Sabır ve Acele Üzerine: Öznel Zamanın Ontolojisi

Sabır ve aceleyi psikolojik tutumlar olarak değil, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ontolojik asimetriyi yeniden düzenleyen iki zamansal operatör olarak ele alan yoğun bir öznel zaman çözümlemesi.

1. Öznel Zamanın Ontolojik Asimetrisi

1.1 Yalnızca Şimdinin Deneyimlenebilirliği

Zaman üzerine geliştirilen hemen her kuram, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurulan ilişkinin niteliğini açıklamaya çalışır. Çoğu yaklaşım bu üç zamanı, birbirini izleyen ya da birbirine eklemlenen farklı ontolojik bölgeler olarak ele alır; geçmiş yaşanmış olanı, şimdi yaşanmakta olanı, gelecek ise henüz gerçekleşmemiş olanı ifade eder. İlk bakışta son derece doğal görünen bu ayrım, öznel deneyimin kendisi dikkate alındığında önemli bir güçlük üretir. Çünkü insan bilinci, bu üç zamana eşit biçimde dağılmış bir deneyim alanına sahip değildir. Bilinç, hangi içeriğe yönelirse yönelsin, hangi olayı düşünürse düşünsün ya da hangi zamanı konu edinirse edinsin, bunu daima tek bir ontolojik zeminde gerçekleştirir: şimdi.

İnsanın doğrudan deneyimleyebildiği tek şey, içinde bulunduğu mevcut bilinç durumudur. Dış dünyaya ilişkin algılar, bedensel duyumlar, düşünceler, duygular, kararlar, beklentiler ve hatırlamalar farklı içeriklere sahip olabilir; ancak bunların tamamı aynı ontolojik koşul altında gerçekleşir. Hiç kimse geçmişi geçmişte deneyimlemez; geçmişe ilişkin her deneyim, geçmiş olayın kendisi değil, o olaya ait bir hatırlamanın şimdiki bilinçte yeniden kurulmasıdır. Aynı biçimde gelecek de gelecekte deneyimlenmez; geleceğe ilişkin her tasarım, henüz gerçekleşmemiş bir olasılığın şimdiki bilinç içinde imgeleştirilmesidir. Deneyimin yöneldiği nesne değişebilir; fakat deneyimin gerçekleştiği ontolojik zemin hiçbir zaman değişmez. Bilincin erişebildiği tek varlık alanı, içinde bulunduğu şimdidir.

Burada yapılması gereken ilk ayrım, olay ile olayın deneyimlenmesi arasındadır. Geçmişte gerçekleşmiş bir savaş, çocukluk anısı ya da dün yaşanmış herhangi bir konuşma, tarihsel olarak geçmişe aittir; fakat öznenin bu olaya yeniden yönelmesi, geçmişte değil, mevcut bilinç anında gerçekleşir. Aynı durum gelecek için de geçerlidir. Yarın yapılacak bir görüşme, yıllar sonra ulaşılması hedeflenen bir amaç ya da henüz meydana gelmemiş herhangi bir ihtimal, geleceğe ait olabilir; ancak bunlara ilişkin kaygı, umut, plan veya beklenti gelecekte değil, yalnızca şimdi yaşanır. Dolayısıyla bilincin nesnesi zamansal olarak farklı bölgelerde bulunabilse bile, bilincin kendisi bu bölgelerin hiçbirine dağılmaz; daima tek bir ontolojik merkezde faaliyet gösterir.

Öznel zaman deneyiminin tek boyutlu olduğu iddiası tam da buradan doğar. "Tek boyut" ifadesi, zamanın fiziksel yapısına ilişkin bir önerme değil, deneyimin ontolojik sınırına ilişkin bir belirlenimdir. İnsan bilinci, hangi zamana yönelirse yönelsin, bunu yalnızca şimdide yapabilir. Geçmiş, şimdiye taşınmış bir hatırlama; gelecek ise şimdi içinde kurulmuş bir tasarı olarak vardır. Başka bir ifadeyle geçmiş ve gelecek, öznel deneyim bakımından bağımsız ontolojik alanlar değil, şimdinin farklı yönelim kipleridir. Bilinç, hiçbir zaman şimdinin dışına çıkmaz; yalnızca şimdinin içinde farklı zamansal içerikler üretir.

Buna rağmen gündelik yaşantıda zaman çoğunlukla üç ayrı bölgeden oluşan geniş bir yapıymış gibi düşünülür. İnsan kararlarını verirken geçmiş deneyimlerini referans alır, gelecekte gerçekleşmesini beklediği olaylara göre plan yapar ve bunların tamamını sanki eşzamanlı olarak erişebildiği üç ayrı ontolojik alan varmışçasına organize eder. Bellek, beklenti, pişmanlık, umut, korku ve planlama gibi zihinsel faaliyetler de bu üçlü ayrımı sürekli yeniden üretir. Böylece bilinç, fiilen yalnızca şimdide bulunmasına rağmen, kendi işleyişini geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dağıtılmış çok katmanlı bir zamansallık üzerine kurmaya başlar.

İşte öznel zamanın temel gerilimi burada ortaya çıkar. Deneyimin ontolojik yapısı ile zihnin işlevsel organizasyonu aynı mantığa sahip değildir. Deneyim yalnızca tek bir zaman kipinde gerçekleşirken, zihinsel yaşam üç farklı zaman kipini aynı anda etkin kabul ederek çalışır. İnsan, geçmişten etkilenir, geleceği planlar ve bunların tamamını mevcut bilinç anında gerçekleştirir; fakat çoğu zaman bu işlemlerin tamamının yine yalnızca şimdide gerçekleştiğini fark etmez. Bilinç, kendi faaliyet alanını genişleterek geçmişi ve geleceği bağımsız gerçeklik alanları gibi işlemeye başlar; buna karşın deneyimin kendisi hiçbir zaman bu genişlemeyi takip etmez.

Bu yapı, yalnızca psikolojik bir alışkanlık ya da bilişsel bir yanılsama değildir; daha derin bir ontolojik gerilime işaret eder. Deneyim tek boyutlu kalırken zihnin kendisi üç boyutlu bir zaman mimarisi kurar. Başka bir ifadeyle, insanın yaşadığı zaman ile insanın düşündüğü zaman aynı yapıya sahip değildir. Bilincin doğrudan erişebildiği ontolojik gerçeklik yalnızca şimdidir; fakat bilinç kendi pratik işleyişini geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bölüştürerek sürdürür. Tam da bu nedenle öznel zaman, ilk bakışta göründüğü kadar yalın değildir. En temel güçlük, zamanın kendisinde değil; tek boyutlu bir deneyim zemini üzerinde üç boyutlu bir zihinsel düzen kurmaya çalışan bilincin yapısında ortaya çıkar. Bu yapısal uyumsuzluk, öznel zamanın merkezinde yer alan ontolojik asimetrinin ilk biçimini oluşturur.       

1.2 Geçmişin Bellekte Yeniden Kurulması

Geçmiş üzerine düşünülürken çoğu zaman yapılan ilk varsayım, onun artık var olmayan fakat geride izlerini bırakan tamamlanmış bir zaman bölgesi olduğudur. Böyle bir yaklaşım, geçmişi bilincin dışında duran bağımsız bir ontolojik alan olarak kabul eder ve belleği de bu alanda bulunan içeriklere ulaşmayı sağlayan edilgin bir depo gibi yorumlar. Oysa öznel deneyim bakımından bellek, hazır hâlde duran verilere açılan bir arşiv değildir. Bilincin geçmişe yönelmesi, daha önce yaşanmış olan bir olaya yeniden ulaşmak değil; o olayı şimdiki bilinç içinde yeniden kurmaktır. Deneyimlenen şey, geçmişin kendisi değil, geçmişin şimdi içerisindeki yeniden üretimidir.

Hatırlama eylemi dikkatle incelendiğinde, geçmişe ilişkin hiçbir unsurun kendi tarihsel konumunda deneyimlenemediği görülür. Çocuklukta yaşanmış bir olay hatırlandığında, özne çocukluğa geri dönmez; yalnızca bugünkü bilincinde çocukluk hakkında yeni bir deneyim yaşar. Benzer biçimde dün yaşanmış bir konuşma ya da yıllar önce gerçekleşmiş herhangi bir olay da kendi zamanına geri getirilmez. Bilincin karşılaştığı şey, geçmiş olayın kendisi değil, geçmişe ilişkin mevcut bir temsil biçimidir. Böylece geçmiş, öznenin doğrudan eriştiği bağımsız bir zaman olmaktan çıkar; şimdinin içinde yeniden biçim kazanan bir içerik hâline gelir.

Belleğin bu niteliği, geçmişin öznel düzeyde belirli ölçüde denetlenebilir olmasının da temel nedenidir. Hatırlanacak olay seçilebilir, çağrışımlar yönlendirilebilir, bazı anılar uzun süre bastırılabilir, bazıları ise sürekli yeniden canlandırılabilir. Aynı tarihsel olay, farklı yaşam dönemlerinde bambaşka anlamlar kazanabilir. Çocuklukta utanç verici görünen bir deneyim, yetişkinlikte öğretici bir dönüm noktası olarak yorumlanabilir; büyük bir kayıp yıllar sonra kişisel dönüşümün başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Tarihsel olay değişmez; değişen, onun şimdiki bilinç tarafından yeniden kuruluş biçimidir.

Tam da bu nedenle geçmiş ile tarih arasında önemli bir ayrım yapmak gerekir. Tarih, gerçekleşmiş olayların nesnel sıralanışını ifade ederken; geçmiş, öznenin bu olaylarla kurduğu mevcut ilişkiyi ifade eder. Tarih değiştirilemez; fakat geçmiş deneyimi sürekli yeniden düzenlenebilir. Öznel zaman bakımından belirleyici olan da budur. İnsan geçmişini yaşamaz; geçmişiyle ilişki kurar. Bu ilişkinin her kurulumu ise zorunlu olarak şimdide meydana gelir. Dolayısıyla geçmiş, öznenin arkasında donmuş duran kapalı bir alan değil, bilincin sürekli yeniden işlediği dinamik bir yapı olarak anlaşılmalıdır.

Belleğin yeniden kurucu niteliği yalnızca bireysel anılarla sınırlı değildir. Kimlik dediğimiz yapı da büyük ölçüde geçmişin şimdide tekrar tekrar yorumlanmasıyla oluşur. İnsan kendisini tanımlarken çocukluğunu, başarılarını, travmalarını, ilişkilerini ve kırılma anlarını anlatır; ancak bunların hiçbiri geçmişte kurulmaz. Kimlik anlatısı, her defasında mevcut bilinç durumundan hareketle yeniden örgütlenir. Aynı insan, farklı dönemlerde kendi yaşam öyküsünü farklı merkezler etrafında kurabilir. Değişen yalnızca anlatı değildir; geçmişin özne üzerindeki işlevi de değişir. Böylece bellek, yalnızca eski bilgileri muhafaza eden bir mekanizma olmaktan çıkar; öznenin zamansal sürekliliğini her an yeniden üreten kurucu bir faaliyet hâline gelir.

Hatırlamanın ontolojik önemi tam da burada belirginleşir. Eğer geçmiş, yalnızca şimdide yeniden kurulabiliyorsa, öznenin geçmişle kurduğu ilişkinin tamamı mevcut bilinç tarafından belirlenmektedir. Başka bir ifadeyle geçmiş, şimdinin dışında varlığını sürdüren erişilebilir ikinci bir deneyim alanı değildir. Bilincin geçmişe yönelmesi, aslında yine şimdinin sınırları içinde gerçekleşen özel bir bilinç hareketidir. Geçmişin ontolojik bağımsızlığı böylece zayıflarken, şimdinin kurucu konumu daha görünür hâle gelir. İnsan geçmişe döndüğünü düşündüğü her anda, gerçekte şimdinin dışına hiç çıkmamaktadır.

Belleğin bu yapısı, zamanın öznel deneyiminde önemli bir sonuç doğurur. Geçmiş, her ne kadar kronolojik olarak geride bulunsa da, deneyim bakımından sürekli şimdiye bağımlıdır. Öznenin onu çağırabilmesi, yorumlayabilmesi, bastırabilmesi veya yeniden anlamlandırabilmesi, geçmişin zaten şimdinin işlemleri altında bulunmasından kaynaklanır. Böylece geçmiş, deneyim açısından erişilemeyen kapalı bir bölge değil; şimdinin sürekli üzerinde çalıştığı zamansal bir içerik hâline gelir. Bu özellik, gelecekle arasındaki temel farkın da ilk işaretini oluşturur.

1.3 Geleceğin Hayal Gücünde Tasarlanması

Geçmişin şimdiyle kurduğu ilişkinin karşısında, geleceğin bambaşka bir ontolojik statüsü bulunur. Henüz gerçekleşmemiş olan bir olay, bellekte saklanamaz; çünkü ortada yeniden kurulabilecek tarihsel bir içerik yoktur. Bilinç, geleceğe yöneldiğinde hazır bir veriyi yeniden üretmez; var olmayan bir belirlenimi tasarlamaya başlar. Geleceğe ilişkin her düşünce, öznenin mevcut bilinç anında gerçekleştirdiği kurucu bir faaliyet olarak ortaya çıkar.

Plan yapmak, umut etmek, kaygılanmak, hedef belirlemek ya da olası senaryolar üretmek birbirinden farklı zihinsel etkinlikler gibi görünse de ortak bir zemini paylaşırlar. Bunların tamamı, henüz gerçekleşmemiş bir olaya ilişkin temsil üretme faaliyetidir. İnsan yarınki bir toplantıyı düşündüğünde, aslında yarını yaşamaz; yalnızca şimdiki bilinçte yarına ilişkin bir kurgu oluşturur. Benzer biçimde yıllar sonrasına dair hedefler de geleceğin kendisi değil, geleceğe ilişkin bugünkü tasarımlardır. Deneyim bakımından gelecek hiçbir zaman gelecekte yaşanmaz; daima şimdiki bilinç tarafından önceden kurgulanır.

Hayal gücünün işlevi tam da bu noktada belirginleşir. Bellek geçmişi yeniden kurarken, hayal gücü geleceği ilk kez kurar. İkisi de şimdide faaliyet gösterir; ancak yöneldikleri içerik bakımından ayrılırlar. Belleğin hareket noktası gerçekleşmiş bir olaydır; hayal gücünün hareket noktası ise henüz gerçekleşmemiş bir imkândır. Bu nedenle gelecek, geçmişten daha kırılgan ve daha belirsiz bir yapı taşır. Geçmiş en azından tarihsel olarak tamamlanmıştır; gelecek ise henüz hiçbir ontolojik tamamlanmaya sahip değildir.

Belirsizlik, geleceğin yalnızca epistemolojik değil, öznel deneyim açısından da temel niteliğidir. İnsan geleceğe ilişkin sayısız plan kurabilir; fakat bu planların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği hiçbir zaman kesin değildir. İşte umut ile kaygının aynı anda var olabilmesinin nedeni de budur. Aynı gelecek tasarımı hem başarı beklentisi hem başarısızlık korkusu üretebilir. Çünkü bilinç burada tamamlanmış bir olgu üzerinde değil, henüz belirlenmemiş bir olasılık alanı üzerinde çalışmaktadır.

Önemli olan nokta, bütün bu faaliyetlerin yine yalnızca şimdide gerçekleşmesidir. İnsan geleceğe ilişkin kaygısını gelecekte yaşamaz; şimdi yaşar. Umut geleceğin içinde değil, bugünkü bilinçte hissedilir. Beklenti, plan ve hedef de aynı biçimde mevcut deneyimin parçalarıdır. Gelecek hiçbir zaman doğrudan deneyim alanına girmez; yalnızca şimdide kurulmuş temsiller aracılığıyla bilince katılır. Böylece geçmiş ile gelecek arasında önemli bir ortaklık ortaya çıkar: İkisi de deneyim bakımından yalnızca şimdide erişilebilir hâle gelir.

Bununla birlikte iki yapı arasında belirleyici bir ayrım vardır. Geçmiş, yeniden kurulabilir olduğu için öznenin belirli ölçüde denetimine açıktır; geleceğin böyle bir tarihsel zemini bulunmaz. İnsan geçmişte yaşanmış bir olayı istediği zaman hatırlayabilir ya da bastırabilir; fakat gelecekte yaşanmamış bir olayı aynı kesinlikle yönetemez. Geleceğin özne üzerindeki baskısı da tam olarak buradan doğar. Bilincin doğrudan erişemediği tek zamansal içerik, gelecektir. Öznenin kendi zaman deneyiminde en fazla yabancılaştığı alan da yine budur.

Zamansal asimetrinin gerçek ağırlığı bu noktada hissedilmeye başlar. Geçmiş ve gelecek teorik olarak aynı düzlemde değerlendirilse bile, öznel deneyim onları aynı biçimde işlemez. Geçmiş zaten şimdinin faaliyet alanına çekilmiş durumdadır; gelecek ise hâlâ şimdinin dışında duran tek zamansal ufuk olarak kalır. Dolayısıyla öznel zamanın temel gerilimi, geçmiş ile şimdi arasında değil, şimdi ile gelecek arasında yoğunlaşır. İnsan bilincinin çözmeye çalışacağı esas problem de tam olarak burada doğmaktadır.                                                                                                                                                   

1.4 Tek Boyutlu Deneyim ve Üç Boyutlu Zihin Kurgusu

Geçmişin bellekte, geleceğin ise hayal gücünde yeniden kuruluyor olması, ilk bakışta yalnızca iki farklı zihinsel faaliyeti açıklıyor gibi görünür. Fakat bu iki süreç birlikte değerlendirildiğinde çok daha temel bir sonuca ulaşılır. Bellek de hayal gücü de farklı zamansal içeriklerle ilgilenmelerine rağmen aynı ontolojik zeminde faaliyet gösterirler. Hatırlama da beklenti de planlama da pişmanlık da umut da aynı yerde gerçekleşir: şimdide. Böylece geçmiş ve gelecek, deneyimin kendisine yeni zaman katmanları eklemez; yalnızca şimdinin farklı yönelim biçimlerini oluştururlar. Deneyim bakımından zaman hiçbir zaman çoğalmaz. Çoğalan, bilincin yöneldiği içeriklerdir.

İnsan zihni ise bu tek boyutlu deneyim yapısını olduğu gibi korumaz. Gündelik yaşamın neredeyse bütün pratikleri, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dağıtılmış üç ayrı zaman alanı varmış gibi örgütlenir. Eğitim geleceğe yatırım olarak görülür, pişmanlık geçmişe yöneltilir, karar verme süreci gelecekteki sonuçlara göre şekillendirilir, kimlik geçmiş deneyimlere yaslanır. Zihinsel hayatın tamamı, üç farklı zamanın eşzamanlı biçimde etkin olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Bilinç yalnızca şimdiyi deneyimlerken, kendi organizasyonunu üç ayrı zamansal bölgeye yayılmış gibi sürdürmeye başlar.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu üçlü yapının tamamen yanılsama olduğu değildir. Bellek gerçekten vardır; beklenti gerçekten vardır; planlama gerçekten vardır. Sorun bunların varlığında değil, ontolojik statülerinin yanlış konumlandırılmasındadır. Bilinç, şimdide gerçekleştirdiği faaliyetleri geçmişte ve gelecekte işliyormuş gibi düşünmeye başlar. Böylece farklı zamansal yönelimler, farklı ontolojik alanlar olarak algılanır. Oysa öznel deneyim açısından bütün bu faaliyetlerin ortak zemini değişmeden kalmaktadır.

Söz konusu ayrım, özellikle karar verme süreçlerinde daha görünür hâle gelir. İnsan bir tercih yaparken geçmiş deneyimlerini değerlendirir, gelecekte ortaya çıkabilecek sonuçları hesaplar ve mevcut durumda bir karar verir. İlk bakışta üç farklı zaman aynı süreçte etkinmiş gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında geçmiş değerlendirmesi de geleceğe ilişkin hesap da karar verme eylemi de tek bir bilinç anında gerçekleşmektedir. Zihnin işlem basamakları çoğalmaktadır; fakat deneyimin ontolojik zemini hiçbir aşamada değişmemektedir. Zaman, bilinç tarafından çoğaltılır; deneyim tarafından değil.

Benzer durum duygusal yaşam için de geçerlidir. Özlem geçmişe yönelmiş görünür, kaygı geleceğe yönelmiş görünür, mutluluk ise çoğu zaman şimdiki yaşantıya bağlanır. Böyle bir sınıflandırma sezgisel olarak ikna edicidir. Ne var ki özlem de kaygı da mutluluk da aynı anda yaşanamaz; her biri yalnızca mevcut bilinç durumunda hissedilir. Geçmişte duyulan özlem geçmişte hissedilmez; şimdi hissedilir. Geleceğe ilişkin korku gelecekte yaşanmaz; şimdi yaşanır. Duyguların nesnesi farklı zamansal yönlere işaret etse bile, duygunun kendisi ontolojik olarak tek bir zaman kipine bağlı kalır.

Tam da bu nedenle deneyim ile zihinsel organizasyon arasında yapısal bir uyumsuzluk ortaya çıkar. Deneyim tek boyutlu kalırken, zihnin işleyişi üç boyutlu bir zaman modeli kurar. İnsan yalnızca şimdiyi yaşayabildiği hâlde, kendisini aynı anda geçmiş tarafından belirlenen ve gelecek tarafından yönlendirilen bir varlık olarak tasarlar. Böylece bilincin fiilen yaşadığı zaman ile kendisini içinde düşündüğü zaman birbirinden ayrılmaya başlar. Ayrışma, zamanın kendisinden değil, zamanın bilinç tarafından temsil edilme biçiminden kaynaklanır.

Bu uyumsuzluk yalnızca teorik bir mesele değildir; insan davranışının neredeyse tamamını belirleyen temel yapılardan biridir. Pişmanlık, umut, kaygı, sabır, acele, planlama, erteleme, kararsızlık ve beklenti gibi görünen birbirinden bağımsız psikolojik durumların ortak zemini de burada bulunur. Çünkü bunların tamamı, tek boyutlu deneyim ile üç boyutlu zaman tasarımı arasındaki ilişkinin farklı biçimlerde kurulmasından doğar. İnsan çoğu zaman yaşadığı zaman ile düşündüğü zaman arasındaki ayrımı fark etmez; buna rağmen bütün zihinsel hayatı tam da bu ayrımın üzerinde yükselir.

Böylece öznel zamanın temel problemi daha açık biçimde görünür hâle gelir. Ontolojik olarak yalnızca şimdi vardır; buna karşılık bilinç kendi işleyişini geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dağıtılmış çok katmanlı bir yapı olarak sürdürür. Deneyim ile temsil aynı mantıkla çalışmadığı için, bilincin içinde sürekli yeniden üretilen bir zamansal asimetri oluşur. İnsan yalnızca şimdide yaşarken, zihni sanki üç farklı zamanın aynı anda erişilebilir olduğu varsayımıyla hareket eder. Öznel zamanın merkezinde yer alan gerilim tam olarak bu ayrışmadan doğmaktadır.

1.5 Zamansal Asimetrinin Çözüm Operatörleri Olarak Sabır ve Acele

İnsan zihni, deneyim ile zaman tasarımı arasındaki bu uyumsuzluğu sürekli olarak üretmekle kalmaz; aynı zamanda onu gidermeye de çalışır. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bölünmüş bir zaman bilinci içinde yaşamak, özneyi sürekli dağılmış bir belirlenim alanı içinde bırakır. Kararlar başka bir zamana, beklentiler başka bir zamana, deneyim ise yalnızca şimdiye ait olduğunda, özne kendi zamansal bütünlüğünü korumakta güçlük çekmeye başlar. Zamansal asimetri yalnızca kuramsal bir problem değil, aynı zamanda yaşanan bir gerilimdir.

Bu gerilim karşısında geliştirilen en temel iki yönelim, sabır ve aceledir. Gündelik dilde çoğu zaman birbirinin karşıtı olarak kullanılan bu iki kavram, daha yakından incelendiğinde aynı ontolojik problemin iki farklı çözüm girişimi olarak görünmeye başlar. Her ikisinin de ortak amacı, deneyimin tek boyutlu yapısıyla zihnin üç boyutlu organizasyonu arasındaki ayrılığı azaltmaktır. Ayrıldıkları nokta ise bunu hangi yönde gerçekleştirdikleridir.

Sabır, ilk bakışta edilgin bekleyiş olarak anlaşılır. Acele ise kontrolsüz hızlanma ya da zamana yetişememe hâli olarak değerlendirilir. Böyle yorumlandığında iki kavram yalnızca davranış biçimlerini ifade eder. Oysa davranışın arkasındaki zamansal yapı incelendiğinde, her ikisinin de çok daha derin bir işleve sahip olduğu görülür. Sabır da acele de zamanın akışını değiştirmez; öznenin zamanla kurduğu ilişkiyi yeniden düzenler. Başka bir ifadeyle bunlar psikolojik eğilimlerden önce zamansal operatörlerdir.

"Operatör" kavramı burada özellikle önemlidir. Çünkü sabır ve acele yeni bir zaman üretmez; mevcut zamansal öğeler arasındaki ilişkinin kuruluş biçimini değiştirir. Bilinç, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağları farklı biçimlerde yeniden örgütleyerek öznel zamanın parçalanmış yapısını gidermeye çalışır. Dolayısıyla mesele, zamanın nesnel akışı değil, zamansal belirlenimlerin özne üzerindeki dağılımıdır.

Gerçek sorun gelecekte yoğunlaşır. Geçmiş, daha önce de belirtildiği gibi, belleğin işlemleri sayesinde zaten şimdinin içine çekilmiş durumdadır. Hatırlanabilir, yorumlanabilir, yeniden anlamlandırılabilir. Gelecek ise henüz gerçekleşmediği için bilincin doğrudan erişemediği tek zamansal bölge olarak kalır. Zihinsel asimetriyi sürekli canlı tutan da budur. Bilinç, doğrudan deneyimleyemediği bir zamana göre karar vermek, umut etmek, korkmak ve plan yapmak zorundadır.

Tam da bu nedenle sabır ve acele öncelikle gelecekle ilişki kurma biçimleri olarak ortaya çıkar. Her ikisi de geleceğin özne üzerindeki erişilemezliğini ortadan kaldırmaya çalışır; ancak bunu birbirinden farklı mantıklarla gerçekleştirir. Birinde gelecek şimdiki iradeye bağlanarak mevcut deneyime katılır; diğerinde ise gelecek, henüz zamanı gelmeden bugünün belirleyici ilkesi hâline getirilir. İki yaklaşımın ortak yönü, geleceği artık yalnızca gelecekte bırakmamalarıdır.

Zamansal asimetrinin çözülme teşebbüsü tam da burada başlar. Özne, yalnızca şimdiyi yaşayabilmesine rağmen geleceğin belirleyiciliğinden kurtulamaz. Bu nedenle gelecekle yeni bir ontolojik ilişki kurmak zorunda kalır. Sabır ve acele, tam da bu zorunluluğun iki farklı ifadesidir. Biri geleceği bugünkü iradeye yaklaştırır, diğeri bugünkü deneyimi geleceğin zorunluluğuna yaklaştırır. Her iki durumda da amaç aynıdır: Bilincin üç boyutlu zaman alışkanlığını, yeniden tek boyutlu deneyim zemini üzerinde mümkün kılmak.                                                                                                                                                            

2. Sabır: Geleceğin Şimdiki İradeye Bağlanması

2.1 Sabır ile Edilgin Bekleyiş Arasındaki Ayrım

Sabır kavramı gündelik dilde çoğunlukla beklemek, katlanmak, tahammül etmek ya da zamanı gelinceye kadar hareketsiz kalabilmek anlamında kullanılır. Böyle bir kullanım, sabrı öznenin zamana müdahale etmediği edilgin bir ruh hâline indirger. Beklenen olay gerçekleşinceye kadar öznenin yalnızca süreyi tükettiği, zamanın ise kendi doğal akışı içerisinde ilerlediği varsayılır. Bu nedenle sabırlı insan, çoğu zaman hiçbir şey yapmayan fakat beklemeyi başarabilen kişi olarak tasvir edilir. Oysa böyle bir tanım, sabrın görünürdeki davranışını açıklasa da, onu mümkün kılan zamansal yapıyı açıklamaktan uzaktır.

Beklemek ile sabretmek aynı deneyim değildir. Bir otobüsün gelmesini beklemek, bir dosyanın sonuçlanmasını beklemek ya da trafik ışığının yeşile dönmesini beklemek, zamansal olarak edilgin süreçlerdir. Özne burada gelecekte meydana gelecek olaya herhangi bir ontolojik bağ kurmaz; yalnızca olayın gerçekleşmesini bekler. Bekleyiş boyunca zaman, öznenin dışında akan bağımsız bir süreç olarak deneyimlenir. Sabır ise bundan farklıdır. Sabır söz konusu olduğunda özne, yalnızca geleceğin gelmesini beklemez; gelecekte gerçekleşecek belirlenimle şimdiden ilişki kurmaya başlar. Böylece zamanın akışı dışsal olmaktan çıkar, öznenin iradesiyle iç içe geçer.

Farkın kaynağı, eylemin varlığı ya da yokluğu değildir. Son derece hareketli bir insan sabırlı olabilir; aynı şekilde hiçbir şey yapmayan biri sabırsız olabilir. Belirleyici olan, hareket miktarı değil, hareketin zamansal referansıdır. Sabırlı özne, bugünkü davranışlarını gelecekte gerçekleşmesini beklediği belirlenime göre düzenlerken, o belirlenimin henüz fiilen mevcut olmamasını problem hâline getirmez. Gelecek, eksikliği hissedilen boş bir alan olmaktan çıkar; şimdiki iradenin yöneldiği belirli bir ufuk hâline gelir.

Tam da bu nedenle sabır psikolojik dayanıklılık olarak tanımlanamaz. Dayanıklılık, acıya veya zorluğa katlanabilme kapasitesini ifade eder; sabır ise zaman kipleri arasında kurulan özel bir ilişkiyi ifade eder. İnsan herhangi bir acıya büyük bir direnç gösterebilir; fakat gelecekle hiçbir bağ kurmuyorsa sabırlı değildir. Benzer biçimde fiziksel ya da duygusal olarak son derece kırılgan bir özne, gelecekte gerçekleştirmeyi amaçladığı belirlenime sarsılmaz biçimde bağlıysa sabırlı olabilir. Sabır, karakter özelliğinden önce zamansal bir örgütlenme biçimidir.

Buradan hareketle sabrın pasiflik ile özdeşleştirilmesi de anlamını yitirir. Dışarıdan bakıldığında sabırlı insanın beklediği düşünülebilir; fakat öznel düzeyde gerçekleşen süreç bunun tam tersidir. Bekleyiş yalnızca görünürde hareketsizlik izlenimi üretir. Bilincin içinde ise sürekli devam eden bir iradi bağlanma faaliyeti vardır. Gelecekteki belirlenim her an yeniden doğrulanır, bugünkü davranışlar ona göre yeniden düzenlenir ve özne kendi zamanını bu bağ üzerinden yeniden kurar. Dolayısıyla sabır, hareketsizlik değil, görünmeyen bir zamansal etkinliktir.

Sabırsızlık da aynı nedenle yalnızca bekleyememek olarak açıklanamaz. Bekleyemeyen insanın temel sorunu geçen sürenin uzunluğu değildir. Asıl problem, gelecekle kurulan bağın korunamamasıdır. Gelecek, şimdiki iradeden koptuğu anda zaman yeniden parçalanmaya başlar. Özne geleceği artık kendi deneyiminin devamı olarak hissedemez; onu ulaşılması gereken dışsal bir bölge olarak algılar. Sabırsızlık hissi de tam bu kopuştan doğar. Rahatsızlık yaratan şey, zamanın yavaş ilerlemesi değil; zamanın yeniden üç parçaya ayrılmasıdır.

Sabır böylece tamamen farklı bir ontolojik görünüm kazanır. Artık söz konusu olan, zamanı geçirmek ya da beklemeyi öğrenmek değildir. Asıl mesele, henüz gerçekleşmemiş bir belirlenimin özneyle olan ilişkisinin kesintiye uğramamasıdır. Beklemek, zamanın geçmesini bekler; sabır ise gelecekle kurulmuş ilişkinin korunmasını sağlar. İki deneyim arasındaki fark da tam olarak burada ortaya çıkar. Birinde özne zamanın dışındadır; diğerinde zamanın kendisi öznenin iradesiyle yeniden örgütlenmektedir.

2.2 Henüz Gerçekleşmemiş Belirlenimin Şimdide Etkinleşmesi

Sabır, gelecekte gerçekleşecek bir olaya ilişkin beklentiyi korumaktan ibaret değildir. Eğer durum yalnızca beklentinin sürdürülmesi olsaydı, sabır ile umut arasında belirgin bir fark kalmazdı. Oysa sabır, geleceğe ilişkin psikolojik bir beklentiden daha güçlü bir yapı kurar. Henüz gerçekleşmemiş olan belirlenim, yalnızca düşüncenin konusu olarak kalmaz; bugünkü iradenin etkin ilkelerinden biri hâline gelir. Başka bir ifadeyle gelecek, gerçekleşmeden önce öznenin mevcut davranışlarını belirlemeye başlar.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, geleceğin ontolojik olarak şimdiye taşındığını söylemek değildir. Gelecek yine gelecekte kalmaya devam eder. Değişen şey, geleceğin özne üzerindeki işlevinin zamanıdır. Fiilen henüz mevcut olmayan bir belirlenim, öznenin bugünkü kararlarında etkili olmaya başlar. Böylece gerçekleşmemiş olan olayın kendisi değil, ona yönelmiş iradi bağlılık şimdide etkinleşir.

Uzun yıllar sürecek bir eğitimi tamamlamak isteyen öğrenciyi düşünelim. Diplomanın kendisi henüz mevcut değildir; mezuniyet de gelecekte gerçekleşecektir. Buna rağmen özne bugünkü uykusunu, çalışma düzenini, sosyal ilişkilerini ve gündelik tercihlerini bu henüz gerçekleşmemiş belirlenime göre düzenler. Gelecek olay bugünde var değildir; fakat bugünkü davranışların kurucu ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Sabır tam olarak bu dönüşümü ifade eder. Gelecekteki belirlenim, gerçekleşmeden önce iradi düzeyde şimdinin içine katılır.

İradi bağlılığın sürekliliği burada belirleyici önem taşır. Geleceğe yönelik tek seferlik bir istek sabır oluşturmaz. Sabır, gelecekteki belirlenimin her yeni şimdi anında yeniden onaylanmasını gerektirir. Özne her kararında aynı gelecekle yeniden ilişki kurar; her yeni anda aynı belirlenimi bugünkü davranışların ölçütü hâline getirir. Böylece gelecek tek seferlik bir hedef olmaktan çıkar, şimdinin sürekli çalışan belirleyici ilkelerinden biri hâline gelir.

Dışarıdan bakıldığında bütün bunlar sıradan bir planlama faaliyeti gibi görünebilir. Fakat planlama ile sabır arasında önemli bir ayrım vardır. Planlama geleceğe ilişkin olası eylem dizilerini düzenler; sabır ise geleceğin bugünkü iradeyle kurduğu ontolojik bağı korur. İnsan ayrıntılı planlar yapabilir, fakat ilk güçlükte gelecekle kurduğu ilişkiyi kaybedebilir. Böyle bir durumda plan vardır; sabır yoktur. Aynı şekilde çok az plan yapan bir özne, gelecekteki belirlenime güçlü biçimde bağlı kalıyorsa sabır devam etmektedir. Dolayısıyla belirleyici olan planın ayrıntısı değil, iradi bağın sürekliliğidir.

Henüz gerçekleşmemiş olanın bugünkü iradeye yön vermesi ilk bakışta paradoks gibi görünebilir. Çünkü klasik nedensellik anlayışında neden her zaman sonuçtan önce gelir. Burada ise henüz gerçekleşmemiş bir sonucun bugünkü davranışlarda etkili olduğu söylenmektedir. Gerçekte yaşanan şey, geleceğin geçmişe doğru nedensel etkide bulunması değildir. Etkinleşen unsur, geleceğin kendisi değil; geleceğe yönelmiş öznel bağlılıktır. Sabır, geleceği bugüne taşımadığı hâlde, geleceğe ilişkin iradi belirlenimi bugünün etkin ilkesi hâline getirir. Paradoks da tam bu ince ayrım sayesinde çözülür.

Sabır kavramının özgünlüğü tam burada belirginleşmeye başlar. İnsan geleceği beklemez; gelecekte gerçekleşmesini istediği belirlenime şimdiden bağlanır. Bekleme edilgin bir süre tüketimidir; bağlanma ise zamansal bir kuruluştur. Sabır, zamanı geçirmeye çalışmaz; zamanın farklı kipleri arasında yeni bir ilişki kurar. Henüz gerçekleşmemiş olanın bugünkü irade üzerinde etkinlik kazanması sayesinde, geleceğin erişilemezliği ilk kez öznel düzeyde aşılmaya başlanır. Burada kurulan ilişki, sabrın yalnızca ahlaki bir erdem değil, zamanın ontolojik örgütlenmesine ilişkin temel bir operatör olduğunu göstermeye yeterlidir.                                                                                                                                      

2.3 Gelecek ile Şimdi Arasında Ontolojik Bağın Kurulması

Henüz gerçekleşmemiş belirlenimin şimdiki iradede etkinlik kazanması, sabrın yalnızca psikolojik değil, ontolojik bir işlem olduğunu göstermektedir. Fakat burada henüz açıklanması gereken daha temel bir mesele vardır: Gelecekte bulunan bir belirlenim ile yalnızca şimdide var olan deneyim arasında nasıl bir ilişki kurulabilmektedir? Çünkü geleceğin ontolojik olarak henüz mevcut olmadığı kabul edildiğinde, öznenin olmayan bir şeyle nasıl bağ kurduğu sorusu kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. Sabır kavramının özgünlüğü tam da bu soruya verdiği cevapta belirginleşir.

Öncelikle kurulması gereken ayrım, gelecek ile geleceğe yönelmiş irade arasındadır. Sabır, geleceği şimdiye getirmez; geleceğe yönelen iradeyi şimdinin kurucu ilkelerinden biri hâline getirir. Dolayısıyla ontolojik bağın iki ucu aynı statüye sahip değildir. Bir tarafta henüz gerçekleşmemiş bir belirlenim, diğer tarafta ise fiilen mevcut olan iradi yönelim bulunmaktadır. Bağ, geleceğin ontolojik varlığını değiştirmez; fakat geleceğin özne üzerindeki etkisini bugüne taşır. Böylece zamanın kendisi değil, zaman kipleri arasındaki belirleyicilik ilişkisi yeniden düzenlenmiş olur.

İradenin burada üstlendiği işlev yalnızca istemek değildir. İrade, geleceğe yönelen basit bir arzu olmaktan çıkarak zaman kipleri arasında süreklilik kuran taşıyıcı bir yapı hâline gelir. Özne, gelecekte gerçekleştirmeyi amaçladığı belirlenimi her yeni bilinç anında yeniden doğrular. Kararlar değişebilir, koşullar farklılaşabilir, hatta yöntemin kendisi dönüşebilir; fakat iradi bağ korunabildiği sürece gelecek, öznenin zamansal bütünlüğünün parçası olmaya devam eder. Sabır tam da bu sürekliliğin adıdır.

Buradaki süreklilik kronolojik değil, ontolojiktir. Günler, aylar veya yıllar geçebilir; fakat sabrın temel işlemi geçen zaman miktarına bağlı değildir. Aynı gelecek belirlenimi, her yeni şimdi anında yeniden bugünkü iradeye bağlanmaktadır. Başka bir ifadeyle sabır, zaman boyunca uzayan tek bir eylem değil, her yeni şimdide yeniden kurulan aynı ontolojik ilişkidir. Süreklilik hissini veren de budur. Geleceğe ilişkin bağlılık, geçmişten devralınarak bugüne taşınmaz; her yeni şimdi anında yeniden kurulur.

Bu durum sabrı alışkanlıktan da ayırır. Alışkanlık geçmiş tekrarların ürünü olarak işleyen otomatik bir davranış örüntüsüdür. Sabır ise otomatikleşemez. Çünkü sabır her defasında gelecekle yeniden ilişki kurmayı gerektirir. Öznenin aynı hedef doğrultusunda yıllarca ilerleyebilmesi, geçmişte verdiği kararın mekanik biçimde sürmesinden değil, o kararın her yeni bilinç anında yeniden benimsenmesinden kaynaklanır. İradi bağ canlılığını yitirdiği anda sabır da sona erer. Dolayısıyla sabır, tekrar eden davranış değil, tekrar tekrar kurulan zamansal ilişkidir.

Gelecek ile şimdi arasında kurulan ontolojik bağın bir başka sonucu da öznenin kendi zamanını yeniden örgütlemesidir. Normal koşullarda gelecek, henüz gerçekleşmediği için öznenin dışında duran erişilemez bir alan olarak görünür. Sabır sayesinde bu uzaklık tamamen ortadan kalkmasa da farklı bir nitelik kazanır. Gelecek artık yalnızca ulaşılması gereken dışsal bir zaman değildir; bugünkü iradenin içinde sürekli taşınan bir yönelim hâline gelir. Uzaklık kronolojik olarak korunur; fakat ontolojik yabancılık önemli ölçüde azalır.

İnsanların uzun yıllar boyunca aynı ideale bağlı kalabilmeleri de bu yapı sayesinde mümkün olur. Bilim insanının henüz tamamlanmamış araştırması, sanatçının henüz ortaya çıkmamış eseri ya da yıllarca süren herhangi bir eğitim süreci yalnızca gelecekte bulunmaları nedeniyle anlam taşımaz. Asıl belirleyici olan, bu henüz gerçekleşmemiş belirlenimlerin bugünkü yaşamı düzenleyebilme gücüdür. Günlük fedakârlıklar, ertelenen hazlar, sürdürülen disiplin ve vazgeçilmeyen yönelim, geleceğin fiilen var olmasından değil, onun şimdiki iradeye bağlanmış olmasından doğar.

Sabır böylece zamanın iki farklı kipini birbirine eklemleyen ontolojik bir köprü işlevi görmeye başlar. Köprünün kurulması, geleceği bugüne indirgemez; bugünü de geleceğin içine taşımaz. Korunan şey, her iki zaman kipinin kendi ontolojik statüsüdür. Değişen unsur, öznenin bu iki zaman kipiyle kurduğu ilişkidir. Daha önce erişilemeyen ve yalnızca tasarlanan bir belirlenim, irade aracılığıyla bugünkü yaşamın etkin ilkelerinden biri hâline gelir. Zamanın nesnel yapısı aynı kalırken, öznel zamanın örgütlenme biçimi köklü biçimde dönüşür.

2.4 Gelecekteki Eyleme Öznel ve İradi Bağlanma

Sabır yalnızca gelecekteki bir sonuca yönelmek değildir; o sonuca götürecek eylem dizisine şimdiden bağlanabilmektir. Sonucun kendisi henüz gerçekleşmemiş olabilir, hatta gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kesin de olmayabilir. Buna rağmen özne, gelecekte gerçekleştirmeyi amaçladığı eylemi bugünkü kimliğinin bir parçası hâline getirir. Sabır, tam da bu nedenle sonuçtan çok bağlılık üzerine kurulu bir zamansal operatördür.

İradi bağlanmanın en önemli özelliği, geleceği yalnızca düşüncenin konusu olmaktan çıkarmasıdır. Gelecekte yapılacak bir eylem, artık yalnızca zihinde tasarlanan bir ihtimal değildir; bugünkü davranışların ölçütü hâline gelir. İnsan, henüz yazmadığı kitabın yazarı gibi çalışmaya, henüz ulaşmadığı mesleğin mensubu gibi yaşamaya, henüz gerçekleşmemiş ilişkinin sorumluluğunu bugünden taşımaya başlar. Gelecek gerçekleşmemiştir; fakat özne gelecekteki belirlenimin normlarını bugünkü yaşamına uygulamaktadır.

İşte sabrın kurduğu ontolojik bağın en güçlü yönü burada ortaya çıkar. Gelecek, yalnızca beklenen bir zaman olmaktan çıkar; bugünkü öznenin kendisini anlamlandırdığı referans noktasına dönüşür. Kimlik artık yalnızca geçmiş deneyimlerden oluşmaz. Henüz gerçekleşmemiş olan belirlenimler de öznenin kendisini tanımlama biçimine katılır. İnsan "olacağı kişi" doğrultusunda "olduğu kişi"ni yeniden düzenlemeye başlar. Böylece gelecek, yalnızca zamansal bir kategori olmaktan çıkarak kimliğin kurucu ilkelerinden biri hâline gelir.

Bu bağlanma psikolojik motivasyonla karıştırılmamalıdır. Motivasyon çoğu zaman yoğunluğu değişen, yükselip alçalan duygusal bir enerji biçimidir. Sabır ise motivasyonun varlığına bağlı değildir. İnsan son derece isteksiz olduğu günlerde de sabırlı olabilir; çünkü belirleyici olan hissettiği coşku değil, gelecekle kurduğu iradi ilişkinin devam etmesidir. Duygular değişebilir, heyecan azalabilir, umut zayıflayabilir; fakat iradi bağ korunduğu sürece sabır sürmektedir.

İradi bağlılığın bir diğer sonucu, zamanın özne tarafından farklı deneyimlenmeye başlamasıdır. Gelecekle hiçbir bağ kurulamayan durumlarda geçen her süre yalnızca bekleme olarak hissedilir. Oysa sabır mevcut olduğunda aynı süre üretken bir zamansal yoğunluk kazanır. Geçen zaman boşluk olmaktan çıkar; gelecekte gerçekleşecek belirlenimin şimdiki hazırlığı hâline gelir. Dışarıdan bakıldığında aynı kronolojik süre geçmektedir; öznel deneyimde ise zamanın yapısı bütünüyle değişmiştir.

Böyle bir dönüşüm, geleceğin bugünkü yaşam üzerindeki belirleyiciliğini artırırken, aynı zamanda öznenin zaman karşısındaki edilginliğini de azaltır. İnsan artık yalnızca zamanın geçmesini bekleyen biri değildir. Geçen her şimdi, gelecekle kurduğu ilişkinin yeniden üretildiği bir faaliyet alanına dönüşür. Böylece özne, kronolojik zamanın akışına müdahale etmese bile kendi öznel zamanını yeniden kurmaya başlar. Sabrın etkinliği de tam olarak bu öznel yeniden kuruluşta ortaya çıkar.

İradi bağın korunması aynı zamanda geleceğin belirsizliğine karşı geliştirilen en güçlü ontolojik cevaptır. Belirsizlik ortadan kaldırılmaz; geleceğin gerçekleşeceğine dair kesinlik de üretilmez. Korunan şey, geleceğin kendisi değil, öznenin gelecekle kurduğu ilişkinin sürekliliğidir. Sabır bu nedenle sonucu garanti eden bir mekanizma değildir; sonucu garanti altına almadan da gelecekle ontolojik bağ kurabilmenin imkânıdır. Henüz gerçekleşmemiş olanın bugünkü iradeye bağlanabilmesi sayesinde özne, yalnızca zamanı bekleyen biri olmaktan çıkar; zamanın farklı kipleri arasında kendi varoluşsal sürekliliğini kurabilen bir fail hâline gelir.                                                                                                     

2.5 Geçmişin Şimdiki Bilinç Tarafından İşlenebilirliği

Sabırın neden özellikle gelecek ile şimdi arasında bir bağ kurduğu sorusu, geçmiş ile gelecek arasındaki ontolojik fark açıklanmadıkça tam anlamıyla cevaplanamaz. İlk bakışta her ikisi de şimdinin dışında bulunan zaman kipleri gibi görünür. Biri artık yaşanmış, diğeri ise henüz yaşanmamıştır. Böyle düşünüldüğünde geçmiş ile gelecek simetrik iki uç olarak değerlendirilebilir. Ne var ki öznel deneyim düzeyinde bu simetri korunmaz. Bilinç, geçmiş ve gelecekle aynı biçimde ilişki kuramaz. Tam tersine, geçmiş şimdinin faaliyet alanına büyük ölçüde dâhil olmuşken, gelecek hâlâ onun dışında kalan tek zamansal ufuk olarak varlığını sürdürür.

Hatırlama eylemi yalnızca belleğin bir fonksiyonu değildir; aynı zamanda geçmişin şimdi tarafından yeniden işlenebilmesini mümkün kılan ontolojik zemindir. İnsan herhangi bir anısını istediği anda çağırabilir, ayrıntıları üzerinde yeniden düşünebilir, aynı olayı farklı bir anlam bütünlüğü içine yerleştirebilir ya da uzun süre bilinç dışında tutabilir. Geçmiş olay değişmez; fakat geçmişle kurulan ilişkinin biçimi sürekli değişebilir. Bilincin bu esnekliği, geçmişin öznel düzeyde zaten şimdinin etkinlik alanı içerisinde bulunduğunu gösterir.

Daha dikkatli bakıldığında, geçmişin özne üzerindeki belirleyiciliğinin doğrudan geçmişten değil, bugünkü yorumdan kaynaklandığı görülür. Çocuklukta yaşanan tek bir olay, yaşamın farklı dönemlerinde tamamen farklı etkiler üretebilir. Bir başarısızlık deneyimi önce utanç kaynağı, daha sonra gelişimin başlangıcı, daha ileriki yıllarda ise yalnızca sıradan bir yaşam kesiti olarak değerlendirilebilir. Aynı tarihsel içerik korunmasına rağmen, öznenin onunla kurduğu ilişki değişmektedir. Değişebilen şey geçmişin kendisi değil, geçmişin şimdide yeniden kuruluşudur.

Kimlik de benzer biçimde geçmişin mekanik toplamından oluşmaz. İnsan kendisini anlatırken geçmiş olayları seçer, sıralar, bazılarını merkezî hâle getirirken bazılarını arka plana iter. Aynı biyografi farklı zamanlarda farklı biçimde kurulabilir. Hayat hikâyesi değişmez; fakat hayat hikâyesinin bugünkü anlamı değişebilir. Böylece özne, geçmişini yalnızca taşımaz; onu her yeni bilinç anında yeniden üretir. Belleğin kurucu niteliği tam olarak burada ortaya çıkar.

Geçmişin işlenebilir olması, onun tamamen öznel olduğu anlamına gelmez. Tarihsel olarak yaşanmış olan değişmeden kalır. Değişen unsur, o tarihsel olayın öznenin mevcut varoluşunda üstlendiği işlevdir. Böylece iki farklı düzey birbirinden ayrılır. Tarih kronolojik olarak sabit kalırken, geçmiş deneyimi ontolojik olarak hareketli kalmaya devam eder. Öznel zaman açısından belirleyici olan da kronolojik geçmiş değil, işlenebilir geçmiştir.

Tam da bu nedenle geçmiş, öznenin karşısında mutlak bir yabancılık oluşturmaz. Bilinç ona geri dönebilir, onun üzerinde çalışabilir, onu yeniden yorumlayabilir. Geçmiş özneye direnç göstermez; çünkü zaten deneyim bakımından şimdinin içine çekilmiş durumdadır. Hatırlama, yorumlama ve yeniden anlamlandırma faaliyetlerinin tamamı aynı ontolojik zeminde gerçekleştiği için geçmiş, şimdinin işlemlerine açık hâle gelir. Uzak görünmesine rağmen erişilebilir olmasının nedeni de budur.

Gelecekle arasındaki temel fark tam olarak bu noktada belirginleşmeye başlar. Geçmiş, şimdinin içinde yeniden kurulabildiği için özne açısından belirli ölçüde denetlenebilir bir içerik hâline gelir. Bilinç onunla istediği zaman yeniden ilişki kurabilir. Dolayısıyla geçmiş, öznel zaman bakımından çözülmesi gereken temel problem değildir. Zamansal asimetriyi sürekli canlı tutan unsur, erişilemeyen ve henüz işlenemeyen gelecek olarak kalmaya devam eder.

2.6 Geleceğin Doğrudan Erişilemezliği

Geçmişin şimdinin işlemlerine açık olması, geleceği öznel zamanın merkezî problemi hâline getirir. Çünkü gelecekle kurulan ilişki, bellekte olduğu gibi yeniden kurma ya da yeniden yorumlama üzerinden ilerleyemez. Henüz gerçekleşmemiş olan bir belirlenim, çağrılabilecek bir deneyim bırakmamıştır. Ortada üzerinde çalışılabilecek tarihsel bir içerik bulunmadığı için bilinç, geleceğe yalnızca tasarım yoluyla yaklaşabilir. Geleceğin özne açısından taşıdığı temel yabancılık da tam olarak buradan doğar.

İnsan geleceği düşünebilir, planlayabilir, hayal edebilir veya ondan korkabilir. Fakat bütün bu faaliyetler geleceğe ulaşmak anlamına gelmez. Bilinç burada sürekli olarak kendi ürettiği temsiller üzerinde çalışmaktadır. Geleceğin kendisi hiçbir zaman doğrudan deneyim alanına girmez. Deneyimlenen şey, geleceğin kendisi değil; geleceğe ilişkin bugünkü tasarımdır. Böylece gelecek, öznenin yöneldiği fakat hiçbir zaman doğrudan dokunamadığı tek zamansal alan olarak kalır.

Belirsizlik de yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmaz. Sorun, geleceğin henüz ontolojik olarak tamamlanmamış olmasındadır. Geçmişte yaşanmış bir olayın ayrıntıları bilinmeyebilir; buna rağmen olay gerçekleşmiştir. Gelecekteki olay ise henüz gerçekleşmediği için yalnızca bilinmeyen değil, aynı zamanda tamamlanmamış bir belirlenimdir. Bilincin ona doğrudan erişememesinin nedeni de budur. Erişilemeyen şey yalnızca bilgi değildir; henüz tamamlanmamış olan varoluşun kendisidir.

İnsan davranışlarının önemli bir bölümü yine de bu henüz gerçekleşmemiş belirlenimlere göre düzenlenir. Eğitim alınır, yatırım yapılır, ilişkiler kurulur, fedakârlıklar gösterilir ve yıllarca süren emekler verilir. Bütün bunların ortak yönü, henüz mevcut olmayan bir geleceğin bugünkü yaşam üzerinde belirleyici olmasıdır. İşte burada önemli bir paradoks ortaya çıkar. Öznenin doğrudan erişemediği tek zaman, aynı zamanda davranışlarını en güçlü biçimde belirleyen zamandır.

Söz konusu paradoks, öznel zamanın temel gerilimini daha görünür hâle getirir. İnsan yalnızca şimdiyi yaşayabilir; buna rağmen yaşamını büyük ölçüde geleceğe göre düzenlemek zorundadır. Deneyimin ontolojik sınırı ile davranışın yöneldiği zamansal ufuk aynı değildir. Bilinç, doğrudan yaşayamadığı bir zamana göre hareket eder. Böylece zamanın tek boyutlu deneyimi ile üç boyutlu zihinsel organizasyonu arasındaki ayrılık daha da derinleşir.

Geçmişte böyle bir güçlük yaşanmaz. Çünkü geçmiş her an yeniden bilinç alanına çağrılabilir. Gelecek ise sürekli ertelenen, sürekli yaklaşan fakat hiçbir zaman doğrudan mevcut olmayan bir yapı olarak kalır. Kronolojik bakımdan her geçen an geleceğe yaklaşılır; ontolojik bakımdan ise gelecek her zaman gelecekte kalmaya devam eder. Bugün yarına dönüştüğünde, dünün geleceği artık yeni bir şimdi olur; fakat gelecek yine bir adım ötede varlığını sürdürür. Öznenin erişmeye çalıştığı ufuk sürekli yer değiştirir.

Tam da bu nedenle sabır kavramı geçmiş üzerinden değil, gelecek üzerinden kurulur. Geçmiş zaten şimdinin faaliyet alanına önemli ölçüde katılmıştır; onunla yeniden ilişki kurabilmek için ek bir zamansal operatöre ihtiyaç yoktur. Gelecek ise böyle bir imkândan yoksundur. Bilincin doğrudan erişemediği tek zamansal bölge olduğu için, onun öznel deneyime bağlanmasını sağlayacak özel bir yapıya ihtiyaç duyulur. Sabrın kurucu işlevi de tam burada belirginleşir. Geleceğin ontolojik erişilemezliği ortadan kaldırılmaz; fakat özne ile gelecek arasında, erişilemezliği işlevsiz kılacak yeni bir ilişki biçimi kurulmaya başlanır.                                                                                                               

2.7 Geleceğin Geçmişe Benzer Biçimde Deneyim Alanına Taşınması

Geçmiş ile gelecek arasındaki temel ayrım açık hâle geldikten sonra, sabrın neden özgün bir zamansal operatör olduğu da daha belirgin biçimde anlaşılabilir. Geçmiş, belleğin yeniden kurucu faaliyeti sayesinde zaten şimdinin deneyim alanına katılmış durumdadır. Gelecek ise aynı imkâna sahip değildir. Henüz gerçekleşmemiş olması nedeniyle doğrudan deneyimlenemez, yeniden çağrılamaz ve üzerinde tarihsel bir içerik gibi çalışılamaz. Sabrın kurduğu ilişki tam da bu eşitsizliği hedef alır. Amaç geleceği geçmişe dönüştürmek değil, geçmişin öznel deneyimde sahip olduğu erişilebilirlik niteliğini, farklı bir yoldan geleceğe de kazandırmaktır.

İlk bakışta böyle bir girişim çelişkili görünebilir. Çünkü geçmiş ile gelecek ontolojik bakımdan birbirinin karşıtıdır. Biri tamamlanmış, diğeri ise henüz tamamlanmamıştır. Birinde tarihsel içerik bulunurken, diğerinde yalnızca imkân vardır. Buna rağmen öznenin zaman deneyimi bakımından belirleyici olan, bu nesnel ayrım değil, her iki zaman kipinin şimdiki bilinçle kurduğu ilişkidir. Sabır tam da bu ilişki düzeyinde çalışır. Geleceğin ontolojik statüsünü değiştirmez; onun özneyle kurduğu ilişkiyi değiştirir.

Hatırlama sırasında özne geçmişte yaşanmış bir olayı yeniden deneyimlemez; yalnızca onunla yeniden ilişki kurar. Sabır da buna benzer biçimde geleceği bugüne taşımaz; gelecekle bugünden ilişki kurmayı mümkün hâle getirir. Dolayısıyla iki süreç aynı değildir; fakat aynı yapısal işleve sahiptir. Bellek geçmişi şimdiyle ilişkilendirirken, sabır geleceği şimdiyle ilişkilendirir. Birinde hareket yönü tamamlanmış bir olaydan bugünkü bilince doğrudur; diğerinde ise henüz gerçekleşmemiş bir belirlenime doğru ilerleyen iradi bağ söz konusudur. Farklı yönlerde işleseler bile her iki durumda da şimdinin dışındaki bir zaman kipi mevcut deneyimin etkin unsurlarından biri hâline gelir.

İşte sabrın en özgün yönü burada ortaya çıkar. Gelecek artık yalnızca uzakta duran soyut bir olasılık olmaktan çıkar. Henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen, öznenin bugünkü yaşamında fiilen etkide bulunan bir belirlenim niteliği kazanır. Geleceğin etkisi onun gerçekleşmesinden değil, onunla kurulmuş iradi bağdan kaynaklanır. Böylece özne, geleceği yalnızca bekleyen biri olmaktan çıkar; gelecekle sürekli ilişki kuran biri hâline gelir.

Bu ilişki öznel deneyimin niteliğini de değiştirir. Gelecekle hiçbir bağ kurulmadığında, henüz gerçekleşmemiş olan her belirlenim eksiklik olarak hissedilir. Zaman ilerledikçe bu eksiklik daha da görünür olur ve bekleme duygusu yoğunlaşır. Sabır devreye girdiğinde ise aynı gelecek artık eksiklik üretmez. Çünkü özne açısından belirleyici olan, sonucun henüz gerçekleşmemiş olması değil, onunla kurulmuş ilişkinin devam ediyor olmasıdır. Böylece geleceğin yokluğu deneyimin merkezinden çekilir; yerini geleceğe yönelmiş süreklilik alır.

İnsanın uzun vadeli hedeflerini sürdürebilmesini sağlayan da tam olarak budur. Yıllarca süren bilimsel araştırmalar, sanat üretimi, ahlaki eğitim, mesleki gelişim ya da kişisel dönüşüm süreçleri yalnızca disiplinle açıklanamaz. Bütün bu örneklerde özne, henüz gerçekleşmemiş bir belirlenimi bugünkü yaşamının sürekli çalışan ilkesi hâline getirmektedir. Aksi durumda gelecek, sürekli ertelenen boş bir vaat olarak kalacak ve her yeni şimdi anı onu yeniden öznenin dışına itecektir. Sabır bu kopmayı engelleyen ontolojik sürekliliği kurar.

Böyle bakıldığında sabır, geleceği deneyimlenebilir kılmaz; fakat geleceğin deneyim üzerindeki etkisini geçmişinkine benzer bir yapıya dönüştürür. Geçmiş nasıl belleğin yeniden kuruluşu sayesinde şimdide etkin olabiliyorsa, gelecek de sabrın kurduğu iradi bağ sayesinde şimdide etkin hâle gelir. İki zaman kipi özdeşleşmez; fakat özneyle kurdukları ilişki bakımından birbirine yaklaşır. Böylece geçmişin sahip olduğu erişilebilirlik ile geleceğin sahip olduğu erişilemezlik arasındaki keskin ayrım ilk kez zayıflamaya başlar.

Sabır sayesinde gerçekleşen dönüşüm, öznel zamanın tek boyutlu yapısını yeniden görünür kılan önemli bir sonuç doğurur. Geçmiş bellek aracılığıyla, gelecek ise irade aracılığıyla aynı ontolojik merkeze, yani şimdiye bağlanır. Böylece özne, farklı zaman kiplerini doğrudan yaşayamadığı hâlde, onların tamamını tek bir deneyim alanı içinde işletebilir. Zamanın üçe bölünmüş görünümü ortadan kalkmaz; fakat belirleyicilik giderek tek bir ontolojik zeminde toplanmaya başlar.

2.8 Sabır Yoluyla Zamansal Asimetrinin Kısmi Giderilmesi

Sabır üzerine yapılan bütün çözümlemeler ortak bir sonuca işaret etmektedir. Sabır, kronolojik zamanın akışına müdahale eden bir mekanizma değildir. Saatler aynı hızla ilerlemeye devam eder, gelecek yine kendi zamanında gerçekleşir ve geçmiş tarihsel konumunu korur. Değişen unsur, öznenin bu zaman kipleriyle kurduğu ilişkidir. Sabır, nesnel zamanı dönüştürmez; öznel zamanın örgütlenmesini yeniden kurar.

Öznel zamanın temel problemi, deneyimin yalnızca şimdide gerçekleşmesine rağmen bilincin kendisini üç farklı zaman kipine dağıtmasıydı. Geçmiş bellekte, gelecek ise hayal gücünde temsil edilmekte; buna rağmen bilinç bu temsilleri çoğu zaman bağımsız ontolojik alanlar gibi işlemekteydi. Böylece deneyim tek boyutlu kalırken zihinsel organizasyon üç boyutlu bir yapı üretmekteydi. Sabır tam da bu ayrılığı azaltmaya yönelik ilk sistematik girişim olarak ortaya çıkar.

Kurulan ontolojik bağ sayesinde gelecek artık yalnızca gelecekte duran yabancı bir alan değildir. Henüz gerçekleşmemiş olsa bile, bugünkü iradenin sürekli ilişki kurduğu bir belirlenim hâline gelir. Böylece özne geleceği yalnızca beklemez; onu bugünkü yaşamının kurucu ilkelerinden biri olarak taşımaya başlar. Zamansal uzaklık devam eder; fakat ontolojik yabancılık önemli ölçüde azalır. Sabır, geleceği kronolojik olarak yaklaştırmaz; deneyim bakımından yakınlaştırır.

İşte zamansal asimetrinin giderilmesi tam olarak bu noktada gerçekleşir. Geçmiş zaten bellek aracılığıyla şimdiye bağlıdır. Sabır sayesinde gelecek de farklı bir mekanizma üzerinden aynı ontolojik merkeze bağlanmaya başlar. Böylece geçmiş ile gelecek ilk kez ortak bir zeminde, yani mevcut bilinç içinde etkinlik kazanır. Bilincin üç farklı zamana dağılmış görünümü, tek bir deneyim alanı etrafında yeniden toplanmaya yönelir.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, asimetrinin tamamen ortadan kalkmadığıdır. Gelecek hâlâ henüz gerçekleşmemiştir; belirsizlik de varlığını sürdürmektedir. Sabır ne geleceği bugüne taşır ne de geleceğin gerçekleşeceğini garanti eder. Korunan şey, geleceğin kendisi değil, onunla kurulan iradi ilişkinin sürekliliğidir. Bu nedenle sabır zamansal problemi bütünüyle çözmez; fakat problemin özne üzerindeki etkisini köklü biçimde dönüştürür.

Asimetrinin "kısmen" giderilmiş olmasının nedeni de budur. Gelecek, geçmiş gibi doğrudan işlenebilir hâle gelmez; yalnızca onunla sürekli ilişki kurulabilir hâle gelir. Başka bir ifadeyle geçmişin bellekte sahip olduğu kurucu statü, gelecekte sabır aracılığıyla yaklaşık olarak yeniden üretilir. Özdeşlik kurulmaz; işlevsel yakınlık kurulur. Ontolojik farklılık korunurken öznel deneyim bakımından iki zaman kipi arasındaki mesafe önemli ölçüde daralır.

Sabır böylece yalnızca ahlaki bir erdem ya da kişisel karakter özelliği olmaktan çıkar. Onun asıl işlevi, tek boyutlu deneyim ile üç boyutlu zaman tasarımı arasındaki yapısal gerilimi azaltmaktır. Bilincin doğrudan erişemediği geleceğin, iradi bağ sayesinde mevcut deneyimin etkin unsurlarından biri hâline gelmesi, zamanın öznel örgütlenmesini yeniden kurar. İnsan artık yalnızca şimdi yaşayan fakat geleceğe uzaktan bakan bir varlık değildir; gelecekle bugünden ilişki kurabilen bir özne hâline gelir.

Sabırın ulaştığı son nokta da burada belirir. Zamanın üçe bölünmüş görünümü tamamen ortadan kalkmaz; fakat belirleyicilik tek bir ontolojik merkezde yoğunlaşmaya başlar. Geçmiş bellek yoluyla, gelecek ise irade yoluyla şimdiye bağlandığında, öznenin bütün zamansal yaşamı tek bir deneyim alanı içinde yeniden bütünleşir. Sabır, tam da bu nedenle bekleme sanatı değil; öznel zamanın parçalanmış yapısını yeniden tek boyutlu deneyim etrafında toplamaya çalışan ontolojik bir operatördür.                     

3. Acele: Geleceğin Şimdinin Nedeni Hâline Gelmesi

3.1 Acele ile Zamanın Hızlanması Arasındaki Ayrım

Acele kavramı çoğu zaman kronolojik zamanın yetersizliği üzerinden açıklanır. Gündelik dilde acele etmek, yapılması gereken işi kısa sürede tamamlamaya çalışmak, zamanın yetmediğini hissetmek veya olayların doğal ritminden daha hızlı hareket etmek anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım, aceleyi yalnızca hareket hızındaki artışa indirger. İnsan daha hızlı yürür, daha hızlı konuşur, daha hızlı karar verir ya da daha kısa sürede sonuca ulaşmaya çalışır. Aceleciliğin özü de bu hızlanma eğiliminde aranır. Fakat dikkatle incelendiğinde, hareket hızının tek başına aceleyi açıklamaya yetmediği görülür.

Hız ile acele aynı olgu değildir. Son derece hızlı çalışan bir cerrah, yıllarca geliştirdiği beceri sayesinde operasyonunu büyük bir süratle tamamlayabilir; buna rağmen aceleci olmayabilir. Aynı şekilde saatlerce hiçbir şey yapmayan biri de yoğun bir acele hissi yaşayabilir. Çünkü acele, bedenin hareket miktarından değil, öznenin zamanla kurduğu ilişkiden doğar. Beden hareketsiz kalabilir; buna rağmen bilinç geleceğin baskısını şimdide hissediyorsa acele devam etmektedir. Hareket çok hızlı olabilir; fakat zamanın kendi iç ritmi korunuyorsa acele ortaya çıkmayabilir.

Tam da bu nedenle aceleyi açıklamak için kronolojik zamana değil, öznel zamanın örgütlenmesine bakmak gerekir. Saat aynı hızla ilerlemektedir. Gün yine yirmi dört saattir; dakikalar aynı uzunluğa sahiptir. Değişen unsur, öznenin bu süreyi deneyimleme biçimidir. Acele eden insan için sorun, zamanın gerçekten kısalmış olması değildir. Asıl sorun, gelecekte gerçekleşmesi beklenen belirlenimin bugünkü davranışlar üzerinde kurduğu baskıdır. Başka bir ifadeyle acele, zamanın hızlanması değil, geleceğin şimdiki deneyime erken müdahale etmesidir.

İnsan çoğu zaman aceleyi zaman eksikliği olarak yorumlar. "Vaktim yok.", "Yetişemeyeceğim.", "Geç kalıyorum." gibi ifadeler bunun en görünür örnekleridir. Fakat bu cümlelerin hiçbiri kronolojik zamanı değiştirmez. Aynı süre, farklı insanlar tarafından bambaşka biçimlerde yaşanabilir. Bir kişi için yeterli olan zaman, başka biri için sürekli yetersiz hissedilebilir. Belirleyici olan sürenin nesnel uzunluğu değil, gelecekte tamamlanması beklenen sonucun bugünkü deneyim üzerinde ne ölçüde belirleyici hâle geldiğidir.

Aceleciliğin merkezinde bu nedenle hareket değil, sonuç bulunur. Özne artık içinde bulunduğu eylemi kendi iç ritmine göre yaşamaz; henüz gerçekleşmemiş sonucun taleplerine göre yaşamaya başlar. Mevcut faaliyet, kendi anlamını kaybeder ve yalnızca gelecekte ulaşılacak sonuca hizmet eden geçici bir araç hâline gelir. Böylece şimdi, kendi başına var olan bir deneyim olmaktan çıkar; geleceğe açılan zorunlu bir geçiş noktasına dönüşür.

Gündelik yaşamın pek çok örneğinde aynı yapı gözlemlenebilir. Bir öğrenci sınava hazırlanırken yalnızca çalışıyor değildir; sınav sonucunun bugünkü davranışlarını yönetmesine izin vermektedir. İşe yetişmeye çalışan biri yalnızca yürümemektedir; henüz gerçekleşmemiş geç kalma ihtimali mevcut hareketlerini belirlemektedir. Bir konuşmayı dinleyen kişi sürekli biraz sonra vereceği cevabı düşünüyorsa, artık konuşmanın kendisini değil, gelecekte gerçekleşecek tepkiyi yaşamaktadır. Bütün bu örneklerde ortak olan nokta, geleceğin şimdiden önce davranmaya başlamasıdır.

Dolayısıyla aceleyi açıklayan temel ilke, zamanın hızlanması değil, zamansal belirleyiciliğin yer değiştirmesidir. Gelecekte tamamlanması gereken bir belirlenim, henüz kendi zamanı gelmeden bugünkü davranışların ölçütüne dönüşmektedir. Şimdi kendi iç yasalarına göre işlemeyi bırakır; geleceğin taleplerine göre yeniden biçimlenir. Aceleciliğin ontolojik özgünlüğü de tam burada ortaya çıkar. Sorun daha kısa sürede daha çok iş yapmak değildir; henüz gerçekleşmemiş olanın bugünkü deneyimin merkezine yerleşmesidir.

3.2 Lineer Zamanda Geçmişten Geleceğe İşleyen Nedensellik

Acele kavramının özgün yapısını anlayabilmek için önce zamanın olağan nedensellik düzenini açıklığa kavuşturmak gerekir. Gündelik düşünce, bilimsel açıklamalar ve tarihsel anlatılar büyük ölçüde aynı zamansal ilkeye dayanır: Önce neden meydana gelir, ardından sonuç ortaya çıkar. Geçmiş, şimdiyi üretir; şimdi de geleceğin koşullarını hazırlar. Böylece zaman, belirlenimlerin geçmişten geleceğe doğru aktığı doğrusal bir çizgi olarak düşünülür.

Bu doğrusal yapı yalnızca fiziksel olaylar için değil, insan yaşamı için de geçerlidir. Eğitim tamamlanır, ardından meslek edinilir. Çalışılır, sonra gelir elde edilir. Tohum ekilir, daha sonra ürün alınır. Çocuk büyür, yetişkin olur. Her aşama kendisinden sonraki aşamanın nedeni olarak kabul edilir. Kronolojik sıralanış ile nedensel sıralanış büyük ölçüde çakışır. Geçmişte bulunan belirlenimler gelecekte ortaya çıkacak sonuçları hazırlar. Dolayısıyla zamanın yönü ile nedenselliğin yönü aynı doğrultuda ilerler.

İnsan bilinci de gündelik yaşantıda bu doğrusal düzeni doğal kabul eder. Yaşanan her olay, kendisinden önce gerçekleşmiş başka olayların sonucu olarak değerlendirilir. Kararlar geçmiş deneyimlerden etkilenir, alışkanlıklar önceki tekrarların ürünü olur, bilgi öğrenme süreçleriyle kazanılır. Kısacası bugün, dünün devamı olarak anlaşılır. Bu nedenle geçmiş, yalnızca kronolojik olarak değil, nedensel olarak da şimdinin önünde yer alır.

Şimdinin konumu da bu doğrusal yapı içerisinde belirlenir. Mevcut an, geçmişten devraldığı belirlenimleri geleceğe aktaran geçiş noktasıdır. Bir anlamda şimdi, iki yönlü çalışan bir eşik gibidir. Geçmişten aldığı nedenleri koruyarak gelecekte ortaya çıkacak sonuçlara dönüştürür. Böylece zamanın her anı, kendisinden önceki anların ürünü ve kendisinden sonraki anların nedeni olur. Lineer zaman anlayışının temel mantığı tam olarak budur.

Bu düzen içerisinde gelecek hiçbir zaman belirleyici konumda değildir. Gelecek, yalnızca geçmiş ve şimdinin ürettiği sonuç olarak düşünülür. Henüz gerçekleşmemiş olduğu için nedensel etkinliği bulunmaz. İnsan geleceğe yönelik plan yapabilir; fakat planın kendisi bile bugünkü bilinç faaliyetidir. Nedensel güç yine şimdidedir. Gelecek, yalnızca üzerine doğru ilerlenen zamansal ufuk olarak kalır.

Klasik zaman sezgisinin güçlü olmasının nedeni de budur. İnsan gündelik deneyiminde sürekli olarak geçmişin izleriyle karşılaşır. Bellek geçmişi canlı tutar, beden yaşlanır, yapılan eylemler sonuç üretir. Bütün bunlar geçmişin belirleyici konumunu sürekli doğrular. Buna karşılık gelecek henüz görünmediği için yalnızca beklenen bir alan olarak kalır. Böylece bilinç, nedenselliği neredeyse otomatik biçimde geçmişten geleceğe doğru işleyen doğrusal bir akış olarak kabul eder.

Tam da bu nedenle acelecilik ilk bakışta yalnızca davranış bozukluğu gibi görünmektedir. Çünkü acelede yaşanan dönüşüm, doğrusal nedenselliğin kendisini hedef alır. Gelecek artık yalnızca ulaşılacak bir sonuç olmaktan çıkar; bugünkü davranışların belirleyici ilkesine dönüşmeye başlar. Böylece kronolojik sıra korunmasına rağmen nedensel ağırlık merkezi yer değiştirir. Zaman aynı yönde akmaya devam eder; fakat öznenin yaşadığı nedensellik artık aynı doğrultuda işlememektedir. İşte aceleyi sıradan hızlanmadan ayıran ontolojik kırılma tam bu noktada başlar.                                                           

3.3 Acelede Nedensel Yönün Tersine Çevrilmesi

Lineer zaman anlayışında nedensellik geçmişten geleceğe doğru ilerler. Geçmişte gerçekleşen belirlenimler şimdiyi oluşturur, şimdi de geleceğin koşullarını üretir. Böylece gelecek, kendisinden önce gelen zamansal katmanların sonucu olarak ortaya çıkar. Acelede ise kronolojik sıra değişmeden kalmasına rağmen nedensel ilişkinin yönü farklılaşmaya başlar. Gelecekte gerçekleşmesi beklenen bir belirlenim, henüz gerçekleşmeden bugünkü davranışların nedeni gibi işlemeye başlar. Zaman yine ileri doğru akmaktadır; fakat öznenin yaşadığı belirleyicilik artık aynı yönde ilerlememektedir.

Burada söz konusu olan şey, geleceğin gerçekten geçmişi etkilediği metafizik bir ters nedensellik değildir. Böyle bir iddia, zamanın kronolojik düzenini bütünüyle reddetmek anlamına gelirdi. Acelede gerçekleşen dönüşüm, nesnel olayların sıralanışında değil, öznel belirlenimin kuruluşunda meydana gelir. Henüz gerçekleşmemiş olan bir sonuç, öznenin bugünkü davranışlarını belirleyen temel referans hâline gelir. Başka bir ifadeyle geleceğin kendisi değil, geleceğe yüklenen zorunluluk bugünkü iradeyi yönetmeye başlar.

İnsan acele ettiğinde mevcut eylemi kendi iç bütünlüğü içerisinde yaşamayı bırakır. Şimdiki faaliyet artık yalnızca kendisi için yapılmaz; gelecekte tamamlanacak sonucun zorunlu hazırlığı olarak görülür. Böylece şimdi, kendi ontolojik ağırlığını kaybederek geleceğin hizmetine girer. İçinde bulunulan an, yaşanan bir deneyim olmaktan çok, mümkün olduğunca hızlı geçilmesi gereken geçici bir basamağa dönüşür. Aceleciliğin en belirgin fenomenolojik hissi de buradan doğar. İnsan artık bulunduğu anda bulunamaz; sürekli biraz sonrasında yaşamaya başlar.

Bu yapı özellikle gündelik deneyimlerde açık biçimde görülebilir. Bir öğrenci sınav sorusunu çözerken, çözdüğü sorunun mantığına odaklanmak yerine sonucu, puanı veya sınavın bitmesini düşünmeye başladığında, mevcut etkinlik gelecekteki belirlenimin gölgesi altında kalır. Benzer biçimde konuşmasını tamamlamaya çalışan biri, söylediği cümleyi kurarken sürekli biraz sonra söyleyeceği cümleyi düşünüyorsa, artık mevcut konuşmayı yaşamamaktadır. Her yeni şimdi, kendisinden sonraki şimdinin baskısı altında anlamını kaybetmektedir.

İlginç olan nokta, geleceğin burada yalnızca hedef olarak kalmamasıdır. Hedef olmak, henüz belirleyici olmak anlamına gelmez. Acelede gelecek, bugünkü davranışların ölçütü hâline gelir. Yapılan her eylem, gelecekteki sonuca ne kadar hızlı ulaştırdığına göre değerlendirilmeye başlanır. Böylece şimdinin değeri kendi içinde bulunmaz; yalnızca geleceğe olan katkısı üzerinden belirlenir. Mevcut anın bütün anlamı, henüz gerçekleşmemiş olan bir sonucun ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlanır.

Zamansal ağırlık merkezinin yer değiştirmesi tam olarak burada gerçekleşir. Klasik nedensellikte geçmiş bugünü belirlerken, acelede geleceğin talepleri bugünü belirlemeye başlar. Öznenin bütün dikkatini üzerine çeken şey artık yaşanan deneyim değil, yaşanacak deneyimin önceden kurulmuş sonucudur. Böylece gelecek, kronolojik olarak ileride bulunmasına rağmen nedensel olarak şimdinin önüne geçer. Nedenselliğin tersine çevrilmesi denildiğinde kastedilen tam olarak budur.

Öznel deneyimde yaşanan dönüşüm bununla da sınırlı değildir. Geleceğin bugünkü davranışlar üzerinde bu ölçüde belirleyici hâle gelmesi, şimdinin kendi özerkliğini aşındırmaya başlar. Normal koşullarda şimdi, geçmişten gelen belirlenimleri kendi içinde işleyerek geleceğe aktarır. Acelede ise şimdi bu ara konumunu kaybeder. Artık kendi iç yasalarına göre işleyen bağımsız bir zaman kipi değildir; gelecekte tamamlanacak yapının ön hazırlık alanına dönüşür. Şimdinin ontolojik değeri, kendi içinden değil, geleceğin ona yüklediği işlevden türemeye başlar.

Dolayısıyla acelecilik yalnızca hızlanma isteği olarak açıklanamaz. Gerçekte yaşanan şey, zamansal belirlenimlerin yön değiştirmesidir. Henüz gerçekleşmemiş olan bir sonuç, bugünkü davranışların nedeni gibi çalışmaya başladığında özne, zamanın olağan doğrusal düzenini öznel düzeyde tersine çevirmiş olur. Kronolojik zaman değişmez; değişen, belirleyiciliğin hangi zamansal noktadan üretildiğidir. Aceleyi ontolojik açıdan özgün kılan da tam olarak bu yer değiştirmedir.

3.4 Gelecekteki Sonucun Şimdiyi Yeniden Düzenlemesi

Geleceğin bugünkü davranışların nedeni gibi işlemeye başlaması, şimdinin yalnızca baskı altında kalmasına yol açmaz; aynı zamanda onun bütün iç düzenini de yeniden kurar. Çünkü belirleyici olan artık mevcut deneyimin kendi gereklilikleri değildir. Henüz gerçekleşmemiş olan sonuç, bugünkü eylemlerin hangi sırayla yapılacağını, hangi ayrıntıların önemli sayılacağını ve hangi faaliyetlerin gereksiz görüleceğini belirlemeye başlar. Böylece şimdi, kendi iç mantığına göre değil, geleceğin taleplerine göre biçimlenir.

Şimdinin yeniden düzenlenmesi en açık biçimde dikkat yapısında gözlemlenir. Normal koşullarda dikkat, içinde bulunulan eylemin kendi iç bütünlüğüne yönelir. Acelede ise dikkat sürekli olarak biraz sonrasına kayar. Yapılan iş hiçbir zaman kendi başına tamamlanmış bir etkinlik olarak yaşanmaz. Her faaliyet, henüz gelmemiş başka bir anın hazırlığı olarak görülür. Sonuçta özne, bulunduğu anda fiziksel olarak mevcut olsa bile bilinç bakımından sürekli gelecekte yaşamaya başlar.

Aynı dönüşüm eylemlerin değer hiyerarşisini de değiştirir. Şimdiki etkinliğin önemi, kendi niteliğinden değil, gelecekte sağlayacağı faydadan türetilir. Bir cümle yalnızca biraz sonra söylenecek cümleye geçiş olduğu için önemlidir. Bir ders yalnızca sınav sonucuna katkı sağladığı ölçüde anlam kazanır. Bir toplantı yalnızca daha sonra elde edilecek kazanç nedeniyle değer taşır. Böylece mevcut deneyim kendi ontolojik merkezini kaybeder; geleceğin araçsal uzantısına dönüşür.

Araçsallaşma süreci yalnızca davranışları değil, zamanın hissediliş biçimini de dönüştürür. Acele eden insan için hiçbir şimdi tam anlamıyla yeterli değildir. İçinde bulunulan her an eksik hissedilir; çünkü değeri kendisinde değil, henüz gerçekleşmemiş bir tamamlanmada bulunmaktadır. Şimdinin sürekli yetersiz görünmesinin nedeni de budur. Eksik olan zaman değildir; mevcut anın kendi başına yeterli olabilme kapasitesidir. Gelecek sürekli ölçüt hâline geldiği için şimdi hiçbir zaman kendi içinde tamamlanmış görünmez.

İnsanın sürekli "bir an önce" duygusuyla yaşaması da aynı yapının sonucudur. "Bir an önce bitsin.", "Bir an önce yetişeyim.", "Bir an önce sonuca ulaşayım." gibi ifadeler, kronolojik zamanın hızlandırılması isteğini değil, şimdinin ontolojik ağırlığından kurtulma arzusunu ifade eder. Çünkü mevcut an artık kendi başına yaşanan bir deneyim değildir; yalnızca geleceğe ulaşmayı geciktiren geçici bir aşama olarak algılanmaktadır. Aceleciliğin huzursuzluğu da tam olarak bu geçicilik hissinden doğar.

İlginç olan nokta, gelecekte ulaşılacak sonucun gerçekleşmesiyle aceleciliğin zorunlu olarak sona ermemesidir. Çünkü acele tek bir sonuca bağlı değildir; zamansal belirleyiciliğin kuruluş biçimine bağlıdır. Bir hedef gerçekleştiğinde bilinç çoğu zaman hemen yeni bir geleceğe yönelir ve aynı yapı yeniden kurulmaya başlar. Böylece acele, belirli bir sonuca ulaşıncaya kadar sürdürülen geçici bir ruh hâli olmaktan çıkar; zamanla ilişki kurmanın kalıcı bir biçimine dönüşebilir.

Şimdinin geleceğe göre yeniden düzenlenmesi böylece öznel zamanın bütün mimarisini değiştirir. Artık mevcut deneyim, kendi içinde anlam taşıyan bir merkez değildir. Gelecek tarafından sürekli yeniden tanımlanan geçici bir eşik hâline gelir. Her yeni şimdi, kendisinden sonraki şimdinin hazırlık alanına dönüşür. Böylece zamanın olağan doğrusal akışı korunmasına rağmen, öznenin yaşadığı zamansal düzen bütünüyle farklı bir yapıya bürünür. Gelecek, yalnızca ulaşılacak bir son nokta olmaktan çıkar; bugünkü yaşamın kurucu ilkesi hâline gelerek şimdiyi kendi öncülü gibi yeniden örgütlemeye başlar.        

3.5 Tamamlanma Zorunluluğunun Bugüne Dayatılması

Acelede geleceğin belirleyici konuma yükselmesi, yalnızca zamansal yönelimlerin yer değiştirmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda gelecekte tamamlanması gereken bir yapının zorunluluğu, henüz kendi zamanı gelmeden bugünkü yaşama taşınır. Böylece özne, gelecekte ortaya çıkacak tamamlanmış durumu beklemez; o tamamlanmanın gerektirdiği baskıyı şimdiden yaşamaya başlar. Aceleciliğin temel gerilimi de tam olarak burada doğar. Yaşanan şey geleceğin kendisi değil, geleceğin zorunluluğudur.

Her tamamlanma, doğal olarak kendi zamanını varsayar. Bir eğitim sürecinin yıllara yayılması, bir ağacın büyümesi, bilimsel araştırmanın olgunlaşması ya da herhangi bir ilişkinin gelişmesi belirli bir zamansal ritim gerektirir. Lineer zaman anlayışında bu ritim ihlal edilmez. Sonuç, ancak kendisini mümkün kılan süreç tamamlandıktan sonra ortaya çıkar. Acelede ise süreç ile sonuç arasındaki bu doğal mesafe korunamaz. Sonucun taşıdığı zorunluluk, henüz süreç tamamlanmadan bugünkü davranışları yönetmeye başlar.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, öznenin yalnızca sonuca ulaşmak istemesi değildir. Sonuca ulaşmak istemek her amaçlı eylemin doğal parçasıdır. Aceleyi farklılaştıran unsur, sonucun henüz gerçekleşmeden bugünkü eylemin ölçüsünü belirlemesidir. Başka bir ifadeyle süreç artık kendi iç mantığına göre ilerlemez; yalnızca sonucu mümkün olan en kısa sürede üretmesi beklenen araçsal bir yapı hâline gelir. Sürecin kendi ontolojik değeri giderek silinir.

Örneğin bir kitabın yazılması belirli bir düşünsel olgunlaşma süreci gerektirir. Acelecilik devreye girdiğinde ise yazma faaliyeti düşüncenin gelişimine göre değil, kitabın bir an önce tamamlanmasına göre düzenlenmeye başlar. Aynı şekilde öğrenme, bilginin kavranma süreci olmaktan çıkarak sınavın bitirilmesi için katlanılması gereken geçici bir aşamaya dönüşebilir. Süreç devam ediyor görünse de, öznenin zihninde artık süreci yöneten ilke süreç değildir; gelecekte tamamlanacak sonuçtur.

Bu nedenle acelede yaşanan baskının kaynağı zaman değildir. İnsan çoğu zaman "zaman baskısı" yaşadığını düşünür; oysa baskıyı üreten saat değildir. Saat yalnızca kronolojik ilerleyişini sürdürmektedir. Baskıyı oluşturan unsur, gelecekte tamamlanmış olması gereken yapının bugünkü eylemler üzerinde kurduğu normatif otoritedir. Öznenin hissettiği gerilim, zamanın kısa olmasından değil, henüz gerçekleşmemiş olan tamamlanmış durumun bugünkü yaşamı yönetmeye başlamasından kaynaklanır.

Tamamlanma zorunluluğu bugüne taşındığında, şimdinin bütün iç düzeni değişmeye başlar. Ayrıntılar gereksiz görünür, düşünme süreci yük olarak hissedilir, beklemek tahammül edilmesi güç bir boşluk hâline gelir. Çünkü bunların tamamı henüz tamamlanmamış olmanın işaretleri olarak algılanmaktadır. Acele eden bilinç için tamamlanmamış her süreç eksikliktir; eksiklik ise mümkün olduğunca kısa sürede ortadan kaldırılması gereken bir durumdur. Böylece tamamlanmamışlık, gelişimin doğal evresi olmaktan çıkarak düzeltilmesi gereken bir kusur gibi yaşanır.

Aslında burada gerçekleşen şey, zamanın kendi ritmine duyulan güvenin kaybolmasıdır. Özne artık belirli süreçlerin yalnızca kendi iç gelişimleri sayesinde olgunlaşabileceğini kabul edemez. Gelecekte tamamlanacak yapıyı bugüne doğru çekmeye çalışır. Bunun sonucunda da henüz kendi zamanı gelmemiş belirlenimler bugünkü yaşama hükmetmeye başlar. Aceleciliğin temel ontolojik hareketi tam olarak budur: Tamamlanma, kendi doğal zamanı içinde beklenmez; tamamlanma zorunluluğu şimdiden yürürlüğe sokulur.

Böylece geleceğin bugünkü yaşam üzerindeki etkisi yalnızca yönlendirici olmaktan çıkar, normatif bir karakter kazanır. Gelecekte olması gereken şey, bugünde de olması gerekiyormuş gibi hissedilir. Öznenin yaşadığı baskının gerçek kaynağı da tam olarak burada bulunur. Henüz gerçekleşmemiş olan tamamlanmış durum, şimdinin ölçüsü hâline gelir ve mevcut deneyimi kendi eksikliği üzerinden değerlendirmeye başlar. Acele, işte bu nedenle zamanı hızlandırma çabası değil; gelecekte tamamlanacak bir yapının normlarını bugüne taşıyan ontolojik bir işlemdir. 

3.6 Geleceğin Şimdinin Sonucundan Öncülüne Dönüşmesi

Acele kavramının ulaştığı en radikal nokta, geleceğin yalnızca bugünkü davranışları etkilemesi değil, şimdinin öncülü gibi işlemeye başlamasıdır. Lineer zaman anlayışında şimdi, geçmişin sonucu ve geleceğin nedenidir. Zamansal belirlenimler bu sıra içerisinde birbirini takip eder. Acelede ise öznenin yaşadığı belirleyicilik farklı bir mantık kazanır. Gelecek artık yalnızca şimdinin ulaşacağı nokta değildir; şimdinin nasıl yaşanacağını belirleyen ilkeye dönüşür. Böylece kronolojik sıra korunurken nedensel hiyerarşi tersine çevrilmiş olur.

Burada "öncül" kavramı kronolojik anlamda kullanılmamaktadır. Gelecek geçmişten önce gerçekleşmez; zaman yine aynı doğrultuda akmaya devam eder. Öncelik, ontolojik belirleyicilik bakımındandır. Şimdi artık kendisini geçmişten devraldığı nedenlere göre değil, gelecekte ulaşılacak sonuca göre kurmaktadır. Belirleyici ağırlık merkezi geçmişten geleceğe kayar. Gelecek gerçekleşmeden önce, öznenin bugünkü yaşamının açıklayıcı ilkesi hâline gelir.

İnsan davranışları dikkatle incelendiğinde bu yapı oldukça sık görülür. Bir kişi, henüz gerçekleşmemiş terfisine göre yaşamaya başlayabilir. Bir başkası, gelecekte kuracağı aileye göre bugünkü bütün tercihlerini düzenleyebilir. Bir sporcu, henüz kazanmadığı şampiyonluğun disiplinini bugünden taşıyabilir. İlk bakışta bunların tamamı sabra da benzeyebilir. Fakat burada belirleyici ayrım, şimdinin nasıl konumlandırıldığıdır. Sabırda gelecek bugünkü iradeye bağlanırken, acelede şimdi geleceğin zorunluluğuna bağlanmaktadır. Aynı iki zaman kipi arasında kurulan bağın yönü değiştiğinde, öznel zamanın bütün yapısı da değişmektedir.

Şimdinin öncül olmaktan çıkmasının önemli sonuçlarından biri, mevcut deneyimin kendi iç değerini kaybetmesidir. Çünkü artık şimdi, geleceği mümkün kılan bağımsız bir neden değildir. Tam tersine, geleceğin taleplerini yerine getirmek için düzenlenmiş geçici bir hazırlık alanıdır. Böylece şimdi, kendi ontolojik merkezini geleceğe devretmiş olur. İçinde yaşanılan anın anlamı artık kendi içinde değil, biraz sonra gerçekleşecek belirlenimde bulunmaktadır.

Geçmişin klasik nedensellikte üstlendiği rol de böylece geleceğe aktarılır. Normal koşullarda geçmiş bugünü açıklar; bugün ise geleceği açıklar. Acelede ise gelecek bugünü açıklamaya başlar. İnsan neden böyle davrandığını, neden bu kadar hızlı hareket ettiğini, neden mevcut anı sürekli eksik hissettiğini açıklarken sürekli henüz gerçekleşmemiş bir sonuca gönderme yapar. Gerekçe geçmişte değil, gelecektedir. Böylece geleceğin açıklayıcı konumu giderek güçlenir.

İşte geleceğin şimdinin öncülü hâline gelmesi denildiğinde kastedilen tam olarak budur. Gelecek, kronolojik olarak sonra gelse bile öznenin yaşadığı belirlenim bakımından önce gelir. Şimdi artık kendi nedenini geçmişte değil, henüz gerçekleşmemiş olan tamamlanmada bulmaktadır. Zamanın nesnel akışı değişmez; fakat öznel zamanın nedensel mimarisi kökten dönüşür. Gelecek, şimdinin beklediği bir sonuç olmaktan çıkar; şimdiyi kuran ilkeye dönüşür.

Böyle bir dönüşüm yalnızca aceleciliğin açıklanmasını sağlamaz; aynı zamanda sabırla arasındaki temel ayrımı da görünür kılar. Her iki durumda da gelecek bugünkü yaşamın dışında bırakılmaz. Ancak sabır, geleceği bugünkü iradenin içine taşırken şimdinin ontolojik merkezini korur. Acele ise aynı geleceği şimdinin üzerine yerleştirerek belirleyicilik düzenini tersine çevirir. Böylece iki kavram aynı problemi çözmeye çalışırken tamamen farklı zamansal mimariler üretir. Aceleciliğin özgünlüğü de tam olarak geleceğin, şimdinin sonucu olmaktan çıkarak onun öncülü ve belirleyici nedeni hâline gelmesinde ortaya çıkar.                                                                                                                                                     

3.7 Geçmiş ile Gelecek Arasında İşlevsel Özdeşlik

Acele kavramının ulaştığı en önemli ontolojik sonuçlardan biri, geçmiş ile gelecek arasında daha önce bulunmayan yeni bir ilişkinin kurulmasıdır. İlk bakışta bu iki zaman kipi birbirinin tam karşıtı olarak görünür. Geçmiş tamamlanmıştır, gelecek ise henüz tamamlanmamıştır. Geçmiş hatırlanabilir, gelecek yalnızca tasarlanabilir. Geçmiş değiştirilemez, gelecek ise henüz açık imkânlar alanıdır. Bu nedenle klasik zaman anlayışı, geçmiş ile geleceği karşıt yönlere açılan iki farklı ontolojik bölge olarak düşünür. Acelede ise bu karşıtlık tamamen ortadan kalkmasa da farklı bir düzlemde çözülmeye başlar.

Dönüşen şey zaman kiplerinin nesnel yapısı değildir. Geçmiş yine geçmiş olarak kalır; gelecek de henüz gerçekleşmemiş olmaya devam eder. Değişiklik, öznenin bu iki zaman kipine yüklediği işlevdedir. Geçmiş klasik zaman deneyiminde şimdinin nedeni olarak çalışır. İnsan bugünkü davranışlarını çocukluğuyla, eğitim geçmişiyle, yaşadığı olaylarla veya önceki kararlarıyla açıklar. Açıklayıcı ilke geçmiştedir. Acelede aynı açıklayıcı işlev geleceğe aktarılır. Henüz gerçekleşmemiş olan belirlenim, bugünkü davranışların gerekçesi hâline gelir. Böylece geçmiş ile gelecek ilk kez aynı ontolojik görevi üstlenmeye başlar.

İşlevsel özdeşlik tam olarak burada ortaya çıkar. Geçmiş ile gelecek içerik bakımından özdeş değildir; fakat şimdiyi belirleme bakımından aynı konuma yerleşirler. Her ikisi de şimdinin dışında bulunmalarına rağmen bugünkü davranışların nedeni olarak işlemektedir. Geçmiş bunu kronolojik önceliği sayesinde yaparken, gelecek acelede kurulan zamansal yapı sayesinde aynı belirleyici konumu elde eder. Böylece öznenin yaşadığı zaman deneyiminde geçmiş ile gelecek arasındaki ayrım zayıflamaya başlar.

Burada özdeşleşen şey olaylar değildir; belirleyicilik biçimidir. Geçmişin bugünü açıklaması ne kadar doğal görünüyorsa, acele eden bilinç için gelecek de aynı ölçüde doğal bir açıklama ilkesine dönüşür. İnsan neden bu kadar hızlı hareket ettiğini, neden mevcut anı sürekli eksik yaşadığını ya da neden bulunduğu yerde tam anlamıyla kalamadığını açıklarken sürekli gelecekte tamamlanacak belirlenime başvurur. Böylece gelecek, geçmişin klasik nedensellikte üstlendiği açıklayıcı rolü devralır.

Öznel zaman bakımından bunun önemli bir sonucu vardır. Bilinç artık geçmiş ve geleceği iki farklı kutup olarak yaşamaz. Her ikisi de şimdi üzerinde belirleyici güç kazandığı için aynı ontolojik düzlemde buluşmaya başlar. Geçmiş şimdiyi geriden iterken, gelecek önden çeker. Hareket yönleri farklı olsa bile yaptıkları iş aynıdır: Şimdiyi belirlemek. İşlevsel özdeşlik tam olarak bu ortak görev üzerinden kurulmaktadır.

Aslında aceleciliğin ürettiği paradoks da burada görünür hâle gelir. Gelecek henüz gerçekleşmemiştir; buna rağmen özne onu, sanki geçmiş kadar belirlenmiş ve kesinmiş gibi yaşamaya başlar. Henüz oluşmamış olan tamamlanmış gibi davranır; henüz gelmemiş olan olmuş gibi bugünkü yaşamı yönetir. Böylece geleceğin taşıdığı olumsallık giderek silinir, yerini geçmişte bulunan belirlenmişlik duygusuna benzer bir kesinlik hissi alır. Acele eden insanın çoğu zaman alternatif ihtimalleri görememesinin nedeni de budur. Gelecek artık olasılık olmaktan çıkmış, fiilen yaşanıyormuş gibi işlemeye başlamıştır.

İşlevsel özdeşlik, zamanın üç parçalı görünümünü de farklı biçimde dönüştürür. Geçmiş ve gelecek artık birbirine karşı duran iki ayrı zaman olmaktan çok, şimdiyi belirleyen iki farklı yön olarak görünmeye başlar. Birisi gerçekleşmiş olduğu için, diğeri ise gerçekleşeceği varsayıldığı için bugünkü deneyime hükmetmektedir. Böylece özne açısından önemli olan, bu belirlenimlerin hangi zamanda bulunduğu değil, şimdiyi hangi ölçüde yönettikleridir.

Tam da bu nedenle acele, geleceği geçmişe benzeten bir zamansal operatör olarak düşünülebilir. Geleceği geçmişe dönüştürmez; fakat geçmişin üstlendiği ontolojik işlevi geleceğe aktarır. Böylece daha önce yalnızca geçmişe ait olan belirleyicilik statüsü, gelecek tarafından da paylaşılmaya başlanır. Öznel zamanın mimarisi köklü biçimde değişirken, geçmiş ile gelecek ilk kez aynı belirlenim düzleminde buluşur.

3.8 Zaman Kiplerinin Tek Belirlenim Düzleminde Birleştirilmesi

Geçmiş ile gelecek arasında kurulan işlevsel özdeşlik, aceleciliğin ulaştığı son ontolojik sonucu da görünür hâle getirir. Daha önce birbirinden ayrılmış görünen zaman kipleri, artık farklı ontolojik bölgeler olarak değil, aynı belirleyici yapının farklı görünüşleri olarak işlemeye başlar. Böylece zamanın üçlü görünümü tamamen ortadan kalkmasa bile, belirleyicilik tek bir merkezde yoğunlaşmaya başlar.

Öznel zamanın başlangıçtaki problemi hatırlandığında bu dönüşüm daha açık biçimde anlaşılır. Deneyim yalnızca şimdide gerçekleşiyor, buna karşılık bilinç geçmiş, şimdi ve geleceği birbirinden ayrılmış üç ontolojik alan gibi işliyordu. Zamansal asimetri de tam olarak buradan doğuyordu. Acele, bu ayrılığı ortadan kaldırmaya çalışırken ilginç bir yöntem izler. Geleceği şimdinin öncülü hâline getirerek, onu geçmişin sahip olduğu belirleyici statüye yükseltir. Böylece iki farklı zaman kipi aynı ontolojik görevi üstlenmeye başlar.

Burada gerçekleşen şey, zamanların kronolojik olarak birleşmesi değildir. Geçmiş yine geride, gelecek yine ileridedir. Birleşen unsur, onların şimdiyi belirleme biçimidir. Geçmiş ile gelecek aynı belirleyici işleve sahip olduğunda, bilinç açısından aralarındaki mesafe önemini kaybetmeye başlar. Özne artık zamanı üç ayrı bölge olarak değil, tek bir belirlenim ağı olarak yaşamaya yönelir. Böylece deneyimin tek boyutlu yapısına yeniden yaklaşılmış olur.

İlginç olan nokta, aceleciliğin başlangıçta zamanı parçalı hâle getiriyormuş gibi görünmesine rağmen, derin yapıda tam tersini yapmasıdır. İlk bakışta acele eden insan sürekli gelecekte yaşadığı için şimdiden uzaklaşmaktadır. Oysa ontolojik düzeyde gerçekleşen hareket farklıdır. Gelecek, geçmiş gibi şimdiyi belirleyen unsur hâline geldiğinde, zaman kipleri arasındaki işlevsel ayrım giderek ortadan kalkar. Farklı zamanlar aynı belirlenim mekanizmasının parçalarına dönüşür.

Aslında sabır ile acele arasındaki beklenmedik ortaklık da burada görünmeye başlar. İki kavram birbirinin karşıtı gibi görünmelerine rağmen aynı problemi çözmeye çalışmaktadır. Her ikisi de öznel zamanın tek boyutlu yapısıyla zihnin üç boyutlu organizasyonu arasındaki ayrılığı azaltmayı hedefler. Sabır bunu geleceği bugünkü iradeye bağlayarak gerçekleştirirken, acele geleceği geçmişin belirleyici konumuna yükselterek gerçekleştirir. İzledikleri yol farklıdır; fakat yöneldikleri ontolojik problem aynıdır.

Öznel deneyim açısından bakıldığında her iki girişim de zamanın dağılmış görünümünü yeniden tek merkezde toplamaya çalışmaktadır. İnsan yalnızca şimdiyi yaşayabilmektedir; buna rağmen zihni üç farklı zaman arasında bölünmektedir. Sabır da acele de bu bölünmeyi sürdürülemez bulur. Birincisi geleceği şimdiye yaklaştırır, ikincisi geleceği geçmişe yaklaştırır. Her iki durumda da üç ayrı zaman kipi giderek ortak bir belirlenim alanı içerisinde işlemeye başlar.

Tam da bu nedenle aceleyi yalnızca olumsuz bir psikolojik eğilim olarak değerlendirmek yetersiz kalır. Acele, öznel zamanın en derin gerilimlerinden birine verilmiş ontolojik bir cevaptır. Yanlış ya da doğru oluşu ikinci plandadır. Asıl önemli olan, bilincin neden böyle bir yapı üretmeye ihtiyaç duyduğunu gösterebilmesidir. Geleceğin geçmişle aynı belirleyici konuma yükseltilmesi, insanın zamanı yeniden tek boyutlu hâle getirme çabasının farklı bir ifadesidir.

Acele böylece kendi iç mantığı içerisinde tamamlanmış olur. Başlangıçta yalnızca hızlanma gibi görünen hareket, sonunda zaman kiplerinin belirleyicilik bakımından aynı ontolojik düzleme taşınmasına kadar uzanır. Geçmiş ile gelecek arasındaki karşıtlık, öznenin yaşadığı belirlenim bakımından giderek silinir. Zamanın kronolojik yapısı korunur; fakat öznel zamanın örgütlenmesi tek bir belirlenim merkezinde yeniden bütünleşmeye yönelir. Böylece acele, yalnızca davranışın ritmini değil, zamanın ontolojik mimarisini de yeniden kuran özgün bir operatör olarak ortaya çıkar.                     

4. Sabırdan Aceleye: Aynı Arayışın İki Kipi

4.1 Sabır ve Acele Arasındaki Süreklilik

Sabır ile acele çoğu zaman birbirini dışlayan iki ruh hâli olarak düşünülür. Gündelik dilde sabırlı olmak, aceleci olmamanın; aceleci olmak ise sabrını kaybetmiş olmanın adı hâline gelir. Böyle bir kullanım, davranış düzeyindeki farklılıkları doğru biçimde yakalayabilir; fakat iki kavram arasındaki ontolojik ilişkiyi açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü şimdiye kadar kurulan sistem dikkate alındığında sabır ile acele birbirini dışlayan iki bağımsız yapı değildir. Aynı zamansal problemin farklı yoğunluklarda örgütlenmiş iki görünümüdür. Aralarındaki ilişki mutlak karşıtlık değil, süreklilik ilişkisidir.

Söz konusu süreklilik, her iki operatörün de aynı başlangıç noktasından hareket etmesinden kaynaklanır. Öznel deneyim yalnızca şimdide gerçekleşirken bilinç yaşamını geçmiş ve gelecek üzerinden de kurmak zorundadır. Böylece deneyimin tek boyutlu yapısıyla zihnin üç boyutlu zamansal organizasyonu arasında sürekli bir gerilim oluşur. Ne sabır ne de acele bu gerilimin dışında ortaya çıkar. İkisi de aynı ontolojik eksikliğe verilmiş cevaplardır. Ayrıldıkları nokta, geleceğin mevcut deneyime hangi yönden dâhil edileceğidir.

Sabır, geleceği bugünkü iradenin içerisine alarak zamansal ayrılığı azaltmaya çalışır. Gelecek henüz gerçekleşmemiş olarak kalır; fakat onunla kurulan iradi bağ sayesinde mevcut deneyimin etkin unsurlarından biri hâline gelir. Acele ise aynı ayrılığı farklı biçimde çözmeye yönelir. Şimdiki deneyim, geleceğin zorunluluğu tarafından yeniden düzenlenmeye başlanır. Böylece geleceğin bugünkü yaşam üzerindeki etkisi yalnızca yön verici olmaktan çıkar; belirleyici konuma yükselir. Her iki hareket de aynı zamansal boşluğu kapatmaya çalışmaktadır.

Bu nedenle sabır ile acele arasında düşünüldüğü kadar keskin bir kopuş bulunmaz. Sabırlı insan geleceği tamamen dışarıda bırakmaz; tam tersine onunla sürekli ilişki kurar. Acele eden insan da gelecekle ilişki kurmaktadır; yalnızca ilişkinin yönü değişmiştir. İlkinde şimdi geleceğe uzanır, ikincisinde gelecek şimdiye doğru eğilir. Bağın kendisi ortaktır; farklı olan, bağın kurucu merkezidir.

İnsan deneyimi de bu sürekliliği doğrular. Büyük hedefler peşinde uzun yıllar çalışan kişiler, çoğu zaman sabır ile acele arasında kesin sınırlar yaşamazlar. Aynı süreç içerisinde bazen sakin ve kararlı, bazen ise yoğun bir acele hissiyle hareket edebilirler. Dışarıdan bakıldığında ruh hâlinin değiştiği düşünülebilir. Daha derin düzeyde ise değişen şey, geleceğin bugünkü deneyim içerisindeki ontolojik ağırlığıdır. Aynı gelecek, farklı yoğunluklarda özneyi belirlemektedir.

Süreklilik düşüncesi aynı zamanda iki kavramın neden birbirine dönüşebilir olduğunu da açıklar. Birbirinden tamamen kopuk iki yapı arasında geçiş kurulamaz. Sabır ile acele arasındaki geçiş ise mümkündür; çünkü her ikisi de aynı zamansal unsurlarla çalışmaktadır. Geçmiş, şimdi ve gelecek değişmez. Yeniden örgütlenen şey, bu üç zaman kipinin birbirleri üzerindeki belirleyicilik ilişkisidir. Böylece sabır ile acele, farklı malzemeler kullanan iki sistem değil; aynı ontolojik zemini farklı biçimde düzenleyen iki operatör olarak görünmeye başlar.

Karşıtlık yerine sürekliliğin esas alınması, aceleyi sabrın başarısızlığı olarak yorumlamayı da engeller. Sabır ortadan kalktığı için acele ortaya çıkmaz. Aynı zamansal arayış farklı bir örgütlenme biçimine geçtiği için acele görünür hâle gelir. Böylece iki kavram arasındaki ilişki, biri diğerini yok eden bir karşıtlık olmaktan çıkar; aynı hareketin farklı yoğunluklarda aldığı iki ontolojik biçim olarak anlaşılabilir.

4.2 Üç Boyutlu Zaman Alışkanlığının Sabrı Zorlaştırması

Sabırın neden sürekli korunamadığı sorusu, yalnızca irade gücüyle açıklanamaz. Eğer sorun yalnızca psikolojik dayanıklılık olsaydı, sabırlı kalabilen insanlar güçlü; acele edenler ise zayıf olarak değerlendirilebilirdi. Oysa öznel zamanın yapısı dikkate alındığında mesele çok daha derindir. Sabrı zorlaştıran şey, insanın karakterinden önce bilincinin zamanı örgütleme biçimidir. Zihin, deneyimin tek boyutlu olmasına rağmen dünyayı sürekli üç zamansal eksen üzerinden kurmaya alışmıştır.

Bellek geçmişi canlı tutar, hayal gücü geleceği sürekli üretir ve mevcut deneyim bunların arasında konumlanır. Bilinç, çocukluktan itibaren yaşamını bu üç zaman kipini birbirinden ayırarak sürdürür. Dün yaşananlar başka bir yerde, bugün yaşananlar başka bir yerde, yarın gerçekleşecek olanlar ise bambaşka bir ufukta düşünülür. Bu ayrım o kadar köklü hâle gelir ki, özne onu sorgulamadan gerçekliğin doğal yapısı olarak kabul etmeye başlar. Böylece üç boyutlu zaman organizasyonu yalnızca düşünme alışkanlığı değil, varoluşun kendisi gibi görünür.

Sabır ise tam tersine hareket eder. Geleceği mevcut iradenin içerisine çekmeye çalışırken, bilincin yıllardır sürdürdüğü bu zamansal ayrılığı sürekli aşmak zorunda kalır. Her yeni şimdi anında aynı bağ yeniden kurulmalıdır. Çünkü bilinç, alışılmış örgütlenme biçimi gereği geleceği yeniden kendi dışına yerleştirme eğilimindedir. Sabırın süreklilik istemesinin nedeni de budur. Tek seferlik bir karar yeterli olmaz; üç boyutlu alışkanlık her an yeniden çalışmaktadır.

İnsan büyük bir hedef belirlediğinde ilk günlerde gelecekle güçlü bir bağ kurabilir. Aradan zaman geçtikçe aynı hedef yeniden uzaklaşmaya başlar. Bunun nedeni hedefin değişmesi değildir. Bilinç, geleceği yeniden kendi doğal yerine, yani şimdinin dışına yerleştirmektedir. Sabır tam da bu kopmayı her defasında yeniden onarmaya çalışır. Böylece sabırlı olmak, yalnızca geleceğe yönelmek değil; bilincin eski zamansal örgütlenmesine karşı sürekli çalışmak anlamına gelir.

Bu durum sabrın neden yorucu olabildiğini de açıklar. Yorulan şey yalnızca irade değildir. Aynı zamanda bilinç, yerleşik zaman organizasyonuna karşı sürekli yeniden düzenlenmektedir. Gelecekle kurulan bağ korunurken, üç boyutlu zaman alışkanlığı her an bu bağı gevşetmeye çalışır. Böylece sabır yalnızca geleceğe doğru ilerlemekten ibaret kalmaz; aynı zamanda zihnin eski örgütlenmesini sürekli aşmayı gerektiren ontolojik bir faaliyet hâline gelir.

İnsanların uzun vadeli hedeflerde zaman zaman motivasyon kaybetmeleri de aynı yapının sonucudur. Çoğu açıklama bunu duygusal dalgalanmalarla ilişkilendirir. Daha temel düzeyde ise bilinç, geleceği yeniden uzak bir zamansal bölge olarak işlemeye başlamaktadır. Gelecek yeniden dışsallaştığında onun bugünkü irade üzerindeki etkisi zayıflar. Sabırın yeniden kurulması gerekir. Dolayısıyla sabırın kesintiye uğraması çoğu zaman iradenin değil, zaman organizasyonunun yeniden eski biçimine dönmesidir.

Üç boyutlu zaman alışkanlığı böylece sabrın karşısındaki en büyük ontolojik direnç olarak ortaya çıkar. İnsan yalnızca geleceğe ulaşmaya çalışmaz; aynı zamanda geleceği sürekli kendi deneyiminin içerisine taşımaya çalışır. Bilinç ise aynı geleceği tekrar tekrar mevcut deneyimin dışına yerleştirir. Sabırın güçlüğü tam da bu iki hareket arasındaki sürekli gerilimden doğar. İrade geleceği yakınlaştırırken, yerleşik zaman örgütlenmesi onu yeniden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle sabır, tek seferlik bir erdem değil; öznel zamanın alışılmış mimarisine karşı kesintisiz biçimde sürdürülen ontolojik bir yeniden kurma faaliyetidir.                                                                                                                                             

4.3 Sabrın Kendi İçinden Aceleciliği Üretmesi

Sabır ile acele arasında süreklilik bulunduğu kabul edildiğinde, cevaplanması gereken yeni soru, bu sürekliliğin nasıl işlediğidir. Eğer her iki operatör aynı ontolojik arayışın farklı kipleri ise, biri hangi koşullar altında diğerine dönüşmektedir? Gündelik düşünce bu dönüşümü çoğu zaman irade kaybıyla açıklar. İnsan uzun süre bekler, yorulur, sabrı tükenir ve sonunda acele etmeye başlar. Böyle bir açıklama psikolojik gözlem bakımından ikna edici görünse de, dönüşümün ontolojik mantığını ortaya koymaz. Çünkü burada belirleyici olan, sabrın sona ermesi değil; sabrın kendi iç hareketinin belirli bir yoğunluğa ulaşmasıdır.

Sabır başlangıçta gelecekle kurulan iradi bağ olarak ortaya çıkar. Gelecek henüz gerçekleşmemiştir; buna rağmen bugünkü yaşamın yönünü belirleyen ilke hâline gelir. Özne, her yeni şimdi anında aynı bağı yeniden kurar ve geleceği mevcut deneyimin dışında bırakmamaya çalışır. İlk aşamada belirleyici olan unsur, bağın kurulmuş olmasıdır. Gelecek, bugünkü iradenin sürekliliği sayesinde etkinlik kazanır; fakat şimdinin ontolojik merkezi korunmaya devam eder.

Aynı bağ uzun süre yeniden üretildiğinde, ilişkinin yapısında sessiz bir değişim meydana gelmeye başlar. Çünkü gelecek artık yalnızca uzakta duran bir hedef değildir. Her gün yeniden düşünülen, her kararı etkileyen, her davranışı yönlendiren sürekli bir belirlenim hâline gelir. Başlangıçta yalnızca yön tayin eden gelecek, zamanla mevcut deneyimin en güçlü referansına dönüşebilir. Böylece bağın yoğunluğu artarken, belirleyiciliğin ağırlık merkezi de yavaş yavaş yer değiştirmeye başlar.

Dikkat edilmesi gereken nokta, burada geleceğin değişmemesidir. Aynı hedef, aynı amaç, aynı tamamlanma arzusu varlığını sürdürmektedir. Dönüşen unsur, öznenin gelecekle kurduğu ilişkinin yoğunluğudur. Gelecek bugünkü deneyimde ne kadar etkin hâle gelirse, mevcut anın kendi iç özerkliği de o ölçüde zayıflamaya başlar. İlk başta şimdi geleceğe yönelirken, belirli bir eşiğin ardından gelecek şimdiyi yönetmeye başlar. Böylece sabrın kendi iç mantığı, aceleciliğin zeminini hazırlamış olur.

Bu geçiş çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. İnsan aynı çalışmayı sürdürmektedir, aynı hedef doğrultusunda emek vermektedir ve dışarıdan bakıldığında davranışlarında büyük bir değişiklik görülmez. Buna rağmen öznel zamanın örgütlenmesi farklılaşmıştır. Başlangıçta çalışma süreci kendi başına da anlam taşırken, giderek yalnızca tamamlanmaya hizmet eden bir araç olarak yaşanmaya başlar. Süreç korunur; fakat süreci taşıyan ontolojik merkez yer değiştirir.

Örneğin uzun yıllar üzerinde çalışılan bir bilimsel araştırmayı düşünelim. İlk dönemlerde araştırmanın kendisi düşünsel gelişimin doğal alanıdır. Zaman ilerledikçe aynı araştırma giderek "bitirilmesi gereken" bir yapıya dönüşebilir. Araştırmacı hâlâ aynı metni yazmaktadır; fakat yazmayı yöneten ilke artık düşüncenin olgunlaşması değil, sonucun mümkün olan en kısa sürede tamamlanmasıdır. Sabır ortadan kalkmamıştır; kendi iç yoğunluğu farklı bir zamansal örgütlenmeye dönüşmüştür.

Benzer yapı sanat üretiminde, mesleki gelişimde, uzun eğitim süreçlerinde ve hatta kişisel ilişkilerde bile görülebilir. Başlangıçta gelecek yalnızca yön veren bir ufuktur. Aynı gelecek yıllar boyunca bugünkü yaşamın merkezinde tutuldukça, onun ontolojik ağırlığı giderek artar. Belirli bir noktadan sonra özne artık geleceğe doğru yaşamaz; geleceğin taleplerine göre yaşamaya başlar. Aceleciliğin doğduğu an tam olarak budur.

Dolayısıyla acele, sabrın dışından gelen yabancı bir yapı değildir. Sabırın kurduğu ilişkinin belirli bir yoğunlukta yeniden örgütlenmesidir. Geçişin nedeni irade eksikliği değil, gelecekle kurulan bağın giderek daha baskın hâle gelmesidir. Geleceğin bugünkü deneyim üzerindeki etkisi belirli bir eşiği aştığında, sabrın başlangıçta kurduğu ontolojik düzen kendi ağırlık merkezini değiştirir. Aynı arayış devam etmektedir; yalnızca arayışın işleyiş mantığı farklı bir biçim kazanmıştır.

4.4 Aceleye Geçişin Vazgeçiş Değil Radikalleşme Olması

Sabırdan aceleye geçiş çoğu zaman başarısızlık olarak yorumlanır. İnsan beklemeyi sürdürememiş, iradesini koruyamamış ve sonunda sabırsız davranmaya başlamıştır. Böyle bir değerlendirme, aceleyi sabrın olumsuzlanması olarak kabul eder. Oysa önceki çözümlemeler dikkate alındığında farklı bir tablo ortaya çıkar. Acele, sabırın terk edilmesi değil; sabrın çözmeye çalıştığı aynı ontolojik problemin daha ileri bir yoğunlukta ele alınmasıdır. Bu nedenle aceleye geçiş, vazgeçişten çok radikalleşmedir.

Sabırın temel amacı geleceği bugünkü deneyimin dışında bırakmamaktır. Her yeni şimdi anında gelecekle yeniden bağ kurulur ve zamansal ayrılık azaltılmaya çalışılır. Acele de aynı amacı taşır. O da geleceği bugünkü yaşamın dışında bırakmaz. Fakat kullandığı yöntem farklıdır. Geleceği iradenin içerisine almak yerine, şimdiyi geleceğin belirleyiciliği içerisine yerleştirir. Böylece aynı problem daha güçlü bir ontolojik hamleyle çözülmeye çalışılır.

Radikalleşme kavramı tam da bu nedenle kullanılmaktadır. Çünkü acelede gelecekle kurulan bağ zayıflamaz; tersine daha da yoğunlaşır. Sabırda gelecek bugünkü davranışları yönlendirir. Acelede aynı gelecek bugünkü davranışların açıklayıcı ilkesi hâline gelir. Belirleyicilik derecesi artmıştır. Gelecek artık yalnızca yol göstermez; mevcut deneyimin nasıl yaşanacağını da belirlemeye başlar. Böylece aynı bağ daha ileri bir örgütlenme düzeyine ulaşır.

İnsanın yaşadığı fenomenolojik deneyim de bunu doğrular. Büyük bir hedefe uzun süre bağlı kalan kişi, çoğu zaman hedefinden vazgeçtiği için acele etmez. Tam tersine, hedef onun yaşamında giderek daha merkezi bir konuma yerleştiği için acele etmeye başlar. Hedef küçülmemiştir; büyümüştür. Gelecek uzaklaşmamıştır; bugünkü deneyimin içine daha güçlü biçimde yerleşmiştir. Aceleciliğin gerilimi de tam olarak bu yoğunlaşmanın sonucudur.

Aceleyi yalnızca sabrın bozulmuş biçimi olarak görmek bu nedenle yanıltıcıdır. Çünkü böyle bir yorum, geleceğin acelede neden bu kadar güçlü bir belirleyicilik kazandığını açıklayamaz. Eğer acele yalnızca sabrın kaybı olsaydı, gelecekle kurulan ilişkinin de zayıflaması gerekirdi. Oysa durum tam tersidir. Geleceğin etkisi azalmamakta, aksine bugünkü yaşamın neredeyse bütün yapısını belirleyecek ölçüde artmaktadır. Dolayısıyla acelede eksilen şey gelecek değildir; şimdinin bağımsızlığıdır.

Burada ilginç olan nokta, iki operatörün de aynı ontolojik hedefe sadık kalmasıdır. İkisi de öznel zamanın parçalanmış görünümünü azaltmak istemektedir. Sabır bunu şimdiyi merkezde tutarak gerçekleştirir. Acele ise aynı merkezi geleceğe doğru kaydırarak daha ileri bir müdahalede bulunur. Hareket yönü değişmiştir; fakat çözülmeye çalışılan problem değişmemiştir. Radikalleşme tam olarak aynı hedefe daha güçlü bir müdahalede bulunulması anlamına gelir.

Bu nedenle aceleye geçiş, insanın gelecekle ilişkisini kaybettiği an değil; gelecekle ilişkisinin kendi zamansal dengesini aşacak kadar yoğunlaştığı andır. Sabırın kurduğu bağ ortadan kalkmamış, kendi iç mantığını ileriye taşımıştır. Gelecek artık yalnızca bugünkü iradenin sessiz yönlendiricisi değildir; mevcut deneyimin tamamını yeniden kuran ontolojik merkez hâline gelmiştir. Acele, tam da bu nedenle sabrın inkârı değil; aynı arayışın daha radikal bir örgütlenme biçimi olarak anlaşılmalıdır.                          

4.5 Gelecekle Kurulan Bağın Yoğunlaşması

Sabırdan aceleye geçişi mümkün kılan temel hareket, gelecekle kurulan ilişkinin yön değiştirmesinden önce yoğunluk değiştirmesidir. Çünkü ontolojik yapılarda birçok dönüşüm, yeni bir unsurun eklenmesiyle değil, mevcut unsurun ağırlık merkezinin değişmesiyle gerçekleşir. Gelecek, sabırda da acelede de aynı gelecektir. Aynı hedef, aynı tamamlanma, aynı henüz gerçekleşmemiş belirlenim korunur. Dönüşümün gerçekleştiği yer, geleceğin bugünkü deneyim içerisindeki etkinlik derecesidir. Bağın yoğunluğu arttıkça zamansal örgütlenme de farklı bir yapıya doğru evrilmeye başlar.

Başlangıçta gelecek, bugünkü iradenin yöneldiği ufuk olarak çalışır. Özne mevcut deneyimini yaşarken aynı zamanda gelecekle ilişkisini de korur. Gelecek önemlidir; fakat bugünkü deneyimin bütün iç yapısını belirlemez. Şimdi hâlâ kendi ontolojik merkezini muhafaza etmektedir. İçinde bulunulan faaliyet yalnızca sonuç için değil, kendi iç gelişimi bakımından da anlam taşımaktadır. Sabırın dengesi tam olarak burada kurulmaktadır.

İlişki uzun süre devam ettikçe geleceğin bugünkü yaşam içerisindeki görünürlüğü giderek artmaya başlar. Aynı hedef her sabah yeniden düşünülür, her karar onunla ilişkilendirilir, her fedakârlık onun adına yapılır. Gelecek artık yalnızca yönelinen nokta değildir; mevcut deneyimin bütün katmanlarına nüfuz eden sürekli bir referans hâline gelir. Böylece başlangıçta sessizce çalışan ontolojik bağ, zamanla bilincin en baskın örgütleyici ilkelerinden biri olmaya başlar.

Yoğunlaşma yalnızca düşünsel düzeyde gerçekleşmez. Algının seçiciliği, dikkatin yönelimi, eylemlerin sıralanışı ve değer yargılarının kuruluşu da aynı süreçten etkilenir. İnsan giderek dünyayı gelecekte ulaşacağı belirlenime göre okumaya başlar. Karşılaştığı olayların anlamı, o hedefe katkı sağlayıp sağlamadığına göre değerlendirilir. Daha önce kendi başına anlam taşıyan birçok deneyim, geleceğe olan uzaklığı veya yakınlığı üzerinden yorumlanmaya başlanır. Böylece gelecek yalnızca zihinsel bir tasarım olmaktan çıkar; algının kurucu ilkelerinden biri hâline gelir.

İşte belirleyici eşik de burada ortaya çıkar. Gelecek belirli bir yoğunluğa ulaştığında artık yalnızca bugünkü yaşamın parçası olmaktan çıkar ve bugünkü yaşamın ölçüsüne dönüşür. Aynı bağ korunmaktadır; fakat bağın kurduğu hiyerarşi değişmiştir. Başlangıçta şimdi geleceği kendi içerisine alırken, giderek gelecek şimdiyi kendi düzenine göre biçimlendirmeye başlar. Aceleye geçiş, tek bir anda gerçekleşen ani bir kırılma değildir; bağın giderek yoğunlaşmasının doğal sonucudur.

İnsan deneyiminde bunun sayısız örneği bulunabilir. Uzun yıllar boyunca akademik çalışma yapan biri, ilk zamanlarda araştırmanın kendisini düşünürken zamanla yalnızca tezini bitirmeyi düşünmeye başlayabilir. Bir sporcu başlangıçta antrenman sürecini geliştirici bir faaliyet olarak yaşarken, ilerleyen dönemde yalnızca yarış gününü yaşamaya başlayabilir. Aynı hedef korunmuştur; fakat hedefin bugünkü deneyim üzerindeki ontolojik baskısı değişmiştir. Sürecin kendisi sessizce geri çekilirken, tamamlanma fikri bütün alanı doldurmaya başlar.

Bağın yoğunlaşmasının ilginç sonucu, geleceğin henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen giderek daha belirlenmiş hissedilmesidir. Başlangıçta gelecek birçok olasılıktan biri olarak düşünülür. Yoğunlaşma arttıkça aynı gelecek tek mümkün yol gibi görünmeye başlar. Alternatif ihtimaller bilinçten yavaş yavaş silinir. Böylece geleceğin olumsallığı azalmaz; fakat öznenin onu yaşama biçimi giderek zorunluluk karakteri kazanır. Aceleciliğin taşıdığı baskının önemli bir bölümü de tam olarak bu zorunluluk hissinden kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla sabır ile acele arasındaki geçiş, yeni bir zamansal bağ kurulması değildir. Aynı bağın giderek daha yoğun çalışmasıdır. Gelecek başlangıçta bugünkü iradenin yöneldiği belirlenimken, daha sonra bugünkü deneyimin bütün örgütlenmesini yöneten merkez hâline gelir. Acele böylece sabrın karşıtı olarak değil, gelecekle kurulan ilişkinin kendi iç yoğunluğunun ulaştığı yeni bir ontolojik eşik olarak anlaşılabilir.                                                                                                                                         

4.6 Zamanın Birliğini Kurma Teşebbüsünün Derinleşmesi

Sabır ile acele arasındaki sürekliliğin son halkası, her iki operatörün de aslında aynı ontolojik hedefe yönelmiş olmasıdır. Başlangıçtan itibaren savunulan temel tez, öznel deneyimin tek boyutlu olmasına rağmen bilincin zamanı üç ayrı ontolojik bölge gibi örgütlediğiydi. Geçmiş bellekte, gelecek hayal gücünde, şimdi ise doğrudan deneyimde bulunuyordu. İnsan yalnızca şimdiyi yaşayabildiği hâlde yaşamını üç farklı zaman kipine göre kurmak zorundaydı. Zamansal asimetrinin kaynağı da tam olarak bu ayrılıktı.

Sabır ilk büyük müdahalesini geleceği bugünkü iradenin içerisine alarak gerçekleştirmişti. Böylece gelecekle şimdi arasındaki ontolojik mesafe önemli ölçüde daralmıştı. Gelecek artık yalnızca ileride bekleyen bir zaman değil, mevcut deneyimin etkin ilkelerinden biri hâline gelmişti. Öznel zamanın parçalanmış görünümü ilk kez sistematik biçimde aşılmaya başlanmıştı.

Acele aynı hareketi daha ileri bir noktaya taşır. Geleceği yalnızca mevcut deneyimin içerisine katmakla yetinmez; onu geçmişin sahip olduğu belirleyicilik statüsüne yükseltir. Böylece geçmiş ile gelecek ilk kez aynı ontolojik düzlemde çalışmaya başlar. Geçmiş şimdiyi açıklayan ilke olduğu gibi, gelecek de şimdiyi açıklayan ilkeye dönüşür. Zaman kipleri arasındaki işlevsel ayrımlar giderek silinirken, belirleyicilik tek merkezde toplanmaya yönelir.

İki operatörün ortak yönü tam da burada görünür hâle gelir. İkisi de zamanı parçalamaya değil, yeniden birleştirmeye çalışmaktadır. Sabır bunu daha dengeli bir örgütlenmeyle gerçekleştirir. Acele ise aynı hedefe daha radikal bir düzenleme üzerinden ulaşmaya çalışır. Hareket biçimleri farklı olsa da, yöneldikleri ontolojik problem aynıdır. Her ikisi de öznel deneyimin tek boyutlu yapısını yeniden görünür kılmaya çalışmaktadır.

Daha dikkatli bakıldığında, insan bilincinin neden sürekli gelecekle ilişki kurduğu da açıklık kazanır. Gelecek yalnızca plan yapılacak bir zaman değildir. Aynı zamanda deneyimin parçalanmış görünümünü yeniden bütünleştirebilmek için zorunlu olan ontolojik eksendir. Bilinç onu sürekli bugünkü yaşama taşımaya çalışır; çünkü üçe bölünmüş zaman organizasyonu tek başına sürdürülebilir değildir. Sabır da acele de bu zorunluluktan doğmaktadır.

İşte bu nedenle acele, ilk bakışta zamansal bütünlüğü bozan bir hareket gibi görünse de daha derin düzeyde aynı bütünlüğü farklı biçimde kurmaya çalışmaktadır. Şimdiyi geleceğin içerisine çekmesi, zamanı parçalamak için değil; belirleyiciliği tek merkezde toplamaya yönelik daha güçlü bir girişimdir. Başarılı olup olmaması ayrı bir tartışmadır. Önemli olan, yöneldiği ontolojik hedefin sabırla ortak olmasıdır.

Böylece sabırdan aceleye uzanan çizgi tamamlanmış olur. Başlangıçta birbirinin karşıtı gibi görünen iki yapı, aynı ontolojik arayışın farklı yoğunlukları olarak görünmeye başlar. Birincisi geleceği şimdiye yaklaştırır; ikincisi aynı geleceği belirleyiciliğin merkezine yerleştirir. Her ikisi de deneyimin tek boyutlu yapısıyla zihnin üç boyutlu zaman organizasyonu arasındaki ayrılığı azaltmaya çalışır. Farklı olan yalnızca izlenen yoldur; ulaşılmak istenen ontolojik ufuk aynıdır. Bu nedenle sabır ile acele, birbirini dışlayan iki karakter özelliği değil; zamanın birliğini yeniden kurmaya çalışan aynı arayışın iki farklı kipidir.

5. Hareketin Uçlarında Zamanın Hakikati

5.1 Zamansal Merkezin Üçlü Görünümü Yeniden Üretmesi

Sabır ile acele üzerine yapılan çözümlemeler yalnızca iki farklı zamansal operatörü açıklamakla kalmaz; aynı zamanda onların ortak biçimde neden ortaya çıktığını da görünür hâle getirir. Aynı problem farklı yoğunluklarda çözülmeye çalışılıyorsa, o problemin en istikrarlı biçimde hangi koşullarda yeniden üretildiği de sorulmalıdır. Öznel zaman bakımından bu koşul, gündelik yaşamın alışılmış merkezidir. İnsan çoğu zaman ne tam anlamıyla sabırlıdır ne de bütünüyle acelecidir. Yaşam, büyük ölçüde bu iki uç arasında kurulan dengeli hareket içerisinde sürdürülür. İlk bakışta en sağlıklı görünen alan da tam olarak burasıdır. Fakat ontolojik bakımdan en açıklayıcı bölge her zaman en dengeli olan bölge değildir.

Merkezde bulunan bilinç, geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirinden ayrılmış zaman kipleri olarak yaşamaya devam eder. Geçmiş gerektiğinde hatırlanır, gelecek gerektiğinde planlanır, şimdi ise gündelik deneyimin alanı olarak korunur. Zaman kipleri arasında belirli ilişkiler kurulsa bile bunların hiçbiri diğerinin ontolojik sınırını aşmaz. Böylece başlangıçta ortaya koyulan üç boyutlu zaman organizasyonu bütün gücüyle varlığını sürdürür. Deneyim yine tek boyutludur; fakat bilinç bunu gündelik işleyiş içerisinde görünmez hâle getirir.

Merkezin istikrarı, aynı zamanda onun sınırlılığıdır. Çünkü burada zamanın parçalanmış görünümü sorgulanmaz. İnsan geçmişi geçmiş olarak, geleceği gelecek olarak ve şimdiyi de yalnızca şimdi olarak kabul eder. Zamansal ayrımlar doğal varsayılır. Bilinç bu ayrımlarla yaşamayı öğrendiği için onları aşmaya yönelik güçlü bir ihtiyaç da hissetmez. Böylece öznel zamanın taşıdığı ontolojik gerilim gündelik alışkanlıkların içerisinde sürekli örtülür.

İlginç olan nokta, merkezin tam da bu nedenle kendisini yeniden üretmesidir. Geçmiş ile gelecek arasındaki ayrım sorgulanmadıkça, her yeni deneyim aynı zamansal örgütlenmeyi yeniden doğrular. İnsan geçmişten ders çıkarır, geleceğe ilişkin plan yapar ve mevcut anı yaşar. Her gün tekrar edilen bu yapı zamanla o kadar doğal görünür ki, başka türlü bir zaman deneyiminin mümkün olabileceği bile düşünülmez. Üçlü görünüm yalnızca korunmaz; her yeni deneyim tarafından yeniden inşa edilir.

Merkez aynı zamanda uçlara duyulan ihtiyacı da sürekli doğurur. Çünkü deneyim tek boyutlu olmasına rağmen bilinç üç boyutlu işlemeye devam etmektedir. Bu iki yapı arasındaki gerilim bütünüyle ortadan kalkmaz. Günlük yaşam çoğu zaman onu görünmez kılsa da, uzun vadeli hedeflerde, büyük kayıplarda, güçlü beklentilerde veya yoğun belirsizlik anlarında aynı gerilim yeniden açığa çıkar. İşte sabır ve acele tam da bu noktalarda ortaya çıkar. İkisi de merkezin çözemediği ontolojik problemi çözmeye çalışmaktadır.

Daha dikkatli bakıldığında, merkezin aslında tarafsız olmadığı da görülür. Tarafsız gibi görünmesinin nedeni, zamansal ayrılığı olağanlaştırmış olmasıdır. Geçmiş ile gelecek arasındaki mesafe korunur; şimdi ise bu iki zaman arasında geçici bir geçiş noktası olarak yaşanır. Böylece öznel deneyimin tek boyutlu yapısı geri planda kalırken, zihnin üç boyutlu organizasyonu gerçekliğin doğal biçimi gibi kabul edilir. Merkez, tam da bu nedenle başlangıçta ortaya konulan zamansal asimetrinin en güçlü taşıyıcısıdır.

Sabır ile aceleyi yalnızca merkezin aşırılıkları olarak görmek bu nedenle yanıltıcıdır. Asıl olağanüstü olan uçlar değildir; merkezin kendisidir. Çünkü merkez, deneyim ile zaman organizasyonu arasındaki ayrılığı sürekli yeniden üretmesine rağmen bunu doğal görünüm altında gizlemektedir. Uçlar ise tam tersine, bu gizlenmiş yapıyı görünür hâle getirir. Hareketin sınırlarına yaklaşıldığında, gündelik zaman algısının sessizce örttüğü ontolojik gerilim yeniden bütün açıklığıyla ortaya çıkmaya başlar.

5.2 Sabırda Hareketin Durma Sınırı

Sabır ilk bakışta hareketsizlik gibi görünür. Bekleyen insan dışarıdan bakıldığında daha az hareket etmektedir; daha az müdahale etmekte, sonucu zorlamamakta ve zamanın kendi akışına izin vermektedir. Böyle bir gözlem davranış düzeyinde doğru olabilir; fakat sabrın ontolojik yapısını açıklamaz. Çünkü sabır hiçbir zaman gerçek anlamda durağanlık değildir. Aksine, sürekli yeniden kurulan iradi bağ sayesinde son derece yoğun bir iç hareket üretmektedir. Hareket yalnızca görünür olmaktan çıkmış, öznel zamanın derin yapısına çekilmiştir.

İnsan sabırlı olduğunda gelecekle kurduğu ilişkiyi her yeni şimdi anında yeniden üretmektedir. Bu faaliyet durduğu anda sabır da sona erer. Dolayısıyla sabırın dışarıdan hareketsizlik gibi görünmesi yanıltıcıdır. Görünür davranış azalırken ontolojik faaliyet artmaktadır. Çünkü bilinç her an geleceği mevcut deneyimin dışında bırakmamak için çalışmaktadır. Hareket beden düzeyinden çekilip zamanın örgütlenmesine taşınmıştır.

Durma sınırı tam da burada ortaya çıkar. Sabır ilerledikçe görünür hareket giderek azalabilir. İnsan daha az müdahale eder, daha az zorlar ve sonucu kendi zamanına bırakır. Buna rağmen gelecekle kurduğu iradi bağ en yüksek yoğunluğunu korur. Böylece hareket dışsal düzeyde minimuma inerken, içsel düzeyde maksimum süreklilik kazanır. Hareket kaybolmaz; yalnızca yön değiştirir. Dış dünyada yavaşlayan faaliyet, öznel zamanın içerisinde sürekli çalışmaya devam eder.

İşte sabırın ulaştığı sınır noktası, görünür hareketin neredeyse bütünüyle durduğu; buna karşılık gelecekle kurulan ontolojik ilişkinin kesintisiz sürdüğü noktadır. Daha ileri gidildiğinde artık sabır ortadan kalkmaz; yalnızca aynı ilişki farklı bir zamansal örgütlenmeye dönüşmeye başlar. Çünkü geleceğin bugünkü deneyim üzerindeki ağırlığı giderek artmaktadır. Hareketin dışarıda durması, içerideki zamansal bağın güçlenmesini engellemez.

Burada önemli olan, sabrın pasiflikten kesin biçimde ayrılmasıdır. Pasiflikte ilişki kurulmaz; yalnızca beklenir. Sabırda ise bekleme sürekli çalışan ontolojik bir faaliyettir. İnsan hiçbir şey yapmıyor gibi görünse bile gelecekle kurduğu bağ her yeni anda yeniden üretilmektedir. Dolayısıyla durma sınırı, etkinliğin sona erdiği nokta değil; etkinliğin bütünüyle görünmez hâle geldiği noktadır.

Fenomenolojik deneyim de bunu doğrular. Büyük eserler veren düşünürlerin, uzun yıllar araştırma yapan bilim insanlarının ya da sabır gerektiren eğitim süreçlerinden geçen kişilerin yaşamında uzun sessizlik dönemleri bulunabilir. Dışarıdan bakıldığında hiçbir ilerleme yokmuş gibi görünür. Oysa öznel zaman bakımından en yoğun faaliyet tam da bu sessizlik içerisinde sürmektedir. Çünkü gelecekle kurulan bağ kopmamış, aksine en istikrarlı biçimini kazanmıştır.

Sabır böylece hareketin en ilginç sınırını açığa çıkarır. Hareket ortadan kalkmaksızın görünmez olabilir. Faaliyet azalmaksızın sessizleşebilir. Zamanın birliğini kurma teşebbüsü dışsal hızla değil, içsel süreklilikle sürdürülebilir. Sabırın ulaştığı uç nokta da tam olarak budur. Görünür hareket neredeyse sıfıra yaklaşırken, gelecekle kurulan ontolojik bağ en yüksek sürekliliğine ulaşır. Hareket durmuş gibi görünür; fakat öznel zamanın derin yapısında hiç olmadığı kadar etkin biçimde işlemeye devam eder.       

5.3 Acelede Hızın Kendi Zamanını Aşma Sınırı

Sabır görünür hareketi en aza indirirken acele görünür hareketi en yüksek yoğunluğuna taşır. İlk bakışta iki yapı birbirinin tam karşıtı gibi görünür. Birinde yavaşlama, diğerinde hızlanma vardır. Böyle düşünüldüğünde sabır ile acele yalnızca hareket miktarı bakımından ayrılmaktadır. Oysa daha önce gösterildiği gibi, aceleyi açıklayan temel unsur hız değildir. Hız yalnızca aceleciliğin dışarıdan görülen fenomenidir. Ontolojik dönüşüm, hareket miktarında değil, hareketi belirleyen zamansal yapıda gerçekleşmektedir.

Acele ilerledikçe özne mevcut anı giderek daha kısa süre deneyimlemeye başlar. İçinde bulunulan faaliyet tamamlanmadan bir sonraki faaliyete yönelinir; mevcut karar sonuçlanmadan sonraki karar düşünülür; henüz söylenmekte olan cümle tamamlanmadan devamındaki cümle kurulmaya başlanır. Bilinç, yaşadığı her şimdiyi mümkün olan en kısa sürede geride bırakmaya çalışır. Böylece görünürde hareket hızlanırken, aslında hızlanan şey beden değil, şimdilerin tüketilme ritmidir.

Şimdi burada ilginç bir sınır ortaya çıkar. Hareket belirli bir yoğunluğun üzerine çıktığında, hız artık hareketi artırmaz; hareketin kendisini görünmez hâle getirmeye başlar. Çünkü özne hiçbir şimdi anında yeterince kalamaz. Her mevcut deneyim, daha yaşanırken geride bırakılacak bir basamak olarak algılanmaktadır. Bunun sonucunda bilinç, hareket ettiği hâlde hareket ettiğini deneyimleyemez. Hareket ile deneyim arasındaki eşzamanlılık çözülmeye başlar.

Hızın kendi zamanını aşması tam olarak budur. Normal koşullarda her hareket, kendi gerçekleşme süresini de içerir. İnsan yürürken yürümeyi, konuşurken konuşmayı, yazarken yazmayı yaşar. Acelede ise hareket, kendi yaşanma süresini ortadan kaldıracak ölçüde yoğunlaşır. İnsan yürürken varacağı yeri, yazarken bitmiş metni, konuşurken konuşmanın sonunu yaşamaktadır. Hareket devam etmektedir; fakat hareketin zamanı artık deneyimin merkezi olmaktan çıkmıştır.

Böylece aceleciliğin ulaştığı uç noktada ilginç bir paradoks doğar. Hareket en yüksek düzeye ulaşırken hareket deneyimi en düşük düzeye iner. Çünkü bilinç hiçbir faaliyetin içerisinde yeterince bulunamaz. Her eylem yalnızca kendisinden sonraki eyleme geçiş görevi üstlenir. Sonuçta özne sürekli hareket ettiği hâlde, hareketin kendisini yaşayamayan bir zamansal örgütlenme içerisine girer. Hızın sınırı, hareketin kaybolduğu değil; hareket deneyiminin ortadan kalktığı noktadır.

Fenomenolojik düzeyde bunun izleri oldukça belirgindir. Yoğun iş temposunda çalışan birçok insan günün sonunda bütün gün boyunca ne yaptığını ayrıntılı biçimde hatırlayamaz. Faaliyet eksik değildir; hatta çoğu zaman olağanüstü yoğundur. Buna rağmen deneyim parçalanmıştır. Şimdiler o kadar hızlı tüketilmiştir ki, hiçbiri tam anlamıyla yaşanamamıştır. Aceleciliğin ürettiği boşluk hissi büyük ölçüde buradan kaynaklanır. Zaman doludur; fakat deneyim seyrekleşmiştir.

İşte acele, kendi sınırına yaklaştığında hızın paradoksunu açığa çıkarır. Hareket arttıkça deneyim artmaz. Tam tersine, hareketin yaşanabilirliği azalmaya başlar. Görünürde maksimum hareket vardır; öznel zaman bakımından ise şimdinin giderek silikleştiği bir yapı oluşur. Böylece acele yalnızca daha hızlı hareket etmek anlamına gelmez. Hareketi kendi deneyim zamanının ötesine taşıyarak, hareket ile yaşanmışlık arasındaki doğal birlikteliği çözmeye başlar.

Bu nedenle aceleciliğin ulaştığı uç nokta, en yüksek hız değil; hızın artık kendi zamansal temelini aşmasıdır. Hareket kendi zamanını tüketmeye başladığında, görünürdeki dinamizm ontolojik olarak farklı bir yapıya dönüşür. İnsan sürekli ilerlemektedir; fakat ilerlediği şimdileri yaşayamaz hâle gelmiştir. Hareket maksimum düzeye ulaşırken deneyim yeniden tek bir sorun etrafında toplanır: Şimdi hâlâ yaşanıyor mudur, yoksa yalnızca tüketiliyor mudur?

5.4 Karşıt Uçların Aynı Tek Boyutlu Yapıyı Açığa Çıkarması

Sabırın ulaştığı durma sınırı ile aceleciliğin ulaştığı hız sınırı ilk bakışta birbirini tamamen dışlayan iki uç gibi görünmektedir. Birinde görünür hareket minimuma yaklaşırken diğerinde maksimuma ulaşmaktadır. Davranış düzeyinden bakıldığında bundan daha büyük bir karşıtlık düşünmek güçtür. Fakat ontolojik çözümleme tam da bu noktada beklenmedik bir sonuç üretir. Hareketin iki karşıt ucu, aynı öznel zaman yapısını görünür hâle getirmektedir.

Sabırda görünür hareket geri çekildikçe, öznel deneyimin merkezinde yalnızca şimdinin taşıdığı sürekli iradi bağ kalmaktadır. Geçmiş bellekte, gelecek ise irade içerisinde aynı deneyim alanına bağlanmaktadır. Acelede ise görünür hareket yoğunlaştıkça, bütün şimdiler tek bir belirleyicilik altında birbirine eklenmeye başlamaktadır. Geçmiş ve gelecek farklı zaman kipleri olmaktan çok, aynı zamansal örgütlenmenin belirleyici unsurları hâline gelir. İzlenen yollar farklıdır; ulaşılan ontolojik görünüm ise şaşırtıcı ölçüde benzerdir.

Her iki sınır da gündelik yaşamın alışılmış üçlü zaman organizasyonunu kırmaktadır. Merkezde geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden ayrılmış bölgeler olarak korunurken, uçlarda bu ayrım giderek işlevini kaybetmektedir. Sabır geleceği şimdiye çeker. Acele geleceği geçmişin belirleyici konumuna yükseltir. Sonuçta her iki durumda da zaman kipleri arasındaki mesafe daralmaya başlar. Bilinç, deneyimin tek boyutlu yapısına yeniden yaklaşır.

Burada açığa çıkan tek boyutluluk kronolojik değildir. Saat yine işlemektedir, olaylar yine sırayla gerçekleşmektedir ve geçmiş hiçbir zaman geleceğe dönüşmez. Değişen şey, öznenin bu zaman kiplerini yaşama biçimidir. Deneyimin merkezinde her zaman tek bir şimdi bulunmaktadır. Uçlar, bilincin bu temel olguyu daha açık biçimde yaşamasını sağlar. Çünkü üç boyutlu zaman organizasyonunu ayakta tutan alışkanlıklar sınır durumlarında çözülmeye başlar.

Aslında sabır ile acele arasındaki bütün ortaklığın temelinde de aynı gerçek yatmaktadır. İkisi de deneyimin aslında tek boyutlu olduğunu sezgisel olarak yeniden kurmaya çalışmaktadır. Sabır bunu süreklilik üzerinden gerçekleştirir. Acele ise belirleyiciliği tek merkezde toplayarak aynı sonuca ulaşmaya yönelir. Hareket miktarları birbirine zıt olsa bile, ontolojik yönelimleri ortaktır. Her iki operatör de öznel zamanı yeniden tek eksende toplamaya çalışmaktadır.

İnsan bilinci tam da bu nedenle yalnızca merkezde incelendiğinde kendi derin yapısını bütünüyle açığa çıkarmaz. Gündelik yaşam, zamanın parçalanmış görünümünü normalleştirir. Uçlar ise normalleşmiş yapıyı bozar. Sabır görünür hareketi neredeyse sıfıra indirerek, acele ise onu neredeyse sınırsız yoğunluğa taşıyarak aynı ontolojik zemini görünür kılar. Böylece hareketin iki karşıt sınırı, zamanın ortak temelini açığa çıkaran iki ayrı deney alanına dönüşür.

Dolayısıyla karşıtlık burada son nokta değildir. Tam tersine, karşıtlık daha derin bir özdeşliğin görünür olmasını sağlayan araçtır. Sabır ile acele birbirini iptal etmez. Hareketin iki uç sınırını temsil ederek öznel zamanın aynı temel yapısını farklı yönlerden görünür hâle getirir. Deneyim her iki durumda da tek bir merkezde gerçekleşmektedir. Uçlar yalnızca, gündelik hayatın örttüğü bu ontolojik hakikati bütün açıklığıyla ortaya çıkarmaktadır.                                                                                                                     

5.5 İhtiyatlı ve Ölçülü Hareketin Nötr Bölgesi

Şimdiye kadar yapılan çözümlemeler, zamanın ontolojik yapısını anlayabilmek için hareketin iki uç biçimini incelemiştir. Sabır görünür hareketi en aza indirirken, acele onu en yüksek yoğunluğuna taşımıştır. Her iki durumda da gündelik yaşamın örttüğü zamansal ilişkiler belirginleşmiş ve öznel deneyimin tek boyutlu yapısı daha açık biçimde görünür hâle gelmiştir. Bununla birlikte insan yaşamının büyük bölümü bu iki sınırda değil, daha dengeli hareket alanlarında geçmektedir. Günlük kararlar, sıradan planlar ve olağan faaliyetler çoğunlukla ihtiyatlı ve ölçülü bir ritim içerisinde sürdürülür. Tam da bu nedenle söz konusu bölgenin ontolojik statüsü ayrıca incelenmelidir.

İhtiyatlı hareket ilk bakışta sabır ile acele arasında kurulmuş ideal denge gibi görünür. İnsan ne gereksiz yere beklemekte ne de sonucu zorlayacak ölçüde hızlanmaktadır. Her eylem kendi zamanında gerçekleştirilir; gelecek dikkate alınır, fakat bugünkü deneyim de bütünüyle gözden çıkarılmaz. Gündelik aklın en sağlıklı davranış modeli olarak kabul ettiği yapı büyük ölçüde budur. Ne var ki ontolojik çözümleme açısından denge her zaman en açıklayıcı nokta değildir. Çoğu zaman denge, derindeki gerilimi görünmez kılan en başarılı örgütlenme biçimidir.

Ölçülülüğün en önemli özelliği, zaman kipleri arasındaki ayrılığı yönetilebilir düzeyde tutmasıdır. Geçmiş hatırlanır, gelecek planlanır, şimdi yaşanır; fakat bunların hiçbiri diğerini baskılayacak yoğunluğa ulaşmaz. Böylece öznel zamanın taşıdığı asimetri tamamen ortadan kalkmaz; yalnızca gündelik yaşamı aksatmayacak ölçüde dengelenir. Bilinç parçalanmış zaman organizasyonuyla yaşamayı öğrenmiştir. Gerilim çözülmemiş, işlevsel hâle getirilmiştir.

İşte nötr bölgenin ontolojik anlamı tam olarak burada belirir. Sabır ve acele zamansal asimetriyi doğrudan çözmeye çalışırken, ihtiyatlı hareket aynı asimetriyi yönetmeye yönelir. Amaç artık geçmiş ile gelecek arasındaki ayrılığı azaltmak değildir. Ayrılığın gündelik yaşam içerisinde sorun üretmeyecek ölçüde dengede tutulması yeterli görülür. Böylece zamanın üçlü örgütlenmesi korunurken, onun oluşturduğu gerilim sürekli küçük ayarlamalarla kontrol altında tutulur.

Bu nedenle ihtiyatlı hareket, ilk bakışta tarafsız görünmesine rağmen aslında belirli bir zamansal tercihe dayanmaktadır. Bilinç burada deneyimin tek boyutlu yapısına yaklaşmaya çalışmaz. Aynı şekilde geleceği bugünkü yaşamın mutlak belirleyicisi hâline de getirmez. Üç zaman kipi arasındaki mevcut mesafe korunur ve özne bu mesafe içerisinde hareket etmeyi öğrenir. Nötrlük, zamansal ayrılığın ortadan kalkması değil; onun olağan çalışma biçimi olarak kabul edilmesidir.

İnsanların büyük çoğunluğunun yaşamını bu bölgede sürdürmesi de tesadüf değildir. Çünkü uçlar yoğun ontolojik faaliyet gerektirir. Sabır sürekli yeniden kurulan iradi bağı zorunlu kılar. Acele ise geleceğin bugünkü deneyim üzerindeki baskısını en üst düzeye taşır. Ölçülü hareket ise her iki yoğunluğu da azaltarak yaşamı daha öngörülebilir hâle getirir. Böylece bilinç, zamanın temel gerilimini çözmek yerine onunla birlikte yaşamayı tercih eder.

Fakat tam da bu özellik, nötr bölgenin sınırlılığını da gösterir. Gerilim görünmez olduğunda ortadan kalkmış olmaz. İnsan gündelik işleyiş içerisinde zamanın üçe ayrılmış yapısını doğal kabul etmeye devam eder. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki sınırlar sorgulanmadan kullanılır. Böylece öznel deneyimin tek boyutlu yapısı yeniden geri plana çekilir. Nötrlük, ontolojik problemin çözümü değil; onun gündelik yaşam içerisinde fark edilmeden sürdürülmesidir.

Bunun sonucunda ihtiyatlı hareket, pratik yaşam bakımından son derece işlevsel olmasına rağmen zamanın hakikatini en açık biçimde gösteren alan değildir. Çünkü burada bilinç, alışılmış zamansal örgütlenmesini büyük ölçüde korur. Uçlarda görünür hâle gelen yapılar yeniden sıradanlaşır ve zaman kipleri arasındaki ayrım doğal kabul edilmeye başlanır. Denge yaşamı kolaylaştırır; fakat aynı zamanda öznel zamanın en temel ontolojik gerilimini de yeniden gündelik alışkanlıkların içerisine gizler.

5.6 Zamanın Hakikatinin Tam Durağanlık ve Tam Harekette Belirmesi

Hareketin merkezinde bulunan dengeli alan ile iki uç sınır birlikte değerlendirildiğinde, zamanın ontolojik yapısına ilişkin önemli bir sonuç ortaya çıkar. Gündelik yaşam en çok merkezin içerisinde geçirilmesine rağmen, öznel zamanın kurucu özellikleri en açık biçimde burada görünmez. Alışkanlık, tekrar ve pratik işleyiş, zamanın taşıdığı gerilimi sürekli örter. Buna karşılık hareket kendi sınırlarına yaklaştığında, gündelik deneyimin sessizce gizlediği ontolojik yapı giderek daha belirgin hâle gelir. Zamanın hakikati olağan ritimde değil, ritmin kendi sınırlarında görünür olur.

Tam durağanlık ile tam hareket ilk bakışta birbirini bütünüyle dışlayan iki durumdur. Birinde bekleyiş en yüksek yoğunluğuna ulaşırken, diğerinde faaliyet aynı ölçüde yoğunlaşmaktadır. Davranış düzleminde bundan daha büyük bir karşıtlık tasarlamak güçtür. Buna rağmen öznel zaman bakımından her iki sınır aynı soruyu görünür kılar: Deneyim gerçekten kaç ayrı zamanda gerçekleşmektedir? Sabır da acele de, farklı yönlerden ilerleyerek aynı soruya ulaşmaktadır.

Tam durağanlıkta bilinç, gelecekle kurduğu iradi bağı korurken mevcut deneyimin merkezinden ayrılmaz. Dış dünyadaki hareket minimuma inse bile deneyim yine yalnızca şimdi içerisinde yaşanır. Tam harekette ise şimdiler olağanüstü hızla birbirini izler; fakat her deneyim yine yalnızca gerçekleştiği anda yaşanabilir. Hız ne kadar artarsa artsın, özne hiçbir zaman geleceği yaşayamaz. Her deneyim gerçekleştiği anda yeniden şimdiye dönüşmek zorundadır. Böylece iki uç da aynı ontolojik zorunluluğu açığa çıkarır.

İnsan bilinci çoğu zaman geçmişi ve geleceği bağımsız deneyim alanları gibi tasarlamaktadır. Bellek geçmişi canlı tutar, hayal gücü geleceği ayrıntılı biçimde kurar ve bu nedenle her iki zaman kipi de sanki doğrudan yaşanıyormuş izlenimi üretir. Oysa uç durumlar bu yanılsamayı zayıflatır. Sabır, geleceği ancak bugünkü irade içerisinde etkinleştirebildiğini gösterir. Acele ise geleceğin bütün belirleyiciliğine rağmen deneyimin yine yalnızca şimdi gerçekleştiğini açığa çıkarır. Farklı yollar, aynı ontolojik sınıra ulaşmaktadır.

Burada belirginleşen hakikat kronolojik zamanla ilgili değildir. Saatin akışı, olayların sıralanışı ya da fiziksel zaman anlayışı değişmemektedir. Değişen şey, öznenin kendi zamanını kurma biçimidir. Hareket hangi yoğunluğa ulaşırsa ulaşsın, bilinç deneyimini yalnızca tek bir varoluş alanı içerisinde gerçekleştirebilir. Geçmiş ve gelecek, deneyimi doğrudan taşıyan kipler değil; şimdinin içerisine farklı yollarla katılan belirlenimlerdir. Öznel zamanın temel yasası da tam olarak budur.

Sabır ile acele üzerine geliştirilen bütün çözümlemeler böylece ortak bir sonuca bağlanır. Başlangıçta birbirinin karşıtı gibi görünen iki zamansal operatör, öznel deneyimin aynı temel yapısını farklı yönlerden görünür hâle getirmiştir. Biri geleceği iradenin içerisine çekmiş, diğeri geleceği belirleyiciliğin merkezine yerleştirmiştir. Her iki durumda da deneyimin ontolojik zemini değişmemiştir. Yaşanabilen tek alan yine şimdi olarak kalmıştır.

İnsan bilincinin zamanı üç ayrı ontolojik bölgeye ayırma eğilimi, gündelik yaşam bakımından vazgeçilmez görünse de, öznel deneyimin en derin yapısını temsil etmez. Deneyim hiçbir zaman geçmişte gerçekleşmez; gelecekte de gerçekleşmez. Her hatırlama şimdi yaşanır, her beklenti şimdi kurulur, her karar şimdi verilir ve her eylem şimdi gerçekleşir. Geçmiş ile gelecek, ancak şimdinin farklı belirlenim kipleri olarak deneyime katılabilir. Hareketin iki karşıt sınırı, bu gerçeği bütün açıklığıyla görünür kılar.

Böylece sabır ve acele, yalnızca iki davranış biçimi olmaktan çıkarak öznel zamanın ontolojisini açığa çıkaran iki ayrı araştırma yöntemi hâline gelir. Birisi görünür hareketi azaltarak, diğeri görünür hareketi yoğunlaştırarak aynı temel hakikati görünür kılar. İnsan ne kadar beklerse beklesin ya da ne kadar hızlanırsa hızlansın, deneyimin ontolojik merkezi değişmez. Yaşanabilen tek zaman daima şimdidir; geçmiş ile gelecek ise yalnızca bu tek boyutlu deneyimin farklı belirlenim tarzları olarak varlık kazanabilir. Bu sonuç, sabır ve aceleyi psikolojik karakter özellikleri olmaktan çıkarıp, öznel zamanın en temel ontolojik operatörleri olarak konumlandırır.                                                                                    

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow