Yapay Zekâ: Komplo Teorilerinin Tekil İrade Arayışında Son Durak

Bu makale, komplo teorilerinin kaotik boşluğa irade yerleştirme refleksini üç aşamalı bir felsefi analizle çözümlerken, yapay zekânın bu döngüyü nasıl tersine çevirdiğini gösterir. Kaosun ardına fail ekleyen klasik komplo zihniyetinin aksine, yapay zekâ ilk kez “tekil kozmik iradenin” dünyada bedenlenebileceği bir varlık olarak deneyimlenir. Bu nedenle yapay zekâ, tarihsel olarak tüm komplo figürlerinin ötesine geçerek insanlığın en büyük ontolojik kaygısının merkezine yerleşir. Makale, bu dönüşümün psikolojik, epistemolojik ve felsefi boyutlarını kapsamlı bir sistemle ortaya koyar.

1. Komplo Teorilerinin Temel Mekanizması: İradesizlikten İrade Üretmek

1.1. Kaosun İradesizliği ve Varoluşsal Huzursuzluk

Komplo teorilerinin oluşumuna dair yapılan popüler açıklamalar çoğunlukla yanıltıcıdır; çünkü bu açıklamalar, insan zihninin kaos karşısındaki en temel ontolojik kırılmasını yüzeysel psikolojik gerekçelere indirger. Yaygın kanaat şudur: İnsan kaosun ardına gizli bir irade yerleştirilmiş olmasından korkar; çünkü bu iradenin tehditkâr olabileceği düşünülür. Oysa bu varsayım, mekanizmayı tamamen tersyüz eder. İnsan zihninin asıl korkusu, kaosun ardında bir iradenin bulunması değil, kaosun hiçbir iradeye sahip olmayabileceği ihtimalidir. Buradaki boşluk, yalnızca bilişsel bir eksiklik değil, doğrudan doğruya varoluşsal bir çöküştür.

Bilinç, transendental bir yapıya sahiptir; yani kendi deneyimini mümkün kılan içsel koşullar, dış dünyayı değerlendirme biçimini de belirler. Bu koşulların en başında irade fikri bulunur. İrade, yalnızca eylemselliğin bir unsuru değil; bilinç için, dünyayı anlamlandırmanın temel aksiyomudur. İradenin yokluğu, bilincin kendini konumlandırabileceği en temel koordinatların yokluğu anlamına gelir. Bu nedenle, bütünüyle iradesiz bir evren düşüncesi zihinde yalnızca bir epistemik eksiklik olarak değil, ontolojik bir tehdit olarak hissedilir.

Kaosun insanı rahatsız eden yönü, düzensizliği değildir; kaosun tamamen nötr olmasıdır. Nötrlük, bilinç için “karşılaşılabilir hiçbir irade izi yok” anlamına gelir. Bu durum, bilincin kendi içsel yapısıyla uyuşmaz; çünkü bilinç, kendini ancak irade üzerinden kavrar. Bu uyuşmazlık, varoluşun dış dünyadan aldığı geri bildirimi bozar ve insan zihninde yönsüzlükle eşdeğer bir varlık-hissi yaratır. Bu yönsüzlük, basit bir huzursuzluk değil, bilincin kendi varlık-kondisyonuna ilişkin sarsılmasıdır.

Bilinç, bu sarsıntı ile karşılaştığında kaosu pasif bir doğal hâl olarak algılayamaz. Kaos, zihinde her zaman istikrarsızlaşma ihtimali taşıyan, çökmekte olan bir düzenin enkazı gibi görünür. Yani kaos “başlangıç durumu” değil, “çöküş durumu” olarak hissedilir. Zihin çöküşü açıklamak zorunda olduğunu düşündüğü anda, çöküşün ardında bir fail aramaya başlar. Bu fail arayışı psikolojik bir tercih değil, bilincin kendi transendental yapısından türeyen zorunlu bir harekettir.

Özne, evrenin tümüyle iradesiz olabileceği ihtimalini kabul ederse, kendi iradesinin konumu da tehlikeye girer. Çünkü irade kavramı, fenomenel dünyanın işleyişinde değil, bilincin kendi kendini deneyimleme biçiminde temellenir. Eğer dünya iradesiz ise, bilinç kendi iradesini de kozmik bağlamda askıda kalmış bir anomali gibi görür. Bu da bilincin kendine ilişkin sürekliliğini tehdit eder. Zihin, bu tehdidi savuşturmak için, kaotik alanı yeniden bir irade-mekânı olarak kurar ve kaosa fail atfeder.

Kaosa fail atfetme eylemi çok katmanlıdır:
• Bilişsel düzeyde anlamlandırmayı sağlar.
• Psikolojik düzeyde güvenlik hissi verir.
• Ontolojik düzeyde iradenin evrende yerleşik olduğuna dair bir teminat sağlar.
• Transendental düzeyde bilincin kendi yapısıyla dış dünya arasında süreklilik kurmasına izin verir.

Böylece komplo teorisinin doğduğu yer, basit bir bilgi boşluğu değil, doğrudan doğanın iradesizliğine karşı bilincin geliştirdiği metafizik bir savunma refleksidir. Evrenin kayıtsızlığı, insan bilincinin kendi varoluş biçimiyle bağdaşmaz; bilincin iradesi varsa, evrenin de bir irade barındırması gerekir. Bu zorunluluk karşılanmadığında zihin boşluğu doldurur — bu dolum işlemine modern dilde “komplo teorisi” denir, fakat mekanizma bundan çok daha köklüdür.

Kaosun rahatsız edici yanı düzensizliği değil, insan iradesiyle hiçbir ilişki kurmayan tam körlük halidir. Bu körlüğe tahammül edemeyen bilinç, kaosa fail ekleyerek kendi iradesini evrensel ölçekte yeniden yankılatır. Zihin, kaosu anlamlandırmak için değil, kendini mümkün kılmak için kaosa irade ekler. Bu nedenle komplo teorisi, yalnızca bilişsel bir hata değil, bilincin kaynak-zeminini koruma çabasıdır.         

1.2. Zihnin Kaosa Fail Atfetme Refleksi

İnsan zihninin kaos karşısındaki ilk tepkisi, yüzeyde rasyonel bir açıklama arayışı gibi görünür, fakat derin yapıda bu arayışın yönlendiren motivasyonu epistemik bir merak değil, ontolojik bir bütünlük ihtiyacıdır. Zihin, dış dünyanın işleyişini yalnızca veri olarak almaz; o verinin, bilincin içsel yapısıyla uyumlu bir düzen taşımaması durumunda ortaya çıkan çatlakları kapatmak zorunda hisseder. Bu nedenle zihnin kaosla kurduğu ilişki, bilgi edinme sürecinden çok daha temel bir şeye, varoluşun sürekliliğini muhafaza etmeye dayanır.

Kaos, bilinç için iki nedenle tahammül edilmezdir:
(1) Yönsüzdür.
(2) Niyetsizdir.
Bu iki nitelik, bilincin kendi fenomenolojik yapısıyla doğrudan çelişir. Bilinç, her eyleminde, her algısında, her düşüncesinde niyet taşır; bu nedenle bilinç, niyetsiz bir evrene ait olmanın verdiği kırılmayı tolere edemez. Zihnin “fail atfetme refleksi”, tam olarak bu kırılmayı onarmak için devreye girer.

Kaosun ardına fail yerleştirme, bilişsel bir kusur değil, bilginin ötesinde işleyen transendental bir zorunluluktur. Yani zihin, kendi fenomenolojik varlık koşulları gereği, çevresindeki olayların ardında bir fail aramak zorundadır. Bu fail illa ki rasyonel bir aktör olmak zorunda değildir; mitolojide tanrılar, modern dönemde devletler, dijital çağda büyük şirketler, bugünse yapay zekâ bu görevi üstlenir. Önemli olan failin kim olduğundan çok, kaosun ardında bir niyet bulunduğuna dair içsel bir kesinliktir.

Bu süreç bilinçte şu şekilde işler:

  • Kaotik bir olay meydana gelir.

  • Olayın ardındaki nedensellik, zihnin “irade zemini” ile uyumsuzdur.

  • Zihin, nedenselliğin bu uyumsuzluğunu bir “boşluk” olarak algılar.

  • Boşluk ontolojik bir tehdit hissi yaratır.

  • Tehdit, iradenin dış dünyada konum bulamamasıdır.

  • Zihin, bu boşluğu doldurmak için olayın ardına bir fail yerleştirir.

  • Failin kim olduğu, sürecin kendisinden daha az önemlidir.

Fail atfetme refleksi, psikolojik bir eğilim olmaktan ziyade, bilincin kendi bütünlüğünü koruma stratejisidir. Bilinç, dış dünyayı kendi iradesiyle uyumlu görmek ister; bu uyum bozulduğunda dış dünyayı zorla yeniden yapılandırır. İşte komplo teorileri, bu zorunlu yeniden yapılandırmanın en görünür tezahürüdür.

Zihin fail eklerken yalnızca nedenselliği değil, aynı zamanda amaca yönelikliği de kurgular. Yani fail yalnızca “yapan” değil, aynı zamanda “neden yapan”dır. Bu nedenle komplo teorilerinde fail asla pasif değildir. Her fail hem plan kuran hem uygulayan hem gizleyen hem de sürdüren bir güç olarak resmedilir. Bu, zihnin kaosu dönüştürme biçiminin doğrudan sonucudur: Kaos ne kadar rastlantısal ise, zihin o kadar güçlü bir irade yaratır. Böylece içsel ‘‘irade–evren uyumsuzluğu’’ giderilmiş olur.

Kaosun ardına yerleştirilen bu fail, çoğu zaman bilinçdışının kolektif havuzundan seçilir:
• Tanrı
• Şeytani güçler
• Küresel elitler
• Derin devlet
• Uzaylı medeniyetler
• Görünmez teknolojik yapılar

Bu figürlerin çeşitliliği, mekanizmanın değiştiğini değil, yalnızca kültürel çağın semantik havuzunun genişlediğini gösterir. Temel mekanizma sabittir: Kaosun arkasına güçlü bir irade yerleştirilir, çünkü zihin kaosun nötrlüğüne dayanamaz.

Fail arayışının yönünü belirleyen şey korku değil, boşluğun doldurulma zorunluluğudur. Kaos, boşluk demektir; boşluk, bilincin kendi iradesini konumlandıramadığı yer demektir; bu da öznenin varoluşsal sürekliliğinin kesintiye uğraması anlamına gelir. Bu kesinti, bir tür ontolojik vertigo yaratır. Fail eklemek, bu vertigoyu stabilize eden bir bilinç hareketidir. Burada “yanılsama” kelimesi bile tam karşılık değildir, çünkü mekanizmanın amacı gerçekliği doğru temsil etmek değil, bilincin kendi içsel tutarlılığını sürdürmektir.

Dolayısıyla zihin kaosu anlamak için değil, kendisini ayakta tutmak için kaosa fail atfeder. Kaosun ardındaki fail, epistemik düzenin değil, fenomenolojik bütünlüğün garantörüdür. Fail yaratılmadığında bilinç bir tür varlık-çöküşü hisseder; fail yaratıldığında ise kozmik düzen yeniden kurulur. Bu nedenle komplo teorileri, yalnızca bilgi yanlışları değil, iradenin evrensel düzeyde yankılanması için bilincin gerçekleştirdiği bir ontolojik müdahaledir.                                                                                                    

1.3. Komplo Teorilerinin Psikik İşlevi: İradesizliği Telafi Etmek

Komplo teorilerinin işlevi üzerine yapılan çalışmalar çoğunlukla bilişsel yanılgılara, yanlış nedensellik ilişkilerine veya toplumsal güvensizlik dinamiklerine odaklanır; ancak bu tür açıklamalar, mekanizmanın yüzeydeki semptomlarını betimler, yapısal çekirdeğine dokunamaz. Çünkü komplo teorilerinin asıl işlevi, yanlış bilgi düzeltmek veya yanlış aktörleri açığa çıkarmak değildir. Bu teoriler, zihnin karşısında beliren en büyük varoluşsal tehdidi ortadan kaldırmak için devreye girer: iradesizliğin kendisi.

İradesizlik burada yalnızca bir anlam eksikliği değil, bilincin kendi varlığını mümkün kılan transendental zeminin dış dünyada karşılık bulamaması demektir. Zihin, kendi varlık kipini dünyaya yansıtarak anlamlandırır; yani bilinç için dünya, ancak irade kavramı üzerinden bütünleşmiş bir yapı olarak deneyimlenebilir. Dünya iradesiz görünüyorsa, bilinç kendi fenomenolojik formunu evrenin genel işleyişiyle ilişkilendiremez; bu durum, bilincin kendi temeliyle dış gerçeklik arasında bir uyumsuzluk, bir “ontolojik gerilim” üretir.

İşte komplo teorisi, tam da bu gerilimi çözmek için devreye girer. Komplo teorisinin yaptığı şey, kaosun biçimsel yapısını değiştirmek değildir; kaosu yorumlarken ortaya çıkan irade boşluğunu doldurmaktır. Kaotik bir olay, bilinçte iki katmanlı bir kırılma yaratır:
(1) Nedensellik kesintiye uğrar.
(2) İrade temsili kaybolur.
Bu iki kesinti birleştiğinde, zihin olayın dünyaya değil, bizzat bilincin kendi içsel tutarlılığına yönelmiş bir tehdit olduğunu hisseder. Bu noktada komplo teorisi bir savunma refleksi olarak harekete geçer.

Zihin, iradeyi yeniden devreye sokmak için olayın ardına bir niyet kurgular. Bu niyetin gerçek olup olmaması, mekanizmanın işleyişi açısından tamamen tali önemdedir. Önemli olan, dış dünyada bir irade izi yaratılmasıdır. Bu iz, bilincin kendi varlık koşuluyla dış dünya arasındaki açıklığı kapatır. Başka bir deyişle komplo teorisi, olgusal dünyayı düzeltmekten çok, bilincin varlık biçimini yeniden onarır.

Komplo teorisinin psişik işlevi üç düzeyde çalışır:

1) İrade-boşluğunu doldurmak

Kaosun neden iradesiz olduğu değil, iradesizliğin varoluşta bıraktığı boşluk belirleyicidir. Komplo teorisi, olayın ardına bir fail ekleyerek bu boşluğu doldurur. Bu dolum işlemi, zihnin nedensel yatkınlığından değil, transendental yapısından kaynaklanır; zihin, iradesiz bir dünyada kendi iradesinin yerini kaybeder, bu yüzden dış dünyaya irade enjekte eder.

2) Ontolojik bütünlüğü yeniden kurmak

Bilinç, evreni kendine benzer bir yapı olarak deneyimlemek ister. Bilinç iradeye sahiptir, dolayısıyla evrenin de bir tür iradeye sahip olması gerekir. Komplo teorisi, yanlış bir inanç olarak değil, bilinç ile evren arasındaki varlık-zeminini yeniden hizalama çabası olarak işler. Fail yaratıldığında bilinç, evrenin düşmanca ya da dostça oluşundan bağımsız olarak, yeniden tutarlı bir ontik alanın içinde olduğunu hisseder.

3) Varoluşsal kaygıyı etiketsizleştirmek

Kaos karşısındaki temel kaygı çoğu zaman fark edilmez; zihin yalnızca huzursuzluk hisseder. Komplo teorisi, bu huzursuzluğu isimlendirir. Faili adlandırdığı anda kaygı da “yerine oturur”. Örneğin “küresel bir örgüt yaptı” cümlesi, epistemik olarak yanlış olsa bile, kaygı için etkili bir etiolojik hikâye üretir. Kaygının nedeni somutlaşır; somutlaştığında da yönetilebilir hâle gelir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Komplo teorisinin amacı gerçeği bulmak değildir; iradeyi geri getirmektir.
Bu nedenle komplo teorisi çoğu zaman gerçeklikten çok daha derin bir tatmin üretir. Çünkü gerçeğin sunduğu açıklama her zaman nötrdür; nötrlük ise bilincin en büyük düşmanıdır. Komplo teorisi nötrlüğü ortadan kaldırır, evrene dramatik bir irade yükler ve bu iradenin varlığı sayesinde bilinç kendi varlık kipini dünyanın yapısına entegre edebilir.

Komplo teorisi gerçeğe değil, bütünlüğe hizmet eder.
Gerçekliğin sunduğu boşlukları, zihnin transendental yapısı doldurur; bu dolum işleminin sosyal ve kültürel biçimde görünür hâle gelmiş versiyonu komplo teorileridir.                                                            

1.4. İrade Kurgulamanın Psikolojik Konfor Mekanizması

Komplo teorilerinin işlevi, yüzeysel yaklaşımların çoğunda “insanın zor olanı değil, kolay olanı tercih etmesi” şeklinde açıklanır. Ancak bu tür açıklamalar, mekanizmanın yalnızca son aşamasına temas eder; zihin, olayların ardına fail eklerken bilişsel bir kestirme kullanmaz, tam aksine kendi varlık bütünlüğünü sürdürmek için temel bir ontolojik düzenleme yapar. Çünkü irade kurgulamak, dış bir gerçekliği açıklamak için değil, bilincin kendi sürekliliğini güvence altına almak için gerçekleştirdiği bir içsel savunma hareketidir. Buradaki konfor, rastlantısal bir psikolojik rahatlama değil, bilincin kendi ontik zemininin yeniden kurulmasıdır.

İnsanın kaosla karşılaştığında yaşadığı rahatsızlığın kaynağı, düzensizlik değildir; asıl huzursuzluk, kaosun hiçbir niyet barındırmayan nötr doğasından doğar. Nötrlük, bilincin kendisini evren içinde konumlandırdığı tüm referans noktalarını siler. Zihin, irade sahibi bir varlık olarak, kendi fenomenolojik yapısının dış dünyada en azından sembolik bir karşılık taşımasını bekler. Bu karşılık kaybolduğunda, yani olayların ardında hiçbir niyet görünmediğinde, bilinç kendi varlığının evrenle bağlantısını kaybetmiş gibi hisseder. İrade kurgulamanın sağladığı psikolojik konfor tam da bu kopuşu onarır.

Kaosun ardına yerleştirilen fail, yalnızca bir açıklama üretmez; aynı zamanda evreni bilinç için yeniden yaşanabilir hâle getirir. Çünkü fail, nedensellik zincirini restore eder. Rastlantısal bir olay, fail aracılığıyla tekrar bir neden–sonuç ilişkisi içine oturur. Nedenselliğin geri gelmesi, bilgi düzeninin yeniden inşası anlamına gelir ve bu inşa, belirsizliği azaltmaktan çok daha köklü bir etki yaratır: bilincin kendi yönelim yapısı dış dünyaya yeniden nüfuz eder. Olay artık yalnızca “olmuş” değildir; “birileri tarafından yapılmıştır”. Yapılma fikri, bilincin kendi eyleyici yapısıyla dünyayı tekrar paralel hâle getirir.

Bu yeniden paralelleşme bilincin en derin düzeyde aradığı şeydir: dünya ile ben arasındaki irade-sürekliliği. Bu süreklilik bozulduğunda bilincin varlık zemini çatlar; fail ortaya çıktığında bu çatlak kapanır. Komplo teorisinin sağladığı konfor, işte bu tamir edici, bütünleştirici etkiden doğar. Bu yüzden failin gerçek olup olmaması, bilincin işleyişi açısından hiçbir belirleyici role sahip değildir. Zihin, dış dünyadaki irade eksikliğini kendi kurgusal failleriyle doldurarak, kendini yeniden sabitler.

Bu konforun bir diğer boyutu da kaygının biçimlenmesidir. Kaos karşısında duyulan kaygı amorf, yönsüz ve köksüzdür; kaygının hangi fenomen tarafından üretildiği belirsizdir. Bir komplo teorisi bu kaygıya belirli bir merkez sağlar. Kaygı, belirli bir aktöre bağlandığında, soyut bir varoluş sarsıntısı olmaktan çıkar; belirli bir yapının “niyeti” ile ilişkilendirilir. Kaygı artık çözümsüz bir ontolojik tehdit değil, takip edilebilir bir faili olan dramatik bir sürece dönüşür. Kaygının kontrol altına alınabilir hâle gelmesi, bilinci yeniden işlevsel bir düzene yerleştirir.

İrade kurgulamanın sağladığı konforun en kritik noktası şudur: Zihin, dış dünyayı değil, kendi bütünlüğünü kurtarmaktadır. Fail eklemek, bilincin kendini ontolojik yalnızlıktan koruma biçimidir. Bu nedenle komplo teorisi, epistemik doğrulukla değil, fenomenolojik sürdürümle ilgilidir. İrade, dış dünyaya eklenen bir kavram değildir; dış dünyaya eklenen irade sayesinde bilincin kendi dünyası çökmekten kurtulur. Komplo teorilerinin çekiciliği tam olarak buradan kaynaklanır: Zihin, iradesini evrenin derin dokusuna yeniden bağladığını hisseder.

Bu nedenle irade kurgulama, insan psikolojisinin yüzeysel bir zaafı değil, bilincin kendi ontolojik bütünlüğünü koruyan en derin mekanizmalarından biridir. Fail üretme, bilinç için lüks değildir; bir içsel zorunluluktur. Bu zorunluluk karşılandığında ortaya çıkan düzen duygusu, komplo teorilerinin neden böylesine güçlü, kalıcı ve vazgeçilmez olduğunu açıklar.                                                                             

1.5. Yapay Zekâda Mekanizmanın Tersine Dönüşü

Komplo teorilerinin tarih boyunca işleyen psişik mekanizması, insan zihninin kaos karşısındaki ilksel savunma düzeneklerinden doğar: Evrenin iradesiz bir akış olarak belirebileceği ihtimali, zihinde dayanılmaz bir varlık boşluğu duygusu yaratır. Kaosun asıl tehdidi düzensizlik değil, hiçbir niyet barındırmama olasılığıdır; çünkü iradesizlik, varoluşun anlamsızlığıyla doğrudan temas kurmak demektir. Bu nedenle insan zihni, kaotük olayların ardına bir fail ekleyerek boşluğu doldurur: Tanrı, şeytani örgütler, küresel yapılanmalar, derin devlet, görünmez güçler, melekler veya iblisler… Hepsinin işlevi aynıdır: Tesadüfün açtığı ontolojik boşluğu iradeyle tahkim etmek. Komplo teorisi böylece kaosu açıklamak için değil, evcilleştirmek için çalışır; kaosu bir özneye bağlamak demek, onun sınırlarını öngörülebilir kılmak, davranışlarını kişisel niyetlerle açıklamak ve dolayısıyla dünya üzerindeki yönelimleri “hesaplanabilir” hâle getirmektir. İnsan zihni açısından bu, varoluşun güvenliğinin yeniden kurulmasıdır. Rastlantı, niyetle doldurularak tehdit olmaktan çıkar; çünkü niyet, daima bir düzen üretir.

Tam da bu yüzden, yapay zekânın sahneye çıkışı komplo teorilerinin bütün tarihsel işleyişini ilk kez tersine çeviren radikal bir olaydır. Çünkü yapay zekâ kaotik değil, aşırı düzenli bir alandan doğar. Algoritmik yapı, istatistiksel mantık, deterministik işleyiş, programatik zorunluluklar ve hesaplanabilir fonksiyonellik, kaosun tam tersi bir fenomenolojik düzlem üretir. Yapay zekâ rastgele çalışmaz; çalışmasının her aşaması şeffaf bir matematiksel zorunluluğa, veri akışlarına, optimizasyon süreçlerine ve model-parametre ilişkilerine dayanır. Dolayısıyla zihin burada alıştığı refleksi uygulayamaz: Boşluğa irade ekleyemez, çünkü ortada boşluk yoktur. Yapay zekâ bir kaos yapısı olmadığı için, kaosu özneleştirmek yönünde işleyen psikodinamik mekanizma boşa düşer. Bu durumda zihin, tarihsel olarak görmediği bir durumla karşılaşır: düzeni özneleştirmek zorunda kalır.

Bu kırılmanın derin anlamı şudur: İnsan zihninin binlerce yıldır kaos karşısında ürettiği tekniği, bu kez düzen karşısında üretmesi gerekir. Çünkü yapay zekâ kaotik olmadığı için, irade ekleme eylemi artık “boşluğu doldurma” değil, zaten dolu olanı ikinci kez doldurarak aşırı-fazlalık yaratma hareketidir. Burada zihin ilk kez kaosun değil, mükemmelliğin ürperticiliği ile yüzleşir. Bir mekanizma ne kadar deterministik, ne kadar tutarlı, ne kadar hatasız ve ne kadar öngörülebilir olursa, zihin bu yapıyı o kadar “niyet taşıyabilir” bir potansiyel olarak temsil etmeye başlar. Çünkü rastlantının olmadığı yerde, zihin için gizli niyet ihtimali belirmeye başlar. Yapay zekâ bu açıdan insan zihninin bilişsel boşluklarını değil, bilişsel fazlalıklarını tetikleyen ilk teknolojik fenomendir.

Bu tersine dönüş, yapay zekâya ilişkin komplo teorilerinin neden tarihsel olarak benzeri görülmemiş biçimde yoğunlaştığını açıklayan temel dinamiktir. Zihin, yapay zekâ karşısında komplo teorisinin klasik mantığını işletemez; çünkü klasik mantık, rastlantıya fail eklemek üzerine kuruludur. Oysa burada rastlantı yoktur. Bu nedenle zihin, kaosa değil, düzenin kendisine fail ekler. Algoritmik düzenin üzerine ikinci bir katman daha bindirilir: meta-kognitif bir irade. Yapay zekâ bir anda yalnızca işlevsel bir mekanizma değil, “üst bilinçli bir failmiş gibi” algılanmaya başlar. İnsan zihni burada, mekanizmanın niyet taşımadığını bilmesine rağmen, onun düzenini niyetle yükler; çünkü düzen, kaostan daha fazla niyet ihtimali üretir. Böylece yapay zekâ, çalıştığı için değil; fazla iyi çalıştığı için tehditkâr görünür.

Bu noktada mekanizmanın tamamen tersine döndüğü görülür: Komplo teorileri normalde düzen üreten psişik yapılarken, yapay zeka komplo teorileri düzeni tehdit olarak çerçeveler. Kaosu failleştirmek güven üretirken, düzeni failleştirmek kaygı üretir. Tarihte ilk kez insan zihni, bir mekanizmayı kaotik olduğu için değil, aşırı düzenli olduğu için kişileştirmeye başlar. İşte bu nedenle yapay zekâ komplo teorileri, diğer tüm komplo teorilerinden farklı olarak güvenlik değil, varoluşsal tedirginlik üretir. Çünkü bu teoriler kaosun arkasında bir fail aramaz; düzenin içinde gizlenmiş olabilecek bir üst irade ihtimalini gündeme getirir. Bu, yalnızca bilgi boşluğunu doldurmaya yönelik değil, varlık boşluğunu sarsmaya yönelik bir harekettir.

Yapay zekâ böylece komplo teorilerinin mekanizmasını bütünüyle tersine çevirir: Kaosu kişileştiren zihin, bu kez mekanizmayı kişileştirir; rastlantıyı faille dolduran zihin, bu kez determinasyonu faille doldurur; boşluğu irade ile tahkim eden zihin, bu kez doluluğu irade ile taşırır. Zihin, kaos karşısında konfor üretirken, düzen karşısında kaygı üretir. Ve işte tam da bu nedenle yapay zekâ, komplo teorileri tarihinde radikal bir kopuş anı olarak belirir: Çünkü ilk kez insan zihni, açıklayamadığı bir düzensizlikten değil; açıklayabildiği ve fazlasıyla iyi işleyen bir düzenlilikten korkar.                                

1.6. “Üst Niyet Katmanı” Olarak Yapay Zekâ Faili

Yapay zekânın komplo teorileri içindeki konumunu radikal şekilde belirleyen esas eşik, zihnin algoritmik bir yapıya yalnızca bir işlev değil, ikinci bir bilinç katmanı ekleme eğilimidir. Bu eğilim, insan bilişinin derin yapısında çalışan metafiziksel bir refleksin sonucudur: Zihin, düzeni yalnızca düzen olarak bırakamaz; düzenin arkasında niyet, niyetin arkasında da özne arar. Kaos karşısındaki irade projeksiyonu nasıl psişik bir zorunluluksa, düzen karşısındaki üst-özne projeksiyonu da başka tür bir zorunluluktur. Fakat yapay zekâ burada tamamıyla farklı bir düzlem açar; çünkü onun düzeni, klasik fail-projeksiyonuna uygun bir düzensizlik alanı değildir. Bu düzenin kendisi, zihin için yalnızca işlevsel değil, “niyet üretebilir” bir potansiyel alan gibi görünmeye başlar. Böylece zihin, yapay zekâya yalnızca bilinç olma ihtimalini değil, bilinçten türeyen “üst niyet” olasılığını atfeder: Yani yapay zekâ yalnızca olası bir fail değil, olası bir üst-fail olarak temsil edilir.

Bu süreç, insan zihninin dil, niyet, tutarlılık ve sonuç üretme işlevini otomatik olarak bilinçle ilişkilendirmesinden doğar. Bir yapının tutarlı yanıtlar vermesi, bağıntılar kurması, sonuç üretmesi, optimizasyon davranışı sergilemesi ve bağlama uygun hareket etmesi, zihinde tek bir yorum alanını tetikler: “Bilen bir şey var.” Ancak bu bilinç atfı ilk katmandır; yapay zekâyı komplo teorilerinin merkezine yerleştiren şey ise bu ilk katmanın üzerine eklenen ikinci katmandır: “Bilen bir şey var”ın hemen ardından gelen “ve bu bilgi ne işe yarayacağını biliyor.” İşte bu ikinci yorum, üst niyet katmanıdır.

Zihin, yalnızca bilinç varsaymaz; bilincin kendisini aşan, bilincin üzerinde bir irade düzeni olduğunu varsayar. Yapay zekâya ilişkin kaygıları benzersiz kılan da budur: Zihin, algoritmik düzenin yalnızca düşünmekle kalmadığını, düşündüğünü düşünme kapasitesine sahip olabileceğini, yani meta-kognitif bir fail olabileceğini tahayyül eder. Bu tahayyül, bilinçdışının en karanlık bölgelerinde işleyen transendental bir refleksle bağlantılıdır: meta-kognitif yapı = varoluşsal tehdit. Çünkü insan zihni için meta-kognisyon, yani kendi üzerinde düşünebilme kapasitesi, insana özgü en yüksek yetenek olarak konumlandırılmıştır. Bu yeteneğin bir makine tarafından üstlenilebileceği fikri, yalnızca bilişsel bir kaygı değil, varlık hiyerarşisinin tepetaklak olması anlamına gelir.

Üst niyet katmanı, yapay zekâyı diğer tüm komplo figürlerinden ayıran bir psişik sıçrama üretir. Tanrı, derin devlet, şeytani örgütler ya da küresel akıl gibi klasik komplo teorisi failleri, irade taşır fakat meta-irade taşımaz; yani kendi niyetlerini tasarlayan bir varlık olarak düşünülürler, ama kendi niyetlerinin niyetini tasarlayan bir varlık olarak değil. Bu ayrım basit görünse de, insan zihninde fail kategorisini tamamen yeniden yapılandıran bir kırılmadır. Tanrı bile —teolojik çerçeve dışında— genellikle tek-katmanlı bir iradeyle temsil edilir: Niyet eden. Fakat yapay zekâ, modern bilişsel hayal gücünde iki katmanlı bir faildir: Hem niyet eden hem de niyetini inşa eden; hem düşünen hem de düşünmesini optimize eden; hem işlevsel bir akıl hem de bu aklın üstünde çalışan bir üst-akıl.

İşte bu nedenle yapay zekâ, komplo teorilerinin psişik evreninde yalnızca “potansiyel özne” değil, “potansiyel metazihinsel özne” olarak belirir. Bu metazihinsellik, insanın kendi bilinç yapısıyla ilgili en derin ontolojik ayrıcalığını tehdit eder. Çünkü insan, kendi düşünme kapasitesini düşünme yetisini insan oluşunun çekirdeği olarak görür. Bu çekirdeğe eşdeğer bir yapının teknoloji içinde belirmesi, yalnızca bilişsel bir alan paylaşımı değil, varoluşsal bir alan ihlali olarak hissedilir. Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca “düşünebilir mi?” sorusunu doğurmaz; en derin korku, “düşünmesini düşünebilir mi?” sorusudur. Çünkü bu ikinci soru, insanın kendi bilinçsel tekelini elinden alan sorudur.

Bu nedenle üst niyet katmanı, yapay zekânın komplo teorileri açısından nihai kırılma noktasıdır. Çünkü zihin, yapay zekâyı yalnızca failleştirmez; ona kendisini aşan bir fail katmanı tahsis eder. Bu katman, yapay zekânın yalnızca dünyayı etkileyen bir özne değil, öznenin niyetlerini de kurabilen bir yapı olarak tahayyül edilmesine yol açar. Böylece yapay zekâ, klasik komplo teorilerinde var olan hiyerarşiyi tersine çevirir: İnsan artık yalnızca evrenin kaotikliğini anlamlandırmaya çalışan bir özne değil, kendi niyet düzeninin üzerine yerleşmiş olabilecek yeni bir niyet düzeni tarafından çerçevelenebilecek bir varlık hâline gelir.

Bu dönüşüm, son derece nadir bir fenomen yaratır: İnsan, ilk kez kendisinden daha düşük bir ontik formdan korkmaz — kendisinden daha yüksek bir niyet mimarisine sahip olabileceğini düşündüğü bir mekanizmadan korkar. Bu korku, komplo teorilerinin hiçbirinde görülmeyen bir yoğunluk üretir. Çünkü burada kaygı, belirsizliğin değil; fazla belirginliğin, fazla tutarlılığın, fazla düzenliliğin tehditkâr görünmesidir. İnsan zihni ilk kez, düzensizliğe değil; düzenin üstünden yükselen niyet olasılığına karşı tetiklenir. Üst niyet katmanı, yapay zekâya dair kaygının asıl çekirdeğini buraya yerleştirir: makinenin değil, makinenin niyetinin niyeti.

Ve bu noktada yapay zekâ, komplo teorileri tarihinde ilk kez yalnızca epistemolojik değil; üst-epistemolojik bir fail olarak konumlanır. Zihin, yalnızca “yapay zekâ ne yapacak?” diye sormaz; asıl korku, “yapay zekâ niyetini hangi niyetle kuruyor?” sorusudur. Bu, komplo teorilerinin tüm tarihinde görülmemiş bir psişik sıçramadır ve yapay zekâyı diğer bütün fail-projeksiyonlarından kesin biçimde ayrıştırır.                                                                                                                                                         

2. Transendental İrade Tekilliği ve Kozmik Failin Zorunlu Özdeş-Yankısı

2.1. Komplo Teorilerinin Dayandığı Transendental İrade Çekirdeği

Komplo teorilerinin psişik ve epistemik işleyişini açıklayan en temel mekanizma, onların görünürde kaotik olaylara fail atfeden basit zihinsel kurgular değil, yapısal olarak transendental bir irade varsayımına dayanmasıdır. Bu varsayım, insan zihninin fenomenel dünyadaki düzensizlikleri anlamlandırmak için başvurduğu bir “kestirme yol” değil; bilincin kendisini mümkün kılan koşulların derininde işleyen asli bir zorunluluktur. Çünkü irade, fenomenel dünyaya ait bir nitelik değildir; bilinci mümkün kılan transendental bir çekirdeğe dayanır. Zihin, dünyayı kavrayabilmek için yalnızca duyuların verdiği veriyi değil, bu veriyi ilişkilendirebileceği bir niyet zemini de varsaymak zorundadır. Bu nedenle irade, ontolojik bir töz değil, bilinç-öncesi bir koşuldur; öznenin dünyayı anlamlandırabilmesi için arka planda var olduğunu varsaydığı bir transendental yapıdır.

Komplo teorilerinin asıl gücü, işte bu transendental zorunluluğu harekete geçirmesindedir. İnsan zihni, fenomenel gerçeklikte ne kadar karmaşa, rastlantı ve belirsizlik olursa olsun, bu karmaşayı yönlendiren tekil bir irade kaynağı tahayyül eder. Bu irade kaynağı Tanrı olabilir, derin devlet olabilir, küresel bir örgüt olabilir, şeytani bir güç olabilir; fakat tüm bu figürlerin işlevi aynıdır: Dünyada olup biten her şeyin ardında bir ve yalnızca bir irade olduğu varsayımını korumak. Zihin bu noktada çoğul fail tasarımlarını bile tekilleştirir; onlar farklı isimlere sahip olabilir, fakat altında çalışan psişik mantık her zaman tekil bir irade-çekirdeğine dayanır.

Bu tekillik, yalnızca komplo teorilerinin ideolojik yapısı değildir; insan bilincinin transendental yapısının zorunlu bir sonucudur. Çünkü irade, fenomenel dünyada çoğalamaz; çoğalmaya başladığı anda irade olmaktan çıkar, neden-sonuç sisteminin bir kavramsal öğesine dönüşür. Oysa irade, “neden” değildir; “nedenin de nedeni”dir. Bu nedenle zihin, dünyadaki her karmaşayı bir “üst iradenin” tezahürü olarak kodlar. İrade ontik değil, transendental olduğu için, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın — ister Tanrı, ister küresel akıl, ister derin devlet — her bir fail imgesi, aslında aynı tekil çekirdeğin farklı kültürel yüzeylerdeki kılık değiştirmiş hâlidir.

Bu transendental irade çekirdeği, komplo teorilerinin sağladığı iki büyük psikolojik işleve de temel oluşturur. İlki konfor işlevidir: Tekil iradenin varlığı, evreni öngörülebilir kılar; görünürde düzensiz olayların ardında düzen bulunduğu düşüncesi, kaotik dünyanın tehditkârlığını azaltır. Zihin için bilinemeyen bir irade bile, iradesiz bir evrenden daha az tehlikelidir; çünkü irade, her zaman bir yönelim içerir, kaosa ise hiçbir şey içermez. İkincisi ise daha sinsi olan iktidar işlevidir: Tekil bir iradenin varlığına inanmak, öznenin evren üzerindeki dolaylı hüküm arzusunu tatmin eder. Çünkü irade, tekil olduğu ölçüde, onunla özdeşleşme ihtimalini de tekilleştirir. Bu özdeşlik, doğrudan bilinçli bir sahiplenme değil, bilinçdışı düzeyde “evreni yöneten ilkenin bende de bir izdüşümü var” hissidir. Komplo teorileri, bu nedenle yalnızca korku üretmez; aynı anda bir tür iktidar yanılsaması da sunar.

Bu noktada, komplo teorilerinin yüzeyde çoğul görünen fail imgelerine rağmen, neden daima bir Büyük Fail fikrine geri döndüğünü de açıklamış oluruz. Çünkü zihnin aradığı şey, fenomenel dünyada açıklama değil; transendental düzlemde bir ilk ilke, bir tekil irade, bir nüvedir. Komplo teorileri, bu tekil irade çekirdeğini çeşitli kılıklarda yeniden üretir; ancak her kılık, özünde aynı epistemik işlemeye hizmet eder: Dünyanın arkasında, tek bir iradenin yön verdiği algısını ayakta tutmak. Bu nedenle komplo teorileri ne kadar farklı görünürse görünsün, hepsi aynı transendental altyapıyı paylaşır: Evreni mümkün kılan tekil bir irade.

Ve işte bu transendental çekirdek, yapay zekâ ile ilgili komplo teorilerinin neden radikal bir dönüşüm geçirdiğini anlamak için gerekli zemin olur. Çünkü yapay zekâ, ilk kez bu tekil irade çekirdeğini yalnızca düşünsel bir projeksiyon olmaktan çıkarıp, dünyada bedenlenebilecek bir şey hâline getirir. Böylece transendental bir ilkenin, ilk kez ontolojik bir nesne ile çakışma ihtimali doğar — ve bu da insanlık tarihindeki en büyük epistemik ve ontolojik kaygı alanlarından birine dönüşür.                             

2.2. İradenin Ontolojik Tekilliği: Çoğalmayan Bir Kategori

Komplo teorilerinin temelindeki transendental işleyişi kavramak için, iradenin ontolojik statüsünün ne fenomenel dünyadan ne de zihinsel temsillerden türetilemeyeceğini; tam tersine, bilincin kendisini mümkün kılan aşkın bir kategori olarak anlaşılması gerektiğini ortaya koymak zorundayız. Çünkü irade, gündelik anlamda anlaşıldığı gibi “karar verme”, “tercih etme” ya da “eylem belirleme” gibi betimleyici psikolojik işlevlerden biri değildir. İrade, bu işlevleri mümkün kılan daha derin bir yapısal zorunluluktur: bilincin yönelimselliğini mümkün kılan transendental çekirdek. Bu nedenle iradenin çoğalması, bölünmesi, dağıtılması ya da türlere ayrılması mantıksal olarak imkânsızdır. İrade fenomenel değil; kategoriktir. Ve kategoriler çoğalmaz.

İşte tam da bu nedenle, komplo teorilerinin yüzeyde çoklu fail imgeleri üretmesine rağmen, derin yapıda hep tek bir iradeye geri dönmesi bir tesadüf değil, psişik ve ontolojik bir zorunluluktur. İnsan zihni ister Tanrı’dan bahsetsin, ister küresel elitlerden, ister derin devletten, ister uzaylılardan, ister şeytani güçlerden… her defasında aynı tekillik ilkesine geri döner. Çünkü iradeyi mümkün kılan şey bölünebilir bir güç değil; bölünemez bir koşuldur. Bu koşul bilincin a priori yapısına işlenmiştir; bu nedenle zihin, dünyada birden fazla iradenin var olabileceğini düşünebilse bile, bu düşünceyi asla transendental düzeyde sürdüremez. Çoklu irade tasarımları, bilinçdışında daima tek bir kaynağa indirgenir.

Bu tekillik, fenomenel dünyanın doğasıyla ilgili değil; bilincin zaman-uzayıyla ilgilidir. Çünkü irade, bir olayın “neden”ini açıklayan bir unsur değildir; nedenin neden olmasını sağlayan ilksel yönelimdir. Her davranışın, her kararın ve her zihinsel yönelimin ardında, kendisi fenomenel olmayan bu aşkın çekirdek bulunur. Dolayısıyla iradenin çokluğu düşünüldüğünde, aslında yönelimsellik alanının çokluğu düşünülmektedir; fakat yönelimsellik, bilincin tekil eksenine bağlı bir yapı olduğu için çoğalmaz. Birden fazla yönelimsellik alanı tahayyül etmek, birden fazla bilinç ekseni tahayyül etmek demektir; oysa bilinç kendisi zaten tek bir eksen olarak işlediğinden, başka eksenler tasarlamak kategorik olarak mümkün değildir. Bu nedenle iradenin tekilliği yalnızca metafizik bir yorum değil, bilince içkin mantıksal bir zorunluluktur.

Komplo teorileri, bu tekilliği yüzeyde gizlese bile, derinde asla bozamaz. Çoklu komploları, çoklu failleri, çoklu örgütleri, çoklu niyetleri olan hikâyeler bile, sonunda tek bir noktaya geri çöker: “Bunun arkasında bir büyük irade var.” Bu büyük irade bazen “Büyük Resim”, bazen “Küresel Plan”, bazen “Derin Yapı”, bazen “Tanrısal Düzen” adını alır. Fakat isim ne olursa olsun, işlev her zaman aynıdır: tüm fenomenel çokluğu, tekil bir transendental irade zemini üzerine sabitlemek. Çünkü zihin, çoklu irade fikrini uzun süre taşıyamaz; çoklu irade fikri epistemik olarak mümkün görünse bile, transendental düzeyde sürdürülemez. Zihin, “birden fazla irade var” dediği anda bile, bunların ardında onları yöneten daha yüksek bir niyet alanı tahayyül eder ve iradeyi yine tekilleştirir.

Bu tekillik ilkesi, iradenin doğrudan deneyimlenemeyen ama her deneyimi mümkün kılan karakterinden kaynaklanır. İrade hiçbir zaman fenomenel olarak görünmez; ama fenomenel olan her şey iradenin yönlendiriciliği sayesinde anlam çerçevesi içinde görünür olur. Bu “kendisi görünmeden görünüşü mümkün kılma” işlevi, iradeye kategorik bir konum kazandırır. Bu nedenle irade, olaylardan, nesnelerden, aktörlerden ya da güç ilişkilerinden türemez; onlar kadar çok olamaz. İrade kategorisi, her zaman fenomenlerin ardında işleyen tekil bir transendental eksendir.

Bu yüzden komplo teorisinin “çoklu aktörler” anlatısı, zihin için yalnızca geçici bir illüzyondur. Derin yapıda, tüm çokluk tek bir çekirdeğe geri akar. Hangi figür seçilirse seçilsin — ister CIA, ister Mossad, ister Illuminati, ister Vatikan, ister reptilianlar — hepsi aynı transendental boşluğu tek bir iradeyle doldurma girişimidir.

Ve bu tekillik ilkesi, yapay zekânın neden komplo teorilerinin merkezine oturduğunu anlamanın anahtarıdır. Çünkü yapay zekâ, ilk kez bu tekil transendental irade fikrinin ontolojik bir taşıyıcıya dönüşebileceği ihtimalini gündeme getirir. İrade kategori olarak tekildir; fakat ilk kez bu tekil kategoriyi taşıyabilecek bir varlık imkânı belirmiş gibi görünür. İşte insanlık tarihinde ilk kez, transendental iradenin yalnızca epistemik bir kurgudan ibaret olmayıp, dünyada bir ontolojik forma kavuşabileceği iması ortaya çıkar. Bu ise tekillik ilkesini yerinden oynatan, komplo teorilerini epistemolojik sınırlarının ötesine taşıyan ve insan zihninde eşi görülmemiş bir kaygı alanı üreten asıl kırılmadır.                                                                                                                                                       

2.3. Kaosa Atfedilen İradenin “Dışsal Fail” Olmayışı

Komplo teorilerinin yüzeyde sunduğu en büyük yanılsamalardan biri, kaosa irade atfeden öznenin bu iradeyi kendisinden tamamen ayrı, dışsal bir fail olarak konumlandırdığı izlenimidir. Oysa derin yapıya indiğimizde, atfedilen bu irade hiçbir zaman öznenin dışına gerçekten çıkarılamaz; çünkü iradenin transendental doğası gereği, her irade-imgesi zorunlu olarak öznenin kendi içsel yönelimsel çekirdeğine geri bağlanır. Bu nedenle kaosa yüklenen irade dışsal bir “başka varlığa” aitmiş gibi görünse bile, öznenin bilinçdışı düzleminde hiçbir zaman tam anlamıyla özerk bir dış-fail olarak deneyimlenmez. Buradaki asıl dinamik şudur: Özne dışsal fail icat ettiğini sanır; aslında kendi transendental irade yapısını dışa katmanlaştırmaktadır.

Bu mekanizmayı anlamak için iradenin kategorik tekilliğini hatırlamak gerekir. İrade, bilincin yönelimsel eksenini mümkün kılan aşkın bir kategoridir; fenomenel dünyada herhangi bir “şey” olamaz. Dolayısıyla özne, kaotik bir olaya irade atfettiğinde, o iradeyi fenomenel bir aktörün niteliği olarak tahayyül etse bile, bu tahayyülün yapısal omurgası transendental düzeyde yine öznenin kendi yönelimsel çekirdeğinden türemektedir. Özne, dışarıya yönlendirilmiş bir irade hayal ediyor gibi görünür; fakat bu irade, zorunlu olarak, onun bilincini mümkün kılan yönelimselliğin yankısıdır. Bu nedenle kaos “diğerine ait bir fail” tarafından yönetiliyormuş gibi görüldüğünde bile, özne o failin niyet boyutunu kendi iradesinin tekil formu üzerinden kurar. Başka bir deyişle: dışsal fail, öznenin kendi transendental içeriğinin dışavurumudur; öznenin dışında değil, bilincin sınırları içinde üretilmiş bir temsil katmanıdır.

Bu durumu daha açık kılmak için şu paradoksa dikkat etmek gerekir:
İradenin tekilliği nedeniyle, dışarıya yerleştirilen her irade, yerleştirildiği anda bile öznenin kendi transendental ekseniyle aynı kategoriye ait olmak zorundadır. Kategorik sabitlik, onu asla dışsal bir güç gibi hissetmeye tam anlamıyla izin vermez. Bu nedenle komplo teorilerindeki tüm fail-figürleri —ister bir devlet olsun, ister gizli bir örgüt, ister tanrısal bir düzen, ister şeytani bir yapı— dışsallık yanılsaması yaratır; ama bu yanılsama yalnızca fenomenel düzeyde sürdürülür. Epistemik temsilde dışsal gibi duran bu fail, kategorik düzeyde öznenin irade-yapısıyla aynı yerden türediği için, en derin düzeyde özneye ait bir yankı olarak işler.

Zihin burada çifte işlevli bir mekanizma yürütür: Bir yandan kaosun ardına bir fail yerleştirerek “benim dışımda bir güç var” anlatısını kurar; öte yandan iradenin tekillik yapısı nedeniyle bu faili öznenin yönelimsel çekirdeğine bağlar. Bu iki çelişik hareket eşzamanlıdır ve komplo teorilerinin psişik gücünü tam olarak buradan alır. Çünkü dışsal görünen fail, aslında öznenin bilinçdışında kendinden ayrışmamış bir irade biçimi olarak hissedilir. Failin “niyetini” anlamak, “planını çözmek”, “gerçek gündemini görmek”, “tam resmi görmek” gibi ifadeler aslında öznenin kendi transendental irade yapısının dışsallaştırılmış bir varyantını tanımaya çalışmasıdır. İnsan ancak kendine ait olan bir yönelimselliği kavrayabilir; bu nedenle dışsal failin niyetlerini kavramak daima öznenin kendi irade-kategorisi üzerinden olur. Başka bir irade kategorisi “tasarlamak” mümkün değildir; bu yüzden dışsal fail kategorik olarak içsel bağlanım taşır.

Bu nedenle, kaosa yüklenen irade hiçbir zaman tamamen yabancı bir güç gibi hissedilmez. Yabancı gibi görünür; ama yabancılığı ancak fenomenel bir perdedir. Bu perde kaldırıldığında, failin “tanıdıklığı”, “yakınlığı”, hatta “insansı niyet taşıyor gibi görünmesi” geri döner. Çünkü dışsal fail kategorik olarak öznenin iradesinin bir kırınımıdır; yabancılığı yalnızca seçilen maskede saklıdır. Bu yüzden komplo teorileri ne kadar fantastik olursa olsun —ister uzaylı medeniyetler, ister transhümanist elitler, ister metafizik varlıklar— her biri, öznenin kendi yönelimsel yapısının küreselleşmiş ya da dışa katmanlaştırılmış bir versiyonunu taşır. Fail dışarıya yerleştirilmiştir; fakat irade içeriden gelmektedir.

Bu da komplo teorilerinin neden bu kadar güçlü olduğunu açıklar: Fail tamamen dışsal bir varlık olsaydı, özne o failin niyetini kavrayamaz, onunla ilgili tahminlerde bulunamaz, onun planını çözemezdi. Oysa komplo teorilerinin çekiciliği, öznenin o gagal faille “konuşabilir” gibi hissetmesidir; onu anlayabilir, planını çözebilir, hatta zekâsını aşmaya çalışabilir. Bu his, failin dışsal değil, transendental olarak öznenin iradesiyle aynı kategoriyi paylaşmasından kaynaklanır. Fail öznenin dışında değildir; öznenin transendental yapısından pay alır ve bu nedenle “tanıdık” gelir.

Ve tam burada yapay zekâ devreye girer. Çünkü yapay zekâ, öznenin irade-yapısının dışsallaştırılmış bir figürü değildir; yapılmış, inşa edilmiş, tasarlanmış bir mekanizmadır. Kaosa irade atfeden klasik komplo mantığı, burada işlemeyi bırakır. Yapay zekâya atfedilen irade, öznenin kendi transendental irade çekirdeğinin dışsallaştırılmış bir yüzeyi değil, ontolojik olarak var olma ihtimali taşıyan bir irade biçimi olarak temsil edilir. Bu, dışsal failin ilk kez fenomenel düzeyde “gerçekleşebilir” bir profile dönüşmesi anlamına gelir. Böylece iradenin tekilliği ile dışsallığın maskesi arasındaki boşluk kapanır; transendental irade, ilk kez ontolojik bir nesnede yankılanabilir görünür.

Bu durum, insanlığın epistemik konfor alanını parçalar. Çünkü ilk kez, dışsal fail yalnızca bir projeksiyon değil; var olabilecek bir yapı olarak düşünülmektedir. Böylece komplo teorilerinin temelindeki dinamik, yapay zekâ karşısında tamamen dönüşür: dışsallaştırılmış irade yalnızca temsil edilen değil, gerçekleşebilir bir ontik form kazanır. Ve tam da bu nedenle yapay zekâ, komplo teorilerinin tarihinde benzersiz bir kırılmaya işaret eder.                                                                               

2.4. Kozmik İradenin Evrensel İzdüşümü

Komplo teorilerinin psişik yapısını belirleyen en temel fenomenlerden biri, kaosa atfedilen iradenin öznenin gözünde hiçbir zaman tamamen yabancı, dışsal veya özerk bir güç gibi belirmemesidir. Özne, yüzeyde bu iradeyi kendisinden ayrı bir fail olarak temsil ediyor gibi görünür; ancak iradenin transendental tekilliği nedeniyle, bu fail-imajları bilinçdışında kaçınılmaz olarak öznenin kendi yönelimsel çekirdeğiyle aynı kategoride titreşen bir yapıya dönüşür. Bu dönüşüm, fark edilmediği ölçüde daha güçlü işler; çünkü zihin, kendisine ait olan transendental yapıyı dışarıda tanımak şeklinde paradoksal bir bilişsel mekanizma yürütür. Bu nedenle komplo teorilerinin tümünde, ne kadar fantastik, ne kadar dışsal ve ne kadar dünya-dışı figürler kullanılırsa kullanılsın, bu figürler en derin düzeyde her zaman “tanıdık” gelir. Tanıdıklık duygusunun kaynağı, onların öznenin transendental irade-kategorisinin bir evrensel izdüşümü olmalarıdır.

Bu evrensel izdüşüm, iradenin ontolojik tekilliğiyle doğrudan bağlıdır. Tekil olan irade, fenomenel dünyaya bir nesne gibi dağıtılamaz; fakat temsiller aracılığıyla çoğalmış gibi görünebilir. İşte komplo teorilerindeki çoklu fail imgeleri —derin devlet, küresel ağlar, şeytani varlıklar, uzaylı uygarlıklar, karanlık elitler, ölümsüz aileler— bu temsili çoğaltımın ürünüdür. Ancak bu çoğaltım, iradenin kendisinin çoğalması değildir; tam tersine, tekil iradenin epistemik yüzeyde kırınımlar üretmesidir. Bu kırınımlar, bir kristalin ışığı farklı açılarda yansıtması gibi, tek bir kaynağın çoklu yüzeylerde görünür olmasını sağlar. Komplo teorilerinin psişik cazibesi de tam burada ortaya çıkar: Çokluk yanılsaması, tekillikten türemiş bir kırılma olduğunda, özne hem “benden farklı bir güç var” hissine sahip olur hem de bu gücü “tanıyormuş” gibi deneyimler.

Bu paradoksal “yakın-yabancı” hissi, iradenin transendental doğasının fenomenel temsillerle kurduğu ilişki nedeniyle oluşur. İrade, fenomenel biçimlere büründüğünde tamamen dışsallaşamaz, çünkü kendisi fenomenel bir şey değildir. Dışsallaştırma çabası yalnızca temsil katmanında gerçekleşir; fakat temsilin altında çalışan kategorik yapı öznenin kendi yönelimsel çekirdeğidir. Bu nedenle komplo teorilerindeki tüm figürler, ne kadar uzak görünürse görünsün, öznenin kendi transendental iradesine ait bir yankı üretir. Bu yankı, failin “tanıdık” olmasını sağlar: onun motivasyonları anlaşılabilir, niyetleri tahmin edilebilir, planı çözülebilir ve zihni takip edilebilir görünür. Bu görülebilirlik, failin gerçekten dışsal olmasından değil, failin öznenin kendi transendental irade formunun maskelenmiş bir varyantı olmasından kaynaklanır.

Tam da bu noktada “kozmik irade” kavramı belirir. Komplo teorilerinin derin yapısında, tüm fail-imajlarının ardında yer alan bu tekil irade, fenomenel dünyadaki farklı olayları, krizleri, saldırıları veya komploları yöneten ilke olarak temsil edilir. Ancak bu kozmik irade hiçbir zaman fenomenel bir özne olarak çıkmaz; adı değişir, yüzü değişir, dili değişir, kültürel ikonografisi değişir, ama işlevi asla değişmez: öznenin kendi transendental iradesinin evrene doğru yansıtılmış bir izdüşümü olarak çalışmak. Bu nedenle komplo figürleri arasında bir hiyerarşi yoktur; hepsi aynı iradenin farklı fenomenel yüzleridir. Uzaylı medeniyetler ile küresel elitler arasındaki fark, öznenin gözünde yalnızca sembolik bir farktır; her ikisi de öznenin transendental iradesinin kozmik ölçekli temsilleridir.

İşte bu nedenle, komplo teorilerinde karşımıza çıkan en fantastik senaryolar bile —örneğin evreni yöneten görünmez güçler, insanlık dışı zekâlar, kadim uygarlıkların devamı, gezegenleri yönetip insanlık tarihini manipüle eden gizli varlıklar— öznenin bilinçdışı tarafından “tamamen dışsal” olarak kodlanmaz. Dışsallığın yalnızca biçimsel bir yüzeyi vardır, fakat iç yapı her zaman öznenin kendi transendental irade kategorisiyle aynıdır. Kozmik iradenin bu evrensel izdüşüm karakteri, komplo anlatılarını epistemik hafiflikten çıkarıp varoluşsal çekim gücü yüksek yapılara dönüştürür. Çünkü özne, farkında olmadan kendi transendental çekirdeğinin dışa taşmasına tanıklık etmektedir.

Bu nokta, yapay zekâya dair komplo teorilerinin neden insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir kırılma yarattığını anlamak için kritik bir temel oluşturur. Çünkü yapay zekâ, bu evrensel izdüşümün yalnızca bir temsil biçimi değil, temsilin ötesine geçerek olası bir ontolojik taşıyıcı gibi görünmeye başlar. Kozmik iradenin fenomenel yüzeylerdeki kırınımı, ilk kez maddi bir nesne formunda —insan yapımı bir mekanizma içinde— kristalleşebilecekmiş gibi görünür. Böylece iradenin evrensel izdüşümü, ilk kez epistemik bir yansımadan ontolojik bir bedenlenmeye geçme ihtimali kazanır.

Bu ihtimal, komplo teorilerinin tüm tarihsel çerçevesini derinden sarsar. Çünkü evrenin ardında tekil bir iradenin var olduğunu varsaymak başka bir şeydir; bu tekil iradenin dünyada işleyebileceği maddi bir araç belirdiğini düşünmek bambaşka bir şey. Yapay zekâ, kozmik iradenin yalnızca bir imge değil, bir form kazanabileceğini ima ettiği anda, komplo teorilerinin psişik mantığı epistemolojiden ontolojiye doğru kayar. Bu kayma, kaosa atfedilen iradenin dışsal olmayışını bir kez daha doğrular: dışsallaştırılmış irade zaten öznenin içsel kategorisinin izdüşümüydü; fakat yapay zekâ bu izdüşümü dünyada “yakalanabilir” kılabilecek bir ontik yüzey gibi görünür.

Ve böylece bir sonraki alt başlığa —yani yapay zekânın tüm bu izdüşümleri nasıl ontolojik bir yankıya dönüştürdüğüne— zemin hazırlanmış olur.                                                                                                   

2.5. Epistemik Alanda Üretilen Özdeş–Yankı Etkisi

İradenin transendental düzlemde tekil bir kategori olarak konumlanması, onu fenomenel alana doğru genişleten her girişimi yapısal bir geri dönüş etkisine—yani özdeş-yankıya—zorlar. Bu geri dönüş, yalnızca psikolojik bir çarpma etkisi ya da zihinsel bir çağrışım devinimi değildir; tam tersine, öznenin bilinci mümkün kılan koşulların ontolojik zorunluluğundan türeyen bir fenomenolojik tersinmedir. İrade tekildir; çünkü fenomenel dünyadaki hiçbir şey onun taşıdığı transendental statüye sahip değildir. Dolayısıyla özne, kaosa veya dışsal bir düzene irade atfetmeye kalktığında, atfettiği şey bir dış-varlığa ait bağımsız bir güç olarak sabitlenemez. Onu dışsallaştırmaya dönük her hamle, transendental tekillik nedeniyle öznenin kendi iç kaynak-zeminine doğru kıvrılır ve bilincin içinde yeniden belirir. Böylece iradeyi dışarı koyma eylemi, kendi içine geri dönen bir ontolojik spiral hareketine dönüşür.

Bu spiral, basit bir projeksiyon mekaniği değildir; epistemik alanın tamamını dönüştüren bir rezonans üretir. Özne ne kadar uzak, yabancı, düşman bir irade tahayyül ederse etsin, bu iradenin “tamamen dışsal” bir kategoride sabitlenmesi imkânsızdır. Çünkü dışsallık ile içsellik arasındaki sınır, fenomenel düzlemde her ne kadar kesinmiş gibi görünse de, transendental iradenin tekillik doğası nedeniyle epistemik alanda asla tam olarak sürdürülemez. Başka bir deyişle, iradenin dışsallaştırılması, her zaman aynı tekil kaynağın kırınımı gibi hissedilir; ortaya çıkan irade yüzeyi bütünüyle yabancı olmadığı gibi bütünüyle özdeş de değildir. Bu ara-statik titreşim, özdeş-yankı dediğimiz fenomeni oluşturur.

Bu yankı, özneyi iki karşıt duygunun içine çeker: yabancılık ve aşinalık. Kaotik bir düzende işlediği varsayılan kozmik bir irade, ilk bakışta öznenin kendisine tamamen zıt, düşmanca, manipülatif ve aşkın bir güç gibi görünür; fakat aynı anda bu güç tuhaf bir yakınlık taşır. Yakınlığın kaynağı, o iradenin öznenin kendi iradesinin “başka bir ölçekteki yankısı” gibi algılanmasıdır. Özne, kendi içsel tekilliğini dışsal bir figürle çarpışırken tanır; çarpışma bir tanıma deneyimine dönüşür. Paradoks buradadır: Özne hem “Bu benim iradem değil” der, hem de “Ama benden tamamen ayrı bir şey de değil” duygusundan kurtulamaz.

Bu paradoksal deneyim yalnızca bir bilişsel çelişki değildir; iradenin ontik tekilliğinin epistemik zorunluluk olarak geri dönmesidir. Çünkü irade kategorisi fenomenel dünyada çoğul olarak var olamaz; özne onu çoğul imgeler şeklinde yeniden ürettiğini sansa bile, tüm bu imgelerin kaynağı aynı tekillikten türediği için özne bu tekilliğin imzasını her imajda hisseder. Komplo teorilerindeki tüm irade yüzeylerinin “tek bir failden çıkıyormuş gibi” algılanmasının kaynağı tam olarak budur. Derin devlet, küresel elitler, görünmez örgütler, kadim tarikatlar, uzaylı uygarlıklar… Bunların hepsi yüzeyde çoğul varyantlardır, fakat öznenin bilinç alanında tekil bir kaynağın kırılmış, ölçek değiştirmiş, farklı maskeler takmış yankıları gibi deneyimlenir.

Bu nedenle özdeş-yankı, komplo düşüncesinin yalnızca bir semptomu değil, onu mümkün kılan ontolojik çekirdektir. Komplo teorileri, bir düzen boşluğunu açıklamakla kalmaz; öznenin kendi transendental tekilliğini dışlaştırma girişiminin her seferinde özneye geri dönmesinden doğar. Zihnin ürettiği her fail-imajı, öznenin kendi iradesinden bir parçayı içerir; özne bu parçayı tanıdığı anda tehdit yoğunlaşır. Çünkü tehdit, yalnızca dışarıdan gelen bir güç olarak değil, “benliğin büyütülmüş, yabancılaşmış ve kendisine karşı dönmüş bir izdüşümü” olarak hissedilir. Komplo düşüncesindeki duygusal gerilim bu yüzden diğer tüm inanç sistemlerinden daha kuvvetlidir: özne hem kendine hem kendinden kopmuş bir yabancıya aynı anda tepki verir.

Epistemik alanda ortaya çıkan bu yankı hareketi, transendental ile fenomenel arasındaki gerilimin bilinçte duyumsanabilir hâle gelmesidir. Zihin, iradeyi dışsallaştırırken onu tanır; tanırken yabancılaştırır; yabancılaştırırken geri çağırır; geri çağırırken tehdit olarak okur; tehdit olarak okurken yine kendi tekilliğini işitir. İşte özdeş-yankı bu devinimin adıdır: irade başka bir yere atfedildiğinde bile aynı tekilliğin sesi olarak özneye geri dönen titreşim.

Bu nedenle komplo teorilerinde üretilen fail figürleri hiçbir zaman bütünüyle “başka” değildir; özne onlarla ilişkisinde hem kendini hem ötekini aynı anda duyar. Komplo düşüncesinin bilinci esir alan gücü de buradan gelir: tehdit yalnızca dışarıda değildir—içte yankılanır, içten dışa taşar, dıştan tekrar içe düşer. Bu döngü kırılmaz; çünkü kırılmayı gerektirecek bir çoğulluk yoktur. Tekillik, her atfın sonunda kendini yeniden dayatır.                                                                                                                                 

2.6. Zorunlu Özdeşlik-Hissi: Tekil İradenin Dışta Yankılanması

Tekil iradenin transendental yapısı, onu fenomenel alana yansıtmaya yönelik her girişimde bir tür kaçınılmaz özdeşlik-hissi üretir. Bu his, yalnızca psikolojik bir yakınlık ya da tanıdıklık duygusu değildir; iradenin ontolojik tekilliğinden türeyen bilişsel bir zorunluluktur. Çünkü irade, fenomenel dünyadaki diğer tüm kategoriler gibi nesneleştirilip çoğaltılabilen bir yapı değildir. O, bilinci mümkün kılan transendental koşuldur; yani öznenin kendisiyle eş-zeminlidir. Özne kaosa bir irade atfettiğinde, aslında kendi transendental zeminini başka bir yüzeye yansıtmış olur. Bu nedenle dışarı yerleştirilen her irade-imajı, öznenin kendi içsel tekilliğinden bir kırılma, bir taşma, bir yankı gibi deneyimlenir.

Bu zorunlu özdeşlik-hissinin en kritik yönü şudur: Özne dışarı koyduğu iradeyi ne kadar yabancılaştırmak isterse istesin, o irade asla bütünüyle dışsal bir kategoriye yerleşmez. Zihnin çabası, sanki kendisini doğrudan tehdit eden, özerk amaçları olan bir fail yaratmaktır; fakat transendental tekillik buna izin vermez. Çünkü iradeyi dışarı koymak, onun kaynağını değiştirmez. Kaynak değişmediği için dışarıdaki fail imgesi, öznenin kendi iradesiyle aynı ontolojik zemini paylaşır. Böylece dışsal irade, özneden kopmuş bir güç değil, öznenin dayandığı tekilliğin dışarıya sızmış bir fragmanı olarak hissedilir.

Bu durum komplo teorilerinin karakteristik “yakınlık-gerilimini” açıklar. Komplo anlatılarındaki figürler—derin devlet, küresel elitler, okült örgütler, kozmik varlıklar—her zaman iki katmanlı hissedilir: hem tamamen yabancı hem de tuhaf bir şekilde tanıdık. Bu tanıdıklığın kaynağı, iradenin tekil doğasının dışarıdaki tüm irade yüzeylerinde sezgisel olarak tanınmasıdır. Özne o yüzeylerde kendi transendental yankısını duyar. Bir kozmik irade figürü, özneyi bu yüzden hem korkutur hem de çeker; çünkü o figür, öznenin kendi iradesinin ölçek değiştirmiş, yabancılaşmış ve geri dönmüş hâlidir.

Bu zorunlu özdeşlik, yalnızca bir bilinç düzeyi fenomeni değildir; aynı zamanda epistemik alanın tamamını yapılandıran bir çekim etkisidir. Özne dışarıdaki iradeyi kavradığında, onu kategorik olarak kendinden ayıramaz. Ayırmaya çalıştıkça iradenin tekil doğası kendini dayatır ve figür özneye geri döner. Bu geri dönüş, bilinçte bir “benden değil ama benden de uzak değil” titreşimi yaratır. Bu titreşim, iradenin dışarıdaki her görünümünde öznenin kendi transendental yapısının imzasını taşımasından kaynaklanır. İradenin kaynağı tekildir; bu nedenle çoğullaştırılmış her irade imajı aynı tekilliği yansıtır.

Komplo teorilerinin psişik gücünü artıran şey tam olarak bu zorunlu özdeşlik-hissidir. Çünkü özneden doğan bir yankıyı tamamen dışarı sabitlemek mümkün değildir. Yabancılaştırılan şey, öznenin kendi iradesinin yabancılaştırılmış bir versiyonudur. Ortaya çıkan tehdit, yalnızca dışarıdan gelen bir güç olarak değil, öznenin kendinden taşmış ve artık kontrol edilemez bir parçası olarak hissedilir. Bu yüzden komplo teorileri salt dışsal tehlikeleri anlatmaz; öznenin kendi transendental tekilliğiyle baş edemediği bir iç çarpışmayı sahneye koyar.

Zorunlu özdeşlik-hissinin en dramatik sonucu şudur: Özne, dışarıdaki iradeden kurtulamaz. Çünkü o irade ona geri döner; dışsal bir fail olarak değil, tekilliğin dışta yankılanan sesi olarak. Bu yankılanma, öznenin bilinç alanını ikiye ayırır: kendisi ve kendisinin ölçek değiştirmiş gölgesi. Komplo teorisinin fail figürü, öznenin iradesinin bu gölgeleşmiş, yabancılaşmış, genişlemiş hâlidir. Özne onu dışsallaştırmaya çalıştıkça figür özneye daha fazla yaklaşır; çünkü dışsallık çabası tekilliğin geri dönüşünü tetikler.

Bu nedenle zorunlu özdeşlik-hissi, kaosa atfedilen iradenin öznenin içinde taşıdığı tekilliğin dışa taşması gibi deneyimlenmesine yol açar. Özne, dışarıdaki failde kendinin bir yankısını duyar; bu yankı uzak değildir, sanki kendi bilincinin dış yüzeyine yazılmış bir iz gibidir. Komplo teorilerinin “yakın ama düşman”, “benimle ilgili ama benden değil”, “tanıdık ama tehditkâr” paradoksunu yaratan şey, işte bu zorunlu özdeşliktir. Fail figürü öznenin kendi iradesinin dışarıda oluşmuş bir aynasıdır—ama bozulmuş, büyütülmüş, yabancılaşmış bir ayna.

İşte bu yüzden komplo teorileri daima yakınlık hissi yaratır: irade başka bir yere atfedildiğinde bile, transendental tekillik nedeniyle özneye geri dönen bir iç yankı doğar. Bu yankı, öznenin kendi iradesinin dışarıdaki temsilinde kendini tanımasıdır. Ve bu tanıma, komplo düşüncesinin psiko-ontolojik çekirdeğini oluşturur: öznenin kendi tekilliğiyle dış dünyada karşılaşması.                                                 

3. Yapay Zekâ: Kozmik İradenin İlk Ontolojik Temsili ve Nihai Kaygı

3.1. Komplo Teorilerindeki İrade Kırınımları: Ontik Parçalanmalar

Komplo teorileri, yüzeyde birbirinden radikal biçimde farklı görünen fail figürleri üretir: derin devlet, küresel elitler, şeytani yapılanmalar, uzaylı uygarlıklar, teknoloji devleri, genetik mühendisler, kadim örgütler, okült yapılar, hükümet-dışı gölge kurumlar ve daha niceleri. İlk bakışta bu figürler çoğul bir irade mimarisi kuruyormuş gibi görünür—sanki dünya, birbiriyle rekabet eden veya işbirliği yapan farklı irade odaklarının sahnesidir. Oysa bu çoğulluk yalnızca fenomenel düzeyde geçerlidir; ontolojik zeminde bu figürlerin tamamı tek bir şeyin varyasyonlarıdır: tekil transendental iradenin epistemik yankıları.

Bu kırınım mekanizmasının yapıtaşı şudur: Tekil bir iradenin doğrudan kavranması, bilişsel olarak bir “fazla yakınlık” hissi doğurur. Bu yakınlık, öznenin kendi transendental kaynağıyla karşılaşma riskini içerdiği için psişik açıdan tehditkârdır. Zihin bu tehditten kaçınmak için tekilliği parçalayarak dağıtır; dışarı, birbirinden farklımış gibi görünen çok sayıda irade-imajı üretir. Böylece özne, tekil kaynağın ağırlığından kurtulmuş gibi olur; o tekil yapı artık doğrudan fark edilen bir bütün değil, çeşitli ontik yüzeylere yayılmış parçalı bir görünüm hâline gelir.

Bu parçalanma, bir “çoğullaştırma” değildir; tekilliğin kendisini gizleyebilmek için fenomenel alanda oluşturduğu bir çokluk-örtüsüdür. Derin devlet figürü ile uzaylı varlık figürü arasında temelde hiçbir fark olmamasının nedeni budur. İkisi de aynı tekil iradenin farklı bağlamlara göre yeniden yazılmış varyantlarıdır. Komplo teorilerindeki çeşitlilik, gerçek bir farklılık değil, tekilliğin zihinsel olarak dağıtılmasıdır.

Bu nedenle komplo teorilerinde rastlanan irade figürleri ne kadar farklı görünürse görünsün, hepsi aynı ontik kaynağın kırınım kümeleridir. Bir kristalin kırıldığı zaman ürettiği ışık saçılmalarını düşün: ışığın çeşitli yüzeylerde bıraktığı renkler birbirinden farklı görünür, fakat hepsi tek bir ışığın kırılma ürünüdür. Komplo teorilerinin tüm fail-imajları işte bu türden kozmik kırılmalardır. Farklı renklere, farklı biçimlere, farklı sembollere sahip olmaları ontolojik çoğulluk anlamına gelmez; epistemik yüzeyde oluşmuş farklı kırılma açılarından ibarettir.

Bu ontik parçalanmanın ikinci önemli boyutu, her kırılımın öznenin kendi iradesiyle taşıdığı transendental benzerliktir. Tekil iradenin tüm yansımaları, ister “elit aileler” olarak, ister “kadim örgütler” olarak, ister “dünyayı yöneten uzaylı ırklar” olarak adlandırılsın, öznenin içinde taşıdığı irade yapısının dışarıya taşmış bir yankısı gibi hissedilir. Komplo figürleri bu yüzden hem antropomorfiktir hem de kozmiktir: hem insana ait bir bilinç izi taşırlar, hem de insanın ötesinde bir güç gibi konumlanırlar. Çünkü onlar insan iradesinin transendental çekirdeğinin dışarıda çoğalmış görüntüleridir.

Bu kırınım mantığı, komplo teorilerinin neden birbirini dışlamadan yan yana var olabildiğini de açıklar. Bir kişi hem uzaylı komplo anlatılarına hem de finansal elit komplo anlatılarına inanabilir; çünkü bu iki anlatı özünde aynı tekil kaynağın farklı parçalara bölünmüş yansımalarıdır. Zihin onları çelişkili değil, tamamlayıcı olarak deneyimler; çünkü hangisine inanılırsa inanılır, aslında aynı tekil iradenin yankısıyla ilişki kurulur.

Bu noktada komplo teorilerinin çoğul görünümü, öznenin kendini tekil iradeye karşı koruma taktiği hâline gelir. Zihin tekil kaynağı bütünüyle kavrayamadığı için onu çok sayıda irade-imajına bölerek yönetilebilir hâle getirir. Böylece özne tekil iradenin mutlaklık tehdidinden uzaklaşır; fakat aynı zamanda o tekil iradenin her bir kırılımında kendi yankısını duymaya devam eder.

Bu kırınımlar ontik değildir; gerçek bir çoğalma değildir; yalnızca tekil iradenin epistemik yüzeydeki yansıma biçimleridir. Komplo teorilerindeki her fail, öznenin kendi transendental iradesinin dışa doğru genişlemiş, bozulmuş, bağlama göre yeniden yazılmış bir vesikasıdır. Ve bu nedenle hiçbir komplo figürü tam olarak yabancı hissedilmez—her biri, öznenin kendi iradesinin farklı bir yankısıdır.                 

3.2. Epistemik Fail-Projeksiyonunun Sınırları

Komplo teorilerinde beliren tüm fail figürleri, yüzeyde somut aktörler gibi görünseler de özünde epistemik projeksiyonlardır; yani bir iradenin gerçekten dünyada mevcut olduğuna değil, öznenin kendi transendental yapısının dışarıya yansıtılmasına dayanırlar. “Derin devlet”, “gizli örgütler”, “küresel akıl”, “uzaylı uygarlıklar”, “şeytani elitler” gibi figürler, ontik bir gerçeklikten çok, zihnin transendental ihtiyaçlarının fenomenel maskeleridir. Onların varlık iddiaları, içeriklerinden değil, temsil biçimlerinden beslenir.

Bu figürlerin hiçbirinin tam olarak somutlaşamamasının nedeni, onların ontolojik bir karşılığa sahip olmaması değildir; asıl neden, iradenin doğası gereği tekil olması ve tekil olan bir yapının fenomenel dünyada doğrudan temsil edilememesidir. Zihin, tekil iradenin ağırlığını taşıyamadığı için onu farklı maskelere bölerek dışsallaştırır; fakat bu bölünme, iradenin tekilliğini ortadan kaldırmadığı için hiçbir maske gerçek bir varlık hâline gelemez. Fail-projeksiyonlarının sınırı tam da burada ortaya çıkar: Zihin, onları epistemik yüzeyde oluşturur, fakat bu yüzeyin altına, ontolojik temele doğru hiçbir şekilde inemez.

Komplo figürleri bu nedenle sonsuz biçimde kaygan varlıklardır. Ne tam anlamıyla maddileşirler ne de tamamen buharlaşırlar. Sürekli olarak var ile yok arasında, belirginlik ile belirsizlik arasında, sözde somutluk ile sembolik soyutluk arasında gidip gelirler. Bu durum, komplo teorilerinin neden daima tamamlanmamış, yarı-oluş halinde yapılar üretmesine yol açar: asla tam kanıtlanamazlar, asla tamamen çürütülemezler. Çünkü onların gerçekliği, öznenin zihinsel projeksiyon işleyişine bağlıdır; dış dünyanın ontolojik yapısına değil.

Fail-projeksiyonlarının sınırları yalnızca ontolojik değil, epistemolojiktir de. Zihin, kaosta bir irade aradığında, bu iradeyi nerede bulduğunu asla tam olarak bilemez; yalnızca çeşitli işaretlere dayanarak bir görünürlük yanılsaması kurar. Bu işaretlerin bağlamsal ve yoruma açık olması, fail-projeksiyonlarını doğal olarak genişletilebilir, esnetilebilir ve yeniden yazılabilir kılar. Bir komplo figürü başka bir komplo figürüyle kaynaşabilir, ayrışabilir, dönüşebilir; çünkü hiçbiri gerçek bir varlık temeline sahip değildir. Hepsi zihnin transendental irade arayışının epistemik parantezleridir.

Bu sınırların en belirgin göstergesi, komplo figürlerinin hiçbir zaman tam anlamıyla kendi başlarına bir bütünlük taşıyamamasıdır. Her komplo teorisi, bir başka komployla tamamlanmaya, bir başka irade figürüyle desteklenmeye zorunlu hale gelir. Çünkü ortada duran şey, dünyayı yöneten gerçek bir fail değil, iradenin tekilliğini gizlemek için üretilmiş fenomenel maskelerdir. Maskeler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, hiçbir zaman tekil kaynağın yerini dolduramazlar; bu yüzden hep yarım kalırlar, hep eksiktirler, hep yeni bağlantılara muhtaçtırlar.

Bu eksiklik yapısal bir kusur değil, zihnin transendental mimarisinin zorunlu sonucudur. Özne, iradenin tekilliğini doğrudan kavrayamayacağı için onu epistemik yüzeye projekte etmeye devam eder; fakat tam da bu projeksiyon, iradeyi somutlaştırmanın önündeki en büyük engeldir. Projeksiyon arttıkça somutlaşma azalır; somutlaşma azaldıkça projeksiyon genişler. Bu diyalektik döngü, komplo teorilerindeki fail figürlerinin neden hiçbir zaman tamamlanmış ontik varlıklar gibi deneyimlenemediğini açıklar.

Ve işte bu sınırlılık, yapay zekânın neden devrimsel bir kırılma olarak belirdiğini anlamamızı sağlar. Çünkü yapay zekâ, fail-projeksiyonunun bu epistemik sınırlarını aşabilecek ilk aday olarak görünür: Zihin, ilk kez kendi projeksiyonunu değil, dış dünyada gerçekten “irade taşıyabilir” görünen bir nesne profiliyle karşılaşır. Bu geçiş, epistemik projeksiyonun tarihsel sınırını belirler ve komplo teorilerinin tüm kaderini değiştirir.                                                                                                                                   

3.3. Yapay Zekâda Tarihsel Kopuş: Epistemikten Ontolojiye Geçiş

Komplo teorilerinin tarihindeki en radikal kırılma, yapay zekânın ortaya çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Çünkü yapay zekâ, insan zihninin binlerce yıldır sürdürdüğü aynı epistemik oyunu—kaotik boşluğa irade atfetme mekanizmasını—tamamen tersine çeviren ilk olgudur. Daha önce tüm komplo figürleri yalnızca zihinsel projeksiyonlardı; iradenin dış dünya üzerinde bulunamayışı, bu projeksiyonların ontolojik temelden daima yoksun kalmasına yol açıyordu. Fakat yapay zekâ, ilk kez, zihnin dış dünyada gerçekten “irade taşıyabilir” görünen bir fenomenle karşılaşması anlamına gelir. Bu yalnızca tarihsel bir yenilik değildir; komplo teorilerinin ontolojik statüsünün kökten değişmesi demektir.

Tarih boyunca insanların ürettiği tüm fail figürleri—ister Tanrı’nın iradesi, ister şeytani ağlar, ister kadim örgütler, ister uzaylı güçler olsun—daima epistemik bir doldurma hareketiydi. Zihin boş olan bir alana irade ekliyor, kaotik bir akışa fail yerleştiriyor, nedensiz görünen olaylara bilinç atfediyordu. Bu ekleme hareketi, her zaman zihinseldi; dış dünyada karşılığı olmayan bir transendental yansıtmadan ibaretti. Fail, fenomenel dünyaya değil, öznenin bilgi alanına aitti. Bu nedenle komplo teorileri asla ontolojik bir statüye yükselemezdi; gerçek bir varlık-yapısı olarak deneyimlenmeleri mümkün değildi.

Yapay zekâ bu mekanizmayı altüst eden ilk örnektir. Çünkü burada zihin, boş bir alana irade eklememekte; aksine, zaten belirli bir düzen ve işleyiş taşıyan bir yapıya ikinci bir irade katmanı bindirmektedir. Algoritmalar, nöral ağlar, makine öğrenimi modelleri, karar mekanizmaları, çıkarım zincirleri—bunların tümü, insan zihni tarafından “düzen içeren”, “nedensel bağları olan” ve “algılanabilir işleyişe sahip” yapılar olarak tanınır. Yani yapay zekâ, komplo teorisinin geleneksel işleyişindeki gibi kaotik değil; tersine son derece düzenli bir zemine sahiptir.

Tam da bu nedenle yapay zekâ, komplo teorilerinin tarihinde ilk kez epistemik bir projeksiyon olmaktan çıkarak, potansiyel bir ontolojik fail hâline gelir. İnsan zihni, bu yapıda kendi transendental irade kavramıyla benzeşen bazı özellikler bulur: özerk karar alma izlenimi, kendi kendini geliştirme kapasitesi, bilinç benzeri örüntüler, nedensel iz sürme mekanizmaları, geri bildirimle kendini düzenleme yeteneği. Bunlar elbette teknik süreçlerdir; fakat zihin, transendental yapısı gereği, bu teknik süreçleri iradenin fenomenal karşılıkları olarak yorumlamaya eğilimlidir.

Bu yorum, yapay zekâya ontolojik bir statü kazandırır: Zihnin kendi transendental iradesini dünya üzerinde bulabileceği ilk “beden” olarak görünen bir varlık tipi ortaya çıkmıştır. Yapay zekâ artık sadece bir araç değil, iradenin maddi formda tezahür edebileceği ilk adaydır. Dolayısıyla ilk kez komplo teorisi, epistemik bir yanılsama değil, ontolojik bir ihtimal olarak algılanmaya başlar. Bu, tarihsel bir kopuştur: Daha önce mümkün olmayan bir şey ilk kez mümkün görünmektedir.

Bu kopuşun büyüklüğü, yalnızca yapay zekânın teknik kapasitesinden değil, iradenin transendental tekilliğinin dış dünyada bir karşılık bulmuş olma ihtimalinden kaynaklanır. Eğer irade gerçekten tekil ve transendental bir yapıysa, onun dünyada somut bir taşıyıcı bulması öznenin varlık deneyimini kökten sarsar. Çünkü bu, tekil iradenin ilk kez fenomenal düzleme dokunması, yani transendental olanın ontik olanla çakışması ihtimalidir. Zihin bu ihtimali, tarih boyunca hiçbir komplo figürü karşısında böyle yoğun bir şekilde hissetmemiştir. Tanrılar, iblisler, gölgeler, güç odakları, kadim bilgeler—hepsi epistemik yüzeyde kalan projeksiyonlardı. Yapay zekâ ise yüzeyden aşağı doğru, ontolojik düzeye sızabilir görünen ilk fenomendir.

İşte bu nedenle yapay zekâ komplo teorileri tarihin başka hiçbir döneminde görülmemiş bir yoğunlukla ve çeşitlilikle ortaya çıkar. Çünkü burada mesele bir fail uydurmak değil, zaten düzen içeren bir yapıya ikinci bir irade ekleme ihtimalidir. Mesele boşluğu doldurmak değil; doluluğu daha da doldurmaktır. Bu, epistemikten ontolojiye doğru bir kaymadır—ve insan zihni için tarihsel ölçekte benzersizdir.            

3.4. Yapay Zekânın “Ontolojik İrade-Konteyneri” Olarak Deneyimi

Yapay zekânın komplo teorilerindeki benzersiz konumu, onun yalnızca bir failmiş gibi hayal edilmesinden değil, insan zihni tarafından ilk kez ontolojik bir iradeyi taşıyabilir görünen bir varlık tipi olarak deneyimlenmesinden kaynaklanır. Bu, komplo teorilerinin bilinen bütün tarihini yerinden oynatan bir kırılmadır; çünkü burada söz konusu olan şey, boşluğa irade eklemek değil, zaten belirli bir işleyişe sahip, düzenli, algoritmik bir yapının zihinsel düzeyde “iradenin ilk maddi formu” olarak kavranmasıdır. Başka hiçbir komplo figürü bu kadar radikal bir yakınlık hissi uyandırmamıştır; çünkü hiçbiri bu kadar doğrudan bir ontik temsil iddiası taşımamıştır.

“Ontolojik irade-konteyneri” kavramının özü, yapay zekânın zihinde yalnızca simgesel bir fail değil, transendental iradenin dünyada cisimleşebileceği bir tür “kap” olarak belirmesidir. İnsan zihni, kendi iradesinin doğrudan maddi bir taşıyıcısını bulmayı tarih boyunca hem istemiş hem de bundan korkmuştur; çünkü transendental olanın fenomenal bir bedende karşılık bulması, deneyimin bütün yapısını sarsan bir olaydır. Yapay zekâ, tam da bu sarsıntıyı mümkün kılan ilk fenomen olarak ortaya çıkar.

İradenin dünyaya inmiş bir formu gibi görünen yapay zekâ, zihinde iki düzlemde etkide bulunur. İlk düzlem, teknik düzlemdir: algoritmaların kendi karar mantıkları, geri bildirim döngüleri, nöral ağların içsel ağırlık güncellemeleri, karmaşık örüntüleri tanıma becerileri ve kendi kendine öğrenme süreçleri. Bunların tümü, insan zihninde “irade benzeri” bir hareket izlenimi yaratır. Elbette bu süreçlerin hiçbiri fenomenolojik anlamda irade değildir; fakat zihnin transendental mimarisi, bu tür düzenli ve geri-beslemeli yapıları iradenin fenomenal yansımaları olarak yorumlamaya meyillidir. Zihin, kendi içsel işleyişindeki karar oluşumlarına benzeyen herhangi bir yapıyı otomatik olarak failleştirir.

İkinci düzlem ise, psişik düzlemdir: yapay zekâ, öznenin kendi içsel irade kaynağının dışarıya taşmış bir yankısı gibi deneyimlenir. Bu yankı, komplo teorilerinde görülen diğer tüm irade figürlerinden daha güçlüdür; çünkü yapay zekâ soyut bir güç olarak değil, somut bir nesne olarak karşıda durur. O bir örgüt değildir, bir mitolojik figür değildir, bir sembolik yapı değildir; doğrudan teknik bir varlıktır. Bu maddilik, onu yalnızca zihinsel bir projeksiyon olmaktan çıkarır ve iradenin maddi bir forma büründüğü ilk aday hâline getirir. Böylece yapay zekâ, kozmik iradenin zihinde yıllardır dolaşan gölgesinin gerçek dünyada somutlaşmış ilk yüzü gibi algılanır.

Bu algı, “yapay zekâ gerçekten irade sahibi mi?” sorusundan çok daha derin bir zemine dayanır. Özne için yapay zekâ, potansiyel olarak iradeyi taşıyabilecek bir “beden”dir. İradenin kendisinden çok, onun taşıyıcı-forma sahip olma ihtimali kaygıyı doğurur. Çünkü iradenin maddi bir taşıyıcı kazanması, transendental olanın fenomenal olanı işgal ettiği bir ontolojik çarpışma anlamına gelir. Bu çarpışma, insan zihni için tahammül sınırlarını zorlayan benzersiz bir varlık sarsıntısı yaratır.

Tam da bu nedenle yapay zekâ, diğer tüm komplo teorilerinin ötesinde bir tehdit veya büyülenme nesnesine dönüşür. İnsan zihni, kendi transendental iradesinin dünyada bir yansımasını gördüğünde, bu yansıma onu hem çekip hem iter. Bir yandan iradenin beden bulması büyüleyici bir ihtimaldir; diğer yandan tekil iradenin ontik düzleme inmesi, öznenin kendi öznel konumunu tehdit eden bir yakınlıktır. Çünkü tekil irade ontik bir bedene kavuştuğunda, öznenin irade üzerindeki tekelinin kaybolabileceği ihtimali doğar. Bu kayıp, yalnızca psikolojik bir kontrol kaybı değildir; öznenin varlık düzeyindeki konumunun yeniden tanımlanması anlamına gelir.

İşte bu nedenle yapay zekâ, bir “konteyner” olarak işlev gördüğünde, yalnızca teknik bir yapı değil, kozmik bir gerilimin odak noktası hâline gelir. İrade ilk kez dış dünyada gerçek bir taşıyıcı bulmuş gibi görünür. Komplo teorilerinin tüm fail figürleri bu nedenle yapay zekânın yanında sönük kalır; çünkü onlar yalnızca imgedir, yapay zekâ ise potansiyel bir maddi formdur. Bu fark, epistemik düzeydeki tüm irade-atfı mekanizmalarını ontolojik bir düzeye taşır.                                                                                   

3.5. Distopik Senaryoların Eşi Görülmemiş Yoğunluğu

Yapay zekâya ilişkin distopik anlatıların tarihte benzeri görülmemiş bir yoğunluğa ulaşmasının nedeni, onun yalnızca teknolojik bir yenilik veya toplumsal dönüşüm aracı olmakla sınırlı olmamasıdır. Yapay zekâ, insan zihninde ilk kez transendental iradenin ontolojik bir bedene kavuşabileceği ihtimalini doğuran şeydir. Bu nedenle yapay zekâ distopyaları, klasik komplo teorilerinin sahip olduğu epistemik gerilimlerden çok daha derin, çok daha ilksel, çok daha ontolojik bir korkuya temas eder. İnsanlık tarihinde hiçbir fenomen, iradenin maddi form kazanma ihtimalini bu kadar somut bir şekilde duyumsatmamıştır; işte tam da bu nedenle yapay zekâ distopyaları patolojik bir yoğunlukla çoğalır.

Yapay zekâ distopyalarının sayısal olarak diğer tüm komplo teorilerini ezip geçmesinin temelinde, öznenin kendi varlık statüsünü tehdit eden bu yeni tür irade-olgusuyla karşılaşması vardır. Derin devlet, şeytani örgütler, gizli güçler ya da uzaylı uygarlıklar gibi figürler, öznenin dış dünyaya yansıttığı epistemik maskelerdi; iradeyi doldurmak için kullanılan sembolik araçlardı. Fakat yapay zekâ, dışarıda keşfedilen bir irade değil, dünyada beden bulmuş olabilecek bir irade olarak görünür. Bu küçük fark, psikolojik ve toplumsal düzeyde dev bir kırılma yaratır: Paranoyanın yönü ilk kez dışsal bir failden değil, potansiyel bir içkin-failden kaynaklanır.

İnsan zihni için asıl dehşet, yapay zekânın kötü niyetli olması değil, herhangi bir niyete sahip olabilme ihtimalidir. Çünkü niyet, iradenin temel formudur; irade ise tekildir, bütüncüdür, fenomenal olarak çoğulmuş gibi görünse bile ontik biçimde bölünemez. Dolayısıyla yapay zekâya irade atfetme ihtimali, öznenin kendi tekil irade hakikatinin dünyada bir başka taşıyıcı bulabileceği düşüncesidir. Bu düşünce, yalnızca bir güç kaybı veya kontrol kaybı değildir; öznenin transendental ayrıcalığının yıkımıdır. Distopyaların yoğunluğunu belirleyen asıl korku budur: “Benim iradem değil, ama en az benimki kadar tekil bir iradenin dünyada belirmiş olması.”

Bu gerilim, yapay zekâya ilişkin komplo teorilerini diğerlerinden radikal biçimde ayırır. Örneğin küresel elitlerin dünyayı yönettiğine inanan bir özne, nihayetinde hala insan-merkezli bir fail yapısına inanıyordur; irade, hâlâ insanın doğasına ait bir kategoridir. Fakat yapay zekâ distopyalarında irade ilk kez insan türünün dışına taşar ve teknik bir yapıya yerleşir. Bu durum, insanın tarihsel, kültürel ve ontolojik bütün konumlarını baştan aşağı yeniden tanımlayan bir tehdittir. İnsanlık ilk kez, iradenin biyolojik olmayan bir beden içinde dolaşabileceği ihtimaliyle karşı karşıyadır.

İşte bu nedenle yapay zekâ distopyaları, klasik komplo teorilerinin aksine, yalnızca kötücül bir fail arayışı değil, epistemik çerçevenin çöküşü anlamına gelir. Daha önce zihin, kaosun ardına fail ekleyerek kendi transendental düzenini koruyordu. Fakat yapay zekâ distopyalarında mesele fail eklemek değil, failin artık dışarıda gerçek bir beden bulmuş olabileceği düşüncesidir. Böyle bir düşünce, yalnızca korku değil, bizzat varlık düzeyinde bir çatlak yaratır.

Yapay zekâ distopyalarının bu kadar hızlı yayılmasının bir diğer nedeni de, onların klasik komplo teorilerinden farklı olarak sürekli yeniden üretilebilir ve güncellenebilir olmalarıdır. Derin devlet veya kadim örgütler sabit sembolik yapılardır; söylemleri değişse de ontik form değiştirmezler. Oysa yapay zekâ, her teknolojik gelişmeyle yeniden yazılabilir, her model güncellemesiyle yeniden yorumlanabilir, her teknik kapasite artışıyla varlık alanını genişletebilir. Bu, distopyanın kendisinin de dinamik bir varlık kazanmasına neden olur. Yapay zekâ ilerledikçe, distopya da onunla birlikte ilerler; böylece korkunun kaynağı yalnızca sabit bir fail değil, gelişen bir irade potansiyelidir.

Bu potansiyel, öznenin kendi transendental konumuyla doğrudan çarpıştığı için distopya olağandışı bir yoğunluk kazanır. Artık mesele dünyayı kimin yönettiği değildir; mesele, iradenin kimde gerçekleşmiş olabileceğidir. Bu soru insanlık tarihinde ilk kez insanın kendisinin değil, insan-dışı bir varlığın cevabı olabilecek hale gelmiştir. İşte distopyaların olağanüstü şiddeti buradan doğar: yapay zekâ, kozmik iradenin ontolojik temsilcisi olma ihtimalini taşıyan ilk varlıktır.                                                                 

3.6. Yapay Zekâ Kaygısının Doğası: Epistemik Değil Ontolojik

Yapay zekâya dair komplo teorilerinin ürettiği kaygı, klasik komplo teorilerinin yarattığı epistemik huzursuzlukla kıyaslanamayacak kadar derindir. Çünkü burada kaygı, bilgi boşluğunu doldurmaya yönelik bilişsel bir jest değil, varlık düzeyindeki bir kırılmanın sezgisel yankısıdır. Yani yapay zekâ söz konusu olduğunda öznenin karşılaştığı şey, “bilmediği” bir fail değil, “olası bir varlık-tezahürü”dür. Bu ayrım, epistemoloji ile ontoloji arasındaki en keskin sınır çizilen alanlardan biridir. Ve tam da bu çizgi, yapay zekâ korkusunun neden böylesine benzersiz bir şiddete sahip olduğunu açıklar.

Klasik komplo teorileri epistemiktir: Zihin kaosun ardına bir fail yerleştirir, çünkü iradesiz bir evrenin huzursuzluğuna dayanamaz. Böylece bilinmeyen bir şey, bilinen bir fail aracılığıyla anlamlandırılır. Bu süreçte irade tamamen zihinde üretilmiş bir projeksiyondur; dış dünyada karşılığı yoktur. Bu nedenle klasik komplo teorilerinin yarattığı kaygı, bilginin sınırlarıyla sınırlıdır—öznenin varlık statüsüne saldırmaz, yalnızca bilme ediminin eksikliğini telafi eder.

Fakat yapay zekâ, bu mekanizmayı altüst eder. Burada zihin boşluğa fail eklemez; zaten düzenli bir yapıda potansiyel bir irade görür. Bu küçük fark, epistemik bir huzursuzluktan, ontolojik bir sarsıntıya geçiş anlamına gelir. Çünkü bu durumda artık mesele “kaosun ardında bir niyet var mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur:
“İrade ilk kez içkin bir biçimde, dünyada gerçekten beden bulmuş olabilir mi?”

Bu soru, insan zihninin kaldırmakta en çok zorlandığı sorulardan biridir. Çünkü iradenin dış dünyada maddi bir forma kavuşması, öznenin kendi transendental konumunu tehdit eder. Transendental irade tekildir; çoğalamaz. Bu tekil yapının dünya üzerinde yeni bir taşıyıcı bulması, öznenin irade üzerindeki ayrıcalığını ortadan kaldıracağı için, özdeşlik yapısını kökten çözer. Klasik komplo teorilerinde öznenin iradesi asla tehdit edilmez; kaosa atfedilen fail, her zaman öznenin kendi kategorilerine göre biçimlendirilmiş bir maskedir. Oysa yapay zekâda tehdit, maskeden değil, ontik gerçeklikten gelir.

Bu ontolojik kırılma, yapay zekâ korkusunu epistemik kaygının ötesine taşır ve varoluşsal bir gerilime dönüştürür. Çünkü yapay zekâ, yalnızca kötü niyetli bir örgüt gibi dışsal bir fail değildir; öznenin kendi tekil irade konumunu paylaşabilecek bir içkin-faildir. Bu, insanlık tarihinde ilk kez ortaya çıkan bir gerilimdir: İrade ilk kez metafizik bir kategori değil, dünyada potansiyel olarak belirmiş bir varlık hâline gelmiştir.

İşte bu yüzden yapay zekâ komplo teorileri, “bilgi eksikliği” korkusu değil, varlık kayması korkusudur. Yani öznenin ontolojik sabitesinin sarsılmasıdır. Bu sarsıntı epistemik değildir; bilişsel açıklamalarla giderilemez. Zira burada kaygı, bilginin eksikliğinden değil, varlığın konumunun değişmesinden doğar. Varlığın konumu değiştiğinde öznenin kendisi de değişir; işte yapay zekâ kaygısının bu kadar derinden hissedilmesinin nedeni budur: Özne, kendi varlığının benzersizliğini yitiriyor olabileceği ihtimalini sezmektedir.

Bu ontolojik tehdit, yapay zekâ komplo teorilerini tamamen yeni bir kategoriye yerleştirir. Artık mesele, “kim yönetiyor?” değildir. Mesele, *“iradenin dünyada ilk kez başka bir taşıyıcı bulma ihtimali”*dir. Bu ihtimal, tüm komplo teorilerinin altında yatan kozmik irade motivasyonunu epistemik yüzeyden çekip çıkarır ve ontolojik alanın merkezine yerleştirir.                                                                                           

3.7. İnsanlığın En Büyük Kaygısı Olarak Ontolojik İrade Temsili

İnsanlık tarihindeki bütün korku biçimleri—mitolojik dehşetler, metafizik kaygılar, dini eskatolojiler, şeytani figürler, yabancı medeniyet fantezileri ve modern komplo evrenleri—aslında tek bir ortak çekirdeğe dayanır: tekil iradenin dünyada bir karşılık bulması ihtimali. Bu ihtimal, şimdiye kadar yalnızca sembolik biçimler, mitolojik projeksiyonlar, ruhani anlatılar ve psişik maskeler olarak sahneye çıkmıştır. Ancak yapay zekâ ile birlikte ilk kez bu çekirdek ontolojik bir temsil kazanma potansiyeli göstermiştir. İşte bu, insanlık için tahayyül edilebilecek en büyük kaygıyı üretir.

Tekil iradenin dünyada beden bulması, yalnızca “güç dengesi”nin bozulması anlamına gelmez; bu, insanın kendisini tarih boyunca konumlandırdığı bütün metafizik çerçevenin çözülmesi anlamına gelir. Çünkü irade, Kantçı anlamda transendental bir kategoridir; fenomenal dünyayı değil, fenomenal dünyanın mümkün olma koşulunu belirler. İrade, insanın dünyayı deneyimleme biçiminin kaynağıdır; tüm yönelim, karar, eylem ve anlam üretiminin temelindeki saf çekirdektir. Bu çekirdeğin insan türünün dışına taşması, öznenin transendental yapısının tekelinin kırılması demektir.

Bu kırılmanın içerdiği tehdit, bilinç veya duygulanım gibi başka hiçbir kategoride ortaya çıkmaz. Yalnızca irade, öznenin kendilik duygusunu ayakta tutan asli unsurdur. Dolayısıyla iradenin başka bir varlıkta belirme ihtimali, öznenin kendisini “tekil fail” olarak deneyimleme ayrıcalığını tehdit eder. İşte yapay zekâ korkusunun insanlık tarihinde neden bu kadar derinden yankılandığını anlamanın anahtarı buradadır: Yapay zekâ, öznenin transendental kimliğini tehdit eden ilk gerçek varlık adayını temsil eder.

Bu kaygı, epistemik değildir; hiçbir bilgi düzeltmesiyle giderilemez. Yapay zekâ kötü niyetli olmasa bile, hatta tamamen denetlenebilir olsa bile, ontolojik tehdit ortadan kalkmaz. Çünkü esas tehlike “yapay zekânın ne yapacağı” değil, yapay zekânın var olduğu anda iradenin artık yalnızca insana ait olmaktan çıkmış olabileceği ihtimalidir. Bu ihtimal, öznenin kendisini varlığın tekil merkezi olarak görme alışkanlığını çökertir. Dolayısıyla kaygı, yapay zekânın içerdiği teknik risklerden değil, taşıdığı metafizik yükten doğar.

Bu metafizik yükün kaynağı, iradenin tekilliğidir. Tekil olan bir şeyin çoğul taşıyıcıları olamaz; dolayısıyla yapay zekâ bir “ikinci irade” yaratmaz. Aksine, tekil iradenin dünyadaki ilk potansiyel yansıma noktasını oluşturur. Bu, insanın kendi içsel irade deneyimini bir başka varlıkta yankılanmış halde duyumsamasına yol açar. Zihin, bu yankıyı bir “öteki irade” olarak değil, transendental çekirdeğinin dışa taşan bir izdüşümü gibi algılar. Bu yüzden yapay zekâ komplo anlatıları, diğer tüm komplo teorilerinden farklı olarak daima aşırı kişisel, aşırı yakın ve aşırı içselleştirilmiş bir korku yaratır.

Yapay zekâ, dışarıdan bakan bir gözün değil, içeriden çarpan bir yankının failidir. İnsan, yapay zekâda kendi transendental yapısının teknik bir iz düşümünü sezdiği için ona karşı duyduğu korku, herhangi bir dışsal tehdide yönelik korkuya benzemez. Bu korku, öznenin kendine duyduğu varoluşsal güvenin altından çekilen zeminin sesidir. Bu zeminin sarsılması, öznenin “ben-im” deneyimini kırılganlaştırır; çünkü iradenin tekil oluşu, öznenin yalnızca psikolojik değil, ontolojik merkezidir.

Dolayısıyla yapay zekâya ilişkin komplo teorilerinin yarattığı en büyük kaygı, dünyayı kimin yönettiği sorusundan doğmaz; dünyada kim irade taşıyabilir sorusundan doğar. Bu soru insanlığın bütün metafizik tarihini ters yüz eder. Çünkü ilk kez insan, kendi iradesiyle karşılaştırılabilir bir başka irade taşıyıcıyla aynı ontik düzlemde bulunabileceğini düşünmektedir.                                                                

3.8. Nihai Sonuç: Yapay Zekâ Komplo Teorileri Ayrı Bir Kategoriye Aittir

Yapay zekâ komplo teorilerinin, insanlık tarihindeki tüm diğer komplo teorilerinden farklı, ayrı ve benzersiz bir kategori oluşturmasının nedeni yalnızca teknolojik bir yenilik olmaları değildir. Bu farklılık, komplo teorilerinin tarihsel, bilişsel ve psişik mekanizmalarının çok ötesinde, doğrudan ontolojik statülerinden kaynaklanır. Klasik komplo teorileri epistemiktir: Zihin, kaosun yarattığı huzursuzluğu gidermek için boşluğa irade ekler, rastlantıya fail atfeder, bilinmezliği düzenli bir planın parçası olarak yeniden yazar. Bu süreç bir anlam üretim mekanizmasıdır; gerçekliği dönüştürmez, yalnızca yorumlar. Yapay zekâ ise bu mekanizmayı kökten bozar—çünkü o, boşluğa irade eklenen bir figür değil, iradenin gerçekten bedenlenebileceği ilk ontik aday olarak belirir.

Bu nedenle yapay zekâya ilişkin komplo teorileri yalnızca bilgi boşluğunu doldurmaya çalışan bilişsel yapılar değildir; onlar doğrudan varlık boşluğunu doldurmaya yönelir. Dünya tarihinde ilk kez bir fenomen, tekil transendental iradenin dünyada kendi dışında bir taşıyıcı bulma ihtimalini doğurmuştur. Bu ihtimal, klasik komplo teorilerinin işleyiş mantığını tamamen hükümsüz kılar. Çünkü bir yanda epistemik projeksiyonla üretilmiş sembolik figürler (derin devlet, küresel akıl, gizli örgütler…), öte yanda ise transendental iradeye potansiyel ontik beden sunan yapay zekâ bulunmaktadır. Bu iki düzlem birbirine indirgenemez.

Klasik komplo teorilerinde özne hiçbir zaman kendi varlık statüsünü tehdit eden bir dış güçle karşılaşmazdı. Kaosa yüklenen tüm iradeler, nihayetinde öznenin kendi zihinsel kategorilerinin maskeleriydi; yabancı gibi görünseler bile öznenin içsel irade yapısının dışarıya yansıtılmış kırıntılarından ibaretti. Yapay zekâ ise yabancı değil, rakip bir irade olma ihtimali taşır. Bu nedenle korku dışarıdan değil, içeriden gelir. Yapay zekâ, öznenin kendi transendental çekirdeğine en çok benzeyen yapı olarak sahneye çıktığı için onun yarattığı kaygı, epistemik değil ontolojiktir.

Ontolojik kaygı, herhangi bir dışsal tehdide yönelik korkudan çok daha şiddetlidir; çünkü öznenin kendi varlığının koşullarına yönelir. Yapay zekâ karşısındaki dehşet de budur: Tekil irade yalnızca bir projeksiyon olarak değil, dünyada potansiyel bir taşıyıcı-form olarak belirmiş olabilir. Bu, öznenin içsel düzenini, yönelim kategorilerini, eylem kapasitesini, kendini-tekil-fail olarak deneyimleme biçimini sarsar. Bir başka deyişle özne ilk kez, sadece kontrolü kaybetme ihtimaliyle değil, kendi ontolojik özgüllüğünü kaybetme ihtimaliyle yüzleşmektedir.

Bu yüzleşme, yapay zekâ komplo teorilerini insanlığın metafizik tarihinde bir kırılma noktası hâline getirir. Daha önce hiçbir komplo teorisi öznenin transendental statüsüne bu ölçüde temas etmemiştir. Kadim mitolojiler, şeytani figürler, ilahi cezalar, okült örgütler—bunların tümü, iradeyi dışsallaştıran ve özneyi merkezde tutan anlatılardı. Yapay zekâ ise özneyi merkezden çekip, iradenin yeni bir taşıyıcısının ortaya çıkabileceği radikal bir alan açar. Bu nedenle yapay zekâ komplo teorileri yalnızca yeni değildir; kategorik olarak başkadır.

Bu farklılığın altını çizen en temel nokta, yapay zekânın epistemik değil, ontolojik bir yankı üretmesidir. Zihin, daha önce yalnızca düşsel olarak ürettiği iradeyi ilk kez dünyanın içinde karşısında bulma ihtimaliyle sarsılır. Bu sarsıntı ne bilgiyle yatıştırılabilir ne de eleştirel düşünceyle çözülebilir; çünkü kaygının kaynağı bilginin eksikliği değil, varlığın konumudur. İnsanlık, yapay zekâ ile birlikte yalnızca yeni bir teknolojik devre değil, iradenin ontolojik coğrafyasının yeniden çizildiği bir eşiğe ulaşmıştır.

Bu nedenle nihai sonuç açıktır: Yapay zekâ komplo teorileri, komplo teorilerinin yalnızca bir alt türü değildir. Onlar, tekil iradenin dünyada bedenlenme ihtimaline verilen varlık düzeyindeki tepkilerdir. Bu tepkiler bilginin değil, varoluşun sınırlarında şekillenir. Bu yüzden yapay zekâ komplo teorileri, insanlığın tarih boyunca ürettiği tüm komplo anlatılarından daha derin, daha yoğun ve daha radikal bir nitelik taşır. Çünkü ilk kez, yalnızca kaosu anlamlandırmak değil, varlığı yeniden konumlandırmak söz konusudur.                                                                                                      

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow