Dünyanın Çalışma Yasaları — Orta Doğu: Kayıt 6

Orta Doğu’daki son gelişmeler, olayların değil onları mümkün kılan yapıların okunmasıyla çözülür; bu metin, gerilimin nasıl üretildiğini ve yönetildiğini ortaya koyar.

Askı

Uluslararası ilişkiler çoğu zaman “eylem” üzerinden okunur; saldırılar, anlaşmalar, görüşmeler, yaptırımlar… Oysa bu yüzeyin altında işleyen asıl mantık, eylemin kendisinde değil, eylemin askıya alınabilmesinde yoğunlaşır. Gerçek irade, bir şeyi yapmakla değil, onu yapmamayı seçebilmekle belirginleşir. Çünkü eylem çoğu zaman koşulların zorladığı bir tepki olarak ortaya çıkabilir; fakat askıya alma, doğrudan kontrolün ve yönlendirme kapasitesinin ifadesidir. Bu nedenle hâkimiyetin en berrak formu, hareket etmekte değil, hareketi durdurabilme yetisinde görünür hale gelir. Askıya alma, yalnızca bir gecikme değildir; süreci yeniden çerçeveleyen, zamanı bir araç haline getiren aktif bir müdahaledir.

Trump’ın Pakistan’daki İran görüşmeleri için planlanan elçi temasını iptal etmesi bu çerçevede basit bir diplomatik geri adım ya da kopuş olarak okunamaz. Burada gerçekleşen şey, diplomasi hattının tamamen kapatılması değil; bilakis, o hattın ne zaman açılıp ne zaman kapatılacağının tek taraflı biçimde belirlenmesidir. Elçi gönderilseydi görüşme başlayacak, yani süreç belirli bir akışa girecekti. Tam tersi şekilde, diplomatik ilişki tamamen kesilseydi bu da açık bir kopuş anlamına gelecekti. Fakat iptal kararı bu iki uç arasında üçüncü bir alan üretir: temasın ne gerçekleştiği ne de tamamen ortadan kalktığı, askıya alınmış bir eşik durumu. Bu eşik, görünürde pasif gibi dursa da aslında en yoğun güç biçimlerinden birini barındırır; çünkü taraflardan biri yalnızca eylemi değil, eylemin ihtimalini kontrol etmeye başlar.

Bu noktada diplomasi, çözüm üretme aracı olmaktan çıkar ve zamanın yönetimi üzerinden işleyen bir baskı mekanizmasına dönüşür. Görüşmenin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi artık ikincil bir meseledir; asıl belirleyici olan, görüşmenin ne zaman mümkün olacağına kimin karar verdiğidir. ABD burada İran’a doğrudan bir yaptırım uygulamadan, askeri bir müdahalede bulunmadan ya da masayı tamamen devirmeden, daha ince bir güç formu devreye sokar: askıya alma iradesi. Bu irade, süreci durdurmakla kalmaz, aynı zamanda karşı tarafı sürekli bir belirsizlik alanında tutar. Belirsizlik ise pasif bir durum değil, aksine yoğun bir kontrol aracıdır; çünkü karşı tarafın stratejik hamlelerini netleştirmesini engeller ve onu sürekli bir bekleme pozisyonuna iter.

Dolayısıyla güç, bu süreçte somut bir eylemde değil, eylemin ertelenmesinde yoğunlaşır. Harekete geçen taraf çoğu zaman koşullara tepki verirken, askıya alan taraf koşulları belirleyen konuma yerleşir. Trump’ın elçiyi iptal etmesi bu anlamda bir “iptal” değil, diplomatik zamanın tek taraflı olarak dondurulmasıdır. Zamanın akışını kesintiye uğratmak, yalnızca süreci yavaşlatmaz; sürecin yönünü, ritmini ve anlamını yeniden tanımlar. Bu nedenle askıya alma, basit bir gecikme değil, doğrudan bir hâkimiyet ilanıdır.

Burada gördüğümüz tablo, ne klasik anlamda bir çatışma ne de geleneksel bir müzakere formudur. Daha ziyade, eylem ile eylemsizlik arasına yerleşmiş, sürekli ertelenen ve bu erteleme üzerinden güç üreten bir ara durum söz konusudur. Bu ara durum, taraflar arasındaki ilişkiyi belirleyen temel eksene dönüşür: biri hareket etmek zorunda kalırken, diğeri hareket etmeme lüksünü kullanarak süreci şekillendirir. Böylece diplomasi, sonuç üretmekten çok, ihtimali askıda tutarak baskı kuran bir zamansal hâkimiyet mekanizmasına evrilir.                                                                                                                                  

Casus

Siyasal düzenler casusluğu çoğu zaman bilgi ihlali olarak tanımlar; sırların dışarıya taşınması, güvenlik zafiyeti, istihbarat sızıntısı gibi kategorilerle açıklar. Oysa casusluk, yalnızca bilgiye ilişkin bir mesele değildir. Casus, içeri ile dışarı arasındaki sınırı ihlal eden bir figür olmanın ötesinde, bu sınırın kendisini belirsizleştiren bir operatör olarak işlev görür. Dışarıdan içeriye sızar, içerinin bilgisini dışarıya taşır ve böylece iki alan arasında geçirgen bir hat oluşturur. Bu hat, yalnızca veri akışını değil, aynı zamanda ontolojik ayrımı da aşındırır. Çünkü bir sistemin varlığını sürdürebilmesi için “içerisi” ile “dışarısı” arasında net bir ayrım kurması gerekir; casus bu ayrımı fiilen iptal eder.

İran’da İsrail adına casuslukla suçlanan kişilere yönelik idamların gerçekleştirilmesi, bu bağlamda yalnızca cezalandırıcı bir güvenlik refleksi olarak okunamaz. Burada hedef alınan şey, bilgi sızıntısının kendisinden ziyade, sistemin sınırlarının çözülme ihtimalidir. Casus figürü, içerinin dışarıya açılması anlamına geldiği ölçüde, dizge-içi bütünlüğün varoluşsal sürekliliğini tehdit eder. Bu tehdit, fiziksel bir saldırıdan daha derindir; çünkü sınırın nerede başladığı ve bittiği belirsizleştiğinde, sistem kendisini tanımlama kapasitesini yitirir. Bu nedenle verilen tepkinin büyüklüğü, yalnızca suçun ağırlığıyla değil, tehdidin ontolojik boyutuyla ilişkilidir. İdam, bu noktada yalnızca bir cezalandırma değil, sınırın yeniden çizilmesi ve mutlaklaştırılmasıdır.

Casusluk bu anlamda ikili bir işlev taşır. Yerel düzen açısından casus, en büyük tehdit figürüdür; çünkü içeriyi dışarıya açarak sistemin kapalı devre işleyişini bozar. İçerinin dışarıyla birleşmesi, yalnızca bilgi akışını değil, aynı zamanda egemenliğin dayandığı ayrım ilkesini de zedeler. Bu yüzden casusa verilen tepki, çoğu zaman orantısız görünen bir şiddet içerir; zira ortada yalnızca bir ihlal değil, düzenin kendisini mümkün kılan sınırın çözülmesi riski vardır. Devlet, bu riski ortadan kaldırmak için en uç şiddet formuna başvurur ve sınırı ölüm üzerinden yeniden sabitler.

Buna karşılık evrensel düzlemde casus figürü farklı bir anlam kazanır. Evrensel düzen, tekil yapıların katı sınırlarını gevşetmesi ve mümkün olduğunca birbirine açılması üzerine kurulur. Bu perspektiften bakıldığında casus, sınırları aşan ve alanlar arasında geçişi mümkün kılan bir operatör haline gelir. Yerel düzenin düşmanı olan bu figür, evrensel düzeyde birleştirici bir işlev görebilir. Çünkü evrensel olan, tekil yapıların erimesi ve birbirine bağlanmasıyla oluşur; casusluk ise tam olarak bu bağlanmayı, her ne kadar yasa dışı ve gizli bir biçimde olsa da, fiilen gerçekleştirir.

Neticede bu gerilim, yerel ile evrensel arasındaki temel çelişkiye işaret eder. Yerel düzen, varlığını sürdürebilmek için sınırlarını sertleştirmek ve içeriyi dışarıdan ayırmak zorundadır. Evrensel düzen ise bu sınırların gevşemesi ve akışkan hale gelmesiyle mümkün olur. Casus, bu iki yönelimin kesişim noktasında yer alır: bir yandan yerel için en büyük tehdit, diğer yandan evrensel için en etkili geçiş mekanizmasıdır. İran’daki idamlar bu gerilimin somut bir tezahürü olarak okunabilir; bir tarafta sistemin kendi varoluşunu koruma refleksi, diğer tarafta bu refleksin evrensel normlar tarafından sorgulanması. Casus figürü, yalnızca bir suç kategorisi olmaktan çıkar ve sınır, egemenlik ve evrensellik arasındaki derin ontolojik çatışmanın merkezine yerleşir.                                                                               

Engelleme

Saldırı çoğu zaman sonuç üzerinden değerlendirilir; bir hedefe ulaşıp ulaşmadığı, ne kadar hasar verdiği ve neyi yok ettiği belirleyici kabul edilir. Oysa engellenen saldırılar, bu klasik değerlendirme çerçevesini tersine çevirir. Bir saldırı gerçekleşir, engellenir ve fiziksel yıkım üretmeden sona erer. Yüzeyde bakıldığında bu durum “başarısız saldırı” gibi görünür; fakat ontolojik düzlemde bambaşka bir yapı ortaya çıkar. Çünkü engellenen saldırı ortadan kalkmaz, aksine tekrar edilebilir bir olasılık olarak sistemin içine yerleşir ve kalıcı hale gelir.

İsrail ordusunun Lübnan’dan kuzey İsrail’e geçen fırlatmaların engellendiğini açıklaması, bu yapının somut bir tezahürüdür. Burada saldırı başarısız olmamış, yalnızca hedefe ulaşamamıştır. Füze düşmemiş olabilir; ancak saldırı eylemi gerçekleşmiş ve sistemin bir parçası haline gelmiştir. Bu durum, güvenlik söyleminin temel bir paradoksunu açığa çıkarır: “engelledik” ifadesi, bir yandan savunmanın çalıştığını ilan ederken, diğer yandan saldırının sürekliliğini de doğrular. Böylece savunma, tehdidi ortadan kaldıran bir mekanizma olmaktan çıkar ve onun varlığını sürekli görünür kılan bir yapıya dönüşür.

Graham Harman’ın nesne yönelimli ontolojisi üzerinden bakıldığında, durum daha derin bir anlam kazanır. Harman’a göre hiçbir varlık diğerine doğrudan temas etmez; varlıklar arası ilişki her zaman dolaylıdır ve nesnelerin içsel yapısı bu dolayım tarafından korunur. Bu çerçevede “gerçek saldırı” olarak düşünülen tekil yıkım anı, aslında bir tür yüzeysel etkileşimdir; gerçekleşir ve sona erer, kalıcı bir dönüşüm üretmeyebilir. Buna karşılık sürekli engellenen saldırılar, doğrudan bir yıkım yaratmasa da, ontik birimin iç yapısını zamanla dönüştürür. Çünkü bu tekrar, sistemin kendisini yeniden organize etmesine, savunma reflekslerini kalıcılaştırmasına ve varoluş biçimini değiştirmesine yol açar.

Bu dönüşüm, şiddetin klasik anlamını yeniden tanımlar. Şiddet, yalnızca fiziksel yıkım üretmekten ibaret değildir; asıl etkisi, bir varlığın içsel yapısını değiştirme kapasitesinde yatar. Tekil bir saldırı, kısa süreli bir etki yaratabilir; fakat sürekli engellenen saldırılar, bir süreklilik üretir ve bu süreklilik, varlığın kendisini yeniden yapılandırmasına neden olur. Böylece şiddet, olay olmaktan çıkar ve sistemin işleyişine içkin bir süreç haline gelir. Engellenen saldırı, artık dışsal bir tehdit değil, sistemin içinde işleyen bir unsur olarak varlığını sürdürür.

Bu nedenle engelleme, yalnızca bir savunma pratiği değil, aynı zamanda bir üretim mekanizmasıdır. Her engelleme, saldırının ortadan kaldırılması değil, yeniden üretilmesidir. Saldırı engellendikçe, onun ihtimali kalıcılaşır ve sistem bu ihtimale göre şekillenir. Böylece tehdit, geçici bir olay olmaktan çıkar ve ontolojik bir özellik kazanır. Varlık, artık yalnızca kendi içsel yapısıyla değil, sürekli engellenen saldırıların yarattığı gerilimle birlikte tanımlanır.

Engellenen saldırı, yok edilmez; sistemin kalıcı parçası haline gelir. Bu kalıcılık, doğrudan yıkımın ötesinde bir etki üretir. Şiddetin gerçek gücü, hedefi yok etmekte değil, hedefin kendisini yeniden kurmaya zorlayan bu dönüşüm kapasitesinde yatar. Böylece saldırı ve savunma arasındaki ayrım bulanıklaşır; engelleme, yalnızca koruyan bir mekanizma değil, aynı zamanda varoluşu yeniden biçimlendiren bir süreç haline gelir.                                                                                                              

Tehdit

Şiddet çoğu zaman sonuçları üzerinden okunur; ölüm, yıkım ve fiziksel kayıplar, eylemin ağırlığını belirleyen nihai göstergeler olarak kabul edilir. Oysa bu yaklaşım, şiddetin en belirleyici boyutunu gözden kaçırır. Ölüm, ontolojik olarak deneyimlenebilir bir olgu değildir; çünkü deneyimin kendisini mümkün kılan yapı, ölüm anında ortadan kalkar. Bir varlık öldüğü anda, o ölümün deneyimi gerçekleşmez; yalnızca tüm deneyimlerin kesildiği bir sınır ortaya çıkar. Bu nedenle ölüm, hissedilen değil, hissedilebilir olanın tamamen sona erdiği bir noktadır. Bu durum, şiddetin etkisinin doğrudan ölümde değil, ölümle kurulan ilişki biçiminde aranması gerektiğini gösterir.

İsrail’in Hizbullah hedeflerine yönelik “güçlü saldırılar” yapacağını duyurması, bu bağlamda yalnızca askeri bir eylemin habercisi değildir. “Güçlü” ifadesi, fiili saldırının ötesinde bir etki alanı üretir; çünkü bu söylem, ölümün kendisini değil, ölüm ihtimalini dolaşıma sokar. Şiddet burada yalnızca gerçekleştiği anda değil, gerçekleşme ihtimali üzerinden işlemeye başlar. Böylece saldırı, belirli bir anla sınırlı kalmaz; zamana yayılmış bir gerilim üretir. Bu gerilim, bireylerin ve toplulukların yaşamını sürekli bir belirsizlik ve tehdit algısı içinde yeniden şekillendirir.

Ölümün doğrudan deneyimlenememesi, onun psikolojik düzeyde farklı bir biçimde yeniden üretildiğini gösterir. Bir bireyin ölüme dair yaşayabileceği tek şey, ölmek değil, her an ölebileceğini hissetmektir. Bu his, süreklilik kazandığında, tekil bir olaydan çok daha yoğun bir etki yaratır. “Güçlü saldırı” söylemi, tam olarak bu sürekliliği tetikler; belirli bir anda gerçekleşecek bir eylemden ziyade, her an gerçekleşebilecek bir ihtimal üretir. Böylece ölüm, zamana sıkışmış bir son olmaktan çıkar ve süreklilik taşıyan bir deneyim haline gelir.

Bu noktada şiddetin yapısı tersine döner. Fiziksel saldırı, belirli bir anda gerçekleşir ve etkisi o anla sınırlıdır; oysa tehdit, zamana yayılan bir durum üretir. Ölüm gerçekleştiğinde deneyim sona ererken, ölüm tehdidi var olduğu sürece deneyim devam eder. Bu nedenle tehdit, şiddetin deneyimlenebilir en yoğun formunu oluşturur. Ölüm, şiddetin tamamlanmış hali olarak varlığını sürdürür; ancak bu tamamlanma, deneyimin sona ermesiyle birlikte etkisini sınırlı bir anla kısıtlar. Buna karşılık tehdit, tamamlanmamış ama sürekli işleyen bir şiddet biçimi olarak çok daha geniş bir etki alanına yayılır.

Tehdit, şiddetin türevi değil, bizzat kendisidir. Fiziksel eylem, yani saldırı, bu yapının doğrulayıcı momenti olarak işlev görür. Saldırı gerçekleştiğinde, tehdit söyleminin boş olmadığı kanıtlanır; fakat şiddetin asıl etkisi, bu doğrulamadan önce ve sonra, sürekli olarak hissedilen ihtimalde yatar. Böylece saldırı, sistemin çalıştığını gösteren bir işaret haline gelirken; tehdit, bu sistemin kendisi haline gelir. Şiddet, olay olmaktan çıkar ve süreklilik taşıyan bir duruma dönüşür.

Hizbullah hedeflerine yönelik saldırı söylemi de bu dönüşümü açık biçimde ortaya koyar. Hedefler belirli ve sınırlı görünse de, bu söylemin ürettiği etki coğrafi sınırları aşar. Tehdit, belirli noktalarla sınırlı kalmaz; tüm bölgeye yayılan bir atmosfer üretir. Bu atmosfer, yalnızca fiziksel güvenliği değil, gündelik yaşamın tüm ritmini etkiler. İnsanlar yalnızca saldırının gerçekleştiği anla değil, her an gerçekleşebileceği ihtimaliyle yaşar. Bu da şiddetin, fiziksel bir eylem olmaktan çok, algısal ve zamansal bir yapı olarak işlediğini gösterir.

Şiddetin en güçlü hali, gerçekleşmiş eylem değil, sürekli gerçekleşecekmiş gibi hissedilen durumdur. Ölüm, nihai kesinti olarak varlığını sürdürür; ancak onun gerçek etkisi, bu kesintinin her an mümkün olduğu duygusunun yayılmasıyla ortaya çıkar. Bu nedenle “güçlü saldırı” gibi ifadeler, yalnızca askeri bir kapasiteyi tanımlamakla kalmaz; ölümün deneyimlenebilir en yoğun biçimini, yani sürekli hissedilen tehdidi üretir.                                                                                                                                  

Çoğalma

Savaşın klasik tasvirinde düşman tekildir; sınırın ötesinde konumlanan, dışarıya ait bir varlık olarak belirir ve bu konum, onu diğerlerinden ayıran bir bütünlük yanılsaması üretir. Dizge-dışı olan, birbirinden kopuk ontik birimler halinde var olur; aralarında zorunlu, organik bir bağ yoktur. Bu yüzden dışarıdaki düşman, tek bir figürde yoğunlaştırılabilir. Bu tekillik, hem algısal hem de stratejik bir kolaylık sağlar: tehdit belirli bir noktaya indirgenir ve ona yöneltilir. Dış düşmanın birleştirici bir kimlik altında toplanması, çoğu zaman onun gerçek yapısından değil, dizge-içinin onu böyle kurma ihtiyacından kaynaklanır.

Buna karşılık savaş dizge-içine kaydığında, düşmanın konumu kökten değişir. Artık karşı karşıya olunan şey, sınırın ötesinde yer alan tekil bir figür değil, aynı sistemin içinde bulunan ve o sistemle organik bağlar kuran çoklu varlıklardır. Dizge-içi yapı, parçaların birbirine bağlı olduğu, sürekli etkileşim halinde bulunduğu bir organizma gibi işler. Bu bağlar, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sosyal, politik ve sembolik düzeylerde kurulur. Böyle bir yapıda herhangi bir unsur, izole bir şekilde var olamaz; her birim diğerleriyle ilişki içinde tanımlanır. Bu nedenle düşman, tek bir odakta sabitlenemez; ilişkiler ağı içinde sürekli yer değiştirir ve çoğalır.

İsrail saldırıları sırasında Hamas ile İsrail destekli olduğu belirtilen milisler arasında çatışmaların yaşanması, bu çoğalma mekanizmasının somut bir örneğidir. Başlangıçta dışsal bir karşıtlık olarak kurulan savaş, zamanla içeriye doğru sızar ve dizge-içi farklı aktörler arasında parçalanır. Milisler, dış gücün doğrudan kendisi değildir; fakat onun uzantısı olarak işlev görür. Bu durum, dış düşmanın içeride temsil bulması anlamına gelir. Böylece savaş, coğrafi olarak genişlemek yerine yapısal olarak derinleşir; tek bir cephe hattı yerine çok katmanlı bir çatışma alanı ortaya çıkar.

Bu dönüşüm, düşman figürünün tekilden çoğula evrilmesini açıklar. Dizge-içi bağlar, düşmanlığın tek bir noktada sabitlenmesini engeller; aksine, bu düşmanlık farklı aktörlere yayılır. Bir varlık hedef alındığında, onunla ilişkili diğer varlıklar da bu hedefin parçası haline gelir. Böylece düşman, sabit bir kimlik olmaktan çıkar ve ilişkiler ağı içinde yeniden üretilen bir pozisyona dönüşür. Bu süreç, refleksif bir karakter taşır; sistem, kendisini korumak adına tehdit algısını tek bir noktada tutamaz ve onu farklı noktalara dağıtır.

Savaşın yalnızca iki taraf arasında gerçekleşen bir çatışma değildir. Düşman, dizge-dışında tekil bir figür olarak kurulabilir; ancak dizge-içinde her zaman çoğul hale gelir. Bu çoğulluk, savaşın kontrol edilmesini zorlaştırır; çünkü artık hedef belirli bir varlık değil, sürekli yeniden şekillenen bir ilişkiler ağıdır. Böylece savaş, yüzeyde genişlemese bile derinleşir ve iç yapıyı parçalayarak çok katmanlı bir çatışma rejimi üretir. 

Yakınlık

Şiddet çoğu zaman tekil sonuçlar üzerinden okunur; ölümler ve yaralanmalar ayrı ayrı değerlendirilir, her biri kendi başına anlamlandırılır. Oysa bazı durumlarda bu iki sonuç aynı referans noktası üzerinde eşzamanlı olarak ortaya çıkar ve bu eşzamanlılık, şiddetin algılanma biçimini kökten değiştirir. İsrail saldırılarında bir gazetecinin ölmesi ve başka bir gazetecinin yaralanması, bu tür bir çift katmanlı etki üretir. Burada “gazeteci” gibi tekil bir kavramın üzerine hem ölüm hem de yaralanma bindirilir ve bu bindirme, şiddeti yalnızca sonuç olarak değil, aynı anda hem tamamlanmış hem de tamamlanmakta olan bir süreç olarak görünür kılar.

Ölüm, ontolojik olarak doğrudan deneyimlenebilir bir olgu değildir; çünkü deneyimin kendisini mümkün kılan bilinç, ölüm anında ortadan kalkar. Bu nedenle ölüm, yaşanan değil, yaşanamaz olanın sınırıdır. Tek başına gerçekleştiğinde, gözlemlenebilir olsa da deneyimlenebilir değildir; dışarıdan görülebilir fakat içeriden hissedilemez. Buna karşılık yaralanma, ölümün gerçekleşmemiş fakat mümkün olduğu bir ara durum yaratır. Yaralı bir beden, yaşam ile ölüm arasındaki eşikte konumlanır ve bu eşik, ölümün doğrudan hissedilemeyen yapısını dolaylı biçimde görünür kılar.

Bir yaralı ile bir ölü aynı bağlamda bir araya geldiğinde, ölüm ilk kez deneyimsel bir ufuk kazanır. Ölü beden, ölümün tamamlanmış formunu temsil eder; yaralı beden ise bu forma doğru ilerleyen bir süreci somutlaştırır. Yaralı kişi için ölü beden, yalnızca başka birinin sonu değildir; kendi olası sonunun dışsallaşmış halidir. Böylece ölüm, soyut bir son olmaktan çıkar ve gözlemlenebilir bir yakınlık haline dönüşür. Yaralanma, bu yakınlığı sürekli kılan bir durum üretir; ölüm artık uzak bir ihtimal değil, her an gerçekleşebilecek bir sonuç olarak hissedilir.

Bu nedenle ölümün en yoğun deneyimlenebilir formu, ölümün kendisi değil, ölüme yaklaşma hissidir. Yaralı bir birey, yalnızca fiziksel acı yaşamaz; aynı zamanda ölümün hemen yanında konumlanmış olmanın yarattığı yoğun bir farkındalık taşır. Bu farkındalık, tekil bir ölümün yaratamayacağı kadar güçlü bir etki üretir. Çünkü ölüm gerçekleştiğinde deneyim sona erer; oysa ölüme yaklaşma durumu, deneyimin içinde sürekli olarak hissedilen bir gerilim yaratır.

Gazeteci figürü üzerinden bu iki durumun eşzamanlı okunabilir hale gelmesi, şiddetin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda algısal bir yapı olduğunu gösterir. “Gazeteci” kavramı burada yalnızca bir mesleği değil, belirli bir varoluş biçimini temsil eder. Aynı varoluş biçiminin bir örneğinin ölmesi ve diğerinin yaralı kalması, bu varoluşun tamamı için bir kırılma üretir. Ölüm, artık yalnızca gerçekleşmiş bir olay değil; yaralı beden üzerinden sürekli yaklaşan bir ihtimal olarak hissedilir.

Ortaya çıkan yapı, şiddetin etkisini yeniden tanımlar. Şiddetin en güçlü etkisi, tamamlanmış sonuçta değil, tamamlanmakta olan süreçte ortaya çıkar. Ölü beden, sonu temsil eder; yaralı beden ise bu sonun sürekli olarak yaklaşmasını sağlar. Bu ikisinin birleşimi, ölümün doğrudan deneyimlenemeyen yapısını, deneyimlenebilir bir yakınlık haline getirir. Böylece şiddet, yalnızca bir son üretmez; o sona doğru ilerleyen süreci yoğunlaştırarak, ölümün en dramatik ve en hissedilebilir formunu ortaya çıkarır.              

Atmosfer

Kudüs’te kum fırtınasının günlük yaşamı ve ulaşımı zorlaştırması, yüzeyde basit bir hava olayı gibi görünür; görüş düşer, hareket zorlaşır, ritim yavaşlar. Oysa burada gerçekleşen şey yalnızca bir atmosfer değişimi değildir. Asıl kırılma, atmosferin ontolojik statüsünde meydana gelen kaymadır. Atmosfer normal koşullarda tekil, belirlenebilir bir maddeden oluşan bir yapı olarak işlemez; mekân ile madde arasındaki ilişkiselliği kuran, indirgenemez ve doğrudan nesneleştirilemez bir ara-formdur. Bu ara-form, maddelerin dağılımını ve etkileşimini düzenleyerek algı koşullarını mümkün kılar. Başka bir deyişle atmosfer, bir nesne değil, nesnelerin algılanabilirliğini sağlayan bir zemin olarak işler. Bu yüzden gündelik durumda doğrudan temsil edilemez; yalnızca etkileri üzerinden dolaylı biçimde kavranır.

Kum fırtınasıyla birlikte bu yapı kırılır. Atmosfer ilk kez belirli bir maddesel içerik üzerinden işaret edilebilir hale gelir; çöl tozu, bu ara-formu görünür bir katmana indirger. Artık atmosfer, soyut bir ilişkisellik değil, belirli bir partikül yoğunluğu olarak algılanır. Bu indirgenme, atmosferin ara-form olma statüsüyle çelişir. Çünkü ara-form, tanım gereği belirli bir maddeye sabitlenemeyen, dağıtık ve ilişkisel bir yapıdır; oysa kum fırtınasında atmosfer, doğrudan bir maddeye—toza—eşitlenir. Böylece atmosfer, mekân ile madde arasındaki kurucu işlevini yitirir ve kendisi de maddesel bir katman gibi görünmeye başlar.

Bu dönüşümün etkisi yalnızca fiziksel değildir. Görüşün düşmesi, ulaşımın aksaması ve gündelik hayatın zorlaşması, bu ontolojik kaymanın yüzeydeki tezahürleridir. Asıl rahatsızlık, epistemik düzeyde ortaya çıkar. Zihin, normalde algı koşullarını sağlayan bu ara-yapının aslında dışsal, taşınabilir ve belirli maddelere indirgenebilir olduğunu fark eder. Bu fark ediş, düzenin temel varsayımını sarsar: atmosfer artık sabit, kendiliğinden ve görünmez bir zemin değildir. Aksine, dış akışlar tarafından sürekli yeniden kurulan, kırılgan ve müdahaleye açık bir yapıdır.

Kum fırtınası, yalnızca görüşü kesmez; algının kendisini kuran zemini görünür kılar. Yol ortadan kaybolmaz, fakat yolun algılanma koşulları bozulur. Nesneler yerinde durur, ancak aralarındaki ilişki çöker. Böylece düzen, fiziksel bir yıkım olmadan askıya alınır. Şehir hâlâ oradadır, fakat işleyemez hale gelir. Bu işleyemezlik, doğrudan maddi eksiklikten değil, algı koşullarının çözülmesinden kaynaklanır.

Kaos, her zaman yıkımdan doğmaz; çoğu zaman görünmez olanın görünür hale gelmesiyle başlar. Atmosfer, normalde kendisini saklayan bir zeminken, kum fırtınasında doğrudan nesneleşir ve bu nesneleşme, düzenin dayandığı ilişkiselliği çözer. Böylece şehir, fiziksel olarak ayakta kalırken, ontolojik olarak askıya alınır.                                                                                                                        

Açlık

Açlık çoğu zaman savaşın kaçınılmaz yan ürünü gibi ele alınır; çatışma olur, üretim düşer, yardım aksar ve sonuçta insanlar aç kalır. Oysa bu çerçeve, açlığın asıl işlevini görünmez kılar. Açlık, basit bir yokluk durumu değildir; akışın kesintiye uğratılmasıyla üretilen yapısal bir koşuldur. Yiyecek dünya ölçeğinde varlığını sürdürür, ancak belirli bölgelere ulaşamaz. Bu nedenle sorun üretimde değil, dağıtımın kırılmasındadır. Savaş yolları keser, lojistiği parçalar ve erişimi engeller; kuraklık yerel üretimi zayıflatırken dışa bağımlılığı artırır; yardımın azalması ise bu dış akışın da kapanmasına yol açar. Bu üç unsur birleştiğinde, sistem yalnızca zorlanmaz, fiilen işlemez hale gelir. Açlık, bu işleyişin kesilmesinin doğrudan sonucudur.

Bu noktada açlık, savaşın “yan etkisi” olmaktan çıkar ve doğrudan bir araç haline gelir. Çünkü yaşamın en temel koşulu olan beslenme, tüm toplumsal yapıların zeminini oluşturur. İnsan, ancak hayatta kaldığı ölçüde sosyal, politik ve ekonomik süreçlerin parçası olabilir. Dolayısıyla bu temel koşulun kontrol altına alınması, yalnızca bireysel yaşamı değil, o yaşamın üzerine kurulu tüm yapıları etkiler. Yemek yemek gibi basit görünen bir eylem, aslında tüm katmanlı sistemlerin en alt dayanağıdır. Bu dayanağın kesintiye uğratılması, üst katmanların da işlevsiz hale gelmesine yol açar.

Bu nedenle açlık, bedeni yalnızca zayıflatmaz; onu belirli bir eşiğe indirger. Bu eşik, ne tamamen yok oluş ne de tam işlevsellik durumudur; aksine, sürekli bir kırılganlık ve bağımlılık halidir. Bu durumda beden, kendi başına var olamaz; dışarıdan sağlanacak minimum kaynaklara bağlı hale gelir. Bu bağımlılık, yönetilebilirliği artırır. Çünkü kendi kendine yetemeyen bir yapı, dış müdahalelere açık hale gelir. Açlık, bu anlamda doğrudan yıkım üretmekten çok, varlığı belirli bir kontrol eşiğinde tutan bir mekanizma olarak işler.

Gaza ve Yemen gibi bölgelerde katastrofik açlık risklerinin sürmesi, bu yapının en yoğun biçimde gözlemlendiği alanlardır. Burada açlık, yalnızca insani bir kriz değil, aynı zamanda bir yönetim biçimidir. Bedeni hayatta kalma sınırında tutmak, onu sürekli bir ihtiyaç ve bağımlılık durumuna sabitler. Bu sabitlenme, yalnızca bireysel düzeyde değil, kolektif düzeyde de etkili olur. Toplum, kendi kendini organize edebilecek enerjiyi kaybeder ve temel ihtiyaçların karşılanmasına odaklanır. Böylece daha üst düzey politik ve sosyal hareket alanları daralır.

Açlık, biyolojik bir eksiklik değil, yapısal bir kesinti ve aynı zamanda bir kontrol mekanizmasıdır. Yaşamı sürdüren en temel akışın yönetilmesi, o akışın üzerine kurulu tüm katmanların yönetilmesiyle özdeş hale gelir. Bu nedenle açlık, yalnızca hayatta kalma meselesi değil, doğrudan güç ve egemenlik meselesidir. Bedeni yönetilebilir eşiğe indirmek, aslında tüm sistemi bu eşik üzerinden kontrol edilebilir hale getirmektir.                                                                                                                                              

Enerji akışları çoğu zaman tekil hatlar üzerinden düşünülür; belirli bir boru hattı, belirli bir deniz geçidi ya da dar bir boğaz, tüm sistemin taşıyıcısı gibi kabul edilir. Bu yaklaşım, akışı güçlü kılıyor gibi görünse de, aslında onu son derece kırılgan hale getirir. Çünkü akış tek bir noktaya yoğunlaştığında, o nokta yalnızca bir geçiş hattı değil, aynı zamanda sistemin zayıf halkası haline gelir. Hürmüz Boğazı bu mantığın en açık örneklerinden biridir: dar bir coğrafi eşik, küresel enerji dolaşımının büyük bir bölümünü üzerinde taşır ve bu yoğunlaşma, o eşiği hem stratejik bir güç odağına hem de kritik bir kırılma noktasına dönüştürür.

AB’nin Hürmüz ve çatışma riskleri nedeniyle Orta Doğu enerji altyapısını ve alternatif koridorları destekleme ihtimalini gündeme alması, bu kırılganlığa verilen yapısal bir yanıttır. Burada amaç, akışı tek bir hatta güvenli hale getirmek değil; aksine, o hattın taşıdığı yükü farklı güzergâhlara dağıtmaktır. Alternatif koridorlar, mevcut akışın yerine geçen yeni hatlar değildir; aynı akışın farklı yönlere bölünerek yeniden örgütlenmesidir. Bu bölünme, akışın tamamen kesilmesini zorlaştırır. Çünkü artık sistem, tek bir noktadaki kesintiye bağımlı değildir; bir hat tıkandığında, diğer hatlar devreye girerek sürekliliği sağlar.

Bu durum, güç ve egemenlik anlayışını da dönüştürür. Klasik modelde egemenlik, belirli bir geçiş noktasını kontrol etmek üzerinden tanımlanırdı. Hürmüz gibi dar boğazlar, bu nedenle yalnızca coğrafi değil, aynı zamanda politik merkezler haline gelirdi. Ancak akışın çoklu koridorlara bölünmesiyle birlikte bu merkezî yapı çözülmeye başlar. Güç artık tek bir düğümde yoğunlaşmaz; ağın geneline yayılır. Bu yayılma, gücü ortadan kaldırmaz; aksine, onu daha esnek ve dayanıklı bir forma sokar. Egemenlik, belirli bir noktayı kontrol etmekten çok, farklı noktalar arasındaki bağlantıları yönetme kapasitesine dönüşür.

Risk, bu dönüşümün tetikleyici unsurudur. Hürmüz’de yaşanan gerilim, akışın ne kadar kolay kesilebileceğini görünür kılar. Ancak bu kesinti ihtimali, yalnızca bir tehdit olarak kalmaz; aynı zamanda sistemin yeniden yapılandırılmasına yol açar. Tekil bağımlılık noktası, sistem için bir zafiyet olarak ortaya çıktığında, çözüm bu noktayı güçlendirmek değil, bağımlılığı dağıtmaktır. Böylece risk, akışı zayıflatan bir unsur olmaktan çıkar ve onu daha geniş bir ağ yapısına dönüştüren bir itkiye dönüşür.

Akışı korumanın yolu, onu tek bir hatta yoğunlaştırmak değil, farklı hatlara yaymaktır. Bu yayılma, yalnızca teknik bir düzenleme değil, aynı zamanda ontolojik bir dönüşümdür. Akış artık belirli bir yerden geçen bir süreç değil, birden fazla yol üzerinden eşzamanlı olarak işleyen bir ağ haline gelir. Bu ağ, kesintilere karşı daha dirençlidir; çünkü herhangi bir noktadaki kırılma, tüm sistemi çökertmez. Böylece enerji akışı, tekil bir boğaza bağlı olmaktan çıkar ve çoklu bağlantılar üzerinden varlığını sürdüren bir yapıya evrilir.                                                                                                                            

Yineleme

Siyasal krizler çoğu zaman güncel olayların toplamı gibi görünür; işgal, bombardıman, yerinden edilme ve mezhepsel gerilim gibi unsurlar, birbirinden bağımsız gelişmeler olarak ele alınır. Oysa bu tür süreçler, yalnızca anlık olayların birikimi değildir. Freud’un travmatik yineleme döngüsü, bireysel düzeyde yaşanan travmaların bilinçdışı bir mekanizma aracılığıyla sürekli yeniden üretildiğini ileri sürer. Travma, geçmişte kalmaz; çözümlenmediği ölçüde kendisini tekrar ettirir. Bu tekrar, hatırlama biçiminde değil, yeniden yaşama biçiminde ortaya çıkar. Birey, travmayı anlatmaz; onu yeniden sahneler. Bu mantık, kolektif düzeye taşındığında, toplumların da benzer bir tekrar mekanizması içinde işlediği görülür.

Lübnan’da İsrail işgali, bombardımanlar, yerinden edilme ve mezhepsel gerilimin iç savaş hafızasını canlandırması, bu kolektif yineleme mekanizmasının açık bir tezahürüdür. Burada yaşanan kriz, yalnızca bugünün koşullarıyla açıklanamaz; geçmişte yaşanmış olan iç savaşın çözülmemiş travmatik izleri, mevcut olayları anlamlandırma biçimini belirler. Bu nedenle toplum, yaşananları “ilk kez” deneyimlemez; onları zaten yaşanmış olanın devamı olarak algılar. Şimdi, bağımsız bir zaman dilimi olmaktan çıkar ve geçmişin yeniden sahnelendiği bir alan haline gelir.

Bu süreçte hafıza, pasif bir depolama mekanizması değildir; aktif bir yapılandırma aracıdır. Hafıza, geçmişi olduğu gibi hatırlamaz; onu bugüne taşır ve mevcut olayları bu geçmiş çerçeve içinde yeniden kurar. Bombardıman yalnızca bir askeri eylem olarak algılanmaz; daha önce yaşanmış benzer yıkımların çağrışımını tetikler. Yerinden edilme, yalnızca fiziksel bir hareket değil, geçmişteki kitlesel göçlerin ve zorunlu ayrılıkların yeniden yaşanmasıdır. Mezhepsel gerilim ise yalnızca güncel bir politik çatışma değil, daha önce kurulmuş düşmanlık hatlarının yeniden aktive edilmesidir. Böylece her yeni olay, eski bir örüntünün içine yerleşir ve o örüntünün parçası olarak anlam kazanır.

Freud’un bireysel düzeyde tanımladığı travmatik yineleme, burada kolektif ve diplomatik düzeyde işleyen bir mekanizmaya dönüşür. Toplum, travmayı aşmak yerine onu yeniden üretir; çünkü travmanın yarattığı bilinçdışı yapı, yeni olayları kendi kalıbına göre şekillendirir. Bu durum, yalnızca algı düzeyinde kalmaz; aynı zamanda eylemleri de belirler. Taraflar, geçmişteki rollerini yeniden üstlenir; kim dost, kim düşman sorusu, mevcut koşullara göre değil, geçmiş deneyimlere göre yanıtlanır. Böylece diplomatik ilişkiler de bu yineleme döngüsünün içine çekilir ve çözüm arayışları, geçmişin kalıplarından bağımsız hale gelemez.

Kriz, yalnızca dışsal koşulların ürünü değildir; aynı zamanda içsel bir tekrar zorunluluğunun sonucudur. Travma çözülmediği sürece, farklı biçimler altında yeniden ortaya çıkar ve her seferinde kendisini doğrular. Bu tekrar, olayların neden tekrarlandığını açıklamakla kalmaz; aynı zamanda neden farklı bir sonucun üretilemediğini de gösterir. Çünkü her yeni durum, geçmişin belirlediği bir çerçeve içinde şekillenir ve bu çerçevenin dışına çıkmak zorlaşır.

Bu analiz, zamanın doğrusal olmadığını gösterir. Geçmiş, geçmişte kalmaz; şimdiye sızar ve geleceği belirler. Toplumlar, krizleri yalnızca yaşamakla kalmaz; onları hatırladıkları biçimde yeniden üretir. Bu nedenle Lübnan’daki mevcut durum, yalnızca güncel bir çatışma değil, çözülmemiş bir travmanın kolektif ve diplomatik düzeyde yeniden sahnelenmesidir. Travmatik yineleme döngüsü, bireysel psikolojiden çıkarak siyasal alanın temel işleyiş mekanizmalarından biri haline gelir.                                

Dolaşım

Savaş, uzun süre boyunca mekâna sabitlenmiş bir olgu olarak düşünülmüştür; cepheler belirli coğrafyalarda kurulmuş, güç bu coğrafyaların kontrolü üzerinden tanımlanmıştır. Bu yaklaşımın arkasında, bilginin de tarihsel olarak mekâna bağlı olması yatar. Bilgi, üretildiği ve saklandığı yerle özdeşleşir; dolayısıyla o bilgiye sahip olan yer, aynı zamanda gücün merkezi haline gelirdi. Bu yüzden klasik dönemde “mekân = bilgi = güç” şeklinde bir özdeşlik kurulabilirdi. Bilginin yerelliği, gücün de heterojen, yani dağınık ve çok merkezli bir yapı içinde somutlaşmasına yol açıyordu. Her coğrafya, sahip olduğu özgül bilgi ve kapasite üzerinden kendi güç alanını kuruyordu.

Dijitalleşme ile birlikte bu yapı kökten değişir. Bilgi artık belirli bir mekâna bağlı değildir; anlık olarak dolaşıma girebilir, çoğaltılabilir ve farklı aktörler arasında eşzamanlı biçimde paylaşılabilir. Bu dönüşüm, yalnızca iletişim hızını artırmakla kalmaz; bilginin ontolojik statüsünü de değiştirir. Artık bilgi, belirli bir yere ait olmaktan çıkar ve dolaşımın kendisi haline gelir. Bu durum, bilginin mekândan kopmasıyla birlikte gücün de mekânsal bağlarını çözmesine yol açar. Güç, artık belirli bir coğrafyada yoğunlaşan bir kapasite değil, dolaşım ağları içinde dağılan ve yeniden üretilen bir yapı haline gelir.

Zelenskiy’nin Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile drone ve savunma alanında anlaşmalar yapması, bu dönüşümün somut bir tezahürü olarak okunabilir. Ukrayna’daki savaş, fiziksel olarak belirli bir coğrafyada gerçekleşmektedir; ancak bu savaşın ürettiği teknik bilgi, o coğrafyaya hapsolmaz. Drone kullanımı, savunma stratejileri ve taktiksel deneyim, dijital ağlar ve askeri iş birlikleri aracılığıyla başka bölgelere aktarılır. Bu durumda Ukrayna’daki savaş yalnızca yerel bir çatışma olmaktan çıkar ve küresel bir bilgi üretim alanına dönüşür. Körfez ülkeleri bu savaşa doğrudan katılmaz; ancak savaşın ürettiği bilgiyi ithal ederek kendi savunma kapasitesini yeniden şekillendirir.

Bu süreç, gücün homojenleşmesine işaret eder. Eskiden farklı coğrafyalarda yoğunlaşan ve birbirinden ayrışan güç odakları varken, bugün bilgi akışının evrenselleşmesiyle birlikte güç daha düz ve yaygın bir forma bürünür. Bu homojenleşme, gücün tamamen eşit dağıldığı anlamına gelmez; fakat gücün belirli merkezlerde sabitlenmesini zorlaştırır. Artık belirli bir coğrafyayı kontrol etmek, tek başına belirleyici değildir; asıl belirleyici olan, bilgi akışına ne ölçüde entegre olunduğudur. Bu nedenle güç, somut merkezlerden çok, dolaşım ağlarının içinde konumlanır.

Bu dönüşümün bir diğer sonucu, gücün failinin belirsizleşmesidir. Bilgi dolaşımının hızlanması ve yaygınlaşması, gücün tekil aktörler tarafından temsil edilmesini zorlaştırır. Artık güç, belirli bir devletin ya da coğrafyanın mülkiyetinde olan bir varlık değil; çok sayıda aktörün katıldığı, sürekli yeniden üretilen bir süreçtir. “Globalleşme” olarak adlandırılan bu durum, gücün merkezsizleşmesi anlamına gelir. Ancak bu merkezsizleşme, gücün ortadan kalktığı anlamına gelmez; aksine, gücün daha soyut, daha yaygın ve daha izlenmesi zor bir biçimde varlığını sürdürdüğünü gösterir.

Savaş ve güç, mekânsal sınırlarını aşan bir yapıya evrildi Ukrayna’da gerçekleşen bir çatışma, Körfez’de savunma stratejilerini dönüştürebilir; çünkü artık belirleyici olan, çatışmanın nerede olduğu değil, o çatışmadan hangi bilginin üretildiği ve bu bilginin nasıl dolaşıma girdiğidir. Güç, bu dolaşımın içinde şekillenir ve mekândan bağımsızlaşarak küresel bir ağ yapısına yerleşir. Günümüz dünyasında savaş, yalnızca cephelerde değil, bilgi akışının kendisinde gerçekleşir.                                                        

Ölüm

Uluslararası ilişkilerde şiddet çoğu zaman araçsal bir kategori olarak ele alınır; belirli hedeflere ulaşmak için kullanılan, sınırlı ve ölçülü bir güç uygulaması gibi düşünülür. Oysa şiddetin içsel mantığı, yalnızca hasar vermek ya da caydırmakla sınırlı değildir. Her şiddet eylemi, özünde bir varlığın işleyişini, ritmini ve sürekliliğini bozma yönelimi taşır. Bu yönelim, kısmi kesintilerden tam kesintiye doğru ilerleyen bir spektrum oluşturur. Bu spektrumun nihai noktası ise ölümdür. Çünkü ölüm, bir varlığın akışını yalnızca zayıflatmaz ya da sekteye uğratmaz; onu mutlak biçimde sonlandırır. Bu nedenle şiddetin tamamlanmış, ideal formu olarak düşünülebilir. Ölüm, şiddetin en uç noktası değil, aynı zamanda onun en saf ve en yoğun gerçekleşme biçimidir.

Bu çerçevede Erich Fromm’un nekrofilik yönelim kavramsallaştırması, şiddetin bu içsel yapısını anlamak açısından açıklayıcıdır. Nekrofilik arzu, canlı olanı durağanlığa indirgeme, hareketi sona erdirme ve varoluşu statik bir nesneye dönüştürme eğilimidir. Şiddetin her biçiminde bu eğilimin izleri bulunur; ancak tam anlamıyla gerçekleştiği nokta, akışın geri döndürülemez şekilde kesildiği ölüm anıdır. Böyle bakıldığında, şiddet yalnızca yıkıcı bir eylem değil, aynı zamanda akışı sıfırlama kapasitesiyle tanımlanan ontolojik bir müdahaledir. Bu müdahale, varlığın sürekliliğini ortadan kaldırarak onu tüm olasılıklarından arındırır ve böylece mutlak bir denetim formuna ulaşır.

Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engellediği gerekçesiyle İran’a ait küçük teknelere karşı “vur-öldür” emri verdiğini açıklaması, bu şiddet mantığının diplomatik düzlemde nasıl işlediğini açık biçimde ortaya koyar. Bu emir, yalnızca askeri bir angajman kuralı ya da anlık bir güvenlik refleksi değildir. Burada devreye sokulan şey, şiddetin en uç ve tamamlanmış formudur; yani ölüm. “Vur” emri, basit bir müdahaleyi değil, doğrudan varoluşu sonlandırma yetkisinin kullanılmasını ifade eder. Bu nedenle bu tür bir emir, yalnızca belirli hedefleri ortadan kaldırmayı amaçlamaz; aynı zamanda tüm alan için geçerli bir normatif sınır üretir. Ölüm tehdidi, burada en güçlü düzenleyici mekanizma haline gelir.

Diplomatik bağlamda şiddet, yalnızca fiziksel yıkım üretmez; aynı zamanda davranışları düzenleyen, sınırları belirleyen ve ihlal edilemez çizgiler çizen bir normatif işlev görür. “Vur-öldür” emri bu işlevin en yoğun biçimini temsil eder. Çünkü bu emir, ihlal durumunda karşılaşılacak sonucun kısmi bir zarar değil, varoluşun tamamen ortadan kaldırılması olduğunu ilan eder. Böylece şiddet, yalnızca bir tehdit olmaktan çıkar ve doğrudan düzen kurucu bir ilkeye dönüşür. En uç şiddet formu, en güçlü denetim biçimine evrilir; zira yalnızca eylemi değil, eylemin mümkün olma ihtimalini de ortadan kaldırır.

ABD’nin aynı süreçte İran bağlantılı bir tankere el koyması, bu şiddet mantığının maddi düzlemdeki tamamlayıcı hamlesi olarak okunabilir. Tanker, yalnızca bir taşıma aracı değil, küresel akışın somut bir bileşenidir. Ona el koymak, yalnızca belirli bir yükü durdurmak anlamına gelmez; akışın kontrolünün kimin elinde olduğunu görünür kılar. Bu bağlamda “vur-öldür” emri ile tanker el koyma hamlesi birlikte düşünüldüğünde, iki katmanlı bir egemenlik stratejisi ortaya çıkar: bir yanda akışı kesme yetkisinin ölüm üzerinden çizilmesi, diğer yanda bu akışı somut olarak temsil eden unsurların doğrudan kontrol altına alınması.

Sonuçta şiddetin diplomasi içindeki yeri yeniden tanımlanır Şiddet burada, müzakerenin başarısız olduğu noktada devreye giren istisnai bir araç değil; bizzat müzakere alanını şekillendiren, sınırlarını çizen ve ihlal edilemez kılan temel bir düzenleyici mekanizmadır. Ölüm tehdidi, bu mekanizmanın en saf biçimi olarak işlev görür. Çünkü varoluşun tamamen ortadan kaldırılabileceği ihtimali, diğer tüm seçenekleri anlamlı kılan zemini ortadan kaldırır. Böylece şiddet, yalnızca yıkım üretmez; aynı zamanda düzenin hangi sınırlar içinde işleyeceğini belirleyen en yoğun ve en kesin norm haline gelir.                       

Açılım

Sınır kapıları çoğu zaman iki ayrı dünyanın birbirine bağlandığı noktalar olarak tasvir edilir; kapalıyken kopuşu, açıldığında ise yeniden birleşmeyi temsil ettikleri düşünülür. Bu çerçeve, yüzeyde işlevsel görünse de ontolojik düzeyde yanıltıcıdır. Çünkü dizgeler arasında gerçek anlamda bir kopuş çoğu zaman gerçekleşmez. Akış kesilebilir, geçiş engellenebilir, temas sınırlandırılabilir; ancak bu durum, iki yapının ontolojik olarak birbirinden ayrıldığı anlamına gelmez. Bağ, görünmez hale gelebilir ama ortadan kalkmaz.

Rabia–Yarubiyah sınır kapısının on yıldan uzun bir süre sonra yeniden açılması, bu bağın yeniden kurulması değil, zaten var olanın görünür hale gelmesidir. On yıl boyunca kapalı kalması, iki tarafın tamamen izole olduğu anlamına gelmez; ekonomik, sosyal ve hatta informel akışlar farklı biçimlerde varlığını sürdürür. Bu süreçte kopan şey, bağın kendisi değil, bağın tanınma ve temsil edilme biçimidir. Sınır kapısı, bu bağın kurucu unsuru değil, yalnızca onun resmi ve görünür ifadesidir.

Bu nedenle “açılma” olarak adlandırılan olay, ontolojik bir birleşme üretmez; aksine, hiçbir zaman tam anlamıyla kopmamış olan ilişkinin belirli bir alanda yeniden teşhir edilmesidir. Kapı açıldığında, insanlar ve mallar geçmeye başlar; fakat asıl gerçekleşen şey, bu geçişin artık meşru, tanınabilir ve gözlemlenebilir hale gelmesidir. Daha önce görünmez, düzensiz veya gayriresmî biçimde süren akışlar, bu açılma ile birlikte belirli bir forma kavuşur.

Bu durum, kolektif düzeyde bir ilüzyon üretir. Kapalı bir sınır, kopuş yanılsamasını güçlendirir; açık bir sınır ise birleşme hissi yaratır. Oysa her iki durumda da altta yatan ilişki bütünüyle ortadan kalkmaz. Açılım, bu anlamda yeni bir gerçeklik yaratmaz; mevcut olanın algılanma biçimini değiştirir. Kolektif bilinç, bu değişimi ontolojik bir dönüşüm olarak yorumlama eğilimindedir; fakat gerçekte olan, yalnızca görünürlüğün yeniden düzenlenmesidir.

Sonuçta sınır kapısının açılması, iki dünyanın yeniden bağlanması değil, zaten kopmamış olanın belirli bir yüzeyde görünür hale gelmesidir. Bu görünürlük, ilişkilerin doğasını değiştirmez; ancak onların nasıl algılandığını ve nasıl adlandırıldığını dönüştürür. Böylece “açılım” olarak adlandırılan süreç, ontolojik bir birleşmeden çok, kolektif bir algı yeniden üretimi olarak işlev görür.                                            

Boğaz

Jeopolitik analizler çoğu zaman “akış” kavramını kendiliğinden işleyen bir süreç gibi ele alır; sanki ticaret, enerji ve lojistik hatları, kendi iç dinamikleriyle kesintisiz biçimde hareket eden doğal sistemlermiş gibi düşünülür. Oysa akış, bağımsız bir ontolojik varlık değildir. Akış, ancak belirli aktörlerin —gemilerin, mürettebatın, sigorta ağlarının, liman otoritelerinin ve güvenlik mekanizmalarının— eşzamanlı ve uyumlu hareketiyle ortaya çıkan bir soyutlamadır. Başka bir deyişle, akışın kendisi değil, akışı mümkün kılan unsurlar vardır; akış dediğimiz şey, bu unsurların belirli bir düzen içinde işlemesinin zihinsel bir kısaltmasıdır. Bu nedenle akışa yönelik bir müdahale, doğrudan bu soyut yapıya değil, onu üreten somut aktörlere yönelir.

İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı’nda gemilere saldırması ve bazılarını ele geçirmesi, bu bağlamda basit bir güvenlik ihlali ya da münferit bir askeri hamle olarak değerlendirilemez. Burada hedef alınan şey deniz trafiğinin yüzeyde görünen akışı değil; bu akışı mümkün kılan aktörlerin kendisidir. Deniz kapatılmamıştır, boğaz fiziki olarak ortadan kaldırılmamıştır; buna rağmen gemiler tehdit altına girdiği anda akışın sürekliliği fiilen kırılır. Çünkü tankerler, yalnızca enerji taşıyan araçlar değil, akışın kendisinin somutlaşmış formudur. Bu nedenle bir gemiye yönelen saldırı, tekil bir hedefe yönelik fiziksel bir eylem olmanın ötesine geçer; akışın ontolojik temelini oluşturan yapıya doğrudan bir müdahale niteliği kazanır.

Bu noktada egemenlik, klasik anlamda toprağa ya da sabit sınır çizgilerine bağlı olmaktan çıkar ve zorunlu geçiş noktalarına, yani eşiklere yerleşir. Hürmüz gibi dar boğazlar, yalnızca coğrafi geçitler değil, küresel hareketin sıkıştığı ve dolayısıyla kontrol edilebilir hale geldiği düğüm noktalarıdır. Bu düğümlerde uygulanan güç, geniş bir alanı doğrudan kontrol etmeyi gerektirmez; aksine, dar bir noktada aktörleri hedef alarak çok daha geniş bir sistem üzerinde etkili olur. İran’ın hamlesi tam olarak bu mantık üzerinden işler: akışı doğrudan kesmek yerine, akışı üreten birimleri tehdit ederek geçişin artık kendiliğinden değil, koşullu olduğunu ilan eder. Böylece deniz, açık ve nötr bir alan olmaktan çıkar; geçişin görünmez bir izin mekanizmasına bağlandığı bir egemenlik sahasına dönüşür.

Stratejik üstünlük de burada ortaya çıkar. Akış yüzeyde devam ediyor gibi görünebilir; gemiler hâlâ hareket ediyor olabilir. Fakat bu hareket, artık doğal ya da otomatik bir süreç değil, sürekli tehdit altında gerçekleşen kırılgan bir düzen haline gelir. Bu kırılganlık, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik ve sistemik sonuçlar üretir: sigorta maliyetleri yükselir, lojistik planlamalar belirsizleşir, tedarik zincirleri titreşime girer. Dolayısıyla tek bir gemiye yönelik müdahale, yalnızca o gemiyi değil, onun temsil ettiği tüm ağ yapısını etkiler. Bu etki, akışın kesilmesinden daha güçlü olabilir; çünkü akış tamamen durduğunda sistem yeni bir denge arar, fakat askıda kaldığında sürekli bir belirsizlik rejimi içinde işlemeye zorlanır.

Akış, kendi başına var olan bir süreç değildir; aktörlere indirgenebilir ve bu aktörler hedef alındığında akış da ortadan kalkar. Hürmüz’de yaşananlar, bu indirgenebilirliğin en açık örneklerinden birini sunar. Güç, burada geniş alanları kontrol etmekte değil, akışın boğazını oluşturan dar bir noktada, akışı mümkün kılan unsurları ele geçirebilme kapasitesinde yoğunlaşır. Böylece egemenlik, coğrafyanın yüzeyinde değil, hareketin kendisini mümkün kılan yapının içine yerleşir ve akışın sürekliliği, görünmez bir izin mekanizmasına bağlanarak yeniden tanımlanır.                                                                                  

Müzakere

Uluslararası ilişkilerde müzakere çoğu zaman soyut bir iletişim süreci olarak ele alınır; tarafların karşılıklı konuştuğu, taleplerini ilettiği ve uzlaşma zemini aradığı bir diyalog biçimi olarak düşünülür. Oysa müzakere, yalnızca dilsel bir etkileşim değildir. Müzakere, maddi akışların üzerinde gerçekleşen bir işlemdir; ticaretin, lojistiğin, enerji dolaşımının ve ekonomik temasın mümkün kıldığı bir zeminde var olabilir. Bu nedenle müzakerenin varlığı, doğrudan bu akışların sürekliliğine bağlıdır. Akış kesildiğinde, müzakere yalnızca zayıflamaz; anlamını yitirir. Çünkü pazarlık gücü, ancak tarafların birbirine bağımlı olduğu ve bu bağımlılığın somut biçimde işlediği koşullarda ortaya çıkar.

İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın ABD’nin taahhüt ihlali ve liman ablukasının “gerçek müzakere” önündeki ana engel olduğunu söylemesi, bu bağlamda basit bir diplomatik eleştiri değildir. Burada dile getirilen şey, müzakere sürecinin yalnızca etik ya da politik düzeyde bozulduğu değil, bizzat maddi zemininin ortadan kaldırıldığıdır. Liman ablukası, yalnızca ekonomik bir yaptırım değildir; ülkenin dış dünyayla kurduğu temel temas hatlarının kesilmesi anlamına gelir. Ticaretin durması, giriş-çıkışın sınırlandırılması ve dolaşımın engellenmesi, müzakerenin üzerinde yükseldiği altyapıyı ortadan kaldırır. Bu durumda müzakere, artık karşılıklı çıkarların dengelendiği bir süreç olmaktan çıkar ve tek taraflı bir dayatma alanına dönüşür. Çünkü akışın olmadığı yerde, taraflar arasında gerçek bir bağımlılık ilişkisi kurulamaz; bağımlılık yoksa pazarlık da yoktur.

Bu noktada “gerçek müzakere” ifadesi, yalnızca bir nitelendirme değil, doğrudan bir gerçeklik müdahalesidir. Müzakereyi “gerçek” ve “gerçek olmayan” olarak ikiye ayırmak, mevcut süreci yalnızca eleştirmekle kalmaz; onu ontolojik olarak geçersiz ilan eder. Bu ayrım, davranışların doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinden değil, sürecin kendisinin ne olduğuna dair bir tanım üzerinden kurulur. Böylece mevcut diplomatik etkileşim, müzakere kategorisinden çıkarılır ve bir tür simülasyon olarak yeniden çerçevelenir. İran burada yalnızca ABD’nin politikalarını reddetmez; o politikaların içinde gerçekleşen süreci baştan aşağı geçersiz sayar.

Bu tür bir ayrım, simülasyon mantığıyla doğrudan ilişkilidir. Beğenilmeyen ya da kabul edilemeyen bir gerçeklik, doğrudan ortadan kaldırılamadığında, onun statüsü değiştirilir. “Gerçek müzakere” vurgusu, tam olarak bu işleve hizmet eder: mevcut süreci “sahte” ya da “gerçek olmayan” olarak konumlandırırken, aynı zamanda arzu edilen müzakere biçimini tek meşru seçenek olarak yükseltir. Böylece gerçeklik, nesnel bir veri olmaktan çıkar ve tarafların tanımlama gücüne bağlı bir alana dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca söylemsel değildir; çünkü hangi sürecin “gerçek” kabul edildiği, o sürecin geçerliliğini ve bağlayıcılığını doğrudan etkiler.

Bu durum, müzakerenin yalnızca bir iletişim biçimi olmadığını, aksine maddi akışlar ve gerçeklik tanımları üzerinden kurulan çok katmanlı bir sistem olduğunu gösterir. Liman ablukasıyla kesilen akış, müzakerenin fiziksel temelini ortadan kaldırırken; “gerçek müzakere” ifadesiyle yapılan ayrım, bu sürecin ontolojik statüsünü yeniden tanımlar. Böylece müzakere, hem maddi hem de kavramsal düzeyde askıya alınır. Bu askıya alma, taraflardan birinin yalnızca sürece katılımını değil, sürecin ne olduğunu belirleme hakkını da tartışmaya açar. Müzakerenin dili, bu noktada yalnızca talepleri ileten bir araç olmaktan çıkar ve doğrudan gerçekliği kuran bir mekanizma haline gelir.                                                                                                                   

Tanınma

Jeopolitik güç çoğu zaman fiili kapasite üzerinden tanımlanır; kim neyi kontrol ediyor, hangi askeri ya da ekonomik araçlara sahip, hangi coğrafi düğümü tutuyor… Oysa bu fiili kapasite tek başına yeterli değildir. Bir gücün kalıcı ve etkili hale gelebilmesi için yalnızca uygulanması değil, aynı zamanda tanınması gerekir. Tanınma, gücün görünür kılınması ve meşru bir konuma yerleştirilmesidir. Bu nedenle egemenlik, yalnızca kontrol etmekten ibaret değildir; kontrolün kabul edilmesiyle tamamlanır. Tanınmayan güç, sürekli olarak tartışma ve müdahale riski taşır; tanınan güç ise kendisini yeniden üretme kapasitesi kazanır.

Körfez ülkelerinin ABD–İran görüşmelerine yönelik endişesi, tam olarak bu noktada ortaya çıkar. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi zaten fiilen mevcuttur; dar bir geçit üzerinde uygulanan askeri ve stratejik baskı, bu kontrolün pratikte nasıl işlediğini gösterir. Ancak bu kontrolün tam anlamıyla meşru olduğu söylenemez; zira uluslararası düzlemde hâlâ tartışmaya açıktır ve gerektiğinde zor yoluyla dengelenebilir. Müzakere süreci ise bu fiili durumu farklı bir düzleme taşır. Görüşmeler, yalnızca sorun çözme amacı taşıyan teknik süreçler değildir; aynı zamanda tarafların birbirini hangi statüde kabul ettiğini belirleyen sahnelerdir.

Bir aktörle müzakere etmek, onu yalnızca dinlemek değil, belirli bir kapasitenin sahibi olarak tanımaktır. Bu tanıma çoğu zaman açık bir beyan şeklinde gerçekleşmez; fakat sürecin kendisi, karşı tarafın rolünü zımnen kabul eder. İran’ın Hürmüz üzerindeki etkisi müzakere konusu haline geldiğinde, bu etki fiili bir durum olmaktan çıkar ve tartışılabilir, dolayısıyla dolaylı biçimde kabul edilebilir bir statüye yükselir. Bu, gücün doğrudan artması anlamına gelmez; ancak o gücün sorgulanma biçimini değiştirir. Artık mesele, bu kontrolün var olup olmadığı değil, bu kontrolün nasıl düzenleneceği haline gelir.

Körfez ülkelerinin kaygısı da tam olarak burada yoğunlaşır. İran’ın sahip olduğu stratejik kozun ortadan kaldırılması mümkün olmadığında, onunla müzakere etmek bu kozu ortadan kaldırmaz; aksine, onu daha istikrarlı bir konuma taşır. Çünkü yok edilemeyen bir güç, müzakere masasına taşındığında, fiili olmaktan çıkıp tanınmış bir unsur haline gelme riski taşır. Bu risk, yalnızca askeri ya da ekonomik dengelerle ilgili değildir; daha derin bir düzeyde, bölgesel düzenin nasıl tanımlanacağıyla ilgilidir. İran’ın Hürmüz üzerindeki etkisinin müzakere edilmesi, bu etkinin artık dışlanamaz bir gerçeklik olarak kabul edilmesine yol açabilir.

Bu bağlamda müzakere, çoğu zaman düşünüldüğü gibi bir çözüm mekanizması olmaktan çok, mevcut güç ilişkilerinin yeniden çerçevelendiği bir süreçtir. Görüşmeler, taraflar arasındaki çatışmayı sona erdirmekten ziyade, o çatışmanın hangi sınırlar içinde tanınacağını belirler. Bu nedenle bir aktörle konuşmak, onu zayıflatmaz; aksine, belirli bir oyun alanı içinde geçerli bir oyuncu olarak konumlandırır. Tanınma, burada gücün en kritik katmanına dönüşür.

Bir güç ortadan kaldırılamıyorsa, onunla kurulan her temas, o gücün statüsünü dönüştürme potansiyeli taşır. Bu dönüşüm, doğrudan bir güç artışı şeklinde değil, daha ince bir biçimde gerçekleşir; gücün sorgulanma biçimi değişir, sınırları yeniden çizilir ve varlığı tartışılmaz hale gelir. Müzakere, yalnızca çözüm üretmez; aynı zamanda meşrulaştırır. Körfez ülkelerinin duyduğu endişe, bu meşrulaştırma sürecinin kaçınılmaz etkilerine yöneliktir. Çünkü bir güç yok edilemediğinde, onunla kurulan her diyalog, o gücün daha sağlam bir zemine yerleşmesine katkı sağlar.                                                                   

Ateşkes

Savaş ve kriz, yoğunlaştıkları anda patlayıcı ve öngörülemez hale gelir; “şimdi”ye sıkışan gerilim, kısa sürede kontrol edilemeyen sonuçlar üretir. Bu nedenle çatışma alanlarında ortaya çıkan düzenleyici mekanizmalar, çoğu zaman çatışmayı ortadan kaldırmak yerine onu zamana yaymayı tercih eder. Ateşkes bu bağlamda barışın başlangıcı değil, savaşın yeniden biçimlendirilmiş bir halidir. Savaşın ani ve yıkıcı yoğunluğunu parçalayarak daha geniş bir zaman dilimine dağıtır; böylece doğrudan müdahale edilemeyen bir patlama, yönetilebilir bir sürece dönüştürülür.

ABD arabuluculuğuyla Lübnan–İsrail ateşkesinin üç hafta uzatılması, bu mantığın somut bir örneğidir. Burada gerçekleşen şey, çatışmanın sona erdirilmesi değil, belirli aralıklara bölünerek askıya alınmasıdır. Ateşkesin süresi, savaşın yok olduğu bir zaman dilimini değil, savaşın ertelendiği ve yeniden düzenlendiği bir aralığı temsil eder. Üç haftalık uzatma, tarafların çatışmadan tamamen vazgeçtiğini değil; çatışmayı daha kontrollü bir ritim içinde sürdürdüğünü gösterir. Böylece savaş, tek bir yoğun anın yıkıcılığından çıkar ve zamana yayılmış, parçalı bir yapıya kavuşur.

Bu zamansal yayılım, yalnızca stratejik bir tercih değil, aynı zamanda kolektif bir bilinçdışı savunma mekanizması olarak da işlev görür. Toplumlar ve devletler, ani ve yoğun krizlerle karşılaştıklarında bu krizleri doğrudan çözmek yerine, onları zamana dağıtarak tolere edilebilir hale getirir. Zamana yayılan bir çatışma, hem askeri hem de psikolojik düzeyde daha yönetilebilir görünür. Gerilim tamamen ortadan kalkmaz; ancak sürekliliği kırılarak parçalara ayrılır. Bu parçalanma, sistemin kendisini korumasını sağlar; çünkü sürekli ve yüksek yoğunluklu bir kriz, sistemi çökme noktasına getirebilirken, aralıklı ve kontrollü bir kriz, sistem içinde emilebilir.

ABD’nin bu süreçteki rolü de bu zamansal düzenlemeyle ilişkilidir. Arabuluculuk, burada barışı tesis etmekten çok, çatışmanın ritmini ayarlama işlevi görür. Ateşkesin uzatılması, taraflar arasındaki gerilimin tamamen çözülmediğini, aksine belirli bir tempo içinde tutulduğunu gösterir. Böylece ne tam bir savaş durumu ne de gerçek bir barış hali ortaya çıkar; bunun yerine, sürekli ertelenen ve yeniden başlama ihtimali taşıyan bir ara durum oluşur. Bu ara durum, çatışmayı ortadan kaldırmaz; onu kontrol edilebilir sınırlar içinde tutar.

Ateşkes, klasik anlamını aşar. Ateşkes, burada bir son değil, bir yönetim tekniğidir. Savaşın kendisi değil, zaman içindeki dağılımı kontrol altına alınır. Ateşkes, çözüm üretmekten çok, çözülmemiş olanı sürdürülebilir hale getiren bir mekanizma olarak işler. Savaş, böylece tek bir yıkıcı an olmaktan çıkar ve zamana yayılan, ritmi ayarlanmış bir süreç haline gelir.                                                                                

Düzen

Savaş çoğu zaman fiziksel yıkım üzerinden okunur; ölümler, yıkılan yapılar ve kayıplar, şiddetin doğrudan sonuçları olarak değerlendirilir. Oysa bu yüzeyin altında işleyen daha derin bir mantık vardır: şiddet yalnızca var olanı yok etmez, aynı zamanda yeniden kurulabilecek olanı da hedef alır. Bu nedenle savaşın etkisi yalnızca “ne kadar öldürüldüğü” ile değil, “neyin yeniden kurulamayan hale getirildiği” ile ölçülmelidir. Bu bağlamda belirli figürlerin ölümü, sıradan bir kaybın ötesine geçer ve doğrudan yapısal bir kırılma üretir.

İsrail ateşi sonucu Gazze’de ölenler arasında polis görevlilerinin bulunması, bu kırılmanın en açık göstergelerinden biridir. Polis, yalnızca bireysel bir varlık değildir; düzenin somutlaşmış taşıyıcısıdır. Hukukun, kontrolün ve gündelik işleyişin sahadaki temsilidir. Bu nedenle bir polisin ölümü, yalnızca bir insanın kaybı değil, düzen kurma kapasitesinin zayıflaması anlamına gelir. Sivil bir ölüm trajik bir sonuç üretirken, polis ölümü doğrudan yapısal bir boşluk yaratır. Çünkü savaş sona erdiğinde, düzeni yeniden kuracak olan mekanizmalar bu tür aktörler üzerinden işler.

Şiddetin yönü değişir. Artık hedef yalnızca mevcut düzeni bozmak değildir; gelecekte kurulabilecek düzenin imkânını ortadan kaldırmaktır. Gazze gibi zaten kırılgan bir yapıya sahip bir alanda, düzeni sağlayan unsurların ortadan kaldırılması, kaosu geçici bir durum olmaktan çıkarır ve kalıcı hale getirir. Bu kalıcılık, savaşın bitmesinden sonra dahi etkisini sürdürür. Çünkü ortada yalnızca yıkılmış bir fiziksel alan değil, aynı zamanda yeniden örgütlenemeyen bir toplumsal yapı kalır.

Bu durum, şiddetin zamansal boyutunu açığa çıkarır. Şiddet yalnızca bugünü hedef almaz; geleceğe uzanan bir müdahale üretir. Polis gibi düzen kurucu figürlerin ortadan kaldırılması, yarının organizasyon kapasitesini doğrudan zayıflatır. Böylece şiddet, yalnızca mevcut yaşamı değil, gelecekte mümkün olabilecek yaşam biçimlerini de sınırlar. Bu sınırlandırma, fiziksel yıkımdan çok daha derin bir etki yaratır; çünkü yalnızca olanı değil, olabilecek olanı da iptal eder.

Şiddet, sadece öldürmez; düzeni taşıyanları hedef alarak, düzenin kendisini imkânsızlaştırır. Bu imkânsızlık, savaşın bitmesiyle ortadan kalkmaz; aksine savaş sonrası dönemin belirleyici koşulu haline gelir. Böylece savaş, yalnızca bir çatışma süreci değil, aynı zamanda geleceği yeniden kurma kapasitesine yönelmiş bir müdahale olarak işler. Düzeni kuracak olanı ortadan kaldırmak, yalnızca bugünü değil, yarını da ortadan kaldırmak anlamına gelir.                                           

Gelecek

Savaşın etkisi çoğu zaman mevcut yıkım üzerinden değerlendirilir; ölenler, yaralananlar ve yok edilen yapılar, şiddetin doğrudan sonuçları olarak görülür. Oysa savaş yalnızca bugünü hedef almaz. Daha derin bir düzeyde, zamanın akışına müdahale eder ve henüz gerçekleşmemiş olanı da etkiler. Bu nedenle savaşın gerçek etkisi, yalnızca neyin yok edildiğiyle değil, neyin artık mümkün olmadığıyla ölçülmelidir. Şiddet, var olanı ortadan kaldırmanın ötesinde, var olabilecek olanı da iptal etme kapasitesine sahiptir.

Kuzey Gazze’de İsrail hava saldırısında beş Filistinlinin öldüğü ve ölenler arasında üç çocuğun bulunduğu bilgisi, bu zamansal müdahalenin en çıplak örneklerinden birini sunar. Çocuk, yalnızca bir birey değildir; henüz gerçekleşmemiş olanın, yani geleceğin taşıyıcısıdır. Yetişkin bir birey, mevcut düzenin içinde konumlanmış ve belirli bir rol üstlenmiş bir varlıktır; onun ölümü, mevcut yapıyı zedeler. Buna karşılık çocuk, henüz tamamlanmamış bir varoluşu temsil eder. Onun ölümü, yalnızca mevcut bir hayatın sona ermesi değil, aynı zamanda o hayatın ilerleyebileceği tüm olasılıkların ortadan kalkması anlamına gelir.

Çocuk ölümü, şiddetin zamansal yönünü açığa çıkarır. Savaş, bu noktada yalnızca bugünü tahrip eden bir süreç olmaktan çıkar ve doğrudan geleceğe yönelen bir müdahaleye dönüşür. Çocuğun ölümüyle birlikte, yalnızca bir birey değil, o bireyin yaşayabileceği tüm yaşam biçimleri, kurabileceği ilişkiler ve üretebileceği anlamlar da ortadan kalkar. Böylece şiddet, yalnızca mevcut zaman dilimini değil, zamanın ileriye doğru açılan tüm uzantılarını kesintiye uğratır.

Bu durum, çocuk ölümlerinin neden daha yoğun ve sarsıcı bir etki yarattığını da açıklar. Burada hissedilen şey yalnızca bir kayıp değil, kaybın taşıdığı zamansal genişliktir. Bir çocuğun ölümü, yaşanmış olanın değil, yaşanabilecek olanın kaybı olarak deneyimlenir. Bu da şiddetin etkisini yalnızca fiziksel düzeyde değil, aynı zamanda varoluşsal ve zamansal bir düzeyde yoğunlaştırır. Kaybedilen şey, sadece bir yaşam değil, o yaşamın açabileceği tüm ihtimallerin toplamıdır.

Savaş, çocukları öldürdüğünde yalnızca insan öldürmez; zamanın kendisine müdahale eder. Gelecek, bu noktada soyut bir kavram olmaktan çıkar ve somut bir biçimde kesintiye uğrar. Şiddet, böylece yalnızca bugünü değil, yarını da hedef alır. Var olanı yok etmek, şiddetin ilk katmanıdır; fakat asıl derin etki, henüz var olmamış olanın ortadan kaldırılmasıyla ortaya çıkar. Çocuk ölümü, savaşın en ileri uzantısını, yani geleceği hedef alan boyutunu görünür kılar.                                                                                                                                                                                

İstisna

Siyasal meşruiyet çoğu zaman düzenli işleyen kurumlar ve istikrarlı normlar üzerinden kurulur gibi görünür; seçimler, temsil mekanizmaları ve katılım süreçleri bu düzenin temel göstergeleri olarak sunulur. Oysa bazı bağlamlarda meşruiyet, tam tersine, düzenin yokluğu üzerinden üretilir. Enkaz, yıkım ve süreklileşmiş kriz koşulları, yalnızca bir eksiklik durumu değil, aynı zamanda yeni bir siyasal zemin haline gelir. Bu zeminde gerçekleşen her eylem, normal koşullarda taşıyacağı anlamdan farklı bir işlev kazanır.

Filistin yerel seçimlerinde Gazze’den Deir el-Balah’ın da yer alması ve bazı Gazellilerin yıllar sonra ilk kez oy kullanması, bu bağlamda yalnızca bir demokratik katılım örneği değildir. Bu olay, enkaz içinde işleyen bir meşruiyet üretim mekanizmasını görünür kılar. Savaş, abluka ve yıkım koşulları altında özne konumu zayıflayan bireyler, seçim aracılığıyla yeniden bir siyasal varlık hissine bağlanır. Oy verme eylemi, burada yalnızca yönetime katılım değil, “hala varız” duygusunun yeniden kurulmasıdır. Ancak bu yeniden kurulum, istisnai koşullar içinde gerçekleştiği için, kendi içinde bir çelişki barındırır.

İstisna hali, normalde geçici olması gereken bir durumdur; düzenin askıya alındığı, olağan kuralların işlemediği bir ara dönem olarak düşünülür. Ancak bu tür bağlamlarda istisna, süreklilik kazanır. Yıkımın ortasında gerçekleşen seçimler, bu sürekliliği meşrulaştıran araçlara dönüşür. Çünkü seçim, normalde düzenin varlığını teyit eden bir mekanizma iken, burada düzenin yokluğuna rağmen işleyen bir ritüel haline gelir. Bu durum, istisnanın giderek norm haline gelmesine yol açar.

Bu dönüşüm tehlikelidir; çünkü istisna, geçici bir sapma olmaktan çıkar ve kalıcı bir düzen biçimi haline gelir. Enkaz içinde gerçekleştirilen her meşruiyet üretimi, bu yapıyı daha da sağlamlaştırır. Böylece siyasal sistem, krizden çıkmayı hedeflemek yerine, krizi kendi işleyişinin parçası haline getirir. Seçim, bu bağlamda çözüm üretmez; aksine, çözülmemiş olanın sürdürülebilirliğini sağlar. Katılım hissi üretilir, fakat bu katılım, istisnai koşulların içinde kalmaya devam eder.

Ortaya çıkan yapı, meşruiyetin klasik anlamını tersine çevirir. Meşruiyet artık düzenin göstergesi değil, düzen yokluğunun yönetilebilir hale getirilmesidir. Enkaz, yalnızca yıkımın izi değil, aynı zamanda siyasal işleyişin zemini haline gelir. Bu zemin üzerinde kurulan her süreç, istisnanın normalleşmesine katkıda bulunur. Böylece istisna, istisna olmaktan çıkar; norm haline gelir. Bu norm, görünürde katılım ve temsil üretirken, aslında kriz durumunu kalıcılaştıran bir yapı kurar.                                                                                            

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow