Günlük Freestyle 34

Gündelik kelimelerin ardındaki zaman, nedensellik, hiyerarşi, kimlik ve toplumsal düzen mekanizmalarını açığa çıkaran 20 kısa felsefi çözümleme.

Niyet

Niyet, gelecekte gerçekleşmesi mümkün bir eylemin henüz fiile dönüşmeden özne içinde yön kazanmış ilk nedensel biçimidir; bu nedenle teori ile pratik arasında yalnızca psikolojik değil, yapısal bir eşik oluşturur. Teori kendi başına analitik bir kurgu, kavramsal bir düzenleme ya da olasılıklar alanıdır; henüz belirli bir eyleme bağlanmadığı sürece yönelmiş değildir. Pratik ise yönelimin bedensel, zamansal ve maddi bir gerçekleşmeye dönüşmesidir. Niyet tam olarak bu iki alanın kesişiminde doğar: teori, arzu tarafından belirli bir geleceğe doğru çekildiği anda artık salt teori olmaktan çıkar, fakat henüz fiil üretmediği için pratik de değildir. Bu yüzden niyet, düşüncenin eyleme dönüşmesi değil, düşüncenin eyleme dönüşme doğrultusunda nedensel bir vektör kazanmasıdır. Teorinin içinde mümkün olan çok sayıdaki seçenekten biri seçilir, arzu bu seçime enerji ve yön verir, niyet ise bu yönelimi gelecekteki fiile bağlayan ilk örgütleyici form haline getirir. Dolayısıyla niyet, teoriden fazlası ama pratikten eksiği değildir; ikisinin birbirine dönüşebilmesinin koşuludur. Pratiğin henüz gerçekleşmemiş biçimini özne içinde taşırken, teoriyi de ilk kez salt temsil olmaktan çıkarıp geleceğe etkide bulunabilecek bir nedensellik düzenine sokar. Bu anlamda niyet, eylemin kendisi değil, eylemin mümkün bir gelecek olmaktan çıkıp özne içinde yönlendirilmiş bir gelecek haline geldiği köprüdür.                                                

Sınır

Sınır kavramı mutlak anlamına kadar götürüldüğünde, gerçekte yalnızca gerçekliğin sınırı vardır; çünkü bir şeyin sınır olabilmesi için onun ötesine geçmenin yalnızca fiilen zor değil, ilkesel olarak imkânsız olması gerekir. Bunun dışında ülke sınırlarından ekonomik eşiklere, hukuki yasaklardan bilişsel kategorilere kadar üretilen bütün sınırlar apodiktik değil sentetiktir: aşılabilirler, değiştirilebilirler, ihlal edilebilirler ya da en azından aşılabilecekleri düşünülebilir; buna rağmen düzen, onları geçici olarak aşılmazmış gibi kodlayarak işler. Dolayısıyla sentetik sınır, gerçek bir imkânsızlık değil, aşılabilir olanın aşılamazlık formunda örgütlenmesidir. Bu üretimin işlevi yalnızca toplumsal, siyasal veya epistemik alanlara düzen vermekle sınırlı değildir; daha derinde, insanın üzerinde hiçbir egemenliği bulunmayan gerçeklik sınırları karşısındaki acziyetini psikolojik ve kavramsal olarak regüle eder. Ölüm, nedensellik, zaman, fiziksel zorunluluk ya da varoluşun geri döndürülemezliği gibi mutlak sınırlara doğrudan müdahale edemeyen zihin, sınır deneyimini denetlenebilir ölçeklere tercüme eder: haritalara çizgi çeker, mülkiyet alanları belirler, ekonomik tavanlar koyar, hukuki eşikler üretir, disiplinler arasında ayrımlar kurar ve sonra bu yapay sınırların ihlali, korunması, genişletilmesi veya kaldırılması üzerine spekülasyon yapar. Böylece kontrol edilemeyen mutlak sınır, kontrol edilebilir göreli sınırlara bölünerek temsil edilir; insan gerçekliğin kendisini yönetemez, fakat onun yapısal çaresizliğini taklit eden küçük sınırlar üzerinde egemenlik kurabilir. Sentetik sınırların sürekli üretilmesinin nedeni de burada belirir: sınırlandırmak, yalnızca kaosu düzenlemek değil, mutlak olarak aşılamayan karşısındaki güçsüzlüğü, aşılabilir olanı geçici olarak aşılamaz ilan ederek yönetilebilir bir deneyime dönüştürmektir.                                                                                               

Kapora

Kapora, henüz gerçekleşmemiş bir mübadelenin gelecekteki varlığını bugünün maddi düzenine önceden kaydeden bir ön-nesnedir; ekonomik alanın yalnızca mevcut değerler arasında değil, zamanın farklı kesitleri arasında da süreklilik kurma ihtiyacından doğar. Ekonomik düzen işleyebilmek için yarının bugünden yeterince türetilebilir olduğunu, yani şimdi ile gelecek arasında kesintisiz bir nedensel hat bulunduğunu varsayar; oysa Deleuze’cü fark mantığında süreklilik, özdeşliğin korunması değil, her anda yeni farkların üretilmesiyle ilerleyen bir oluş sürecidir. Dolayısıyla görünürde birbirine eklenen ekonomik anlar gerçekte mikro-kopuşlarla ayrılır: ardışık durumlar estetik ve işlevsel bakımdan birbirine yeterince benzediği için kesinti fenomenal düzeyde silinir, fakat her yeni an öncekinin birebir devamı değil, onun farklanmış yeniden kuruluşudur. İnsan bilinci bu zamansal kopuşları açıkça kavramasa bile ekonomik davranış, geleceğin belirsizliğini sürekli olarak teminat, sözleşme, rezervasyon ve kapora gibi araçlarla regüle eder; kapora da tam burada, henüz mevcut olmayan bir alışverişi bugünden maddi bir ilişkiye dönüştürerek olası kopuşu azaltır. Gelecekteki sonucun nedeni henüz gerçekleşmemiş olsa bile, o sonucun bugünde bıraktığı parasal iz şimdiyi belirlemeye başlar; böylece klasik nedensellik yönü tersine çevrilir ve gelecek, gerçekleşmeden önce bugünün ekonomik düzenine etkide bulunur. Kaporanın işlevi bu yüzden yalnızca “niyet göstermek” değildir: gelecekte kurulması beklenen mübadele ilişkisini bugünden kısmen gerçekleştirerek, ontik olarak mevcut olmayan bir ekonomik olayı maddi bir süreklilik zincirine bağlar. Nedenden sonuca ilerleyen ilişkinin gelecekte kopma ihtimali her zaman vardır; fakat sonucun bugünde önceden maddileştirilmesi, yani geleceğin şimdi üzerinde şimdiden bir iz üretmesi, ekonomik alanın süreklilik varsayımını geçici de olsa güvence altına alır. Bu anlamda kapora, geleceği garanti eden bir ödeme değil, zamanın kesintili yapısına karşı ekonominin geliştirdiği küçük bir süreklilik teknolojisidir.                                                      

Şaka

Şaka, anlamın tek bir gerçeklik kipine kapanmasını engelleyerek aynı olay üzerinde eşzamanlı ikinci bir okuma düzlemi açan semantik bir uzaklaşma mekanizmasıdır. Her olayın görünür, birincil bir gerçekliği vardır; özne bu gerçekliğin içinde kaldığında olayla aynı düzlemde konumlanır ve ciddiyet tam da bu simetriden doğar: olay özneyi doğrudan bağlar, özne de kendisini olayın geçerlilik koşullarına teslim eder. Şaka ise özneyi bu yatay ilişkiden çıkarıp meta-düzeye taşır; olay artık yalnızca yaşanan şey değil, aynı zamanda dışarıdan görülebilen, yeniden çerçevelenebilen ve başka bir anlam rejimine sokulabilen bir nesne haline gelir. Böylece birincil gerçeklik ortadan kalkmaz, fakat tekelini kaybeder; özne aynı anda hem olayın içinde bulunur hem de onun anlam kuruluşuna dışarıdan bakabilir. Ciddiyetin çözülmesi de buradan kaynaklanır, çünkü ciddiyet olay ile özne arasında kurulan simetrik kapanmaya ihtiyaç duyar; meta-konum ortaya çıktığında bu simetri bozulur ve olay mutlak bağlayıcılığını yitirir. Şakanın işlevi bu nedenle yalnızca eğlendirmek değildir; deneyimin ağırlığını azaltmadan onun tek-anlamlı zorunluluğunu gevşetir, özneye gerçekliği ikinci bir perspektiften yeniden düzenleme imkânı verir. Tam da bu yüzden şaka, olayları inkâr ederek değil, onların anlam üzerindeki mutlak hâkimiyetini kırarak sürdürülebilir biçimde deneyimlenebilir hale getirir.                                                                        

Ciddiyet

Ciddiyet, olası yorum kiplerinden birinin diğerlerini bastıracak ölçüde gerçeklik ağırlığı kazanması ve öznenin kendisini o yorumla çevresi arasında mümkün olan en yüksek simetriye yerleştirmesidir; bu nedenle ciddiyet gerçeğin kendisi değil, gerçeği en eksiksiz temsil ettiği varsayılan anlam düzenidir. Bir olay ciddi biçimde deneyimlendiğinde özne artık ona dışarıdan bakan, alternatif çerçeveler üreten ya da anlamı çoğullaştıran bir konumda değildir; olayın geçerlilik koşullarıyla neredeyse özdeşleşmiş, onun iç mantığına kapanmıştır. Ciddiyetin ağırlığı da tam olarak bu kapanmadan doğar: yorum çoğulluğu azalır, meta-düzey geri çekilir ve birincil gerçeklik kipi kendisini tek meşru okuma olarak dayatır. Şaka ve mizahın kaybolmasının nedeni bu yüzden yalnızca duygusal ton değişimi değildir; mizahın koşulu olan ikinci bakış düzlemi henüz açılmamıştır. Öznenin çevreyle kurduğu simetrik uyum ne kadar tam ise ciddiyet o kadar güçlenir, çünkü özne olayın içinden konuşur ve kendi konumunu olayın dışında yeniden değerlendiremez. Buna karşılık ciddiyetin kırılması, gerçekliğin ortadan kalkmasıyla değil, onun üzerine yeni bir meta-katman eklenmesiyle mümkündür; özne bir anda hem olayın içinde kalıp hem de o olayın anlam kuruluşuna dışarıdan bakabildiğinde simetri çözülür. En güçlü mizahın çoğu zaman en ciddi bağlamlardan çıkmasının nedeni de budur: gerçeklik ağırlığı ne kadar yüksekse, onun üzerinde açılan meta-düzey iki anlam katmanı arasındaki gerilimi o kadar keskinleştirir. Dolayısıyla ciddiyet, anlamın tek bir gerçeklik rejiminde yoğunlaşması; mizah ise bu yoğunlaşmayı ikinci bir perspektifle yararak çoğulluğu yeniden devreye sokmasıdır.                                                                        

Sıra

Sıra, eşzamanlı olarak bulunabilecek unsurların bilinçli bir düzenleme yoluyla zamansal ardışıklığa dönüştürülmesidir; bu nedenle yalnızca bir dizilim tekniği değil, mekânsal çoğulluğun zamansal organizasyona çevrilmesidir. “Sıralamak” ilk bakışta yan yana duran şeyleri belirli bir düzene koymak gibi mekânsal bir işlem görünür, fakat gerçek işlevi bu yan yanalığı önce–sonra ilişkisine dönüştürmektir: aynı anda mevcut olabilecek öğeler, biri diğerinden sonra gelecek biçimde zamana dağıtılır. Bu bakımdan sıra, zaman ile mekânın zaten her deneyimde iç içe geçmiş yapısını özel olarak görünür hale getirir; çünkü burada iki kategori yalnızca örtük biçimde işlemez, özne tarafından bilinçli olarak birlikte kullanılır. Mekân “hangi öğelerin mevcut olduğunu”, zaman ise “hangisinin ne zaman devreye gireceğini” belirler; sıra ise bu iki düzlemi tek bir örgütleyici eylemde birleştirir. Dolayısıyla sıraya koymak, var olan şeyleri yalnızca dizmek değil, onların gerçekleşme hakkını zamansal olarak paylaştırmaktır. Her eylem zaten bir zaman-mekân düzeni içinde meydana gelir, fakat sıra kavramını özel kılan, bu düzenin farkındalık alanına çıkarılması ve öznenin eşzamanlı çoğulluğu bilinçli biçimde ardışık bir yapıya dönüştürmesidir. Bu anlamda sıra, mekânsal birlikte-bulunuşun zamansal yönetimidir.                                                                                                                                                     

Öncelik

Öncelik, henüz gerçekleşmemiş olaylar arasında daha şimdiden bir ağırlık farkı üreterek geleceğin nötr akışını hiyerarşik bir düzene dönüştürmektir. Zaman kendi başına geçmişten şimdiye, şimdiden geleceğe doğru ilerleyen lineer fakat değer bakımından eşitlenmiş bir akış sunar; gelecek içindeki olaylar, gerçekleşmeden önce ontik olarak aynı belirsizlik düzleminde bulunur. Öncelik verme eylemi ise bu yatay yapıyı bozar ve bazı gelecek ihtimallerini diğerlerinden daha merkezi, daha acil ya da daha belirleyici hale getirir. Böylece özne yalnızca ne olacağını beklemez, henüz olmamış olanlar arasında bir hiyerarşi kurarak geleceği önceden anlamlandırır. Önceliğin işlevi bu yüzden salt planlama değildir; zamanın kayıtsız ve eşdeğer akışını özne açısından yönlü, seçilmiş ve yaşanabilir bir düzene çevirir. Lineer zamanın soğukluğu, bütün gelecek anların aynı biçimde yaklaşmasından kaynaklanırken öncelik, bu eşitliği kırarak bazı anları çekim merkezi haline getirir ve öznenin gelecekle ilişkisini belirsiz bekleyişten yapılandırılmış yönelime dönüştürür. Bu anlamda öncelik, geleceğin akışını değiştirmez; fakat geleceğin özne üzerindeki anlam dağılımını değiştirerek zamansal huzursuzluğu hiyerarşik bir düzen içinde regüle eder.                                                                                                                                 

Sürpriz

Sürpriz, gerçekliğin onu önceden modelleyen zihinsel çerçeveden daha geniş bir imkân alanına sahip olduğunu açığa çıkaran eşiktir; bu nedenle şaşkınlık, yalnızca beklenmeyen bir olayla karşılaşmaktan değil, zihnin kendi sınırlarını gerçekliğin sınırları sanmış olduğunun bir anda görünür hale gelmesinden doğar. Beklenti, mümkün olanı önceden daraltarak geleceği bilişsel olarak yönetilebilir kılar; sürpriz ise bu çerçevenin dışından gelen bir gerçekleşmeyle, algısal ve kavramsal sınırların gerçekliğin kendisine ait olmadığını gösterir. Buradaki çift yönlü duygulanım da tam bu yapısal kırılmadan kaynaklanır: bir yandan özne, kendi zihinsel sınırlarının ötesinde daha fazla olasılık bulunduğunu keşfettiği için genişleme, canlılık ve heyecan hisseder; çünkü gerçeklik, düşünülenden daha zengin çıkmıştır. Öte yandan aynı keşif, kontrolün yalnızca modelin kapsadığı alanla sınırlı olduğunu da açığa çıkarır ve özne, gerçekliğin bütünü üzerinde hiçbir zaman tam egemenlik kuramayacağını fark eder. Sürprizin haz ile huzursuzluğu aynı anda üretebilmesinin nedeni budur: zihinsel sınırın aşılması özgürleştiricidir, fakat o sınırın hiçbir zaman gerçekliğin nihai sınırı olmadığının anlaşılması kontrolsüzlük duygusu yaratır. Dolayısıyla sürpriz, yeni bir olayın ortaya çıkmasından daha fazlasıdır; zihnin mümkün olan üzerindeki egemenlik iddiasının geçici olarak çökmesi ve gerçekliğin daima kendi temsilinden daha geniş olduğunun deneyimlenmesidir.                                                                                                                       

Davet

Davet, henüz kurulmamış bir ilişkinin öteki için önceden açılmış mümkünlük alanıdır; çünkü her etkileşim, gerçekleşmeden önce en azından bir karşılaşma ihtimaline ihtiyaç duyar. Toplumsal yaşamda bu ihtimal kimi zaman spontan biçimde ortaya çıkar: aynı mekânda bulunmak, tesadüfen karşılaşmak ya da ortak bir bağlam içine düşmek, ilişkinin kurulabileceği zemini kendiliğinden üretir. Davette ise bu zemin tesadüfe bırakılmaz; özne, henüz mevcut olmayan etkileşim için bilinçli olarak bir açıklık yaratır ve ötekinin o açıklığa girebilmesini mümkün kılar. Bu nedenle davet, ilişkinin kendisi değil, ilişkinin kurulabilmesinin ön-koşuludur; ne karşılaşmayı garanti eder ne de etkileşimin içeriğini belirler, fakat ilişkisizliği saf kapalılık olmaktan çıkarıp potansiyel bir ilişkiye dönüştürür. Davet eden özne aslında ötekiye yalnızca bir eylem önermez, kendi ilişki alanında ona geçici bir yer tahsis eder; böylece henüz gerçekleşmemiş bir birliktelik, gerçekleşmeden önce sosyal gerçeklik içinde bir imkân statüsü kazanır. Bu anlamda davet, toplumsal mümkünlüğün bilinçli üretimidir: spontan karşılaşmanın rastlantısal olarak açtığı kapıyı, öznenin iradi biçimde açmasıdır.                                                                                    

Retorik

Retorik, gerçeğin içeriğini zorunlu olarak değiştirmeden, mevcut doğrular arasından hangisinin daha görünür, daha ikna edici ve daha etkili hale geleceğini yeniden dağıtan biçimsel kuvvettir. Aynı olgular farklı sözdizimleri, vurgular, ritimler, metaforlar ve anlatı düzenleri içinde sunulduğunda içerik sabit kalabilir; fakat o içeriğin özne üzerindeki ağırlığı değişir. Bu nedenle retorik, hakikatin karşıtı değil, hakikatin dolaşım koşullarını düzenleyen ikinci bir düzlemdir: neyin doğru olduğundan çok, doğru olanın hangi biçimde algılanacağını, hangi unsurun merkeze alınacağını ve hangisinin arka plana itileceğini belirler. Böylece gerçeklik kendi başına eşit yoğunlukta verilmiş bir veri alanı olmaktan çıkar; biçimsel düzenleme, bazı gerçekleri öne çıkarırken diğerlerini görünmezleştirebilir. Retoriğin gücü de tam burada yatar: yeni bir gerçek üretmeden, gerçekler arasındaki dikkat ve etki hiyerarşisini değiştirebilir. Bu anlamda retorik, içeriğin ontolojik yapısına değil, onun algısal ve toplumsal dağılımına müdahale eder; hakikati dönüştürmeden hakikatin kuvvet haritasını dönüştürür.                                         

Üniforma

Üniforma, tek tek bedenleri ortadan kaldırmadan onları ortak bir kurumsal varlığın birbirinin yerine geçebilir parçaları gibi görünür kılan estetik bir birlik teknolojisidir. Sosyolojinin temel problemlerinden biri olan “toplum bireylerin toplamı mıdır, yoksa bu toplamı aşan ayrı bir gerçeklik midir?” sorusuna üniforma ara bir çözüm önerir: tekil varlıklar özsel olarak korunur, fakat görünüş düzeyinde aralarındaki farklar bastırılarak üst bir bütünlük hissi üretilir. Böylece kurum, bireyleri gerçekten tek bir varlığa dönüştürmez; onları aynı biçim altında düzenleyerek sanki tek bir bedensel uzantının çoğaltılmış parçalarıymış gibi algılanabilir hale getirir. Üniformanın gücü tam da bu çift katmanlı yapıda yatar: ontik düzeyde çoğulluk sürerken estetik düzeyde birlik kurulur. Her beden ayrı kalır, fakat görünüş ortaklaşır; her özne kendi tekilliğini taşır, fakat kurumsal temsil içinde kişisel farkların görünürlüğü azalır. Bu nedenle üniforma yalnızca aidiyet simgesi değildir, birey ile kolektif arasındaki gerilimi biçimsel olarak dengeleyen bir ara yüzdür. Toplumsal bütünlük burada bireylerin yok edilmesiyle değil, farklılıkların geçici olarak ortak bir görünüş rejimine sokulmasıyla üretilir; yani toplum ne tamamen bireylerin toplamına indirgenir ne de bireylerden kopuk aşkın bir varlık haline gelir. Üniforma, çoğulluğu koruyarak birlik görünümü üretir ve böylece kolektif varlığın estetik düzeyde nasıl mümkün hale geldiğini gösterir.                                                                                                                                     

Savunma

Savunma, olay ile özne arasındaki bağı tümüyle inkâr etmekten çok, bu bağın zorunlu ve kaçınılmaz olmadığını parçalayarak göstermeye çalışan mantıksal bir direnç biçimidir. Özne tehdidin ya da yıkım ihtimalinin gerçekliğini bütünüyle reddedemez; çünkü maruz kalabileceği sonuç maddi, psikolojik ya da toplumsal düzeyde fiilen mümkündür. Fakat bu sonucun gerçekleşmesini apodiktik bir zorunluluk olarak kabul etmek de gerekmez. Savunmanın açıldığı alan tam olarak bu iki uç arasındadır: tehlike gerçektir, ama tehlikenin sonucu zorunlu değildir. Böylece savunma, “bu bana zarar verebilir” önermesini “bu bana zorunlu olarak zarar verecektir” önermesinden ayırır ve öznenin hareket alanını bu ayrımın içine yerleştirir. Savunma mekanizmalarının ortak mantığı da burada belirir; amaç gerçekliği silmek değil, gerçekliğin özne üzerindeki nedensel hattını kesintisiz ve kaçınılmaz bir kader olmaktan çıkarmaktır. Eğer yıkım bilinci apodiktik doğruluk olarak kabul edilseydi savunmanın anlamı kalmazdı; eğer tehdit bütünüyle gerçek dışı sayılsaydı savunmaya ihtiyaç duyulmazdı. Dolayısıyla savunma, gerçek tehdit ile zorunlu sonuç arasındaki boşluğu koruma faaliyetidir. Olgusal dünyadaki her savunma eylemi de bu mantıksal örüntünün dışavurumudur: özne, olayın varlığını kabul ederken onun kendi varlığı üzerindeki sonucunu zorunluluktan olasılığa indirir ve tam da bu indirgeme sayesinde karşı koyabilir.                                                                                                                                                        

Suçlama

Suçlama, çok sayıdaki nedensel bağı tek bir öznenin üzerinde yoğunlaştırarak olayın merkezini belirleme işlemidir. Her suç, görünürde tek bir fail tarafından gerçekleştirilse bile, onu mümkün kılan nedenler çoğu zaman bireyi aşar; ekonomik yapı, toplumsal normlar, kurumlar, coğrafya, tarihsel koşullar, hatta kimi durumlarda iklim ve mekânsal çevre bile eylemin oluşumuna katkıda bulunabilir. Nedensellik bu kadar geniş bir alana yayıldığında fail bulanıklaşır ve olay, zihnin kolayca kavrayamayacağı kadar dağınık bir nedenler ağına dönüşür. Suçlama tam burada devreye girerek bu çoğulluğu daraltır: nedensel ağın tamamını açıklamasa da sorumluluğu belirli bir özne üzerinde merkezileştirir ve böylece karmaşık olayı yönetilebilir bir ölçeğe indirger. Bu nedenle suçlama yalnızca ahlaki ya da hukuki bir hüküm değildir; aynı zamanda dağınık nedenselliği tek bir kontrol edilebilir noktada yoğunlaştıran bilişsel bir regülasyon mekanizmasıdır. Toplum bütün nedenleri ortadan kaldıramaz, tarihsel ve yapısal koşulları tek seferde değiştiremez; fakat faili adlandırabilir, yargılayabilir ve cezalandırabilir. Böylece suçlama, olayın gerçek nedensel çoğulluğunu kısmen askıya alarak eyleme müdahale edilebilir bir merkez üretir. Fail bu anlamda yalnızca suçu gerçekleştiren kişi değil, dağıtılmış nedenlerin üzerinde toplandığı işlevsel odaktır; suçlama ise nedenselliği hakikaten tekilleştirmekten çok, onu zihinsel ve toplumsal olarak işlenebilir hale getiren bir merkezileştirme tekniğidir.                       

Af

Af, geçmişte gerçekleşmiş bir olayı silmeden, o olayın gelecekte sonuç üretmeye devam etme kapasitesini askıya alan zamansal bir kesme işlemidir. Geçmiş değiştirilemez; olmuş olan, olmuş olma statüsünü korur. Fakat bir olayın varlığı ile etkilerinin sürmesi aynı şey değildir: olay tekil gerçekliği içinde geçmişte kalabilirken, suçluluk, öfke, yaptırım, intikam ya da borç biçiminde geleceğe doğru nedensel uzantılar üretmeye devam edebilir. Af tam olarak bu ayrımı hedefler; olayın kendisini inkâr etmez, onun geleceğe uzanan etki zincirini durdurur. Bu bakımdan af, geçmişi yeniden yazan değil, geçmiş ile gelecek arasındaki nedensel iletimi yeniden düzenleyen bir operatördür. Affedilen olay bellekte varlığını korur, fakat artık her yeni ilişkiyi belirlemek zorunda değildir; böylece olay, sürekli etkileşim üreten aktif bir merkez olmaktan çıkarılıp kendi tekilliğine geri çekilir. Bu anlamda af, olayı sonuçlarından arındırarak onu etkileşimsel varoluştan bağımsız varoluşa yaklaştırır: “olmuş olan” kalır, fakat “olmaya devam eden” olmaktan çıkar. Bellekteki konumu da buna paralel biçimde değişir; geçmiş artık bugünü sürekli yeniden biçimlendiren etkin bir kuvvet değil, varlığı kabul edilmiş fakat nedensel ayrıcalığı kaldırılmış bir kayıt haline gelir. Dolayısıyla af, unutmak değil, hatırlanan şeyin gelecek üzerindeki hükümranlığını sona erdirmektir.                                                                                                  

Dokunulmazlık

Dokunulmazlık, özneyi ortak gerçeklik düzeninin dışına çıkarmadan, o düzen içinde üretilen bazı sonuçların ona ulaşmasını yapısal olarak engelleyen seçici bir yalıtım mekanizmasıdır. Buradaki temel ayrım, varlık alanından muaf olmak ile sonuçlardan muaf olmak arasındadır: dokunulmaz kişi aynı hukuki, siyasal ya da toplumsal gerçekliğin içinde kalır, aynı olaylara maruz kalır ve aynı düzenin parçası olmayı sürdürür; fakat belirli nedensel zincirler onun üzerinde olağan biçimde tamamlanamaz. Bu nedenle dokunulmazlık, gerçeklikten kopuş değil, gerçekliğin sonuç dağıtımında kurulan kontrollü bir asimetridir. Aynı eylem bir özneye yaptırım olarak geri dönerken diğerine ulaşamıyorsa, farklı iki gerçeklik değil, tek bir gerçeklik içinde farklılaştırılmış sonuç rejimleri vardır. Dokunulmazlığın yapısal işlevi de tam burada belirir: öznenin içinde bulunduğu düzenle bağını korurken, o düzenin bazı etkilerini sınırda keser. Böylece dokunulmazlık, kişiyi olaylardan değil, olayların belirli sonuçlarından ayırır; varlığı ortak düzlemde bırakırken nedensel erişimi seçici biçimde bloke eder. Bu anlamda dokunulmazlık, ayrıcalığın en saf biçimlerinden biridir: özne herkesle aynı dünyada kalır, fakat dünyanın bazı sonuçları ona aynı şekilde ulaşmaz.                                                                                          

Yetki

Yetki, bir eylemin içeriğini belirlemekten önce, o eylemi kimin meşru biçimde gerçeklik alanına sokabileceğini belirleyen toplumsal eşiktir. Her öznenin her tür eylemi eşit derecede gerçekleştirme hakkına sahip olduğu bir düzlem, eylemler arasında işlevsel ayrım bırakmayacağı için toplumsal düzeni hızla kaotikleştirir; çünkü sorun yalnızca ne yapıldığı değil, kimin hangi eylemi hangi konumdan gerçekleştirebildiğidir. Toplum bu belirsizliği, eylem türlerini kategorilere ayırarak ve her kategori için belirli öznelere erişim hakkı tanıyarak çözer. Yetki tam olarak bu erişim mimarisinin adıdır: bazı eylemler herkese açıkken bazıları yalnızca belirli görev, statü, kurum ya da roller üzerinden gerçekleştirilebilir. Böylece eylemin mümkün olması ile meşru olması birbirinden ayrılır; fiziksel olarak yapılabilir olan bir şey, yetki bulunmadığında toplumsal gerçeklik içinde geçerli sayılmaz. Yetki bu nedenle yalnızca izin değildir, eylemin toplumsal varlık kazanmasının ön-koşuludur. Bir karar, emir, imza ya da müdahale aynı içerikle üretilebilir; fakat onu gerçekleştiren öznenin yetkisi yoksa eylem kurumsal gerçeklikte eksik kalır. Bu anlamda yetki, toplumsal alanı eylem kategorilerine bölen ve her kategorinin gerçekliğe hangi özne üzerinden gireceğini belirleyen bir filtreleme düzenidir; düzeni sağlayan şey de eylemlerin azaltılması değil, onların kimler tarafından geçerli biçimde gerçekleştirilebileceğinin önceden sınırlandırılmasıdır.                                                                                 

Rütbe

Rütbe, benzer varlıklar arasına dikey fark sokarak sıradan çoğulluğu hiyerarşik bir düzene dönüştüren epistemik bir düzenleme aracıdır. Yatay düzlemde yan yana bulunan bireyler, işlevler ya da konumlar kendi başlarına yalnızca çoğulluk üretir; rütbe ise bu çoğulluğu yukarı–aşağı eksenine yerleştirerek aralarındaki farkı yalnızca niceliksel değil, anlam bakımından da derinleştirir. Böylece aynı kurumun, ordunun, bürokrasinin ya da toplumsal yapının üyeleri birbirine benzer varlıklar olarak kalırken, aralarına yerleştirilen dereceler sayesinde farklı ağırlık, yetki ve görünürlük düzeyleri kazanır. Rütbenin işlevi tam da burada ortaya çıkar: gerçekliğin kendisinde zorunlu olarak bulunmayan dikeyliği, zihinsel ve kurumsal bir sınıflandırma yoluyla üretir. Evrenin lineer akışı ve yatay birlikte-bulunuşu, rütbe sayesinde katmanlı ve derinlikli bir düzene çevrilir; böylece özne yalnızca “kim kimdir?” sorusuna değil, “kim kimin üstünde ya da altında yer alır?” sorusuna da cevap verebilir. Bu nedenle rütbe, farkı yaratmaktan çok farkı yönlendirir ve görünür hale getirir; benzerlik içindeki küçük ayrımları büyüterek onları hiyerarşik anlam taşıyan konumlara dönüştürür. Sonuçta rütbe, yatay çoğulluğun bilişsel belirsizliğini dikey bir şemaya çevirerek toplumsal ve kurumsal gerçekliği daha okunabilir, daha yönetilebilir ve daha öngörülebilir hale getirir.                                                                                                

Ünvan

Ünvan, geçmişte gerçekleştirilmiş eylemleri kapanmış olaylar olmaktan çıkarıp kişinin şimdiki varlığına sürekli eşlik eden ikinci bir kimlik katmanına dönüştürür. Bir eylem normalde zaman içinde olup biter; fakat ünvan, o eylemin sonucunu öznenin mevcut toplumsal varlığına bağlayarak geçmişi şimdi içinde etkin tutar. Böylece “doktor”, “profesör”, “şampiyon”, “komutan” ya da benzeri adlandırmalar yalnızca kişinin ne yaptığını bildirmez, geçmişte kazanılmış bir edimi bugünkü varoluş biçiminin kalıcı bileşeni haline getirir. Bu nedenle ünvan, eylemin zamansal değerini genişleten bir operatördür: başarı ya da işlev tek bir ana kapanmaz, öznenin sonraki karşılaşmalarına, algılanma biçimine ve toplumsal konumuna taşınır. Geçmiş burada bellekte saklanan pasif bir kayıt olmaktan çıkar ve şimdiki benliğin yorumlanma koşullarından biri haline gelir. Bu anlamda ünvan, Dasein’ın tarihsel kuruluşuna da katkı sağlar; kişi yalnızca şu anda bulunan bir varlık değil, geçmiş eylemlerini kendi mevcut varoluşuna taşıyan zamansal bir bütünlük olarak görünür. Ünvanın yaptığı şey tam olarak budur: olmuş olanı geride bırakmak yerine, onu kişinin şimdiki varlığına eklemleyerek geçmişi kimliğin yaşayan bir katmanına dönüştürmek.                                                                                                                                                  

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow