Doğayla Çatışan Hegemonya: ABD ve Küresel Homojen Yapı
Avrupa ile ABD arasındaki tarihsel doğa algısı farkının, yatırımlardan enerji politikalarına ve Trump dönemi agresif stratejilerine uzanan yapısal sonuçlarını analiz eden bu metin, küreselleşmiş dünyada doğayla uyum kuramayan hegemonik gücün neden sistemle çatışmaya girdiğini ontolojik düzlemde tartışır.
1. DOĞANIN ONTOLOJİK STATÜSÜ OLARAK AVRUPA–ABD AYRIMI
1.1 Doğanın Avrupa’da Denge ve Sınır Alanı Olarak Kavranışı
Avrupa’da doğanın ontolojik statüsü, tarihsel olarak fethedilecek bir alan ya da sınırsızca kullanılabilecek bir kaynak olarak değil; insan eyleminin sınırlarını belirleyen, yanlış kullanıldığında doğrudan varoluşsal sonuçlar üreten bir denge zemini olarak şekillenmiştir. Bu yaklaşım, romantik bir doğa sevgisinden ya da modern çevrecilikten değil, Avrupa coğrafyasının ve tarihinin dayattığı sert zorunluluklardan doğmuştur. Avrupa’nın sıkışık coğrafyası, sınırlı tarım alanları, yüksek nüfus yoğunluğu ve yüzyıllar boyunca kesintisiz biçimde yaşanan devletlerarası baskı, doğayı hata kaldırmayan bir alan hâline getirmiştir. Bu koşullar altında doğa, üzerinde sınırsız deneyler yapılabilecek bir boşluk değil; yanlış bir müdahalenin kıtlık, salgın, toplumsal çöküş ve siyasal istikrarsızlık olarak geri döndüğü bir varlık alanı olarak tecrübe edilmiştir.
Bu tarihsel deneyim, Avrupa düşüncesinde doğayı insanın karşısında edilgen bir nesne olarak değil, insan eylemine sınır koyan ve ona karşılık veren bir varlık düzeni olarak konumlandırmıştır. Doğa burada, ne mutlak egemenlik kurulacak bir düşman ne de salt estetik bir arka plan olarak görülmüştür; doğa, insan faaliyetinin koşulu hâline gelmiştir. Bu nedenle Avrupa’da doğayla ilişki, zorlamaya değil uyumlanmaya; hızlanmaya değil ölçülülüğe; kısa vadeli kazanca değil uzun vadeli sürdürülebilirliğe dayalı bir akıl üretmiştir. Doğayı aşırı zorlamanın bedelinin yalnızca çevresel değil, doğrudan toplumsal ve siyasal olduğu bilgisi, kolektif bilinçte erken dönemlerden itibaren yerleşmiştir.
Bu ontolojik kavrayış, Avrupa’da doğayı “engel” kategorisine değil, “sınır” kategorisine yerleştirir. Engel aşılabilir, sınır ise tanınmak zorundadır. Doğa, Avrupa bağlamında aşılacak bir problem değil; birlikte yaşanacak bir gerçekliktir. Bu yüzden Avrupa düşüncesinde doğa ile ilişki, daima bir uzlaşma fikrini içerir. İnsan, doğayı tamamen kontrol edemez; fakat onunla birlikte işleyen sistemler kurabilir. Bu fark, yalnızca teorik bir ayrım değil; doğrudan hukuka, planlamaya, altyapı anlayışına ve etik reflekslere sızmış yapısal bir kabuldür.
Bu kabul, Avrupa’da erken dönemlerden itibaren çevreyi düzenleyen hukuki çerçevelerin, kamusal planlamanın ve yerel direnişlerin meşru kabul edilmesinin zeminini oluşturmuştur. Doğa, bireysel ya da kurumsal çıkarların sınırsızca tasarruf edebileceği bir alan olarak görülmediği için, doğaya müdahale kamusal müzakere gerektiren bir eylem olarak düşünülmüştür. Bu durum, Avrupa’yı yavaşlatmış; ancak aynı zamanda doğayla uyumlu, yüksek direnç üretmeyen ve uzun ömürlü sistemler kurabilmesini sağlamıştır. Buradaki yavaşlık, bir geri kalmışlık değil; doğanın sınırlarını tanımanın zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan yapısal bir özelliktir.
Avrupa’da doğanın bu şekilde kavranması, enerjiye ve üretime bakışı da kökten belirlemiştir. Enerji, doğanın zorla çekilip alınan bir girdisi değil; doğayla birlikte işletilen bir süreç olarak ele alınmıştır. “Ne kadar üretebiliriz?” sorusundan önce “nasıl üretmeliyiz?” sorusunun gelmesi, bu ontolojik zeminin doğal sonucudur. Enerji üretimi burada salt teknik bir mesele değil; doğa, toplum ve gelecek arasındaki dengeyi gözeten etik bir problem olarak ortaya çıkar. Bu nedenle Avrupa’da enerji politikaları, doğanın ritmini hesaba katmadan tasarlanan sistemlere karşı sürekli bir direnç geliştirmiştir.
Sonuç olarak Avrupa’nın doğayı bir denge ve sınır alanı olarak kavraması, tarihsel bir zorunluluğun ürünü olup; bu kavrayış yüzyıllar boyunca düşünceyi, kurumları ve üretim biçimlerini biçimlendirmiştir. Bu ontolojik zemin, ilerleyen bölümlerde görüleceği üzere, Avrupa’nın yatırım tercihlerinden icatların niteliğine, bütçe önceliklerinden güncel enerji aktörlerinin konumlanışına kadar uzanan uzun bir sürekliliğin başlangıç noktasıdır.
1.2 Doğanın ABD’de Aşılması Gereken Alan Olarak Kavranışı
Amerika Birleşik Devletleri’nde doğanın ontolojik konumu, tarihsel olarak sınır koyan bir denge alanı değil; ilerlemenin önünde duran ve aşılması gereken bir uzam olarak kurulmuştur. Bu kavrayış, soyut bir ideolojik tercihin ürünü olmaktan ziyade, ABD’nin kuruluş koşullarının ve genişleme deneyiminin doğrudan sonucudur. Avrupa’nın aksine ABD, tarih sahnesine sıkışık değil, genişleyen bir coğrafyayla çıkmıştır; bu genişlik, doğayı hata kaldırmayan bir sınır olmaktan çıkarmış, sürekli geri çekilen ve insan müdahalesiyle dönüştürülebilen bir alan olarak deneyimletmiştir. Bu deneyim, doğanın insan eyleminin koşulu değil, nesnesi olduğu fikrini erken dönemden itibaren yerleştirmiştir.
ABD bağlamında doğa, insanla birlikte var olan bir düzen değil; insan iradesi tarafından şekillendirilecek bir ham madde alanı olarak algılanmıştır. Frontier mantığı, yalnızca coğrafi bir yayılmayı değil, aynı zamanda doğanın sürekli olarak geri çekildiği, teknolojinin ve sermayenin ilerlediği bir tarih anlatısını üretmiştir. Bu anlatıda doğa, karşılık veren bir varlık değil; yeterli teknoloji, mühendislik ve sermaye ile her zaman aşılabilecek bir engel konumundadır. Dolayısıyla doğaya yönelik temel refleks, uyumlanmak değil; kontrol etmek, düzenlemek ve verim üretmek olmuştur.
Bu ontolojik zemin, ABD’de bilgi anlayışını da belirlemiştir. Doğa, burada etik ya da varlıksal bir muhatap değil; ölçülen, modellenen, simüle edilen bir sistemdir. Doğru bilgi, doğayı anlamaya değil; doğa üzerinde iş gören sonuçlar üretmeye yöneliktir. Bu nedenle ABD düşünce hattında pragmatizm ve mühendislik aklı merkezî bir rol oynar. Bilgi, işe yaradığı ölçüde değerlidir; doğanın sınırları ise ancak bu işe yararlılık noktalarında gündeme gelir. Etik ve çevresel kaygılar, çoğunlukla sonradan eklenen düzenleyici katmanlar olarak ortaya çıkar.
Bu bakış açısı, doğayı insan eyleminin önüne konumlandırmaz; tam tersine doğayı insan eyleminin gerisine yerleştirir. Doğa, aşılması gereken bir eşik, çözülmesi gereken bir problem, optimize edilmesi gereken bir veri kümesi hâline gelir. Bu yüzden ABD’de doğaya yönelik müdahaleler, çoğu zaman yüksek hız, yüksek ölçek ve kısa vadeli çıktı üretme hedefleriyle şekillenir. Doğanın direnci, sistemin kurucu unsuru değil; sistemin aşması gereken bir maliyet kalemi olarak görülür.
Bu yaklaşım, doğayla ilişkinin sürekliliğini değil, ilerleme fikrini merkeze alır. İlerleme, burada doğanın sınırlarını tanıyarak derinleşen bir süreç değil; doğayı geride bırakarak genişleyen bir hareket olarak kurgulanır. Bu nedenle ABD’de doğa, kolektif varoluşun ortak zemini olarak değil; insan iradesinin kendini kanıtladığı bir mücadele alanı olarak anlam kazanır. Doğanın aşılması, yalnızca teknik bir başarı değil; kültürel ve sembolik bir üstünlük göstergesine dönüşür.
Bu ontolojik konumlanış, ilerleyen bölümlerde görüleceği üzere, ABD’nin doğa kullanım biçimlerini, yatırım önceliklerini, bütçe dağılımlarını ve icat mantığını doğrudan belirlemiştir. Doğa bir sınır olarak değil, aşılması gereken bir alan olarak kurulduğu anda; doğayla uyum değil, doğa üzerinde hakimiyet kurma fikri sistemin temel refleksi hâline gelir. Bu refleks, yalnızca enerji ve altyapıda değil, ABD’nin genel stratejik ve siyasal davranışlarında da kendini tekrar eden bir desen olarak üretir.
1.3 Doğa Algısının Doğa Kullanım Biçimlerine Doğrudan Yansıması
Avrupa ve ABD’de doğanın ontolojik olarak farklı kavranışı, soyut bir düşünsel ayrım olarak kalmamış; doğrudan doğanın nasıl kullanıldığına, hangi müdahalelerin meşru sayıldığına ve hangi risklerin kabul edilebilir görüldüğüne yansımıştır. Doğa bir yerde sınır ve denge alanı, diğer yerde aşılması gereken bir uzam olarak kurulduğunda, kullanım biçimleri de zorunlu olarak farklılaşmıştır. Avrupa’da doğa kullanımı, doğanın direncini yok etmeye değil, bu direnci hesaba katan sistemler kurmaya yönelmiştir. ABD’de ise doğa kullanımı, direnci kırmaya, doğayı teknik ve finansal araçlarla yeniden düzenlemeye odaklanmıştır.
Avrupa bağlamında doğaya müdahale, her zaman doğanın geri tepebileceği bilgisiyle birlikte düşünülür. Bu nedenle doğa kullanımı, yüksek baskıdan ziyade süreklilik fikrine dayanır. Nehirler bütünüyle dizginlenmez, yönlendirilir; rüzgâr bastırılmaz, ondan faydalanılır; kıyılar fethedilmez, onlarla birlikte çalışılır. Bu yaklaşım, doğayı pasif bir kaynak değil, insan eylemine sürekli geri bildirim veren aktif bir unsur olarak kabul eder. Doğanın sınırlarını zorlamanın bedelinin yalnızca çevresel değil, toplumsal ve siyasal olacağı bilgisi, kullanım biçimlerinin merkezinde yer alır.
ABD’de ise doğa kullanımı, doğanın geri bildirimini sistemin dışsal bir maliyeti olarak görme eğilimindedir. Nehirler yönlendirilmekle kalmaz, durdurulur; dağlar yalnızca aşılmaz, oyulur; yeraltı kaynakları sınırlı bir bütünlük olarak değil, çıkarılabilir bir stok olarak değerlendirilir. Bu kullanım biçimi, doğayı sürekli olarak yeniden şekillendirilebilen bir alan gibi ele alır. Burada doğanın sınırları, etik ya da ontolojik değil; teknik ve ekonomik sınırlardır. Eğer teknoloji yeterince gelişmişse ve maliyet karşılanabiliyorsa, doğanın direnç göstermesi başlı başına bir gerekçe oluşturmaz.
Bu fark, enerji üretiminde özellikle belirgin hâle gelir. Avrupa’da enerji üretimi, doğanın ritmiyle uyumlu olacak biçimde tasarlanırken; ABD’de enerji üretimi, doğanın ritmini mümkün olduğunca zorlayarak maksimum çıktı elde etmeye yönelir. Avrupa’da enerji, doğayla kurulan ilişkinin bir uzantısıdır; ABD’de ise enerji, doğa üzerinde kurulan hakimiyetin aracıdır. Bu nedenle Avrupa’da enerji projeleri sıklıkla yavaş ilerler, yüksek kamu müzakeresi gerektirir ve çevresel sınırlar tarafından belirlenir. ABD’de ise enerji projeleri, hız, ölçek ve kârlılık üzerinden değerlendirilir; doğa, bu değerlendirmenin içinde çoğu zaman ikincil bir faktör olarak yer alır.
Doğa algısındaki bu fark, risk kavrayışını da ayrıştırır. Avrupa’da risk, doğanın aşırı zorlanmasıyla ortaya çıkabilecek geri dönüşsüz sonuçlar üzerinden tanımlanır. ABD’de risk ise çoğunlukla ekonomik kayıp, verim düşüşü ya da teknolojik başarısızlık olarak kavranır. Bu nedenle Avrupa, düşük olasılıklı ama yüksek yıkım potansiyeli olan risklere karşı daha temkinli davranırken; ABD, yüksek kazanç potansiyeli olan ancak doğayı yüksek baskı altına sokan projeleri daha kolay meşrulaştırır.
Bu kullanım farkı, yalnızca teknik tercihlerin değil, derin bir ontolojik ayrımın ürünüdür. Doğa bir yerde insan eyleminin ortak zemini olarak kabul edildiğinde, kullanım biçimi kaçınılmaz olarak uzlaşmacı olur; diğer yerde doğa insan iradesinin karşısına konumlandırıldığında ise kullanım biçimi kaçınılmaz olarak çatışmacı hâle gelir. Bu çatışma, kısa vadede yüksek çıktı üretebilir; ancak uzun vadede doğa ile sistem arasında sürekli bir sürtüşme yaratır.
Bu nedenle doğa algısı ile doğa kullanımı arasındaki ilişki, basit bir tercih meselesi değildir. Ontolojik olarak doğayı nasıl konumlandırdığınız, onu nasıl kullandığınızı zorunlu olarak belirler. Avrupa ve ABD arasındaki fark tam olarak bu noktada kristalize olur: biri doğayı birlikte yaşanacak bir zemin olarak kurar, diğeri ise aşılacak bir alan olarak. Bu kurulum farkı, ilerleyen başlıklarda görüleceği üzere, sanayi devriminden itibaren yatırımların yönünü, bütçelerin dağılımını ve icatların karakterini belirleyen temel eksen hâline gelmiştir.
2. SANAYİ DEVRİMİNDEN İTİBAREN TARİHSEL YATIRIM MANTIKLARI
2.1 Avrupa’da Doğayla Uyumlu Altyapı ve Süreklilik Odaklı Yatırımlar
Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte şekillenen yatırım mantığı, doğayı bütünüyle dönüştürmeye yönelik bir tahakküm projesi olarak değil, doğayla birlikte işleyebilecek süreklilik temelli altyapılar kurma zorunluluğu olarak ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım, romantik ya da sonradan geliştirilmiş çevreci bir refleksin ürünü değildir; sınırlı coğrafya, yoğun nüfus ve kırılgan ekolojik dengelerin dayattığı tarihsel bir zorunluluğun sonucudur. Avrupa’da doğa, yanlış kullanıldığında telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuran bir alan olarak deneyimlenmiş; bu deneyim, yatırım kararlarının merkezine ihtiyat, ölçülülük ve denge kavramlarını yerleştirmiştir.
Bu zorunluluk, Avrupa’da sanayileşmenin erken evrelerinden itibaren yatırım ölçeğini ve yönünü belirlemiştir. Avrupa’da altyapı yatırımları, kısa sürede maksimum çıktı üretmeyi hedefleyen agresif sıçramalar yerine, uzun vadede istikrar sağlayacak sistemlere yönelmiştir. Nehirler bütünüyle durdurulmamış, doğanın akışını kesintiye uğratmadan yönlendirilmiş; kanal sistemleri, su değirmenleri ve erken dönem hidro altyapıları, doğanın ritmini bastırmak yerine onunla eşzamanlı çalışmayı amaçlamıştır. Bu yaklaşım, doğayı pasif bir kaynak değil, insan eylemine sürekli geri bildirim veren aktif bir unsur olarak konumlandırır.
Avrupa kıyı ve liman mühendisliği de bu zihniyetin izlerini açık biçimde taşır. Limanlar, denizi geri püskürten sert yapılarla değil; gelgitleri, rüzgâr yönlerini ve kıyı morfolojisini hesaba katan esnek sistemlerle inşa edilmiştir. Kıyı şehirleri, doğayı bütünüyle dönüştürmek yerine onunla birlikte genişleyen yerleşim modelleri geliştirmiştir. Bu durum, altyapı tasarımında doğanın öngörülemezliğinin bastırılması değil, yönetilebilir belirsizlik olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Kamu bütçelerinin dağılımı da bu anlayışı yapısal hâle getirmiştir. Avrupa’da altyapı ve enerji yatırımları, çoğunlukla uzun vadeli planlama perspektifiyle ele alınmış; ani getirilerden ziyade toplumsal ve çevresel süreklilik gözetilmiştir. Enerji, ulaştırma ve çevre politikaları birbirinden kopuk sektörler olarak değil, aynı ekolojik ve toplumsal sistemin iç içe geçmiş bileşenleri olarak düşünülmüştür. Bu nedenle yatırım süreçleri çoğu zaman yavaş ilerlemiş, yüksek düzeyde kamu müzakeresi ve yerel rıza gerektirmiştir. Ancak bu yavaşlık, doğa ile sistem arasındaki gerilimi düşüren yapısal bir tampon işlevi görmüştür.
Avrupa yatırım mantığında risk kavrayışı da bu bağlamda şekillenmiştir. Risk, yalnızca ekonomik kayıp ya da verim düşüşü olarak değil, doğanın aşırı zorlanması hâlinde ortaya çıkabilecek geri dönüşsüz ekolojik ve toplumsal sonuçlar üzerinden tanımlanmıştır. Bu nedenle yatırımlar, düşük olasılıklı fakat yüksek yıkım potansiyeline sahip senaryoları dışlamaya yönelik olarak tasarlanmıştır. Avrupa’da yatırım, bu anlamda, doğayı test eden değil; doğayla müzakere eden bir pratik hâline gelmiştir.
Bu yaklaşımın ayırt edici yönü, doğayı yatırımın dışsal maliyeti olarak değil, yatırımın kurucu parametresi olarak konumlandırmasıdır. Avrupa’da altyapı, doğayı tüketerek büyüyen bir mekanizma değil; doğayla birlikte var olarak süreklilik kazanan bir sistem olarak tasarlanmıştır. Bu nedenle Avrupa sanayileşmesi, hız ve ölçek bakımından sınırlı görünse de, uzun vadede daha dayanıklı, daha öngörülebilir ve daha uyumlu altyapılar üretmiştir. Doğa, bastırılması gereken bir engel değil; yatırımın sınırlarını, hızını ve biçimini belirleyen asli bir unsur hâline gelmiştir.
Bu tarihsel yatırım hattı, Avrupa’nın ilerleyen dönemlerdeki enerji politikalarında, çevre hukukunda ve altyapı tasarımında kalıcı bir iz bırakmıştır. Doğayla uyum fikri, zamanla etik bir tercih olmaktan çıkmış; kurumsal refleks hâline gelmiştir. Avrupa’nın günümüzde offshore rüzgâr, kıyı enerjisi ve doğayla sürekli müzakere gerektiren alanlarda görece başarılı olmasının arkasında, tam da bu yüzyıllara yayılan yatırım mantığı yatmaktadır. Bu mantık, doğayı fetheden değil, doğayla birlikte var olan bir sanayileşme çizgisinin mümkün olduğunu tarihsel olarak ilan eder.
2.2 ABD’de Doğayı Baskılayan, Ölçek ve Hız Odaklı Yatırımlar
Amerika Birleşik Devletleri’nde sanayi devrimiyle birlikte şekillenen yatırım mantığı, Avrupa’daki gibi doğayla uyumlu süreklilik üretme zorunluluğundan değil, doğayı hızla aşabilme ve yeniden şekillendirme imkânından beslenmiştir. Bu yaklaşım, ideolojik bir tercihten ziyade, ABD’nin tarihsel ve coğrafi koşullarının doğal sonucudur. Geniş ve parçalanmamış coğrafya, düşük nüfus yoğunluğu ve görece sınırsız kaynak algısı, yatırımların doğayla müzakere etmek yerine doğa üzerinde baskı kuran ölçeklerde tasarlanmasını mümkün kılmıştır. Bu nedenle ABD’de yatırım, en başından itibaren hız, kapasite ve genişleme kavramları etrafında örgütlenmiştir.
ABD sanayileşmesi, doğayı yönlendirmekten çok doğayı yeniden kurma fikrine dayanmıştır. Nehirler yalnızca yönlendirilmemiş, durdurulmuş; dağlar aşılmakla kalmamış, oyulmuş; yeraltı kaynakları bütünsel bir ekosistemin parçası olarak değil, çıkarılabilir stoklar olarak ele alınmıştır. Büyük baraj projeleri, kıtalar arası demiryolu ağları, otoyollar ve madencilik yatırımları, doğayı insan iradesinin karşısında pasif bir yüzey hâline getiren bu zihniyetin en somut örnekleridir. Bu yatırımların temel ölçütü, doğayla uyum değil; maksimum çıktı ve minimum zaman olmuştur.
Bu yaklaşım, yatırım ölçeğini olağanüstü büyütmüştür. ABD’de altyapı projeleri, doğanın direncini azaltacak küçük ayarlamalar yerine, direnci doğrudan bastırmayı hedefleyen büyük mühendislik müdahaleleriyle hayata geçirilmiştir. Barajlar yalnızca enerji üretmek için değil, doğayı kontrol altına almak için inşa edilmiş; otoyol ağları, coğrafi engelleri dolaşmak yerine onları ortadan kaldıracak biçimde tasarlanmıştır. Bu durum, yatırımın doğayla kurduğu ilişkinin uzlaşmacı değil, çatışmacı bir karakter taşımasına yol açmıştır.
Kamu ve özel sermaye bütçeleri de bu mantığı destekleyecek şekilde yönlendirilmiştir. ABD’de yatırımlar, uzun vadeli ekolojik denge yerine kısa ve orta vadeli ekonomik getiri üzerinden değerlendirilmiştir. Büyük ölçekli projeler, doğayla yüksek sürtüşme üretse bile, sağladıkları hız ve kapasite nedeniyle meşrulaştırılmıştır. Bu süreçte doğa, yatırımın içsel bir sınırı olarak değil; aşılması gereken dışsal bir engel olarak konumlandırılmıştır. Eğer teknik olarak mümkünse ve finansmanı sağlanabiliyorsa, doğanın geri bildirimi çoğu zaman ikincil bir faktör olarak değerlendirilmiştir.
ABD yatırım mantığında risk algısı da bu çerçevede şekillenmiştir. Risk, doğanın uzun vadeli tepkilerinden ziyade, projenin ekonomik başarısızlığı ya da teknik aksaklığı üzerinden tanımlanmıştır. Doğanın aşırı zorlanmasının yaratabileceği sistemik sonuçlar, çoğu zaman yatırım hesaplarının dışında bırakılmıştır. Bu nedenle ABD yatırımları, yüksek kazanç potansiyeli karşılığında yüksek ekolojik baskıyı kabul eden bir karakter taşımıştır. Bu yaklaşım, kısa vadede olağanüstü büyüme ve teknik ilerleme sağlamış; ancak doğa ile sistem arasında sürekli bir gerilim üretmiştir.
Bu yatırım hattı, ABD’nin teknolojik kapasitesini ve mühendislik gücünü hızla artırmış olsa da, doğayı ortak bir zemin olarak değil, üstesinden gelinmesi gereken bir engel olarak konumlandırmıştır. Doğa, yatırımın ortağı değil; yatırımın karşısında duran bir değişken hâline gelmiştir. Bu nedenle ABD sanayileşmesi, yüksek hız ve ölçek üretmiş; fakat uzun vadede doğa ile sürdürülebilir bir uyum kurmakta zorlanan bir yapı ortaya çıkarmıştır.
Bu yapısal özellik, ilerleyen dönemlerde enerji üretiminde, çevre politikalarında ve altyapı krizlerinde tekrar tekrar görünür hâle gelmiştir. ABD’nin doğayı baskılayan yatırım mantığı, kısa vadede üstünlük sağlayan bir güç üretirken, uzun vadede doğayla ve diğer aktörlerle sürekli çatışma üreten bir zemin yaratmıştır. Bu zemin, küresel ölçekte karşılıklı bağımlılığın arttığı günümüzde, giderek daha fazla gerilim üretmeye başlamış; ABD yatırım mantığının sınırlarını görünür kılmıştır.
2.3 Kamu Bütçeleri, Sermaye Öncelikleri ve Doğa Algısı İlişkisi
Avrupa ve ABD arasındaki doğa algısı farkı, yalnızca yatırım projelerinin niteliğinde değil, bu projelerin hangi bütçelerle, hangi önceliklerle ve hangi risk tanımlarıyla finanse edildiğinde de açık biçimde görünür hâle gelmiştir. Kamu bütçeleri ve sermaye akışları, soyut ekonomik araçlar değil; doğanın nasıl kavrandığını ve hangi kullanım biçimlerinin meşru sayıldığını doğrudan yansıtan yapısal göstergelerdir. Bu nedenle Avrupa ve ABD’de bütçe dağılımları, yalnızca mali tercihler olarak değil, derin ontolojik ayrımların kurumsal tezahürleri olarak okunmalıdır.
Avrupa’da kamu bütçeleri tarihsel olarak, doğayla uyumlu sistemlerin uzun vadede sürdürülebilirliğini güvence altına alacak biçimde yapılandırılmıştır. Altyapı, enerji ve çevre yatırımları, kısa vadeli büyüme hedeflerinden ziyade toplumsal süreklilik ve ekolojik denge perspektifiyle ele alınmıştır. Bu durum, kamu harcamalarının daha yavaş devreye girmesine ve yüksek düzeyde planlama gerektirmesine yol açmış; ancak yatırımların doğayla sürtüşmesini minimize eden bir mali mimari üretmiştir. Avrupa’da bütçe, doğayı aşmak için değil, doğayla birlikte çalışabilmek için seferber edilmiştir.
Bu mali yaklaşım, sermayenin hareket biçimini de belirlemiştir. Avrupa’da özel sermaye, kamusal çerçevelerle sıkı biçimde ilişkilendirilmiş; çevre hukuku, yerel rıza ve uzun vadeli planlama, yatırım kararlarının ayrılmaz parçası hâline gelmiştir. Sermaye, doğayı sınırsızca zorlayabileceği bir alan olarak değil, sınırları önceden tanımlanmış bir zemin olarak kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu durum, kısa vadede bazı yatırımların cazibesini azaltmış; ancak uzun vadede doğayla uyumlu ve öngörülebilir yatırım rejimleri üretmiştir.
ABD’de ise kamu bütçeleri ve sermaye öncelikleri, doğayı sınırlayan bir çerçeve kurmaktan ziyade, doğayı aşmaya yönelik projeleri mümkün kılacak ölçeklerde mobilize edilmiştir. Büyük altyapı projeleri, askeri–endüstriyel kompleksle iç içe geçmiş biçimde finanse edilmiş; enerji ve ulaşım yatırımları, çoğu zaman çevresel maliyetler ikincil kabul edilerek desteklenmiştir. Kamu bütçesi, doğayla müzakere eden bir düzenleyici araçtan çok, doğa üzerinde baskı kuran projelerin hızlandırıcısı olarak işlev görmüştür.
ABD sermayesi, bu mali mimari içinde, yüksek risk–yüksek getiri mantığıyla hareket etmiştir. Doğanın uzun vadeli tepkileri, yatırım hesaplarının merkezinde yer almamış; teknik ve finansal olarak mümkün olan her müdahale, meşru bir yatırım alanı olarak görülmüştür. Bu nedenle ABD’de bütçeler, doğanın sınırlarını tanımlamak için değil, bu sınırları ertelemek ya da geçici olarak aşmak için kullanılmıştır. Risk, ekolojik kırılganlıklar üzerinden değil, piyasa dalgalanmaları ve rekabet kayıpları üzerinden tanımlanmıştır.
Bu bütçe ve sermaye farkı, iki farklı yatırım rejimi üretmiştir. Avrupa’da bütçe, doğanın sınırlarını içselleştiren bir denge mekanizması hâline gelirken; ABD’de bütçe, doğanın sınırlarını dışsallaştıran bir hızlandırıcıya dönüşmüştür. Avrupa mali mimarisi, doğayla uyumu yatırımın önkoşulu olarak kabul etmiş; ABD mali mimarisi ise uyumu, çoğu zaman yatırımın sonradan ele alınacak bir yan etkisi olarak görmüştür.
Bu ayrımın uzun vadeli sonucu, yatırım rejimlerinin dayanıklılığında ortaya çıkmıştır. Avrupa’da kamu bütçeleri ve sermaye akışları, doğayla çatışmayı sınırlayan yapılar üretirken; ABD’de aynı mekanizmalar, doğayla sürekli gerilim hâlinde olan sistemleri beslemiştir. Küresel ölçekte karşılıklı bağımlılığın arttığı günümüzde, bu gerilim artık yalnızca ekolojik bir sorun değil, ekonomik ve politik bir kırılganlık kaynağı hâline gelmiştir. Böylece kamu bütçeleri ve sermaye öncelikleri, doğa algısının soyut bir sonucu olmaktan çıkmış; sistemin genel istikrarını belirleyen temel değişkenlerden biri hâline gelmiştir.
3. İCATLARIN NİTELİĞİ VE TEKNOLOJİK KARAKTER FARKI
3.1 Avrupa İcadı: Doğayla Birlikte Çalışabilen Sistemler
Avrupa’da ortaya çıkan icatların temel karakteri, doğayı bütünüyle kontrol altına almayı hedefleyen kapalı ve tekil çözümler üretmekten ziyade, doğayla birlikte çalışabilen açık ve uyarlanabilir sistemler kurma eğiliminde olmuştur. Bu eğilim, teknik yetersizlikten ya da sermaye eksikliğinden kaynaklanmaz; tam tersine, doğanın ontolojik olarak sınır koyan ve geri bildirim üreten bir varlık alanı olarak kabul edilmesinin doğrudan sonucudur. Avrupa icadı, doğayı bastırılması gereken bir engel değil, teknik tasarımın daha en başında hesaba katılması gereken kurucu bir parametre olarak ele alır.
Bu nedenle Avrupa’da geliştirilen teknolojiler, doğanın değişkenliğini ortadan kaldırmayı değil, bu değişkenlik içinde istikrarlı biçimde çalışabilecek yapılar kurmayı hedeflemiştir. Rüzgârın yön değiştirmesi, suyun debisinin mevsimsel olarak dalgalanması ya da kıyı çizgilerinin zamanla dönüşmesi, Avrupa icadında teknik birer sapma değil; sistemin tasarımına içkin doğal koşullar olarak kabul edilmiştir. Teknoloji, bu koşulları bastırmak yerine, onlarla eşzamanlı hareket edebilecek biçimde şekillendirilmiştir.
Bu yaklaşım, Avrupa icadına belirgin bir teknik karakter kazandırmıştır: hızdan çok dayanıklılık, maksimum kapasiteden çok süreklilik. Avrupa teknolojisi, kısa vadede en yüksek çıktıyı üretmeyi değil, uzun vadede bozulmadan işleyebilmeyi temel başarı ölçütü olarak benimser. Bu nedenle Avrupa icadı, çoğu zaman tekil ve devasa çözümler yerine, modüler, ölçeklenebilir ve gerektiğinde yeniden ayarlanabilir sistemler üretmiştir. Bu modülerlik, doğanın öngörülemezliği karşısında teknolojinin kırılganlaşmasını engelleyen temel bir güvenlik katmanı işlevi görmüştür.
Avrupa icadının bir diğer ayırt edici yönü, teknolojinin toplumsal ve çevresel bağlamdan kopuk bir başarı olarak değerlendirilmemesidir. Bir icadın “iyi” kabul edilmesi, yalnızca teknik verimlilikle değil; doğayla, yerel yaşamla ve uzun vadeli toplumsal etkilerle kurduğu ilişki üzerinden ölçülmüştür. Bu nedenle Avrupa’da teknolojik yenilikler, çoğu zaman uzun tartışmalar, regülasyonlar ve kamusal müzakereler eşliğinde hayata geçirilmiştir. Bu süreç, icadı yavaşlatmış; ancak teknolojinin doğayla ve toplumla çatışma üretmeden yerleşmesini sağlamıştır.
Bu bağlamda Avrupa icadı, yalnızca bir araç ya da çözüm değil; belirli bir doğa kullanım rejiminin teknik dile tercüme edilmiş hâlidir. Teknoloji, doğayı dönüştüren bağımsız bir güç olmaktan çıkarak, doğanın sunduğu imkânları okuyabilen, sınırlılıklarını tanıyan ve bu sınırlılıklar içinde anlamlı işlevler üretebilen bir araca dönüşmüştür. Avrupa icadının gücü, tam da bu okuma ve uyum kapasitesinde yatar.
Bu teknik karakter, Avrupa’nın enerji ve altyapı alanlarında geliştirdiği çözümlerde özellikle belirgindir. Hidro, rüzgâr ve kıyı temelli sistemler, doğanın sürekliliğini bozmadan ondan faydalanmayı hedefleyen tasarımlar üzerinden gelişmiştir. Burada teknoloji, doğayı ehlileştiren bir tahakküm aracı değil; doğanın ritmini takip edebilen bir eşlik mekanizması olarak işlev görür. Bu eşlik, teknolojiyi doğanın karşısına değil, onunla aynı düzleme yerleştirir.
Bu nedenle Avrupa icadı, çoğu zaman “daha az agresif”, “daha yavaş” ya da “daha temkinli” olarak algılansa da, uzun vadede doğayla uyumlu ve sürdürülebilir sistemler üretme kapasitesi bakımından yapısal bir avantaj sağlamıştır. Doğa ile birlikte çalışabilen bu teknik karakter, ilerleyen bölümlerde ele alınacak olan enerji dönüşümlerinde ve özellikle offshore rüzgâr gibi doğayla sürekli müzakere gerektiren alanlarda Avrupa’nın neden belirleyici bir konuma geldiğini açıklayan temel zemini oluşturur.
3.2 ABD İcadı: Doğayı Veri ve Problem Kümesine İndirgeyen Çözümler
ABD’de ortaya çıkan icatların karakteri, doğayla birlikte çalışabilen açık sistemler kurmaktan ziyade, doğayı hesaplanabilir, modellenebilir ve kontrol edilebilir bir problem kümesi hâline getirmeye yöneliktir. Bu yaklaşım, yalnızca teknik bir tercih değil; doğanın ontolojik olarak aşılması gereken bir alan olarak kavranmasının doğrudan sonucudur. ABD icadı, doğayı sınır koyan bir ortak değil, çözülmesi gereken bir dizi teknik sorun olarak ele alır. Bu nedenle teknoloji, doğayla müzakere eden bir araç olmaktan çok, doğa üzerinde üstünlük kurmayı amaçlayan bir mekanizma olarak tasarlanır.
Bu çerçevede ABD’de geliştirilen teknolojiler, doğanın değişkenliğini içselleştirmek yerine, bu değişkenliği mümkün olduğunca ortadan kaldırmaya ya da etkisizleştirmeye çalışır. Rüzgârın yön değiştirmesi, suyun debisinin dalgalanması ya da toprağın jeolojik özellikleri, sistemin doğal parametreleri olarak değil; çözülmesi gereken teknik engeller olarak değerlendirilir. Doğa, burada yaşayan ve geri bildirim veren bir bütünlük olmaktan çıkar; ölçülen, simüle edilen ve optimize edilen bir veri alanına indirgenir.
Bu indirgeme, ABD icadının teknik mimarisini belirlemiştir. Sistemler, doğanın belirsizliğini tolere edecek esneklikle değil, belirsizliği ortadan kaldıracak sertlikte tasarlanmıştır. Kapalı devreler, yüksek güvenlik payları ve doğayı sabitlemeyi amaçlayan mühendislik çözümleri, ABD icadının ayırt edici unsurları hâline gelmiştir. Bu durum, kısa vadede yüksek verim ve hız sağlamış; ancak sistemlerin doğanın beklenmedik tepkileri karşısında kırılganlaşmasına yol açmıştır.
ABD icadında başarı ölçütü, çoğu zaman maksimum kapasite, hız ve ölçek üzerinden tanımlanır. Bir teknolojinin değeri, doğayla ne kadar uyumlu çalıştığıyla değil, doğayı ne ölçüde bastırabildiği ile değerlendirilir. Bu nedenle ABD’de geliştirilen icatlar, çoğunlukla tekil ve devasa çözümler üretmiştir. Büyük barajlar, yüksek kapasiteli enerji santralleri, geniş ölçekli madencilik teknolojileri ve fosil yakıt çıkarım yöntemleri, doğayı parçalara ayırarak yönetme fikrinin teknik ifadesidir.
Bu yaklaşım, teknolojiyi doğayla ilişkisi bakımından giderek daha izole hâle getirmiştir. ABD icadı, doğayı sistemin dışına iterek, teknolojiyi kendi içinde kapalı bir başarı alanı olarak kurar. Doğanın uzun vadeli tepkileri, çoğu zaman bu başarı anlatısının dışında bırakılır. Eğer bir sistem teknik olarak çalışıyor ve ekonomik çıktı üretiyorsa, doğayla yarattığı gerilim ikincil bir mesele olarak görülür. Bu durum, teknolojinin doğayla kurduğu ilişkinin etik ve ontolojik boyutlarını geri plana iter.
ABD icadının bu karakteri, teknolojik ilerlemeyi hızlandırmış; ancak doğa ile sistem arasında sürekli bir çatışma hattı üretmiştir. Doğa, teknolojinin ortağı değil; onun karşısında duran bir direnç alanı olarak konumlandırılmıştır. Bu nedenle ABD icadı, kısa vadede olağanüstü çözümler üretme kapasitesine sahip olsa da, uzun vadede doğayla uyumlu ve sürdürülebilir sistemler kurmakta zorlanan bir yapı ortaya çıkarmıştır.
Bu yapısal özellik, özellikle enerji, altyapı ve çevreyle doğrudan temas eden alanlarda belirgin hâle gelmiştir. ABD’de teknoloji, doğanın sınırlarını tanımak yerine, bu sınırları sürekli zorlamaya programlanmıştır. Ancak küresel ölçekte doğanın ortak bir zemin hâline geldiği ve aktörler arası bağımlılığın arttığı günümüzde, bu zorlayıcı teknik karakter giderek daha fazla gerilim üretmeye başlamıştır. ABD icadı, doğayı veri kümesine indirgeme gücü sayesinde yükselmiş; fakat aynı indirgeme, sistemin kendi sınırlarını da görünür kılmıştır.
3.3 İcat Mantığının Devlet–Sermaye–Doğa Üçgeninde Kurumsallaşması
Avrupa ve ABD’de icatların farklı teknik karakterler kazanması, bireysel mucitlerin zihinsel tercihleriyle ya da rastlantısal yenilik süreçleriyle açıklanamaz; bu fark, icadın devlet, sermaye ve doğa arasındaki ilişki içinde nasıl konumlandırıldığıyla ilgilidir. İcat, bu üçlü yapı içinde ya doğayla uyumlu bir süreklilik aracı olarak ya da doğayı aşmaya yönelik bir güç çarpanı olarak kurumsallaşmıştır. Dolayısıyla teknik fark, doğrudan politik ve ekonomik düzenin içine gömülmüş yapısal bir farktır.
Avrupa bağlamında icat, devletin düzenleyici rolü, sermayenin sınırlı manevra alanı ve doğanın sınır koyucu statüsü arasında dengelenmiştir. Devlet, icadı yalnızca teşvik eden değil, aynı zamanda yönlendiren ve sınırlayan bir aktör olarak konumlanmıştır. Çevre hukuku, planlama rejimleri ve kamu rızası mekanizmaları, icadın doğayla çatışma üretmesini baştan engelleyen filtreler olarak işlemiştir. Sermaye, bu filtreler içinde hareket etmek zorunda kalmış; icat, doğayı dışlayan bir atılım değil, doğayla birlikte çalışabilecek bir çözüm olarak kurumsallaşmıştır. Bu yapı içinde teknoloji, devletin uzun vadeli istikrar hedefleriyle ve doğanın sınırlarıyla uyumlu biçimde gelişmiştir.
Bu kurumsallaşma biçimi, Avrupa icadını tekil ve kopuk atılımlar yerine, birbirine eklemlenebilir sistemler üretmeye yöneltmiştir. İcat, çoğu zaman mevcut altyapının üzerine inşa edilen, onu bütünüyle geçersiz kılmayan ve doğayla kurulu dengeyi bozmayan yenilikler şeklinde ortaya çıkmıştır. Devlet, bu süreci hızlandırmaktan çok istikrarlı kılmayı amaçlamış; sermaye ise yüksek riskli sıçramalar yerine öngörülebilir getiri sağlayan teknolojilere yönelmiştir. Doğa, bu üçlü ilişkide pasif bir zemin değil, icadın sınırlarını belirleyen sessiz ama bağlayıcı bir aktör hâline gelmiştir.
ABD’de ise icadın kurumsallaşması bambaşka bir yapı içinde gerçekleşmiştir. Devlet, çoğu zaman icadı sınırlayan değil, ölçeklendiren ve hızlandıran bir aktör olarak hareket etmiştir. Askerî–endüstriyel kompleks, büyük altyapı projeleri ve enerji yatırımları, teknolojik yenilikleri doğayla uyumlu hâle getirmekten çok, doğayı teknik müdahalelerle aşabilecek kapasiteye kavuşturmayı hedeflemiştir. Sermaye, devletle kurduğu bu yakın ilişki sayesinde, doğanın sınırlarını zorlayan icatları yüksek hız ve büyük ölçekle hayata geçirebilmiştir.
Bu yapı içinde doğa, icadın kurucu parametresi olmaktan çıkarak, aşılması gereken bir dışsal faktör hâline gelmiştir. İcat, doğayı hesaba katan bir denge mekanizması değil, doğayı veri setine indirerek kontrol altına alan bir araç olarak kurumsallaşmıştır. Devlet, bu süreci çoğu zaman ulusal güç, rekabet üstünlüğü ve ekonomik büyüme söylemleriyle meşrulaştırmış; sermaye ise kısa ve orta vadeli yüksek getiriler üzerinden bu mantığı pekiştirmiştir. Böylece teknoloji, doğayla ilişkisi bakımından giderek daha kapalı ve izole sistemler üretmeye başlamıştır.
Bu kurumsal fark, icadın toplumsal konumunu da belirlemiştir. Avrupa’da icat, toplumsal müzakereye açık, regülasyonlarla çevrili ve doğayla uyumlu olması beklenen bir süreç olarak algılanırken; ABD’de icat, çoğu zaman itirazlardan arındırılmış bir ilerleme alanı olarak sunulmuştur. Teknolojik başarı, doğayla kurulan ilişkinin niteliğinden ziyade, sağladığı hız, kapasite ve rekabet avantajı üzerinden değerlendirilmiştir. Bu durum, icadın etik ve ontolojik boyutlarını geri plana itmiş; teknolojiyi kendi başına meşru bir güç hâline getirmiştir.
Devlet–sermaye–doğa üçgeninde ortaya çıkan bu iki farklı kurumsallaşma biçimi, uzun vadede iki ayrı teknolojik kader üretmiştir. Avrupa icadı, doğayla uyumlu olduğu ölçüde yavaş ama dayanıklı sistemler inşa ederken; ABD icadı, doğayı bastırabildiği ölçüde hızlı ama kırılgan yapılar üretmiştir. Bu fark, yalnızca teknik bir ayrım değil, doğanın ortak bir zemin hâline geldiği günümüz dünyasında giderek daha belirleyici hâle gelen yapısal bir kırılma çizgisi oluşturmuştur.
4. POLİTİK KURUMSALLAŞMA VE UZUN VADELİ DOĞA KULLANIM REJİMLERİ
4.1 Avrupa’da Uzun Vadeli Planlama, Kamu Rızası ve Çevre Hukuku
Avrupa’da doğa kullanımına ilişkin zihniyet farkı, zamanla yalnızca teknik tercihlerde değil, politik kurumların işleyiş biçiminde de kalıcı bir rejime dönüşmüştür. Doğayla uyum fikri, bireysel çevre hassasiyetlerinin ya da dönemsel politik tercihlerin ötesine geçerek, devletin planlama kapasitesinin ve hukuki mimarisinin merkezine yerleşmiştir. Bu nedenle Avrupa’da doğa kullanımı, piyasanın anlık ihtiyaçlarına bırakılmamış; uzun vadeli planlama, kamu rızası ve çevre hukuku aracılığıyla kurumsal olarak sabitlenmiştir.
Uzun vadeli planlama, Avrupa’da yalnızca ekonomik projeksiyonların yapılması anlamına gelmez; doğanın taşıma kapasitesinin, ekolojik döngülerin ve toplumsal etkilerin birlikte hesaba katıldığı bütüncül bir yaklaşımı ifade eder. Enerji, ulaşım ve altyapı projeleri, kısa vadeli kârlılık üzerinden değil, on yıllara yayılan etkileri üzerinden değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, doğayı geri dönülmez biçimde zorlayan projelerin baştan elenmesine ya da ciddi biçimde revize edilmesine yol açmıştır. Planlama, doğayla çatışmayı yönetmekten ziyade, çatışmanın ortaya çıkmasını engelleyen bir önleyici mekanizma olarak işlemiştir.
Bu kurumsal yapının bir diğer belirleyici unsuru, kamu rızasının doğa kullanımında merkezi bir rol oynamasıdır. Avrupa’da büyük ölçekli altyapı ve enerji projeleri, yalnızca teknik fizibiliteyle değil, toplumsal kabul ve yerel etki değerlendirmeleriyle de şekillenmiştir. Yerel direnişler, politik sistemin dışında bırakılacak engeller olarak değil, doğa kullanımının sınırlarını işaret eden meşru geri bildirimler olarak ele alınmıştır. Bu durum, karar alma süreçlerini yavaşlatmış; ancak doğayla ve toplumla eşzamanlı meşruiyet üreten projelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Çevre hukuku, bu sürecin bağlayıcı çerçevesini oluşturmuştur. Avrupa’da çevre, ekonomik büyümenin ardından gelen ikincil bir mesele değil; yatırım kararlarının baştan uymak zorunda olduğu temel bir referans noktası hâline gelmiştir. Hukuki düzenlemeler, doğayı koruyan soyut ilkeler olmaktan çıkarak, yatırımın ölçeğini, hızını ve biçimini doğrudan belirleyen somut sınırlamalar üretmiştir. Bu sınırlamalar, doğayla uyumu piyasanın insafına bırakmamış; devlet eliyle zorunlu bir standart hâline getirmiştir.
Bu kurumsal yapı içinde doğa, ne mutlak bir tabu ne de sınırsızca kullanılabilecek bir kaynak olarak konumlanmıştır. Doğa, birlikte yaşanması gereken bir ortak zemin olarak tanımlanmış; bu tanım, hukuki ve politik araçlarla sistemin içine yerleştirilmiştir. Avrupa’da çevre hukuku ve planlama rejimleri, doğayı korumak kadar, doğayla birlikte istikrarlı bir kullanım düzeni kurmayı hedeflemiştir. Bu düzen, doğayı donduran bir muhafazakârlık değil; doğayla uyumlu bir dönüşüm mantığı üretmiştir.
Bu nedenle Avrupa’daki politik kurumsallaşma, doğa kullanımını yalnızca sınırlayan değil, aynı zamanda yönlendiren bir işlev görmüştür. Yavaşlık, bu bağlamda bir zayıflık değil; doğayla ve toplumla uyumlu karar alabilmenin bedeli olarak ortaya çıkmıştır. Uzun vadeli planlama, kamu rızası ve çevre hukuku, Avrupa’nın doğa kullanım rejimini geçici politik dalgalanmalardan koruyan, derin ve kalıcı bir yapı üretmiştir.
Bu yapı, ilerleyen bölümlerde görüleceği üzere, Avrupa’nın küresel ölçekte artan karşılıklı bağımlılık koşullarında neden daha az sürtüşme üreten bir stratejiye sahip olduğunu anlamak için kritik bir zemin sunar.
4.2 ABD’de Hız, Kârlılık ve Yüksek Baskı Üreten Projeler
ABD’de doğa kullanımına ilişkin politik kurumsallaşma, Avrupa’daki gibi uzun vadeli denge üretme amacıyla değil, ekonomik büyümeyi hızlandıran ve rekabet üstünlüğü sağlayan projeleri mümkün olan en kısa sürede hayata geçirme mantığıyla şekillenmiştir. Bu yaklaşım, doğayı sınırlayan bir ortak olarak değil, yönetilmesi ve aşılması gereken bir dışsal unsur olarak konumlandıran tarihsel zihniyetin doğrudan devamıdır. Devlet, burada doğa ile uyum üretmeye çalışan bir düzenleyici değil; büyük ölçekli projeleri hızlandıran ve meşrulaştıran bir kolaylaştırıcı rol üstlenmiştir.
ABD’de planlama süreçleri, çoğu zaman uzun vadeli ekolojik dengeyi tesis etmekten ziyade, yatırımların önündeki engelleri minimize etmeye odaklanmıştır. Çevresel değerlendirmeler, Avrupa’daki gibi yapısal bir filtre işlevi görmekten çok, projelerin ilerlemesini geciktirmemesi gereken teknik prosedürler olarak ele alınmıştır. Bu durum, doğanın geri bildirimlerinin karar alma süreçlerine sınırlı ve gecikmeli biçimde dâhil olmasına yol açmıştır. Planlama, çatışmayı önlemekten çok, çatışmayı yönetilebilir kılmayı hedefleyen bir araç hâline gelmiştir.
Kârlılık ve hız, ABD’de doğa kullanım rejiminin temel meşruiyet kriterleri olarak öne çıkmıştır. Büyük altyapı projeleri, enerji yatırımları ve endüstriyel girişimler, doğayla yarattıkları baskıdan bağımsız olarak, sağladıkları ekonomik çıktı üzerinden değerlendirilmiştir. Devletin düzenleyici kapasitesi, bu projelerin çevresel etkilerini sınırlandırmaktan ziyade, onların hızlı biçimde ölçeklenmesini mümkün kılacak biçimde yapılandırılmıştır. Böylece doğa, politik sistem içinde korunması gereken bir ortak zemin olmaktan çıkarak, ekonomik hedeflere tâbi bir değişken hâline gelmiştir.
Bu kurumsal yapı, yüksek baskı üreten projelerin sürekliliğini sağlamıştır. Barajlar, fosil yakıt çıkarımı, geniş ölçekli madencilik ve enerji altyapıları, doğayla sürekli sürtüşme üreten müdahaleler olmasına rağmen, devlet–sermaye işbirliğiyle desteklenmiştir. Bu destek, çoğu zaman ulusal güvenlik, enerji bağımsızlığı ya da ekonomik rekabet söylemleriyle gerekçelendirilmiştir. Doğanın taşıma kapasitesi, bu söylemler içinde ikincil bir mesele olarak konumlandırılmıştır.
ABD’de kamu rızası da bu bağlamda farklı bir işlev görmüştür. Toplumsal itirazlar, doğa kullanımının sınırlarını belirleyen yapısal geri bildirimler olarak değil, ilerlemenin önündeki aşılması gereken engeller olarak algılanmıştır. Politik sistem, bu itirazları sürece dâhil etmek yerine, çoğu zaman onları etkisizleştirecek ya da çevresel maliyetleri görünmez kılacak mekanizmalar geliştirmiştir. Bu durum, doğa kullanımına ilişkin kararların toplumsal meşruiyetini kırılgan hâle getirmiştir.
Bu yüksek baskı rejiminin kısa vadeli sonuçları etkileyici olmuştur. ABD, hızlı sanayileşme, yüksek enerji üretimi ve büyük ölçekli altyapılar sayesinde küresel ekonomik ve teknolojik üstünlük elde etmiştir. Ancak bu başarı, doğayla kurulan ilişkinin yapısal olarak çatışmalı olması pahasına sağlanmıştır. Doğa, bu rejimde ortak bir zemin değil; sürekli olarak bastırılması gereken bir karşı güç hâline gelmiştir.
Uzun vadede ise bu yaklaşım, politik kurumsallaşmanın sınırlarını görünür kılmaya başlamıştır. Doğanın tepkileri, çevresel krizler ve altyapı kırılganlıkları biçiminde geri dönmüş; yüksek baskı üreten projeler, giderek daha fazla maliyet ve toplumsal gerilim üretmiştir. ABD’nin hız ve kârlılık odaklı doğa kullanım rejimi, kısa vadeli üstünlükler sağlarken, uzun vadede doğayla ve küresel sistemle uyumsuzluklar biriktiren bir yapı ortaya çıkarmıştır
4.3 Doğanın Ortak mı Engel mi Olduğuna Dair Yapısal Ayrım
Avrupa ile ABD arasındaki ayrım, yalnızca farklı politik tercihler ya da dönemsel hükümet kararlarıyla açıklanabilecek bir ayrım değildir; bu fark, doğanın ontolojik olarak nasıl konumlandırıldığına dair köklü ve kurumsallaşmış bir ayrımdır. Avrupa’da doğa, üzerinde uzlaşı üretilmesi gereken ortak bir zemin olarak ele alınırken; ABD’de doğa, aşılması, dönüştürülmesi ve kontrol edilmesi gereken bir engel olarak kavranmıştır. Bu iki yaklaşım, zamanla yalnızca kültürel tutumlara değil, doğrudan kurumsal yapılara, hukuka ve yatırım rejimlerine içkin hâle gelmiştir.
Avrupa’da doğanın ortak zemin olarak kavranması, doğa kullanımının baştan sınırlı ve müzakereye açık biçimde tasarlanmasına yol açmıştır. Doğa, tekil bir aktörün iradesine tâbi kılınamayacak bir alan olarak kabul edildiği için, politik kurumlar doğa kullanımını düzenlerken çoğulcu ve uzun vadeli mekanizmalar geliştirmiştir. Bu durum, doğanın taşıma kapasitesinin ve geri bildirimlerinin karar alma süreçlerinde yapısal bir rol üstlenmesini sağlamıştır. Doğa, burada sistemin dışında kalan bir nesne değil; sistemin kurucu koşullarından biri hâline gelmiştir.
ABD’de ise doğa, tarihsel olarak ortak bir zemin olmaktan ziyade, ilerlemenin önünde duran bir engel olarak çerçevelenmiştir. Bu çerçeveleme, politik kurumların doğa kullanımına yaklaşımını da belirlemiştir. Doğa, üzerinde uzlaşı üretilecek bir alan değil; teknik, ekonomik ve askeri araçlarla üstesinden gelinecek bir dışsallık olarak ele alınmıştır. Bu nedenle ABD’de doğa kullanımına ilişkin kurumlar, çoğunlukla doğanın sınırlarını kabul etmek yerine, bu sınırları esnetmenin ya da aşmanın yollarını aramıştır.
Bu yapısal ayrım, doğa kullanımının meşruiyet biçimlerini de farklılaştırmıştır. Avrupa’da bir projenin meşruiyeti, doğayla kurduğu ilişkinin sürdürülebilirliği ve toplumsal kabulü üzerinden şekillenirken; ABD’de meşruiyet, çoğu zaman projenin sağladığı hız, ölçek ve ekonomik çıktı üzerinden kurulmuştur. Doğa ile uyumsuzluk, Avrupa bağlamında yapısal bir sorun olarak görülürken; ABD bağlamında çoğu zaman yönetilebilir bir yan etki olarak değerlendirilmiştir.
Bu farklılık, doğanın sistem içindeki statüsünü belirgin biçimde ayrıştırmıştır. Avrupa’da doğa, aktörlerin üzerinde hareket ettiği ortak bir zemin olarak kabul edildiği için, herhangi bir aktörün doğayı tekil biçimde avantaj alanına dönüştürmesi yapısal olarak sınırlandırılmıştır. ABD’de ise doğa, tekil aktörlerin lehine dönüştürülebilecek bir kaynak alanı olarak görülmüş; bu da doğayı kolektif bir düzlem olmaktan çıkararak rekabetin nesnesi hâline getirmiştir.
Sonuçta ortaya çıkan ayrım şudur: Avrupa’da doğa, sistemin sürekliliğini mümkün kılan ortak bir varlık koşulu olarak kurumsallaşmıştır; ABD’de ise doğa, sistemin ilerleyişini hızlandırmak için dönüştürülen bir engel olarak yapılandırılmıştır. Bu ayrım, politik kurumların işleyişinden yatırım önceliklerine, hukuki çerçevelerden teknolojik tercihlere kadar tüm alanlara nüfuz etmiş; transatlantik farkı yüzeysel değil, yapısal ve kalıcı bir nitelik kazanmıştır.
5. GÜNCEL ÖRNEK OLARAK ØRSTED VE DOĞAYLA UYUM REJİMİ
5.1 Ørsted’in Doğa Kullanım Mantığı ve Offshore Rüzgârın Ontolojisi
Ørsted, enerji sektöründe yalnızca başarılı bir şirket ya da yenilenebilir dönüşüm örneği olarak değil; doğayla uyumlanmayı esas alan bir doğa kullanım rejiminin kurumsal kristalizasyonu olarak okunmalıdır. Şirketin tarihsel dönüşümü, doğayı kontrol etmeye dayalı bir enerji anlayışından bilinçli ve sistematik biçimde kopuşu temsil eder. Bu kopuş, teknik bir optimizasyon hamlesi ya da regülasyonlara verilen tepkisel bir yanıt değildir; Avrupa’da yüzyıllar boyunca şekillenmiş olan doğa algısının modern kurumsal düzeyde yeniden üretimidir.
Offshore rüzgâr enerjisi, kara tabanlı enerji üretiminden yalnızca mekânsal olarak değil, ontolojik olarak da farklıdır. Deniz, doğası gereği mülkiyet ilişkilerine dirençlidir; sınırları sabitlenemez, davranışı tam olarak öngörülemez ve çevresel koşulları sürekli değişkenlik gösterir. Bu nedenle deniz üzerinde enerji üretimi, doğayı teknik olarak bastırmaya dayalı modellerle uyumlu değildir. Offshore rüzgâr, doğayı kontrol altına almayı değil; doğanın belirsizliğini, süreksizliğini ve sınırlarını sistemin kurucu bileşeni hâline getirmeyi zorunlu kılar.
Ørsted’in bu alanda geliştirdiği mühendislik yaklaşımı, doğayı dışsal bir engel olarak konumlandırmaz. Rüzgârın yön değiştirmesi, dalga yüksekliğinin artması, ekosistem hassasiyetleri ve meteorolojik belirsizlikler, Ørsted açısından “çözülmesi gereken problemler” olarak değil; üretim sisteminin baştan kabul edilmesi gereken koşulları olarak ele alınır. Bu yaklaşım, doğayı veri setine indirgemek yerine, doğayı karar alma süreçlerinin aktif ve belirleyici unsuru hâline getirir.
Şirketin finansman yapısı ve yatırım stratejisi de bu ontolojik kabule paralel biçimde şekillenmiştir. Offshore projeler, kısa vadeli maksimum getiri beklentisiyle değil; uzun vadeli süreklilik, kamu rızası ve ekolojik denge gözetilerek kurgulanır. Bu durum, Ørsted’i doğayı yüksek baskı altına alan enerji rejimlerinden yapısal olarak ayırır. Sermaye, burada doğayı zorlamak için değil; doğayla birlikte çalışabilecek sistemler kurmak için seferber edilir.
Ørsted’in kamu rızasına verdiği önem, bu doğa kullanım mantığının doğal bir uzantısıdır. Deniz üzerinde yürütülen projeler, yalnızca teknik değil; toplumsal ve çevresel meşruiyet gerektirir. Bu nedenle şirket, yerel topluluklar, çevre kurumları ve düzenleyici otoritelerle sürekli müzakere hâlindedir. Bu müzakere, gecikme ya da verimsizlik olarak değil; doğayla uyumun toplumsal uzantısı olarak kabul edilir. Doğayla uyum, yalnızca fiziksel çevreyle değil; doğayı paylaşan kolektif bilinçle de ilişkilidir.
Bu noktada Ørsted’in farkı, yenilenebilir enerji üretmesinden ziyade, yenilenebilir enerjiyi hangi varlık anlayışı üzerinden ürettiğidir. Şirketin offshore rüzgâr yatırımları, doğanın sınırlarını kabul eden, bu sınırları aşmaya değil; bu sınırlar içinde konumlanmaya çalışan bir mühendislik ve sermaye aklına dayanır. Bu akıl, Avrupa’nın tarihsel olarak geliştirdiği “doğa ile birlikte var olma” pratiğinin yüksek teknolojiye uyarlanmış hâlidir.
Ørsted’in kurumsal davranışlarında hızdan çok sürekliliğin, maksimum üretimden çok sistem uyumunun önceliklendirilmesi tesadüf değildir. Projeler, yalnızca enerji çıktısı üzerinden değil; ekosistem etkisi, uzun vadeli çevresel maliyet ve toplumsal kabul üzerinden değerlendirilir. Bu durum, şirketi kısa vadeli piyasa dalgalanmalarına karşı daha dirençli, ancak doğayı yüksek baskı altına alan enerji modellerine karşı daha seçici kılar.
Bu çerçevede Ørsted, doğayı kontrol eden bir aktör değil; doğayla birlikte işleyen bir düzenleyici aktör olarak konumlanır. Offshore rüzgârın ontolojisi ile Avrupa’nın doğa algısı arasında yapısal bir uyum vardır ve Ørsted bu uyumun güncel, ölçülebilir ve kurumsallaşmış ifadesidir. Şirketin tercihleri, yalnızca enerji piyasasının gereklilikleriyle değil; doğanın nasıl bir varlık alanı olarak kabul edildiğiyle belirlenmektedir.
5.2 ABD Enerji Rejimi ile Offshore Mantığın Yapısal Uyumsuzluğu
Offshore rüzgârın ontolojik mantığı ile ABD enerji rejimi arasındaki gerilim, teknik ayrıntılardan ya da geçici politik tercihlerden değil, doğanın nasıl bir varlık alanı olarak kavrandığına dair yapısal bir uyumsuzluktan kaynaklanır. ABD enerji rejimi, tarihsel olarak doğayı kontrol edilebilir, ölçülebilir ve mühendislik yoluyla yeniden düzenlenebilir bir kaynak alanı olarak ele almıştır. Bu rejimde başarı, doğanın direncinin kırılmasıyla, hızın ve ölçeğin maksimize edilmesiyle tanımlanır. Offshore rüzgâr ise tam tersine, doğanın direncini bastırmaya değil; direncin kalıcı ve belirleyici bir unsur olarak kabul edilmesine dayanır.
ABD’de enerji yatırımlarının tarihsel karakteri, fosil yakıtlar üzerinden şekillenmiştir. Petrol, gaz ve kömür, doğanın görece durağan ve yüksek oranda kontrol edilebilir biçimleri olarak algılanmıştır. Bu kaynaklar, sermaye ve mühendislik gücüyle kısa sürede yüksek çıktı üretmeye elverişlidir. Offshore rüzgâr ise böyle bir kontrol illüzyonu sunmaz. Deniz, sabitlenemezliği ve belirsizliğiyle, ABD’nin “çözümcü” enerji aklına sürekli direnç üretir. Bu direnç, ABD enerji rejiminde bir tasarım girdisi olarak değil; verimsizlik, gecikme ve maliyet artışı olarak okunur.
ABD’de offshore projelerin karşılaştığı zorluklar bu nedenle yalnızca izin süreçleri ya da yerel itirazlarla sınırlı değildir. Asıl sorun, offshore rüzgârın gerektirdiği uzun vadeli planlama, kamu rızası ve ekolojik hassasiyetlerin, ABD enerji rejiminin hız ve ölçek odaklı mantığıyla örtüşmemesidir. Bu rejimde doğa, ortak bir zemin olarak değil; aşılması gereken bir engel olarak konumlandığı için, doğayla müzakere gerektiren projeler yapısal olarak “uygunsuz” görünür.
ABD enerji sisteminde sermaye, kısa ve orta vadede yüksek getiri sağlayan projelere yönelme eğilimindedir. Offshore rüzgâr ise başlangıç maliyetleri yüksek, geri dönüş süresi uzun ve belirsizlik oranı yüksek bir alandır. Bu durum, doğayla uyumlanmayı esas alan projelerin ABD’de sürekli olarak baskı altında kalmasına neden olur. Offshore rüzgâr, ABD enerji rejimi içinde istisnai bir alan olarak var olabilir; ancak rejimin merkezine yerleşemez. Çünkü rejimin merkezinde doğayı kontrol etme varsayımı bulunmaktadır.
Bu yapısal uyumsuzluk, regülasyon ve kamu politikaları düzeyinde de kendini gösterir. ABD’de çevre ve izin süreçleri çoğu zaman hız ve ekonomik verimlilik adına gevşetilmeye çalışılırken, offshore rüzgâr projeleri tam aksine daha fazla çevresel değerlendirme ve toplumsal onay gerektirir. Bu durum, offshore mantığı ile ABD’nin yerleşik enerji yönetimi arasında sürekli bir sürtüşme üretir. Offshore projeler burada “fazla hassas”, “fazla yavaş” ve “fazla karmaşık” olarak etiketlenir.
Bu noktada sorun, ABD’nin teknik kapasite eksikliği değildir; sorun, enerji üretiminin hangi ontolojik varsayımlar üzerine kurulduğudur. ABD enerji rejimi, doğayı yönetilebilir bir nesne olarak kabul ettiği sürece, doğayla birlikte çalışmayı zorunlu kılan offshore rüzgâr gibi alanlar sistemin doğal uzantısı olamaz. Offshore rüzgâr, doğayı bastıran bir rejimde değil; doğayı kurucu unsur olarak kabul eden bir rejimde anlamlı ve sürdürülebilir hâle gelir.
Dolayısıyla Ørsted’in ABD’de karşılaştığı zorluklar, şirketin kapasitesiyle ya da stratejik hatalarıyla açıklanamaz. Bu zorluklar, offshore rüzgârın ontolojisi ile ABD enerji rejiminin tarihsel karakteri arasındaki yapısal uyuşmazlığın doğrudan sonucudur. ABD’de offshore rüzgâr, rejimin merkezinde değil; sürekli olarak açıklanması, savunulması ve gerekçelendirilmesi gereken bir istisna olarak kalır.
Bu çerçevede ABD enerji rejimi, offshore mantığına uyum sağlayamadığı ölçüde, bu tür projeleri dışlayan bir yapıya dönüşür. Offshore rüzgâr, burada doğayla uyumun değil; doğayla yaşanan gerilimin görünür hâle geldiği bir alan olur. Bu gerilim, şirketler için teknik değil; ontolojik bir sınır üretir.
5.3 Ørsted’in ABD’den Avrupa’ya Dönüşünün Yapısal Anlamı
Ørsted’in ABD’den çekilerek odağını yeniden Avrupa’ya kaydırması, yüzeyde ekonomik, düzenleyici ya da politik gerekçelerle açıklanabilir gibi görünse de, bu hamlenin asıl anlamı yapısaldır. Bu hareket, bir şirketin pazar tercihinden çok, kendi varlık koşullarına geri yerleşmesi olarak okunmalıdır. Çünkü Ørsted’in enerji üretim modeli, doğayı kontrol etmeye değil, doğayla birlikte var olmaya dayalı bir rejimin ürünüdür ve bu rejim, tarihsel olarak Avrupa’da kurumsallaşmıştır.
Ørsted’in offshore rüzgâr merkezli stratejisi, doğanın belirsizliğini bastırmayı değil, belirsizliği yapının kurucu unsuru olarak kabul etmeyi gerektirir. Deniz, sabitlenemezdir; rüzgâr tam anlamıyla öngörülemezdir; ekosistemler müdahaleye doğrudan tepki verir. Bu koşullar altında enerji üretmek, doğayı mühendislik yoluyla disipline etmekten ziyade, doğanın sınırlarını başlangıç noktası olarak kabul etmeyi zorunlu kılar. Ørsted’in teknolojik, finansal ve yönetsel mimarisi bu kabul üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle şirketin başarısı, doğayı bastırma kapasitesine değil, doğayla uyum kurabilme yeteneğine dayanır.
ABD enerji rejimi ise bu uyum mantığını merkezî bir değer olarak taşımaz. Burada enerji üretimi, hâlâ büyük ölçüde doğayı yönetilebilir bir kaynak alanı olarak ele alan bir zihniyetle şekillenmektedir. Offshore rüzgâr, bu zihniyet içinde sürekli olarak açıklanması gereken, meşruiyetini kanıtlamak zorunda kalan bir istisna hâline gelir. Ørsted’in ABD’de karşılaştığı direnç, yalnızca regülasyonların karmaşıklığından ya da yerel muhalefetten kaynaklanmaz; asıl direnç, şirketin temsil ettiği doğa kullanım rejiminin, ABD’nin yerleşik enerji ontolojisiyle örtüşmemesinden doğar.
Avrupa’da ise durum tersinedir. Offshore rüzgâr, doğayla müzakere gerektiren bir alan olarak zaten “normal” kabul edilir. Kamu rızası, uzun vadeli planlama, çevresel hassasiyetler ve hukuki çerçeveler, Ørsted’in modelini sınırlayan değil; taşıyan unsurlar hâline gelir. Avrupa enerji rejimi, doğayı ortak bir zemin olarak ele aldığı için, doğayla uyumlanmaya dayalı projeler burada yapısal destek bulur. Ørsted’in Avrupa’da daha istikrarlı bir zemin bulmasının nedeni, piyasa koşullarının geçici avantajı değil; rejimin kendi mantığıyla şirketin ontolojisinin örtüşmesidir.
Bu dönüş, aynı zamanda Ørsted’in “geri çekilme” değil, konumlanma kararı aldığını gösterir. ABD’den çıkış, bir başarısızlık göstergesi değil; şirketin kendi üretim mantığını zorlayan bir ortamdan, onu mümkün kılan bir ortama yönelmesidir. Bu anlamda Ørsted’in hareketi, enerji piyasalarının kısa vadeli dalgalanmalarından bağımsız olarak okunmalıdır. Burada söz konusu olan, sermayenin değil; bilincin coğrafyasıdır.
Ørsted örneği, Avrupa ve ABD arasındaki doğa kullanım farkının günümüzde de geçerli olduğunu gösteren somut bir kanıttır. Bu fark, soyut bir felsefi iddia olmaktan çıkıp, doğrudan kurumsal kararları belirleyen bir gerçeklik hâline gelmiştir. Doğayla uyumlanmayı merkeze alan bir şirket, bu uyumun tarihsel olarak içselleştirildiği bir coğrafyada kök salar. Doğayı kontrol etmeye dayalı bir rejimde ise aynı şirket, sürekli olarak yapısal sınırlarla karşılaşır.
Bu nedenle Ørsted’in Avrupa’ya dönüşü, yalnızca bir enerji şirketinin yön değiştirmesi değil; iki farklı doğa kullanım rejimi arasındaki uyumsuzluğun görünürleşmesidir. Bu hamle, Avrupa’nın doğayla kurduğu ilişkinin güncel koşullarda stratejik bir avantaja dönüştüğünü, ABD’nin ise kendi tarihsel genetik kodlarıyla uyumsuz bir küresel düzlemde giderek daha fazla gerilim ürettiğini açıkça ortaya koyar.
6. KÜRESELLEŞME SONRASI HOMOJEN YAPININ ORTAYA ÇIKIŞI
6.1 Yüksek Karşılıklı Bağımlılık ve Ortak Zemin Olarak Doğa
Küreselleşme ile birlikte dünya sistemi, klasik anlamda birbirine temas eden ama kendi iç mantıklarıyla işleyebilen aktörler toplamı olmaktan çıkmış; yüksek derecede iç içe geçmiş, karşılıklı bağımlılık üreten ve ayrışmaya kapalı bir yapı hâline gelmiştir. Bu yeni düzlemde artık hiçbir büyük aktör, ekonomik, siyasal ya da teknolojik tercihlerini yalnızca kendi sınırları içinde tutamaz. Tedarik zincirleri, finansal ağlar, enerji akışları, üretim altyapıları ve bilgi dolaşımı öylesine yoğun biçimde birbirine bağlanmıştır ki, tek bir aktörün aldığı kararlar bile sistemin tamamında yankı üretir.
Bu durum, küresel yapıyı “homojen” kılan temel unsurdur. Homojenlik burada benzerlik anlamına gelmez; tersine, farklı aktörlerin aynı zemin üzerinde hareket etmek zorunda kalması anlamına gelir. Aktörler farklıdır, çıkarlar farklıdır, stratejiler farklıdır; fakat bu farklılıklar artık ortak bir altyapı üzerinde işlemektedir. İşte bu ortak altyapının en temel ve kaçınılmaz unsuru doğadır. Küreselleşme, doğayı yalnızca ekonomik bir girdi olmaktan çıkarıp, tüm aktörlerin eylemlerini taşıyan ontolojik bir düzleme dönüştürmüştür.
Bu yeni yapı içinde doğa, artık herhangi bir aktörün tek başına sahiplenebileceği, sınırsızca kullanabileceği ya da agresif biçimde araçsallaştırabileceği bir alan değildir. İklim sistemleri, okyanuslar, atmosfer, biyolojik döngüler ve enerji dengeleri, tekil müdahalelere kapalı, küresel ölçekte birbirine bağlı sistemler hâline gelmiştir. Bir bölgede yapılan doğa kullanımı, başka bir bölgede ekonomik maliyet, politik baskı ya da toplumsal kırılganlık olarak ortaya çıkabilir. Böylece doğa, küresel sistemin sessiz ama belirleyici bağlayıcısı olur.
Yüksek karşılıklı bağımlılık, doğayı aktörler arasında paylaşılan bir zemin hâline getirdiği için, doğaya yönelik her müdahale aynı zamanda diğer aktörlerle kurulan ilişkiye de müdahale anlamı taşır. Doğayı yoğun biçimde kullanan bir strateji, yalnızca enerji üretimini ya da ekonomik çıktıyı artırmaz; aynı zamanda küresel fiyat dengelerini, tedarik sürekliliğini, finansal beklentileri ve siyasal istikrarı etkiler. Bu etkiler, doğrudan ya da dolaylı biçimde tüm aktörlerin hareket alanını yeniden şekillendirir.
Bu nedenle küreselleşme sonrası düzlemde doğa, rekabetin nesnesi olmaktan çok, rekabetin gerçekleştiği zemin hâline gelir. Aktörler artık doğa üzerinden değil, doğa üzerinde rekabet eder. Bu ince ama kritik fark, doğaya bakış biçimlerini kökten dönüştürür. Doğayı tekil bir avantaj alanı olarak kullanan her strateji, bu zemini bozarak yalnızca rakiplerini değil, kendisini de zor durumda bırakır. Çünkü zemin çöktüğünde, üzerinde duran herkes dengede kalamaz.
Avrupa’nın tarihsel olarak geliştirdiği doğayı sınır ve denge alanı olarak gören yaklaşım, bu homojen yapıyla doğal bir uyum içindedir. Doğayı baştan ortak bir zemin olarak kabul eden bir bilinç, karşılıklı bağımlılık ağlarında daha az sürtünme üretir. Buna karşılık, doğayı hâlâ tekil kontrol alanı olarak ele alan yaklaşımlar, küresel sistemin bu yeni yoğunluğuyla sürekli gerilim yaşar. Bu gerilim, yalnızca çevresel değil; ekonomik, politik ve toplumsal sonuçlar üretir.
Sonuç olarak yüksek karşılıklı bağımlılık, doğayı yalnızca “herkesin kullandığı” bir alan değil, herkesin birbirine bağlandığı bir zemin hâline getirmiştir. Küreselleşme, doğayı ortaklaştırmış; ortaklaşan doğa ise aktörlerin stratejik özgürlük alanını daraltmıştır. Bu yeni düzlemde avantaj, doğayı en sert biçimde kullananın değil, doğayla en uyumlu biçimde hareket edebilenin lehine işlemeye başlamıştır.
6.2 Doğanın Tekil Avantaj Alanı Olmaktan Çıkışı
Küreselleşme öncesi güç dengelerinde doğa, büyük aktörler için asimetrik avantaj üretilebilen bir alandı. Bir devlet ya da sermaye bloğu, doğayı daha yoğun, daha sert ve daha az sınırlamayla kullanarak maliyet avantajı elde edebilir; bu avantajı rakiplerine karşı uzun süre koruyabilirdi. Çevresel tahribat, ekolojik bozulma ya da toplumsal maliyetler çoğunlukla yerel kalır; sistemin geri kalanına tam anlamıyla sirayet etmezdi. Bu nedenle doğa, rekabetin doğrudan bir enstrümanı olarak işlev görebiliyordu.
Küreselleşme sonrası homojen yapı, bu işlevi yapısal olarak ortadan kaldırmıştır. Doğanın herhangi bir noktada aşırı ya da agresif kullanımı, artık kapalı bir alan içinde tutulamaz. Atmosfer, okyanuslar, iklim döngüleri ve biyolojik sistemler, küresel ölçekte birbirine bağlandığı için, bir aktörün doğa üzerindeki müdahalesi kaçınılmaz olarak başka aktörlerin ekonomik, politik ve toplumsal alanlarına taşar. Böylece doğa, tekil bir aktörün lehine çalışabilecek pasif bir kaynak olmaktan çıkar; tüm aktörleri aynı anda etkileyen aktif bir sistem hâline gelir.
Bu dönüşüm, rekabet mantığını kökten değiştirir. Doğayı yoğun biçimde kullanarak elde edilen avantajlar artık sürdürülebilir değildir; çünkü bu avantajlar, sistemin diğer parçalarında kırılganlık üretir. Enerji fiyatlarında ani dalgalanmalar, gıda ve hammadde zincirlerinde kopuşlar, sigorta ve finans sistemlerinde artan risk algısı, bu kırılganlığın ilk yansımalarıdır. Bu etkiler yalnızca “zarar gören” aktörleri değil, avantaj elde etmeye çalışan aktörü de kısa sürede kuşatır. Böylece doğa üzerinden kurulan tekil avantaj, kendi karşı kuvvetini üretir.
Bu noktada doğa, rekabetin nesnesi olmaktan ziyade rekabetin sınır koşulu hâline gelir. Aktörler doğayı kullanarak birbirlerini saf dışı bırakamaz; ancak doğayla uyumlu ya da uyumsuz davranarak kendi hareket alanlarını genişletir veya daraltır. Doğayı zorlayan stratejiler, sistemin genel dengesini bozduğu için kısa vadeli kazanımlar üretse bile, uzun vadede belirsizlik, güvensizlik ve maliyet artışı doğurur. Bu maliyetler, doğayı araçsallaştıran aktörün stratejik esnekliğini giderek azaltır.
Avrupa’nın tarihsel olarak geliştirdiği doğayı sınır ve denge alanı olarak kabul eden yaklaşım, bu bağlamda yapısal bir avantaja dönüşür. Çünkü bu yaklaşım, doğayı baştan tekil bir kazanç alanı olarak değil, tüm aktörlerin üzerinde hareket ettiği ortak bir zemin olarak kavrar. Doğayı ortak zemin olarak kabul eden bir strateji, küresel geri besleme mekanizmalarıyla çatışmak yerine onlarla birlikte çalışır. Buna karşılık, doğayı hâlâ kontrol edilebilir ve sömürülebilir bir unsur olarak ele alan yaklaşımlar, homojen yapının doğasıyla sürekli sürtüşme üretir.
Sonuçta doğanın tekil avantaj alanı olmaktan çıkışı, çevresel duyarlılıktan çok daha derin bir anlam taşır. Bu dönüşüm, küresel güç üretme biçimlerinin ontolojik olarak yeniden tanımlanmasıdır. Doğa artık kazanılacak bir cephe değil; üzerinde herkesin durmak zorunda olduğu bir zemin hâline gelmiştir. Bu zemini zorlayan her strateji, yalnızca rakiplerini değil, kendi istikrarını da aşındırır; bu zemine uyumlanan stratejiler ise giderek daha dayanıklı hâle gelir.
6.3 Zincirleme Kırılmalar ve Küresel Geri Besleme Mekanizmaları
Homojen yapının en ayırt edici özelliği, sistemin artık tekil şokları absorbe edebilen gevşek bir yapı olmaktan çıkmış olmasıdır. Küreselleşme öncesi dönemde, bir aktörün doğaya yönelik agresif kullanımı belirli bölgelerde yoğunlaşabilir, sınırlı alanlarda hasar üretip sistemin geri kalanına doğrudan sirayet etmeyebilirdi. Ancak yüksek karşılıklı bağımlılık koşullarında bu mümkün değildir. Doğaya yapılan her müdahale, kaçınılmaz olarak zincirleme kırılmalar üretir; bu kırılmalar, yalnızca mekânsal olarak değil, zamansal olarak da yayılır.
Zincirleme kırılmalar, doğanın artık pasif bir arka plan değil, geri besleme üreten aktif bir sistem hâline gelmesinin sonucudur. Bir bölgede enerji üretimini artırmak için doğanın yoğun biçimde araçsallaştırılması, kısa vadede maliyet avantajı yaratabilir. Ancak bu avantaj, enerji piyasalarında oynaklık, iklim risklerinin artışı, sigorta maliyetlerinin yükselmesi ve finansal belirsizliklerin derinleşmesi gibi dolaylı kanallar üzerinden sistemin diğer alanlarına yayılır. Bu yayılım, doğrusal değildir; çoğu zaman öngörülemez hızlarda ve beklenmedik alanlarda ortaya çıkar.
Bu geri besleme mekanizmalarının en kritik özelliği, tek yönlü işlememeleridir. Doğayı zorlayan bir aktör, ilk aşamada rakiplerini zayıflatıyor gibi görünebilir; fakat bu zayıflama, küresel tedarik zincirleri ve finansal ağlar aracılığıyla çok kısa sürede geri döner. Zayıflayan aktörlerin üretim kapasitesindeki düşüş, talep daralması, fiyat dalgalanmaları ve politik istikrarsızlık üretir. Bu etkiler, doğayı agresif kullanan aktörün de ekonomik ve stratejik manevra alanını daraltır. Böylece doğa üzerinden kurulan tekil avantaj, kendi karşı etkisini üretmiş olur.
Zincirleme kırılmalar aynı zamanda sistemin risk algısını dönüştürür. Doğayı yoğun biçimde araçsallaştıran stratejiler, küresel ölçekte öngörülemezlik hissini artırır. Bu durum, yatırımcı davranışlarından devletlerin uzun vadeli planlamalarına kadar geniş bir alanda temkinliliği tetikler. Sermaye daha kısa vadeli hareket etmeye başlar, uzun soluklu projeler ertelenir ve sistem genelinde verimlilik düşer. Bu süreç, doğayı zorlayan aktör için paradoksal bir sonuç üretir: avantaj elde etmek için yapılan hamleler, avantajın sürdürülebileceği zemini ortadan kaldırır.
Bu noktada doğa, küresel sistemde örtük bir düzenleyici işlevi görmeye başlar. Ne hukuki bir yaptırım uygular ne de doğrudan bir sınır çizer; fakat geri besleme mekanizmaları aracılığıyla belirli davranışları maliyetli hâle getirir. Doğayla uyumlu hareket eden aktörler, bu geri beslemeleri yönetilebilir dalgalanmalar olarak deneyimlerken; doğayı tekil avantaj alanı olarak kullanan aktörler, bu dalgalanmaları yapısal krizler olarak yaşar. Fark, doğanın hangi ontolojik statüyle ele alındığında ortaya çıkar.
Avrupa’nın doğayı baştan ortak bir zemin ve sınır alanı olarak kabul eden yaklaşımı, bu zincirleme kırılmalar karşısında daha dayanıklı bir pozisyon üretir. Çünkü bu yaklaşım, geri besleme mekanizmalarını dışsal tehditler olarak değil, sistemin doğal işleyişi olarak tanır. Buna karşılık, doğayı kontrol edilebilir bir nesne olarak ele alan stratejiler, her geri beslemeyi bir “sorun” ya da “engel” olarak algılar ve bu da sürekli müdahale ihtiyacı doğurur. Bu müdahaleler arttıkça, sistemle kurulan gerilim derinleşir.
Sonuçta zincirleme kırılmalar, küreselleşmiş homojen yapının kaçınılmaz yan ürünüdür. Bu kırılmalar, doğanın artık yalnızca üzerinde işlem yapılan bir alan değil, sistemin kendi dengesini yeniden kurduğu temel düzlem hâline geldiğini gösterir. Doğayla uyumlu stratejiler bu düzlemde esneklik kazanırken, doğayı zorlayan stratejiler giderek kendi ağırlıkları altında sıkışır. Bu fark, küresel güç ilişkilerinin yönünü belirleyen en temel ayrım çizgilerinden biri hâline gelmiştir.
7. DOĞAYI TEKİL AVANTAJA ÇEVİRME PARADOKSU
7.1 Diğer Aktörlerin Zayıflamasının Sistemik Etkileri
Homojen yapı koşullarında tekil bir aktörün doğayı agresif biçimde kullanarak avantaj elde etme girişimi, ilk bakışta rasyonel ve stratejik bir hamle gibi görünür. Enerji maliyetlerini düşürmek, üretim kapasitesini artırmak, çevresel regülasyonları gevşeterek daha hızlı ve daha ucuz üretim yapmak, klasik güç siyaseti mantığında rakipleri zayıflatan ve merkezi aktörü güçlendiren adımlar olarak okunur. Ancak bu okuma, küreselleşmiş yapının temel özelliğini gözden kaçırır: aktörlerin artık birbirinden bağımsız işleyememesi.
Bir aktörün doğayı tekil biçimde avantajına çevirmesi, diğer aktörlerin ekonomik ve üretim kapasitelerini zayıflattığında, bu zayıflama sistem içinde izole kalmaz. Küresel ekonomi, karşılıklı bağımlılık ağları üzerinden işlediği için, bir aktörün üretimindeki daralma ya da maliyet artışı, tedarik zincirleri boyunca yayılır. Bu yayılma, yalnızca hammaddelerle sınırlı değildir; ara mallar, lojistik ağlar, finansman kanalları ve tüketim pazarları da bu daralmadan etkilenir. Böylece başlangıçta “rakip zayıflatma” olarak kurgulanan hamle, kısa sürede sistem genelinde verim kaybı üretir.
Bu verim kaybı, tekil avantaj elde etmeye çalışan aktör açısından kritik bir sorun doğurur. Çünkü küresel sistemde hiçbir büyük aktör, yalnızca kendi iç üretim kapasitesiyle ayakta kalmaz. Talep, finansman, teknoloji ve pazar erişimi büyük ölçüde diğer aktörlerin işlevselliğine bağlıdır. Diğer aktörler zayıfladığında, talep hacmi daralır, piyasa öngörülebilirliği azalır ve yatırım kararları daha temkinli hâle gelir. Bu durum, doğayı agresif kullanan aktörün kısa vadede kazandığı maliyet avantajını orta vadede anlamsızlaştırır.
Sistemik etki yalnızca ekonomik düzlemle sınırlı değildir. Diğer aktörlerin zayıflaması, politik istikrarsızlıkları, toplumsal gerilimleri ve güvenlik risklerini artırır. Zayıflayan devletler, iç krizlerle uğraşırken dış ticaret ve işbirliği kapasitelerini kaybeder; bu da küresel düzeyde güvenlik harcamalarının artmasına, ticaret yollarının kırılganlaşmasına ve diplomatik ilişkilerin sertleşmesine yol açar. Bu sertleşme, doğayı tekil avantaja çeviren aktör için yeni maliyetler üretir: daha fazla savunma harcaması, daha yüksek risk primi ve daha dar diplomatik manevra alanı.
Bu noktada paradoks görünür hâle gelir. Tekil avantaj arayışıyla diğer aktörleri zayıflatmak, sistemin taşıyıcı kolonlarını inceltir. Ancak bu kolonlar, yalnızca “diğerlerini” değil, avantaj arayan aktörün kendisini de taşımaktadır. Sistem çöktüğünde ya da ağırlaştığında, bu çöküşten muaf kalabilecek hiçbir merkez yoktur. Dolayısıyla diğer aktörlerin zayıflaması, homojen yapı içinde hiçbir zaman saf bir kazanç değildir; her zaman gecikmeli ve dolaylı bir maliyet üretir.
Bu nedenle homojen yapı, aktörlerin birbirini zayıflatmasını değil, belirli bir asgari işlevsellik düzeyini korumasını ödüllendirir. Doğayı tekil bir avantaj alanı olarak kullanan stratejiler, bu asgari işlevselliği aşındırdığı ölçüde sistemle çatışır. Bu çatışma, zamanla ekonomik dalgalanma, politik gerilim ve stratejik sıkışma olarak geri döner. Avantaj üretmek için yapılan hamleler, avantajın sürdürülebileceği zemini daraltır.
Sonuç olarak diğer aktörlerin zayıflaması, homojen yapı içinde avantaj değil, yapısal bir risk üretir. Doğayı tekil avantaja çevirme girişimi, kısa vadede güç hissi yaratsa da, uzun vadede sistemin bütününü destabilize ederek bu gücü taşıyamaz hâle getirir. Bu nedenle doğayı agresif biçimde kullanan aktör, rakiplerini zayıflatırken aynı anda kendi geleceğini de belirsizleştiren bir süreci başlatmış olur.
7.2 Tekil Avantaj Arayışının Kendi Zeminini Tahrip Etmesi
Doğayı tekil bir avantaj alanına dönüştürme çabası, homojen yapı içinde yalnızca rakipleri zayıflatan bir strateji değildir; aynı zamanda avantajı arayan aktörün kendi hareket zeminini aşındıran içkin bir çelişki barındırır. Bu çelişki, doğanın küresel sistemde artık yalnızca kullanılan bir nesne değil, tüm aktörlerin üzerinde durduğu ortak altyapı hâline gelmiş olmasından kaynaklanır. Doğayı agresif biçimde kullanarak elde edilen her kazanç, bu altyapının taşıma kapasitesini düşürür ve böylece kazancın üzerinde durduğu zemini zayıflatır.
Tekil avantaj arayışı, doğayı sınırlı bir kaynak ve kontrol edilebilir bir unsur olarak varsayar. Bu varsayım, küreselleşme öncesi dönemde belirli ölçülerde işlevseldi; çünkü sistem yeterince parçalıydı ve doğa tahribatının etkileri çoğunlukla yerel kalabiliyordu. Ancak homojen yapı koşullarında bu varsayım geçerliliğini yitirir. Doğanın herhangi bir noktada aşırı kullanımı, sistemin tamamında geri besleme üreten bozulmalar yaratır. Bu bozulmalar, avantajı arayan aktörün de ekonomik, politik ve stratejik kapasitesini doğrudan etkiler.
Bu noktada tekil avantaj arayışı, kendi kendini zayıflatan bir sürece dönüşür. Doğayı yoğun biçimde araçsallaştırarak maliyetleri düşüren bir aktör, kısa vadede üretim artışı ve rekabet üstünlüğü elde edebilir. Ancak bu üstünlük, sistemin diğer bölümlerinde verim kaybı yarattıkça, talep daralması, fiyat oynaklığı ve finansal belirsizlik olarak geri döner. Bu geri dönüş, avantajın sürdürülebilirliğini ortadan kaldırır ve aktörün uzun vadeli planlama kapasitesini zayıflatır.
Zemin tahribatı yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda normatif ve kurumsal bir aşınma da üretir. Doğayı tekil avantaj alanı olarak kullanan stratejiler, uluslararası normları, çevre hukuku çerçevelerini ve ortak yönetişim mekanizmalarını zayıflatır. Bu zayıflama, kısa vadede hareket serbestisi gibi algılansa da, uzun vadede öngörülebilirliği ortadan kaldırır. Öngörülebilirliğin kaybı ise, sermaye akışlarını yavaşlatır, yatırımları erteletir ve stratejik belirsizliği artırır.
Bu süreçte doğa, pasif bir arka plan olmaktan çıkarak sistemin kendi kendini sınırlama mekanizmasına dönüşür. Doğayı zorlayan her hamle, daha fazla müdahale ihtiyacı doğurur; bu müdahaleler arttıkça, sistemle kurulan gerilim derinleşir. Böylece tekil avantaj arayışı, giderek daha fazla kaynak, daha fazla baskı ve daha fazla kontrol gerektiren bir sarmala girer. Bu sarmal, aktörün stratejik esnekliğini azaltır ve onu kendi ürettiği krizlere bağımlı hâle getirir.
Homojen yapı içinde bu durum, açık bir yapısal dezavantaj üretir. Çünkü sistem, doğayla uyumlu hareket eden stratejileri taşırken, doğayı zorlayan stratejileri giderek daha maliyetli hâle getirir. Doğayı tekil avantaj alanı olarak kullanan aktör, her yeni avantaj için daha büyük bedeller ödemek zorunda kalır. Bu bedeller arttıkça, avantajın net getirisi düşer ve strateji kendi kendini tüketmeye başlar.
Sonuçta tekil avantaj arayışı, homojen yapı içinde kendi zeminini tahrip eden bir stratejiye dönüşür. Doğayı agresif biçimde kullanarak güç üretmeye çalışan aktör, bu gücün üzerinde durduğu altyapıyı zayıflattığı için, elde ettiği avantajı uzun süre taşıyamaz. Bu nedenle doğayı tekil avantaja çevirme girişimi, kısa vadeli kazançlar üretse bile, uzun vadede yapısal bir çıkmaza sürüklenir.
7.3 Avrupa ve ABD Stratejilerinin Yeni Küresel Düzlemle Uyumu
Doğayı tekil avantaja çevirme paradoksu, küreselleşme sonrası homojen yapıda en net biçimde Avrupa ve ABD stratejilerinin farklı sonuçlar üretmesi üzerinden görünür hâle gelir. Bu fark, yalnızca güncel politik tercihlerle ya da ideolojik yönelimlerle açıklanamaz; çok daha derin bir düzlemde, doğanın hangi ontolojik statüyle kavrandığına ilişkin tarihsel bir ayrımın güncel yansımalarıdır. Yeni küresel düzlem, bu ayrımı keskinleştirmiş ve hangi yaklaşımın sistemle uyumlu, hangisinin ise sistemle sürtüşmeli olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.
Avrupa stratejisi, doğayı baştan bir sınır ve ortak zemin olarak kabul ettiği için, homojen yapının gerektirdiği karşılıklı bağımlılık mantığıyla yüksek derecede uyum içindedir. Doğayı tekil bir kazanç alanı olarak değil, tüm aktörlerin üzerinde hareket ettiği bir denge alanı olarak gören bu yaklaşım, küresel geri besleme mekanizmalarını dışsal tehditler değil, hesaplanması gereken yapısal koşullar olarak ele alır. Bu nedenle Avrupa’nın enerji, çevre ve sanayi politikaları, kısa vadeli maksimum kazançtan çok, sistem içi sürdürülebilirliğe odaklanır. Avantaj, doğayı zorlayarak değil, doğayla uyumlanarak üretilir.
ABD stratejisi ise tarihsel olarak doğayı kontrol edilebilir ve araçsallaştırılabilir bir unsur olarak ele aldığı için, yeni küresel düzlemle giderek artan bir uyumsuzluk yaşamaktadır. Bu strateji, doğayı tekil avantaj üretme alanı olarak kullanmayı sürdürdükçe, homojen yapının geri besleme mekanizmalarıyla çatışır. Kısa vadeli kazançlar üretilebilir; ancak bu kazançlar, sistem genelinde belirsizlik, istikrarsızlık ve maliyet artışı yarattığı ölçüde, ABD’nin kendi stratejik hareket alanını da daraltır. Böylece tarihsel olarak işlevsel olan bir doğa kullanım mantığı, yeni küresel koşullarda yüksek maliyetli bir yük hâline gelir.
Bu uyumsuzluk, yalnızca ekonomik göstergelerde değil, politik ve diplomatik ilişkilerde de kendini gösterir. Avrupa’nın uyum odaklı stratejisi, çok taraflı işbirliği, ortak norm üretimi ve kurumsal koordinasyonla daha kolay bütünleşirken; ABD’nin tekil avantaj üretme eğilimi, bu yapılarla sürtüşme üretir. Bu sürtüşme, zamanla ticaret gerilimlerine, güvenlik alanında ayrışmalara ve diplomatik sertleşmeye dönüşür. Böylece doğa kullanımındaki ontolojik fark, doğrudan jeopolitik gerilim üretmeye başlar.
Yeni küresel düzlemde avantaj, artık doğayı en sert biçimde kullananın değil, doğayla en az sürtüşme üretenin lehine işlemektedir. Avrupa stratejisi, bu düzlemde avantajlıdır; çünkü doğayı baştan ortak bir sınır olarak kabul eder ve bu sınır içinde manevra alanı üretir. ABD stratejisi ise, doğayı hâlâ tekil avantaj alanı olarak ele aldığı ölçüde, sistemin taşıma kapasitesini zorlar ve kendi stratejik esnekliğini azaltır. Bu durum, ABD’nin giderek daha agresif ve savunmacı hamleler yapmasına yol açar; çünkü sistemle uyum üretemeyen strateji, uyumsuzluğu baskıyla telafi etmeye yönelir.
Bu bağlamda Avrupa ve ABD arasındaki fark, birinin “iyi”, diğerinin “kötü” strateji izlemesiyle açıklanamaz. Asıl fark, hangi stratejinin yeni küresel yapının ontolojik koşullarıyla uyumlu olduğu sorusunda yatar. Avrupa’nın tarihsel olarak geliştirdiği doğayla uyumlanma yaklaşımı, homojen yapı içinde doğal bir rezonans üretirken; ABD’nin doğayı kontrol etmeye dayalı yaklaşımı, bu rezonansı üretemez ve giderek daha fazla gerilim yaratır.
Nihayetinde yeni küresel düzlem, stratejileri kendi iç mantıklarına göre değil, doğayla kurdukları ilişkiye göre eleyen bir yapıya dönüşmüştür. Doğayı ortak zemin olarak kabul eden yaklaşımlar taşınırken, doğayı tekil avantaja çevirme eğiliminde olan yaklaşımlar giderek daha fazla maliyet üretir. Avrupa ve ABD stratejilerinin yeni küresel düzlemle uyumu ya da uyumsuzluğu, bu nedenle yalnızca politik bir tercih değil, doğanın ontolojik statüsüne dair derin bir ayrımın güncel sonucudur.
8. TRANSATLANTİK AYRIMIN YAPISAL NİTELİĞİ
8.1 Politik Tercihlerin Ötesinde Doğa Kullanım Rejimleri
Avrupa ile ABD arasındaki ayrım, çoğu zaman güncel politik tercihler, liderlik stilleri ya da dönemsel ideolojik yönelimler üzerinden okunur. Ancak bu tür okumalar, meselenin yalnızca yüzeyini kavrar. Transatlantik ayrımın esas belirleyici unsuru, belirli hükümetlerin aldığı kararlar değil; doğanın nasıl bir varlık alanı olarak kabul edildiği ve bu kabulün kurumsal, ekonomik ve teknolojik yapılara nasıl yerleştiğidir. Bu nedenle söz konusu ayrım, politik tercihlerle açıklanamayacak kadar derin, tarihsel ve yapısaldır.
Avrupa’da doğa, yüzyıllar boyunca sınır, denge ve müzakere alanı olarak kavranmış; bu kavrayış yalnızca çevre politikalarına değil, hukuk sistemlerine, planlama kültürüne ve kamu yönetimi anlayışına da sirayet etmiştir. Doğa burada, keyfî biçimde zorlanabilecek bir nesne değil; yanlış kullanıldığında toplumsal bedelleri ağır olan bir ortak zemindir. Bu nedenle Avrupa’da doğa kullanımı, çoğu zaman yavaş, ihtiyatlı ve uzlaşmacı ilerler. Bu yavaşlık, bir eksiklikten ziyade, doğanın ontolojik statüsüne dair bilinçli bir kabulün kurumsal ifadesidir.
ABD’de ise doğa kullanımı, tarihsel olarak politik tercihlerden bağımsız biçimde daha saldırgan ve araçsallaştırıcı bir karakter taşır. Bu karakter, tekil liderlerin ya da partilerin ürünü değildir; doğanın aşılması gereken bir alan olarak görülmesinin kurumsallaşmış sonucudur. Bu nedenle ABD’de çevre, enerji ve altyapı politikaları hükümetler değişse bile belirli bir süreklilik gösterir. Regülasyonların sıkılaşıp gevşemesi, bu temel yaklaşımı ortadan kaldırmaz; yalnızca tonunu değiştirir. Doğa, hâlâ kontrol edilmesi ve verim üretmesi gereken bir unsur olarak ele alınır.
Bu noktada transatlantik ayrım, politik tercihlerden çok doğa kullanım rejimleri arasındaki fark olarak belirginleşir. Avrupa’da doğa kullanım rejimi, sınırları baştan kabul eden ve bu sınırlar içinde hareket alanı üreten bir yapıya sahiptir. ABD’de ise doğa kullanım rejimi, sınırları teknik ve finansal araçlarla sürekli genişletmeye çalışan bir mantık üzerine kuruludur. Bu iki rejim, küreselleşme öncesi dönemde birlikte var olabilmiş; ancak homojen yapının ortaya çıkmasıyla birlikte giderek daha fazla çatışma üretmeye başlamıştır.
Doğa kullanım rejimleri, yalnızca çevre politikalarını değil, aynı zamanda güç üretme biçimlerini de belirler. Avrupa’nın gücü, doğayla uyumlu sistemler kurabilme kapasitesinden; ABD’nin gücü ise doğayı zorlayarak kısa vadeli üstünlükler elde edebilme becerisinden beslenmiştir. Ancak yeni küresel düzlemde bu iki güç üretme biçimi eşit koşullarda işlememektedir. Doğayı zorlamaya dayalı rejimler, geri besleme mekanizmaları nedeniyle giderek daha yüksek maliyet üretirken; uyum odaklı rejimler, sistemin duyarlılığından faydalanır.
Bu nedenle transatlantik ayrım, yalnızca “farklı politikalar” meselesi değildir. Bu ayrım, hangi doğa kullanım rejiminin küresel sistem tarafından taşındığı, hangisinin ise giderek sıkıştırıldığı sorusuna verilen farklı yanıtların sonucudur. Avrupa ve ABD, aynı küresel düzlemde hareket etseler de, doğayı nasıl konumlandırdıkları nedeniyle bu düzlemle kurdukları ilişki kökten farklıdır.
Politik tercihler gelip geçicidir; ancak doğa kullanım rejimleri kalıcıdır. Transatlantik ayrımın bugünkü sertliği, liderlerden ya da dönemsel kararlardan değil; yüzyıllardır biriken ontolojik farkların yeni küresel yapı içinde görünür hâle gelmesinden kaynaklanır. Bu fark, ilerleyen süreçte yalnızca çevre ve enerji alanlarında değil, güvenlikten ekonomiye kadar geniş bir yelpazede etkisini artırarak hissettirmeye devam eder.
8.2 Avrupa Stratejisinin Homojen Yapıyla Rezonansı
Avrupa stratejisinin küreselleşme sonrası homojen yapıyla kurduğu uyum, tesadüfi ya da sonradan öğrenilmiş bir adaptasyon değildir; bu uyum, Avrupa’nın tarihsel olarak doğayı sınır ve denge alanı olarak kavramasının doğal sonucudur. Homojen yapı, aktörlerin tekil hamlelerle sistemi bükebileceği bir gevşeklik sunmadığı için, doğayla sürtüşme üretmeyen stratejileri taşır. Avrupa’nın yaklaşımı tam da bu noktada rezonans üretir: doğayı baştan ortak bir zemin olarak kabul eden bir strateji, yüksek karşılıklı bağımlılık koşullarında daha az gerilim, daha fazla süreklilik sağlar.
Bu rezonans, Avrupa’nın çok taraflılık, norm üretimi ve kurumsal koordinasyon konularındaki ısrarında somutlaşır. Avrupa için kurallar, yalnızca politik tercihler değil; doğayla kurulan ilişkinin zorunlu çerçevesidir. Çevre hukuku, karbon piyasaları, sürdürülebilirlik standartları ve uzun vadeli planlama mekanizmaları, doğayı baştan sınırlı bir alan olarak kabul eden bir bilinçten türemiştir. Bu mekanizmalar, kısa vadede yavaşlatıcı gibi görünse de, homojen yapı içinde öngörülebilirlik ve istikrar üretir.
Homojen yapının en önemli talebi, aktörlerin sistemsel şokları birlikte yönetebilme kapasitesidir. Avrupa stratejisi, doğayı baştan ortak bir zemin olarak ele aldığı için, bu talebe daha hazırdır. Doğayla uyumlu projeler, küresel geri besleme mekanizmalarını düşman olarak değil, hesaplanabilir koşullar olarak görür. Bu durum, Avrupa’nın enerji dönüşümünde, altyapı planlamasında ve sanayi politikalarında daha az ani kırılma yaşamasını sağlar. Dalgalanmalar vardır; ancak bu dalgalanmalar yapısal krize dönüşmeden absorbe edilebilir.
Bu rezonansın bir diğer boyutu, Avrupa’nın avantaj üretme biçiminde görülür. Avrupa, gücü tekil sıçramalarla değil, sistem içi konumlanmayla üretir. Doğayla uyumlu stratejiler, Avrupa’nın küresel sistemde “dengeleyici aktör” rolünü güçlendirir. Bu rol, Avrupa’ya kısa vadede agresif üstünlükler kazandırmaz; ancak uzun vadede güven, normatif güç ve kurumsal merkezilik sağlar. Homojen yapı içinde bu tür güç, askeri ya da ekonomik baskıdan daha dayanıklıdır.
Avrupa stratejisinin homojen yapıyla rezonansı, çatışmadan ziyade sürtünmesiz ilerleme üretir. Bu sürtünmesizlik, pasiflik anlamına gelmez; tersine, doğanın sınırlarını baştan kabul eden bir strateji, enerjisini sürekli kriz yönetimine harcamak zorunda kalmaz. Böylece Avrupa, kaynaklarını kriz bastırmaya değil, sistem içi konumunu güçlendirmeye ayırabilir. Bu durum, Avrupa’nın küresel belirsizlikler karşısında daha az savrulmasına neden olur.
Bu bağlamda Avrupa stratejisi, homojen yapının mantığıyla örtüşür: doğayı zorlayarak alan açmak yerine, doğanın sınırları içinde alan üretmek. Bu örtüşme, Avrupa’nın küresel sistemdeki hareket kabiliyetini daraltmaz; aksine, onu daha öngörülebilir ve sürdürülebilir kılar. Homojen yapı, bu tür stratejileri taşır; çünkü bu stratejiler sistemin kendi dengesini bozmadan güç üretir.
Sonuçta Avrupa’nın başarısı, doğayı idealize etmesinden değil; doğayı baştan sınırlı ve ortak bir zemin olarak kabul etmesinden kaynaklanır. Bu kabul, homojen yapı koşullarında bir dezavantaj değil, açık bir yapısal avantaj üretir. Avrupa stratejisinin homojen yapıyla kurduğu rezonans, bu nedenle geçici bir uyum değil; uzun vadeli bir konumlanma biçimidir.
8.3 ABD Stratejisinin Sistemle Çatışması ve Gerilim Üretmesi
ABD stratejisinin küreselleşme sonrası homojen yapı ile kurduğu ilişki, Avrupa’nınkinden farklı olarak rezonans değil, sürekli gerilim üretir. Bu gerilim, taktik hatalardan ya da yanlış lider tercihlerinden değil; ABD’nin tarihsel olarak doğayı tekil bir avantaj alanı olarak kavrayan genetik kodlarının, homojen yapının zorunluluklarıyla uyuşmamasından kaynaklanır. Homojen yapı, tekil hamlelerin zincirleme geri besleme yarattığı, her müdahalenin tüm sistemi etkilediği bir düzlemdir. ABD stratejisi ise tarihsel olarak bu tür geri beslemeleri ikincil kabul eden, doğayı ve sistemi bastırarak alan açma refleksi üzerine kuruludur.
Bu uyumsuzluk, ABD’nin küresel hamlelerinin giderek daha fazla sürtünme üretmesine neden olur. Doğayı, ticareti, güvenliği ya da teknolojiyi tekil bir üstünlük aracı olarak kullanan her ABD hamlesi, homojen yapı içinde yalnızca hedef aldığı aktörü değil, tüm sistemi etkiler. Bu etki geri döndüğünde ise ABD, kendi hamlesinin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Böylece ABD stratejisi, güç üretmek yerine sürekli kriz yönetmek zorunda kalan bir yapıya dönüşür.
ABD’nin sistemle çatışması, özellikle hız ve ölçek takıntısında görünür hâle gelir. Homojen yapı, hızlı ve sert müdahaleleri absorbe etmekte zorlanır; bu müdahaleler, kısa vadeli avantajlar sağlasa bile orta vadede denge bozucu etkiler üretir. ABD stratejisi, bu denge bozucu etkileri genellikle “direnç”, “düşmanlık” ya da “adaletsiz rekabet” olarak okur. Oysa ortaya çıkan şey, sistemin kendi geri besleme mekanizmalarının çalışmasından ibarettir. ABD, sistemi zorladıkça sistem de ABD’yi zorlar.
Bu çatışma, ABD’nin ittifak ilişkilerinde de belirginleşir. Homojen yapı, kolektif hareket ve karşılıklı bağımlılık gerektirirken; ABD stratejisi bu bağımlılıkları bir zayıflık olarak görme eğilimindedir. Sonuç olarak ABD, sistem içi konumunu güçlendirmek yerine, sistemle pazarlık eden değil, sistemi zorlayan bir aktöre dönüşür. Bu durum, ABD’nin kısa vadeli manevra alanını genişletiyor gibi görünse de, uzun vadede hareket kabiliyetini daraltır.
ABD stratejisinin ürettiği gerilim, yalnızca dışarıya yönelik değildir; bu gerilim aynı zamanda içsel bir baskı da yaratır. Homojen yapı içinde tekil avantaj üretmenin maliyeti yükseldikçe, ABD bu maliyeti iç politikaya, bütçelere ve toplumsal gerilimlere yansıtır. Doğayı zorlayan enerji politikaları, ticaret savaşları ve agresif güvenlik hamleleri, sistemle çatışmanın bedelini içeri taşır. Böylece dış strateji ile iç istikrar arasındaki denge bozulur.
Bu noktada ABD stratejisinin temel açmazı ortaya çıkar: homojen yapı içinde tekil hegemonya üretme arzusu, yapısal olarak sürdürülemezdir. Sistem, tek bir aktörün doğayı, ticareti ya da güvenliği kendi lehine uzun süreli olarak araçsallaştırmasına izin vermez. ABD bu gerçeği kabul etmek yerine, sistemi zorlamayı tercih ettikçe, ürettiği her hamle daha yüksek gerilim yaratır. Bu gerilim, ABD’nin gücünü pekiştirmez; aksine onu daha kırılgan hâle getirir.
Son kertede ABD stratejisi, homojen yapıyla uyumlanmak yerine onunla çatışmayı seçtiği ölçüde, kendi hareket alanını daraltır. Bu çatışma, bir başarısızlık ya da geçici sapma değildir; ABD’nin tarihsel doğa algısının güncel sistemle uyuşmamasının kaçınılmaz sonucudur. Dolayısıyla ABD’nin ürettiği gerilim, kişisel liderlik stillerinin değil; yapısal bir uyumsuzluğun dışavurumudur.
9. TRUMP DÖNEMİ: YAPISAL UYUMSUZLUĞUN BİLİNÇLİ REDDİYEYE DÖNÜŞMESİ
9.1 Trump Döneminin Kişisel Stil Değil Yapısal Kopuş Olarak Okunması
Trump dönemi, yüzeyde sert üslup, agresif söylem ve diplomatik normların ihlali olarak okunmaya müsaittir; ancak bu tür okumalar, sürecin asıl mantığını ıskalar. Trump dönemi, bireysel bir liderlik sapması ya da kişisel karakter özelliklerinin dış politikaya yansıması değildir. Aksine bu dönem, ABD’nin küreselleşme sonrası homojen yapıyla yaşadığı yapısal uyumsuzluğun ilk kez bu kadar açık ve bilinçli biçimde reddedilmesi anlamına gelir. Trump, ABD’nin sistemle kurduğu gerilimli ilişkiyi yumuşatmaya çalışan önceki yönetimlerin aksine, bu gerilimi bastırmak yerine görünür kılmıştır.
Trump döneminde dikkat çeken temel unsur, ABD’nin kendisini artık homojen yapının kurucu ve düzenleyici aktörü olarak değil, bu yapının kısıtladığı bir özne olarak konumlandırmasıdır. Küresel ticaret, iklim anlaşmaları, kolektif güvenlik mekanizmaları ve çok taraflı diplomasi, bu dönemde ABD’nin hareket alanını daraltan unsurlar olarak çerçevelenmiştir. Bu bakış açısı, Trump’ın kişisel dünya görüşünden ziyade, ABD’nin tarihsel genetik kodlarıyla uyumlu bir refleks üretir: doğayı, piyasayı ve güvenliği ortak bir zemin olarak değil, tekil avantaj alanı olarak kullanma arzusu.
Trump’ın söylemleri ve politikaları, ABD’nin uzun süredir bastırdığı bir gerçeği açığa çıkarır: homojen yapı, ABD’nin tarihsel olarak alışık olduğu geniş manevra alanını ortadan kaldırmaktadır. Karşılıklı bağımlılığın arttığı, doğanın tüm aktörler için ortak bir zemin hâline geldiği bir düzlemde, ABD’nin tek başına belirleyici olma kapasitesi daralmıştır. Trump yönetimi bu durumu uyumlanarak aşmaya çalışmak yerine, uyum zorunluluğunu reddetmeyi tercih etmiştir.
Bu reddiye, Trump döneminde alınan kararların tutarlılığında net biçimde görülür. Uluslararası anlaşmalardan çekilme, çok taraflı kurumları itibarsızlaştırma ve “önce Amerika” söylemi, dağınık refleksler değil; ABD’yi yeniden tekil bir güç alanı olarak konumlandırma çabasının parçalarıdır. Trump, homojen yapının getirdiği sınırları kabul etmek yerine, bu sınırları geçersiz kılacak bir alan açmayı hedeflemiştir. Bu hedef, ABD’nin doğa, ticaret ve güvenlik alanındaki tarihsel refleksleriyle örtüşür.
Trump dönemini yapısal kılan bir diğer unsur, agresifliğin geçici bir baskı aracı değil, stratejik bir dil hâline gelmesidir. Bu agresiflik, müzakereyi güçlendirmek için kullanılan klasik bir sertlik değil; sistemin kendisine yönelmiş bir meydan okumadır. ABD, bu dönemde homojen yapının normlarını ihlal ederek değil, onları tanımadığını ilan ederek hareket etmiştir. Bu tavır, sistem içi bir pazarlık değil, sistemle mesafe koyma girişimidir.
Bu bağlamda Trump dönemi, ABD’nin küresel liderliğinin zayıflaması değil; liderliği tanımlama biçiminin radikal biçimde değişmesidir. ABD, düzen kurucu aktör olmaktan çok, kendi alanını yeniden inşa etmeye çalışan bir güç gibi davranmıştır. Bu davranış biçimi, homojen yapının gerektirdiği karşılıklı uyumla çatışır; ancak ABD’nin tarihsel genetik kodlarıyla yüksek uyum gösterir.
Dolayısıyla Trump dönemi, ABD’nin küresel sistemle yaşadığı uyumsuzluğun bir semptomu değil; bu uyumsuzluğun bilinçli biçimde stratejiye dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm, kişisel bir liderlik anomalisi olarak değil, ABD’nin doğaya, güce ve bağımlılığa dair köklü algısının güncel koşullarla çatışmasının zorunlu sonucu olarak okunmalıdır.
9.2 Homojen Yapının ABD’nin Tarihsel Genetik Kodlarıyla Çatışması
Homojen yapı olarak adlandırdığımız küresel düzen, aktörlerin birbirlerinin en küçük hamlelerine dahi bağımlı hâle geldiği; ekonomik, ekolojik, teknolojik ve siyasi süreçlerin tekil alanlar olmaktan çıkıp üst üste bindikleri bir düzlemi ifade eder. Bu düzlemde doğa, artık herhangi bir aktörün tek başına avantaj devşirebileceği bir arka plan değil; tüm aktörlerin aynı anda üzerinde hareket etmek zorunda olduğu ortak zemin hâline gelir. Homojen yapı tam da bu nedenle, doğayla uyumlanmayı yalnızca etik bir tercih değil, işlevsel bir zorunluluk olarak dayatır.
Ancak bu zorunluluk, ABD’nin tarihsel genetik kodlarıyla doğrudan çatışır. ABD’nin tarihsel deneyimi, genişleme, sınır aşımı ve tekil avantaj üretimi üzerine kuruludur. Frontier mantığı yalnızca coğrafi bir genişleme modeli değil; aynı zamanda zihinsel bir örgütlenme biçimidir. Bu zihinsel yapı, doğayı ve çevreyi ortaklaşa paylaşılan bir sınır olarak değil, aşılabilir ve dönüştürülebilir bir kaynak alanı olarak konumlandırır. Bu nedenle ABD’nin tarihsel refleksi, uyumlanmak değil; uyumu gereksiz kılacak üstünlük üretmektir.
Homojen yapı ise tam tersine, tekil üstünlük üretimini anlamsızlaştırır. Bir aktörün doğayı kendi lehine agresif biçimde kullanması, kısa vadede o aktöre avantaj sağlayabilse bile, sistemin diğer bileşenlerini zayıflatır. Ancak homojen yapının temel özelliği, bu zayıflamanın sistem içinde kalmamasıdır. Zincirleme geri besleme mekanizmaları nedeniyle, herhangi bir aktörde oluşan kırılma, kaçınılmaz biçimde diğer aktörlere ve nihayetinde yeniden avantaj sağlayan aktöre geri döner. Bu nedenle homojen yapı, doğayı tekil avantaja dönüştürme mantığını kendi kendini sabote eden bir strateji hâline getirir.
Avrupa’nın tarihsel doğa algısı, bu yapıya görece uyumludur. Avrupa, doğayı hiçbir zaman bütünüyle kontrol edilebilir bir alan olarak görmediği için, homojen yapının dayattığı karşılıklı bağımlılığı ontolojik bir kriz olarak yaşamaz. Buna karşılık ABD için homojen yapı, yalnızca ekonomik ya da siyasi bir kısıtlama değil; varoluşsal bir daralma anlamına gelir. ABD’nin tarihsel kimliği, genişleyerek var olma fikri üzerine kuruludur ve bu kimlik, sınırların kalıcılaşmasını içselleştiremez.
Trump döneminde bu çatışma örtülmeye çalışılmamış, aksine bilinçli biçimde keskinleştirilmiştir. Homojen yapı ile uyumlanmak, ABD’nin tarihsel genetik kodlarını askıya almak anlamına geldiği için, Trump yönetimi bu yapıyı dönüştürmeye değil, reddetmeye yönelmiştir. Bu reddiye, iklim rejimlerinden çekilme, ticaret anlaşmalarını bozma ve çok taraflı kurumsal yapılara mesafe koyma şeklinde tezahür eder. Bu adımlar, homojen yapının gerektirdiği ortak zemin mantığını zayıflatmayı amaçlar.
Bu noktada önemli olan, Trump dönemindeki agresifliğin irrasyonel ya da plansız olmadığıdır. Aksine bu agresiflik, homojen yapının ABD’yi zorladığı uyum baskısına karşı geliştirilen tarihsel olarak tutarlı bir savunma refleksidir. ABD, doğayı ve sistemi ortak bir zemin olarak kabul etmek yerine, bu ortaklığı parçalayarak yeniden tekil hareket alanları üretmeye çalışır. Bu çaba, ABD’nin genetik kodlarıyla uyumludur; ancak küresel homojen yapının işleyiş mantığıyla açık bir çatışma içindedir.
Dolayısıyla homojen yapı ile ABD arasındaki gerilim, geçici bir uyumsuzluk değil; iki farklı varlık rejiminin karşı karşıya gelmesidir. Avrupa bu rejimde uyumlanarak varlığını sürdürebilirken, ABD için aynı rejim, tarihsel reflekslerin inkârını gerektirir. Trump dönemi, bu inkârı kabul etmeyen bir pozisyonun açık ilanı olarak okunmalıdır.
9.3 Agresifliğin Güç Gösterisi Değil Uyumsuzluk Semptomu Oluşu
Trump döneminde gözlenen agresif ve meydan okuyucu dış politika dili, yüzeyde çoğu zaman “güç gösterisi”, “pazarlık taktiği” ya da “liderlik stili” olarak yorumlanmıştır. Oysa bu agresiflik, tek başına stratejik bir tercih değil; homojen yapıyla yaşanan derin uyumsuzluğun dışavurumu olarak okunmalıdır. Burada agresiflik, bir üstünlük ilanından çok, sistemin dayattığı sınırlara karşı verilen refleksif bir tepkidir. ABD, içinde bulunduğu küresel düzlemin kendi tarihsel genetik kodlarıyla bağdaşmadığını fark ettiğinde, bu uyumsuzluğu yumuşatarak yönetmek yerine sertleştirerek görünür kılmayı tercih etmiştir.
Agresif tavırların temel işlevi, homojen yapının gerektirdiği karşılıklı bağımlılık ilişkilerini zayıflatmaktır. Karşılıklı bağımlılık, doğayı ortak zemin olarak kabul etmeyi zorunlu kılar; bu da tekil hareket alanlarını daraltır. Trump dönemindeki söylem ve eylemler, bu daralmayı tersine çevirmeyi hedefler. Sert dil, ani kararlar, ittifakları sorgulama ve uluslararası normlara meydan okuma, sistemin öngörülebilirliğini azaltarak ortak zemin fikrini aşındırır. Bu aşındırma, ABD’nin yeniden tekil manevra alanları üretme çabasının bir parçasıdır.
Bu noktada agresifliğin irrasyonel olduğu düşüncesi yanıltıcıdır. Aksine, agresiflik burada işlevsel bir semptomdur: sistemle uyumlanamayan bir aktörün, uyumsuzluğu bastırmak yerine onu politik enerjiye dönüştürme girişimidir. Homojen yapı, aktörlerden koordinasyon, öngörülebilirlik ve sınır kabulü talep ederken; agresiflik bu talepleri boşa düşürmeye yönelik bir stratejik gürültü üretir. Gürültü arttıkça, ortak zeminin istikrarı azalır; istikrar azaldıkça, tekil aktörlerin ani ve bağımsız hamle yapma kapasitesi artar.
ABD’nin agresifliği bu nedenle savunmacı bir karakter de taşır. Bu savunma, klasik anlamda bir tehditten korunma değil; tarihsel kimliğin çözülmesini engelleme çabasıdır. ABD’nin tarihsel varoluş biçimi, sınırları aşarak ve doğayı kendi lehine dönüştürerek şekillenmiştir. Homojen yapı ise bu varoluş biçimini geçersiz kılarak, ABD’yi diğer aktörlerle aynı zeminde hareket etmeye zorlar. Agresiflik, bu zorlamaya karşı geliştirilen bir direnç biçimidir.
Bu direncin bedeli ise sistemik gerilimdir. Agresif hamleler kısa vadede ABD’ye hareket serbestisi sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede küresel yapının istikrarsızlaşmasına yol açar. Ancak bu istikrarsızlık, Trump döneminde bir risk olarak değil, fırsat alanı olarak değerlendirilmiştir. İstikrarlı bir homojen yapı içinde tekil avantaj üretmek zorlaşırken; istikrarsız bir yapı içinde güçlü aktörler geçici boşluklardan yararlanabilir. Agresiflik, bu boşlukları çoğaltma amacına hizmet eder.
Dolayısıyla Trump dönemindeki saldırgan tavırlar, güç fazlasının sergilenmesi değil; uyumsuzluğun yönetilme biçimidir. ABD, homojen yapıya uyumlanarak genetik kodlarını askıya almak yerine, bu yapıyı zorlayarak yeniden şekillendirmeyi denemiştir. Bu deneme, başarısından bağımsız olarak, tarihsel süreklilik içinde anlamlıdır. Agresiflik burada bir sapma değil; uyumsuzlukla baş etmenin seçilmiş yoludur.
Bu bağlamda Trump dönemi, ABD’nin küresel düzene yönelik geçici bir öfkesi değil; doğa, güç ve egemenlik anlayışları arasındaki derin çatlağın politik yüzeye çıkışıdır. Agresif söylem ve eylemler, bu çatlağın semptomları olarak okunmalıdır.
10. GÜVENLİK, İTTİFAKLAR VE KOLEKTİF YAPIDAN KOPUŞ
10.1 NATO ve Kolektif Savunma Mantığının Reddedilmesi
NATO ve kolektif savunma fikri, yalnızca askerî bir işbirliği mekanizması değil; homojen yapının güvenlik alanındaki kurumsal ifadesidir. Kolektif savunma, aktörlerin güvenliğinin birbirine yapısal olarak bağlandığı, tekil tehdit algılarının ortak bir zemin üzerinden yönetildiği bir düzen varsayar. Bu düzen, doğanın ortak zemin oluşuna benzer biçimde, güvenliği de paylaşılan bir altyapı hâline getirir. Bir aktörün güvenliği, diğer aktörlerin güvenliğinden ayrıştırılamaz; herhangi bir kırılma, tüm sistemde yankı üretir.
ABD’nin tarihsel genetik kodları açısından bu yaklaşım her zaman sınırlayıcı bir çerçeve taşımıştır. ABD güvenlik anlayışı, kolektif bağımlılıktan ziyade üstünlük temelli caydırıcılık üzerine kuruludur. Güvenlik, paylaşılacak bir durum değil; tekil olarak inşa edilecek ve gerektiğinde dayatılacak bir güç ilişkisi olarak düşünülmüştür. NATO’nun kolektif savunma mantığı ise bu yaklaşımı tersyüz eder: üstünlük değil denge, tekil hareket değil koordinasyon üretir.
Trump döneminde NATO’ya yönelik eleştiriler, bu nedenle maliyet–fayda hesabının ötesinde okunmalıdır. “Yeterince katkı yapmıyorlar” söylemi, yüzeyde ekonomik bir itiraz gibi görünse de, arka planda kolektif yapı fikrine yönelik daha derin bir rahatsızlığı barındırır. Çünkü kolektif savunma, ABD’yi diğer aktörlerin güvenlik zaaflarına bağlar; bu da ABD’nin tekil manevra alanını daraltır. Homojen yapı içinde güvenlik, tıpkı doğa gibi, ortak bir zemin hâline gelir.
Bu ortak zemin mantığı, Trump döneminde bilinçli biçimde reddedilmiştir. NATO’nun sorgulanması, ABD’nin küresel güvenlik mimarisinden bütünüyle kopma isteğinden değil; bu mimarinin dayattığı karşılıklı bağımlılığı zayıflatma arzusundan kaynaklanır. Kolektif savunma zayıfladığında, güvenlik yeniden parçalı ve öngörülemez bir alana dönüşür. Bu öngörülemezlik, homojen yapının istikrarını bozar; istikrar bozulduğunda ise tekil aktörlerin güç kullanma alanı genişler.
ABD açısından NATO’nun kolektif mantığı, yalnızca askerî yük paylaşımı değil; tarihsel kimliğin askıya alınması anlamına gelir. ABD’nin kendini “son güvenlik garantörü” olarak konumlandırdığı bir dünyada, güvenliğin eşitler arası paylaşımı fikri, bu rolü bulanıklaştırır. Trump dönemi söylemleri, bu bulanıklığı ortadan kaldırmayı hedefler: ya güvenlik ABD’nin liderliğinde tekil biçimde organize edilecektir ya da kolektif yapılar zayıflatılacaktır.
Bu bağlamda NATO’ya mesafe koyma, izolasyonist bir geri çekilme değil; tekil egemenlik alanlarını yeniden üretme girişimidir. Kolektif savunma ne kadar güçlü olursa, ABD’nin doğrudan güç kullanımına başvurma alanı o kadar daralır. Kolektif yapı zayıfladığında ise güç yeniden doğrudan ve hiyerarşik biçimde dolaşıma girer. Trump dönemi, bu dolaşımı yeniden mümkün kılma çabası olarak okunmalıdır.
Dolayısıyla NATO’ya yönelik reddiye, anlık bir diplomatik kriz ya da iç politikaya dönük bir söylem değil; homojen yapının güvenlik düzlemindeki kurumsal ifadesine yöneltilmiş yapısal bir itirazdır. ABD, güvenliği ortak bir zemin olarak paylaşmak yerine, onu yeniden tekil bir avantaj alanına dönüştürme refleksi göstermiştir. Bu refleks, ABD’nin tarihsel genetik kodlarıyla tutarlı; küresel homojen yapının mantığıyla ise açık biçimde çatışmalıdır.
10.2 Avrupa’dan Silah ve Güvenlik Desteğinin Çekilmesi
ABD’nin Avrupa’dan askerî ve güvenlik desteğini çekmeye yönelik hamleleri, yüzeyde “yük paylaşımı adaletsizliği” söylemiyle gerekçelendirilmiş olsa da, bu adımların asıl anlamı kolektif yapının bilinçli biçimde çözülmesidir. Avrupa’ya sağlanan askerî koruma, Soğuk Savaş sonrası dönemde yalnızca güvenlik üretmemiş; aynı zamanda transatlantik alanı tek bir stratejik organizma gibi işleten bir bağlayıcı işlev görmüştür. Bu bağ koparıldığında, yalnızca askerî denge değil, ortak karar alma refleksi de zayıflar.
ABD’nin tarihsel güvenlik anlayışı, müttefikleriyle eş düzeyli bir savunma ortaklığı kurmaktan çok, hiyerarşik bir koruyucu–korunan ilişkisi üretmiştir. Bu ilişki, ABD’ye yalnızca askerî üstünlük değil; diplomatik yönlendirme, norm belirleme ve kriz anlarında merkezî karar yetkisi sağlamıştır. Ancak küreselleşme sonrası homojen yapı, bu hiyerarşiyi aşındırmış; Avrupa’nın güvenlik, enerji ve dış politika alanlarında görece özerkleşmesine zemin hazırlamıştır. İşte ABD’nin desteği geri çekme eğilimi, bu özerkleşmeyi tersine çevirme arzusuyla doğrudan bağlantılıdır.
Trump döneminde Avrupa’ya yönelik “kendi güvenliğinizi kendiniz sağlayın” çağrıları, ABD’nin sorumluluktan kaçışı olarak okunmamalıdır. Aksine bu söylem, kolektif güvenlik mimarisini dağıtarak Avrupa’yı yeniden kırılgan, parçalı ve ABD’ye bağımlı bir konuma itme potansiyeli taşır. Güvenlik desteği çekildiğinde Avrupa’nın önünde iki seçenek kalır: ya hızla askerî entegrasyonu derinleştirerek kendi kolektif gücünü inşa etmek ya da parçalı ulusal güvenlik stratejilerine geri dönmek. Her iki durumda da transatlantik homojen yapı zarar görür.
Bu hamlelerin bir diğer boyutu, güvenliğin artık ortak bir kamu malı olmaktan çıkarılıp pazarlık konusu bir araca dönüştürülmesidir. ABD, askerî varlığını çekme tehdidini yalnızca savunma bütçeleriyle ilgili bir baskı unsuru olarak değil, ticaret, enerji ve diplomasi alanlarında taviz koparmanın bir yöntemi olarak kullanmıştır. Güvenlik böylece paylaşılacak bir zemin değil; şartlı olarak sunulan bir hizmet hâline gelir. Bu yaklaşım, doğayı ortak zemin olarak reddeden enerji zihniyetiyle aynı ontolojik hattı paylaşır.
Avrupa açısından bu durum, yalnızca askerî bir risk değil; yapısal bir uyarıdır. ABD’nin desteğinin geri çekilebilir hâle gelmesi, kolektif güvenliğin kalıcı olmadığını ve tekil bir aktörün stratejik tercihlerine bağlı olduğunu açığa çıkarır. Bu farkındalık, Avrupa’da savunma entegrasyonu, ortak ordu tartışmaları ve stratejik özerklik söylemlerini hızlandırmıştır. Yani ABD’nin çekilme hamlesi, kısa vadede Avrupa’yı zayıflatıyor gibi görünse de, uzun vadede onu kendi kolektif kapasitesini yeniden düşünmeye zorlar.
ABD açısından bakıldığında ise güvenlik desteğini çekmek, homojen yapının dayattığı karşılıklı bağımlılıktan kurtulma girişimidir. Kolektif savunma ne kadar güçlü olursa, ABD’nin tekil hamle yapma kapasitesi o kadar sınırlanır. Avrupa’nın güvenliğini garanti etmek, ABD’yi Avrupa krizlerine otomatik olarak bağlar. Bu bağın gevşetilmesi, ABD’ye daha dar ama daha kontrol edilebilir bir etki alanı yaratma imkânı sunar.
Dolayısıyla Avrupa’dan silah ve güvenlik desteğinin çekilmesi, izolasyonist bir geri çekilme değildir; aksine homojen yapıyı çözerek tekil manevra alanı açma stratejisidir. Bu strateji, ABD’nin tarihsel genetik kodlarıyla uyumlu; ancak küresel karşılıklı bağımlılık rejimiyle çelişkilidir. Güvenlik alanında ortak zemin zayıflatıldıkça, sistem daha kırılgan ama güç kullanımına daha açık hâle gelir. Trump dönemi hamleleri tam olarak bu kırılganlığı bilinçli biçimde üretmiştir.
10.3 Karşılıklı Bağımlılığın Bilinçli Olarak Zayıflatılması
Karşılıklı bağımlılık, küreselleşme sonrası dönemin temel yapısal özelliğidir; yalnızca ticarette ya da finansta değil, güvenlikten enerjiye, teknolojiden diplomasiye kadar tüm alanlarda aktörleri birbirine bağlayan bir zorunluluk hâline gelmiştir. Bu bağımlılık, yüzeyde kırılganlık gibi görünse de, derin yapıda istikrar üreten bir kilitlenme yaratır: aktörler birbirine zarar vermekten kaçınır, çünkü verilen her zarar zincirleme biçimde geri döner. İşte Trump dönemi ABD politikaları, bu kilitlenmeyi bir avantaj değil, hareket kısıtlayıcı bir pranga olarak okumuştur.
ABD açısından karşılıklı bağımlılık, tekil güç kullanımını sınırlayan bir çerçeve üretir. Enerji tedarik zincirleri, güvenlik ittifakları, ticaret anlaşmaları ve teknolojik standartlar, ABD’nin hamlelerini sürekli olarak diğer aktörlerin tepkilerine bağlar. Bu bağ, homojen yapı içinde rasyonel ve öngörülebilir bir düzen yaratırken; ABD’nin tarihsel genetik kodlarıyla uyumsuz bir eşitlenme etkisi doğurur. Çünkü bu eşitlenme, ABD’yi diğer aktörlerle aynı zemin üzerinde pazarlık yapmaya zorlar.
Trump döneminde karşılıklı bağımlılığın zayıflatılması, bu nedenle bir sonuç değil, bilinçli bir stratejik tercihtir. Ticaret anlaşmalarının sorgulanması, tedarik zincirlerinin parçalanması, uluslararası kurumlara mesafe koyma ve güvenlik taahhütlerinin koşullu hâle getirilmesi, hepsi aynı hattın farklı tezahürleridir. Amaç, sistemin ortak zeminde kilitlenmesini çözmek; böylece tekil hamlelerin maliyetini düşürmektir.
Bu strateji, doğaya bakıştaki ayrımla doğrudan paralellik taşır. Doğa ortak bir zemin olarak kabul edildiğinde, onu tekil avantaja çevirmek mümkün değildir; her müdahale geri besleme üretir. Karşılıklı bağımlılık da benzer biçimde çalışır: bir aktörün avantajı, sistemin diğer parçalarında gerilim yarattığında, bu gerilim dönüp avantajı aşındırır. ABD, bu geri besleme mekanizmasını kırmak için, bağımlılığı azaltmayı değil; bağımlılık ağlarını koparmayı hedeflemiştir.
Karşılıklı bağımlılığın zayıflatılması, kısa vadede ABD’ye daha geniş bir manevra alanı sağlar. Yaptırımlar daha rahat uygulanır, tek taraflı kararlar daha hızlı alınır, müttefiklerin rızası daha az önem taşır. Ancak bu alan, istikrar üretmez; aksine belirsizlik üretir. Belirsizlik arttıkça, homojen yapı çözülür ve sistem parçalı hâle gelir. Bu parçalanma, ABD’nin güç kullanımını kolaylaştırırken, uzun vadede sistemin tamamını daha kırılgan kılar.
Avrupa’nın stratejisi ise bu noktada ters yönde ilerler. Karşılıklı bağımlılığı azaltmak yerine, onu yönetilebilir ve öngörülebilir kılmayı hedefler. Enerji, güvenlik ve ticaret alanlarında ortak standartlar, uzun vadeli anlaşmalar ve hukuki çerçeveler üretir. Bu yaklaşım, tekil avantaj üretmez; fakat kolektif dayanıklılık sağlar. ABD’nin stratejisi ise tekil avantaj peşinde koşarken, bu dayanıklılığı bilinçli olarak feda eder.
Trump döneminde karşılıklı bağımlılığın zayıflatılması, bu nedenle bir izolasyon politikası değildir. ABD dünyadan çekilmemekte; dünyayla olan bağlarını asimetrik ve koşullu hâle getirmektedir. Bağımlılık tamamen ortadan kaldırılmak istenmez; kontrol altına alınmak istenir. Böylece bağlar, karşı taraf için zorunluluk, ABD için ise pazarlık unsuruna dönüşür.
Ancak bu yaklaşımın yapısal bir sınırı vardır. Küresel sistem artık tek bir aktörün kopuşunu tolere edebilecek kadar gevşek değildir. Enerji, finans ve güvenlik ağları o kadar iç içe geçmiştir ki, bir bağın kopması başka alanlarda beklenmedik kırılmalar üretir. Bu kırılmalar, kısa vadede rakipleri zayıflatıyor gibi görünse de, orta ve uzun vadede ABD’nin kendi etki alanını da daraltır. Çünkü etki, yalnızca güçle değil; sistemin işleyişine yerleşmiş olmakla mümkündür.
Bu nedenle Trump dönemi politikaları, karşılıklı bağımlılığı zayıflatırken aynı zamanda ABD’yi sistemin merkezinden kısmen dışarı iter. Merkezde kalmanın maliyetlerinden kaçınılır; fakat merkezde olmanın sağladığı öngörülebilirlik ve yönlendirme kapasitesi de aşınır. Karşılıklı bağımlılığın bilinçli olarak zayıflatılması, ABD’ye geçici bir serbestlik sağlarken, onu daha sert, daha agresif ve daha sık güç kullanımına başvurmak zorunda kalan bir aktöre dönüştürür.
Bu bağlamda agresiflik, bir tercih değil; yapısal bir sonuçtur. Bağımlılık azaldıkça, uzlaşma kanalları daralır; uzlaşma daraldıkça, baskı ve tehdit araçları öne çıkar. ABD’nin Trump dönemindeki sert dili ve ani hamleleri, bu çözülmenin semptomlarıdır. Karşılıklı bağımlılığı zayıflatmak, sistemi sakinleştirmez; aksine sürekli yüksek gerilim hâlinde tutar. Bu gerilim, ABD’nin tarihsel refleksleriyle uyumlu olsa da, homojen küresel yapının mantığıyla derin bir çatışma üretir.
11. AMBARGOLAR, TİCARET SAVAŞLARI VE ONTOLOJİK KOPUŞ
11.1 Ticaretin Ortak Fayda Alanı Olmaktan Çıkarılması
Küreselleşme sonrası dönemde ticaret, klasik anlamda bir kazanç–kayıp dengesi olmaktan çıkmış; aktörlerin üretim, tüketim ve istihdam yapılarının birbirine derinlemesine bağlandığı bir ortak fayda alanı hâline gelmiştir. Tedarik zincirleri, lojistik ağlar, finansal entegrasyon ve teknoloji transferleri, ticareti tekil aktörlerin kontrol edebileceği bir araç olmaktan uzaklaştırmış; karşılıklı bağımlılık üreten yapısal bir zemine dönüştürmüştür. Bu zeminde ticaret, yalnızca mal ve hizmet değişimi değil; istikrar, öngörülebilirlik ve ortak zamanlama üretir.
ABD’nin Trump dönemi ticaret politikaları, tam da bu ortak zemin anlayışına yönelmiş bilinçli bir müdahaledir. Serbest ticaret anlaşmalarının sorgulanması, yeniden müzakere edilmesi ya da tek taraflı olarak askıya alınması, ticaretin kolektif fayda üretme kapasitesini kırmayı hedeflemiştir. Ticaret, bu yaklaşımda artık sistemin dolaşım kanalı değil; doğrudan baskı ve yönlendirme aracı olarak ele alınır. Kazan–kazan mantığı yerini kazan–kaybettir mantığına bırakır.
Bu dönüşüm, yüzeyde “adil olmayan anlaşmaların düzeltilmesi” söylemiyle gerekçelendirilse de, arka planda daha derin bir ontolojik kopuş barındırır. Ortak fayda alanı olarak işleyen ticaret, aktörleri eş zamanlı hareket etmeye zorlar; bu eş zamanlılık, tekil hamlelerin maliyetini yükseltir. ABD’nin tarihsel genetik kodları ise eş zamanlılıktan ziyade asimetrik avantaj üretmeye dayanır. Trump dönemi ticaret savaşları, bu nedenle eşitlenmiş dolaşımı bozmayı hedefler.
Ticaretin ortak fayda alanı olmaktan çıkarılması, ABD’ye kısa vadede önemli bir kaldıraç sağlar. Gümrük tarifeleri, kota uygulamaları ve tek taraflı yaptırımlar, rakip ekonomiler üzerinde doğrudan baskı yaratır. Ancak bu baskı, yalnızca hedef aktörü değil; tedarik zincirleri yoluyla ABD ekonomisinin kendisini de etkiler. Küresel sistemde ticaret, izole edilebilecek bir kanal değildir; her müdahale geri besleme üretir. Bu geri besleme, fiyat artışları, arz darboğazları ve piyasa belirsizliği olarak geri döner.
Avrupa’nın ticaret anlayışı bu noktada belirgin biçimde ayrışır. Avrupa, ticareti tekil avantaj üretme aracı olarak değil; kurumsal denge mekanizması olarak ele alır. Serbest ticaret anlaşmaları, hukuki çerçeveler ve uzun vadeli standartlar, Avrupa için ticaretin öngörülebilirliğini garanti altına almanın yollarıdır. Bu yaklaşım, ani kazançlar üretmez; fakat sistemin tamamında istikrar sağlar. ABD’nin yaklaşımı ise istikrarı feda ederek manevra alanı açmayı hedefler.
Trump döneminde ticaret savaşlarının yoğunlaşması, ABD’nin homojen yapıdan bilinçli biçimde ayrışma arzusunun bir başka tezahürüdür. Ortak fayda alanı ne kadar güçlüyse, tekil aktörlerin o alandan kopması o kadar maliyetlidir. Bu nedenle ABD, ticareti parçalayarak, anlaşmaları zayıflatarak ve çok taraflı mekanizmaları işlevsizleştirerek kopuş maliyetini dağıtmaya çalışmıştır. Ticaret, bu stratejide sistemin bağlayıcı unsuru değil; çözücü unsur hâline gelir.
Ancak ticaretin ortak fayda alanı olmaktan çıkarılması, sistemin tamamını daha kırılgan kılar. Belirsizlik arttıkça, yatırımlar yavaşlar, uzun vadeli planlama zorlaşır ve aktörler kısa vadeli savunma reflekslerine yönelir. Bu durum, ABD’nin tekil avantaj üretme kapasitesini de aşındırır; çünkü avantaj, yalnızca karşı tarafın zayıflamasıyla değil, sistemin işleyişinin devamıyla anlam kazanır. İşleyiş bozulduğunda, avantaj da geçici hâle gelir.
Bu nedenle Trump dönemi ticaret politikaları, yalnızca ekonomik değil; ontolojik bir müdahale olarak okunmalıdır. Ticaretin ortak fayda alanı olarak reddi, ABD’nin küresel sistemi bir paylaşım zemini değil, bir mücadele sahası olarak yeniden tanımlama girişimidir. Bu tanım, ABD’nin tarihsel refleksleriyle uyumludur; ancak küresel karşılıklı bağımlılık düzeniyle yapısal bir gerilim üretir. Bu gerilim, ilerleyen adımlarda ambargoların ve ticaret savaşlarının neden yalnızca araç değil, başlı başına bir strateji hâline geldiğini açıklayan temel zemini oluşturur.
11.2 Ambargonun Ekonomik Değil Ontolojik Bir Araç Oluşu
Ambargo, klasik iktisadi okumalarda bir baskı aracı, bir yaptırım tekniği ya da pazarlık unsuru olarak ele alınır. Ancak Trump dönemi ABD politikalarında ambargo, bu dar çerçevenin ötesine taşınmış; ekonomik olmaktan çok ontolojik bir işleve bürünmüştür. Buradaki temel kırılma, ambargonun bir aktörün davranışını değiştirmeye yönelik geçici bir müdahale değil, küresel sistemde kimlerin içeride, kimlerin dışarıda olduğuna karar veren bir sınır çizme pratiği hâline gelmesidir.
Homojen küresel yapıda aktörler, farklı güç düzeylerine rağmen aynı dolaşım ağlarının parçasıdır. Ticaret, finans, enerji ve teknoloji kanalları, bu aktörleri ortak bir işleyiş içinde tutar. Ambargo bu işleyişte istisnai bir araçtır; normalde sistemin sürekliliğini bozmayacak biçimde sınırlı ve hedefli kullanılır. Trump döneminde ise ambargo, istisna olmaktan çıkarak sürekli bir konumlandırma mekanizmasına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, ABD’nin homojen yapıdan bilinçli kopuş arzusunun en çıplak göstergelerinden biridir.
Ambargonun ontolojik niteliği, aktörleri yalnızca ekonomik olarak zayıflatmasında değil, onları sistem-dışı varlıklar olarak yeniden tanımlamasında yatar. Bir ülkeye uygulanan ambargo, o aktörün belirli mallara erişimini kısıtlamanın ötesinde, onun küresel dolaşım içindeki meşruiyetini askıya alır. Böylece ambargo, “yanlış davranışı cezalandırma”dan çok, “doğru sistemin kimlerden oluştuğunu ilan etme” işlevi görür. Bu ilan, küresel düzenin teknik değil, varlıksal sınırlarını yeniden çizer.
Trump döneminde İran, Çin, Rusya ve hatta zaman zaman Avrupa aktörlerine yönelik yaptırım tehditleri, bu ontolojik çizim pratiğinin farklı tezahürleridir. Ambargo, burada pazarlık için geçici bir kaldıraç değil; ABD’nin tekil norm belirleme yetkisini yeniden tesis etmeye yönelik bir araçtır. Homojen yapıda normlar çok taraflı mekanizmalar aracılığıyla dolaşıma girerken, ambargo bu dolaşımı tek merkezde yoğunlaştırır. Norm, müzakere edilen bir ilke olmaktan çıkar; dayatılan bir sınır hâline gelir.
Bu yaklaşım, doğa kullanımındaki tekil avantaj arayışıyla yapısal bir paralellik taşır. Doğa ortak zemin olarak kabul edildiğinde, onu tek başına kontrol etmek mümkün değildir; her müdahale geri besleme üretir. Ambargo da benzer biçimde işler: sistemin bir parçasını dışladığında, bu dışlama yalnızca hedef aktörü değil, sistemin tamamını etkiler. Trump dönemi ambargoları, bu geri besleme mekanizmasını ya göz ardı etmiş ya da bilinçli olarak göze almıştır. Amaç, istikrar değil; asimetrik güç ilişkilerini yeniden görünür kılmaktır.
Ambargonun ontolojik araç hâline gelmesi, ABD’yi daha sert ama aynı zamanda daha yalnız bir aktöre dönüştürür. Çünkü ambargo süreklilik kazandıkça, diğer aktörler alternatif dolaşım kanalları üretmeye yönelir. Finansal sistemde yeni ödeme mekanizmaları, ticarette yeni ittifaklar ve enerjide yeni tedarik hatları bu sürecin doğal sonuçlarıdır. Bu alternatifler kısa vadede zayıf olabilir; ancak uzun vadede ABD’nin merkezî konumunu aşındırır. Ontolojik sınır çizme girişimi, sistemin çok-merkezli bir yapıya evrilmesini hızlandırır.
Avrupa’nın ambargo anlayışı ise bu noktada belirgin biçimde ayrışır. Avrupa, yaptırımı çoğunlukla geçici, hukuki ve çok taraflı bir araç olarak ele alır. Amaç, sistemi dışlamak değil; aktörü yeniden sistemin işleyişine uyumlu hâle getirmektir. Bu yaklaşım, ambargoyu ontolojik bir kopuş değil, düzeltici bir müdahale olarak konumlandırır. ABD’nin yaklaşımı ise kopuşu kalıcılaştırma riskini taşır.
Trump dönemi ambargoları, bu nedenle yalnızca dış politika araçları değil; ABD’nin küresel düzenle kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır. Ambargo, burada bir baskı tekniği değil, bir varlık beyanıdır: kimlerin “içeride”, kimlerin “dışarıda” olduğuna dair tekil bir karar. Bu beyan, ABD’nin tarihsel genetik kodlarıyla uyumlu olsa da, homojen küresel yapının işleyiş mantığıyla derin bir çatışma üretir. Bu çatışma, ambargoyu geçici bir araç olmaktan çıkarıp, sürekli gerilim üreten bir stratejiye dönüştürür.
11.3 Küresel Bağımlılık Ağlarının Koparılma Girişimi
Küresel bağımlılık ağları, yalnızca ekonomik verimlilik için kurulmuş teknik düzenekler değildir; aynı zamanda aktörlerin birbirlerine ontolojik olarak bağlandığı yapılardır. Enerji tedarik zincirleri, finansal dolaşım kanalları, teknoloji standartları ve lojistik ağlar, aktörleri tekil kararların ötesinde bir ortak işleyiş zorunluluğu içine yerleştirir. Bu ağlar ne kadar derinleşirse, tekil bir aktörün sistemi kendi lehine bükme kapasitesi o kadar sınırlanır. Trump dönemi ABD politikalarının merkezinde, tam da bu sınırlamayı ortadan kaldırma arzusu yer alır.
Küresel bağımlılık ağlarının koparılma girişimi, yüzeyde “ulusal güvenlik”, “yerli üretim” ya da “stratejik özerklik” söylemleriyle meşrulaştırılsa da, derin yapıda homojen sistemin bağlayıcılığını çözme hedefini taşır. Bağımlılık ağları çözüldüğünde, ortak zemin dağılır; ortak zemin dağıldığında ise güç ilişkileri yeniden doğrudan, hiyerarşik ve asimetrik biçimde kurulabilir. ABD, bu dönüşümü bir risk değil, yeniden üstünlük üretme fırsatı olarak okumuştur.
Bu koparma girişimi, yalnızca dış aktörlere yönelik değildir; aynı zamanda ABD’nin kendi iç yapısını da yeniden düzenlemeyi hedefler. Tedarik zincirlerinin kısaltılması, stratejik sektörlerde iç üretimin teşvik edilmesi, teknoloji ve enerji alanlarında “yerlileşme” politikaları, küresel ağlara olan bağımlılığı azaltmaktan çok, bağımlılık ilişkilerini seçici hâle getirme amacını taşır. Bağımlılık tamamen ortadan kaldırılmaz; kontrol edilebilir ve gerektiğinde kesilebilir biçimde yeniden tasarlanır.
Ancak küresel bağımlılık ağları, tek taraflı müdahalelerle çözülebilecek kadar basit değildir. Bir düğümün koparılması, diğer düğümlerde gerilim yaratır; bu gerilim, yeni bağlantıların kurulmasını teşvik eder. Trump dönemi politikaları, Çin’in alternatif ticaret ağları geliştirmesini, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışlarını hızlandırmasını ve farklı aktörlerin ABD merkezli sistemlere olan güvenini sorgulamasını tetiklemiştir. Bu süreçte ağlar kopmamış; yeniden yönlenmiştir.
ABD açısından bu yeniden yönlenme, kısa vadede baskı aracı üretse de, uzun vadede merkezî konumun aşınması riskini doğurur. Küresel bağımlılık ağlarının merkezinde olmak, yalnızca güç değil; aynı zamanda yön verme kapasitesi sağlar. Ağlar parçalandığında, yön verme gücü de dağılır. ABD, ağları kopararak manevra alanını genişletirken, aynı anda sistemin pusulasını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Avrupa’nın yaklaşımı bu noktada belirgin biçimde ayrışır. Avrupa, bağımlılık ağlarını koparmak yerine, onları kurumsal ve hukuki çerçevelerle yönetilebilir kılmayı hedefler. Enerji tedarikinde çeşitlendirme, ticarette standartlaşma ve teknolojide ortak normlar, Avrupa’nın bağımlılığı bir zafiyet değil, dengeleyici bir mekanizma olarak kullanma stratejisinin parçalarıdır. Bu strateji, ani güç sıçramaları üretmez; fakat sistemin bütünlüğünü korur.
Trump dönemi ABD politikaları ise bütünlükten ziyade parçalanabilirlik üzerinden güç üretmeye yönelmiştir. Küresel ağların koparılması, ABD’ye tekil baskı uygulama imkânı sunarken, aynı zamanda sistemi sürekli kriz hâlinde tutar. Bu kriz hâli, istikrarı değil; kalıcı gerilimi besler. Gerilim arttıkça, diplomasi ve uzlaşma alanları daralır; güç kullanımı daha sık başvurulan bir araç hâline gelir.
Bu nedenle küresel bağımlılık ağlarının koparılma girişimi, bir savunma refleksi değil; yapısal bir yeniden konumlanma çabasıdır. ABD, homojen yapının bağlayıcılığını reddederek, kendine daha dar ama daha doğrudan kontrol edilebilir bir etki alanı açmak istemiştir. Ancak bu alan, küresel sistemin karmaşıklığı karşısında sürdürülebilir değildir. Ağlar koparıldıkça, yeni ağlar doğar; merkezî güç dağılır; sistem çok-merkezli ve daha öngörülemez hâle gelir.
Bu bağlamda Trump dönemi politikaları, küresel bağımlılığı ortadan kaldırmak yerine, onu daha çatışmalı bir biçimde yeniden üretmiştir. Koparma girişimi, bağımlılığı yok etmez; yalnızca biçim değiştirir. Bu değişim ise ABD’yi, homojen yapının dışında değil; onunla sürekli çatışma hâlinde, yüksek maliyetli bir konuma iter.
12. İÇ KAYNAKLARA DÖNÜŞ VE GENETİK KODLARIN YENİDEN DEVREYE SOKULMASI
12.1 Energy Independence ve Energy Dominance Stratejileri
Energy Independence ve Energy Dominance kavramları, Trump dönemi ABD politikalarının en merkezi sloganları gibi görünse de, bu ifadeler yalnızca enerji politikalarına ilişkin teknik hedefler değildir; aksine ABD’nin küresel sistemle kurduğu ilişkinin ontolojik yeniden tanımlanmasıdır. Enerji bağımsızlığı söylemi, yüzeyde dışa bağımlılığı azaltma, arz güvenliğini sağlama ve ulusal ekonomiyi koruma amacı taşır gibi sunulsa da, derin yapıda homojen küresel yapının dayattığı karşılıklı bağımlılığın reddi anlamına gelir. Energy Dominance ise bu reddiyenin daha ileri bir versiyonudur: yalnızca bağımsız olmak değil, enerji üzerinden yeniden üstünlük kurmak.
ABD’nin tarihsel genetik kodları açısından enerji, her zaman stratejik bir araç olmuştur. Petrol, gaz ve daha sonra nükleer enerji, yalnızca ekonomik büyümenin değil; askerî kapasitenin, diplomatik baskının ve küresel etki alanının temel bileşenleri olarak ele alınmıştır. Soğuk Savaş boyunca enerji, ABD’nin ittifak sistemlerini ayakta tutan, rakiplerini baskılayan ve küresel düzeni şekillendiren bir kaldıraç işlevi görmüştür. Ancak küreselleşme sonrası dönemde enerji piyasalarının bütünleşmesi, bu kaldıraç mekanizmasını aşındırmış; enerji, giderek ortak bir zemin hâline gelmiştir.
Energy Independence söylemi, bu aşınmaya verilen bilinçli bir tepkidir. Enerjinin ortak zemin olmaktan çıkarılıp yeniden tekil bir avantaj alanına dönüştürülmesi hedeflenir. ABD’nin kaya gazı ve kaya petrolü devrimi bu bağlamda yalnızca teknolojik bir gelişme değil; enerji ontolojisinin yeniden yazımıdır. İç kaynaklara dayalı üretim, ABD’yi küresel enerji dolaşımından koparmak için değil; bu dolaşımı gerektiğinde bypass edebilecek bir özerklik alanı yaratmak için teşvik edilmiştir.
Energy Dominance kavramı ise bu özerkliği saldırgan bir çerçeveye taşır. Amaç, ABD’nin yalnızca kendi enerji ihtiyacını karşılaması değil; küresel enerji piyasalarında fiyat, arz ve yönelim belirleyici aktör hâline gelmesidir. Bu strateji, enerji ihracatını diplomatik baskı aracı olarak kullanmayı, rakiplerin enerji gelirlerini baskılamayı ve müttefikleri enerji üzerinden yeniden hizalamayı mümkün kılar. Enerji, burada teknik bir altyapı değil; jeopolitik bir silah olarak konumlandırılır.
Bu yaklaşım, doğaya bakıştaki tarihsel ayrımı açıkça yansıtır. Enerji, doğayla uyumlanarak sürdürülebilir bir denge alanı kurmanın değil; doğayı parçalayarak, çıkararak ve hızla dolaşıma sokarak güç üretmenin aracıdır. ABD’nin enerji stratejisi, doğayı ortak bir zemin olarak kabul etmek yerine, onu tekil kullanım alanlarına bölme refleksi üzerine kuruludur. Bu refleks, küresel homojen yapının mantığıyla yapısal bir çatışma içindedir.
Energy Independence ve Energy Dominance söylemleri, aynı zamanda ABD’nin iç politik yapısını da yeniden şekillendirir. Enerji sektörüne yapılan yatırımlar, yalnızca ekonomik büyüme hedeflemez; seçmen tabanını konsolide etmeyi, sanayi bölgelerini yeniden canlandırmayı ve çevre regülasyonlarını gevşeterek hızlı sonuç üretmeyi amaçlar. Enerji, bu noktada hem ekonomik hem de kimliksel bir araç hâline gelir: ABD’nin “kendi ayakları üzerinde duran” ve “kimseye hesap vermeyen” bir aktör olduğu fikrini pekiştirir.
Ancak bu stratejinin yapısal bir sınırı vardır. Enerji piyasaları ne kadar iç kaynaklara dayanırsa dayansın, küresel fiyat mekanizmaları, teknoloji transferleri ve çevresel etkiler ABD’yi sistemin dışında bırakmaz. Enerji üzerinden tekil avantaj üretme girişimi, kısa vadede manevra alanı açsa da, uzun vadede geri besleme maliyetlerini büyütür. Fiyat dalgalanmaları, çevresel yıkım ve uluslararası gerilimler, bu stratejinin kaçınılmaz yan ürünleridir.
Bu nedenle Energy Independence ve Energy Dominance, ABD’nin homojen küresel yapıdan kopuş arzusunun enerji alanındaki en net ifadesidir. Bu kopuş, bir geri çekilme değil; tekil bir merkez olma iddiasının yeniden canlandırılmasıdır. Ancak bu iddia, doğanın ve küresel sistemin artık tekil merkezlere izin vermeyen karmaşıklığıyla sürekli çatışma üretir. ABD’nin enerji stratejisi bu çatışmayı çözmez; onu yönetilebilir olmaktan çıkarıp kalıcı bir gerilim hâline dönüştürür.
12.2 Kaya Gazı, Fosil Yakıt ve Çevre Regülasyonlarının Gevşetilmesi
Kaya gazı ve fosil yakıt politikaları, Trump dönemi ABD stratejisinin yalnızca enerji arzına ilişkin teknik tercihler değildir; bunlar, ABD’nin doğayla kurduğu tarihsel ilişkinin yeniden ve daha çıplak biçimde sahneye çıkışıdır. Kaya gazı devrimi, ABD açısından sürdürülebilirlik ya da çevresel uyum arayışının değil, doğanın yeniden yoğun ve parçalı biçimde sömürülmesinin mümkün hâle gelmesidir. Bu teknoloji, doğayı bir bütün olarak ele almak yerine, onu mikro parçalara ayırarak her bir parçadan maksimum çıkar elde etmeyi amaçlayan bir zihniyetin ürünüdür.
Çevre regülasyonlarının gevşetilmesi, bu zihniyetin zorunlu tamamlayıcısıdır. Regülasyon, Avrupa bağlamında doğayla uyumun hukuki ifadesiyken, ABD bağlamında çoğu zaman hareket kısıtlayıcı bir engel olarak algılanır. Trump döneminde çevre koruma kurumlarının yetkilerinin daraltılması, çevresel standartların esnetilmesi ve denetim mekanizmalarının zayıflatılması, doğaya karşı bu engel algısının bilinçli biçimde ortadan kaldırılmasıdır. Amaç, doğanın direncini hukuki değil, doğrudan teknik ve finansal araçlarla aşmaktır.
Kaya gazı üretimi, bu yaklaşımın simgesel örneğidir. Yer altı su sistemleri, jeolojik dengeler ve ekosistemler, uzun vadeli etkileri ikinci plana itilerek üretim sürecine dahil edilir. Burada doğa, geri dönüşü olan bir ortak değil; kullanıldıktan sonra terk edilebilir bir rezerv olarak düşünülür. Bu yaklaşım, kısa vadede enerji arzını artırır, fiyatları düşürür ve iç piyasada güçlü bir ekonomik hareketlilik yaratır. Ancak bu hareketlilik, doğanın taşıma kapasitesini ve ekolojik sürekliliğini sistematik olarak aşındırır.
Fosil yakıtlara dönüş, aynı zamanda ABD’nin küresel iklim rejimleriyle kurduğu gerilimli ilişkinin de temel nedenidir. Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı, yalnızca uluslararası bir anlaşmadan ayrılmak değil; doğayı ortak zemin olarak kabul eden küresel uzlaşının reddi anlamına gelir. İklim değişikliğiyle mücadele, doğası gereği kolektif eylem ve uzun vadeli koordinasyon gerektirir. Trump dönemi politikaları ise bu gerekliliği, ABD’nin tekil çıkarlarına aykırı bir yük olarak değerlendirmiştir.
Bu noktada çevre regülasyonlarının gevşetilmesi, iç politika ile dış politika arasında bir köprü işlevi görür. İçeride sanayi ve enerji sektörlerine hareket alanı açılırken, dışarıda ABD’nin bağlayıcı uluslararası normlara tabi olma durumu zayıflatılır. Böylece ABD, hem doğa kullanımında hem de diplomatik manevralarında daha az bağlı, daha serbest ama daha çatışmalı bir konuma yerleşir.
Ancak bu strateji, küresel homojen yapı içinde ciddi geri besleme üretir. Çevresel yıkım, yalnızca yerel bir sorun değildir; iklim, su döngüleri ve biyolojik çeşitlilik üzerinden tüm aktörleri etkileyen bir süreçtir. ABD’nin doğayı yoğun biçimde kullanması, kısa vadede tekil avantaj sağlasa da, uzun vadede küresel maliyetleri büyütür. Bu maliyetler, ekonomik dalgalanmalar, göç hareketleri ve jeopolitik gerilimler olarak geri döner.
Avrupa’nın fosil yakıtlardan uzaklaşma ve çevre regülasyonlarını güçlendirme eğilimi, bu noktada yapısal bir karşıtlık oluşturur. Avrupa, regülasyonu üretimi kısıtlayan bir engel değil; üretimi sürdürülebilir kılan bir denge mekanizması olarak görür. Bu fark, yalnızca çevre politikalarında değil, enerji yatırımlarının yönünde, teknolojik inovasyonun niteliğinde ve kamu bütçelerinin dağılımında da belirleyici olur.
Trump dönemi kaya gazı ve fosil yakıt politikaları, bu nedenle ABD’nin geçici bir enerji tercihi değil; genetik kodlarının yeniden devreye sokulmasıdır. Doğa, bir kez daha ortak bir zemin değil; tekil avantaj üretilecek bir alan olarak ele alınır. Ancak küresel sistemin karşılıklı bağımlılık düzeyi, bu yaklaşımın maliyetini her geçen gün artırır. Doğayı bu şekilde kullanmak, ABD’ye kısa vadeli güç kazandırırken, uzun vadede onu daha fazla gerilim, daha fazla çatışma ve daha dar bir manevra alanıyla baş başa bırakır.
12.3 İç Yatırımların Kapalı ve Tekil Bir Sistem Kurma Amacı
Trump dönemi ABD politikalarında iç yatırımların artırılması, salt istihdam yaratma ya da ekonomik canlanma hedefleriyle açıklanabilecek bir hamle değildir. Bu yönelim, ABD’nin küresel homojen yapıdan bilinçli biçimde uzaklaşarak kapalıya yakın, tekil ve kendi kendini taşıyabilen bir sistem kurma arzusunun ekonomik izdüşümüdür. İç yatırımlar, burada yalnızca üretimi artıran araçlar değil; ABD’nin küresel karşılıklı bağımlılık ağlarından stratejik geri çekilişinin maddi altyapısıdır.
Bu stratejinin merkezinde, tedarik zincirlerinin yeniden ülke içine çekilmesi yer alır. Sanayi üretiminin, enerji arzının, kritik teknolojilerin ve savunma sanayinin mümkün olduğunca iç kaynaklarla beslenmesi hedeflenir. Bu hedef, “yerli üretim” söylemiyle meşrulaştırılsa da, asıl işlevi ABD’nin dış aktörlere olan yapısal bağımlılığını azaltmak değil; bu bağımlılığı gerektiğinde askıya alabilecek bir kontrol alanı yaratmaktır. Bağımlılık tamamen ortadan kaldırılmaz; ancak bağımlılığın kesilme kararı tek taraflı hâle getirilir.
İç yatırımların bu biçimde konumlandırılması, ABD’nin tarihsel genişleme ve içe dönük güç biriktirme refleksiyle doğrudan örtüşür. ABD, tarihsel olarak dış sınırları genişledikçe içeride üretim, altyapı ve sermaye birikimini yoğunlaştırmış; bu sayede dış dünyayla kurduğu ilişkileri güç asimetrisi üzerinden yönetebilmiştir. Trump dönemi iç yatırım hamleleri, bu tarihsel refleksin küreselleşme sonrası koşullarda yeniden canlandırılmasıdır.
Bu bağlamda altyapı yatırımları, savunma sanayi teşvikleri ve enerji sektörüne aktarılan kamu kaynakları, yalnızca ekonomik rasyonaliteyle değil; sistemsel özerklik hedefiyle anlam kazanır. Kapalıya yakın bir sistem, küresel şoklara karşı daha dayanıklı görünür; fakat bu dayanıklılık, sistemin tamamıyla etkileşime kapalı olması anlamına gelmez. Aksine, etkileşim seçici hâle getirilir. ABD, kimlerle, ne zaman ve hangi koşullarda etkileşime gireceğine tek başına karar vermek ister.
Ancak bu kapalı sistem arayışının yapısal bir çelişkisi vardır. Küresel ekonomi, artık tekil sistemlerin kendi başına işleyebileceği bir düzlem değildir. Teknoloji, finans, enerji ve bilgi akışları o denli iç içe geçmiştir ki, iç yatırımların artırılması bile dış bağımlılıkları tamamen ortadan kaldıramaz. İçeride üretilen her değer, dışarıdaki piyasalara, standartlara ve dolaşım kanallarına temas etmek zorundadır. Bu temas kaçınılmaz olduğunda, kapalı sistem iddiası gerilim üretir.
Trump dönemi iç yatırım politikaları, bu gerilimi çözmek yerine yönetilebilir çatışma hâline dönüştürmeyi tercih eder. ABD, sistemle uyumlanmak yerine, sistemi kendi lehine zorlamayı dener. İç yatırımlar bu zorlamanın maddi dayanağıdır: “Gerekirse kendi başıma da ayakta kalırım” iddiasının somutlaştırılmasıdır. Bu iddia, kısa vadede iç politikada güçlü bir mobilizasyon yaratır; ancak uzun vadede ABD’yi daha sert, daha yalnız ve daha yüksek maliyetli hamleler yapmaya zorlar.
Avrupa’nın yatırım mantığı bu noktada ters yönde ilerler. Avrupa, iç yatırımları kapalı sistem kurmak için değil; küresel sistemle uyumlu ve sürdürülebilir bir pozisyon elde etmek için kullanır. Altyapı, enerji ve teknoloji yatırımları, dış dünyadan kopuşu değil; öngörülebilir entegrasyonu hedefler. Bu fark, ABD’nin iç yatırım hamlelerini daha agresif, Avrupa’nınkileri ise daha dengeli kılar.
Sonuçta Trump dönemi iç yatırımlarının amacı, ABD’yi küresel sistemden çıkarmak değil; sisteme daha az bağımlı, daha çok dayatan bir aktör hâline getirmektir. Ancak küresel homojen yapı, tekil aktörlerin bu tür kapalı alanlar inşa etmesine giderek daha az izin verir. İç yatırımlar, ABD’ye geçici bir manevra alanı sağlasa da, bu alanın sürdürülebilirliği sürekli olarak küresel geri beslemeler tarafından sınanır. Bu sınama, ABD’yi ya daha fazla uyumlanmaya ya da daha yüksek dozda çatışmaya zorlayan bir eşiğe doğru iter.
13. HOMOJEN YAPIDAN ÇIKIŞ GİRİŞİMİ OLARAK TRUMP POLİTİKALARI
13.1 Sistemi Dönüştürmek Yerine Sistemden Ayrışma Mantığı
Trump dönemi ABD politikalarının ayırt edici niteliği, küresel sistemi içeriden dönüştürmeye yönelik klasik hegemonik stratejilerden belirgin biçimde ayrılmasıdır. ABD, önceki dönemlerde küresel düzeni kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi; normlar, kurumlar ve ittifaklar üzerinden yönlendirmeyi hedeflemiştir. Bu yaklaşım, homojen yapının merkezinde kalarak onu eğip bükme stratejisine dayanır. Trump döneminde ise bu mantık terk edilmiş; yerine sistemin kendisini dönüştürmek yerine, sistemle arasına mesafe koyma yaklaşımı geçmiştir.
Bu ayrışma mantığı, uyumsuzluğun kabulüyle başlar. Küresel homojen yapı, karşılıklı bağımlılık, ortak zeminler ve çok taraflı mekanizmalar üzerinden işler. Bu işleyiş, tekil ve doğrudan güç kullanımını sınırlar; kararları yavaşlatır ve aktörleri sürekli müzakereye zorlar. Trump dönemi söylemi, bu zorunluluğu bir denge mekanizması olarak değil, ABD’nin hareket kapasitesini kısıtlayan bir yük olarak tanımlar. Dolayısıyla hedef, bu yapıyı onarmak ya da revize etmek değil; onun bağlayıcılığından kurtulmaktır.
Sistemi dönüştürme stratejisi, sabır, süreklilik ve kurumsal derinlik gerektirir. Oysa ayrışma stratejisi, daha hızlı sonuç üretir; çünkü bağları gevşetmek, yeni bağlar inşa etmekten daha az maliyetlidir. Trump dönemi politikaları bu hız avantajını bilinçli biçimde kullanmıştır. Anlaşmaların feshi, kurumların itibarsızlaştırılması ve normların sorgulanması, sistemin iç dinamiklerini dönüştürmez; fakat ABD’nin bu dinamiklere tabi olma zorunluluğunu zayıflatır.
Bu yaklaşım, ABD’nin tarihsel genişleme ve sınır aşma refleksiyle de uyumludur. ABD, tarih boyunca kendini sınırlayan yapılara uyumlanmak yerine, bu yapıları aşmayı ya da arkada bırakmayı tercih etmiştir. Küresel homojen yapı, bu kez coğrafi değil; kurumsal ve normatif bir sınır üretmiştir. Trump dönemi politikaları, bu sınırı kabul etmek yerine, onu etkisizleştirmeyi hedefler. Ayrışma, bu bağlamda bir geri çekilme değil; sınırı tanımama pratiğidir.
Ancak sistemden ayrışma mantığı, paradoksal bir sonuç üretir. ABD, sistemin bağlayıcılığından kurtuldukça, sistem üzerinde kurduğu dolaylı kontrol mekanizmalarını da kaybetmeye başlar. Norm belirleme, gündem oluşturma ve krizleri çerçeveleme kapasitesi, merkezde kalmayı gerektirir. Merkezden uzaklaştıkça, bu kapasite zayıflar; yerine doğrudan güç kullanımı daha sık başvurulan bir araç hâline gelir. Trump dönemi agresif söylem ve ani hamleler, bu zorunlu telafinin belirtileridir.
Avrupa’nın stratejisi ise bu noktada ters yönde konumlanır. Avrupa, sistemin bağlayıcılığını zayıflatmak yerine, onu kendi lehine daha öngörülebilir ve yönetilebilir kılmayı hedefler. Bu yaklaşım, kısa vadede hareket alanını daraltsa da, uzun vadede istikrar ve yönlendirme gücü üretir. ABD’nin ayrışma mantığı ise istikrarı feda ederek esneklik kazanmayı amaçlar; fakat bu esneklik, kalıcı bir stratejik üstünlük üretmez.
Trump dönemi politikalarının sistemden ayrışma mantığı, bu nedenle geçici bir sapma değil; ABD’nin homojen yapı ile yaşadığı derin uyumsuzluğun açık ilanıdır. Bu ilan, uyumu yeniden tesis etmez; aksine uyumsuzluğu yönetilebilir hâle getirmeye çalışır. Ancak uyumsuzluk ne kadar görünür ve sürekli hâle gelirse, yönetilmesi de o kadar maliyetli olur. Ayrışma stratejisi, ABD’yi kısa vadede serbestleştirirken, uzun vadede onu daha sert ve daha kırılgan bir konuma iter.
13.2 Tekil Hegemonyanın Homojen Yapı İçinde İmkânsızlığı
Tekil hegemonya fikri, klasik uluslararası sistemlerde işlevsel ve sürdürülebilir bir strateji olarak ortaya çıkmıştır. Gücün merkezileştiği, dolaşım kanallarının sınırlı olduğu ve aktörler arası etkileşimin görece yavaş ilerlediği dönemlerde, tek bir aktörün norm koyucu, yönlendirici ve yaptırım uygulayıcı rol üstlenmesi mümkündür. Ancak küreselleşme sonrası homojen yapı, bu imkânı yapısal olarak ortadan kaldırmıştır. Homojen yapı, gücü yalnızca aktörlerin askeri ya da ekonomik kapasitesine değil, dolaşım ağlarına yerleşme derecesine bağlar. Bu ağlar ortaklaştıkça, tekil merkez üretme kapasitesi zayıflar.
Trump dönemi politikalarının temel açmazı tam da burada ortaya çıkar. ABD, tarihsel genetik kodlarına uygun biçimde tekil hegemonya refleksini yeniden canlandırmaya çalışırken, bu refleksin işleyebileceği tarihsel zemin artık mevcut değildir. Enerji, finans, teknoloji ve güvenlik alanlarında ağlar o denli iç içe geçmiştir ki, herhangi bir aktörün bu ağları tek başına kontrol etmesi mümkün değildir. Kontrol girişimi, kaçınılmaz olarak karşı ağların ve alternatif merkezlerin oluşumunu tetikler.
Tekil hegemonya, yalnızca güç fazlası değil; asimetrik bağımlılık gerektirir. Yani diğer aktörlerin hegemon aktöre bağımlı olması, hegemonun ise onlara bağımlı olmaması gerekir. Homojen yapı bu asimetriyi bozar. Karşılıklı bağımlılık arttıkça, hegemonun maliyetleri yükselir; bağımlıların manevra alanı genişler. Trump dönemi ABD politikaları, bu asimetriyi yeniden üretmek için bağımlılık ağlarını koparmaya çalışmış; ancak bu koparma girişimi, sistemi yeniden asimetrik kılmak yerine parçalı ve çok-merkezli hâle getirmiştir.
Bu durum, tekil hegemonya arzusunun neden sürekli agresif söylem ve ani hamlelerle desteklenmek zorunda kaldığını açıklar. Homojen yapı içinde hegemonya, kendiliğinden kabul görmez; sürekli olarak dayatılması gerekir. Dayatma arttıkça, direnç de artar. Direnç arttıkça, hegemon daha sert araçlara başvurmak zorunda kalır. Bu kısır döngü, Trump döneminde ABD’nin diplomatik üslubundan ticaret politikalarına, güvenlik söylemlerinden enerji stratejilerine kadar her alanda gözlemlenmiştir.
Avrupa’nın konumu bu bağlamda yapısal olarak farklıdır. Avrupa tekil hegemonya üretmeye çalışmaz; çünkü stratejisi buna dayanmaz. Avrupa’nın gücü, merkezileşmiş bir üstünlükten değil, kurumsallaşmış uyumdan kaynaklanır. Bu nedenle Avrupa, homojen yapı içinde erimez; aksine bu yapıdan beslenir. ABD’nin tekil hegemonya arayışı ise bu yapı tarafından sürekli geri itilir.
Trump dönemi politikaları, bu geri itilmeyi geçici güç gösterileriyle telafi etmeye çalışmıştır. Ancak güç gösterisi, yapısal uyumsuzluğu çözmez; yalnızca görünür kılar. Tekil hegemonya, homojen yapı içinde sürdürülebilir olmadığı için, her agresif hamle bir sonrakini zorunlu kılar. Bu da ABD’yi sürekli reaksiyon üreten, inisiyatifi elinde tutmakta zorlanan bir aktöre dönüştürür.
Sonuçta tekil hegemonya arayışı, Trump döneminde bir hedef değil; bir gerilim üretme mekanizması hâline gelmiştir. Hedefe ulaşılamadıkça agresiflik artmış; agresiflik arttıkça sistemle çatışma derinleşmiştir. Bu durum, ABD’nin gücünün azaldığını değil; gücünü kullanabileceği tarihsel zeminin değiştiğini gösterir. Homojen yapı, tekil hegemonya üretmez; yalnızca uyumlu merkezler üretir. ABD’nin bu gerçeği reddetmesi, stratejik bir tercih değil; tarihsel reflekslerin güncel yapıyla çatışmasının kaçınılmaz sonucudur.
13.3 Agresifliğin Kopuş Maliyetini Yönetme Aracı Oluşu
Trump dönemi ABD politikalarında agresiflik, sıklıkla kişisel üslup, popülist retorik ya da iç politikaya dönük bir mobilizasyon tekniği olarak yorumlanmıştır. Oysa bu agresiflik, bireysel bir tercih ya da iletişim stratejisinden çok daha fazlasıdır; homojen yapıdan kopuşun doğurduğu maliyetleri yönetme aracıdır. Agresiflik burada bir amaç değil, yapısal bir zorunluluktur. Çünkü kopuş, her zaman bedel üretir; bu bedelin yönetilmesi ise ya uyumla ya da baskıyla mümkündür. Trump dönemi, uyum seçeneğini dışlayarak baskıyı tercih etmiştir.
Homojen yapıdan ayrışma girişimi, ABD’yi normlar, kurumlar ve karşılıklı bağımlılık ağları tarafından sağlanan görünmez destekten mahrum bırakır. Bu destek ortadan kalktığında, ABD’nin etkisi kendiliğinden işlemez; sürekli olarak yeniden üretilmek zorunda kalır. İşte agresiflik, bu yeniden üretimin en hızlı ve doğrudan yoludur. Sert söylemler, ani kararlar ve yüksek dozlu tehditler, ABD’nin hâlâ belirleyici bir aktör olduğu algısını diri tutmayı amaçlar.
Agresiflik aynı zamanda belirsizlik üretir. Belirsizlik, homojen yapı için yıkıcıdır; çünkü bu yapı öngörülebilirlik ve eş zamanlılık üzerine kuruludur. Trump dönemi politikaları, bilinçli biçimde öngörülemezlik yaratmış; müttefikleri, rakipleri ve piyasaları sürekli tetikte tutmuştur. Bu tetikte olma hâli, kısa vadede ABD’ye psikolojik ve diplomatik avantaj sağlar. Aktörler, belirsizlik karşısında savunmaya çekilir; inisiyatif alma kapasiteleri zayıflar.
Ancak bu avantaj geçicidir. Belirsizlik sürdükçe, aktörler yeni denge mekanizmaları üretmeye başlar. Alternatif ittifaklar, yeni ticaret yolları ve bağımsızlaşma stratejileri, agresifliğin doğrudan sonucudur. Trump dönemi agresifliği, bu nedenle yalnızca karşı tarafları baskılamamış; aynı zamanda onları ABD merkezli sistemden uzaklaşmaya teşvik etmiştir. Agresiflik, kopuş maliyetini düşürmek isterken, uzun vadede kopuşu hızlandıran bir etki yaratmıştır.
Agresifliğin bir diğer işlevi, iç kamuoyuna yöneliktir. Homojen yapıdan kopuş, içeride ekonomik dalgalanmalar, diplomatik yalnızlaşma ve belirsizlik üretir. Bu belirsizlik, yönetilebilir hâle getirilmezse iç politik meşruiyeti aşındırır. Sert söylem ve dış düşman figürleri, bu aşınmayı maskelemek için kullanılır. Agresiflik, burada yapısal gerilimi dışsallaştıran bir araçtır. Sorun, sistemle uyumsuzluk olmaktan çıkarılıp, karşı aktörlerin “haksızlığına” bağlanır.
Bu noktada agresiflik, ABD’nin tarihsel refleksleriyle de uyumludur. ABD, tarih boyunca sınırları zorladığı, yeni alanlara yayıldığı ve mevcut yapıları aştığı dönemlerde sertleşmiş; bu sertlik, içsel bir güvenlik ve kararlılık göstergesi olarak sunulmuştur. Trump dönemi agresifliği, bu tarihsel kalıbın küresel ölçekte yeniden sahnelenmesidir. Ancak fark şudur: bu kez aşılmaya çalışılan sınır, coğrafi değil; kurumsal ve sistemiktir.
Agresiflik, kopuş maliyetini yönetirken aynı zamanda bu maliyeti görünmez kılmaya çalışır. Sürekli kriz üreten bir ortamda, maliyetler tekil bir nedene bağlanamaz; dağılır, normalleşir ve sıradanlaşır. Bu da yönetimin, kopuşun uzun vadeli bedellerini hesap vermeden ertelemesine imkân tanır. Ancak maliyetler ortadan kalkmaz; yalnızca birikir. Biriken maliyetler, ilerleyen aşamalarda daha sert ve daha kontrolsüz kırılmalar olarak ortaya çıkar.
Avrupa’nın yaklaşımı bu noktada yeniden ayrışır. Avrupa, maliyet yönetimini agresiflik üzerinden değil; uyum, müzakere ve kurumsal derinlik üzerinden yapar. Bu yaklaşım daha yavaş işler; ancak maliyetleri zamana yayarak sürdürülebilir kılar. ABD’nin agresifliği ise maliyeti hızla bastırır; fakat bastırılan maliyet, sistemin başka noktalarında daha büyük basınçlar üretir.
Sonuçta Trump dönemi agresifliği, gücün fazlalığının değil; uyumsuzluğun semptomudur. ABD, homojen yapıyla uyumlanamadıkça, bu uyumsuzluğu yönetmek için daha sert araçlara başvurmak zorunda kalmıştır. Agresiflik, bu zorunluluğun dışa vurumudur. Kısa vadede hareket alanı açar; uzun vadede ise ABD’yi daha fazla güç kullanmaya mahkûm eden bir döngü yaratır. Bu döngü, homojen yapıyla çatışmanın nihai maliyetini düşürmez; aksine onu kaçınılmaz ve sürekli hâle getirir.
14. SONUÇ DÜZLEMİ: UYUMSUZLUĞUN STRATEJİYE DÖNÜŞMESİ
14.1 Trump Döneminin Sapma Değil Tarihsel Süreklilik Oluşu
Trump dönemi, yaygın siyasal analizlerde çoğunlukla Amerikan siyasal geleneğinden bir kopuş, bir istisna ya da geçici bir patoloji olarak okunur. Bu okuma biçimi, Trump’ın söylem sertliğini, diplomatik normlara mesafesini ve agresif dış politika hamlelerini merkeze alarak, süreci kişisel özelliklere indirger. Oysa bu yaklaşım, yüzeydeki biçimsel farklılıkları abartırken, altta işleyen yapısal sürekliliği perdelemektedir. Trump dönemi, ABD’nin tarihsel çizgisinde ortaya çıkan bir sapma değil; aksine, bu çizgide daima var olmuş eğilimlerin, küresel koşulların baskısı altında açık ve filtrelenmemiş biçimde görünür hâle gelmesidir.
ABD’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde, sistemle uyumun zorlaştığı her evrede benzer reflekslerin devreye girdiği görülür. Genişleme çağında doğanın kontrol altına alınması, sanayileşme sürecinde ölçek ve hız takıntısı, Soğuk Savaş sonrasında mutlak hegemonya iddiası ve 2008 krizi sonrası içe kapanma eğilimleri, aynı genetik kodun farklı bağlamlardaki tezahürleridir. Trump dönemi bu zincirin kopuk bir halkası değil; koşulların sertleşmesiyle birlikte reflekslerin yoğunlaşmış hâlidir.
Bu bağlamda Trump’ın politikaları, kişisel irrasyonellikten ziyade, ABD’nin küresel homojen yapıyla yaşadığı uyumsuzluğun siyasal dile tercüme edilmiş biçimidir. Daha önce kurumsal diplomasi, çok taraflılık söylemi ve teknik müzakere mekanizmalarıyla yumuşatılan gerilim, Trump döneminde doğrudan ifade edilmiştir. Burada değişen şey, uyumsuzluğun kendisi değil; onun saklanma biçimidir. Trump, ABD’nin uzun süredir taşıdığı ama örtülü tuttuğu yapısal gerilimi görünür kılan bir figürdür.
Trump döneminin “anomalik” olarak algılanmasının temel nedeni, ABD’nin kendi tarihsel davranış repertuarını artık gizleyemeyecek bir noktaya gelmiş olmasıdır. Küresel sistem, tek merkezli bir yapı olmaktan çıkmış; aktörler arası karşılıklı bağımlılık derinleşmiş ve doğa, ekonomi, teknoloji gibi alanlar tekil kontrolü imkânsız kılan bir yoğunluk kazanmıştır. ABD, bu yeni yapıya uyum sağlamak yerine, tarihsel refleksine uygun olarak yapıyı reddetme ve ondan ayrışma eğilimi göstermiştir. Trump dönemi, bu reddiyenin en açık ve en sert ifadesidir.
Dolayısıyla Trump’ı bir istisna olarak konumlandırmak, analitik olarak yanıltıcıdır. Trump, ABD’nin tarihsel sürekliliğini bozan bir figür değil; tam tersine, bu sürekliliği kriz koşullarında yeniden sahneye süren bir katalizördür. Onun döneminde görülen agresif söylem, müttefiklerle mesafe ve tekil çıkar vurgusu, ABD’nin genetik kodlarında zaten mevcut olan doğa, güç ve egemenlik anlayışının güncel koşullarda yeniden etkinleşmesidir.
Bu nedenle Trump sonrası dönemi otomatik bir “normale dönüş” olarak okumak da aynı ölçüde sorunludur. Çünkü burada söz konusu olan, belirli bir liderin tercihleriyle sınırlı bir sapma değil; ABD’nin homojen küresel yapı karşısında yaşadığı yapısal uyumsuzluğun tarihsel sürekliliğidir. Trump dönemi bu uyumsuzluğu üretmemiştir; yalnızca onu gizlenemez hâle getirmiştir.
14.2 Doğayı Ortak Zemin Olarak Reddetmenin Yapısal Sonuçları
Küreselleşme sonrası ortaya çıkan yapı, klasik güç mücadelelerinden niteliksel olarak farklı bir düzleme sahiptir. Bu yeni düzlemde aktörler yalnızca ticaret, finans ya da güvenlik üzerinden değil; doğanın kendisi üzerinden birbirlerine bağlanmış durumdadır. Enerji üretimi, iklim etkileri, kaynak döngüleri ve ekolojik geri besleme mekanizmaları, doğayı tüm aktörler için kaçınılmaz bir ortak zemin hâline getirmiştir. Bu koşullar altında doğa, artık tekil bir aktörün avantajına sınırsız biçimde araçsallaştırabileceği nötr bir alan olmaktan çıkmış; her müdahalenin zincirleme etkiler ürettiği, kolektif sonuçlar doğuran bir sistem düzeyine yükselmiştir.
ABD’nin tarihsel doğa algısı ise bu dönüşümle yapısal bir gerilim içindedir. Doğayı tekil bir güç kaynağı, kontrol edilebilir bir avantaj alanı ve stratejik üstünlük aracı olarak kavrayan yaklaşım, küresel karşılıklı bağımlılık düzleminde işlevini yitirmeye başlamıştır. Çünkü doğanın bu yeni konumunda, bir aktörün lehine işleyen her müdahale, başka aktörlerin zarar görmesi üzerinden dolaylı biçimde bütün sistemin istikrarını bozmaktadır. Bu bozulma, kısa vadede rakipleri zayıflatıyor gibi görünse bile, orta ve uzun vadede sistemin tamamını etkilediği için, müdahaleyi yapan aktöre de geri dönmektedir.
Doğayı ortak zemin olarak reddetmek, yalnızca çevresel ya da etik bir pozisyon değildir; aynı zamanda stratejik bir körlük üretir. Bu körlük, doğanın artık tekil kullanım mantıklarını tolere edemeyen bir yoğunluğa ulaştığını gözden kaçırır. Küresel üretim ağları, enerji tedarik zincirleri ve finansal sistemler, doğayla kurulan ilişki biçimlerine doğrudan bağlı hâle gelmiştir. Dolayısıyla bir aktörün doğayı kendi avantajına aşırı biçimde kullanması, yalnızca rakip aktörleri değil; bu aktörlerle bağlantılı tüm ağları sarsar. Ağın sarsılması ise kaçınılmaz olarak merkez aktöre geri döner.
ABD’nin doğayı ortak zemin olarak tanımayı reddetmesi, bu nedenle yalnızca Avrupa ile değil, küresel sistemin kendisiyle yaşanan bir uyumsuzluğa dönüşmektedir. Avrupa’nın doğayla uyumlanma temelli yaklaşımı, bu yeni yapı içinde avantaj üretirken; ABD’nin kontrol ve baskı odaklı yaklaşımı, giderek artan maliyetler yaratmaktadır. Bu maliyetler yalnızca ekonomik değil; politik meşruiyet, ittifak ilişkileri ve uzun vadeli stratejik hareket alanı açısından da kendini göstermektedir.
Bu bağlamda, doğayı ortak zemin olarak reddetmenin sonucu, egemenliğin güçlenmesi değil; hareket alanının daralmasıdır. Çünkü ortak zemini reddeden aktör, kaçınılmaz olarak kendini sistemin geri besleme mekanizmalarının hedefi hâline getirir. Doğa, artık yalnızca kullanılan bir kaynak değil; yanlış kullanımı doğrudan stratejik kırılganlık üreten bir faktördür. ABD’nin bu gerçeğe direnci, onu daha sert, daha agresif ve daha kısa vadeli reflekslere zorlamaktadır.
Sonuç olarak burada ortaya çıkan tablo şudur: Doğayı ortak zemin olarak kabul etmeyen yaklaşım, kısa vadede güç hissi üretse de, uzun vadede yapısal istikrarsızlık yaratır. Bu istikrarsızlık, yalnızca küresel sistemi değil; onu tetikleyen aktörün kendi iç bütünlüğünü de aşındırır. ABD’nin yaşadığı gerilim, tam olarak bu reddiyenin bir sonucudur: doğanın artık tekil bir avantaj alanı olmaktan çıkmış olduğu bir dünyada, onu hâlâ öyle kullanma ısrarı.
14.3 ABD’nin Küresel Homojen Yapıyla Ontolojik Çatışması
ABD’nin küresel sistemle yaşadığı gerilim, çoğu zaman yüzeysel biçimde liderlerin kişisel üslubu, dönemsel dış politika tercihleri ya da geçici ekonomik dalgalanmalar üzerinden açıklanır. Oysa burada söz konusu olan, kişisel ya da konjonktürel bir sorun değil; ontolojik düzeyde işleyen yapısal bir çatışmadır. Bu çatışma, ABD’nin tarihsel olarak inşa ettiği doğa–iktidar–kaynak ilişkisi ile küreselleşme sonrası ortaya çıkan, aktörleri yüksek karşılıklı bağımlılık içinde birleştiren homojen yapı mantığı arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır.
ABD’nin tarihsel yükselişi, doğayı tekil bir avantaj alanı olarak ele alan bir genişleme rejimi üzerine kuruludur. Bu rejimde doğa, ortak bir zemin değil; egemenliğin üretildiği, kontrol edildikçe güç kazandıran bir araçtır. İç kaynakların sınırsız kabul edildiği, dışa bağımlılığın sistematik olarak minimize edilmeye çalışıldığı ve teknolojinin doğayı aşmanın asli aracı olarak konumlandığı bu yapı, ABD’ye uzun bir tarihsel dönem boyunca belirgin bir üstünlük sağlamıştır. Bu üstünlük, geniş coğrafya, düşük dış baskı ve yüksek kaynak bolluğu sayesinde sürdürülebilmiştir.
Ancak küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan homojen yapı, bu mantığı kökten dönüştürmüştür. Güncel sistemde aktörler artık yalnızca ticaret ya da finans üzerinden değil; enerji döngüleri, ekolojik geri besleme mekanizmaları, iklim etkileri ve kaynak zincirleri üzerinden de birbirlerine bağlanmıştır. Doğa, bu bağlamda tüm aktörlerin üzerinde hareket ettiği ortak bir varlık düzlemi hâline gelmiş; tekil kullanım girişimleri, kaçınılmaz olarak kolektif sonuçlar üretmeye başlamıştır. Bu noktada ABD’nin tarihsel genetik kodları ile sistemin güncel işleyişi arasında derin bir uyumsuzluk ortaya çıkmıştır.
ABD, doğayı hâlâ tekil bir avantaj alanı olarak kullanmaya çalıştıkça, homojen yapının geri besleme mekanizmalarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bir aktörün lehine görünen her müdahale, başka aktörlerde kırılmalar yaratmakta; bu kırılmalar ise zincirleme biçimde sisteme ve nihayetinde ABD’nin kendisine geri dönmektedir. Böylece doğayı kontrol etme ve üstünlük kurma girişimi, artık güç üretmek yerine kırılganlık üretir hâle gelmiştir. Bu durum, ABD açısından yalnızca ekonomik değil; politik, diplomatik ve stratejik maliyetler de doğurmaktadır.
Bu ontolojik çatışma, ABD’yi iki seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır: ya tarihsel genetik kodlarını dönüştürerek doğayı ortak zemin olarak kabul etmek ya da bu ortak zemini reddederek homojen yapıdan ayrışmaya çalışmak. Trump döneminde gözlemlenen sert, agresif ve kopuşçu politikalar, büyük ölçüde ikinci seçeneğin bilinçli bir tercihi olarak okunabilir. Bu tercihte amaç, homojen yapının dayattığı karşılıklı bağımlılık ilişkilerinden kurtularak, ABD’nin tarihsel olarak alışık olduğu tekil hareket alanını yeniden tesis etmektir.
Ancak bu strateji, paradoksal bir sonuç üretmektedir. Homojen yapıdan kopma girişimi, kısa vadede özerklik hissi yaratsa da, uzun vadede ABD’nin küresel sistem içindeki manevra alanını daraltmaktadır. Çünkü sistem artık tekil çıkışlara izin vermeyen bir yoğunluğa ulaşmıştır. Doğa, yanlış kullanıldığında yalnızca rakipleri değil; onu araçsallaştıran aktörü de cezalandıran bir düzlem hâline gelmiştir. Bu nedenle ABD’nin yaşadığı agresyon, bir güç fazlalığının değil; uyumsuzluğun ve sıkışmanın semptomu olarak ortaya çıkmaktadır.
Son kertede ABD’nin küresel homojen yapıyla yaşadığı ontolojik çatışma, bir geçiş krizi değil; tarihsel bir eşik durumudur. Bu eşikte sorun, ABD’nin güçlü olup olmaması değil; hangi tür bir dünyada güçlü kalabileceğidir. Doğayı ortak zemin olarak kabul etmeyen, onu hâlâ tekil avantaj alanı olarak kullanmaya çalışan bir yapı, güncel küresel sistemde sürdürülebilir değildir. Bu gerçek, ABD’nin yalnızca dış politikasını değil; varlık koşullarını yeniden düşünmesini zorunlu kılmaktadır.
Tepkiniz Nedir?