OntoHaber 22

Bugünün 12 kritik olayı üzerinden küresel sistemin derin örüntüleri okunuyor: savaşın hedefle bağının kopması, yapay zekânın iradeyi dışsallaştırması, hukukun yürütmenin hızına fren olması ve dünyanın yeniden gözetim haritaları içinde düzenlenmesi.

Meta-Gerçeklik

9 Mart’ta İran’ın eski lideri Ali Hamaney’i enkaz altında gösterdiği iddia edilen görüntü ve videoların yapay zekâ üretimi olduğunun doğrulanması, sıradan bir dezenformasyon vakasından çok daha fazlasını açığa çıkaran bir olaydı. İlk bakışta mesele oldukça basit görünür: Gerçek olmayan bir görüntü üretilmiş, dolaşıma sokulmuş ve ardından bunun sahte olduğu ortaya çıkarılmıştır. Fakat bu çerçeve, olayın asıl felsefi ağırlığını kavramak için yetersizdir. Çünkü burada yaşanan şey yalnızca “sahte bir içerik” vakası değildir; daha derinde, savaşın, siyasetin ve kamusal deneyimin yeni bir düzleme geçtiğini gösteren tarihsel bir semptom vardır. Bu semptom, gerçekliğin yerini sanalın alması değil; gerçeklik üzerine kurulan sanal üretimlerle birlikte işleyen, organize bir meta-gerçeklik alanının belirginleşmesidir.

Meseleyi doğru kurmak için ilk olarak sık yapılan bir hatayı dışarıda bırakmak gerekir. Burada söz konusu olan şey, klişe biçimde dile getirilen “gerçek ile sanal arasındaki ayrımın kaybolması” değildir. Böyle bir formülasyon meseleyi hem indirger hem de bulanıklaştırır. Çünkü olayın yapısı, gerçek ile sanalın birbirine karışıp ayırt edilemez hale gelmesinden ibaret değildir. Tam tersine, burada çok daha örgütlü ve işlevsel bir yapı vardır: Gerçeklik zemin olarak kalır; sanal üretimler bu gerçeklik zemini üzerinde çalışır; ikisinin koordineli etkisinden yeni bir deneyim katmanı doğar. İşte bu yeni katman meta-gerçekliktir.

Meta-gerçeklik, basitçe “sahte olanın gerçekmiş gibi algılanması” değildir. Böyle tanımlandığında mesele yalnızca epistemolojik bir yanılgı düzeyinde kalır. Oysa burada olan şey yanılgıdan ibaret değildir; burada üretilen şey, toplumsal ve siyasal etkileri bakımından fiilen çalışan bir gerçeklik katmanıdır. Başka bir deyişle, meta-gerçeklik, ontolojik olarak sahte unsurların, gerçek dünyanın duygusal, psikolojik ve siyasal devrelerine bağlanarak gerçek sonuçlar üretmesiyle oluşur. O halde belirleyici olan şey, temsilin “doğru” olup olmaması değil; temsilin hangi gerçek zemin üzerine yerleştirildiği ve bu zeminde ne tür etkiler ürettiğidir.

Ali Hamaney örneği bu bakımdan son derece öğreticidir. Çünkü olayda tamamen kurmaca bir figür kullanılmamaktadır. Gerçek bir siyasi aktör vardır. Gerçek bir bölgesel savaş atmosferi vardır. Gerçek bombardıman ihtimali vardır. Gerçek ölüm ihtimali vardır. Gerçek bir lider kaybının yaratacağı gerçek diplomatik ve toplumsal sonuçlar vardır. Yani ortada bütünüyle sanal bir evren yoktur; tam tersine, son derece yoğun ve maddi bir gerçeklik zemini vardır. Yapay zekâ üretimi görüntü tam da bu gerçeklik zemini üzerine bindirilmiştir. Bu yüzden görüntü, boşlukta dolaşan bağımsız bir kurgu değil; mevcut gerçekliğe ankrajlanmış bir simülasyondur.

Bu ankraj noktası hayati önemdedir. Çünkü yapay zekâ üretimi görsellerin siyasi etkisi, kendi başlarına sanal olmalarından gelmez. Etki güçleri, gerçeklikle kurdukları bağdan doğar. Eğer görüntü bütünüyle ilgisiz, bağlamsız ve toplumsal olarak anlamsız bir şey üretseydi, etkisi de sınırlı kalırdı. Fakat burada görüntü, savaşın en yoğun ortak temalarından biri olan ölüm üzerine kuruludur. Ölüm, bu olayda hem gerçekliğin hem de simülasyonun ortak düğümüdür. Gerçek savaşın içinde ölüm ihtimali ontolojik olarak mevcuttur; yapay görsel ise bu ontolojik ihtimali temsil düzeyinde önceden sahnelemektedir. Dolayısıyla görselin sahte olması, onun ölüm temasını kullanarak gerçekliğe bağlanmasını engellemez; aksine tam da bu ortaklık sayesinde simülasyon gerçekliğe yapışır.

Bu yüzden olayın kilit noktası, görselin sahte olması değil; sahte olanın hangi gerçek temaya bağlanarak dolaşıma sokulduğudur. Ölüm burada salt içerik değildir; gerçek ile sanal arasındaki organizasyonun ortak paydaya kavuştuğu ana eksendir. Bir yanda gerçek savaş ve gerçek ölüm olasılığı, diğer yanda yapay zekâ tarafından üretilmiş sahte enkaz ve sahte ölüm temsili vardır. Fakat kamusal deneyim açısından asıl çalışan şey, görüntünün yapay olması değil, “ölüm” gibi müşterek ve yüksek yoğunluklu bir kavram üzerinden toplumsal duygulanımı tetiklemesidir. Bu nedenle olay, gerçek ile sanalın birbirini iptal ettiği bir durum değil; aynı tema etrafında organize biçimde birbirini beslediği bir düzendir.

Modern kamusal deneyim zaten büyük ölçüde doğrudan olgular üzerinden değil, olguların dolayımı olan imgeler, anlatılar, arayüzler ve platformlar üzerinden işler. İnsan toplulukları savaş alanlarını doğrudan yaşamaz; savaşın onlar için anlamı çoğunlukla akışa düşen fotoğraf, video, başlık, yorum, söylenti ve doğrulama notları üzerinden kurulur. Bu nedenle siyasette ve savaşta etkili olan şey yalnızca olayın kendisi değildir; olayın deneyimlenme formudur. Deneyim ise giderek daha fazla görsel-temsili sistemler aracılığıyla düzenlenmektedir. Bir olayın toplumsal anlamı, onun maddi gerçekliği kadar, dolaşıma girme biçimi tarafından da belirlenir.

Tam da bu nedenle, bir temsil sahte olsa bile etkileri gerçek olabilir. Bu cümle yalnızca medya eleştirisine ait sıradan bir gözlem değildir; kamusal gerçekliğin üretim mekanizmasına dair çok daha derin bir iddiadır. Çünkü insan toplulukları dünyayı salt ontolojik doğruluk üzerinden değil, duygusal ve bilişsel maruziyet üzerinden kavrar. Bir kitle için belirleyici olan, bir görüntünün gerçekten çekilip çekilmediği değil, o görüntünün korku, panik, çöküş, intikam, zafer veya belirsizlik gibi hangi duygu kümelerini tetiklediğidir. Eğer bir sahte görüntü gerçek bir panik üretmişse, o görüntü ontolojik olarak sahte olsa bile sosyo-psikolojik bakımdan gerçekliğe dahil olmuştur.

Buradan şu sonuç çıkar: Temsilin siyasal değeri, onun doğruluğundan çok, etki kapasitesinde yatar. Bu nedenle yapay zekâ üretimi görseller önümüzdeki dönemde siyasal aktörler için vazgeçilmez araçlara dönüşecektir. Çünkü bu araçlar, maddi dünyayı değiştirmeden duygusal dünyayı şekillendirebilir; gerçek kurban üretmeden çöküş hissi yaratabilir; gerçek bir lider ölmeden lider kaybı atmosferi oluşturabilir; gerçek askeri sonuçlar ortaya çıkmadan stratejik üstünlük algısı üretebilir. Bu, savaşın maliyetini azaltan değil ama savaşın psikolojik genişleme kapasitesini artıran bir gelişmedir. Artık yalnızca bombalar, ordular ve diplomatik açıklamalar değil; gerçekliğe ankrajlanan yapay imgeler de savaş aygıtının parçası haline gelmektedir.

Bu bağlamda, görsellerin dolaşıma sokulduğu zaman ile ABD kanadında beliren “öldü” söylemleri arasındaki paralellik ayrıca önem taşır. Burada kesin bir niyet atfı yapmadan bile, zamanlama düzeyinde görülen bu eşleşme, yapay görsellerin spontane ve masum içerikler olmaktan ziyade spekülatif operasyonlar için elverişli araçlar haline geldiğini düşündürür. Çünkü siyasal iletişimde zamanlama rastlantısal bir yan unsur değildir; etkinin dozunu belirleyen temel mekanizmalardan biridir. Gerçek savaş atmosferi yükselmişken, liderin öldüğüne dair söylentiler dolaşırken ve yüksek gerilim sürerken ortaya çıkan bir yapay görüntü, boş bir kurgu gibi işlemez; mevcut duygusal ve siyasal akımı yönlendiren ek bir ivme üretir. Bu nedenle bu tür içerikler yalnızca “yanlış bilgi” değil; uygun bağlam ve doğru zamanlama ile devreye alınan operasyonel imgelerdir.

Operasyonel imge kavramı burada özellikle önemlidir. Çünkü yapay zekâ görselleri artık yalnızca temsil etmiyor; aynı zamanda harekete geçiriyor, yönlendiriyor, ön-kurguluyor ve beklenti üretiyor. Böyle imgeler, gerçekliğin pasif bir yansıması değildir; gerçekliğin toplumsal deneyimini önceden biçimlendiren araçlardır. Ali Hamaney örneğinde görüntü, yaşanmış bir şeyin kaydı gibi davranırken gerçekte yaşanmamış olanı, yaşanması muhtemel olanın duygusal etkisiyle birlikte önceden piyasaya sürer. Dolayısıyla burada temsil, olay sonrası açıklayıcı bir unsur değildir; olay alanına önceden yerleştirilmiş bir psikolojik düzenek haline gelir.

Bu gelişmenin en önemli sonucu, siyasetin ve savaşın iki düzlemde birlikte yürümeye başlamasıdır. Birinci düzlem maddi gerçeklik düzlemidir: askeri hareketlilik, bombardıman, ölüm, diplomasi, misilleme, altyapı yıkımı ve güç ilişkileri. İkinci düzlem ise meta-gerçeklik düzlemidir: yapay imgeler, algısal yönlendirme, söylenti ile görselin birleşmesi, duygusal dalgalanmaların sahte ama ikna edici içeriklerle üretilmesi. Bu iki düzlem birbirinden bağımsız değildir; biri diğerinin üstüne kurulur. Fiziksel savaş zemin sağlar, meta-gerçeklik savaşı ise bu zeminin toplumsal deneyimini düzenler. Böylece savaş artık yalnızca cephede değil, deneyim üretiminde kazanılmaya çalışılır.

Deneyim üretiminin siyasal ağırlığı büyüdükçe doğrulama rejimlerinin yapısı da değişir. Klasik dönemde doğrulama, olayın olmuş ya da olmamış olmasına dair son sözü verme iddiasındaydı. Fakat meta-gerçeklik çağında doğrulama, giderek daha geç gelen ve etkisi sınırlı bir müdahaleye dönüşebilir. Çünkü sahte görüntü ilk anda duygusal etkiyi üretmiş, kitlelerin dikkatini yönlendirmiş, belirli bir anlatıyı dolaşıma sokmuş ve psikolojik sonucu büyük ölçüde gerçekleştirmiş olabilir. Ardından gelen “bu yapay zekâ üretimidir” açıklaması, ontolojik düzeltme sağlar ama duygusal sonucu geri alamaz. Bu nedenle sahte olanın sonradan teşhir edilmesi, onun toplumsal işlevini iptal etmeyebilir. Meta-gerçeklik tam da burada çalışır: Doğruluk daha sonra gelir, etki önce olur.

Bu durum, modern toplumlarda “gerçeklik” kavramının yerini neyin aldığı sorusunu da yeniden kurmayı gerektirir. Burada yerini alan şey tam anlamıyla sanallık değildir. Sanallık tek başına yeterli açıklama sunmaz. Çünkü toplumların peşinden sürüklendiği şey, bütünüyle kurgusal bir evren değil; gerçek olaylarla sanal temsillerin koordineli çalışmasıdır. Bu koordinasyon, gerçeklikten kopuş değil; gerçekliğin üstüne bindirilmiş ikinci dereceden bir gerçeklik mimarisi üretir. Meta-gerçeklik işte bu yüzden “gerçek-sonrası” ile karıştırılmamalıdır. “Gerçek-sonrası” daha çok hakikatin değersizleştiği ve inancın olgunun önüne geçtiği bir iklimi anlatır. Oysa burada söz konusu olan şey, inançtan da önce işleyen, duygusal ve deneyimsel olarak etkin bir sentez mekanizmasıdır. İnsanlar yalnızca bir şeye inanmaz; o şeyi yaşanmış gibi deneyimler.

Bu yeni düzende internete ve dijital platformlara erişim biçimi de belirleyicidir. Kamusal alanın büyük bölümü artık fiziksel mekânlarda değil, ekran arayüzlerinde deneyimlenmektedir. Ekran, modern özne için yalnızca bilgi alma yüzeyi değil; gerçekliğin işlenmiş ve paketlenmiş biçimde sunulduğu ana sahnedir. Yapay zekâ üretimi görseller bu sahnede gerçek görüntülerle aynı hızda, aynı formda ve çoğu zaman aynı duygusal dil içinde dolaşır. Böylece kitlelerin maruz kaldığı şey, saf gerçeklik değil; seçilmiş, düzenlenmiş, hızlandırılmış ve giderek daha fazla sentetik unsurlarla takviye edilmiş bir deneyim akışıdır. Bu akış uzun vadede, toplumların duygusal dalgalanmalarının gerçek olaylardan çok, olayların temsil mimarisine tepki vermesine yol açar.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta yine şudur: Bu süreç “artık sanal ile gerçek arasında fark kalmadı” biçiminde kaba bir ifadeyle anlatılamaz. Fark hâlâ vardır; fakat siyasal işlev bakımından belirleyici olan şey farkın var olup olmaması değil, bu farkın nasıl organize edildiğidir. Gerçek olaylar meşruiyet ve yoğunluk sağlar. Sanal görseller hız, yayılım ve duygusal çarpıcılık sağlar. Gerçek zemin olmadan sanal görseller boşlukta kalabilir; sanal görseller olmadan da gerçek olaylar bugünkü hız ve yoğunlukta toplumsal işlenime giremeyebilir. Bu nedenle burada ayrımın kaybolmasından değil, ayrımın stratejik bir ortak çalışmaya dönüştürülmesinden söz etmek gerekir. Meta-gerçeklik, tam da bu ortak çalışmanın adıdır.

Bu organizasyon biçimi özellikle ölüm gibi yüksek yoğunluklu ortak işaretler etrafında daha kolay kurulur. Çünkü ölüm, hem maddi dünyada son derece gerçek bir olaydır hem de temsil rejimlerinde en güçlü sembolik araçlardan biridir. Bir liderin ölümü, yalnızca biyolojik bir sona değil; güç boşluğuna, moral kırılmasına, intikam çağrısına, stratejik karmaşaya ve tarihsel dönüm noktasına işaret eder. Bu nedenle ölüm, gerçeklik ile simülasyonun birlikte çalışması için ideal ortak zeminlerden biridir. Yapay zekâ görüntüsü sahte olabilir; fakat ölüm temasının çağırdığı anlam evreni gerçektir. Dolayısıyla görüntü, kendi sahteciliğine rağmen, ölümün gerçek toplumsal semantiği sayesinde etkili olur. Bu, simülasyonun rastgele değil; gerçekliğin en yoğun damarlarına bağlanarak çalıştığını gösterir.

Bundan sonraki dönemde bu tür içeriklerin savaş stratejisinin doğrudan parçası haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü meta-gerçeklik savaşı, klasik propaganda tekniklerinden daha esnek, daha hızlı ve daha düşük maliyetli bir alan açar. Liderlerin öldüğünü, kentlerin düştüğünü, halkların ayaklandığını, orduların çöktüğünü, hatta hiç yaşanmamış diplomatik sahneleri son derece ikna edici biçimde üretmek mümkün hale geldikçe, savaşan aktörler de bu araçları yalnızca yan ürün olarak değil, ana strateji unsuru olarak kullanacaktır. Böyle bir durumda savaşın amacı yalnızca sahada üstünlük kurmak değil; rakibin kamusal deneyimini, beklenti ufkunu ve duygusal eşiklerini şekillendirmek olacaktır. Başka bir deyişle, savaş fiziksel dünyayı yıkarken meta-gerçeklik savaşı, toplumsal sinir sistemini hedef alacaktır.

Bu durum aynı zamanda kamusal öznenin hakikatle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Geleneksel modern özne, en azından kuramsal olarak, doğru bilgiye erişirse sağlıklı kanaat oluşturabileceği varsayımıyla düşünülürdü. Oysa meta-gerçeklik düzeninde kanaat, çoğu zaman doğruluktan önce maruziyetle şekillenir. İlk görülen görüntü, ilk yaşanan duygusal sarsıntı, ilk yayılan söylenti ve ilk kurulan görsel-anlatısal bağ, sonradan gelen düzeltmeden daha ağır basabilir. Bu nedenle hakikat artık yalnızca doğrulanabilirlik problemi değil; zamanlama ve etki problemi haline gelir. Kimin önce konuştuğu, kimin önce gösterdiği, kimin önce duygusal iklim kurduğu, çoğu zaman kimin doğru söylediğinden daha belirleyici hale gelebilir.

Ali Hamaney’i enkaz altında gösteren yapay görüntülerin olayı tam da bu tarihsel kırılmayı görünür kılar. Çünkü burada sahte bir görüntü yalnızca yanlış bilgi üretmemiş; gerçek savaşa yaslanarak, gerçek ölüm ihtimalini kullanarak, gerçek bir lider figürüne bağlanarak ve gerçek kamuoylarının duygusal dalgalanmalarını hedefleyerek işleyen bir meta-gerçeklik örneği üretmiştir. Bu, geleceğin siyasal rejimlerinin ve savaş teknolojilerinin en temel göstergelerinden biridir: gerçeklik zeminini kaybetmeden, onun üzerine sentetik katmanlar bindirerek çalışan, etkisini doğruluktan değil organizasyondan alan yeni bir savaş biçimi.

Bu yüzden meselenin adı gerçeklik kaybı değil, gerçeklik üstünde kurulan simülatif organizasyondur. Daha da açık söylenirse, burada yaşanan şey bir çöküş değil, yeni bir mimaridir. Gerçek savaş ayrı, sanal içerik ayrı iki dünya değildir artık; gerçek savaş, sentetik temsiller için altyapı sağlar; sentetik temsiller de gerçek savaşın toplumsal deneyimini yeniden kodlar. İşte meta-gerçeklik tam olarak budur: hakikatin ortadan kalkması değil, hakikatin çevresinde kurulan ve onu siyasal-etkisel bakımdan aşan ikinci bir çalışma rejimi. 9 Mart olayı bu rejimin henüz kaba ama son derece berrak bir örneğini sundu. Bundan sonra görülecek olan şey, sahte görüntülerin tek tek çoğalması değil; gerçek dünya ile sentetik temsillerin giderek daha koordineli çalıştığı, ayrı bir cephe gibi işleyen ve kendi savaş hukukunu, kendi psikolojisini, kendi stratejik zamanlamasını üreten meta-gerçeklik alanının genişlemesidir.                                                                                                                                                

Zamanaşımı

ABD’de bazı milletvekillerinin rüşvet ve yolsuzluk davaları için zamanaşımı süresini on yıla çıkaracak bir yasa hazırlığına girişmesi ilk bakışta teknik bir hukuk düzenlemesi gibi görünebilir. Fakat bu tür bir değişiklik yalnızca ceza hukukunun prosedürel ayrıntılarıyla ilgili değildir. Bu düzenleme, hukuk sisteminin “suç” kavramını nasıl belirgin hale getirdiğine dair çok daha temel bir soruya işaret eder. Çünkü zamanaşımı meselesi, suç gibi ontolojik olarak belirsiz bir kavramın zaman ve mekân sınırları aracılığıyla tanımlanabilir hale getirilmesinin en açık örneklerinden biridir.

Pozitivist hukuk yaklaşımında suç ontolojik bir kategori değildir. Doğada kendiliğinden var olan bir “suç” nesnesi bulunmaz. Fiziksel dünyada yalnızca eylemler ve bu eylemlerin sonuçları vardır. Bir eylemin suç sayılması, onun doğasında bulunan metafizik bir kötülükten değil, hukuk düzeninin o eylemi belirli bir norm ihlali olarak tanımlamasından kaynaklanır. Bu nedenle suç, ontolojik bir gerçeklik değil; hukuk tarafından kurulmuş normatif bir kategoridir.

Bu durum ahlak felsefesinin en köklü problemlerinden birine temas eder. Eğer suç doğada kendiliğinden var olan bir kategori değilse, o halde hangi davranışın neden suç sayıldığı sorusu sürekli olarak açık kalır. Bazı düşünce gelenekleri suçun metafizik bir kötülüğe dayandığını ileri sürerken, pozitivist hukuk yaklaşımı bu tür metafizik temelleri reddeder. Bunun yerine hukuk sistemi kavramları metafizik olarak temellendirmek yerine onları operasyonel olarak sınırlandırmayı tercih eder.

Tam da bu noktada zamanaşımı kurumu ortaya çıkar. Zamanaşımı genellikle yalnızca davaların belirli bir süre sonra açılamaması şeklinde teknik bir hukuk kuralı olarak görülür. Oysa zamanaşımı çok daha temel bir işlev görür: suç kavramını zamansal olarak sınırlayarak onu tanınabilir ve yönetilebilir hale getirir.

Burada kritik nokta şudur: suç gibi kavramlar özleri üzerinden değil, sınırları üzerinden belirginleşir. Bir kavramın tanınabilir olması için onun nerede başlayıp nerede bittiğinin belirlenmesi gerekir. Sınır çizilmediğinde kavram belirsiz kalır ve pratik olarak kullanılamaz. Bu nedenle hukuk sistemi suç kavramını çeşitli sınırlar aracılığıyla tanımlar. Bu sınırlar yalnızca davranış türlerini kapsamaz; aynı zamanda yetki alanını, sorumluluk derecelerini, yaptırım biçimlerini ve zaman aralığını da içerir.

Zamanaşımı bu sınırlandırma mekanizmasının zaman boyutunu temsil eder. Devlet zamanaşımı koyarak yalnızca belirli eylemleri suç olarak tanımlamakla kalmaz; aynı zamanda o eylemlerin ne kadar süre boyunca suç sayılacağını da belirler. Böylece suç kavramı zamansal bir çerçeve içine yerleştirilir.

Bu noktada daha derin bir felsefi mekanizma ortaya çıkar. Suç kavramı ontolojik olarak belirsizdir; çünkü doğada hazır halde bulunan bir suç kategorisi yoktur. Hukuk sistemi bu belirsizliği ortadan kaldırmak için suçu nihai olarak belirlenebilecek tek çerçeveye, yani zaman ve mekân sınırlarına bağlar. Bir eylem belirli bir yerde gerçekleşir ve belirli bir zaman aralığında suç olarak kabul edilir. Bu iki sınır çizildiğinde suç kavramı somut hale gelir.

Dolayısıyla zamanaşımı yalnızca yargılama süresini sınırlayan bir teknik düzenleme değildir. Aslında yaptığı şey çok daha temeldir: suç gibi ontolojik olarak belirsiz bir kavramı zaman sınırı aracılığıyla belirli hale getirmek. Hukuk sistemi bu mekanizma sayesinde metafizik bir temele başvurmadan suç kavramını düzenleyebilir.

Bu durum aynı zamanda suçun metafizik bir kötülük olmadığını da gösterir. Eğer suç gerçekten ontolojik bir kötülük olsaydı, onun zamansal olarak ortadan kalkması düşünülemezdi. Gerçek bir ontolojik kategori zamanla geçerliliğini yitirmez. Zamanaşımı ise tam tersini yapar: belirli bir süre geçtikten sonra suçun cezai anlamını ortadan kaldırır. Bu durum suçun doğasının metafizik değil, kurumsal olduğunu açıkça ortaya koyar.

Zamanaşımı bu nedenle suç kavramının belirsiz doğasını en nihai sınır aracılığıyla, yani zaman sınırıyla düzenler. Mekân ve zaman insan deneyiminde en kesin sınırlar olduğu için, hukuk sistemi de belirsiz kavramları bu iki sınır aracılığıyla belirgin hale getirir. Suçun nerede işlendiği ve ne kadar süre boyunca geçerli olduğu belirlendiğinde kavram yönetilebilir hale gelir.

ABD’de rüşvet ve yolsuzluk davaları için zamanaşımı süresinin on yıla çıkarılması önerisi bu açıdan yalnızca pratik bir düzenleme değildir. Bu değişiklik suç kavramının zamansal sınırlarının yeniden çizilmesi anlamına gelir. Rüşvet ve yolsuzluk gibi suçlar çoğu zaman gizli işlendiği ve uzun süre sonra ortaya çıktığı için devlet bu suçların zamansal çerçevesini genişletmek ister. Böylece suçun kovuşturulabileceği zaman aralığı büyür.

Bu durum suçun ontolojik doğasını değiştirmez; fakat suçun zamansal sınırlarını yeniden tanımlar. Başka bir ifadeyle suçun ne olduğu değil, suçun hangi zaman aralığında var sayılacağı değişir. Böylece hukuk sistemi suçun belirsiz doğasını metafizik bir açıklamaya başvurmadan, yalnızca zaman ve mekân sınırlarını yeniden düzenleyerek kontrol altına alır.

Zamanaşımı kurumu bu nedenle hukuk düzeninin en ilginç araçlarından biridir. Görünüşte yalnızca bir süre sınırı koyar; fakat gerçekte yaptığı şey çok daha derindir. Suç gibi ontolojik olarak belirsiz bir kavramı zaman sınırı içine yerleştirerek onu belirli, tanınabilir ve yönetilebilir bir kategori haline getirir. Çünkü kavramların gerçek belirginliği çoğu zaman özlerinden değil, çizilen sınırlarından doğar.            

Eşzamanlı Simülasyon

İran füzesinin vurduğu iddiasıyla Suudi Arabistan’daki bir otelde çıkan yangını gösterdiği ileri sürülen görselin yapay zekâ üretimi olduğunun ortaya çıkması, ilk bakışta klasik bir dezenformasyon vakası gibi görülebilir. Fakat bu tür bir yorum, olayın asıl yapısını kavramak için yetersizdir. Burada görülen şey yalnızca sahte bir görselin dolaşıma girmesi değildir. Daha derinde ortaya çıkan şey, gerçek savaş atmosferi üzerine yerleşen yapay temsiller aracılığıyla çalışan yeni bir gerçeklik mimarisidir. Bu mimari, gerçek ile sanalın birbirine karışmasından ibaret değildir; aksine, gerçekliğin zemin olarak kaldığı ve simülasyonun bu zemin üzerinde organize biçimde çalıştığı meta-gerçeklik düzenidir.

Olayın anlaşılması için önce gerçeklik zeminini görmek gerekir. Orta Doğu’da uzun süredir yüksek yoğunluklu bir askeri gerilim bulunmaktadır. İran, İsrail, Körfez ülkeleri ve ABD arasındaki askeri hareketlilik, füze saldırıları ve misilleme ihtimalleri bölgesel siyasetin gündelik parçası haline gelmiştir. Bu nedenle “İran füzesinin Suudi Arabistan’daki bir hedefi vurmuş olabileceği” fikri zaten gerçeklik alanının dışında değildir. Böyle bir saldırı olasılığı, bölgesel savaşın mevcut mantığı içinde mümkündür. Yapay zekâ tarafından üretilen otel yangını görseli tam da bu gerçek olasılığın üzerine yerleştirilmiştir. Görüntü sahte olabilir, fakat bağlandığı olay zemini gerçektir.

Bu noktada temsillerin işleyiş mantığı ortaya çıkar. Bir temsilin siyasal gücü, onun ontolojik doğruluğundan çok hangi gerçeklik alanına bağlandığıyla ilişkilidir. Eğer bir görüntü tamamen bağlamsızsa, etkisi sınırlı kalır. Fakat gerçek bir kriz ortamına bağlanan bir temsil, sahte olsa bile gerçek duygusal sonuçlar üretebilir. Yapay zekâ üretimi görsellerin etkisi tam olarak bu ankraj mekanizmasından doğar. Gerçek savaş ortamı zemin sağlar; simülatif görüntü ise bu zemin üzerinde duygusal ve algısal tetikleyici haline gelir.

Bu nedenle burada söz konusu olan şey basit bir yanlış bilgi üretimi değildir. Daha doğru ifade ile burada eşzamanlı simülasyon ortaya çıkmaktadır. Geleneksel propaganda modelinde olay önce gerçekleşir, ardından manipülasyon devreye girerdi. Oysa yapay zekâ çağında simülasyon olaydan sonra değil, olayla aynı anda dolaşıma girmektedir. Gerçek saldırı ihtimali ile simülatif saldırı görüntüsü aynı bilgi akışı içinde birlikte doğar. Böylece haber akışı yalnızca gerçekliği aktaran bir kanal olmaktan çıkar ve gerçeklik deneyiminin üretildiği bir alan haline gelir.

Suudi otel yangını görselinin dolaşıma girmesi tam olarak bu eşzamanlı üretim mekanizmasını göstermektedir. Gerçek savaş ortamı, gerçek füze saldırıları ve gerçek diplomatik gerilim zaten vardır. Yapay zekâ üretimi görüntü ise bu gerçeklik alanına bağlanarak ortaya çıkar. Bu nedenle görsel yalnızca sahte bir içerik değildir; gerçek olay olasılığının simülatif bir sahnelenmesidir. İnsanlar bu görüntüyü gördüğünde yalnızca bir görsel görmez; aynı zamanda gerçek savaşın olası sonuçlarından birini deneyimler.

Modern toplumlarda gerçekliğin deneyimlenme biçimi büyük ölçüde bu temsiller üzerinden gerçekleşir. İnsanlar savaş alanlarını doğrudan yaşamaz; savaşın anlamını medya akışları, sosyal ağlar ve dijital görüntüler aracılığıyla kurar. Bu nedenle bir görüntünün sahte olması, onun yarattığı duygusal tepkinin sahte olduğu anlamına gelmez. Bir görüntü korku, panik ya da misilleme beklentisi yaratıyorsa, o görüntünün toplumsal etkisi gerçekliğin parçası haline gelir.

Bu durum meta-gerçeklik kavramının ortaya çıkmasına yol açar. Meta-gerçeklik, gerçek ile sanalın birbirine karışması değildir. Gerçeklik ortadan kalkmaz; aksine zemin olarak kalır. Simülasyon bu zeminin üzerine yerleşir ve onunla birlikte çalışır. Ortaya çıkan şey gerçek dünyanın yerine geçen bir sanal evren değil, gerçek olaylar ile sentetik temsillerin birlikte çalıştığı yeni bir deneyim katmanıdır.

Suudi otel yangını örneğinde bu mekanizma açık biçimde görülebilir. Gerçek savaş ortamı vardır. Gerçek füze saldırıları bölgesel siyasetin parçasıdır. Yapay zekâ üretimi görüntü ise bu gerçek olay ihtimalini temsil eder. Böylece görüntü boşlukta dolaşan bir kurgu olmaktan çıkar ve gerçeklik alanına bağlanmış bir simülasyon haline gelir. İnsanların zihninde oluşan duygusal tepki ise bu iki unsurun birleşiminden doğar.

Bu noktada simülasyonun nasıl çalıştığı daha net hale gelir. Simülasyon gerçekliği ortadan kaldırmaz; onun üzerine yerleşir. Gerçek olaylar simülasyon için bir zemin oluşturur. Simülasyon ise bu zemin üzerinde duygusal ve algısal etkiler üretir. Böylece ortaya çıkan deneyim ne yalnızca gerçek olaylardan ne de yalnızca yapay görüntülerden oluşur. Deneyim, bu iki unsurun organizasyonundan doğar.

Bu organizasyon modern savaşın yeni cephesini oluşturur. Geleneksel savaş anlayışı fiziksel güçlere dayanıyordu: ordular, silahlar, bombardıman ve işgal. Günümüzde bu maddi boyut varlığını korumaktadır; fakat onun yanında yeni bir katman ortaya çıkmıştır. Bu katman, gerçek savaşın üzerine yerleşen simülatif temsil alanıdır. Bu nedenle modern savaş artık iki düzlemde yürür: fiziksel savaş ve meta-gerçeklik savaşı.

Meta-gerçeklik savaşında hedef yalnızca askeri üstünlük değildir. Asıl hedef toplumsal duyguların ve beklentilerin yönlendirilmesidir. Bir füze saldırısı görüntüsü gerçek olmasa bile, böyle bir saldırının gerçekleşmiş olabileceği hissini yayabilir. Bu his piyasalarda, diplomatik ilişkilerde ve kamuoyunda belirli tepkiler doğurabilir. Böylece simülatif bir görüntü gerçek siyasi sonuçlar üretebilir.

Bu nedenle yapay zekâ üretimi görseller modern jeopolitikte yalnızca teknolojik yenilikler değildir. Bu görseller giderek daha fazla stratejik araç haline gelmektedir. Çünkü bu araçlar gerçek savaşın üzerine yerleşerek onun algısal boyutunu şekillendirebilir. Bir saldırı gerçekleşmeden önce saldırı atmosferi yaratılabilir; bir lider ölmeden önce lider kaybı hissi üretilebilir; bir kriz patlak vermeden önce kriz beklentisi oluşturulabilir.

Suudi otel yangını görseli bu dönüşümün erken işaretlerinden biridir. Bu olay, yapay zekâ üretimi temsillerin yalnızca sahte görüntüler üretmekten ibaret olmadığını göstermektedir. Asıl önemli olan şey, bu temsillerin gerçek olayların üzerine bağlanarak yeni bir deneyim katmanı üretmesidir. Bu katman, gerçek savaş ile simülasyonun birlikte çalıştığı meta-gerçeklik alanıdır.

Böyle bir ortamda gerçeklik ile sanallık arasındaki ilişki tamamen yeni bir biçim kazanır. Gerçeklik ortadan kalkmaz; fakat tek başına belirleyici olmaktan çıkar. Simülatif temsiller gerçek olayların üzerine yerleşerek onların deneyimlenme biçimini yeniden düzenler. İnsanların dünyayı algılama biçimi giderek daha fazla bu temsiller aracılığıyla şekillenir.

Suudi otel yangını görselinin dolaşıma girmesi bu nedenle yalnızca bir dezenformasyon örneği değildir. Bu olay, modern savaşın yeni mimarisinin işlediğini gösteren somut bir işarettir. Gerçek olaylar zemin olarak kalırken, yapay zekâ üretimi temsiller bu zeminin üzerinde dolaşan ve duygusal etkiler üreten araçlar haline gelmektedir. Böylece savaş yalnızca fiziksel alanlarda değil, aynı zamanda gerçekliğin temsil edildiği meta-gerçeklik alanında da yürütülmektedir.                                                                         

Kentsel Abject

Jakarta yakınlarındaki Bantargebang çöp sahasında meydana gelen atık çökmesi en az beş kişinin ölümüne yol açtı. İlk bakışta bu olay, gelişmekte olan ülkelerde sıkça görülen bir altyapı kazası gibi yorumlanabilir: yetersiz atık yönetimi, aşırı dolmuş bir çöp sahası ve bunun sonucunda meydana gelen ölümcül bir çökme. Fakat bu tür olaylar yalnızca teknik eksikliklerle açıklanabilecek kazalar değildir. Bantargebang’daki çökme, modern şehirlerin görünmez ontolojisini açığa çıkaran bir semptomdur. Bu olay, çağdaş kent düzeninin nasıl kurulduğunu ve bu düzenin hangi bastırılmış unsurlar üzerine inşa edildiğini gösteren bir örnektir. Bu noktada Julia Kristeva’nın geliştirdiği abject kavramı, modern şehirlerin işleyiş mantığını anlamak için son derece güçlü bir çerçeve sunar.

Kristeva’nın abject teorisi, öznenin kendisini kurabilmek için bazı unsurları dışarı atması gerektiği fikrine dayanır. Bir özne kendi kimliğini inşa ederken bir sınır çizer: “ben” olan ile “ben olmayan” arasındaki sınır. Bu sınırın kurulabilmesi için bazı şeylerin öznenin alanından dışarı itilmesi gerekir. Fakat bu dışlama işlemi mutlak değildir. Dışarı atılan şeyler tamamen yok olmaz; aksine öznenin sınırında kalmaya devam eder. İşte bu sınırda bulunan ve özne tarafından sürekli olarak reddedilmesi gereken şeylere Kristeva abject adını verir. Ceset, kan, çürüyen maddeler, kusmuk ya da beden atıkları gibi unsurlar bu kategoriye girer. Bunlar ne tamamen nesnedir ne de tamamen özne; varlık ile yokluk arasındaki sınırı ihlal eden, düzeni tehdit eden şeylerdir. Bu nedenle abject her zaman rahatsızlık üretir.

Modern şehir de benzer bir mekanizma ile çalışır. Kent, kendisini düzen, temizlik ve organizasyon alanı olarak kurar. Modern şehir planlaması, hijyen ve düzen kavramları üzerine kuruludur. Fakat bu düzen yalnızca yüzeyde görülen bir düzen değildir; aynı zamanda bastırma ve dışlama süreçlerinin sonucudur. Şehir kendisini kurarken bazı unsurları sistematik biçimde dışarı iter. Çöp, atık, kanalizasyon, kir ve çürüme gibi unsurlar şehir merkezinin dışında tutulur. Böylece şehir kendisini temiz bir yaşam alanı olarak sunabilir. Ancak bu dışlama işlemi abject’in klasik mantığını tekrar üretir: şehir atığı yok etmez, yalnızca yer değiştirir.

Bu nedenle modern kent aslında abject üzerine kurulmuş bir düzendir. Şehir merkezi tüketim ve üretim alanı olarak çalışırken, bu üretim sürecinin yan ürünü olan atıklar kentin periferisine aktarılır. Bantargebang gibi devasa çöp sahaları bu mekanizmanın fiziksel ifadesidir. Jakarta’nın gündelik yaşamı içinde üretilen tonlarca atık, şehir merkezinin görünmez sınırlarını aşarak bu periferik alanlarda birikir. Böylece şehir merkezinin temizliği, aslında periferide büyüyen bir abject birikimine dayanır.

Bu noktada kritik olan şey şudur: abject hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılamaz. Kristeva’nın teorisinde abject’in temel özelliği, sürekli olarak geri dönme potansiyeline sahip olmasıdır. Öznenin dışarı attığı şeyler, sınırın ötesinde birikir ve belirli anlarda geri döner. Bu geri dönüş çoğu zaman bir kriz anı şeklinde gerçekleşir. Bantargebang’daki çöp çökmesi tam olarak böyle bir geri dönüş anıdır. Jakarta şehri gündelik hayatında atıklarını periferide biriktirerek kendisini temiz ve düzenli bir yaşam alanı olarak kurar. Fakat bu bastırılmış abject bir noktada fiziksel olarak geri döner. Çöp dağları büyür, hareket eder, çöker ve sonunda insan hayatını tehdit eder.

Bu nedenle Bantargebang’daki çökme yalnızca bir çevre kazası değildir. Bu olay, modern kent düzeninin bastırdığı unsurların geri dönüşüdür. Şehir merkezinin düzeni periferide biriken düzensizlik üzerine kuruludur. Ancak bu düzensizlik tamamen kontrol altında tutulamaz. Çöp dağlarının çökmesi, modern şehrin bastırdığı abject’in maddi bir geri dönüşüdür.

Bu olay aynı zamanda modern tüketim toplumunun ontolojisini de açığa çıkarır. Günümüz şehirleri devasa tüketim makineleri olarak çalışır. Üretim ve tüketim süreçleri sürekli yeni mallar üretir ve bu malların kullanımı kaçınılmaz olarak atık üretir. Atık modern ekonominin kaçınılmaz sonucudur. Fakat modern şehir bu gerçeği görünmez hale getirir. Atık sistematik olarak şehir merkezinden uzaklaştırılır ve periferide biriktirilir. Böylece tüketim toplumunun ürettiği pislik, düzenin dışına itilmiş olur.

Ancak bu dışlama yalnızca mekânsal bir yer değiştirmedir. Atık ortadan kalkmaz; yalnızca gözden uzaklaştırılır. Bantargebang gibi dev çöp sahaları, modern şehirlerin bastırdığı bu gerçekliğin somutlaşmış biçimleridir. Bu alanlar modern kent düzeninin görünmeyen altyapısını oluşturur. Şehir merkezindeki temizlik ve düzen, aslında bu görünmez periferik alanların varlığı sayesinde mümkündür.

Kristeva’nın abject teorisi bu noktada modern şehirlerin psikolojik ve ontolojik yapısını açıklayan güçlü bir araç haline gelir. Şehir merkezinin düzeni, periferide bastırılmış bir abject alanı üzerine kuruludur. Bu abject alanı zamanla büyür, yoğunlaşır ve belirli anlarda sistemin kendisini tehdit eder. Çöp çökmesi gibi felaketler bu bastırılmış alanın geri dönüş anlarıdır.

Bantargebang’daki ölümcül çökme bu nedenle yalnızca bir altyapı sorunu değildir. Bu olay, modern kentlerin görünmez mantığını ortaya koyar: temizlik, pisliğin yok edilmesi değil, onun sistematik biçimde yer değiştirmesidir. Şehir kendisini düzen ve hijyen alanı olarak kurabilmek için abject’i periferide biriktirir. Ancak bu birikim hiçbir zaman tamamen kontrol edilemez. Bastırılan abject eninde sonunda geri döner.

Bu geri dönüş bazen sembolik, bazen de fiziksel biçimde gerçekleşir. Bantargebang’daki çöp çökmesi bu fiziksel geri dönüşün dramatik bir örneğidir. Modern şehirler kendilerini düzenli ve temiz yaşam alanları olarak sunarken, bu düzenin arkasında biriken devasa atık dağları modern medeniyetin bastırılmış ontolojisini temsil eder. Şehir merkezinin görünür düzeni ile periferinin görünmez abject alanı arasındaki ilişki, modern kentlerin varoluşsal gerilimini oluşturur.

Bu nedenle Bantargebang olayı yalnızca Endonezya’ya özgü bir çevre felaketi değildir. Bu olay modern şehirlerin nasıl çalıştığını gösteren evrensel bir yapıyı açığa çıkarır. Tüketim toplumunun ürettiği atıklar kent merkezinden uzaklaştırılır, periferide biriktirilir ve böylece şehir kendisini temiz bir düzen olarak sunabilir. Fakat bu düzen, bastırılmış abject’in sürekli büyüyen varlığına dayanır. Bantargebang’daki çökme bu bastırılmış alanın geri dönüşüdür; modern şehirlerin görünmez ontolojisinin ani ve ölümcül bir açığa çıkışıdır.                                                                                                                                           

Olasılıksal Tehdit

Türkiye’nin NATO hava savunma sistemleri aracılığıyla Türk hava sahasına giren ikinci İran balistik füzesini düşürdüğünü açıklaması, ilk bakışta askeri teknolojinin rutin işleyişine dair teknik bir gelişme gibi görülebilir. Bir füzenin radar tarafından tespit edilmesi, hava savunma sistemlerinin devreye girmesi ve tehdidin etkisiz hale getirilmesi modern savaşın standart operasyonel süreçlerinden biridir. Ancak bu olayın anlamı tek bir füzenin düşürülmesi değildir. Asıl dikkat çekici olan şey, aynı tür olayın kısa zaman aralıklarıyla tekrar etmiş olmasıdır. Bu tekrar, modern güvenlik düşüncesinde çoğu zaman fark edilmeyen bir dönüşümü görünür kılar: rastlantısallığın tehdit statüsü kazanması.

Geleneksel güvenlik teorileri tehdit kavramını iki temel unsur üzerinden tanımlar: niyet ve kapasite. Bir devletin askeri gücü belirli bir hedefe yönelttiği durumda tehdit oluşur. Bu yaklaşımda tehdit, stratejik iradenin bir sonucudur. Bir aktörün saldırı niyeti analiz edilebilir; askeri hazırlıkları, söylemleri ve stratejik konumlanmaları üzerinden bir saldırının olasılığı değerlendirilebilir. Bu nedenle iradeye dayalı tehditler paradoksal biçimde daha öngörülebilir kabul edilir. Bir düşmanın niyetleri, askeri doktrinleri ve politik hedefleri analiz edilerek belirli senaryolar üretilebilir.

Ancak modern savaş teknolojileri güvenlik algısına yeni bir unsur ekler: rastlantısallık. Balistik füzeler, yüksek hızları ve uzun menzilleri nedeniyle savaşın mekânsal sınırlarını genişletir. Bir füze belirli bir hedefe yönelmiş olsa bile uçuş rotası boyunca farklı ülkelerin hava sahalarından geçebilir ya da teknik sapmalar nedeniyle beklenmeyen bölgelerde risk oluşturabilir. Bu durumda savaşın doğrudan tarafı olmayan ülkeler bile çatışmanın yarattığı olasılık alanına dahil olur.

Türkiye hava sahasına giren balistik füze olayının yarattığı kaygı tam da bu noktada ortaya çıkar. Eğer bu füze doğrudan Türkiye’yi hedef alan bilinçli bir saldırının parçası olsaydı, olayın anlamı oldukça net olurdu. Böyle bir durumda mesele İran’ın askeri niyetleri üzerinden okunur ve buna karşılık verilecek stratejik tepkiler belirlenebilirdi. Ancak olayın “istemeden” gerçekleşmiş olması, tehdidin doğasını değiştirir. Ortada doğrudan bir saldırı değil, savaşın yarattığı olasılıksal risk alanı vardır.

Bu noktada güvenlik algısını belirleyen şey tekil bir olay değildir. Tekil rastlantılar çoğu zaman kaza olarak yorumlanabilir. Bir füzenin rotasının sapması ya da başka bir ülkenin hava sahasına girmesi teknik bir arıza ya da operasyonel bir hata olarak görülebilir. Ancak aynı tür olayın tekrar etmesi, rastlantının anlamını değiştirir. Tekrar, rastlantıyı istatistiksel bir modele dönüştürür. Artık mesele yalnızca bir kazanın gerçekleşmiş olması değil, benzer kazaların tekrar etme ihtimalidir.

Bu dönüşüm güvenlik mantığında önemli bir eşik yaratır. Tekil rastlantı kaza olarak yorumlanabilir; fakat aynı rastlantının tekrar etmesi rastlantıyı olasılıksal bir tehdit haline getirir. Bu noktada tehdit belirli bir aktörün niyetinden değil, olayların tekrar edebilme ihtimalinden doğar. Böylece güvenlik algısı yalnızca düşman iradesine karşı değil, aynı zamanda olasılık dağılımlarına karşı da kurulmaya başlar.

İki kez üst üste Türkiye hava sahasına giren balistik füze olayı tam olarak bu tür bir dönüşümü işaret eder. İlk olay teknik bir kaza olarak yorumlanabilir. Ancak ikinci olay aynı tür riskin tekrar edebileceğini gösterir. Bu tekrar, rastlantısal bir olayın güvenlik paradigmasında farklı bir kategoriye geçmesine neden olur. Rastlantı artık yalnızca bir hata değildir; tekrar edebilme ihtimali nedeniyle sistemik bir risk üretir.

Bu durum modern savaşın mekânsal mantığını da değiştirir. Geleneksel savaş anlayışında cephe hatları, sınırlar ve savaş alanları belirgindir. Çatışma belirli bölgelerde gerçekleşir ve bu bölgelerin dışında kalan devletler savaşın doğrudan parçası olmaz. Ancak uzun menzilli silah sistemleri bu mantığı giderek aşındırır. Füze rotaları, radar ağları ve hava savunma sistemleri savaşın alanını genişletir. Böylece savaşın coğrafyası yalnızca hedef ülkelerle sınırlı kalmaz; çevredeki ülkeler de savaşın ürettiği risk alanına dahil olur.

Bu bağlamda sınır kavramı fiilen geçirgen hale gelir. Bir devletin hava sahası artık yalnızca o devletin güvenlik alanı değildir; aynı zamanda bölgesel çatışmaların ürettiği olasılık alanının da parçasıdır. Türkiye’nin hava sahasına giren balistik füzeler bu geçirgenliğin somut örneklerinden biridir. Türkiye doğrudan çatışmanın tarafı olmasa bile, savaşın yarattığı olasılık alanı Türkiye’yi güvenlik denklemine dahil eder.

Ancak bu olayın ürettiği kaygı yalnızca mekânsal geçirgenlik değildir. Daha derin olan kaygı, güvenlik sistemlerinin artık yalnızca iradeye dayalı tehditlere karşı değil, aynı zamanda olasılıksal risklere karşı da çalışmak zorunda olmasıdır. Çünkü rastlantısallığın tekrar etmesi, rastlantıyı bir model haline getirir. Bu noktada tehdit belirli bir saldırgan stratejiden değil, olayların tekrar etme ihtimalinden doğar.

Modern güvenlik sistemleri giderek bu olasılıksal mantık üzerine kurulmaktadır. Finansal krizler, nükleer kazalar, pandemiler ve iklim felaketleri gibi birçok küresel risk alanı artık belirli bir aktörün niyetinden değil, karmaşık sistemlerin ürettiği olasılıklardan doğar. Balistik füze olayları da benzer bir mantık üretir. Bir füze belirli bir hedefe yönelmiş olabilir; fakat sistemin ürettiği sapma ihtimali başka ülkeler için sürekli bir risk alanı yaratır.

Türkiye hava sahasına giren balistik füze olayları bu nedenle yalnızca askeri bir gelişme olarak okunamaz. Bu olay modern savaşın güvenlik ontolojisinde yaşanan daha derin bir dönüşümü gösterir. Tehdit artık yalnızca düşman aktörlerin niyetlerinden oluşmaz. Aynı zamanda sistemlerin ürettiği olasılık alanlarından da doğar. Rastlantısallık tekrar yoluyla istatistiksel bir modele dönüştüğünde, kaza olmaktan çıkar ve tehdit statüsü kazanır.

Bu noktada güvenlik algısı klasik düşman korkusunun ötesine geçer. Çünkü irade sahibi bir düşman analiz edilebilir ve ona karşı strateji geliştirilebilir. Oysa olasılıksal tehditler yönsüzdür. Belirli bir aktöre indirgenemezler ve bu nedenle sürekli bir belirsizlik üretirler. Modern savaşın yarattığı en derin kaygı da tam olarak budur: düşmanın niyetlerinden çok, olayların tekrar etme ihtimalinin ürettiği sürekli risk alanı.                                                                                                                                                         

Küresel Simetri İlkesi

İran’ın yeni füze ve insansız hava aracı dalgasının Körfez ülkelerini hedef alması ve özellikle Bahreyn’deki Bapco rafinerisine yönelik saldırının ardından bölge başkentlerinden sert kınamalar gelmesi, ilk bakışta klasik bir jeopolitik gerilim örneği gibi görünür. Enerji altyapısına yönelik saldırılar tarih boyunca yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve stratejik mesajlar taşımıştır. Petrol rafinerileri, limanlar ve enerji terminalleri modern devletlerin en kritik altyapıları arasında yer alır; bu nedenle bu tür hedeflerin vurulması yalnızca bir askeri eylem değil, aynı zamanda ekonomik düzeni sarsma potansiyeli taşıyan bir güç gösterisidir. Ancak bu tür olayların yarattığı tepkiyi anlamak için yalnızca askeri strateji veya enerji güvenliği perspektifine bakmak yeterli değildir. Daha derinde işleyen bir mantık söz konusudur: insan toplumlarının düzeni simetri üzerinden kurma eğilimi.

Simetri yalnızca matematiksel ya da estetik bir kavram değildir; insan zihninin dünyayı anlamlandırma biçiminin temel yapı taşlarından biridir. Geometrik şekillerden mimari yapılara, müzik kompozisyonlarından sanatsal formasyonlara kadar simetri düzenin ve anlaşılabilirliğin en güçlü göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Simetrik bir yapı zihne denge ve düzen hissi verirken, belirgin asimetriler çoğu zaman huzursuzluk ve düzensizlik duygusu üretir. Bu nedenle insan zihni yalnızca görsel veya estetik yapılarda değil, toplumsal ilişkilerde de simetri arar. Adalet fikri, karşılıklılık ilkesi ve cezalandırma mekanizmaları bu simetri arayışının toplumsal yansımalarıdır. Bir eylemin karşılığının verilmesi, bir hareketin dengelenmesi veya bir saldırının misillemeyle cevaplanması bu düzen arayışının politik biçimleridir.

Bu eğilim şiddet alanında daha da belirgin hale gelir. İnsanlık tarihi boyunca savaşların en güçlü reflekslerinden biri misilleme olmuştur. Bir devlet saldırıya uğradığında yalnızca askeri zorunluluk nedeniyle değil, aynı zamanda düzeni yeniden kurmak amacıyla karşılık verir. Karşılık verildiğinde şiddet iki taraf arasında dağıtılır ve tek yönlü olmaktan çıkar. Böylece şiddet bir tarafın uyguladığı tekil bir eylem olmaktan çıkıp iki aktör arasında gerçekleşen bir çatışmaya dönüşür. Bu dönüşüm şiddetin doğasını değiştirir: tek taraflı şiddet travmatik bir düzensizlik üretirken, karşılıklı şiddet simetrik bir çatışma olarak algılanır.

Bu nedenle tarih boyunca en rahatsız edici şiddet biçimleri çoğu zaman asimetrik şiddet örnekleri olmuştur. Soykırımlar, katliamlar ve sivillere yönelik tek taraflı şiddet eylemleri kolektif bellekte çok daha güçlü izler bırakır. Bunun nedeni yalnızca bu olayların ölçeği değildir; aynı zamanda şiddetin tek yönlü olmasıdır. Bir tarafın tamamen savunmasız olduğu ve karşılık veremediği durumlarda ortaya çıkan şiddet, insan zihninin düzen arayışını bozar. Bu tür olaylar simetri üretmez; aksine mutlak bir asimetri yaratır. İnsan toplumlarının bu tür şiddet biçimlerine duyduğu güçlü tepki, simetri arayışının ne kadar derin bir kültürel ve bilişsel mekanizma olduğunu gösterir.

Bu nedenle uluslararası ilişkiler tarihinde devletlerin saldırıya karşı hızla misilleme yapma eğilimi yalnızca askeri stratejiyle açıklanamaz. Misilleme aynı zamanda simetriyi yeniden kurma girişimidir. Bir saldırının karşılıksız kalması, tek taraflı bir şiddet ilişkisi üretir ve bu durum siyasi ve psikolojik açıdan rahatsız edici bir asimetri yaratır. Karşılık verildiğinde ise şiddet iki taraf arasında paylaşılır ve çatışma belirli bir dengeye oturur.

Ancak modern dünyada bu simetri mantığı ilginç bir dönüşüm geçirir. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik füze ve İHA saldırıları gibi olaylarda klasik mantığa göre beklenen şey saldırıya uğrayan aktörlerin hızla ve güçlü biçimde karşılık vermesidir. Çünkü misilleme şiddetin yarattığı asimetrik durumu ortadan kaldırır ve düzeni yeniden kurar. Buna rağmen günümüz uluslararası sisteminde bu tür saldırıların çoğu zaman tam ölçekli karşılıklarla cevaplanmadığı görülür. Bu durum ilk bakışta klasik simetri refleksinin zayıfladığı izlenimini yaratabilir. Oysa gerçekte yaşanan şey simetri ilkesinin ortadan kalkması değil, ölçek değiştirmesidir.

Küreselleşmiş dünyada devletlerin ekonomik, lojistik ve enerji altyapıları son derece yoğun bir karşılıklı bağımlılık içinde çalışır. Petrol ve doğalgaz akışları, deniz ticaret yolları, finans sistemleri ve tedarik zincirleri ülkeleri birbirine bağlayan karmaşık bir ağ oluşturur. Bu ağ yalnızca ekonomik bir düzen değil, aynı zamanda yapısal bir küresel simetri üretir. Dünya ekonomisi büyük ölçüde dengeli akışlara dayanır: enerji belirli rotalar üzerinden taşınır, ticaret belirli lojistik sistemler üzerinden gerçekleşir ve finans belirli merkezler etrafında dolaşır. Bu akışların dengesi küresel sistemin istikrarını sağlar.

Bu nedenle iki ülke arasında çıkacak büyük bir savaş artık yalnızca iki aktör arasındaki dengeyi etkilemez. Böyle bir savaş aynı zamanda enerji piyasalarından ticaret yollarına kadar birçok küresel akışı bozma potansiyeline sahiptir. Petrol fiyatlarının ani yükselişi, deniz ticaretinin kesintiye uğraması veya finans piyasalarının sarsılması gibi sonuçlar küresel ölçekte büyük bir asimetrik kırılma yaratabilir. Böyle bir kırılma yalnızca savaşan tarafları değil, tüm uluslararası sistemi etkiler.

İşte tam bu noktada modern uluslararası sistemde yeni bir mantık ortaya çıkar. Devletler bazen iki aktör arasındaki sınırlı asimetrileri tolere eder. Çünkü bu asimetriyi ortadan kaldırmak için verilecek sert bir karşılık, küresel ölçekte çok daha büyük bir asimetri yaratma riskini taşır. Başka bir ifadeyle, yerel düzeydeki simetriyi yeniden kurma girişimi küresel sistemin genel dengesini bozabilir.

Bu nedenle modern dünyada simetri tamamen ortadan kalkmaz; yalnızca daha geniş bir ölçekte çalışmaya başlar. Artık mesele yalnızca iki devlet arasındaki dengeyi sağlamak değildir. Asıl hedef küresel sistemin genel simetrisini korumaktır. Bu bağlamda sınırlı saldırılar veya düşük yoğunluklu çatışmalar bazen sistem tarafından tolere edilebilir. Çünkü bu tür sınırlı asimetriler küresel akışların genel dengesini bozmadan yönetilebilir.

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları bu mantık içinde değerlendirildiğinde farklı bir anlam kazanır. Enerji altyapısına yönelik bu tür saldırılar bölgesel ölçekte ciddi gerilimler yaratabilir. Ancak bu saldırılara verilecek büyük ölçekli bir askeri karşılık, Körfez’deki enerji akışlarını ve küresel petrol piyasalarını çok daha büyük bir krize sürükleyebilir. Bu nedenle bölgesel aktörler çoğu zaman sert retorik ve diplomatik tepkilerle yetinirken, tam ölçekli bir askeri karşılık vermekten kaçınır.

Bu durum simetri ilkesinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, simetri artık daha geniş bir düzeyde korunmaktadır. Yerel düzeyde ortaya çıkan küçük asimetriler, küresel ölçekteki büyük simetriyi korumak için tolere edilir. Böylece uluslararası sistem iki farklı ölçek arasında çalışır: yerel çatışmaların yarattığı sınırlı asimetriler ve küresel sistemin korumaya çalıştığı genel simetri.

Sonuç olarak modern uluslararası sistemde görülen şey simetrinin kaybı değildir. İnsan toplumlarının düzen arayışı devam eder; ancak bu düzen artık yalnızca savaşan taraflar arasında kurulmaz. Küreselleşmiş dünyanın karşılıklı bağımlılık ağları, simetri ilkesini daha geniş bir düzeye taşımıştır. Bu nedenle günümüz çatışmalarında bazen küçük asimetriler tolere edilir. Çünkü bu asimetrileri ortadan kaldırmak için verilecek büyük bir karşılık, küresel sistemin genel simetrisini çok daha derinden sarsabilir. Böylece insanlığın simetri arayışı ortadan kalkmak yerine yeni bir ölçek kazanır: iki aktör arasındaki denge yerine, bütün bir dünyanın yapısal dengesini koruma çabası.                                           

İradenin Gevşemeyi Sahiplenmesi

Donald Trump’ın İran savaşı hakkında yaptığı açıklamada iki farklı mesajın aynı anda verilmesi dikkat çekici bir iletişim mimarisi ortaya koyar. Bir yandan savaşın “yakında bitebileceği” ifade edilirken, diğer yandan küresel petrol akışının kesilmesi halinde çok daha sert adımlar atılabileceği tehdidi dile getirilmiştir. Bu tür söylemler uluslararası siyasette ilk bakışta çelişkili gibi görünebilir: aynı cümle dizisi içinde hem yatıştırma hem de tırmandırma sinyalleri bulunur. Ancak bu tür söylemler basit bir tutarsızlığın sonucu değildir; aksine oldukça sofistike bir stratejik iletişim biçimini yansıtır. Bu stratejiyi anlamak için yalnızca diplomatik veya askeri mantığa değil, aynı zamanda insan psikolojisinin ve biyolojik düzeninin daha temel katmanlarına bakmak gerekir.

İnsan bedeninin otonom sinir sistemi iki temel işleyiş modu üzerinden çalışır. Birincisi sempatik sinir sistemidir. Bu sistem alarm, mobilizasyon ve mücadele durumlarını yönetir. Tehlike algısı oluştuğunda organizma sempatik moda geçer; kalp atışları hızlanır, kaslar gerilir, dikkat yoğunlaşır ve beden savaş veya kaçış için hazırlanır. İkinci sistem ise parasempatik sinir sistemidir. Bu sistem dinlenme, gevşeme ve toparlanma süreçlerini düzenler. Organizma tehditten çıktığında parasempatik sistem devreye girer; kalp ritmi yavaşlar, kaslar gevşer ve beden yeniden denge durumuna döner.

Bu biyolojik ayrım yalnızca fizyolojik süreçleri değil, insan zihninin dünyayı anlamlandırma biçimini de etkiler. “Rahatlamak”, “gevşemek”, “gerilimin düşmesi” gibi ifadeler aslında bu parasempatik geçişi anlatır. Bu durumun kritik özelliği şudur: parasempatik moda geçiş, çoğu zaman iradenin geri çekilmesiyle gerçekleşir. Bir insan gevşediğinde tetikte olma hali azalır, kontrol ihtiyacı düşer ve bilinçli müdahale mekanizmaları geri plana çekilir. Başka bir ifadeyle gevşeme, biyolojik açıdan organizmanın irade yoğunluğunu düşürmesi anlamına gelir.

Bu nedenle gevşeme fikri yalnızca fiziksel bir durum değildir; aynı zamanda psikolojik ve sembolik bir anlam taşır. Gevşeme, kontrolün azalmasıyla ve tehdit algısının ortadan kalkmasıyla ilişkilidir. Bu nedenle bireyler için olduğu kadar kolektif aktörler için de gevşeme çoğu zaman irade yoğunluğunun düşmesi anlamına gelir.

İşte bu nokta uluslararası siyasette ilginç bir çelişki yaratır. ABD gibi küresel hegemon konumunda bulunan bir devlet, uluslararası sistemdeki konumunu büyük ölçüde irade imgesi üzerinden kurar. Küresel hegemonya yalnızca askeri veya ekonomik kapasiteye dayanmaz; aynı zamanda bir irade anlatısına dayanır. Bu anlatı, belirli bir aktörün dünya düzenini yönlendirme kapasitesine sahip olduğu fikrine dayanır. Müdahale edebilme gücü, krizleri yönetme yeteneği ve gerektiğinde sert güç kullanabilme kapasitesi bu irade imgesinin temel unsurlarıdır.

Bu nedenle hegemon bir aktör için gevşeme söylemi potansiyel bir risk taşır. Eğer küresel bir güç “gevşeme” veya “gerilimin düşmesi” gibi bir dil kullanırsa, bu söylem kontrol kaybı veya güçten geri çekilme olarak yorumlanabilir. Böyle bir yorum, hegemonun temel meşruiyet kaynaklarından biri olan irade imgesini zayıflatabilir. Bu yüzden hegemon aktörler çoğu zaman krizlerin sona ermesi durumunda bile bu süreci dikkatli bir söylem mimarisi içinde sunar.

Trump’ın açıklamasında görülen iletişim stratejisi tam olarak bu çelişkinin yönetilmesi üzerine kuruludur. Açıklamanın ilk katmanı yatıştırıcıdır: İran savaşının yakında bitebileceği ifade edilir. Bu söylem uluslararası kamuoyuna gerilimin düşebileceği mesajını verir. Küresel piyasalara, enerji aktörlerine ve bölgesel müttefiklere sistemin parasempatik moda geçebileceği sinyali gönderilir. Başka bir ifadeyle dünya sistemine “rahatlama” ihtimali sunulur.

Ancak bu mesaj tek başına bırakılmaz. Hemen ardından küresel petrol akışının kesilmesi halinde çok daha sert adımlar atılabileceği belirtilir. Bu ikinci cümle açıklamanın gerçek stratejik işlevini ortaya koyar. Çünkü burada verilen mesaj şudur: gerilimin düşmesi bir zorunluluk değildir; bir tercihtir. Ve bu tercih belirli bir aktörün kontrolü altındadır.

Bu söylem mimarisi, gevşeme fikrini tamamen farklı bir bağlama yerleştirir. Normal şartlarda gevşeme, iradenin geri çekilmesiyle ilişkilidir. Ancak Trump’ın söyleminde gevşeme iradenin geri çekilmesi olarak değil, iradenin bir ürünü olarak sunulur. Yani sistem gevşeyebilir; fakat bu gevşeme sistemin kendiliğinden gelişen bir sonucu değil, belirli bir aktörün kararının sonucudur.

Bu strateji son derece ince bir psikolojik ve siyasi manevra içerir. Çünkü burada iki farklı mesaj aynı anda iletilir. Bir yandan uluslararası kamuoyuna gerilimin düşebileceği sinyali verilir; bu piyasalarda ve diplomatik ilişkilerde rahatlama yaratır. Öte yandan hegemonik aktörün irade imgesi korunur. Gevşeme bir zayıflık değil, iradenin bilinçli bir tercihi olarak sunulur.

Bu noktada ortaya çıkan iletişim modeli şöyle özetlenebilir: sistem rahatlayabilir, fakat rahatlama sistemin doğal akışının sonucu değildir. Rahatlama, belirli bir aktörün izin verdiği ölçüde gerçekleşir. Böylece gevşeme kavramı biyolojik anlamının tersine çevrilir. Parasempatik duruma geçiş artık kontrol kaybı değil, kontrolün en üst düzeyde olduğu bir kararın sonucu olarak sunulur.

Bu söylem biçimi hegemonik siyasetin önemli bir özelliğini açığa çıkarır. Küresel güçler yalnızca krizleri yönetmez; aynı zamanda krizlerin sona ermesini de kendi iradelerinin sonucu olarak sunarlar. Böylece hem savaşın hem de barışın anlatısı aynı merkezde toplanır. Bu merkez, sistemin gevşeyip gevşemeyeceğine karar verebilen aktör olarak konumlandırılır.

Trump’ın açıklamasında görülen yapı tam olarak bu mantığa dayanır. İran savaşının sona ermesi ihtimali dile getirilirken aynı anda petrol akışının kesilmesi durumunda sert müdahale tehdidinin eklenmesi, gevşeme ihtimalini irade anlatısı içine yerleştirir. Böylece gevşeme bir zayıflık değil, bir egemenlik göstergesi haline gelir.

Bu nedenle bu tür söylemler yalnızca diplomatik mesajlar değildir. Aynı zamanda küresel güçlerin kendilerini nasıl konumlandırdıklarına dair sembolik anlatılar üretir. Dünya sistemi rahatlayabilir; ancak bu rahatlama bir boşluk ya da kontrol kaybı sonucu değil, belirli bir merkezî iradenin verdiği izin sonucudur. Bu söylem mimarisi, hegemonik siyasetin en sofistike iletişim tekniklerinden birini ortaya koyar: gevşemeyi bile iradenin bir göstergesi haline getirmek.                                                                     

İradenin Süresi

ABD temyiz mahkemesinin, NLRB’nin seçim kaybedilse bile bazı koşullarda işvereni sendikayla pazarlığa zorlayabilen yaklaşımını yetki aşımı gerekçesiyle bozması, ilk bakışta teknik bir iş hukuku tartışması gibi görünebilir. Yüzeydeki mesele şudur: Bir sendika oylamayı kaybetmişse, seçim sonucuna rağmen işveren yine de sendikayla masaya oturmaya zorlanabilir mi? Fakat bu sorunun altında çok daha derin bir ontolojik gerilim yer alır. Asıl mesele, iradenin ne olduğu, nerede ortaya çıktığı ve hangi koşullarda güvenilir biçimde tanınabileceğidir. Başka bir ifadeyle burada tartışılan şey yalnızca sendikal temsil değil; iradenin bir “an” olarak mı, yoksa bir “süreç” olarak mı kavranacağıdır.

Modern hukuk düzeni çoğu zaman iradeyi ölçülebilir bir olay olarak tanımaya eğilimlidir. Sandık, oylama, imza, beyan, oy sayımı ve prosedür gibi araçlar bu eğilimin kurumsal biçimleridir. İrade, belirli bir anda belirli bir tercihin görünür hale gelmesi olarak kayda geçirilir. Bu mantıkta irade zamana yayılmış bulanık bir oluşum değil, sayılabilir ve tespit edilebilir bir sonuçtur. Bir işyerinde sendika seçimi yapıldığında da aynı mantık işler: Oy sayılır, çoğunluk belirlenir, sonuç ilan edilir ve hukuk bu sonucu iradenin nesnel ifadesi olarak tanır. Böylece irade, ölçülebilir olduğu ölçüde gerçek kabul edilir.

Ancak bu yaklaşımın görünmez öncülü son derece kritiktir: İrade tek bir anda güvenilir biçimde yakalanabilir varsayılır. Oysa tam da burada ontolojik bir sorun başlar. Çünkü irade bir ana sıkıştırıldığında, o anın tüm çevresel koşullarına açık hale gelir. Korku, ekonomik kaygı, işten çıkarılma ihtimali, yönetimin baskısı, işyeri atmosferi, sosyal izolasyon korkusu, sürekli propaganda ve otorite etkisi, tam da o tekil anda tercihin biçimini belirleyebilir. Başka bir deyişle, irade tek bir zaman noktasında kaydedildiğinde, o noktanın dış baskıları iradenin içine nüfuz eder. Hukuk bu tercihi “özgür irade” olarak kayda geçirse bile, ontolojik düzeyde ortada olan şey çoğu zaman serbestçe oluşmuş bir irade değil, belirli bir atmosfer tarafından sıkıştırılmış bir tepkidir.

Bu nedenle iradeyi yalnızca “anlık tercih” olarak düşünmek, iradeyi görünüşte belirginleştirirken gerçekte kırılganlaştırır. Çünkü tekil an, çevresel kuvvetlerin en yoğun şekilde çökebildiği zamansal biçimdir. O an içinde mevcut olan tüm güç ilişkileri, iradeyi kendi lehine bükebilir. İşverenin açık tehditte bulunması bile gerekmez; sürekli denetim hissi, işyerindeki hiyerarşik yapı, çalışanların birbirini gözlemesi, ekonomik güvencesizlik, kariyer korkusu ve kurumsal baskı iklimi, iradenin yönünü değiştirebilir. Böylece irade, prosedürel olarak görünür hale gelirken ontolojik olarak başkalaşmış olabilir.

NLRB’nin yaklaşımı tam da bu noktada farklı bir irade ontolojisine yaslanır. Bu yaklaşım, iradenin yalnızca oylama anında ortaya çıkmadığını; tersine, süreç boyunca biçimlendiğini varsayar. Bir işçinin sendika lehine ya da aleyhine eğilimi, tek bir günde doğmaz. İşyerindeki gündelik deneyim, korku düzeyi, yönetim baskısı, iş arkadaşlarıyla ilişkiler, örgütlenme imkanları, bilgiye erişim, tehdit algısı ve sınıfsal beklentiler zaman içinde birikir. Bu yüzden irade, bir noktada “ölçülen” şey olmadan önce, belirli bir süreç içinde “oluşan” şeydir. Burada irade artık sabit bir an değil, zamansal bir inşa olarak düşünülür.

İradenin süreç olarak kavranmasının en önemli sonucu şudur: Zamana yayılan irade, tekil baskılara karşı daha dirençli hale gelir. Çünkü geniş zamansal alana yayılmış bir irade, bir anın duygusal ya da kurumsal basıncına indirgenemez. Bir günde hissedilen korku başka bir günde sorgulanabilir; bir anda etkili olan propaganda zamanla aşınabilir; ilk anda baskın olan otorite hissi, kolektif dayanışma deneyimiyle dengelenebilir. Zaman burada yalnızca kronolojik bir yayılım değildir; aynı zamanda geçici etkileri süzen ve daha derin eğilimleri görünür kılan bir ayıklama alanıdır. Bu anlamda zaman, iradenin olgunlaşma zemini haline gelir.

Burada temel ontolojik ayrım belirginleşir: Bir yanda “an ontolojisi” vardır; diğer yanda “süreç ontolojisi.” An ontolojisinde irade, tek bir zaman noktasında belirlenir. Oylama anı iradenin doğduğu, göründüğü ve sabitlendiği andır. Süreç ontolojisinde ise irade, zaman içinde biriken etkiler, dirençler, korkular, karşı-argümanlar ve deneyimler boyunca şekillenir. Birincisi iradeyi noktasal hale getirir; ikincisi iradeyi zamansal hale getirir. Birincisi iradeyi görünür kılar; ikincisi iradeyi oluş halinde kavrar. Birincisi ölçülebilirliği önceler; ikincisi oluşum koşullarını.

Bu ayrım yalnızca iş hukuku bakımından değil, modern siyasal düzenin genel mantığı bakımından da önemlidir. Çünkü modern devlet, karmaşık toplumsal süreçleri çoğu zaman ölçülebilir olaylara indirgeme eğilimindedir. Sandık, oy, imza, başvuru, kayıt, beyan ve form gibi araçlar, belirsiz ve akışkan olanı belirli ve yönetilebilir kılar. Devletin epistemik rahatlığı burada yatar: Süreçleri yönetmek zordur; anları kaydetmek kolaydır. Bu yüzden modern hukuk, oluş halindeki iradeye değil, sayılabilir iradeye yönelir. Hukuk için sayılabilir olan, doğrulanabilir olandır; doğrulanabilir olan da hükme bağlanabilir olandır.

Fakat tam da burada ontolojik bir indirgeme gerçekleşir. Çünkü sayılabilir olan her zaman gerçekliğin en sahici biçimi değildir; çoğu zaman gerçekliğin en kolay işlenebilir biçimidir. İradeyi sayıya indirmek, iradeyi daha doğru anlamak anlamına gelmez; onu daha kolay yönetmek anlamına gelir. İşte NLRB ile temyiz mahkemesi arasındaki gerilim, tam da bu yönetilebilirlik ile oluşsallık arasındaki farkta düğümlenir. Mahkeme, seçim sonucunu iradenin son ve belirleyici biçimi olarak tanımaya yönelir. Çünkü bu tanıma, hukuki belirginlik sağlar. NLRB ise belirginliğin kendisini yeterli görmez; belirgin sonucun hangi atmosfer içinde üretildiğini de hesaba katmak ister. Bu da hukuku süreç ontolojisine yaklaştırır.

Bu tartışma emek siyasetinde özel bir ağırlık taşır, çünkü işyeri zaten simetrik olmayan bir güç alanıdır. İşveren ile işçi arasındaki ilişki, biçimsel olarak sözleşmeye dayansa da maddi olarak eşit değildir. Ücret bağımlılığı, işten çıkarılma korkusu, performans denetimi, hiyerarşik yapı ve ekonomik kırılganlık, işyerini nötr bir tercih alanı olmaktan çıkarır. Böyle bir alanda verilen oy, soyut yurttaşlık alanında verilen oy gibi düşünülemez. Çünkü burada oy, çıplak bir görüş bildirme eylemi değil; doğrudan yaşam koşullarıyla bağlantılı bir risk değerlendirmesidir. Bu yüzden seçim anı, tarafsız bir anda donmuş saf irade değil, güç ilişkileriyle yüklü yoğun bir kesittir.

Dolayısıyla irade tekil ana sıkıştırıldığında, çevresel baskıların etkisine açıklık artar. Bunun nedeni yalnızca insan psikolojisinin kolay yönlendirilebilir olması değildir; daha derindeki neden, tekil anın bağlamsal yoğunluğudur. An, her zaman bir ortamın içindedir. O ortamın korku düzeyi, sembolik dili, kurumsal hiyerarşisi ve maddi baskıları, anı kuşatır. Bu yüzden bir anın iradesi çoğu zaman kendi başına var olan saf bir tercih değildir; bir atmosferin yoğunlaşmış sonucudur. An, çevrenin iradeye en rahat nüfuz ettiği biçimdir.

Oysa irade daha geniş bir zamansal alana yayıldığında, çevresel faktörlerin tek başına belirleyici olma ihtimali azalır. Bu, iradenin dış etkilerden tamamen kurtulduğu anlamına gelmez; fakat tek bir baskının iradenin tamamıymış gibi kaydedilmesi zorlaşır. Zaman içinde farklı etkiler birbirini aşındırır, bazı baskılar sönümlenir, bazı korkular yer değiştirir, bazı kanaatler kökleşir. Böylece irade bir anlık refleks olmaktan çıkıp kendini tekrar tekrar üreten, gözden geçiren ve yoğunlaştıran bir yapı kazanır. Geniş zaman, iradeye istikrar kazandırır; kısa zaman ise iradeyi çevresel dalgalanmalara açık bırakır.

Bu nedenle şu tür bir ontolojik sav formüle edilebilir: İrade ne kadar tek bir ana sıkıştırılırsa, çevresel belirlenime o kadar açılır; ne kadar süreye yayılırsa, tekil çevresel belirlenimlerden o kadar kısmen arınma ihtimali taşır. Buradaki “arınma” mutlak bir saflık değil, baskıların dağılımı karşısında daha dayanıklı hale gelme durumudur. İrade, uzunluk kazandıkça yalnızca süre kazanmaz; aynı zamanda kendini sınama imkanı kazanır. Böylece zaman, iradenin biçimlenme koşulu haline gelir.

İş hukuku bağlamındaki kararın derin önemi de tam burada ortaya çıkar. Mahkeme, iradeyi sayılabilir olay olarak tanırken, NLRB iradeyi oluşan süreç olarak görür. Birincisi kısa zamanın ontolojisini, ikincisi geniş zamanın ontolojisini benimser. Birincisi, prosedürün ürettiği sonucu yeterli sayar. İkincisi, sonucun oluşum koşullarının bozulmuş olabileceğini ve bu yüzden sayısal sonucun gerçek temsil üretmeyebileceğini ileri sürer. Böylece tartışma “kim kazandı?” sorusunun ötesine geçer ve “irade ne zaman gerçekten kendisi olur?” sorusuna dönüşür.

Bu soru yalnızca emek siyaseti için değil, demokrasinin bütün biçimleri için kurucu bir sorudur. Çünkü demokrasi çoğu zaman iradenin sayılmasıyla özdeşleştirilir. Oysa sayılan şey her zaman iradenin en sahici hali olmayabilir; bazen yalnızca o an içinde baskın hale gelmiş tepkinin kayıt altına alınmış biçimidir. Eğer irade süreçte oluşuyorsa, o zaman salt prosedür, gerçek temsilin garantisi değildir. Prosedür, yalnızca iradenin görünür kaydını üretir; fakat görünür kayıt ile oluşan irade her zaman özdeş değildir.

Böyle bakıldığında, söz konusu mahkeme kararı modern hukukun çok temel bir tercihini yeniden ifşa eder: Ölçülebilir olanı gerçek, süreçsel olanı ise tali sayma eğilimi. Bu tercih pratikte düzen sağlar; çünkü karar vermek için net sınırlar gerekir. Fakat ontolojik düzeyde bir bedeli vardır: Karmaşık, bağlamsal ve zamana yayılan irade biçimleri görünmez hale gelir. İrade, süre olmaktan çıkarılıp sonuca indirgenir. Böylece hukuk, iradenin oluşunu değil, yalnızca kaydını tanır.

Tam da bu yüzden mesele, sendikanın seçim kaybedip kaybetmediğinden daha büyüktür. Asıl mesele, iradenin kısa süreli, sayılabilir ve noktaya sıkışmış bir olay mı olduğu; yoksa geniş zamana yayılan, bağlam tarafından şekillenen ve ancak süreç içinde anlaşılabilen bir oluş mu olduğudur. Eğer ikinci yol kabul edilirse, temsil kavramı da değişir. Temsil artık yalnızca sonucun adı olmaz; koşulların yeterince özgür olduğu bir oluş alanının ürünü haline gelir. Eğer birinci yol kabul edilirse, temsil sonuçla özdeşleşir ve süreçteki baskılar tali hale gelir.

Buradaki en derin ontolojik çekirdek şudur: İrade kısa süreye sıkıştırıldığında dış etkenler için geçirgenleşir; uzun süreye yayıldığında tekil baskılara karşı görece kalınlaşır. Bu yüzden iradenin süresi yalnızca teknik bir mesele değildir; iradenin hakikatine ilişkin bir meseledir. Modern kurumlar çoğu zaman iradeyi ölçmek ister; fakat iradenin kendisi çoğu zaman ölçüldüğü anda değil, o ölçümü önceleyen ve aşan zamanda oluşur. İradenin gerçek problemi de tam burada başlar: Sayıldığı anda yakalanan şeyin, gerçekten iradenin kendisi olup olmadığı sorusunda.                                                        

Hedefsiz Savaş

ABD istihbaratının savaş öncesi yaptığı bir değerlendirme, İran’a yönelik askeri müdahalenin rejim değişikliği üretmesinin muhtemel olmadığını öngörüyordu. Bu tür değerlendirmeler normalde stratejik karar mekanizmasının en kritik girdilerinden biridir. Çünkü modern devlet mantığında askeri eylem rasyonel bir araç olarak düşünülür: belirli bir siyasal hedef vardır ve şiddet bu hedefe ulaşmak için kullanılır. Eğer araç hedefi üretmeyecekse, araç rasyonel olmaktan çıkar. Buna rağmen savaşın sürmesi, modern stratejik düşüncenin en temel varsayımlarından birinin kırıldığı bir duruma işaret eder. Ortaya çıkan tablo, şiddetin artık belirli bir siyasal hedefi gerçekleştirmek için değil, daha karmaşık bir jeopolitik işlevi yerine getirmek için kullanıldığını düşündürür.

Klasik strateji teorisinde savaşın mantığı oldukça açıktır. Şiddet araçtır; siyasal sonuç ise amaçtır. Bu düşünce modern savaş teorisinin kurucu formülüdür ve en açık biçimini Carl von Clausewitz’in ünlü tezinde bulur: savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır. Bu çerçevede askeri güç, belirli bir siyasal hedefe ulaşmak için kullanılır. Devletler savaş başlatırken genellikle açık veya örtük bir hedef tanımlar: rejim değişikliği, toprak kazanımı, caydırıcılık, rakip kapasitenin yok edilmesi ya da stratejik dengeyi değiştirme gibi. Araç ile amaç arasındaki ilişki bu modelde oldukça nettir. Şiddet, hedefi gerçekleştirdiği ölçüde rasyoneldir.

Fakat modern jeopolitikte giderek daha sık karşılaşılan bir durum vardır: araç ile amaç arasındaki bağ kopar. Şiddet kullanılır, fakat bu şiddetin ulaşması beklenen siyasal sonuç ya gerçekleşmez ya da baştan gerçekleşmeyeceği bilinir. İran örneğinde ortaya çıkan durum tam olarak budur. Eğer askeri müdahalenin rejim değişikliği üretmeyeceği istihbarat tarafından öngörülmüşse ve buna rağmen askeri süreç devam ediyorsa, savaş artık klasik anlamda bir araç olmaktan çıkar. Şiddet burada hedef üretmek için değil, başka işlevler için kullanılmaktadır.

Bu noktada savaşın ontolojisi değişir. Artık savaş yalnızca belirli bir siyasal sonucu üretmek için kullanılan bir araç değildir; aynı zamanda jeopolitik bir alanı düzenleyen bir mekanizma haline gelir. Şiddetin işlevi bu durumda hedefe ulaşmak değil, güç dengelerini sürekli yeniden kurmaktır. Modern savaşların büyük bölümü bu nedenle kesin zafer üretmez. Rejimler devrilmez, sınırlar değişmez, fakat jeopolitik alan sürekli hareket halinde tutulur. Şiddet bu hareketin üretici unsurudur.

Bu dönüşümün önemli bir sonucu vardır: savaş aynı zamanda bir iletişim biçimine dönüşür. Füze saldırıları, askeri operasyonlar ve güç gösterileri yalnızca fiziksel yıkım yaratmaz; aynı zamanda mesaj üretir. Bu mesajlar farklı yönlere gönderilir. Rakip aktöre sınırlar hatırlatılır, müttefiklere güvence verilir, küresel piyasaya risk sinyali iletilir, iç kamuoyuna güç gösterisi yapılır. Böylece şiddet yalnızca askeri bir eylem değil, aynı zamanda semiyotik bir araç haline gelir. Modern savaşın önemli bir kısmı bu nedenle maddi yıkım kadar sembolik anlam üretimiyle ilgilidir.

Şiddetin bu semiyotik boyutu ortaya çıktığında savaşın hedefi de değişir. Amaç artık belirli bir rejimi devirmek ya da kesin bir zafer kazanmak değildir. Amaç, güç hiyerarşisinin görünür kalmasını sağlamaktır. Jeopolitik sistemde aktörlerin sınırları sürekli test edilir. Bir aktörün ne kadar ileri gidebileceği, hangi noktada karşılık göreceği ve hangi alanların dokunulmaz olduğu bu tür operasyonlar aracılığıyla belirlenir. Savaş bu anlamda bir tür sınır ölçme mekanizması haline gelir.

Bu nedenle modern jeopolitikte birçok çatışma uzun süre çözülmez. Çünkü çözüm, sistemin işlevini ortadan kaldırabilir. Eğer savaş kesin bir sonuca ulaşırsa güç dengesi sabitlenir. Oysa birçok durumda sistem sabitlikten çok hareket üretir. Sürekli gerilim, aktörlerin pozisyonlarını yeniden tanımlamasına olanak tanır. Şiddet bu hareketin motoru haline gelir.

İran örneğinde ortaya çıkan tablo tam da bu ontolojik dönüşümü gösterir. İstihbaratın öngörüsü ile askeri eylemin devam etmesi arasındaki çelişki, klasik stratejik rasyonalitenin sınırlarını açığa çıkarır. Eğer askeri müdahale rejim değişikliği üretmeyecekse, savaşın sürmesi başka bir mantıkla açıklanmalıdır. Bu mantık, savaşın artık belirli bir hedef üretmek için değil, jeopolitik düzeni sürekli yeniden ayarlamak için kullanıldığı bir mantıktır.

Modern devletlerin stratejik davranışı bu nedenle çoğu zaman sonuç odaklı değil süreç odaklıdır. Amaç kesin bir zafer kazanmak değil, güç alanını sürekli yeniden düzenlemektir. Bu nedenle birçok çatışma kesin bir sonuca ulaşmaz. Bunun yerine uzun süreli gerilimler ortaya çıkar. Bu gerilimler, sistem içindeki aktörlerin davranış alanını belirler. Şiddet bu davranış alanının sınırlarını çizer.

Burada ortaya çıkan en önemli ontolojik sonuç şudur: modern savaş çoğu zaman belirli bir problemi çözmek için yürütülmez. Bunun yerine jeopolitik sistemin dinamiklerini üretir. Şiddet bu sistemin hareket mekanizmasıdır. Bu nedenle bazı savaşlar bitmez; çünkü amaç zafer değildir. Amaç, güç ilişkilerinin sürekli yeniden kurulmasıdır.

Bu çerçevede savaş artık yalnızca araç değildir. Aynı zamanda düzen üretme biçimidir. Şiddet belirli bir hedefe ulaşmak için kullanılan geçici bir araç olmaktan çıkar ve sistemin kendi hareket mantığının bir parçası haline gelir. Böyle bir dünyada savaşın rasyonelliği sonuç üretmekte değil, güç ilişkilerini görünür ve etkin tutmakta yatar. Bu yüzden modern jeopolitik çatışmaların büyük kısmı kesin zaferler yerine kalıcı gerilimler üretir. Çünkü sistem için asıl değerli olan sonuç değil, hareketin kendisidir.          

Harita Ontolojisi

ABD’nin Mali ile yeniden keşif uçuşları ve drone istihbaratı yapabilmek için Bamako yönetimiyle anlaşmaya yaklaşması, Sahel sahasının yeniden küresel gözetim ağlarına bağlanacağı anlamına geliyor. Bu tür gelişmeler genellikle güvenlik veya askeri strateji başlığı altında yorumlanır; ancak daha derin bir düzeyde bakıldığında burada olan şey yalnızca askeri gözlem değildir. Ortaya çıkan durum, modern jeopolitikte giderek belirleyici hale gelen bir ontolojik yapıyı görünür kılar: harita.

Harita çoğu zaman yalnızca mekânın temsili olarak düşünülür. Bir alanın topografik çizimi, sınırların gösterimi veya coğrafi nesnelerin işaretlenmesi gibi teknik işlevlerle ilişkilendirilir. Oysa haritanın asıl gücü temsil ettiği mekândan değil, kurduğu epistemik düzenden gelir. Harita yalnızca bir alanı göstermez; aynı zamanda o alanın nasıl görüleceğini belirler. Bu nedenle harita, yalnızca bir temsil değil, bir bakış mimarisidir.

Haritanın ontolojik özelliği tam da burada ortaya çıkar: harita hem görünürlüğü hem de gözetimi aynı anda içerir. Bir alan haritalandığında o alan yalnızca tanımlanmış olmaz; aynı zamanda izlenebilir hale gelir. Harita, nesneleri görünür kılarken hareketleri de takip edilebilir hale getirir. Bu nedenle haritalama süreci yalnızca coğrafi bilgi üretimi değildir; aynı zamanda bir gözetim alanı üretimidir.

Bu yapının en ilginç tarafı ise haritanın gözlemciyi dışarıda bırakmamasıdır. Harita, gözlemciyi haritanın dışında konumlandırmaz; aksine onu haritanın içinde belirli bir noktaya yerleştirir. Gözlemci hem haritanın bir parçasıdır hem de haritanın tamamını görebilen konumda bulunur. Bu nedenle harita, gözlemci ile gözlenen alan arasında çift yönlü bir ilişki kurar. Gözlemci alanın içindedir; fakat aynı anda o alanı yukarıdan gören konumdadır. Haritanın kurduğu epistemik düzen tam da bu paradoks üzerine kuruludur.

Bu paradoks modern jeopolitikte son derece kritik bir rol oynar. Çünkü modern güç yalnızca fiziksel kontrol kapasitesiyle değil, aynı zamanda görme kapasitesiyle tanımlanır. Bir bölgeyi görebilen aktör, o bölgedeki hareketleri önceden algılayabilir, riskleri öngörebilir ve olayların yorum çerçevesini belirleyebilir. Bu nedenle modern dünyada güç çoğu zaman askeri üstünlükten önce epistemik üstünlük olarak ortaya çıkar.

Harita bu üstünlüğün üretildiği araçtır. Harita yalnızca bir alanın sınırlarını göstermez; aynı zamanda o alanın nasıl okunacağını belirler. Haritalanan alan görünür hale gelir. Görünür hale gelen alan ise izlenebilir hale gelir. Bu nedenle haritalama süreci aynı zamanda bir kontrol teknolojisidir. Modern devletler için bir bölgenin kontrolü çoğu zaman fiziksel işgalden önce o bölgenin haritalanmasıyla başlar.

Sahel bölgesinde yaşanan gelişme tam da bu ontolojik mekanizmayı görünür kılar. ABD’nin Mali hava sahasında yeniden keşif uçuşları ve drone istihbaratı kurmak istemesi, bölgenin yeniden haritalanması anlamına gelir. Buradaki harita artık klasik kartografik bir harita değildir. Modern harita, uydu görüntüleri, drone akışları, radar verileri ve istihbarat analizlerinden oluşan dinamik bir veri alanıdır. Bu veri alanı bölgenin sürekli olarak görünür kalmasını sağlar.

Böyle bir harita kurulduğunda bölge yalnızca izlenmiş olmaz; aynı zamanda küresel stratejik sistemin içine yerleştirilir. Harita bir alanı yalnızca tanımlamaz, aynı zamanda onu bir ağın parçası haline getirir. Sahel’in yeniden küresel gözetim mimarisine bağlanması, bölgenin tekrar küresel stratejik haritanın içine dahil edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle mesele yalnızca drone uçuşları değildir; mesele Sahel’in yeniden küresel haritada görünür hale gelmesidir.

Bu noktada harita kavramının kurduğu ontolojik düzen daha açık hale gelir. Harita üç şeyi aynı anda üretir: alan, görünürlük ve konum. Alan, haritalanan mekândır. Görünürlük, o mekânın izlenebilir hale gelmesidir. Konum ise gözlemcinin o alan içindeki bakış noktasını ifade eder. Harita bu üç öğeyi aynı sistem içinde birleştirir. Böylece gözlemci yalnızca bir alanı izlemez; aynı zamanda o alan içinde belirli bir konumdan bakar.

Bu nedenle modern jeopolitikte harita yalnızca bir araç değildir; aynı zamanda bir iktidar biçimidir. Harita kurabilen aktör, yalnızca mekânı değil, mekânın nasıl görüleceğini de belirler. Bu nedenle harita, güç ile bilgi arasındaki ilişkinin en somut biçimlerinden biridir. Bir bölgeyi görebilen aktör, o bölgenin stratejik anlamını da belirleyebilir.

Sahel’deki gelişme bu yüzden yalnızca askeri bir anlaşma değildir. Bu gelişme, bir bölgenin yeniden görünür hale gelmesidir. Görünür hale gelen alan ise jeopolitik sistemin içine geri döner. Bu nedenle harita yalnızca bir temsil değildir; aynı zamanda bir düzen üretimidir. Harita, mekânı yalnızca göstermez; mekânın jeopolitik kaderini de belirler.

Modern dünyada bu nedenle harita ile güç arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bir bölgeyi haritalamak, o bölge üzerinde epistemik bir konum kurmak demektir. Bu konum, aktöre yalnızca bilgi üretme kapasitesi vermez; aynı zamanda olayların yorum çerçevesini belirleme gücü verir. Böylece harita, mekânın yalnızca geometrisini değil, aynı zamanda jeopolitik anlamını da üretir.

Sahel’in yeniden küresel gözetim ağlarına bağlanması bu nedenle basit bir askeri operasyon değildir. Bu gelişme, modern dünyanın nasıl işlediğine dair daha derin bir gerçeği ortaya çıkarır: güç çoğu zaman toprağı kontrol etmekten önce haritayı kurma kapasitesidir. Çünkü bir alanı haritalayabilen aktör, o alanı yalnızca görmez; aynı zamanda o alanın nasıl görüleceğini belirler. Modern jeopolitiğin en temel mimarisi de tam olarak bu görünürlük düzeni üzerine kuruludur.                                                                 

İradenin Dışsallaşması

Anthropic’in, United States Department of Defense’un kendisini “ulusal güvenlik risk zinciri” kapsamında kara listeye alma girişimine karşı dava açması, ilk bakışta teknoloji şirketi ile devlet arasında yaşanan hukuki bir anlaşmazlık gibi görünür. Olayın yüzeyinde yer alan mesele şudur: devlet, belirli bir teknolojik aktörü potansiyel güvenlik riski olarak sınıflandırmak isterken; şirket bu sınıflandırmanın hukuki ve ekonomik sonuçlarına itiraz etmektedir. Ancak bu çatışma yalnızca düzenleyici politika veya rekabet hukuku meselesi değildir. Bu olay, modern dünyada ortaya çıkan çok daha derin bir dönüşümü görünür kılar: iradenin teknolojik sistemler aracılığıyla dışsallaşması.

Yapay zekâ teknolojileri çoğu zaman bilgi işleme araçları olarak tanımlanır. Algoritmaların veri analiz ettiği, örüntüler bulduğu ve tahminler ürettiği söylenir. Bu tanım teknik olarak doğru olsa da, yapay zekânın gerçek anlamını kavramak için yetersizdir. Çünkü yapay zekâ yalnızca bilgi işleyen bir mekanizma değildir; aynı zamanda karar üretme kapasitesini mekanik bir sisteme dönüştürür. İnsan zihninin temel faaliyetlerinden biri olan tercih üretme ve seçenekler arasında yönelim belirleme işlevi, algoritmik sistemler aracılığıyla teknik bir yapıya aktarılır. Bu nedenle yapay zekâ, yalnızca bilişsel süreçlerin otomasyonu değil, iradenin mekanizasyonu olarak da anlaşılabilir.

İrade klasik olarak öznenin içsel bir kapasitesi olarak düşünülür. İnsan belirli bir durumu değerlendirir, seçenekleri tartar ve belirli bir eylem yönünde karar verir. Bu süreç öznenin zihinsel alanında gerçekleşir ve özne bu sürecin merkezinde bulunur. Ancak yapay zekâ teknolojileri bu yapıyı değiştirir. Karar üretme süreci artık yalnızca insan zihninin içinde gerçekleşmez; algoritmik sistemler de bu sürecin aktif bir parçası haline gelir. Bir model veri üzerinde çalışır, alternatifler arasında olasılıklar hesaplar ve belirli sonuçlar önerir. Böylece irade yalnızca zihnin içinde bulunan bir kapasite olmaktan çıkar ve teknik sistemlere aktarılır. Bu durum, iradenin yalnızca mekanik biçimde temsil edilmesi değil, aynı zamanda öznenin dışına taşınması anlamına gelir.

Bu nedenle yapay zekâ teknolojileri, insan iradesinin araçları olmaktan çok onun dışsallaşmış biçimleri olarak görülebilir. İnsan öznesi artık yalnızca kendi zihinsel kapasitesiyle değil, aynı zamanda algoritmik sistemlerle birlikte karar üretir. Bu sistemler yalnızca yardımcı araçlar değildir; belirli durumlarda kararın yönünü belirleyen unsurlar haline gelirler. Finansal işlemlerden askeri analizlere, lojistik planlamadan veri güvenliğine kadar birçok alanda algoritmik sistemler karar süreçlerinin merkezinde yer alır. Böylece irade yalnızca insanın içinde bulunan bir kapasite olmaktan çıkar ve teknoloji aracılığıyla dağıtılmış bir yapıya dönüşür.

Bu dönüşüm aynı zamanda üretici ile ürün arasındaki ilişkiyi de değiştirir. Bir yapay zekâ sistemi yalnızca teknik bir cihaz değildir; aynı zamanda onu geliştiren aktörlerin karar mantığını içerir. Algoritmalar belirli varsayımlar, belirli hedefler ve belirli veri yapılarına göre tasarlanır. Bu nedenle bir yapay zekâ modeli yalnızca koddan oluşmaz; aynı zamanda onu tasarlayan iradenin yönelimlerini de taşır. Sistem belirli türden sorunları çözmek üzere yapılandırılmıştır ve bu yapılandırma üreticinin stratejik tercihlerini içerir. Bu nedenle yapay zekâ sistemleri ile onları üreten şirketler arasında yalnızca ekonomik bir ilişki değil, aynı zamanda iradi bir süreklilik bulunur.

Bu süreklilik, teknoloji şirketlerinin kendi sistemlerini savunurken gösterdikleri davranışta açık biçimde görülür. Bir şirket geliştirdiği yapay zekâ modelini savunduğunda, yalnızca bir ürünün ekonomik değerini korumaya çalışmaz. Aynı zamanda kendi iradesinin teknolojik uzantısını savunur. Çünkü bu sistemler şirketin karar mantığını ve stratejik yönelimlerini içerir. Bu nedenle şirket ile teknoloji arasında yalnızca sahiplik ilişkisi değil, irade paralelliği oluşur. Üretici ile üretilen sistem aynı doğrultuda işleyen bir karar mimarisinin parçaları haline gelir.

Pentagon’un bir yapay zekâ şirketini ulusal güvenlik risk zinciri kapsamında değerlendirmesi bu nedenle oldukça anlamlıdır. Devlet burada yalnızca bir teknoloji şirketini düzenlemeye çalışmaz; aynı zamanda dışsallaşmış iradeyi kontrol etmeye çalışır. Yapay zekâ sistemleri veri üretir, analiz yapar ve stratejik sonuçlar çıkarır. Bu sistemlerin hangi aktörlerin kontrolünde olduğu, devlet açısından kritik bir mesele haline gelir. Çünkü bu sistemler yalnızca teknik araçlar değildir; aynı zamanda stratejik karar üretim kapasitesidir. Bir yapay zekâ modeline sahip olmak, belirli bir epistemik ve operasyonel üstünlük anlamına gelir.

Devletin bu sistemleri ulusal güvenlik çerçevesinde değerlendirmesi bu nedenle yalnızca düzenleyici bir refleks değildir. Bu refleks, modern dünyada iradenin dağılım biçiminin değiştiğini fark eden bir güvenlik mantığından doğar. Eğer irade teknolojik sistemler aracılığıyla dışsallaşıyorsa, bu sistemlerin kontrolü doğrudan siyasal güçle ilişkilidir. Devlet bu nedenle yalnızca askeri kapasiteyi değil, aynı zamanda algoritmik kapasiteyi de kontrol etmek ister. Çünkü algoritmalar modern stratejik alanın yeni karar üretim mekanizmalarıdır.

Bu noktada teknoloji şirketleri ile devletler arasında kaçınılmaz bir gerilim ortaya çıkar. Teknoloji şirketleri küresel inovasyon mantığıyla hareket eder; veri akışını genişletmek, algoritmaları geliştirmek ve teknolojik kapasiteyi büyütmek ister. Devletler ise güvenlik mantığıyla hareket eder; stratejik sistemlerin kontrol altında kalmasını ister. Yapay zekâ teknolojileri bu iki mantığın kesiştiği noktada yer alır. Çünkü bu teknolojiler hem ekonomik büyüme hem de stratejik güç üretir.

Anthropic’in Pentagon’a karşı dava açması bu gerilimin hukuki biçimde görünür hale gelmesidir. Bu dava yalnızca bir şirketin kara listeye alınmasına itiraz etmesi değildir. Aynı zamanda teknoloji üreticisinin kendi algoritmik sistemlerini savunmasıdır. Bu savunma ekonomik olduğu kadar ontolojik bir savunmadır. Çünkü şirket, geliştirdiği yapay zekâ sistemleri aracılığıyla kendi iradesinin dışsallaşmış biçimini korumaktadır.

Bu nedenle modern yapay zekâ tartışmaları yalnızca teknoloji politikası meselesi değildir. Bu tartışmalar aynı zamanda iradenin nerede bulunduğu sorusuyla ilgilidir. Eğer irade yalnızca insan zihninde bulunuyorsa, yapay zekâ yalnızca bir araçtır. Ancak irade teknolojik sistemlere aktarılabiliyorsa, o zaman yapay zekâ sistemleri yeni bir irade alanı yaratır. Bu durumda algoritmik sistemler yalnızca hesaplama makineleri değil, irade üretim mekanizmaları haline gelir.

Modern dünyada bu nedenle teknolojik güç ile siyasal güç arasındaki ilişki giderek daha karmaşık hale gelmektedir. Devletler fiziksel alanı kontrol etmeye çalışırken, teknoloji şirketleri algoritmik alanı inşa eder. Bu iki alan kesiştiğinde ortaya çıkan çatışmalar yalnızca ekonomik rekabet değildir. Bu çatışmalar aynı zamanda iradenin hangi aktörler tarafından üretileceği sorusunun çatışmalarıdır.

Anthropic ile Pentagon arasında ortaya çıkan gerilim bu nedenle çok daha geniş bir dönüşümün küçük bir örneğidir. Yapay zekâ teknolojileri insan iradesinin mekanik araçları olmaktan çok, iradenin dışsallaşmış biçimleri haline geldikçe, bu sistemler üzerindeki kontrol mücadelesi giderek daha merkezi bir mesele olacaktır. Çünkü modern güç yalnızca fiziksel kapasiteye değil, aynı zamanda karar üretme kapasitesine dayanır. Yapay zekâ bu kapasiteyi teknik sistemlere aktarır ve böylece iradenin sınırlarını yeniden çizer. Modern dünyada teknoloji etrafında yaşanan hukuki ve politik mücadelelerin çoğu da tam olarak bu yeni irade alanının kontrolü üzerine kuruludur.                                                                       

İradenin Zaman Krizi

ABD’de bir federal yargıcın Trump yönetiminin göçmenlik temyiz başvurularını hızla düşürme girişimini engellemesi, ilk bakışta yürütme ile yargı arasında sıradan bir yetki çatışması gibi görünür. Olayın yüzeyinde yer alan mesele oldukça basittir: yürütme organı göçmenlik başvurularını daha hızlı sonuçlandırmak ve temyiz süreçlerini kısaltmak istemekte, yargı ise bu hızın hukuki prosedürleri ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Ancak bu çatışma yalnızca idari verimlilik ile hukuki prosedür arasındaki teknik bir tartışma değildir. Bu olay, modern devlet yapısının daha derin bir ontolojik gerilimini görünür kılar: irade ile zaman arasındaki gerilim.

İrade doğası gereği zamansızdır. İnsan zihninde bir karar oluştuğunda bu kararın ortaya çıkması ile eyleme yönelim arasındaki mesafe son derece küçüktür. Bir düşünce ortaya çıkar, seçenekler değerlendirilir ve irade bir yön belirler. Bu süreç neredeyse aynı anda gerçekleşir. Bu nedenle iradenin temel eğilimi anında eyleme geçmektir. İrade karar verdiği anda dünyada karşılık bulmak ister. Karar ile eylem arasındaki zaman farkı irade için bir gecikme, hatta bir tür engel gibi görünür.

Ancak irade dünyada doğrudan hareket edemez. İradenin kendini gerçekleştirebilmesi için bir taşıyıcıya ihtiyacı vardır. Siyaset alanında bu taşıyıcı devlettir. Devlet, siyasal iradenin dünyadaki bedeni olarak işlev görür. Kararlar devlet aracılığıyla uygulanır, politik yönelimler devlet kurumları aracılığıyla eyleme dönüşür. Bu nedenle devlet çoğu zaman bir irade aygıtı olarak düşünülür.

Fakat burada kritik bir fark ortaya çıkar. İrade an içinde oluşurken, devlet süreç içinde işler. Devlet tek bir bilinçten oluşmaz; aksine kurumlar, bürokrasi, kayıt sistemleri, denetim mekanizmaları ve hukuki prosedürler gibi çok sayıda katmandan oluşur. Bir karar devlet mekanizmasına girdiğinde bu karar çeşitli aşamalardan geçer: değerlendirme, kayıt, uygulama, denetim ve itiraz. Bu süreçler kararın dünyada uygulanabilmesi için gereklidir. Ancak bu süreçlerin her biri zamana ihtiyaç duyar.

Bu nedenle devletin işleyişi doğası gereği zamansaldır. Devletin eylemi bir anda gerçekleşmez; kararın bürokratik ve hukuki mekanizmalar içinde işlenmesi gerekir. Bu durum, iradenin doğası ile devletin doğası arasında bir fark yaratır. İrade hız ister; devlet ise zaman içinde hareket eder. Bu nedenle siyasal yapıların içinde her zaman görünmez bir gerilim bulunur: iradenin anlık yönelimi ile devletin süreçsel işleyişi arasındaki gerilim.

Hukuk bu gerilimi daha da belirgin hale getirir. Çünkü hukuk yalnızca karar üretmez; aynı zamanda kararın nasıl uygulanacağını düzenler. Hukuki sistem temyiz hakkı, inceleme prosedürleri, denetim mekanizmaları ve itiraz yolları üretir. Bu mekanizmalar çoğu zaman yürütmenin hızını yavaşlatır. Ancak bu yavaşlama bir arıza değil, hukukun temel işlevlerinden biridir. Hukuk, siyasal iradenin hızını sınırlayan bir zamansal filtre olarak çalışır.

Göçmenlik temyiz süreçleri etrafında ortaya çıkan çatışma tam olarak bu mekanizmayı görünür kılar. Yürütme organı, göçmenlik başvurularının hızla sonuçlandırılmasını ve temyiz süreçlerinin kısaltılmasını istemektedir. Bu talep yürütmenin doğasına uygundur; çünkü yürütme siyasal iradenin hızlı biçimde uygulanmasını amaçlar. Devlet politikalarının etkin olabilmesi için kararların hızlı uygulanması gerektiği düşünülür. Bu nedenle yürütme çoğu zaman prosedürleri hızlandırmaya çalışır.

Yargının müdahalesi ise bu hızın sınırlarını hatırlatır. Federal yargıç, temyiz başvurularının hızla düşürülmesini engelleyerek hukuki prosedürlerin korunması gerektiğini belirtmiştir. Bu müdahale yalnızca teknik bir hukuk kararı değildir. Aynı zamanda devlet mekanizmasının zamansal yapısını koruyan bir müdahaledir. Yargı burada siyasal iradenin hızına karşı devletin süreçsel işleyişini savunmaktadır.

Bu noktada modern devletin yapısal gerilimi açık hale gelir. Devlet yalnızca iradenin uygulanma aracı değildir; aynı zamanda iradenin hızını düzenleyen bir mekanizmadır. Eğer siyasal irade hiçbir sınırlama olmadan uygulanabilseydi, devlet tamamen keyfi bir yapıya dönüşebilirdi. Hukuki prosedürler bu nedenle yalnızca bürokratik ayrıntılar değildir. Bu prosedürler, siyasal kararların dünyaya aktarılma hızını düzenleyen yapısal frenlerdir.

Devletin içinde bu nedenle iki farklı zaman rejimi bulunur. Birincisi yürütmenin zamanı, ikincisi hukukun zamanıdır. Yürütmenin zamanı hızlıdır. Krizler, politik baskılar ve idari hedefler yürütmeyi hızlı kararlar almaya iter. Hukukun zamanı ise yavaştır. Hukuki sistem kararların incelenmesini, itiraz edilmesini ve yeniden değerlendirilmesini sağlar. Bu nedenle hukuk çoğu zaman yürütmenin hızını kesen bir güç olarak görünür.

Bu durum modern devletin paradoksal doğasını ortaya koyar. Devlet siyasal iradenin dünyadaki taşıyıcısıdır, fakat aynı zamanda bu iradenin hızını sınırlayan bir yapıdır. Devlet hem iradenin bedeni hem de iradenin frenidir. Bu nedenle yürütme ile yargı arasındaki çatışmalar çoğu zaman farklı politik görüşlerin değil, farklı zaman rejimlerinin çatışmasıdır.

Göçmenlik temyiz süreci etrafındaki tartışma bu açıdan oldukça öğreticidir. Yürütme hızlı karar vermek ister, çünkü siyasal irade hızla sonuç üretmek ister. Yargı ise kararların hukuki süreçler içinde değerlendirilmesini talep eder, çünkü hukuk kararların zamansal olarak işlenmesini gerektirir. Bu çatışma yalnızca politik bir anlaşmazlık değildir; devletin ontolojik yapısından kaynaklanan bir gerilimdir.

Bu gerilimin temelinde şu gerçek yatar: irade an içinde oluşur, devlet ise zaman içinde işler. İradenin karar verdiği an ile devletin eyleme geçme hızı arasında her zaman bir mesafe vardır. Bu mesafe ortadan kalktığında devlet keyfi bir güç haline gelebilir; mesafe aşırı büyüdüğünde ise devlet felç olur. Modern devlet bu iki uç arasında kurulan bir denge mekanizmasıdır.

Bu nedenle yürütme ile hukuk arasındaki çatışmalar modern siyasal düzenin istisnai anları değildir; aksine bu düzenin doğal sonuçlarıdır. Her siyasal sistem iradenin hızını dünyaya aktarmak ister, fakat devlet mekanizması bu hızın işlenmesini gerektirir. Bu nedenle modern devletin en derin problemi çoğu zaman politik değil, zamansaldır. Siyasal irade karar verdiği anda dünyayı değiştirmek ister; fakat devlet bu değişimi gerçekleştirebilmek için zamana ihtiyaç duyar. Modern devlet teorisinin en temel gerilimlerinden biri de tam olarak bu noktada ortaya çıkar: iradenin anı ile devletin zamanı arasındaki farkta.                                                                                                                                         

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow