Günlük Freestyle 19

Günlük Freestyle 19'da misafirden borca, krizden şifreye, iknadan istisnaya kadar 15 farklı kavramın altında yatan ontolojik ve mantıksal örüntüler inceleniyor. Amaç kavramları tanımlamak değil, onları mümkün kılan yapıları görünür kılmak.

Misafir

Bir varlığın bir mekânda bulunması ile o mekâna ait olması arasında gözden kaçan fakat son derece önemli bir ayrım vardır. Aidiyet, bir varlığın belirli bir düzenin sürekli unsuru hâline gelmesini; bulunma ise o düzenin sınırları içinde yer almasına rağmen onun kurucu parçalarından biri olmamasını ifade eder. Misafir, tam olarak bu ara statünün adıdır. Bir mekâna dahildir fakat o mekân tarafından üretilmemiştir; içeridedir fakat içerinin doğal devamı değildir; düzenin parçası gibi görünür fakat düzenin sürekliliği onun varlığına bağlı değildir. Varlıklar epistemik olarak kalıcılığa yönelirler, çünkü tanımlanabilirlik, öngörülebilirlik ve sürdürülebilirlik ancak belirli bir süreklilik derecesi sayesinde mümkün olur. Geçicilik ise bu sürekliliğin eksik biçimidir; henüz kök salmamış, her an ayrılabilecek olanın statüsüdür. Misafirin yarattığı gerilim de buradan doğar: Dizge, sınırları içerisinde bulunan bir varlığı tamamen dışarıda sayamaz, fakat onu tam anlamıyla içerinin üyesi olarak da kabul edemez. Misafirperverlik bu çelişkinin çözümü değil, yönetilme biçimidir. Geçici olanın geçiciliği ortadan kaldırılamadığı için, ona sembolik düzeyde kalıcılık deneyimi sunulur; misafire gösterilen ilgi, ikram ve özen onun statüsünü değiştirmez, yalnızca bu statünün yarattığı eksikliği telafi eder. Bu nedenle misafirperverlik, geçici olanı kalıcı kılma girişimi değil, kalıcı kılamadığı varlığa geçici olarak kalıcıymış gibi davranma pratiğidir. Misafir böylece ne içeride ne dışarıdadır; misafirperverlik ise bu ontolojik belirsizliği, sembolik aidiyet üreterek dengede tutan bir telafi mekanizması olarak ortaya çıkar.                                                                                               

Kuyruk

Hareket eden bir varlığın bütün parçaları aynı ölçüde dikkat çekmez; bazı uzuvlar hareketi doğrudan üretirken bazıları hareketin sonucu olarak görünür hâle gelir ve kuyruk ikinci kategoriye aittir. Kol veya bacak hareketin iradi ve kurucu unsurları olarak algılanırken, kuyruk çoğu zaman hareketin kendisinden sonra gelen, ona eklenmiş ve hatta kimi anlarda bedene tam olarak ait değilmiş gibi davranan bir yapı izlenimi yaratır. Sallanması, gecikmeli tepki vermesi ve kendi başına bir ritme sahipmiş gibi görünmesi nedeniyle hareketin yalnızca hareket eden ontik birimde gerçekleşmediğini düşündürür. Bu açıdan kuyruğun epistemolojik işlevi, hareketi varlığın sınırları içerisinde kapalı bir olgu olmaktan çıkarmasıdır. Hareket artık yalnızca bedenin yaptığı bir şey değil, bedenin çevresinde oluşan ve onu takip eden bir alanın da parçası hâline gelir. Kuyruk, hareketin etkisinin hareket eden şeyden daha geniş olduğunu görünür kılar; adeta eylemin gölgesi gibi davranarak hareketin varlıktan taşan kısmını temsil eder. Bir hayvan yürüdüğünde beden ilerler, fakat kuyruk çoğu zaman bu ilerlemenin ardından gelen ikinci bir hareket katmanı üretir; böylece hareket tekil bir olay olmaktan çıkar ve kendi çevresinde yankılar oluşturan bir sürekliliğe dönüşür. Kuyruğun başına buyruk görünmesinin nedeni de budur: Gerçekte bedenden bağımsız değildir, fakat hareketin bedeni aşan uzantısını temsil ettiği için bağımsızmış gibi algılanır. Dolayısıyla kuyruk, hareketin yalnızca bir varlığın gerçekleştirdiği eylem değil, aynı zamanda o varlığın sınırlarının ötesine taşan etkiler alanı olduğunu gösteren biyolojik bir organdan çok, hareketin genişleme kapasitesini görünür kılan ontolojik bir göstergedir.                                                                          

Vitrin

Bir nesnenin işlevi ile görünüşü aynı düzlemde bulunmaz; işlev nesnenin ne yaptığını, görünüş ise neyi temsil ettiğini açığa çıkarır ve vitrin tam olarak bu iki katmanı birbirinden ayırmak için kurulmuş bir mekanizmadır. Normal koşullarda bir nesne kullanımının içinde erir; sandalye oturmak, kıyafet giyilmek, kitap okunmak için vardır ve bu nedenle işlevleri estetik varlıklarının önüne geçer. Vitrin ise bu ilişkiyi tersine çevirir. Nesneyi kullanım ağından çekip çıkarır, onu pratik dünyanın içinden alarak seyir dünyasının içine yerleştirir ve böylece nesnenin yaptığı şeyi değil, olduğu şeyi görünür kılar. Bu nedenle vitrin yalnızca bir sergileme alanı değil, işlevin bilinçli biçimde geri plana itilerek estetik karakterin yoğunlaştırıldığı bir soyutlama teknolojisidir. Bir ürün vitrinde bulunduğu sürece tüketilmez, kullanılmaz veya dönüştürülmez; adeta kendi pratiğinden yalıtılarak saf görünüş hâline getirilir. Bunun sonucunda öznenin dikkatini nesnenin faydasına değil, taşıdığı imgeye yönlendiren özel bir epistemolojik alan oluşur. İnsan vitrinde duran bir ayakkabıya yürümek için gerekli bir araç olarak değil, bir tarzın; bir saate zamanı gösteren bir mekanizma olarak değil, bir statünün; bir kitaba okunacak metin olarak değil, belirli bir kültürel kimliğin göstergesi olarak bakmaya başlar. Vitrinin temel işlevi tam da burada ortaya çıkar: nesneyi kendi kullanım gerçekliğinden uzaklaştırarak onun arzu üretme kapasitesini artırmak. Çünkü kullanım, nesneyi gerçekliğe bağlarken; vitrin, nesneyi gerçeklikten kısmen koparıp idealize edilmiş bir temsil düzlemine taşır. Bu yüzden vitrin, estetiğin işlev karşısında geçici bir egemenlik kurduğu mekândır; nesnenin ne yaptığı değil, nasıl göründüğü önem kazanır ve böylece görünüş, özün önüne geçerek nesnenin estetik karakterini mümkün olan en yüksek yoğunlukta kristalize eder.                                                                                                                                                 

Kriz

Bir düzenin en önemli özelliği kusursuz olması değil, kusurlarını ne kadar süre taşıyabildiğidir; çünkü her paradigma gerçekliği belirli kategoriler altında anlamlandırırken zorunlu olarak dışarıda bıraktığı, yanlış yorumladığı veya geçici çözümlerle bastırdığı unsurlar üretir. Normal zamanlarda bu hatalar sistem tarafından emilir, tali istisnalar olarak değerlendirilir ve düzen işlemeye devam eder; ancak zamanla açıklanamayan olgular çoğaldığında, istisnalar birikmeye başladığında ve geçici çözümler kalıcı yükler hâline geldiğinde paradigma kendi taşıma kapasitesinin sınırına ulaşır. Kriz tam olarak bu eşiğin adıdır. Bu nedenle kriz, yalnızca bir bozulma veya düzensizlik durumu değil, mevcut anlamlandırma çerçevesinin doygunluğa ulaşarak yerini başka bir çerçeveye bırakmaya hazırlandığı tarihsel andır. Paradigma değişimi çoğu zaman krizden sonra değil, kriz olarak deneyimlenir; çünkü eski düzen ile yeni düzen arasındaki geçiş bölgesi bizzat krizin kendisidir. Schmittçi açıdan bakıldığında ise kriz bundan da temel bir anlam taşır. Düzen kendisini gündelik istikrar anlarında değil, kriz karşısında meşrulaştırır. Yasalar, kurumlar, bürokrasiler ve otoriteler sıradan günleri yönetmek için değil, olağanüstü anları aşabilmek için vardır. Hatta bu anlamda düzenin bütün varlığı, henüz gerçekleşmemiş krizlere verilmiş önleyici bir cevap olarak okunabilir. Çünkü egemenlik en açık biçimde normal zamanlarda değil, istisna anında görünür olur; düzen, kriz karşısında neyi koruyacağını, neyi askıya alacağını ve hangi sınırlar içinde yeniden üretileceğini o anda gösterir. Böylece kriz paradoksal bir karakter kazanır: Bir yandan mevcut paradigmanın taşıyamadığı çelişkilerin birikerek onu aşındırdığı nokta, diğer yandan düzenin neden var olduğunun görünür hâle geldiği kurucu andır. Kriz bu yüzden yalnızca düzenin düşmanı değil, aynı zamanda onun ontolojik gerekçesidir; düzen krizden kaçmak için değil, kriz geldiğinde ayakta kalabilmek için vardır ve çoğu zaman kendi anlamını ancak kriz ortaya çıktığında kazanır.                                                                                                                                           

Mola

Bir işleyişin değeri yalnızca devam edebilmesinde değil, durdurulabilmesinde de ortaya çıkar; çünkü tamamen kendi nedensellikleri tarafından yönetilen bir süreç, dışarıdan müdahale edilemeyen kapalı bir mekanizmaya dönüşür. Mola bu nedenle basit bir dinlenme anı değil, işleyişin kendi zorunluluğunun geçici olarak askıya alınmasıdır. Bir kişi çalışırken, yürürken, üretirken veya herhangi bir sürecin içinde bulunurken belirli bir akışın parçası hâline gelir ve o akış kendi iç mantığıyla ilerlemeye başlar. Mola ise bu mantığın içerisinden üretilmez; tam tersine ona dışarıdan eklemlenir. Bu nedenle mola, işleyişin bir parçası olmaktan çok işleyiş üzerine kurulmuş ikinci bir katmandır. Eğer her süreç yalnızca kendi nedenlerinin sonucu olarak ilerleseydi, durma eyleminin de aynı süreç tarafından zorunlu olarak belirlenmesi gerekirdi; oysa mola, tam da bu zorunluluğun içine yerleştirilen bir istisna gibi çalışır. Belirli bir hareket dizisi sürerken özne aniden o diziyi keser ve böylece sürecin yalnızca kendisini değil, süreç üzerinde karar verebilme kapasitesini de görünür kılar. Bu açıdan mola, determinizmin mutlak akışına eklenmiş küçük bir meta-iradedir. İşleyiş devam ederken görünmeyen özne, işleyişi durdurduğu anda görünür hâle gelir. Çünkü mekanizma çalışırken mekanizma vardır; mekanizma durdurulduğunda ise onu durdurabilecek bir üst düzey iradenin varlığı açığa çıkar. Mola bu nedenle gündelik hayatta sıradan bir ara verme pratiği gibi görünse de ontolojik düzeyde işleyişin kendi üzerine katlanmasıdır; nedenselliğin içine yerleştirilmiş kısa süreli bir istisna, akışın içine açılmış küçük bir boşluk ve mekanik sürekliliğin ortasına eklenmiş yarı-mistik bir özgürlük alanıdır. 

Not

Düşünceler yalnızca ortaya çıkmazlar; ortaya çıktıktan sonra da değişmeye devam ederler. Bellek çoğu zaman pasif bir depo gibi hayal edilse de gerçekte sürekli yeniden yorumlayan, yeniden düzenleyen ve geçmiş içerikleri mevcut bağlamın etkisi altında dönüştüren aktif bir yapıdır. Bu nedenle akla gelen bir fikrin hatırlanması, onun korunması anlamına gelmez; tam tersine, her hatırlama eylemi düşünceyi az da olsa yeniden üretir. Not alma pratiği bu açıdan yalnızca kayıt tutma işlemi değildir. Asıl işlevi, düşünceyi belleğin dönüşümsel akışından kısmen ayırarak daha kararlı bir biçime sabitlemektir. Bir fikrin kağıda, ekrana veya herhangi bir işaret sistemine aktarılması, onun canlı zihinsel dolaşımının durdurulması ve belirli bir ana bağlanması anlamına gelir. Böylece düşünce artık yalnızca öznenin değişken algısına bağlı olmaktan çıkar ve kendisinden sonraki yorumlarla karşılaştırılabilecek bir referans noktası kazanır. Notun değeri burada ortaya çıkar: unutmayı engellemesinden önce, dönüşmeyi sınırlandırır. Çünkü birçok fikir kaybolduğu için değil, zaman içinde başka bir şeye dönüştüğü için yitirilir. İnsan çoğu zaman aynı düşünceyi hatırladığını sanırken aslında onun güncellenmiş, sadeleşmiş, bozulmuş veya yeniden kurgulanmış bir versiyonunu hatırlamaktadır. Not ise düşünceyi mutlak biçimde koruyamaz; ancak onu kavramsal entropinin tamamen insafına bırakmayı da reddeder. Bu nedenle not, zihnin akışkanlığı karşısında oluşturulmuş küçük bir direnç noktasıdır; düşüncenin kendisini zamana karşı koruma girişimi değil, en azından ne kadar değiştiğinin görülebilmesini sağlayan bir sabitleme teknolojisidir.                                                                                                                                                   

Borç

Tam bir denge, ilk bakışta ekonomik sistemlerin ulaşmak isteyeceği ideal durum gibi görünür; ancak bütün aktörlerin mutlak biçimde eşitlendiği bir yapı aynı zamanda hareket nedenlerinin de ortadan kalktığı bir yapı olurdu. Çünkü ekonomik dolaşımın temel koşulu farktır; bir yerde fazlalık, başka bir yerde eksiklik bulunmalıdır ki akış ortaya çıkabilsin. Borç bu nedenle yalnızca kaynak aktarımının aracı değil, sistemin hareket edebilmesi için ihtiyaç duyduğu kontrollü asimetrinin kurumsallaştırılmış biçimidir. Bir şirketin, bireyin veya kurumun açık vermesi ilk aşamada bir dengesizlik yaratır; başka bir aktörün bu açığı finanse etmesi ise görünürde simetriyi yeniden kurar. Fakat eğer simetri gerçekten tamamlanmış olsaydı süreç orada sona ererdi. Borç ilişkisi tam da bunu engeller. Kaynak aktarımı gerçekleştikten sonra maddi eksiklik kapatılır, ancak bu kez tanımsal düzeyde yeni bir fark üretilir: biri borçlu, diğeri alacaklı hâline gelir. Böylece ekonomik düzlemde giderilen asimetri, hukuki ve kavramsal düzlemde yeniden yaratılır. Sistemin dahili hareketi eşitliğe yönelirken, borç kurumu bu eşitliğin donukluğa dönüşmesini önlemek için eşitliğin üzerine ikinci bir farklılık katmanı ekler. Likidite akışının mantığı da burada yatar. Sermaye yalnızca eksik olan yere gitmez; gittiği yerde kendi varlığını sürdürebileceği yeni bir ilişki üretir. Borç bu açıdan bir transfer değil, hareketin sürekliliğini sağlayan yapısal bir ertelemedir. Ekonomi her borç ilişkisinde bir yarayı kapatırken aynı anda yeni bir bağ kurar; açığı giderirken yeni bir yükümlülük üretir; simetriyi sağlarken onu başka bir düzeyde tekrar bozar. Dolayısıyla borç, sistemin dengesizliği ortadan kaldırma girişimi değil, dengesizliği dolaşımın devam edebileceği biçimde yeniden tanımlama mekanizmasıdır. Hareketin tamamen sona ermemesi için eşitlik hiçbir zaman nihai hâline ulaşamaz; borç, simetrinin kendi tamamlanışını sürekli erteleyerek ekonomik düzenin zaman içinde işlemeye devam etmesini sağlayan kurumsallaşmış asimetridir.                                    

Kopya

Bir varlığın kopyalanabileceği düşüncesi, çoğu zaman onun yalnızca sahip olduğu niteliklerden oluştuğu varsayımına dayanır; sanki bir nesneyi nesne yapan şey yalnızca maddi yapısı, ölçüleri, özellikleri ve iç düzenlenişiymiş gibi kabul edilir. Oysa bir varlık yalnızca ne olduğu ile değil, nerede ve ne zaman olduğu ile de tanımlanır. Zaman ve mekân, varlığın sonradan içine yerleştirildiği dışsal koordinatlar değil, onun kimliğinin ayrılmaz bileşenleridir. Bu nedenle teorik olarak bir nesnenin bütün maddi özellikleri, bütün nicelikleri ve bütün nitelikleri kusursuz biçimde yeniden üretilebilse bile ortaya çıkan şey tam anlamıyla aynı varlık olmayacaktır. Çünkü kopya, yaratıldığı anda zorunlu olarak farklı bir uzaysal konuma ve farklı bir zamansal kökene sahip olur. Henüz hiçbir değişime uğramamış olsa bile, yalnızca var oluş anı nedeniyle orijinalden ayrılmıştır. Burada farklılık sonradan ortaya çıkan bir bozulma değildir; kopyalama eyleminin bizzat kendi içinde bulunan yapısal bir imkânsızlıktır. Mutlak kopya yaratabilmek için yalnızca nesnenin özelliklerini değil, onun zaman-mekân içindeki özgün konumunu da yeniden üretmek gerekir. Fakat aynı varlığın aynı anda iki farklı yerde bulunması mantıksal olarak mümkün değildir; aynı yerde bulunması hâlinde ise zaten iki varlıktan değil, tek bir varlıktan söz ediliyor olur. Bu nedenle kopya kavramı, gündelik dilde düşünüldüğünün aksine özdeşlik üretmez; özdeşliğe mümkün olduğunca yaklaşan fakat ona hiçbir zaman ulaşamayan bir benzerlik üretir. Kopya ile orijinal arasındaki fark bazen fiziksel olarak ölçülemeyecek kadar küçük olabilir, fakat ontolojik düzeyde her zaman mevcuttur. Çünkü varlık, yalnızca taşıdığı özelliklerin toplamı değildir; o özelliklerin belirli bir zaman ve mekân düğümünde gerçekleşmiş olmasının da adıdır. Bu yüzden mutlak kopya fikri, niteliklerin kopyalanabileceğini doğru biçimde görürken, zaman ve mekânın da birer nitelik olduğunu gözden kaçıran eksik bir özdeşlik tasavvuruna dayanır.                                                                 

Kaza

İnsan tarafından kurulan her düzen, evrenin bütünüyle ortadan kaldırılamayan kaotik karakterine karşı geliştirilmiş bir telafi mekanizmasıdır. Şehirler, kurumlar, yasalar ve yollar bu nedenle kaosu yok etmez; yalnızca onun hareket alanını sınırlandırmaya çalışırlar. Trafik sistemi de aynı mantıkla işler. Araçların hangi yönde hareket edeceği, hangi hızlarda ilerleyeceği, nerede duracağı ve nasıl karşılaşacağı önceden belirlenir; böylece doğal akış, belirli güzergâhlara kanalize edilerek öngörülebilir hâle getirilir. Yolun ontolojik işlevi hareketi üretmek değil, hareketi yönlendirmektir. Kaza ise tam bu noktada ortaya çıkar. Çünkü kaza, hareketin sona ermesi değil, hareketin kendisini yöneten düzenleyici çerçevenin dışına taşmasıdır. Bir aracın ilerlemesi sistemin beklediği olaydır; çarpışması ise aynı fiziksel hareketin sistem tarafından öngörülen sınırların ötesine geçmesidir. Bu nedenle kaza yalnızca iki nesnenin teması değil, düzen ile akış arasındaki gerilimin görünür hâle geldiği andır. Daha derinde bakıldığında trafik son derece deterministik unsurlardan oluşur: yollar belirlenmiştir, araçlar mekanik ilkelere göre çalışır, fizik yasaları sabittir ve sürücüler belirli kurallara göre hareket etmek zorundadır. Böylesine yoğun biçimde düzenlenmiş bir alanda ortaya çıkan travma, yalnızca maddi zarar yaratmaz; aynı zamanda düzenin mutlaklığına dair sezgiyi de yaralar. Çünkü insan zihni düzenlenmiş alanlarda güvenlik bekler. Kaza gerçekleştiğinde yalnızca araçlar çarpışmaz; düzenin kaosu tamamen denetleyebileceğine dair örtük inanç da darbe alır. Bu yüzden trafik kazaları çoğu zaman aynı ölçekteki başka fiziksel olaylardan daha sarsıcı algılanır. Bir kayanın dağdan düşmesi kaotik evrenin doğal davranışı gibi görünürken, kurallarla çevrilmiş, işaretlerle yönlendirilmiş ve mühendislikle inşa edilmiş bir sistemin kendi içinde travma üretmesi daha derin bir kırılma hissi yaratır. Kaza böylece yalnızca bir ulaşım problemi olmaktan çıkar; insanın evrene karşı kurduğu düzen mimarisinin mutlak olmadığını hatırlatan küçük bir kozmolojik çatlak hâline gelir. Yolun temsil ettiği yönlendirilmiş determinizm ile evrenin temsil ettiği taşkın akış arasındaki mücadelede, kaza anı kaosun tamamen yok edilmediğini, yalnızca geçici olarak hizaya sokulduğunu gösteren görünür bir izdir.                                                                                                          

Balkon

Bir mekânın en temel sorunu, içeriyi korurken dışarıyla ilişkiyi nasıl sürdüreceğidir. Tamamen kapalı bir yapı güvenlik üretir fakat dünyadan kopar; tamamen açık bir yapı ise dünyaya karışır fakat kendi sınırlarını kaybeder. Balkon, bu gerilime verilmiş mimari bir cevaptır. Çünkü balkon ne bütünüyle içeridedir ne de bütünüyle dışarıda; evin bir parçasıdır fakat yönelimi eve değil dış dünyayadır. Bu nedenle balkonun işlevi yalnızca ek bir kullanım alanı sağlamak değildir. Asıl işlevi, öznenin aidiyetini terk etmeden yabancılıkla temas kurabilmesini mümkün kılmaktır. İnsan balkonda bulunduğunda hâlâ evindedir; hukuki, psikolojik ve mekânsal olarak içerinin parçası olmaya devam eder. Buna rağmen algısı dışarıya açılır, sokağı, gökyüzünü, kalabalığı, hava durumunu ve kendisinden bağımsız biçimde işleyen dünyayı deneyimler. Balkon bu açıdan içerinin dışarıya doğru uzatılmış uzvu gibidir; evin sınırlarını kaldırmaz fakat onları esnetir. Pencere dışarıyı gösterir, kapı dışarıya geçiş sağlar, balkon ise dışarıyı içerinin deneyim alanına taşır. Bu nedenle balkon, sınırın ortadan kaldırılması değil, sınırın geçirgenleştirilmesidir. İçeri ile dışarı arasında üçüncü bir bölge oluşturarak özneye hem korunmuşluk hem de temas imkânı sunar. Ontolojik düzeyde bakıldığında balkon, aidiyet ile keşif arasındaki uzlaşmadır; kişinin kendi düzenini terk etmeden düzeninin ötesindeki gerçeklikle ilişki kurabilmesini sağlayan mekânsal bir ara-kategori olarak ortaya çıkar. İçeride kalırken dışarıyı deneyimlemek, balkonda yalnızca fiziksel bir durum değil, sınırın tamamen aşılmadan genişletilmesi anlamına gelir; bu yüzden balkon, bir evin dışarıya açılan parçasından çok, güvenlik ile açıklık arasındaki dengenin mimari biçimidir.                                                                                                                                            

İkna

İrade çoğu zaman öznenin en içsel ve en tekil alanı olarak düşünülür; sanki bir karar yalnızca onu veren kişiye aitmiş ve eylem yalnızca o kişinin iç süreçlerinden doğuyormuş gibi kabul edilir. Oysa ikna olgusu, bu varsayımın göründüğü kadar mutlak olmadığını gösterir. Çünkü ikna, bir iradenin başka bir iradenin karar süreçlerine nüfuz etmesi ve onları dolaylı biçimde yönlendirmesi anlamına gelir. Burada dikkat çekici olan şey, zorlamanın bulunmamasıdır; zorlama bir iradeyi dışarıdan bastırırken, ikna onun içine yerleşir. Karar yine özne tarafından verilir, fakat kararın oluşumunda başka bir öznenin etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle ikna, bir iradenin diğerinin yerine geçmesi değil, iki iradenin tek bir karar noktasında kesişmesidir. Kararı veren kişi ile kararın oluşumuna katkıda bulunan kişi aynı değildir; buna rağmen ortaya çıkan eylem her ikisinin de izlerini taşır. İkna bu açıdan dolaylı irade üretimidir; bir öznenin kendi sınırlarını aşarak başka bir öznenin karar mekanizmasına nüfuz etme girişimidir. Daha derinde bakıldığında ise ikna, iradenin tek bir merkeze bağlı olması zorunluluğuna karşı bilinçdışı bir itiraz olarak da okunabilir. İnsan kararlarının tamamen dışsal etkilerden bağımsız olduğunu düşünmeyi sever; ancak dil, kültür, eğitim, otorite ve ilişkiler ağı içerisinde şekillenen her karar zaten çoklu etkilerin ürünüdür. İkna bu gerçeği görünür kılar; çünkü ikna anında özne, kendi tekilliğini kaybetmeden başka bir öznenin perspektifini kendi karar sürecine dahil eder. Böylece tek bir kararın arkasında fiilen iki irade bulunur. Bu durum öznenin ortadan kalkması değil, genişlemesidir. Karar noktası artık yalnızca bireysel bir merkezden değil, iradeler arası bir etkileşim alanından beslenir. Bu nedenle ikna yalnızca fikir değiştirme pratiği değildir; iradenin kendisini çoğaltma yöntemidir. Bir kişinin başka bir kişiyi ikna etmeye çalışması, yalnızca belirli bir sonuca ulaşma isteğini değil, kendi etkisini başka bir öznenin eylemlerinde sürdürme arzusunu da içerir. İkna edilen kişi kararın sahibi olmaya devam ederken kararın oluşumunda başka bir iradenin varlığını taşır. Böylece ikna, öznenin tekilliğini ortadan kaldırmayan fakat onu geçirgen hâle getiren bir süreç olarak ortaya çıkar; tek beden içinde alınan bir kararın, birden fazla iradenin ortak izi hâline gelmesini sağlayan toplumsal ve ontolojik bir genişleme mekanizmasıdır.                                                                                                                        

Şifre

Bir sınırı aşmanın iki temel yolu vardır: ya fiziksel engeli ortadan kaldırmak ya da onu anlamsız hâle getirecek bilgiye sahip olmak. Şifre kavramı ikinci kategoriye aittir ve bu nedenle sıradan bir güvenlik mekanizmasından çok daha ilginç bir ontolojik konuma sahiptir. Çünkü duvar, kapı, tel örgü veya coğrafi sınır gibi yapılar özneyi fiziksel olarak durdurmaya çalışırken; şifre özneyi güç eksikliği nedeniyle değil, bilgi eksikliği nedeniyle durdurur. Burada engel maddesel değil epistemiktir. Daha derinde bakıldığında ise ontolojik anlamda mutlak sınırların son derece az olduğu görülür. Duvarlar aşılabilir, mesafeler kat edilebilir, yasalar ihlal edilebilir, sınırlar geçilebilir ve kapılar açılabilir; yani toplumsal ve fiziksel dünyadaki hemen her engel belirli koşullar altında aşılabilirlik taşır. Buna karşılık öznenin kendi gerçeklik ufkunun ötesine çıkabilmesi, yani algısının sınırlarını bütünüyle aşabilmesi mümkün değildir. İnsan her şeyi ancak kendi algısal ve bilişsel çerçevesi içerisinde deneyimleyebilir; bu nedenle mutlak anlamda aşılamayan tek sınır, gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğe erişim biçimidir. Şifre bu noktada ilginç bir simülasyon üretir. Çünkü geçilmesi gereken engel fiziksel bir bariyer olmaktan çıkarılıp bilgiye dönüştürüldüğünde, aşım işlemi de bedensel bir hareket olmaktan çıkarak zihinsel bir operasyona dönüşür. Kapıyı kırmak yerine kodu bilmek gerekir; kuvvet yerine kavrayış belirleyici hâle gelir. Böylece şifre, özneyi fiziksel engelleri aşan bir varlık olarak değil, bilgi eksikliğini aşan bir varlık olarak konumlandırır. Bu nedenle şifre paradigması, algının mutlak sınırını gerçekten aşamaz; ancak onun mikro ölçekteki bir temsilini üretir. Bilinmeyen bir kodun çözülmesi, öznenin kapalı bir alandan açık bir alana geçmesini sağlar ve bu geçiş, daha derindeki bir arzunun sembolik karşılığı olarak okunabilir: İnsan zihninin kendi önündeki epistemik karanlığı dağıtma ve erişemediği alana ulaşma arzusu. Şifre çözüldüğünde yalnızca bir sistem açılmaz; aynı zamanda bilgi yoluyla sınır aşılabileceğine dair çok daha temel bir ontolojik hayal de kısa süreliğine doğrulanmış olur.                        

Dedikodu

Bir topluluğun varlığını sürdürebilmesi için yalnızca resmî kurallara değil, üyelerinin birbirleri hakkında ne bildiğine de ihtiyacı vardır. Yasalar davranışların sınırlarını çizer, fakat insanların gerçekte nasıl insanlar olduğunu çoğu zaman yasalar değil, dolaşım hâlindeki anlatılar belirler. Dedikodu bu nedenle yüzeyde görüldüğü gibi yalnızca boş konuşma veya merak tatmini değildir; topluluğun kendi üyelerini sürekli olarak haritalandırma mekanizmasıdır. Bir kişi hakkında aktarılan her bilgi, doğru veya yanlış olmasından bağımsız olarak, o kişinin toplumsal konumunu yeniden üretir. Çünkü dedikodu bilgi aktarmaktan çok karakter üretir. İnsanlar bir bireyin ne yaptığını öğrenmekten ziyade, o bireyin nasıl biri olduğu konusunda ortak bir kanaat oluşturmaya çalışırlar. Bu açıdan dedikodu, bireyin fiziksel olarak bulunmadığı yerde bile toplumsal olarak var olmaya devam etmesini sağlayan ikinci bir dolaşım biçimidir. Kişi odadan çıkabilir, şehir değiştirebilir, hatta ölebilir; fakat hakkında anlatılan hikâyeler yaşamaya devam eder. İlginç olan nokta, dedikodunun çoğu zaman kesin bilgiye ihtiyaç duymamasıdır. Hatta kimi durumlarda belirsizlik onun temel yakıtıdır. Çünkü kesinleşmiş bilgi kapanmış bir dosya yaratırken, eksik bilgi yorum üretir, yorum ise yeni anlatılar doğurur. Bu nedenle dedikodu, bilginin dolaşımından çok olasılıkların dolaşımıdır. Topluluk burada adeta kolektif bir zihin gibi davranır; eksik parçaları tamamlamaya, görünmeyeni görünür kılmaya ve bireylerin davranışlarının arkasındaki gizli nedenleri keşfetmeye çalışır. Fakat bu süreçte üretilen şey çoğu zaman hakikat değil, toplumsal anlamdır. Dedikodunun gerçek işlevi de burada ortaya çıkar: İnsanları yalnızca eylemleri üzerinden değil, eylemlerinin etrafında oluşan anlatılar üzerinden denetlenebilir kılmak. Böylece dedikodu, görünürde özel hayatın ihlali gibi dursa da daha derinde topluluğun kendi sınırlarını koruma refleksi hâline gelir; bireylerin davranışlarını sürekli gözlem altında tutan, resmî otoriteye ihtiyaç duymadan çalışan ve toplumun görünmez hafızasını oluşturan en eski denetim mekanizmalarından biri olarak işlev görür.                                                                                                                                                                

İstisna

Bir düzen kendisini yalnızca kapsadığı şeyler üzerinden değil, kapsayamadığı şeyler üzerinden de tanımlar. Her hukuk sistemi, her bilimsel paradigma, her toplumsal yapı ve her kavramsal çerçeve belirli olayları anlamlandırabilecek kategoriler üretirken, bazı olgular bu kategorilerin dışına taşar. Kriz ile istisna arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Kriz çoğu zaman düzenin taşıyamadığı bir gerilim olarak görünse de hâlâ düzen tarafından tanınan bir olaydır; olağanüstü olabilir, yıkıcı olabilir, hatta mevcut yapıyı değiştirebilir, fakat buna rağmen düzenin dilinde bir karşılığı vardır. Düzen kriz için kurumlar, prosedürler, acil durum mekanizmaları ve kavramsal açıklamalar üretebilir. Bu nedenle kriz, belirli ölçüde evcilleştirilmiş bir istisnadır; istisna olma niteliğini tamamen kaybetmemiştir, fakat düzen tarafından tanımlanabildiği için radikalliğinin bir kısmını yitirmiştir. İstisna ise farklıdır. İstisna, düzenin yalnızca çözemediği değil, ne olduğunu dahi belirleyemediği şeydir. Onu tehlikeli kılan büyüklüğü değil, tanımsızlığıdır. Çünkü bir olayın ne kadar yıkıcı olduğu çoğu zaman ikincil önemdedir; asıl sorun, hangi kategoriye ait olduğunun bilinmemesidir. Düzen her zaman belirli bir dünya tasarımına dayanır ve bu tasarımın içerisinde her unsurun bir yeri vardır. İstisna ortaya çıktığında ise olay, nesne veya durum mevcut haritanın hiçbir bölgesine yerleştirilemez. Bu nedenle istisna, düzenin karşıtı değil, sınırıdır. Düzen onunla karşılaştığında yalnızca bir problem yaşamaz; kendi kavramsal ufkunun sonuna ulaştığını fark eder. Schmittçi anlamda egemenliğin görünür olduğu nokta kriz ise, düzenin bilgisizliğinin görünür olduğu nokta da istisnadır. Çünkü kriz anında düzen nasıl davranacağını bilir fakat davranmakta zorlanır; istisna anında ise ne yapacağını değil, neyle karşı karşıya olduğunu dahi tam olarak bilemez. Bu yüzden her büyük paradigma dönüşümünün başlangıcında bir istisna bulunur. Önce tanımlanamayan bir olay ortaya çıkar, ardından bu olay etrafında yeni kavramlar üretilir, yeni sınırlar çizilir ve sonunda bir zamanların istisnası yeni düzenin içinde sıradan bir kategoriye dönüşür. Dolayısıyla istisna, düzenin dışında duran bir şey olmaktan çok, gelecekte kurulacak düzenlerin henüz isimlendirilmemiş başlangıç noktasıdır; mevcut dünyanın açıklayamadığı ve tam da bu nedenle onu değiştirme potansiyeli taşıyan saf yabancılık biçimidir.                                                                                                                                  

Bahane

Bir eylem gerçekleştiğinde ya da gerçekleşmesi beklenen bir eylem gerçekleşmediğinde, ortaya yalnızca bir sonuç çıkmaz; aynı zamanda sonucun nedenine ilişkin bir beklenti de ortaya çıkar. İnsan zihni olayları çıplak hâlleriyle kabul etmekte zorlanır; onları mutlaka bir nedensellik ağına yerleştirmek ister. Bahane tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Çünkü bahane, eylem ile ona yönelik toplumsal beklenti arasındaki uyumsuzluğun ardından üretilen açıklama mekanizmasıdır. Burada ilginç olan şey, bahanelerin çoğu zaman fiziksel dünyada yeni bir neden üretmemesidir. Olay zaten yaşanmıştır; sonuç zaten ortaya çıkmıştır. Bahane, fiziksel nedenselliğe müdahale etmez, onun üzerine dilsel bir nedensellik katmanı inşa eder. Bu nedenle bahane, gerçekleşmiş olayları değiştiren değil, olayların yorumlanma biçimini yeniden düzenleyen bir yapıdır. Bir kişi geç kaldığında geç kalma olayı fiziksel dünyada tamamlanmıştır; bahane ise bu tamamlanmış olayı anlamlandırmak için sonradan eklenen bir neden üretir. Böylece nedensellik yalnızca maddi olayların birbirini doğurması olmaktan çıkar ve dil aracılığıyla yeniden kurulabilir bir şeye dönüşür. Bahane bu açıdan nedenselliğin linguistik telafisidir. Fiziksel dünyanın ürettiği açıklama boşluğu, dil tarafından doldurulur. Toplumsal yaşamın buna ihtiyaç duymasının nedeni ise insanın yalnızca olaylarla değil, olayların nedenleriyle de ilişki kurmasıdır. Beklenti ile sonuç arasındaki çatlak açıklanmadığında, özne öngörülemez ve dolayısıyla toplumsal olarak istikrarsız görünmeye başlar. Bahane bu istikrarsızlığı azaltır; eylemi değiştirmeden onu yeniden anlatılabilir hâle getirir. Bu yüzden bahane çoğu zaman bir yalan, bir savunma veya bir kaçış olarak değerlendirilse de daha derinde, gerçekleşmiş olayların ardından anlam üretmeye çalışan bir nedensellik restorasyonu olarak okunabilir. Fiziksel dünyanın ürettiği sonuç ile toplumsal dünyanın talep ettiği açıklama arasındaki boşluğu kapatarak, olmuş olanı değil fakat olmuş olanın kavramsal yerini yeniden inşa eder. :::                          

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow