Günlük Freestyle 33
Gündelik kelimelerin altında çalışan irade, nedensellik, olasılık ve zaman yapılarını 15 kısa ama yoğun tezle söken Günlük Freestyle 33.
Dua
Dua, kaderin ya da katı bir ilahi nedenselliğin evreni bütünüyle kuşattığı yapılarda, insanın eylem üzerinde doğrudan egemenlik kuramadığı noktada geriye kalan en ince irade aralığıdır: İnsan Tanrı’nın buyruğunu değiştiremez, nedensellik zincirini kendi başına kıramaz, sonucu zorla üretemez; fakat henüz sonuca dönüşmemiş bir istemeyi Tanrı’ya yöneltebilir. Bu yüzden dua, özgürlüğün eylemde değil, talebin kurulmasında yoğunlaştığı bir sınır durumudur. Hobbes’un iradeyi, birbirini izleyen istençlerin eyleme geçmeden önceki son halkası olarak düşünmesi burada dikkat çekici bir paralellik sunar: Nasıl Hobbes’ta irade, nedensel akışın dışında duran metafizik bir başlangıç değil, eyleme en yakın isteme momentiyse, dua da ilahi düzeni askıya alan bağımsız bir kudret değil, o düzene henüz bütünüyle teslim olmamış son öznel yönelimdir. Sonuç ortaya çıktığı anda yeniden Tanrısal buyruğun, kaderin ya da nedenselliğin alanına girer; fakat istemenin kendisi, gerçekleşmeden önce hâlâ öznenin içkin yönelimi olarak belirir. Spinozacı conatus açısından düşünüldüğünde bu isteme, varlığın kendisini sürdürme, tamamlama ve kendi kudretini artırma eğiliminin dinsel dile çevrilmiş biçimidir: İnsan eksikliğini hisseder, bir tamamlanma yönü kurar ve bu yönelimi dua aracılığıyla aşkın bir muhataba taşır. Dolayısıyla dua, deterministik bir kozmolojide determinizmin iptali değil, determinizm başlamadan hemen önce özneye bırakılmış isteme eşiğinin kurumsallaşmasıdır; insan sonucu seçemez, fakat hangi sonucun arzulanacağını belirleyebilir ve tam da bu nedenle dua, eylem özgürlüğünün daraldığı yerde isteme özgürlüğünün dinsel formu hâline gelir.
Beddua
Beddua, istemenin yönünü varlığa doğru açmak yerine yokluğa, eksilmeye ve çözülmeye çeviren negatif irade biçimidir. Dua, katı nedensellik veya ilahi düzen içinde öznenin doğrudan eyleyemediği yerde geriye kalan isteme alanını kurumsallaştırıyorsa, beddua aynı yapının içinde bu istemeyi yalnızca bir şeyin gerçekleşmesine, kurulmasına ya da kazanılmasına bağlayan pozitif yönelimi kırar; istek artık bir varlığın ortaya çıkmasını değil, mevcut bir varlığın zarar görmesini, dağılmasını, gücünü yitirmesini veya ortadan kalkmasını hedefleyebilir. Böylece beddua, istemenin ontolojik ufkunu genişletir: İrade yalnızca “olsun” diyebilen bir kudret olmaktan çıkar, “olmasın”, “yıkılsın”, “eksilsin” ya da “mahrum kalsın” diyebilen negatif belirlenim kapasitesi de kazanır. Normal istekte özne eksik olan bir şeyi varlığa çağırırken, bedduada kimi zaman mevcut olanın yokluğunu çağırır; bu nedenle beddua, arzuyu salt üretici bir kuvvet olarak değil, aynı zamanda iptal edici ve sökücü bir yönelim olarak görünür kılar. Dua nasıl deterministik düzen karşısında öznenin son isteme eşiğiyse, beddua da bu eşiğin negatif kutbudur: Sonucu yine özne gerçekleştirmez, nedensellik zincirini yine kendi eliyle kırmaz, fakat hangi varlığın sürmesini değil hangi varlığın çözülmesini istediğini belirleyebilir. Bu anlamda beddua, isteği yalnızca varlık alanına bağlayan pozitif mantığın dışına çıkarır ve iradeyi yokluğun da talep edilebildiği bir sınıra taşır.
Karşılık
Karşılık, bir eylemin kendisine denk başka bir eylemle ölçülmesi değil, ilk olayın kapanmasına izin vermeyerek başka bir olay formunda yeniden dolaşıma sokulmasıdır. Burada ikinci olay hiçbir zaman ilkinin ontolojik kopyası değildir; Deleuzecü anlamda tekrarın kendisi fark üretir, çünkü yinelenen şey aynı koşullarda, aynı özneyle, aynı bağlamda ve aynı yoğunlukta geri dönmez. Buna rağmen karşılık, bu iki farklı olayı estetik ve bilişsel olarak birbirine denkmiş gibi hissettiren bir yüzey benzerliği kurar: “bana bunu yaptı, ben de ona bunu yaptım” formülü, ontolojik farkı silmez ama onu algısal olarak regüle eder. Bu nedenle karşılık, olaylar arasındaki gerçek farklılığı bastırıp onların aynı eylemin iki kutbuymuş gibi kavranmasını sağlayan epistemolojik bir dengeleme mekanizmasıdır; zihin, mutlak farkla karşılaşmak yerine benzerlik, simetri ve tekrar üzerinden kapanış üretir. Karşılığın gücü tam da buradadır: Olayı gerçekten eşitlemez, fakat eşitlenmiş hissi yaratır; ontolojik asimetri sürerken epistemolojik simetri kurar ve böylece farkın yarattığı gerilimi, benzerliğin estetik düzeni içinde yönetilebilir hâle getirir.
Bedel
Bir şeyin bedeli, ona sonradan eklenen bir kayıp değil, onun gerçekleşebilmesi için başka mümkünlüklerin önceden tasfiye edilmesidir. Her gerçekleşme, yalnızca bir olasılığı varlığa çıkarmaz; aynı anda onunla bağdaşmayan başka olasılıkları da ontolojik olarak kapatır ve bedel tam olarak bu kapanmanın adıdır. Bu nedenle bedel, geleceğin belirsizliği üzerinde şimdiden işlem yapmaya yarayan paradoksal bir mekanizma gibi çalışır: Olasılık normalde henüz gerçekleşmemiş, dolayısıyla tam denetlenemeyen bir gelecek alanına aittir; fakat özne bir bedel ödemeyi kabul ettiği anda, gelecekteki mümkün dünyaların bir kısmını şimdiki anda feda ederek kalan ihtimallerin dağılımını değiştirir. Para harcamak başka kullanımları, bir ilişkiye bağlanmak başka ilişkileri, bir kararı seçmek alternatif kararları erişilemez hâle getirir; böylece bedel, geleceği doğrudan kontrol etmeden onun mümkünlük uzayını daraltır. Bu bakımdan bedel, gerçekleşmenin negatif koşuludur: Seçilen olasılığı üreten şey yalnızca ona yönelmiş irade değil, onun uğruna terk edilen olasılıkların toplamıdır. Dolayısıyla her bedel, şimdi içinde gerçekleştirilen küçük bir gelecek tasfiyesidir; henüz var olmayan ihtimaller üzerinde bugünden yapılan ontolojik bir operasyondur.
Karşılık 2
Karşılık, cevap vermek değil; bir etkinin başka bir varlıkta kendi devamını üretebilmesidir. İlk eylem kendi sınırlarında kapanmaz, temas ettiği varlığın yapısında yeni bir hareket, yönelim ya da dönüşüm doğurarak varoluşunu ikinci bir merkezde sürdürür. Bu nedenle karşılık, iki bağımsız olay arasındaki basit ardışıklık değil, etkinin taşıyıcı değiştirerek devam etmesidir: Kaynak ortadan kalksa bile onda başlayan hareket, başka bir varlığın davranışında, duygusunda veya kararında yeniden örgütlenebilir. Böyle bakıldığında karşılık, nedenselliğin yalnızca “A, B’ye yol açtı” biçimindeki dışsal ilişkisini aşar; A’nın etkisi B’nin iç yapısına girer, orada yeniden biçimlenir ve artık B’ye aitmiş gibi çalışan yeni bir kuvvete dönüşür. Karşılığın özgünlüğü tam da bu aktarımda yatar: Aynı etki korunmaz, başka bir varlığın imkanları içinde yeniden kurulur. Dolayısıyla karşılık, etkinin geri dönmesi değil, varlık değiştirerek sürmesidir.
Hamle
Hamle, tek bir varlığın yer değiştirmesi değil, ilişkisel bir sistemin gelecekte alabileceği konumları tek müdahaleyle yeniden dağıtmaktır. Çünkü bir varlık kümesi, yan yana duran matematiksel sabitlerin toplamı değildir; her unsurun diğerlerinin imkânlarını, tepkilerini ve sonraki hareketlerini sürekli değiştirdiği dinamik bir fonksiyon gibi işler. Bu nedenle sistem içindeki herhangi bir hareket yalnızca hareket eden varlığın durumunu değiştirmez, diğer bütün unsurların yeni duruma göre yeniden konumlanmasına yol açar. Hamle tam da bu ilişkisel bağımlılığın bilincinde gerçekleştirilen eylemdir: Amaç yalnızca mevcut anda bir sonuç üretmek değil, tek bir değişkeni oynatarak başkalarının gelecekteki davranış uzayını dönüştürmektir. Stratejik değeri de buradan gelir; iyi bir hamle doğrudan etkisinden çok, sistemin geri kalanında zorunlu kıldığı dolaylı yeniden düzenlemelerle ölçülür. Böylece hamle, tekil bir eylemin çoğul sonuçlara açıldığı noktadır; özne bir parçaya dokunur, fakat gerçekte bütün fonksiyonun sonraki durumlarını yeniden yazar.
Girişim
Girişim, henüz yalnızca mümkünlük düzeyinde bulunan bir ihtimali gerçek nedensellik zincirinin içine sokarak onu sonuç üretebilir hâle getirmektir. İhtimal kendi başına gerçekleşmez; var olabilir, düşünülebilir, hatta yüksek olasılık taşıyabilir, fakat nedensel düzene bağlanmadığı sürece yalnızca askıda duran bir mümkünlüktür. Girişim bu askıyı bozan ilk müdahaledir: Öznenin eylemi, gerçekleşmemiş olanı fiilî süreçlere bağlar ve böylece ihtimali artık yalnızca düşünülen değil, dünyada etkiler üretebilen bir unsur hâline getirir. Bu bakımdan girişimin özü sonuç almak değil, sonucun mümkün olacağı zinciri başlatmaktır; başarısız bir girişim bile ontolojik olarak boşa gitmiş değildir, çünkü daha önce nedensellik dışında duran bir olasılığı dünyadaki gerçek ilişkiler ağına dahil etmiştir. Girişim, mümkün olan ile gerçekleşen arasındaki mesafeyi kapatan eşiktir: İhtimali yaratmaz, ona dünya içinde bir nedensel güzergâh açar.
Mazeret
Mazeret, sorumluluğu basitçe reddetmek değil, eylemin nedensel başlangıç noktasını öznenin dışına taşıyarak iradenin yükünü yeniden dağıtmaktır. İrade, yalnızca seçim yapmak değil, bir nedensellik zincirinin başlangıcında durabilme kapasitesidir; dolayısıyla her iradi eylem aynı zamanda “bunu başlatan bendim” yükünü de taşır. Mazeret tam bu yükün ağırlaştığı yerde devreye girer ve özneyi zincirin ilk halkasından çekip daha sonraki bir halkaya yerleştirir: Eylem artık öznenin saf başlangıcı olarak değil, koşulların, baskıların, zorunlulukların ya da başka aktörlerin ürettiği bir sürece verilmiş tepki gibi sunulur. Böylece nedensellik ortadan kalkmaz; yalnızca merkez değiştirir. Öznenin iradesi bütünüyle silinmez, fakat kurucu neden olmaktan çıkarılıp tali, ikincil veya zorlanmış bir neden konumuna indirilir. Bu anlamda mazeret, etik sorumluluğun inkârından çok onun nedensel haritasını yeniden çizme girişimidir: İnsan kendi eylemini hâlâ sahiplenebilir, fakat onu başlatan kuvvetin kendisi olmadığını ileri sürerek iradenin taşıdığı kurucu sorumluluğu regüle eder.
Gerekçe
Gerekçe, gerçekleşmiş bir eylemin gerçek nedenini keşfetmekten çok, olumsal olarak ortaya çıkmış bir seçime sonradan zorunluluk estetiği kazandırmaktır. Eylem gerçekleştiği anda başka türlü olabilme imkânını hâlâ tarihsel olarak taşır; fakat gerekçe, bu açık mümkünlük alanını geriye dönük biçimde daraltarak sanki sonuç baştan beri belirli nedenlerin kaçınılmaz ürünüymüş izlenimi üretir. Böylece özne yalnızca “neden yaptığını” açıklamaz, yaptığı şey ile başka türlü davranma ihtimali arasına mantıksal bir mesafe koyar ve seçimini rastlantısal, keyfî ya da olumsal görünmekten çıkarıp zorunluymuş gibi yeniden biçimlendirir. Gerekçenin işlevi tam da burada belirir: Nedenselliği geçmişte kurmaz, geçmişe ilişkin anlatıyı düzenler; olmuş olanı mümkün seçeneklerden biri olmaktan çıkarıp olması gereken ya da başka türlü olamayacak bir sonuç görünümüne taşır. Bu anlamda gerekçe, olumsallığın üstüne zorunluluk maskesi geçiren geriye dönük bir rasyonalizasyon tekniğidir.
Önyargı
Önyargı, karşılaşma henüz gerçekleşmeden nesnenin hangi biçimlerde belirebileceğini daraltan bir ön-belirlenimdir; fakat tam da bu nedenle deneyimin dışında kalamaz. Nesneye ilişkin önceden kurulmuş yargı, karşılaşma anında neyin fark edileceğini, neyin ihmal edileceğini, hangi işaretlerin anlamlı sayılacağını ve deneyimin hangi kavramsal çerçeve içinde örgütleneceğini etkiler. Böylece “ön-yargı” sözcüğündeki “ön” eki paradoksal biçimde kendi sınırını aşar: Yargı deneyimden önce kurulmuş olsa bile deneyime müdahale ettiği anda artık yalnızca öncesine ait değildir, doğrudan deneyimin kurucu bir parçasına dönüşür. Önyargı bu yüzden nesneyi karşılaşmadan önce tanımlamakla kalmaz; karşılaşmanın hangi nesneyi üreteceğini de kısmen belirler. Sonuçta deneyim önyargıyı sınayan tarafsız bir mahkeme olmaktan çıkar, önyargının biçimlendirdiği bir alan hâline gelir. Kavramın paradoksu da burada yatar: Önyargı, deneyimden önce var olmakla tanımlanır; fakat deneyimi etkilediği ölçüde kendi “öncelik” statüsünü çözer ve yargının kendisine içkinleşir. Bu anlamda önyargı, karşılaşmayı önceleyen fakat karşılaşmaya karıştığı anda kendi kavramsal ayrımını ortadan kaldıran, kendi kendisini çözen bir epistemolojik düzenektir.
Varsayım
Varsayım, henüz gerçeklik tarafından sağlanmamış bir zemini düşüncenin altına geçici olarak yerleştirerek, o zemin gerçekten varmış gibi sonuç üretmeye başlamaktır. Buradaki belirleyici nokta, varsayımın hakikat iddiasından önce işlevsel bir taşıyıcılık üstlenmesidir: Henüz doğrulanmamış, hatta mevcut bile olmayan bir koşul, akıl yürütmenin devam edebilmesi için geçici biçimde gerçekliğin altyapısıymış gibi kabul edilir. Böylece düşünce boşlukta ilerlemek yerine, kendi kurduğu provizorik bir taban üzerinde hareket eder; fakat bu tabanın statüsü ontolojik değil metodolojiktir. Varsayım bu nedenle yokluğu doğrudan varlığa çevirmekten çok, yok olan bir zemine geçici gerçeklik etkisi kazandırır. Sonradan doğrulanırsa bu geçicilik kalıcı bilgiye dönüşebilir; yanlışlanırsa onun üzerinde yükselen çıkarımlar da çöker. Bu anlamda varsayım, gerçekliğin henüz vermediği zemini düşüncenin ödünç olarak üretmesi ve bilginin, kesinlikten önce geçici bir dünya kurarak ilerlemesidir.
Sezgi
Sezgi, ayrıntılı nedensel zincir henüz kurulmadan önce bütünün yönünü tek hamlede kavramaktır. Analitik düşünce parçalar arasındaki ilişkileri sonradan kurar; fakat bu ilişkilerin hangi bütün içinde anlam kazanacağını belirleyebilmek için önce dağınık unsurları tek bir yapıya aitmiş gibi bir arada tutan önsel bir bütünlük tasarımı gerekir. Sezgi tam olarak bu ilk bütünlük kavrayışıdır: Nedenlerin hangi sırayla işlediğini henüz göstermez, fakat araştırılması gereken yönü, parçaların ait olduğu biçimi ve nedenselliğin kurulabileceği muhtemel alanı önceden açar. Bu yüzden sezgi nedenselliğin alternatifi değil, onun mantıksal önkoşulu gibi çalışır; zinciri kanıtlamadan önce zincirin bir bütün oluşturabileceğini hisseder. Sonraki çözümleme bu ilk kavrayışı doğrulayabilir, düzeltebilir ya da dağıtabilir, fakat nedensel araştırmanın başlaması için düşüncenin önünde zaten belli bir bütün görünmüş olmalıdır. Bu anlamda sezgi, bilginin tamamlanmış biçimi değil, nedenselliğin henüz ayrışmamış bütün hâlidir.
Kanaat
Kanaat, azla yetinmek değil; mümkün olan ile gerekli olan arasındaki mesafeyi bilinçli biçimde yeniden açarak ihtiyacın sınırlarını görünür kılmaktır. Tüketim düzeni, lüks olanı sürekli erişilebilir ve arzu edilir hâle getirdikçe “gerekli” olanın kavramsal sınırı aşınır; ihtiyaç ile imkân birbirine karışır ve sahip olunabilecek her şey, giderek sahip olunması gerekiyormuş gibi hissedilmeye başlar. Kanaat tam burada bir sınır operatörü gibi çalışır: Sahip olunabilir olanı ihtiyaç kategorisinden çıkarır, zorunlu ile fazlalık arasındaki kontrastı yeniden yükseltir ve böylece arzunun genişleme eğilimini normatif bir ayrımla sınırlar. Bu nedenle kanaat, yoksunluğu kutsamak değil, mümkünlük alanının sınırsızlığını gereklilik ölçütüyle disipline etmektir. Kişi daha fazlasını elde edebileceği hâlde, her mümkün olanın gerekli olmadığını kabul eder ve tüketim çağının bulanıklaştırdığı çizgiyi yeniden keskinleştirir. Bu anlamda kanaat, eksiltme değil ayrıştırmadır: lüksü yok etmez, onu ihtiyaçtan ayırır; arzuyu bastırmaz, hangi arzunun zorunluluk kılığına girdiğini görünür kılar.
Stok
Stok, birikmiş nesneler toplamı değil; gelecekte ortaya çıkabilecek yokluğun bugünde madde biçiminde önceden tutulmasıdır. Evrenin, ekonominin ve gündelik yaşamın büyük kısmı akışlarla işler: enerji, gıda, para, bilgi ya da hammaddeler belirli süreklilikler içinde dolaşır ve sistemler bu dolaşımın kesintisizliği varsayımıyla ayakta kalır. Fakat akış durduğunda yalnızca bir eksiklik oluşmaz; sistemin kendi devamlılığında bir çatlak açılır. Stok tam bu çatlağa karşı çalışan zamansal bir tampon mekanizmasıdır: Normal akış sırasında geçen maddelerin bir kısmını dolaşımdan çekip biriktirir ve gelecekte akış kesildiğinde onları yeniden devreye sokarak sürekliliğin maddi simülasyonunu üretir. Böylece stok, bugünün fazlasını geleceğin muhtemel yokluğuna bağlar; henüz gerçekleşmemiş bir kesintiye karşı şimdiden fiziksel bir cevap inşa eder. Bu nedenle stokun mantığı sahip olmakta değil, zamanı madde aracılığıyla katlamakta yatar: Şimdide depolanan nesne, gelecekteki eksiklik anına taşınmak üzere bekletilmiş sürekliliktir. Akış gerçekten devam etmese bile stok, belirli bir süre boyunca devam ediyormuş etkisi yaratır; dolayısıyla stok, kesintiyi ortadan kaldıran değil, kesintinin sistem üzerindeki görünürlüğünü geciktiren ve süreklilik yanılsamasını maddi olarak sürdüren bir regülasyon paradigmasıdır.
İsraf
İsraf, fazlayı tüketmek değil; bir varlığın henüz açılmamış geleceklerini gerçekleşme imkânı bulamadan kapatmaktır. Her nesne yalnızca mevcut kullanım değerinden ibaret değildir; içinde sakladığı enerji, süre, işlev ve dönüşebilirlik sayesinde birden fazla geleceğe açılır. Gıda başka bir öğüne, para başka bir ihtiyaca, zaman başka bir eyleme, malzeme başka bir üretime dönüşebilir. İsraf tam olarak bu mümkünlük çoğulluğuna müdahale eder ve varlığın taşıdığı gelecekleri tek bir gereksiz tüketim, yanlış kullanım ya da erken yok oluş içinde tasfiye eder. Bu nedenle israfın asıl kaybı tüketilen miktarda değil, ortadan kaldırılan mümkünlüklerde yatar: Yok edilen şey yalnızca nesne değil, onun ileride kurabileceği nedensellik zincirleridir. Böyle bakıldığında israf, bugünün fazlalığından çok geleceğin yoksullaştırılmasıdır; mevcut bir varlığın henüz doğmamış işlevlerini şimdide sona erdirir ve mümkün olanı gerçekleşmeden tüketir.
Tepkiniz Nedir?