İşkence Üzerine: Ölümü Erteleyen Şiddet Rejimi
İşkenceyi sıradan şiddetin yoğunlaşmış biçimi değil; ölümü erteleyerek acıyı zamana yayan, canlılığı yıkımın taşıyıcısına dönüştüren ayrı bir şiddet ontolojisi olarak ele alan felsefi bir çözümleme.
1. Yıkıcılığın Nekrofilik Mantığı
1.1 Fromm’da Nekrofilik Yönelim: Canlıdan Cansıza
Fromm’un yıkıcılık çözümlemesinde belirleyici nokta, şiddetin yalnızca saldırganlık, öfke veya araçsal zarar verme üzerinden açıklanamayacağı düşüncesidir. Yıkıcılığın daha derin bir biçimi, doğrudan doğruya canlı olana karşı kurulmuş bir yönelim taşır. Fromm’un nekrofili adını verdiği karakterolojik eğilim tam olarak burada ortaya çıkar: canlı, gelişen, değişen, kendi içsel hareketini taşıyan ve bütünüyle denetlenemeyen varlık karşısında; ölü, katılaşmış, mekanik, değişmez ve kontrol edilebilir olana duyulan çekim. Nekrofili bu nedenle yalnızca ölüm sevgisi şeklinde dar anlamda okunamaz. Daha kapsamlı biçimde, canlılığın sahip olduğu kendiliğindenliği ortadan kaldırma, hareketi dondurma ve açık olan süreci kapalı bir duruma dönüştürme arzusudur. Ölüm, bu yönelimin en uç biçimini oluşturur; çünkü canlı varlığın kendi içsel hareketinin, dönüşüm kapasitesinin ve geleceğe doğru açılımının bütünüyle ortadan kalktığı noktadır.
Canlı olanın temel özelliği yalnızca biyolojik olarak hayatta bulunması değildir. Yaşam aynı zamanda süreçtir: büyür, eskir, yön değiştirir, çevresiyle ilişkiye girer, beklenmedik biçimler üretir ve tam anlamıyla sabitlenemez. Canlı bir varlığa sahip olmak, onun bütün geleceğini belirlemek anlamına gelmez; çünkü canlılık, kendi içinde belli bir özerklik ve belirsizlik taşır. Nekrofilik yönelim açısından rahatsız edici olan tam da budur. Hareket halindeki şey, henüz tamamlanmamıştır; dolayısıyla bütünüyle ele geçirilmiş de değildir. Fromm’un karşıt kutup olarak kullandığı biyofilik yönelim, oluşu ve canlılığın bu üretken açıklığını olumlar. Nekrofilik yönelim ise oluş yerine tamamlanmışlığı, hareket yerine sabitliği, organik gelişim yerine mekanik düzenlenebilirliği tercih eder. Buradaki yıkım, yalnızca bir nesnenin zarar görmesi değil, onun kendi başına sürdürdüğü oluş sürecinin kesintiye uğratılmasıdır.
Yıkıcılığın ölümle ilişkisi böylece daha belirgin hale gelir. Bir varlığı yok etmek, yalnızca mevcut biçimini ortadan kaldırmak değildir; aynı zamanda onun henüz gerçekleşmemiş bütün mümkün durumlarını iptal etmektir. Canlı bir bedenin öldürülmesi, bedene uygulanan tekil bir zarar olmanın ötesinde, o bedenin ileride gerçekleştirebileceği bütün hareketlerin bir anda hükümsüzleşmesi anlamına gelir. Ölümün radikalliği tam olarak burada bulunur: yalnızca şimdiki hareketi durdurmaz, gelecekteki hareket ihtimalini de ortadan kaldırır. Nekrofilik yıkıcılık bu bakımdan varlığın mevcut durumuna değil, onun devam edebilme kapasitesine yönelir. Yıkılan şey yalnızca beden değil, sürekliliktir; ortadan kaldırılan yalnızca bir nesne değil, bir süreçtir.
Fromm’un nekrofili kavramından hareketle yıkıcılığın zamansal yapısı da daha ileri bir düzlemde okunabilir. Canlılık zorunlu olarak zaman içinde vardır; çünkü yaşamak, bir durumdan diğerine geçmek demektir. Canlı olan hiçbir zaman bütünüyle tek bir ana kapanmaz. Şimdiki durumu daima geçmişin izlerini ve geleceğe ilişkin imkânları içerir. Özne ise nesneyi mutlak biçimde sabitlemek istediğinde, bu zamansal açıklıkla karşı karşıya kalır. Bir şeyi tümüyle denetlemek, yalnızca onun şu anda ne yaptığını belirlemek değil, başka türlü olabilme kapasitesini de ortadan kaldırmak ister. Yıkıcılık burada radikal bir kontrol tekniğine dönüşür: değişme ihtimali ortadan kaldırıldığında nesne artık öznenin iradesinden bağımsız bir gelecek taşıyamaz. Ölüm bu anlamda kontrolün mutlak biçimidir; çünkü ölü olan, özneyi şaşırtamaz, direnemez, dönüşemez ve kendi içinden yeni bir yönelim üretemez.
Nekrofilik yönelimin mekanik ve cansız olana yakınlığı da aynı mantığın başka bir görünümüdür. Mekanik olanın davranışı, en azından ideal düzeyde, önceden belirlenebilir; parçalar belirli işlevlere indirgenebilir, hareketler dışarıdan düzenlenebilir ve sistem kendi başına yeni bir amaç oluşturmaz. Canlılık ise böylesi tam bir indirgemeye direnir. Dolayısıyla nekrofilik arzu yalnızca ölümün sonucunu istemez; yaşamın sahip olduğu özerkliği, belirsizliği ve oluş kapasitesini daha ölüm gerçekleşmeden önce de bastırmaya yönelir. Bir varlığı nesneleştirmek, onu yalnızca fiziksel bir nesne gibi görmek değil, onu kendi gelişim ilkesinden mahrum bırakmak anlamına gelir. Canlı olan, artık kendi hareketinin kaynağı olarak değil, dışarıdan hareket ettirilen bir madde olarak ele alınmaya başlanır. Yıkıcılığın ontolojik sertliği burada ortaya çıkar: hedef, yalnızca zarar vermek değil, canlılığı canlılık yapan içsel hareket ilkesini geçersiz kılmaktır.
Şiddet de bu çerçevede yalnızca bedene uygulanan kuvvet olarak değil, canlılığın hareket alanını daraltan bir müdahale biçimi olarak anlaşılabilir. Her şiddet eylemi ölümle sonuçlanmaz; hatta pek çoğunda öldürme amacı bulunmayabilir. Buna rağmen şiddetin yapısında, karşıdaki varlığın kendi hareketini zorla sınırlama eğilimi vardır. Darbe bedeni durdurur, hapsetme mekânsal hareketi sınırlar, zor kullanma iradeyi dışsal bir kuvvete tabi kılar. Şiddetin yoğunluğu arttıkça karşıdaki öznenin kendi belirlenim kapasitesi azalır ve failin belirlenimi güçlenir. Bu çizginin mutlak ucunda ölüm bulunur; çünkü ölümde karşı tarafın herhangi bir karşı-hareket üretme ihtimali bütünüyle ortadan kalkar. Dolayısıyla öldürme, şiddetin bütün biçimlerinin fiilî amacı olmak zorunda değildir; fakat şiddetin hareketi sınırlama mantığının ulaşabileceği ontolojik maksimumu temsil eder.
Burada “nekrofilik” sözcüğünün yalnızca psikolojik bir sapmayı adlandırmadığını özellikle ayırmak gerekir. Fromm’un kullandığı anlam, bireysel bir ölüm merakından çok daha geniştir. Mesele, yaşamı kendi içkin hareketi içinde kabul etmek yerine onu katılaştırmaya, sahip olunabilir ve bütünüyle yönetilebilir bir şeye dönüştürmeye yönelik temel yönelimdir. Yıkıcılık bu nedenle salt negatif bir edim değildir; paradoksal biçimde kendi pozitif düzen idealini de taşır. Yok edilen hareketin yerine durağanlık, belirsizliğin yerine kesinlik, özerkliğin yerine denetim konulur. Şiddetin cazibesi de yalnızca karşıdakine acı vermesinde değil, bir an için dünyanın açıklığını kapatabilmesinde yatar: hareket eden beden durdurulur, direnç bastırılır, olasılıklar azaltılır ve fail kendi iradesini maddi gerçekliğin üzerine kazımış olur.
Bu noktada yıkım, zamanla kurulan özel bir ilişkinin ifadesi haline gelir. Süreklilik, öznenin hiçbir zaman tam olarak sahip olamayacağı bir fazlalık üretir; çünkü süren her şey değişebilir. Hareket eden varlık kendi geleceğini taşımaya devam ettiği sürece bütünüyle kapanmış değildir. Nekrofilik arzu ise nesneyi mümkün olduğunca kapalı, tamamlanmış ve geleceksiz hale getirmeye yönelir. Ölümün mutlaklığı da bundan kaynaklanır: ölü beden artık geleceğe doğru hiçbir içkin olasılık taşımaz. Yıkım böylece yalnızca “var olanı ortadan kaldırma” değil, varlığın zaman içinde başka bir şeye dönüşebilme imkânını ortadan kaldırma edimidir. Fromm’un nekrofilik yönelimi, en yoğun biçiminde, canlılığın zamansallığına karşı duran bir sabitleme arzusudur.
Şiddetin ölümle kurduğu bağ bu nedenle rastlantısal değildir. Ölüm, şiddetin yalnızca en ağır sonucu değil, onun kontrol mantığının en saf biçimde gerçekleştiği sınırdır. Canlı beden şiddet altında giderek daha az kendi hareketinin öznesi olur; ölümle birlikte bu öznelik sıfırlanır. Fail açısından karşıdaki varlık artık hiçbir istem, direnç, kaçış, değişim veya gelecek üretemez. Nekrofilik arzu, hareketi sonlandırdığı ölçüde kendisine mutlak bir nesne üretir: bütünüyle sessiz, bütünüyle pasif ve bütünüyle belirlenmiş bir varlık. Yıkıcılık böylece yaşamın karşıtı olarak yalnızca ölüm üretmez; hareketin yerine durağanlığı, oluşun yerine tamamlanmışlığı, geleceğin yerine kapanmayı koyar. Şiddetin en uç biçiminin öldürmede görünür hale gelmesinin nedeni de budur: ölüm, yıkım arzusunun karşısındaki varlığı artık hiçbir biçimde devam edemeyecek şekilde sabitlediği son noktadır.
1.2 Hareket, Değişim ve Zamansal Süreklilik Karşısında Durağanlık Arzusu
Yıkıcılığın nekrofilik yapısı, yalnızca canlı olana karşı duyulan düşmanlıkla değil, daha temelde hareketin kendisine karşı kurulan bir gerilimle anlaşılabilir. Canlılık, varlığını ancak değişerek sürdürebilir; değişim ise her an mevcut düzenin kısmen çözülmesi, yeniden kurulması ve başka bir duruma geçmesi anlamına gelir. Dolayısıyla yaşamın ontolojik biçimi sabitlik değil, sürekliliktir. Bir beden nefes alır, metabolize eder, yaşlanır, çevresine tepki verir, öğrenir, yön değiştirir ve kendi geçmişinden farklılaşarak varlığını devam ettirir. Yaşayan şey, tek bir biçime kapanmadığı ölçüde yaşar. Nekrofilik yönelimin rahatsız olduğu nokta da tam olarak bu kapanmamışlıktır: canlı olanın henüz bitmemiş olması, onun öznenin iradesinden bağımsız biçimde değişmeye devam edebilmesi demektir.
Hareket yalnızca mekânsal yer değiştirme olarak düşünülmemelidir. Ontolojik anlamda hareket, bir varlığın bulunduğu durumla tamamen özdeş kalmaması, zaman içinde farklılaşabilmesi ve kendi mevcut formunu aşabilmesidir. Bu nedenle durağanlık arzusu da yalnızca fiziksel hareketsizlik isteği değildir. Daha radikal düzeyde, nesnenin başka bir şeye dönüşebilme kapasitesinin ortadan kaldırılmasını talep eder. Özne, karşısındaki varlığı tam anlamıyla sabitlemek istediğinde, onun bedenini değil yalnızca; geleceğini, ihtimallerini, direnme kapasitesini ve kendi başına gelişme imkanını da sınırlamak ister. Nekrofilik yıkıcılık, hareket eden şeyi durdururken aslında olasılık alanını daraltır. Bir varlığın sahip olduğu mümkün gelecekler ne kadar azaltılırsa, o varlık o ölçüde kapalı ve denetlenebilir hale gelir.
Zamansal süreklilik burada belirleyici hale gelir. Her yaşayan varlık, içinde bulunduğu andan taşan bir yapı taşır; geçmişinden izler getirir ve henüz gerçekleşmemiş bir geleceğe doğru açıktır. Şimdiki an, canlı varlık açısından hiçbir zaman kendi içine kapanmış mutlak bir nokta değildir. Bedenin mevcut durumu geçmiş süreçlerin ürünüdür ve aynı zamanda sonraki durumların başlangıcıdır. Süreklilik tam da bu nedenle öznenin mutlak kontrol arzusuyla çatışır. Kontrol edilen şeyin gelecek davranışlarının bütünüyle belirlenememesi, onun hâlâ belli bir özerklik taşıdığını gösterir. Hareket devam ettiği sürece nesne, öznenin iradesine tam olarak indirgenemez; çünkü henüz gerçekleşmemiş olan, kontrolün dışında kalan bir fazlalık olarak varlığını sürdürür.
Nekrofilik yönelim, bu zamansal açıklığı ortadan kaldırarak varlığı mümkün olduğunca tek bir duruma sabitlemeye çalışır. Durağan nesnenin çekiciliği yalnızca hareketsiz oluşunda değil, geleceksiz oluşunda yatar. Değişmeyecek olan şey, özneyi şaşırtmaz. Yeni bir tavır geliştirmez, farklı bir biçim almaz, direnç üretmez ve kendisine atfedilen konumu aşmaz. Canlılık ise sürekli olarak mevcut belirlenimini aşma ihtimali taşır. Şiddetin kontrolle ilişkisi de bu noktada daha derin bir anlam kazanır: şiddet, karşıdaki varlığın yalnızca davranışlarını değil, başka türlü davranabilme kapasitesini de azaltmaya yönelir. Zorlama arttıkça seçenekler daralır; seçeneklerin bütünüyle ortadan kalktığı sınırda ise hareketin kendisi sona erer.
Entropik ve zamansal akış açısından bakıldığında yıkıcılık daha paradoksal bir görünüm kazanır. Evrenin maddi süreçleri geri döndürülemez biçimde ilerler; canlılık da bu genel akış içinde dönüşür, çözülür, yeniden örgütlenir ve sonunda ortadan kalkar. Özne ise deneyimini her zaman belirli bir “şimdi” içinde yaşar. Bilinç için mevcut olan yalnızca içinde bulunulan andır; buna karşılık gerçekliğin kendisi bu anın içinde kalmaz, sürekli olarak onu geride bırakır. Şimdi, yaşandığı anda çözülmeye başlayan bir zamansal eşiktir. Dolayısıyla varoluşsal deneyimde temel bir asimetri bulunur: özne mevcut anı tutmak isterken zaman onu sürekli olarak geleceğe taşır.
Nekrofilik yıkıcılık bu gerilimin radikal bir çözümü olarak okunabilir. Hareket eden varlığı durdurmak, en azından o varlık bakımından zamansal akışı askıya almak anlamına gelir. Özne nesneyi bütünüyle sabitlediğinde, onun değişiminden kaynaklanan belirsizlik de sona erer. Böylece yıkım, dünyanın genel akışına karşı lokal bir durağanlık üretir. Bu durağanlık gerçek anlamda zamanı durdurmaz; fakat hedef alınan varlığın zaman içinde yeni bir durum üretmesini engeller. Ölümün nekrofilik çekiciliği tam da burada ortaya çıkar: yaşayan varlığın kendi içsel zamanı sona erer. Beden fiziksel olarak evrensel süreçlerin içinde çözülmeye devam etse bile, artık kendi hareketini organize eden canlı bir merkez değildir. Bir öznenin zamansal sürekliliği kesilmiş, geleceği iptal edilmiş ve varlığı kapalı bir duruma geçirilmiştir.
Şiddet bu anlamda zamana müdahale eden bir eylem haline gelir. Bir bedenin yaralanması yalnızca maddi bütünlüğünün bozulması değildir; bedenin gelecekteki hareket kapasitesinin daralmasıdır. Kalıcı sakatlık, organ kaybı veya ölüm gibi sonuçlar, şiddetin zamansal etkisini açık biçimde gösterir. Zarar, meydana geldiği anla sınırlı kalmaz; sonraki anların imkanlarını yeniden belirler. Yıkıcı eylem, geleceği şimdiki kuvvet aracılığıyla biçimlendirir. Nekrofilik yönelim bu mekanizmayı en uç noktaya taşıyarak geleceği bütünüyle ortadan kaldırmayı hedefler. Öldürülen bedenin artık kendisine ait bir sonraki anı yoktur. Böylece yıkım, zamanın akışını evrensel düzeyde değil, tekil varlığın sürekliliği düzeyinde keser.
Durağanlık arzusunun altında yalnızca huzur veya dinginlik arayışı bulunmaz; daha sert biçimde, değişimin getirdiği belirsizliği ortadan kaldırma arzusu vardır. Değişen şey kontrol edilemezliği içinde rahatsız edicidir. Bir insanın düşüncesi değişebilir, bedeni kaçabilir, iradesi direnebilir, ilişkisi sona erebilir, sevgisi geri çekilebilir veya gelecekte bütünüyle başka biri olabilir. Nekrofilik yönelim açısından bütün bu imkanlar, nesnenin tam sahiplenilmesini engelleyen açıklıklardır. Yıkıcılık ise sahip olunamayanı yok ederek denetimin mutlaklaştırılmasını mümkün kılar. Nesne artık kendisini geri çekemez; çünkü geri çekilecek bir özne kalmamıştır. Şiddet bu yüzden yalnızca dışsal bir baskı değil, özerkliğin zamansal koşullarına müdahaledir.
Hareketin durdurulması ile mülkiyet veya tahakküm arasında da yapısal bir yakınlık kurulabilir. Bir şeye ne kadar mutlak biçimde sahip olunmak istenirse, onun kendi başına hareket etme kapasitesi o kadar problematik hale gelir. Canlı varlık hiçbir zaman tamamen “elde tutulamaz”, çünkü kendisini sürekli aşar. Onun üzerinde kurulan iktidar, sürekli yeniden üretilmek zorundadır. Ölü nesne ise bu açıdan dirençsizdir; herhangi bir karşı irade taşımaz. Nekrofilik yıkıcılık, tahakkümün bu imkansızlığını ortadan kaldırır: kontrol edilemeyen canlılık, kontrol edilmesi gerekmeyen cansızlığa çevrilir. Böylece durağanlık, yalnızca fiziksel bir sonuç değil, iktidarın mutlaklaşmış biçimidir.
Yıkımın anti-entropik görünümü de burada anlam kazanır. Entropik süreçler sürekli dönüşüm, çözülme ve dağılma üretirken nekrofilik arzu belirli bir nesneyi nihai ve değişmez bir duruma sabitlemek ister. Paradoks şudur: yıkım fiziksel olarak entropiyi artıran bir faaliyet olabilirken, arzusal düzlemde değişimi sonlandırmaya yönelir. Yani maddi süreç bakımından çözülme üretir, fakat fenomenolojik ve iktidarsal düzlemde hareketsizlik idealini takip eder. Özne, nesneyi parçalayarak veya öldürerek evrensel akıştan çıkaramaz; buna rağmen o nesnenin kendi içsel hareketini kesebilir. Nekrofilik yıkıcılığın temel paradoksu böyle oluşur: değişimi yok etmek isteyen özne, bunu ancak son derece radikal bir değişim yaratarak gerçekleştirebilir.
Ölümün durağanlığı da mutlak fiziksel hareketsizlik olarak anlaşılmamalıdır. Ölü beden çürür, kimyasal dönüşümlere uğrar ve çevresel süreçlerin parçası olmaya devam eder. Nekrofilik açıdan önemli olan, maddenin hiçbir biçimde değişmemesi değil; canlılığın kendisini yeniden üretme hareketinin sona ermesidir. Yaşamın içkin organizasyonu artık yoktur. Dolayısıyla yıkımın arzuladığı durağanlık, termodinamik değil ontolojik bir durağanlıktır: öznenin kendi geleceğini üretme kapasitesinin sıfırlanması. Bu ayrım, nekrofilik arzunun neden ölümle bu kadar güçlü biçimde bağlantılı olduğunu açıklar. Ölüm maddi akışı bitirmez; fakat yaşamın özerk akışını sona erdirir.
Yıkıcılığın temelinde böylece hareket ile kontrol arasında kurulan sert bir karşıtlık belirir. Hareket, belirsizlik ve olasılık üretir; durağanlık ise kapalılık ve belirlenmişlik sağlar. Nekrofilik özne, canlı varlığın kendisine ait zamanını ve hareketini tehdit olarak deneyimler çünkü bu hareket, nesnenin bütünüyle ele geçirilemeyeceğini sürekli hatırlatır. Yıkım bu problemi çözmenin en radikal biçimidir: nesne, başka türlü olma kapasitesini kaybettiği anda mutlak biçimde belirlenmiş hale gelir. Şiddetin ölümle ilişkisinin altında da bu zamansal mantık yatar. Ölüm, yalnızca yaşamın karşıtı değil; olasılığın kapanması, hareketin sonlandırılması ve geleceğin şimdiki anda hükümsüzleştirilmesidir.
1.3 Yıkımın Mutlak “Şimdi” Üretme Girişimi
Öznenin zamansal deneyimi kaçınılmaz biçimde bir “şimdi” etrafında örgütlenir. Geçmiş artık mevcut değildir; gelecek henüz gerçekleşmemiştir; yaşantının doğrudan verili olduğu tek düzlem şimdiki andır. Buna rağmen şimdi hiçbir zaman tutulabilir bir nesne değildir. Fark edildiği anda geçmişe dönüşür ve yerini başka bir şimdiye bırakır. Bilincin kendisini sürekli olarak mevcut anda bulmasıyla mevcut anın sürekli kaybolması arasında çözülmez bir gerilim vardır. Özne her an “şimdi”dedir, fakat hiçbir şimdiye sahip olamaz. Zamansallığın bu yapısı, varoluşun en temel istikrarsızlıklarından birini oluşturur.
Yıkıcılık, bu istikrarsızlığa karşı geliştirilen radikal bir sabitleme edimi olarak okunabilir. Hareket halindeki bir nesne, şimdiki durumunu sürekli terk eder. Bir beden yürürken bulunduğu yeri, yaşarken mevcut fizyolojik durumunu, düşünürken mevcut zihinsel konumunu aşar. Nesneyi durdurmak ise onun belirli bir durumdan başka bir duruma geçmesini engeller. Böylece yıkıcı özne, akışın içinden tek bir konfigürasyonu çekip çıkararak onu mümkün olduğunca kalıcı hale getirmeye çalışır. Aranan “şimdi”, sıradan zamansal şimdi değildir; değişimin askıya alındığı, nesnenin başka bir ana geçemediği mutlaklaştırılmış bir şimdidir.
Ölüm bu arzunun en radikal gerçekleşmesidir. Canlı varlığın ölümüyle birlikte onun öznel zaman çizgisi kesilir. Artık yeni deneyim, karar, hareket veya dönüşüm üretemez. Ölüm anı bu nedenle yalnızca hayatın son noktası değil, öznenin gelecekle kurduğu ilişkinin bütünüyle ortadan kalktığı sınırdır. Öldürülen varlık, ontolojik olarak kendi geleceğinden mahrum bırakılır. Yıkıcı fail açısından ise bu sonuç, karşısındaki varlığı sürekli değişen bir süreç olmaktan çıkararak kapanmış bir olguya dönüştürür. Yaşayan insan henüz tamamlanmamıştır; ölü insanın yaşam çizgisi ise geri döndürülemez biçimde kapanmıştır.
Mutlak şimdi arzusu, zamansal akışın denetlenememesine karşı bir reaksiyon olarak da görülebilir. Zaman failin iradesine tabi değildir. Hiçbir özne geçmişi yeniden mevcut hale getiremez veya geleceğin gelişini durduramaz. Buna karşılık belirli bir nesnenin zaman içindeki devamlılığına müdahale edebilir. Yıkım, evrensel zamanı kontrol edemeyen öznenin tekil varlıkların zamanını kesmesi anlamına gelir. Böylece kozmik düzeyde başarılması imkansız olan sabitleme, lokal düzeyde gerçekleştirilir. Dünya akmaya devam eder; fakat yok edilen varlık artık bu akışın öznesi değildir. Yıkıcı eylemin sağladığı kontrol duygusu, tam da bu mikro-zamansal kesintiden doğar.
Şiddetin yoğunluğu arttıkça “şimdi”yi dayatma kapasitesi de artar. Hafif bir fiziksel müdahale karşıdakinin hareketini kısa süreliğine kesebilir; ağır şiddet daha uzun süreli bedensel kısıtlamalar yaratabilir; ölüm ise sürekliliği geri döndürülemez biçimde sonlandırır. Burada şiddet, karşıdaki varlığın kendi zamanını üretme kapasitesine yönelik bir müdahale haline gelir. Fail, “senin bundan sonra ne olacağın” sorusunu zorla belirlemeye çalışır. Ölümde ise bu soru bütünüyle iptal edilir. Artık “sonra” yoktur. Nekrofilik yıkıcılığın mutlak şimdi üretme karakteri tam da bu nedenle ölümde en saf biçimine ulaşır: nesnenin geleceği şimdiki eylem tarafından kapatılır.
Mutlak şimdi, aynı zamanda öznenin nesneyi bütünüyle okunabilir hale getirme arzusudur. Süren bir yaşam hiçbir zaman tamamlanmış anlam taşımaz; çünkü henüz gerçekleşmemiş olaylar geçmişin yorumunu bile değiştirebilir. İnsan yaşadığı müddetçe kimliği, ilişkileri ve eylemleri açık bir bütün oluşturur. Ölüm, bu açıklığı sona erdirir. Yaşam artık yeni bir unsur eklenemeyecek kapalı bir toplam haline gelir. Nekrofilik yönelim böylece yalnızca bedeni değil, anlamın açıklığını da kapatır. Canlı olanın geleceği bulunduğu için anlamı da değişebilir; ölü olan ise tamamlanmış bir nesne olarak geriye dönük biçimde sabitlenebilir.
Yıkıcılığın sunduğu bu kapanma, özne açısından güçlü bir egemenlik yanılsaması üretir. Gerçekliğin kendisi hiçbir zaman tamamen sabitlenemezken, belirli bir varlığın gelişimi zorla sonlandırılabilir. Özne, zamanın üstesinden gelemese bile başkasının zamanını keserek zamansallık üzerinde ikame bir egemenlik kurar. Şiddetin yalnızca acı verme veya ortadan kaldırma değil, aynı zamanda zamansal hükmetme biçimi olması buradan kaynaklanır. Fail, karşıdaki varlığın kendi ritmini, hareketini ve geleceğini şimdiki kuvvet aracılığıyla belirler. Nekrofilik yıkımda bu hükmetme, geleceğin tamamen iptal edilmesine kadar ilerler.
Buradaki “şimdi” arzusu hazcı bir anı yaşama isteğiyle karıştırılmamalıdır. Mesele, mevcut anın yoğunluğunu artırmak değil, mevcut durumu değişimin dışında bırakmaktır. Hazcı şimdi, akış içindeki deneyimin yoğunlaştırılmasıdır; nekrofilik şimdi ise akışın durdurulmasına yönelir. İlki zamanın içinde genişlemek isterken ikincisi zamanı nesne üzerinde kapatmak ister. Yıkıcılığın “şimdi”si bu nedenle yaşayan bir an değil, dondurulmuş bir durumdur. Canlılığın dinamizmi yerini tamamlanmışlığa bırakır; başka bir ihtimalin meydana gelmesi engellenir.
Şiddetin fenomenolojisi açısından bu sabitleme yalnızca kurban üzerinde değil, failin deneyiminde de etkili olur. Şiddet anı, gündelik zamansallığın ritmini kırar. Normal yaşamın belirsiz ve dağınık akışı yerine son derece yoğun bir neden-sonuç ilişkisi kurulur: fail hareket eder, beden karşılık verir; kuvvet uygulanır, sonuç görünür hale gelir. Yıkıcı eylem özneye anlık olarak güçlü bir nedensellik hissi verir. Dünyanın büyük bölümünde sonuçlar dolaylı, gecikmeli veya belirsizken şiddette irade ile maddi sonuç arasındaki mesafe küçülür. Öznenin yaptığı şey doğrudan karşısındaki bedende iz bırakır. Böylece şiddet, yalnızca nesneyi değil, failin zaman deneyimini de yoğunlaştırarak “şimdi”yi olağanüstü güçlü hale getirir.
Öldürmede bu nedensellik maksimum düzeye ulaşır. Bir irade, başka bir varlığın bütün geleceğini tek bir eylemle ortadan kaldırabilir. Fail açısından şiddetin mutlaklığı burada belirir: sınırlı bir anda gerçekleştirilen eylem, sınırsız bir geleceği hükümsüz kılar. Eylemin süresi birkaç saniye olabilir; sonucu ise geri döndürülemezdir. Yıkıcılığın zamansal asimetrisi bundan doğar. Geçici bir şimdiki eylem, kalıcı bir geleceksizlik üretir. Nekrofilik yönelim açısından bu, şiddetin en yoğun iktidar biçimidir; çünkü sonlu bir kuvvet kullanımı, nesnenin bütün sonraki zamanını ele geçirir.
Mutlak şimdi üretme girişimi aynı zamanda değişimin yarattığı kayıp duygusuna karşı bir savunma olarak okunabilir. Her değişim, önceki durumun kaybolması anlamına gelir. Zamanın ilerlemesi özneye sürekli olarak bir şeylerin elinden çıktığını hatırlatır: beden yaşlanır, ilişkiler dönüşür, nesneler bozulur, insanlar uzaklaşır. Sabitleme arzusu, kaybı engelleme arzusuyla birleşebilir; fakat nekrofilik biçimde işlediğinde koruma ile yok etme paradoksal olarak birbirine yaklaşır. Değişmesini engellemek adına nesnenin canlılığı ortadan kaldırılır. Böylece kaybı önleme arzusu, nesnenin geleceğini tamamen yok ederek en radikal kaybı üretir.
Yıkıcı öznenin istediği şey bu nedenle yalnızca nesnenin yokluğu değildir. Salt yokluk yeterli olsaydı, yıkımın biçimi önemini kaybederdi. Oysa nekrofilik arzu, çoğu zaman hareketin kesildiğini ve iradenin maddi olarak hüküm sürdüğünü görmek ister. Çünkü önemli olan yalnızca sonucun ortaya çıkması değil, akışın fail tarafından kesilmiş olmasıdır. Yıkım, zamansal sürekliliğin doğal biçimde sona ermesini beklemek yerine sonu şimdiki ana çeker. Ölüm zaten gelecekte kaçınılmazdır; şiddet ise bu geleceği erkene alarak öznenin kararına bağlar. Böylece ölüm doğal bir son olmaktan çıkar ve iradenin ürettiği bir şimdiye dönüşür.
Nekrofilik şiddetin en temel ontolojik hamlesi burada kristalleşir: geleceği şimdi içinde tüketmek. Yaşayan varlık normalde kendi geleceğini taşıyan açık bir süreçtir; yıkım ise bu açıklığı tek bir eylemle kapatır. Nesnenin zamansallığı artık kendi iç dinamiğine göre değil, dışarıdan uygulanan kuvvet tarafından belirlenir. Hareket sona erdiğinde, değişim ihtimali de ortadan kalkar ve varlık belirli bir nihai durumda sabitlenir. Ölümün şiddet açısından mutlak sınır oluşturmasının nedeni tam olarak budur. Öldürmek, bedeni yalnızca hareketsiz bırakmak değil; onun bütün olası “sonra”larını mevcut bir “şimdi”nin içine çekerek yok etmektir.
1.4 Ölümün Hareketin Geri Döndürülemez Kesilmesi Olarak Konumu
Ölümün yıkıcılık açısından taşıdığı ayrıcalıklı konum, yalnızca yaşamı sona erdiren biyolojik bir olay olmasından kaynaklanmaz. Daha temel düzeyde ölüm, canlı varlığın kendi hareketini üretme kapasitesinin geri döndürülemez biçimde ortadan kalkmasıdır. Yaşayan beden çevresiyle ilişki kurar, kendisini yeniden düzenler, aldığı uyaranlara karşılık verir, yönelim geliştirir ve içinde bulunduğu koşullar karşısında yeni hareket imkanları üretir. Ölümle birlikte kaybolan şey yalnızca metabolik süreklilik değil, varlığın kendisini geleceğe taşıyan içsel düzenleme ilkesidir. Bu yüzden ölüm, yıkıcılığın ontolojik ufkunda sıradan bir son değil, hareketin artık yeniden başlayamayacağı mutlak eşik olarak belirir.
Hareketsizlik ile ölüm arasındaki farkı tam burada korumak gerekir. Uyuyan, baygın, bağlanmış veya felç edilmiş bir beden dışarıdan son derece durağan görünebilir; yine de canlı olduğu sürece kendi içsel süreçlerini taşır ve gelecekte yeniden hareket etme ihtimalini korur. Ölüm ise bu ihtimali bütünüyle ortadan kaldırır. Dolayısıyla nekrofilik arzu bakımından belirleyici olan mevcut anda ne kadar az hareket bulunduğu değil, hareketin yeniden üretilebilir olup olmadığıdır. Canlı bedeni geçici olarak durdurmak ile onu geri dönüşsüz biçimde hareketsiz kılmak arasındaki ontolojik mesafe, ölümün yıkım içindeki özgüllüğünü kurar. Ölüm, hareketin sıfırlanmasından çok, hareket imkanının sıfırlanmasıdır.
Bu ayrım aynı zamanda yıkıcılığın neden yalnızca fiziksel kuvvet miktarı üzerinden anlaşılamayacağını gösterir. Çok ağır bir darbe ölümle sonuçlanmayabilir; daha küçük görünen bir müdahale ise belirli koşullar altında öldürücü olabilir. Şiddetin ontolojik yoğunluğu yalnızca uygulanan kuvvetin büyüklüğünde değil, karşıdaki varlığın gelecekte hareket etmeye devam edip edemeyeceği üzerinde yarattığı etkide aranmalıdır. Bir eylem, bedenin yaşam sürekliliğini ortadan kaldırdığı anda artık geçici bir müdahale olmaktan çıkar ve geri döndürülemez bir kapanma üretir. Böylece ölüm, şiddetin niceliksel olarak “en fazla” olduğu an olmaktan ziyade, niteliksel olarak başka bir statüye geçtiği sınır haline gelir.
Geri döndürülemezlik burada merkezi bir kavramdır. Yaşayan varlığın uğradığı birçok zarar kısmen telafi edilebilir, iyileştirilebilir veya yeni bir adaptasyon biçimiyle aşılabilir. Beden yarayı kapatabilir, özne yeni davranış biçimleri geliştirebilir, kaybedilen işlev başka yollarla telafi edilebilir. Ölüm ise adaptasyon imkanını sona erdirir. Yaşamın ayırt edici özelliği, maruz kaldığı değişimleri yeni bir içsel düzene dönüştürebilmesidir; ölümde bu yeniden örgütlenme kapasitesi artık yoktur. Bu nedenle ölüm, yalnızca şiddetin sonucu değil, yaşamın kendi kendisini devam ettirme kapasitesine karşı kazanılmış kesin bir zaferdir.
Nekrofilik yönelimin ölümle kurduğu bağ da tam olarak bu kesinlikten beslenir. Canlı olan ne kadar bastırılırsa bastırılsın, yaşamaya devam ettiği sürece potansiyel bir sapma taşır. Yaralı beden iyileşebilir, korkutulan özne yeniden cesaret geliştirebilir, itaate zorlanan kişi daha sonra direnebilir. Canlılık, tahakkümün tam olmadığına dair sürekli bir ihtimal barındırır. Ölüm bu ihtimali kaldırır. Öldürülen varlık yeniden direnemez, karar değiştiremez, failin kurduğu düzenin dışına çıkamaz. Böylece nekrofilik yıkım açısından ölüm, yalnızca varlığı ortadan kaldırmaz; öngörülemezliğin kaynağını da ortadan kaldırır.
Şiddetin mutlak kontrolle birleştiği nokta da buradadır. Canlıya hükmetmek sürekli bir çaba gerektirir çünkü hükmedilen varlık değişmeye devam eder. Denetim tekrarlanmalı, yeniden kurulmalı ve karşı hareket ihtimaline karşı korunmalıdır. Ölü varlık ise denetlenmeyi gerektirmez. Kontrol, artık süreç olmaktan çıkarak tamamlanmış bir sonuca dönüşür. Nekrofilik arzu bu bakımdan paradoksal şekilde iktidarın kendi nesnesini yok eden aşırılığıdır: tam egemenlik, hükmedilecek canlı bir özne bırakmadığı anda elde edilir. İktidar mutlaklaşırken ilişkiyi de sona erdirir.
Ölümün yıkıcılık açısından taşıdığı çekim, bir bakıma bu ilişkinin kapanmasında bulunur. Yaşayan iki özne arasındaki her ilişki karşılıklılık ihtimali taşır; karşı taraf istenmeyen bir tepki verebilir, kendisini geri çekebilir veya ilişkinin anlamını değiştirebilir. Ölümle birlikte karşılıklılık tamamen iptal edilir. Artık yalnızca failin gerçekleştirdiği eylem ve onun ürettiği nihai sonuç vardır. Şiddet böylece ilişkisel olmaktan çıkarak tek yönlü hale gelir. Kurbanın gelecekteki herhangi bir tepkisi mümkün olmadığı için failin son eylemi bütün ilişkiyi mühürler. Bu tek yönlülük, nekrofilik arzunun cansız nesneye duyduğu eğilimin bir başka biçimidir.
Ölümün hareketi kesmesi aynı zamanda zamanın deneyimlenme biçimini de radikal biçimde değiştirir. Yaşayan varlık için zaman, henüz gerçekleşmemiş olasılıklar alanıdır. Ölümden sonra ise biyografik zaman kapanır. Kurbanın hayatına yeni hiçbir olay eklenemez. Dolayısıyla öldürme, yalnızca bedensel hareketi değil, biyografik hareketi de sona erdirir. Bir yaşam öyküsü artık gelişmez, yeni bir ilişki kurulmaz, önceki kararlar yeniden yorumlanmaz. Yıkıcı eylem, kişinin yalnızca bedenini değil, dünyayla devam eden bütün zamansal ilişkisini keser.
Burada geri döndürülemezlik ile mutlaklık arasındaki bağ daha netleşir. Şiddetin birçok biçimi geçici olabilir; etkisi sona erebilir, mağdur şiddet alanından uzaklaşabilir veya daha sonra kendisini yeniden kurabilir. Ölüm ise şiddetin etkisini olayın süresinden bağımsızlaştırır. Failin eylemi birkaç saniyede tamamlanabilir, fakat sonucu artık zamansızlaşmıştır. Şiddet, uygulandığı andan çok daha uzun bir ontolojik etki üretir: varlığın bütün geleceğini yok eder. Bu nedenle öldürme, şiddetin süre bakımından değil, gelecek üzerindeki hüküm bakımından mutlaklaşmasıdır.
Aynı mantık, ölümün neden yıkıcılık arzusunun en saf nesnesi haline geldiğini açıklar. Nekrofilik arzu, canlı olanı yalnızca acı içinde görmek istemekle sınırlı değildir; canlılığın temel ayrıcalığını, yani devam edebilme yetisini ortadan kaldırmaya yönelir. Acı çeken beden hâlâ canlıdır, dolayısıyla hâlâ hareket eder, tepki verir ve değişir. Ölü beden ise artık öznenin karşısında kendine ait bir yönelim taşımaz. Tam da bu yüzden ölüm, yıkımın mantıksal uç noktasıdır: nesnenin hareketi yalnızca bastırılmış değil, ontolojik olarak iptal edilmiştir.
Yıkıcılığın ölümle ilişkisini yalnızca saldırganlık psikolojisine indirgemek, bu ontolojik boyutu görünmez kılar. Öldürme kimi zaman araçsal, kimi zaman savunmacı, kimi zaman politik veya ekonomik nedenlerle gerçekleşebilir; fakat hangi motivasyonla ortaya çıkarsa çıksın, ölümün fenomenolojik ve ontolojik sonucu aynıdır. Karşıdaki varlığın gelecek üretme kapasitesi sona erer. Nekrofilik perspektif, tam da bu ortak sonucu merkeze alarak şiddetin en uç biçiminde neyin gerçekleştirildiğini görmemizi sağlar: başka bir varlığın sürekliliğinin kesin olarak kesilmesi.
Ölüm böylece yalnızca yaşamın karşıtı değil, hareketin geri dönüşsüz biçimde kapanması olarak anlaşılmalıdır. Yaşam boyunca gerçekleşen her durma geçici olabilir; ölüm ise geçicilik imkanını ortadan kaldırır. Nekrofilik yıkıcılığın ölümde ulaştığı nihai biçim de buradan doğar. Varlık artık yalnızca mevcut anda hareketsiz değildir; gelecekte yeniden hareket edebilme ihtimali de yok edilmiştir. Şiddetin mutlaklığı, işte bu son imkanın ortadan kaldırılmasında yatar.
1.5 Şiddetin Nekrofilik Çekirdeği ve Öldürmenin Mutlak Sınır Oluşu
Şiddet ile öldürme arasındaki ilişkiyi doğru kurabilmek için her şiddet eylemini doğrudan ölüm isteğine indirgememek gerekir. Bir darbenin amacı korkutmak olabilir, bir tehdit itaat üretmek isteyebilir, bedensel zarar verme cezalandırma veya disiplin işlevi görebilir. Buna rağmen bu farklı biçimlerin tümünde ortak bir yapı bulunur: karşıdaki varlığın kendi hareketinin, iradesinin veya bedensel bütünlüğünün dışsal bir kuvvet aracılığıyla sınırlanması. Şiddetin nekrofilik çekirdeği tam olarak bu sınırlama mantığında yer alır. Her şiddet öldürmek istemez; fakat şiddetin kontrol ve bastırma yönelimi en uç noktaya götürüldüğünde öldürme ortaya çıkar.
Buradaki “mutlak sınır” kavramı, ölümün her şiddet türünün psikolojik amacı olduğu anlamına gelmez. Daha doğru ifade, ölümün şiddetin mantıksal olarak varabileceği en son nokta olmasıdır. Şiddet beden üzerinde arttıkça hareket kapasitesi azalabilir, direnç kırılabilir ve öznenin kendi belirlenim alanı daralabilir. Öldürme ise bu süreci tamamlar: karşıdaki öznenin hareket alanı artık yalnızca azaltılmış değil, bütünüyle sıfırlanmıştır. Bu nedenle ölüm, şiddetin niceliksel olarak daha büyük bir örneği değil, şiddetin kendi temel mantığının tamamlanmış biçimidir.
Şiddetin çekirdeğinde bulunan dışsal belirlenim burada belirleyici önem taşır. Yaşayan özne kendi hareketinin kaynağı olmaya devam ettiği sürece failin kontrolü hiçbir zaman tam değildir. Şiddet, bu içsel hareket ilkesini dışsal bir kuvvete tabi kılmaya çalışır. Bir bedenin yere yatırılması, bağlanması, hareketlerinin zorla sınırlandırılması veya bedensel acı aracılığıyla belirli davranışlara zorlanması, öznenin kendi hareketinin kaynağı olmaktan kısmen uzaklaştırılmasıdır. Şiddet arttıkça dışsal kuvvet ile öznenin içsel iradesi arasındaki oran değişir. Ölümde ise bu gerilim tamamen ortadan kalkar; çünkü artık karşıda bir irade yoktur.
Nekrofilik çekirdek, tam da bu nedenle şiddetin yıkıcılıkla kesiştiği noktadır. Şiddet yalnızca bir kuvvet kullanımı olsaydı, her fiziksel müdahale aynı kategoriye girebilirdi. Oysa şiddeti şiddet yapan şey, kuvvetin karşıdaki varlığın özerk hareketini ihlal edecek biçimde uygulanmasıdır. Yıkıcılık bu ihlali daha ileri taşıyarak özerkliği yalnızca bastırmaz, onu mümkün kılan canlılığı ortadan kaldırmaya yönelir. Ölüm, böylece şiddetin nesne üzerindeki hükmünü geri döndürülemez hale getirir.
Öldürmenin sınır oluşu, şiddetin kendi devamlılığını da paradoksal biçimde sona erdirir. Şiddet uygulanabilmek için yaşayan bir nesneye ihtiyaç duyar. Darbe ancak hissedebilen, direnebilen veya zarar görebilen bir bedene yöneltildiğinde şiddet olarak anlam kazanır. Kurban öldüğü anda aynı beden üzerinde şiddetin ilişkisel yapısı çözülmeye başlar; çünkü artık karşıda acı duyan, korkan veya direnç gösteren bir özne bulunmaz. Ölüm bu nedenle şiddetin hem en uç başarısı hem de kendi nesnesini yok ederek kendisini sona erdirdiği noktadır. Şiddet öldürmede tamamlanır, fakat tam da tamamlandığı anda sürdürülebilirliğini kaybeder.
Nekrofilik arzu açısından burada önemli bir çelişki vardır. Yıkıcılık, canlılığı ortadan kaldırmak ister; fakat yıkıcı eylemin kendisi canlı bir nesneye ihtiyaç duyar. Ölüm gerçekleştikten sonra fail artık yaşam üzerinde etkide bulunmaz; yalnızca cansız bir kalıntıyla karşı karşıyadır. Bu yüzden öldürme, yıkıcılığın mutlak doyumu kadar onun imkansızlaşmasıdır da. Arzunun hedefi gerçekleştiği anda arzunun üzerinde çalışacağı nesne ortadan kalkar. Şiddet kendisini tamamlarken kendi ilişki alanını tüketir.
Aynı paradoks şiddet ile iktidar arasındaki ayrımı da keskinleştirir. İktidar, karşıdaki öznenin davranışlarını yönlendirebilmek için onun canlı kalmasına ihtiyaç duyar. Öldürülen özne artık itaat edemez; korkutulamaz, yönlendirilemez veya dönüştürülemez. Ölüm mutlak kontrol gibi görünse de aslında ilişkinin sonudur. Dolayısıyla öldürme, iktidarın nihai zaferi kadar iktidarın artık işlemediği noktadır. Şiddetin nekrofilik çekirdeği, iktidarı sürekli olarak bu sınıra doğru çeker; fakat sınır aşıldığında hükmedilecek özne ortadan kalkar.
Şiddetin ölümle kurduğu ilişkiyi daha net görmek için acı ile yok etme arasındaki farkı ayırmak gerekir. Acı, canlılığın hâlâ devam ettiğini gösteren bir tepkidir. Acı duyan beden, kendisine uygulanan zararı algılar ve bu zarara karşı biyolojik veya psikolojik bir tepki üretir. Ölüm ise tepkinin sona ermesidir. Bu nedenle acı ile ölüm aynı çizgi üzerinde yer alsalar da aynı fenomen değildirler. Acı, şiddetin canlılıkla sürdürdüğü ilişkinin işaretidir; ölüm ise bu ilişkinin kesilmesidir. Şiddetin nekrofilik karakteri, canlı bedeni acı aracılığıyla kendi sınırlarına sürüklerken ölümde nihai duruşa ulaşır.
Öldürmenin mutlak sınır oluşu aynı zamanda şiddetin geri döndürülemezlik derecesini de belirler. Şiddetin daha düşük yoğunluklu biçimleri geride iz bırakabilir, fakat özne yaşamaya devam ettiği sürece yeni bir ilişki kurabilir, anlam üretebilir ve kendi deneyimini yeniden örgütleyebilir. Ölüm bu yeniden kurma imkanını ortadan kaldırır. Dolayısıyla şiddetin en radikal biçimi, yalnızca bedene en fazla zararı veren değil, kurbanın kendi geleceği üzerinde yeniden söz sahibi olma ihtimalini bütünüyle ortadan kaldıran biçimdir.
Nekrofilik çekirdeğin ölümde tamamlanmasının bir başka nedeni de ölümün nesneleştirici etkisidir. Yaşayan özne, failin bakışına hiçbir zaman tamamen indirgenemez; kendi deneyim dünyası, arzuları ve perspektifi vardır. Öldürme, bu öznel merkezi ortadan kaldırarak bedeni bütünüyle dışsal bir nesne haline getirir. Artık bedenin kendisine ait bir perspektifi yoktur. Failin veya dışarıdan bakanların ona atfettiği anlamlar kalır, fakat beden kendi anlamını üretmez. Nekrofilik yönelim açısından ölüm, öznenin nesneye dönüştürülmesinin mutlak biçimidir.
Şiddet burada yalnızca zarar verme değil, ontolojik statü değiştirme kapasitesi kazanır. Canlı özne, ölümle birlikte artık eyleyen değil, üzerinde eylem gerçekleştirilmiş bir varlık olarak kalır. Fail ile kurban arasındaki asimetri en uç noktaya ulaşır. Şiddetin diğer biçimlerinde kurbanın direnci, tepkisi veya kaçışı bu asimetriyi sınırlayabilir. Ölüm ise karşılıklılık ihtimalini tamamen ortadan kaldırır. Şiddet artık karşılıklı iki özne arasındaki çatışma değil, bir öznenin başka bir öznenin varoluşunu kapatmasıdır.
Bu yüzden öldürme, şiddetin “ideali” olarak ancak ontolojik anlamda kullanılmalıdır. Buradaki ideal, ahlaki veya bilinçli bir hedef değil, şiddetin temel mekanizmasının en saf biçimde gerçekleştiği sınırdır. Şiddet hareketi azaltır; ölüm hareket imkanını yok eder. Şiddet iradeyi bastırır; ölüm iradenin kaynağını ortadan kaldırır. Şiddet geleceği kısıtlar; ölüm geleceği tamamen kapatır. Şiddetin farklı biçimlerinde parçalı halde bulunan bütün eğilimler, öldürmede tek bir nihai sonuçta birleşir.
Nekrofilik şiddetin mantığı böylece üç temel eksende yoğunlaşır: hareketin sınırlandırılması, özerkliğin azaltılması ve geleceğin kapatılması. Bu eksenlerin her biri ölümde mutlak seviyeye ulaşır. Öldürülen beden hareket edemez, kendi kararını üretemez ve gelecekte başka bir duruma geçemez. Ölüm, yıkıcılığın parçalı olarak gerçekleştirdiği bütün sınırlamaları tek ve geri döndürülemez bir sonuca dönüştürür. Tam da bu nedenle ölüm, şiddetin diğer biçimlerini açıklayan nihai karşılaştırma noktasıdır.
Şiddetin ontolojik sınırı öldürmedir; çünkü orada artık şiddetin üzerinde çalışacağı canlı bir süreç kalmaz. Yıkıcı kuvvet, hareketi tamamen sona erdirdiği anda kendi nesnesini de tüketmiş olur. Nekrofilik arzunun paradoksu burada tamamlanır: şiddet en mutlak haline ölümde ulaşır, fakat ölüm gerçekleştiği anda şiddetin devam edebilmesinin koşulu ortadan kalkar. Öldürme, bu nedenle yalnızca şiddetin son noktası değil, şiddetin kendi sınırıyla karşılaştığı andır.
2. İşkencenin Ayrı Bir Şiddet Paradigması Olarak Kuruluşu
2.1 Ölüm Sınırına Yaklaştırma ve Ölümü Bilinçli Olarak Engelleme
İşkencenin diğer şiddet biçimlerinden ayrıldığı temel noktalardan biri, ölümle kurduğu son derece kontrollü ve paradoksal ilişkidir. Olağan yıkıcı şiddet, karşıdaki varlığın hareket kapasitesini azaltıp nihai olarak ortadan kaldırmaya yönelirken işkence, kurbanı ölümün eşiğine kadar sürükleyip tam o eşikte tutmaya çalışır. Buradaki amaç yalnızca zarar vermek değildir; zarar verme sürecini ölümle sonuçlanmayacak kadar sınırlamak, fakat ölüm ihtimalini deneyimin içinden de bütünüyle çıkarmamaktır. Dolayısıyla işkence, ölümün gerçekleşmesini istemezken ölümün sürekli olarak hissedilir kalmasına ihtiyaç duyar. Kurban, yaşadığı sürece şiddetin nesnesi olmaya devam eder; öldüğü anda ise işkencenin üzerinde işleyeceği bilinçli ve duyumsayan özne ortadan kalkar.
Tam da bu nedenle işkence, şiddetin nekrofilik telosuna hem yaklaşır hem de onu askıya alır. Şiddetin ölümde ulaştığı mutlaklık, işkencede nihai sonuç olarak değil, sürekli korunması gereken bir sınır olarak işlev görür. Kurban öldürülmez; çünkü ölüm, şiddetin devamlılığını keser. Buna karşılık ölüm ihtimali de bütünüyle dışlanmaz; çünkü işkencenin yoğunluğu tam olarak yaşamın kırılganlığının görünür hale geldiği noktada yükselir. İşkenceci açısından ideal nesne, ne bütünüyle sağlam ne de ölü bedendir. İdeal nesne, yaşamakta olan fakat yaşamsal bütünlüğü sürekli tehdit altında bulunan bedendir. Böylece işkence, yaşam ile ölüm arasındaki ontolojik mesafeyi kendi işleyiş alanına dönüştürür.
Sıradan şiddet çoğu zaman bir hedefe ulaşmak için yoğunlaşabilir ve hedefe ulaştığında sona erebilir. İşkencede ise yoğunluk tek başına yeterli değildir; şiddetin sürdürülebilirliği daha önemlidir. Fazla düşük şiddet istenen kırılmayı üretmeyebilir, fazla yüksek şiddet ise kurbanı öldürerek süreci sona erdirebilir. İşkence bu iki uç arasında sürekli bir ayarlama mantığı taşır. Acı yeterince güçlü olmalı, fakat bedenin canlılığını tamamen ortadan kaldırmamalıdır. Böylece şiddet, salt kuvvet uygulanması olmaktan çıkarak ölüm sınırının dikkatle yönetildiği bir rejim haline gelir.
Ölümün burada sınır olarak işlev görmesi, işkenceyi öldürmeden daha az radikal yapmaz. Aksine, öldürme tek bir nihai sonuç üretirken işkence bu sonucu sürekli erteler ve tam da bu erteleme aracılığıyla şiddeti uzatır. Öldürme, kurbanın geleceğini bir anda kapatır. İşkence ise kurbanın geleceğini bütünüyle iptal etmez; fakat geleceğin her an ölüm tarafından kesilebileceği bir zaman üretir. Böyle bir zamansallıkta gelecek normal anlamını kaybeder. Kurban bir sonraki ana sahip olduğunu varsayamaz; yaşam artık doğal bir süreklilik olarak değil, her an geri alınabilecek geçici bir imtiyaz olarak deneyimlenir.
Bu yönüyle işkence, ölümün kendisinden çok ölüm ihtimalini sürekli mevcut tutar. Ölüm gerçekleştiğinde artık korkulacak bir gelecek kalmaz; ölüm ihtimali ise henüz gerçekleşmemiş olduğu için bilinç üzerinde çalışmaya devam eder. Kurban, yalnızca acı çekmez; aynı zamanda bedeninin hangi noktada dayanmayı bırakacağını bilememenin belirsizliğini yaşar. Şiddetin etkisi böylece yalnızca fiziksel düzeyde kalmaz. Bedensel zarar, zamansal bir belirsizlikle birleşerek varoluşsal bir tehdit üretir. Kurbanın algısı, “ne kadar acı çekiyorum?” sorusundan çok “bu nereye kadar gidecek?” sorusuna bağlanır.
Ölümün bilinçli biçimde ertelenmesi işkenceyi, yıkımın tamamlanmadığı bir şiddet biçimi olmaktan çıkarıp tamamlanmamanın kendisini yöntem haline getiren bir yapıya dönüştürür. Buradaki eksiklik tesadüfi değildir. Şiddet, ulaşabileceği nihai noktaya bilerek ulaşmaz. Öldürme kapasitesine sahip olduğu halde öldürmemek, işkencenin kendi sınırını yönetebilmesini gerektirir. Bu yönetim işkenceyi kontrolsüz öfkeden de ayırır. Kontrolsüz şiddet sınırı aşabilir; işkence ise sınırın aşılmamasını bizzat şiddetin devam koşulu olarak kabul eder. Dolayısıyla işkence, şiddetin yalnızca yoğunluğu değil, ölçülmüş ve düzenlenmiş sürekliliğidir.
Burada işkenceci ile kurban arasındaki güç asimetrisi farklı bir biçim kazanır. Öldürmede fail, kurbanın yaşamını sona erdirir; işkencede ise fail, kurbanın yaşamı ile ölümü arasındaki mesafeyi yönetme iddiasında bulunur. Kurban yalnızca bedeni üzerinde hakimiyet kaybetmez; yaşam süresinin koşulları da dışsal bir iradenin denetimine girer. Fail, acının ne zaman başlayacağını, ne zaman duracağını, hangi yoğunlukta devam edeceğini ve bedenin hangi eşiğe kadar sürükleneceğini belirlemeye çalışır. Böylece tahakküm, yalnızca hareket üzerinde değil, yaşamın sürdürülme koşulları üzerinde kurulur.
Bu ayrım işkencenin iktidarla kurduğu özel ilişkiyi de açıklar. Öldürme, iktidarın nesnesini ortadan kaldırır; işkence ise nesneyi yok etmeden mutlaklaştırılmış bir hükmetme ilişkisi kurmak ister. Kurban yaşadığı için hâlâ tepki verir, korkar, bekler, acıyı hisseder ve failin varlığını algılar. Bu karşılıklılık tam anlamıyla simetrik değildir, fakat bütünüyle de ortadan kalkmamıştır. İşkenceci için kurbanın tepkisi önemlidir; çünkü şiddetin etkisinin maddi kanıtı olarak işlev görür. Ölü beden tepki vermediği için iktidarı görünür kılmaz; işkence edilen beden ise failin kuvvetini sürekli olarak tepki üzerinden geri yansıtır.
Yaşayan kurbanın önemi yalnızca duyumsama kapasitesinden kaynaklanmaz. Bilinç, acıyı zamana yayar, geçmiş deneyimi hatırlar ve gelecekteki acıyı bekler. İşkence bu nedenle yalnızca bedene yönelmez; bilincin zamansal yapısını da kullanır. Tek bir darbenin etkisi, darbenin fiziksel süresinden daha uzun olabilir; çünkü kurban bir sonraki darbenin geleceğini bilir veya en azından bekler. Şiddet böylece uygulanmadığı anlarda bile varlığını sürdürebilir. Ölümün sürekli ertelenmesi, bu beklenti alanını açık tutar.
Öldürmenin aksine işkence, kurbanı tamamlanmış bir nesneye dönüştürmez; onu sürekli çözülme halinde tutar. Tam nesneleştirme ölümde gerçekleşirken işkencede özne henüz vardır, fakat kendi bedeni ve zamanı üzerindeki hakimiyeti sistematik biçimde parçalanır. Bu yüzden işkenceyi yalnızca “ölüme yaklaşma” olarak tanımlamak eksik kalır. Asıl özgüllük, ölüme yaklaşmanın tamamlanmaması ve bu eksikliğin sürekli yeniden üretilmesidir. Her seferinde sınır görülür, fakat sınır aşılmaz. Kurbanın canlılığı korunur, ancak bu koruma merhametten değil, şiddetin devamı için duyulan ihtiyaçtan kaynaklanır.
İşkencenin ölümle kurduğu bu ilişki, nekrofilik yönelimin klasik biçimini ters yüz eder. Nekrofilik arzu canlılığı cansızlığa çevirmeye, hareketi sonlandırmaya ve süreci kapatmaya yönelir. İşkence ise yıkım arzusunu ancak canlılığı tamamen yok etmeyerek sürdürebilir. Dolayısıyla yaşam, yıkıcılığın karşıtı olmaktan çıkar ve yıkıcılığın devamının koşulu haline gelir. Kurbanın hayatta kalması artık olumlu bir değer değil; şiddetin devam edebilmesi için gerekli ontolojik zemindir.
Ölüm sınırında tutma pratiği, şiddetin yönünü de değiştirir. Öldürmede kuvvetin amacı sonlandırmadır; işkencede kuvvet, sonlandırmayı sürekli ertelerken yoğunluğunu korumaya çalışır. Şiddet böylece sonuç üretmekten çok bir durumu muhafaza etmeye başlar. Kurbanın ne tamamen sağlam ne tamamen yok edilmiş olduğu ara durum, işkencenin ideal alanıdır. Yaşam, ölüm karşısındaki doğal karşıtlığını kaybederek ölümün eşiğinde tutulmuş kırılgan bir sürekliliğe dönüşür.
Bu nedenle işkence, şiddetin ölüm yönelimini reddetmez; onu operasyonel bir sınır haline getirir. Ölüm hâlâ en uç kuvvet, nihai tehdit ve yıkımın mutlak biçimidir. Fakat işkence, tam da ölümün bu mutlaklığından yararlanabilmek için onu gerçekleşmemiş halde tutar. Ölüm gerçekleştiğinde tehdit sona erer; gerçekleşmediği sürece bütün ağırlığıyla şiddetin içinde bulunabilir. İşkence, ölümün kendisini değil, onun eşiğini sahiplenir.
Şiddetin burada ulaştığı özgül biçim, öldürmenin tersine bir eksik gerçekleştirme mantığıdır. Fail, ölümün mümkün olduğunu gösterir fakat onu tamamlamaz; kurban, yaşamaya devam eder fakat yaşam artık güvenli bir süreklilik değildir. Ölüm ne dışarıdadır ne de gerçekleşmiştir. Şiddetin içine yerleşmiş, sürekli hazır tutulan fakat ertelenen bir nihai sınır olarak kalır. İşkencenin radikalliği de tam olarak burada yatar: ölümü gerçekleştirmeden, ölümün bütün ontolojik ağırlığını yaşayan beden üzerinde sürekli etkin halde tutabilmek.
2.2 Ölümün Ağırlığını Şiddetin İçine Taşımak
Ölümün gerçekleşmemesi, işkence içinde ölümün etkisiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, işkencenin özgül yoğunluğu büyük ölçüde ölümün fiilen meydana gelmeden deneyimin içine sokulabilmesinden kaynaklanır. Kurban canlıdır; fakat bedeninin sınırları sürekli aşındırıldığı için ölüm, uzak bir gelecek olmaktan çıkar ve mevcut anın olası sonucu haline gelir. Böylece ölüm biyolojik bir olay olarak henüz gerçekleşmemiş olsa da fenomenolojik olarak şiddetin içine dahil edilir. İşkence, ölümün sonucunu üretmeden onun ağırlığını, tehdidini ve geri döndürülemezlik hissini şiddetin mevcut anına taşır.
Sıradan yaşamda ölüm çoğu zaman zamansal olarak uzaklaştırılmıştır. İnsan kendi ölümlülüğünü bilir, fakat gündelik deneyim sürekli biçimde bu bilginin etrafında örgütlenmez. Yaşam, büyük ölçüde geleceğin devam edeceği varsayımı üzerinde sürdürülür. İşkence ise bu temel varsayımı parçalar. Bir sonraki anın geleceği artık güvenilir değildir. Kurban kendi bedenini sürekliliğin garantisi olarak değil, her an çözülebilecek kırılgan bir yapı olarak deneyimlemeye başlar. Ölümün ağırlığı burada yalnızca “ölebilirim” düşüncesinde değil, yaşamın artık kendiliğinden devam edeceğine dair ontolojik güvenin kırılmasında yatar.
Şiddet bu yolla biyolojik zarardan daha geniş bir etki üretir. Beden acı çekerken aynı zamanda geleceğin yapısı değişir. Normal zamansallıkta gelecek açık, belirsiz fakat var olduğu varsayılan bir alandır. İşkence altında ise gelecek daralır; her ihtimal ölüm ihtimalinin gölgesine girer. Bir sonraki dakika, saat veya gün artık sıradan bir devam değil, ulaşılıp ulaşılamayacağı bilinmeyen bir eşik haline gelir. Böylece işkence, ölümün gerçekleşmesini beklemeden ölümlülüğü mevcut zamanın örgütleyici ilkesi haline getirir.
Ölümün ağırlığını şiddete taşımak, şiddetin niceliğini artırmaktan farklıdır. Çok daha ağır fiziksel zarar her zaman aynı fenomenolojik yoğunluğu üretmeyebilir. Belirleyici olan, kurbanın kendi varlığının devamlılığını artık güvenilir bir zemin olarak algılayamamasıdır. Acı burada salt duyusal bir veri olmaktan çıkar; varoluşun kırılabilirliğinin kanıtı haline gelir. Bedenin her tepkisi, yalnızca sinir sisteminin uyarılması değil, “devam edemeyebilirim” ihtimalinin duyumsal karşılığıdır. Şiddetin içinde ölümün ağırlığı tam da böyle yerleşir.
Ölümün fenomenolojik mevcudiyeti, işkenceyi basit bedensel zarar vermeden ayıran en önemli eşiklerden biridir. Kurban henüz hayattadır, fakat ölüm artık deneyimin dışındaki bir son değildir. Sürecin içine dağılmıştır. Her yeni müdahale, sadece yeni bir acı üretmez; yaşam ile ölüm arasındaki mesafenin ne kadar kaldığını da belirsizleştirir. Böylece işkencede ölüm tek bir noktada bulunmaz. Bedensel çözülmenin her aşamasına yayılır ve her aşamayı kendi nihai ihtimaliyle ağırlaştırır.
Tam da burada “ölüm ağırlığı” ifadesi gerçek anlamını kazanır. Ölüm, yalnızca gelecekte gerçekleşebilecek olaylardan biri değildir; mevcut şiddetin anlamını değiştiren bir ufuktur. Aynı fiziksel acı, ölüm ihtimali dışarıda tutulduğunda başka; ölüm eşiğine yerleştiğinde başka bir ontolojik yoğunluk taşır. İşkence, acıyı bu ufka bağlayarak onu salt duyusal olmaktan çıkarır. Acı artık yalnızca “bedenim zarar görüyor” değil, “varlığım sona erdirilebilir” anlamı taşır.
Şiddetin burada ölümle kurduğu ilişki son derece inceliklidir. Ölüm gerçekleşseydi şiddet kendi nesnesini kaybedecekti; ölüm tamamen dışlansaydı ise şiddetin varoluşsal yoğunluğu azalacaktı. İşkence bu iki durumu birbirinden ayırmadan aynı yapı içinde tutar. Kurbanın yaşaması zorunludur, fakat yaşamın devam edeceği garanti edilmez. Böylece şiddet hem canlılığa bağımlı kalır hem de canlılığı sürekli ölüm tehdidi altında tutar.
Ölüm ağırlığının şiddete taşınması, failin iktidarını da dönüştürür. Fail artık yalnızca acı veren kişi değildir; kurbanın yaşamı ile ölümü arasındaki sınır üzerinde tasarruf iddiası kurar. Kurban açısından “ne kadar acı çekeceğim?” sorusu, “yaşayacak mıyım?” sorusuyla birleşir. Böylece failin kuvveti bedensel etkiden daha geniş bir alan kaplar. Kurbanın kendi geleceğine ilişkin temel varsayımını belirleyebilecek bir güç konumuna yükselir.
İşkencenin yoğunluğu burada öldürmeden farklı bir üstünlük biçimi üretir. Öldürme, failin yaşam üzerinde tek ve nihai bir karar vermesidir. İşkence ise bu kararı sürekli açık tutar. Kurban, ölüm kararının verilip verilmediğini bilmeyebilir; hatta kararın her an değişebileceğini düşünür. Böylece ölümün kendisi tek bir sonuç olmaktan çıkar ve failin elinde sürekli kullanılabilir bir iktidar rezervine dönüşür. Ölüm gerçekleşmeden de etkili olur; hatta çoğu zaman gerçekleşmediği için daha uzun süre etkili kalabilir.
Bu ilişki, şiddetin anlamını da değiştirir. Şiddet yalnızca bedensel bütünlüğü bozmakla kalmaz; yaşam ile ölüm arasındaki sınırı manipüle eder. Normal koşullarda bu sınır biyolojik süreçler tarafından belirlenirken işkence altında fail, kendi müdahalesi aracılığıyla sınırı yaklaştırıp uzaklaştırabilir. Böylece bedenin biyolojik kırılganlığı politik, psikolojik veya kişisel bir tahakküm aracına dönüşür. Şiddet artık yalnızca beden üzerinde değil, ölümlülüğün deneyimlenme biçimi üzerinde işler.
Ölüm ağırlığı aynı zamanda kurbanın kendi bedenine yabancılaşmasını derinleştirir. Gündelik yaşamda beden çoğu zaman öznenin dünyayla ilişki kurduğu sessiz zemin olarak işlev görür. İşkence altında bu zemin güvenilirliğini kaybeder. Beden artık dünyaya açılan araç değil, her an çökebilecek bir sınır olarak hissedilir. Nefes, nabız, bilinç kaybı, halsizlik veya yoğun ağrı gibi süreçler yalnızca fizyolojik durumlar değil, ölüm ihtimalinin işaretleri haline gelir. Kurban kendi bedensel duyumlarını artık yalnızca acı olarak değil, varlığının devam edip etmeyeceğini gösteren belirtiler olarak okumaya başlar.
Şiddetin içine ölümün taşınması tam da bu yüzden doğrudan öldürmeden daha karmaşık bir fenomenolojik yapı üretir. Ölümde deneyim sona erer; işkencede ise ölüm ihtimali deneyimin içine yerleşir ve bilincin tüm alanını işgal edebilir. Kurban ölümü yaşamaz; fakat ölme ihtimalini yaşamın her anına taşır. Ölüm gelecekteki bir olay olmaktan çıkarak mevcut bilincin içeriği haline gelir.
Burada şiddet ile ölüm arasında önemli bir ontolojik ayrım korunur. İşkence ölümden beslenir, fakat ölümle özdeşleşmez. Eğer şiddet doğrudan ölüm olsaydı, işkencenin kendi özgül alanı kaybolurdu. İşkencenin var olabilmesi için ölümün yeterince yakın, fakat yine de ayrı kalması gerekir. Bu mesafe sayesinde şiddet ölümün ağırlığını üstlenebilirken kendi fenomenolojik bağımsızlığını korur. Ölüm, işkencenin sonucu değil, yoğunluk ölçütü haline gelir.
Tam da bu noktada işkence, yıkıcı şiddetin sınırında duran ayrı bir rejim olarak belirginleşir. Nekrofilik şiddet hareketi kesin olarak keserek kendi idealine ulaşırken işkence, aynı ideali bir sürekli eşik deneyimine dönüştürür. Ölümün mutlaklığı, sonuç halinde değil, şiddetin her anında hissedilen bir potansiyel halinde bulunur. Böylece işkence hem ölümden güç alır hem de ölümün gerçekleşmesini engelleyerek kendi alanını korur.
Şiddetin ölüm ağırlığıyla bezenmesi, işkenceyi yalnızca daha acımasız bir şiddet biçimi yapmaz; onu ontolojik olarak farklılaştırır. Ölüm artık şiddetin son noktası olmaktan çıkar ve şiddetin içinde taşınan bir içerik haline gelir. Kurban hayatta kaldığı sürece ölüm gerçekleşmemiştir, fakat deneyim çoktan ölüm tarafından biçimlendirilmiştir. İşkence bu anlamda, ölümü fiilen üretmeden ölümün mutlaklığını yaşayan bedenin üzerine yerleştiren şiddettir.
2.3 Şiddeti Ölümle Tamamlamak Yerine Ölüm ile Yaşam Arasında Yoğunlaştırmak
İşkencenin özgüllüğü, şiddeti ölümde tamamlamaması kadar ölüm ile yaşam arasındaki mesafeyi başlı başına bir uygulama alanına dönüştürmesinde yatar. Öldürme, yaşamı sona erdirerek şiddetin yöneldiği nesneyi ortadan kaldırır; işkence ise aynı nesneyi yok etmeden, onun varlığını sürekli çözülme halinde tutar. Böylece şiddet, bir sonuca ulaşmak yerine iki ontolojik kutup arasındaki gerilimde yoğunlaşır. Kurban ne olağan anlamda yaşamaya devam eder ne de ölümle birlikte şiddetin dışına çıkar. Yaşam sürer, fakat yaşamın güvenliği, özerkliği ve kendiliğindenliği sistematik biçimde aşındırılmıştır. Ölüm ise gerçekleşmez, fakat sürekli olarak mevcut deneyimin sınırında tutulur. İşkence tam anlamıyla bu iki kutup arasındaki aralığı işgal eder.
Yaşam ile ölüm arasındaki mesafe gündelik deneyimde çoğu zaman belirgin değildir. İnsan yaşarken kendi varlığını sürekli ölümle karşılaştırarak deneyimlemez; yaşam, kendi sürekliliğini varsayan doğal bir zemin gibi işler. İşkence bu zemini parçalar. Kurbanın canlılığı artık kendiliğinden bir durum olmaktan çıkar ve sürekli tehdit altında korunmak zorunda kalan kırılgan bir statüye dönüşür. Böylece yaşam, kendi olumlu içeriğiyle değil, ölümden henüz ayrılmış olmasıyla tanımlanmaya başlar. Kurban açısından yaşamak, artık özgürce devam eden bir süreç değil, ölümün henüz gerçekleşmemiş olmasıdır.
Tam da bu nedenle işkence, yaşamı korurken onu olumlamaz. Kurbanın canlı kalması, yaşamın değerinden değil, şiddetin devamlılığından dolayı gereklidir. Bu nokta, işkencenin nekrofilik yönelimle kurduğu ilişkinin en belirgin paradokslarından birini oluşturur. Şiddet canlılığı ortadan kaldırmak ister gibi görünürken, işkence canlılığı ortadan kaldırmamayı kendi işlemesinin koşulu haline getirir. Yaşam burada korunur fakat özgürlük, bütünlük veya gelişme adına değil; acının sürdürülebilmesi adına. Böylece canlılık, yıkıcılığın karşıtı olmaktan çıkar ve onun taşıyıcı zemini haline gelir.
Ölümün gerçekleşmemesi de şiddetin hafiflemesi anlamına gelmez. Aksine, sonucun ertelenmesi şiddete zaman kazandırır. Öldürmede ölüm, bütün süreci kapatır. İşkencede ise kapanış sürekli ertelenir ve bu erteleme, şiddetin yoğunluğunu zamana yayar. Kurbanın varlığı bir anda yok edilmez; her yeni anda yeniden tehdit edilir. Şiddet tek bir nihai eylem yerine bir dizi tekrar, bekleyiş, korku ve bedensel çözülme üretir. Bu nedenle işkencenin radikalliği yalnızca uygulanan kuvvetin büyüklüğünde değil, şiddetin kapanmayı reddederek süre kazanmasında bulunur.
Ölüm ile yaşam arasında yoğunlaşan şiddet, kurbanın varoluşsal konumunu da belirsizleştirir. Yaşayan özne normalde kendi bedenini dünyayla ilişki kurmanın zemini olarak deneyimler. İşkence altında beden, bu ilişkinin aracından çok ölümle yaşam arasındaki kırılgan sınırın taşıyıcısına dönüşür. Bedenin her tepkisi, yaşamın hâlâ sürdüğünü gösterirken aynı zamanda ne kadar kolay sona erebileceğini de açığa çıkarır. Nefes almak, bilinçte kalmak, hareket edebilmek veya acıyı hâlâ hissedebilmek artık sıradan biyolojik fonksiyonlar değil; varlığın henüz ölüm tarafına geçmediğinin işaretleridir.
Şiddetin bu ara konumu, ölümün ontolojik kesinliği ile yaşamın ontolojik açıklığını aynı anda kullanır. Yaşam açık bir süreçtir; yeni hareketler, düşünceler ve imkanlar üretir. Ölüm ise bu açıklığın kapanmasıdır. İşkence yaşamın açıklığını bütünüyle yok etmez, fakat onu ölümün kesinliğiyle kuşatır. Kurbanın geleceği hâlâ vardır, ancak gelecek artık özgür bir olasılıklar alanı değildir; ölüm ihtimali tarafından sürekli daraltılan bir ufuktur. Böylece şiddet, yaşamın zamansal yapısını korurken onu ölümün anlamıyla doldurur.
Burada kurulan şiddet rejimi, öldürmenin tek yönlü mantığından daha karmaşık bir yapı taşır. Öldürmede geçiş nettir: canlı olan, ölü hale gelir. İşkencede ise geçiş tamamlanmaz. Kurban sürekli olarak bu geçişin eşiğinde tutulur fakat öteki tarafa geçirilmez. Şiddet böylece bir dönüşüm üretmek yerine, dönüşümün tamamlanmamasını üretir. İşkencenin ontolojik özgünlüğü de tam burada belirir: sonuca değil, eşiğe hükmetmek.
Eşik üzerinde kurulan bu hakimiyet, fail açısından sıradan zarar vermeden daha farklı bir iktidar biçimi oluşturur. Fail kurbanın yalnızca ne kadar acı çekeceğini değil, yaşam ile ölüm arasındaki mesafenin ne kadar daralacağını da belirlemeye çalışır. Böylece şiddet, bedensel bütünlüğün ihlalinden çıkıp varlığın sınırlarının yönetimine dönüşür. Kurban kendi bedenini ne kadar koruyabileceğini, ne kadar dayanabileceğini veya sürecin hangi noktada sona ereceğini bilmez. Fail ise tam da bu belirsizlik üzerinde tahakküm kurar.
Ölümle yaşam arasındaki yoğunluk, aynı zamanda şiddetin kendi fenomenal görünürlüğünü artırır. Ölüm gerçekleştiğinde kurbanın tepkileri sona erer ve failin uyguladığı kuvvet artık canlı bir geri bildirim üretmez. İşkencede ise her tepki, şiddetin devam eden etkisini görünür kılar. Acı, korku, refleks, bilinç kaybı veya yeniden toparlanma, kurbanın hâlâ canlı olduğunu gösterirken şiddetin onun üzerinde ne kadar derin çalıştığını da açığa çıkarır. Kurbanın canlılığı böylece şiddetin görünürlüğünü sürdüren bir yüzeye dönüşür.
Yaşamın tamamen sona erdirilmemesi, şiddetin kendisini tekrar tekrar kanıtlamasına olanak verir. Öldürmede iktidar tek bir kesin sonuçla görünür hale gelir. İşkencede ise iktidar her anda yeniden gösterilir. Kurban hâlâ var olduğu için failin üstünlüğü yeniden kurulabilir, acı yeniden üretilebilir ve sınır yeniden daraltılabilir. Böylece şiddet bir olay olmaktan çıkarak tekrar edilebilir bir ilişki biçimi kazanır.
Bu yapı, işkenceyi yıkımın başarısız veya eksik bir biçimi olarak görmekten de uzaklaştırır. İşkence, öldürmeyi başaramadığı için değil, öldürmeyi tamamlamamayı amaçladığı için işkencedir. Ölümün ertelenmesi yetersizlik değil, yöntemin merkezidir. Şiddet kendi nihai sonucunu bilinçli olarak askıda tutar ve tam da bu askı aracılığıyla daha geniş bir varoluşsal alan üzerinde işlemeye başlar. Kurbanın yalnızca bedeni değil, zamanı, geleceği ve ölümle ilişkisi de şiddetin parçası haline gelir.
Öldürme ile işkence arasındaki temel ayrım burada sonuç ile durum arasındaki fark şeklinde ifade edilebilir. Öldürme, nihai bir sonuç üretir; işkence ise belirli bir durumu sürdürür. Öldürmede şiddet kapanır; işkencede açık tutulur. Öldürme geleceği ortadan kaldırır; işkence geleceği tehdit altında devam ettirir. Öldürme kurbanı şiddetin dışına çıkarır; işkence ise kurbanı şiddetin içinde yaşatır. Bu yüzden işkence, ölümün daha yavaş bir biçimi değil, ölümü sonuç olmaktan çıkarıp yaşamın içinde sürekli etkin bir sınır haline getiren şiddet biçimidir.
Yaşam ile ölüm arasındaki aralık böylece yalnızca biyolojik bir eşik olmaktan çıkar ve şiddetin kendi fenomenolojik alanına dönüşür. Kurban burada iki kutuptan herhangi birine tam olarak ait değildir: yaşar, fakat yaşam olağan biçimini kaybetmiştir; ölmez, fakat ölüm artık deneyimin dışındaki bir olay değildir. Şiddet tam da bu askıda kalmış ontolojik konumu üretir ve sürdürür. İşkencenin kendi tekilliği, ölümü gerçekleştirmeden ölümün alanını yaşamın içine genişletmesi ve yaşamı bütünüyle sona erdirmeden onun yapısını ölüm tarafından belirlenir hale getirmesidir.
2.4 Nekrofilik Arzudan Beslenirken Onun Nihai Sonucunu Ertelemek
İşkence ile nekrofilik yıkıcılık arasındaki ilişki, basit bir devamlılık veya karşıtlık üzerinden kurulamaz. İşkence bir yandan canlılığı kırmaya, bedensel bütünlüğü bozup öznenin özerkliğini daraltmaya yöneldiği için nekrofilik arzunun temel unsurlarını taşır; diğer yandan aynı arzunun nihai sonucu olan ölümü sürekli ertelediği için bu yönelimi tamamlamayı reddeder. Dolayısıyla işkence, nekrofilik arzudan bütünüyle kopmaz. Onun enerjisini, hedeflerini ve sembolik ağırlığını kullanır; fakat arzunun doğal kapanışını engelleyerek onu başka bir düzene sokar.
Nekrofilik yönelimin temel mantığı, canlı olanı durağan, kontrol edilebilir ve geleceksiz hale getirmektir. Ölüm bu sürecin mutlak gerçekleşmesidir. İşkence ise canlılığı sürekli olarak bu yönde parçalar fakat parçalanmayı ölümle tamamlamaz. Kurbanın hareket alanı daralır, bedensel özerkliği zayıflar ve iradesi dışsal kuvvet karşısında giderek daha sınırlı hale gelir; buna rağmen canlılığın bütünüyle sönmesi istenmez. Böylece nekrofilik yönelimin temel eğilimleri korunurken telosu askıya alınır.
Bu askıya alma, şiddetin kendi iç mantığında önemli bir dönüşüm yaratır. Yıkım arzusu normalde tamamlanma ister: hareketin kesilmesi, nesnenin kapanması ve belirsizliğin ortadan kalkması. İşkencede ise tam tersine, tamamlanma şiddetin sonu anlamına gelir. Failin şiddeti sürdürebilmesi için nesnenin canlılığının en azından asgari düzeyde korunması gerekir. Böylece nekrofilik arzu, kendi hedefine ulaştığında kendisini yok edecek bir paradoksla karşılaşır. Ölüm arzunun tamamlanmasıdır, fakat işkencenin sona ermesidir.
Bu nedenle işkence, nekrofilik arzuyu tamamlanmamış halde muhafaza eden bir şiddet biçimi olarak düşünülebilir. Arzu sürekli olarak ölüme doğru yönelir, fakat ölüm gerçekleşmeden geri çekilir. Şiddetin yoğunluğu artar, beden sınırlarına yaklaşılır ve yıkım giderek derinleşir; yine de nihai kesinti bilinçli biçimde ertelenir. Arzunun enerjisi ortadan kalkmaz, tersine süre kazanır. Sonuç geciktikçe arzu kendisini daha uzun süre yeniden üretebilir.
Tamamlanmanın ertelenmesi, işkencenin zamansal yapısının da temelidir. Nekrofilik şiddet sonuca ulaştığında zamanı keser; işkence ise sonucu erteleyerek zamanı kendi lehine uzatır. Böylece yıkım zamansal olarak ters bir işlev kazanır. Normalde hareketi durdurmaya yönelen nekrofilik kuvvet, burada kendi varlığını sürdürebilmek için hareketin ve yaşamın devamına ihtiyaç duyar. İşkencenin paradoksu tam da budur: hareketi bastıran bir arzu, kendisini sürdürebilmek için hareketi bütünüyle ortadan kaldıramaz.
Kurbanın canlılığı bu açıdan çift anlam taşır. Bir yandan failin yok etmek, bastırmak veya hakimiyet altına almak istediği şeydir; diğer yandan şiddetin devamı için gerekli olan koşuldur. Yaşam, işkence için hem hedef hem araç haline gelir. Fail canlılığı sürekli olarak aşındırır, fakat tamamen yok edemez; çünkü yıkımın devamı için tam da bu canlılığa ihtiyaç duyar. Böylece şiddet, kendi nesnesini tüketmemek zorunda kalan bir yıkıcılık biçimine dönüşür.
Bu yapı, arzunun klasik tatmin mantığını da tersine çevirir. Bir arzu normalde nesnesine ulaştığında veya hedefini gerçekleştirdiğinde sona erer ya da en azından geçici olarak doyuma ulaşır. Nekrofilik arzu ölümle tamamlanırken işkence, bu doyumu erteler. Şiddet böylece tatmin arayışından çok tatmini geciktiren bir düzenek haline gelir. Fail için asıl işlev, nihai sonuca ulaşmak değil, sonucun sürekli mümkün ama ertelenmiş kalmasını sağlamaktır.
Ertelemenin yarattığı bu yapı, işkencenin iktidarsal niteliğini de güçlendirir. Ölüm bir kez gerçekleştiğinde failin kurban üzerindeki etkinliği sona erer. Ertelenmiş ölüm ise iktidarın sürekliliğini sağlar. Kurban hâlâ tepki verdiği, korktuğu, beklediği ve acı çektiği için failin gücü sürekli olarak yeniden görünür hale gelir. Böylece nekrofilik arzu, ölümdeki mutlak ama kısa süreli zaferini terk edip yaşam üzerinde uzun süreli bir egemenlik biçimine dönüşür.
Nekrofilik arzunun ertelenmesi aynı zamanda şiddetin kendi nesnesiyle daha karmaşık bir ilişki kurmasını sağlar. Öldürmede nesne bütünüyle ortadan kaldırılır; işkencede ise nesne sürekli olarak azaltılır, parçalanır ve zayıflatılır, fakat varlığı korunur. Kurban böylece ne tam özne ne de tam nesne haline gelir. Öznel kapasitesi sürekli aşındırılır, fakat duyumsaması ve bilinci korunur. Failin istediği tam nesneleştirme değildir; çünkü tam nesneleştirme ölümle sonuçlanır ve tepkiyi ortadan kaldırır. İşkence, duyumsayan ama hakimiyetini kaybetmiş bir özne üretmeye yönelir.
Tam da bu nedenle işkence, nekrofilik arzunun saf biçimi olmaktan çıkar. Saf nekrofili, hareketi sonlandırmak ve canlılığı cansızlığa çevirmek ister. İşkence ise canlılığın belirli özelliklerini ortadan kaldırırken belirli özelliklerini korur. Özerklik, hareket özgürlüğü ve kendini belirleme kapasitesi azaltılır; acıyı hissetme, korkma ve bekleme kapasitesi ise şiddetin devamı için tutulur. Böylece canlılık seçici biçimde parçalanır. İşkence, yaşamı tamamen yok etmek yerine onu kendi amaçlarına göre yeniden düzenler.
Burada nekrofilik yönelimin içeriği korunurken biçimi değişir. İçerik hâlâ yıkım, kontrol ve özerkliğin bastırılmasıdır; fakat biçim artık tek seferlik sonlandırma değil, süreklilik taşıyan bir yönetimdir. Ölüm arzusu, fiilî ölüm üretmek yerine ölüm tehdidi üretmeye başlar. Hareketi yok etme isteği, hareketi kontrol etme biçimine dönüşür. Yıkımın tamamlanması yerine yıkımın sürdürülmesi tercih edilir.
Erteleme mantığı, şiddetin kendi sınırlarıyla sürekli pazarlık halinde olmasını gerektirir. Yıkım belirli bir noktaya kadar ilerletilmeli, fakat nihai sınır aşılmamalıdır. Şiddet böylece kendi maksimumuna kör biçimde yönelmek yerine, maksimumla arasındaki mesafeyi ayarlamaya başlar. Bu ayarlama yalnızca teknik bir ölçülülük değil, işkencenin ontolojik yapısının merkezidir. Fazla az şiddet şiddetin etkisini zayıflatabilir; fazla çok şiddet ise kurbanı öldürerek rejimi sona erdirir. İşkence kendi varlığını, iki uç arasındaki sürekli gerilimde sürdürür.
Nekrofilik arzunun ertelenmesi aynı zamanda işkencenin neden kendi içinde sürekli bir eksiklik taşıdığını açıklar. Fail hiçbir zaman yıkımın nihai noktasına ulaşamaz; ulaşırsa süreç sona erer. Böylece işkence, kendi tamamlanmasını sürekli reddetmek zorunda olan bir şiddet biçimi olur. Arzunun tatmini ile şiddetin devamı birbirine karşıt hale gelir. Şiddet sürdükçe arzu tamamlanmaz; arzu tamamlandığında ise şiddet artık sürdürülemez.
Bu gerilim işkencenin sıradan nekrofilik şiddetten kopuşunu en açık biçimde gösterir. Nekrofilik yıkıcılık canlılığı sona erdirerek kendi hedefini gerçekleştirirken işkence, aynı hedefi sürekli erişilebilir ama gerçekleşmemiş halde tutar. Dolayısıyla işkence, yıkım arzusunun reddi değil, onun zamansal olarak yeniden örgütlenmesidir. Ölüm artık son nokta olmaktan çıkar ve sürekli ertelenen ufuk haline gelir.
İşkencenin taşıdığı paradoks bu yüzden basitçe “öldürmemek” değildir. Asıl mesele, öldürmeme eyleminin yıkım karşıtı bir tutum olmamasıdır. Kurbanın hayatta tutulması merhamet, koruma veya yaşamın olumlanması anlamına gelmez; tersine, yıkıcılığın daha uzun süre devam edebilmesi için yaşamın araçsallaştırılmasıdır. Yaşam burada şiddetin dışında kalan bir değer değil, şiddetin süreklilik koşulu haline gelir.
Nekrofilik arzu böylece kendi telosundan ayrılırken ortadan kalkmaz; daha karmaşık ve daha zamansal bir yapıya dönüşür. Ölümün mutlaklığı korunur, fakat ölüm fiilen üretilmez. Yıkım arzusu canlılığı hedeflemeye devam eder, ancak canlılığın tamamen ortadan kalkmasına izin vermez. İşkence bu nedenle nekrofilik şiddetin basit bir yoğunlaşması değil, nekrofilik içeriği koruyup onun nihai sonucunu sürekli erteleyen, yıkımı son olmaktan çıkararak sürece dönüştüren ayrı bir şiddet rejimidir.
2.5 Ölümden Ayrışarak Bağımsızlaşan Şiddet Rejimi
Şiddetin ölümle kurduğu ilişki ilk bakışta doğrusal görünür: yoğunluk arttıkça ölüm ihtimali yükselir ve öldürme, şiddetin en uç sonucu olarak belirir. İşkence ise bu doğrusallığı kırar. Ölüm, burada artık şiddetin doğal biçimde ulaşacağı son nokta değildir; bilinçli olarak sınırda tutulur, ertelenir ve şiddetin kendi bağımsız yapısını kurabilmesi için dışarıda bırakılır. Böylece şiddet, ölümün basit ön-aşaması olmaktan çıkar. Kendi zamanını, kendi yoğunluğunu ve kendi devamlılık koşullarını üretmeye başlayan ayrı bir rejim haline gelir. İşkencenin ontolojik tekilliği tam olarak bu bağımsızlaşmada bulunur: ölümün gücünü kullanır, fakat ölümün gerçekleşmesine ihtiyaç duymadan işleyebilir.
Şiddetin ölümden ayrılması, ölümün önemsizleşmesi anlamına gelmez. Aksine ölüm, işkencenin bütün yapısını belirleyen negatif sınır olarak kalır. Ancak sınırın işlevi artık ulaşılıp aşılmak değil, şiddetin kendisini ondan ayırt edebilmesini sağlamaktır. İşkence, ne kadar ileri gidebileceğini ölüm üzerinden ölçer; fakat kendisini ölümle özdeşleştirmez. Bu nedenle ölüm hem şiddetin en büyük referansı hem de işkencenin kendisi olabilmek için uzak durmak zorunda olduğu noktadır. Bir anlamda işkence, kendi kimliğini ölümle kurduğu mesafe sayesinde üretir.
Bağımsız bir şiddet rejiminden söz edebilmek için şiddetin yalnızca başka bir sonucu hazırlayan araç olmaktan çıkması gerekir. Öldürmeye yönelen şiddette bedensel müdahaleler ölümün öncesindeki aşamalar olarak düşünülebilir; işkencede ise müdahalenin kendisi merkezi hale gelir. Acı, korku, bedensel çözülme ve egemenlik bir başka sonuca geçiş için değil, kendi süreklilikleri içinde değer kazanır. Şiddet sonuç tarafından anlamlandırılmak yerine kendisini süreç olarak kurar. Böylece işkence, şiddetin araçsallığını kısmen askıya alır ve şiddetin kendi varoluş koşullarını üreten bir düzen haline gelir.
Tam da burada ölümden ontolojik ayrışma gerçekleşir. Ölüm tek bir eşik yaratır: canlı olan ile canlı olmayan arasındaki geçiş. İşkence ise tek bir eşiğe indirgenemez; bedenin sürekli değişen durumları, bilinç düzeyleri, korku yoğunlukları ve dayanıklılık sınırları üzerinden işleyen çok katmanlı bir süreçtir. Ölümde sonuç belirleyicidir; işkencede ise devamlılık. Ölüm kapanma üretirken işkence açık bir rejim kurar. Öldürmede varlığın imkanı sona erdirilir; işkencede ise varlık şiddetin devamına elverecek biçimde yeniden organize edilir.
Şiddetin bu bağımsızlaşması, işkencenin kendi normatif ve fenomenolojik düzenine sahip olmasını mümkün kılar. Buradaki “normatif” sözcüğü ahlaki meşruiyet anlamında değil, işleyişin kendi iç kuralları anlamında kullanılmalıdır. İşkence kendi sınırlarını, ritmini ve devam koşullarını belirler. Fazla düşük yoğunluk rejimin etkisini azaltabilir; fazla yüksek yoğunluk ise kurbanı öldürerek rejimin zeminini yok edebilir. Dolayısıyla işkence, yıkımın mutlaklaşmasına değil, yıkımın yönetilebilir kalmasına ihtiyaç duyar. Şiddet böylece kontrolsüz bir patlama olmaktan çıkar ve kendi kendisini sınırlayan bir sistem haline gelir.
Ölümün dışarıda tutulması, işkenceyi yaşama yaklaştırmaz. Burada korunmuş olan yaşam olumlanan, özgür veya gelişen yaşam değildir. Korunan yalnızca şiddetin üzerinde işlemeye devam edebileceği asgari canlılıktır. Bu nedenle işkencenin ölümden ayrışması, yaşam lehine verilmiş bir karar olarak okunamaz. Asıl olarak şiddetin kendi bağımsızlığını koruma zorunluluğudur. Yaşam, şiddetin dışındaki değer olmaktan çıkar ve rejimin maddi taşıyıcısına dönüşür.
İşkencenin bağımsızlaşması şiddetin nesnesini de değiştirir. Öldürmede hedef, yaşayan öznenin varlığıdır ve sonuç bu varlığın ortadan kaldırılmasıdır. İşkencede ise nesne yalnızca kurbanın bedeni değil; beden ile bilinç, acı ile beklenti, yaşam ile ölüm arasındaki ilişkilerin tamamıdır. Şiddet artık tek bir varlığı yok etmeye değil, o varlığın kendi varoluşunu deneyimleme biçimini düzenlemeye yönelir. Bu nedenle işkence, salt fiziksel müdahaleden daha geniş bir ontolojik alanı işgal eder.
Kurbanın yaşaması, işkenceye bir zaman boyutu kazandırır. Ölüm tek bir nihai kesintidir; işkence ise süren bir ilişki oluşturur. Süre arttıkça şiddet yalnızca bedende iz bırakmaz, kurbanın geçmiş ve gelecek algısını da dönüştürür. Önceki acı sonraki anın beklentisini belirler; sonraki acı ihtimali şimdiki anın deneyimini değiştirir. Böylece işkence, kendisini yalnızca mevcut müdahale anında değil, zamanın farklı katmanlarında yeniden üretir. Şiddetin rejim karakteri tam da bu zamansal yayılmada belirginleşir.
Ölümden ayrışan şiddet, artık yalnızca bir son üretmek için değil, bir durum üretmek ve o durumu sürdürmek için işler. Kurbanın fiziksel ve psikolojik konumu sürekli yeniden belirlenir. Bedenin sınırları, bilinç düzeyi, korku yoğunluğu ve beklenti yapısı değişir; fakat süreç sona ermez. Şiddet böylece statik değil dinamik bir düzen kurar. Paradoksal biçimde yıkıcılık, kendi devamlılığı için sürekli bir yeniden üretim mekanizmasına ihtiyaç duyar.
Burada şiddetin kendine yeterli bir fenomen haline gelmesi önemlidir. Öldürme, ölüm gerçekleştiğinde kendi anlamını tamamlar; işkence ise herhangi bir nihai sonuçla tamamlanmaz. Onun “başarısı” ölüm üretmek değil, şiddet koşullarını sürdürebilmektir. Bu nedenle işkence, klasik amaç-sonuç mantığına tam olarak sığmaz. Şiddet bir hedefe ulaşmak için kullanılıyor olsa bile, fenomenolojik düzeyde kendi sürekliliği ayrı bir gerçeklik üretir. Kurban için önemli olan yalnızca failin ne istediği değildir; şiddetin ne kadar süreceği, hangi anda tekrar başlayacağı ve kendi bedeninin ne kadar dayanacağıdır. Böylece işkence, başlangıçtaki amaçtan bağımsız olarak kendi zamanını yaratır.
Şiddetin ölümden bağımsızlaşması aynı zamanda nekrofilik arzunun biçim değiştirmesidir. Nekrofilik yönelim, varlığı hareketten durağanlığa geçirmek isterken işkence canlılığı tamamen kapatmaz. Onun yerine canlılığı sürekli daraltılmış, tehdit edilmiş ve denetlenen bir halde tutar. Böylece ölümün tamamlayıcı durağanlığı yerine, şiddetin yönetilmiş sürekliliği geçer. Yıkıcılık artık tek bir sonuç üretmekten çok belirli bir yaşam biçimini zorla dayatır: kurbanın kendi hareketinin ve zamanının sürekli dışsal kuvvet tarafından belirlendiği bir varoluş biçimi.
İşkencenin ayrı bir paradigma oluşu burada daha kesin biçimde anlaşılır. Mesele, aynı şiddetin daha uzun veya daha ağır uygulanması değildir. Yapısal bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Öldürmeye yönelen şiddette ölüm telos işlevi görürken işkencede ölüm sınır işlevi görür. Birinde şiddet sonuca doğru ilerler; diğerinde sonucun gerçekleşmemesi sürecin devam koşuludur. Birinde yıkım tamamlanır; diğerinde tamamlanmamışlık sistematik olarak korunur. Dolayısıyla işkenceyi “ölümden önceki şiddet” olarak tanımlamak yetersizdir; işkence, ölümden önce kalmayı bilinçli biçimde kendi varlık ilkesi haline getiren şiddettir.
Bu ayrım, şiddetin ontolojik bağımsızlığını da mümkün kılar. Ölüm gerçekleşmediği halde şiddet bütün yoğunluğuyla mevcuttur; hatta ölümün gerçekleşmemesi, onun daha uzun süre var olmasını sağlar. Böylece şiddet ölümün gölgesinden çıkarak kendi fenomenal alanını kurar. Acı, korku, bekleyiş, çözülme ve tahakküm artık ölümün yalnızca semptomları veya ön-aşamaları değil, işkencenin kendisini oluşturan bağımsız bileşenlerdir.
Şiddetin ölümden ayrışarak rejimleşmesi, onun yalnızca bedene uygulanan bir edim değil, yaşamın biçimini belirleyen sürekli bir yapı olmasına yol açar. Kurbanın dünyayla ilişkisi, zaman algısı ve kendi bedenine dair güveni şiddet tarafından yeniden örgütlenir. Ölüm hâlâ ufukta bulunur, fakat şiddetin anlamı artık o ufka ulaşmakla sınırlı değildir. İşkence böylece ölümün nihailiğinden yararlanıp onun gerçekleşmesini dışarıda tutarak, şiddeti kendi başına sürebilen ontolojik bir rejime dönüştürür.
2.6 Ölümün Ağırlığını Taşıyan Fakat Ölümü Dışarıda Tutmak Zorunda Olan Şiddet
İşkencenin iç yapısını en yoğun biçimde ifade eden paradoks, ölümün bütün ağırlığını taşırken ölümün gerçekleşmesine izin verememesidir. Şiddet ne kadar radikalleşirse ölüm o kadar yakına gelir; fakat işkence tam da bu yakınlığın sonuca dönüşmesini engellemek zorundadır. Böylece ölüm, süreç içinde aynı anda hem maksimum anlam kaynağı hem de aşılmaması gereken sınır haline gelir. İşkence, kendi yoğunluğunu ölümden alır fakat varlığını sürdürebilmek için ölümü sürekli dışarıda tutar.
Bu çift yönlü ilişki, şiddetin yapısını son derece gerilimli hale getirir. Ölüm çok uzak olduğunda işkencenin varoluşsal baskısı zayıflayabilir; ölüm fazla yaklaştığında ise şiddetin nesnesi ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Rejim, bu nedenle iki uç arasında sürekli bir mesafe üretmek zorundadır. Kurban ölümün mümkün olduğunu hissetmeli, fakat şiddet onu ölümün gerçekleştiği noktaya götürmemelidir. Ölüm burada yalnızca biyolojik sınır değil, şiddetin yoğunluğunu ölçen negatif referanstır.
“Ölümün ağırlığı” ifadesi tam da bu nedenle basit bir tehdit anlamına gelmez. Ölümün geri döndürülemezliği, mutlaklığı ve bütün olasılıkları kapatması, işkencenin her anına anlam yükler. Kurban yalnızca acıdan kaçınmaya çalışmaz; kendi varlığının devam edip etmeyeceğine dair temel belirsizlikle karşı karşıya kalır. Şiddet, böylece yalnızca duyusal bir yoğunluk değil, ontolojik bir ağırlık kazanır. Beden üzerindeki müdahale, varlığın bütünüyle sona erebilme ihtimalinin taşıyıcısı haline gelir.
Ne var ki ölüm gerçekleştiği anda tam da bu ağırlığın üzerinde işleyeceği bilinç ortadan kalkar. Şiddetin ölümden beslenebilmesi için ölümün gerçekleşmemesi gerekir. İşkence, paradoksal olarak, ölümün kudretini ancak onu sürekli gerçekleşmemiş halde tutarak kullanabilir. Bu nedenle ölüm dışarı atılmaz; tam tersine, şiddetin sınırına yerleştirilir. Dışarıda tutulmak, yok sayılmak değil, sürekli mevcut fakat tamamlanmamış kılınmak anlamına gelir.
İşkenceye özgü güç tam olarak burada ortaya çıkar. Öldürme ölümün mutlaklığını tek seferde gerçekleştirir; işkence ise aynı mutlaklığı henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal olarak tekrar tekrar kullanabilir. Ölümün kendisi bir kez gerçekleşebilir; ölüm tehdidi ise sürece yayılabilir. Böylece işkence ölümden niceliksel olarak daha az değil, zamansal olarak farklı bir şekilde yararlanır. Ölümün tekilliğini tekrar edilebilir bir korku, beklenti ve sınır deneyimine dönüştürür.
Kurban açısından bu yapı son derece belirleyicidir. Ölüm gerçekleşmemiştir; fakat yaşamın kendisi de artık güvenli değildir. Öznenin varoluşu sürekli olarak askıda tutulur. Şiddetin her yeni anı, yaşamın devam edeceğini doğrulayan bir an olmakla birlikte aynı anda bu devamlılığın ne kadar kırılgan olduğunu da gösterir. Böylece yaşam ile ölüm arasındaki karşıtlık zayıflar; yaşam, ölümün tehdidi altında sürdürülen geçici bir konuma dönüşür.
İşkence burada ölümün anlamını da dönüştürür. Gündelik varoluşta ölüm çoğu zaman yaşamın sonunda bulunan nihai olaydır. İşkence altında ise ölüm zamansal olarak sona ait olmaktan çıkar ve şimdiki deneyimin içine nüfuz eder. Henüz gerçekleşmediği halde davranışı, korkuyu ve zaman algısını belirler. Kurban her anı, yalnızca yaşadığı bir an olarak değil, potansiyel olarak son an olabilecek bir eşik olarak deneyimleyebilir. Böylece ölüm gelecekteki konumunu kaybederek mevcut şiddetin içeriğine dönüşür.
Şiddetin ölümü dışarıda tutma zorunluluğu, onun kendi kendisini sınırlayan yapısını da açıklığa kavuşturur. Şiddet kontrolsüzce maksimuma yönelseydi kurban ölebilir ve süreç sona erebilirdi. İşkence ise kendi yoğunluğunu kendi varlık koşullarına tabi kılmak zorundadır. Bu nedenle onun mantığı salt “daha fazla acı” değildir. Asıl mesele, şiddetin yeterince ağır olup ölümün ağırlığını taşıması, fakat yaşamı bütünüyle sona erdirmeyecek kadar da sınırlı kalmasıdır. Şiddetin kendini dizginlemesi burada merhamet değil, rejimin devamlılık zorunluluğudur.
Ölümün dışarıda tutulması aynı zamanda işkencenin kendi fenomenal kimliğini korur. Eğer ölüm gerçekleşirse, artık işkence eden ile işkence edilen arasındaki canlı ilişki kesilir. Kurbanın duyumsaması, korkusu ve tepkisi sona erer. Dolayısıyla işkencenin kendisini görünür kıldığı bütün fenomenolojik yüzey ortadan kalkar. Şiddetin işlemesi için bir beden yeterli değildir; yaşayan ve tepki üreten bir beden gerekir. Ölüm bu ilişkiyi kapattığı için işkence, kendi alanını korumak adına ondan uzak kalmalıdır.
Böylece yaşam, şiddetin karşıtı olmaktan çok onun maddi koşuluna dönüşür. İşkence yaşamı ortadan kaldırmayı sürekli mümkün tutar, fakat aynı anda yaşamın asgari düzeyde korunmasına muhtaçtır. Bu karşılıklı bağımlılık, nekrofilik arzuyla yaşam arasındaki klasik karşıtlığı karmaşıklaştırır. Yıkıcı arzu canlılığı bastırmak isterken işkence canlılığı tamamen ortadan kaldıramaz; çünkü kendi süresi bu canlılığa bağlıdır. Yaşam, şiddetin hedefi olduğu kadar şiddetin taşıyıcısıdır.
Ölümün ağırlığını taşımanın en temel koşulu da bilinçtir. Kurban ölüm ihtimalini kavrayabildiği, geçmiş acıyı hatırladığı ve gelecekteki acıyı bekleyebildiği sürece ölüm mevcut deneyimin içinde etkin hale gelir. Ölüm yalnızca biyolojik değil, fenomenolojik olarak da vardır. İşkence tam da bu bilinci korurken onu ölüm ihtimaliyle doldurur. Böylece şiddetin ağırlığı fiziksel etkinin ötesine taşar.
Fail açısından ölümün dışarıda tutulması, kontrolün sürekliliğine hizmet eder. Öldürme nihai bir hakimiyet göstergesi olabilir, fakat aynı zamanda ilişkinin sonudur. İşkence ise hakimiyetin süre içinde yeniden üretilebilmesini sağlar. Kurbanın hâlâ yaşıyor olması, failin şiddetini tekrar tekrar uygulayabilmesinin ve etkisini gözlemleyebilmesinin koşuludur. Bu nedenle ölümün ertelenmesi, yalnızca kurbanın yaşamının değil, failin iktidarının da uzatılması anlamına gelir.
Buradaki rejim en iyi, ölüm ile şiddetin birbirinden ayrıldığı fakat birbirinden kopmadığı bir yapı olarak kavranabilir. İşkence ölümden bağımsızlaşır çünkü ölüm gerçekleşmeden de kendi bütünlüğünü koruyabilir; yine de ölümden kopamaz çünkü yoğunluğunu, sınırını ve varoluşsal anlamını ondan alır. Ölüm, işkencenin ne olduğu kadar ne olmadığına da karar verir. İşkence ölüm değildir, fakat ölüm olmadan kendi maksimum anlamına da ulaşamaz.
Tam da bu gerilim şiddetin yeni bir ontolojik biçimini yaratır. Ölüm artık nihai telos değil, sürekli taşınan bir ağırlık; yaşam ise korunacak değer değil, şiddetin üzerinde işlemeye devam edebilmesi için gerekli zemin haline gelir. Şiddet iki kutuptan herhangi birini seçmez. Ölümü gerçekleştirirse sona ereceğini, yaşamı bütünüyle serbest bırakırsa ortadan kalkacağını bildiği için ikisinin arasındaki mesafeyi kendi alanı olarak kurar.
Ölümün mutlaklığını şiddetin içine almak, fakat şiddetin kendisini ölümle tamamlamamak. Şiddet ölümün geri döndürülemezliğini, korkusunu ve varoluşsal ağırlığını taşır; buna karşılık ölümün gerçekleşmesini dışarıda tutarak kendi sürekliliğini korur. İşkence, tam anlamıyla, ölüm kadar ağırlaşan fakat ölüm olmamak zorunda kalan şiddettir.
3. Acının Olaydan Zamansal Rejime Dönüşmesi
3.1 Anlık Maksimum Acı ile Sürdürülebilir Acı Arasındaki Ayrım
İşkencenin acıyla kurduğu ilişkiyi anlayabilmek için önce iki farklı şiddet mantığını birbirinden ayırmak gerekir: anlık maksimum acı üretmek ile acıyı sürdürülebilir hale getirmek aynı şey değildir. İlkinde amaç, belirli bir anda mümkün olan en yüksek duyusal yoğunluğu yaratmaktır. Şiddetin değeri burada zirveyle ölçülür; ne kadar fazla acı, o kadar yoğun şiddet. İşkencede ise böylesi doğrusal bir ölçüt yetersiz kalır. Çünkü yalnızca en yüksek acıyı üretmek, kurbanın bilincini kaybetmesine, bedenin işlevsiz hale gelmesine veya ölüm sınırının aşılmasına yol açabilir. İşkence için asıl belirleyici olan, acının yalnızca şiddeti değil, devam ettirilebilirliğidir.
Sürdürülebilir acı, şiddetin niceliksel mantığını dönüştürür. Burada daha fazla her zaman daha etkili değildir. Acının yoğunluğu, kurbanın şiddeti deneyimlemeye devam edebileceği bir eşiğin altında tutulmak zorundadır. Şiddet böylece kendi maksimumuna ulaşmaya değil, kendisini tekrar tekrar üretebileceği bir aralık yaratmaya yönelir. Ani ve aşırı acı kısa süreli bir patlama üretirken sürdürülebilir acı, uzun süre devam edebilen bir yapı kurar. Aradaki fark, yalnızca süre farkı değildir; şiddetin ontolojik biçimi değişir.
Anlık acı, bedenin belirli bir uyarana verdiği reaksiyon olarak anlaşılabilir. Uyaran ortaya çıkar, sinir sistemi tepki verir, acı yükselir ve müdahale sona erdiğinde yoğunluk zamanla azalır. Böyle bir durumda acının bir başlangıcı, zirvesi ve sonu vardır. İşkencede ise acının bu olay karakteri bozulur. Acı yalnızca belirli bir müdahalenin sonucu olmaktan çıkar; müdahaleler arasındaki bekleyiş, yeniden başlama ihtimali ve önceki acının bedensel izi aracılığıyla zamanın tamamına yayılmaya başlar. Böylece fiziksel uyaranın bulunmadığı anlarda bile acı rejimi devam edebilir.
Sürdürülebilirlik, bu nedenle yalnızca bedenin dayanma kapasitesiyle ilgili değildir. Kurbanın bilincinin açık kalması, geçmişteki acıyı hatırlaması ve sonraki acıyı bekleyebilmesi de aynı derecede önemlidir. İşkence, acının kendisinden olduğu kadar acının zamansal uzantılarından yararlanır. Önceki deneyim şimdiki anı biçimlendirir; gelecek beklentisi mevcut anı ağırlaştırır. Böylece tekil müdahale, kendi fiziksel süresini aşan bir etki üretir.
Anlık maksimum acıda şiddetin etkinliği müdahale anına sıkışır. Müdahale bittiğinde şiddetin doğrudan duyusal kaynağı da ortadan kalkabilir. Sürdürülebilir acıda ise şiddet, fiziksel müdahaleden kısmen bağımsızlaşır. Kurban, acının ne zaman yeniden başlayacağını bilmediğinde, bekleyişin kendisi şiddetin parçası haline gelir. Böylece sessizlik, duraklama veya geçici rahatlama bile şiddetin karşıtı değildir; rejimin zamansal bileşenleri olabilir. Acı artık yalnızca beden üzerinde gerçekleşen olay değil, bedenin geleceğe ilişkin beklentisini belirleyen bir yapı haline gelir.
Tam da bu noktada işkencenin neden “mümkün olan en fazla acı” olarak tanımlanamayacağı anlaşılır. Maksimum yoğunluk, şiddetin devamını sona erdirebilir; sürdürülebilir yoğunluk ise şiddete zaman kazandırır. İşkence, bu nedenle maksimumdan çok optimum yoğunluk mantığına yaklaşır. Buradaki optimum, etik veya tıbbi bir ölçülülük değil, şiddetin kendi süreklilik koşuludur. Acı yeterince güçlü olmalı ki kurbanın deneyimini bütünüyle işgal edebilsin; fakat beden ve bilinç, acıyı deneyimlemeye devam edebilecek kadar korunmalıdır.
Şiddetin bu biçimi, acının değerini de değiştirir. Anlık şiddette acı çoğu zaman eylemin sonucu olarak ortaya çıkar. İşkencede ise acı yalnızca sonuç değil, rejimin taşıyıcı maddesi haline gelir. Şiddet, acıyı üretir; ardından aynı acının devamlılığını korumak için kendi yoğunluğunu düzenler. Böylece acı, failin uyguladığı kuvvetin pasif sonucu olmaktan çıkar ve şiddetin kendi organizasyonunun merkezine yerleşir.
Sürdürülebilir acı aynı zamanda kurbanın zaman algısını dönüştürür. Anlık acı ne kadar yoğun olursa olsun, olay olarak algılanabilir; “başladı”, “oldu”, “bitti” şeklinde bir zaman çizgisine yerleştirilebilir. İşkence altında ise acının ne zaman sona ereceği belirsizleştiğinde bu çizgi parçalanır. Kurban acıyı yalnızca mevcut anda yaşamaz; geçmişte yaşamıştır ve gelecekte yeniden yaşayacağını öngörür. Böylece acı, tek bir zamansal noktadan çıkarak geçmiş, şimdi ve geleceği birbirine bağlayan sürekli bir yapı kurar.
Bu süreklilik, acının psikolojik ağırlığını fiziksel yoğunluktan bağımsızlaştırır. Daha düşük yoğunlukta fakat süresi belirsiz bir acı, daha yüksek fakat kısa süreli bir acıdan çok daha kapsayıcı bir deneyim haline gelebilir. Buradaki fark, duyusal şiddetin miktarından çok, öznenin kendi varoluşunu ne kadar süre boyunca acının içinde yaşamak zorunda kaldığıyla ilgilidir. İşkence tam da bu nedenle niceliksel bir şiddet hesabını aşar. Mesele yalnızca “ne kadar acı?” değil, “acı ne kadar süreyle ve ne ölçüde bütün deneyimi örgütlüyor?” sorusudur.
Acının sürdürülebilirliği, bedenin özne için taşıdığı anlamı da değiştirir. Ani bir yaralanmada beden belirli bir noktada acı üretir; kişi bedeninin geri kalanını görece sessiz bir zemin olarak deneyimleyebilir. İşkence uzadıkça beden bütünüyle potansiyel acı alanına dönüşür. Kurbanın bedeni artık yalnızca acının bulunduğu yer değil, acının her an yeniden üretilebileceği bir yüzeydir. Bu nedenle bedenle ilişki, güven ilişkisinden tehdit ilişkisine kayar.
Şiddetin zamana yayılması failin iktidarını da daha sürekli hale getirir. Anlık şiddette failin etkisi eylemin gerçekleştiği anda yoğunlaşır. Sürdürülebilir acıda ise fail, fiziksel olarak müdahale etmediği zamanlarda dahi kurbanın deneyiminde mevcut kalabilir. Önceki şiddet failin gücünü hatırlatır; sonraki şiddet ihtimali bu gücü geleceğe taşır. Böylece failin iktidarı, yalnızca fiziksel temas anlarında değil, kurbanın zaman algısı içinde devam eder.
Acıyı sürdürülebilir kılmak bu bakımdan şiddetin etkinlik alanını genişletir. Tek bir müdahale bedende sınırlı bir süreyle etkili olabilir; süreklilik kazanan acı ise kurbanın dikkatini, beklentisini ve dünyayla ilişkisini uzun süre boyunca işgal eder. Acı, başka deneyimlere yer bırakmayan merkezi bir gerçeklik haline gelir. Şiddet artık yalnızca beden üzerinde değil, deneyimin bütün hiyerarşisi üzerinde egemenlik kurar.
Anlık maksimum acının sınırı, kendi yoğunluğudur. Belirli bir noktadan sonra beden bilincini kaybedebilir, duyusal sistem çözülebilir veya ölüm gerçekleşebilir. Sürdürülebilir acının mantığı ise tam tersine bu sınırı sürekli gözetir. İşkence, acıyı yok edecek kadar yoğunlaştırmadan, acının kendisini mümkün olduğunca uzun süre var eder. Bu nedenle şiddetin başarısı zirvede değil, tekrar edilebilirlikte ölçülür.
Buradaki paradoks son derece açıktır: şiddet acıyı artırmak isterken aynı anda acının tamamen sona ermesine yol açacak yoğunluktan kaçınmak zorundadır. Ölüm acıyı mutlak biçimde sonlandırır; bilinç kaybı da en azından geçici olarak deneyimi keser. İşkence ise acının devamını istediği için kendi şiddetini sınırlar. Böylece şiddet, maksimum yıkımdan çok yıkımın sürdürülebilir organizasyonuna dönüşür.
Acının bu biçimi, işkenceyi sıradan zarar verme mantığından da ayırır. Bir saldırı beden üzerinde kalıcı hasar bırakabilir fakat olay kısa sürede sona erebilir. İşkence ise hasarı yalnızca sonuç olarak değil, sürecin parçası olarak kullanır. Kurbanın dayanıklılığı, korkusu, bilinci ve zaman algısı şiddetin yapısına dahil edilir. Dolayısıyla işkencenin radikalliği, ne kadar büyük bir fiziksel kuvvet uygulandığı sorusuyla tek başına açıklanamaz.
En yüksek acıyı üretmek, şiddetin bir anlık yoğunluğunu gösterir; sürdürülebilir acı ise şiddetin kendi zamanı üzerinde hakimiyet kurmasını sağlar. İşkence için belirleyici olan da tam olarak budur. Acı bir noktada patlayıp sona ermez; devam edebilen, tekrar edilebilen ve kurbanın bütün zamanını kuşatabilen bir düzene dönüştürülür. Şiddet böylece yoğunluğunu yalnızca bedende değil, sürede de üretmeye başlar.
3.2 Acının Reaksiyondan Süreye Dönüşmesi
Acı, en temel düzeyde bir reaksiyondur. Bedensel bütünlüğü tehdit eden bir uyarana karşı sinir sisteminin verdiği yanıt, öznenin dikkatini tehdidin bulunduğu noktaya toplar ve davranışı yeniden düzenler. Olağan koşullarda bu reaksiyon işlevseldir: el sıcak yüzeyden çekilir, yaralı uzuv korunur, tehlikeden uzaklaşılır. Dolayısıyla acı, canlılığın kendisini koruma mekanizmalarından biridir. İşkencede ise acının bu koruyucu işlevi tersine çevrilir. Özne tehlikeden uzaklaşamaz; acıya neden olan kaynağı ortadan kaldıramaz ve kendi bedenini korumaya yönelik doğal tepkilerini etkili biçimde kullanamaz. Böylece acı, kaçışı mümkün kılan uyarı olmaktan çıkarak kaçışın imkansızlığını bildiren sürekli bir deneyime dönüşür.
Reaksiyon olarak acının doğal yapısında geçicilik vardır. Uyaran ortadan kalktığında beden yavaş yavaş dengeye dönmeye çalışır. İşkence, tam da bu geçiciliği bozar. Acı veren müdahale tekrarlandıkça veya yeni bir müdahale ihtimali sürekli korundukça, beden eski denge durumuna tam olarak geri dönemez. Kurbanın deneyimi, acı ve acısızlık arasında net biçimde bölünmek yerine devam eden bir tehdit alanına dönüşür. Böylece acı, belirli bir olaya verilen yanıt olmaktan çıkar ve süren bir varoluş koşulu haline gelir.
Acının reaksiyondan süreye dönüşmesi yalnızca müdahalenin uzun sürmesi anlamına gelmez. Daha derin değişim, zamanın kendisinin acı tarafından organize edilmeye başlamasıdır. Kurban geçmişi önceki acı üzerinden hatırlar, şimdiyi mevcut tehdit içinde yaşar ve geleceği yeni acının ihtimaliyle düşünür. Böylece acı zamana eklenen bir içerik olmaktan çıkar; zamanın hangi anlamla deneyimleneceğini belirleyen yapı haline gelir. Şiddetin başarısı artık yalnızca belirli bir anda acı üretmek değil, kurbanın zamanını acının zamanı haline getirmektir.
Reaksiyonun süreye dönüşmesiyle acının sınırları da belirsizleşir. Tekil bir olayda “acı başladı” ve “acı sona erdi” denilebilir. İşkence rejiminde ise fiziksel müdahalenin sona erdiği an, acının gerçekten bittiği anlamına gelmeyebilir. Bedensel kalıntılar, yorgunluk, korku ve yeniden başlama beklentisi acının fenomenolojik varlığını sürdürür. Böylece acı, nedeninden zamansal olarak ayrışmaya başlar. Uyarıcı artık mevcut olmasa bile beden ve bilinç şiddetin altında kalmaya devam eder.
Bu ayrışma işkencenin zamansal gücünü önemli ölçüde artırır. Failin sürekli olarak fiziksel müdahalede bulunmasına gerek kalmadan, önceki müdahaleler kurbanın gelecekteki deneyimini belirleyebilir. Şiddet böylece maddi edimden psikolojik beklentiye aktarılır. Beklenen acı henüz gerçekleşmemiştir; fakat beden üzerinde gerçek etkiler yaratabilir. Kurbanın dikkati daralır, zaman algısı değişir ve bütün deneyim yeni şiddetin ihtimali etrafında örgütlenir.
Acının süre haline gelmesi, öznenin şimdiki anla kurduğu ilişkiyi de bozar. Normal deneyimde şimdi, farklı duyumların, düşüncelerin ve amaçların kesiştiği açık bir alandır. İşkence altında ise şimdi giderek tek bir içerikle doldurulur. Acı diğer bütün deneyimleri bastırır; dikkat dünyadan bedene, bedenden acıya ve acıdan şiddetin kaynağına çekilir. Böylece öznenin fenomenal alanı daralır. Dünya bütün zenginliğiyle mevcut olmaya devam etse bile, kurban için anlamlı olan şey giderek yalnızca acının varlığı ve süresidir.
Bu daralma, şiddetin özne üzerindeki tahakkümünü güçlendirir. Bir insanın dünyası ne kadar çok farklı değer, nesne ve ilişki içerirse, öznenin deneyimi o kadar çoğuldur. Sürekli acı ise bu çoğulluğu azaltır. Dikkatin bütün yapısını tek bir merkez etrafında toplar. Böylece işkence yalnızca bedeni değil, öznenin dünyayı nasıl örgütlediğini de işgal eder. Acı, rakip deneyim biçimlerini dışarıda bırakan bir egemen içerik haline gelir.
Zamana yayılan acı aynı zamanda kurbanın kendi dayanıklılığıyla ilişkisini de değiştirir. Anlık acıda özne belirli bir eşiği aşmaya çalışabilir; “birkaç saniye daha dayanmak” gibi sınırlı bir zamansal hedef kurulabilir. Süresi belirsiz acıda ise böyle bir strateji çöker. Ne kadar daha dayanılması gerektiği bilinmediğinde, dayanıklılık ölçülemez hale gelir. Kurban yalnızca mevcut yoğunlukla değil, belirsiz süreyle karşı karşıyadır. Böylece acının gücü, fiziksel şiddet ile zamansal belirsizliğin çarpımından doğar.
Belirsizlik, süren acıyı daha ağır hale getirir çünkü geleceğin sınırlarını ortadan kaldırır. İnsan kısa süreli bir acıya, sona ereceğini bildiğinde farklı biçimde dayanabilir. Bitiş noktasının bilinmediği durumda ise her an yeni bir devam ihtimali taşır. Böylece gelecek rahatlamanın değil, acının uzamasının alanına dönüşür. İşkence bu noktada şiddeti yalnızca mevcut bedene değil, henüz yaşanmamış zamana da yayar.
Acının süreye dönüşmesi geçmişi de değiştirir. Önceki şiddet yalnızca geride kalmış olay değildir; yeni şiddetin ne anlama gelebileceğine dair referans haline gelir. Kurban bedeninin ne yaşayabileceğini artık bilir. Hafıza, şiddetin kendisini tekrar üretmesini kolaylaştırır; daha önce yaşanan acı, yeni acı henüz gelmeden mevcut deneyime geri dönebilir. Böylece şiddet geçmişte olup biten bir şey olarak kalmaz, hatırlama yoluyla yeniden etkinleşir.
Zamanın üç boyutu bu şekilde acının etrafında yeniden örgütlenir: geçmiş travmatik referans, şimdi tehdit alanı, gelecek ise acının tekrar ihtimali haline gelir. İşkence bu nedenle yalnızca bedensel değil, zamansal bir kuşatma üretir. Kurbanın zamanı açık olasılıkların bulunduğu bir alan olmaktan çıkar; acının farklı kiplerde tekrarlandığı kapalı bir döngüye yaklaşır.
Frommcu çerçeve açısından tam burada önemli bir kırılma belirir. Nekrofilik yıkıcılık hareketi sona erdirmeye ve canlılığı durağanlaştırmaya yönelirken, süre haline gelen acı hareketi tamamen kesmez. Aksine şiddet, var olabilmek için zamanın akmasına ihtiyaç duyar. Bir reaksiyon ancak bir anda gerçekleşebilir; bir rejim ise süre gerektirir. Dolayısıyla işkence, yıkımı zamana karşı değil, zamanın kendisini kullanarak gerçekleştirir.
Süren acının yapısı, yıkımı bir sonuç olmaktan da çıkarır. Kurban tek bir anda “yıkılmış” hale gelmez; çözülme zaman içinde üretilir ve yeniden üretilir. Şiddet her an kendi etkisini tazeler. Böylece yıkım artık kapanmış bir olay değil, yaşayan süreçtir. İşkence tam da bu anlamda paradoksal biçimde dinamiktir: hedeflediği şey canlılığın özerkliğini azaltmak olsa da bunu sabit bir sonuç yaratarak değil, sürekli işleyen bir süreç aracılığıyla gerçekleştirir.
Acının süreye dönüşmesi kurban ile acı arasındaki mesafeyi de daraltır. Kısa süreli acı “başına gelen” bir olay olarak deneyimlenebilir; özne kendisini hâlâ acının dışında düşünebilir. Süre uzadıkça acı, öznenin mevcut varoluş biçiminin temel bileşenine dönüşür. Artık acı yalnızca bedende bulunan bir duyum değil, öznenin zamanının, dikkatinin ve geleceğinin örgütleyicisidir. Böylece “acı çekiyorum” ifadesi yavaş yavaş “varoluşum acı tarafından belirleniyor” düzeyine yaklaşır.
İşkence açısından asıl dönüşüm tam olarak budur. Acı, şiddetin meydana getirdiği geçici reaksiyon olmaktan çıkar; kurbanın içinde yaşamaya zorlandığı süre haline gelir. Fiziksel müdahaleler bu rejimi başlatabilir veya yoğunlaştırabilir, fakat rejimin kendisi tekil müdahalelerden daha geniştir. Acı geçmişte hatırlanır, şimdide hissedilir ve gelecekte beklenir. Böylece işkence, duyusal bir reaksiyonu zamansal bir varoluş biçimine dönüştürür.
Acının süreye dönüşmesiyle şiddetin çalışma ilkesi kökten değişir. Yıkıcı eylem artık yalnızca bedeni belli bir anda bozmaz; kurbanın zamanını kendi içinde taşınan bir şiddet alanına çevirir. Acı bir olay olarak başlayabilir, fakat sürdürülebilir hale geldiğinde olay sınırlarını aşar. Şiddetin en derin etkisi tam da burada belirir: acı artık zamanın içinde gerçekleşen bir şey değildir; zamanın kendisi acının taşıyıcısı haline gelir.
3.3 Acının Kurbanın Zamanını Örgütleyen İlke Haline Gelmesi
Acının süreklilik kazanmasıyla birlikte değişen yalnızca duyusal deneyimin yoğunluğu değildir; kurbanın zamanla kurduğu ilişkinin bütünü yeniden örgütlenir. Olağan deneyimde zaman, farklı amaçların, beklentilerin, hatıraların ve eylemlerin birbirine bağlandığı çoğul bir yapı taşır. İnsan geçmişini yalnızca tek bir olay üzerinden hatırlamaz, şimdiki anı tek bir duyuma indirgemez ve geleceğini yalnızca tek bir ihtimale bağlamaz. İşkence ise bu çoğulluğu daraltarak zamanı acının etrafında merkezileştirir. Kurbanın geçmişi önceki acıların hafızasıyla, şimdiki anı mevcut tehdit veya mevcut duyumla, geleceği ise yeni acının ihtimaliyle belirlenmeye başlar. Böylece acı artık zaman içinde gerçekleşen olaylardan biri değildir; zamanın farklı boyutlarını birbirine bağlayan temel örgütleyici ilke haline gelir.
Buradaki dönüşümün ağırlığı, acının her an fiilen mevcut olmasına bağlı değildir. Acının zamansal hakimiyeti, fiziksel müdahalenin kesildiği anlarda da sürebilir. Bir sonraki şiddetin ne zaman geleceğinin bilinmemesi, zamanın boş veya nötr biçimde yaşanmasını engeller. Duraklama artık yalnızca duraklama değildir; bekleyiştir. Sessizlik güven anlamına gelmez; yaklaşan bir müdahalenin öncesi olarak algılanabilir. Böylece acının olmadığı anlar bile acı tarafından anlamlandırılır. İşkence, şiddeti yalnızca acının gerçekleştiği zamanlara yerleştirmek yerine acısız süreleri de kendi rejiminin içine çeker.
Bu nedenle kurbanın zaman algısı doğrusal bir akış olmaktan çıkarak gerilimli eşiklere bölünür. “Şimdi” yalnızca yaşanan an değil, sonraki acıya ne kadar uzak olunduğunun ölçüsüne dönüşür. Geçmiş, sona ermiş bir deneyimler dizisi değil, gelecekte ne olabileceğine dair kanıt deposu haline gelir. Gelecek ise açık imkanlar alanı olmaktan çıkar ve yaklaşan acının belirsiz zamanı olarak daralır. Şiddet, böylece takvimsel zamanı değiştirmese bile öznel zamanın içeriğini radikal biçimde dönüştürür. Saatler aynı hızda geçer; fakat kurban için zaman artık aynı anlamı taşımaz.
Bekleme özellikle belirleyici hale gelir. Normal koşullarda bekleyiş, belirli bir olayın gerçekleşmesini öngören geçici bir zamansal durumdur. İşkence altında ise neyin ne zaman gerçekleşeceği bilinmediğinde bekleme kendi başına bir baskı biçimine dönüşebilir. Kurban, belirsiz bir geleceğin içine yerleştirilir ve zamanı artık kendi amaçları doğrultusunda kullanamaz. Bir sonraki anın anlamını failin müdahalesi belirleyebilir. Böylece zaman üzerindeki kontrol, beden üzerindeki kontrolün uzantısı haline gelir.
İşkence burada yalnızca fiziksel hareketi sınırlamaz; öznenin geleceği planlama kapasitesini de bozar. Olağan yaşamda birey geleceğini belirli projeler üzerinden kurar. Bir işi tamamlamak, bir yere gitmek, biriyle görüşmek, uyumak veya dinlenmek gibi en küçük planlar dahi öznenin kendi zamanını düzenlediğini gösterir. İşkence altında ise bu planlama ufku çöker. Geleceğin ne kadar süreceği veya hangi anda şiddet tarafından kesileceği belirsizdir. Böylece kurbanın geleceği üzerinde kurduğu minimal hakimiyet dahi dışsal güce devredilir.
Zamanın acı tarafından örgütlenmesi, öznenin iradesiyle zamansal akış arasındaki ilişkiyi de kırar. İnsan normalde zamanı durduramaz; fakat zaman içindeki eylemlerini belli ölçüde seçebilir. İşkence, tam olarak bu ikinci kapasiteyi hedef alır. Kurbanın zaman içinde ne yapacağı, neyi bekleyeceği ve neye hazırlanacağı giderek fail tarafından belirlenir. Böylece zaman ontolojik olarak akmaya devam ederken öznenin kendi zamanı üzerindeki pratik egemenliği azalır.
Acının örgütleyici ilke haline gelmesi dikkat yapısını da dönüştürür. İnsan bilinci aynı anda sayısız uyaranı algılayabilir, fakat dikkat belirli nesnelere öncelik verir. Şiddetli veya sürekli acı, dikkati zorla kendisine çeker. Kurban çevresindeki diğer anlam alanlarından uzaklaşır ve duyumsal tehdit giderek merkezi hale gelir. Böylece zamanın örgütlenmesi ile dikkatin örgütlenmesi birbirine bağlanır. Acı ne kadar merkezi hale gelirse zaman da o kadar onun etrafında bölünür.
Bu durum yalnızca yoğun acının bilişsel alanı işgal etmesi değildir. Acının gelecekte yeniden gerçekleşeceği beklentisi, henüz mevcut olmayan bir duyumu dahi şimdiki dikkatin merkezine taşıyabilir. Kurban geçmiş acıyı hatırlayarak gelecekteki acıyı öngörür ve henüz yaşanmamış olan, şimdiki deneyimin içine girer. Böylece zamanın farklı kipleri fenomenolojik olarak birbirine karışır. Geçmiş geri gelir, gelecek öne çekilir ve şimdi her ikisinin baskısı altında daralır.
İşkencenin zamansal hakimiyeti, kurbanın zamanı ölçme biçimini de değiştirebilir. Normal yaşamda zamanın uzunluğu çoğunlukla yapılan eylemler, yaşanan olaylar ve değişen çevresel koşullar üzerinden hissedilir. Tekdüze ve tehdit yüklü bir ortamda ise zaman uzayabilir, parçalanabilir veya belirsizleşebilir. Dakikalar son derece uzun hissedilebilir; daha uzun dönemler ise birbirine karışabilir. Acı burada yalnızca zamanın içeriğini değil, onun fenomenal yoğunluğunu da değiştirir.
Zamansal belirsizlik, şiddetin etkisini güçlendiren temel mekanizmalardan biridir. Acının kesin bir sonu bilinseydi kurban kendisini o sona göre konumlandırabilirdi. Belirsizlik ise böyle bir referans noktası bırakmaz. Dayanmanın ne kadar süreceği bilinmez; dolayısıyla her an kendisini bir sonraki ana taşımak için yeniden yaşanır. İşkence, böylece büyük ve soyut bir zaman çizgisini küçük, ağır ve kapalı parçalara böler.
Acının geçmiş üzerinde kurduğu hakimiyet de aynı derecede önemlidir. Önceki acıların hatırası yalnızca hafıza içeriği olarak kalmaz; şimdiki duyumların ve geleceğe dair beklentilerin yorumlanma biçimini belirler. Kurbanın bedeni neyin mümkün olduğunu artık “bilir.” Bu bedensel hafıza, gelecekteki tehdidi soyut olmaktan çıkarır. Daha önce yaşanmış olan, yeniden yaşanabilecek olanın kanıtıdır. Böylece geçmiş, şiddetin gelecekteki etkisini büyüten aktif bir unsur haline gelir.
Geleceğin acı tarafından belirlenmesi ise kurbanın umutla kurduğu ilişkiyi daraltır. Umut, geleceğin mevcut durumdan farklı olabileceği varsayımını gerektirir. İşkence rejiminde gelecek tekrarın alanına dönüştükçe bu fark ihtimali küçülür. Yeni an, yeni bir imkan olmaktan çok öncekinin devamı olarak görünmeye başlar. Zaman ilerler, fakat anlam düzeyinde hareket etmiyormuş gibi hissedilebilir.
Tam da burada işkencenin zamansal paradoksu belirginleşir. Fiziksel olarak zaman akmaya devam eder ve süreç uzadıkça yeni anlar ortaya çıkar; fakat kurbanın deneyimi bu akışı özgürleşme veya dönüşüm olarak yaşamaz. Aksine süre, aynı şiddet düzeninin yeniden üretildiği bir kap haline gelir. Dolayısıyla işkence zamanı durdurmaz; zamanın içeriğini tekilleştirerek akışı kendi rejimine tabi kılar.
Bu durum Frommcu yıkıcılık açısından özellikle önemlidir. Nekrofilik şiddet hareketi keserek değişimi sona erdirmeye yönelirken işkence hareketi bütünüyle durdurmaz. Onun yerine zamanın akışını kendi içeriğiyle doldurur. Kurban yaşar, zaman geçer, beden değişir ve bilinç yeni anlara ulaşır; fakat bütün bu hareketler acının belirlediği bir düzen içinde gerçekleşir. Böylece şiddet durağanlık üretmek yerine hareketin yönünü ele geçirir.
Acının kurbanın zamanını örgütlemesi, işkenceyi yalnızca beden üzerindeki tahakkümden de ayırır. Beden denetlenebilir, hareket sınırlandırılabilir ve acı üretilebilir; fakat zamanın örgütlenmesi çok daha geniş bir egemenlik alanı yaratır. Fail, doğrudan geçmişi değiştiremez veya geleceği mutlak biçimde belirleyemez; yine de kurbanın geçmişi nasıl hatırlayacağını ve geleceği hangi içerikle bekleyeceğini şiddet aracılığıyla biçimlendirebilir.
İşkencede acının asıl yoğunluğu bu nedenle yalnızca duyumun şiddetinde değil, deneyimin bütün zamansal eksenini işgal edebilmesinde bulunur. Acı bir noktadan sonra yalnızca “şimdi hissedilen” değildir; hatırlanan, beklenen ve zamanı anlamlandıran bir yapıya dönüşür. Kurbanın geçmişi acının iziyle, geleceği acının ihtimaliyle ve şimdiki anı ikisinin birleşimiyle biçimlenir. Şiddet böylece yalnızca bedeni değil, öznenin zaman içinde kendisini sürdürme biçimini de ele geçirir.
Acının zaman üzerindeki hakimiyeti tamamlandığında, kurbanın deneyiminde zaman ile acı arasındaki ayrım giderek silikleşir. Günün belirli bir bölümünde acı çekmekten farklı olarak, zamanın kendisi acının olası taşıyıcısı haline gelir. Her yeni an hem geçici bir rahatlama hem de yeni bir müdahalenin ihtimali olabilir. İşkence burada zamansal egemenliğinin en yoğun biçimine ulaşır: acı artık zamanın içinde bulunan bir içerik değil, zamanın nasıl yaşanacağını belirleyen ilke haline gelir.
3.4 Acının Bedensel Etkiden Varoluşsal Sürekliliğe Yerleşmesi
Acının zamansal rejime dönüşmesiyle birlikte işkencenin hedefi yalnızca bedensel bütünlük olmaktan çıkar. Fiziksel acı başlangıçta belirli bir sinirsel ve bedensel etkiye bağlıdır; belirli bir noktada hissedilir, belirli yoğunlukta yaşanır ve öznenin dikkatini o bölgeye çeker. Fakat acı süreklilik kazandığında, bedendeki tekil bir duyum olmanın ötesine geçerek öznenin dünyayla ve kendisiyle kurduğu bütün ilişkiye nüfuz eder. Böylece işkence, acıyı bedenin bir bölümünde üretilen reaksiyondan çıkarıp varoluşun sürekli arka planına yerleştirir.
Olağan deneyimde beden büyük ölçüde görünmez bir taşıyıcı gibi işlev görür. İnsan yürürken her adımını, konuşurken her kas hareketini veya düşünürken bedeninin bütün fizyolojik süreçlerini sürekli fark etmez. Beden, dünyanın içine yönelmeyi mümkün kılan sessiz bir zemin oluşturur. Acı bu sessizliği bozar. Yaralanan veya ağrıyan beden, öznenin dikkatinin önüne çıkar ve dünyanın kendisinden daha belirgin hale gelir. İşkencenin sürekliliği bu fenomeni radikalleştirerek bedeni geçici biçimde görünür kılmakla kalmaz; bedensel kırılganlığı öznenin bütün varoluşunun merkezine yerleştirir.
Kurban artık bedenini yalnızca dünyaya açılan bir araç olarak deneyimlemez. Beden aynı zamanda tehdit kaynağıdır, çünkü her bölgesi yeni acının mümkün yüzeyi haline gelir. Normalde özne ile beden arasındaki örtük birlik bozulur. Beden hem “ben”dir hem de “bana acı veren şey” gibi deneyimlenmeye başlar. Böylece işkence, öznenin kendi bedeniyle kurduğu temel özdeşliği çatlatır.
Acının varoluşsal sürekliliğe yerleşmesi, bedensel duyumun yaşamın geri kalanından ayrıştırılamaması anlamına gelir. Tekil bir yaralanma, öznenin hayatında sınırlı bir olay olarak kalabilir; işkence ise acının sürekli geri dönmesi veya geri dönme ihtimali aracılığıyla bütün deneyim alanlarını etkiler. Dinlenme, uyku, düşünme, hatırlama ve bekleme gibi işkenceden bağımsız görünen faaliyetler dahi acının gölgesine girebilir. Böylece acı, belirli bir etkinliğin sonucu değil, her etkinliği koşullayan arka plan haline gelir.
Varoluşsal süreklilik burada öznenin kendisini zaman içinde aynı kişi olarak sürdürebilme kapasitesine işaret eder. İnsan yalnızca mevcut duyumlardan oluşmaz; geçmişini kendi geçmişi, geleceğini de kendi geleceği olarak algılar. İşkencenin sürdürülebilir acısı bu devamlılığa müdahale eder. Kurbanın benlik deneyimi giderek acı etrafında örgütlendikçe, “ben kimim?” sorusunun cevabında şiddetin etkisi büyür. Acı artık başına gelen bir olay olmaktan çıkıp kendisini deneyimleme biçiminin temel bileşenlerinden biri haline gelir.
Burada “özdeşleşme” kavramı dikkatle kullanılmalıdır. Kurban acıyı bilinçli biçimde seçmez veya benimsemez. Mesele, acının fenomenolojik olarak öznenin deneyim alanından ayrıştırılamayacak kadar sürekli hale gelmesidir. Tekil acıda kişi “acı çekiyorum” diyebilirken, süreklilik arttıkça acı mevcut varoluşun bütün katmanlarına yayılarak “şu anda var olmak, acının içinde var olmaktır” biçimine yaklaşır. Böylece yüklem ile özne arasındaki mesafe daralır.
İşkence, bu dönüşümü kurbanın kaçış imkanını ortadan kaldırarak yoğunlaştırır. Olağan acıda özne kaynağı değiştirebilir, tedavi arayabilir, bedenini koruyabilir veya bulunduğu ortamdan uzaklaşabilir. İşkence altında ise acının kaynağı dışsal bir iradenin kontrolündedir ve kurbanın onu sona erdirme kapasitesi sınırlıdır. Acı böylece yalnızca duyusal yoğunluğu nedeniyle değil, kaçınılamaz oluşu nedeniyle varoluşsal hale gelir.
Kaçınılmazlık, öznenin dünyayla ilişkisinde temel bir dönüşüm yaratır. Normal yaşamda çevre yalnızca tehditlerden oluşmaz; imkanlar, araçlar, insanlar ve amaçlar içerir. İşkence ortamında ise dünya giderek şiddetin uzantısına dönüşebilir. Mekan, sesler, nesneler ve hatta sessizlik bile acıyla ilişkilendirilebilir. Böylece acı bedenden çevreye yayılır; dünya artık nötr bir dış alan olmaktan çıkar ve tehdidin fenomenolojik yüzeyine dönüşür.
Beden ile dünya arasındaki bu dönüşüm, acının varoluşsal statüsünü derinleştirir. Kurban yalnızca belirli bir beden bölgesinden kaçamaz; çünkü şiddet, çevredeki anlamları da dönüştürmüştür. Acının kaynağı ortadan kalkmadığı sürece özne için güvenli bir fenomenal alan kalmayabilir. Şiddet böylece bedensel etkiyi aşarak bütün varoluş çevresini işgal eder.
Acının sürekliliği öznenin kendi iradesiyle kurduğu ilişkiyi de zayıflatır. Normalde bedenin hareketleri ve kararlar arasında belirli bir bağ vardır: özne hareket etmeye karar verir ve beden hareket eder. Yoğun ve sürekli acı bu bağı bozabilir. Dikkat, karar ve hareket giderek acının taleplerine tabi olur. Beden kendi ihtiyaçlarını zorla öne çıkarır ve öznenin daha geniş amaçlarını geri plana iter.
Bu nedenle işkence, iradeyi yalnızca dışsal zorlamayla bastırmaz; acının kendisini öznenin iç dünyasında bir zorunluluk olarak kullanır. Kurbanın düşüncesi, ne yapmak istediğinden çok acıyı nasıl azaltabileceği veya bir sonraki müdahaleyi nasıl önleyebileceği etrafında örgütlenmeye başlayabilir. Böylece dışsal şiddet içsel dikkat ve davranış düzenine tercüme edilir.
Acının varoluşsal sürekliliğe yerleşmesiyle birlikte beden artık geçmişin de taşıyıcısı olur. Yaralar, duyusal hassasiyetler ve bedensel hatırlama biçimleri önceki şiddeti mevcut anda sürdürebilir. Geçmiş acı yalnızca zihinsel olarak hatırlanmaz; bedenin mevcut durumu içinde varlığını devam ettirir. Böylece şiddet, sona ermiş olaydan kalıcı bir bedensel zamana dönüşür.
Gelecek de aynı beden aracılığıyla yeniden anlamlandırılır. Kurbanın bedeni gelecekteki acının mümkün yüzeyi olarak algılandığında, kendi bedensel varlığı bile yaklaşan şiddetin işareti haline gelebilir. Öznenin kendisinden kaçamaması, işkencenin varoluşsal gücünü artırır. Dışsal tehdit belirli bir mekandan uzaklaştırılabilir; kendi bedeni ise sürekli olarak özneyle birliktedir. Acının bedenle özdeşleşmesi bu nedenle şiddeti son derece kalıcı bir hale getirebilir.
Burada işkence, şiddeti bedenin dışından bedenin içine taşımakla kalmaz; bedenin özne için taşıdığı anlamı yeniden kurar. Bedensellik artık yaşamın güvenilir altyapısı değil, şiddetin sürekli geri dönebileceği kırılgan bir alan olarak deneyimlenir. Böylece işkence, kurbanın yalnızca bedenine zarar vermez; bedene güvenme imkanını da parçalar.
Varoluşsal süreklilikteki bu kırılma, ölüm ile işkence arasındaki ayrımı yeniden görünür kılar. Ölüm öznenin deneyimini tamamen sona erdirir; işkence ise deneyimi sürdürür fakat deneyimin iç yapısını şiddetin taşıyıcısına dönüştürür. Birinde zaman kapanır, diğerinde zaman devam eder; fakat devam eden zaman artık özgür bir yaşam süreci değildir. Acı onun içine yerleşmiş ve sürekliliğin anlamını değiştirmiştir.
Frommcu çerçevede bu nokta özellikle önemlidir. Nekrofilik yıkım canlılığın hareketini sona erdirmeye yönelirken işkence canlılığın devamlılığını ortadan kaldırmaz; tam tersine o devamlılığı şiddetin üzerinde çalışabileceği zemine çevirir. Kurbanın yaşaması, acının varoluşsal sürekliliğe yerleşebilmesi için gereklidir. Dolayısıyla işkence, yaşamı yok etmek yerine yaşamın devam etme biçimini yıkıcı biçimde yeniden düzenler.
Acının varoluşsal hale gelmesi de tam olarak bu yeniden düzenlenmenin sonucudur. Şiddet artık yalnızca öznenin sahip olduğu bedene yönelmez; öznenin beden olarak var oluşuna müdahale eder. Acı yalnızca duyumsanan bir şey değil, dünya ile ilişki kurmanın koşulu haline gelir. Kurbanın zamanı, dikkati, bedensel güveni ve geleceğe açılımı aynı fenomenin içine çekilir.
İşkencenin en temel dönüşümlerinden biri böylece tamamlanır: bedende üretilen lokal bir duyum, süreklilik aracılığıyla bütün varoluşa yayılan bir rejime dönüşür. Acı dışarıdan gelen bir olay olarak kalmadığında, şiddet de dışsal müdahale olmanın sınırlarını aşar. Kurbanın kendi zamanı ve bedeni, şiddetin taşıyıcı yüzeyleri haline gelir. Acının radikalliği artık yalnızca ne kadar hissedildiğinde değil, öznenin varoluşunun ne kadarını kapladığında ölçülür.
3.5 Kurban ile Acı Arasındaki Özdeşleşme
İşkencenin acıyı zamansal bir rejime dönüştürmesinin en radikal sonucu, kurban ile acı arasındaki mesafenin giderek daralmasıdır. Tekil ve geçici acı, öznenin başına gelen bir olay olarak kavranabilir. Kişi acı çeker fakat kendisini bütünüyle acıdan ibaret görmez; acı belirli bir zaman aralığında var olan, bedensel veya psikolojik deneyimin içine sonradan eklenmiş bir durumdur. İşkence ise acının süresini, tekrarını ve kaçınılmazlığını artırarak bu ayrımı aşındırır. Acı artık yalnızca öznenin sahip olduğu bir duyum değil, öznenin kendi varlığını deneyimleme biçiminin temel koşullarından biri haline gelir. “Acı çekiyorum” ile “varoluşum acı tarafından belirleniyor” arasındaki mesafe tam olarak burada daralmaya başlar.
Özdeşleşme kavramı burada psikolojik kabul veya bilinçli benimseme anlamına gelmez. Kurban acıyı istemez, onu kendi kimliğinin olumlu bir parçası olarak seçmez ve onunla özdeşleşmeye yönelmez. Mesele fenomenolojik düzeydedir: acının öznenin dikkatini, zamanını, beden algısını ve geleceğe yönelimini o denli kaplamasıdır ki acı ile acıyı yaşayan özne arasındaki ayrım pratik olarak zayıflar. Acı artık “bende bulunan” bir şey olmaktan çıkar ve “benim içinde bulunduğum varoluş biçimi” haline gelir. Böylece duyum ile özne arasındaki ilişkinin yönü tersine döner; başlangıçta özne acıyı taşırken, giderek acı öznenin bütün deneyimini taşımaya başlar.
Olağan bedensel acıda özne kendisini duyumdan ayırabilecek başka anlam alanlarına sahiptir. Kişi yaralı olabilir fakat aynı zamanda arkadaş, ebeveyn, çalışan, öğrenci, sevgili veya belirli projelerin taşıyıcısıdır. Acı bu kimliklerin üzerine eklenmiş geçici bir katman olarak kalabilir. İşkence ise diğer anlam alanlarını sistematik biçimde geri plana iter. Kurbanın çevresi, zamanı ve bedeni şiddetin kontrolü altında kaldıkça alternatif özdeşleşme imkanları zayıflar. Acı giderek tek baskın referans haline gelir.
Bu tekilleşme, öznenin kendisiyle kurduğu ilişkinin yapısını değiştirir. Benlik normalde birçok zamansal ve toplumsal ilişkinin kesişiminde oluşur. İnsan kendisini yalnızca mevcut duyumlarına göre tanımlamaz; geçmiş deneyimleri, gelecekteki tasarıları ve başkalarıyla ilişkileri de benliğin sürekliliğini sağlar. İşkencenin uzun süreli acısı bu çoğulluğu daraltarak benliği mevcut bedensel kırılganlığa sıkıştırır. Kurbanın geçmişi acının öncesi, şimdiki zamanı acının alanı, geleceği ise acının devamı veya sona ermesi ihtimali üzerinden anlamlandırılmaya başlayabilir.
Acının özneyle bütünleşmesinde kaçışsızlığın özel bir rolü vardır. Geçici bir acıdan uzaklaşma ihtimali, özne ile duyum arasında zihinsel bir mesafe yaratabilir. “Birazdan bitecek” düşüncesi, mevcut acının bütün varoluşu kaplamasını engeller. İşkencede bitiş zamanının belirsizliği bu mesafeyi ortadan kaldırır. Acı sona erecek bir olay olmaktan çıkarak süresi bilinmeyen bir durum haline gelir. Bitiş noktasının kaybolmasıyla öznenin kendisini acının sonrasına yerleştirmesi zorlaşır.
Geleceğin bu şekilde kapanması, acının kimlik üzerindeki ağırlığını büyütür. İnsan kendisini yalnızca mevcut haliyle değil, olabileceği kişiyle de kurar. Geleceğin şiddet tarafından kuşatılması, öznenin kendisini başka bir durumda tahayyül etme kapasitesini daraltır. Böylece acı yalnızca şimdiye hakim olmaz; benliğin geleceğe doğru projeksiyonunu da sınırlar. Kurban kendisini şiddetten bağımsız bir geleceğin öznesi olarak görmekte zorlandıkça acı, varoluşsal kimliğin merkezine daha fazla yerleşir.
Bedenin sürekli tehdit altında olması da benlik ile acı arasındaki ayrımı zayıflatır. Beden normalde öznenin dünyaya açılma aracıdır; hareket, algı ve eylem onun üzerinden gerçekleşir. İşkence altında aynı beden acının başlıca kaynağı haline geldiğinde öznenin kendi bedeniyle kurduğu örtük güven çöker. Kişi bedeninden ayrılamaz; dolayısıyla şiddetin hedefinden de bütünüyle ayrılamaz. Acının yüzeyi, öznenin kendi maddi varlığıdır.
Tam da bu yüzden işkencede acı sıradan bir dışsal saldırının etkisinden daha derin bir içselleşme yaratabilir. Fail dışarıdadır, fakat onun ürettiği acı kurbanın sinir sistemi ve beden duyumu içinde gerçekleşir. Dışsal şiddet, içsel deneyime tercüme edilir. Failin fiziksel eylemi sona erse bile acı, beden üzerinden varlığını sürdürebilir. Böylece dışarıdan uygulanan kuvvet, kurbanın kendi bedenselliği içinde yaşamaya devam eden bir gerçeklik kazanır.
Özdeşleşmenin bir başka boyutu, acının dil üzerindeki hakimiyetidir. Olağan deneyimler çoğu zaman anlatılabilir, sınıflandırılabilir ve başkalarıyla paylaşılabilir. Yoğun acı ise dili daraltabilir; dikkat ve düşünceyi bedensel duyuma öylesine bağlayabilir ki deneyimin kavramsallaştırılması güçleşir. Kurban kendisini karmaşık bir özne olarak ifade etmek yerine giderek acıya verilen tepkiler üzerinden var olabilir. Şiddetin bu noktadaki etkisi, yalnızca neyin hissedildiğini değil, öznenin kendisini hangi araçlarla ifade edebildiğini de sınırlar.
Acının kurbanla özdeşleşmesi tahakküm açısından özellikle güçlüdür çünkü failin sürekli fiziksel varlığını gerektirmeyebilir. Şiddet bir kez öznenin zamanını, beden algısını ve beklentisini ele geçirdiğinde, failin etkisi doğrudan müdahale anlarının ötesine yayılır. Kurbanın kendi bedeni, önceki şiddetin taşıyıcısı haline gelir; hafıza ise onu zamansal olarak yeniden üretir. Fail dışsal bir aktörken, onun yarattığı acı öznenin içsel deneyiminin parçasına dönüşür.
Burada tahakkümün biçimi de değişir. İlk aşamada fail bedene dışarıdan hükmeder; fakat acı sürekli hale geldikçe şiddetin etkisi kurbanın kendi duyumsal ve bilişsel süreçleri aracılığıyla yeniden üretilir. Korku, hatırlama ve beklenti şiddeti fiziksel müdahalenin dışında sürdürür. Böylece işkence yalnızca bir beden üzerinde kuvvet kullanmakla kalmaz; öznenin kendi deneyimini şiddetin devamına aracılık eden bir mekanizmaya dönüştürür.
Acının benliğin merkezine yerleşmesi, öznenin diğer kimlik katmanlarını yok etmek zorunda değildir; fakat onları erişilemez hale getirebilir. Kurban hâlâ geçmiş ilişkilerini, değerlerini ve kimliğini taşıyor olabilir. Ne var ki yoğun ve sürekli acı, bunların fenomenolojik önemini bastırır. Dikkatin zorla bedene yöneltilmesi, varoluşun genişliğini daraltır. Benlik, bütün tarihsel ve toplumsal içeriğine rağmen tek bir mevcut durumun içine sıkışabilir.
İşkencenin radikalliği de burada görünür: fail yalnızca kurbanın ne yapacağını değil, kurbanın kendisini hangi içerikle deneyimleyeceğini belirlemeye yaklaşır. Dışsal güç böylece fiziksel davranışın ötesine geçip öznel deneyimin iç örgütlenmesine müdahale eder. Acı, tahakkümün bedensel sonucu olmaktan çıkarak tahakkümün özne içinde süreklilik kazanma biçimi haline gelir.
Kurban ile acı arasındaki özdeşleşme mutlak hale geldiğinde, acı belirli bir nesne veya olayla ilişkilendirilen duyum olmaktan uzaklaşır. Kişinin dünyaya yöneliminin temel tonu haline gelir. Zaman acı üzerinden ölçülür, beden acı üzerinden algılanır, gelecek acının sürüp sürmeyeceğine göre değerlendirilir. Böylece acı, tek bir fenomen olmaktan çıkarak diğer fenomenlerin nasıl deneyimleneceğini belirleyen çerçeveye dönüşür.
Frommcu yıkıcılık bakımından bu dönüşüm özel bir önem taşır. Nekrofilik yönelim, canlılığı sona erdirerek özneyi bütünüyle cansız nesneye çevirmek ister. İşkence ise özneyi ortadan kaldırmadan onun varoluş biçimini dönüştürür. Kurban hâlâ duyumsar, hatırlar ve geleceğe yönelir; fakat bu kapasitelere acı hükmeder. Yıkıcılık burada canlılığın yokluğunu değil, canlılığın kendi içinde şiddetin taşıyıcısına dönüşmesini üretir.
Dolayısıyla işkencenin acıyla kurduğu en radikal ilişki, yalnızca “çok acı çektirmek” değildir. Daha derin mekanizma, acının kurban tarafından dışsal ve geçici bir olay olarak tutulamayacağı kadar süreklileştirilmesidir. Duyum, zamana; zaman varoluşa; varoluş ise acının hakim olduğu bir benlik deneyimine dönüşür. İşkence bu noktada beden üzerinde gerçekleşen şiddeti aşarak öznenin kendisiyle olan ilişkisini yeniden biçimlendirir.
Acının kurbanla özdeşleşmesi, şiddetin en yoğun süreklilik biçimlerinden biridir. Fail artık yalnızca bedene acı veren dışsal güç değildir; onun etkisi kurbanın kendi bedenselliği, hafızası ve zaman algısı içinde taşınır. Acı böylece kurbanın sahip olduğu bir duyumdan, kurbanın içinde yaşamaya zorlandığı fenomenolojik düzene dönüşür. İşkence, tam bu noktada acı çeken bir özne üretmekle yetinmez; öznenin varoluşunu acının içinden deneyimlemeye zorlar.
4. İşkencenin Frommcu Nekrofilik Çizgiden Kopuşu
4.1 Hareketi Durduran Yıkıcılıktan Hareketi Sürdüren İşkenceye
Frommcu nekrofilik yönelimin mantığı, canlı olanın hareketinden duyulan rahatsızlık üzerinden anlaşılmıştı. Yaşam oluş, değişim, özerklik ve geleceğe açıklık demektir; nekrofilik yıkıcılık ise bu açıklığı kapatarak canlıyı durağan, öngörülebilir ve kontrol edilebilir hale getirmeye yönelir. Ölüm, hareketin geri döndürülemez biçimde sona erdiği için bu arzunun en uç biçimini temsil eder. İşkence ise tam burada aynı yıkıcı enerjiyi koruyup onun zamansal yönünü tersine çevirir. Şiddet artık hareketi bütünüyle durdurduğunda değil, hareketin sürmesine izin verdiği ölçüde kendi özgül biçimini koruyabilir.
İşkence edilen bedenin yaşaması zorunludur. Yaşam ise minimal düzeyde dahi hareket gerektirir: dolaşım devam eder, sinir sistemi tepki üretir, bilinç geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kurar ve beden uyaranlara yanıt verir. Bu süreçlerin tamamen sona ermesi ölüm demektir. Dolayısıyla işkence, yıkıcılığın klasik nekrofilik idealinin aksine, kendi nesnesinin hareket kapasitesinin mutlak sıfıra düşmesine izin veremez. Şiddetin devam edebilmesi için canlılığın belirli bir düzeyi korunmalıdır.
Buradaki hareket elbette özgür hareket değildir. Kurbanın özerkliği sınırlanabilir, fiziksel hareket alanı daraltılabilir ve iradesi bastırılabilir. Yine de canlılığın içsel hareketi sürmek zorundadır. Kurban acıyı hissetmeli, tepki vermeli, hatırlamalı ve yeni anlara ulaşmalıdır. Böylece işkence, hareketin tamamını ortadan kaldırmak yerine hareketi kendi rejiminin içine alır. Yaşamın devamı, şiddetin devamına bağlanır.
Bu dönüşüm, yıkıcılık ile zaman arasındaki ilişkinin radikal biçimde değişmesi anlamına gelir. Nekrofilik şiddet zamansal süreci kapatmak ister. Ölüm, kurbanın geleceğini yok ederek bu kapanışı tamamlar. İşkence ise geleceği bütünüyle yok edemez; çünkü şiddetin tekrar edebilmesi için yeni anlara ihtiyaç vardır. Her yeni an, yeni bir acı ihtimalini ve şiddetin yeniden uygulanabileceği başka bir zaman dilimini üretir. Böylece gelecek, nekrofilik yıkım için tehditken işkence için kaynak haline gelir.
Nekrofilik mantık açısından geleceğin sorunlu olmasının nedeni, canlı varlığın değişmeye devam etmesidir. İşkencede ise aynı gelecek şiddetin kendisini sürdürebileceği alan olarak değerlendirilir. Kurban yaşadığı sürece yeni acı üretilebilir; ölüm gerçekleştiğinde ise bu imkan ortadan kalkar. Dolayısıyla işkence, yıkıcılığın klasik hedefini tersine çevirerek geleceksizliği değil, şiddetin geleceğini korumaya çalışır.
Hareketin statüsündeki değişim burada daha da belirginleşir. Yıkımın nekrofilik biçiminde hareket düşmandır; sabitlik ve kapanma arzulanır. İşkencede ise hareket hem bastırılması gereken hem de korunması gereken bir koşula dönüşür. Kurban özgürce hareket etmemelidir, fakat bedensel ve zamansal süreçleri devam etmelidir. Böylece şiddet hareketi yok etmez; onu seçici biçimde düzenler.
Tam da bu nedenle işkenceyi yalnızca “öldürmeden uygulanan yıkıcı şiddet” olarak tanımlamak yetersiz kalır. Öldürmeme burada negatif bir eksiklik değildir; işkencenin pozitif ontolojik koşuludur. Yaşamın sürmesi, şiddetin üzerinde işlemeye devam edebileceği zamanın sürmesi anlamına gelir. İşkence böylece hareketin ortadan kaldırılmasından değil, hareketin tahakküm altında devam ettirilmesinden güç alır.
Frommcu nekrofilik çizgide kontrol, hareketin sona ermesiyle mutlaklaşır. İşkencede ise tam tersine kontrol, hareket devam ettiği halde onun yönünün dışsal irade tarafından belirlenmesiyle görünür hale gelir. Kurban hâlâ yaşayan bir özne olduğu için tepki üretir; fakat bu tepkilerin koşulları fail tarafından şekillendirilir. Dolayısıyla tahakküm, cansızlaştırmadan çok canlılığın yönetimine dönüşür.
Bu ayrım iktidarın biçimini de değiştirir. Ölü beden üzerinde kontrol mutlak fakat pasiftir; artık direnç olmadığı için sürekli iktidar uygulamasına ihtiyaç yoktur. İşkence edilen beden üzerindeki kontrol ise dinamik olmak zorundadır. Canlılık sürekli yeni tepkiler, sınırlar ve durumlar üretir. Failin hakimiyeti de bu değişkenliğe göre yeniden kurulmalıdır. Böylece şiddet bir kez gerçekleşip kapanan eylem olmaktan çıkarak devamlı bir ilişkiye dönüşür.
Paradoksal biçimde işkence, yıkıcılığın etkisini artırabilmek için canlılığın üretkenliğine bağımlı hale gelir. Acının hissedilebilmesi için çalışan bir sinir sistemi, korkunun oluşabilmesi için bilinç ve beklenti, zamansal rejimin kurulabilmesi için hafıza ve gelecek yönelimi gerekir. Yani işkence, yok etmeye çalıştığı canlılık özelliklerinin bir bölümünü kullanmak zorundadır. Şiddetin etkisini mümkün kılan şey, tam da kurbanın hâlâ canlı olmasıdır.
Bu bağımlılık nekrofilik arzunun temel çelişkisini açığa çıkarır. Arzu canlılığı yok etmeye yönelirse, kendi üzerinde işleyeceği zemin de ortadan kalkar. İşkence ise bu çelişkiyi ölümü erteleyerek çözer. Canlılık bütünüyle yok edilmez; fakat özgürlüğünden, güvenliğinden ve özerkliğinden sistematik biçimde ayrıştırılır. Geriye şiddetin üzerinde çalışabileceği, duyumsayan fakat kontrol altındaki bir yaşam kalır.
Hareketi sürdüren işkence, yıkımı da farklı bir biçime sokar. Nekrofilik yıkım sonuç üretir: hareket sona erer ve varlık kapanır. İşkence ise yıkımı süreç haline getirir. Kurbanın bedeni ve bilinci bir anda nihai duruma geçirilmez; zaman içinde aşındırılır, yeniden kurulur ve tekrar aşındırılır. Böylece yıkıcılık, tekil bir müdahaleden çok sürekli bir çözülme biçimi kazanır.
Bu süreçsellik, işkencenin entropik niteliğini de güçlendirir. Hareketi kesen yıkıcılık lokal bir durağanlık üretmeye yönelirken işkence çözülmeyi zaman boyunca devam ettirir. Kurbanın bedeni, dikkati, zaman algısı ve benlik bütünlüğü tek bir anda kapanmaz; süreç içinde dağılır. Şiddet burada düzenin sonlandırılması değil, düzenin sürekli bozulması haline gelir.
Nekrofilik arzu ile işkence arasındaki fark bu nedenle yalnızca ölümün gerçekleşip gerçekleşmemesi üzerinden açıklanamaz. Daha derin ayrım, hareketin hangi statüye sahip olduğudur. Nekrofilik yıkım için hareket, ortadan kaldırılması gereken canlılık belirtisidir. İşkence için ise hareket, kontrol edilmesi ve şiddetin devamı adına kullanılması gereken koşuldur. Birinci yapı hareketten durağanlığa giderken ikincisi hareketi kendi içine alır.
Zaman da aynı dönüşümü yaşar. Nekrofilik şiddet zamanı hedefin dışında bırakmaya, kurbanın geleceğini kapatmaya yönelir. İşkence ise zamanı şiddetin taşıyıcısına dönüştürür. Her yeni an, şiddetin yeni bir gerçekleşme imkanını içerir. Böylece zaman artık yıkıcılığın karşıtı değil, yıkıcılığın işlediği maddelerden biridir.
Frommcu çizgiden kopuş tam olarak burada belirginleşir: işkence, yaşamı sona erdirerek değil, yaşamın sürmesini şiddetin koşulu haline getirerek yıkar. Hareket bütünüyle yok edilmez; hareketin özgürlüğü ortadan kaldırılır. Zaman durdurulmaz; zamanın içeriği ele geçirilir. Gelecek kapatılmaz; geleceğin anlamı acının devamına bağlanır.
Dolayısıyla işkence, nekrofilik arzuyu basitçe reddetmez. Yıkım, hakimiyet ve canlılığın özerkliğini bastırma yönelimleri korunur. Değişen şey, bu amaçların hangi zamansal mekanizma üzerinden gerçekleştirildiğidir. Ölümcü yıkım hareketi sona erdirirken işkence hareketi kendisine hizmet edecek biçimde devam ettirir.
Şiddetin ontolojik yapısı da böylece tersine döner. Nihai yıkımın ölçütü artık ne kadar kesin bir son üretildiği değildir; yıkımın ne kadar uzun süre sürdürülebildiği haline gelir. İşkence bu yüzden durağanlığı hedefleyen klasik nekrofilik mantığın içinde kalamaz. Aynı yıkıcı içeriği farklı bir zamansallıkta örgütler: hareketi yok etmek yerine hareketin kendisini yıkımın taşıyıcısı haline getirir
4.2 Ölümün Durağanlığına Karşı Ölüm Öncesi Çözülmenin Zamana Yayılması
Ölüm, nekrofilik yıkıcılığın bakış açısından nihai durağanlıktır; çünkü canlı varlığın kendi iç hareketi artık sona ermiş, gelecek üretme kapasitesi ortadan kalkmış ve süreç kapanmıştır. İşkence ise tam tersine, bu kapanışı gerçekleştirmek yerine ölümden önceki çözülmeyi zamana yayar. Kurbanın bedensel, psikolojik ve zamansal bütünlüğü tek bir anda ortadan kaldırılmaz; giderek aşındırılır, yeniden kurulur ve tekrar aşındırılır. Yıkım böylece sonuç olmaktan çıkarak süren bir çözülme biçimi kazanır. Ölümün tek seferde gerçekleştirdiği kapanma, işkencede uzun bir süreç boyunca parçalı olarak üretilir.
Bu fark, şiddetin ontolojik yönünü değiştirir. Öldürme, canlı olan ile ölü olan arasında kesin bir eşik yaratır. Öncesinde hareket eden, algılayan ve geleceğe açılan bir özne vardır; sonrasında ise kendi içsel hareketini üretemeyen bir beden kalır. İşkence bu eşiği aşmaz. Bunun yerine kurbanı sürekli olarak eşiğe yaklaştırıp geri çekerek, çözülmenin kendisini deneyimin merkezine yerleştirir. Böylece ölümün nihai durağanlığı yerine ölüm öncesi dağılmanın sürekliliği geçer.
Çözülmenin zamana yayılması, işkencenin yıkımı daha karmaşık hale getirmesine neden olur. Tekil ölümde varlığın sürekliliği kesilir; işkencede ise süreklilik korunur, fakat bu sürekliliğin içeriği bozulur. Kurban yaşar, fakat yaşam artık bütünlüğünü koruyan bir süreç olmaktan çıkar. Beden yorulur, dikkat daralır, zaman algısı bozulur, acı ile benlik arasındaki mesafe azalır. Böylece şiddet yalnızca bir varlığı sona erdirmek yerine, onun var olmaya devam etme biçimini sistematik olarak dönüştürür.
Buradaki yıkımın özgüllüğü, canlılığın kendi süreçlerini şiddetin taşıyıcısı haline getirmesidir. Sinir sistemi çalışmaya devam ettiği için acı duyulur; hafıza korunduğu için önceki şiddet gelecekteki beklentiyi biçimlendirir; bilinç sürdüğü için ölüm ihtimali düşünülebilir; zaman ilerlediği için acı yeniden üretilebilir. İşkence bu nedenle canlılığın sürmesini bir engel olarak değil, yıkımın maddi zemini olarak kullanır. Ölümde sona eren süreçler, işkencede şiddetin lehine çalışmaya zorlanır.
Tam da bu nedenle işkenceyi “yavaş ölüm” kavramına indirgemek yanıltıcı olur. Yavaş ölüm, sonucun yalnızca gecikmiş biçimde gerçekleştiğini düşündürür. Oysa işkencenin özgüllüğü, ölümün gecikmesinden çok ölümün tamamlanmamasının yapısal olarak gerekli olmasıdır. Sonuç ertelenmez yalnızca; şiddetin devam edebilmesi adına sürekli olarak engellenir. Dolayısıyla işkence ölüm yolunda ilerleyen bir çizgi değil, ölüm eşiğinin çevresinde kurulan zamansal bir rejimdir.
Ölümün durağanlığı bir tür mutlak kapanma üretirken işkencenin çözülmesi açık uçludur. Kurbanın ne kadar dayanacağı, bedenin hangi noktada sınırlarına ulaşacağı veya acının hangi biçimde deneyimi yeniden şekillendireceği kesin değildir. Bu belirsizlik, işkenceyi sabit bir son durumdan ayırır. Şiddet, nihai sonucu önceden belirlenmiş bir geçiş olmaktan çıkar; sürekli değişen bir çözülme sürecine dönüşür.
Çözülmenin zamana yayılması aynı zamanda şiddetin etkisini çoğaltır. Tek bir yıkıcı olay belirli bir sonuç üretir ve kapanır. Süreye yayılan yıkım ise her yeni anda önceki etkinin üzerine yeni katmanlar ekler. Bedensel yorgunluk, korku, beklenti ve hafıza birbirini güçlendirebilir. Böylece şiddetin yoğunluğu yalnızca her müdahalenin kendi etkisinden değil, müdahalelerin zaman içinde birikmesinden doğar.
Birikim burada niceliksel olmaktan çok yapısaldır. On farklı acı yalnızca on ayrı olay olarak üst üste gelmez; önceki deneyimler sonrakilerin nasıl yaşanacağını dönüştürür. İlk acı daha sonraki acının beklentisini yaratır, beklenti şimdiki zamanı gerer, yeni acı da geçmişteki korkuyu doğrular. Şiddet böylece kendi tarihini üretir. Kurbanın deneyiminde her yeni müdahale, kendisinden önce gelenlerin anlamını da yeniden düzenler.
Ölümde bu tarihsel birikim sona erer. İşkencede ise tam tersine, tarih şiddetin etkinliğini büyüten bir mekanizma haline gelir. Kurbanın geçmişi işkencenin arşivi olur; beden ve hafıza bu arşivi taşır. Böylece yıkım, yalnızca anlık beden üzerinde değil, biriken zamanın bütünlüğü üzerinde çalışır.
Frommcu nekrofilik yönelim açısından burada temel bir tersine dönüş vardır. Nekrofili, canlı olanın hareketini ve değişkenliğini ortadan kaldırmaya yönelirken işkence, değişkenliği kendi lehine kullanır. Kurbanın bedeni zaman içinde değiştikçe, şiddetin etkisi de değişir. Acı aynı yoğunlukta kalsa bile bedenin yorgunluğu, korkunun artışı veya dayanıklılığın azalması deneyimi farklılaştırabilir. Böylece işkence, durağanlık yerine değişimin kendisini yıkımın mekanizmasına dönüştürür.
Bu nedenle işkencenin entropik yapısından söz etmek mümkündür. Nekrofilik yıkımın arzusal yönü durağanlığa doğru ilerler; işkence ise düzensizliği, çözülmeyi ve dağılmayı zaman içinde büyütür. Kurbanın fiziksel ve psikolojik bütünlüğü tek seferde sona ermez; giderek daha az organize bir yapıya doğru çözülür. Yıkım, son durumda değil, çözülmenin kendisinde yoğunlaşır.
Entropik karakter burada yalnızca metafor değildir. Canlı sistemin bütünlüğü sürekli olarak korunmaya ve yeniden kurulmaya ihtiyaç duyar. İşkence, bu yeniden kurma kapasitesini tamamen ortadan kaldırmadan sürekli olarak zorlar. Beden her müdahaleden sonra dengeye dönmeye çalışır; şiddet ise bu dengeyi yeniden bozar. Böylece organizma ile dışsal kuvvet arasında sürekli bir gerilim oluşur.
Ölümde bu gerilim sona erer; artık bütünlüğünü yeniden kurmaya çalışan canlı bir sistem yoktur. İşkence ise gerilimi korur. Kurbanın yaşamı, çözülme ile yeniden toparlanma arasında tutulur. Şiddetin sürekliliği de tam olarak bu salınımdan beslenir. Her toparlanma yeni bir müdahaleyi mümkün kılar, her müdahale yeni bir çözülme üretir.
Bu yapı işkenceyi nekrofilik sabitlemenin tersine, bir tür zorunlu dinamizme bağlar. Şiddetin var olabilmesi için bedenin canlı kalması, tepki üretmesi ve belirli ölçüde yeniden dengelenmesi gerekir. İşkence bu nedenle mutlak çöküşü değil, çöküşün sürekli yeniden üretilebilir olmasını ister.
Yıkımın zamansal niteliği burada daha açık hale gelir. Öldürmede şiddet “olur” ve tamamlanır; işkencede şiddet “sürer.” Birinde sonuç, diğerinde süreç belirleyicidir. Birinde varlığın hareketi kesilir, diğerinde hareket çözülmenin taşıyıcısı olur. İşkence tam da bu nedenle ölümün öncesinde bulunan geçici bir aşama değildir; ölüm öncesi çözülmeyi kendi başına yeterli ve sürdürülebilir bir şiddet biçimine dönüştürür.
Ölümün durağanlığı ile işkencenin süreçselliği arasındaki ayrım, yıkım arzusunun zamansal olarak iki farklı örgütlenmesini gösterir. Nekrofilik yıkım geleceği sona erdirmek ister; işkence ise geleceği, yıkımın tekrar edilebilmesi için korur. Ölüm kurbanın zamanını kapatır; işkence kurbanın zamanını ele geçirir. Dolayısıyla işkencenin radikalliği, zamanı yok etmesinde değil, zamanı çözülmenin sürekli taşıyıcısı haline getirmesinde bulunur.
Ölüm bir noktada bütün hareketi geri döndürülemez biçimde keserken işkence, hareketi çözülmenin ardışık evrelerine dönüştürür. Kurbanın yaşamı sona ermez; fakat bütünlüğü sürekli olarak yeniden bozulur. Yıkım böylece varlığın sonuna değil, varlığın sürme biçimine yerleşir. İşkence, ölümün durağan sonucunu üretmek yerine ölüm öncesi çözülmeyi süren bir zaman haline getirir.
4.3 Anti-Nekrofilik Araçlarla Nekrofilik İçerik Üretmek
İşkencenin Frommcu nekrofilik çizgiyle kurduğu en paradoksal ilişki, yıkıcı içeriğini gerçekleştirebilmek için nekrofilik arzunun doğrudan karşıtı gibi görünen araçlara ihtiyaç duymasıdır. Nekrofilik yönelim hareketi durdurmak, canlılığı sabitlemek ve geleceği kapatmak ister. İşkence ise aynı yıkıcı içeriği sürdürebilmek için hareketi, canlılığı ve zamanı bütünüyle ortadan kaldıramaz. Tam tersine, onların devamına ihtiyaç duyar. Böylece işkence, anti-nekrofilik araçlarla nekrofilik bir içerik üretir: yaşamı korur ama yaşamı olumlamak için değil; hareketi sürdürür ama özgürlük için değil; zamanı açık bırakır ama geleceği çoğaltmak için değil.
Buradaki “anti-nekrofilik” nitelemesi ahlaki bir karşıtlık ifade etmez. İşkence yaşam yanlısı değildir; canlılığı bir değer olarak savunmaz. Anti-nekrofilik olan, yalnızca kullandığı araçların biçimidir. Nekrofilik yıkım canlıyı cansıza dönüştürmek isterken işkence canlılığı belli bir eşikte korur. Hareket sona ermez; zaman devam eder; duyumsama sürer. Fakat bütün bu özellikler, yaşamın kendi amaçları doğrultusunda değil, şiddetin sürekliliği adına muhafaza edilir.
Dolayısıyla işkence, yaşamı olumlamakla yaşamı araçsallaştırmak arasındaki farkı son derece keskin biçimde görünür kılar. Bir varlığı hayatta tutmak, tek başına yaşam yanlısı bir davranış değildir. Canlılığın hangi amaçla ve hangi koşullarda sürdürüldüğü belirleyicidir. İşkencede yaşam, kendi değeri için korunmaz; acının hissedilebilmesi, korkunun sürdürülebilmesi ve şiddetin zaman içinde yeniden üretilebilmesi için korunur.
Aynı tersine dönüş hareket için de geçerlidir. Nekrofilik arzu hareketin ortadan kalkmasını isterken işkence kurbanın bedensel ve zihinsel hareketlerini bütünüyle sıfırlamaz. Sinir sistemi tepki vermeli, bilinç zaman içinde hareket etmeli ve beden yeni durumlara geçebilmelidir. Ne var ki bu hareketler artık öznenin özerk yaşamının göstergeleri değildir. Şiddetin işleyebileceği dinamik unsurlar haline gelirler.
İşkence bu nedenle hareketi özgürleştirmez; hareketin anlamını değiştirir. Normalde hareket, canlılığın kendisini dışa vurma biçimidir. İşkence altında ise hareket, şiddetin etkisinin görünür olduğu bir tepkiye dönüşebilir. Kurbanın bedensel refleksleri, korkusu ve dayanıklılığı, dışsal kuvvetin ne kadar etkili olduğunu gösteren belirtiler haline gelir. Böylece yaşamın kendine ait süreçleri, şiddetin geri bildirim mekanizmasına çevrilir.
Zamanın statüsü de aynı şekilde ters yüz edilir. Nekrofilik yıkım geleceği kapatmak isterken işkence geleceğin tamamen kapanmasına izin vermez. Fakat korunmuş olan gelecek özgür bir olasılıklar alanı değildir. Yeni acının, yeni korkunun ve yeni müdahalenin gerçekleşebileceği süre olarak tutulur. Böylece zaman, yaşamın açıklığının değil, yıkımın sürekliliğinin koşulu haline gelir.
Bu paradoks işkencenin neden yalnızca nekrofilik şiddetin daha yoğun biçimi sayılamayacağını gösterir. Eğer işkence yalnızca nekrofilik arzunun radikalleşmesi olsaydı, ölümle sonuçlanması onun tamamlanması olurdu. Oysa ölüm işkencenin başarısı değil, kendi fenomenal alanının sona ermesi anlamına gelir. Dolayısıyla işkencenin yıkıcılığı, klasik nekrofilik telosun tersine, sonucu sürekli askıda tutmak zorundadır.
Nekrofilik içerik yine de bütünüyle korunur. Kurbanın özerkliği azaltılır, bedensel bütünlüğü ihlal edilir ve yaşamı dışsal bir iradenin kontrolüne tabi kılınır. Yıkıcılık canlılığın kendiliğindenliğine saldırmaya devam eder. Değişen şey, canlılığın tamamen sona erdirilmemesidir. İşkence, özneyi cansız nesneye dönüştürmek yerine canlı bir özneyi kendi hareketinin ve zamanının efendisi olmaktan uzaklaştırır.
Böylece nesneleştirme de farklı bir biçim kazanır. Ölümde özne fiilen artık tepki üretmeyen bir beden haline gelir. İşkencede ise özne bilinçli ve duyumsayan varlık olarak kalır, fakat kendi canlılığının unsurları şiddetin kullanımına açılır. Kurbanın bedeni, hafızası ve beklentisi tahakkümün materyaline dönüşür. İşkence tam nesneleştirmeden ziyade işlevsel nesneleştirme üretir: özne varlığını sürdürür, fakat varlığının belirli kapasite ve süreçleri failin amaçlarına göre yeniden düzenlenir.
Bu yapı, nekrofilik arzunun kontrol mantığını da daha karmaşık hale getirir. Cansız nesne üzerinde tam kontrol kolaydır; çünkü nesnenin kendi iradesi yoktur. Canlı üzerinde kontrol ise sürekli yeniden kurulmalıdır. İşkence, mutlak kontrolü ölümle elde etmek yerine canlılığın direncini devamlı biçimde bastırmayı seçer. Böylece kontrol bir sonuç değil, süreklilik isteyen bir faaliyet olur.
Tam da burada işkencenin yıkıcılığı daha paradoksal hale gelir. Nekrofilik özne değişmeyen, sabit bir nesne ararken işkenceci, şiddeti sürdürebilmek için değişime muhtaçtır. Kurbanın bedenindeki ve bilincindeki dönüşümler şiddetin yeni koşullarını belirler. Dolayısıyla yıkıcılık, artık değişimden kaçmak yerine değişimi yönetmek zorundadır.
Bu yönetim, işkenceyi salt patlayıcı saldırganlıktan ayırır. Kontrolsüz şiddet kendi yıkıcı ivmesini takip edip ölümle sonuçlanabilir. İşkence ise kendi yoğunluğunu sürekli olarak düzenlemek zorundadır. Yıkımın sona ulaşmasını engellemek, yıkıcılığın kendi kendisini sınırlaması anlamına gelir. Böylece nekrofilik içerik, anti-nekrofilik bir öz-sınırlama mekanizması içinde çalışır.
İşkencenin yaşamla kurduğu ilişki de bu nedenle çift değerlidir. Canlılık hem bastırılmak istenen hem korunması gereken şeydir. Kurbanın yaşamı şiddetin hedefidir, fakat aynı zamanda şiddetin koşuludur. Bu çiftlik, işkencenin yıkıcılığına klasik ölümcül şiddette bulunmayan bir gerilim kazandırır.
Nekrofilik arzu ölümde rahatlayabilir; çünkü nesne artık değişmez hale gelmiştir. İşkence ise bu rahatlamayı reddeder. Hareket, tepki ve değişim devam ettiği için kontrol sürekli yeniden tesis edilmelidir. İşkence böylece yıkıcılığa nihai tatmin değil, sürekli yenilenen bir egemenlik ilişkisi sunar.
Bu açıdan işkence, ölüm arzusunun doğrudan gerçekleştirilmesinden daha karmaşık bir yapı kurar. Ölümü tamamen reddetmez; ölümün ağırlığını ve korkusunu kullanır. Fakat onu sonuç olarak üretmediği için nekrofilik içeriği süre içinde çoğaltabilir. Böylece şiddet, tek bir nihai yıkım yerine art arda gelen kısmi yıkımlar üretir.
Anti-nekrofilik araçlar tam olarak burada devreye girer: yaşam sürer, zaman akar ve beden tepki verir. Fakat bu süreçlerin hiçbirisi kendi özgür telosuna sahip değildir. Yaşam, yaşamak için değil; şiddetin sürmesi için korunur. Zaman, geleceği açmak için değil; acıyı devam ettirmek için akar. Hareket, öznenin kendini gerçekleştirmesi için değil; şiddetin etkisini taşıması için sürer.
İşkencenin paradoksal ontolojisi böylece tek bir formülde yoğunlaşabilir: canlılığın koşullarını ortadan kaldırmadan canlılığın anlamını yıkmak. Yaşamın biyolojik devamlılığı korunurken özerklik, güvenlik ve kendi geleceğini üretme kapasitesi sistematik biçimde aşındırılır. Şiddet, cansızlık üretmeden yaşamın iç yapısını nekrofilik bir düzene tabi kılar.
Frommcu perspektiften kopuş burada kesinleşir. Nekrofilik yönelim, canlılığı sona erdirerek kendi idealine ulaşır; işkence ise aynı yıkıcı ideali canlılığın devamı içinde gerçekleştirmeye çalışır. Birincisi hareketsizlik ister; ikincisi hareketin denetlenmiş sürekliliğine ihtiyaç duyar. Birincisi zamanı kapatır; ikincisi zamanı yıkımın işleyiş alanına dönüştürür.
İşkence bu anlamda nekrofilik arzunun karşıtı değildir; onun zamansal ve işlemsel mutasyonudur. Yıkıcı içerik korunur, fakat araçlar tersine çevrilir. Ölüm istenen nihai durum olmaktan çıkar; yaşam, şiddetin taşıyıcısı haline gelir. İşkence tam da bu nedenle anti-nekrofilik araçlarla nekrofilik içerik üretir: hareketi sürdürerek hareketin özgürlüğünü, yaşamı koruyarak yaşamın özerkliğini, zamanı devam ettirerek zamanın açıklığını yok eder.
4.4 Yok Etmeye Yaklaşırken Yok Etmemek
İşkencenin nekrofilik yıkıcılıktan ayrıldığı en keskin eşiklerden biri, yok etmeye sürekli yaklaşırken yok etmeyi tamamlamamasıdır. İlk bakışta bu durum yalnızca ölümün ertelenmesi gibi görünebilir; fakat daha derin düzeyde, yıkımın kendi mantığının yeniden örgütlenmesi söz konusudur. Nekrofilik şiddet, canlılığı ortadan kaldırdığı anda amacına ulaşır. İşkence ise aynı sona doğru ilerlediği ölçüde yoğunlaşır, fakat sona ulaştığı anda kendi ontolojik zeminini kaybeder. Bu nedenle işkence, yok etmenin sınırında yaşayan, fakat yok etme fiilinin tamamlanmasını sürekli olarak kendi içinden engellemek zorunda olan bir şiddet biçimidir.
Yok etmeye yaklaşmak burada niceliksel bir artış değildir yalnızca. Kurbanın bedensel bütünlüğü, iradesi ve zaman üzerindeki hakimiyeti aşındıkça şiddet giderek daha fazla ölümün ontolojik alanına yaklaşır. Yine de ölüm gerçekleşmediği sürece kurban hâlâ duyumsar, bekler, korkar ve şiddeti deneyimler. İşkencenin var olabilmesi için tam olarak bu deneyim alanının korunması gerekir. Dolayısıyla yok etmenin ertelenmesi, şiddetin eksikliği değil, onun devamlılık koşuludur.
Bu yapı, işkenceyi sıradan yıkımdan ayıran temel paradoksu üretir: şiddet ne kadar yoğunlaşırsa kendi sonuna o kadar yaklaşır. Çünkü belirli bir eşikten sonra kurbanın ölmesi, bilinçsiz hale gelmesi veya şiddeti deneyimleme kapasitesini kaybetmesi mümkündür. İşkence bu nedenle kendi ivmesini sınırlamak zorundadır. Yıkım, kendi telosuna koşulsuz biçimde yönelmez; tersine, telosa ulaşmamak için kendisini düzenler. Şiddet böylece kendi maksimumunu isteyen ve aynı anda maksimumdan geri duran çelişkili bir yapıya dönüşür.
Nekrofilik arzunun klasik biçiminde bu tür bir öz-sınırlamaya gerek yoktur. Amaç canlılığı sona erdirmekse, ölüm nihai başarıdır. İşkencede ise başarı tam tersine sonucun ertelenmesinde yatar. Kurbanın yaşamı tamamen sona ermemelidir; çünkü şiddetin duyumsanması, tahakkümün görünür olması ve acının zamana yayılması için canlılık gereklidir. Böylece yok edici enerji, kendisini sürekli olarak tamamlanmamış bir formda tutmak zorunda kalır.
Yok etmeye yaklaşırken yok etmemek, aynı zamanda şiddet ile iktidar arasındaki farkı da berraklaştırır. Ölüm, şiddetin mutlak sonucu olabilir; fakat ölümle birlikte iktidarın canlı bir özne üzerindeki işleyişi sona erer. Kurban artık yönlendirilemez, korkutulamaz veya şiddetin etkisini geri bildirim olarak gösteremez. İşkence ise tam da bu geri bildirim alanını korur. Şiddetin mutlak sonucu yerine, iktidarın devam edebileceği eksik yıkımı tercih eder.
Eksik yıkım kavramı burada olumsuz anlam taşımamalıdır. İşkence açısından eksiklik, başarısızlık değildir; yapısal gerekliliktir. Kurbanın tamamen yok edilmemesi, şiddetin daha uzun süre uygulanabilmesini sağlar. Böylece şiddetin “tamamlanmamışlığı” paradoksal biçimde onun etkinliğini büyütür. Nihai sonuçtan vazgeçerek süreç üzerinde daha geniş bir hakimiyet kurulur.
Bu süreç kurbanın varoluşunu da ara bir duruma yerleştirir. Tamamen yok edilmemiştir, fakat önceki bütünlüğü de korunmaz. Yaşar, fakat yaşamın kendi içsel amaçları doğrultusunda gelişmesine izin verilmez. Duyumsar, fakat duyumsama şiddetin nesnesi haline gelmiştir. Zaman içinde devam eder, fakat zamanının anlamını kendi projeleri değil acının tekrar ihtimali belirler. Böylece işkence, ne yaşamı bütünüyle bırakır ne de ölümü tamamlar; ikisi arasındaki kırılgan alanı sistematik biçimde işgal eder.
Yok etmemenin işkence içinde nasıl bir güç üretmeye başladığı da tam burada anlaşılır. Öldürme, failin gücünü tek bir sonuçla kanıtlayabilir. İşkence ise öldürme kapasitesini sürekli ertelenmiş halde tutarak bu gücü zamana yayar. Kurban yalnızca mevcut acıdan değil, failin daha ileri gidebilme ihtimalinden de etkilenir. Böylece gerçekleşmemiş ölüm, gerçekleşmiş bir şiddet kadar güçlü bir anlam taşıyabilir.
Bu durum, ölüm tehdidini sıradan bir sözlü tehditten de ayırır. İşkencede tehdit soyut değildir; beden üzerindeki mevcut etkilerle desteklenmiştir. Kurban şiddetin gerçekliğini doğrudan deneyimlediği için ölüm ihtimali teorik bir olasılık olmaktan çıkar. Her yeni müdahale, failin sınırı daha da daraltabileceğini gösterir. Böylece ölüm, fiilen gerçekleşmeden de deneyim alanının merkezine yerleşir.
Yok etmeye yaklaşırken yok etmemek, şiddetin kendi sınırıyla kurduğu ilişkinin sürekli hale gelmesi anlamına da gelir. Fail yalnızca kurbana değil, kendi şiddetine de hükmetmek zorundadır. Kontrolsüz yıkım süreci sona erdirebilir. İşkence bu nedenle şiddetin dışarıya yöneltilmiş kuvveti kadar içsel disiplinini de gerektirir. Şiddetin kendisi de yönetilir.
Burada ortaya çıkan öz-denetim, işkenceyi patlayıcı saldırganlıktan ayıran temel mekanizmalardan biridir. Öfke şiddeti sınırın ötesine taşıyabilir; işkence ise kendi devamı için sınırın hemen önünde kalır. Böylece şiddet yalnızca yoğunlaşma değil, yoğunluğun yönetimi haline gelir. Yıkıcı enerji kendi telosunu gerçekleştirmemek üzere biçimlendirilir.
Bu yapı, işkencenin ölümle kurduğu ilişkinin neden “ölüm korkusu” gibi psikolojik bir kavrama indirgenemeyeceğini de gösterir. Mesele yalnızca kurbanın ölümden korkması değildir. Daha temel düzeyde, şiddetin kendi varoluşu ölümün gerçekleşmemesine bağlıdır. Ölüm gerçekleştiği anda şiddetin sürekliliğini sağlayan bilinç, beden ve zaman ortadan kalkar. Dolayısıyla ölüm yalnızca kurban açısından korkulan sonuç değil, işkence açısından kendi rejimini sonlandıracak ontolojik sınırdır.
Yok etmemenin zorunluluğu, yaşamı paradoksal biçimde işkencenin içinde yeniden değerli hale getirir. Bu değer etik değildir; araçsaldır. Kurbanın canlılığı, acının devamını mümkün kıldığı için korunur. Böylece yaşam, şiddetin karşıtı olmaktan çıkar ve şiddetin çalışması için gerekli maddi zemin haline gelir. Nekrofilik arzunun burada uğradığı dönüşüm en açık biçimde görünür: yıkım, yaşamı yok etmek yerine yaşamın devamını kendi amaçlarına tabi kılar.
İşkencenin şiddet ontolojisi tam da bu noktada ölümcü şiddetten ayrışır. Öldürme bir sınırı aşar ve süreci kapatır. İşkence ise sınırı aşmamayı kendi varlık ilkesi yapar. Şiddetin gücü artık yalnızca ne kadar ileri gidebildiğinde değil, ne kadar ileri gidip yine de son noktayı erteleyebildiğinde ölçülür.
Bu nedenle işkence, yıkıcılığın tamamlanmamış biçimi değildir; tamamlanmamayı ilkeye dönüştüren yıkıcılıktır. Yok etmeye yaklaşmak, şiddetin yoğunluğunu taşır; yok etmemek ise bu yoğunluğun süre içinde yeniden üretilebilmesini sağlar. İkisi birbirinden ayrı değil, aynı rejimin iki zorunlu kutbudur.
Nekrofilik arzu ölümde kendisini kapatırken işkence kapanmayı reddeder. Kurbanın varlığı tamamen sona erdirilmez; aksine yıkımın devam edebilmesi için yeterince korunur. Böylece şiddet, yok etmenin mutlaklığını hedeflemekten vazgeçmez, fakat bu mutlaklığın fiilen gerçekleşmesini sürekli erteler.
İşkencenin paradoksal gücü tam da burada yoğunlaşır: ölüme en fazla yaklaşan şiddet biçimlerinden biri olurken, aynı anda ölümü kendi işleyişinin dışında tutmak zorundadır. Yok etmenin sınırında kalmak, işkencenin eksikliği değil, kendi varoluş koşuludur.
4.5 Durağanlığı Arzularken Sürekliliğe Bağımlı Olmak
Nekrofilik yıkıcılığın temel yönelimi durağanlıktır. Canlılığın hareketini, değişkenliğini ve öngörülemezliğini sona erdirmek; nesneyi kapalı, sabit ve geleceksiz hale getirmek ister. İşkence ise aynı yıkıcı içeriği taşırken kendi varlığı bakımından tam tersine sürekliliğe ihtiyaç duyar. Şiddetin sürmesi için kurbanın yaşaması, zamanın ilerlemesi ve bedenin tepki üretmeye devam etmesi gerekir. Böylece işkence, durağanlığı arzulayan fakat durağanlığa ulaşırsa kendi imkanını kaybedecek olan paradoksal bir yapı kurar.
Bu bağımlılık, işkencenin nekrofilik çizgiden en güçlü kopuşlarından biridir. Ölümde hareket sona erer ve yıkım tamamlanır. İşkencede ise hareketin tamamen sona ermesi şiddetin sonu anlamına gelir. Dolayısıyla işkence, kendi yıkıcı yönelimine rağmen canlılığın asgari dinamizmini korumak zorundadır. Kurbanın bedeni yaşamaya, bilinci zaman içinde ilerlemeye ve acı duyusu çalışmaya devam etmelidir.
Süreklilik burada yalnızca biyolojik yaşamın sürmesi değildir. İşkencenin zamansal yapısının devamı da aynı derecede önemlidir. Bir önceki an sonraki anla bağ kurmazsa acı rejimi oluşamaz. Hafıza önceki şiddeti taşımalı, beklenti gelecekteki şiddeti öngörmeli ve şimdi bu iki yönelim arasında yaşanmalıdır. İşkence, tam anlamıyla zamansal bir sistem olabilmek için süreklilik ister.
Durağanlık arzusu ile süreklilik zorunluluğu arasındaki çelişki, işkencenin bütün işleyişine nüfuz eder. Kurbanın özerkliği azaltılır fakat bilinci korunur; hareket alanı daraltılır fakat beden canlı tutulur; gelecek tehdit edilir fakat tamamen ortadan kaldırılmaz. Böylece şiddet, yok etmek istediği canlılığın belirli işlevlerine sürekli olarak yaslanır.
Bu durum yıkıcılığın nesnesiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Nekrofilik arzu nesneyi bütünüyle durağanlaştırmak isterken işkence, nesnenin sürekli olarak yeniden tepki vermesine ihtiyaç duyar. Her yeni tepki, şiddetin etkisinin işareti olur. Kurbanın korkusu, refleksi ve zaman içinde değişen durumu, şiddetin varlığını görünür hale getirir. Durağan nesne ise geri bildirim üretmez.
Dolayısıyla işkence açısından canlılık yalnızca üzerinde işlem yapılan pasif madde değildir. Şiddetin etkinliğini görünür kılan aktif zemin işlevi görür. Kurbanın tepki kapasitesi kaybolduğunda işkencenin fenomenal yapısı da çökmeye başlar. Bu nedenle süreklilik yalnızca şiddetin uzaması değil, şiddetin kendisini tanıyabilmesinin koşuludur.
Nekrofilik arzu açısından bu bağımlılık ironiktir. Canlılık kontrol edilemezliği ve hareketi nedeniyle tehdit olarak görülür; fakat işkence tam da bu canlılığa ihtiyaç duyar. Yıkıcı arzu, kendi nesnesinin bütünlüğünü ortadan kaldırmak isterken onun minimum işleyişini korumak zorunda kalır. Böylece yaşam hem yok edilmek istenen şey hem de şiddetin devam koşulu haline gelir.
Durağanlığa duyulan arzu burada biçim değiştirir. İşkence kurbanın tamamen hareketsiz hale gelmesini değil, hareketinin kendi kontrolü altına alınmasını ister. Özerk hareket yerini yönetilmiş harekete bırakır. Kurban hareket edebilir, hissedebilir ve düşünebilir; fakat bu süreçlerin anlamı artık failin kurduğu şiddet rejimi tarafından belirlenir.
Aynı dönüşüm zaman için de geçerlidir. Nekrofilik yıkım geleceği kapatmaya yönelirken işkence geleceğin varlığını korur. Ancak bu gelecek kurbanın kendi projeleri için değil, şiddetin devamı için işlev görür. Böylece zaman, yaşamın özgür açılımı olmaktan çıkarak tahakkümün süresine dönüşür.
Süreklilik bağımlılığı, işkencenin kendi kendisini tekrar eden yapısını da açıklar. Tekil bir şiddet eylemi sonuç üretip sona erebilir. İşkence ise her yeni anda yeniden kurulmalıdır. Önceki müdahale, sonraki müdahalenin koşullarını yaratır; sonraki müdahale de sistemi devam ettirir. Böylece şiddet, tek bir eylem değil, kendi kendisini yenileyen bir mekanizma haline gelir.
Bu yenilenme mekanizması, nekrofilik durağanlığın tam tersine dinamiktir. Şiddet sabit bir durum yaratıp orada kalmaz; kurbanın değişen durumuna göre yeniden biçimlenir. Bedenin yorgunluğu, bilincin durumu ve zaman içinde oluşan korku, şiddetin etkisini değiştirir. Dolayısıyla işkence, durağanlık arzusunu gerçekleştirmek için sürekli hareket etmek zorunda kalan bir sistemdir.
Paradoks burada daha da keskinleşir: işkence ne kadar uzun sürerse, şiddet o kadar fazla sürekliliğe bağımlı hale gelir. Kurbanın canlı kalması, önceki acıların hafızada tutulması ve gelecekteki acının mümkün olması, rejimin devamını sağlar. Böylece yıkıcılık, zamanı ortadan kaldırmak yerine zamanın devamına bağlanır.
Bu bağımlılık, işkenceyi anti-entropik yıkım fikrinden ayırır. Nekrofilik yönelim belirli bir sabitlik ve kapanma arzusu taşırken işkence sürekli çözülme üretir. Kurbanın durumu her anda biraz daha değişebilir; bedensel ve psikolojik bütünlük tek bir final durumuna sabitlenmez. Yıkım zaman boyunca ilerler.
Tam da bu nedenle işkence, durağanlığı arzulayan ama entropik biçimde işleyen bir şiddet yapısıdır. Nihai hedef hareketin ve özerkliğin azaltılması olsa da kullanılan mekanizma süreç, tekrar ve zaman içinde birikimdir. Şiddet durağan bir sonuç yaratmak yerine çözülmeyi devam ettirir.
Süreklilik bağımlılığı aynı zamanda şiddetin kendi sonunu sürekli ertelemesini gerektirir. Ölüm bir nihai sabitlik üretir; fakat aynı anda sürecin devamını da imkansızlaştırır. İşkence bu yüzden arzuladığı durağanlığı asla tam anlamıyla gerçekleştiremez. Onun varlığı, hedefin tamamlanmamasına bağlıdır.
Burada işkencenin yapısal bir asimptota benzediği söylenebilir: şiddet ölüm ve durağanlık sınırına sürekli yaklaşır, fakat rejim olarak var kalabilmesi için bu sınıra bütünüyle ulaşamaz. Hedef ne kadar yakınsa şiddetin yoğunluğu o kadar yükselir; hedef gerçekleştiğinde ise sistem sona erer.
Durağanlığa yaklaşmak ile sürekliliği korumak arasındaki gerilim işkencenin kendi ritmini üretir. Şiddet bir yandan çözülmeyi artırır, diğer yandan çözülmenin tamamen kapanmasını engeller. Böylece her yeni an, hem yıkımın devamı hem de yıkımın henüz tamamlanmadığının göstergesi olur.
Bu yapı, işkencenin ölümcül şiddetten neden niteliksel olarak farklı olduğunu bir kez daha ortaya koyar. Öldürmede süreklilik gereksizdir; sonuç bir kez gerçekleştiğinde şiddet tamamlanmıştır. İşkencede ise sonuçsuzluk, sürecin temel şartıdır. Şiddet ne kadar devam ederse, kendi varlık biçimini o kadar fazla süre üzerinden kurar.
Nekrofilik arzu durağanlık ister; işkence ise bu arzuyu ancak durağanlığa tam ulaşmadan sürdürebilir. Böylece yıkıcılık kendi telosunu sürekli erteler ve tam da bu erteleme sayesinde rejimleşir. Yaşam, zaman ve hareket, şiddetin karşısında kalan şeyler olmaktan çıkar; şiddetin kendi devamını mümkün kılan kaynaklara dönüşür.
İşkencenin Frommcu nekrofilik çizgiden kopuşu bu nedenle yalnızca ölümün gerçekleşmemesiyle açıklanamaz. Daha derin düzeyde, yıkımın sürekliliğe bağımlı hale gelmesi söz konusudur. Durağanlık artık doğrudan sonuç olarak üretilemez; onun yerine, durağanlığa doğru sürekli ilerleyen fakat kendisini sürdürebilmek için hareketi ve zamanı koruyan bir rejim kurulur.
işkence durağanlığı arzular, fakat var olabilmek için akışa; hareketi bastırır, fakat sürebilmek için harekete; ölümü çağırır, fakat devam edebilmek için yaşama bağımlıdır.
4.6 Ölüm Yönelimini Sonuçtan Sürece Dönüştürmek
Şiddetin nekrofilik yapısı ölümde nihai biçimine ulaşıyorsa, işkencenin özgüllüğü tam olarak bu nihailiğin askıya alınmasında belirir. Ölüm yönelimi ortadan kaldırılmaz; şiddetin içinde kalmaya devam eder. Fakat artık ulaşılması gereken son nokta olmaktan çıkar ve sürecin tamamına dağıtılan bir yönlendirici ilkeye dönüşür. İşkence, ölümün sonucunu üretmek yerine ölümün anlamını zaman boyunca işletir. Böylece yıkıcılık, tek bir nihai kapanıştan çıkarak sürekli yeniden üretilen bir çözülme hareketi haline gelir.
Sonuç ile süreç arasındaki fark burada yalnızca zamansal uzunluk farkı değildir. Sonuç, belirli bir yönelimin tamamlanmasıdır; süreç ise aynı yönelimin tamamlanmadan devam edebilmesidir. Öldürmede şiddetin ölüm yönelimi tek bir eşikte çözülür: kurban yaşamdan ölüme geçer ve eylem ontolojik anlamda kapanır. İşkencede ise bu geçiş sürekli yaklaşan fakat gerçekleşmeyen bir ufuk olarak tutulur. Ölümün gücü korunur, fakat sonuç sürekli ertelenir. Şiddet böylece kendi telosunu tüketmek yerine telosu sürekli yeniden üretir.
Bu dönüşüm, ölüm yönelimini sabit bir hedef olmaktan çıkarıp dinamik bir baskı biçimine dönüştürür. Kurban açısından ölüm artık yalnızca geleceğin sonunda bulunabilecek bir olay değildir; şiddetin her anında yeniden hissedilen bir ihtimaldir. Bedensel çözülme, acı, korku ve belirsizlik ölümün henüz gerçekleşmediği halde sürekli mevcut olmasını sağlar. Böylece ölüm fiilen yokken fenomenolojik olarak şiddetin merkezinde kalır.
Şiddetin ölüm yönelimini süreç haline getirmesi, yıkıcılığın kendi çalışma biçimini de değiştirir. Tekil öldürme, varlığın bütün geleceğini bir anda sona erdirir. İşkence ise geleceği tamamen kapatmak yerine her yeni anı ölümle ilişkilendirir. Bir sonraki anın gelip gelmeyeceği, geldiğinde ne taşıyacağı ve şiddetin hangi yoğunlukta devam edeceği belirsizdir. Böylece ölüm, geleceği yok eden nihai sonuç olmaktan çıkarak geleceğin bütün imkanlarını kuşatan tehdit haline gelir.
Buradaki süreçsellik, ölüm yöneliminin etkisini azaltmaz; tam tersine genişletir. Tek bir ölüm olayı yalnızca bir kez gerçekleşebilir. Ölüm ihtimali ise yaşanan her an yeniden üretilebilir. İşkence bu nedenle ölümün mutlaklığını zamana yayarak onun etkisini çoğaltır. Kurban ölmez; fakat ölüm bir kez değil, tekrar tekrar yaklaşır. Böylece yıkıcılık tekil bir final yerine seri halde üretilen ölüm yakınlıkları oluşturur.
Bu yapı, işkencenin neden klasik ölümcü şiddetten daha farklı bir zamansallık ürettiğini gösterir. Öldürmede zaman şiddetin sonucu tarafından kapatılır. İşkencede ise zaman, ölüm yöneliminin taşıyıcısı haline gelir. Süre ne kadar uzarsa, ölümün anlamı o kadar fazla anın içine yerleşebilir. Dolayısıyla işkence zamanı tüketmez; şiddetin daha geniş bir alan üzerinde işlemesini sağlayacak şekilde kullanır.
Frommcu nekrofilik arzunun temelinde hareketi sona erdirme ve canlılığı cansızlaştırma eğilimi bulunuyorsa, işkence bu eğilimi tamamlama biçimini değiştirir. Ölüm artık canlılığı bir anda ortadan kaldıran çözüm değildir; canlılığın sürekli olarak ölümle ilişkilendirildiği bir rejimin sınırıdır. Böylece nekrofilik içerik zaman içine dağıtılır. Kurbanın yaşamı, ölümün karşıtı olmaktan çıkarak ölüm yöneliminin sürekli üzerinde çalıştığı yüzeye dönüşür.
Sonuçtan sürece dönüşüm, şiddetin yoğunluğunu da farklı bir biçimde ölçmeyi gerektirir. Öldürme açısından mutlaklık sonuçtadır: yaşam sona ermiştir. İşkencede ise mutlaklık, tek bir sonuçta değil, sürecin kurbanın bütün deneyimini ne ölçüde kuşattığında aranmalıdır. Ölüm gerçekleşmemesine rağmen zaman, beden ve bilinç ölüm yönelimi tarafından belirlenebilir. Böylece şiddetin radikalliği sonuçtan bağımsız bir yoğunluk kazanır.
Süreç olarak ölüm yönelimi, acının rolünü de değiştirir. Acı yalnızca ölümün öncesinde ortaya çıkan bedensel reaksiyon değildir. Kurbanın yaşamının kırılganlığını sürekli hatırlatan işaret haline gelir. Her acı, bedenin zarar gördüğünü bildirirken aynı zamanda ölüm sınırının mevcut olduğunu da duyurur. Böylece acı, yaşam ile ölüm arasındaki mesafenin fenomenolojik ölçüsüne dönüşür.
Bu ölçü kesin değildir. Kurban sınırın ne kadar uzakta olduğunu bilemeyebilir; tam da bu belirsizlik ölüm yöneliminin süreçselliğini güçlendirir. Eğer ölümün ne zaman gerçekleşeceği kesin olarak bilinseydi, şiddet belirli bir sona göre anlamlandırılabilirdi. Belirsizlik ise ölüm yönelimini bütün zamana yayar. Her an son olabilir, fakat hiçbiri zorunlu olarak son değildir. İşkence bu belirsizliği kalıcı hale getirerek ölümün zamansal yerini dağıtır.
Böylece ölüm artık bir noktada değil, bütün süreç boyunca mevcuttur. Onun varlığı biyolojik değil, yapısaldır. Şiddetin yoğunluğu, kurbanın ölüm ihtimalini sürekli taşımasıyla belirlenir. İşkence, tam da bu nedenle ölümü sonuç olarak üretmeden ölümün ontolojik ağırlığını süreç içinde koruyabilir.
Sonuçtan sürece dönüşüm iktidarın biçimini de değiştirir. Öldürmede failin iradesi tek bir kesin sonuç üretir. İşkencede ise irade, sürecin her anında yeniden uygulanır. Şiddet bir kez yapılmış ve bitmiş değildir; tekrar tekrar kurulmalıdır. Böylece hakimiyet de statik bir başarı değil, sürekli icra edilen bir ilişki haline gelir.
Bu yeniden üretim, failin gücünü zamana yayar. Bir ölüm kararı tek bir anda uygulanabilirken işkence, kurbanın her yeni anını failin şiddetiyle ilişkilendirir. Böylece iktidar yalnızca bedensel sonuç üzerinde değil, süre üzerinde de kurulur. Failin hakimiyeti, kurbanın yaşamının ne zaman sona ereceğine karar verme ihtimalinin yanı sıra, yaşamın hangi koşullarda devam edeceğini belirleme kapasitesinde yoğunlaşır.
Şiddetin süreç haline gelmesi aynı zamanda kurbanın kendisi üzerindeki egemenliğini aşındırır. Öldürmede bu egemenlik bütünüyle sona erer; işkencede ise yaşam devam ettiği için özne hâlâ vardır, fakat kendi zamanını ve bedenini yönetme kapasitesi sürekli olarak dışsal bir kuvvete tabi kılınır. Böylece işkence, özneyi yok etmeden öznenin kendisi üzerindeki hakimiyetini parçalar.
Buradaki yıkım daha yavaş olduğu için daha hafif değildir. Tersine, şiddetin tek bir sonuca sıkışmaması, onun daha geniş bir deneyim alanına nüfuz etmesine imkan verir. Ölüm kurbanın deneyimini sona erdirir; işkence ise deneyimin devamını sağlayarak şiddeti bilinç, hafıza ve beklenti içinde çoğaltır. Yıkım bu nedenle ölümden daha uzun bir fenomenolojik ömre kavuşur.
Nekrofilik arzunun süreçselleşmesi ayrıca şiddetin kendi kendisini yeniden beslemesine yol açar. Önceki acı sonraki acının anlamını büyütür; sonraki acı ihtimali önceki deneyimi sürekli güncel tutar. Böylece yıkım, her yeni anda kendisinden önceki şiddeti taşıyarak büyür. Süreç, yalnızca uzayan bir çizgi değil, biriken bir yapı haline gelir.
Bu birikim, ölüm yönelimini giderek daha yoğun bir varoluşsal arka plana dönüştürür. Kurban artık yalnızca tek tek müdahalelere maruz kalmaz; bütün zamanını ölümle ilişkili bir alan içinde yaşar. Böylece şiddet, bedeni belirli noktalarda yaralayan kuvvetten daha geniş bir yapıya dönüşür. Yaşamın devam etmesi bile ölüm yöneliminin dışında değildir; tam tersine onun yeniden üretilebilmesinin koşuludur.
İşkence bu nedenle ölüm yönelimini reddetmez, tersine onu daha karmaşık bir ontolojiye taşır. Ölüm artık hedef değildir yalnızca; yön, sınır, anlam ve yoğunluk ölçütüdür. Kurbanın yaşamı sona erdirilmez, fakat yaşamın bütünü ölüm ihtimaliyle ilişkilendirilir. Böylece şiddet, ölümün tekilliğini süreç boyunca çoğaltır.
Sonuçtan sürece dönüşüm, işkencenin nekrofilik çizgiden ayrıldığı temel eşiği belirler. Nekrofilik şiddet canlılığı tek bir nihai durağanlıkta kapatırken işkence, ölümün anlamını hareketin ve zamanın içine dağıtır. Yıkım tamamlanmaz; devam eder. Ölüm gerçekleşmez; yönlendirir. Şiddet sona ulaşmaz; kendi yönelimini süre boyunca yeniden üretir.
İşkencenin ayrı paradigması tam burada en yoğun biçimine kavuşur: ölüm yönelimi korunur, fakat ölüm sonucu askıya alınır; böylece yıkıcılık nihai bir olay olmaktan çıkar ve kendi devamlılığını üreten bir sürece dönüşür. Ölümün mutlaklığı kaybolmaz, yalnızca biçim değiştirir. Tek bir son olmaktan çıkarak zamanın tamamına yayılan bir şiddet ilkesi haline gelir.
5. İşkencenin Şiddet Ontolojisi
5.1 Hareketin Kesilmesinden Hareketin Yıkımın Taşıyıcısı Haline Gelmesine
İşkencenin diğer şiddet biçimlerinden ayrıldığı ontolojik kırılma, hareketin statüsünde en açık biçimde görünür. Yıkıcı şiddetin klasik mantığında hareket, ortadan kaldırılması gereken şeydir. Canlı varlık kendi iç hareketini taşıdığı, değiştiği, direnebildiği ve geleceğe doğru yeni imkanlar üretebildiği ölçüde bütünüyle denetlenemez. Şiddet bu nedenle hareketi azaltır; öldürme ise hareketin geri dönüşsüz biçimde sona erdirildiği mutlak sınırı oluşturur. İşkence ise aynı hareketi bütünüyle kesmek yerine onu kendi yıkım mekanizmasının içine dahil eder. Böylece hareket, şiddetin karşısında duran yaşam belirtisi olmaktan çıkarak şiddetin kendisini sürdürebildiği ontolojik taşıyıcıya dönüşür.
Bu dönüşüm son derece önemlidir. İşkence edilen bedenin tepki vermesi, yalnızca canlılığın henüz sona ermediğini göstermez; şiddetin işleyebilmesini mümkün kılar. Acının hissedilmesi için sinirsel hareket, korkunun oluşması için bilinçsel hareket, hatırlamanın mümkün olması için zamansal süreklilik gerekir. Kurbanın bedeni ve bilinci tamamen durağan hale gelirse işkence artık aynı fenomen olarak devam edemez. Dolayısıyla işkence, yıkıcı içeriğini üretebilmek için yaşamın dinamizmine ihtiyaç duyar.
Hareketin statüsü burada tersine çevrilir. Nekrofilik şiddette hareket kontrolün karşıtıdır; işkencede ise kontrolün üzerinde çalıştığı materyal haline gelir. Kurbanın tepki üretmesi, hareket etmesi, korkması ve zaman içinde değişmesi, failin şiddetinin etkisini görünür kılar. Böylece canlılığın hareketi tamamen yok edilmek yerine şiddetin anlamını çoğaltan bir geri bildirim sistemine dönüşür.
Bu yapı, işkenceyi sadece “hareketi sınırlayan şiddet” olarak tanımlamayı yetersiz kılar. Fiziksel hareket elbette engellenebilir, beden kısıtlanabilir ve öznenin kaçış imkanları ortadan kaldırılabilir. Fakat daha derin düzeyde başka hareket biçimleri devam eder: duyumsama, zaman algısı, hafıza, korku ve bedensel tepki. İşkencenin asıl gücü, bu hareketleri yok etmekten çok kendi rejimine tabi kılmasıdır.
Şiddet böylece hareketi ikiye böler. Özerk hareket bastırılır; şiddetin işleyişine hizmet eden hareket korunur. Kurbanın kendi amaçları doğrultusunda hareket etme kapasitesi azaltılırken, acı üretmeye ve tepki vermeye yarayan bedensel süreçleri devam eder. Bu ayrım işkencenin ontolojik yapısının merkezindedir. Hareket bütünüyle yok edilmez; seçici biçimde yeniden işlevlendirilir.
Aynı mekanizma bilinç için de geçerlidir. Bilincin tamamen kapanması şiddetin fenomenolojik etkisini azaltır; fakat bilincin korunması, acının zamansal ve varoluşsal olarak genişlemesini mümkün kılar. Kurban geçmişi hatırlar, şimdiki acıyı hisseder ve gelecekteki acıyı öngörür. Böylece bilinç, öznenin özgür varoluşunun zemini olmaktan çıkarak işkencenin kendi sürekliliğine hizmet eden bir taşıyıcıya dönüşebilir.
Hafıza da yıkımın taşıyıcı hareketlerinden biridir. Önceki şiddet geçmişte kalmaz; hatırlandığı ölçüde şimdiki anı ve geleceği biçimlendirmeye devam eder. Hafıza, acıyı zamansal olarak çoğaltır. Failin daha önce gerçekleştirdiği müdahale yeni bir fiziksel temas olmadan da kurbanın deneyiminde yeniden etkili olabilir. Böylece hareket yalnızca bedenin uzamsal değişimi değil, geçmişin şimdiye geri taşınması anlamında zamansal hareket olarak da işkenceye hizmet eder.
Beklenti ise geleceğin şiddetin taşıyıcısı haline gelmesidir. Henüz gerçekleşmemiş acı, olası olduğu için şimdiki deneyimi değiştirebilir. Kurban geleceği düşündüğünde özgür projelerden çok yeni müdahaleyi bekliyorsa, şiddet henüz gerçekleşmemiş zamanı da kendi alanına çekmiş demektir. Böylece hareket yalnızca mevcut bedende değil, zamanın farklı yönlerinde işler.
İşkencenin ontolojik yeniliği burada daha belirgin hale gelir: şiddet kendi zıddı gibi görünen süreçleri kullanmaya başlar. Yaşam devam eder, zaman akar, bilinç hareket eder ve beden tepki verir; fakat bütün bu hareketler artık yaşamın özerk gelişiminin değil, yıkımın taşıyıcılarıdır. Şiddet hareketi kesmek yerine hareketin anlamını ele geçirir.
Bu ele geçirme, doğrudan durağanlaştırmadan daha farklı bir tahakküm biçimi üretir. Bir nesneyi bütünüyle hareketsiz kılmak onun hareket kapasitesini sona erdirir; işkence ise hareket devam ettiği halde hareketin yönünü dışsal kuvvete bağlar. Böylece hakimiyet yalnızca yasaklama veya kesme biçiminde değil, süreçleri kendi düzenine tabi kılma biçiminde işler.
Hareketin yıkımın taşıyıcısına dönüşmesi, işkencenin neden zamansal bir rejim olduğunu da açıklar. Yıkım tek bir anda gerçekleşmediği için zamanın ilerlemesi gerekir. Her yeni an, daha önceki etkilerin taşındığı ve yeni etkilerin üretilebildiği bir alan yaratır. Böylece zamanın akışı şiddetin karşıtı olmaktan çıkar; şiddetin devamlılığını sağlayan mekanizma haline gelir.
Nekrofilik yıkımın temel paradoksu burada bütünüyle tersine çevrilir. Nekrofilik arzu akışı durdurmaya yönelirken işkence akışa ihtiyaç duyar. Yıkım artık akışa karşı değil, akışın içinde çalışır. Hatta daha ileri gidildiğinde, işkence yıkımı bizzat akışın kendisine emanet eder: zaman geçtikçe beden yorulur, korku birikir, hafıza derinleşir ve acının varoluşsal etkisi çoğalır.
Böylece zaman pasif bir zemin değil, şiddetin etkin bileşeni haline gelir. Fail yalnızca kuvvet uygulamaz; sürenin de şiddetin etkisini büyütmesine izin verir. Yıkım tekil bir eylemden değil, eylemin zaman içindeki birikiminden doğar. İşkence, bir bakıma fiziksel kuvvet ile sürenin birleşimidir.
Hareketin taşıyıcı hale gelmesi kurbanın canlılığını da paradoksal biçimde işkencenin içine dahil eder. Canlılık normalde yıkıma direnme kapasitesidir; organizma kendisini onarır, tehlikeye tepki verir ve bütünlüğünü korumaya çalışır. İşkence ise bu direnci tamamen yok etmek yerine onu sürekli olarak zorlar. Beden toparlanır, yeniden tepki verir ve böylece yeni bir şiddet anına açık hale gelir. Yaşamın kendini koruma kapasitesi dahi süreç içinde şiddetin devamını mümkün kılan bir aralığa dönüşebilir.
Bu yüzden işkence, canlılık ile yıkım arasındaki basit karşıtlığı bozar. Yaşam artık yalnızca şiddetin hedefi değildir; şiddetin üzerinde çalışabilmesinin koşuludur. Hareket artık yalnızca baskılanan şey değildir; şiddetin tekrar üretilebilmesinin aracıdır. Zaman artık yalnızca kurbanın geleceği değildir; yıkımın birikim alanıdır.
İşkencenin şiddet ontolojisi, böylece durağanlaştırıcı bir modelden süreçsel bir modele geçer. Klasik yıkım nesneyi belirli bir son duruma taşır. İşkence ise belirli bir son durumu sürekli erteler ve nesneyi çözülme halinde tutar. Şiddetin gerçekliği sonuçta değil, hareket halindeki çözülmenin kendisinde bulunur.
Bu süreçsel yapı aynı zamanda şiddetin yoğunluğunu yeniden tanımlar. Şiddet artık yalnızca uygulanan kuvvetin büyüklüğüyle ölçülemez. Bir kuvvet çok yüksek olabilir fakat kısa sürede sona erebilir; daha düşük yoğunlukta bir şiddet ise zaman, hafıza ve beklenti aracılığıyla bütün deneyimi kuşatabilir. İşkencenin ontolojik yoğunluğu tam olarak bu genişlemede yatar.
Hareketin kesilmesinden hareketin ele geçirilmesine doğru gerçekleşen dönüşüm, işkenceyi ölümcü şiddetten niteliksel olarak ayırır. Öldürme hareketi ortadan kaldırarak hakimiyet kurar; işkence hareketi sürdürüp onu kendi işleyişinin parçası haline getirir. Biri canlılığı yok eder, diğeri canlılığı yıkımın devamına bağlar.
Bu nedenle işkencenin en özgün ontolojik hamlesi, hareketi bastırmakla yetinmemesidir. Daha radikal bir dönüşüm gerçekleşir: hareket şiddetin karşıtı olmaktan çıkar, şiddetin işlemesinin koşuluna dönüşür. Kurban yaşadığı, hissettiği, hatırladığı ve zaman içinde ilerlediği sürece şiddet yeni biçimler kazanabilir. Yıkım böylece hareketin sonunda değil, hareketin içinde var olur.
İşkence tam da bu anlamda klasik nekrofilik şiddetin mantığını aşar. Ölüm, hareketin sonu olduğu için yıkımın mutlak biçimidir; işkence ise hareketi sona erdirmeden de mutlaklaşabilecek başka bir şiddet rejimi kurar. Hareketi yok etmek yerine onu denetler, zamanı durdurmak yerine kendi ritmine bağlar, canlılığı sona erdirmek yerine canlılığın süreçlerini kendisine karşı kullanır. Yıkım artık hareketin kesildiği yerde değil, hareketin kendisinin yıkıcı sürecin taşıyıcısına dönüştürüldüğü yerde yoğunlaşır.
5.2 Ölümden Süreye
İşkencenin şiddet ontolojisinde gerçekleşen en temel dönüşümlerden biri, yıkımın ölçüsünün ölümden süreye kaymasıdır. Ölümcü şiddette kuvvetin mutlaklığı, karşıdaki varlığın yaşamını sona erdirebilme kapasitesiyle belirlenir. Şiddet ne kadar ileri giderse yaşam ile ölüm arasındaki mesafe o kadar daralır ve öldürme, bu çizginin geri döndürülemez sonunu oluşturur. İşkence ise aynı doğrusal yönelimi kırarak şiddetin yoğunluğunu yalnızca ulaşılmış sonuçla değil, yıkıcı ilişkinin ne kadar süre boyunca sürdürülebildiğiyle tanımlar. Böylece ölüm, şiddetin kendisini tamamladığı nihai nokta olmaktan çıkar; süre ise şiddetin kendi varlığını genişlettiği asli boyut haline gelir.
Ölüm bir bakıma şiddetin zamansal olarak en kısa mutlaklığıdır. Fail, kurbanın bütün geleceğini tek bir eylem aracılığıyla iptal edebilir. Eylemin süresi son derece sınırlı olsa bile sonucu sınırsızdır; öldürülen özne için artık yeni bir deneyim, hareket veya karar olmayacaktır. İşkence ise bunun tersine, nihai sonucu mümkün olduğunca geciktirerek şiddetin kendisine zaman kazandırır. Buradaki mutlaklık geleceğin bütünüyle yok edilmesinde değil, geleceğin giderek daha fazla şiddetin içine çekilmesinde ortaya çıkar. Kurbanın zamanı sona erdirilmez; şiddetin zamanı haline getirilir.
Süre kavramı bu nedenle yalnızca kronolojik uzunluk anlamına gelmez. Bir şiddet eyleminin saatlerce sürmesi, tek başına onu işkence ontolojisine yerleştirmeye yetmez. Belirleyici olan, sürenin şiddetin yapısal bileşenine dönüşmesidir. İşkencede zaman dışarıdan ölçülen nötr bir kap değildir; acının birikmesini, korkunun gelişmesini, hafızanın önceki müdahaleleri taşımasını ve geleceğin tehdit altında kurulmasını sağlayan aktif bir kuvvet haline gelir. Şiddet artık zaman içinde gerçekleşmekle kalmaz; zaman aracılığıyla işler.
Bu ayrım, ölüm ile süre arasındaki ontolojik karşıtlığı keskinleştirir. Ölüm öznenin kendisine ait zamanı sona erdirir. İşkence ise öznenin zamanını ortadan kaldırmadan onun kullanım biçimini değiştirir. Kurban yaşamaya devam eder, fakat süre artık kendi amaçlarını gerçekleştirdiği açık bir varoluş alanı değildir. Her yeni an, şiddetin yeniden devreye girebileceği bir imkan taşır. Gelecek vardır, fakat kurbanın geleceği olarak değil; şiddetin üzerinde işlemeye devam edebileceği zaman olarak giderek daha fazla dışsal iradenin hakimiyetine girer.
Ölümün şiddet açısından sahip olduğu kesinlik, işkencede yerini uzatılmış belirsizliğe bırakır. Öldürmede sonuç bellidir ve geri döndürülemezdir. İşkencede ise kurbanın ne kadar süreyle acı çekeceği, şiddetin ne zaman sona ereceği ve ölüm sınırının ne kadar yaklaşacağı belirsiz kalabilir. Böylece kesin sonun yerini belirsiz devam alır. Şiddetin ağırlığı yalnızca ne olduğundan değil, ne kadar daha devam edebileceğinin bilinmemesinden de doğar.
Belirsiz süre, acıyı tekil olayların toplamından daha kapsamlı bir yapıya dönüştürür. Bir müdahale sona erdiğinde kurban şiddetin bittiğinden emin değilse, fiziksel temasın kesilmesi gerçek bir son oluşturmaz. Duraklama, rejimin dışında değil içindedir. Acının olmaması bile yeni acının mümkün olduğu süre olarak deneyimlenebilir. Böylece işkence zamanın boşluklarını dahi kendi yapısına dahil eder.
Ölümcü şiddet, zamanın geleceğe doğru açılımını tek seferde keser. İşkence ise aynı açılımı kapatmak yerine sürekli daraltır. Kurban teknik olarak geleceğe sahiptir; fakat geleceğin içeriği giderek tek bir ihtimal tarafından işgal edilir. Şiddetin yeniden başlaması, acının devam etmesi veya ölüm sınırının yaklaşması, geleceğin çoğul imkanlarını bastırır. Süre korunur, fakat geleceğin açıklığı kaybolur.
Burada zamanın niceliksel olarak çoğalmasıyla varoluşsal olarak daralması aynı anda gerçekleşir. Kurban daha fazla an yaşamaya devam eder, fakat bu anların taşıdığı imkan çeşitliliği azalabilir. İşkence böylece paradoksal bir zamansallık yaratır: zaman uzarken gelecek küçülür. Kronolojik süre artar, fakat öznenin o süreyi kendi projeleriyle doldurma kapasitesi geriler.
Ölümden süreye geçiş, şiddetin iktidar mantığını da değiştirir. Öldürme, failin kurbanın bütün geleceğini tek karar altında kapatabildiği mutlak bir tasarruftur. İşkence ise geleceği tek seferde ortadan kaldırmaz; onu parça parça kontrol eder. Kurban bir sonraki ana ulaşır, fakat o anın koşullarını kendisi belirleyemez. Böylece iktidar, yaşamı sonlandırma kudretinden yaşamın nasıl devam edeceğini belirleme kudretine doğru genişler.
Bu genişleme, işkencenin salt ölüm tehdidinden daha fazla bir şey olduğunu gösterir. Ölüm tehdidi belirli bir anda dile getirilebilir ve yine de yaşamın geri kalanının yapısını bütünüyle ele geçirmeyebilir. İşkencede ise şiddetin süreye yerleşmesi, kurbanın bütün zamansal ufkunu dönüştürür. Ölüm artık yalnızca gelecekteki olası son değil, her yeni anın anlamını belirleyen arka plandır.
Sürenin şiddetin merkezine yerleşmesi acı ile ölüm arasındaki ilişkiyi de tersine çevirir. Ölüm acıyı sona erdirir; işkence ise acının devamını sağlayabilmek için ölümü erteler. Dolayısıyla ölüm, yıkıcılığın en yüksek yoğunluğu olmasına rağmen işkencenin süre bakımından sınırıdır. Şiddet ölümle mutlaklaşır, fakat aynı anda zamanını kaybeder. İşkence tam da bu nedenle ölümün mutlaklığından vazgeçmeden onun zamansal kapanışını reddeder.
Süre burada şiddetin sahip olduğu ikinci bir yoğunluk ekseni yaratır. Birinci eksen bedensel kuvvet veya acının şiddetidir; ikinci eksen ise bu etkinin ne kadar süre boyunca devam edebildiğidir. İşkence, yalnızca birinci ekseni maksimuma çıkarmaya çalışsaydı kendi nesnesini yok etme tehlikesiyle karşılaşırdı. Süre ekseninin devreye girmesi şiddetin mantığını değiştirir: en büyük kuvvet yerine en geniş zamansal işgal önem kazanmaya başlar.
Böylece daha düşük anlık yoğunluk bile uzun süre içinde daha kapsamlı bir hakimiyet üretebilir. Çünkü süre, fiziksel etkinin ötesinde hafızayı, beklentiyi ve dikkat yapısını da şiddete dahil eder. Her geçen an yalnızca önceki anın devamı değildir; önceki şiddeti taşıyan yeni bir katmandır. Zaman biriktikçe şiddetin fenomenolojik alanı genişler.
Bu birikim lineer değildir. İlk acı ile sonraki acı aynı şekilde deneyimlenmez; hafıza araya girer, beklenti gelişir ve bedenin durumu değişir. Dolayısıyla süre, şiddetin aynı etkiyi tekrar tekrar üretmesi değil, her tekrarla yeni bir anlam katmanı oluşturmasıdır. Şiddet zaman içinde yalnızca uzamaz; kendi tarihini kazanır.
Kurbanın zamanı üzerinde oluşan bu tarih, işkenceyi ölümden radikal biçimde ayırır. Ölümde artık kurban açısından tarih üretimi yoktur. İşkencede ise yeni anlar ortaya çıkmaya devam eder, fakat her yeni an şiddetin önceki izlerini taşır. Böylece yaşamın devamı, özgür bir biyografik gelişim yerine yıkımın kümülatif tarihine dönüşebilir.
Frommcu çerçevede bu dönüşüm özel bir kırılmaya işaret eder. Nekrofilik arzu, zamansal açıklığı ölümün durağanlığında sonlandırırken işkence tam tersine zamana ihtiyaç duyar. Yıkım kendi tamamlanmasını erteleyerek süre kazanır ve süre kazandıkça daha geniş bir deneyim alanına nüfuz eder. Böylece nekrofilik içeriğin en güçlü aracı, paradoksal biçimde yaşamın devam eden zamanı olur.
Ölümden süreye geçiş, yıkıcılığın “son” kavramıyla ilişkisini de değiştirir. Şiddetin anlamı artık sonunda ne olduğuyla tamamen belirlenmez. Kurban hayatta kalabilir ve yine de şiddet son derece radikal bir varoluşsal dönüşüm üretmiş olabilir. Çünkü işkencenin ontolojik ağırlığı yalnızca öldürüp öldürmediğinde değil, yaşamın ne kadarını kendi rejimi altında geçirmeye zorladığında bulunur.
Şiddetin bu biçiminde süre adeta kuvvetin uzantısı haline gelir. Fiziksel kuvvet bedeni etkiler; süre ise bu etkiyi bilinç, hafıza ve gelecek yönelimi boyunca genişletir. Böylece işkence yalnızca bedenin sınırlarını değil, öznenin varoluşunun zamansal hacmini işgal eder.
Ölüm bir varlığı bütünüyle geleceksiz bırakır. İşkence ise geleceği ortadan kaldırmadan, onu kendi içeriğinden boşaltıp şiddetin devam ihtimaliyle doldurabilir. Dolayısıyla ölüm ile işkence arasındaki fark, yaşamın sürüp sürmemesinden daha derindir: ölüm zamanı sona erdirirken işkence zamanı ele geçirir.
İşkencenin şiddet ontolojisinde ölümden süreye geçiş tam olarak bu nedenle merkezi bir dönüşümdür. Yıkım artık varlığın hangi noktada sona erdiğiyle değil, varlığın devamının hangi koşullar altında sürdürüldüğüyle ilgilenir. Şiddet, kurbanın zamanını kesmek yerine zamanın kendisini çalışma alanına dönüştürür. Ölüm yıkımın mutlak sonuyken, süre yıkımın sürekli yeniden üretilebildiği ontolojik zemindir.
5.3 Sonuçtan Rejime
Şiddetin ölümden süreye kaymasıyla birlikte ikinci bir dönüşüm zorunlu hale gelir: yıkım artık sonuç merkezli değil, rejim merkezli düşünülmelidir. Sonuç, bir eylemin ulaştığı belirli son durumu ifade eder. Rejim ise tekil bir sonuçtan daha geniştir; belirli etkilerin tekrar tekrar üretilebilmesini sağlayan ilişkiler, sınırlar ve zamansal düzen anlamına gelir. İşkence tam da bu anlamda bir şiddet rejimidir. Onun özgüllüğü herhangi bir tekil yarada, tek bir acı anında veya nihai ölüm sonucunda değil; şiddetin kendi koşullarını sürekli yeniden üretebildiği bir yapı kurmasında bulunur.
Sonuç merkezli şiddette eylem ile hedef arasında doğrusal bir ilişki vardır. Fail belirli bir etki üretmek ister, kuvvet uygular ve hedef gerçekleştiğinde eylem tamamlanır. Bir şeyi kırmak, bir bedeni yaralamak veya bir kişiyi öldürmek bu mantık içinde sonuca bağlanabilir. İşkencede ise tek bir nihai etki, fenomenin bütününü açıklamaz. Acı üretildiği anda süreç bitmez; kurban korktuğunda, yaralandığında veya belirli bir eşiğe ulaştığında da rejim zorunlu olarak sona ermez. Şiddet, ürettiği etkileri yeni şiddetin başlangıç koşullarına dönüştürür.
Tam da bu nedenle işkencede sonuçlar nihai değil, döngüseldir. Bir müdahalenin ürettiği korku sonraki müdahalenin etkisini artırabilir; bedensel yorgunluk yeni acının farklı biçimde hissedilmesine yol açabilir; önceki deneyimin hafızası gelecekteki tehdidi büyütebilir. Böylece her sonuç, bir sonraki aşamanın girdisine dönüşür. Şiddet kendi çıktısını yeniden kullanarak süreklilik üretir.
Rejim kavramının önemi burada belirginleşir. Rejim, yalnızca şiddetin tekrarlanması değildir; tekrarın mümkün olmasını sağlayan düzenin kurulmasıdır. Kurbanın zamanı, bedeni, beklentisi ve hareket alanı öyle bir biçimde düzenlenir ki şiddet tekil olayların ötesinde devam edebilir. Böylece failin her an doğrudan müdahale etmesi gerekmeden bile kurulan yapı şiddetin etkisini taşıyabilir.
Bir rejim olarak işkence, acının ne zaman başladığı ve ne zaman sona erdiği arasındaki ayrımı belirsizleştirir. Tekil olayda başlangıç ile bitiş görece açıktır. Rejim ise fiziksel müdahalelerin arasındaki süreleri de kendi içine dahil eder. Bekleyiş, sessizlik, hatırlama ve yaklaşan müdahale ihtimali şiddetin fenomenal alanından bütünüyle çıkmaz. Böylece işkence, eylemler dizisinden daha geniş bir varlık kazanır.
Şiddetin rejimleşmesi, fail ile kurban arasındaki ilişkinin de süreklileşmesi anlamına gelir. Tekil şiddet eylemi belirli bir anda gerçekleşip sona erebilir; rejimde ise güç asimetrisi zamanın tamamını kuşatır. Kurban yalnızca şiddet uygulandığı anda değil, şiddetin yeniden uygulanabileceğini bildiği süre boyunca bu asimetrinin içindedir. Böylece kuvvetin etkisi fiilî temasın ötesine taşar.
İktidar tam da bu noktada çıplak şiddetten ayrılmaz, fakat onun üzerine eklenir. Fail yalnızca acı üreten kişi değildir; acının ortaya çıkabileceği koşulları belirleyen kişi haline gelir. Kurbanın ne zaman rahatlayacağını, rahatlamanın ne kadar süreceğini veya mevcut sakinliğin gerçekten sona mı yoksa yalnızca ara mı olduğunu belirleyen asimetri, şiddeti bir rejime dönüştürür.
Sonuçtan rejime geçiş, şiddetin kendi kendisini yeniden üretme kapasitesini ifade eder. Öldürme, nihai bir sonuç ürettiğinde yeniden üretime ihtiyaç duymaz; kurbanın yaşamı bitmiştir. İşkence ise tamamlanmadığı için sürekli olarak yeniden kurulmalıdır. Fakat bu eksiklik zayıflık değildir. Tam tersine, rejimin varlık koşuludur. Şiddet tamamlanmadığı ölçüde yeniden ortaya çıkabilir.
Bu nedenle işkencenin yapısı belirli bir ontolojik tekrar içerir. Her yeni müdahale öncekinden bütünüyle bağımsız değildir; aynı şiddet ilişkisinin yeni icrasıdır. Rejim kendisini tek tek eylemler aracılığıyla görünür kılar, fakat hiçbir eyleme indirgenemez. Nasıl bir dil tek bir cümleden, bir hukuk sistemi tek bir karardan veya ekonomik düzen tek bir mübadeleden ibaret değilse, işkence rejimi de tek bir acı verme anından ibaret değildir.
Rejim kavramı, işkencenin neden salt fiziksel zarar kategorisine sığmadığını da açıklar. Fiziksel zarar sonuçtur; işkence ise zararın nasıl üretildiği, nasıl sürdürüldüğü ve kurbanın bütün deneyiminin bu zarar ihtimali etrafında nasıl yeniden düzenlendiğiyle ilgilidir. Aynı bedensel hasar farklı bağlamlarda farklı fenomenolojik anlamlar taşıyabilir. İşkencede zarar, kendisinden daha geniş bir tahakküm düzeninin parçasıdır.
Şiddetin rejimleşmesi aynı zamanda kendi normlarını üretmesi anlamına gelir. Buradaki norm, ahlaki meşruiyet değil, sistemin içsel işleyiş ölçüsüdür. Şiddet belirli bir yoğunluğun altına düştüğünde etkisini kaybedebilir; belirli bir sınırı aştığında kurbanın ölümüyle kendi alanını ortadan kaldırabilir. Dolayısıyla rejim, kendi devamı için kuvveti düzenler. Şiddet yalnızca uygulanmaz; yönetilir.
Yönetilen şiddet, ani yıkıcı patlamadan niteliksel olarak farklıdır. Patlayıcı şiddet kendi yoğunluğuna teslim olabilir ve sonucu ne olursa olsun ilerleyebilir. İşkence rejimi ise kendisini sürdürebilmek için geleceği hesaba katmak zorundadır. Şimdiki müdahalenin kurbanı tamamen ortadan kaldırması, gelecekte şiddetin devam imkanını yok edecektir. Böylece rejim, şimdiki yıkımı gelecekteki yıkım kapasitesine göre sınırlar.
Şiddetin geleceği koruması, işkencenin en paradoksal özelliklerinden biridir. Yıkıcı bir rejim, kendi yıkıcılığını sürdürebilmek için nesnesinin geleceğini bütünüyle ortadan kaldıramaz. Kurbanın bir sonraki ana ulaşması gerekir. Bu nedenle işkence rejimi yalnızca kurbanın şimdisini ele geçirmez; kurbanın geleceğini de kendi devamlılığının kaynağı olarak sahiplenir.
Rejim kavramı burada zaman ile iktidarı tek bir yapı içinde birleştirir. Fail yalnızca bedene kuvvet uygulamaz; sürenin hangi anlamı taşıyacağını da belirlemeye çalışır. Kurban açısından yeni an, kendi yaşamının devamı olduğu kadar rejimin devamı olabilir. Böylece yaşam ile şiddet aynı zamansal çizgi üzerinde üst üste biner.
Sonuçtan rejime dönüşüm, acının işlevini de farklılaştırır. Tekil şiddette acı sonuçlardan biridir. Rejim içinde ise acı hem sonuç hem araçtır. Önceki acı yeni korkuyu üretir; korku sonraki acının etkisini büyütür; büyüyen etki rejimin hakimiyetini derinleştirir. Acı böylece kendi yeniden üretim mekanizmasının parçası haline gelir.
Hafıza da rejimin taşıyıcılarından biridir. Fiziksel müdahale geçmişte kalabilir, fakat hatırlanan acı yeni müdahale olmadan da rejimin etkisini sürdürebilir. Böylece şiddet maddi eylemden kısmen bağımsızlaşır. Failin daha önce yaptığı şey, kurbanın hafızasında gelecekte yapabileceklerinin kanıtına dönüşür.
Beklenti ise rejimin geleceğe uzanan yüzüdür. Henüz gerçekleşmemiş şiddet, gerçekleşme ihtimali sayesinde etkili olabilir. Böylece rejim geçmiş, şimdi ve geleceği tek bir şiddet ilişkisi altında toplar. Önceki acı hatırlanır, mevcut durum onun ışığında yaşanır, gelecek ise tekrar ihtimaliyle beklenir.
İşkencenin rejim niteliği tam da bu zamansal bütünlükte ortaya çıkar. Şiddet yalnızca şimdiki zamanda uygulanan kuvvet değildir; geçmişin hafızasını ve geleceğin ihtimalini de kullanarak mevcut anın anlamını belirler. Böylece kurbanın bütün zamansallığı şiddetin dolaşım alanına dönüşür.
Frommcu nekrofilik yönelimle fark yeniden belirginleşir. Nekrofilik yıkım sonucu sever: canlı olanın cansız hale gelmesi, hareketin sona ermesi ve sürecin kapanması. İşkence ise sonucu sürekli geciktirerek bir rejim kurar. Yıkımın nihai başarısı yerine yıkımın yeniden üretilebilirliği önem kazanır.
Bu yeniden üretilebilirlik, işkencenin neden “daha ağır şiddet” şeklinde basit bir derece farkına indirgenemeyeceğini gösterir. İşkence, niceliksel fazlalıktan çok şiddetin yapısal biçim değiştirmesidir. Tekil eylem bir sistem haline gelir; acı zamana yayılır; ölüm sonuç olmaktan çıkarak sınır işlevi görür; kurbanın canlılığı ise şiddetin karşıtı değil rejimin devam koşulu haline gelir.
Sonuç, gerçekleştiği anda kapanır. Rejim ise kapanmayı erteleyerek var olur. İşkencenin kendi mantığı da tam olarak bu açık kalma üzerine kuruludur. Her yeni an, şiddetin sona ermiş olabileceği kadar yeniden başlayabileceği bir andır. Böylece şiddet, kendisini sürekli mümkün tutarak kurbanın deneyim alanında kalıcılaşır.
Rejimleşmiş şiddet yalnızca kurbanın üzerinde bir şey yapmaz; kurbanın içinde var olmak zorunda olduğu koşulları belirler. Acı, korku, zaman ve ölüm ihtimali birbirinden ayrı etkiler olmaktan çıkarak tek bir yapının farklı işlevleri haline gelir. İşkence bu yüzden bir eylemler toplamı değil, varoluş koşullarını şiddetin mantığına göre yeniden örgütleyen bir düzen olarak anlaşılmalıdır.
Sonuçtan rejime geçişle birlikte şiddetin ontolojik merkezi değişir. Önemli olan artık yalnızca bedenin sonunda hangi durumda olduğu değil, bedenin ve bilincin hangi koşullar altında sürekliliğe zorlandığıdır. Ölüm sonucu bir defa gerçekleşir; rejim ise şiddeti her yeni anda yeniden mümkün kılar. İşkencenin tekilliği de tam burada yatar: yıkımı bir sonuç üretmekten çıkarıp, kendi koşullarını yeniden üreten süreklileşmiş bir varoluş düzenine dönüştürmesi.
5.4 Reaksiyondan Zamansallığa
İşkencenin acı üzerindeki en radikal müdahalesi, acıyı yalnızca yoğunlaştırmak değil, onun ontolojik statüsünü değiştirmektir. Acı başlangıçta bedensel bir reaksiyondur: belirli bir uyaran ortaya çıkar, beden bunu tehdit olarak algılar ve duyusal sistem bir karşılık üretir. Bu yapı içinde acı olayla bağlantılıdır; neden ile tepki arasında görece açık bir ilişki vardır. İşkence ise aynı reaksiyonu tekrar, beklenti ve süre aracılığıyla tekil olayın sınırlarından çıkarır. Acı artık belirli bir anda meydana gelen duyum olmaktan uzaklaşarak öznenin zaman içinde var olma biçimine yerleşir. Böylece şiddet yalnızca acıyı üretmez; reaksiyonu zamansallığa dönüştürür.
Reaksiyon ile zamansallık arasındaki fark, acının ne kadar uzun sürdüğünden daha derindir. Uzun süren bir ağrı yine de başlangıcı ve sonu bulunan tekil bir olay olarak deneyimlenebilir. Zamansallaşmış acıda ise geçmiş, şimdi ve gelecek farklı biçimlerde aynı şiddet yapısına dahil olur. Geçmiş önceki acının hafızasını taşır, şimdi mevcut bedensel ve psikolojik gerilimin alanıdır, gelecek ise acının yeniden ortaya çıkabileceği ihtimalle biçimlenir. Böylece acı yalnızca süren bir duyum değil, zamanın üç kipini birbirine bağlayan düzenleyici ilke haline gelir.
Bu dönüşüm, şiddetin fiziksel müdahale anından bağımsızlaşmasını sağlar. Bedene doğrudan müdahale sona erdiğinde bile geçmiş deneyimin hafızası ve gelecekteki müdahalenin ihtimali varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla acının zaman içindeki etkisi, onu doğuran fiziksel kuvvetin süresinden daha uzun hale gelir. İşkence burada şiddeti maddi olaydan çıkarıp zamansal dolaşıma sokar.
Geçmişin rolü özellikle önemlidir. Bir kez yaşanan acı yalnızca sona ermiş olay olarak hafızaya kaydedilmez; gelecekteki şiddetin nasıl olabileceğine dair somut referansa dönüşür. Kurban artık acının soyut ihtimalini değil, daha önce deneyimlediği gerçekliği bekler. Böylece geçmiş, gelecekteki korkunun maddi kanıtı haline gelir. Şiddet bir kez gerçekleştikten sonra kendi sonraki etkileri için hafıza üretir.
Gelecek ise bu hafıza üzerinden yeniden biçimlenir. Henüz gerçekleşmemiş acı, gerçekleşebileceği bilindiği için mevcut anda etkili olur. Kurbanın bir sonraki müdahaleyi beklemesi, şiddetin henüz gelmeden şimdiki zamanı işgal etmesini sağlar. Böylece gelecek kendi doğal belirsizliğini kaybetmez, fakat bu belirsizlik çoğul imkanların açıklığı olmaktan çıkar; şiddetin ne zaman ve nasıl tekrar edeceğinin bilinmezliği haline gelir.
Şimdiki an da geçmiş ve gelecek tarafından sıkıştırılır. Kurban yalnızca o anda yaşadığı acıyla karşı karşıya değildir; öncekinin hafızasını ve sonrakinin ihtimalini aynı anda taşır. Böylece şimdi, kendine yeterli bir an olmaktan çıkar. Geçmişin izi ile geleceğin tehdidi arasında gerilmiş bir eşik haline gelir. İşkence, zamanın üç kipini tek bir acı rejiminde üst üste bindirir.
Tam da bu nedenle işkence, acıyı bir reaksiyondan daha kapsamlı hale getirir. Reaksiyon belirli bir nedene bağlıdır; zamansallık ise deneyimin bütün örgütlenme biçimidir. Bir bedensel tepki sona erebilir, fakat acının zaman üzerindeki hakimiyeti devam edebilir. Şiddetin en kalıcı etkisi de burada belirir: beden artık doğrudan uyarılmadığı halde zaman şiddetin mantığına göre yaşanabilir.
Zamansallığa dönüşen acı, kurbanın gelecekle kurduğu özgür ilişkiyi de sınırlar. Gelecek normalde henüz belirlenmemiş olduğu için proje, umut ve seçim alanıdır. İnsan kendi geleceğine doğru yönelirken mevcut durumunu aşabileceği ihtimalini taşır. İşkence ise bu açıklığı acının tekrar ihtimaliyle daraltır. Gelecek bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat şiddetin gölgesinden bağımsız tasarlanması zorlaşır.
Bu yapı, ölüm ile işkence arasındaki ayrımı yeniden keskinleştirir. Ölüm geleceği tamamen ortadan kaldırır; işkence ise geleceği korur fakat içeriğini değiştirir. Ölü özne artık hiçbir şey beklemez. İşkence edilen özne ise beklemeye devam eder, fakat beklediği şey çoğu zaman kendi özgür geleceğinden çok şiddetin tekrar ihtimalidir. Böylece işkence geleceği yok etmeden geleceğin anlamını ele geçirir.
Geçmiş üzerinde kurulan hakimiyet de benzer biçimde işler. İşkence yaşanmış olanı değiştiremez, fakat geçmişin şimdiki zamanda hangi anlamla geri döneceğini dönüştürebilir. Önceki acıların hatırası, öznenin kişisel tarihinin diğer unsurlarını gölgeleyebilir. Geçmiş artık yalnızca yaşanmış hayatın deposu değil, gelecekteki tehdidi doğrulayan bir arşiv olarak da işlev görür.
Zamanın bu şekilde yeniden örgütlenmesi, acının şiddetini fiziksel yoğunluktan bağımsızlaştırır. İki eşit duyusal uyarı, farklı zamansal koşullarda bütünüyle farklı deneyimler yaratabilir. Sonu kesin biçimde bilinen kısa bir acı ile ne zaman sona ereceği bilinmeyen, daha önce yaşanmış ve yeniden gerçekleşmesi beklenen acı aynı fenomenolojik ağırlığa sahip değildir. İşkence süre ve belirsizliği kullanarak duyusal yoğunluğu varoluşsal yoğunluğa dönüştürür.
Zamansallığın merkezine yerleşen acı, öznenin kendi zamanını sahiplenme kapasitesini de zayıflatır. İnsan normalde zamanı tamamen kontrol edemez, fakat kendi geleceğine projeler yerleştirebilir ve geçmişini belirli anlatılar içinde örgütleyebilir. İşkence bu pratik egemenliği parçalar. Kurban bir sonraki anın içeriğini belirleyemediği ölçüde kendi zamanının taşıyıcısı olmaktan uzaklaşır.
Şiddetin tahakküm boyutu tam da burada genişler. Fail yalnızca beden üzerinde dışsal kuvvet uygulamaz; kurbanın zamanla kurduğu ilişkinin koşullarını da belirlemeye yaklaşır. Bir sonraki müdahalenin ne zaman geleceği failin iradesine bağlıysa, zamanın kendisi asimetrik güç ilişkisinin içine girmiş demektir. Kurban zamanı yaşar, fakat zamanının ritmini belirleyemez.
Bu nedenle işkence, fiziksel kontrolün ötesinde zamansal heteronomi üretir. Öznenin zamanı kendi amaçlarının değil, dışsal iradenin müdahale ihtimalinin etrafında örgütlenir. Acının zamansallaşması, şiddetin bu heteronomiyi içselleştirmesinin aracıdır. Dışarıdaki fail, doğrudan temas etmediği anda bile kurbanın geleceğinde mevcut kalabilir.
İşkence burada Frommcu nekrofilik yönelimden bir kez daha ayrılır. Nekrofilik şiddet zamanı kapatmak ve hareketi sona erdirmek isterken işkence zamanı ortadan kaldırmaz; onu kendi işleyişinin içine alır. Zaman artık yıkıcılığın aşması gereken direnç değil, onun yayılabileceği ortamdır. Şiddet hareketi durdurmak yerine hareketin her yeni anını kendisine bağlar.
Bu anlamda işkence entropik bir şiddet biçimidir. Yıkım belirli bir anda tamamlanıp sabitlenmez; zaman boyunca yeni biçimler alır, birikir ve öznenin bütünlüğünü farklı düzeylerde aşındırır. Her yeni an potansiyel olarak önceki düzenin biraz daha çözülmesini taşır. Şiddet durağanlık üretmek yerine çözülmeyi süreklileştirir.
Acının zamansallaşması aynı zamanda onu öznenin bedeninden daha geniş bir alana yayar. Başlangıçta bedende hissedilen duyum, zamanla hafızanın, beklentinin ve anlamlandırmanın içine yerleşir. Böylece acının fenomenolojik hacmi bedensel sınırları aşar. Şiddet artık yalnızca sinir sisteminde meydana gelen bir reaksiyon değil, öznenin geçmişten geleceğe uzanan varoluş çizgisinin belirleyicilerinden biridir.
Reaksiyondan zamansallığa geçiş, işkencenin ontolojik özgüllüğünü en açık biçimde ifade eden dönüşümlerden biridir. Şiddetin başarısı yalnızca bedenin ne kadar güçlü tepki verdiğinde değil, bu tepkinin ne ölçüde zamanın yapısına yerleştiğinde görünür hale gelir. Acı geçmişe iz bırakır, şimdiyi işgal eder ve geleceğe doğru uzanır.
İşkence böylece tekil bir duyumu süre içinde çoğaltır. Fiziksel müdahale yalnızca mevcut anda gerçekleşebilir; fakat onun anlamı geçmiş ve geleceği de kendisine bağladığında şiddet zamanın tamamına nüfuz eder. Reaksiyonun sınırları çözülür ve yerini zamansal bir rejim alır.
İşkencenin şiddet ontolojisinde acının nihai dönüşümü tam olarak budur: acı artık zamanın içinde meydana gelen bir reaksiyon değildir; geçmişi, şimdiyi ve geleceği kendi etrafında örgütleyen bir zamansallık biçimidir. Şiddet bedende başlar, fakat sürenin içine yerleştiğinde öznenin varoluş zamanını kendi taşıyıcısına dönüştürür.
5.5 İşkencenin “Daha Fazla Şiddet” Değil Ayrı Bir Şiddet Ontolojisi Oluşu
İşkenceyi sıradan şiddetin yalnızca daha yoğun, daha uzun veya daha acımasız bir biçimi olarak görmek, onun yapısal özgüllüğünü gözden kaçırır. Niceliksel yaklaşım, bütün şiddet biçimlerini tek bir eksende sıralar: daha az zarar, daha fazla zarar, daha ağır yaralanma ve nihayet ölüm. Böyle bir ölçekte işkence, yalnızca üst basamaklardan biri gibi görünür. Oysa işkenceyi farklılaştıran şey şiddetin miktarı değil, şiddetin kendi ölüm, zaman, hareket ve acı ilişkisini yeniden örgütlemesidir. Dolayısıyla fark derece farkı değil, ontolojik bir biçim farkıdır.
Sıradan yıkıcı şiddetin mantığı sonuç yönelimlidir. Karşıdaki varlığın hareket alanı daraltılır, bedensel bütünlüğü ihlal edilir ve şiddetin en uç sınırında yaşam sona erdirilir. Ölüm burada yıkıcılığın mutlak noktasıdır; hareketi, özerkliği ve geleceği aynı anda kapatır. İşkence ise bu telosa yaklaşmasına rağmen onu bilinçli biçimde askıda tutar. Ölümü gerçekleştirmeden ölümün bütün ağırlığını şiddetin içine taşır.
Tam da bu askıya alma, yeni bir ontolojik düzen kurar. Şiddet artık ölümle tamamlanmak zorunda değildir. Hatta işkencenin kendi özgül varlığı açısından ölüm tamamlanmaması gereken sonuç haline gelir. Böylece ölüm telos olmaktan çıkar, sınır olur. Şiddet ne kadar ileri gidebileceğini ölüm üzerinden belirler, fakat kendi varlığını koruyabilmek için o sınırın önünde kalır.
İşkence burada ölümcü şiddetten yalnızca negatif biçimde ayrılmaz. “Öldürmeyen şiddet” tanımı yetersizdir; çünkü birçok şiddet biçimi öldürmez. İşkencenin özgüllüğü, ölümü aktif biçimde dışarıda tutarken onun ağırlığını içeride korumasıdır. Bu iki hareket aynı anda gerçekleşir. Ölüm dışlanır fakat unutulmaz; ertelenir fakat etkisizleşmez; gerçekleşmez fakat bütün rejimin anlamını belirlemeye devam eder.
Böylece şiddetin telosu değişir. Öldürmede telos yaşamın sona ermesidir. İşkencede ise telos, paradoksal biçimde şiddetin kendisinin devam edebilmesidir. Sonuçtan süreye, ölümden rejime doğru gerçekleşen kayma tam burada yoğunlaşır. Şiddet kendi sonunu istemek yerine kendi yeniden üretilebilirliğini korur.
Bu yeniden üretilebilirlik acının statüsünü de dönüştürür. Acı sıradan şiddette eylemin sonucu olarak ortaya çıkabilir. İşkencede ise acı hem sonuç hem araç hem zamanın örgütleyicisidir. Şiddet acı üretir; üretilen acı gelecekteki korkuyu büyütür; korku şiddetin sonraki etkisini güçlendirir. Böylece acı kendi kendisini çoğaltan rejimin bileşenine dönüşür.
Hareket de benzer bir dönüşüm geçirir. Nekrofilik yıkıcılık hareketi sona erdirmeye yönelirken işkence, hareketin tamamen sona ermesini istemez. Kurbanın duyması, hatırlaması, beklemesi ve yeni anlara ulaşması gerekir. Dolayısıyla işkence hareketi yok etmek yerine onun özerkliğini yok eder. Canlılık sürer, fakat kendi içsel telosuna göre değil, şiddetin düzeni içinde sürmeye zorlanır.
Bu ayrım, işkencenin ontolojisini klasik nesneleştirme modelinden de farklılaştırır. Ölüm kurbanı tam anlamıyla tepkisiz bir nesneye dönüştürür. İşkence ise kurbanın öznel kapasitesinin tümünü ortadan kaldırmaz; çünkü tam da bu kapasitelere ihtiyaç duyar. Acının hissedilmesi için duyumsama, korkunun mümkün olması için bilinç, zamansal rejimin kurulması için hafıza ve beklenti korunmalıdır. Şiddet böylece özneyi yok etmez; öznel kapasiteyi kendi aleyhine çalıştırır.
İşkencenin radikalliği tam da burada derinleşir. Öldürme öznenin varlığını ortadan kaldırırken işkence öznenin varlığını koruyup varoluş biçimini şiddetin taşıyıcısına dönüştürür. Kurban kendi bedeni, hafızası ve zamanı aracılığıyla şiddetin etkisini taşımaya devam eder. Böylece failin dışsal kuvveti, öznenin içsel süreçlerinde süreklilik kazanır.
Zaman bakımından da aynı niteliksel fark geçerlidir. Ölüm zamanı keser; işkence zamanı ele geçirir. Kurbanın geleceği bütünüyle yok edilmez, fakat geleceğin ne taşıyacağı üzerindeki hakimiyeti zayıflatılır. Şiddet, yeni anların gelmesini engellemez; onların anlamını belirlemeye yönelir. Böylece zaman, yıkımın karşıtı olmaktan çıkarak yıkımın dolaşım alanı haline gelir.
Bu yüzden işkencenin entropik karakteri, klasik nekrofilik yıkımın anti-akış yönelimiyle doğrudan karşıtlık kurar. Nekrofilik arzu süreci kapatmak ve varlığı sabitlemek ister. İşkence ise süreci açık tutar; çözülmenin devam etmesini sağlar. Yıkım sabit bir son durumda değil, zaman içinde büyüyen dağılmada gerçekleşir.
Ölümün durağanlığı ile işkencenin entropik sürekliliği arasındaki fark, iki farklı yıkım ontolojisini karşı karşıya getirir. Birincisinde yıkıcılık hareketi ortadan kaldırarak tamamlanır. İkincisinde yıkıcılık, hareket devam ettiği sürece kendisini yeniden üretir. Birinde ölüm başarının işaretidir; diğerinde ölüm, rejimin artık devam edemeyeceği sınırdır.
Dolayısıyla işkence şiddetin maksimumu değil, şiddetin başka bir örgütlenme biçimidir. Maksimum kavramı aynı ölçek üzerinde daha yüksek dereceyi ima eder. İşkence ise ölçeğin kendisini değiştirir. Şiddetin ne kadar güçlü olduğu sorusundan, şiddetin nasıl sürdüğü; neyi öldürdüğü sorusundan, yaşamın devamını nasıl biçimlendirdiği; ne kadar acı ürettiği sorusundan, acıyı nasıl zaman haline getirdiği sorusuna geçilir.
Bu ontolojik dönüşüm, “şiddet” kavramının kendi sınırlarını da yeniden düşünmeyi gerektirir. Şiddet yalnızca bedene zarar veren kuvvet değildir; karşıdaki varlığın hareketi, zamanı ve kendi varoluşunu sürdürme biçimi üzerinde dışsal egemenlik kurabilen bir ilişkidir. İşkence bu yapıyı en görünür biçimde açığa çıkarır çünkü öldürmeden de varoluşun bütün örgütlenmesine müdahale edilebileceğini gösterir.
Beden burada başlangıç noktasıdır, fakat son nokta değildir. Fiziksel şiddet acıyı üretir; acı dikkati ele geçirir; dikkat zaman algısını dönüştürür; zamanın dönüşümü geleceği daraltır; geçmişin hafızası ve geleceğin beklentisi şiddeti fiziksel müdahaleden bağımsız biçimde taşıyabilir. Böylece tekil bedensel kuvvet, katman katman genişleyen bir ontolojik rejime dönüşür.
İşkence bu nedenle yalnızca daha büyük zarar üretmez; zararın varoluş içindeki dolaşım biçimini değiştirir. Bir yara bedende bulunabilir; işkencenin etkisi ise beden, bilinç, hafıza, gelecek ve ölüm ilişkisi arasında hareket eder. Şiddet tek bir noktaya yerleşmek yerine öznenin bütün varoluş düzenine dağılır.
Frommcu nekrofilik perspektif burada hem korunur hem aşılır. Korunur, çünkü şiddetin temelinde hâlâ canlılığın özerkliğini bastırma, hareketi kontrol etme ve varlığı yıkıma tabi kılma yönelimi vardır. Aşılır, çünkü işkence bu yönelimi ölümde tamamlamaz. Yıkıcılık durağanlığı üretmek yerine çözülmenin sürmesine bağımlı hale gelir.
Dolayısıyla işkence nekrofilik arzunun ortadan kalkması değil, onun yapısal mutasyonudur. Ölüm arzusu ölüm sonucundan ayrıştırılır; yıkım sonucu süreç haline gelir; acı reaksiyondan zamansallığa geçer; hareket yok edilmek yerine denetlenir; yaşam ise şiddetin karşıtı olmaktan çıkarak şiddetin devam koşuluna dönüşür. Aynı yıkıcı içerik, bütünüyle farklı bir ontolojik organizasyonda işlemeye başlar.
Buradan işkencenin temel denklemi çıkar: ölümün ağırlığını taşıyan fakat ölümü gerçekleştirmeyen; hareketi bastıran fakat hareketin devamına ihtiyaç duyan; canlılığı yıkan fakat canlılığın bütünüyle sona ermesine izin vermeyen; acıyı üreten fakat onu tekil reaksiyon olarak bırakmayıp zamana dönüştüren şiddet. Bu karşıtlıklar tesadüfi çelişkiler değildir; işkencenin kendisini mümkün kılan yapısal koşullardır.
İşkence tam da bu nedenle kendi karşıtlarını birlikte taşır. Yıkım ile sürdürme, ölüm ile yaşam, durağanlık ile akış, sonuç ile süreç aynı rejimin içinde birbirine bağlanır. Şiddet bir kutbu diğerinin lehine ortadan kaldırmaz; iki kutup arasındaki gerilimi sürekli üretir. Böylece yaşam ile ölüm arasındaki aralık, şiddetin geçici olarak uğradığı bölge olmaktan çıkıp onun kalıcı çalışma alanına dönüşür.
Klasik nekrofilik şiddetin mantığında yıkım, hareketin sona erdiği anda tamamlanır. İşkencede ise hareketin sona ermesi tamamlanma değil, rejimin çöküşüdür. Bu nedenle şiddet kendi ölümcül potansiyelini bilinçli biçimde dizginler. Yıkım kendisini sona erdirecek mutlaklığa ulaşmak yerine, eksik kalmayı süreklilik koşuluna dönüştürür.
İşkencenin ayrı bir şiddet ontolojisi olması en sonunda tam olarak burada temellenir. Şiddet artık yalnızca varlığı ortadan kaldıran kuvvet değildir; varlığı sürdürerek onun sürme biçimini ele geçiren bir rejimdir. Ölümcü yıkım geleceği yok eder; işkence geleceği koruyup şiddetin alanına çeker. Ölüm hareketi keser; işkence hareketi yıkımın taşıyıcısına dönüştürür. Ölüm acıyı sona erdirir; işkence acının sürebilmesi için ölümü erteler.
Bu nedenle işkencenin mutlaklığı, öldürmeden daha fazla öldürmesinde değil, ölümün gerçekleştirdiği kapanmayı reddedip yıkımı yaşamın kendi süresine yerleştirebilmesinde yatar. Ölüm tek bir anda varlığı sona erdirir; işkence ise varlığın devamını bizzat yıkımın malzemesine dönüştürür. Şiddetin ölümden süreye, sonuçtan rejime ve reaksiyondan zamansallığa geçişi burada tek bir ontolojik formülde birleşir: işkence, yaşamı sona erdirmeden yaşamın akışını yıkımın biçimine dönüştüren şiddettir.
Tepkiniz Nedir?