Sabır ve Acele Üzerine: Öznel Zamanın Ontolojisi
Sabır ve aceleyi psikolojik tutumlar olarak değil, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ontolojik asimetriyi yeniden düzenleyen iki zamansal operatör olarak ele alan yoğun bir öznel zaman çözümlemesi.
1. Öznel Zamanın Ontolojik Asimetrisi
1.1 Yalnızca Şimdinin Deneyimlenebilirliği
Zaman üzerine geliştirilen hemen her kuram, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurulan ilişkinin niteliğini açıklamaya çalışır. Çoğu yaklaşım bu üç zamanı, birbirini izleyen ya da birbirine eklemlenen farklı ontolojik bölgeler olarak ele alır; geçmiş yaşanmış olanı, şimdi yaşanmakta olanı, gelecek ise henüz gerçekleşmemiş olanı ifade eder. İlk bakışta son derece doğal görünen bu ayrım, öznel deneyimin kendisi dikkate alındığında önemli bir güçlük üretir. Çünkü insan bilinci, bu üç zamana eşit biçimde dağılmış bir deneyim alanına sahip değildir. Bilinç, hangi içeriğe yönelirse yönelsin, hangi olayı düşünürse düşünsün ya da hangi zamanı konu edinirse edinsin, bunu daima tek bir ontolojik zeminde gerçekleştirir: şimdi.
İnsanın doğrudan deneyimleyebildiği tek şey, içinde bulunduğu mevcut bilinç durumudur. Dış dünyaya ilişkin algılar, bedensel duyumlar, düşünceler, duygular, kararlar, beklentiler ve hatırlamalar farklı içeriklere sahip olabilir; ancak bunların tamamı aynı ontolojik koşul altında gerçekleşir. Hiç kimse geçmişi geçmişte deneyimlemez; geçmişe ilişkin her deneyim, geçmiş olayın kendisi değil, o olaya ait bir hatırlamanın şimdiki bilinçte yeniden kurulmasıdır. Aynı biçimde gelecek de gelecekte deneyimlenmez; geleceğe ilişkin her tasarım, henüz gerçekleşmemiş bir olasılığın şimdiki bilinç içinde imgeleştirilmesidir. Deneyimin yöneldiği nesne değişebilir; fakat deneyimin gerçekleştiği ontolojik zemin hiçbir zaman değişmez. Bilincin erişebildiği tek varlık alanı, içinde bulunduğu şimdidir.
Burada yapılması gereken ilk ayrım, olay ile olayın deneyimlenmesi arasındadır. Geçmişte gerçekleşmiş bir savaş, çocukluk anısı ya da dün yaşanmış herhangi bir konuşma, tarihsel olarak geçmişe aittir; fakat öznenin bu olaya yeniden yönelmesi, geçmişte değil, mevcut bilinç anında gerçekleşir. Aynı durum gelecek için de geçerlidir. Yarın yapılacak bir görüşme, yıllar sonra ulaşılması hedeflenen bir amaç ya da henüz meydana gelmemiş herhangi bir ihtimal, geleceğe ait olabilir; ancak bunlara ilişkin kaygı, umut, plan veya beklenti gelecekte değil, yalnızca şimdi yaşanır. Dolayısıyla bilincin nesnesi zamansal olarak farklı bölgelerde bulunabilse bile, bilincin kendisi bu bölgelerin hiçbirine dağılmaz; daima tek bir ontolojik merkezde faaliyet gösterir.
Öznel zaman deneyiminin tek boyutlu olduğu iddiası tam da buradan doğar. "Tek boyut" ifadesi, zamanın fiziksel yapısına ilişkin bir önerme değil, deneyimin ontolojik sınırına ilişkin bir belirlenimdir. İnsan bilinci, hangi zamana yönelirse yönelsin, bunu yalnızca şimdide yapabilir. Geçmiş, şimdiye taşınmış bir hatırlama; gelecek ise şimdi içinde kurulmuş bir tasarı olarak vardır. Başka bir ifadeyle geçmiş ve gelecek, öznel deneyim bakımından bağımsız ontolojik alanlar değil, şimdinin farklı yönelim kipleridir. Bilinç, hiçbir zaman şimdinin dışına çıkmaz; yalnızca şimdinin içinde farklı zamansal içerikler üretir.
Buna rağmen gündelik yaşantıda zaman çoğunlukla üç ayrı bölgeden oluşan geniş bir yapıymış gibi düşünülür. İnsan kararlarını verirken geçmiş deneyimlerini referans alır, gelecekte gerçekleşmesini beklediği olaylara göre plan yapar ve bunların tamamını sanki eşzamanlı olarak erişebildiği üç ayrı ontolojik alan varmışçasına organize eder. Bellek, beklenti, pişmanlık, umut, korku ve planlama gibi zihinsel faaliyetler de bu üçlü ayrımı sürekli yeniden üretir. Böylece bilinç, fiilen yalnızca şimdide bulunmasına rağmen, kendi işleyişini geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dağıtılmış çok katmanlı bir zamansallık üzerine kurmaya başlar.
İşte öznel zamanın temel gerilimi burada ortaya çıkar. Deneyimin ontolojik yapısı ile zihnin işlevsel organizasyonu aynı mantığa sahip değildir. Deneyim yalnızca tek bir zaman kipinde gerçekleşirken, zihinsel yaşam üç farklı zaman kipini aynı anda etkin kabul ederek çalışır. İnsan, geçmişten etkilenir, geleceği planlar ve bunların tamamını mevcut bilinç anında gerçekleştirir; fakat çoğu zaman bu işlemlerin tamamının yine yalnızca şimdide gerçekleştiğini fark etmez. Bilinç, kendi faaliyet alanını genişleterek geçmişi ve geleceği bağımsız gerçeklik alanları gibi işlemeye başlar; buna karşın deneyimin kendisi hiçbir zaman bu genişlemeyi takip etmez.
Bu yapı, yalnızca psikolojik bir alışkanlık ya da bilişsel bir yanılsama değildir; daha derin bir ontolojik gerilime işaret eder. Deneyim tek boyutlu kalırken zihnin kendisi üç boyutlu bir zaman mimarisi kurar. Başka bir ifadeyle, insanın yaşadığı zaman ile insanın düşündüğü zaman aynı yapıya sahip değildir. Bilincin doğrudan erişebildiği ontolojik gerçeklik yalnızca şimdidir; fakat bilinç kendi pratik işleyişini geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bölüştürerek sürdürür. Tam da bu nedenle öznel zaman, ilk bakışta göründüğü kadar yalın değildir. En temel güçlük, zamanın kendisinde değil; tek boyutlu bir deneyim zemini üzerinde üç boyutlu bir zihinsel düzen kurmaya çalışan bilincin yapısında ortaya çıkar. Bu yapısal uyumsuzluk, öznel zamanın merkezinde yer alan ontolojik asimetrinin ilk biçimini oluşturur.
1.2 Geçmişin Bellekte Yeniden Kurulması
Geçmiş üzerine düşünülürken çoğu zaman yapılan ilk varsayım, onun artık var olmayan fakat geride izlerini bırakan tamamlanmış bir zaman bölgesi olduğudur. Böyle bir yaklaşım, geçmişi bilincin dışında duran bağımsız bir ontolojik alan olarak kabul eder ve belleği de bu alanda bulunan içeriklere ulaşmayı sağlayan edilgin bir depo gibi yorumlar. Oysa öznel deneyim bakımından bellek, hazır hâlde duran verilere açılan bir arşiv değildir. Bilincin geçmişe yönelmesi, daha önce yaşanmış olan bir olaya yeniden ulaşmak değil; o olayı şimdiki bilinç içinde yeniden kurmaktır. Deneyimlenen şey, geçmişin kendisi değil, geçmişin şimdi içerisindeki yeniden üretimidir.
Hatırlama eylemi dikkatle incelendiğinde, geçmişe ilişkin hiçbir unsurun kendi tarihsel konumunda deneyimlenemediği görülür. Çocuklukta yaşanmış bir olay hatırlandığında, özne çocukluğa geri dönmez; yalnızca bugünkü bilincinde çocukluk hakkında yeni bir deneyim yaşar. Benzer biçimde dün yaşanmış bir konuşma ya da yıllar önce gerçekleşmiş herhangi bir olay da kendi zamanına geri getirilmez. Bilincin karşılaştığı şey, geçmiş olayın kendisi değil, geçmişe ilişkin mevcut bir temsil biçimidir. Böylece geçmiş, öznenin doğrudan eriştiği bağımsız bir zaman olmaktan çıkar; şimdinin içinde yeniden biçim kazanan bir içerik hâline gelir.
Belleğin bu niteliği, geçmişin öznel düzeyde belirli ölçüde denetlenebilir olmasının da temel nedenidir. Hatırlanacak olay seçilebilir, çağrışımlar yönlendirilebilir, bazı anılar uzun süre bastırılabilir, bazıları ise sürekli yeniden canlandırılabilir. Aynı tarihsel olay, farklı yaşam dönemlerinde bambaşka anlamlar kazanabilir. Çocuklukta utanç verici görünen bir deneyim, yetişkinlikte öğretici bir dönüm noktası olarak yorumlanabilir; büyük bir kayıp yıllar sonra kişisel dönüşümün başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Tarihsel olay değişmez; değişen, onun şimdiki bilinç tarafından yeniden kuruluş biçimidir.
Tam da bu nedenle geçmiş ile tarih arasında önemli bir ayrım yapmak gerekir. Tarih, gerçekleşmiş olayların nesnel sıralanışını ifade ederken; geçmiş, öznenin bu olaylarla kurduğu mevcut ilişkiyi ifade eder. Tarih değiştirilemez; fakat geçmiş deneyimi sürekli yeniden düzenlenebilir. Öznel zaman bakımından belirleyici olan da budur. İnsan geçmişini yaşamaz; geçmişiyle ilişki kurar. Bu ilişkinin her kurulumu ise zorunlu olarak şimdide meydana gelir. Dolayısıyla geçmiş, öznenin arkasında donmuş duran kapalı bir alan değil, bilincin sürekli yeniden işlediği dinamik bir yapı olarak anlaşılmalıdır.
Belleğin yeniden kurucu niteliği yalnızca bireysel anılarla sınırlı değildir. Kimlik dediğimiz yapı da büyük ölçüde geçmişin şimdide tekrar tekrar yorumlanmasıyla oluşur. İnsan kendisini tanımlarken çocukluğunu, başarılarını, travmalarını, ilişkilerini ve kırılma anlarını anlatır; ancak bunların hiçbiri geçmişte kurulmaz. Kimlik anlatısı, her defasında mevcut bilinç durumundan hareketle yeniden örgütlenir. Aynı insan, farklı dönemlerde kendi yaşam öyküsünü farklı merkezler etrafında kurabilir. Değişen yalnızca anlatı değildir; geçmişin özne üzerindeki işlevi de değişir. Böylece bellek, yalnızca eski bilgileri muhafaza eden bir mekanizma olmaktan çıkar; öznenin zamansal sürekliliğini her an yeniden üreten kurucu bir faaliyet hâline gelir.
Hatırlamanın ontolojik önemi tam da burada belirginleşir. Eğer geçmiş, yalnızca şimdide yeniden kurulabiliyorsa, öznenin geçmişle kurduğu ilişkinin tamamı mevcut bilinç tarafından belirlenmektedir. Başka bir ifadeyle geçmiş, şimdinin dışında varlığını sürdüren erişilebilir ikinci bir deneyim alanı değildir. Bilincin geçmişe yönelmesi, aslında yine şimdinin sınırları içinde gerçekleşen özel bir bilinç hareketidir. Geçmişin ontolojik bağımsızlığı böylece zayıflarken, şimdinin kurucu konumu daha görünür hâle gelir. İnsan geçmişe döndüğünü düşündüğü her anda, gerçekte şimdinin dışına hiç çıkmamaktadır.
Belleğin bu yapısı, zamanın öznel deneyiminde önemli bir sonuç doğurur. Geçmiş, her ne kadar kronolojik olarak geride bulunsa da, deneyim bakımından sürekli şimdiye bağımlıdır. Öznenin onu çağırabilmesi, yorumlayabilmesi, bastırabilmesi veya yeniden anlamlandırabilmesi, geçmişin zaten şimdinin işlemleri altında bulunmasından kaynaklanır. Böylece geçmiş, deneyim açısından erişilemeyen kapalı bir bölge değil; şimdinin sürekli üzerinde çalıştığı zamansal bir içerik hâline gelir. Bu özellik, gelecekle arasındaki temel farkın da ilk işaretini oluşturur.
1.3 Geleceğin Hayal Gücünde Tasarlanması
Geçmişin şimdiyle kurduğu ilişkinin karşısında, geleceğin bambaşka bir ontolojik statüsü bulunur. Henüz gerçekleşmemiş olan bir olay, bellekte saklanamaz; çünkü ortada yeniden kurulabilecek tarihsel bir içerik yoktur. Bilinç, geleceğe yöneldiğinde hazır bir veriyi yeniden üretmez; var olmayan bir belirlenimi tasarlamaya başlar. Geleceğe ilişkin her düşünce, öznenin mevcut bilinç anında gerçekleştirdiği kurucu bir faaliyet olarak ortaya çıkar.
Plan yapmak, umut etmek, kaygılanmak, hedef belirlemek ya da olası senaryolar üretmek birbirinden farklı zihinsel etkinlikler gibi görünse de ortak bir zemini paylaşırlar. Bunların tamamı, henüz gerçekleşmemiş bir olaya ilişkin temsil üretme faaliyetidir. İnsan yarınki bir toplantıyı düşündüğünde, aslında yarını yaşamaz; yalnızca şimdiki bilinçte yarına ilişkin bir kurgu oluşturur. Benzer biçimde yıllar sonrasına dair hedefler de geleceğin kendisi değil, geleceğe ilişkin bugünkü tasarımlardır. Deneyim bakımından gelecek hiçbir zaman gelecekte yaşanmaz; daima şimdiki bilinç tarafından önceden kurgulanır.
Hayal gücünün işlevi tam da bu noktada belirginleşir. Bellek geçmişi yeniden kurarken, hayal gücü geleceği ilk kez kurar. İkisi de şimdide faaliyet gösterir; ancak yöneldikleri içerik bakımından ayrılırlar. Belleğin hareket noktası gerçekleşmiş bir olaydır; hayal gücünün hareket noktası ise henüz gerçekleşmemiş bir imkândır. Bu nedenle gelecek, geçmişten daha kırılgan ve daha belirsiz bir yapı taşır. Geçmiş en azından tarihsel olarak tamamlanmıştır; gelecek ise henüz hiçbir ontolojik tamamlanmaya sahip değildir.
Belirsizlik, geleceğin yalnızca epistemolojik değil, öznel deneyim açısından da temel niteliğidir. İnsan geleceğe ilişkin sayısız plan kurabilir; fakat bu planların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği hiçbir zaman kesin değildir. İşte umut ile kaygının aynı anda var olabilmesinin nedeni de budur. Aynı gelecek tasarımı hem başarı beklentisi hem başarısızlık korkusu üretebilir. Çünkü bilinç burada tamamlanmış bir olgu üzerinde değil, henüz belirlenmemiş bir olasılık alanı üzerinde çalışmaktadır.
Önemli olan nokta, bütün bu faaliyetlerin yine yalnızca şimdide gerçekleşmesidir. İnsan geleceğe ilişkin kaygısını gelecekte yaşamaz; şimdi yaşar. Umut geleceğin içinde değil, bugünkü bilinçte hissedilir. Beklenti, plan ve hedef de aynı biçimde mevcut deneyimin parçalarıdır. Gelecek hiçbir zaman doğrudan deneyim alanına girmez; yalnızca şimdide kurulmuş temsiller aracılığıyla bilince katılır. Böylece geçmiş ile gelecek arasında önemli bir ortaklık ortaya çıkar: İkisi de deneyim bakımından yalnızca şimdide erişilebilir hâle gelir.
Bununla birlikte iki yapı arasında belirleyici bir ayrım vardır. Geçmiş, yeniden kurulabilir olduğu için öznenin belirli ölçüde denetimine açıktır; geleceğin böyle bir tarihsel zemini bulunmaz. İnsan geçmişte yaşanmış bir olayı istediği zaman hatırlayabilir ya da bastırabilir; fakat gelecekte yaşanmamış bir olayı aynı kesinlikle yönetemez. Geleceğin özne üzerindeki baskısı da tam olarak buradan doğar. Bilincin doğrudan erişemediği tek zamansal içerik, gelecektir. Öznenin kendi zaman deneyiminde en fazla yabancılaştığı alan da yine budur.
Zamansal asimetrinin gerçek ağırlığı bu noktada hissedilmeye başlar. Geçmiş ve gelecek teorik olarak aynı düzlemde değerlendirilse bile, öznel deneyim onları aynı biçimde işlemez. Geçmiş zaten şimdinin faaliyet alanına çekilmiş durumdadır; gelecek ise hâlâ şimdinin dışında duran tek zamansal ufuk olarak kalır. Dolayısıyla öznel zamanın temel gerilimi, geçmiş ile şimdi arasında değil, şimdi ile gelecek arasında yoğunlaşır. İnsan bilincinin çözmeye çalışacağı esas problem de tam olarak burada doğmaktadır.
1.4 Tek Boyutlu Deneyim ve Üç Boyutlu Zihin Kurgusu
Geçmişin bellekte, geleceğin ise hayal gücünde yeniden kuruluyor olması, ilk bakışta yalnızca iki farklı zihinsel faaliyeti açıklıyor gibi görünür. Fakat bu iki süreç birlikte değerlendirildiğinde çok daha temel bir sonuca ulaşılır. Bellek de hayal gücü de farklı zamansal içeriklerle ilgilenmelerine rağmen aynı ontolojik zeminde faaliyet gösterirler. Hatırlama da beklenti de planlama da pişmanlık da umut da aynı yerde gerçekleşir: şimdide. Böylece geçmiş ve gelecek, deneyimin kendisine yeni zaman katmanları eklemez; yalnızca şimdinin farklı yönelim biçimlerini oluştururlar. Deneyim bakımından zaman hiçbir zaman çoğalmaz. Çoğalan, bilincin yöneldiği içeriklerdir.
İnsan zihni ise bu tek boyutlu deneyim yapısını olduğu gibi korumaz. Gündelik yaşamın neredeyse bütün pratikleri, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dağıtılmış üç ayrı zaman alanı varmış gibi örgütlenir. Eğitim geleceğe yatırım olarak görülür, pişmanlık geçmişe yöneltilir, karar verme süreci gelecekteki sonuçlara göre şekillendirilir, kimlik geçmiş deneyimlere yaslanır. Zihinsel hayatın tamamı, üç farklı zamanın eşzamanlı biçimde etkin olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Bilinç yalnızca şimdiyi deneyimlerken, kendi organizasyonunu üç ayrı zamansal bölgeye yayılmış gibi sürdürmeye başlar.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu üçlü yapının tamamen yanılsama olduğu değildir. Bellek gerçekten vardır; beklenti gerçekten vardır; planlama gerçekten vardır. Sorun bunların varlığında değil, ontolojik statülerinin yanlış konumlandırılmasındadır. Bilinç, şimdide gerçekleştirdiği faaliyetleri geçmişte ve gelecekte işliyormuş gibi düşünmeye başlar. Böylece farklı zamansal yönelimler, farklı ontolojik alanlar olarak algılanır. Oysa öznel deneyim açısından bütün bu faaliyetlerin ortak zemini değişmeden kalmaktadır.
Söz konusu ayrım, özellikle karar verme süreçlerinde daha görünür hâle gelir. İnsan bir tercih yaparken geçmiş deneyimlerini değerlendirir, gelecekte ortaya çıkabilecek sonuçları hesaplar ve mevcut durumda bir karar verir. İlk bakışta üç farklı zaman aynı süreçte etkinmiş gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında geçmiş değerlendirmesi de geleceğe ilişkin hesap da karar verme eylemi de tek bir bilinç anında gerçekleşmektedir. Zihnin işlem basamakları çoğalmaktadır; fakat deneyimin ontolojik zemini hiçbir aşamada değişmemektedir. Zaman, bilinç tarafından çoğaltılır; deneyim tarafından değil.
Benzer durum duygusal yaşam için de geçerlidir. Özlem geçmişe yönelmiş görünür, kaygı geleceğe yönelmiş görünür, mutluluk ise çoğu zaman şimdiki yaşantıya bağlanır. Böyle bir sınıflandırma sezgisel olarak ikna edicidir. Ne var ki özlem de kaygı da mutluluk da aynı anda yaşanamaz; her biri yalnızca mevcut bilinç durumunda hissedilir. Geçmişte duyulan özlem geçmişte hissedilmez; şimdi hissedilir. Geleceğe ilişkin korku gelecekte yaşanmaz; şimdi yaşanır. Duyguların nesnesi farklı zamansal yönlere işaret etse bile, duygunun kendisi ontolojik olarak tek bir zaman kipine bağlı kalır.
Tam da bu nedenle deneyim ile zihinsel organizasyon arasında yapısal bir uyumsuzluk ortaya çıkar. Deneyim tek boyutlu kalırken, zihnin işleyişi üç boyutlu bir zaman modeli kurar. İnsan yalnızca şimdiyi yaşayabildiği hâlde, kendisini aynı anda geçmiş tarafından belirlenen ve gelecek tarafından yönlendirilen bir varlık olarak tasarlar. Böylece bilincin fiilen yaşadığı zaman ile kendisini içinde düşündüğü zaman birbirinden ayrılmaya başlar. Ayrışma, zamanın kendisinden değil, zamanın bilinç tarafından temsil edilme biçiminden kaynaklanır.
Bu uyumsuzluk yalnızca teorik bir mesele değildir; insan davranışının neredeyse tamamını belirleyen temel yapılardan biridir. Pişmanlık, umut, kaygı, sabır, acele, planlama, erteleme, kararsızlık ve beklenti gibi görünen birbirinden bağımsız psikolojik durumların ortak zemini de burada bulunur. Çünkü bunların tamamı, tek boyutlu deneyim ile üç boyutlu zaman tasarımı arasındaki ilişkinin farklı biçimlerde kurulmasından doğar. İnsan çoğu zaman yaşadığı zaman ile düşündüğü zaman arasındaki ayrımı fark etmez; buna rağmen bütün zihinsel hayatı tam da bu ayrımın üzerinde yükselir.
Böylece öznel zamanın temel problemi daha açık biçimde görünür hâle gelir. Ontolojik olarak yalnızca şimdi vardır; buna karşılık bilinç kendi işleyişini geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dağıtılmış çok katmanlı bir yapı olarak sürdürür. Deneyim ile temsil aynı mantıkla çalışmadığı için, bilincin içinde sürekli yeniden üretilen bir zamansal asimetri oluşur. İnsan yalnızca şimdide yaşarken, zihni sanki üç farklı zamanın aynı anda erişilebilir olduğu varsayımıyla hareket eder. Öznel zamanın merkezinde yer alan gerilim tam olarak bu ayrışmadan doğmaktadır.
1.5 Zamansal Asimetrinin Çözüm Operatörleri Olarak Sabır ve Acele
İnsan zihni, deneyim ile zaman tasarımı arasındaki bu uyumsuzluğu sürekli olarak üretmekle kalmaz; aynı zamanda onu gidermeye de çalışır. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bölünmüş bir zaman bilinci içinde yaşamak, özneyi sürekli dağılmış bir belirlenim alanı içinde bırakır. Kararlar başka bir zamana, beklentiler başka bir zamana, deneyim ise yalnızca şimdiye ait olduğunda, özne kendi zamansal bütünlüğünü korumakta güçlük çekmeye başlar. Zamansal asimetri yalnızca kuramsal bir problem değil, aynı zamanda yaşanan bir gerilimdir.
Bu gerilim karşısında geliştirilen en temel iki yönelim, sabır ve aceledir. Gündelik dilde çoğu zaman birbirinin karşıtı olarak kullanılan bu iki kavram, daha yakından incelendiğinde aynı ontolojik problemin iki farklı çözüm girişimi olarak görünmeye başlar. Her ikisinin de ortak amacı, deneyimin tek boyutlu yapısıyla zihnin üç boyutlu organizasyonu arasındaki ayrılığı azaltmaktır. Ayrıldıkları nokta ise bunu hangi yönde gerçekleştirdikleridir.
Sabır, ilk bakışta edilgin bekleyiş olarak anlaşılır. Acele ise kontrolsüz hızlanma ya da zamana yetişememe hâli olarak değerlendirilir. Böyle yorumlandığında iki kavram yalnızca davranış biçimlerini ifade eder. Oysa davranışın arkasındaki zamansal yapı incelendiğinde, her ikisinin de çok daha derin bir işleve sahip olduğu görülür. Sabır da acele de zamanın akışını değiştirmez; öznenin zamanla kurduğu ilişkiyi yeniden düzenler. Başka bir ifadeyle bunlar psikolojik eğilimlerden önce zamansal operatörlerdir.
"Operatör" kavramı burada özellikle önemlidir. Çünkü sabır ve acele yeni bir zaman üretmez; mevcut zamansal öğeler arasındaki ilişkinin kuruluş biçimini değiştirir. Bilinç, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağları farklı biçimlerde yeniden örgütleyerek öznel zamanın parçalanmış yapısını gidermeye çalışır. Dolayısıyla mesele, zamanın nesnel akışı değil, zamansal belirlenimlerin özne üzerindeki dağılımıdır.
Gerçek sorun gelecekte yoğunlaşır. Geçmiş, daha önce de belirtildiği gibi, belleğin işlemleri sayesinde zaten şimdinin içine çekilmiş durumdadır. Hatırlanabilir, yorumlanabilir, yeniden anlamlandırılabilir. Gelecek ise henüz gerçekleşmediği için bilincin doğrudan erişemediği tek zamansal bölge olarak kalır. Zihinsel asimetriyi sürekli canlı tutan da budur. Bilinç, doğrudan deneyimleyemediği bir zamana göre karar vermek, umut etmek, korkmak ve plan yapmak zorundadır.
Tam da bu nedenle sabır ve acele öncelikle gelecekle ilişki kurma biçimleri olarak ortaya çıkar. Her ikisi de geleceğin özne üzerindeki erişilemezliğini ortadan kaldırmaya çalışır; ancak bunu birbirinden farklı mantıklarla gerçekleştirir. Birinde gelecek şimdiki iradeye bağlanarak mevcut deneyime katılır; diğerinde ise gelecek, henüz zamanı gelmeden bugünün belirleyici ilkesi hâline getirilir. İki yaklaşımın ortak yönü, geleceği artık yalnızca gelecekte bırakmamalarıdır.
Zamansal asimetrinin çözülme teşebbüsü tam da burada başlar. Özne, yalnızca şimdiyi yaşayabilmesine rağmen geleceğin belirleyiciliğinden kurtulamaz. Bu nedenle gelecekle yeni bir ontolojik ilişki kurmak zorunda kalır. Sabır ve acele, tam da bu zorunluluğun iki farklı ifadesidir. Biri geleceği bugünkü iradeye yaklaştırır, diğeri bugünkü deneyimi geleceğin zorunluluğuna yaklaştırır. Her iki durumda da amaç aynıdır: Bilincin üç boyutlu zaman alışkanlığını, yeniden tek boyutlu deneyim zemini üzerinde mümkün kılmak.
2. Sabır: Geleceğin Şimdiki İradeye Bağlanması
2.1 Sabır ile Edilgin Bekleyiş Arasındaki Ayrım
Sabır kavramı gündelik dilde çoğunlukla beklemek, katlanmak, tahammül etmek ya da zamanı gelinceye kadar hareketsiz kalabilmek anlamında kullanılır. Böyle bir kullanım, sabrı öznenin zamana müdahale etmediği edilgin bir ruh hâline indirger. Beklenen olay gerçekleşinceye kadar öznenin yalnızca süreyi tükettiği, zamanın ise kendi doğal akışı içerisinde ilerlediği varsayılır. Bu nedenle sabırlı insan, çoğu zaman hiçbir şey yapmayan fakat beklemeyi başarabilen kişi olarak tasvir edilir. Oysa böyle bir tanım, sabrın görünürdeki davranışını açıklasa da, onu mümkün kılan zamansal yapıyı açıklamaktan uzaktır.
Beklemek ile sabretmek aynı deneyim değildir. Bir otobüsün gelmesini beklemek, bir dosyanın sonuçlanmasını beklemek ya da trafik ışığının yeşile dönmesini beklemek, zamansal olarak edilgin süreçlerdir. Özne burada gelecekte meydana gelecek olaya herhangi bir ontolojik bağ kurmaz; yalnızca olayın gerçekleşmesini bekler. Bekleyiş boyunca zaman, öznenin dışında akan bağımsız bir süreç olarak deneyimlenir. Sabır ise bundan farklıdır. Sabır söz konusu olduğunda özne, yalnızca geleceğin gelmesini beklemez; gelecekte gerçekleşecek belirlenimle şimdiden ilişki kurmaya başlar. Böylece zamanın akışı dışsal olmaktan çıkar, öznenin iradesiyle iç içe geçer.
Farkın kaynağı, eylemin varlığı ya da yokluğu değildir. Son derece hareketli bir insan sabırlı olabilir; aynı şekilde hiçbir şey yapmayan biri sabırsız olabilir. Belirleyici olan, hareket miktarı değil, hareketin zamansal referansıdır. Sabırlı özne, bugünkü davranışlarını gelecekte gerçekleşmesini beklediği belirlenime göre düzenlerken, o belirlenimin henüz fiilen mevcut olmamasını problem hâline getirmez. Gelecek, eksikliği hissedilen boş bir alan olmaktan çıkar; şimdiki iradenin yöneldiği belirli bir ufuk hâline gelir.
Tam da bu nedenle sabır psikolojik dayanıklılık olarak tanımlanamaz. Dayanıklılık, acıya veya zorluğa katlanabilme kapasitesini ifade eder; sabır ise zaman kipleri arasında kurulan özel bir ilişkiyi ifade eder. İnsan herhangi bir acıya büyük bir direnç gösterebilir; fakat gelecekle hiçbir bağ kurmuyorsa sabırlı değildir. Benzer biçimde fiziksel ya da duygusal olarak son derece kırılgan bir özne, gelecekte gerçekleştirmeyi amaçladığı belirlenime sarsılmaz biçimde bağlıysa sabırlı olabilir. Sabır, karakter özelliğinden önce zamansal bir örgütlenme biçimidir.
Buradan hareketle sabrın pasiflik ile özdeşleştirilmesi de anlamını yitirir. Dışarıdan bakıldığında sabırlı insanın beklediği düşünülebilir; fakat öznel düzeyde gerçekleşen süreç bunun tam tersidir. Bekleyiş yalnızca görünürde hareketsizlik izlenimi üretir. Bilincin içinde ise sürekli devam eden bir iradi bağlanma faaliyeti vardır. Gelecekteki belirlenim her an yeniden doğrulanır, bugünkü davranışlar ona göre yeniden düzenlenir ve özne kendi zamanını bu bağ üzerinden yeniden kurar. Dolayısıyla sabır, hareketsizlik değil, görünmeyen bir zamansal etkinliktir.
Sabırsızlık da aynı nedenle yalnızca bekleyememek olarak açıklanamaz. Bekleyemeyen insanın temel sorunu geçen sürenin uzunluğu değildir. Asıl problem, gelecekle kurulan bağın korunamamasıdır. Gelecek, şimdiki iradeden koptuğu anda zaman yeniden parçalanmaya başlar. Özne geleceği artık kendi deneyiminin devamı olarak hissedemez; onu ulaşılması gereken dışsal bir bölge olarak algılar. Sabırsızlık hissi de tam bu kopuştan doğar. Rahatsızlık yaratan şey, zamanın yavaş ilerlemesi değil; zamanın yeniden üç parçaya ayrılmasıdır.
Sabır böylece tamamen farklı bir ontolojik görünüm kazanır. Artık söz konusu olan, zamanı geçirmek ya da beklemeyi öğrenmek değildir. Asıl mesele, henüz gerçekleşmemiş bir belirlenimin özneyle olan ilişkisinin kesintiye uğramamasıdır. Beklemek, zamanın geçmesini bekler; sabır ise gelecekle kurulmuş ilişkinin korunmasını sağlar. İki deneyim arasındaki fark da tam olarak burada ortaya çıkar. Birinde özne zamanın dışındadır; diğerinde zamanın kendisi öznenin iradesiyle yeniden örgütlenmektedir.
2.2 Henüz Gerçekleşmemiş Belirlenimin Şimdide Etkinleşmesi
Sabır, gelecekte gerçekleşecek bir olaya ilişkin beklentiyi korumaktan ibaret değildir. Eğer durum yalnızca beklentinin sürdürülmesi olsaydı, sabır ile umut arasında belirgin bir fark kalmazdı. Oysa sabır, geleceğe ilişkin psikolojik bir beklentiden daha güçlü bir yapı kurar. Henüz gerçekleşmemiş olan belirlenim, yalnızca düşüncenin konusu olarak kalmaz; bugünkü iradenin etkin ilkelerinden biri hâline gelir. Başka bir ifadeyle gelecek, gerçekleşmeden önce öznenin mevcut davranışlarını belirlemeye başlar.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, geleceğin ontolojik olarak şimdiye taşındığını söylemek değildir. Gelecek yine gelecekte kalmaya devam eder. Değişen şey, geleceğin özne üzerindeki işlevinin zamanıdır. Fiilen henüz mevcut olmayan bir belirlenim, öznenin bugünkü kararlarında etkili olmaya başlar. Böylece gerçekleşmemiş olan olayın kendisi değil, ona yönelmiş iradi bağlılık şimdide etkinleşir.
Uzun yıllar sürecek bir eğitimi tamamlamak isteyen öğrenciyi düşünelim. Diplomanın kendisi henüz mevcut değildir; mezuniyet de gelecekte gerçekleşecektir. Buna rağmen özne bugünkü uykusunu, çalışma düzenini, sosyal ilişkilerini ve gündelik tercihlerini bu henüz gerçekleşmemiş belirlenime göre düzenler. Gelecek olay bugünde var değildir; fakat bugünkü davranışların kurucu ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Sabır tam olarak bu dönüşümü ifade eder. Gelecekteki belirlenim, gerçekleşmeden önce iradi düzeyde şimdinin içine katılır.
İradi bağlılığın sürekliliği burada belirleyici önem taşır. Geleceğe yönelik tek seferlik bir istek sabır oluşturmaz. Sabır, gelecekteki belirlenimin her yeni şimdi anında yeniden onaylanmasını gerektirir. Özne her kararında aynı gelecekle yeniden ilişki kurar; her yeni anda aynı belirlenimi bugünkü davranışların ölçütü hâline getirir. Böylece gelecek tek seferlik bir hedef olmaktan çıkar, şimdinin sürekli çalışan belirleyici ilkelerinden biri hâline gelir.
Dışarıdan bakıldığında bütün bunlar sıradan bir planlama faaliyeti gibi görünebilir. Fakat planlama ile sabır arasında önemli bir ayrım vardır. Planlama geleceğe ilişkin olası eylem dizilerini düzenler; sabır ise geleceğin bugünkü iradeyle kurduğu ontolojik bağı korur. İnsan ayrıntılı planlar yapabilir, fakat ilk güçlükte gelecekle kurduğu ilişkiyi kaybedebilir. Böyle bir durumda plan vardır; sabır yoktur. Aynı şekilde çok az plan yapan bir özne, gelecekteki belirlenime güçlü biçimde bağlı kalıyorsa sabır devam etmektedir. Dolayısıyla belirleyici olan planın ayrıntısı değil, iradi bağın sürekliliğidir.
Henüz gerçekleşmemiş olanın bugünkü iradeye yön vermesi ilk bakışta paradoks gibi görünebilir. Çünkü klasik nedensellik anlayışında neden her zaman sonuçtan önce gelir. Burada ise henüz gerçekleşmemiş bir sonucun bugünkü davranışlarda etkili olduğu söylenmektedir. Gerçekte yaşanan şey, geleceğin geçmişe doğru nedensel etkide bulunması değildir. Etkinleşen unsur, geleceğin kendisi değil; geleceğe yönelmiş öznel bağlılıktır. Sabır, geleceği bugüne taşımadığı hâlde, geleceğe ilişkin iradi belirlenimi bugünün etkin ilkesi hâline getirir. Paradoks da tam bu ince ayrım sayesinde çözülür.
Sabır kavramının özgünlüğü tam burada belirginleşmeye başlar. İnsan geleceği beklemez; gelecekte gerçekleşmesini istediği belirlenime şimdiden bağlanır. Bekleme edilgin bir süre tüketimidir; bağlanma ise zamansal bir kuruluştur. Sabır, zamanı geçirmeye çalışmaz; zamanın farklı kipleri arasında yeni bir ilişki kurar. Henüz gerçekleşmemiş olanın bugünkü irade üzerinde etkinlik kazanması sayesinde, geleceğin erişilemezliği ilk kez öznel düzeyde aşılmaya başlanır. Burada kurulan ilişki, sabrın yalnızca ahlaki bir erdem değil, zamanın ontolojik örgütlenmesine ilişkin temel bir operatör olduğunu göstermeye yeterlidir.
Tepkiniz Nedir?