokusuna zarar vermesini engeller.

Statü değişiminin gücü, eylemin inkâr edilmemesinde yatar. Tür, bireyin arzusunu reddetmez. Aksine, onu tanır ve kabul eder. Ancak bu kabul, gerçeklik alanında gerçekleşmez. Eylem, kurgu statüsüne alındığında, artık tür için bir “olay” değil, bir “temsildir”. Ve temsil, her ne kadar eylemsel olarak özdeş olsa da, türün bedeniyle doğrudan temas etmez.

Burada statü değişimi, türün bireyle girdiği ilişkinin biçimini kökten dönüştürür. Bireyin eylemi artık bireyin kapalı iç evrenine ait bir kopuş hattı olmaktan çıkar; türün kolektif sembolik alanına dâhil edilir. Bu, bireyin eyleminin tür tarafından sahiplenilmesi değil; nötralize edilmesidir. Tür, eylemi kendisine ait kılmaz; onu kendisinden uzak bir düzleme taşır.

Bu süreçte dikkat çekici olan bir diğer nokta, statü değişiminin eylemle değil, gerçeklik iddiasıyla ilgili olmasıdır. Kurguya taşınan eylem, “olmamış” sayılmaz; fakat “gerçekleşmiş” olarak da kabul edilmez. Eylem, askıya alınmış bir gerçeklik statüsüne sahiptir. Tür için bu askıya alma, hayati bir savunma alanı yaratır. Çünkü eylem vardır; fakat türün varoluşunu tehdit eden bir fiil olarak işlem görmez.

Statü değişimi, bu anlamda, türün bireyle kurduğu en hassas denge noktasıdır. Tür, bireyin arzusunu bastırmaz; fakat ona gerçeklik statüsü de tanımaz. Bu ara konum, kurgu alanının ontolojik işlevini tanımlar. Kurgu, ne inkârdır ne de onay; kontrollü bir askıya alma rejimidir.

Bu rejim sayesinde tür, kendi masturbatif eğilimini sınırlı bir alanda tutar. Arzu, temsil edilir; fakat icra edilmez. Eylem, anlatılır; fakat gerçekleşmez. Tür, bu yolla bireyin kendisine yönelttiği içkin saldırıyı tanır, ama onunla doğrudan yüzleşmek zorunda kalmaz. Statü değişimi, türün bu kaçınma kapasitesinin adıdır.

Bu noktada kurgu, tür için bir lüks ya da kültürel süs değildir. Kurgu, türün kendi mantığını koruyabilmesi için geliştirdiği zorunlu bir savunma teknolojisidir. Eylemi olduğu gibi tutar; ama onu gerçeklikten sürer. Ve tam da bu sürgün sayesinde tür, kendi içinden doğan tehdidi yönetilebilir kılar.      

7.3. Neden Yasak Değil Kurgu

Türün bireyin suç eylemine verdiği karşılığın neden yasaklama değil de kurgu üretimi olduğu sorusu, bu paradigmanın kilit düğümlerinden biridir. Yüzeyde bakıldığında, en rasyonel hamle yasak gibi görünür: suç yasaklanır, cezalandırılır, bastırılır ve görünmez kılınır. Ancak bu refleks, tür ölçeğinde işlevsizdir. Çünkü yasaklama, eylemi ortadan kaldırmaz; yalnızca onu yeraltına iter. Ve yeraltına itilen her eylem, bireyin kapalı iç evreninde daha da yoğunlaşır.

Yasağın temel açmazı şudur: tür, bireyin eylemini yasakladığı anda, bireyin kendisini de yasaklamış olur. Çünkü bireyin hayatta kalma, arzu etme ve eyleme geçme pratikleri türünkilerle özdeştir. Beslenme, cinsellik, şiddet, sahiplenme, savunma gibi tüm temel eylem repertuarı, bireyin icat ettiği değil; türden devraldığı araçlardır. Bu araçları yasaklamak, bireyin varlık koşullarını askıya almak anlamına gelir. Tür, kendi taşıyıcısını yok ederek varlığını sürdüremez.

Bu nedenle yasak, tür açısından kendi ayağına sıkmak gibidir. Yasaklama, bireyin eylemini durdurmaz; aksine, bireyi türden koparır ve bireyselleşmenin en radikal biçimlerini üretir. Bastırılmış eylem, kolektif bağlardan tamamen koparak bireyin iç dünyasında mutlaklaşır. Bu da suçun tam olarak engellenmesi değil, yoğunlaşması anlamına gelir.

Kurgu ise bambaşka bir işlev görür. Kurgu, eylemi bastırmaz; ona alan açar. Ancak bu alan, gerçeklik alanı değildir. Tür, eylemi yasaklamak yerine ona kontrollü bir varlık sahası tanır. Bu sayede eylem ne inkâr edilir ne de mutlaklaşır. Kurgu, eylemi görünür kılar; fakat onu icra edilebilir olmaktan çıkarır. Yasak, eylemi görünmez kılarak tehlikeli hale getirirken; kurgu, eylemi görünür kılarak yönetilebilir hale getirir.

Burada türün yaptığı şey, eylemi ahlaki olarak aklamak değildir. Kurgu, suçun meşrulaştırılması değildir; suçun ontolojik yerinin değiştirilmesidir. Tür, eylemi “yapılabilir” olmaktan çıkarır; fakat “düşünülebilir”, “anlatılabilir” ve “izlenebilir” kılar. Bu, bireyin eylemini türün sembolik alanına bağlayan bir yeniden konumlandırmadır.

Yasağın bir diğer sorunu, bireyi mutlak bir karşıt konuma yerleştirmesidir. Yasaklanan eylem, birey için artık yalnızca arzu nesnesi değil, aynı zamanda direniş nesnesi haline gelir. Suç, bireyin türden kopuşunu simgeleyen bir bayrak gibi yükselir. Oysa kurgu, bu kopuşu yumuşatmaz ama dağıtır. Eylem, bireyin tekil eylemi olmaktan çıkar; kolektif olarak tüketilen bir anlatıya dönüşür.

Bu yüzden tür, yasaklamak yerine kurgulamayı seçer. Kurgu, bireyin eylemini türün sembolik ekonomisine dâhil eder. Eylem artık bireyin “benim” dediği bir kopuş hattı değil; herkesin bildiği, konuştuğu ve tükettiği bir içerik haline gelir. Bu paylaşılabilirlik, bireyin eylemini güçlendirmez; aksine, onu tekillikten çıkarır.

Yasak, eylemi bireyselleştirir; kurgu ise eylemi anonimleştirir. Tür açısından asıl tehlike, bireyin eylemi kendisine ait kılmasıdır. Kurgu, bu aidiyeti bozar. Eylem hâlâ vardır; ama artık bireyin iç evrenine kapalı değildir. Tür, bu yolla bireyin kendisine yönelttiği saldırıyı doğrudan durduramaz; fakat onu dağıtarak etkisizleştirir.

Dolayısıyla kurgu, türün “merhametli” ya da “liberal” bir tercihi değildir. Kurgu, yasaklamanın ontolojik olarak imkânsız olduğu bir düzlemde geliştirilmiş zorunlu bir savunma tekniğidir. Tür, bireyi kaybetmemek için eylemi kaybeder; eylemi kaybetmemek için de onu gerçeklikten vazgeçirir. Bu denge, türün birey karşısında kurabildiği en ince, en kırılgan ve en etkili savunma hattıdır.                        

8. KURGU VE KOLEKTİF YENİDEN BAĞLAMA

8.1. Kurgu Bir Psikolojik Deşarj Değildir

Kurgunun işlevi çoğu zaman indirgemeci bir biçimde “psikolojik deşarj” kavramıyla açıklanır. Buna göre birey, bastırılmış arzularını, şiddet eğilimlerini ya da suç fantazmalarını kurgu aracılığıyla boşaltır; böylece gerçek hayatta bu eylemleri gerçekleştirme ihtiyacı azalır. Ancak bu açıklama, kurgunun tür ölçeğindeki işlevini kavramak açısından son derece yetersizdir. Psikolojik rahatlama, kurgunun temel amacı değil; olsa olsa ikincil bir yan etkisidir.

Kurgu, bireysel psikolojinin hizmetinde olan bir rahatlama tekniği değildir; türün hayatta kalma mimarisine içkin bir düzenleme mekanizmasıdır. Burada mesele, bireyin iç gerilimini boşaltması değil; bireyin türün devamlılığını tehdit eden eylemsel potansiyelinin, tür tarafından yeniden konumlandırılmasıdır. Kurgu, bireyin iç dünyasını “rahatlatmak” için değil, bireyin eylemini tür açısından zararsız bir statüye çekmek için vardır.

Psikolojik deşarj anlatısı, kurguyu bireyin içsel bir ihtiyacına indirger. Oysa kurgu, bireyin ihtiyacından bağımsız olarak işler. Birey hiçbir rahatlama hissetmese bile, kurgu yine de işlevini yerine getirir. Çünkü burada belirleyici olan, bireyin hissettiği duygusal boşalma değil; eylemin türün gerçeklik alanından çekilip çekilmediğidir. Tür için önemli olan budur.

Bu noktada kurgu, bastırmanın zıddı olarak çalışır. Bastırma, eylemi görünmez kılar; kurgu ise eylemi son derece görünür hale getirir. Cinayet, tecavüz, yamyamlık gibi eylemler, kurguda açıkça sergilenir, detaylandırılır, hatta merkezî anlatı unsurları haline gelir. Eğer amaç psikolojik deşarj olsaydı, bu denli yoğun ve tekrar eden temsiller anlamsız olurdu. Tür, bireyin arzusunu gizlemek yerine teşhir etmeyi seçer.

Bu teşhirin nedeni nettir: eylem görünür oldukça, bireyin tekil mülkiyetinden çıkar. Eylem artık bireyin iç evrenine ait gizli bir patlama değil; herkesin bildiği, izlediği ve paylaştığı bir temsil haline gelir. Kurgu, bu yolla bireyin eylemini bireyden alır ve kolektif bir sembolik nesneye dönüştürür. Bu dönüşüm, psikolojik rahatlamadan çok daha derin bir işleve sahiptir.

Kurgu, türün kendi içindeki kopuş hatlarını yeniden bağladığı bir alandır. Bireyin suç eylemi, gerçeklikte türden kopuşu temsil ederken; kurguda aynı eylem, türün sembolik dokusuna geri bağlanır. Eylem değişmez, fakat eylemin türle kurduğu ilişki kökten dönüşür. Bu nedenle kurgu, bireyin “rahatlamasını” değil; bireyin yeniden bağlanmasını hedefler.

Bu yeniden bağlama, bireyin ahlaki olarak “ıslah edilmesi” anlamına da gelmez. Tür, bireyi ikna etmeye çalışmaz. Kurgu, didaktik bir mekanizma değildir. Aksine, eylem tüm çıplaklığıyla sergilenir. Tür, eylemi yargılamak yerine onu yerinden eder. Bu yer değiştirme sayesinde birey, eylemini türden kopuşun tekil aracı olarak kullanamaz.

Psikolojik deşarj anlatısının bir diğer açmazı, kurguyu bireysel düzlemde açıklayıp kolektif rağbeti açıklayamamasıdır. Oysa en çok izlenen, en çok okunan ve en kalıcı kurguların suç merkezli olması, bireysel bir rahatlama ihtiyacıyla açıklanamaz. Burada söz konusu olan, türün kolektif düzeyde kendisine yönelen tehdidi ortak bir sembolik alanda tutma zorunluluğudur.

Kurgu, bu anlamda, türün kendisini izlediği bir aynadır. Ancak bu ayna, bireyi kendisine döndürmez; bireyi türün ortak bakışına açar. Eylem artık bireyin “ben yaptım” diyebileceği bir kopuş değil; türün “biz bunu anlatıyoruz” diyebileceği bir temsil haline gelir. Bu, bireyin tehdidini psikolojik olarak değil, ontolojik olarak etkisizleştirir.

Dolayısıyla kurgu, bir boşaltma mekanizması değil; bir yeniden konumlandırma teknolojisidir. Tür, bireyin eylemini rahatlatmak için değil; bireyin eylemini kendisine zarar veremeyecek bir düzleme taşımak için kurgu üretir. Psikolojik deşarj varsa bile, bu yalnızca bu çok daha büyük mekanizmanın kaçınılmaz bir yan ürünüdür.                                                                                                                          

8.2. Suç Temsillerinin Kolektif Değeri

Suç temsillerinin kurgusal alanda bu denli merkezi bir yer işgal etmesi, bireysel merak ya da haz arayışıyla açıklanamaz. Suç anlatıları, yalnızca “ilgi çekici” oldukları için değil; türün kendisine yönelen tehdidi kolektif düzeyde tutabildiği tek alan oldukları için bu ölçüde rağbet görür. En çok izlenen filmler, en kalıcı romanlar, en güçlü mitler ve en dirençli anlatılar, neredeyse istisnasız biçimde suç ölçeğinde kurulur. Bunun nedeni, suçun dramatik potansiyeli değil; suçun ontolojik yüküdür.

Suç, bireyin türden kopuşunun en yoğun biçimi olduğu için, tür açısından asla bireye bırakılabilecek bir alan değildir. Eğer suç, bireyin tekil deneyimi olarak kalırsa, bireyselleşmenin nihai hattı güçlenir. Kurgu tam da bu noktada devreye girer ve suçu bireyin elinden alır. Eylem bozulmaz, hafifletilmez, ahlaki olarak temize çekilmez; fakat kolektif mülkiyete geçirilir. Suç artık bireyin yaptığı bir şey değil, türün anlattığı bir şey haline gelir.

Bu kolektif mülkiyet, suçun etkisini azaltmaz; ama yönünü değiştirir. Suç, bireyin türle arasındaki kopuşu temsil etmek yerine, türün kendi sınırlarını yeniden dolaşıma soktuğu bir anlatıya dönüşür. Birey, suçu işleyen fail olmaktan çıkar; suçu izleyen, okuyan, konuşan, tartışan bir kolektifin parçası haline gelir. Böylece suç, bireyin tekil gücü olmaktan çıkarak dağıtılmış bir sembolik nesne haline gelir.

Suç temsillerinin kolektif değeri tam da burada ortaya çıkar. Tür, suçu bastırarak değil, paylaşarak etkisizleştirir. Paylaşım, suçun yaygınlaşması anlamına gelmez; suçun tekilleşmesinin kırılması anlamına gelir. Birey, suçu artık “benim arzum” olarak değil, “bizim izlediğimiz bir anlatı” olarak deneyimler. Bu geçiş, bireyin eylemini türden koparan hattı zayıflatır.

Bu nedenle suç temsilleri, çoğu zaman toplumsal olarak kutsanmasa bile sürekli dolaşımda tutulur. Sansürlenmez, tamamen yasaklanmaz, kökten silinmez. Aksine, belli sınırlar içinde sürekli yeniden üretilir. Tür, suçu görünmez kıldığında değil; sürekli görünür ama icra edilemez hale getirdiğinde kendisini korur. Suç temsilleri, bu dengenin kurulduğu alandır.

Burada kolektif değer, ahlaki bir uzlaşma anlamına gelmez. Toplumun suç anlatıları etrafında birleşmesi, suçun onaylanması değildir. Bu birliktelik, türün kendisine yönelen tehdidi birlikte taşıma biçimidir. Suç, bireyin omuzlarından alınır ve kolektif sembolik düzleme dağıtılır. Böylece hiçbir birey, suçu türden kopuşun tekil aracı olarak tek başına sahiplenemez.

Suç temsillerinin tekrar tekrar üretilmesi, türün bu mekanizmayı sürekli canlı tutma ihtiyacından kaynaklanır. Tehdit ortadan kalkmaz; yalnızca yönetilir. Her yeni suç anlatısı, türün kendisine yönelen bireysel arzunun yeniden kolektif alana çekilmesidir. Bu nedenle suç temsilleri, tarihsel olarak tükenmez; yalnızca biçim değiştirir.

Bu noktada kurgunun kolektif değeri, bireyi pasifleştiren bir araç değildir. Birey, kurguda aktif bir tüketicidir; ancak bu aktiflik, eylemsel değil, semboliktir. Tür, bireyin eylemini sembolik alanda tutarak, gerçeklikteki eylem ihtimalini dağıtır. Suç anlatıları, bu nedenle, türün kendi sınırlarını sürekli yeniden çizdiği bir dolaşım alanı işlevi görür.

Son tahlilde suç temsilleri, tür için bir eğlence kategorisi değil; bir bağlama teknolojisidir. Suç, bu sayede bireyin kopuş hattı olmaktan çıkar; türün kendi üzerine düşünmesinin, kendisini izlemesinin ve kendisini sınırlandırmasının aracı haline gelir. Tür, suç anlatıları sayesinde kendisini tüketmez; kendisini askıda tutar.                                                                                                                                                  

8.3. Çift Hamle

Kurgunun tür ölçeğindeki işlevi, tek yönlü bir savunma refleksi değildir; aksine, eşzamanlı olarak işleyen çift katmanlı bir hamledir. Tür, bireyin kendisine yönelttiği eyleme karşı tek bir düzeltme yapmaz; aynı anda iki ayrı düzlemde müdahalede bulunur. Bu nedenle kurgu, basit bir “kaçış alanı” değil, çok daha karmaşık bir denge mekanizmasıdır.

Bu çift hamlenin ilk katmanı, daha önce ayrıntılı biçimde ele alındığı gibi, eylemin gerçeklikten çekilmesidir. Suç, icra edilebilir bir fiil olmaktan çıkarılır ve kurgu statüsüne taşınır. Bu hamle, eylemin türün maddi sürekliliğine doğrudan zarar vermesini engeller. Cinayet, yamyamlık, tecavüz gibi eylemler var olmaya devam eder; fakat artık türün bedenine temas etmez. Tür, bu yolla bireyin kendisine yönelttiği içkin saldırıyı askıya alır.

İkinci katman ise çoğu zaman gözden kaçar: eylemin kolektif sembolik mülkiyete bağlanması. Eylem, yalnızca gerçeklikten çekilmez; aynı zamanda bireyin tekelinden de alınır. Suç, bireyin kapalı iç evrenine ait bir kopuş hattı olmaktan çıkar ve kolektif olarak paylaşılan bir anlatı nesnesine dönüşür. Bu, tür için hayati bir adımdır. Çünkü asıl tehlike, eylemin varlığı değil; eylemin bireye ait olmasıdır.

Bu çift hamle birlikte işlediğinde, suç hem gerçeklikten uzaklaştırılır hem de bireysel mülkiyetten arındırılır. Eylem artık ne yapılabilir bir fiildir ne de bireyin kimliğini kuran tekil bir edimdir. Tür, bu yolla bireyin “ben yaptım” diyebileceği bir alanı ortadan kaldırır. Yerine, “biz bunu anlatıyoruz” denebilecek bir kolektif alan inşa eder.

Çift hamlenin inceliği, eylemi bozmamasında yatar. Tür, eylemi sembolik alana taşırken onu dönüştürmez. Suç, kurguya geçtiğinde alegoriye indirgenmez, soyutlanmaz, ahlaki derslere paketlenmez. Eylem tüm çıplaklığıyla korunur. Çünkü eylemin yapısal özdeşliği bozulursa, bireyin arzusunun tanınmadığı hissi doğar. Tür, bireyin arzusunu reddederek değil; onu yerinden ederek etkisizleştirir.

Bu nedenle kurgu, bireyin eylemine karşı bir sansür mekanizması değil; bir yer değiştirme rejimidir. Tür, bireyin arzusunu hem tanır hem de sınırlar. Tanıma, eylemin temsiline izin verilmesiyle; sınırlandırma ise eylemin gerçeklikten çekilmesiyle gerçekleşir. Bu iki hamle birbirinden ayrıldığında mekanizma çöker. Yalnızca gerçeklikten çekme, eylemi bireyin iç dünyasında yoğunlaştırır; yalnızca kolektifleştirme ise eylemi meşrulaştırır. Kurgu, bu iki uç arasında hassas bir denge kurar.

Çift hamle sayesinde tür, bireyin suç yoluyla gerçekleştirdiği bireyselleşme hamlesini tersine çevirir. Bireyin eylemi, türden kopuşun aracı olmaktan çıkar; türle yeniden bağlanmanın bir unsuru haline gelir. Bu bağlanma, bireyin eylemini onaylamak anlamına gelmez; fakat bireyin eylemini yalnızlaştırmasına izin vermez.

Bu noktada kurgu, türün kendisini korurken bireyi de kaybetmemesini sağlayan tek araç olarak belirir. Tür, bireyin eylemini yasaklayarak onu dışlayamaz; bireyi dışlamak, türün kendi taşıyıcısını kaybetmesi demektir. Çift hamle, türün bu açmazdan çıkış yoludur: eylemi kaybeder, bireyi tutar.

Bu nedenle kurgunun başarısı, görünmezliğinde değil; aşırı görünürlüğünde yatar. Suç ne kadar görünürse, bireyin onu tekil bir güç olarak kullanma ihtimali o kadar azalır. Tür, suç anlatılarını çoğaltarak kendisini zayıflatmaz; tam tersine, kendisini dağıtarak güçlendirir. Çift hamle, bu dağıtımın yapısal formudur.                                                                                                                           

9. YAPISAL ÖZDEŞLİK VE FAIL STATÜSÜ

9.1. Eylemsel Özdeşlik

Gerçek ile kurgu arasındaki ayrımın kırılganlığı, eylem düzeyinde değil; tam tersine, eylemin mutlak özdeşliğinde kök salmıştır. Cinayet, hangi düzlemde gerçekleşirse gerçekleşsin cinayettir; tecavüz, temsil edildiğinde biçim değiştirmez; yamyamlık, anlatıya taşındığında beslenme olmaktan çıkmaz. Eylemin ontolojik çekirdeği, gerçeklikten kurguya geçişte hiçbir yapısal kayba uğramaz. Bu nedenle gerçek ile kurgu arasındaki fark, eylemde değil, eylemin statüsünde aranmalıdır.

Bu noktada “yapısal özdeşlik” kavramı belirleyici hale gelir. Yapısal özdeşlik, eylemin hangi bağlamda icra edildiğine bakılmaksızın, kendi iç mantığını aynen korumasıdır. Bir cinayet sahnesi, kurguda da aynı mantıkla işler: öldürme fiili, fail–mağdur ilişkisi, güç asimetrisi, geri döndürülemezlik. Temsil, bu yapıyı bozmaz; yalnızca onu başka bir varlık düzlemine taşır. Bu nedenle kurgu, eylemi dönüştürmez; eylemi askıya alır.

Bu askıya alma, eylemin ontolojik gerçekliğini silmez. Eylem hâlâ tanınır, hâlâ adlandırılabilir, hâlâ aynı kavramsal kategoriye aittir. Tür açısından bu tanınabilirlik hayati önemdedir. Çünkü eylemin tanınmadığı bir durumda, bireyin arzusu yok sayılmış olur ve bu, bireyin türden kopuşunu hızlandırır. Tür, eylemi tanır; fakat onu gerçeklik iddiasından mahrum bırakır.

Eylemsel özdeşlik tam da burada bir risk üretir. Çünkü gerçek ile kurgu arasında ortak olan tek unsur eylemin kendisidir. Eğer bu özdeşlik, başka bir ayrım unsuru ile dengelenmezse, gerçek ve kurgu arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlar. Türün savunma mekanizmasının başarısı, eylemsel özdeşliğe rağmen ayrımın korunabilmesine bağlıdır. Bu ayrım, eylemin yapısından değil; failin statüsünden doğar.

Ancak eylemsel özdeşliğin varlığı, her zaman bu ayrımı tehdit eder. Çünkü birey, eylemi kurgu alanında gördüğünde, kendi iç arzusunun temsilini tanır. Eylem, bireye yabancı değildir; aksine, son derece tanıdıktır. Tür, bu tanışıklığı bilinçli olarak göze alır. Çünkü tanışıklık, bireyin eylemi sahiplenmesi anlamına gelmez; sahiplenme, ancak eylemin bireysel mülkiyetine izin verildiğinde ortaya çıkar.

Eylemsel özdeşlik bu yüzden çift değerli bir yapı taşır. Bir yandan kurgunun işlemesini mümkün kılar: eğer eylem özdeş olmasaydı, kurgu bireyin arzusunu tanıyamazdı. Öte yandan bu özdeşlik, savunma mekanizmasının kırılgan noktasını oluşturur: eğer ayrımı kuran başka bir unsur çökerse, eylemin özdeşliği gerçek ile kurgu arasındaki sınırı tamamen siler.

Bu nedenle tür, eylemsel özdeşliği ortadan kaldırmaya çalışmaz. Böyle bir girişim, eylemi tanınmaz kılar ve bireyin içsel kopuşunu derinleştirir. Türün stratejisi, eylemin özdeşliğini kabul etmek; fakat bu özdeşliği failin statüsü üzerinden dengelemektir. Eylem aynı kalır; fakat onu icra eden özne, gerçeklikten kurguya taşınır.

Burada kritik olan şudur: gerçek ile kurgu arasındaki fark, eylemin şiddetinde, yoğunluğunda ya da biçiminde değil; eylemi icra edenin varlık kipinde kurulur. Eylem özdeştir; fakat fail değildir. Tür, bu ayrımı koruduğu sürece, eylemsel özdeşlik bir tehdit olmaktan çıkar; tam tersine, savunma mekanizmasının işlemesini sağlayan temel koşul haline gelir.

Ancak bu dengenin ne kadar kırılgan olduğu açıktır. Çünkü eylem ile fail arasındaki bu ayrım, doğal bir zorunluluktan değil; sürekli yeniden üretilmesi gereken bir statü düzenlemesinden beslenir. Eylem hep aynı kalır; fakat failin statüsü, türün anlatı, temsil ve kurgu rejimleri tarafından sürekli olarak sabitlenmek zorundadır. Bu sabitleme çöktüğü anda, eylemsel özdeşlik türün aleyhine çalışmaya başlar.

Bu nedenle eylemsel özdeşlik, kurgunun gücü olduğu kadar, en büyük açığıdır. Tür, bu açığı kapatmak için fail statüsünü mutlak biçimde korumak zorundadır. Bir sonraki adımda ele alınacağı üzere, ayrımı gerçekten ayakta tutan şey eylem değil; eylemi icra edenin kurgu olarak kalmasıdır.                              

9.2. Ayrımı Koruyan Şey

Gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı ayakta tutan şey, çoğu zaman sanıldığı gibi anlatının içeriği, bağlamı ya da estetik biçimi değildir. Ayrım, eylemin nasıl anlatıldığında ya da hangi çerçevede sunulduğunda da kurulmaz. Eylem, her iki düzlemde de özdeştir; bu noktada bir fark üretmek imkânsızdır. Ayrımı koruyan tek unsur, failin statüsüdür. Daha açık bir ifadeyle: tür için belirleyici olan, neyin yapıldığı değil; kimin yaptığıdır.

Fail statüsü, eylemin ontolojik yükünü taşıyan asli düğümdür. Kurgu alanında fail, baştan itibaren gerçeklik iddiasından yoksundur. Fail bir karakterdir; yani varlığı, anlatının sınırlarıyla kayıtlıdır. Bu sınırlılık, eylemin gerçeklikle temasını kesen temel sigortadır. Eylem ne kadar sert, ne kadar ayrıntılı, ne kadar sarsıcı olursa olsun; failin kurgu statüsü, eylemin gerçekliğe sızmasını engeller. Tür, bu sayede eylemi tanır ama ona varlık izni vermez.

Bu noktada ayrımı koruyan şey, izleyicinin ya da okurun “bunun kurgu olduğunu bilmesi” gibi basit bir bilinç durumu değildir. Bu farkındalık, çok daha derin ve yapısal bir düzenlemenin sonucudur. Kurgu karakteri, yalnızca zihinsel olarak “gerçek değil” kabul edilmez; toplumsal, hukuki ve ontolojik olarak da gerçeklikten dışlanmıştır. Karakterin eylemi, hiçbir düzlemde fiili sonuç üretmez. Tür için önemli olan da tam olarak budur.

Failin kurgu statüsü, eylemin sorumluluk zincirini askıya alır. Gerçek failde eylem, nedensellik üretir; mağduriyet doğurur; karşılık, ceza ve telafi gibi mekanizmaları tetikler. Kurgu failinde ise bu zincir baştan kopuktur. Eylem vardır; fakat sonuçları türün gerçek süreklilik alanına sızmaz. Böylece tür, eylemi izleyebilir, anlatabilir ve çoğaltabilir; ama onunla hesaplaşmak zorunda kalmaz.

Ayrımı koruyan şeyin fail statüsü olması, aynı zamanda neden temsilin tek başına tehlikeli olmadığını da açıklar. Tür, şiddeti, cinselliği, yıkımı ve suçu temsil etmekten korkmaz. Korktuğu şey, bu eylemlerin gerçek faille özdeşleşmesidir. Fail kurgu olduğu sürece, eylemin özdeşliği bir tehdit oluşturmaz. Çünkü eylem, gerçeklik iddiası taşımayan bir özneye aittir.

Bu yüzden tür, kurguda eylemi sınırlamaz; faili sınırlar. Karakter, ne kadar derin, ne kadar “insani”, ne kadar ikna edici olursa olsun; nihayetinde anlatının içkin bir unsurudur. Onun varlığı, türün gerçek dokusuna eklemlenmez. Bu sınır korunduğu sürece, eylemin yapısal özdeşliği tür için yönetilebilir bir risk olarak kalır.

Fail statüsü, aynı zamanda bireyin özdeşleşme potansiyelini de sınırlar. Birey, kurgusal faille özdeşleşebilir; fakat bu özdeşleşme, ontolojik bir eşleşmeye dönüşmez. Birey, “ben de yapabilirim” düşüncesine yaklaşsa bile, eylemi gerçekliğe taşıyacak bir statü kazanmaz. Çünkü fail hâlâ kurguya aittir. Bu ayrım, bireyin eylemi kendisine ait kılmasını engelleyen son eşiktir.

Dolayısıyla gerçek–kurgu ayrımını ayakta tutan şey, eylemin ahlaki değerlendirmesi ya da anlatının pedagojik yönü değil; failin gerçeklikten yalıtılmasıdır. Tür, bu yalıtımı sağladığı sürece, en uç eylemleri bile temsil edebilir. Ancak bu yalıtım zedelendiği anda, eylemsel özdeşlik tüm ağırlığıyla geri döner ve ayrım çöker.

Bu nedenle fail statüsü, türün kurgu yoluyla geliştirdiği savunma mekanizmasının kilit taşıdır. Eylem her zaman aynıdır; fakat fail, türün gerçek dokusuna dâhil edilmediği sürece, eylem de türün gerçekliğine sızamaz. Bir sonraki aşamada görüleceği gibi, bu statü kaybı gerçekleştiğinde, türün tüm savunma mimarisi bir anda tersine döner.                                                                                                      

9.3. Savunmanın Koşulu

Türün kurgu üzerinden inşa ettiği savunma mekanizmasının işlemesi, tek bir koşula mutlak biçimde bağlıdır: failin kurgusal kalması. Bu koşul sağlandığı sürece, eylemin yapısal özdeşliği ne kadar güçlü olursa olsun, gerçek ile kurgu arasındaki ayrım ayakta kalır. Savunma, eylemi dönüştürerek değil; eylemi icra eden öznenin gerçeklik statüsünü askıya alarak işler. Dolayısıyla savunmanın zemini, eylemin niteliğinde değil, failin ontolojik konumundadır.

Bu noktada önemli olan, failin yalnızca “gerçek bir kişi olmaması” değildir. Failin kurgusal kalması, onun türün gerçek süreklilik zinciriyle her türlü nedensel bağının kesilmesi anlamına gelir. Kurgusal fail, biyolojik olarak var olmaz, hukuki olarak sorumlu değildir, tarihsel olarak iz bırakmaz. Onun eylemi, ne türün bedeninde bir yara açar ne de türün hafızasında gerçek bir travma üretir. Eylem anlatılır; fakat yaşanmaz. Tür için bu ayrım, savunmanın çekirdeğini oluşturur.

Savunmanın koşulu burada son derece hassastır. Çünkü tür, eylemi mümkün olan en saf hâliyle temsil etmek zorundadır. Eğer eylem yumuşatılırsa, alegorik hâle getirilirse ya da simgesel olarak aşırı örtülürse, bireyin arzusu tanınmaz. Tanınmayan arzu, bireyin iç dünyasında daha radikal biçimde kristalleşir. Bu nedenle tür, eylemi olduğu gibi bırakır; fakat onu icra eden özneyi gerçeklikten koparır. Savunmanın başarısı, bu iki hamlenin eşzamanlı işlemesine bağlıdır.

Failin kurgusal kalması, aynı zamanda suçun hesap verilebilirlik zincirini askıya alır. Gerçek failde suç, mutlaka bir karşılık doğurur: ceza, dışlama, intikam, telafi. Kurgu failinde ise bu zincir baştan kırılmıştır. Eylem vardır; fakat sonuç yoktur. Bu “sonuçsuzluk”, eylemi önemsizleştirmez; fakat eylemi türün gerçek varlık alanının dışına iter. Tür, bu sayede eylemi izleyebilir, tekrar edebilir ve dolaşıma sokabilir; ama onunla yüzleşmek zorunda kalmaz.

Savunmanın bu koşulu, bireyin özdeşleşme sürecini de sınırlar. Birey, kurgusal faille özdeşleştiğinde, eylemi hayal düzeyinde deneyimler; fakat bu deneyim, gerçekliğe taşınabilir bir statü kazanmaz. Çünkü özdeşleşilen özne, baştan itibaren gerçekliğin dışında konumlanmıştır. Failin kurgusal statüsü, bireyin eylemi kendisine ait kılabileceği son eşiği kapalı tutar.

Bu nedenle savunmanın kırılgan noktası da burada yer alır. Eğer failin kurgusal statüsü herhangi bir biçimde aşınırsa—örneğin fail gerçek bir kişi olarak tanınır, biyografik olarak dolaşıma sokulur ya da kurgusal evrenin parçası hâline getirilirse—savunmanın koşulu ortadan kalkar. Bu durumda eylemin yapısal özdeşliği, artık dengelenecek bir unsur bulamaz. Eylem aynıdır; fail artık kurgu değildir. Ayrımı ayakta tutan son destek çöker.

Tür açısından bu, yalnızca bir temsil sorunu değildir; ontolojik bir krizdir. Çünkü savunma mekanizması, eylemin varlığına değil, eylemin kimin tarafından gerçekleştirildiğine göre çalışır. Fail gerçekliğe sızdığı anda, eylem de onunla birlikte gerçeklik kazanır. Suç, temsil olmaktan çıkar; temsil edilen şey, doğrudan türün bedenine temas eder.

Dolayısıyla savunmanın koşulu, sürekli korunması gereken bir statü düzenlemesidir. Failin kurgusal kalması, doğal ya da kendiliğinden bir durum değildir; tür tarafından sürekli yeniden üretilir, pekiştirilir ve denetlenir. Bu denetim gevşediğinde, kurgu savunma olmaktan çıkar ve tam tersine, bireyin eylemini meşrulaştıran bir araca dönüşür.

Bu aşamaya gelindiğinde, artık türün bireye karşı geliştirdiği karşı-hamle tersine dönmeye başlar. Kurgu, savunma değil; tehdit üretir. Çünkü eylem hâlâ vardır, yapısal özdeşliğini korur; fakat artık onu gerçeklikten ayıran hiçbir fail statüsü kalmamıştır. İşte bu noktada, türün tüm mimarisi çökmeye başlar.

Bir sonraki aşama, bu çöküşün tam olarak nasıl gerçekleştiğini ve ne tür bir trajik finale yol açtığını açığa çıkaracaktır. Burada mesele, eylemin değil; failin kurgusallaşmasıyla birlikte suç kategorisinin erimesidir.                                                                                                                                                     

10. TRAJİK FİNAL: FAILİN KURGUSALLAŞMASI

10.1. Ayrımın Çöküşü

Türün kurgu üzerinden kurduğu savunma mimarisi, paradoksal bir eşiğe sahiptir: savunma, ancak fail kurguda kaldığı sürece işler. Bu eşik aşıldığında, yani gerçek fail kurgusal düzleme taşındığında, mekanizma yalnızca işlemez hâle gelmez; tersine çalışmaya başlar. İşte trajik final tam olarak burada başlar. Çünkü bu noktada tür, kendisini korumak için inşa ettiği aygıtı, farkında olmadan kendi aleyhine çevirmiş olur.

Gerçek failin kurgusal düzleme taşınması, ilk bakışta savunmanın genişlemesi gibi algılanabilir. Tür, gerçekliği de kurguya almış, böylece eylemi tamamen zararsızlaştırmış gibi görünür. Oysa bu hamle, ayrımı koruyan son unsuru da ortadan kaldırır. Daha önce eylem ile gerçeklik arasındaki mesafe, failin statüsü üzerinden kuruluyordu. Fail kurgu olduğu sürece, eylemin yapısal özdeşliği tehdit üretmiyordu. Ancak fail gerçekliğini kaybettiğinde, artık eylemi askıya alacak hiçbir ontolojik tampon kalmaz.

Bu aşamada kritik olan şudur: gerçek fail kurgusallaştığında, eylem artık “kurgu olduğu için zararsız” hâle gelmez; tam tersine, gerçek olduğu hâlde kurgu gibi tüketilir. Ayrım, eylem düzeyinde zaten yoktu; fail düzeyinde de çöktüğünde, gerçek ile kurgu arasında ayırt edilebilecek tek bir katman dahi kalmaz. Tür, eylemi hâlâ izler, konuşur ve dolaşıma sokar; fakat artık neyin temsil, neyin fiil olduğunu ayırt edemez hâle gelir.

Bu durum, suçun ortadan kalkması anlamına gelmez. Aksine, suç tüm çıplaklığıyla varlığını sürdürür. Ancak suçun statüsü çöker. Suç, artık ne gerçekliğe ait bir olaydır ne de kurguya ait bir temsil. Tür, suçu yaşanmış bir fiil olarak değil, izlenmiş bir anlatı olarak algılar. Böylece suç, ontolojik olarak askıya alınmak yerine bulanıklaştırılır.

Ayrımın çöküşü, tür açısından bir tür bilişsel değil, varlıksal felç yaratır. Çünkü türün savunma refleksi, “bu bir kurgu” diyebilme kapasitesine dayanıyordu. Gerçek fail kurgusal statü kazandığında, bu cümle anlamını yitirir. Fail gerçektir ama kurgu gibi dolaşımdadır; eylem gerçektir ama temsil gibi tüketilir. Bu ikili kayma, suçun taşıdığı ontolojik ağırlığı ortadan kaldırmaz; fakat onu hesap verilemez hâle getirir.

Bu noktada kurgu, artık sterilize edici bir alan değildir. Kurgu, eylemi askıya almak yerine, eylemin gerçekliğini örtük biçimde meşrulaştıran bir yüzey hâline gelir. Tür, eylemi “zaten kurgu” refleksiyle tüketirken, gerçekte olan bitenin ağırlığına temas etmez. Bu temas kaybı, suçun normalleşmesi değil; suçun gerçekliğinin buharlaşmasıdır.

Ayrımın çöküşüyle birlikte, türün bireye karşı geliştirdiği karşı-hamle tam anlamıyla tersine döner. Kurgu, bireyin eylemini türden koparan bir savunma olmaktan çıkar; bireyin eylemini tür adına dolaşıma sokan bir aygıta dönüşür. Artık birey, suç yoluyla türden kopmaz; suç, türün ortak tüketim nesnesi hâline gelir. Bu, tür için dışsal bir tehditten çok daha yıkıcıdır.

Bu aşamada yaşanan şey, suçun çoğalması değil; suç kategorisinin erimesidir. Tür, suçla baş edemez hâle gelmez; suçla ilişki kuramaz hâle gelir. Çünkü suç, artık ne yargılanabilir bir fiildir ne de temsil olarak sınırlandırılabilir bir anlatıdır. Tür, kendi savunma mekanizmasının içinde boğulmaya başlar.

Trajik finalin özü tam olarak budur: tür, bireyin kendisine yönelttiği tehdidi yönetmek için kurguya başvurur; fakat gerçek failin kurgusallaşmasıyla birlikte, kurgu artık bir savunma değil, ontolojik bir sis üretir. Bu sis içinde suç vardır; fakat suçlu yoktur. Eylem vardır; fakat gerçeklik hissi yoktur. Tür, kendisini korumak için geliştirdiği ayrımı kaybettiğinde, artık neyi savunduğunu da bilemez hâle gelir.

Bir sonraki adımda bu çöküşün somut ve paradigmatik bir vakada nasıl kristalize olduğunu, yani Issei Sagawa örneği üzerinden ilmek ilmek açacağım.                                                                                  

10.2. Issei Sagawa Vakası

Issei Sagawa vakası, şimdiye kadar adım adım inşa edilen paradigmanın kusursuz biçimde kristalleştiği bir sınır durumdur. Bu vaka, tekil bir “sapıklık” ya da medyatik bir anomali değildir; tam tersine, türün bireye karşı geliştirdiği savunma mekanizmasının kendi üzerine kapanarak çöktüğü noktayı görünür kılar. Bu nedenle Sagawa, yalnızca bir suçlu değil; türün kendi ontolojik açmazını teşhir eden canlı bir kesittir.

Sagawa’nın eylemi, paradigmanın en başında tanımlanan suç mantığıyla birebir örtüşür. Yamyamlık, beslenme gibi türün devamlılığına hizmet eden en temel eylemsel faaliyetin, türün bizatihi kendisine yönelmesidir. Burada eylem, herhangi bir dolayım içermez. Beslenme, bireysel forma indirgenebilmek için türün besin nesnesi hâline gelmesini zorunlu kılar. Sagawa’nın gerçekleştirdiği eylem, bu zorunluluğun en saf ve en çıplak icrasıdır. Eylem artık tür için değil, yalnızca bireyin kapalı iç evreni için vardır.

Bu aşamada Sagawa, klasik anlamda “suçlu” statüsündedir. Eylem gerçektir, fail gerçektir, mağdur gerçektir. Tür açısından tehdit son derece nettir: birey, türün hayatta kalma silahlarını kullanarak türün kendisine yönelmiştir. Bu, kategorik bir çöküş potansiyeli taşır ve bu nedenle tür, refleksif olarak cezalandırma mekanizmalarını devreye sokar. Hapis, yargılama ve dışlama bu ilk evrede hâlâ işlevseldir. Ayrım korunmaktadır: eylem gerçektir, fail gerçektir, suç suçtur.

Ancak kritik kırılma, bu noktadan sonra başlar. Sagawa, yalnızca suçlu olarak kalmaz; kurgusal dolaşıma girer. Yazmaya başlar, fantezilerini anlatır, medyada görünür olur, hakkında mangalar, animeler, anlatılar üretilir. Burada tür, daha önce tarif edilen karşı-hamleyi devreye soktuğunu zanneder: yamyamlık, kurgu alanına taşınmaktadır. Ancak gözden kaçan hayati fark şudur: bu kez kurguya taşınan şey yalnızca eylem değil, failin kendisidir.

Sagawa artık yalnızca “bir suçlu” değildir; bir karakterdir. Hakkında üretilen anlatılar, onu biyografik bir figür olmaktan çıkarıp estetik ve sembolik bir nesneye dönüştürür. Hayranları vardır, imza isteyenler vardır, onu gerçek bir suç failinden ziyade “tuhaf”, “ilginç”, “karanlık ama büyüleyici” bir figür olarak gören bir kitle oluşur. Toplumsal algıda burada son derece kritik bir kayma yaşanır: Sagawa’nın işlediği suç, yaşanmış bir fiil olmaktan çıkıp izlenmiş bir hikâyeye dönüşür.

Bu noktada türün savunma mekanizması tersine dönmüştür. Daha önce kurgu, eylemi gerçeklikten çekerek türü koruyordu. Şimdi ise gerçeklik, kurgu tarafından emilmiştir. Fail kurgusallaştığı için, eylemin yapısal özdeşliği artık dengelenemez. Cinayet hâlâ cinayettir, yamyamlık hâlâ yamyamlıktır; fakat bunları icra eden özne, artık “gerçek” olarak algılanmaz. Böylece eylem, gerçek olduğu hâlde kurgu gibi tüketilir.

Bu, suçun meşrulaşması değildir; çok daha tehlikeli bir şeydir. Suç, ontolojik statüsünü kaybeder. Artık ne yargılanabilir bir fiildir ne de temsil olarak güvenle sınırlandırılabilir. Tür, bu eylemi ne cezalandırır ne de gerçekten anlatır; yalnızca tüketir. Sagawa’nın suçunun “gerçek olmadığına inanılması”, cehaletten değil; kurgu mekanizmasının aşırı işlemesinden kaynaklanır.

Burada paradigmanın tüm adımları üst üste biner. Eylem özdeştir, fail statüsü çökmüştür, kurgu savunma olmaktan çıkmıştır. Tür, bireyin kendisine yönelttiği tehdidi nötralize etmek isterken, bu tehdidi kendi sembolik dolaşımının merkezine yerleştirmiştir. Artık suç vardır; fakat suçlu yoktur. Fail vardır; fakat gerçekliği yoktur. Eylem vardır; fakat ontolojik ağırlığı yoktur.

Sagawa vakası bu nedenle bir “istisna” değil, trajik finaldir. Türün bireye karşı geliştirdiği karşı-hamlenin mantıksal olarak varabileceği son noktadır. Kurgu, burada artık türü koruyan bir tampon değil; türün gerçeklik algısını çözen bir sis hâline gelir. Tür, kendi savunma mekanizmasının içinde, bireyin eylemini ayırt edemez hâle gelir.

Bu vakada görülen şey, suçun sıradanlaşması değil; suçun gerçeklikten kopmasıdır. Tür, artık neyin gerçekten yaşandığını, neyin anlatı olduğunu ayırt edemez. Ve bu ayırt edememe hâli, tür için en büyük tehlikedir. Çünkü burada çöken şey ahlak değil, yasa değil, duyarlılık değil; kategori kurma yetisinin kendisidir                                                                                                                                                       

10.3. Suç Kategorisinin Çöküşü

Failin kurgusallaşmasıyla birlikte yaşanan asıl kırılma, tekil bir algı sapması ya da kültürel yozlaşma değildir; suç kategorisinin kendisinin işlemez hâle gelmesidir. Bu noktada artık mesele, belirli bir suçun hafife alınması ya da unutulması değil, suçun suç olarak tanımlanabileceği ontolojik zeminin dağılmasıdır. Tür, suçla karşı karşıya değildir; suç kavramını kurabileceği ayrımları kaybetmiştir.

Suç kategorisi, eylemin kötülüğünden ya da vahşetinden değil; gerçeklik statüsünden beslenir. Bir eylemin suç olabilmesi için, gerçek bir fail tarafından, gerçek bir mağdura, gerçek bir dünyada yöneltilmiş olması gerekir. Bu üçlüden biri çöktüğünde suç hâlâ korkunç olabilir; fakat suç olmaktan çıkar. Failin kurgusallaşması, bu üçlünün merkezini dağıtır. Çünkü fail, gerçekliğini yitirdiğinde, eylem de otomatik olarak temsil rejimine düşer.

Bu aşamada tür, suçla karşılaştığında artık refleks üretmez. Ceza, dışlama, utanç, travma gibi mekanizmalar çalışmaz hâle gelir; çünkü bu mekanizmalar, suçun gerçek olduğuna dair örtük bir uzlaşmaya dayanır. Fail kurgusallaştığında, bu uzlaşma çöker. Tür, eylemi inkâr etmez; fakat eylemi ciddiye alabileceği bir statüye de yerleştiremez. Böylece suç, hukuki ya da ahlaki bir sorun olmaktan çok, estetik ya da anlatısal bir nesneye dönüşür.

Burada yaşanan şey, suçun normalleşmesi değildir. Normalleşme, suçun hâlâ suç olarak tanındığı fakat yaygınlaştığı bir durumu ifade eder. Oysa burada suç tanınmaz hâle gelir. Tür, suçla karşılaştığında onu “gerçekten olmuş bir şey” olarak değil, “zaten bildiği bir hikâye” olarak algılar. Bu algı, suçun etkisini azaltmaz; suçun gerçeklik iddiasını çözer.

Suç kategorisinin çöküşü, türün kendisini koruma kapasitesini de ortadan kaldırır. Çünkü savunma mekanizmaları, ancak neye karşı savunma yapıldığını bildiklerinde işler. Suç, temsil ile gerçeklik arasında eridiğinde, tür neyi yasaklayacağını, neyi cezalandıracağını, neyi tolere edeceğini bilemez. Her şey, zaten kurgusal dolaşımın bir parçası gibi algılanır. Bu durum, türün kendi kendisini denetleme yetisini sessizce felç eder.

Bu noktada paradoksal bir tablo ortaya çıkar: Suç vardır, eylem vardır, zarar vardır; fakat suçlu yoktur. Fail vardır; fakat failin gerçekliği yoktur. Tür, bu boşlukta suçu ne sahiplenebilir ne de reddedebilir. Bu nedenle suç, tür için artık bir tehdit değil; bir gürültü hâline gelir. Gürültü ise yönetilemez; yalnızca alışılır.

Suç kategorisinin çökmesiyle birlikte, kurgu artık bir savunma aracı değil; bir aşındırma kuvveti olarak çalışır. Daha önce türü koruyan statü değişimi, şimdi suçun gerçekliğini aşındıran bir asit hâline gelir. Tür, bireyin eylemini nötralize etmek isterken, eylemin gerçekliğini de birlikte eritmiştir. Bu erime, türün kendi sınırlarını tanımlama yetisini ortadan kaldırır.

Bu aşamada artık trajik olan, bireyin işlediği suç değil; türün suçu tanıyamamasıdır. Çünkü suç tanınamadığında, tür kendisini de tanıyamaz. Suç kategorisi, türün kendi sınırlarını çizdiği temel koordinatlardan biridir. Bu koordinat kaybolduğunda, tür için yalnızca dağınık eylemler, dolaşan imgeler ve tüketilen anlatılar kalır.

Dolayısıyla suç kategorisinin çöküşü, bir ahlak krizinden çok daha fazlasıdır. Bu, türün kategori kurma yetisinin çözülmesidir. Tür, artık neyin kabul edilemez olduğunu bilmez; çünkü kabul edilemez olanı gerçeklikten ayıracak bir fail statüsü kalmamıştır. Bu durumda kurgu, türü korumaz; türü kendisine yabancılaştırır.                                                                                                                                              

11. TÜREL SAVUNMANIN ÇÖKÜŞÜ

11.1. Suçun Suç Olmaktan Çıkması

Türel savunmanın çöküşü, suçun artmasıyla ya da şiddetin yaygınlaşmasıyla başlamaz. Asıl kırılma, çok daha derin bir düzlemde gerçekleşir: suçun suç olma niteliğini yitirmesiyle. Bu noktada tür, artık suça maruz kalmaz; suç, türün algısal ve ontolojik alanında erir. Eylem vardır, zarar vardır, hatta dehşet vardır; fakat bunların hiçbiri “suç” kategorisi altında toplanamaz hâle gelir. Çünkü suç, artık gerçeklik iddiası taşıyan bir olay olarak konumlanamaz.

Suçun suç olmaktan çıkması, tür açısından bir rahatlama yaratmaz; aksine, türü savunmasız bırakır. Suç kategorisi, türün kendisini tanımladığı temel sınır taşlarından biridir. Ne zaman ki suç, temsil rejimine tamamen emilir, tür bu sınır taşını kaybeder. Artık hangi eylemin kabul edilemez olduğu, hangi eylemin türün bütünlüğünü tehdit ettiği ayırt edilemez. Tür, suçla mücadele edemez; çünkü ortada mücadele edilecek tanımlı bir nesne kalmamıştır.

Bu aşamada suç, tür için “olağan” hâle gelmez; “belirsiz” hâle gelir. Olağanlaşma, suçun hâlâ suç olarak tanındığı fakat sıklaştığı bir durumu ifade eder. Oysa burada suç, tanınamaz hâle gelmiştir. Tür, suçu gördüğünde onu bir fiil olarak değil, zaten defalarca tükettiği bir anlatının yeniden dolaşıma girmiş bir parçası olarak algılar. Bu algı, suçun şok ediciliğini azaltmaz; fakat onun gerçekliğini askıya alır.

Bu noktada savunma mekanizmalarının tamamı işlevsizleşir. Ceza, caydırıcılık, ahlaki kınama ve kolektif travma gibi refleksler, suçun gerçek olduğuna dair örtük bir mutabakata dayanır. Fail kurgusallaştığında ve suç temsil rejimine düştüğünde, bu mutabakat çöker. Tür, suça karşı refleks üretmez; çünkü refleks üretebileceği sabit bir referans noktası yoktur.

Suçun suç olmaktan çıkması, türün kendisini koruma kapasitesini de felce uğratır. Savunma, yalnızca tehdit algısıyla mümkündür. Ancak burada tehdit, tanımlanabilir bir form taşımaz. Eylem vardır; fakat eylemin tür için ne anlama geldiği belirsizdir. Bu belirsizlik, türü pasif kılmaz; türü yönsüzleştirir. Tür, artık neyi bastıracağını, neyi sembolize edeceğini, neyi dışlayacağını bilemez.

Bu durum, bireyin lehine gibi görünse de, aslında bireyi de korumasız bırakır. Çünkü suç kategorisi yalnızca türü değil, bireyi de tanımlar. Suçun suç olmaktan çıkmasıyla birlikte birey, eyleminin anlamını kaybeder. Eylem artık ne bir isyan, ne bir kopuş, ne de bir bireyselleşme hamlesidir. Eylem, yalnızca dolaşımda olan bir içerik hâline gelir. Böylece birey, suç yoluyla türden kopamaz; fakat türle de yeniden bağlanamaz. Ortaya çıkan şey, askıda kalmış bir fail figürüdür.

Bu aşamada tür, kendisini korumak için geliştirdiği kurgu mekanizmasının içinde çözülür. Kurgu, artık eylemi askıya alan bir tampon değil; eylemin gerçekliğini eriten bir çözücü hâline gelir. Tür, suçu temsil ederek yönetmek isterken, temsilin ağırlığı altında suçun ontolojik zeminini kaybetmiştir. Bu kayıp, türün kendi sınırlarını çizme yetisini ortadan kaldırır.

Son kertede suçun suç olmaktan çıkması, tür için en tehlikeli eşiktir. Çünkü burada tehdit, dışarıdan gelen bir yıkım değil; ayırt etme yetisinin içten çöküşüdür. Tür, artık neyi koruduğunu bilmez. Savunma refleksi, hedefini kaybetmiştir. Ve savunmanın hedefini kaybettiği bir düzlemde, tür için geriye kalan tek şey, sürekli dolaşan imgeler ve tüketilen anlatılar arasında kendi gerçekliğini yitirmiş bir varlık hâlidir.                                                                                                                                          

11.2. Ayırt Edici Unsurun Yokluğu

Türel savunmanın çöküşünde belirleyici olan son eşik, suçun suç olmaktan çıkmasından da öte, ayırt edici unsurun tamamen yok olmasıdır. Bu unsur, baştan itibaren eylemde değil; failin gerçeklik statüsünde kuruluyordu. Eylem her zaman özdeşti; gerçek ile kurgu arasındaki fark, eylemi icra eden öznenin ontolojik konumunda sabitleniyordu. Fail gerçek kaldığı sürece, suç tanınabilir; fail kurgu kaldığı sürece, temsil güvenli olabiliyordu. Bu ikili yapı çöktüğünde, ayırt edilecek hiçbir zemin kalmaz.

Ayırt edici unsurun yokluğu, türün “yanlış değerlendirmesi” değildir; değerlendirme yapabileceği kategorilerin çözülmesidir. Tür, artık karşısındaki olgunun gerçek mi, temsil mi, yaşanmış mı, anlatılmış mı olduğunu belirleyemez. Bu belirsizlik, bilgi eksikliğinden değil; ayrımı mümkün kılan ontolojik işaretlerin silinmesinden kaynaklanır. Fail ne tam anlamıyla gerçektir ne de bütünüyle kurgudur. Eylem ne açıkça fiildir ne de salt temsildir. Tür, bu aralıkta yön duygusunu kaybeder.

Bu noktada suç, “gerçeklik hissi”ni kaybeder; fakat varlığını yitirmez. Tam tersine, suç dolaşımda kalır, anlatılır, izlenir, paylaşılır. Ancak bu dolaşım, suçun ağırlığını taşımadığı için, tür açısından bir tehdit sinyali üretmez. Ayırt edici unsur kaybolduğunda, tür için her şey aynı düzleme yığılır: yaşanmış trajedi ile izlenmiş sahne, gerçek fail ile karakter, mağduriyet ile dramatik kurgu aynı yüzeyde akar.

Bu durum, türün savunma reflekslerini anlamsızlaştırır. Çünkü savunma, ayrım gerektirir. Ne zaman savunulur, ne zaman temsil edilir, ne zaman bastırılır soruları, artık cevaplanamaz. Tür, refleks üretmek yerine alışkanlık geliştirir. Alışkanlık ise savunma değildir; yalnızca uyumdur. Tür, suçla baş etmeyi bırakır; suçla birlikte yaşamaya başlar, fakat neyin birlikte yaşandığını bilmeden.

Ayırt edici unsurun yokluğu, bireyi de derin bir boşlukta bırakır. Birey, eyleminin ne anlama geldiğini artık tayin edemez. Suç, birey için ne bir kopuş hattıdır ne de tanınan bir ihlal. Eylem, ne isyan üretir ne de sonuç. Bu nedenle birey, türle kurduğu gerilimli ilişkiyi bile kaybeder. Gerilim ortadan kalktığında, bireyselleşme de anlamını yitirir. Ortaya çıkan şey, nedensiz bir eylemselliktir.

Bu aşamada tür için asıl kayıp, suç değildir; gerçeklik duygusudur. Tür, artık gerçek olanla anlatılan arasında fark hissetmez. Her şey aynı düzlemde tüketildiği için, hiçbir şey gerçek ağırlık taşımaz. Bu, türün kendisini koruma kapasitesinin son kalıntısını da siler. Çünkü koruma, yalnızca tehdit algısıyla değil; tehdidin nerede olduğunu bilmekle mümkündür.

Ayırt edici unsurun yok olmasıyla birlikte, kurgu artık bir araç değil; ortam hâline gelir. Tür, kurgu üretmez; kurgunun içinde yaşar. Bu noktada temsil ile gerçeklik arasındaki fark ortadan kalktığı için, savunma mekanizmasının geri dönmesi de mümkün değildir. Tür, artık suçla değil; ayırt edememe hâliyle karşı karşıyadır.

Bu çözülme, dramatik bir çöküş anı üretmez. Tam tersine, sessiz ve yaygın bir bulanıklık yaratır. Tür, neyi kaybettiğini fark etmeden kaybeder. Suç vardır, anlatı vardır, imgeler vardır; fakat bunların hiçbirinde türün kendisini sınayabileceği bir sertlik kalmamıştır. Ayırt edici unsur kaybolduğunda, tür için geriye yalnızca düzleşmiş bir gerçeklik yüzeyi kalır.                                                                           

11.3. En Büyük Tehlike

Türel savunmanın bütünüyle çöktüğü bu son aşamada ortaya çıkan tehlike, ne suçun yaygınlaşmasıdır ne de şiddetin artmasıdır. En büyük tehlike, çok daha sessiz ve çok daha derindir: türün kendi savunma mekanizmasını birey aracılığıyla kendi aleyhine çevirmesidir. Burada artık dışsal bir tehditten, marjinal bir sapmadan ya da kontrol edilebilir bir anomaliden söz edilemez. Tehdit, türün kendi mantığının içinden doğar ve yine türün kendi araçlarıyla işler.

Kurgu, başlangıçta tür için bir savunma teknolojisiydi. Eylemi gerçeklikten çekiyor, bireysel kopuş hattını kolektif sembolik alana bağlıyor ve suçun ontolojik etkisini askıya alıyordu. Ancak failin kurgusallaşmasıyla birlikte bu teknoloji tersine dönmüştür. Kurgu artık eylemi sterilize etmez; eylemin gerçekliğini çözer. Tür, kendisini korumak için geliştirdiği mekanizmayla, suçun gerçeklik statüsünü ortadan kaldırmış ve böylece suçu tanıyamaz hâle gelmiştir.

Bu noktada kurgu, masum bir temsil alanı olmaktan çıkar; örtük bir meşrulaştırma yüzeyi hâline gelir. Meşrulaştırma burada normatif bir onay anlamına gelmez. Kimse “bu suç iyidir” demez. Ancak suç, kurgu dolaşımı içinde tüketildikçe, gerçeklikten kopar ve ağırlığını kaybeder. Tür, suçu reddetmez; fakat suçu ciddiye alabileceği bir zemin de bulamaz. Bu, suçtan daha yıkıcı bir durumdur.

Ortaya çıkan tablo paradoksaldır: suç vardır, fakat suçlu yoktur. Eylem vardır, fakat failin gerçekliği yoktur. Zarar vardır, fakat bu zararı taşıyacak ontolojik bir çerçeve kalmamıştır. Tür, suçla karşılaştığında onu ne yargılayabilir ne de temsil olarak sınırlayabilir. Çünkü yargı, gerçeklik varsayar; temsil ise ayrım varsayar. Her iki varsayım da çökmüştür.

Bu, tür için en büyük tehlikedir çünkü savunma refleksi hedefini kaybetmiştir. Tür artık neyi savunduğunu, neye karşı savunduğunu bilemez. Suç, dışlanacak bir ihlal olmaktan çıkmış; dolaşımdaki bir içerik hâline gelmiştir. İçerik ise tehdit değildir; yalnızca tüketilir. Tür, bu tüketim içinde kendi sınırlarını kaybeder.

Bu aşamada birey de özgürleşmez. Aksine, birey suç yoluyla türden kopma imkânını da yitirir. Suç, bireyin bireyselleşmesinin nihai hamlesiydi; fakat suç kategorisi çöktüğünde, bu hamle anlamsızlaşır. Eylem, ne bireye ait bir isyan üretir ne de türle bir çatışma yaratır. Birey, eyleminin yankısını kaybeder. Ortaya çıkan şey, sonuçsuz bir fail figürüdür.

Türel savunmanın kendi aleyhine dönmesi, bu nedenle çift yönlü bir yıkım üretir. Tür, kendisini koruyamaz hâle gelir; birey ise kendisini tanımlayamaz hâle gelir. Kurgu, başlangıçta bu iki alan arasında bir tamponken, artık her iki alanı da aynı belirsiz yüzeyde eriten bir ortama dönüşür. Tür, artık kurgu kullanmaz; kurgu tarafından kullanılır.

Son kertede en büyük tehlike şudur: Tür, kendisini tehdit eden şeyi artık tehdit olarak algılayamaz. Tehdit algılanamadığında, savunma da mümkün değildir. Bu noktada çöküş dramatik değildir; sessizdir. Tür, bağırarak değil; ayırt edemeyerek çöker. Suç vardır, anlatı vardır, imgeler vardır; fakat hiçbirinde türün kendisini sınayabileceği bir sertlik kalmamıştır.

Böylece başlangıçta bireyin türü hedef alan eylemi olarak tanımlanan suç, nihai aşamada türün kendisini hedef alan bir ontolojik bozulmaya dönüşür. Suç artık bir eylem değildir; türün kendi gerçeklik üretme kapasitesindeki bir arızadır. Ve bu arıza, türün dışından değil, tam olarak kendi savunma reflekslerinin içinden doğmuştur.

Bu, çalışmanın ulaştığı en karanlık ama en tutarlı noktadır:
Tür, kendisini korumak için kurduğu mekanizmayla, kendisini tanıyamaz hâle gelmiştir.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow