OntoHaber 22
Bugünün 12 kritik olayı üzerinden küresel sistemin derin örüntüleri okunuyor: savaşın hedefle bağının kopması, yapay zekânın iradeyi dışsallaştırması, hukukun yürütmenin hızına fren olması ve dünyanın yeniden gözetim haritaları içinde düzenlenmesi.
Meta-Gerçeklik
9 Mart’ta İran’ın eski lideri Ali Hamaney’i enkaz altında gösterdiği iddia edilen görüntü ve videoların yapay zekâ üretimi olduğunun doğrulanması, sıradan bir dezenformasyon vakasından çok daha fazlasını açığa çıkaran bir olaydı. İlk bakışta mesele oldukça basit görünür: Gerçek olmayan bir görüntü üretilmiş, dolaşıma sokulmuş ve ardından bunun sahte olduğu ortaya çıkarılmıştır. Fakat bu çerçeve, olayın asıl felsefi ağırlığını kavramak için yetersizdir. Çünkü burada yaşanan şey yalnızca “sahte bir içerik” vakası değildir; daha derinde, savaşın, siyasetin ve kamusal deneyimin yeni bir düzleme geçtiğini gösteren tarihsel bir semptom vardır. Bu semptom, gerçekliğin yerini sanalın alması değil; gerçeklik üzerine kurulan sanal üretimlerle birlikte işleyen, organize bir meta-gerçeklik alanının belirginleşmesidir.
Meseleyi doğru kurmak için ilk olarak sık yapılan bir hatayı dışarıda bırakmak gerekir. Burada söz konusu olan şey, klişe biçimde dile getirilen “gerçek ile sanal arasındaki ayrımın kaybolması” değildir. Böyle bir formülasyon meseleyi hem indirger hem de bulanıklaştırır. Çünkü olayın yapısı, gerçek ile sanalın birbirine karışıp ayırt edilemez hale gelmesinden ibaret değildir. Tam tersine, burada çok daha örgütlü ve işlevsel bir yapı vardır: Gerçeklik zemin olarak kalır; sanal üretimler bu gerçeklik zemini üzerinde çalışır; ikisinin koordineli etkisinden yeni bir deneyim katmanı doğar. İşte bu yeni katman meta-gerçekliktir.
Meta-gerçeklik, basitçe “sahte olanın gerçekmiş gibi algılanması” değildir. Böyle tanımlandığında mesele yalnızca epistemolojik bir yanılgı düzeyinde kalır. Oysa burada olan şey yanılgıdan ibaret değildir; burada üretilen şey, toplumsal ve siyasal etkileri bakımından fiilen çalışan bir gerçeklik katmanıdır. Başka bir deyişle, meta-gerçeklik, ontolojik olarak sahte unsurların, gerçek dünyanın duygusal, psikolojik ve siyasal devrelerine bağlanarak gerçek sonuçlar üretmesiyle oluşur. O halde belirleyici olan şey, temsilin “doğru” olup olmaması değil; temsilin hangi gerçek zemin üzerine yerleştirildiği ve bu zeminde ne tür etkiler ürettiğidir.
Ali Hamaney örneği bu bakımdan son derece öğreticidir. Çünkü olayda tamamen kurmaca bir figür kullanılmamaktadır. Gerçek bir siyasi aktör vardır. Gerçek bir bölgesel savaş atmosferi vardır. Gerçek bombardıman ihtimali vardır. Gerçek ölüm ihtimali vardır. Gerçek bir lider kaybının yaratacağı gerçek diplomatik ve toplumsal sonuçlar vardır. Yani ortada bütünüyle sanal bir evren yoktur; tam tersine, son derece yoğun ve maddi bir gerçeklik zemini vardır. Yapay zekâ üretimi görüntü tam da bu gerçeklik zemini üzerine bindirilmiştir. Bu yüzden görüntü, boşlukta dolaşan bağımsız bir kurgu değil; mevcut gerçekliğe ankrajlanmış bir simülasyondur.
Bu ankraj noktası hayati önemdedir. Çünkü yapay zekâ üretimi görsellerin siyasi etkisi, kendi başlarına sanal olmalarından gelmez. Etki güçleri, gerçeklikle kurdukları bağdan doğar. Eğer görüntü bütünüyle ilgisiz, bağlamsız ve toplumsal olarak anlamsız bir şey üretseydi, etkisi de sınırlı kalırdı. Fakat burada görüntü, savaşın en yoğun ortak temalarından biri olan ölüm üzerine kuruludur. Ölüm, bu olayda hem gerçekliğin hem de simülasyonun ortak düğümüdür. Gerçek savaşın içinde ölüm ihtimali ontolojik olarak mevcuttur; yapay görsel ise bu ontolojik ihtimali temsil düzeyinde önceden sahnelemektedir. Dolayısıyla görselin sahte olması, onun ölüm temasını kullanarak gerçekliğe bağlanmasını engellemez; aksine tam da bu ortaklık sayesinde simülasyon gerçekliğe yapışır.
Bu yüzden olayın kilit noktası, görselin sahte olması değil; sahte olanın hangi gerçek temaya bağlanarak dolaşıma sokulduğudur. Ölüm burada salt içerik değildir; gerçek ile sanal arasındaki organizasyonun ortak paydaya kavuştuğu ana eksendir. Bir yanda gerçek savaş ve gerçek ölüm olasılığı, diğer yanda yapay zekâ tarafından üretilmiş sahte enkaz ve sahte ölüm temsili vardır. Fakat kamusal deneyim açısından asıl çalışan şey, görüntünün yapay olması değil, “ölüm” gibi müşterek ve yüksek yoğunluklu bir kavram üzerinden toplumsal duygulanımı tetiklemesidir. Bu nedenle olay, gerçek ile sanalın birbirini iptal ettiği bir durum değil; aynı tema etrafında organize biçimde birbirini beslediği bir düzendir.
Modern kamusal deneyim zaten büyük ölçüde doğrudan olgular üzerinden değil, olguların dolayımı olan imgeler, anlatılar, arayüzler ve platformlar üzerinden işler. İnsan toplulukları savaş alanlarını doğrudan yaşamaz; savaşın onlar için anlamı çoğunlukla akışa düşen fotoğraf, video, başlık, yorum, söylenti ve doğrulama notları üzerinden kurulur. Bu nedenle siyasette ve savaşta etkili olan şey yalnızca olayın kendisi değildir; olayın deneyimlenme formudur. Deneyim ise giderek daha fazla görsel-temsili sistemler aracılığıyla düzenlenmektedir. Bir olayın toplumsal anlamı, onun maddi gerçekliği kadar, dolaşıma girme biçimi tarafından da belirlenir.
Tam da bu nedenle, bir temsil sahte olsa bile etkileri gerçek olabilir. Bu cümle yalnızca medya eleştirisine ait sıradan bir gözlem değildir; kamusal gerçekliğin üretim mekanizmasına dair çok daha derin bir iddiadır. Çünkü insan toplulukları dünyayı salt ontolojik doğruluk üzerinden değil, duygusal ve bilişsel maruziyet üzerinden kavrar. Bir kitle için belirleyici olan, bir görüntünün gerçekten çekilip çekilmediği değil, o görüntünün korku, panik, çöküş, intikam, zafer veya belirsizlik gibi hangi duygu kümelerini tetiklediğidir. Eğer bir sahte görüntü gerçek bir panik üretmişse, o görüntü ontolojik olarak sahte olsa bile sosyo-psikolojik bakımdan gerçekliğe dahil olmuştur.
Buradan şu sonuç çıkar: Temsilin siyasal değeri, onun doğruluğundan çok, etki kapasitesinde yatar. Bu nedenle yapay zekâ üretimi görseller önümüzdeki dönemde siyasal aktörler için vazgeçilmez araçlara dönüşecektir. Çünkü bu araçlar, maddi dünyayı değiştirmeden duygusal dünyayı şekillendirebilir; gerçek kurban üretmeden çöküş hissi yaratabilir; gerçek bir lider ölmeden lider kaybı atmosferi oluşturabilir; gerçek askeri sonuçlar ortaya çıkmadan stratejik üstünlük algısı üretebilir. Bu, savaşın maliyetini azaltan değil ama savaşın psikolojik genişleme kapasitesini artıran bir gelişmedir. Artık yalnızca bombalar, ordular ve diplomatik açıklamalar değil; gerçekliğe ankrajlanan yapay imgeler de savaş aygıtının parçası haline gelmektedir.
Bu bağlamda, görsellerin dolaşıma sokulduğu zaman ile ABD kanadında beliren “öldü” söylemleri arasındaki paralellik ayrıca önem taşır. Burada kesin bir niyet atfı yapmadan bile, zamanlama düzeyinde görülen bu eşleşme, yapay görsellerin spontane ve masum içerikler olmaktan ziyade spekülatif operasyonlar için elverişli araçlar haline geldiğini düşündürür. Çünkü siyasal iletişimde zamanlama rastlantısal bir yan unsur değildir; etkinin dozunu belirleyen temel mekanizmalardan biridir. Gerçek savaş atmosferi yükselmişken, liderin öldüğüne dair söylentiler dolaşırken ve yüksek gerilim sürerken ortaya çıkan bir yapay görüntü, boş bir kurgu gibi işlemez; mevcut duygusal ve siyasal akımı yönlendiren ek bir ivme üretir. Bu nedenle bu tür içerikler yalnızca “yanlış bilgi” değil; uygun bağlam ve doğru zamanlama ile devreye alınan operasyonel imgelerdir.
Operasyonel imge kavramı burada özellikle önemlidir. Çünkü yapay zekâ görselleri artık yalnızca temsil etmiyor; aynı zamanda harekete geçiriyor, yönlendiriyor, ön-kurguluyor ve beklenti üretiyor. Böyle imgeler, gerçekliğin pasif bir yansıması değildir; gerçekliğin toplumsal deneyimini önceden biçimlendiren araçlardır. Ali Hamaney örneğinde görüntü, yaşanmış bir şeyin kaydı gibi davranırken gerçekte yaşanmamış olanı, yaşanması muhtemel olanın duygusal etkisiyle birlikte önceden piyasaya sürer. Dolayısıyla burada temsil, olay sonrası açıklayıcı bir unsur değildir; olay alanına önceden yerleştirilmiş bir psikolojik düzenek haline gelir.
Bu gelişmenin en önemli sonucu, siyasetin ve savaşın iki düzlemde birlikte yürümeye başlamasıdır. Birinci düzlem maddi gerçeklik düzlemidir: askeri hareketlilik, bombardıman, ölüm, diplomasi, misilleme, altyapı yıkımı ve güç ilişkileri. İkinci düzlem ise meta-gerçeklik düzlemidir: yapay imgeler, algısal yönlendirme, söylenti ile görselin birleşmesi, duygusal dalgalanmaların sahte ama ikna edici içeriklerle üretilmesi. Bu iki düzlem birbirinden bağımsız değildir; biri diğerinin üstüne kurulur. Fiziksel savaş zemin sağlar, meta-gerçeklik savaşı ise bu zeminin toplumsal deneyimini düzenler. Böylece savaş artık yalnızca cephede değil, deneyim üretiminde kazanılmaya çalışılır.
Deneyim üretiminin siyasal ağırlığı büyüdükçe doğrulama rejimlerinin yapısı da değişir. Klasik dönemde doğrulama, olayın olmuş ya da olmamış olmasına dair son sözü verme iddiasındaydı. Fakat meta-gerçeklik çağında doğrulama, giderek daha geç gelen ve etkisi sınırlı bir müdahaleye dönüşebilir. Çünkü sahte görüntü ilk anda duygusal etkiyi üretmiş, kitlelerin dikkatini yönlendirmiş, belirli bir anlatıyı dolaşıma sokmuş ve psikolojik sonucu büyük ölçüde gerçekleştirmiş olabilir. Ardından gelen “bu yapay zekâ üretimidir” açıklaması, ontolojik düzeltme sağlar ama duygusal sonucu geri alamaz. Bu nedenle sahte olanın sonradan teşhir edilmesi, onun toplumsal işlevini iptal etmeyebilir. Meta-gerçeklik tam da burada çalışır: Doğruluk daha sonra gelir, etki önce olur.
Bu durum, modern toplumlarda “gerçeklik” kavramının yerini neyin aldığı sorusunu da yeniden kurmayı gerektirir. Burada yerini alan şey tam anlamıyla sanallık değildir. Sanallık tek başına yeterli açıklama sunmaz. Çünkü toplumların peşinden sürüklendiği şey, bütünüyle kurgusal bir evren değil; gerçek olaylarla sanal temsillerin koordineli çalışmasıdır. Bu koordinasyon, gerçeklikten kopuş değil; gerçekliğin üstüne bindirilmiş ikinci dereceden bir gerçeklik mimarisi üretir. Meta-gerçeklik işte bu yüzden “gerçek-sonrası” ile karıştırılmamalıdır. “Gerçek-sonrası” daha çok hakikatin değersizleştiği ve inancın olgunun önüne geçtiği bir iklimi anlatır. Oysa burada söz konusu olan şey, inançtan da önce işleyen, duygusal ve deneyimsel olarak etkin bir sentez mekanizmasıdır. İnsanlar yalnızca bir şeye inanmaz; o şeyi yaşanmış gibi deneyimler.
Bu yeni düzende internete ve dijital platformlara erişim biçimi de belirleyicidir. Kamusal alanın büyük bölümü artık fiziksel mekânlarda değil, ekran arayüzlerinde deneyimlenmektedir. Ekran, modern özne için yalnızca bilgi alma yüzeyi değil; gerçekliğin işlenmiş ve paketlenmiş biçimde sunulduğu ana sahnedir. Yapay zekâ üretimi görseller bu sahnede gerçek görüntülerle aynı hızda, aynı formda ve çoğu zaman aynı duygusal dil içinde dolaşır. Böylece kitlelerin maruz kaldığı şey, saf gerçeklik değil; seçilmiş, düzenlenmiş, hızlandırılmış ve giderek daha fazla sentetik unsurlarla takviye edilmiş bir deneyim akışıdır. Bu akış uzun vadede, toplumların duygusal dalgalanmalarının gerçek olaylardan çok, olayların temsil mimarisine tepki vermesine yol açar.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta yine şudur: Bu süreç “artık sanal ile gerçek arasında fark kalmadı” biçiminde kaba bir ifadeyle anlatılamaz. Fark hâlâ vardır; fakat siyasal işlev bakımından belirleyici olan şey farkın var olup olmaması değil, bu farkın nasıl organize edildiğidir. Gerçek olaylar meşruiyet ve yoğunluk sağlar. Sanal görseller hız, yayılım ve duygusal çarpıcılık sağlar. Gerçek zemin olmadan sanal görseller boşlukta kalabilir; sanal görseller olmadan da gerçek olaylar bugünkü hız ve yoğunlukta toplumsal işlenime giremeyebilir. Bu nedenle burada ayrımın kaybolmasından değil, ayrımın stratejik bir ortak çalışmaya dönüştürülmesinden söz etmek gerekir. Meta-gerçeklik, tam da bu ortak çalışmanın adıdır.
Bu organizasyon biçimi özellikle ölüm gibi yüksek yoğunluklu ortak işaretler etrafında daha kolay kurulur. Çünkü ölüm, hem maddi dünyada son derece gerçek bir olaydır hem de temsil rejimlerinde en güçlü sembolik araçlardan biridir. Bir liderin ölümü, yalnızca biyolojik bir sona değil; güç boşluğuna, moral kırılmasına, intikam çağrısına, stratejik karmaşaya ve tarihsel dönüm noktasına işaret eder. Bu nedenle ölüm, gerçeklik ile simülasyonun birlikte çalışması için ideal ortak zeminlerden biridir. Yapay zekâ görüntüsü sahte olabilir; fakat ölüm temasının çağırdığı anlam evreni gerçektir. Dolayısıyla görüntü, kendi sahteciliğine rağmen, ölümün gerçek toplumsal semantiği sayesinde etkili olur. Bu, simülasyonun rastgele değil; gerçekliğin en yoğun damarlarına bağlanarak çalıştığını gösterir.
Bundan sonraki dönemde bu tür içeriklerin savaş stratejisinin doğrudan parçası haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü meta-gerçeklik savaşı, klasik propaganda tekniklerinden daha esnek, daha hızlı ve daha düşük maliyetli bir alan açar. Liderlerin öldüğünü, kentlerin düştüğünü, halkların ayaklandığını, orduların çöktüğünü, hatta hiç yaşanmamış diplomatik sahneleri son derece ikna edici biçimde üretmek mümkün hale geldikçe, savaşan aktörler de bu araçları yalnızca yan ürün olarak değil, ana strateji unsuru olarak kullanacaktır. Böyle bir durumda savaşın amacı yalnızca sahada üstünlük kurmak değil; rakibin kamusal deneyimini, beklenti ufkunu ve duygusal eşiklerini şekillendirmek olacaktır. Başka bir deyişle, savaş fiziksel dünyayı yıkarken meta-gerçeklik savaşı, toplumsal sinir sistemini hedef alacaktır.
Bu durum aynı zamanda kamusal öznenin hakikatle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Geleneksel modern özne, en azından kuramsal olarak, doğru bilgiye erişirse sağlıklı kanaat oluşturabileceği varsayımıyla düşünülürdü. Oysa meta-gerçeklik düzeninde kanaat, çoğu zaman doğruluktan önce maruziyetle şekillenir. İlk görülen görüntü, ilk yaşanan duygusal sarsıntı, ilk yayılan söylenti ve ilk kurulan görsel-anlatısal bağ, sonradan gelen düzeltmeden daha ağır basabilir. Bu nedenle hakikat artık yalnızca doğrulanabilirlik problemi değil; zamanlama ve etki problemi haline gelir. Kimin önce konuştuğu, kimin önce gösterdiği, kimin önce duygusal iklim kurduğu, çoğu zaman kimin doğru söylediğinden daha belirleyici hale gelebilir.
Ali Hamaney’i enkaz altında gösteren yapay görüntülerin olayı tam da bu tarihsel kırılmayı görünür kılar. Çünkü burada sahte bir görüntü yalnızca yanlış bilgi üretmemiş; gerçek savaşa yaslanarak, gerçek ölüm ihtimalini kullanarak, gerçek bir lider figürüne bağlanarak ve gerçek kamuoylarının duygusal dalgalanmalarını hedefleyerek işleyen bir meta-gerçeklik örneği üretmiştir. Bu, geleceğin siyasal rejimlerinin ve savaş teknolojilerinin en temel göstergelerinden biridir: gerçeklik zeminini kaybetmeden, onun üzerine sentetik katmanlar bindirerek çalışan, etkisini doğruluktan değil organizasyondan alan yeni bir savaş biçimi.
Bu yüzden meselenin adı gerçeklik kaybı değil, gerçeklik üstünde kurulan simülatif organizasyondur. Daha da açık söylenirse, burada yaşanan şey bir çöküş değil, yeni bir mimaridir. Gerçek savaş ayrı, sanal içerik ayrı iki dünya değildir artık; gerçek savaş, sentetik temsiller için altyapı sağlar; sentetik temsiller de gerçek savaşın toplumsal deneyimini yeniden kodlar. İşte meta-gerçeklik tam olarak budur: hakikatin ortadan kalkması değil, hakikatin çevresinde kurulan ve onu siyasal-etkisel bakımdan aşan ikinci bir çalışma rejimi. 9 Mart olayı bu rejimin henüz kaba ama son derece berrak bir örneğini sundu. Bundan sonra görülecek olan şey, sahte görüntülerin tek tek çoğalması değil; gerçek dünya ile sentetik temsillerin giderek daha koordineli çalıştığı, ayrı bir cephe gibi işleyen ve kendi savaş hukukunu, kendi psikolojisini, kendi stratejik zamanlamasını üreten meta-gerçeklik alanının genişlemesidir.
Zamanaşımı
ABD’de bazı milletvekillerinin rüşvet ve yolsuzluk davaları için zamanaşımı süresini on yıla çıkaracak bir yasa hazırlığına girişmesi ilk bakışta teknik bir hukuk düzenlemesi gibi görünebilir. Fakat bu tür bir değişiklik yalnızca ceza hukukunun prosedürel ayrıntılarıyla ilgili değildir. Bu düzenleme, hukuk sisteminin “suç” kavramını nasıl belirgin hale getirdiğine dair çok daha temel bir soruya işaret eder. Çünkü zamanaşımı meselesi, suç gibi ontolojik olarak belirsiz bir kavramın zaman ve mekân sınırları aracılığıyla tanımlanabilir hale getirilmesinin en açık örneklerinden biridir.
Pozitivist hukuk yaklaşımında suç ontolojik bir kategori değildir. Doğada kendiliğinden var olan bir “suç” nesnesi bulunmaz. Fiziksel dünyada yalnızca eylemler ve bu eylemlerin sonuçları vardır. Bir eylemin suç sayılması, onun doğasında bulunan metafizik bir kötülükten değil, hukuk düzeninin o eylemi belirli bir norm ihlali olarak tanımlamasından kaynaklanır. Bu nedenle suç, ontolojik bir gerçeklik değil; hukuk tarafından kurulmuş normatif bir kategoridir.
Bu durum ahlak felsefesinin en köklü problemlerinden birine temas eder. Eğer suç doğada kendiliğinden var olan bir kategori değilse, o halde hangi davranışın neden suç sayıldığı sorusu sürekli olarak açık kalır. Bazı düşünce gelenekleri suçun metafizik bir kötülüğe dayandığını ileri sürerken, pozitivist hukuk yaklaşımı bu tür metafizik temelleri reddeder. Bunun yerine hukuk sistemi kavramları metafizik olarak temellendirmek yerine onları operasyonel olarak sınırlandırmayı tercih eder.
Tam da bu noktada zamanaşımı kurumu ortaya çıkar. Zamanaşımı genellikle yalnızca davaların belirli bir süre sonra açılamaması şeklinde teknik bir hukuk kuralı olarak görülür. Oysa zamanaşımı çok daha temel bir işlev görür: suç kavramını zamansal olarak sınırlayarak onu tanınabilir ve yönetilebilir hale getirir.
Burada kritik nokta şudur: suç gibi kavramlar özleri üzerinden değil, sınırları üzerinden belirginleşir. Bir kavramın tanınabilir olması için onun nerede başlayıp nerede bittiğinin belirlenmesi gerekir. Sınır çizilmediğinde kavram belirsiz kalır ve pratik olarak kullanılamaz. Bu nedenle hukuk sistemi suç kavramını çeşitli sınırlar aracılığıyla tanımlar. Bu sınırlar yalnızca davranış türlerini kapsamaz; aynı zamanda yetki alanını, sorumluluk derecelerini, yaptırım biçimlerini ve zaman aralığını da içerir.
Zamanaşımı bu sınırlandırma mekanizmasının zaman boyutunu temsil eder. Devlet zamanaşımı koyarak yalnızca belirli eylemleri suç olarak tanımlamakla kalmaz; aynı zamanda o eylemlerin ne kadar süre boyunca suç sayılacağını da belirler. Böylece suç kavramı zamansal bir çerçeve içine yerleştirilir.
Bu noktada daha derin bir felsefi mekanizma ortaya çıkar. Suç kavramı ontolojik olarak belirsizdir; çünkü doğada hazır halde bulunan bir suç kategorisi yoktur. Hukuk sistemi bu belirsizliği ortadan kaldırmak için suçu nihai olarak belirlenebilecek tek çerçeveye, yani zaman ve mekân sınırlarına bağlar. Bir eylem belirli bir yerde gerçekleşir ve belirli bir zaman aralığında suç olarak kabul edilir. Bu iki sınır çizildiğinde suç kavramı somut hale gelir.
Dolayısıyla zamanaşımı yalnızca yargılama süresini sınırlayan bir teknik düzenleme değildir. Aslında yaptığı şey çok daha temeldir: suç gibi ontolojik olarak belirsiz bir kavramı zaman sınırı aracılığıyla belirli hale getirmek. Hukuk sistemi bu mekanizma sayesinde metafizik bir temele başvurmadan suç kavramını düzenleyebilir.
Bu durum aynı zamanda suçun metafizik bir kötülük olmadığını da gösterir. Eğer suç gerçekten ontolojik bir kötülük olsaydı, onun zamansal olarak ortadan kalkması düşünülemezdi. Gerçek bir ontolojik kategori zamanla geçerliliğini yitirmez. Zamanaşımı ise tam tersini yapar: belirli bir süre geçtikten sonra suçun cezai anlamını ortadan kaldırır. Bu durum suçun doğasının metafizik değil, kurumsal olduğunu açıkça ortaya koyar.
Zamanaşımı bu nedenle suç kavramının belirsiz doğasını en nihai sınır aracılığıyla, yani zaman sınırıyla düzenler. Mekân ve zaman insan deneyiminde en kesin sınırlar olduğu için, hukuk sistemi de belirsiz kavramları bu iki sınır aracılığıyla belirgin hale getirir. Suçun nerede işlendiği ve ne kadar süre boyunca geçerli olduğu belirlendiğinde kavram yönetilebilir hale gelir.
ABD’de rüşvet ve yolsuzluk davaları için zamanaşımı süresinin on yıla çıkarılması önerisi bu açıdan yalnızca pratik bir düzenleme değildir. Bu değişiklik suç kavramının zamansal sınırlarının yeniden çizilmesi anlamına gelir. Rüşvet ve yolsuzluk gibi suçlar çoğu zaman gizli işlendiği ve uzun süre sonra ortaya çıktığı için devlet bu suçların zamansal çerçevesini genişletmek ister. Böylece suçun kovuşturulabileceği zaman aralığı büyür.
Bu durum suçun ontolojik doğasını değiştirmez; fakat suçun zamansal sınırlarını yeniden tanımlar. Başka bir ifadeyle suçun ne olduğu değil, suçun hangi zaman aralığında var sayılacağı değişir. Böylece hukuk sistemi suçun belirsiz doğasını metafizik bir açıklamaya başvurmadan, yalnızca zaman ve mekân sınırlarını yeniden düzenleyerek kontrol altına alır.
Zamanaşımı kurumu bu nedenle hukuk düzeninin en ilginç araçlarından biridir. Görünüşte yalnızca bir süre sınırı koyar; fakat gerçekte yaptığı şey çok daha derindir. Suç gibi ontolojik olarak belirsiz bir kavramı zaman sınırı içine yerleştirerek onu belirli, tanınabilir ve yönetilebilir bir kategori haline getirir. Çünkü kavramların gerçek belirginliği çoğu zaman özlerinden değil, çizilen sınırlarından doğar.
Eşzamanlı Simülasyon
İran füzesinin vurduğu iddiasıyla Suudi Arabistan’daki bir otelde çıkan yangını gösterdiği ileri sürülen görselin yapay zekâ üretimi olduğunun ortaya çıkması, ilk bakışta klasik bir dezenformasyon vakası gibi görülebilir. Fakat bu tür bir yorum, olayın asıl yapısını kavramak için yetersizdir. Burada görülen şey yalnızca sahte bir görselin dolaşıma girmesi değildir. Daha derinde ortaya çıkan şey, gerçek savaş atmosferi üzerine yerleşen yapay temsiller aracılığıyla çalışan yeni bir gerçeklik mimarisidir. Bu mimari, gerçek ile sanalın birbirine karışmasından ibaret değildir; aksine, gerçekliğin zemin olarak kaldığı ve simülasyonun bu zemin üzerinde organize biçimde çalıştığı meta-gerçeklik düzenidir.
Olayın anlaşılması için önce gerçeklik zeminini görmek gerekir. Orta Doğu’da uzun süredir yüksek yoğunluklu bir askeri gerilim bulunmaktadır. İran, İsrail, Körfez ülkeleri ve ABD arasındaki askeri hareketlilik, füze saldırıları ve misilleme ihtimalleri bölgesel siyasetin gündelik parçası haline gelmiştir. Bu nedenle “İran füzesinin Suudi Arabistan’daki bir hedefi vurmuş olabileceği” fikri zaten gerçeklik alanının dışında değildir. Böyle bir saldırı olasılığı, bölgesel savaşın mevcut mantığı içinde mümkündür. Yapay zekâ tarafından üretilen otel yangını görseli tam da bu gerçek olasılığın üzerine yerleştirilmiştir. Görüntü sahte olabilir, fakat bağlandığı olay zemini gerçektir.
Bu noktada temsillerin işleyiş mantığı ortaya çıkar. Bir temsilin siyasal gücü, onun ontolojik doğruluğundan çok hangi gerçeklik alanına bağlandığıyla ilişkilidir. Eğer bir görüntü tamamen bağlamsızsa, etkisi sınırlı kalır. Fakat gerçek bir kriz ortamına bağlanan bir temsil, sahte olsa bile gerçek duygusal sonuçlar üretebilir. Yapay zekâ üretimi görsellerin etkisi tam olarak bu ankraj mekanizmasından doğar. Gerçek savaş ortamı zemin sağlar; simülatif görüntü ise bu zemin üzerinde duygusal ve algısal tetikleyici haline gelir.
Bu nedenle burada söz konusu olan şey basit bir yanlış bilgi üretimi değildir. Daha doğru ifade ile burada eşzamanlı simülasyon ortaya çıkmaktadır. Geleneksel propaganda modelinde olay önce gerçekleşir, ardından manipülasyon devreye girerdi. Oysa yapay zekâ çağında simülasyon olaydan sonra değil, olayla aynı anda dolaşıma girmektedir. Gerçek saldırı ihtimali ile simülatif saldırı görüntüsü aynı bilgi akışı içinde birlikte doğar. Böylece haber akışı yalnızca gerçekliği aktaran bir kanal olmaktan çıkar ve gerçeklik deneyiminin üretildiği bir alan haline gelir.
Suudi otel yangını görselinin dolaşıma girmesi tam olarak bu eşzamanlı üretim mekanizmasını göstermektedir. Gerçek savaş ortamı, gerçek füze saldırıları ve gerçek diplomatik gerilim zaten vardır. Yapay zekâ üretimi görüntü ise bu gerçeklik alanına bağlanarak ortaya çıkar. Bu nedenle görsel yalnızca sahte bir içerik değildir; gerçek olay olasılığının simülatif bir sahnelenmesidir. İnsanlar bu görüntüyü gördüğünde yalnızca bir görsel görmez; aynı zamanda gerçek savaşın olası sonuçlarından birini deneyimler.
Modern toplumlarda gerçekliğin deneyimlenme biçimi büyük ölçüde bu temsiller üzerinden gerçekleşir. İnsanlar savaş alanlarını doğrudan yaşamaz; savaşın anlamını medya akışları, sosyal ağlar ve dijital görüntüler aracılığıyla kurar. Bu nedenle bir görüntünün sahte olması, onun yarattığı duygusal tepkinin sahte olduğu anlamına gelmez. Bir görüntü korku, panik ya da misilleme beklentisi yaratıyorsa, o görüntünün toplumsal etkisi gerçekliğin parçası haline gelir.
Bu durum meta-gerçeklik kavramının ortaya çıkmasına yol açar. Meta-gerçeklik, gerçek ile sanalın birbirine karışması değildir. Gerçeklik ortadan kalkmaz; aksine zemin olarak kalır. Simülasyon bu zeminin üzerine yerleşir ve onunla birlikte çalışır. Ortaya çıkan şey gerçek dünyanın yerine geçen bir sanal evren değil, gerçek olaylar ile sentetik temsillerin birlikte çalıştığı yeni bir deneyim katmanıdır.
Suudi otel yangını örneğinde bu mekanizma açık biçimde görülebilir. Gerçek savaş ortamı vardır. Gerçek füze saldırıları bölgesel siyasetin parçasıdır. Yapay zekâ üretimi görüntü ise bu gerçek olay ihtimalini temsil eder. Böylece görüntü boşlukta dolaşan bir kurgu olmaktan çıkar ve gerçeklik alanına bağlanmış bir simülasyon haline gelir. İnsanların zihninde oluşan duygusal tepki ise bu iki unsurun birleşiminden doğar.
Bu noktada simülasyonun nasıl çalıştığı daha net hale gelir. Simülasyon gerçekliği ortadan kaldırmaz; onun üzerine yerleşir. Gerçek olaylar simülasyon için bir zemin oluşturur. Simülasyon ise bu zemin üzerinde duygusal ve algısal etkiler üretir. Böylece ortaya çıkan deneyim ne yalnızca gerçek olaylardan ne de yalnızca yapay görüntülerden oluşur. Deneyim, bu iki unsurun organizasyonundan doğar.
Bu organizasyon modern savaşın yeni cephesini oluşturur. Geleneksel savaş anlayışı fiziksel güçlere dayanıyordu: ordular, silahlar, bombardıman ve işgal. Günümüzde bu maddi boyut varlığını korumaktadır; fakat onun yanında yeni bir katman ortaya çıkmıştır. Bu katman, gerçek savaşın üzerine yerleşen simülatif temsil alanıdır. Bu nedenle modern savaş artık iki düzlemde yürür: fiziksel savaş ve meta-gerçeklik savaşı.
Meta-gerçeklik savaşında hedef yalnızca askeri üstünlük değildir. Asıl hedef toplumsal duyguların ve beklentilerin yönlendirilmesidir. Bir füze saldırısı görüntüsü gerçek olmasa bile, böyle bir saldırının gerçekleşmiş olabileceği hissini yayabilir. Bu his piyasalarda, diplomatik ilişkilerde ve kamuoyunda belirli tepkiler doğurabilir. Böylece simülatif bir görüntü gerçek siyasi sonuçlar üretebilir.
Bu nedenle yapay zekâ üretimi görseller modern jeopolitikte yalnızca teknolojik yenilikler değildir. Bu görseller giderek daha fazla stratejik araç haline gelmektedir. Çünkü bu araçlar gerçek savaşın üzerine yerleşerek onun algısal boyutunu şekillendirebilir. Bir saldırı gerçekleşmeden önce saldırı atmosferi yaratılabilir; bir lider ölmeden önce lider kaybı hissi üretilebilir; bir kriz patlak vermeden önce kriz beklentisi oluşturulabilir.
Suudi otel yangını görseli bu dönüşümün erken işaretlerinden biridir. Bu olay, yapay zekâ üretimi temsillerin yalnızca sahte görüntüler üretmekten ibaret olmadığını göstermektedir. Asıl önemli olan şey, bu temsillerin gerçek olayların üzerine bağlanarak yeni bir deneyim katmanı üretmesidir. Bu katman, gerçek savaş ile simülasyonun birlikte çalıştığı meta-gerçeklik alanıdır.
Böyle bir ortamda gerçeklik ile sanallık arasındaki ilişki tamamen yeni bir biçim kazanır. Gerçeklik ortadan kalkmaz; fakat tek başına belirleyici olmaktan çıkar. Simülatif temsiller gerçek olayların üzerine yerleşerek onların deneyimlenme biçimini yeniden düzenler. İnsanların dünyayı algılama biçimi giderek daha fazla bu temsiller aracılığıyla şekillenir.
Suudi otel yangını görselinin dolaşıma girmesi bu nedenle yalnızca bir dezenformasyon örneği değildir. Bu olay, modern savaşın yeni mimarisinin işlediğini gösteren somut bir işarettir. Gerçek olaylar zemin olarak kalırken, yapay zekâ üretimi temsiller bu zeminin üzerinde dolaşan ve duygusal etkiler üreten araçlar haline gelmektedir. Böylece savaş yalnızca fiziksel alanlarda değil, aynı zamanda gerçekliğin temsil edildiği meta-gerçeklik alanında da yürütülmektedir.
Kentsel Abject
Jakarta yakınlarındaki Bantargebang çöp sahasında meydana gelen atık çökmesi en az beş kişinin ölümüne yol açtı. İlk bakışta bu olay, gelişmekte olan ülkelerde sıkça görülen bir altyapı kazası gibi yorumlanabilir: yetersiz atık yönetimi, aşırı dolmuş bir çöp sahası ve bunun sonucunda meydana gelen ölümcül bir çökme. Fakat bu tür olaylar yalnızca teknik eksikliklerle açıklanabilecek kazalar değildir. Bantargebang’daki çökme, modern şehirlerin görünmez ontolojisini açığa çıkaran bir semptomdur. Bu olay, çağdaş kent düzeninin nasıl kurulduğunu ve bu düzenin hangi bastırılmış unsurlar üzerine inşa edildiğini gösteren bir örnektir. Bu noktada Julia Kristeva’nın geliştirdiği abject kavramı, modern şehirlerin işleyiş mantığını anlamak için son derece güçlü bir çerçeve sunar.
Kristeva’nın abject teorisi, öznenin kendisini kurabilmek için bazı unsurları dışarı atması gerektiği fikrine dayanır. Bir özne kendi kimliğini inşa ederken bir sınır çizer: “ben” olan ile “ben olmayan” arasındaki sınır. Bu sınırın kurulabilmesi için bazı şeylerin öznenin alanından dışarı itilmesi gerekir. Fakat bu dışlama işlemi mutlak değildir. Dışarı atılan şeyler tamamen yok olmaz; aksine öznenin sınırında kalmaya devam eder. İşte bu sınırda bulunan ve özne tarafından sürekli olarak reddedilmesi gereken şeylere Kristeva abject adını verir. Ceset, kan, çürüyen maddeler, kusmuk ya da beden atıkları gibi unsurlar bu kategoriye girer. Bunlar ne tamamen nesnedir ne de tamamen özne; varlık ile yokluk arasındaki sınırı ihlal eden, düzeni tehdit eden şeylerdir. Bu nedenle abject her zaman rahatsızlık üretir.
Modern şehir de benzer bir mekanizma ile çalışır. Kent, kendisini düzen, temizlik ve organizasyon alanı olarak kurar. Modern şehir planlaması, hijyen ve düzen kavramları üzerine kuruludur. Fakat bu düzen yalnızca yüzeyde görülen bir düzen değildir; aynı zamanda bastırma ve dışlama süreçlerinin sonucudur. Şehir kendisini kurarken bazı unsurları sistematik biçimde dışarı iter. Çöp, atık, kanalizasyon, kir ve çürüme gibi unsurlar şehir merkezinin dışında tutulur. Böylece şehir kendisini temiz bir yaşam alanı olarak sunabilir. Ancak bu dışlama işlemi abject’in klasik mantığını tekrar üretir: şehir atığı yok etmez, yalnızca yer değiştirir.
Bu nedenle modern kent aslında abject üzerine kurulmuş bir düzendir. Şehir merkezi tüketim ve üretim alanı olarak çalışırken, bu üretim sürecinin yan ürünü olan atıklar kentin periferisine aktarılır. Bantargebang gibi devasa çöp sahaları bu mekanizmanın fiziksel ifadesidir. Jakarta’nın gündelik yaşamı içinde üretilen tonlarca atık, şehir merkezinin görünmez sınırlarını aşarak bu periferik alanlarda birikir. Böylece şehir merkezinin temizliği, aslında periferide büyüyen bir abject birikimine dayanır.
Bu noktada kritik olan şey şudur: abject hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılamaz. Kristeva’nın teorisinde abject’in temel özelliği, sürekli olarak geri dönme potansiyeline sahip olmasıdır. Öznenin dışarı attığı şeyler, sınırın ötesinde birikir ve belirli anlarda geri döner. Bu geri dönüş çoğu zaman bir kriz anı şeklinde gerçekleşir. Bantargebang’daki çöp çökmesi tam olarak böyle bir geri dönüş anıdır. Jakarta şehri gündelik hayatında atıklarını periferide biriktirerek kendisini temiz ve düzenli bir yaşam alanı olarak kurar. Fakat bu bastırılmış abject bir noktada fiziksel olarak geri döner. Çöp dağları büyür, hareket eder, çöker ve sonunda insan hayatını tehdit eder.
Bu nedenle Bantargebang’daki çökme yalnızca bir çevre kazası değildir. Bu olay, modern kent düzeninin bastırdığı unsurların geri dönüşüdür. Şehir merkezinin düzeni periferide biriken düzensizlik üzerine kuruludur. Ancak bu düzensizlik tamamen kontrol altında tutulamaz. Çöp dağlarının çökmesi, modern şehrin bastırdığı abject’in maddi bir geri dönüşüdür.
Bu olay aynı zamanda modern tüketim toplumunun ontolojisini de açığa çıkarır. Günümüz şehirleri devasa tüketim makineleri olarak çalışır. Üretim ve tüketim süreçleri sürekli yeni mallar üretir ve bu malların kullanımı kaçınılmaz olarak atık üretir. Atık modern ekonominin kaçınılmaz sonucudur. Fakat modern şehir bu gerçeği görünmez hale getirir. Atık sistematik olarak şehir merkezinden uzaklaştırılır ve periferide biriktirilir. Böylece tüketim toplumunun ürettiği pislik, düzenin dışına itilmiş olur.
Ancak bu dışlama yalnızca mekânsal bir yer değiştirmedir. Atık ortadan kalkmaz; yalnızca gözden uzaklaştırılır. Bantargebang gibi dev çöp sahaları, modern şehirlerin bastırdığı bu gerçekliğin somutlaşmış biçimleridir. Bu alanlar modern kent düzeninin görünmeyen altyapısını oluşturur. Şehir merkezindeki temizlik ve düzen, aslında bu görünmez periferik alanların varlığı sayesinde mümkündür.
Kristeva’nın abject teorisi bu noktada modern şehirlerin psikolojik ve ontolojik yapısını açıklayan güçlü bir araç haline gelir. Şehir merkezinin düzeni, periferide bastırılmış bir abject alanı üzerine kuruludur. Bu abject alanı zamanla büyür, yoğunlaşır ve belirli anlarda sistemin kendisini tehdit eder. Çöp çökmesi gibi felaketler bu bastırılmış alanın geri dönüş anlarıdır.
Bantargebang’daki ölümcül çökme bu nedenle yalnızca bir altyapı sorunu değildir. Bu olay, modern kentlerin görünmez mantığını ortaya koyar: temizlik, pisliğin yok edilmesi değil, onun sistematik biçimde yer değiştirmesidir. Şehir kendisini düzen ve hijyen alanı olarak kurabilmek için abject’i periferide biriktirir. Ancak bu birikim hiçbir zaman tamamen kontrol edilemez. Bastırılan abject eninde sonunda geri döner.
Bu geri dönüş bazen sembolik, bazen de fiziksel biçimde gerçekleşir. Bantargebang’daki çöp çökmesi bu fiziksel geri dönüşün dramatik bir örneğidir. Modern şehirler kendilerini düzenli ve temiz yaşam alanları olarak sunarken, bu düzenin arkasında biriken devasa atık dağları modern medeniyetin bastırılmış ontolojisini temsil eder. Şehir merkezinin görünür düzeni ile periferinin görünmez abject alanı arasındaki ilişki, modern kentlerin varoluşsal gerilimini oluşturur.
Bu nedenle Bantargebang olayı yalnızca Endonezya’ya özgü bir çevre felaketi değildir. Bu olay modern şehirlerin nasıl çalıştığını gösteren evrensel bir yapıyı açığa çıkarır. Tüketim toplumunun ürettiği atıklar kent merkezinden uzaklaştırılır, periferide biriktirilir ve böylece şehir kendisini temiz bir düzen olarak sunabilir. Fakat bu düzen, bastırılmış abject’in sürekli büyüyen varlığına dayanır. Bantargebang’daki çökme bu bastırılmış alanın geri dönüşüdür; modern şehirlerin görünmez ontolojisinin ani ve ölümcül bir açığa çıkışıdır.
Tepkiniz Nedir?