Dünyanın Çalışma Yasaları — Afrika: Kayıt 7

Afrika'nın son iki haftasını haberler üzerinden değil, haberlerin altında çalışan mekanizmalar üzerinden okuyoruz. Ebola'dan seçimlere, katliam hafızasından kıtasal bütünleşmeye kadar uzanan bu kayıtta; konsolidasyon, boşluk, liderlik, koruma, estetik ve kategori krizleri gibi örüntüler Afrika'nın güncel olayları üzerinden analiz ediliyor.

Tehdidin Çapı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde hızlanan Ebola salgını sonrasında Dünya Sağlık Örgütü'nün ateşkes çağrısı yapması, biyolojik tehditlerin toplumsal sistemler üzerindeki birleştirici etkisini görünür hale getiriyor. Savaşların, etnik çatışmaların, ideolojik ayrışmaların ve siyasal rekabetlerin ortasında yaşayan topluluklar normal şartlarda birbirlerinden ayrışarak hareket ederler. Çünkü sistemin dikkatini içeriye yönelten şey, rakip kümelerin varlığıdır. Enerji, içerideki farklılıkların yönetimine harcanır. Fakat bazı tehditler ortaya çıktığında, ayrışmayı mümkün kılan zeminin kendisi risk altına girer. O andan itibaren çatışmanın konusu değişmeye başlar.

Ebola'nın yarattığı durum budur. Virüs, bir ordunun ilerleyişi gibi sınır kapılarında durmaz; bir ideoloji gibi belirli bir toplumsal kümeye ait değildir; bir siyasal hareket gibi yalnızca belirli aktörleri hedef almaz. Yayılım kapasitesi, tehdidin kapsamını sürekli genişletir. Hastalık Kongo'da ortaya çıkmış olsa da, taşıdığı risk Kongo ile sınırlı değildir. Tehdidin etkilediği küme büyüdükçe, tehdide karşı verilmesi gereken tepkinin kümesi de büyür. Bu nedenle salgın, yerel bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarak Afrika ölçeğinde bir meseleye, ardından küresel bir risk alanına dönüşür.

Sosyolojik açıdan bakıldığında burada çalışan mekanizma son derece yalındır. Bir sistemin içerisindeki aktörler, kendilerini birbirinden ayıran farklılıkları ancak sistemin varlığı garanti altındayken sürdürebilirler. Sistemin bütününü tehdit eden bir unsur ortaya çıktığında ise ayrışma maliyetli hale gelir. Çünkü sistem ortadan kalkarsa, sistem içindeki tüm rekabetler de anlamını yitirir. Bu nedenle büyük tehditler çoğu zaman büyük konsolidasyon çağrıları üretir. Konsolidasyonun nedeni ahlaki uzlaşma değildir; varlığın korunmasına yönelik zorunlu bir yönelimdir.

Dünya Sağlık Örgütü'nün ateşkes talebi de bu mantığın kurumsal ifadesidir. Yapılan çağrı yalnızca çatışmaların insani sonuçlarına yönelik değildir. Asıl mesele, savaşın salgının yayılımını hızlandırması ve salgının da savaşın yarattığı yıkımı katlayarak büyütmesidir. Böylece birbirinden ayrı görünen iki süreç tek bir kriz alanında birleşir. Hastalık yayılırken sağlık çalışanlarının hareket alanı daralır; çatışmalar sürdükçe hastaların takibi zorlaşır; göç hareketleri arttıkça bulaş zincirleri genişler. Ateşkes talebi bu yüzden tıbbi bir öneriden çok, sistemin kendi kendisini koruma refleksidir.

Dikkat çekici olan şey, konsolidasyon çağrısının kapsamının tehdit ile aynı ölçekte büyümesidir. Yerel bir tehdit yerel birlik çağrıları üretir. Bölgesel bir tehdit bölgesel koordinasyon mekanizmalarını harekete geçirir. Ebola gibi kıta ölçeğinde sonuçlar doğurma potansiyeline sahip bir salgın ise ulusların ötesine geçen bir konsolidasyon mantığı üretir. Dünya Sağlık Örgütü'nün söylemi bu nedenle belirli bir hükümete ya da belirli bir silahlı gruba yönelmez; risk alanının tamamına seslenir.

Toplumların ortak değerler üzerinden birleştiği sıkça söylenir. Tarih çoğu zaman bunun tersini gösterir. Değerler farklı yorumlanabilir, farklı biçimlerde yaşanabilir ve farklı çıkarlarla ilişkilendirilebilir. Tehditler ise çok daha somut çalışır. İnsanları aynı biyolojik kırılganlığın içine yerleştirir. Salgınlar, kıtlıklar, büyük çevre felaketleri ve kitlesel yıkım potansiyeli taşıyan krizler bu nedenle sürekli olarak daha büyük birlik alanları üretirler. Ortaklığın kaynağı çoğu zaman ortak ideal değil, ortak risk olur.

Kongo'daki Ebola vakası da aynı mantığı yeniden görünür hale getiriyor. Hastalığın yarattığı tehlike ne kadar geniş bir kümeyi etkiliyorsa, çağrılan birlik de o kadar genişliyor. Bir köyü ilgilendiren mesele köy ölçeğinde kalabilir; bir ülkeyi ilgilendiren mesele ulusal refleksler üretebilir. Fakat Afrika'nın tamamını ve dolaylı biçimde küresel sistemi etkileyebilecek bir salgın, çatışan aktörleri daha büyük bir bütünün parçaları gibi davranmaya zorlar. Virüs burada yalnızca biyolojik bir unsur değildir; parçalanmış yapıların hangi koşullarda yeniden aynı sisteme ait olduklarını hatırladıklarını gösteren bir toplumsal katalizör işlevi görüyor.                                                                                                                                                              

Sınırın Açılması

Kongo Cumhuriyeti'nin 2027 yılından itibaren tüm Afrika vatandaşları için vize zorunluluğunu kaldıracağını açıklaması, ilk bakışta ulaşımı kolaylaştıran teknik bir karar gibi görünebilir. Oysa bu tür kararlar yalnızca insanların bir ülkeden diğerine daha rahat geçebilmesini sağlamaz; aynı zamanda ulus-devlet ile daha geniş kolektif kimlikler arasındaki ilişkinin hangi mantıkla kurulduğunu da görünür hale getirir. Çünkü her ulus, kendi sınırları sayesinde var olan tekil bir siyasal organizasyondur. Sınır, yalnızca güvenlik hattı değildir; bir varlığın kendisini diğer varlıklardan ayırarak tanımlama biçimidir. Bir devletin nerede başlayıp nerede bittiğini gösteren şey tam olarak budur. Sınır ortadan kalktığında yalnızca coğrafi bir çizgi kaybolmaz; o çizgiyle birlikte tekilliğin belirlenme zemini de bulanıklaşmaya başlar.

Buna rağmen hiçbir ulus tamamen kendi içine kapanarak var olamaz. Her devlet, kendisini aşan daha büyük kümelerin parçasıdır. Dil aileleri, kültürel havzalar, ekonomik ağlar, tarihsel deneyimler ve medeniyet alanları, ulusların üzerinde duran daha geniş bütünlükler üretir. Afrika örneğinde bu durum daha da belirgindir. Bir yanda onlarca farklı devlet, yüzlerce etnik yapı, farklı siyasal rejimler ve birbirinden ayrılmış sınırlar bulunur; diğer yanda ise bütün bunların üzerinde dolaşan "Afrika" fikri vardır. Bu fikir herhangi bir ülkeye indirgenemez. Nijerya değildir, Kenya değildir, Kongo değildir, Güney Afrika değildir; fakat bütün bunların toplamından da daha fazlasıdır. Kıtaya ilişkin ortak kader, ortak tarih ve ortak jeopolitik konum hissi bu tümel zemini sürekli yeniden üretir.

Tam da bu nedenle ulus-devlet ile kıtasal kimlik arasında sürekli bir gerilim oluşur. Tekil varlık, ait olduğu bütüne yaklaşmak ister. Çünkü daha büyük bütünlükler, daha büyük hareket alanları ve daha geniş dayanışma imkanları sunar. Fakat bu yaklaşmanın da bir sınırı vardır. Eğer bütünleşme mutlak hale gelirse, tekilliği mümkün kılan ayrımlar ortadan kalkmaya başlar. Bir ulus, kendisini tamamen daha büyük bir yapının içinde eritirse, artık bağımsız bir siyasal özne olarak varlığını sürdüremez. Böylece paradoks ortaya çıkar: Devlet hem bütünleşmek ister hem de bütüne tamamen karışamaz.

Afrika Birliği'nin onlarca yıldır sürdürdüğü entegrasyon projeleri, ortak pazar girişimleri, serbest dolaşım tartışmaları ve bölgesel birlik arayışları bu gerilimin farklı ifadeleridir. Aranan şey ne mutlak ayrışmadır ne de mutlak birleşme. Çünkü her iki uç da sistem açısından sorun üretir. Tam ayrışma durumunda kıta, birbirinden kopuk ve koordinasyonsuz parçalara bölünür. Tam birleşme durumunda ise tekil devletlerin siyasal anlamı aşınmaya başlar. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey, ayrımı koruyarak yakınlaşabilen bir ara formdur.

Vizesiz geçiş tam olarak bu ara formun ürünüdür. Kongo Cumhuriyeti'nin aldığı karar, sınırların ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Pasaportlar varlığını sürdürür, devlet egemenliği devam eder, hukuki yetki alanları korunur, ülke yine ülke olarak kalır. Değişen şey, sınırın işlevinin yeniden tanımlanmasıdır. Sınır artık geçişi engelleyen mutlak bir duvar olmaktan çıkarak, farklı siyasal varlıklar arasındaki kontrollü temas yüzeyine dönüşür. Böylece tekillik korunurken hareket alanı genişletilmiş olur.

Bu nedenle vizesiz dolaşım uygulamalarını yalnızca ulaşım kolaylığı olarak okumak eksik kalır. Asıl mesele, tekillik ile tümellik arasındaki mesafenin yeniden ayarlanmasıdır. Bir devlet kendi varlığından vazgeçmeden daha büyük bir bütünün parçası olabileceğini göstermeye çalışır. Afrika fikri ile ulusal egemenlik arasındaki ilişki, burada sıfır toplamlı bir mücadele gibi değil, sürekli optimize edilen bir denge olarak ortaya çıkar. Kıtasal aidiyet güçlenirken devlet ortadan kalkmaz; devlet korunurken kıtasal birlik fikri de reddedilmez.

Bu yüzden "Afrikalılar için vizeyi kaldırıyoruz" cümlesi, görünürde bürokratik bir düzenleme olmasına rağmen daha derin bir anlam taşır. Söylenen şey yalnızca insanların daha rahat seyahat edeceği değildir. Aynı zamanda Afrika'nın hangi ölçüde ortak bir bütün olarak düşünülebileceğine dair bir öneri sunulmaktadır. Tekil sınırları koruyarak mümkün olan en yüksek bütünleşme düzeyine ulaşma arayışı, modern entegrasyon projelerinin temel mantığını oluşturur. Vizesiz geçiş, sınırın yok edilmesi değil; sınırın, ayrılığı sürdürürken yakınlığı mümkün kılacak şekilde yeniden tasarlanmasıdır.

Kongo'nun kararı bu nedenle yalnızca bir göç veya ulaşım politikası değildir. Kıtasal ölçekte düşünüldüğünde, ulus-devletlerin kendi varlıklarını kaybetmeden daha büyük bir Afrika fikrine ne kadar yaklaşabileceklerini sınayan bir deney olarak da okunabilir. Çünkü siyasal tarihin en kalıcı sorunlarından biri, tekilin tümelle nasıl ilişki kuracağıdır. Ne tamamen içine kapanan devletler uzun vadede geniş ölçekli işbirliği üretebilir ne de kendilerini bütünüyle daha büyük yapılara teslim eden siyasal organizmalar tekilliklerini koruyabilir. Vizesiz dolaşım, bu iki uç arasında kurulan hassas dengeyi görünür hale getiriyor: Ayrılığı ortadan kaldırmadan birlik üretmek.                                                  

Kontrolün Sınırı

Ebola salgınıyla mücadele için açıklanan finansman taahhütlerinin kısa süre içerisinde neredeyse yarıya düşmesi, yalnızca uluslararası yardım sistemindeki bir aksaklığı göstermiyor. Görünür düzeyde mesele para eksikliği gibi görünse de, daha derinde modern dünyanın en güçlü düzenleme mekanizmalarından birinin sınırlarına işaret ediyor. Salgının biyolojik yayılımı ile ona karşı geliştirilen ekonomik ve kurumsal refleks arasındaki mesafe büyüdükçe, kontrol kapasitesinin hangi koşullarda çalıştığı ve hangi koşullarda etkisini kaybettiği daha net görünür hale geliyor.

Albert Hirschman'ın kapitalizme ilişkin temel gözlemlerinden biri, sistemin yalnızca üretim ve ticaret mekanizması olmadığı yönündeydi. Kapitalizm aynı zamanda insan davranışlarını dönüştüren bir disiplin teknolojisi işlevi görüyordu. Tarih boyunca insan topluluklarını harekete geçiren temel dürtülerden biri olan üstün gelme arzusu, doğrudan şiddet üretmek yerine piyasa rekabeti içerisinde sembolik bir forma bürünüyordu. Rakibi öldürmek yerine rakibi geçmek, toprağı işgal etmek yerine pazar payını genişletmek, fiziksel tahakküm yerine ekonomik üstünlük kurmak, bu dönüşümün farklı ifadeleriydi. Kapitalizmin tarihsel başarısının önemli bir kısmı da burada yatıyordu. Sistem, insan davranışlarını ortadan kaldırmadan onları daha yönetilebilir kanallara yönlendirebiliyordu.

Bu nedenle kapitalizm çoğu zaman yalnızca ekonomik bir model olarak değil, kaosun yönetim biçimi olarak da değerlendirilebilir. İçgüdüsel enerjiler tamamen yok edilmez; farklı bir düzleme aktarılır. Rekabet sürer fakat savaş biçiminde değil, fiyatlar, yatırımlar, şirketler ve sermaye akışları üzerinden işler. Arzu sürer fakat doğrudan yağma veya fetih şeklinde değil, büyüme ve genişleme hedefleri aracılığıyla ifade edilir. Sistem, insan doğasını değiştirmekten çok onu rafine etmeye çalışır. Hirschman'ın vurguladığı noktalardan biri de budur: Kapitalizm mükemmel olduğu için değil, alternatiflerine kıyasla daha düşük maliyetli ve daha az yıkıcı çatışma biçimleri üretebildiği için yaygınlaşmıştır.

Ebola örneği bu çerçevede farklı bir sorun alanını görünür hale getiriyor. Çünkü salgın, piyasa mantığına tam olarak indirgenemeyen tehditlerden biridir. Bir şirket rakibiyle mücadele edebilir, bir yatırımcı risk hesaplayabilir, sermaye belirli alanlara yönlendirilebilir; fakat biyolojik bir salgın, piyasa içindeki aktörlerin karşılıklı konumlarından bağımsız olarak çalışır. Virüsün yayılması için fiyat sinyallerine, yatırım teşviklerine veya rekabet mekanizmalarına ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla kapitalizmin başarıyla yönettiği çatışma alanlarının dışında yer alır.

Finansman taahhütlerinin azalması da tam olarak bu kırılmayı görünür kılıyor. Normal şartlarda sistem, dikkatini ekonomik getirisi olan alanlara yoğunlaştırır. Sermaye, kendisini yeniden üretebileceği noktalara akma eğilimindedir. Fakat salgınlar, özellikle de belirli bölgelerde ortaya çıkan ve doğrudan ekonomik değer üretmeyen krizler, bu mantığın dışında kalabilir. Tehlike ortadan kalkmadığı halde ilginin azalabilmesi, risk devam ettiği halde finansmanın küçülebilmesi, kapitalist koordinasyonun her tehdidi aynı yoğunlukta yönetemediğini gösterir.

Daha önemlisi, burada yaşanan şey dışsal bir başarısızlıktan çok içsel bir çözülmedir. Ebola'nın etkisi azalttığı için fonlar düşmüyor; tam tersine salgın büyümeye devam ederken kaynak akışı zayıflıyor. Sistem kendi ilan ettiği önceliği sürdüremiyor. Bu nedenle mesele yalnızca bütçe yetersizliği değil, dikkat ekonomisinin kırılmasıdır. Modern kurumlar belirli bir tehdidi küresel risk olarak tanımlayabiliyor, fakat aynı tehdide uzun süre boyunca aynı yoğunlukta odaklanamıyor. Kriz devam ederken ilgi dağılabiliyor; tehlike sürerken kaynaklar başka alanlara kayabiliyor.

Kontrol dışılık hissi de tam burada ortaya çıkıyor. İnsanlar çoğu zaman kontrolü, bir sorunun tamamen ortadan kaldırılmasıyla ilişkilendirirler. Oysa kontrol duygusunu üreten asıl unsur, sistemin tehdit karşısında istikrarlı ve öngörülebilir tepki verebilmesidir. Bir tehlike devam ederken ona karşı verilen tepkinin zayıflaması, yalnızca sağlık açısından değil, psikolojik ve sosyolojik açıdan da bir kırılma yaratır. Çünkü sistemin tehdidi yönetme kapasitesine ilişkin güven aşınmaya başlar.

Ebola gibi biyolojik krizler bu nedenle modern dünyanın sınır deneylerinden biridir. Sermaye akışları, rekabet mekanizmaları ve kurumsal koordinasyon belirli ölçülerde etkili olabilir; ancak tehdit piyasa mantığına bütünüyle tercüme edilemediğinde sistemin refleksleri zayıflamaya başlar. Kapitalizmin tarihsel başarısı, çok sayıda çatışmayı sembolik rekabet düzlemine çekebilmesinden kaynaklanıyordu. Salgınlar ise rekabetten değil bulaşmadan beslenir. Rakip tanımazlar, pazar tanımazlar, yatırım mantığıyla hareket etmezler.

Ebola fonlarının hızla erimesi, biyolojik riskin ekonomik sistem tarafından tamamen içselleştirilemediğini gösteriyor. Virüsün yarattığı tehlike sürerken kolektif dikkat azalabiliyor; ihtiyaç büyürken kaynak küçülebiliyor. Böyle anlarda görünür hale gelen şey yalnızca bir sağlık krizi değildir. Modern düzenin kontrol kapasitesinin hangi alanlarda güçlü, hangi alanlarda kırılgan olduğunu gösteren yapısal bir sınır çizgisi de ortaya çıkmış olur. Kapitalizm çok sayıda kaos biçimini yönetebilir; fakat her kaos biçimi kapitalist mantığın içine çevrilebildiği ölçüde yönetilebilir. Ebola örneği, çevrilemeyen tehditlerin hâlâ var olduğunu ve sistemin en gelişmiş koordinasyon mekanizmalarının bile belirli noktalarda kendi sınırlarına çarptığını gösteriyor.                                                                                         

Bayramın Kesintisi

Toplumlar yalnızca mekânda değil, zamanda da örgütlenirler. Fakat bütün zaman parçaları aynı değerde değildir. Takvimin büyük kısmı dağılmış hareketlerden oluşurken, bazı günler toplumsal enerjiyi kendisine doğru çekmeye başlar. İnsanlar aynı yönlere hareket eder, aynı nesnelere ihtiyaç duyar, aynı sembollerin etrafında toplanır. Şehirlerin normalde görünmeyen ağırlık merkezleri belirginleşir. Bayramlar, işte bu yoğunlaşmaların en güçlü örneklerinden biridir. Bir toplumun farklı noktalara yayılmış bulunan enerjisi, kısa süreliğine belirli merkezlerde toplanmaya başlar.

Gündelik hayatın olağan ritmi homojen bir karakter taşır. İnsanlar işe gider, mallar dolaşır, ticaret sürer, kurumlar işler ve bütün bu hareketler süreklilik hissi üretir. Bu süreklilik çoğu zaman görünmezdir çünkü herkes onun içerisinde yaşar. Bayram geldiğinde akış ortadan kalkmaz; yön değiştirir. Hareket belirli alanlarda yoğunlaşmaya başlar. Pazarlar büyür, ulaşım ağları farklı biçimlerde çalışır, aile evleri çekim merkezlerine dönüşür, camiler ve kamusal alanlar olağan zamanlarda sahip olmadıkları bir ağırlık kazanır. Homojen dağılımın yerini heterojen yoğunlaşmalar alır.

Bayramın önemi tam da burada ortaya çıkar. Mesele yalnızca dinsel bir ritüelin yerine getirilmesi değildir. Toplum, normal şartlarda içinde kaybolduğu akışı kısa süreliğine askıya alarak kendi üzerine katlanır. İnsanlar yalnızca çalışan, tüketen veya hareket eden bireyler olarak değil; aynı zamanda ortak bir topluluğun üyeleri olarak görünür hale gelirler. Sürekli devam eden dolaşım geçici olarak sembolik bir nitelik kazanır. Toplum, kendi varlığını yeniden temaşa etmeye başlar.

Bu nedenle bayramlar, antropolojik açıdan akışın askıya alınması olarak okunabilir. Askıya alınan unsur hareket değildir; aksine hareket çoğu zaman daha da artar. Değişen şey hareketin mantığıdır. Gündelik hayatın homojen akışı yerini daha yoğun, daha sembolik ve daha kolektif bir zaman örgütlenmesine bırakır. Normal zamanlarda birbirinden kopuk görünen bireyler, mekânlar ve ilişkiler ortak bir ritim altında yeniden birbirine bağlanır.

Böyle dönemlerde meta-irade olarak adlandırılabilecek bir alan oluşur. Toplum artık yalnızca işleyen bir sistem değildir; kendi işleyişini yeniden düzenleyen bir özne gibi davranmaya başlar. Hangi günlerin anlamlı olduğu, hangi davranışların öne çıkacağı, hangi mekânların merkez haline geleceği ve hangi ilişkilerin güçlendirileceği kolektif olarak belirlenir. Toplum, kendi zamanını bilinçli biçimde yeniden kurar.

Mali'de JNIM'in Kurban Bayramı öncesinde uyguladığı abluka bu nedenle yalnızca bir güvenlik veya lojistik meselesi olarak okunamaz. Bamako'da koyun fiyatlarının yükselmesi, ulaşım ağlarının aksaması veya ticaret yollarının kesilmesi görünen sonuçlardır. Asıl müdahale, toplumun kendi zamanını yeniden örgütleme kapasitesine yönelmektedir. Çünkü bayramın gerçekleşebilmesi için belirli yoğunlaşmaların mümkün olması gerekir. İnsanların hareket edebilmesi, hayvanların pazarlara ulaşabilmesi, ailelerin bir araya gelebilmesi ve sembolik merkezlerin işlevlerini sürdürebilmesi gerekir. Abluka tam olarak bu yoğunlaşma noktalarına ulaşan damarları hedef almaktadır.

Bu yüzden yaşanan şey yalnızca ekonomik bir maliyet üretmez. Homojen akışın heterojen yoğunlaşmalara dönüşmesini engelleyen bir müdahale işlevi görür. Toplumun kendi ritmini kurma kapasitesi baskı altına alınır. Bayramın ürettiği meta-irade alanı daraltılır. Kolektif enerjinin belirli merkezlerde toplanması zorlaştıkça, toplumun kendisini yeniden üretme kapasitesi de zayıflamaya başlar.

Silahlı örgütlerin ulaşım ağlarına, pazarlara ve ticaret yollarına yönelmelerinin nedeni de çoğu zaman yalnızca ekonomik zarar vermek değildir. Toplumların kendi bütünlüklerini deneyimledikleri anlar, sıradan günlere kıyasla çok daha yüksek sembolik değer taşır. Bir topluluk yalnızca üretim ve tüketim ilişkileriyle ayakta kalmaz; belirli aralıklarla kendi varlığını teyit etmek zorundadır. Bayramlar bu teyidin en görünür biçimlerinden biridir. İnsanlar aynı ritim altında toplandıklarında, yalnızca bir etkinliğe katılmazlar; aynı zamanda ortak bir dünyaya ait olduklarını yeniden hissederler.

JNIM'in uyguladığı abluka bu açıdan antropolojik bir kriz üretmektedir. Kesilen şey yalnızca yollar değildir. Kesilen şey, toplumun kendi üzerine katlanarak kendisini yeniden kurduğu zaman dilimleridir. Bayramın temsil ettiği heterojen yoğunlaşma alanı zayıfladıkça, kolektif aidiyetin görünür hale geldiği zemin de aşınır. Koyunların pazara ulaşamaması, yolların kapanması veya ticaretin yavaşlaması bu sürecin yalnızca görünen yüzüdür. Daha derinde, gündelik akışın askıya alınmasıyla ortaya çıkan meta-irade alanı baskı altına alınmaktadır. Ablukanın en güçlü etkisi malların dolaşımını değil, toplumsal zamanın dolaşımını kesmesinde ortaya çıkıyor.                                                                                             

Korumanın Sınırı

Bir devletin meşruiyeti çoğu zaman anayasal metinlerde, seçimlerde veya kurumlarında aranır. Fakat bunların tamamından daha eski ve daha temel bir işlev vardır: koruma. Devlet, en ilkel biçimiyle belirli bir insan kümesini dış tehditlerden koruyan organizasyondur. Vergi toplamasının, yasa koymasının, sınır çizmesinin ve bürokrasi üretmesinin altında yatan mantık budur. İnsanlar yalnızca aynı toprak parçasında yaşadıkları için değil, aynı koruma şemsiyesinin altında bulundukları için bir siyasal topluluğun parçası haline gelirler. Bu nedenle koruma meselesi teknik bir konu değil, devlet fikrinin çekirdeğidir.

Koruma mantığı aynı zamanda bir ayrım üretir. Bir devlet herkesi eşit biçimde korumaz; koruduğu belirli bir küme vardır. Vatandaşlık kurumu tam olarak bu nedenle ortaya çıkar. Devletin kaynakları, kurumları, güvenlik aygıtları ve kamusal imkanları öncelikle bu kümenin devamlılığı için çalışır. Siyasal topluluğun sınırı ile koruma yükümlülüğünün sınırı büyük ölçüde çakışır. "Biz" dediğimiz şey yalnızca kültürel veya tarihsel bir aidiyeti değil, aynı zamanda ortak bir koruma rejimini ifade eder.

Kenya'da mahkemenin ABD destekli Ebola karantina tesisi planını askıya alması, bu temel mantığın görünür hale geldiği örneklerden biri olarak okunabilir. Tartışmanın merkezinde sağlık politikası bulunuyor gibi görünse de, gerçekte sorgulanan şey koruma yükümlülüğünün yönüdür. Çünkü önerilen yapı, Kenya topraklarında kurulacak olmasına rağmen öncelikli olarak Amerikan vatandaşlarına yönelik bir işlev taşıyordu. Böyle bir durumda devletin kaynakları, egemenlik alanı ve kamusal kapasitesi, vatandaş olmayan bir kümeye tahsis edilmiş görünmeye başlar.

Sorun yalnızca yabancılara yardım edilmesi değildir. Modern devletler zaten sürekli olarak uluslararası işbirliklerine katılır, yabancıları kabul eder, mültecileri barındırır ve farklı topluluklarla çeşitli ilişkiler kurarlar. Tartışmayı yaratan unsur, öncelik meselesidir. Devletin varlık nedeni olarak görülen koruma işlevinin merkezine başka bir siyasal topluluğun yerleştirildiği algısı oluştuğunda, devlet fikrinin temel koordinatları bulanıklaşmaya başlar.

Çünkü devlet, teorik olarak evrensel bir insani yardım organizasyonu değildir. Eğer böyle olsaydı vatandaşlık ile vatandaş olmama arasındaki ayrım anlamsız hale gelirdi. Devletin sınırları bulunmasının nedeni de budur. Sınırlar yalnızca insanların giriş çıkışını düzenlemez; koruma yükümlülüğünün kapsamını da belirler. Kimlerin öncelikli olduğu, hangi kaynakların kimler için kullanılacağı ve hangi risklerin önce bertaraf edileceği bu ayrım üzerinden şekillenir.

Ebola karantina tesisi tartışmasında ortaya çıkan gerilim de "biz" ve "öteki" arasındaki çizginin bulanıklaşmasından kaynaklanıyor. Devletin asli görevinin kendi vatandaşlarını korumak olduğu düşüncesi ile, küresel sağlık krizlerinin ulusal sınırları aşan niteliği arasında bir çatışma ortaya çıkıyor. Bir tarafta insan hayatını mümkün olduğunca geniş ölçekte koruma ideali bulunuyor; diğer tarafta ise devletin belirli bir siyasal topluluğa karşı taşıdığı öncelikli sorumluluk yer alıyor.

Mahkemenin müdahalesi bu açıdan yalnızca hukuki bir işlem değildir. Aynı zamanda devletin temel paradigmasının yeniden teyit edilmesi olarak da okunabilir. Çünkü önerilen model, koruma yükümlülüğünün merkezini vatandaşlardan uzaklaştırıyor gibi algılanmıştır. Bu algı ortaya çıktığında mesele sağlık politikası olmaktan çıkar ve egemenlik tartışmasına dönüşür. Sorulan soru artık "Bu tesis gerekli mi?" değildir. Sorulan soru, "Bir devlet öncelikle kimi korumakla yükümlüdür?" haline gelir.

Modern dünyada küreselleşme süreçleri bu soruyu sürekli olarak yeniden gündeme getiriyor. Sermaye sınırları aşabiliyor, hastalıklar sınırları aşabiliyor, bilgi sınırları aşabiliyor ve krizler ulusal çerçevelerin dışına taşabiliyor. Buna rağmen devletlerin meşruiyet kaynağı hâlâ büyük ölçüde belirli vatandaş kümelerine yönelik koruma vaadinden besleniyor. Küresel sorunlar ile ulusal koruma yükümlülükleri arasındaki gerilim bu nedenle giderek daha görünür hale geliyor.

Kenya örneğinde askıya alınan şey yalnızca bir tesis planı değildir. Daha derinde, devletin kime ait olduğu ve devlet korumasının hangi kümeye yönelmesi gerektiği sorusu yeniden açılmıştır. Amerikan vatandaşlarına yönelik özel bir düzenlemenin Kenya topraklarında kurulması, vatandaşlık ile egemenlik arasındaki ilişkinin bulanıklaştığı hissini üretmiştir. Mahkemenin kararı da bu bulanıklığı durdurarak, koruma yükümlülüğünün merkezine yeniden siyasal topluluğun kendisini yerleştirme girişimi olarak yorumlanabilir. Çünkü devletler, ancak "biz" ile "öteki" arasındaki ayrımı belirli ölçüde koruyabildikleri sürece klasik anlamda devlet olarak kalabilirler. O ayrım silikleşmeye başladığında, yalnızca bir sağlık politikası değil, devlet fikrinin kendisi de tartışma konusu haline gelir.                                                      

İkiz Estetik

Estetik yargılar üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü aynı sorunun etrafında döner: Güzel olan şey gerçekten güzel olduğu için mi beğenilir, yoksa insanlar onu güzel buldukları için mi güzel kabul edilir? Bu soru, estetiğin en eski gerilimlerinden birini oluşturur. Çünkü estetik deneyim büyük ölçüde bireysel yaşantılarla şekillenir. İnsanların çocuklukları, kültürel çevreleri, karşılaştıkları imgeler, duygusal geçmişleri ve kişisel deneyimleri farklıdır. Bu nedenle estetik alan, çoğu zaman evrensel kurallardan çok tekil deneyimlerin alanı olarak görülür. Aynı esere bakan iki insanın tamamen farklı şeyler hissetmesi, bu yaklaşımın en güçlü dayanaklarından biridir.

Sanatın tarihine bakıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkar. Aynı dönemde yaşayan sanatçılar, aynı toplumsal olaylara maruz kalan insanlar ve hatta aynı akımlar içerisinde yetişen isimler bile çoğu zaman farklı estetik yönelimler geliştirirler. Estetik, bireyselliğin en yoğun hissedildiği alanlardan biri gibi görünür. Çünkü burada nesnel doğrulardan çok öznel deneyimler ön plana çıkar. Bu nedenle estetik alan, insanın tekilliğinin en görünür biçimlerinden biri olarak kabul edilir.

İkizler bu noktada ilginç bir düşünsel problem üretir. Çünkü ikiz paradigması, insan çeşitliliğinin içerisinde mümkün olan en büyük benzerlik deneylerinden biridir. Aynı genetik yapıya sahip olmak, aynı aile ortamında büyümek, benzer sosyal koşullara maruz kalmak ve çoğu zaman benzer kültürel çevrelerde şekillenmek, iki birey arasında olağanüstü bir yakınlık üretir. Buna rağmen ikizler yine de iki ayrı kişidir. Ayrı bilinçlere, ayrı deneyimlere ve ayrı öznel dünyalara sahiptirler.

Tam da bu nedenle ikizler üzerinden estetik düşünmek ilginç sonuçlar doğurur. Eğer estetik tamamen bireysel yaşantının ürünü ise, ikizler arasında bile ciddi farklılıkların ortaya çıkması beklenir. Eğer estetik belirli ölçülerde ortak örüntüler üretebiliyorsa, o zaman ikizler bu ortaklığın en görünür biçimlerinden birine dönüşebilir. Çünkü burada karşı karşıya olunan şey, birbirine mümkün olduğunca benzeyen iki farklı bilinçtir.

Nijeryalı ikiz yönetmenlerin “Clarissa” filmiyle Cannes'da dikkat çekmesi de bu açıdan yalnızca sinema haberi olarak okunmayabilir. Haberin dikkat çekici tarafı yalnızca filmin başarısı değildir. İki farklı öznenin aynı estetik üretimin merkezinde yer alması, estetik yönelimlerin nasıl oluştuğuna dair daha derin sorular açmaktadır. Çünkü burada iki ayrı kişinin ortak bir sanat eserinde buluşması söz konusudur.

Bir filmin ortaya çıkışı zaten başlı başına estetik bir sentez sürecidir. Senaryo, görüntü dili, ritim, kurgu, karakter inşası ve anlatı tercihleri belirli bir estetik yönelimin ürünüdür. Tek bir yönetmenin filmi bile çok sayıda tercihin birleşiminden oluşur. İki yönetmenin ortak üretimi ise daha da karmaşık bir durum yaratır. Çünkü iki farklı bilinç aynı estetik nesne üzerinde uzlaşmak zorundadır.

İkiz yönetmenler söz konusu olduğunda bu uzlaşma farklı bir anlam kazanır. Burada iki ayrı öznenin estetik tercihleri yalnızca müzakere yoluyla birleşmiyor gibi görünür; aynı zamanda ortak bir duyarlılık alanında buluşuyormuş izlenimi yaratır. Bu yüzden insanlar ikiz sanatçılarla karşılaştıklarında bilinçsiz biçimde özel bir ilgi gösterirler. İlgi yalnızca biyolojik benzerliğe yönelik değildir. Daha derinde, iki ayrı bilinç arasında olağanüstü bir estetik uyum ihtimaline yöneliktir.

Belki de bu nedenle ikiz yönetmenlerin ortak üretimi, estetiğin tamamen öznel olduğu fikrini kısa süreliğine askıya alır. İnsan zihni burada ilginç bir olasılık görür: Aynı koşullar altında şekillenen iki ayrı özne, benzer estetik yönelimlere ulaşabiliyor olabilir. Eğer bu mümkünse, estetik deneyimin içerisinde bireyselliğin ötesine geçen bazı ortak örüntüler de bulunuyor olabilir.

Bu durum doğrudan evrensel estetiğin kanıtı değildir. Fakat evrensel estetik arayışının neden hiçbir zaman tamamen terk edilmediğini anlamaya yardımcı olur. İnsanlar estetik deneyimlerin öznel olduğunu kabul ederler; buna rağmen güzel olanın neden güzel bulunduğunu açıklayacak daha derin ilkeler aramaktan vazgeçmezler. Çünkü öznel deneyimlerin içerisinde bile belirli ortaklıklar ortaya çıkmaktadır.

İkiz yönetmenlerin ortak film üretmesi, bu ortaklık arayışının sembolik bir görüntüsüne dönüşüyor. Normal şartlarda iki ayrı birey olarak düşünülen yapılar, estetik düzlemde tek bir üretici merkez gibi görünmeye başlıyor. İki bilinç, tek bir anlatı kuruyor; iki özne, tek bir estetik nesne ortaya çıkarıyor. Böylece dual yapı geçici olarak monal bir yapıya dönüşüyor.

Cannes'daki ilginin bir kısmı da buradan kaynaklanıyor olabilir. Seyirciler yalnızca bir filmi değil, aynı zamanda estetik uyumun sıra dışı bir biçimini görüyorlar. İki ayrı insanın aynı sanatsal yönelime ulaşabilmesi fikri, estetiğin tamamen parçalı ve bireysel olmadığına dair sezgisel bir his üretiyor. Haberin bilinçdışı çekiciliği belki de burada yatıyor: İkizlerin ortak filmi, iki kişinin tek bir estetik irade gibi davranabildiği fikrini görünür hale getiriyor. Bu görüntü ise insan zihninde uzun zamandır varlığını sürdüren başka bir arzuyu besliyor: Dağınık deneyimlerin altında ortak bir estetik düzen bulunabileceği ihtimalini.     

Liderliğin Kaynağı

Siyasal liderlik çoğu zaman kalkınma projeleri, ekonomik vaatler, ideolojik programlar veya kurumsal reformlar üzerinden tanımlanır. Oysa bütün bu katmanların altında çok daha eski bir işlev bulunur. Bir topluluğun lider üretmesinin temel nedeni refah yaratmak değil, önce varlığını koruyabilmektir. Tarih boyunca insanlar liderleri, en parlak fikirleri ortaya koydukları için değil; tehdit karşısında dağınık enerjileri ortak bir yöne kanalize edebildikleri için takip ettiler. Bu nedenle liderlik makamının en ilkel ve en temel işlevi, bir topluluğu tehlike karşısında konsolide etmektir.

Devletlerin ortaya çıkış mantığında da benzer bir yapı bulunur. Güvenlik, çoğu zaman devletin birçok görevinden yalnızca biriymiş gibi anlatılır. Gerçekte ise diğer görevlerin tamamı onun üzerine inşa edilir. Eğitim, sağlık, ekonomi veya hukuk ancak belirli bir güvenlik zemini üzerinde işleyebilir. Topluluk, kendi devamlılığını tehdit altında hissettiğinde dikkatini doğrudan bu tehdide yöneltir. Böyle anlarda liderliğin bütün ikincil tanımları geri çekilir ve makamın çekirdeği görünür hale gelir.

Bu nedenle bir liderin göreve başlarken hangi meseleyi öncelik haline getirdiği önemlidir. Çünkü öncelikler yalnızca politik tercihleri değil, liderliğin kendisini hangi kaynaktan meşrulaştırdığını da gösterir. Yeni göreve başlayan bir siyasal figür ekonomik büyümeden söz edebilir, altyapı yatırımlarından söz edebilir veya sosyal reformlardan bahsedebilir. Fakat tehdit vurgusu yaptığında, liderlik makamını var eden en eski kaynağa geri dönmüş olur. Topluluğun korunması fikri yeniden merkeze yerleşir.

Benin'de göreve başlayan Romuald Wadagni'nin yaşam standartlarının yükseltilmesiyle birlikte güvenliği ve özellikle Sahel'den gelen cihatçı baskıya karşı bölgesel iş birliğini vurgulaması bu açıdan dikkat çekicidir. Çünkü burada yalnızca bir güvenlik politikası açıklanmamaktadır. Aynı zamanda liderliğin hangi ontolojik zemine yaslandığı da görünür hale gelmektedir. Wadagni, görevinin ilk anlarında devlet başkanlığı makamını oluşturan en temel işlevlerden birine işaret etmektedir: topluluğu tehdit karşısında bir arada tutmak.

Sahel bölgesinde son yıllarda ortaya çıkan güvenlik krizleri, tek bir devletin sınırları içerisinde çözülebilecek sorunlar olmaktan çıkmıştır. Silahlı gruplar, kaçakçılık ağları ve cihatçı organizasyonlar ulusal sınırları aşan hareket kapasitesine sahiptir. Tehdit bölgeselleştikçe, ona karşı geliştirilen savunma mekanizmaları da bölgeselleşmeye başlar. Bu nedenle iş birliği çağrısı yalnızca diplomatik bir tercih değildir. Tehdidin ölçeği ne kadar genişliyorsa, konsolidasyonun ölçeği de o kadar genişlemek zorundadır.

Burada ilginç olan, liderliğin özünün de aynı mantıkla çalışmasıdır. Liderlik, dağınık unsurları ortak bir yönelim altında toplama kapasitesidir. Bir tehdit ortaya çıktığında bu işlev görünür hale gelir. Tehdit büyüdükçe konsolidasyon ihtiyacı artar; konsolidasyon ihtiyacı arttıkça liderlik makamı daha merkezi hale gelir. Bu nedenle güvenlik krizleri çoğu zaman liderlik kurumunun en çıplak biçimde ortaya çıktığı dönemlerdir. Çünkü liderliğin varlık nedeni ile topluluğun varlık kaygısı aynı noktada kesişmeye başlar.

Wadagni'nin açıklamalarında görülen bölgesel iş birliği vurgusu da bu nedenle yalnızca stratejik bir tercih olarak okunamaz. Çünkü burada amaç yalnızca askerî koordinasyon sağlamak değildir. Daha geniş ölçekte, farklı siyasal toplulukları ortak bir tehdit algısı etrafında bir araya getirme çabası bulunmaktadır. Tehdit ne kadar ortak hale gelirse, oluşturulan siyasal birlik zemini de o kadar güçlü hale gelir. Liderlik, tam da bu ortaklık hissinin üretildiği noktada işlev kazanmaya başlar.

Göreve yeni başlayan bir liderin güvenlik ve tehdit vurgusuyla konuşmaya başlaması, makamının özüne doğrudan temas etmesi anlamına gelir. Sanki uzun süredir soyut halde bulunan bir ilke yeniden aktüel hale gelmiş gibidir. Liderliği mümkün kılan kaynak görünür olur. Devlet başkanlığı makamı, ekonomik planların, bürokratik düzenlemelerin veya diplomatik girişimlerin ötesinde, topluluğun devamlılığını koruma işlevi üzerinden kendisini yeniden üretir.

Bu nedenle Benin'deki yemin töreni yalnızca iktidarın el değiştirmesi olarak okunamaz. Aynı zamanda liderlik kurumunun kendi kökenine geri dönüşü olarak da değerlendirilebilir. Sahel'den gelen baskı karşısında yapılan iş birliği çağrısı, yeni liderin ilk reflekslerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece liderlik makamı, kendisini var eden en temel ilkeyi yeniden görünür hale getirir: tehdit karşısında dağılmış unsurları ortak bir irade altında toplamak ve topluluğun devamlılığını güvence altına almak.                                                                                                                                                      

Koruyucunun Yükselişi

Bir sistemin neyi koruduğunu anlamak çoğu zaman onun neyi merkeze koyduğunu anlamaktan geçer. Çünkü koruma ilişkisi ilk bakışta oldukça basit görünse de, içerisinde önemli bir hiyerarşi taşır. Koruyucu olan ile korunan olan arasında görünmez bir öncelik sıralaması bulunur. Normal koşullarda koruyucu araçtır, korunan ise amaçtır. Araç kendi başına değer taşımaz; değerini koruduğu şeyden alır. Bir güvenlik sistemi güvenlik için değil, insanların yaşayabilmesi için vardır. Bir devlet devlet olduğu için değil, toplumsal hayatı sürdürebildiği için meşrudur. Bir ordunun değeri de benzer biçimde kendi varlığından değil, koruduğu topluluğun varlığından kaynaklanır.

Bu nedenle koruma mekanizmalarının tamamı teorik olarak ikincil yapılardır. İnsan hayatı, toplumsal süreklilik ve temel ihtiyaçlar birincildir; onları korumak için oluşturulan kurumlar ise türev yapılardır. Normal işleyiş içerisinde bu ayrım görünmez hale gelir. İnsanlar çoğu zaman koruma mekanizmalarının varlığını doğal kabul ederler. Ancak belirli kriz anlarında araç ile amaç arasındaki ilişkinin tersine döndüğü durumlar ortaya çıkabilir. İşte bu anlar, sistemlerin kendi iç mantıkları hakkında en fazla şey söyleyen anlardır.

İnsani yardım kavramı bu açıdan son derece temel bir yere sahiptir. Çünkü insani yardım, insan varlığının en temel ihtiyaçlarına yönelir. Gıda, su, sağlık hizmeti, barınma ve yaşamı sürdürebilmek için gerekli diğer unsurlar, siyasal veya ideolojik tercihlerden önce gelir. İnsan yaşayamadığı takdirde hukuk da, ekonomi de, siyaset de anlamını kaybeder. Bu nedenle insani yardım, toplumsal yapıların en alt katmanında bulunan yaşamsal zorunluluklara temas eder.

Askerî yapıların tarihsel meşruiyeti de nihayetinde aynı zeminden beslenir. Orduların varlık nedeni savaşmak değildir; korumaktır. Savaş, koruma işlevinin belirli koşullar altında aldığı biçimlerden yalnızca biridir. Bir toplum ordu kurarken, aslında kendi varlığını sürdürebilmek için güvenlik mekanizması üretir. Bu nedenle askerî kurumlar teorik olarak insan hayatının ve toplumsal bütünlüğün hizmetindedir.

Güney Sudan'da Sınır Tanımayan Doktorlar'ın (MSF) tüm tarafları insani yardımı askerî amaçlarla kullanmakla suçlaması tam da bu nedenle dikkat çekici bir durum ortaya çıkarıyor. Çünkü burada iki farklı koruma mekanizması karşı karşıya gelmiyor; aynı koruma mantığının iki farklı biçimi arasında bir yer değiştirme yaşanıyor. İnsani yardım da askerî yapı da teorik olarak insanı korumak için vardır. Fakat yardımın askerî amaçlara tabi kılınmasıyla birlikte, bu hiyerarşi tersine dönmeye başlıyor.

Ortaya çıkan durum yalnızca yardımın kötüye kullanılması değildir. Daha derinde, koruyucu ile korunan arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi söz konusudur. İnsanların yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan kaynaklar, artık doğrudan insan ihtiyaçlarına göre değil; askerî hedeflere göre dağıtılmaya başlar. Böylece yaşamı koruması gereken mekanizma, başka bir koruma mekanizmasının hizmetine girer.

Bu noktada bir kategori krizi ortaya çıkar. Çünkü askerî yapının değeri, teorik olarak insan hayatını koruyabilmesinden gelir. Eğer insan hayatını sürdüren temel araçlar askerî amaçların altına yerleştirilmeye başlanırsa, araç ile amaç arasındaki sıralama bozulur. Koruyucu, koruduğu şeyden daha merkezi hale gelir. Güvenlik, yaşamanın önüne geçer. Koruma mekanizması, koruma gerekçesinden daha önemli görünmeye başlar.

Bu tür krizlerde sistem kendi ontolojik önceliklerini kaybetmeye başlar. Normal koşullarda insan yaşamı en üst kategori olarak kabul edilir. Güvenlik, hukuk, siyaset ve askerî organizasyonlar bu yaşamın devamlılığını sağlamak için vardır. Fakat savaş koşullarında zaman zaman bu sıralama tersine dönebilir. İnsanların yaşayabilmesi için gerekli olan kaynaklar, insanların yaşamından daha önemli kabul edilen askerî hedeflerin parçası haline gelir. Böylece araç, amaç üzerinde hâkimiyet kurmaya başlar.

MSF'nin suçlamalarının ağırlığı da tam olarak buradan kaynaklanmaktadır. Sorun yalnızca yardım konvoylarının yönlendirilmesi veya kaynakların belirli gruplar tarafından kullanılması değildir. Daha derinde, insan hayatını koruma iddiasıyla var olan bir yapının, insan hayatının temel ihtiyaçlarını kendi stratejik mantığına tabi kılması bulunmaktadır. Bu durum, koruma mekanizmasının kendi meşruiyet kaynağından uzaklaşmaya başladığını gösterir.

Tarih boyunca birçok kurum benzer dönüşümler yaşamıştır. Devletler zaman zaman vatandaşlarından daha önemli hale gelmiş, hukuk adaletten daha merkezi bir konuma yükselmiş, bürokrasi hizmet ettiği toplumun önüne geçmiştir. Bu örneklerin ortak özelliği aynıdır: Araçlar kendi amaçlarından koparak özerkleşmeye başlar. Başlangıçta belirli bir ihtiyacı karşılamak için kurulan yapı, zamanla kendi devamlılığını ve çıkarlarını merkeze yerleştirir.

Güney Sudan'daki tartışma da bu genel mantığın savaş alanındaki bir versiyonu olarak okunabilir. İnsani yardım ile askerî strateji arasındaki sınır bulanıklaştığında, koruma ilişkilerinin temel hiyerarşisi bozulur. İnsan yaşamını sürdürmek için var olan kaynaklar, yaşamı korumakla yükümlü kurumların hizmetine girmeye başlar. Böylece insanı koruması gereken yapı, insanın kendisinden daha merkezi hale gelir.

Kategori krizinin özü de budur. Bir kurumun ne olduğu ile neyi koruduğu arasındaki ilişkinin tersine dönmesi. İnsani yardımın askerî amaçlara tabi kılınması, yalnızca savaşın yarattığı bir etik sorun değildir; aynı zamanda koruma mantığının kendi içerisinde yaşadığı ontolojik bir kaymadır. Koruyucu, koruduğu şeyin önüne geçtiğinde sistem işlevini tamamen kaybetmez; fakat kendisini meşrulaştıran temel mantıktan uzaklaşmaya başlar. Güney Sudan'daki tartışmanın asıl ağırlığı da tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor.

İradenin Son Sığınağı

İnsan iradesi çoğu zaman mutlak özgürlük alanı gibi düşünülür. Oysa birey, kararlarını hiçbir zaman boşluk içerisinde vermez. Doğduğu andan itibaren dilin, eğitimin, ailenin, hukukun, dinin, medyanın, ekonomik koşulların ve kültürel normların içine yerleşir. Hangi kavramlarla düşüneceğini, hangi davranışların meşru sayılacağını, hangi arzuların teşvik edileceğini ve hangi tercihlerden kaçınacağını büyük ölçüde bu çevresel yapı belirler. Bu nedenle öznenin iradesi hiçbir zaman tamamen saf değildir; her zaman belirli yönlendirmelerin içerisinden geçerek oluşur.

Devlet de bu yönlendirme mekanizmalarının en güçlülerinden biridir. Yasa koyar, eğitim sistemini düzenler, kamusal alanı biçimlendirir, hangi davranışların ödüllendirileceğini ve hangilerinin cezalandırılacağını belirler. Bir toplumun ahlaki koordinatları ile devletin normatif yapısı arasında sürekli bir etkileşim bulunur. Bu açıdan bakıldığında devlet zaten yalnızca güvenlik sağlayan veya hizmet sunan bir organizasyon değildir; aynı zamanda arzu, davranış ve kimlik üreten büyük bir toplumsal mühendislik aygıtıdır.

Fakat bütün bu yönlendirme süreçlerinin bir sınırı vardır. İnsan davranışları ne kadar şekillendirilirse şekillendirilsin, kararın fiilen ortaya çıktığı bir an bulunur. Özne, uzun bir kültürel belirlenim zincirinin içerisinden geçmiş olsa bile, belirli bir noktada tercih eden taraf olarak görünür hale gelir. Kararın kökeninde ne kadar çok dış etken bulunursa bulunsun, kararın gerçekleştiği son an yine de öznenin eylem alanı olarak algılanır. İradeye ilişkin modern anlayışın temelinde de bu varsayım yer alır.

Bu nedenle modern devletler çoğu zaman davranışları dolaylı yollarla yönlendirmeyi tercih ederler. Eğitim verirler, teşvik üretirler, caydırıcılık mekanizmaları kurarlar, kültürel normları desteklerler ve böylece belirli sonuçların ortaya çıkma ihtimalini artırırlar. Fakat öznenin kararını fiilen verdiği son alanın tamamen ortadan kaldırılması, farklı bir müdahale düzeyini temsil eder. Çünkü bu durumda yalnızca tercihleri etkileyen koşullar değil, tercihin kendisi de doğrudan siyasal denetimin konusu haline gelir.

Gana parlamentosunun LGBTQ+ faaliyetlerini kriminalize eden yasayı onaylaması bu açıdan yalnızca bir ahlak politikası veya kültürel muhafazakârlık örneği olarak okunamaz. Daha derinde, devlet müdahalesinin hangi noktaya kadar genişleyebileceğine ilişkin bir tartışmayı görünür hale getirir. Çünkü burada mesele yalnızca belirli kültürel değerlerin teşvik edilmesi değildir. Devlet, yönlendirilmiş iradenin ortaya çıktığı sonucu da doğrudan düzenleme alanına dahil etmektedir.

Toplumsal sistemler normalde belirli davranışları meşru, belirli davranışları gayrimeşru ilan ederek çalışırlar. Bu süreçte özne sürekli olarak yönlendirilir. Ancak yönlendirme ile doğrudan kontrol arasında önemli bir fark vardır. Yönlendirme, kararın ortaya çıkacağı zemini biçimlendirir; kontrol ise kararın ortaya çıktığı noktaya müdahale eder. Birinde öznenin hangi tercihe ulaşacağı etkilenir, diğerinde ise ulaşılan tercihin kendisi siyasal denetimin konusu haline gelir.

Bu nedenle söz konusu yasa, yalnızca belirli davranışların cezalandırılması anlamına gelmez. Aynı zamanda devletin düzenleme kapasitesinin iradenin hangi katmanına kadar uzandığı sorusunu da gündeme getirir. Kültürel belirlenimlerin ürettiği sonuç artık yalnızca toplumsal onay veya toplumsal dışlama mekanizmalarıyla karşılaşmaz; doğrudan hukuki yaptırım alanına taşınır. Böylece öznenin kararının görünür hale geldiği son nokta da kamusal otoritenin müdahale alanı içerisine çekilir.

Devletlerin tarihsel gelişiminde benzer örüntüler sıkça görülür. İlk aşamada davranışları şekillendiren normlar oluşturulur. Ardından bu normları destekleyen kurumsal mekanizmalar geliştirilir. Daha sonra norm ile uyumsuz sonuçların görünürlüğü azaltılmaya çalışılır. Son aşamada ise normla çelişen sonucun kendisi doğrudan düzenleme nesnesine dönüşebilir. Böyle anlarda devlet yalnızca çevreyi düzenleyen bir yapı olmaktan çıkar; çevrenin ürettiği çıktıları da doğrudan denetleyen bir aktöre dönüşür.

Gana'daki yasa etrafında ortaya çıkan tartışmaların yoğunluğu da buradan kaynaklanmaktadır. Tartışma yalnızca belirli bir kimlik veya yaşam tarzı üzerine değildir. Daha derinde, devletin kültürel belirlenim üretme kapasitesi ile öznenin karar alanı arasındaki sınırın nerede çizileceği sorusu bulunmaktadır. Çünkü yönlendirme ile nihai sonuca müdahale arasındaki fark, modern siyasal düzenlerin en temel gerilimlerinden birini oluşturur.

Bu nedenle yaşanan gelişme yalnızca belirli bir toplumsal grubun hukuki statüsüne ilişkin değildir. Aynı zamanda devletin birey üzerindeki etkisinin hangi aşamada sona erdiği veya sona erip ermediği sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Kültürel normların bireyi yönlendirmesi uzun zamandır siyasal düzenlerin olağan işleyişinin parçasıdır. Burada görülen şey ise yönlendirilmiş iradenin ulaştığı sonucun da doğrudan düzenleme alanına dahil edilmesidir. Tartışmanın merkezinde bulunan mesele, tam olarak bu son alanın ne ölçüde siyasal otoriteye açılabileceğidir.                                                           

Dolayımlanmış Güç

Hiçbir devlet, sahip olduğu arzular kadar büyük değildir. Siyasal organizmaların etki alanları ile etki üretme istekleri arasında her zaman bir mesafe bulunur. Her devlet, yalnızca kendi sınırları içerisinde güvenlik sağlayan bir yapı olmak istemez; bulunduğu bölgenin yönünü belirlemek, çevresindeki kararları etkilemek ve mümkün olduğunca geniş bir coğrafyada söz sahibi olmak ister. Güç kavramının doğasında bulunan genişleme eğilimi tam da buradan kaynaklanır. Siyasal varlıklar yalnızca mevcut alanlarını korumaya çalışmazlar; etki alanlarını büyütmeye de yönelirler.

Fakat bu arzu çok hızlı biçimde maddi sınırlarla karşılaşır. Bir devletin askerî kapasitesi sınırlıdır, ekonomik kaynakları sınırlıdır, diplomatik ağırlığı sınırlıdır ve en önemlisi doğrudan yönetebileceği coğrafyanın da bir sınırı vardır. Dünyanın her noktasında doğrudan bulunmak, her krize doğrudan müdahale etmek veya her bölgeyi doğrudan kontrol etmek mümkün değildir. Güç genişlemek ister; kapasite ise onu sınırlar. Uluslararası siyasetin önemli bir bölümü bu gerilim üzerinde yükselir.

Bu nedenle büyük devletler çoğu zaman doğrudan kontrol yerine dolayımlı kontrol mekanizmaları geliştirirler. Bir bölgeyi doğrudan yönetmek yerine o bölgede etkili aktörlerle yakın ilişkiler kurarlar. Her kararı kendileri vermek yerine karar vericiler üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışırlar. Böylece fiziksel olarak bulunmadıkları alanlarda bile siyasal ağırlık üretmeye devam ederler. Güç, doğrudan uygulanmak yerine dağıtılır; fakat dağıtıldığı ölçüde ortadan kalkmaz. Aksine daha geniş bir coğrafyaya yayılma imkânı bulur.

Uluslararası ilişkilerde ittifakların, stratejik ortaklıkların ve uzun vadeli diplomatik ilişkilerin önemli bir kısmı bu mantıkla işler. Çünkü modern dünyada sürekli genişleyen etki alanları, çoğu zaman doğrudan egemenlik kurularak değil; başka aktörler üzerinden nüfuz üretilerek inşa edilir. Bir devlet kendi sınırlarının dışına taşmadan da dışarıda etkili olabilir. Hatta çoğu durumda bu yöntem doğrudan müdahaleden çok daha sürdürülebilir sonuçlar üretir.

Fransa ile Fas arasında hazırlanan yeni anlaşma da bu çerçevede okunabilir. Görünürde mesele ekonomik, diplomatik veya güvenlik alanlarında iş birliğinin derinleştirilmesidir. Fakat daha derinde, etki alanlarının nasıl örgütlendiğine ilişkin klasik bir uluslararası siyaset mantığı çalışmaktadır. Fransa, Kuzey Afrika'da ve Afrika'nın daha geniş bölümlerinde tarihsel olarak önemli bir nüfuza sahip olmuştur. Buna rağmen günümüz dünyasında eski sömürgecilik dönemlerindeki gibi doğrudan belirleyici olabilmesi mümkün değildir. Hem uluslararası sistem buna izin vermez hem de maliyetler bunu sürdürülemez hale getirir.

Bu nedenle doğrudan yönetim mantığının yerini ortaklık mantığı alır. Bölgesel ölçekte etkili olan devletlerle kurulan ilişkiler, nüfuzun yeni taşıyıcılarına dönüşür. Fas'ın son yıllarda Afrika diplomasisinde giderek daha görünür hale gelmesi, Batı Afrika ve Sahel bölgesindeki ilişkilerini genişletmesi ve bölgesel ağırlığını artırması bu açıdan önemlidir. Fransa'nın Fas ile ilişkileri derinleştirmesi, yalnızca iki ülke arasındaki bağların güçlenmesi anlamına gelmez; aynı zamanda etki üretme kapasitesinin bölgesel bir ortak üzerinden yeniden örgütlenmesi anlamına gelir.

Dolayımlanmış güç tam olarak burada ortaya çıkar. Bir devlet, her yerde doğrudan bulunamaz; fakat her yerde etkili olabilecek ilişkiler kurabilir. Böylece dünyanın farklı bölgelerinde karar alma süreçlerine temas etme imkânı elde eder. Güç kendi sınırlarını terk etmeden genişler. Fiziksel olarak yayılmayan etki, ilişkiler ağı üzerinden yayılmaya başlar.

Bu mantık yalnızca Fransa'ya özgü değildir. Büyük güçlerin önemli bir kısmı uluslararası sistem içerisinde benzer yöntemler kullanır. Çünkü modern dünyada küresel etki üretmenin en verimli yollarından biri, doğrudan egemenlik kurmak değil; etkili aktörleri desteklemek, onlarla uyumlu ilişkiler geliştirmek ve belirli bölgelerde nüfuz taşıyıcıları oluşturmaktır. Böylece siyasal enerji, tek merkezden çıkıp çok sayıda düğüm üzerinden dolaşıma girer.

Fransa-Fas yakınlaşmasının arkasındaki daha derin mantık da budur. Bir devletin dünyanın her yerinde bulunma arzusu ile bunu doğrudan yapamamasından kaynaklanan sınırlar arasında kurulan denge görünür hale gelir. Fransa, kendi kapasitesinin sınırlarını aşmadan bölgesel ağırlığını korumaya çalışırken; Fas da bu ilişki sayesinde kendi nüfuz alanını genişletme fırsatı elde eder. Ortaya çıkan yapı, klasik anlamda bir bağımlılık ilişkisinden çok, karşılıklı olarak etki kapasitesini büyüten bir dolayımlama mekanizmasıdır.

Uluslararası siyasette güç çoğu zaman yanlış biçimde yalnızca doğrudan kontrol olarak düşünülür. Oysa en kalıcı nüfuz biçimlerinden biri, başkalarının etkili olduğu alanlarda dolaylı biçimde var olabilmektir. Böylece devlet, bir yandan kendi sınırlarını ve kaynaklarını korur, diğer yandan bu sınırların ötesinde de hissedilebilir olmaya devam eder. Fransa ile Fas arasında hazırlanan yeni anlaşma, gücün doğrudan yayılmak yerine ilişkiler ağı içerisinde dolayımlanarak genişlediği bu mantığın güncel örneklerinden biri olarak okunabilir.                                                                                                                                    

Tikelin Direnci

Bir kıtaya isim vermek kolaydır. O ismin içerdiği bütünlüğü gerçekliğe dönüştürmek ise çok daha zordur. "Afrika" denildiğinde tek bir coğrafi alan, ortak tarihsel deneyimler ve belirli ölçülerde ortak kader hissi çağrıştırılır. Aynı durum Avrupa, Latin Amerika veya diğer bölgesel kimlikler için de geçerlidir. Bu tür üst kimlikler, birbirinden farklı siyasal toplulukları daha büyük bir bütünün parçaları olarak düşünmeyi mümkün kılar. Fakat bu bütünlük fikri ne kadar güçlü olursa olsun, onun altında yaşamaya devam eden uluslar kendi sınırlarını, çıkarlarını ve güvenlik reflekslerini tamamen terk etmezler. Bu nedenle tümel aidiyet ile tekil varlık arasındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz.

Ulus-devletin doğası zaten bu gerilim üzerine kuruludur. Bir yandan kendisini daha büyük yapılara ait hisseder; diğer yandan kendi varlığını korumak zorundadır. Ortak pazarlar kurabilir, bölgesel birlikler oluşturabilir, serbest dolaşımı teşvik edebilir ve ortak kimlik söylemleri geliştirebilir. Fakat tehdit algısı yükseldiğinde veya kaynak paylaşımına ilişkin kaygılar arttığında, ulusal sınırlar yeniden görünür hale gelir. Çünkü devletlerin ilk refleksi, ait oldukları tümeli korumaktan önce kendi tekilliklerini korumaya yönelir.

Afrika Birliği'nin kuruluşundan bu yana kıta siyasetinde güçlü biçimde hissedilen eğilimlerden biri, "Afrikalılık" fikrinin güçlendirilmesidir. Serbest dolaşım projeleri, ortak pazar girişimleri, bölgesel entegrasyon planları ve kıta ölçeğinde geliştirilen diplomatik mekanizmalar bu ideali destekler. Amaç, sömürge döneminden kalan parçalanmış yapıları aşarak daha bütünleşmiş bir Afrika yaratmaktır. Bu nedenle Afrika siyasetinde uzun süredir iki farklı mantık eşzamanlı olarak çalışmaktadır: Afrikalaşma ve uluslaşma.

Bu iki eğilim çoğu zaman birbirini destekler; ancak belirli koşullarda birbirleriyle çatışmaya başlarlar. Özellikle ekonomik baskılar, güvenlik sorunları veya toplumsal huzursuzluklar ortaya çıktığında, üst kimliklerin birleştirici etkisi zayıflarken ulusal refleksler güçlenir. İnsanlar ortak kıtasal aidiyetlerinden çok, ait oldukları devletin sınırlarını ve kaynaklarını düşünmeye başlarlar. Böyle anlarda tümel kimlik geri çekilir, tekil kimlik öne çıkar.

Gana'nın, Güney Afrika'da yükselen göçmen karşıtı gerilimler nedeniyle vatandaşlarını tahliye etmeye başlaması tam olarak bu gerilimin görünür hale geldiği örneklerden biridir. Güney Afrika uzun yıllardır Afrika'nın farklı bölgelerinden gelen göçmenler için önemli bir çekim merkezi olmuştur. Kıta içi hareketlilik, ekonomik fırsatlar ve bölgesel entegrasyon söylemleri bu süreci desteklemiştir. Fakat toplumsal baskılar arttığında ve göçmen karşıtı tepkiler yükseldiğinde, ortak Afrika fikrinin sınırları da görünür hale gelmeye başlar.

Göçmen karşıtı hareketlerin mantığı büyük ölçüde tikel koruma refleksinden beslenir. İş imkanlarının azalması, güvenlik kaygıları veya ekonomik sıkıntılar gibi nedenlerle toplumlar belirli kaynakların paylaşımını tehdit altında hissedebilirler. Böyle durumlarda yabancı olarak görülen gruplar hedef haline gelir. Ortak kıtasal aidiyet söylemi varlığını sürdürse bile, gündelik hayatın baskıları altında daha dar kimlikler güç kazanmaya başlar.

Bu nedenle Güney Afrika'daki gerilim yalnızca bir göç meselesi değildir. Aynı zamanda Afrikalaşma idealinin hangi koşullarda sınırlarına ulaştığını da göstermektedir. Kıta ölçeğinde birlik söylemleri üretmek mümkündür; fakat bu söylemlerin toplumsal düzeyde ne kadar karşılık bulacağı, kriz anlarında ortaya çıkar. Kriz dönemleri, bütünleşme projelerinin gerçek dayanıklılık testleridir. Çünkü insanlar tam da böyle anlarda hangi kimliğe öncelik verdiklerini göstermeye başlarlar.

Gana'nın vatandaşlarını tahliye etmesi de bu nedenle sıradan bir konsolosluk faaliyeti olarak okunamaz. Devlet burada kendi temel işlevlerinden birini yerine getirmektedir: vatandaşlarını korumak. Ortak Afrika fikri ne kadar güçlü olursa olsun, tehdit algısı yükseldiğinde devlet yeniden kendi siyasal topluluğuna yönelir. Böylece ulus-devletin en eski refleksi görünür hale gelir. Kendi vatandaşlarının güvenliği, daha geniş aidiyetlerin önüne geçer.

Bu örnek, tümel ile tikel arasındaki ilişkinin doğasını da ortaya koymaktadır. Tümeller hiçbir zaman tikelleri tamamen ortadan kaldırmazlar. Afrika fikri, Afrika devletlerinin üzerinde duran güçlü bir ideal olabilir; fakat bu idealin taşıyıcıları yine ulus-devletlerdir. Devletler ortadan kalkmadan Afrikalılık var olabilir; ancak Afrikalılık adına devletlerin kendi koruma reflekslerinden vazgeçmesi beklenemez. Çünkü onları devlet yapan şey tam da bu koruma işlevidir.

Güney Afrika'daki gelişmeler ve Gana'nın tahliye kararı, kıtasal bütünleşme projelerinin başarısız olduğunu göstermiyor. Daha çok, bütünleşmenin sınırlarını görünür hale getiriyor. Afrikalaşma ideali yaşamaya devam ediyor; fakat onun altında hâlâ kendi güvenliğini, sınırlarını ve vatandaşlarını önceleyen siyasal yapılar bulunuyor. Kriz anlarında ortaya çıkan şey de tam olarak budur: Tümelin birleştirici çağrısı ile tikelin kendisini koruma refleksi arasındaki kadim gerilim. Bu gerilim ortadan kalkmıyor; yalnızca farklı dönemlerde farklı ağırlıklar kazanıyor.                                                                

Hapishanenin Krizi

Modern iktidarın en dikkat çekici özelliklerinden biri, şiddeti görünmez hale getirmesidir. Eski rejimlerde egemenlik çoğu zaman bedene doğrudan müdahale ederek çalışıyordu. İşkence, idam, teşhir ve fiziksel cezalandırma yalnızca suçluyu cezalandırmıyor; aynı zamanda egemenin gücünü görünür kılıyordu. İktidar, beden üzerinde bıraktığı izlerle konuşuyordu. Michel Foucault'nun dikkat çektiği dönüşüm tam da bu noktada ortaya çıkar. Modern çağla birlikte iktidarın merkezi yavaş yavaş bedenden çekilir ve davranışların yönetimine yönelir. Şiddetin yerini disiplin, cezalandırmanın yerini gözetim, fiziksel müdahalenin yerini ise zaman ve mekân organizasyonu almaya başlar.

Bu dönüşümün en sembolik kurumu hapishanedir. İlk bakışta hapishane, özgürlüğün sınırlandırıldığı bir yer gibi görünür. Fakat modern iktidar açısından asıl işlev bundan daha karmaşıktır. Hapishane yalnızca bireyi kapatmaz; onun zamanını düzenler, mekânını belirler, hareketlerini planlar ve davranışlarını yeniden biçimlendirmeye çalışır. Modern ceza mantığının hedefi bedeni parçalamak değil, özneyi yeniden üretmektir. Bu nedenle hapishane sistemi, klasik egemenlik şiddetinden disiplinci iktidara geçişin en önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilir.

Burada önemli olan nokta, modern iktidarın şiddeti tamamen ortadan kaldırması değildir. Şiddet ortadan kalkmaz; yalnızca ikincil hale gelir. Sistemin temel işleyiş mantığı artık doğrudan fiziksel acı üretmek değildir. Kontrol, süreklilik kazanmış gözetim ağları ve davranış yönetimi üzerinden sağlanır. Bu nedenle modern hapishane, teorik olarak işkence mekanizması değil; disiplin mekanizmasıdır.

Libya'daki Mitiga Hapishanesi hakkında ortaya atılan işkence, tecavüz, köleleştirme ve sistematik zulüm suçlamaları bu açıdan yalnızca insan hakları ihlali olarak okunamaz. Daha derinde, modern ceza mantığının kendi kategorileriyle çelişmeye başladığı bir duruma işaret etmektedir. Çünkü burada yaşanan şey, hapishanenin işlevini yerine getirememesi değildir. Daha radikal bir durum söz konusudur. Disiplin üretmek için tasarlanan kurumun merkezinde, disiplin öncesi dönemin egemenlik teknikleri yeniden ortaya çıkmaktadır.

Başka bir ifadeyle, modern kontrol teknolojisinin merkezinde geleneksel şiddet yeniden belirmektedir. Hapishane, zamanı ve mekânı yönetmesi gereken bir kurumken, bedenin doğrudan hedef haline geldiği bir alana dönüşmektedir. Böyle bir durumda yalnızca suç işlenmiş olmaz; aynı zamanda kurumun ontolojik mantığı da tersine çevrilmiş olur. Disiplin üretmesi gereken yapı, fiziksel tahakküm üretmeye başlar.

Bu nedenle ortaya çıkan durum bir kategori krizi olarak değerlendirilebilir. Çünkü bir kurumun meşruiyeti yalnızca yaptığı işle değil, ne olduğuyla da ilgilidir. Mahkeme yargılar, okul eğitir, hastane tedavi eder, hapishane disipline eder. Bir kurum kendi işlevsel mantığından uzaklaştığında yalnızca görevini kötü yerine getirmiş olmaz; aynı zamanda kendi kategorisini de aşındırmaya başlar. Hapishane işkence merkezine dönüştüğünde, artık yalnızca kötü işletilen bir hapishane değil, başka bir şeye dönüşen bir kurum ortaya çıkar.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin meseleye gösterdiği ilginin arkasında da bu mantık bulunuyor. Çünkü burada yalnızca bireysel suçlar soruşturulmuyor. Cinayet, tecavüz, işkence veya köleleştirme suçlarının her biri tek başına ciddi ihlaller olsa da, bunların hapishane sisteminin merkezinde gerçekleşmesi farklı bir anlam üretiyor. Sistemin meşruiyetini sağlayan strateji tersine dönmeye başlıyor. Kontrol üretmesi gereken yapı, kontrolün ilkel biçimlerine geri dönüyor.

Hegemonik sistemler yalnızca güç kullanarak ayakta kalmazlar; güç kullanım biçimlerini meşrulaştırarak ayakta kalırlar. Modern devletin meşruiyeti de büyük ölçüde bu dönüşüme dayanır. Şiddetin yerine hukuk, keyfiliğin yerine prosedür, işkencenin yerine disiplin koyulduğu iddia edilir. Bu anlatı çökmeye başladığında yalnızca belirli aktörlerin davranışları değil, sistemin kendisini açıklama biçimi de kriz yaşamaya başlar.

Mitiga Hapishanesi dosyası tam da bu nedenle sıradan bir suç dosyasından daha büyük bir anlam taşımaktadır. Çünkü burada tartışılan şey yalnızca belirli kişilerin ne yaptığı değildir. Tartışılan şey, modern ceza kurumunun hangi noktada kendi mantığını terk ederek geçmişin egemenlik tekniklerine geri döndüğüdür. İşkencenin bir hapishanede ortaya çıkması ile işkencenin hapishane mantığının yerine geçmesi arasında önemli bir fark vardır. İkinci durumda sorun artık bireysel sapma olmaktan çıkar ve kurumsal dönüşüme dönüşür.

Libya dosyasında görülen tablo da bu yönde okunabilir. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin müdahalesi, yalnızca ağır suçları cezalandırma girişimi değildir. Aynı zamanda modern kontrol mantığının kendi sınırlarını koruma refleksidir. Hapishane disiplin üretmesi gerekirken şiddet üretmeye başladığında, sistem yalnızca hukuki değil kavramsal bir kriz yaşamaktadır. Müdahalenin nedeni de budur. Çünkü modern iktidar, kendi kurumlarının eski egemenlik tekniklerine dönüşmesine izin verdiği ölçüde, kendisini meşrulaştıran anlatıyı da kaybetmeye başlar.                                                                                  

Boşluğun Varlığı

Devletler yalnızca güç kullanarak var olmazlar; aynı zamanda bütünlük görüntüsü üreterek var olurlar. Haritalar, bayraklar, seçimler, nüfus sayımları, kurumlar ve yasalar bu bütünlük hissinin farklı araçlarıdır. Özellikle seçimler, modern devletlerin kendilerini bir bütün olarak temsil ettikleri en güçlü ritüellerden biridir. Milyonlarca insanın aynı gün içerisinde aynı prosedüre katılması, farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal çerçeve içerisinde birleştiği izlenimini üretir. Bu nedenle seçim yalnızca yöneticilerin belirlendiği teknik bir süreç değil, devletin kendi bütünlüğünü sahnelediği sembolik bir olaydır.

Etiyopya'da yapılan seçimler de biçimsel düzeyde böyle bir işlev görüyor. Abiy Ahmed'in partisinin büyük bir zafer elde etmesi bekleniyor. Sayısal açıdan bakıldığında sonuç büyük ölçüde öngörülebilir görünüyor. Siyasal merkez açısından seçim, güçlü bir meşruiyet üretme kapasitesine sahip. Fakat aynı anda başka bir görüntü de ortaya çıkıyor. Tigray'de oy kullanılamıyor, Amhara ve Oromiya'nın bazı bölgelerinde güvenlik sorunları nedeniyle seçim süreci aksıyor. Böylece seçim, bir yandan devletin bütünlüğünü temsil ederken diğer yandan bu bütünlüğün eksik kaldığı noktaları görünür hale getiriyor.

Burada dikkat çekici olan şey, bu bölgelerin seçim sonucunu doğrudan değiştirecek kapasiteye sahip olup olmamasından bağımsız bir etki üretmesidir. Çünkü mesele matematiksel sonuç değildir. Büyük zafer beklentisi devam etmektedir. Oy kullanılamayan alanlar ortadan kalksa bile seçimin genel yönü büyük ölçüde değişmeyecektir. Buna rağmen bu boşluklar sürekli olarak konuşulmaktadır. Sayısal olarak önemsiz görünen bir eksiklik, sembolik düzeyde beklenmedik ölçüde büyümektedir.

Bu durum modern siyasal temsilin temel özelliklerinden birine işaret eder. İnsan zihni yalnızca var olan şeylerle ilgilenmez; aynı zamanda eksik olan şeylerle de ilgilenir. Hatta bazı durumlarda eksiklikler, varlıklardan daha görünür hale gelir. Kusursuz bir duvarda tek bir çatlak, sağlam kalan binlerce taşın önüne geçebilir. Çünkü boşluklar, yalnızca bulunmadıkları alanı değil, ait oldukları bütünlüğü de görünür hale getirirler.

Devlet açısından bakıldığında seçimler, ülkenin tamamını kapsayan bir siyasal bütünlük iddiası taşır. Her vatandaşın aynı siyasal süreç içerisinde yer aldığı varsayılır. Oy verilemeyen bölgeler bu varsayımı doğrudan yıkmasa bile onun mutlaklığını bozmaya başlar. Böylece devletin temsil ettiği birlik fikri içerisinde bir kesinti oluşur. Bu kesinti, sayısal etkisinden bağımsız olarak dikkat çeker çünkü seçimlerin ürettiği sembolik bütünlük tam da bu noktalarda kırılır.

Ontolojik açıdan ilginç olan nokta burada ortaya çıkar. Boşlukların kendilerine ait olumlu bir içerikleri yoktur. Bir boşluk, varlık değildir; eksikliktir. Kendi başına işlev üretmez, kendi başına eylemde bulunmaz. Buna rağmen siyasal algı içerisinde son derece güçlü etkiler yaratabilir. Çünkü boşluklar çoğu zaman sahip oldukları içerikle değil, ait oldukları bütünde açtıkları yarıkla görünür hale gelirler. İnsan zihni eksikliği yalnızca eksiklik olarak algılamaz; aynı zamanda bir soru olarak algılar.

Bu nedenle oy kullanılamayan bölgeler seçim sonucundan çok seçim anlatısını etkiler. Büyük zafer söylemi devam eder, rakamlar değişmez, siyasal merkez gücünü korur. Fakat aynı anda bir başka soru ortaya çıkar: Eğer devlet gerçekten bütünü temsil ediyorsa, neden bazı bölgelerde bu temsil gerçekleşememektedir? Sayısal sonuç değişmese bile bu soru yaşamaya devam eder.

Burada epistemolojik bir gerilim oluşur. Çünkü bilgi üretim süreçleri çoğu zaman pozitif içerikler üzerine kuruludur. Kaç kişinin oy verdiği, hangi partinin kazandığı, hangi oranların ortaya çıktığı ölçülebilir ve hesaplanabilir verilerdir. Boşluk ise ölçülmesi zor bir olgudur. Ne olduğu değil, ne olmadığı üzerinden tanımlanır. Fakat insan zihni paradoksal biçimde bazen yokluğu da bilgi kaynağı haline getirir. Eksiklik, açıklama talep etmeye başlar.

Bu yüzden büyük zafer ile boşluklar arasında tuhaf bir ilişki ortaya çıkar. Zafer pozitiftir; boşluk negatiftir. Normal şartlarda pozitif olanın negatif olanı bastırması beklenir. Fakat siyasal temsil alanında her zaman böyle olmaz. Negatif unsur, yani eksiklik, kendi başına bir güç haline gelebilir. Çünkü eksiklik dikkat çeker, sorular üretir ve temsil edilen bütünlüğün sınırlarını görünür hale getirir.

Etiyopya seçimlerinde görülen durum da buna benzemektedir. Abiy Ahmed'in partisinin elde etmesi beklenen başarı siyasal düzlemde güçlü bir meşruiyet göstergesi olarak sunuluyor. Fakat Tigray, Amhara ve Oromiya'da ortaya çıkan kesintiler aynı anda başka bir gerçekliği görünür kılıyor. Devletin temsil ettiği bütünlük ile fiilen ulaşabildiği bütünlük arasında bir fark bulunduğunu hatırlatıyor.

Bu nedenle mesele yalnızca seçim güvenliği veya teknik aksaklık meselesi değildir. Daha derinde, modern devletlerin kendilerini nasıl temsil ettiklerine ilişkin bir soruna işaret eder. Bazen bir sistemin gücü, sahip olduğu alanlarla değil; ulaşamadığı alanlarla görünür hale gelir. Boşlukların paradoksal etkisi de buradan doğar. Kendileri hiçbir şey değildirler, fakat ait oldukları bütünün sınırlarını görünür kılabildikleri ölçüde beklenmedik bir ağırlık kazanırlar. Etiyopya seçimlerinde tartışılan şey yalnızca kimin kazandığı değil; hangi boşlukların bu zaferin içine yerleşerek onun mutlaklık iddiasını sınırlandırdığıdır.                                                                                                                                            

Tanıklığın Yükü

İnsanların büyük felaketler karşısındaki ilk tepkilerinden biri, yaşananları anlatma ihtiyacı duymalarıdır. Bu durum yalnızca bilgi aktarma arzusuyla açıklanamaz. Bir savaşın, katliamın veya kitlesel şiddet olayının ardından ortaya çıkan tanıklıklar çoğu zaman basit bir haber verme işlevinin ötesine geçer. Çünkü travmatik deneyimler yalnızca bedeni yaralamaz; bireyin kendisini dünya içerisindeki konumuyla kurduğu ilişkiyi de parçalar. Şiddetin en yıkıcı etkilerinden biri, kişinin yaşadığı acının yalnızca kendisine ait olduğu hissini üretmesidir. Travma çoğu zaman fiziksel zarar kadar, özneyi ortak insanlık alanından koparan bir yalnızlaşma deneyimi de yaratır.

Katliamlar bu sürecin en yoğun biçimlerinden biridir. Çünkü burada yalnızca bireyler hedef alınmaz; aynı zamanda insanların birbirleriyle kurdukları anlam dünyası da parçalanır. Sıradan hayatın temel varsayımları askıya alınır. Güvenlik hissi kaybolur, öngörülebilirlik ortadan kalkar ve insanların birbirlerine yönelik en temel beklentileri çökmeye başlar. Böyle anlarda birey yalnızca acı çekmez; aynı zamanda yaşadığı deneyimin başkaları tarafından tam anlamıyla kavranamayacağı hissine de sürüklenir. Trajedinin yarattığı tekilleşme duygusu buradan doğar.

Bu nedenle tanıklık, yalnızca geçmişte yaşanan bir olayı kaydetme girişimi değildir. Daha derinde, yaşanan deneyimi yeniden ortak insanlık alanına taşıma çabasıdır. Bir kişi yaşadığı felaketi anlattığında yalnızca "ne olduğunu" anlatmaz; aynı zamanda yaşadığı şeyin yalnızca kendisine ait bir gerçeklik olarak kalmamasını ister. Çünkü travmanın en ağır yüklerinden biri, kişinin acısının yalnızca kendi zihninde ve bedeninde sıkışıp kalmasıdır.

Sudan'ın al-Fashir kentinde yaşanan saldırılardan kurtulanların anlatıları da bu açıdan değerlendirilebilir. İlk bakışta bu tanıklıklar, savaş suçlarına ilişkin bilgi sağlayan ifadeler gibi görünür. Gerçekten de öyledir; ancak işlevleri bununla sınırlı değildir. Tanıklıklar aynı zamanda yaşanan trajedinin yalnızca kurbanların kişisel hafızasında kalmaması için ortaya çıkar. Acının bireysel olmaktan çıkarılıp kolektif hafızaya taşınması yönünde bir hareket başlatırlar.

Burada önemli olan nokta, hafızanın yalnızca geçmişi koruyan bir depo olmamasıdır. Kolektif hafıza aynı zamanda hangi olayların insanlık tarafından sahiplenileceğini belirleyen bir mekanizmadır. Bir trajedi yalnızca onu yaşayanların hafızasında kaldığında, belirli ölçüde tekilleşmiş halde varlığını sürdürür. Acı gerçektir fakat aynı zamanda yalnızdır. Oysa kolektif hafızaya dahil edilen bir trajedi, bireysel deneyim olmanın ötesine geçer ve daha geniş bir insanlık anlatısının parçası haline gelir.

Bu nedenle katliam tanıklıkları çoğu zaman adalet talebi kadar tanınma talebi de içerir. Mağdurlar yalnızca suçluların cezalandırılmasını istemezler; yaşadıkları şeyin görülmesini de isterler. Çünkü görülmeyen acı, belirli ölçüde tamamlanmamış bir acıdır. İnsanlar yaşadıkları trajedinin başkalarının dünyasında da yer edinmesini arzu ederler. Bu arzu, kişisel deneyimi ortak deneyime dönüştürme isteğinden kaynaklanır.

Katliamların ardından ortaya çıkan hafıza mücadeleleri de bu nedenle son derece önemlidir. Şiddet olayları yalnızca insanların bedenlerini hedef almaz; aynı zamanda onların tarih içerisindeki yerlerini de tehdit eder. Eğer yaşananlar unutulursa, kurbanların maruz kaldığı yıkım yalnızca fiziksel düzeyde kalmaz; sembolik düzeyde de devam eder. Bu nedenle hafıza oluşturmak, belirli anlamda ikinci bir koruma mekanizması işlevi görür. Kaybedilen hayatlar geri getirilemez; fakat yaşananların insanlığın ortak anlatısına dahil edilmesi mümkündür.

Al-Fashir'den gelen tanıklıkların yarattığı etki de buradan kaynaklanıyor. Bu anlatılar yalnızca Sudan'a ait olaylar olarak kalmıyor; daha geniş bir insanlık hafızasına doğru hareket ediyor. Böylece trajedinin ürettiği tekilleşme hissi kısmen aşılmaya çalışılıyor. Kurbanların yaşadığı deneyim, yalnızca onların taşıdığı bir yük olmaktan çıkıp daha büyük bir kolektif yapının içerisine yerleşiyor.

Travmanın en yıkıcı sonuçlarından biri, kişiyi dünyadan ayırmasıdır. Kolektif hafızanın en temel işlevlerinden biri ise bu ayrılığı tersine çevirmektir. İnsanlık, yaşanan felaketi paylaşarak onu ortadan kaldırmaz; fakat yalnızca mağdurlara ait bir deneyim olmaktan çıkarabilir. Böylece trajedinin yarattığı mutlak yalnızlık hissi belirli ölçüde kırılır. Tanıklıkların gücü de tam burada ortaya çıkar. Çünkü anlatılan şey yalnızca bir katliam değildir; aynı zamanda parçalanmış bireysel deneyimin yeniden tümel insanlık hafızasına dahil edilme girişimidir.

Sudan'dan yükselen bu anlatılar, savaşın yalnızca bedenler üzerinde değil, hafıza üzerinde de mücadele yürüttüğünü gösteriyor. Katliamın ürettiği parçalanma bireyleri yalnızlaştırırken, tanıklık bu yalnızlığı aşmaya çalışan bir köprü işlevi görüyor. Acı paylaşılınca kaybolmaz; fakat yalnızca tek bir öznenin taşıdığı yük olmaktan çıkar. Kolektif hafızanın en derin işlevlerinden biri de budur: trajedinin ürettiği tekilliği yeniden insanlığın ortak alanına geri taşımak.                                                                                     

Salgının Gölgesi

Bazı olaylar yalnızca yaşandıkları yerde kalmazlar. Fiziksel etkileri belirli bir coğrafya ile sınırlı olsa bile, yarattıkları psikolojik dalga çok daha geniş alanlara yayılır. Bunun nedeni yalnızca olayın büyüklüğü değildir. İnsan toplulukları geçmiş deneyimlerini bütünüyle geride bırakmazlar; yaşanan büyük kırılmalar, sonraki olayların algılanış biçimini de değiştirir. Bir olayın anlamı yalnızca kendi içeriğinden değil, insanların onu hangi tarihsel hafızayla karşıladığından da doğar.

Son yıllarda hiçbir küresel deneyim bu durumu pandemi kadar açık biçimde göstermedi. COVID-19 yalnızca bir sağlık krizi değildi. Aynı zamanda insanların dünya algısını dönüştüren kolektif bir deneyimdi. Daha önce belirli ülkelerde ortaya çıkan salgınlar çoğu insan için uzak haberler olarak kalabiliyordu. Pandemi sonrasında ise salgın kavramının kendisi farklı bir psikolojik ağırlık kazandı. İnsanlar artık herhangi bir bölgede ortaya çıkan bulaşıcı hastalığı yalnızca o bölgenin sorunu olarak okumakta zorlanıyorlar. Çünkü yakın geçmişte yaşanan deneyim, yerel görünen bir sağlık krizinin ne kadar kısa sürede küresel bir olaya dönüşebileceğini göstermiş durumda.

Bu nedenle Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde büyüyen Ebola salgını yalnızca Kongo'ya ilişkin bir haber olarak algılanmıyor. Hastalığın ortaya çıktığı coğrafya belirli olsa bile, yarattığı psikolojik etki çok daha geniş bir alana yayılıyor. İnsanların dikkatini çeken şey yalnızca mevcut vaka sayıları değil; geçmişte yaşanan küresel deneyimin bıraktığı hafıza izleri oluyor. Salgın haberi duyulduğu anda, zihin otomatik olarak yakın geçmişteki büyük pandemi deneyimiyle bağlantı kurmaya başlıyor.

Burada çalışan mekanizmanın bir boyutu hafızadır. Pandemi, küresel ölçekte ortak bir travmatik deneyim üretti. İnsanlar kapanmaları, seyahat yasaklarını, sağlık sistemleri üzerindeki baskıyı, ekonomik durgunluğu ve gündelik hayatın aniden değişmesini aynı tarihsel dönemde yaşadılar. Böyle bir deneyimden sonra salgın haberleri yalnızca tıbbi veri olarak algılanmaz. Aynı zamanda geçmişte yaşanmış bir krizin olası geri dönüşünü çağrıştırırlar. Böylece yeni salgınlar, kendi gerçek etkilerinden bağımsız olarak geçmiş krizlerin gölgesini de taşımaya başlar.

Fakat mesele yalnızca pandemi hafızasıyla açıklanamaz. Aynı zamanda küreselleşmenin mantığı da burada belirleyici rol oynar. Modern dünyada coğrafi mesafeler fiziksel olarak ortadan kalkmamış olsa da işlevsel olarak büyük ölçüde daralmıştır. İnsanlar, mallar, sermaye, bilgi ve hastalıklar sürekli hareket halindedir. Bir bölgedeki olayın başka bir bölgeyi etkileyebilmesi için artık çok daha az zamana ihtiyaç vardır. Küreselleşmenin en somut sonuçlarından biri de budur: Yerel olaylar giderek daha az yerel kalabilmektedir.

Salgınlar bu durumun en görünür örneklerinden biridir. Bir virüs ulusal sınırları tanımaz. Pasaport kontrolünden geçmez, vize almaz ve diplomatik engellerle karşılaşmaz. İnsan hareketliliğinin bulunduğu her yerde potansiyel olarak ilerleyebilir. Bu nedenle küreselleşme çağında salgın haberleri yalnızca sağlık haberi değil, aynı zamanda bağlantısallık haberi haline gelir. İnsanlar hastalığın bulunduğu yere değil, kendi yaşadıkları yere ulaşma ihtimaline odaklanmaya başlarlar.

Kongo'daki Ebola vakalarının yarattığı uluslararası ilginin önemli bir kısmı da bu iki dinamiğin kesişiminden kaynaklanıyor. Bir tarafta pandemi hafızasının ürettiği psikolojik hassasiyet bulunuyor. Diğer tarafta küresel dolaşım ağlarının yarattığı somut risk algısı yer alıyor. İnsanlar yalnızca geçmişte yaşananları hatırlamıyor; aynı zamanda günümüz dünyasının yapısal bağlantılarını da hesaba katıyorlar.

Bu durum ulusal sınırların algılanış biçimini de değiştiriyor. Geçmişte devlet sınırları belirli ölçülerde güvenlik hissi üretebiliyordu. Bir sorun başka bir ülkede yaşanıyorsa, onun etkilerinin belirli sınırlar içerisinde kalacağı düşünülebiliyordu. Küreselleşme bu varsayımı önemli ölçüde zayıflattı. Salgınlar, iklim olayları, ekonomik krizler ve dijital bilgi akışları sürekli olarak sınırların geçirgenliğini görünür hale getiriyor. Böylece başka bir ülkede yaşanan olaylar, psikolojik olarak çok daha yakın hissedilmeye başlıyor.

Ebola'nın Kongo'da büyümesi bu nedenle yalnızca epidemiolojik bir gelişme değildir. Aynı zamanda pandemi sonrası dünyanın nasıl düşündüğüne dair bir işarettir. İnsanlık artık salgınları yalnızca tıbbi olaylar olarak değerlendirmiyor. Yakın geçmişte yaşanan küresel deneyim nedeniyle her yeni salgın, potansiyel olarak daha büyük bir hikâyenin başlangıcı gibi algılanabiliyor. Küreselleşmenin ürettiği bağlantısallık ile pandeminin bıraktığı kolektif hafıza birleştiğinde, belirli bir coğrafyada ortaya çıkan sağlık krizi çok daha geniş bir psikolojik etki alanı yaratıyor.

Kongo'daki Ebola haberi bu açıdan yalnızca Afrika'ya ilişkin bir gelişme değil. Aynı zamanda pandemi sonrasında oluşan yeni dünya bilincinin de yansıması. Yerel olanın küresel sonuçlar üretebileceği fikri artık soyut bir ihtimal değil, yakın geçmişte yaşanmış bir gerçeklik olarak hafızalarda duruyor. Bu yüzden salgının yarattığı kaygı yalnızca hastalığın kendisinden değil; dünyanın birbirine ne kadar bağlı hale geldiğini yeniden hatırlatmasından da kaynaklanıyor.                                                                            

Şampiyonun Eksikliği

İnsan zihni kategoriler üretirken belirli bir bütünlük beklentisi taşır. Bir kavram ortaya çıktığında, o kavramın işaret ettiği kümenin gerçekten var olmasını bekler. "Dünya şampiyonu" dendiğinde dünyanın geri kalanının dışarıda bırakılmadığı varsayılır. "En büyük" dendiğinde, kıyaslamaya dahil edilmesi gereken tüm unsurların hesaba katıldığı düşünülür. Kavramların ikna edici olabilmesi için temsil ettikleri küme ile fiilen kapsadıkları küme arasında belirli bir uyum bulunması gerekir.

Futboldaki "Şampiyonlar Ligi" kavramı bu açıdan ilginç bir gerilim üretir. Çünkü isim, son derece kapsayıcı bir bütünlük iddiası taşır. Kavramsal düzeyde bakıldığında "şampiyonlar" kümesi, dünyanın farklı bölgelerindeki tüm şampiyonları çağrıştırır. İnsan zihni doğal olarak böyle bir kategori kurar. Şampiyonların ligi denildiğinde beklenen şey, şampiyonların gerçekten bir araya gelmesidir. Fakat fiili yapıya bakıldığında bunun gerçekleşmediği görülür.

Avrupa'nın ayrı bir Şampiyonlar Ligi vardır. Afrika'nın ayrı bir Şampiyonlar Ligi vardır. Asya'nın, Kuzey Amerika'nın ve Güney Amerika'nın da kendi kıtasal organizasyonları bulunur. Her biri kendi içerisinde son derece prestijlidir. Her biri kendi bölgesinin en üst düzey kulüp organizasyonu olarak çalışır. Fakat kavram ile gerçeklik arasında bir boşluk oluşur. Çünkü "şampiyonlar" adı altında düzenlenen organizasyonların hiçbirinde şampiyonların tamamı bulunmaz.

Bu durum ilginç bir kategori problemi yaratır. Kavramın işaret ettiği bütün ile fiilen kapsadığı alan arasında bir ayrışma ortaya çıkar. Avrupa Şampiyonlar Ligi Avrupa şampiyonlarını bir araya getirir. Afrika Şampiyonlar Ligi Afrika şampiyonlarını bir araya getirir. Fakat "şampiyonlar" kümesinin kendisi hiçbir zaman tam anlamıyla oluşmaz. Her organizasyon kendi içerisinde tamamlanır; ancak daha büyük kategori eksik kalır.

Mamelodi Sundowns'un Afrika Şampiyonlar Ligi'ni kazanması da bu açıdan yalnızca sportif bir başarı olarak okunmayabilir. Çünkü kazanılan unvan son derece güçlüdür; ancak aynı zamanda eksik bir bütünlüğün parçasıdır. Kulüp Afrika'nın zirvesine çıkmıştır fakat "şampiyonlar" kategorisinin tamamına ulaşmış değildir. Bu durum yalnızca Mamelodi Sundowns için değil, tüm kıtasal organizasyonlar için geçerlidir. Her biri kendi bölgesinin en büyüğünü belirler; fakat hiçbirisi tüm kümenin son temsilcisini belirlemez.

Belki de bu nedenle kıtasal şampiyonluklar son derece büyük törenlerle, yoğun sembollerle ve güçlü anlatılarla çevrelenir. Kupalar büyür, kutlamalar büyür, medya ilgisi büyür ve organizasyonlar sürekli olarak kendi prestijlerini yeniden üretirler. Bu yalnızca sportif heyecanın sonucu değildir. Aynı zamanda eksik kalan bütünlüğün yarattığı boşluğu doldurma girişimi olarak da okunabilir.

Çünkü insan zihni kategorik eksiklikleri kolay kolay kabul etmez. Bir küme eksik kaldığında, onun yerine sembolik telafiler üretmeye başlar. Organizasyonun büyüklüğü, törenlerin ihtişamı ve şampiyonluğun vurgulanışı belirli ölçüde bu telafi mekanizmasının parçası haline gelir. Kıtasal şampiyonluklar sürekli olarak kendi önemlerini yeniden ilan etmek zorundadırlar. Çünkü kavramsal düzeyde daha büyük bir kümenin varlığı hissedilmeye devam eder.

Bu nedenle her kıtasal Şampiyonlar Ligi, bilinçdışı düzeyde ilginç bir görev üstlenir. Bir yandan gerçekten büyük bir organizasyondur; diğer yandan daha büyük bir organizasyonun yokluğunu taşır. Şampiyonların tamamının buluştuğu nihai küme bulunmadığı için, her bölgesel organizasyon kendi merkeziliğini daha güçlü biçimde vurgulamak zorunda kalır. Adeta "esas şampiyonluk burada" fikri sürekli yeniden üretilir.

Futbol dünyasının uzun yıllar boyunca Kulüpler Dünya Kupası gibi organizasyonlara önem vermeye çalışmasının nedenlerinden biri de budur. Çünkü zihnin talep ettiği kategori ile mevcut yapı arasındaki boşluk hissedilmektedir. Şampiyonlar gerçekten karşılaşmalıdır. Avrupa'nın şampiyonu, Afrika'nın şampiyonu, Güney Amerika'nın şampiyonu ve diğer bölgelerin temsilcileri aynı düzlemde buluşmalıdır. Aksi halde "şampiyonlar" kategorisi tamamlanmamış halde kalır.

Mamelodi Sundowns'un zaferi bu yüzden iki farklı anlam taşır. Bir tarafta son derece somut ve hak edilmiş bir başarı bulunmaktadır. Afrika'nın en büyük kulüp organizasyonunun zirvesine çıkılmıştır. Diğer tarafta ise daha büyük bir kategorinin eksikliği hissedilmektedir. Kazanılan kupa güçlüdür; fakat kavramsal olarak daha büyük bir kümenin varlığı da sürekli olarak ufukta durmaktadır.

Şampiyonlar Ligi kavramının ürettiği paradoks tam olarak burada ortaya çıkar. Her kıta kendi şampiyonlarını belirler, fakat şampiyonların kendisi hiçbir zaman bütünüyle bir araya gelmez. Böylece kavram ile gerçeklik arasında kalıcı bir boşluk oluşur. Kıtasal organizasyonların büyüklüğü ve görkemi yalnızca başarıyı kutlamak için değil, aynı zamanda bu boşluğu görünmez hale getirmek için de çalışır. Çünkü "şampiyonlar" denildiğinde insan zihni hâlâ daha büyük, daha kapsayıcı ve gerçekten tüm şampiyonları içeren bir küme aramaya devam etmektedir.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow