Günlük Freestyle 27

Ritüelden sadakate, güvenden makarnaya uzanan on beş gündelik kavram, ontolojik çalışma yasaları üzerinden yeniden yorumlanıyor. Gündelik dilin en sıradan kelimeleri, bağımsız felsefi modellere dönüştürülerek görünmeyen mantıkları açığa çıkarılıyor.

Ritüel

Ritüel, aynı eylemin sürekli tekrarlanması değil, doğrusal zamanın içine yerleştirilen estetik bir döngü aracılığıyla zihne referans üreten ontolojik bir mekanizmadır. İlk bakışta ritüel, zamanı kendi üzerine katlayarak akışı durduruyormuş gibi görünür; oysa bu yalnızca fenomenal bir yanılsamadır. Ontolojik düzlemde zaman entropik sürekliliğini hiçbir an kaybetmez; tekrar eden, zamanın kendisi değil, zihnin ona yüklediği biçimdir. Bunun nedeni, bilincin mutlak akışın içine bütünüyle gömüldüğünde artık akışı "akış" olarak belirleyememesidir. Bir sistem, tamamen içinde bulunduğu hareketi kendi başına ölçemez; çünkü belirlenim, her zaman kendisini aşkın bir referans noktasını gerektirir. Ritüel tam da bu referans krizine cevap verir. Gerçekte bulunmayan bir döngüselliği estetik olarak kurar ve zihne, kesintisiz akışı bu yapay tekrar ekseninden izleyebilme imkânı sağlar. Böylece ritüelin işlevi zamanı döngüye çevirmek değil, döngüselliğin fenomenini üreterek doğrusal zamanın ilk kez görünür hâle gelmesini sağlamaktır. Paradoks tam burada ortaya çıkar: Zamanı anlamamızı sağlayan şey döngünün gerçekliği değil, döngünün kurduğu yanılsamadır. Döngüler bu yüzden evrenin yapısını temsil etmez; zihnin, temsil edilemeyen saf akışla ilişki kurabilmek için zorunlu olarak inşa ettiği epistemik dayanaklardır.                   

İnat

İnat, doğruluğu savunmak değil; dış belirlenimleri ilke gereği nedensel zincirin dışında bırakarak eylemi yalnızca öznenin iç sürekliliğinden türetme girişimidir. Normal koşullarda eylem, özne ile çevre arasında kurulan karşılıklı bir nedensellik alanında gerçekleşir: Çevre özneyi sınırlar, yönlendirir, dönüştürür; özne de bu belirlenimlere göre konum alarak hareketini yeniden düzenler. Bu nedenle hiçbir eylem bütünüyle özneye ait değildir; her eylemin içinde, ona direnç gösteren ya da yön veren dış dünyanın payı bulunur. İnat ise çevrenin bu kurucu payını reddeder ve dışarıdan gelen nedenleri eylemin meşru belirleyicileri olmaktan çıkarır. Böylece özne, eylemin ortak üreticisi olan çevreyi kendi belirlenim alanına dahil ederken paradoksal biçimde onu bağımsız bir neden olarak dışlar; dış dünya artık özneyi değiştiren bir kuvvet değil, öznenin kendi sürekliliğini sınadığı pasif bir direnç yüzeyi hâline gelir. İnatçının amacı belirli bir sonuca ulaşmaktan önce, eylemin kaynağını dış etkilerden arındırarak kendisini nedensel merkeze yerleştirmektir. Bu yüzden inat, aynı davranışı sürdürmekten çok, davranışın nedeninin yalnızca özne olarak kalmasını sağlama çabasıdır: Sonuç değişebilir, koşullar ağırlaşabilir, gerekçeler geçersizleşebilir; fakat özne geri adım attığı anda dış belirlenimin kendi nedenselliğine sızacağını düşündüğü için eylemini korur. İnat böylece epistemik bir doğruluk iddiasından ziyade ontolojik bir özerklik talebidir; özne, haklı olduğunu kanıtlamaya değil, kendisini dış dünya tarafından belirlenemeyen bir başlangıç noktası olarak kurmaya çalışır. Ne var ki bu özerklik, çevrenin gerçekten ortadan kaldırılmasıyla değil, onun etkisinin sürekli reddedilmesiyle üretildiğinden, inat dış belirlenimden bağımsızlık değil, bağımsızlığın ancak dış belirlenime karşı kesintisiz direnç içinde sürdürülebildiği paradoksal bir özneleşme rejimidir.

Israr

Israr, nedeni çoğaltmaz; aynı nedeni zaman boyunca yeniden üreterek sürekliliği varlığa dönüştürür. Normal koşullarda neden, sonucuna yönelen ve kendi işlevini sonuç üzerinden tamamlayan ilineksel bir belirlenimdir: Sonuç gerçekleştiğinde neden doğrulanır, gerçekleşmediğinde ise etkisizleşerek geri çekilir. Başka bir deyişle neden, çoğu durumda sürekliliğini kendi başına değil, ortaya çıkardığı sonuç aracılığıyla kazanır. Israr ise bu yapıyı tersine çeviren istisnai bir paradigmadır; burada neden, sonucundan bağımsızlaşır ve başarısızlıkla ortadan kalkmak yerine her seferinde kendini yeniden kurar. Böylece sonuç, nedenin devamlılığını sağlayan ontolojik dayanak olmaktan çıkar; neden, kendi zamansal tekrarını kendi varlık koşuluna dönüştürür. Israr eden şey yalnızca aynı amacı yeniden istemez, aynı neden olma hâlini sonucun yokluğuna rağmen korur ve zamana yayar. Her tekrar, nedeni ilk hâline döndürmek yerine onu daha kalıcı kılar; çünkü süreklilik artık dışarıdan elde edilen bir başarı değil, nedenin kendi kendini yeniden üretme gücüdür. Bu yüzden ısrar, basitçe vazgeçmemek değil, ilineksel olanı zorunluluğa yaklaştıran bir ontolojik yoğunlaşmadır: Başlangıçta tekil ve geçici olan yönelim, zaman içindeki kesintisiz tekrarla bağımsız bir varlık kipine dönüşür. Neden artık yalnızca bir sonuca yol açan başlangıç noktası değil, sonuç gerçekleşmese bile kendi devamını üreten, yokluğu tarafından ortadan kaldırılamayan ve sürekliliğini bizzat kendi tekrarından alan bir rejim hâline gelir.                                

Jest

Anlam, çoğu zaman dile ait bir yapı olarak düşünülür; oysa jest, anlamın konuşmadan da madde içinde örgütlenebileceğini gösteren en temel ontolojik kırılmalardan biridir. Jest, beden hareketi değil, anlamın söze ihtiyaç duymadan maddesel harekette yoğunlaşmasıdır. Bu yüzden işlevi, dile eşlik etmek ya da eksik kalan ifadeyi tamamlamak değildir; anlamı, yalnızca özneler arasında dolaşan linguistik bir ağ olmaktan çıkarıp doğrudan madde evrenine yerleştirmektir. Beden artık anlamın taşıyıcısı değil, anlamın üretildiği maddi yüzey hâline gelir; yöneliş, duruş, mesafe, temas ve ritim, tıpkı sözcükler gibi belirlenim üretmeye başlar. Böylece iletişim, konuşabilen canlıların kendi içlerinde gerçekleştirdiği kapalı bir faaliyet olmaktan çıkar; özne ile çevre arasında kurulan ontolojik koordinasyon mekanizmasına dönüşür. Çünkü jest yalnızca başka bir bilince yönelmez; aynı anda mekânı düzenler, nesnelerin konumunu yeniden anlamlandırır ve beden ile dünya arasında ortak bir belirlenim alanı kurar. Bu nedenle jestin en özgün işlevi, anlamı zihinden bedene taşıması değil, anlamın en başından itibaren beden, çevre ve maddeyle birlikte kurulduğunu açığa çıkarmasıdır. Dil, anlamın simgesel dolaşımını mümkün kılarken; jest, anlamın evrenle doğrudan temas edebilen maddi kipini görünür hâle getirir. Böylece iletişim, yalnızca bilinçlerin birbirine ulaşması değil, varlığın farklı katmanlarının tek bir anlam düzeni içinde eşzamanlı olarak eklemlenmesi hâline gelir.                                                                                                                                 

Selam

Yan yana bulunan insanların toplamı henüz toplum değildir; toplumsallık, tekil varlıkların birbirlerinin mevcudiyetini ilişkiye dönüştürdüğü anda başlar. Selam, tam da bu dönüşümün en küçük fakat kurucu edimidir: Aynı mekânı paylaşan iki bireyden birinin diğerini yalnızca çevrede bulunan bir nesne olarak değil, karşılık verebilecek bir özne olarak tanıması ve aralarındaki salt mekânsal yakınlığı dilsel bağa çevirmesidir. Bu nedenle selam, önceden kurulmuş bir toplumsal düzen içinde gerçekleşen sıradan bir nezaket davranışı değil, toplumsallığın her karşılaşmada yeniden üretildiği bireysel inisiyatiftir. Dil burada yalnızca hazır anlamların aktarım aracı olarak işlemez; ayrı varlıklar arasında ortak bir ilişki alanı açarak, bireylerin toplamından daha büyük olan yapının ilk hücresini kurar. Selam veren kişi, yalnızca bir sözcük söylemez; karşısındakini muhatap konumuna yükseltir, kendisini de onun karşısında cevap bekleyen bir taraf hâline getirir. Böylece diyaloğun henüz içerik kazanmamış başlangıç biçimi ortaya çıkar: Ne söylendiğinden önce, konuşulabilir bir “biz” alanı kurulmuştur. Selam bu yüzden dilin en ilkel aşaması değil, dilin toplumsal kuruculuğunun en yoğun biçimidir; çünkü tek bir kısa edimle yan yanalığı karşılıklılığa, mevcudiyeti tanınmaya ve bireysel varoluşu toplumsal ilişkiye dönüştürür.                                

Özür

Gerçekleşmiş bir olay ontolojik olarak geri alınamaz; özür tam da bu geri döndürülemezlik içinde geçmişe ikinci bir statü kazandıran zamansal müdahaledir. Özür dileyen kişi, olayın meydana gelmediğini iddia etmez; onun açtığı nedensel zinciri yeni bir anlam rejimine taşıyarak geçmişin bugündeki etkisini yeniden düzenlemeye çalışır. Bu nedenle özür, zamanı tersine çevirmek değil, akış kesintisiz sürerken gerçekleşmiş olanı ilişki içinde “artık aynı olay değilmiş” gibi yeniden konumlandırmaktır. Olay maddi ve tarihsel düzlemde varlığını korur, fakat yorumlama biçimi, failin konumu ve sonuçların taşıdığı normatif ağırlık değişir; böylece özür, nedenselliği ortadan kaldırmadan nedensel ağın anlamını dönüştürür. Geçmiş silinmez, fakat geçmişin şimdi üzerindeki hükmü kısmen askıya alınabilir. Özür bu yüzden yalnızca pişmanlığın ifadesi değil, geri döndürülemez zaman içinde geri alma biçimi üreten sembolik bir mekanizmadır; yaşanmış olanı yaşanmamış kılmaz, fakat onun ilişki içindeki geçerliliğini yeniden tanımlar. Böylece insan, ontolojik olarak geri dönemediği geçmişe semantik olarak müdahale eder ve zamanın tek yönlü akışı içinde, sınırlı bir tersine çevrilebilirlik yanılsaması kurar.                                                                                                                                          

Teşekkür

Bir eylem, sonucunu ürettiği anda işlevsel olarak tamamlanmış olabilir; teşekkür ise bu tamamlanmışlığa sonradan değer ekleyerek eylemi salt nedensel zincirin dışına taşır. Çünkü teşekkür, alınmış bir şeyin karşılığını vermek değil, gerçekleştirilen fiilin yalnızca yapılmış olmadığını, fark edilmiş ve değer olarak tanınmış bulunduğunu ilan etmektir. Özellikle modern kapitalizmin zorunluluk, görev, ücret ve mübadele üzerinden işleyen deterministik yapısında insanlar birbirlerinin eylemlerini çoğu zaman sistemin otomatik çıktıları gibi algılar: Çalışan hizmet eder, satıcı ürünü verir, görevli işlemi tamamlar ve her fiil kendi işlevinde tükenir. Teşekkür tam bu kapanmayı bozar; zorunlu görünen hareketin içinde, işlev tarafından bütünüyle tüketilemeyen bir irade payı bulunduğunu varsayar. Birine teşekkür etmek, onun eylemini yalnızca sistemin gerektirdiği sonuç olarak değil, özne tarafından sahiplenilmiş bir yönelim olarak tanımaktır. Böylece teşekkür, determinizmi ortadan kaldırmadan onun içinde bir meta-irade alanı açar: Eylemin gerçekleşmiş olmasının ötesinde, onun fark edilebilecek, değerlendirilebilecek ve başka türlü de gerçekleşebilecek bir seçim izi taşıdığını gösterir. Bu anlamda teşekkür, karşılıksız bir nezaket formülü değil, mekanik nedenselliğin içine öznel fazlalık yerleştiren ontolojik bir tanıma edimidir; işlevi değere, hareketi yönelime, sistemi ise geçici olarak ruh taşıyan bir ilişki alanına dönüştürür.                                                                                                                                    

Merhamet

Merhamet, başkasının acısını paylaşmak değil; kendi ontolojik sınırını geçici olarak genişleterek başkasını kendi varlık alanına dâhil etmektir. Normal koşullarda bilinç, kendisini ben ile ben-olmayan arasındaki ayrım üzerinden kurar; her acı, her eksilme ve her ihtiyaç bu sınırın içinde özneye ait olarak belirlenirken başkasının yaşadığı olumsuzluk ilke gereği dışsal kalır. Merhamet ise bu ontolojik ayrımı askıya alır; başkasının maruz kaldığı belirlenim, öznenin kendi varlık alanında gerçekleşiyormuş gibi işlemeye başlar. Böylece aktarılan şey acının kendisi değil, acının ait olduğu ontolojik sınırdır; başkası benliğe dönüşmez, fakat benliğin kapsadığı alan genişlediği için onun eksilmesi de öznenin kendi eksilmesi gibi işlev görür. Bu yönüyle merhamet yalnızca ahlâkî bir duygu değil, bilincin kendi sınırlılığına karşı geliştirdiği bilinçdışı bir mantık operatörü olarak da yorumlanabilir. Çünkü sonlu bilinç, kendisini daima belirli bir bedene, belirli bir bakış açısına ve tek bir yaşantıya hapsolmuş olarak deneyimler; bu kapanmışlık ise varoluşun ontolojik maliyetlerinden biridir. Merhamet, bu sınırı fiilen ortadan kaldırmasa da geçici olarak genişleterek öznenin yalnızca kendisine ait olan varlık alanını çoğaltır ve böylece benliğin tekilliğini aşmaya yönelik derin eğilimini görünür kılar. Başkasına yönelmiş gibi görünen eylem, daha temel düzeyde öznenin kendi ontolojik daralmasını telafi etme çabasıdır; bu yüzden merhametin gerçek işlevi yalnızca acıyı hafifletmek değil, benliğin kapalı sınırlarını daha geniş bir varlık rejimine doğru esnetmektir. Merhamet, sonuçta acının paylaşılması değil; ben ile başkası arasındaki ontolojik sınırın geçici olarak yeniden çizilmesi ve öznenin kendi sonluluğunu, başkasını kendi varlık alanına katarak aşma girişimidir.

Rica

Bir eylemin gerçekleşmesini sağlamak ile o eylemin istenmesini sağlamak aynı şey değildir. Emir, davranışı düzenleyebilir; bedeni belirli bir harekete zorlayabilir, sonucu güvence altına alabilir ve dışsal düzeni büyük ölçüde denetleyebilir. Fakat bütün bu kontrol, eylemin kaynağı olan iradeye ulaşamaz. Çünkü irade, nesneler gibi gösterilebilen, kuvvet uygulanabilen ya da doğrudan yönetilebilen maddi bir varlık değildir; sentetik apriori niteliği gereği yalnızca kendisini belirleyebilir. Bu nedenle emir, eylemi kontrol etse bile eylemin öznel nedenini hiçbir zaman bütünüyle sahiplenemez; itaat üretebilir, fakat isteme üretemez. Rica ise tam tersine, davranışı zorlamaya değil, başkasının özgürlüğünü kendi nedeninin parçası hâline getirmeye yönelir. Burada amaç, dışsal hareketi üretmek değil, karşı tarafın iradesinin talebi kendi gerekçesi olarak benimsemesini sağlamaktır. Rica başarılı olduğunda ortaya çıkan eylem artık yalnızca talepte bulunanın değil, talebi kabul eden öznenin de kendi eylemidir. Bu yüzden rica, emirden daha zayıf bir güç biçimi değil, çok daha derin bir belirlenim stratejisidir. Çünkü emir yalnızca beden üzerinde etkili olabilirken, rica görünmez olanı, yani özgürlüğün kendisini etkileyerek nedenselliğin merkezine yerleşir. Paradoks da burada ortaya çıkar: En güçlü denetim, iradeyi bastıran değil, ona kendi isteğiymiş gibi hareket edebileceği bir yönelim kazandırandır. Bu nedenle rica, emir vermeden yönlendirmek değil; başka bir özgürlüğü kendi amaç doğrultusunda, onun özgürlüğünü ortadan kaldırmaksızın yeniden kurma girişimidir.                                                                   

Vicdan

Vicdan, eylemi yargılamak değil; öznenin kendisini kendi ölçütü karşısında nesneleştirmesidir. Çünkü her yargı, yargılanan şeyle yargılayan konum arasında asgari bir mesafe gerektirir; eylemi gerçekleştiren özne, kendi fiilinin içinde kaldığı sürece onu yalnızca yaşar, fakat yargılayabilmek için kendisini kendi eylemselliğinin dışına yerleştirmesi gerekir. Vicdan tam da burada istisnai bir alan açar: Özne, kendisinden bütünüyle çıkmadan kendisini nesne hâline getirir ve kendi eylemini ya da henüz gerçekleşmemiş eylem potansiyelini dışsal bir onaya ihtiyaç duymadan değerlendirir. Bu nedenle vicdan, basitçe içselleştirilmiş bir yasak ya da toplumsal normların zihindeki yankısı değildir; öznenin kendi içinde ikinci bir konum üretmesi, fail ile yargıç arasındaki ayrımı tek bir bilinçte kurmasıdır. Normalde dizgenin dışından gelmesi gereken ölçüt, vicdanda öznenin içinde işler; fakat özne onu yalnızca kişisel bir tercih olarak değil, kendisini de aşan ve evrensel olduğu varsayılan bir yapı olarak deneyimler. Böylece vicdan, öznel bir bilincin kendi içinde nesnel bir yargı noktası üretme girişimidir. Eylem henüz gerçekleşmemiş olsa bile mümkün fiil, bu içsel dışsallığın önüne çıkarılır ve özne kendi gelecekteki eylemini şimdiden yargılanabilir bir nesneye dönüştürür. Vicdanın paradoksu da buradadır: Yargılayan ile yargılanan aynı özne olduğu hâlde, yargının geçerli olabilmesi için aralarında ontolojik bir mesafe kurulması gerekir. Vicdan bu mesafeyi mekânsal ya da toplumsal bir dışarıda değil, bilincin kendi içinde üretir; özne kendi eyleminin nedeni olmayı sürdürürken aynı anda o nedenin meşruiyetini sınayan bir üst konum kurar. Bu yüzden vicdan, yalnızca neyin doğru ya da yanlış olduğunu söyleyen bir ses değil, öznenin kendi üzerine katlanarak kendisini hem fail hem nesne hâline getirdiği, dışarı çıkmadan dışsal bir ölçütün evrenselliğini taklit ettiği istisnai bir öz-yargı rejimidir.                                   

Sadakat

Sadakat, değişmeyen bir bağlılık değil; değişime rağmen aynı referansı koruyabilme kapasitesidir. Çünkü özne açısından gerçekten değişmeden kalan şey fiziksel özellikler, duygular, koşullar ya da ilişkisel biçimler değil, bütün bu değişimlerin içinden geçerken yönelim kurmayı sürdüren iradedir. Kantçı anlamda düşünüldüğünde bu irade, deneyimden türetilmeyen sentetik a priori bir yapı olarak öznenin her belirlenimden önceki kurucu merkezidir; bu nedenle değişmezliği maddi süreklilikte değil, deneyimin bütün değişken içeriklerini mümkün kılan aşkınsal konumunda bulunur. Sadakat de tam bu düzeyde işler: Öznenin kendi içindeki değişmeyen referansa başkasını ortak etmesi, onu geçici duygu, çıkar ya da koşulların ötesinde iradenin sürekliliğine bağlamasıdır. Böylece sadakat, bir kişiye her koşulda aynı biçimde davranmak değil, öznenin kendi değişimlerinin içinden geçerken o kişiyi aynı ontolojik referans noktasında tutmasıdır. Başkası burada yalnızca sevilen ya da seçilen bir nesne olarak kalmaz; öznenin kendi bilinç sürekliliğine eklemlenen ikinci bir sabit hâline gelir. Bu yüzden sadakat, değişmezliğin paylaşılmasıdır: Özne, kendisini mümkün kılan aşkınsal sürekliliğe başkasını da dâhil eder ve onu kendi iradesinin yöneldiği değişmez koordinatlardan biri hâline getirir. Bu anlamda sadakat, özdeşleşme arzusunun en uç biçimlerinden biridir; çünkü özne başkasıyla yalnızca benzerlik kurmak ya da ortak deneyim yaşamak istemez, onunla bilinç değişmezliği düzeyinde özdeşleşmeye yönelir. Dış dünyada her şey dönüşürken aynı referansı korumak, başkasını zamanın değiştirici etkisinden bütünüyle kurtarmak değildir; onu, bütün değişimlerin içinden geçmesine rağmen öznenin iradesinde aynı kalan aşkınsal bir konuma yerleştirmektir. Sadakat böylece duygusal süreklilikten daha derin bir yapı kazanır: Başkasını sevmeyi sürdürmekten çok, onu öznenin kendi ontolojik sabitliğinin ortağı hâline getirme iradesidir.                                                                                                                                                         

İhanet

Bir ihanetin en yıkıcı etkisi geleceği değiştirmesi değildir; geçmişi artık eskisi gibi yaşanamaz hâle getirmesidir. Bu yüzden ihanet, yalnızca bir ilişkiyi bozmak değil, ortak geçmişi tek taraflı olarak yeniden yazan zamansal bir müdahaledir. Zaman evrensel bir kategori olsa da ona yüklenen anlam öznel bilincin kurduğu süreklilik içinde oluşur; tıpkı görelilikte aynı olayın farklı referans sistemlerinde farklı zaman örgütleri üretmesi gibi, iki öznenin paylaştığı geçmiş de ancak ortak bir zamansal yorum sürdüğü sürece aynı geçmiş olarak kalabilir. İhanet, bu ortak referans sistemini parçalar. İhanet eden özne, kendi yeni eylemiyle yalnızca şimdiyi değiştirmez; geçmişte yaşanmış güveni, sevgiyi, sadakati ve ortak anlamları da geriye dönük olarak başka bir nedensellik dizgesine yerleştirir. Böylece geçmişte masum görünen her olay, yeni bilginin ışığında yeniden yorumlanır; bir söz, bir bakış, bir fedakârlık ya da bir sessizlik artık ilk anlamıyla değil, ihanetin oluşturduğu yeni nedensel ağın içinde okunmaya başlar. Bu nedenle ihanetin asıl hedefi ilişki değil, ilişkinin zamansal bütünlüğüdür. Geçmiş değişmez, fakat geçmişin ontolojik statüsü değişir; aynı olaylar aynı sırayla gerçekleşmiş olsalar bile artık başka bir zamanın parçaları hâline gelirler. İhanetin paradoksu da buradadır: Şimdi gerçekleştirilen tek bir eylem, nedenselliğini geriye doğru işleterek henüz dokunmadığı geçmişi yeniden belirler. Bu anlamda ihanet, zamansal bir sabotajdır; öznel bir kırılmayı evrensel bir zaman değişimi gibi işleterek ortak geçmişin tek ve paylaşılabilir olma niteliğini ortadan kaldırır. Artık iki özne aynı olayları hatırlıyor olsa bile aynı geçmişte yaşamaz; çünkü ihanet, ortak zamanın yerine birbirini dışlayan iki farklı zamansallık kurmuş ve ilişkinin en derin düzeyini, yani birlikte yaşanmış zamanın birliğini parçalamıştır.

Güven

Düzeni kuran şey her zaman bilgi değildir; kimi zaman düzen, bilginin bittiği yerde de işlemeye devam eder. Güven tam olarak bu istisnai alanın adıdır. Klasik nedensellik anlayışında yalnızca bilinen nedenler meşru kabul edilir; açıklanamayan ya da öngörülemeyen her unsur, düzenin dışında kalan rastlantısal bir boşluk gibi değerlendirilir. Bu yüzden bilgi arttıkça güvene duyulan ihtiyaç azalır; çünkü nedensel zincir giderek görünür hâle gelir. Oysa güven paradigması bu ilişkiyi tersine çevirir. Burada bilinmezlik, nedenselliğin eksik halkası değil, onun meşru bir bileşeni olarak kabul edilir. Öznenin bilmediği nedenler, düzenin dışında konumlanmaz; tersine, düzenin işleyişine ait fakat henüz özne tarafından erişilemeyen belirlenimler olarak düşünülür. Böylece güven, bilinmeyeni bilinir kılmaya çalışmaz; bilinmeyenin de neden-sonuç ilişkisine ait olduğunu varsayarak düzen fikrini bilginin sınırlarının ötesine taşır. Başkasının gelecekte ne yapacağını kesin olarak bilmeden ona güvenebilmek, aslında onun eylemlerinin görünmeyen ama tutarlı bir nedenselliğe bağlı olduğuna yönelik ontolojik bir kabuldür. Bu nedenle güven, epistemik kesinlikten değil, nedensel sürekliliğe duyulan bağlılıktan doğar. Bilinmez olan artık kaosun adı değildir; yalnızca öznenin henüz nüfuz edemediği düzen katmanıdır. Güvenin istisnai karakteri de tam burada açığa çıkar: Düzen algısı ilk kez yalnızca açıklanabilen nedenlere değil, açıklanamayan nedenlere de genişletilir ve özne, bilgisinin sınırını varlığın sınırıyla özdeşleştirmeyi reddeder. Güven etmek, sonuç olarak, belirsizliğe teslim olmak değil; bilinemeyenin de varlığın düzenine ait olduğunu kabul ederek nedenselliği epistemik sınırların ötesine taşıyabilmektir.           

Pergel

Eylem ile referansın klasik ayrımı, önce sabit bir noktanın kurulmasını, ardından bu nokta üzerine yönelen bir hareketin başlatılmasını varsayar; yani referans, eylemin önkoşulu olarak konumlanır ve zamansal olarak ondan önce gelir. Ancak pergel, bu ardışıklığı askıya alarak referans ile eylemi aynı anda üretir; çünkü merkez dediğimiz şey, pergelin sabit ayağının önceden verilmiş bir noktaya yerleşmesiyle değil, hareketin kendisiyle anlam kazanır. Sabit uç yalnızca durmaz; diğer ucun dönüşünü mümkün kılan gerilimi kurar ve bu gerilim olmadan “merkez” diye bir şey de ortaya çıkmaz. Dolayısıyla burada referans, eylemin başlangıç koşulu değil, eylemle birlikte sürekli yeniden üretilen bir etkidir. Çizilen çember, önceden belirlenmiş bir merkezin etrafında dönmez; tam tersine, merkez ile yarıçap arasındaki ilişkinin her an yeniden kurulmasıyla oluşur. Pergel bu anlamda istisnai bir düzenek değil, referansın aslında hiçbir zaman eylemden bağımsız var olmadığını açığa çıkaran bir ifşa aracıdır: referans sabit değildir, sabitlenir; eylem sonradan gelmez, referansı da içine alacak şekilde eşzamanlı olarak kurulur. Bu yüzden pergel, düşüncede kökleşmiş “önce temel, sonra hareket” şemasını kırar ve gösterir ki her eylem, kendi referansını da beraberinde üretir; merkez, hareketten önce değil, hareketle birlikte vardır.                                                                                                                                                

Makarna

En temel gıdanın kendisi, biçimsel bir müdahaleyle değer rejimi değiştiriyorsa, burada dönüşen şey içerik değil, ona atfedilen konumdur; çünkü hamur ya da ekmek, kitle toplumlarının zorunlu besin tabanını oluşturur ve bu nedenle lüks değil, doğrudan varoluşun sürdürülebilirliğine bağlı bir nesnedir. Makarna ise aynı ontolojik çekirdeği—un, su ve işlenmiş hamur—koruduğu hâlde, biçimsel düzenleme, işleme ve sunum farkı üzerinden bu çekirdeği başka bir değer alanına kaydırır; böylece içerik sabit kalırken, anlam ve konum değişir. Bu nedenle makarna, basit bir türev değil, temel olanın kendi içinde yeniden kodlanmasıdır: zorunlu olan, kendini aşmadan, yalnızca yeniden düzenlenerek “bir tık üst” bir statüye yerleşir. Burada lüks, dışarıdan eklenen bir nitelik değil, aynı yapının farklı bir organizasyonla yeniden sunulmasıdır; yani lüks, ontolojik bir farktan değil, biçimsel ve kültürel çerçevelemeden doğar. Bu anlamda makarna, temel ile lüks arasındaki sınırın sabit olmadığını gösteren bir ara formdur; en basit olanın, yapısını değiştirmeden değer alanını genişletebildiğini kanıtlar. Dolayısıyla makarna, tüketim nesneleri içinde istisnai bir konumda durur: hem en temele aittir hem de o temeli terk etmeden onu daha yüksek bir anlam katmanına taşıyabilir; böylece değer, nesnenin içeriğinde değil, onun nasıl kurulduğunda ve nasıl konumlandırıldığında üretilir.                                                            

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow