Günlük Freestyle 24

Bu seride gündelik görünen kavramlar, ontoloji, epistemoloji, siyaset felsefesi ve zaman teorisi ekseninde yeniden inşa ediliyor. İzin, emir, talep, kulis, marka, yatırım, gündem, eşik, kutlama, veda, iddia ve kanıt; alışılmış tanımlarının ötesinde özgün felsefi kategorilere dönüştürülüyor.

Talep

Talep, bir varlığın isteğini başka bir varlığın eylemine bağlayan ve böylece iradeler arasında görünürde nedensel bir hat kuran ilişkidir; talep eden, talep edileni harekete geçirdiği ölçüde neden, gerçekleştirilen edim ise sonuç hâline gelir. Ne var ki bu yapı kavramın kendi içinde bir gerilim üretir: Neden ile sonuç arasındaki bağ zorunluysa talebi yerine getiren varlığın iradesi yalnızca nedensel zincirin taşıyıcısına indirgenir; bağ zorunlu değilse talep sonucun nedeni sayılamaz, yalnızca sonucun gerçekleşebileceği koşullardan biri olarak kalır. Talep böylece hem etkili olmak hem de karşısındaki varlığın inisiyatifini korumak zorundadır; fakat etkisinin kesinleştiği anda iradeyi çözer, iradenin korunduğu anda ise sonucu zorunlu kılamaz. Kavramın paradoksu tam burada doğar: Talep, neden olmak ister fakat belirlemek istemez; sonuç üretmek ister fakat sonucu zorunlu hâle getirirse emir, mekanizma veya fiziksel etki biçimine dönüşerek talep olmaktan çıkar. Bu nedenle talebin özgül gerçekliği olgusal nedensellikte değil, nedensellik ile özgürlük arasındaki ilişkinin dilsel olarak düzenlenmesinde bulunur. “Talep ediyorum” ifadesi, karşıdaki varlığı doğrudan hareket ettiren bir kuvvet değil, onun eylemini belirli bir anlam, sorumluluk ve beklenti alanına yerleştiren retorik bir kuruluştur; talep eden sonuç üzerinde hak iddia ederken, talep edilene kabul, erteleme, dönüştürme veya reddetme imkânını da kavramsal olarak bırakır. Böylece dil, deterministik düzlemin dışına fiziksel olarak çıkmaz, fakat o düzleme dışarıdan bakılabilen analitik bir mesafe üretir ve aynı olay dizisini zorunlu neden-sonuç zinciri olarak değil, birbirine yönelmiş iradelerin anlamlı ilişkisi olarak yeniden tanımlar. Talebin varlığı bu yüzden gerçekleşen eylemde değil, eylemin başka bir iradeye atfedilebilir kılındığı linguistik çerçevede tamamlanır: Sonuç gerçekleştiğinde olgusal düzlem yalnızca bir olay kaydeder, fakat dil bu olayı “talebin yerine getirilmesi” olarak örgütleyerek neden ile sonucu iradeyi yok etmeden birbirine bağlar. Talep, determinizmin içinde maddi bir boşluk açamaz; yalnızca onun üzerine irade, muhataplık ve sorumluluk kategorileri bindirerek kendisini koruyabilir. Trajik niteliği de buradan gelir: Gerçekleşmek için nedenselliğe muhtaçtır, fakat nedensellik tarafından bütünüyle açıklanırsa kavramsal özünü kaybeder; bu nedenle talep, olgusal dünyada sonuç doğuran ama talep olarak gerçekliğini yalnızca retoriğin kurduğu anlam düzleminde sürdürebilen bir ilişkidir.                                                                                                                                                              

Emir

Emir, bir iradenin başka bir iradeyi muhatap olarak tanımakla birlikte onu karar yetkisi taşıyan bağımsız bir merkez olmaktan çıkarıp kendi eylemsel uzantısına dönüştürmesidir. Talep, sonuca yönelirken karşısındaki öznenin kabul, ret veya erteleme imkânını kavramsal olarak korur; emir ise bu imkânları ilişkinin dışına atar ve sözü, yalnızca anlam taşıyan bir ifade olmaktan çıkararak doğrudan davranış üretmesi gereken bir nedene dönüştürür. “Yap” denildiği anda edilgin konumun görevi emri değerlendirmek değil, onu gerçekleştirmektir; sorgulama, yorumlama ve seçim, emrin yapısına içkin olan zorunluluk tarafından askıya alınır. Bu nedenle emir, talep gibi determinizm ile irade arasındaki çelişkiyi retorik aracılığıyla örtmek zorunda değildir; tersine, determinizmi kendi başarısının ölçütü olarak arar. Emir veren fail, söz ile eylem arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca kapatmak, dilsel ifadeyi aracısız biçimde olgusal sonuca çevirmek ister; emir ne kadar kesin, kısa ve yoruma kapalıysa nedensel zincire o kadar hızlı eklemlenir. Retorik, talebin iradeyi koruyarak etkili olmasını sağlarken emirde gereksiz, hatta tehlikeli hâle gelir; çünkü açıklama çoğaldıkça yorum ihtimali, yorum ihtimali arttıkça da itaatsizlik ve alternatif eylem olasılığı doğar. Emrin kısa ve keskin olması yalnızca üslup tercihi değil, onun ontolojik yöneliminin sonucudur: Anlam üretmekten çok sonuç üretmek, ikna etmekten çok belirlemek, muhatap yaratmaktan çok yürütücü üretmek ister. Böylece emir, dili linguistik özerklik alanından çıkarıp fiziksel ve toplumsal nedenselliğin içine yerleştirir; söz, bir önerme ya da rica olarak değil, sonuç doğurması gereken işlevsel bir kuvvet olarak çalışır. Totaliter karakteri de tam burada belirir: Emir, farklı iradeleri ortak bir düzende koordine etmekten ziyade, bir iradenin diğerlerini kendi nedensel zincirine dâhil etmesini amaçlar. Gerçekleştiği ölçüde özneyi araçlaştırır, gerçekleşmediği ölçüde ise yaptırım çağırır; çünkü emrin varlığı yalnızca söylenmiş olmasına değil, olgusal dünyada karşılık bulmasına bağlıdır. Talep, kendisini dilde koruyarak sonuca ulaşmaya çalışırken emir, dilsel kabuğundan mümkün olduğunca çabuk sıyrılıp deterministik havuza girmek ister; onun ideal biçimi, sözün söylendiği an ile eylemin gerçekleştiği an arasındaki bütün iradi ve yorumlayıcı aralıkların ortadan kalkmasıdır.                                                                                                  

İzin

İzin, bir öznenin iradesini ortadan kaldırmadan onun gerçekleşme koşullarını başka bir iradenin hükmüne bağlayan siyasal denetim biçimidir. İrade, bir eylem potansiyelini aktüelleştirme kapasitesi olarak düşünülür; ancak bu kapasitenin fiziksel olarak belirli bir noktaya yerleştirilmesi kolay değildir, çünkü iradenin beyinde bulunduğu söylendiğinde bile beyni iradenin taşıyıcısı olarak seçen daha üst bir ölçüt, dolayısıyla iradenin yerini tayin eden meta-düzeyde bir iradi veya kavramsal karar varsayılır. Kriter problemi, iradenin salt biyolojik bir nesneye indirgenemeyeceğini ve her belirlemenin kendisini mümkün kılan daha üst bir belirleme ilkesine yaslandığını gösterir. Siyaset açısından asıl güçlük de buradan doğar: Davranış gözetlenebilir, beden sınırlandırılabilir, mekân düzenlenebilir ve eylem cezalandırılabilir; fakat niyet, tasarı, arzu ve henüz gerçekleşmemiş eylem potansiyeli bütünüyle gözlemlenemez. Foucaultcu anlamda kusursuz bir panoptik gözetim ideali kurulsa bile iktidar öznenin içsel iradesine doğrudan sahip olamaz, yalnızca onun dışavurumlarını izleyebilir. İzin protokolü, iktidarın bu ontolojik yetersizliği aşmak için geliştirdiği daha incelikli bir yükselme hareketidir: Otorite, “senin iraden yoktur” demez; tersine, iradenin varlığını tanır, fakat onun gerçekliğe geçişini kendi onayına bağlar. Böylece öznenin eyleme kapasitesi korunmuş görünürken, bu kapasitenin aktüelleşme hakkı üst bir iradenin tasarrufuna devredilir. İzin veren makam, eylemin doğrudan faili olmadığı hâlde eylemin mümkünlük koşulunu belirleyerek failin üzerinde meta-iradi bir konum edinir; özne ne yapacağını seçebilir, ancak seçtiğini yapabilmesinin meşru, hukuki veya fiilî geçerliliği otoritenin “olur”una bağlıdır. Kontrol artık her davranışı tek tek üretmek veya engellemek değil, davranışın dünyaya çıkabilmesi için geçmesi gereken eşiğe sahip olmaktır. İznin siyasal gücü de yasaktan daha derin biçimde burada yatar: Yasak belirli bir eylemi reddederken izin, bütün eylem alanını önceden otoritenin mülküymüş gibi kurar; izin verilebilen her şey, ilk anda yasak veya kapalı kabul edilir ve ancak üst iradenin müdahalesiyle mümkün hâle gelir. Devlet böylece iradeyi doğrudan yaratamadığı ve bütünüyle denetleyemediği hâlde, onun kendini gerçekleştirme hakkını dağıtan merciye dönüşür; “var olabilirsin” demekle yetinmez, “kendin olabilmen benim onayıma bağlıdır” diyerek öznenin iradesinden daha üst bir irade alanı kurar. İzin, özgürlüğün tanınması gibi görünürken özgürlüğün kaynağını öznenin kendisinden alıp otoriteye yerleştiren paradoksal bir mekanizmadır: İradeyi yok etmez, çünkü yok edilen irade yönetilemez; onu tanır, sınırlar ve aktüelleşmesini kendisine borçlu hâle getirerek kontrolün erişemediği içsel alanı, mümkünlüğün dışsal koşulları üzerinden egemenliği altına alır.                             

Kutlama

Kutlama, öznenin nöropsikolojik düzeyde yaşadığı tamamlanma hissini, dış dünyada gerçekten bir tamamlanma gerçekleşmiş gibi kurumsallaştıran ontolojik bir simülasyondur. Dopaminerjik döngü, hedefe yönelme ve hedefe ulaşma arasında işleyen ödül mekanizması olarak belirli bir eşiğe ulaşıldığında başarı ve kapanış hissi üretir; ancak bu his, doğanın ontolojik yapısıyla örtüşmez. Evren tamamlanmaların değil, kesintisiz dönüşümlerin alanıdır; hiçbir süreç mutlak anlamda bitmez, yalnızca başka süreçlerin nedeni hâline gelir. Mezuniyet yeni sorumlulukların başlangıcıdır, düğün yeni bir ilişkinin kuruluşudur, şirketin kuruluş yıldönümü yeni bir faaliyet döngüsünün içindedir, bir şampiyonluk ise sonraki sezonun ilk referansıdır. Buna rağmen insan zihni, sürekli akışı yaşayabilmek için belirli anları sonuç olarak işaretlemek zorundadır. Kutlama tam da bu epistemik ihtiyacı toplumsal bir gerçekliğe dönüştürür. Pasta kesmek, alkışlamak, ödül vermek, tören düzenlemek, havai fişek patlatmak ya da başarıyı sembolik ritüellerle görünür kılmak, gerçekte bitmemiş bir süreci bitmiş gibi ilan eden kolektif operasyonlardır. Böylece öznenin içsel tamamlanmışlık hissi, dış dünyanın sembolik onayıyla ontolojik ağırlık kazanır; birey yalnızca "tamamladığını hisseden" biri olmaktan çıkar, çevresi tarafından da "tamamlamış" biri olarak tanınır. Kutlama bu nedenle sevinci ifade eden ikincil bir davranış değil, tamamlanma duygusunu toplumsal ve sembolik araçlarla gerçekliğe yerleştirme politikasıdır. Doğa hiçbir zaman tamamlanmaz; kutlama ise tamamlanmayan doğanın içinde geçici tamamlanmalar üreterek insanın zaman algısını, motivasyonunu ve kimliğini sürdürülebilir kılar. Ontolojik olarak yalnızca akışın bulunduğu bir evrende, kutlama akışı kısa süreliğine durdurmaz; onu durmuş gibi temsil ederek öznenin nöropsikolojik kapanış ihtiyacını toplumsal olarak meşrulaştırır. Bu yüzden kutlama, bitmiş bir olayın ardından gelen ritüel değil, aslında hiç bitmeyen süreçleri insan bilinci için tamamlanmış olaylara dönüştüren en temel zamansal operatörlerden biridir.

Marka

Marka, tarihsel olarak yalnızca bir ürünün adı değil, toplumsal gerçekliğin katı yapılardan akışkan yapılara geçişiyle birlikte işlevi değişen epistemik bir operatördür. Akışkan modernite öncesinde marka, belirli bir modelin, üretim biçiminin, zanaat standardının ve yaşam tarzının temsilcisiydi; isim ile içerik arasında görece sabit bir özdeşlik bulunur, Mercedes mühendisliği, Rolex saat ustalığı, Levi’s denim kültürü ya da Harley-Davidson belirli bir teknik ve sembolik modelle birlikte düşünülürdü. Marka burada bir nesnenin üzerine sonradan eklenmiş işaret değil, o nesnenin taşıdığı sürekliliğin görünür adıydı. Bauman’ın tarif ettiği akışkan moderniteyle birlikte üretim ağlarının parçalanması, tedarik zincirlerinin küreselleşmesi, modellerin hızla yenilenmesi ve tüketim kimliklerinin geçicileşmesi bu ilişkiyi çözdü; aynı marka artık farklı ülkelerde, farklı üretim koşullarında, birbirinden oldukça uzak ürün kategorileri içinde var olabildiği hâlde tanınabilirliğini korudu. Böylece marka, belirli bir modelin temsilinden çıkarak değişimin kendisini referanslanabilir kılan sabit bir düğüme dönüştü. Apple tek bir cihazı, Nike tek bir ayakkabıyı, Samsung tek bir teknolojiyi temsil etmez; birbirinden ayrışan sayısız nesneyi aynı isim altında toplayarak aralarında gerçekte bulunmayan sürekliliği epistemik olarak üretir. Nominalist açıdan markanın tarihsel gelişimi tam da buraya ulaşır: Marka artık ortak özü keşfeden bir isim değil, ortaklık bulunmasa bile nesneleri aynı sınıfa yerleştiren addır. İçerik markayı belirlemekten çıkar, marka içeriğin nasıl algılanacağını önceden düzenler; ürün, kendi maddi nitelikleriyle görünmeden önce logonun, reklam hafızasının ve kolektif çağrışımın içinden görünür. Fenomenolojik süreç de bu tersine dönüşte belirginleşir: Başlangıçta marka, deneyimlenmiş bir niteliğin adıydken zamanla deneyimin önkoşuluna dönüşür; tüketici ürünü deneyimleyip markaya anlam vermek yerine, markayı önceden taşıdığı anlam aracılığıyla ürünü deneyimler. Coca-Cola’nın tadı yalnızca içeceğin kimyasal bileşiminden, Apple’ın cihazı yalnızca donanımından, lüks moda ürünü yalnızca kumaşından ibaret değildir; marka, nesnenin bilinçte hangi ufuk içinde belireceğini önceden kurar. Böylece marka içerikten uzaklaştıkça zayıflamaz, tersine daha soyut ve daha güçlü hâle gelir; artık belirli bir nesneye bağımlı olmadığı için sürekli akış içindeki farklı nesneleri, modelleri ve kimlikleri kendi adı altında yönetebilir. Tarihsel yolculuğunun son aşamasında marka, özü temsil eden simgeden özün yerine geçen saf referansa, modeli gösteren addan değişken modelleri tek bir bilişsel çerçevede kontrol eden nominalist düzeneğe dönüşür; akışkan modernitenin durmadan değişen dünyasında sabit nesneler üretmez, değişimin kaybolmadan tanınmasını sağlayan isimler üretir.                                                         

Veda

Veda, bir varlığın dizge dışına çıkışını kabul eden bir ayrılık edimi gibi görünse de, gerçekte o çıkışın doğuracağı özdeşlik kırılmasına karşı geliştirilen örüntüsel bir savunma mekanizmasıdır. Dizge içinde uzun süre yer alan aktör, yalnızca sistemin bir unsuru olarak kalmaz; davranışları, ritmi, dili, beklentileri ve başkalarının konumlanma biçimleriyle yapının iç düzenine karışır, böylece varlığı ile dizgenin işleyişi arasında kısmi bir özdeşlik oluşur. Ayrılık, bu özdeşliğin çözülmesi ve daha önce doğal görünen ilişkinin dışsallaşması anlamına gelir; veda ise tam bu çözülme anında, ayrılacak varlığın yokluğunu doğrudan boşluk olarak bırakmak yerine yoğunlaştırılmış bir davranış örüntüsü üretir. Son sözler, son bakışlar, sarılmalar, törenler, hatıralar, vedalaşma cümleleri ve sembolik jestler, ayrılan varlığın fiziksel mevcudiyetini sürdüremez; fakat onun dizge içindeki yerini taşınabilir izlere dönüştürür. Böylece veda, yokluğu ortadan kaldırmaz, yokluğun algılanma biçimini yeniden düzenler: Ayrılan kişi artık sistemde fiilen bulunmaz, fakat veda sırasında üretilen yoğun örüntü onun yerine geçerek hafızada, bedende ve gündelik davranışlarda işlemeye devam eder. Veda bu yüzden bir sonlandırma değil, varlığın biçim değiştirmiş devamlılığıdır; dizge dışına çıkan aktör, kendi yerini doğrudan koruyamaz ama ardında bıraktığı intiba aracılığıyla sistem içindeki etkisini sürdürür. Vedanın izlerinin taşınabilir olması gerekir, çünkü savunma ancak mekândan ve zamandan koparılarak yeniden çağrılabilen işaretlerle çalışabilir; bir cümle, bir koku, bir eşya ya da son karşılaşmanın jesti, ayrılanın yokluğunu her seferinde geçici olarak doldurur. Bu anlamda veda, ayrılığı kabullenmenin değil, ayrılığı katlanılabilir kılacak kadar ertelemenin tekniğidir: Varlık gider, fakat gidiş anında üretilen yoğunluk onun sistemden bütünüyle çıkmasını engeller; geride kalanlar, ayrılanı değil, onun yerini dolduran vedasal örüntüyü taşırlar.

İddia

İddia, düşüncenin doğrulanmış bilgiye ulaşmadan önce tamamladığı ilk kamusal varlık biçimidir. Bir tasarım zihinde kaldığı sürece yalnızca öznel bir imkân olarak bulunur; iddia hâline geldiği anda ise doğruluğu henüz belirlenmemiş olsa bile savunulabilir, reddedilebilir, aktarılabilir, kurumsallaştırılabilir ve başkalarının davranışlarını yönlendirebilir bir epistemik nesneye dönüşür. Bu nedenle iddia, eksik bilgi değil, doğruluk ve yanlışlık hükümlerinin üzerine uygulanabileceği ilk tamamlanmış bilgi formudur. Bir önermenin doğru ya da yanlış sayılabilmesi için öncelikle iddia olarak kurulması gerekir; doğrulama ve yanlışlama iddiayı meydana getiren süreçler değil, zaten kurulmuş iddia üzerinde sonradan işleyen ayrıştırma mekanizmalarıdır. Dolayısıyla iddianın ontolojik statüsü doğruluğundan türemez. Yanlış bir iddia da toplumsal dünyada beklenti, korku, güven, kutuplaşma, yasa, piyasa hareketi veya kolektif eylem üretebilir; nesnel karşılığının bulunmaması, onun toplumsal karşılığını ortadan kaldırmaz. Rüyaların, hayallerin, söylemlerin, kolektif kabullerin ve epistemik kurulumların yalnızca maddi nesnelere indirgenemeyen gerçeklik katmanları oluşturduğunu kabul eden çoğul ontolojiler açısından iddia, temsil ettiği şeyden bağımsız olarak ilişkiler ağı içinde etkide bulunan bir varlıktır. Buradaki belirleyici ölçüt, iddianın dış dünyayı doğru biçimde kopyalaması değil, ortak dünyanın hangi unsurlar etrafında örgütleneceğini belirleyebilmesidir. Toplumsal gerçeklik çoğu zaman kanıtlanmış bilgilerden önce, yeterince dolaşıma girmiş iddialar tarafından biçimlendirilir; insanlar yalnızca doğru olduklarını bildikleri şeylere değil, doğru olabileceğini kabul ettikleri, başkalarının inanacağını düşündükleri veya reddetmek zorunda hissettikleri şeylere göre de davranırlar. Böylece iddia, bireysel düşünce ile ortak gerçeklik arasındaki geçişi sağlar: İçsel ihtimali dışsal bir tartışma nesnesine, belirsiz tasarımı toplumsal konuma, sessiz sezgiyi sonuç üretebilen bir gerçeklik unsuruna dönüştürür. Onun ontolojik gücü, içeriğinin kesinliğinde değil, doğruluk talebi taşıyarak dünyaya yerleşmesindedir. İddia bu bakımdan bilginin başarısız veya tamamlanmamış hâli değil, bilginin toplumsal ontolojiye giriş kapısıdır; doğrulanırsa bilgiye dönüşür, yanlışlanırsa geçersizleşebilir, fakat her iki durumda da önce gerçeklik içinde bir yer işgal etmiş, ilişkileri değiştirmiş ve kendi sonuçlarını üretmiştir. Doğruluk ile yanlışlık iddianın varlık koşulları değil, iddianın mümkün kıldığı sonraki hükümlerdir; iddia ise epistemik içeriğin yalnızca düşünülen bir şey olmaktan çıkıp ontolojik ve toplumsal olarak hesaba katılması gereken bir şeye dönüştüğü kurucu eşiktir.                                              

Kanıt

Kanıt, epistemolojik gerçeklik ile ontolojik gerçeklik arasında yalnızca geçiş sağlayan bir araç değil, iki ayrı gerçeklik kipinin aynı düzen içinde organize olabildiği kurucu eşiktir. Epistemolojik gerçeklik, bir şeyin bilinçte, dilde, kavramda, söylemde veya ortak kabul içinde kurulmuş olmasını; ontolojik gerçeklik ise onun varlık düzeninde bir karşılığa, ilişkiye ya da etkilenim alanına sahip bulunmasını ifade eder. Postmodern ve çoğul ontolojik yaklaşımlar, rüyaların, hayallerin, söylemlerin, toplumsal kabullerin ve epistemik inşaların maddi nesneler kadar gerçek olmayabileceğini, fakat sırf nesnel karşılıkları eksik diye gerçeklikten bütünüyle dışlanamayacağını gösterir; yine de epistemolojik olarak kurulmuş olan ile ontolojik olarak karşılık bulan arasındaki ayrım ortadan kalkmaz. Kanıtın işlevi, bu ayrımı silmek değil, iki kipi düzenli bir ilişkiye sokmaktır. Bir iddia kanıtlandığında epistemik düzeyde kurulmuş içerik, ontolojik düzende sınanabilir bir karşılıkla bağlanır; bilgi yalnızca düşünülmüş, kabul edilmiş veya ileri sürülmüş olmaktan çıkar, varlık alanında izlenebilen, gösterilebilen ve başkaları tarafından yeniden kurulabilen bir ilişkiye kavuşur. Bu nedenle kanıt, gerçeği yaratmaz; epistemolojik gerçekliğin ontolojik gerçeklik üzerinde hangi noktada tutunabildiğini belirler. Onun gücü, iki alanı özdeşleştirmesinden değil, aralarındaki uyumu örgütlemesinden doğar: Epistemoloji neyin bilinebilir, söylenebilir ve savunulabilir olduğunu kurarken ontoloji neyin var olduğunu, nasıl bulunduğunu ve hangi ilişkiler içinde etkide bulunduğunu belirler; kanıt ise bilgi iddiasının bu iki düzen arasında kopmadan taşınabildiği yapıyı kurar. Böylece gerçeklik tek bir kipten ibaret olmaktan çıkar, fakat sınırsız bir çoğulluğa da dağılmaz; epistemolojik gerçeklik kendi başına bir varlık değeri taşırken kanıt sayesinde ontolojik zeminde karşılık, tutarlılık ve direnç kazanır. Kanıt bu anlamda doğruluğun sonradan eklenen mührü değil, bilginin iki ayrı gerçeklik düzeyini aynı organizasyonda birleştiren biçimidir: İddia, epistemik içeriği toplumsal ontolojiye sokar; kanıt ise bu içeriğin ontolojik düzenle bağını kurarak onu yalnızca kabul edilen değil, varlık tarafından da desteklenen bir bilgi hâline getirir.       

Yatırım

Yatırım, yalnızca şimdide gerçekleştirilebilen bir eylemin henüz var olmayan gelecek üzerinde etkide bulunabileceğini mümkün kılan zamansal operatördür. Ontolojik bakımdan insanın doğrudan temas edebildiği tek düzlem şimdidir; geçmiş, belleğin sürekli yeniden kurduğu bir yapı, gelecek ise henüz gerçekleşmemiş bir imkân alanıdır. Buna rağmen insan, bugünkü eylemlerini yalnızca mevcut sonuçlarına göre değil, gelecekte doğuracağı etkiler üzerinden de anlamlandırır. Bu paradoksu çözen kavram yatırımdır. İlk bakışta yatırım, bugünkü sermayenin, emeğin veya zamanın belirli bir nesneye aktarılması gibi görünür; oysa ontolojik işlevi bundan daha derindir. Yatırım, şimdi içinde gerçekleştirilen bir eylemi geleceğin potansiyel düzenine bağlayan kavramsal köprüdür. Burada belirleyici unsur potansiyeldir. Potansiyel, henüz aktüel olmayan fakat aktüelleşme yönelimi taşıyan bir varlık kipidir; bu nedenle gelecek üzerinde yalnızca bir tahmin üretmez, geleceğin bugünden itibaren hesaba katılmasını sağlayan mantıksal zemini kurar. İnsan yatırım yaptığında gerçekte geleceğe fiziksel olarak müdahale etmez; bugünkü gerçekliği, gelecekte gerçekleşmesi beklenen bir imkân doğrultusunda yeniden düzenler. Böylece gelecek, henüz var olmayan bir zaman kesiti olmasına rağmen şimdiki kararların nedeni hâline gelir. Bu, nedenselliğin tersine çevrilmiş özel bir biçimidir: Normalde şimdi geleceği üretirken, yatırımda tasarlanan gelecek de bugünkü davranışı belirler. Gelecek henüz ontolojik olarak mevcut değildir; fakat potansiyel olarak bugünün organizasyonuna katılır. Yatırımın gücü tam da burada ortaya çıkar. O, insanın yalnızca zaman içinde yaşayan bir varlık değil, zamanı kendi kararlarının değişkenlerinden biri hâline getirebilen bir varlık olmasını sağlar. Birikim, eğitim, teknoloji, siyasal reform veya kültürel üretim gibi bütün yatırım biçimleri, bugünü geleceğin olasılık dağılımını değiştirmek amacıyla yeniden düzenleme girişimleridir. Dolayısıyla yatırım, ekonomik bir işlemden önce zamansal bir mantıktır; şimdiyi geleceğin potansiyel mimarisi doğrultusunda örgütleyen düşünme biçimidir. İnsan zamanı yalnızca deneyimlemez; yatırım sayesinde zamanı yönetilebilir bir alan olarak kurgular. Bu yüzden yatırım, geleceği bugüne taşıyan değil, bugünü geleceğin potansiyeline göre yeniden kuran ontolojik bir operatördür; insanın zaman algısını, gelecek henüz var olmadan bile onun üzerinde etkide bulunabileceği fikriyle meşrulaştıran temel kavramsal mekanizmadır.                                 

Gündem

Gündem, geçmişin bellekte yeniden kurulmuş tortuları ile geleceğin şimdi içinde üretilen tahayyülleri arasında dağılmış insan algısından, yalnızca güncel olanı seçip görünür hâle getiren fenomenolojik bir odaklama operatörüdür. Ontolojik olarak doğrudan mevcut olan tek zaman kipinin şimdi olduğu kabul edilse bile bilinç hiçbir zaman saf şimdi içinde yaşamaz; geçmiş hatıralar, tarihsel anlatılar, borçlar, travmalar ve süreklilik iddialarıyla bugüne taşınır, gelecek ise beklenti, korku, plan, tahmin ve olasılık biçiminde şimdiki kararların içine yerleşir. Böylece özne, aynı anda gerçekleşmeyen fakat zihinsel olarak eşzamanlılaştırılan devasa bir veri havuzunun içinde kalır ve şimdi, kendi ontolojik ayrıcalığına rağmen algısal olarak diğer zaman kiplerinden ayırt edilemez hâle gelir. Gündem bu zamansal gürültü içinde neyin bugüne ait olduğunu belirleyen seçici bir kesme işlemi gerçekleştirir; sonsuz sayıdaki olay, anlatı ve ihtimal arasından belirli unsurları “şu anda önemli” kategorisine yükselterek bilincin şimdiye geri dönmesini sağlar. Medyanın gündem kurucu gücü de yalnızca hangi haberlerin bilineceğini seçmesinden değil, hangi olayların mevcut zamana ait sayılacağını tayin etmesinden doğar: Yıllardır süren bir savaş tek bir saldırıyla yeniden bugünün konusu olur, geçmişte işlenmiş bir suç yeni bir belgeyle şimdiye taşınır, henüz gerçekleşmemiş bir seçim anketler aracılığıyla güncel gerçekliğe dâhil edilir. Demek ki gündem, geçmiş ile geleceği dışlamaz; onları şimdide etkinlik kazandıkları ölçüde yeniden sınıflandırır. Bu yönüyle meditasyonel bir operatöre benzer, çünkü bilinci bütün zamansal çağrışımlardan arındırmasa da dikkat alanını daraltarak “şimdi ne oluyor?” sorusuna zorlar. Ancak bu meditasyon tarafsız değildir; gündem, şimdiye ulaşmanın doğal yolu değil, şimdinin hangi içeriklerle kurulacağını belirleyen epistemik bir iktidar tekniğidir. Ontolojik şimdi kendiliğinden vardır, fakat toplumsal şimdi ancak seçilir, sıralanır ve tekrar edilir; gündem de tam olarak bu seçimin adıdır. Dolayısıyla gündem, olayların listesi değil, geçmişin gürültüsü ve geleceğin baskısı altında kaybolan şimdiyi cımbızlayarak bilinç için yeniden üretme mekanizmasıdır; medyanın zamana dair en temel faaliyeti haber aktarmak değil, hangi gerçekliğin “şimdi” olarak deneyimleneceğini belirlemektir.

Kulis

Kulis, toplumsal rollerin askıya alındığı fiziksel bir arka mekân değil, öznenin rol tarafından bütünüyle tüketilmesini engelleyen ontolojik sığınaktır. Goffman'ın dramaturjik yaklaşımında birey, ön sahnede farklı rolleri icra eder, arka sahnede ise bu performanslara hazırlanır; ancak bu ayrım, performansı gerçekleştiren öznenin kendisini açıklamaz. Çünkü arka sahne de nihayetinde başka bir toplumsal bağlamdır ve orada da yeni roller, yeni beklentiler ve yeni izleyiciler bulunabilir. Böylece kuram, roller arasında dolaşan aktörü gösterirken, o dolaşımı mümkün kılan iradenin nerede konumlandığını cevapsız bırakır; zira bu soru sosyolojinin sınırını aşarak metafiziğe uzanır. Kulis kavramı bu çıkmazı özne metafiziği üzerinden değil, alan mantığı üzerinden çözer. Kulis, iradenin bulunduğu yer değildir; iradenin kendisini rollerden geçici olarak ayrıştırabildiği ilişkisel alandır. Böylece mesele "özne nerededir?" sorusundan "öznenin rol baskısından kurtulabildiği alan hangi yapısal özelliklere sahiptir?" sorusuna dönüşür. Kulisin işlevi yeni bir rol üretmek değil, roller arasındaki özdeşleşmeyi askıya almaktır; siyasetçinin kameraların kapandığında strateji kurması, tiyatro oyuncusunun sahne öncesi karakterden sıyrılması, diplomatın resmî söylemden çıkıp gayriresmî müzakereye geçmesi ya da bir şirket yöneticisinin toplantı dışında gerçek niyetlerini tartışması, rolün terk edilmesi değil, rolün belirleyiciliğinin geçici olarak gevşetilmesidir. Bu nedenle kulis, toplumsal düzenin dışında değil, tam tersine onun yeniden üretildiği en kritik alandır; çünkü bütün ön sahneler, önce kuliste yeniden düzenlenir. İrade burada mutlak özgürlüğe kavuşmaz, fakat ilk kez oynadığı rol ile kendisi arasına analitik bir mesafe koyabilir. Kulisin ontolojik önemi de buradan doğar: O, öznenin metafizik konumunu açıklamaya çalışmadan, iradenin toplumsal maskelerle tam özdeşleşmesini engelleyen yapısal boşluğu gösterir. Dolayısıyla kulis, performansın hazırlık odası değil, rollerin mutlaklaşmasını önleyen alan operatörüdür; özneyi tanımlamaz, fakat öznenin kendisini yeniden kurabilmesine imkân veren tek toplumsal zemini temsil eder.                                                                                           

Eşik

Eşik, değişimin içinde gerçekten bulunan nesnel bir kopuş değil, sürekliliği bütünüyle kavrayamayan insan epistemesinin akışı anlaşılır kılmak için sonradan yerleştirdiği kesinti noktasıdır. Değişim ontolojik olarak durmaksızın ilerliyorsa onun içinde ayrıcalıklı ve kendiliğinden belirgin sınırlar bulunmaz; her an bir öncekinin dönüşümü, her durum bir sonrakinin hazırlığı olduğundan eşiklerin sayısı sonsuza çıkar ve sonsuz sayıda eşik bulunduğu yerde eşik kavramı kendi ayırt edici anlamını yitirir. Buna rağmen insan zihni, sürekliliği bütün ayrıntılarıyla izleyemediği için değişimi ancak birikmiş fark belirli bir algısal yoğunluğa ulaştığında tanır; çocukluğun ne zaman sona erdiği, bir ilişkinin hangi anda çözüldüğü, bir toplumun ne zaman krize girdiği ya da suyun hangi damlada taşmaya başladığı ontolojik olarak tek bir noktaya bağlanamaz, fakat bilinç dağınık dönüşümü bir anda fark eder ve fark ettiği o ana eşik adını verir. Eşik bu yüzden değişimin başlangıcı değil, değişimin görünür hâle geldiği epistemik gecikmedir. İnsan, süreç boyunca gerçekleşen küçük farklılıkları kavrayamaz; ancak sonuç artık eski kategorilerle taşınamayacak ölçüde büyüdüğünde yeni bir adlandırma yapar ve sürekliliği kesintiliymiş gibi yeniden kurar. Yaşama tutunma işlevi de burada belirir: Sonsuz akış içinde başlangıç, bitiş, önce ve sonra ayrımları kuramayan bilinç yönelimini, kararını ve kimliğini koruyamaz; bu nedenle değişimin kendisinde bulunmayan sınırları kavramsal olarak üretir. Eşik, dünyanın yapısından çok insanın kavrama kapasitesini açığa vurur; ontolojik akışın içinde bir duvar değil, epistemik yetersizliğin akışı yönetilebilir parçalara ayırmak için çizdiği çizgidir. İnsan değişimin sürekliliğini fark edemediği için değil, onu ancak kesintiye dönüştürerek yaşayabildiği için eşikler kurar; böylece eşik, değişimin gerçekleştiği anı değil, değişimin artık inkâr edilemediği anı ifade eder.                                                                                                                                                        

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow