Dünyanın Çalışma Yasaları — Orta Doğu: Kayıt 5

Orta Doğu’daki güncel gelişmeler, savaşın artık yıkım değil akış kesintisi, algı kontrolü ve dil üzerinden ontolojik konumlanma üretimi olduğunu gösteriyor; modern çatışma, fiziksel değil epistemik ve yapısal bir düzlemde ilerliyor.

Kolektif Arabuluculuk

Uluslararası sistemin hâlâ tekil güçlerin iradesiyle işlediğini sananlar, artık çözülmüş bir düzenin gölgesine bakmaktadır. Arabuluculuğun bir zamanlar güçlü bir aktörün sözünde yoğunlaşabilmiş olması, o dönemin sınırlı bağlantı yapısının bir sonucuydu; bugünün dünyasında ise aynı modelin işlemesi yapısal olarak imkânsız hale gelmiştir. Çünkü artık mesele, kimin daha güçlü olduğu değil; bir krizin ne kadar hızlı, ne kadar geniş ve ne kadar kontrolsüz biçimde yayılabileceğidir.

Pakistan’ın ev sahipliğinde Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’nin de dahil olduğu de-eskalasyon diplomasisi trafiği, bu dönüşümün doğrudan bir tezahürüdür. Burada dikkat edilmesi gereken şey, bu aktörlerin klasik anlamda tek bir merkezî iradeye tabi olarak hareket etmemesidir. Aksine, bu çoklu yapı, tekil bir gücün yetersiz kaldığı bir ortamda, sistemin kendi kendini dengelemeye çalıştığı bir momenti temsil eder. Bu durum, arabuluculuğun özünde bir irade beyanı olmaktan çıkıp, yapısal bir zorunluluk haline geldiğini gösterir.

Geleneksel diplomatik düzende arabuluculuk, hiyerarşik bir düzenin doğal uzantısıydı. Sistem daha az bağlantılıydı; krizler bölgesel kalabiliyor ve etkileri sınırlı bir çerçevede tutulabiliyordu. Bu nedenle belirli bir güç merkezinin devreye girerek düzen kurması mümkündü. Arabuluculuk burada, güçlü olan aktörün diğerleri üzerindeki ağırlığını kullanarak denge sağlaması şeklinde işliyordu. İltimat, güce dayanıyordu; çünkü güç, krizlerin yayılma hızından daha üst bir belirleyicilik kapasitesine sahipti.

Ancak küreselleşme ile birlikte bu denge bozuldu. İlişkiler ağı yatay olarak genişledi ve derinleşti. Artık enerji akışları, göç dinamikleri, tedarik zincirleri, güvenlik ittifakları, vekil aktörler ve dijital iletişim ağları birbirine bağlanmış durumda. Bu nedenle herhangi bir kriz, yalnızca tarafları ilgilendiren bir olay olmaktan çıkarak çok katmanlı bir etki alanı üretir. Bir çatışma, başladığı coğrafyada kalmaz; farklı aktörler üzerinde eşzamanlı baskılar yaratır. Bu da tekil bir gücün müdahalesini yapısal olarak yetersiz kılar.

Pakistan merkezli bu diplomasi trafiği tam olarak bu noktada anlam kazanır. Bu süreçte yer alan aktörlerin ortak özelliği, doğrudan çatışmanın tarafı olmamalarıdır; ancak aynı zamanda çatışmanın genişlemesi halinde ciddi şekilde etkilenme potansiyeline sahip olmalarıdır. Bu durum, arabuluculuğun artık bir güç gösterisi değil, bir risk dağılımı yönetimi mekanizması olarak çalıştığını ortaya koyar. Çünkü bu aktörler, çatışmayı çözmekten önce, çatışmanın kendilerine sıçramasını engellemeye çalışmaktadır.

Buradaki kırılma, arabuluculuğun motivasyonunda yatmaktadır. Geleneksel modelde arabuluculuk, düzen kurma kapasitesine sahip bir gücün inisiyatifiyle ortaya çıkarken; yeni modelde arabuluculuk, çok sayıda aktörün eşzamanlı kırılganlığından doğar. Yani artık aktörler masaya bir hegemonun baskısıyla değil, kendi zarar görme ihtimallerinin zorunluluğuyla otururlar. Bu, arabuluculuğun ontolojik statüsünü değiştirir: artık bu süreç bir irade dayatması değil, sistemin kendi çöküşünü engelleme refleksidir.

Bu bağlamda kolektif arabuluculuk paradigması, ahlaki bir iş birliği ya da normatif bir barış arayışından çok, teknik bir zorunluluğa işaret eder. Çünkü ağsal yapı içerisinde hiçbir aktör, diğerlerinden bağımsız şekilde güvenlik üretemez. Her düğüm, diğer düğümlerle bağlantılıdır; bu nedenle herhangi bir kırılma, tüm ağı etkiler. Bu durum, gücün biçimini de dönüştürür. Güç artık yalnızca merkezde toplanan bir kapasite değil, ağ içinde dağıtılmış bir etkileşim biçimidir. Bu yüzden tekil hegemonik arabuluculuğun yerini, çoklu aktörlerin eşgüdümüne dayanan kolektif mekanizmalar alır.

Pakistan’ın ev sahipliğinde yürütülen bu diplomatik trafik, tam da bu yapısal dönüşümün sahadaki görünümüdür. Burada ortaya çıkan şey, güçlü bir aktörün diğerlerini yönlendirmesi değil; çok sayıda aktörün aynı anda etkilenme ihtimali nedeniyle, gerilimi birlikte sınırlama çabasıdır. Bu nedenle bu süreç, klasik anlamda bir “arabuluculuk” değil, sistemin kendi kendini stabilize etme girişimidir.

Son kertede arabuluculuğun dönüşümü, uluslararası sistemin dönüşümünden bağımsız değildir. İlişkiler ne kadar karmaşık ve birbirine bağımlı hale gelirse, tekil çözüm mekanizmaları o kadar işlevsizleşir. Kolektif arabuluculuk ise bu karmaşıklığın doğrudan bir sonucudur; çünkü artık mesele, bir tarafı ikna etmek değil, zincirleme etki üreten bir krizin tüm sistemi sürüklemesini engellemektir. Bu nedenle yeni dönemde arabuluculuk, güçlü bir öznenin iradesinden çok, kırılgan bir sistemin kendini yeniden dengelemeye çalıştığı bir zorunluluk olarak okunmalıdır.                                                                              

Referans Düzen

Uluslararası düzenin çöktüğünü düşünenler, aslında onun biçim değiştirdiğini fark edemeyenlerdir. Bugün görülen şey düzensizlik değil; düzenin mekânsal olarak yoğunlaştırılmış, parçalı ve kontrast üzerinden çalışan yeni bir formudur. Bu form, klasik anlamda her yere yayılmış bir istikrar üretmez; aksine istikrarı belirli noktalarda sabitler ve geri kalan alanı bu sabitliğin görünür olmasını sağlayacak şekilde açık bırakır. Düzen artık yayılmaz; yoğunlaşır. Ve tam da bu yüzden, kaos ile olan ilişkisi karşıtlık değil, kurucu bir bağıntı halini alır.

İran’ın Erbil yakınlarında gerçekleştirdiği saldırı sonrası ABD Dışişleri Bakanı’nın Irak Kürdistan Bölgesi yönetimiyle doğrudan temas kurması, bu yeni düzen formunun sahadaki en berrak örneklerinden biridir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, ABD’nin Irak’ın merkezî yapısı yerine doğrudan Kürdistan yönetimiyle ilişki kurmasıdır. Bu tercih, klasik egemenlik anlayışının ötesine geçen bir mantığa işaret eder. Artık diplomasi, harita üzerindeki resmî sınırlar üzerinden değil; fiilî kontrol, stabilite ve süreklilik üreten düğüm noktaları üzerinden yürütülmektedir. Irak bu bağlamda tekil bir bütün olarak değil, farklı yoğunluklara sahip bir alanlar dizisi olarak işlev görür; ve bu dizinin içinde Kürdistan bölgesi, istikrarın yoğunlaştığı referans noktası haline gelir.

Bu referans noktası, kendi başına mutlak bir düzen üretmez; düzen olma niteliğini, çevresindeki istikrarsızlık alanlarıyla kurduğu kontrast üzerinden kazanır. Yani burada düzen, içsel bir özellik değil; ilişkisel bir belirlenimdir. Çevredeki kaos arttıkça, bu noktanın düzen olarak algılanma yoğunluğu da artar. Bu durum, klasik düzen anlayışını tersine çevirir. Eskiden düzen, kaosu ortadan kaldırarak genişleyen bir yapı olarak düşünülürdü; şimdi ise düzen, kaosun tamamen silinmediği bir ortamda, belirli noktalarda yoğunlaşarak varlık kazanır. Bu nedenle düzen ile kaos arasında bir çelişki değil, bir karşılıklı kurulum ilişkisi söz konusudur.

ABD’nin Irak’taki konumlanışı bu ilişkinin stratejik bir formunu ortaya koyar. Amaç, tüm bölgeyi homojen bir istikrara kavuşturmak değildir; böyle bir girişim hem maliyetli hem de sürdürülemezdir. Bunun yerine, belirli bölgeler stabil tutulur ve bu stabilite, geri kalan alanın değişkenliği içerisinde referans işlevi görür. Kürdistan bölgesi bu anlamda yalnızca coğrafi bir alan değil; aynı zamanda sistemin geri kalanını ölçmeye, izlemeye ve müdahale etmeye yarayan bir sabit noktadır. Bu nokta sayesinde kaos, belirsiz ve kontrol edilemez bir yığın olmaktan çıkar; haritalanabilir, sınıflandırılabilir ve gerektiğinde yönlendirilebilir bir yapıya dönüşür.

Bu durum, gücün doğasını da yeniden tanımlar. Geleneksel modelde güç, düzeni mümkün olduğunca geniş bir alana yayma kapasitesiyle ölçülürdü. Oysa yeni modelde güç, düzeni doğru noktalarda yoğunlaştırabilme ve bu yoğunlaşmayı sürdürebilme kapasitesidir. Yani güç, artık homojenleştirici değil; seçici ve yoğunlaştırıcı bir işleve sahiptir. Bu bağlamda ABD’nin Irak’ta yaptığı şey, düzeni tesis etmekten çok, düzenin referans koşullarını korumaktır. Çünkü bu referans ortadan kalktığında, kaos yalnızca artmakla kalmaz; aynı zamanda ölçülemez ve müdahale edilemez hale gelir.

Buradaki diyalektik tam da bu noktada belirginleşir. Eğer tüm bölge düzenli hale getirilirse, düzen bir referans olmaktan çıkar ve görünmezleşir. Eğer tüm bölge kaosa sürüklenirse, bu kez hiçbir referans noktası kalmaz ve kontrol imkânsız hale gelir. Bu nedenle sistem, iki uç arasında bir gerilim hattı kurar: belirli noktalar sabit tutulur, geri kalan alan ise tamamen stabilize edilmez. Bu gerilim, düzenin varlık koşuludur. Kaos, burada ortadan kaldırılması gereken bir anomali değil; düzenin kendisini tanımlayabilmesi için gerekli olan kontrast alanıdır.

İran’ın saldırısı ve ardından gelen diplomatik temas, bu yapının işleyişini açığa çıkarır. Saldırı, çevredeki istikrarsızlık alanını genişletirken; ABD’nin Kürdistan yönetimiyle kurduğu doğrudan temas, referans noktanın sabitlenmesine yöneliktir. Bu iki hareket birbiriyle çelişmez; aksine aynı yapının iki farklı momentidir. Bir yanda kaos genişler, diğer yanda referans korunur. Bu eşzamanlılık, sistemin kendi iç dengesini üretme biçimidir.

Sonuç olarak Irak, bu çerçevede yalnızca bir coğrafya değil; düzenin nasıl çalıştığını gösteren bir modeldir. Bu modelde düzen, yaygınlıkla değil yoğunlukla; süreklilikle değil seçicilikle; homojenlikle değil kontrastla tanımlanır. Kürdistan bölgesi ise bu modelin merkezinde yer alan sabit referans noktasıdır. Bu nokta korunur, çünkü onun varlığı, kaosun ölçülebilir kalmasını sağlar. Kaos tamamen ortadan kaldırılmaz, çünkü onun yokluğu düzeni anlamsızlaştırır. Böylece düzen ve kaos, birbirini dışlayan değil; birbirini görünür kılan iki eşzamanlı süreç olarak yeniden konumlanır.                              

Mesafe Yanılsaması

Güvenlik, uzun süre boyunca basit bir denkleme indirgenebildi: tehdit ne kadar uzaktaysa, güvenlik o kadar yüksektir. Bu denklem yalnızca askeri bir strateji değil; aynı zamanda insan zihninin en eski mekânsal kodlarından biriydi. Yakın olan tehlikeliydi, uzak olan ise güvenli. Bu yüzden tarih boyunca güvenlik, mesafe üretimi üzerinden inşa edildi. Surlar, sınırlar, tampon bölgeler ve askeri hatlar; hepsi bu ilkel ama işlevsel mantığın somutlaşmış biçimleriydi. Güvenlik içeride kurulmazdı; dışarıda, tehdit ile özne arasına konulan mesafe üzerinden üretilirdi.

İsrail’in Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar uzanan bir tampon bölge planı, bu kadim güvenlik mantığının günümüzdeki en açık tezahürlerinden biridir. Bu planın amacı, sınırı korumaktan çok, sınırı ileri itmek; yani tehdidi fiziksel olarak uzaklaştırmaktır. Burada güvenlik, savunma değil, mesafe üretimi olarak kavranır. Tehdit ortadan kaldırılmaz; yalnızca ötelenir. Bu nedenle tampon bölge, yalnızca askeri bir strateji değil, aynı zamanda belirli bir güvenlik ontolojisinin devamıdır: güvenlik, tehdit ile araya konulan boşlukta bulunur.

Ancak bu ontoloji, modern savaş teknolojileriyle birlikte kökten sarsılmıştır. Füze sistemleri, uzun menzilli topçu, insansız hava araçları ve siber saldırılar, mesafenin güvenlik üretme kapasitesini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Tehdit artık mekâna bağlı değildir; belirli bir sınırın ötesinde konumlanmak zorunda değildir. Aksine, tehdit mekânsızlaşmış, sıçramalı ve çoğu zaman eşzamanlı hale gelmiştir. Bu yeni durumda mesafe, güvenliği artırmak bir yana, çoğu zaman yalnızca algısal bir rahatlama sağlar. Çünkü modern tehdit, mesafeyi aşmak için değil, mesafeyi anlamsızlaştırmak için tasarlanmıştır.

Tam da bu noktada bir kırılma ortaya çıkar: gerçeklik ile refleks arasındaki uyumsuzluk. Devletler, teknolojik olarak mesafenin çöktüğü bir dünyada, hâlâ mesafe üretmeye devam eder. Litani’ye kadar uzanan tampon bölge planı, bu uyumsuzluğun somut bir örneğidir. Çünkü bu tür bir strateji, modern tehditlerin doğasını tam anlamıyla karşılamaz; buna rağmen vazgeçilmez görünür. Bunun nedeni, güvenlik algısının teknolojik gerçeklikten değil, zihinsel arketiplerden türemesidir.

İnsan zihni için güvenlik, hâlâ mekânsal bir deneyimdir. Tehlike yaklaştığında hissedilir; uzaklaştığında ise azalır. Bu algı, binlerce yıllık evrimsel ve kültürel kodların bir ürünüdür. Devletler de bu zihinsel mirastan bağımsız değildir. Dolayısıyla güvenlik politikaları yalnızca teknik gerekliliklere göre değil, aynı zamanda bu derin yerleşik algılara göre şekillenir. Bu yüzden mesafe, işlevini yitirmiş olsa bile, anlamını korur. Başka bir ifadeyle, mesafe artık güvenlik üretmez; fakat güvenlik hissi üretmeye devam eder.

İsrail’in tampon bölge planı bu açıdan yalnızca askeri bir hamle değil, aynı zamanda bir algı yönetimi pratiğidir. Bu plan, tehditleri tamamen ortadan kaldırmaz; ancak onları daha uzakta konumlandırarak kontrol edilebilirlik hissi yaratır. Bu hissin kendisi, politik ve toplumsal düzeyde belirleyici olabilir. Çünkü güvenlik yalnızca fiilî bir durum değil; aynı zamanda hissedilen bir durumdur. Ve çoğu zaman, bu ikisi birbirinden ayrışır. Fiilen güvensiz olan bir alan, algısal olarak güvenli hissedilebilir; ya da tam tersi.

Burada ortaya çıkan diyalektik, modern güvenlik paradigmasının temel gerilimlerinden birini oluşturur. Bir yanda mesafeyi ortadan kaldıran teknolojik gerçeklik vardır; diğer yanda mesafe üzerinden güvenlik kurmaya devam eden zihinsel ve kurumsal refleksler. Bu iki katman birbirini iptal etmez; aksine aynı anda var olur. Devletler, bir yandan yeni tehdit biçimlerine adapte olmaya çalışırken, diğer yandan eski güvenlik kodlarını terk edemez. Bu durum, güvenlik politikalarında hibrit bir yapı ortaya çıkarır: modern araçlar ile ilkel reflekslerin iç içe geçtiği bir yapı.

Bu bağlamda tampon bölge, paradoksal bir nesne haline gelir. Artık mutlak güvenlik sağlamaz; fakat tamamen işlevsiz de değildir. Sağladığı şey, doğrudan güvenlik değil, güvenliğin hissedilebilirliğidir. Bu da onun tamamen irrasyonel olmadığını gösterir. Aksine, tampon bölge modern güvenlik anlayışının bir geçiş formudur: mesafenin teknik anlamını yitirdiği, fakat sembolik anlamını koruduğu bir ara yapı.

Son kertede mesele, mesafenin ortadan kalkması değil; mesafenin anlam değiştirmesidir. Eskiden mesafe, doğrudan koruma sağlardı. Şimdi ise daha çok bir düzenleme, yönlendirme ve algı üretme aracına dönüşmüştür. İsrail’in Litani hattına kadar uzanan tampon bölge planı, bu dönüşümün hem teknik hem de ontolojik düzeydeki ifadesidir. Güvenlik artık mesafede bulunmaz; fakat mesafe hâlâ güvenliğin dili olarak varlığını sürdürür.                                                                                                        

Şiddetin Stabilizasyonu

Şiddetin anlamı uzun süre boyunca açıktı: yıkım. Dengenin anlamı da öyle: düzen ve stabilizasyon. Bu iki kategori yalnızca farklı değil, aynı zamanda birbirinin karşıtı olarak düşünülüyordu. Şiddet düzeni bozar; denge ise bu bozulmayı ortadan kaldırır. Bu ayrım, savaşın ontolojik çerçevesini belirleyen en temel aksiyomlardan biriydi. Ancak modern savaş sahası, bu aksiyomu sessizce geçersiz kılmıştır. Bugün karşılaşılan durum, şiddetin yıkım üretmeye devam ettiği halde, aynı anda düzeni koruyan bir işleve de sahip olmasıdır. Bu durum, şiddet ile denge arasındaki kategorik ayrımın çözülmesi anlamına gelir.

Lübnan sahasında İsrail’in saldırıları sonucu en az 17 kişinin ölmesi ve buna karşılık Hizbullah’ın yüzlerce roket ve projeksiyon fırlatması, bu dönüşümün somut bir örneğini sunar. Yüzeyde bakıldığında bu, klasik bir karşılıklı saldırı döngüsü gibi görünür: bir taraf vurur, diğeri karşılık verir. Ancak bu döngünün sürekliliği ve sınırları, bu şiddetin yalnızca yıkım üretmek için kullanılmadığını gösterir. Taraflar birbirini tamamen yok etmez; aksine belirli bir eşik içinde kalacak şekilde şiddeti sürekli olarak günceller. Bu nedenle burada ortaya çıkan şey, kaotik bir çatışma değil; ritmik ve kontrollü bir şiddet üretimidir.

Modern savaşın en belirgin özelliği, tarafların birbirini mutlak olarak ortadan kaldırma kapasitesine sahip olmalarına rağmen, bunu gerçekleştirmemeleridir. Bu durum teknik yetersizlikten değil, sistemin doğasından kaynaklanır. Tam yıkım, yalnızca karşı tarafı değil, aynı zamanda şiddeti uygulayan aktörü de istikrarsızlığa sürükleyebilir. Bu yüzden şiddet, sınırsız bir yıkım aracı olmaktan çıkarak, belirli bir dengeyi koruyacak şekilde dozlanır. Şiddetin kendisi, bir sonuca ulaşmak için değil; bir durumu sürdürmek için kullanılır.

Burada kritik dönüşüm, şiddetin işlevinde gerçekleşir. Klasik modelde denge, şiddetin yokluğu üzerinden tanımlanıyordu. Barış, şiddetin ortadan kalkmasıyla mümkündü. Oysa modern savaşta denge, şiddetin tamamen ortadan kalkmasıyla değil; belirli bir yoğunlukta devam etmesiyle sağlanır. Yani şiddet, dengeyi bozan değil; dengeyi sürekli yeniden kuran bir mekanizma haline gelir. Bu, yalnızca stratejik bir değişim değil; aynı zamanda kategorik bir krizdir. Çünkü artık şiddet ve düzen, farklı ontolojik alanlara ait olmaktan çıkarak aynı işlevsel düzlemde buluşur.

Bu kriz, araç ile karşıtının çakışmasıdır. Şiddet, yıkımın aracı olmaktan çıkıp düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde, kavramsal ayrımlar işlevini yitirir. Şiddet hâlâ yıkar; insanlar hâlâ ölür; şehirler hâlâ zarar görür. Ancak bu yıkım, sistemi çökertecek bir noktaya ulaşmaz. Çünkü şiddetin uygulanma biçimi, bu çöküşü engelleyecek şekilde sınırlandırılmıştır. Bu durum, şiddetin doğasını tamamen ortadan kaldırmaz; onu yeniden konumlandırır. Şiddet artık yalnızca negatif bir güç değil; aynı zamanda düzen üretiminin bir bileşenidir.

Lübnan örneğinde bu durum açıkça gözlemlenir. İsrail’in saldırıları, sahada belirli bir üstünlük kurar; Hizbullah’ın yoğun roket atışları ise bu üstünlüğü dengeler. Bu karşılıklı hareket, çatışmayı sonlandırmaz; fakat kontrolsüz bir genişlemeyi de engeller. Taraflar, şiddeti artırarak değil, belirli bir ritim içinde tekrar ederek dengeyi korur. Bu ritim, savaşın sürekliliğini sağlar; ancak aynı zamanda onun sınırlarını da belirler. Böylece savaş, sonuç üreten bir süreç olmaktan çıkarak, kendi kendini sürdüren bir yapıya dönüşür.

Bu noktada şiddet, iletişimsel bir işlev de kazanır. Her saldırı yalnızca fiziksel bir etki yaratmaz; aynı zamanda bir mesaj iletir. Bu mesaj, karşı tarafa bir eşik hatırlatmasıdır: ne kadar ileri gidilebileceği ve hangi sınırların aşılmaması gerektiği sürekli olarak yeniden tanımlanır. Bu nedenle şiddet, yalnızca yıkım değil; aynı zamanda bir sınır çizme ve bu sınırı görünür kılma aracıdır. Denge, bu görünür sınırlar üzerinden kurulur.

Son kertede modern savaş, ne tam anlamıyla savaş ne de barış olarak tanımlanabilir. Çünkü savaşın klasik hedefi olan kesin zafer ortadan kalkmış; barışın temel koşulu olan şiddetsizlik ise mümkün olmaktan çıkmıştır. Bu ikiliğin yerini, sürekli güncellenen bir şiddet dengesi alır. Bu denge, yıkım ile düzen arasındaki sınırı siler ve her ikisini aynı sürecin parçası haline getirir. Böylece şiddet, kendi karşıtı olan düzenin üretiminde aktif bir rol üstlenir.

Bu nedenle modern savaşta asıl mesele, şiddetin varlığı ya da yokluğu değildir; şiddetin nasıl dağıtıldığı, nasıl sınırlandırıldığı ve nasıl tekrarlandığıdır. Lübnan sahasında gözlemlenen karşılıklı saldırı döngüsü, bu yeni paradigmanın açık bir ifadesidir. Şiddet burada bir sonuca ulaşmak için değil; bir durumu sürdürmek için vardır. Ve tam da bu yüzden, modern savaşın en temel özelliği, şiddetin yıkıcı olduğu kadar düzen kurucu bir işlev üstlenmesidir.                                                                            

Mekânın İnfazı

Savaşın hedefi uzun süre boyunca özneydi. Düşman, belirli bir bedene, belirli bir iradeye, belirli bir kimliğe indirgenebiliyordu. Bu nedenle savaş, öznenin ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanacak bir süreç olarak kavranıyordu. Ancak modern savaş sahası, bu anlayışı kökten dönüştürmüştür. Artık hedef doğrudan özne değildir; öznenin var olabildiği koşulların kendisidir. Bu dönüşüm, savaşın nesnesini değiştirmekle kalmaz; özne ile mekân arasındaki ilişkiyi de yeniden tanımlar.

İsrail Savunma Bakanı’nın Lübnan sınırındaki köylerde “bütün evlerin” yıkılacağını açıklaması, bu dönüşümün en çıplak ifadesidir. Burada hedef alınan şey, belirli kişiler ya da belirli silahlı unsurlar değildir. Hedef, evdir. Ve ev, yalnızca fiziksel bir yapı olarak anlaşıldığında, bu eylemin gerçek anlamı kaçırılır. Çünkü ev, öznenin kendisini kurduğu, süreklilik kazandığı ve yeniden üretildiği temel mekânsal birimdir. Bu nedenle evin yok edilmesi, yalnızca bir yapının yıkılması değil; öznenin ontolojik zeminine yönelik bir müdahaledir.

Özne, mekândan bağımsız bir varlık değildir. Varlık, her zaman bir yer kaplama, bir yerde bulunma ve o yerle ilişki kurma üzerinden gerçekleşir. Bu açıdan bakıldığında özne ile mekân arasında dışsal bir ilişki değil, kurucu bir özdeşlik vardır. Özne, mekân içinde var olmaz; mekân aracılığıyla var olur. Bu nedenle mekân ortadan kaldırıldığında, özne yalnızca yer değiştirmez; varoluş koşullarını kaybeder. Mekânın yokluğu, öznenin yokluğu anlamına gelmez belki; ancak özne olma kapasitesinin askıya alınması anlamına gelir.

Bu bağlamda köylerin ve evlerin sistematik biçimde yok edilmesi, klasik anlamda bir askeri strateji değil; öznenin üretim zeminini ortadan kaldırmaya yönelik bir operasyondur. Çünkü bir özne, yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil; mekânsal süreklilik içinde anlam kazanan bir varlıktır. Ev, bu sürekliliğin en yoğunlaştığı noktadır. Orada hafıza birikir, ilişkiler kurulur, gündelik hayat tekrar eder ve kimlik pekişir. Bu nedenle evin yıkılması, yalnızca fiziksel bir kayıp değil; bu sürekliliğin kesintiye uğratılmasıdır.

Burada ortaya çıkan şey, öznenin doğrudan imhası değil; özne olma ihtimalinin ortadan kaldırılmasıdır. İnsan öldürüldüğünde, belirli bir varlık ortadan kalkar. Ancak mekân yok edildiğinde, o varlığın yeniden ortaya çıkabileceği tüm koşullar silinir. Bu, yıkımın yönünü değiştirir. Şiddet artık bedene değil, zemine yönelir. Bu nedenle modern savaşta yıkım, tekil varlıkları hedef almak yerine, varlık üretim koşullarını ortadan kaldırmaya yönelir.

Bu noktada “düşman bölgesi” kavramı da farklı bir anlam kazanır. Düşman bölgesi, yalnızca dışsal ve yabancı bir alan değildir. Aksine, derin yapıda tanıdık ve evrensel bir mekânsal formu içerir. Ev, köy, mahalle gibi yapılar, kültürel farklılıklara rağmen evrensel bir tanıdıklık taşır. Bu nedenle düşmanın mekânı, tamamen yabancı bir alan değildir; özdeşlik kurulabilecek bir yapıyı barındırır. Bu özdeşlik, yüzeydeki düşmanlık kategorisinin altında, daha derin bir ortaklık düzeyine işaret eder.

Tam da bu yüzden mekânın yok edilmesi, yalnızca düşmanı ortadan kaldırma amacı taşımaz; aynı zamanda bu tanıdık yapının kazınması anlamına gelir. Buradaki “kazıma” işlemi, yüzeydeki düşman kategorisinin altındaki ortak mekânsal formun silinmesidir. Bu, yalnızca stratejik bir tercih değil; aynı zamanda sembolik bir işlemdir. Çünkü mekân, yalnızca bir yaşam alanı değil; aynı zamanda tanıdıklığın, aidiyetin ve özdeşliğin taşıyıcısıdır. Bu taşıyıcı ortadan kaldırıldığında, yalnızca fiziksel bir alan değil; aynı zamanda bir anlam dünyası da silinir.

Bu nedenle modern savaşta mekânın imhası, ontolojik bir operasyona dönüşür. Amaç, belirli bir özneyi ortadan kaldırmak değil; öznenin ortaya çıkabileceği tüm koşulları ortadan kaldırmaktır. Bu, şiddetin yönünü değiştiren bir kırılmadır. Şiddet artık doğrudan yok etmek yerine, var olma ihtimalini sıfırlamaya yönelir. Bu da savaşın doğasını kökten değiştirir. Çünkü artık mesele, düşmanı yenmek değil; düşmanın mümkün olduğu zemini ortadan kaldırmaktır.

Son kertede evlerin yıkılması, yalnızca askeri bir taktik olarak okunamaz. Bu eylem, özne ile mekân arasındaki kurucu ilişkiye doğrudan müdahale eder. Mekân ortadan kaldırıldığında, özne yalnızca yerinden edilmez; kendi varoluş koşullarından koparılır. Bu kopuş, fiziksel bir yıkımdan çok daha derin bir etki üretir. Çünkü burada yok edilen şey, yalnızca mevcut bir varlık değil; gelecekte ortaya çıkabilecek tüm varlıkların ihtimalidir. Bu nedenle modern savaş, öznenin değil, öznenin mümkün olduğu dünyanın infazına yönelmiş durumdadır.                                                                                          

Kimliğin Askıya Alınması

Kimlik, çoğu zaman tamamlanmış bir yapı gibi düşünülür; sanki birey belirli bir noktada kendisini kurar ve bu kurulum daha sonra yalnızca korunur ya da değişime uğrar. Oysa kimlik, özellikle çocuklukta, tamamlanmış bir bütün değil; sürekli inşa halinde olan, mekânla, tekrarlarla ve ilişkilerle örülen bir süreçtir. Bu süreç, belirli bir kopuş anına kadar kapalı bir düzen içinde ilerler. Bu kopuş gerçekleşmediği sürece, çocuk kendisini evin sınırları içinde kurar. Bu nedenle çocuk için kimlik, soyut bir aidiyet değil; doğrudan mekânsal bir yerleşikliktir.

Lübnan’da son üç haftada 370 binden fazla çocuğun yerinden edilmesi, bu sürecin kesintiye uğramasının en çıplak örneklerinden biridir. Bu olay yüzeyde bir “yer değiştirme” olarak okunabilir; çocuklar bir yerden alınır ve başka bir yere taşınır. Ancak bu okuma, meselenin yalnızca fiziksel katmanını görür. Gerçekte olan şey, çocukların içinde bulundukları ilk düzenin, yani kimliklerinin kurulduğu mekânsal ve ilişkisel yapının aniden ortadan kaldırılmasıdır. Bu, yalnızca bir yer kaybı değil; kimliğin kurulma zemininin ortadan kalkmasıdır.

Çocuğun kimliği, yetişkininki gibi dış dünyaya eklemlenmiş bir yapı değildir. Yetişkin, evin ötesinde bir sembolik düzenle ilişki kurabilir; toplumsal roller, kurumlar, dil ve soyut aidiyetler üzerinden kendisini yeniden konumlandırabilir. Ancak çocuk için bu ikinci düzen henüz tam anlamıyla kurulmamıştır. Çocuk, evin düzenine içkindir; onun dışına çıktığında, kendisini bağlayabileceği alternatif bir yapı hazır değildir. Bu nedenle çocukta kimlik, doğrudan mekânla özdeşleşir. Ev yalnızca bir barınak değil; kimliğin kendisidir.

Bu noktada Oedipal kopuş belirleyici bir eşik olarak ortaya çıkar. Bu kopuş, çocuğun evin kapalı düzeninden çıkarak daha geniş bir sembolik düzene dahil olması anlamına gelir. Yani çocuk, artık yalnızca mekânsal bir aidiyet üzerinden değil; dil, toplum ve ilişkiler ağı üzerinden kendisini tanımlamaya başlar. Ancak bu kopuş gerçekleşmeden önce, çocuk henüz ilk düzenin içindedir. Bu nedenle evin ortadan kalkması, çocuğun yalnızca fiziksel bir yer kaybetmesi değil; kimlik kurma sürecinin kesintiye uğraması anlamına gelir.

Burada yaşanan şey, klasik anlamda bir kimlik kaybı değildir. Çünkü kayıp, önceden kurulmuş bir yapının ortadan kalkmasını ima eder. Oysa çocukta kimlik henüz tam anlamıyla kurulmuş değildir. Bu nedenle yerinden edilme, kimliğin yıkılması değil; kimliğin askıya alınmasıdır. Bu askıya alma durumu, kimliğin oluşum sürecini durdurur ve onu belirsiz bir zamana erteler. Çocuk, ne eski düzenine geri dönebilir ne de yeni bir düzenle tam anlamıyla özdeşlik kurabilir. Bu durum, kimliğin tamamlanamayan bir süreç olarak donması anlamına gelir.

Bu nedenle yerinden edilme, çocuklar için yalnızca travmatik bir deneyim değildir; aynı zamanda epistemolojik bir kırılmadır. Çünkü çocuk dünyayı mekân üzerinden öğrenir. Tekrar eden rutinler, tanıdık yüzler, sabit mekânsal referanslar ve süreklilik hissi, çocuğun dünya algısını kurar. Bu referanslar ortadan kalktığında, dünya yalnızca tehlikeli bir yer haline gelmez; aynı zamanda anlamını da kaybeder. Çocuk için dünya, parçalanmış ve yeniden kurulamaz bir yapıya dönüşür.

Burada ortaya çıkan durum, yetişkin ile çocuk arasındaki farkı da keskinleştirir. Yetişkin, kimliğini farklı düzlemlere taşıyabilir; yeni mekânlarda, yeni ilişkiler içinde kendisini yeniden kurabilir. Ancak çocuk için bu esneklik mevcut değildir. Çünkü onun kimliği henüz mekânsal bağdan ayrışmamıştır. Bu nedenle yerinden edilme, çocuk için yalnızca bir kayıp değil; bir boşluk yaratır. Bu boşluk, doldurulması gereken bir eksiklik değil; kimliğin askıda kaldığı bir ara durumdur.

Bu bağlamda Lübnan’da yaşanan yerinden edilme dalgası, yalnızca insani bir kriz olarak değil; kimlik üretim süreçlerinin kitlesel ölçekte kesintiye uğraması olarak okunmalıdır. Bu çocuklar, yalnızca evlerini kaybetmemiştir; aynı zamanda kimliklerini kurabilecekleri sürekliliği de kaybetmiştir. Bu durum, geleceğe ertelenmiş bir kimlik problemine işaret eder. Çünkü askıya alınan kimlik, yalnızca o anın değil, geleceğin de belirsizleşmesi anlamına gelir.

Sonuç olarak mesele, çocukların yer değiştirmesi değildir; kimliklerinin zamansal olarak durdurulmasıdır. Oedipal kopuş gerçekleşmeden önce yaşanan mekân kaybı, kimliği yıkmaz; fakat onun başlamasını engeller. Bu nedenle yerinden edilme, çocuklar için bir travmadan daha fazlasıdır. Bu, kimliğin ertelenmesi, askıya alınması ve belirsiz bir geleceğe bırakılmasıdır. Ve tam da bu yüzden, en büyük yıkım fiziksel değil; henüz kurulmamış olanın kurulamaması ihtimalidir.                                         

Şiddetin Askıya Alınması

Şiddet çoğu zaman yalnızca uygulandığı an üzerinden düşünülür; sanki güç, ancak fiilen kullanıldığında varlık kazanıyormuş gibi. Bu bakış açısı, şiddeti doğrudan eylemle özdeşleştirir ve onun etkisini yalnızca görünür yıkım üzerinden ölçer. Oysa modern iktidar biçimleri, şiddetin yalnızca uygulanmasıyla değil, uygulanabilir halde tutulmasıyla işlediğini gösterir. Bu noktada şiddetin kesilmesi, bir geri çekilme değil; daha sofistike bir hakimiyet biçiminin başlangıcıdır.

İsrail kabinesinin Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetini sınırlamaya yönelik önlemleri onaylaması, bu dönüşümün açık bir örneğidir. Burada amaç, şiddeti tamamen ortadan kaldırmak değildir. Aksine, dağınık ve kontrolsüz biçimde ortaya çıkan şiddeti belirli sınırlar içine çekmek, yani onu merkezileştirmek söz konusudur. Devlet, şiddeti yasaklamaz; onu düzenler, yönlendirir ve gerektiğinde askıya alır. Bu durum, şiddetin ortadan kalktığı anlamına gelmez; yalnızca onun kullanım biçiminin değiştiğini gösterir.

Uzun süre devam eden şiddet, başlangıçta güçlü bir etki yaratır. Korku üretir, itaat sağlar ve karşı tarafın hareket alanını daraltır. Ancak bu süreklilik, zamanla bir alışkanlık üretir. Şiddet, istisnai bir durum olmaktan çıkar ve gündelik bir gerçekliğe dönüşür. Bu noktada şiddetin etkisi zayıflamaya başlar; çünkü öngörülebilir hale gelir. Karşı taraf, neyle karşılaşacağını bilir ve bu bilgi, şiddetin yarattığı belirsizliği azaltır. Böylece şiddet, kendi etkisini aşındırmaya başlar.

Asıl kırılma, bu sürekliliğin aniden kesilmesiyle ortaya çıkar. Şiddet durduğunda, görünürde bir rahatlama beklenir. Ancak bu durma hali, çoğu zaman daha derin bir belirsizlik üretir. Çünkü artık şiddetin ne zaman, hangi koşullarda ve ne yoğunlukta geri döneceği bilinmez. Bu belirsizlik, sürekli şiddetin yarattığı korkudan farklı bir etki üretir. Sürekli şiddet, belirli bir düzen içinde işler; askıya alınmış şiddet ise bu düzeni ortadan kaldırır ve yerine öngörülemezlik yerleştirir.

Burada ortaya çıkan şey, potansiyel şiddetin hakimiyetidir. Şiddet artık fiilen uygulanmasa da, her an uygulanabilir durumda tutulur. Bu durum, gücün kullanımından çok, kullanım ihtimali üzerinden çalışır. “Uygulayabilirim ama uygulamıyorum” mesajı, doğrudan uygulanan şiddetten daha güçlü bir etki yaratır. Çünkü burada karşı taraf, yalnızca mevcut duruma değil; olası tüm durumlara göre kendini konumlandırmak zorunda kalır. Bu da sürekli bir zihinsel baskı üretir.

Bu nedenle şiddetin askıya alınması, bir zayıflama değil; aksine gücün daha üst bir formudur. Şiddetin uygulanması, gücün görünür hale gelmesini sağlar; ancak aynı zamanda onu tüketir. Şiddetin askıya alınması ise gücü görünmez kılar, fakat onu sürekli bir potansiyel olarak canlı tutar. Bu potansiyel, her an yeniden fiili hale gelebileceği için, etkisini sürekli olarak sürdürür. Böylece şiddet, eylem olmaktan çıkarak bir olasılık alanına dönüşür.

Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetinin sınırlandırılması da bu çerçevede okunmalıdır. Devlet, bu şiddeti tamamen ortadan kaldırarak alanı nötralize etmez; bunun yerine şiddetin ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını belirleyen bir üst otorite olarak konumlanır. Bu durum, şiddetin tekelleştirilmesi anlamına gelir. Ancak bu tekelleşme, yalnızca fiili şiddeti değil; potansiyel şiddeti de kapsar. Devlet, şiddetin hem varlığını hem de yokluğunu kontrol eder hale gelir.

Buradaki en kritik nokta, şiddetin durdurulmasının bir “merhamet” olarak okunamamasıdır. Aksine, bu durdurma hali, hakimiyetin en yoğun biçimlerinden biridir. Çünkü karşı taraf, şiddetin ortadan kalktığına değil; askıya alındığına inanır. Bu inanç, sürekli bir tetikte olma hali yaratır. Şiddet uygulanmadığı anda bile, onun ihtimali davranışları belirlemeye devam eder. Böylece şiddet, fiziksel etkisinin ötesine geçerek zihinsel bir yapıya dönüşür.

Modern iktidar, şiddeti yalnızca kullanarak değil, onu geri çekerek de üretir. Şiddetin uygulanması, gücün ilk ve en basit formudur. Şiddetin askıya alınması ise, bu gücün daha rafine ve daha kalıcı bir versiyonudur. Çünkü burada kontrol, yalnızca eylem üzerinde değil; eylemin ihtimali üzerinde kurulur. Ve bu ihtimal, fiili şiddetten çok daha geniş bir etki alanına sahiptir.                                                             

Ölümün Normalleşmesi

Ölüm, uzun süre boyunca varoluşun en keskin sınırı olarak işlev gördü. Yaşamı anlamlı kılan şeylerden biri, onun ölüm karşısındaki kırılganlığıydı. Bu nedenle ölüm, nadirliği ve istisnai oluşuyla anlam üretirdi; yaşam ise sürekliliğiyle norm halini alırdı. Bu ayrım, yalnızca biyolojik değil; aynı zamanda ontolojik bir düzen kuruyordu. Yaşam ve ölüm arasındaki fark ne kadar belirginse, varoluş da o kadar anlamlıydı. Ancak modern çatışma ortamlarında bu ayrım giderek silikleşmekte ve ölüm, istisna olmaktan çıkarak gündelik bir gerçekliğe dönüşmektedir.

Gazze ve Batı Şeria’da belirli aralıklarla tekrar eden, düşük yoğunluklu ancak kesintisiz ölüm akışı bu dönüşümün somut bir örneğidir. Burada ölüm, tekil ve sarsıcı bir olay olarak değil; zamana yayılmış, ritmik ve sıradan bir süreç olarak ortaya çıkar. Her bir ölüm, kendi başına bir kırılma yaratmak yerine, sürekli tekrarın içinde erir. Böylece ölüm, dikkat çeken bir istisna olmaktan çıkar ve arka planın bir parçası haline gelir. Bu noktada mesele, kaç kişinin öldüğü değil; ölümün nasıl bir zamansallık içinde gerçekleştiğidir.

Ölümün bu şekilde süreklilik kazanması, onun ontolojik statüsünü değiştirir. Artık ölüm, yaşamın karşıtı olan bir sınır çizgisi değil; yaşamın içine sızmış bir durum halini alır. Bu durum, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımın algısal olarak çözülmesine yol açar. Çünkü ölüm, nadir bir kesinti olmaktan çıkıp sürekli bir olasılık haline geldiğinde, yaşam kendisini bu olasılıktan ayıramaz hale gelir. Böylece yaşam, kendi karşıtıyla iç içe geçer.

Bu iç içe geçiş, varoluşsal bir krizi beraberinde getirir. Anlam, farklılık üzerinden kurulur; yaşamın anlamı da ölümden farklı olmasıyla mümkündür. Ancak bu fark ortadan kalktığında, anlam üretimi de çöker. Sürekli ölüm ortamında yaşayan birey, artık yaşamı ayrı bir kategori olarak deneyimleyemez. Yaşam, yalnızca ölümün henüz gerçekleşmemiş hali gibi algılanmaya başlar. Bu durum, varoluşun kendi iç tutarlılığını zedeler.

Zombi analojisi, bu durumu açıklamak için güçlü bir çerçeve sunar. Zombi, ne tam anlamıyla canlıdır ne de tamamen ölü. Bu ara durum, klasik kategorilerin işlemediği bir varoluş biçimine işaret eder. Sürekli ölümle çevrili bir yaşam da benzer bir ara duruma sürüklenir. Biyolojik olarak hayatta olan birey, varoluşsal olarak ölümün sürekliliği içinde erir. Bu nedenle burada söz konusu olan şey, fiziksel ölüm değil; yaşamın anlamının aşınmasıdır.

Bu bağlamda mikro-şiddet olarak adlandırılabilecek sürekli ve düşük yoğunluklu ölüm üretimi, büyük ölçekli yıkımlardan farklı bir etki yaratır. Ani ve yoğun yıkım, belirgin bir kırılma üretir; dikkat çeker ve anlamlandırılır. Oysa zamana yayılmış ölüm, bu kırılmayı ortadan kaldırır. Her bir olay, bir öncekine eklemlenir ve bir süreklilik oluşturur. Bu süreklilik, şiddetin görünürlüğünü azaltırken, etkisini derinleştirir. Çünkü burada yıkım, bir anda değil; yavaş ve sürekli bir aşınma şeklinde gerçekleşir.

Bu aşınma, yalnızca fiziksel varlıkları değil; aynı zamanda anlam yapılarını da hedef alır. Ölümün normalleşmesi, yaşamın istisnaya dönüşmesi anlamına gelir. Bu durumda birey, hayatta kalmayı olağan bir durum olarak değil; geçici bir istisna olarak deneyimler. Böyle bir deneyim, varoluşun temel referanslarını sarsar. Çünkü artık yaşam, güvenli ve süreklilik taşıyan bir zemin olmaktan çıkar.

Yani mesele, ölümün artması değil; ölümün anlam değiştirmesidir. Ölüm, istisnai bir olay olmaktan çıkıp norm haline geldiğinde, yaşamın kendisi de dönüşür. Bu dönüşüm, yaşamı ortadan kaldırmaz; ancak onu anlamsızlaştırır. Çünkü yaşam, kendisini ölümden ayıramadığı noktada, kendi varoluş koşullarını kaybeder. Bu nedenle modern çatışma ortamlarında en büyük yıkım, fiziksel kayıplardan çok, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımın silinmesidir. Bu silinme, varoluşun kendisini belirsiz bir ara duruma sürükler ve bu durum, klasik anlamda ne yaşam ne de ölüm olarak adlandırılabilir.                       

Ölümün Ritmi

Ölüm, tekil bir olay olarak gerçekleştiğinde anlam üretir. Beklenmedikliği, nadirliği ve kesintiye uğratıcı etkisi, onu yaşamın karşıtı olarak konumlandırır. Bu nedenle ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil; aynı zamanda varoluşun sınırını belirleyen ontolojik bir eşiği temsil eder. Ancak ölüm tekrar etmeye başladığında, bu eşik işlevini yitirir. Çünkü tekrar, istisnayı ortadan kaldırır ve istisnanın ortadan kalktığı yerde anlam da çözülmeye başlar.

31 Mart’ta Gazze’de en az 6 kişinin öldürülmesi, tek başına ele alındığında bir olay gibi görünebilir. Ancak bu olay, bir gün önce gerçekleşen benzer bir ölüm akışının devamıdır. Bu süreklilik, her bir ölümü tekil bir kırılma olmaktan çıkarır ve onları birbirine eklemlenen bir dizinin parçası haline getirir. Böylece ölüm, artık ayrı ayrı anlamlandırılan olaylar zinciri değil; zamana yayılmış bir ritim olarak ortaya çıkar. Bu ritim, ölümün ontolojik statüsünü dönüştürür.

Burada belirleyici olan, ölümün sayısı değil; tekrarın kendisidir. Her gün belirli sayıda ölümün gerçekleşmesi, bu ölümleri istisnai olmaktan çıkarır. Ölüm artık şok üretmez; çünkü beklenir hale gelir. Beklenen şey ise olay olmaktan çıkar ve duruma dönüşür. Bu nedenle burada söz konusu olan şey, bir dizi trajik olay değil; sürekli işleyen bir ölüm rejimidir. Ölüm, bu rejimde arka planın bir parçası haline gelir.

Bu dönüşüm, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımı bulanıklaştırır. Klasik durumda yaşam süreklidir ve ölüm bu sürekliliği kesintiye uğratan bir istisnadır. Ancak ölüm sürekli hale geldiğinde, bu kesinti ortadan kalkar. Ölüm artık yaşamın dışında değil; onun içinde gerçekleşen bir durum haline gelir. Böylece yaşam, kendisini ölümden ayıramaz hale gelir. Bu durum, varoluşun temel kategorilerinin çözülmesine yol açar.

Bu çözülme, yalnızca fiziksel bir tehdit değil; aynı zamanda varoluşsal bir krizdir. Anlam, farklılık üzerinden kurulur. Yaşamın anlamı, ölümden farklı olmasıyla mümkündür. Ancak ölüm sürekli hale geldiğinde, bu fark algısal olarak silinir. Yaşam, kendisini tanımlayabileceği bir karşıtlıktan yoksun kalır. Bu da varoluşun anlamsızlaşmasına yol açar. Çünkü artık yaşam, yalnızca ölümün henüz gerçekleşmemiş hali gibi deneyimlenir.

Bu durumu açıklamak için zombi analojisi işlevseldir. Zombi, klasik kategorilerin dışında bir varoluş biçimini temsil eder. Ne tam anlamıyla canlıdır ne de tamamen ölü. Sürekli ölümün arka plan haline geldiği bir ortamda yaşayan birey de benzer bir ara duruma sürüklenir. Biyolojik olarak yaşam devam eder; ancak bu yaşam, ölümle iç içe geçmiş bir şekilde var olur. Bu nedenle burada söz konusu olan şey, yaşamın ortadan kalkması değil; onun anlamının aşınmasıdır.

Bu aşınma, büyük ölçekli ve ani yıkımlardan farklı bir biçimde işler. Ani yıkım, belirgin bir kırılma yaratır ve bu kırılma anlamlandırılabilir. Oysa tekrar eden düşük yoğunluklu ölüm, bu kırılmayı ortadan kaldırır. Her bir ölüm, bir öncekine eklemlenir ve bir süreklilik oluşturur. Bu süreklilik, şiddetin görünürlüğünü azaltırken, etkisini derinleştirir. Çünkü burada yıkım, bir anda değil; zamana yayılmış bir aşınma şeklinde gerçekleşir.

Bu nedenle 31 Mart’taki ölüm, tek başına ele alındığında anlaşılmaz. Onu anlamlı kılan şey, bir gün önceki ve muhtemelen sonraki günlerdeki ölümlerle kurduğu ilişkidir. Bu ilişki, ölümü bir olay olmaktan çıkarır ve bir ritme dönüştürür. Bu ritim ise yaşam ile ölüm arasındaki ayrımı silikleştirir. Böylece ölüm, varoluşun dışındaki bir sınır olmaktan çıkar ve onun içkin bir parçası haline gelir.

Son kertede mesele, ölümün gerçekleşmesi değil; nasıl gerçekleştiğidir. Tekrarlanan, düşük yoğunluklu ve süreklilik arz eden ölüm, yaşamı ortadan kaldırmaz; fakat onu aşındırır. Bu aşınma, varoluşun anlamını taşıyan farkı ortadan kaldırır. Böylece ortaya çıkan durum, ne klasik anlamda yaşam ne de ölüm olarak tanımlanabilir. Bu, iki kategori arasında asılı kalan, belirsiz ve süreğen bir varoluş halidir.    

Ölümün Hiyerarşisi

Ölüm, ontolojik düzlemde tarafsızdır. Her yaşamın sonu olarak ortaya çıkar ve bu anlamda ne seçicidir ne de ayrıcalık tanır. Bu nedenle ölüm, en radikal eşitleyici olarak düşünülebilir. Ancak bu eşitleyici doğa, insan zihni tarafından doğrudan kabul edilemez. Çünkü mutlak eşitlik, aynı zamanda mutlak belirsizlik anlamına gelir. Ölümün bu kontrolsüz ve ayrım tanımayan yapısı, zihinde derin bir huzursuzluk üretir. Bu huzursuzluk, ölümün kendisini değiştirmez; fakat onun nasıl algılandığını dönüştürür.

Gazze savaşında yüzlerce sivilin ölümü, çoğu zaman sınırlı bir tepkiyle karşılanırken; aynı savaşta Birleşmiş Milletler’e bağlı bir kurumun çalışanlarının ölümü, uluslararası düzeyde daha büyük bir yankı uyandırır. UNRWA Başkanı Philippe Lazzarini’nin bu ölümler için üst düzey bir soruşturma talep etmesi de bu farkın görünür hale geldiği bir momenttir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, ölümün kendisinin değişmemesidir. Ölen kişi ister bir sivil ister bir uluslararası kurum çalışanı olsun, ontolojik olarak aynı sonla karşılaşır. Buna rağmen, bu ölümler arasında belirgin bir değer farkı oluşur.

Bu fark, ölümün doğasından değil; onun insan zihni tarafından nasıl anlamlandırıldığından kaynaklanır. Ölüm, kontrol edilemez ve öngörülemez bir olaydır. Bu özelliği, onu yalnızca korkutucu değil; aynı zamanda kategorize edilemez kılar. Zihin, bu kategorize edilemezliği tolere edemez. Bu nedenle ölüm, doğrudan olduğu haliyle kabul edilmez; onun yerine sınıflandırılır, ayrıştırılır ve hiyerarşik bir düzene yerleştirilir. Böylece ölüm, belirsiz bir olgu olmaktan çıkar ve anlamlandırılabilir hale gelir.

Bu süreçte ortaya çıkan şey, ölümün değer hiyerarşisidir. Bazı ölümler “daha önemli”, bazıları ise “daha sıradan” olarak konumlandırılır. Yerel ve gündelik ölümler, bu hiyerarşinin alt katmanında yer alır; çünkü bu ölümler, belirli bir bağlam içinde anlamlandırılabilir ve bu bağlamın dışına taşmaz. Oysa uluslararası kurumlara bağlı çalışanların ölümü, bu bağlamı aşar. Bu tür ölümler, “evrensel” kategorisine yerleştirilir ve bu nedenle daha yüksek bir değer atfedilir.

UNRWA çalışanlarının ölümü tam da bu noktada kritik bir anlam kazanır. Bu çalışanlar, yalnızca bireyler olarak değil; aynı zamanda belirli bir normun temsilcileri olarak varlık gösterir. Bu norm, tarafsızlık, korunma ve dokunulmazlık gibi kavramlar etrafında şekillenir. Bu nedenle bu kişilerin ölümü, yalnızca bireysel bir kayıp değil; aynı zamanda bu normların ihlali olarak algılanır. Böylece ölüm, fiziksel bir olay olmaktan çıkar ve sembolik bir kırılmaya dönüşür.

Bu kırılma, ölümün tarafsızlığını tehdit eder. Çünkü eğer “korunması gereken” kategorisine ait olanlar da ölebiliyorsa, ölümün hiçbir sınır tanımadığı ortaya çıkar. Bu durum, zihnin kurduğu hiyerarşik yapıyı sarsar. Bu sarsıntı, yalnızca belirli ölümlerin değil; ölümün kendisinin yeniden düşünülmesine yol açar. Ancak zihin bu radikal eşitleyiciliği kabul etmek yerine, hiyerarşiyi yeniden üretmeye çalışır.

Bu yeniden üretim süreci, soruşturma talepleri ve uluslararası tepkiler üzerinden gerçekleşir. Bu tepkiler, fiili bir koruma sağlamaktan çok, normun yeniden tesis edilmesine yöneliktir. Yani mesele, ölümleri geri döndürmek değil; bu ölümlerin “olmaması gereken” kategorisine ait olduğunu vurgulamaktır. Bu vurgu, ölümün tamamen eşitlenmesini engellemeye yönelik bir girişimdir. Çünkü ölüm eşitlendiğinde, tüm kategoriler çöker ve anlam üretimi imkânsız hale gelir.

Dolayısıyla ölümün hiyerarşisi, ontolojik bir gerçeklik değil; epistemolojik bir savunma mekanizmasıdır. Bu mekanizma, ölümün yarattığı belirsizliği kontrol altına almak için geliştirilir. Ölüm, bu sayede farklı kategorilere ayrılır ve her kategoriye farklı bir değer atfedilir. Bu değerler, ölümün kendisini değiştirmez; ancak onun nasıl algılandığını belirler.

Nihayetinde mesele, kimin öldüğü değil; ölümün nasıl anlamlandırıldığıdır. Ölüm ontolojik olarak eşittir; ancak zihin bu eşitliği kabul edemez. Bu nedenle ölüm, sürekli olarak yeniden sınıflandırılır ve hiyerarşik bir yapıya yerleştirilir. Bu yapı, ölümün kontrolsüzlüğünü gizler ve onu anlamlandırılabilir hale getirir. Ancak bu anlamlandırma, her zaman kırılgan bir zemine dayanır. Çünkü her yeni ölüm, bu hiyerarşiyi yeniden sorgulamaya açar ve ölümün aslında hiçbir kategoriye sığmadığını hatırlatır.              

Yargının Çöküşü

Batı Şeria’daki Filistinli ailelerin, yeni yasa nedeniyle yakınlarının adil yargılama olmaksızın idamla karşı karşıya kalacağından korkması, yalnızca bir ceza politikasının sertleşmesi değildir; daha derinde, hukukun kendisini mümkün kılan mantıksal zeminin çözülmesini açığa çıkarır. Çünkü burada mesele, idamın varlığı değil; idamın hangi koşullarda, hangi kriterlere göre ve hangi mesafe içinde uygulanacağıdır. Bu mesafe ortadan kalktığında, hukuk artık belirsizliği azaltan bir mekanizma olmaktan çıkar ve belirsizliği üreten bir yapıya dönüşür.

Klasik anlamda hukuk, eylem ile ceza arasında bir ayrım kurar. Bir özne belirli bir eylemde bulunur, bu eylem normatif bir çerçevede değerlendirilir ve ardından belirli bir ceza uygulanır. Bu süreç, hukukun temel işleyiş mantığını oluşturur. En kritik unsur, bu süreçteki mesafedir: eylem ile ceza arasında zaman, değerlendirme ve ölçüt bulunur. Bu mesafe, yalnızca teknik bir detay değil; hukukun varlık koşuludur. Çünkü bu mesafe sayesinde belirsizlik azaltılır, öngörülebilirlik sağlanır ve birey davranışlarını buna göre düzenleyebilir.

Ancak adil yargılama olmaksızın idam ihtimalinin ortaya çıkmasıyla birlikte bu yapı çöker. Çünkü burada ceza, eylemin değerlendirilmesinden türetilmez; aksine eylemden bağımsız olarak bir ihtimal haline gelir. Bu durumda ölüm, belirli bir sürecin sonucu değil; her an gerçekleşebilecek bir olasılığa dönüşür. Böylece hukuk, eylem ile sonuç arasındaki ilişkiyi düzenlemek yerine, bu ilişkiyi belirsizleştirir. Ceza artık bir son değil; sürekli mevcut olan bir tehdittir.

Bu dönüşüm, yalnızca cezanın uygulanışını değil; cezanın anlamını da değiştirir. Normalde ceza, geçmişte gerçekleşmiş bir eyleme yöneliktir. Oysa burada ceza, geleceğe dair bir ihtimal olarak var olur. Bu durum, bireyin davranışlarını düzenleme imkânını ortadan kaldırır. Çünkü birey artık neyin cezalandırılacağını, hangi koşullarda cezaya maruz kalacağını öngöremez. Öngörülemezlik, hukukun yerine geçer. Böylece hukuk, düzen kuran bir yapı olmaktan çıkar ve sürekli bir tedirginlik üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Bu noktada ortaya çıkan şey, belirsizleştirilmiş ölüm rejimidir. Ölüm, artık istisnai bir sonuç değil; sürekli mevcut olan bir ihtimaldir. Bu ihtimalin kendisi, fiili ölümden daha geniş bir etki alanına sahiptir. Çünkü burada birey yalnızca ölümle değil; ölümün ne zaman ve hangi gerekçeyle gerçekleşeceğini bilmemekle karşı karşıyadır. Bu belirsizlik, fiziksel bir tehdidin ötesine geçerek varoluşsal bir baskı üretir.

Bu durum, suç kavramının dönüşümüyle doğrudan bağlantılıdır. Klasik modelde suç, eylemden türeyen bir kategoridir. Bir özne belirli bir eylemi seçer ve bu eylem normlara aykırıysa suç olarak adlandırılır. Ancak suçun eylemden kopması ve belirsizleşmesiyle birlikte bu yapı da çözülür. Çünkü artık suç, belirli bir eylemin sonucu değil; her an ortaya çıkabilecek bir kategori haline gelir. Bu da suç ile ceza arasındaki ilişkiyi tamamen koparır.

Bu kopuş, hukukun mantıksal temelini ortadan kaldırır. Çünkü hukuk, eylem ile sonuç arasındaki bağ üzerine kurulur. Bu bağ ortadan kalktığında, geriye yalnızca işleyen bir sistem görüntüsü kalır. Hukuk, hâlâ varmış gibi görünür; yasalar, mahkemeler ve prosedürler devam eder. Ancak bu yapı, gerçek bir değerlendirme süreci üretmez. Aksine, değerlendirme sürecinin simülasyonunu üretir. Ceza, hâlâ uygulanır; ancak bu uygulama, belirli bir mantıksal zemine dayanmaz.

Bu bağlamda ailelerin duyduğu korku, yalnızca ölüm korkusu değildir. Asıl korku, ölümün hangi koşullarda gerçekleşeceğini bilmemektir. Çünkü belirsizlik, kontrolün ortadan kalktığı anlamına gelir. Birey, davranışlarını düzenleyebileceği bir referans noktasına sahip olmadığında, sürekli bir tehdit altında yaşar. Bu tehdit, fiili şiddetten daha geniş bir etki üretir; çünkü her an gerçekleşebilir.

Burada ortaya çıkan durum, hukukun kendi karşıtına dönüşmesidir. Hukuk, belirsizliği ortadan kaldırmak için vardır; ancak bu yapı içinde belirsizliğin kaynağı haline gelir. Ceza, geçmiş bir eylemin sonucu olmaktan çıkar ve sürekli mevcut bir ihtimale dönüşür. Böylece hukuk, düzen kuran bir mekanizma olmaktan çıkarak, kontrolsüzlüğü yöneten bir yapıya dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca belirli bir yasa değişikliği değil; hukukun ontolojik statüsünün değişmesidir.                                                        

Ayrımın Çöküşü

Modern siyasal düzen, yalnızca kurumlar ve yasalar üzerinden değil; aynı zamanda belirli kategorik ayrımlar üzerinden işler. Bu ayrımların en kritik olanlarından biri, asker ile sivil arasındaki farktır. Bu fark, yalnızca hukuki ya da teknik bir sınıflandırma değildir; modern öznenin kendisini tanıyabilmesi için kurucu bir koşuldur. Çünkü bu ayrım sayesinde birey, kendisini şiddetin faili olarak değil; şiddetin dışında konumlanan bir varlık olarak tanımlar. Devlet şiddeti uygular; birey ise bu şiddetin nesnesi ya da muhatabı olabilir, fakat faili değildir. Bu ayrım, otorite ile tabi olan arasındaki temel ilişkiyi mümkün kılar.

İsrail parlamentosunun Filistinliler için askeri mahkemelerde idamı öngören yasayı kabul etmesi, bu kurucu ayrımın çözülmeye başladığı bir momenti işaret eder. Burada mesele yalnızca idam cezasının varlığı değildir. Daha derinde olan şey, belirli bir grubun sivil statüden çıkarılarak askeri bir yargı rejimine tabi kılınmasıdır. Bu durum, bireyin ait olduğu kategoriyi değiştirmekle kalmaz; kategorilerin kendisini belirsiz hale getirir.

Askeri mahkeme, doğası gereği farklı bir mantıkla çalışır. Hızlıdır, esnektir ve çoğu zaman olağan hukuk prosedürlerinin dışında konumlanır. Bu yapı, savaş koşullarında işlevsel olabilir; çünkü savaş, istisnai bir durum olarak kabul edilir. Ancak bu istisnai yapı, sivil bireylere uygulanmaya başladığında, istisna ile norm arasındaki ayrım ortadan kalkar. Böylece askeri mantık, sivil alana sızar ve onu dönüştürür.

Bu sızma, yalnızca hukuki bir değişim değil; epistemolojik bir kırılmadır. Çünkü modern birey, kendisini belirli kategoriler üzerinden tanır. “Sivil” olmak, yalnızca bir statü değil; aynı zamanda bir kimliktir. Bu kimlik, bireyin şiddetle kurduğu ilişkiyi belirler. Birey, kendisini şiddet uygulayan değil; şiddetten korunması gereken biri olarak konumlandırır. Bu konum, modern öznenin kendisini anlamasının temelidir.

Ancak sivil birey askeri mahkemeye tabi kılındığında, bu konum ortadan kalkar. Birey artık ne tam anlamıyla sivil kalır ne de asker haline gelir. Bu ara durum, kategorik bir belirsizlik üretir. Bu belirsizlik, yalnızca hukuki değil; aynı zamanda varoluşsal bir sorundur. Çünkü birey, kendisini hangi kategoriye göre tanımlayacağını bilemez. Kimlik, bu noktada sabit bir referans olmaktan çıkar ve çözülmeye başlar.

Bu çözülme, normatif düzeyde bir eşitleme gibi görünebilir. Herkes aynı yargı mekanizmasına tabi tutuluyormuş gibi bir izlenim oluşabilir. Ancak bu eşitleme, gerçek bir eşitlik değildir. Aksine, kategorilerin ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan bir boşluktur. Eşitlik, farklı kategorilerin aynı norm altında buluşmasıyla mümkündür. Oysa burada kategoriler ortadan kalkmakta ve bu nedenle eşitlik anlamını yitirmektedir.

Bu durum, modern siyasal düzenin temel mantığını da sarsar. Çünkü devletin varlığı, belirli ayrımlar üzerinden sürdürülür. Otorite ile tabi olan, asker ile sivil, iç ile dış gibi ayrımlar, bu düzenin yapı taşlarıdır. Bu ayrımlar ortadan kalktığında, düzenin kendisi de belirsiz hale gelir. Devlet, şiddeti kimin adına ve kime karşı uyguladığını net bir şekilde belirleyemez. Bu da otoritenin kendisini zayıflatır.

Son kertede burada ortaya çıkan kriz, eşitsizlikten daha derindir. Eşitsizlik, mevcut kategoriler içinde anlaşılabilir ve eleştirilebilir bir durumdur. Ancak kategorilerin kendisi çöktüğünde, eleştiri zemini de ortadan kalkar. Çünkü artık neyin yanlış, neyin doğru olduğunu belirleyecek bir referans noktası kalmaz. Bu durum, yalnızca hukuki bir sorun değil; aynı zamanda epistemik bir çöküştür.

Bu nedenle asker–sivil ayrımının çözülmesi, modern öznenin kendisini tanımlama kapasitesini doğrudan etkiler. Bu ayrım, yalnızca bir sınır değil; aynı zamanda bir anlam üretim mekanizmasıdır. Bu mekanizma ortadan kalktığında, birey kendisini konumlandıramaz. Ve tam da bu noktada, modern düzenin en temel varsayımlarından biri sessizce ortadan kalkar: bireyin kendisini tanıyabilmesi.               

Hukukun Zemini

Hukuk çoğu zaman eşitlik fikriyle birlikte düşünülür. Sanki hukuk, eşitler arasında düzen kuran bir mekanizmaymış gibi algılanır. Oysa bu algı, hukukun yüzeydeki ideal formunu yansıtır; onun doğduğu koşulları değil. Hukuk, eşitlikten değil; eşitsizlikten doğar. Çünkü eşitler arasında zorlayıcı bir düzenleme ihtiyacı yoktur. Güç farkının olmadığı bir yerde, çatışma ya hiç ortaya çıkmaz ya da sistemin kendisi tarafından kolayca absorbe edilir. Bu nedenle hukuk, eşitliğin sonucu değil; eşitsizliğin yönetilme biçimidir.

Bu bağlamda hukuk, en temelde bir sınırlandırma mekanizmasıdır. Üst olarak adlandırılabilecek otorite, belirli bir güç yoğunlaşmasını temsil eder. Alt ise bu güce maruz kalan konumdur. Hukukun ortaya çıkışı, bu güç asimetrisinin sınırsız kalmasının yarattığı tehlikeye karşı bir yanıt olarak anlaşılmalıdır. Bürokrasi, yetki ve kurumsal güç birikimi, otoritenin kendi kendini genişletme eğilimini üretir. Hukuk ise bu genişlemeyi sınırlayan bir karşı mekanizma olarak devreye girer. Bu nedenle hukuk, yalnızca düzen kurmaz; aynı zamanda gücün kendisini frenler.

Bu frenleme, statik bir yapı değildir. Hukuk, doğası gereği dinamiktir; çünkü sınırlandırmaya çalıştığı güç de dinamiktir. Güç sürekli genişler, yeni araçlar üretir, yeni alanlara sızar. Hukuk ise bu genişlemeye karşı sürekli olarak yeniden konumlanmak zorundadır. Bu nedenle hukuk, sabit bir normlar bütünü değil; sürekli güncellenen bir denge sürecidir. Bu denge, üst ile alt arasındaki farkın korunmasına değil; bu farkın kontrol edilebilir kalmasına dayanır.

Bu noktada asker–sivil ayrımı kritik bir rol oynar. Bu ayrım, yalnızca teknik bir sınıflandırma değildir; hukukun işleyebilmesi için gerekli olan temel kategorilerden biridir. Asker, şiddet uygulama yetkisine sahip olanı temsil eder; sivil ise bu şiddetin dışında kalan, korunması gereken alanı ifade eder. Bu ayrım sayesinde hukuk, kimin hangi tür güçle karşı karşıya olduğunu belirleyebilir. Başka bir ifadeyle, hukuk bu ayrım üzerinden çalışır; çünkü düzenlemek zorunda olduğu eşitsizlik, bu ayrım içinde tanımlanabilir hale gelir.

Ancak bu ayrım çöktüğünde, hukukun dayandığı zemin de çözülmeye başlar. Sivil birey askeri bir yargı rejimine tabi tutulduğunda, artık hangi kategoride konumlandığı belirsiz hale gelir. Bu belirsizlik, yalnızca bireyin kimliğini değil; hukukun işleyiş mantığını da etkiler. Çünkü hukuk, eşitsizliği düzenlemek için öncelikle bu eşitsizliğin nerede başladığını ve kime yöneldiğini bilmek zorundadır. Eğer üst ile alt arasındaki sınır silikleşirse, hukuk hangi gücü sınırlayacağını ve kimin korunacağını belirleyemez.

İsrail’in Filistinliler için askeri mahkemelerde idamı öngören yasası ve buna karşı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin uluslararası hukuka aykırılık vurgusu, bu kırılmanın farklı düzlemlerini açığa çıkarır. Bir yanda, sivil bir nüfusun askeri bir yargı rejimine dahil edilmesiyle kategorik sınırlar bulanıklaşır. Diğer yanda, uluslararası hukuk bu durumu normatif düzeyde reddeder. Ancak bu reddediş, fiili durumu ortadan kaldırmaz; yalnızca onun “yanlış” olarak kaydını tutar. Bu da hukuk ile gerçeklik arasındaki mesafenin açıldığını gösterir.

Bu mesafe, hukukun işlevini tamamen ortadan kaldırmaz; fakat onu dönüştürür. Hukuk artık doğrudan düzen kuran bir mekanizma olmaktan çıkar ve normatif bir referans üretim alanına dönüşür. Ancak bu dönüşüm, hukukun temel krizini çözmez. Çünkü sorun, yalnızca belirli bir normun ihlali değil; normun dayandığı kategorilerin çözülmesidir. Asker–sivil ayrımının bulanıklaşması, hukukun müdahale edebileceği zemini ortadan kaldırır. Bu durumda hukuk, sınırlamak istediği gücü tanımlayamaz hale gelir.

Son kertede burada ortaya çıkan kriz, eşitsizliğin varlığı değil; eşitsizliğin tanımlanamaz hale gelmesidir. Hukuk, farkı yönetmek için vardır. Bu fark ortadan kalktığında değil; görünmez hale geldiğinde hukuk işlevsizleşir. Çünkü artık neyin sınırlandırılması gerektiği belirlenemez. Bu nedenle hukuku çökertebilecek olan şey, mutlak güç ya da mutlak eşitsizlik değil; bu eşitsizliğin kategorik olarak belirsizleşmesidir.

Bu açıdan bakıldığında asker–sivil ayrımının çözülmesi, yalnızca bir kimlik meselesi değil; hukukun ontolojik zemininin sarsılmasıdır. Hukuk, üst ile alt arasındaki farkı düzenleyebildiği ölçüde var olabilir. Bu farkın silikleşmesi, hukuku yalnızca zayıflatmaz; onu anlamsızlaştırır. Çünkü artık düzenlenecek bir fark kalmaz; yalnızca belirsiz bir güç alanı kalır. Ve bu alan, hukukun işleyebileceği bir zemin değildir.     

Kavramın Çöküşü

Hukuk, modern dünyanın en temel vaadini temsil eder: eşitlik. Bu vaat, yalnızca teknik bir düzenleme değil; aynı zamanda derin bir güven ilişkisinin sonucudur. İnsanlar hukuka, yalnızca kurallar bütünü olduğu için değil; ayrımcılığı ortadan kaldıran bir ilke olduğu için güvenir. Hukuk, farklılıkları nötralize eden, öznel ayrımları askıya alan ve herkesi aynı normatif zeminde buluşturan bir mekanizma olarak düşünülür. Bu nedenle hukuk, yalnızca bir araç değil; eşitliğin somutlaşmış biçimidir.

Ancak bu mekanizma, ayrım üretmeye başladığında ortaya çıkan şey, basit bir uygulama hatası değildir. Bu durum, hukukun işleyişinde bir aksama değil; onun anlamında bir kırılmadır. Çünkü burada sorun, hukukun yanlış uygulanması değil; hukukun bizzat kendisinin ayrımcılığın aracı haline gelmesidir. Bu dönüşüm, yüzeyde “sistematik ayrımcılık” gibi ifadelerle tanımlanır. Ancak bu ifade, meselenin derinliğini tam olarak karşılamaz. Çünkü sistematik olan şey yalnızca ayrımcılık değildir; ayrımcılığı ortadan kaldırmakla yükümlü olan sistemin kendisinin dönüşmesidir.

Pedro Sánchez’in söz konusu yasayı “apartheid’e doğru bir adım” olarak nitelemesi, tam da bu kırılmayı işaret eder. Bu ifade, tekil bir yasanın eleştirisi değildir; bir yön değişiminin teşhisidir. Burada mesele, belirli bir hukuki düzenlemenin sorunlu olması değil; bu düzenlemenin, hukukun temel işleviyle çelişen bir yapıyı işaret etmesidir. Çünkü apartheid, yalnızca ayrımcılık değil; ayrımcılığın kurumsallaşmış ve norm haline getirilmiş biçimidir. Bu noktada yasa, bir araç olmaktan çıkar ve bir yapının parçası haline gelir.

Bu dönüşümün en kritik boyutu, kavramsal düzeydedir. Hukuk, eşitlik kavramı üzerine kurulu bir kategoridir. Bu kategori, ayrımı ortadan kaldırma iddiasıyla var olur. Ancak aynı kategori, ayrım üretmeye başladığında, kendi varlık koşulunu ortadan kaldırır. Bu durum, yalnızca pratik bir çelişki değil; mantıksal bir çöküştür. Çünkü bir kavram, kendi karşıtını üretmeye başladığında, artık o kavram olarak varlığını sürdüremez. Hukuk, eşitlik üretmediği anda, hukuk olma niteliğini kaybeder.

Bu nedenle burada yaşanan şey, sıradan bir ayrımcılık değil; eşitlik fikrinin çözülmesidir. Ayrımcılık her zaman var olabilir; tarihsel olarak bu durum yeni değildir. Ancak ayrımcılığın, onu ortadan kaldırmakla yükümlü olan sistem tarafından üretilmesi, çok daha derin bir kriz yaratır. Çünkü bu durumda birey, yalnızca bir uygulamaya değil; uygulamanın dayandığı kavrama olan güvenini de kaybeder. Bu kayıp, yalnızca belirli bir hukuk sistemine duyulan güvensizlik değil; hukukun kendisine dair inancın zedelenmesidir.

Güven, her zaman kavramlara dayanır. İnsanlar, tek tek yasalara değil; o yasaların temsil ettiği ilkelere güvenir. Bu ilkeler çöktüğünde, sistemin işleyişi teknik olarak devam etse bile, anlamını yitirir. Hukuk hâlâ uygulanabilir, mahkemeler hâlâ çalışabilir, cezalar hâlâ verilebilir. Ancak bu işleyiş, artık bir anlam üretmez. Çünkü onu taşıyan kavramsal zemin ortadan kalkmıştır. Bu noktada ortaya çıkan şey, işleyen bir sistem değil; işliyormuş gibi görünen bir simülasyondur.

“Sistematik ayrımcılık” ifadesinin yetersizliği de burada ortaya çıkar. Çünkü bu ifade, sorunu yalnızca ayrımcılığın yaygınlığı üzerinden tanımlar. Oysa asıl mesele, ayrımcılığın hangi araçla üretildiğidir. Eğer ayrımcılık, hukukun dışında gerçekleşiyorsa, bu hâlâ sistemin kendisini düzeltme imkânı olduğu anlamına gelir. Ancak ayrımcılık, hukukun kendisi tarafından üretiliyorsa, bu imkân ortadan kalkar. Çünkü artık düzeltme mekanizması da sorunlu hale gelmiştir.

Bu nedenle burada yaşanan kriz, yalnızca politik değil; epistemolojiktir. Hukuk, dünyayı anlamlandırma ve düzenleme biçimlerinden biridir. Bu biçim çöktüğünde, yalnızca belirli bir uygulama değil; anlamın kendisi sarsılır. Birey, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyebileceği bir referans noktasını kaybeder. Bu da normatif zeminin çözülmesine yol açar. Böyle bir durumda, yalnızca hukuki değil; toplumsal düzen de kırılgan hale gelir.

Son kertede mesele, belirli bir yasanın ayrımcı olup olmaması değildir. Mesele, eşitliği temsil eden bir kavramın, kendi karşıtını üretmeye başlamasıdır. Bu dönüşüm, hukuku yalnızca zayıflatmaz; onu anlamsızlaştırır. Çünkü artık hukuk, ayrımı ortadan kaldıran bir ilke değil; ayrımı üreten bir araç haline gelmiştir. Ve bu durum, ayrımcılığın kendisinden daha büyük bir soruna işaret eder: eşitliğe dair inancın çöküşü.                                                                                                                                                           

Mekâna Geri Dönüş

Göç, çoğu zaman yalnızca nüfus hareketi olarak tanımlanır; insanlar bir yerden ayrılır ve başka bir yere yerleşir. Ancak bu tanım, göçün ontolojik boyutunu görmezden gelir. Çünkü göç, yalnızca bir yer değiştirme değil; özne ile mekân arasındaki kurucu ilişkinin kopmasıdır. Bir özne, varlığını yalnızca biyolojik olarak değil, mekânsal süreklilik içinde kurar. Bu nedenle yerinden edilme, yalnızca fiziksel bir hareket değil; varoluşun temel referanslarının kaybıdır. Göç eden birey, yalnızca bulunduğu yeri terk etmez; kendisini tanımladığı zemini de geride bırakır.

Friedrich Merz’in Suriye ile mültecilerin geri dönüşü ve yeniden inşa konusunda çalışacaklarını açıklaması, bu kopuşun tersine çevrilmeye çalışıldığı bir momenti temsil eder. Yüzeyde bu politika, insani bir yardım ve yeniden yapılanma girişimi olarak okunabilir. Ancak daha derinde olan şey, mekânsal kopuşun yeniden sabitlenmesi çabasıdır. Çünkü mülteci, yalnızca yer değiştirmiş bir birey değil; mekânsal bağını kaybetmiş bir özne olarak var olur. Bu bağ yeniden kurulmadığı sürece, mültecinin varlığı askıda kalır.

Bu nedenle “geri dönüş” kavramı, basit bir hareketin tersine çevrilmesi değildir. Geri dönüş, öznenin yeniden bir mekâna bağlanması anlamına gelir. Ancak bu bağ, yalnızca fiziksel bir yerleşimle kurulamaz. Çünkü mekân, yalnızca coğrafi bir alan değil; aynı zamanda ilişkiler, hafıza, tekrar ve süreklilikten oluşan bir yapıdır. Yeniden inşa politikaları bu nedenle yalnızca binaları değil; bu yapının kendisini yeniden üretmeyi hedefler. Evler, yollar ve altyapı, bu üretimin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl mesele, öznenin kendisini yeniden o mekân içinde tanıyabilmesini sağlamaktır.

Ancak burada ortaya çıkan durum, yalnızca ontolojik bir tamir süreci değildir. Bu aynı zamanda politik bir yönlendirmedir. Çünkü göç, yalnızca bireysel bir kopuş değil; aynı zamanda bir yük üretir. Bu yük, göçü kabul eden ülkeler için ekonomik, sosyal ve politik maliyetler doğurur. Bu nedenle mültecilerin geri dönüşü, yalnızca onların mekânsal bağlarını yeniden kurma girişimi değil; bu yükün yeniden dağıtılmasıdır. Başka bir ifadeyle, sorun yalnızca çözülmez; aynı zamanda yeniden konumlandırılır.

Bu bağlamda yeniden inşa politikaları, çift katmanlı bir işlev görür. Bir yandan öznenin mekânsal bağını yeniden kurmayı hedefler; diğer yandan bu bağın yeniden kurulacağı yerin dışarıda kalmasını sağlar. Bu durum, sorunun mekânsal olarak dışsallaştırılması anlamına gelir. Göç eden birey, bulunduğu yerde çözülmez; geldiği yere geri gönderilerek “yerinde” çözülür. Böylece kriz, merkezin dışında tutulur ve kontrol edilebilir hale getirilir.

Bu süreçte mekânın rolü yeniden belirlenir. Mekân artık yalnızca bir yaşam alanı değil; aynı zamanda bir çözüm aracıdır. Öznenin sorunları, mekânsal konumlandırma üzerinden yönetilir. Bu nedenle geri dönüş politikası, yalnızca bir hareketi tersine çevirmek değil; özneyi belirli bir yere sabitlemek anlamına gelir. Bu sabitleme, kontrolün de yeniden tesis edilmesini sağlar. Çünkü yerleşik bir özne, her zaman daha öngörülebilir ve yönetilebilir bir özne olarak kabul edilir.

Ancak bu sabitleme süreci, kendi içinde bir gerilim taşır. Çünkü göçle kopan bağ, her zaman yeniden kurulamaz. Mekân yeniden inşa edilebilir; ancak bu mekânın eski anlamını taşıyıp taşımayacağı belirsizdir. Bu nedenle geri dönüş, her zaman tam bir restorasyon değildir. Çoğu zaman, yeni bir mekânsal düzenin kurulması anlamına gelir. Bu düzen, geçmişin devamı değil; onun yerine geçen bir yapıdır.

Göç ve geri dönüş, yalnızca hareket ve yerleşim üzerinden değil; özne ile mekân arasındaki ilişkinin kurulması ve yeniden kurulması üzerinden anlaşılmalıdır. Göç, bu ilişkinin kopuşudur; geri dönüş ise bu kopuşun telafisi girişimidir. Ancak bu telafi, yalnızca ontolojik bir ihtiyaçtan değil; aynı zamanda politik ve stratejik zorunluluklardan da beslenir. Bu nedenle yeniden inşa ve geri dönüş politikaları, hem öznenin varoluşunu hem de sistemin işleyişini aynı anda düzenlemeye çalışan karmaşık bir yapıyı temsil eder.                                                                                                                                                     

Filtre Olarak Sınır

Sınır, çoğu zaman harita üzerinde çizilmiş bir hat olarak düşünülür. Bu çizgi, iki egemen alanı birbirinden ayırır; bir taraf “içeri”, diğer taraf “dışarı” olarak kodlanır. Ancak bu tanım, sınırın yalnızca görünür biçimini yakalar; onun işlevsel ve ontolojik doğasını değil. Çünkü sınır, aslında bir çizgi değil; bir filtredir. Ve bu filtre, yalnızca geçişleri düzenlemez; varlıkları birbirinden ayırarak onların özerkliğini mümkün kılar.

Akışın doğası gereği, eğer hiçbir sınırlandırma olmazsa, hareket sonsuzlaşır. İnsanlar, mallar, sermaye ve bilgi, herhangi bir engelle karşılaşmadan dolaşır. Bu durumda iki farklı alan arasında belirgin bir ayrım üretmek mümkün olmaz. Çünkü ayrım, yalnızca farklılıkla değil; bu farklılığın korunmasıyla mümkündür. Eğer her şey sürekli olarak birbirine karışıyorsa, fark yalnızca geçici bir durum haline gelir ve kalıcı bir kimlik üretilemez. Bu nedenle sınırsız akış, yalnızca serbestlik değil; aynı zamanda ayrımın erimesi anlamına gelir.

Tam da bu noktada filtre devreye girer. Filtre, akışı tamamen durdurmaz; onu seçer. Ne geçebilir, kim geçebilir, hangi koşullarda geçebilir gibi sorular, bu seçimin temelini oluşturur. Bu seçim, yalnızca teknik bir düzenleme değil; ontolojik bir ayrımın korunmasıdır. Çünkü bir varlığın kendisi olarak kalabilmesi, başka bir varlıkla olan sınırını sürdürebilmesine bağlıdır. Bu sınır, fiziksel bir duvar olmak zorunda değildir; çoğu zaman bir prosedür, bir izin mekanizması ya da bir bürokratik süreç olarak işler.

Bu nedenle devlet, yalnızca belirli bir toprak parçasına sahip olan bir yapı değildir. Devlet, akışı filtreleyebilme kapasitesidir. Bu kapasite ortadan kalktığında, devletin varlığı da anlamını yitirir. Çünkü artık içerisi ile dışarısı arasında bir fark kalmaz. Bu fark ortadan kalktığında ise egemenlik de ortadan kalkar. Egemenlik, yalnızca hükmetme gücü değil; aynı zamanda bu gücün nerede başladığını ve nerede bittiğini belirleyebilme yetisidir. Bu belirleme, sınırın çizilmesiyle değil; filtrenin işlemesiyle mümkündür.

Keir Starmer’ın Suriye lideri Ahmed el-Şara ile göç, sınır güvenliği ve kaçakçılıkla mücadele üzerine Londra’da görüşmesi, bu filtrenin mekânsal olarak yer değiştirdiğini gösterir. Burada sınır, artık yalnızca İngiltere’nin coğrafi hattında kurulmaz. Aksine, sınırın işlevi olan filtreleme, başka bir coğrafyaya taşınır. Bu durum, sınırın sabit bir çizgi olmaktan çıkıp, hareketli bir mekanizma haline geldiğini gösterir.

Bu hareketlilik, egemenliğin de dönüşümüne işaret eder. Geleneksel modelde egemenlik, belirli bir coğrafi alan içinde mutlak bir kontrol olarak düşünülürdü. Oysa yeni modelde egemenlik, bu kontrolün nerede kurulacağından çok, nasıl kurulacağıyla ilgilidir. Filtre, artık yalnızca ülke içinde değil; dışarıda da işlev görür. Böylece devlet, kendi sınırlarını fiilen genişletmeden, sınırın işlevini genişletir. Bu da egemenliğin mekânsal değil; operasyonel bir kavrama dönüştüğünü gösterir.

Bu bağlamda sınır, savunma hattı olmaktan çok, bir seçim mekanizmasıdır. Amaç, tüm akışı engellemek değil; akışı belirli kriterlere göre düzenlemektir. Bu düzenleme, hem içeriyi hem de dışarıyı tanımlar. İçerisi, yalnızca coğrafi bir alan değil; filtrelenmiş olanın toplamıdır. Dışarısı ise bu filtreden geçemeyen ya da geçmesine izin verilmeyen unsurları içerir. Bu nedenle içerisi ve dışarısı, önceden verilmiş kategoriler değil; filtrenin işleyişiyle sürekli olarak yeniden üretilen durumlardır.

Son kertede sınırın ontolojik işlevi, ayrımı mümkün kılmaktır. Akışın tamamen serbest olduğu bir dünyada, varlıklar arasındaki fark silikleşir ve özerklik ortadan kalkar. Bu nedenle filtre, yalnızca bir güvenlik aracı değil; varlığın kendisini sürdürebilmesinin koşuludur. İki varlık arasındaki farkın korunması, bu filtrenin sürekliliğine bağlıdır. Bu süreklilik kesildiğinde, ayrım ortadan kalkar ve varlık, kendisini tanımlayabileceği zemini kaybeder.

Bu nedenle göç, sınır güvenliği ve kaçakçılıkla mücadele gibi başlıklar, yalnızca teknik ya da politik meseleler olarak okunamaz. Bunlar, varlığın nasıl korunacağına dair ontolojik soruların pratikteki karşılıklarıdır. Filtre, bu sorulara verilen yanıtın somutlaşmış biçimidir. Ve tam da bu yüzden, sınır yalnızca bir çizgi değil; varlığı mümkün kılan bir mekanizmadır.                                                                 

Eşiğin Egemenliği

Savaş, klasik anlamda düzenin askıya alındığı bir alan olarak düşünülür. Bu alanda kurallar gevşer, normlar esner ve istisna hali devreye girer. Bu nedenle savaşa katılım, çoğu zaman düzenin dışına çıkmak olarak kavranır. Ancak modern siyasal aktörler için mesele, istisnaya girip girmemek değil; istisnanın ne zaman ve hangi koşullarda başlayacağını belirleyebilmektir. Bu belirleme kapasitesi, egemenliğin en rafine biçimlerinden birini oluşturur.

Ahmed al-Sharaa’nın, Suriye’nin doğrudan saldırıya uğramadıkça İran savaşına girmeyeceğini açıklaması, bu kapasitenin açık bir ifadesidir. Bu ifade yüzeyde bir çekilme ya da tarafsızlık olarak okunabilir. Ancak bu okuma, meselenin yalnızca görünür katmanını yakalar. Çünkü burada olan şey, pasif bir geri duruş değil; koşullu bir konumlanmadır. Suriye, savaşa katılımı reddetmez; onu belirli bir eşiğe bağlar. Bu eşik, doğrudan saldırıdır. Böylece istisna hali, rastlantısal bir durum olmaktan çıkar ve belirli bir referans noktasına bağlanır.

Bu bağlanma, düzen ile istisna arasındaki ilişkiyi kökten değiştirir. Klasik modelde istisna, düzenin dışında ve ona karşıt bir durumdur. Oysa burada istisna, düzenin içine alınır ve koşullandırılır. Yani istisna artık düzensizlik değil; belirli şartlar altında devreye giren bir eylem alanıdır. Bu durum, istisnanın kendisini kontrol altına alma girişimi olarak anlaşılmalıdır. Aktör, yalnızca düzen içinde değil; istisna içinde de egemenlik kurmaya çalışır.

Bu egemenlik, bir referans noktası üzerinden kurulur. “Bize saldırılırsa” ifadesi, bu referansın açık bir tanımıdır. Bu referans olmadan, savaşa katılım keyfi ve öngörülemez hale gelirdi. Ancak referansın varlığı, eylemi belirli bir çerçeveye oturtur. Böylece aktör, yalnızca ne yapacağını değil; ne zaman yapacağını da kontrol eder. Bu kontrol, iradi alanın korunmasını sağlar. Çünkü eylem, dışsal baskılarla değil; önceden belirlenmiş bir eşik üzerinden gerçekleşir.

Eşik kavramı, bu bağlamda merkezi bir rol oynar. Eşik, düzen ile istisna arasındaki geçiş noktasıdır. Bu nokta, ne tamamen düzenin içindedir ne de tamamen dışındadır. Ancak bu noktanın kontrolü, aktöre istisna üzerinde belirleyici bir güç kazandırır. Eşiği belirleyen aktör, istisnanın ne zaman başlayacağını da belirler. Bu nedenle egemenlik, yalnızca mevcut düzen üzerinde değil; bu düzenin askıya alınacağı an üzerinde de kurulur.

Bu durum, savaşın kendisini de yeniden tanımlar. Savaşa katılım, artık aktif bir eylemden çok, potansiyel bir durum haline gelir. Aktör, savaşa girmeden de savaşın bir parçası olabilir. Çünkü katılım ihtimali, başlı başına bir etki üretir. Bu ihtimal, diğer aktörler için bir belirsizlik kaynağıdır. Bu belirsizlik, stratejik bir avantaj sağlar. Çünkü diğer aktörler, bu ihtimali hesaba katmak zorunda kalır. Böylece fiili eylem olmaksızın da bir güç projeksiyonu gerçekleşir.

Bu bağlamda koşullu pozisyon, pasiflik değil; ertelenmiş eylemdir. Eylem ortadan kaldırılmaz; yalnızca belirli bir koşula bağlanır. Bu bağlama, eylemin kontrolünü sağlar. Çünkü koşul gerçekleşmediği sürece eylem devreye girmez. Ancak koşul gerçekleştiğinde, eylem meşruiyet kazanır. Bu meşruiyet, yalnızca içsel değil; dışsal olarak da kabul edilebilir bir zemin oluşturur. Böylece aktör, hem eylemsizliğini hem de eylemini aynı anda meşrulaştırabilir.

Son kertede burada ortaya çıkan şey, istisnanın düzen tarafından soğurulmasıdır. İstisna, artık düzenin karşıtı değil; onun bir uzantısı haline gelir. Bu durum, egemenliğin yeni bir biçimini işaret eder. Egemenlik, yalnızca kuralları koyma gücü değil; bu kuralların ne zaman askıya alınacağını belirleme kapasitesidir. Bu kapasite, düzen ile istisna arasındaki sınırı kontrol etmeyi gerektirir.

Bu nedenle koşullu pozisyon, yalnızca stratejik bir tercih değil; ontolojik bir konumlanmadır. Aktör, bu konumlanma sayesinde hem düzen içinde kalır hem de istisnayı kontrol eder. Böylece savaş, yalnızca gerçekleşen bir olay değil; gerçekleşme ihtimali üzerinden işleyen bir yapı haline gelir. Ve bu yapı içinde en güçlü olan, savaşa giren değil; savaşa ne zaman gireceğini belirleyendir.                                     

Dağıtılmış Tamamlanma

Modern güç ilişkileri, uzun süre boyunca tekil varlıkların kapasitesi üzerinden düşünülmüştür. Bir aktör ya güçlüdür ya zayıf; ya yeterlidir ya eksik. Bu çerçevede güç, bir varlığın kendi içinde taşıdığı kaynaklar, teknoloji ve bilgiyle ölçülür. Ancak güncel jeopolitik düzlemde ortaya çıkan bazı ilişkiler, bu tekil ölçüm mantığını aşan yeni bir yapıyı açığa çıkarır. Bu yapı, gücün tek bir varlıkta yoğunlaşmadığı; aksine farklı aktörler arasında dağıtılarak tamamlandığı bir modeldir.

Ukraine’nın United Arab Emirates ve Qatar ile yürüttüğü temaslar bu modelin açık bir örneğini sunar. Ukrayna, sahada edindiği drone savunma tecrübesini sunarken; Körfez ülkeleri teknoloji, üretim kapasitesi ve altyapı sağlar. Yüzeyde bu ilişki, karşılıklı fayda temelinde kurulan bir iş birliği gibi görünür. Ancak daha derinde olan şey, iki farklı eksikliğin birbirini tamamlayacak şekilde bir araya getirilmesidir. Bu tamamlanma, tekil bir aktörde gerçekleşmez; iki aktör arasında dağıtılmış halde ortaya çıkar.

Bu noktada epistemik ve ontolojik düzlemler arasındaki klasik ayrım da dönüşüme uğrar. Normal koşullarda bilgi ile deneyim farklı kategorilere aittir. Bilgi, aktarılabilir, soyut ve genellenebilir bir yapıdır. Deneyim ise yaşanmış, somut ve çoğu zaman aktarılması sınırlı olan bir durumdur. Bu nedenle bilgi, epistemik; deneyim ise ontolojik bir kategori olarak düşünülür. Ancak bu ayrım, söz konusu diplomatik etkileşimde bulanıklaşır.

Ukrayna’nın sunduğu şey, teknik anlamda bir bilgidir. Drone savunma sistemleri, taktikler ve operasyonel yöntemler, teorik olarak aktarılabilir içeriklerdir. Ancak bu bilgi, “savaş deneyimi” başlığı altında sunulduğunda, yalnızca epistemik bir içerik olmaktan çıkar. Diplomatik çerçeve, bu bilgiyi ontolojik bir statüye yükseltir. Yani bilgi, yaşanmışlıkla özdeşleştirilir ve bu sayede deneyim gibi işlemeye başlar. Böylece epistemik olan, ontolojik bir forma bürünür.

Bu dönüşüm, iki aktörün aynı düzlemde buluşmasını mümkün kılar. Normalde biri bilgiye, diğeri teknolojiye sahip olan iki aktör, farklı kategorilerde konumlanır. Ancak “deneyim” başlığı altında bu fark ortadan kaldırılır. Her iki aktör de kendisini aynı ontolojik düzleme yerleştirir. Bu ortak zemin, eksik olan unsurların bir araya gelerek bütünlük oluşturmasını sağlar. Böylece tamamlanma, tekil bir varlıkta değil; ilişki içinde gerçekleşir.

Bu durum, gücün tanımını da değiştirir. Güç artık yalnızca sahip olunan kaynakların toplamı değildir. Güç, eksiklerin doğru şekilde bağlanmasıyla ortaya çıkan bir ilişkisel kapasitedir. Bu kapasite, tek başına hiçbir aktörde bulunmaz; ancak aktörler arası etkileşimde ortaya çıkar. Bu nedenle güç, sabit bir özellik değil; dinamik bir süreç haline gelir.

Diplomasi bu sürecin merkezinde yer alır. Çünkü diplomasi, farklı kategorilere ait unsurları aynı çerçevede birleştiren bir mekanizma olarak işler. Bilgi ile deneyim arasındaki farkın silinmesi, bu mekanizma sayesinde mümkün olur. Diplomasi, yalnızca çıkarların müzakere edildiği bir alan değil; aynı zamanda kategorilerin yeniden tanımlandığı bir düzlemdir. Bu düzlemde, epistemik olan ontolojik hale gelebilir; teorik bilgi, yaşanmış deneyim gibi sunulabilir.

Bu bağlamda ortaya çıkan şey, bir tür ortak deneyim üretimidir. Bu deneyim, geçmişte birlikte yaşanmış bir süreç değildir; aksine farklı aktörlerin kendi birikimlerini aynı başlık altında yeniden çerçevelemesiyle oluşur. Bu çerçeveleme, eksik olan unsurların birbirini tamamlamasını sağlar. Böylece aktörler, tek başlarına sahip olmadıkları bir bütünlüğü, birlikte hareket ederek elde eder.

Son kertede bu yapı, modern jeopolitiğin yeni bir formunu işaret eder. Tekil varlıkların yeterliliği yerini, ilişkisel tamamlanmaya bırakır. Epistemik ve ontolojik ayrımlar, diplomatik süreç içinde yeniden düzenlenir. Bilgi, deneyime dönüşür; deneyim ise paylaşılabilir hale gelir. Bu dönüşüm, gücün yalnızca sahip olunarak değil; kurularak üretildiğini gösterir. Ve bu üretim, artık tek bir varlıkta değil; varlıklar arasındaki ilişkide gerçekleşir.                                                                                                                       

Mekânın Düğüme Dönüşümü

Modern uluslararası ilişkiler, uzun süre boyunca coğrafi sınırlar ve yerel etkiler üzerinden düşünülmüştür. Bir olayın gerçekleştiği yer, onun etkisinin de sınırlarını belirlerdi. Bu nedenle mekân, ilişkilerin gerçekleştiği pasif bir zemin olarak kabul edilirdi. Aktörler arasındaki etkileşimler belirli bir coğrafyada ortaya çıkar ve çoğu zaman o coğrafya içinde anlam kazanırdı. Ancak günümüz diplomatik yapısı, bu klasik çerçeveyi kökten dönüştürmüştür. Artık mekân, ilişkilerin gerçekleştiği yer değil; ilişkilerin yoğunlaştığı bir düğüm noktasıdır.

Volodymyr Zelenskyy’nin Saudi Arabia’ya yaptığı ziyaret ve Körfez ülkeleriyle başlattığı güvenlik görüşmeleri, bu dönüşümün somut bir örneğini sunar. Yüzeyde bu ziyaret, Ukrayna’nın kendi güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yürüttüğü bir diplomatik girişim olarak görülebilir. Ancak bu okuma, yalnızca olayın görünen kısmını yakalar. Çünkü burada olan şey, güvenliğin coğrafi sınırlarından koparak küresel bir ilişki ağı içinde yeniden kurulmasıdır.

Modern diplomasi, ilişkileri mekândan bağımsız hale getirmez; aksine mekânı bu ilişkilerin düğüm noktası haline getirir. Bu düğüm, farklı coğrafyalardan gelen aktörlerin kesiştiği ve etkileşimlerinin yoğunlaştığı bir alan olarak işlev görür. Bu nedenle bir görüşmenin gerçekleştiği yer, yalnızca fiziksel bir konum değil; aynı zamanda ilişkilerin yeniden düzenlendiği bir merkezdir. Bu merkezde kurulan bağlantılar, yalnızca yerel değil; küresel ölçekte etkiler üretir.

Bu dönüşüm, küreselleşen ve giderek homojenleşen ilişki ağlarının bir sonucudur. Günümüzde aktörler arasındaki bağlar, yalnızca ikili ilişkilerden ibaret değildir. Her bir ilişki, daha geniş bir ağın parçasıdır ve bu ağ içindeki her hareket, diğer bağlantıları da etkiler. Bu nedenle bir noktada gerçekleşen bir diplomatik etkileşim, yalnızca o noktayı değil; ağın tamamını dönüştürme potansiyeline sahiptir. Mekân, bu potansiyelin yoğunlaştığı bir düğüm olarak işlev görür.

Bu bağlamda homojenleşme ile yoğunlaşma arasında bir paradoks ortaya çıkar. Küresel ilişkiler ağı, farklı coğrafyalar arasındaki farkları azaltır ve onları benzer yapılar içinde birleştirir. Ancak bu homojenleşme, etkilerin zayıflamasına yol açmaz; aksine onları yoğunlaştırır. Çünkü artık her düğüm, ağın tamamıyla bağlantılıdır. Bu nedenle küçük bir hareket, geniş bir etki alanı yaratabilir. Bu durum, modern diplomasinin en belirgin özelliklerinden biridir.

Bu yapı içinde güvenlik kavramı da dönüşür. Güvenlik artık yalnızca belirli bir sınır içinde sağlanan bir durum değildir. Bir ülkenin güvenliği, başka coğrafyalarda kurulan ilişkilerle doğrudan bağlantılı hale gelir. Bu nedenle güvenlik, yerel bir mesele olmaktan çıkar ve küresel bir ağ içinde yeniden tanımlanır. Bir aktör, kendi güvenliğini yalnızca kendi sınırları içinde değil; bu ağın farklı düğümlerinde kurduğu bağlantılar üzerinden sağlar.

Bu durum, egemenlik anlayışını da etkiler. Geleneksel modelde egemenlik, belirli bir coğrafi alan üzerinde mutlak kontrol olarak düşünülürdü. Ancak modern diplomasi, bu kontrolü mekânsal sınırların ötesine taşır. Aktörler, başka coğrafyalarda kurdukları ilişkiler aracılığıyla kendi etki alanlarını genişletir. Bu genişleme, fiziksel bir işgal ya da doğrudan kontrol anlamına gelmez; aksine ilişkisel bir etki üretimi olarak gerçekleşir.

Son kertede modern diplomasi, mekânı pasif bir zemin olmaktan çıkararak aktif bir düğüm haline getirir. Bu düğüm, ilişkilerin yalnızca gerçekleştiği değil; aynı zamanda yeniden üretildiği bir noktadır. Bu noktada kurulan her bağlantı, ağın tamamını etkiler ve yeni bir düzen oluşturur. Bu nedenle bir olayın nerede gerçekleştiği, artık yalnızca coğrafi bir bilgi değil; aynı zamanda bu olayın hangi ilişkiler ağı içinde yer aldığını gösteren bir göstergedir.

Bu açıdan bakıldığında, modern dünyada olaylar belirli bir mekânda gerçekleşir; ancak etkileri bu mekânla sınırlı kalmaz. Mekân, etkilerin başladığı değil; yoğunlaştığı yerdir. Ve bu yoğunlaşma, küresel ilişki ağının her bir düğümünü yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir.                                               

Failin Parçalanması ve Koordineli Eksiklik

Modern jeopolitik düzlemde ortaya çıkan yeni ilişki biçimleri, klasik güç ve aktör teorilerinin sınırlarını zorlayan bir kırılmayı açığa çıkarır. Bu kırılma, yüzeyde “iş birliği”, “ittifak” ya da “ortak üretim” gibi kavramlarla adlandırılsa da, bu terimler olup biteni açıklamak için yetersizdir. Çünkü burada gerçekleşen şey, basit bir kapasite birleşimi değil; failin ontolojik olarak parçalanması ve yeniden kurulmasıdır.

Volodymyr Zelenskyy’nin Saudi Arabia, United Arab Emirates ve Qatar ile gerçekleştirdiği güvenlik ve drone-savunma odaklı anlaşmalar, bu dönüşümün kristalize olmuş halidir. Bu anlaşmalar yüzeyde teknoloji transferi, savunma iş birliği ya da stratejik ortaklık olarak okunabilir. Ancak daha derin düzeyde olan şey, eylemi gerçekleştiren öznenin tekil bir varlık olmaktan çıkmasıdır.

Klasik modelde devlet, eylemin mutlak failidir. Teknoloji onun aracıdır; bilgi ise bu aracın nasıl kullanılacağını belirleyen epistemik bir çerçeve sunar. Bu modelde fail ile araç arasındaki ayrım nettir. Devlet karar verir, üretir ve uygular. Bu bütünlük, egemenliğin temel koşuludur. Ancak söz konusu anlaşmalarda bu bütünlük çözülür.

Burada aktörler eksik varlıklar olarak konumlanır. Ukraine, savaş sahasında elde ettiği yoğun deneyime sahiptir; ancak bu deneyimi sürdürülebilir teknolojik üretime dönüştürecek kapasiteden yoksundur. Buna karşılık Körfez ülkeleri ileri teknolojiye, üretim altyapısına ve finansal güce sahiptir; fakat bu teknolojiyi gerçek savaş koşullarında sınamış bir deneyimden mahrumdurlar. Bu durumda her iki taraf da klasik anlamda “fail” değildir. Biri araçsız bilgiye, diğeri deneyimsiz araca sahiptir.

Bu eksiklikler bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, basit bir tamamlanma değildir. Çünkü bu birleşme, tarafların eksikliklerini ortadan kaldırmaz. Ukrayna hâlâ üretim kapasitesi açısından eksiktir; Körfez hâlâ savaş deneyimi açısından eksiktir. Ancak bu eksiklikler ortadan kalkmaksızın, işlevsel bir bütünlük üretir. Bu noktada ortaya çıkan yapı, klasik anlamda bir bütün değil; koordineli eksikliktir.

Koordineli eksiklik, tamamlanmanın yeni biçimidir. Burada tamamlanma, eksikliklerin giderilmesiyle değil; eksikliklerin organize edilmesiyle sağlanır. Her aktör kendi eksikliğini korur; ancak bu eksiklik, diğer aktörün kapasitesiyle bağlandığında işlevsel hale gelir. Böylece ortaya çıkan eylem kapasitesi, hiçbir aktöre tek başına ait değildir. Fail, bu ilişkisel yapı içinde dağılmış halde var olur.

Bu durum, fail kavramının ontolojik statüsünü kökten değiştirir. Artık fail, tek bir özneye indirgenemez. Karar bir yerde alınır, üretim başka bir yerde gerçekleşir, uygulama ise farklı bir bağlamda ortaya çıkar. Buna rağmen eylem tekil bir sonuç üretir. Bu, parçalı bir yapının bütünsel bir etki yaratmasıdır. Fail, bu parçaların toplamı değildir; bu parçalar arasındaki koordinasyonun kendisidir.

Bu yapı aynı zamanda epistemik ve ontolojik kategoriler arasındaki sınırların da yeniden düzenlenmesini gerektirir. Normal koşullarda bilgi, deneyimden ayrı bir kategori olarak düşünülür. Bilgi teoriktir; deneyim ise yaşanmışlığa dayanır. Ancak burada Ukrayna’nın bilgisi, “savaş deneyimi” olarak sunulduğunda, epistemik içerik ontolojik bir statü kazanır. Bu dönüşüm, diplomasi aracılığıyla gerçekleşir. Diplomasi, bilgi ile deneyim arasındaki farkı silerek her iki unsuru ortak bir düzlemde buluşturur.

Bu ortak düzlem, “deneyim” başlığı altında kurulur. Ancak bu deneyim, klasik anlamda birlikte yaşanmış bir süreç değildir. Aksine farklı aktörlerin kendi parçalı gerçekliklerini aynı başlık altında yeniden tanımlamasıyla oluşur. Bu yeniden tanımlama, epistemik olanı ontolojik hale getirir ve böylece farklı eksikliklerin bağlanabileceği bir zemin yaratır. Bu zemin, failin parçalanmış yapısının işleyebilmesi için gereklidir.

Bu noktada güç kavramı da yeniden tanımlanır. Güç artık sahip olunan kaynakların toplamı değildir. Güç, eksikliklerin koordinasyonu yoluyla üretilen bir kapasitedir. Bu kapasite, hiçbir aktörde tek başına bulunmaz; ancak aktörler arası ilişkide ortaya çıkar. Bu nedenle güç, sabit bir özellik değil; sürekli yeniden kurulan bir ilişkisel süreçtir.

Bu süreç içinde diplomasi, yalnızca müzakere değil; ontolojik bir mühendislik faaliyeti olarak işler. Diplomasi, farklı kategorilere ait unsurları aynı çerçevede birleştirir ve onları işlevsel hale getirir. Bilgi, deneyime; araç, eyleme; eksiklik, kapasiteye dönüşür. Bu dönüşüm, modern uluslararası sistemin temel dinamiğini oluşturur.

Ortaya çıkan yapı, klasik egemenlik anlayışını da aşındırır. Çünkü egemenlik artık tekil bir varlığın mutlak kontrolü anlamına gelmez. Aksine egemenlik, parçalı kapasitenin yönetimi haline gelir. Bir aktör, kendi başına tam olmadığı halde, doğru bağlantılar kurarak eylem üretebilir. Bu da egemenliğin, sahip olunan şeylerden çok kurulan ilişkilerle belirlendiğini gösterir.

Bu bağlamda Zelenskiy’nin Körfez ülkeleriyle yaptığı anlaşmalar, bir ittifaktan çok daha fazlasını ifade eder. Bu anlaşmalar, failin tekil yapısının çözüldüğü ve yerine dağıtılmış bir eylem mimarisinin kurulduğu bir süreci temsil eder. Bu mimari, eksiklerin ortadan kaldırılmasıyla değil; eksiklerin uyumlu hale getirilmesiyle işler.

Modern dünyada eylem artık bir öznenin ürünü değildir. Eylem, farklı eksikliklerin senkronize edilmesiyle ortaya çıkar. Fail, bu senkronizasyonun kendisidir. Ve bu nedenle güç, tamamlanmış varlıkların değil; eksikliklerini organize edebilen yapıların özelliğidir.                                                         

Dolaylı Eylem ve Mutlak Sonuç: Ontolojik Savaşın Yeni Mantığı

Modern savaş biçimleri, uzun süre boyunca doğrudanlık üzerinden tanımlandı. Bir aktör, diğerine yönelir; hedef bellidir, eylem açıktır ve sonuç bu doğrudan temasın ürünü olarak ortaya çıkar. Bu modelde güç, doğrudan etki üretme kapasitesiyle ölçülür. Kim daha hızlı, daha güçlü ve daha yıkıcı vuruyorsa, o daha güçlü kabul edilir. Ancak güncel jeopolitik pratikler, bu doğrudanlık ilkesinin aşındığını ve yerini çok daha sofistike bir müdahale biçimine bıraktığını gösterir.

Donald Trump’ın Iran’ın enerji ve tuzdan arındırma tesislerini hedef alabileceğine dair tehdidi, bu dönüşümün en net örneklerinden biridir. Yüzeyde bu, stratejik altyapıya yönelik bir askeri hamle olarak okunabilir. Ancak daha derinde olan şey, doğrudan bir saldırıdan çok daha radikal bir müdahaledir: yaşamın sürdürülebilmesini mümkün kılan koşullara yönelen bir ontolojik saldırı.

Klasik savaşta hedef, düşmanın askeri kapasitesidir. Ordu, silah sistemleri ve doğrudan çatışma unsurları yok edilerek zafer elde edilmeye çalışılır. Bu modelde ölüm, doğrudan eylemin sonucudur. Ancak enerji ve su altyapısını hedef almak, bu mantığı kökten değiştirir. Çünkü burada hedef alınan şey, düşmanın kendisi değil; onun varlığını sürdürebilmesini sağlayan zemindir. Enerji olmadan üretim, iletişim ve savunma çöker; su olmadan yaşamın kendisi imkânsız hale gelir. Bu nedenle bu tür bir müdahale, doğrudan öldürmez; fakat yaşamı imkânsız kılar.

Bu noktada ortaya çıkan temel kırılma şudur: eylem dolaylıdır, fakat sonuç mutlak ve kaçınılmazdır. Eylem ile sonuç arasına bir mesafe yerleştirilir. Bu mesafe, ilk bakışta bir boşluk izlenimi yaratır. Sanki eylem ile sonuç arasında bir kopukluk vardır; sanki sonuç, eylemin doğrudan ürünü değildir. Ancak bu yalnızca bir yanılsamadır. Çünkü eylem, sonucu doğrudan üretmese bile, onu zorunlu kılan koşulları yaratır. Bu nedenle aradaki boşluk gerçek değildir; yalnızca görünürdür.

Bu yapı, gücün doğasını yeniden tanımlar. Artık güç, doğrudan etki üretme kapasitesi değil; sonuçları kaçınılmaz hale getirme yeteneğidir. Bu, eylemin kendisinden çok, eylemin yerleştirildiği bağlamla ilgilidir. Koşullar manipüle edildiğinde, sonuç kendiliğinden ortaya çıkar. Böylece eylem ile sonuç arasındaki bağ, görünmez hale gelir; fakat deterministik olarak çalışmaya devam eder.

Bu deterministik yapı, sorumluluğun da dağılmasına yol açar. Doğrudan bir saldırıda fail nettir; eylemi gerçekleştiren özne ile ortaya çıkan sonuç arasında açık bir ilişki vardır. Ancak dolaylı müdahalede bu ilişki bulanıklaşır. Kim öldürdü sorusu anlamsız hale gelir; çünkü kimse doğrudan öldürmemiştir. Buna rağmen ölüm gerçekleşir ve üstelik geniş ölçekli, sistematik ve kaçınılmaz bir biçimde gerçekleşir. Böylece etki yoğunlaşırken, fail görünmezleşir.

Bu görünmezleşme, modern savaşın en kritik özelliklerinden biridir. Fail, doğrudan eylemde bulunarak değil; koşulları düzenleyerek etki üretir. Bu nedenle eylem, bir vurma anı değil; bir sistem müdahalesidir. Sistem bir kez bozulduğunda, sonuçlar zincirleme ve kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. Bu zincirleme etki, doğrudan saldırıdan çok daha geniş ve derin bir yıkım üretir.

Bu bağlamda ortaya çıkan savaş biçimi, klasik anlamda askeri değil; ontolojik bir savaştır. Çünkü hedef alınan şey, varlığın kendisi değil; varlığın mümkün olma koşullarıdır. Bu koşullar ortadan kaldırıldığında, varlık da kendiliğinden çöker. Bu nedenle ontolojik saldırı, doğrudan yok etme eyleminden daha radikaldir. Çünkü burada yok edilen şey, tekil bir varlık değil; varlığın kendini sürdürebileceği zemindir.

Bu yeni savaş mantığı, aynı zamanda eylem ile sonuç arasındaki ilişkiyi de yeniden kurar. Eylem artık sonucu doğrudan üretmez; onu zorunlu hale getirir. Bu zorunluluk, modern gücün en sofistike biçimidir. Çünkü doğrudan eylem her zaman dirençle karşılaşır; ancak koşulların manipülasyonu, direnci işlevsiz hale getirir. Direnç, doğrudan saldırıya karşı geliştirilebilir; fakat yaşamın temel koşullarının ortadan kaldırılmasına karşı geliştirilemez.

Bu nedenle modern savaşın en ileri formu, görünürde en az şiddet içeren, fakat sonuçları en yıkıcı olan müdahaledir. Eylem dolaylıdır; çünkü doğrudan temas yoktur. Ancak sonuç mutlak ve totaldir; çünkü yaşamın kendisi hedef alınmıştır. Bu durum, gücün yalnızca ne yaptığıyla değil; nasıl yaptığıyla ilgili olduğunu gösterir.

Son kertede bu yapı, savaşın ontolojisini değiştirir. Artık savaş, iki tarafın karşı karşıya geldiği bir çatışma değil; bir tarafın diğerinin varlık koşullarını ortadan kaldırdığı bir süreçtir. Bu süreçte en güçlü olan, doğrudan vuran değil; sonucu kaçınılmaz hale getirebilen aktördür. Çünkü doğrudan eylem sınırlıdır; ancak koşulların manipülasyonu, sınırsız bir etki alanı yaratır.

Dolaylı eylem ile mutlak sonuç arasındaki bu ilişki, modern gücün en rafine biçimini temsil eder. Bu güç, görünmezdir; çünkü doğrudan bir saldırı yoktur. Ancak aynı zamanda mutlakdır; çünkü sonuç kaçınılmazdır. Ve tam da bu nedenle, modern dünyada en tehlikeli müdahale, en az görünür olandır.        

Hatın Derinliği

Modern jeopolitik hamleler çoğu zaman harita üzerinden okunur. Çizgiler, sınırlar, bağlantılar ve noktalar üzerinden kurulan bu okuma biçimi, diplomasiyi iki boyutlu bir düzlemde kavrar. Bir aktör bir noktadan diğerine uzanır, ilişkiler yatay olarak yayılır ve bu yayılım üzerinden güç analiz edilir. Bu modelde hat, iki noktayı birleştiren ince bir çizgidir. Uzunluğu, erişimi ve kapsadığı alan, bu hattın gücünü belirler. Ancak güncel askeri ve diplomatik pratikler, bu iki boyutlu mantığın yetersiz kaldığını gösterir.

United Kingdom’ın Saudi Arabia, Qatar ve Bahrain hattına hava savunma sistemleri ve asker konuşlandırması, bu dönüşümün açık bir örneğidir. Bu hamle, yüzeyde bir askeri takviye gibi görünebilir. Ancak bu okuma, hattın yalnızca uzadığı ya da genişlediği varsayımına dayanır. Oysa burada olan şey, hattın kalınlaşmasıdır. Bu kalınlaşma, yalnızca niceliksel bir artış değil; yapısal bir dönüşümdür.

Hat artık iki boyutlu bir çizgi değildir. Üzerine eklenen her unsur—asker, savunma sistemi, lojistik altyapı, diplomatik koordinasyon—bu hattı katmanlı bir yapıya dönüştürür. Bu katmanlar, yalnızca yan yana değil; üst üste binerek çalışır. Böylece hat, yüzeyde uzanan bir çizgi olmaktan çıkar ve derinlik kazanan bir hacme dönüşür. Bu hacim, modern diplomasinin üç boyutlu düzleme geçişini temsil eder.

İki boyutlu modelde kırılganlık yüksektir. Çünkü hat, tek katmanlıdır. Bir noktada oluşacak bir kesinti, hattın tamamını işlevsiz hale getirebilir. Oysa katmanlı yapı, bu kırılganlığı azaltır. Bir katman zarar gördüğünde, diğer katmanlar işlevini sürdürür. Bu nedenle kalınlaşma, yalnızca genişleme değil; dayanıklılığın artmasıdır. Hat artık bir bağlantı değil; bir sistemdir.

Bu sistem, yalnızca mekânsal bir yayılım üzerinden değil; dikey bir yoğunlaşma üzerinden işler. Yatay yayılım, alanı kapsar; dikey katmanlaşma ise bu alanın içini doldurur. Bu doluluk, gücün yeni tanımını oluşturur. Güç artık ne kadar uzağa ulaşıldığıyla değil; ulaşılan yerde ne kadar yoğun bir yapı kurulduğuyla ölçülür. Bu nedenle modern jeopolitik, genişlemekten çok derinleşmekle ilgilidir.

Bu dönüşüm, diplomasi anlayışını da yeniden tanımlar. Diplomasi artık yalnızca ilişkiler kurma süreci değildir. İlişkiler zaten vardır ve çoğu zaman geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Asıl mesele, bu ilişkilerin ne kadar derinleştirildiğidir. Katmanlaşma, bu derinleşmenin somut biçimidir. Askeri, teknolojik ve politik unsurların aynı hat üzerinde üst üste binmesi, diplomasiyi yüzeysel bir etkileşim olmaktan çıkarır ve yapısal bir inşa sürecine dönüştürür.

Bu bağlamda “hat kalınlaşması” kavramı, modern jeopolitiğin anahtar kavramlarından biri haline gelir. Kalınlaşan hat, yalnızca daha güçlü bir savunma anlamına gelmez; aynı zamanda daha yoğun bir kontrol, daha yüksek bir süreklilik ve daha az kırılganlık anlamına gelir. Bu hat, yalnızca bir geçiş yolu değil; bir filtre, bir dengeleyici ve bir sabitleyici olarak işlev görür.

Bu noktada hat, bir çizgi olmaktan çıkar ve bir hacme dönüşür. Bu hacim, içinde farklı katmanların etkileştiği bir alan yaratır. Bu alan, yalnızca dışarıdan gelen tehditlere karşı değil; aynı zamanda içerideki akışların sürekliliğini sağlamak için de çalışır. Enerji, ticaret ve askeri hareketlilik gibi akışlar, bu hacim içinde korunur ve stabilize edilir. Böylece hat, yalnızca bir savunma mekanizması değil; bir varlık sürekliliği aracı haline gelir.

Son kertede modern diplomasi, iki boyutlu yayılım mantığından üç boyutlu katmanlaşma mantığına geçmiştir. Bu geçiş, yalnızca teknik bir değişim değil; ontolojik bir dönüşümdür. Çünkü artık mesele, nerede bulunulduğu değil; o yerde nasıl bir derinlik kurulduğudur. Hat, uzunluğuyla değil; kalınlığıyla anlam kazanır. Ve bu kalınlık, modern gücün en belirleyici göstergelerinden biri haline gelir.                    

Normalliğin Yıkımı

Kriz anlarında en sık başvurulan reflekslerden biri, “normalliği koruma” ya da “normalliğe geri dönme” stratejisidir. Bu strateji, yüzeyde oldukça rasyonel görünür: hayat devam eder, okullar açılır, insanlar işe gider ve toplumsal düzenin sürekliliği sağlanır. Bu yaklaşımın temel varsayımı şudur: tehdit, gündelik hayatın merkezine yerleşmezse etkisi sınırlı kalır. Başka bir ifadeyle, tehdit yok edilemiyorsa, en azından belirleyici olmaktan çıkarılmalıdır.

Qatar’ın saldırı riski devam ederken uzaktan çalışma düzenini gevşetmesi ve okulları açması, bu stratejinin tipik bir örneğidir. Bu hamle, yüzeyde güvenlikten taviz verme gibi görünse de, aslında güvenliği farklı bir düzlemde yeniden kurma girişimi olarak okunabilir. Ama bu okuma, yalnızca meselenin ilk katmanını yakalar. Çünkü normalliğin geri çağrılması, yalnızca bir savunma stratejisi değil; aynı zamanda potansiyel bir varoluşsal kırılmanın da başlangıcıdır.

Bu kırılma, tehdidin ortadan kalkmamasından kaynaklanır. Normalliğin yeniden kurulması, tehdidi yok etmez; yalnızca onu görünür merkezden arka plana iter. Tehdit, gündelik hayatın dışına atılmaz; aksine onunla birlikte var olmaya başlar. Bu durum, ilk bakışta bir başarı gibi görünür: insanlar yaşamaya devam eder, sistem işler ve panik kontrol altına alınır. Ancak bu görünür stabilitenin altında, çok daha derin bir dönüşüm gerçekleşir.

Tehdit sürekli hale geldiğinde, ölüm istisna olmaktan çıkar ve kalıcı bir ihtimale dönüşür. Bu dönüşüm, ölümün kendisinden daha yıkıcı bir etki üretir. Çünkü ölümün yarattığı şok, onun istisnai olmasından kaynaklanır. Nadir ve beklenmedik bir olay olarak ölüm, anlam üretir ve bu anlam üzerinden birey kendisini konumlandırabilir. Ancak ölüm sürekli bir ihtimal haline geldiğinde, bu anlam üretim süreci çöker.

Bu noktada yaşam ile ölüm arasındaki ayrım silikleşmeye başlar. İnsanlar yaşamaya devam eder; ancak bu yaşam, sürekli bir ölüm ihtimaliyle iç içe geçmiştir. Bu durum, klasik anlamda bir tehlike hali değildir. Tehlike, belirli anlarda ortaya çıkar ve ortadan kalkar. Oysa burada tehlike sürekli bir arka plan haline gelir. Bu arka plan, yaşamın kendisini dönüştürür.

Bu dönüşümün en kritik sonucu, varoluşsal bulanıklık üretmesidir. Birey, kendisini ne tamamen güvende ne de tamamen tehlikede hisseder. Bu ara durum, klasik kategorilerin işlemesini engeller. Güvenlik ve tehdit, yaşam ve ölüm gibi ayrımlar netliğini kaybeder. Bu netlik kaybı, yalnızca psikolojik bir rahatsızlık değil; anlam üretiminin çöküşüdür. Çünkü anlam, farktan doğar. Bu fark ortadan kalktığında, anlam da ortadan kalkar.

Bu nedenle normalliğin sürdürülmesi, her zaman koruyucu bir strateji değildir. Aksine, belirli koşullar altında, daha derin bir çözülmenin zeminini hazırlayabilir. Çünkü burada normallik, tehdidin yokluğuna değil; onunla birlikte var olma kapasitesine dayanır. Bu kapasite, kısa vadede istikrar üretse de, uzun vadede bireyin gerçeklik algısını aşındırır.

Bu aşınma, ani bir kırılma yaratmaz. Aksine yavaş ve sürekli bir çözülme olarak ilerler. Şok edici bir olay yerine, sürekli bir belirsizlik durumu ortaya çıkar. Bu belirsizlik, bireyin kendisini konumlandırmasını zorlaştırır. Çünkü artık neyin normal, neyin istisna olduğu belirlenemez. Normallik, sabit bir durum olmaktan çıkar ve sürekli yeniden üretilmesi gereken bir performansa dönüşür.

Bu bağlamda “normalliği geri çağırma” stratejisi, paradoksal bir etki üretir. Normallik korunmaya çalışıldıkça, onun dayandığı zemin zayıflar. Çünkü normallik, istisnanın yokluğuna dayanır. İstisna ortadan kalkmadığında, normallik yalnızca yüzeyde var olabilir. Bu yüzeysellik, derin bir kırılmayı gizler; ancak ortadan kaldırmaz.

Son kertede burada ortaya çıkan durum, klasik güvenlik anlayışının sınırlarını aşar. Güvenlik, yalnızca fiziksel tehditlerin ortadan kaldırılmasıyla sağlanamaz. Aynı zamanda anlam üretim süreçlerinin korunmasını da gerektirir. Ölüm ile yaşam arasındaki ayrımın korunması, bu süreçlerin temelidir. Bu ayrım silindiğinde, birey yalnızca tehlike altında değil; aynı zamanda anlamdan yoksun hale gelir.

Bu nedenle en büyük yıkım, doğrudan ölüm değildir. En büyük yıkım, ölüm ile yaşam arasındaki farkın ortadan kalkmasıdır. Çünkü bu fark ortadan kalktığında, yaşam yalnızca biyolojik bir süreç olarak kalır; varoluşsal anlamını yitirir. Ve bu durum, herhangi bir fiziksel yıkımdan çok daha derin ve kalıcı bir etki üretir.                                                                                                                                                              

Potansiyelin Tasfiyesi

Savaş ve barış, çoğu zaman birbirinin karşıtı iki durum olarak düşünülür. Savaş biter, ateşkes ilan edilir ve böylece barışa geçildiği varsayılır. Bu çerçevede ateşkes, çatışmanın sonu olarak okunur. Ancak bu okuma, yalnızca yüzeydeki durumu ifade eder; çatışmanın ontolojik yapısını değil. Çünkü ateşkes, savaşı ortadan kaldırmaz; onu yalnızca başka bir forma dönüştürür.

Ateşkes, aktüel olanın—yani fiilen gerçekleşmiş savaşın—potansiyel olana geri çekilmesidir. Silahlar susar, çatışma durur; ancak çatışmayı mümkün kılan kapasite ortadan kalkmaz. Füze sistemleri yerinde durur, drone teknolojileri varlığını sürdürür ve askeri altyapı olduğu gibi kalır. Bu durumda savaş, fiili bir olay olmaktan çıkar; ancak bir imkân olarak varlığını sürdürmeye devam eder. Bu nedenle ateşkes, savaşın sonu değil; onun potansiyel hale gelmesidir.

Bu dönüşüm, ilk bakışta istikrar üretir. Çatışmanın durması, bir rahatlama hissi yaratır. Ancak bu rahatlama geçicidir; çünkü potansiyel, ortadan kalkmış değildir. Aksine, sürekli olarak yeniden aktüelleşme ihtimali taşır. Bu noktada insan zihninin işleyiş biçimi devreye girer. Zihin, olayları lineer bir zaman akışı içinde değil; döngüsel bir yapı içinde kavrama eğilimindedir. Bir şey gerçekleşmişse, tekrar gerçekleşebilir. Geçmiş, geleceğin habercisi olarak okunur.

Bu döngüsel düşünme biçimi, potansiyeli yalnızca bir ihtimal olarak değil; gelecekteki bir kesinlik olarak algılar. Çünkü geçmişte yaşanan bir olay, zihinde kalıcı bir iz bırakır ve bu iz, benzer koşullar altında aynı sonucun yeniden ortaya çıkacağına dair örtük bir inanç üretir. Bu nedenle potansiyel, nötr bir kategori değildir. O, gelecekte gerçekleşmesi beklenen bir aktüelin gölgesidir.

Bu gölge, sürekli bir huzursuzluk üretir. Ateşkes ilan edilmiş olsa bile, savaşın geri dönebileceği fikri ortadan kalkmaz. Aksine, bu fikir sürekli olarak varlığını hissettirir. Bu nedenle ateşkes, barış değil; bekleyen bir savaş durumudur. Savaş, görünürde yoktur; ancak potansiyel olarak her an geri dönebilir. Bu durum, istikrarın yüzeyde, belirsizliğin ise derinde olduğu bir yapı yaratır.

Saudi Arabia, United Arab Emirates ve diğer Körfez aktörlerinin United States’e yalnızca ateşkesin yeterli olmayacağını, İran’ın füze ve drone kapasitesinin kalıcı olarak zayıflatılması gerektiğini söylemesi, tam da bu zihinsel ve ontolojik çerçevenin ürünüdür. Bu talep, yüzeyde askeri bir strateji gibi görünse de, daha derinde potansiyelin kendisine yönelmiş bir müdahaledir.

Burada tehdit, gerçekleşmiş bir eylem olarak değil; gerçekleşebilirlik olarak tanımlanır. Füze sistemlerinin varlığı, onların kullanılmasından bağımsız olarak bir tehdit oluşturur. Çünkü bu sistemler, her an aktüelleşebilecek bir potansiyeli temsil eder. Bu nedenle tehdit, fiili bir saldırıdan önce başlar. Tehdit, kapasitenin var olduğu anda mevcuttur.

Bu noktada güvenlik anlayışı kökten değişir. Güvenlik artık gerçekleşmiş olayları kontrol etmekle ilgili değildir. Aksine, gerçekleşme ihtimalini ortadan kaldırmakla ilgilidir. Bu da potansiyelin hedef alınmasını gerektirir. Kapasitenin yok edilmesi, yalnızca mevcut bir tehdidi ortadan kaldırmak değil; gelecekte ortaya çıkabilecek tüm olasılıkları da devre dışı bırakmak anlamına gelir.

Bu yaklaşım, klasik çatışma yönetimi anlayışından farklıdır. Klasik model, olayları yönetir: çatışma çıkar, müdahale edilir, ateşkes sağlanır. Ancak burada mesele, olayın kendisi değil; olayın tekrar edebilme kapasitesidir. Bu kapasite ortadan kaldırılmadıkça, çatışma yalnızca ertelenmiş olur. Bu nedenle ateşkes, çözüm değil; döngünün başlangıcıdır.

Bu döngüyü kırmanın tek yolu, potansiyelin tasfiyesidir. Potansiyel ortadan kaldırıldığında, aktüelin geri dönme ihtimali de ortadan kalkar. Bu, yalnızca askeri bir strateji değil; aynı zamanda ontolojik bir müdahaledir. Çünkü burada hedef alınan şey, var olan değil; var olabilecek olandır. Bu, zamanın geleceğe dönük boyutuna yapılan bir müdahaledir.

Son kertede bu yaklaşım, modern güvenlik anlayışının en radikal formunu temsil eder. Güvenlik, artık mevcut durumun korunması değil; geleceğin belirli olasılıklardan arındırılmasıdır. Bu da potansiyelin kontrol altına alınmasını değil; doğrudan ortadan kaldırılmasını gerektirir. Çünkü potansiyel var olduğu sürece, döngü devam eder. Ve bu döngü, her an yeniden aktüelleşme ihtimali taşır.

En büyük tehdit, gerçekleşmiş olan savaş değildir. En büyük tehdit, tekrar edebilecek olan savaştır. Ve bu tehdide verilen en radikal yanıt, onu ertelemek değil; onu mümkün kılan zemini ortadan kaldırmaktır. Potansiyelin tasfiyesi, bu zeminin yok edilmesidir. Böylece yalnızca savaş değil; savaşın ihtimali de ortadan kaldırılmaya çalışılır.                                                                                                       

Ontohaber: Dilin Ontolojiye Kaydığı Nokta

Dil, çoğu zaman yalnızca olanı ifade eden bir araç olarak düşünülür. Olaylar gerçekleşir, ardından dil bu olayları tanımlar, sınıflandırır ve aktarır. Bu çerçevede dil, gerçekliğin ardından gelen ikincil bir katman gibi görünür. Ancak belirli kırılma anlarında, bu hiyerarşi tersine döner. Dil, olanı anlatmakla kalmaz; olanın ne olduğunu belirlemeye başlar. Bu noktada dil, temsil eden değil; kuran bir mekanizmaya dönüşür.

Körfez ülkelerinin United Nations’de İran saldırılarını “varoluşsal tehdit” olarak tanımlaması, bu dönüşümün açık bir örneğidir. Bu ifade, yalnızca bir durum tespiti değildir. Aynı zamanda tehdidin doğasını yeniden tanımlar. Bir saldırı, “zarar verici” olarak da adlandırılabilirdi. Ancak “varoluşsal tehdit” ifadesi, bu saldırıyı farklı bir ontolojik düzleme taşır. Artık mesele, belirli bir kayıp ya da hasar değil; varlığın kendisinin devam edip edemeyeceğidir.

Bu tür bir adlandırma, gerçekliği betimlemekten çok, onu yeniden kurar. Çünkü bir olaya verilen isim, o olaya verilecek tepkinin sınırlarını belirler. “Tehdit” ile “varoluşsal tehdit” arasındaki fark, yalnızca derecesel değil; kategoriktir. İlkinde zarar yönetilebilir; ikincisinde ise tolere edilemez hale gelir. Bu nedenle dil, burada yalnızca bir açıklama aracı değil; eylemin yönünü belirleyen bir güçtür.

Bu durum, dilin nihayetinde ontolojiye kaydığını gösterir. Yani dil, yalnızca olanı ifade eden bir sistem değil; varlığın nasıl anlaşılacağını belirleyen bir yapı haline gelir. Bu yapı, görünürde politik, askeri ya da diplomatik olabilir; ancak derininde ontolojik bir düzenleme içerir. Çünkü burada mesele, “ne oldu” sorusundan çok, “bu olan şey nedir” sorusudur. Bu ikinci soru, doğrudan ontolojik bir sorudur.

Bu bağlamda ortaya çıkan şey, yüzeyde görünen olayların ardında işleyen daha derin bir sistemdir. Bu sistem, olayların kendisinden bağımsız olarak, onların nasıl anlamlandırılacağını belirler. Bu anlamlandırma, yalnızca teorik bir çerçeve sunmaz; aynı zamanda pratik sonuçlar üretir. Çünkü bir şey nasıl tanımlanıyorsa, ona verilecek tepki de o tanıma göre şekillenir.

Tam da bu noktada “ontohaber” fikrinin değeri ortaya çıkar. Geleneksel haber, olayları aktarır. Ne oldu, kim yaptı, nerede gerçekleşti gibi sorulara yanıt verir. Ancak bu yaklaşım, olayların yalnızca yüzeyini yakalar. Oysa her olayın ardında, onu mümkün kılan ve anlamlandıran bir ontolojik zemin vardır. Bu zemin görünmezdir; ancak belirleyicidir.

Ontohaber, bu görünmez zemini görünür kılma girişimidir. Olayların yalnızca kendisini değil; onların hangi ontolojik kategoriler içinde anlam kazandığını analiz eder. Bu, haber üretimini tamamen farklı bir düzleme taşır. Çünkü burada mesele, bilgi vermek değil; anlamın nasıl üretildiğini açığa çıkarmaktır.

Bu yaklaşım, modern dünyada giderek daha kritik hale gelir. Çünkü günümüz olayları, yüzeyde teknik ya da politik gibi görünse de, derininde ontolojik kırılmalar barındırır. Savaş, artık yalnızca askeri bir çatışma değil; varlık koşullarına müdahale haline gelmiştir. Diplomasi, yalnızca ilişki kurma değil; kategorileri yeniden tanımlama sürecidir. Güvenlik, yalnızca tehditleri yönetmek değil; potansiyelleri ortadan kaldırma stratejisidir. Bu dönüşümler, ancak ontolojik düzeyde analiz edildiğinde anlaşılabilir.

Bu nedenle dilin ontolojiye kayması, bir sapma değil; bir açığa çıkıştır. Dil, her zaman ontolojik bir işleve sahipti; ancak bu işlev çoğu zaman görünmezdi. Bugün ise bu işlev açık hale gelmiştir. Kavramlar, yalnızca açıklama değil; müdahale araçları haline gelmiştir. Bir şeyi nasıl adlandırdığımız, onun ne olduğunu belirler.

Son kertede ontohaber, bu sürecin farkındalığından doğar. Bu yaklaşım, olayların ardındaki ontolojik derinliği ortaya çıkararak, görünür olan ile belirleyici olan arasındaki farkı kapatmayı hedefler. Çünkü gerçeklik, yalnızca olan değil; nasıl adlandırıldığıyla birlikte var olur. Ve bu adlandırma, modern dünyanın en güçlü müdahale biçimlerinden biridir.                                                                                       

Etkinin Yeniden Tanımı

Uzun süre boyunca etki, zarar ve kayıp üzerinden tanımlandı. Bir saldırının gücü, yarattığı yıkımın büyüklüğüyle ölçüldü; bir müdahalenin başarısı, ne kadar alanın yok edildiğiyle değerlendirildi. Bu çerçevede etki, doğrudan fiziksel sonuçlara indirgenmişti. Ne kadar çok yıkım, o kadar çok etki. Bu mantık, savaş teorisinden ekonomik kriz analizlerine kadar geniş bir alanda geçerli oldu.

Ancak güncel jeopolitik pratikler, bu ölçüm sisteminin çöktüğünü gösterir. Salalah Port’a yönelik saldırı ve ardından Maersk’in operasyonlarını durdurması, bu kırılmanın açık bir örneğidir. Fiziksel zarar sınırlıdır; yalnızca bir işçi yaralanmıştır ve altyapı büyük ölçüde ayaktadır. Klasik paradigma açısından bu, düşük etkili bir olay olarak değerlendirilmelidir. Ancak gerçekte ortaya çıkan etki, bu ölçümün çok ötesindedir: liman çalışmayı durdurur ve akış kesilir.

Bu durum, etkinin artık zarar ya da kayıp üzerinden değil; işleyiş üzerinden tanımlandığını gösterir. Bir sistemin varlığı, yalnızca fiziksel bütünlüğüne değil; çalışabilirliğine bağlıdır. Bir liman, binaları ayakta olduğu sürece değil; gemiler girip çıktığı sürece vardır. Bu nedenle işleyiş durduğunda, fiziksel yapı yerinde kalsa bile sistem ontolojik olarak askıya alınır. Bu, yıkım olmadan gerçekleşen bir yokluk biçimidir.

Bu yeni paradigma, etkiyi sonuçtan sürece kaydırır. Eskiden etki, eylemin ardından ortaya çıkan sonuç olarak düşünülürdü. Şimdi ise etki, sürecin kesintiye uğramasıdır. Bu kesinti, fiziksel bir hasardan bağımsız olarak ortaya çıkabilir. Küçük bir müdahale, büyük bir akışı durdurabilir; sınırlı bir olay, geniş bir sistemi askıya alabilir. Bu nedenle etki, artık niceliksel değil; yapısal bir kategori haline gelir.

Bu dönüşüm, ölçüm biçimini de değiştirir. “Ne kadar zarar oldu?” sorusu yerini “ne durdu?” sorusuna bırakır. Bu yeni soru, etkinin doğasını daha doğru yakalar. Çünkü bir sistemin kritik noktaları hedef alındığında, fiziksel yıkım gerekmeksizin geniş çaplı etkiler üretilebilir. Bu, modern müdahale biçimlerinin temel mantığını oluşturur.

Bu mantık, yalnızca askeri alanda değil; ekonomik ve teknolojik alanlarda da geçerlidir. Bir tedarik zincirinin küçük bir halkasında meydana gelen kesinti, küresel ölçekte sonuçlar doğurabilir. Bir veri akışının durması, fiziksel bir zarar yaratmadan sistemleri felç edebilir. Bu örnekler, etkinin artık doğrudan yıkımla değil; akışın kesilmesiyle üretildiğini gösterir.

Bu bağlamda ortaya çıkan kavram, basit bir “bozulma” ya da “aksama” değildir. Daha derin bir düzeyde, bu bir ontolojik kesintidir. Çünkü burada kesilen şey, yalnızca bir süreç değil; o sürecin varlık koşuludur. Akış durduğunda, sistem yalnızca işlevsiz hale gelmez; aynı zamanda varlık statüsünü de kaybeder. Bu nedenle kesinti, yıkımdan daha radikal bir müdahale biçimi haline gelir.

Bu yeni paradigma, gücün tanımını da yeniden kurar. Güç artık yıkma kapasitesiyle değil; durdurma kapasitesiyle ölçülür. Bir aktör, büyük bir fiziksel yıkım yaratmadan da yüksek etki üretebilir. Bu etki, sistemin kritik noktalarına yapılan hassas müdahalelerle sağlanır. Böylece güç, kaba kuvvetten çok, yapısal hassasiyetleri anlama ve bu hassasiyetlere müdahale etme yeteneği haline gelir.

Son kertede etkinin zarar ve kayıp üzerinden tanımlanması, modern dünyayı anlamak için yetersiz kalır. Etki, artık yıkımın büyüklüğünde değil; akışın kesilme derecesinde ortaya çıkar. Bu kesinti, fiziksel olarak küçük görünebilir; ancak ontolojik olarak büyük bir boşluk yaratır. Çünkü bir sistemi yok etmek için onu yıkmak gerekmez. Onu çalışamaz hale getirmek yeterlidir.

Bu nedenle modern müdahalenin en rafine biçimi, görünürde en az zarar veren; ancak işleyişi tamamen durduran müdahaledir. Bu müdahale, etkinin yeni tanımını somutlaştırır: etki, artık neyin yok edildiği değil; neyin durdurulduğudur.                                                                                                                        

Gözlemin Yaralanması: Savaşın Epistemik Dönüşümü

Savaş, tarihsel olarak bedene yönelmiş bir eylem olarak düşünülmüştür. Yıkım, fiziksel uzuvların tahribiyle tanımlanır; şehirler yıkılır, altyapılar çöker, insan bedeni zarar görür. Bu çerçevede etki, maddi olanın bozulmasıyla ölçülür ve savaşın mantığı, fiziksel bütünlüğün parçalanması üzerine kurulur. Bilinç ise bu sürecin dışında, dolaylı bir katman olarak kalır. Çünkü bilinç doğrudan hedef alınamaz; yalnızca taşıyıcısı olan beden üzerinden dolaylı biçimde etkilenir.

Ancak modern teknolojik savaş, bu ayrımı kökten dönüştürür. Artık savaş yalnızca fiziksel uzuvlara yönelmez; bu uzuvların taşıdığı işlevlere, daha doğrusu bu işlevlerin teknolojik karşılıklarına yönelir. Burada belirleyici kırılma, gözlem yetisinin bedenden ayrılarak dışsallaşmasıdır. Radar sistemleri, sensör ağları ve veri işleme mekanizmaları, insanın algı kapasitesini fiziksel dünyaya yayar. Böylece gözlem, yalnızca zihinsel bir faaliyet olmaktan çıkar; somut, hedef alınabilir bir yapıya dönüşür.

Kuwait International Airport radar sistemine yönelik drone saldırısı, bu dönüşümün açık bir örneğini sunar. Burada zarar gören şey yalnızca bir cihaz değildir. Radarın işlevi, görmek ve tespit etmektir; yani bir tür makineleşmiş bilinç üretir. Bu nedenle radarın devre dışı kalması, fiziksel bir parçanın kırılması değil; gözlem kapasitesinin kesintiye uğramasıdır. Başka bir ifadeyle, burada yaralanan şey bir nesne değil, bir yetidir.

Bu durum, savaşın epistemik düzeye kaydığını gösterir. Eskiden körlük biyolojik bir durumdu; gözün zarar görmesiyle ortaya çıkardı. Şimdi ise körlük, sistemsel bir hale gelmiştir. Bir altyapının çalışamaz hale gelmesi, bir organizmanın görme yetisini kaybetmesiyle eşdeğer sonuçlar üretir. Bu nedenle modern savaş, yalnızca yıkım üretmez; algı kapasitesini hedef alarak gerçekliğin kavranma biçimini bozar.

Bu dönüşüm, etki kavramını da yeniden tanımlar. Artık etki, fiziksel bir hasarın büyüklüğüyle değil; gözlem kapasitesindeki kesintiyle ölçülür. Küçük bir fiziksel müdahale, büyük bir epistemik boşluk yaratabilir. Radarın susturulması, geniş bir alanın görünmez hale gelmesine yol açar. Bu görünmezlik, yalnızca bilgi eksikliği değil; aynı zamanda karar alma süreçlerinin felç olması anlamına gelir. Çünkü modern dünyada eylem, görme kapasitesine bağlıdır.

Bu bağlamda ortaya çıkan yeni savaş formu, “epistemik savaş” olarak adlandırılabilir. Bu savaşta hedef, beden değil; algıdır. Amaç, karşı tarafı yok etmek değil; onun dünyayı algılama kapasitesini zayıflatmaktır. Bu, klasik yıkım mantığından daha sofistike bir müdahale biçimidir. Çünkü bir sistemi ortadan kaldırmak için onu fiziksel olarak yok etmek gerekmez; onu körleştirmek yeterlidir.

Bu durum, sivil ve askeri alan arasındaki ayrımı da aşındırır. Radar sistemleri gibi yapılar, hem sivil hem askeri işlevler taşır. Bu nedenle bu sistemlerin hedef alınması, sivil alanın doğrudan savaşın parçası haline gelmesine yol açar. Artık savaş belirli bir coğrafyaya sıkışmaz; ağlar üzerinden yayılır ve altyapının bulunduğu her nokta potansiyel bir çatışma alanına dönüşür.

Son kertede modern savaş, fiziksel yıkımdan epistemik kesintiye doğru evrilmiştir. Artık belirleyici olan, neyin yok edildiği değil; neyin görülemez hale getirildiğidir. Çünkü gerçekliği kontrol etmenin temel koşulu, onu algılayabilmektir. Algının hedef haline gelmesiyle birlikte, savaş yalnızca bedenleri değil; gerçekliğin kendisini de parçalamaya başlar. Bu nedenle modern saldırının en rafine biçimi, en az fiziksel yıkımı üretirken en büyük epistemik boşluğu yaratan müdahaledir.                                                 

Dilin Zorunluluğu: Paramiliter Yapıların Diplomatikleşmesi

Savaşın klasik formunda aktörler keskin biçimde ayrılırdı. Devlet konuşur, paramiliter yapı eylemde bulunurdu. Diplomasi, yalnızca tanınmış egemenliklerin alanıydı; silahlı örgütler ise bu alanın dışında, doğrudan güç üretimiyle varlıklarını sürdürürdü. Bu ayrım, hem hukuki hem ontolojik bir sınır işlevi görürdü: kim konuşuyorsa “vardı”, kim yalnızca eylemde bulunuyorsa “sınırdaydı”.

Ancak modern savaş, bu ayrımı çözer. Artık eylem tek başına yeterli değildir. Bir saldırının gerçekleşmesi, onun sistem içinde yer bulması için yeterli olmaz; bu eylemin adlandırılması, sahiplenilmesi ve dilsel olarak çerçevelenmesi gerekir. Houthis’nin İsrail’e yönelik saldırıyı ilk kez resmen doğrulaması, bu dönüşümün açık bir göstergesidir. Burada gerçekleşen şey yalnızca bir teyit değil; bir zorunluluğun kabulüdür.

Bu zorunluluk, modern savaşın meşruiyet üretim biçiminden kaynaklanır. Savaş artık yalnızca fiziksel güç üretimi değildir; aynı zamanda anlam üretimidir. Bir eylem, ancak belirli bir dil içinde konumlandırıldığında “gerçek” hale gelir. Aksi halde, dağınık, anonim ve etkisi sınırlı bir olay olarak kalır. Bu nedenle paramiliter bir yapı, fiilen ne kadar güçlü olursa olsun, kendini ifade etmediği sürece sistem içinde tam anlamıyla yer edemez.

Burada diplomasi, klasik anlamıyla devletler arası bir müzakere dili olmaktan çıkar. Daha derin bir düzeyde diplomasi, bir ontolojik filtreye dönüşür. Bu filtre, hangi aktörlerin “tanımlanabilir” olduğunu belirler. Bu filtreden geçemeyen bir yapı, fiilen var olsa bile sistem tarafından tam anlamıyla tanınmaz. Bu nedenle konuşmak, yalnızca iletişim kurmak değil; varlık kazanmak anlamına gelir.

Bu bağlamda paramiliter yapılar, sistem dışı aktörler olmalarına rağmen, sistemin diline çekilir. Bu bir tercih değil; bir zorunluluktur. Çünkü modern savaş, yalnızca sahada değil, söylem düzeyinde de yürütülür. Bir saldırının etkisi, yalnızca yarattığı fiziksel sonuçlarla değil; nasıl adlandırıldığı, kim tarafından sahiplenildiği ve hangi çerçevede sunulduğuyla belirlenir. Bu nedenle eylem, dil olmadan eksik kalır.

Bu durum, paradoksal bir yapı üretir. Sistem dışı bir aktör, varlığını sürdürebilmek için sistemin kurallarına, en azından dilsel düzeyde, uyum sağlamak zorundadır. Bu uyum, onun doğasını değiştirmez; ancak onu tanımlanabilir kılar. Böylece paramiliter yapı, yalnızca savaşan bir özne olmaktan çıkar; aynı zamanda kendini açıklayan, konumlandıran ve meşruiyet üreten bir aktöre dönüşür.

Bu dönüşüm, savaşın doğasını kökten değiştirir. Artık savaş, yalnızca fiziksel alanlarda gerçekleşen bir çatışma değildir; aynı zamanda dil içinde yürütülen bir konumlanma mücadelesidir. Kim konuşursa, kim kendini tanımlarsa ve kim eylemini anlamlandırabilirse, o aktör sistem içinde yer edinir. Bu nedenle modern savaşta belirleyici olan yalnızca ne yapıldığı değil; yapılanın nasıl ifade edildiğidir.

Son kertede paramiliter yapıların diplomatik dile zorlanması, modern dünyanın temel bir ilkesini açığa çıkarır: varlık, yalnızca eylemle değil; dil aracılığıyla kurulur. Konuşmayan bir aktör, etkili olabilir; ancak tanımlanabilir değildir. Tanımlanabilir olmayan ise, sistem içinde tam anlamıyla var olamaz. Bu nedenle en gayri-resmi yapı bile, varlığını sürdürebilmek için resmi dilin içine çekilir. Bu çekilme, bir zayıflık değil; modern savaşın ontolojik zorunluluğudur.                                                                              

Güvensizliğin Yönetimi: Diplomasinin Çift Katmanlı Gerçekliği

Diplomasi uzun süre boyunca güven üretim mekanizması olarak düşünüldü. Müzakere, tarafların karşılıklı olarak riskleri azalttığı, ortak bir zemin bulduğu ve nihayetinde çatışmayı sona erdirdiği bir süreç olarak kurgulandı. Bu çerçevede konuşmak, barışın öncülü olarak kabul edildi; dil, çatışmayı çözen bir araç olarak konumlandırıldı. Ancak modern jeopolitik pratikler, bu anlayışın yetersiz olduğunu gösterir. Çünkü diplomasi, güven üretmez; güvensizliği yönetir.

Iran’ın müzakerelere güvenmediğini açıkça belirtmesi ve aynı anda özellikle kara işgaline karşı sert uyarılar yapması, bu çift katmanlı yapının somut bir örneğidir. Yüzeyde bir müzakere dili vardır; görüşmeler, diyalog kanalları ve olası uzlaşı sinyalleri sürdürülür. Ancak bu dilsel düzlemin altında, değişmeyen ve hatta yoğunlaşan bir varoluşsal güvensizlik bulunur. Bu iki durum bir çelişki değildir; aksine aynı sistemin iki farklı katmanıdır.

Bu noktada diplomasi, iki düzlemde işleyen bir mekanizma haline gelir. İlk düzlem, görünür olan dilsel katmandır. Bu katmanda aktörler konuşur, mesaj verir ve pozisyonlarını ifade eder. Bu düzlem, uluslararası sistemin yüzeyini oluşturur; burada rasyonellik, uzlaşı ve çözüm ihtimali görünürdür. Ancak bu yalnızca bir temsildir.

İkinci düzlem ise ontolojik düzlemdir. Burada belirleyici olan, güven değil; güvensizliktir. Aktörler, karşı tarafın niyetlerinden bağımsız olarak, kendi varlıklarını tehdit altında varsayar. Bu varsayım, diplomatik söylemden bağımsızdır ve onun tarafından ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle müzakere süreci, tehdit algısını yok etmez; yalnızca onu askıya alır ve yönetilebilir hale getirir.

Bu yapı, müzakerenin doğasını yeniden tanımlar. Konuşmak, barışmak anlamına gelmez. Aksine konuşmak, zaman kazanmak, pozisyon almak ve olası bir çatışmaya hazırlanmak anlamına gelir. Diplomasi, bu anlamda bir çözüm mekanizması değil; bir ara yüzdür. Bu ara yüz, aktörlerin doğrudan çatışmaya girmeden önce kendi konumlarını optimize etmelerine olanak tanır.

Bu nedenle modern diplomaside söylem ile içerik arasında belirgin bir ayrışma ortaya çıkar. Söylem yumuşaktır; uzlaşı, diyalog ve iş birliği vurguları içerir. Ancak içerik serttir; askeri hazırlıklar sürer, tehdit algısı korunur ve hatta derinleşir. Bu ayrışma, bir tutarsızlık değil; sistemin işleyiş biçimidir. Çünkü görünür olan ile belirleyici olan artık aynı düzlemde yer almaz.

Bu bağlamda “müzakere söylemi” ile “varoluşsal güvensizlik” aynı anda çalışır. İlki, sistemin kendini sürdürebilmesi için gerekli olan yüzeydir. İkincisi ise bu yüzeyin altında işleyen gerçek belirleyici mekanizmadır. Diplomasi, bu iki katman arasında sürekli bir denge kurmaya çalışır; ancak bu denge hiçbir zaman tam bir güven üretmez.

Modern diplomasi, güvenin değil, güvensizliğin kurumsallaşmış halidir. Aktörler birbirlerine güvenmedikleri için konuşurlar; konuşarak bu güvensizliği yönetilebilir hale getirirler. Bu nedenle müzakere, bir çözüm değil; bir kontrol mekanizmasıdır. Tehdit ortadan kalkmaz; yalnızca ertelenir, dağıtılır ve yeniden yapılandırılır. Bu yapı içinde diplomasi, barışın dili olmaktan çok, çatışmanın geciktirilmiş formu olarak varlığını sürdürür.                                                                                                

İradenin İlanı: Süre Üzerinden Dizge-Dışı Müdahale

Süre vermek, yüzeyde bir öngörü gibi görünür. Ancak belirli bir zaman aralığıyla savaşın “biteceğini” söylemek, basit bir tahmin değildir; bu, sürecin dışından konuşma iddiasıdır. Çünkü bir sürecin içinde yer alan hiçbir eylem, o süreci mutlak anlamda sonlandıramaz. Süreç-içi faaliyetler, yalnızca süreci yeniden üretir; onu dönüştürür, hızlandırır ya da yavaşlatır, fakat kapatamaz. Kapatma, ancak sürecin dışına yerleşmiş bir müdahale ile mümkündür. Bu müdahale ise “irade”dir.

Bu çerçevede “irade”, bir yön verme ya da tercih etme kapasitesi değil; bir süreci sonlandırma eylemidir. Sürecin içinde gerçekleşen her hamle, dizge-içi kalır; yani o sürecin kurallarına tabidir. Oysa bitirme eylemi, bu kuralların dışına çıkar. Bu nedenle irade, dizge-dışı bir kırılma noktasıdır. Bir savaşın ne zaman biteceğini söylemek, o savaşın akışını tahmin etmekten çok, onu sonlandırabilecek bir konumda olunduğunu ima eder.

United States’in savaşın 2–3 hafta içinde bitebileceğini ifade etmesi, tam olarak bu anlamı taşır. Bu ifade, savaşın mevcut dinamiklerine dair bir analizden ziyade, o dinamiklerin üzerine çıkabilme iddiasıdır. Çünkü savaşın tarafları, kendi iç etkileşimleriyle bu süreyi belirleyemez; çatışma, kendi mantığı içinde uzayabilir, derinleşebilir ya da yön değiştirebilir. Bu nedenle süreyi belirlemek, sürecin dışından bir sınır çizmek anlamına gelir.

Bu durum, zamanın jeopolitik bir araç haline geldiğini gösterir. Süre vermek, yalnızca algıyı yönetmez; aynı zamanda sürecin çerçevesini daraltır. Bu çerçeve, diğer aktörlerin hareket alanını yeniden düzenler. Müttefikler, rakipler ve piyasa aktörleri bu zaman aralığına göre pozisyon alır. Böylece süre, yalnızca bir beklenti üretmez; fiilen sürecin içine müdahale eder. Bu müdahale, dolaylıdır; ancak etkisi doğrudandır.

Bu bağlamda süre açıklaması, bir tür irade ilanıdır. Çünkü burada söylenen şey, “savaş şu kadar sürebilir” değildir; örtük olarak “savaş bu süre içinde bitirilecektir” mesajı verilir. Bu mesaj, doğrudan bir eylemden çok, eylemin sınırını çizen bir çerçevedir. Bu çerçeve, sürecin kendi iç mantığını aşındırır ve dışsal bir kapanış ihtimalini gerçek bir seçenek haline getirir.

Bu nedenle modern jeopolitikte irade, klasik anlamda karar verme değil; süreçleri kapatma kapasitesidir. Bir aktörün gücü, ne kadar eylem üretebildiğiyle değil; ne zaman “yeter” diyebildiğiyle ölçülür. Bu “yeter” anı, dizge-içi bir sonuç değil; dizge-dışı bir kesintidir. Bu kesinti, sürecin sürekliliğini kırar ve onu sonlandırır.

Son kertede süre vermek, zaman hakkında konuşmak değildir. Bu, sürecin kaderi hakkında konuşmaktır. Çünkü zamanı çerçeveleyen, süreci çerçeveler. Süreci çerçeveleyen ise, onun sonunu belirleme iddiasında bulunur. Bu nedenle burada ortaya çıkan şey bir tahmin değil; bir irade gösterisidir.                 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow