Dünyanın Çalışma Yasaları — ABD: Kayıt 8

ABD'nin son iki haftası; göç politikalarından yapay zekâya, Dünya Kupası güvenliğinden hukuk sistemine kadar uzanan geniş bir yelpazede, modern devletin gücü değil kontrolü nasıl ürettiğini gösteriyor. Bu kayıt, kontrol, meta-irade, biyogözetim, tekilleşme ve temsil krizleri etrafında şekillenen 20 farklı olayı ontolojik düzeyde analiz ediyor.

İradenin Atmosferi

On yılı aşkın bir süredir ABD'de hava kalitesini iyileştirmeye yönelik politikalar, emisyon düzenlemeleri, sanayi standartları, çevre kampanyaları ve teknolojik dönüşümler sayesinde önemli kazanımlar elde edilmişti. Ancak son araştırmalar, giderek büyüyen orman yangınlarından yükselen dumanların bu kazanımların önemli bir bölümünü geri çevirdiğini ortaya koyuyor. İlk bakışta mesele yalnızca havanın yeniden kirlenmesi gibi görünse de, olayın ürettiği psikolojik ve ontolojik etki bundan çok daha derindir. Çünkü burada zarar gören yalnızca atmosfer değil; insanın doğa karşısında kurmaya çalıştığı irade duygusudur.

Modern çevre bilincinin temelinde doğaya karşı mutlak bir egemenlik kurma fikri bulunmaz. İnsanlık uzun zaman önce doğayı tamamen kontrol edemeyeceğini öğrenmiştir. Bunun yerine daha mütevazı bir strateji geliştirilmiştir: Doğayı bütünüyle yönetemiyorsak en azından verdiğimiz zararı azaltabilir, çevreyi daha temiz tutabilir, etkilerimizi sınırlandırabilir ve yaşanabilir bir denge kurabiliriz. Çevrecilik fikrinin psikolojik çekirdeğinde de bu anlayış vardır. Bu nedenle çevreyi temiz tutmak yalnızca teknik bir faaliyet değil, aynı zamanda insanın doğa karşısındaki iradesinin sembolik ifadesidir.

Ne var ki orman yangınlarının ürettiği devasa duman bulutları bu sembolik alanı hedef alır. Çünkü burada yaşanan şey insanın çevreyi kirletmesi değildir. Tersine, çevreyi korumak için harcanan yılların, doğanın kendi süreçleri tarafından kısa süre içinde etkisizleştirilmesidir. Fabrikaların filtrelenmesi, araç emisyonlarının azaltılması, enerji dönüşümleri ve çevresel farkındalık kampanyaları uzun ve zahmetli kolektif çabaların ürünüdür. Buna karşılık birkaç hafta süren büyük yangınlar, yıllarca biriktirilmiş kazanımları geri alabilmektedir.

Ortaya çıkan his yalnızca çevresel kaygı değildir. Daha derinde, insanın eylemlerinin etkisizleştiğine dair bir duygu oluşur. Çünkü çevre politikalarının vaat ettiği şeylerden biri, iradenin sonuç üretebildiği hissidir. İnsanlar çöpleri ayrıştırdıklarında, daha temiz enerji kullandıklarında veya emisyonları düşürdüklerinde dünyada ölçülebilir bir fark yaratabileceklerine inanırlar. Yangın dumanları ise tam tersine, insanın büyük çabalarla oluşturduğu düzenin çok daha büyük doğal süreçler tarafından kolayca aşılabildiğini görünür kılar.

Modern toplum çoğu zaman doğayı ahlaki kategoriler üzerinden düşünmeye eğilimlidir. Doğayı korumak, ona zarar vermemek, sürdürülebilir davranmak gibi kavramlar bilinçli öznelere özgü etik kategorilerdir. Oysa yangınlar, kuraklıklar, fırtınalar veya volkanik faaliyetler böyle kategoriler tanımaz. Doğa ne ödüllendirir ne cezalandırır. İnsanlığın iyi niyetli çevresel çabaları ile ilgilenmediği gibi, bu çabaların başarısızlığa uğramasıyla da ilgilenmez. Yangın dumanlarının yarattığı rahatsızlığın önemli bir kısmı tam olarak buradan kaynaklanır: İnsan, karşısındaki sistemin kendisini dikkate almadığını yeniden fark eder.

Aslında modern çevre politikalarının önemli bölümü, kaotik bir doğaya karşı geliştirilen kolektif savunma mekanizmalarıdır. Temiz hava standartları, karbon düzenlemeleri veya çevresel denetimler yalnızca teknik önlemler değildir; bunlar aynı zamanda kaos karşısında düzen üretme girişimleridir. İnsanlık bu mekanizmalar aracılığıyla dünyayı daha öngörülebilir, daha güvenli ve daha yaşanabilir hâle getirmeye çalışır. Fakat büyük yangınlar bu düzenleme kapasitesinin sınırlarını görünür kılar. Çünkü burada karşılaşılan şey kötü yönetim değil, doğanın kendi dinamiğidir.

Yangın dumanlarının on yıllık çevresel ilerlemeyi tersine çevirmesi bu yüzden sıradan bir çevre haberi değildir. Olay, insanın doğayla kurduğu ilişkinin kırılganlığını açığa çıkarır. Bir tarafta yıllarca süren planlama, düzenleme ve kolektif emek bulunurken; diğer tarafta birkaç haftalık doğal süreçlerin bu birikimi aşabilmesi vardır. İnsan zihni açısından sarsıcı olan nokta da budur. Çünkü kriz, havanın kirlenmesinden çok, insan iradesinin sınırlarının görünür hâle gelmesidir.

Atmosferde yükselen duman yalnızca partikül madde taşımaz; aynı zamanda modern toplumun en temel varsayımlarından birini de sorgular. İnsanlık, yeterince bilgi, teknoloji ve koordinasyonla çevresini giderek daha fazla kontrol edebileceğine inanır. Orman yangınlarının bıraktığı iz ise bu inancın altında hâlâ çok daha büyük, çok daha kayıtsız ve çok daha kaotik bir doğanın bulunduğunu hatırlatır. Hava kalitesindeki gerileme teknik bir problem olarak ölçülebilir; fakat insanların hissettiği derin huzursuzluk, yıllarca emek verilerek kurulan irade hissinin birkaç mevsimlik duman tarafından kolayca aşılabilmesinden kaynaklanır. Burada kirlenen yalnızca hava değil, insanın kendi etkisine duyduğu güven duygusudur.                                                                                                                                          

Deliliğin Sınırı

Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı stratejiler vardır ki başarıları tam olarak ne kadar ciddiye alınacaklarının bilinmemesinden kaynaklanır. "Deli Adam Teorisi" bunların en meşhurlarından biridir. Özellikle Richard Nixon döneminde popülerleşen bu yaklaşımın temel mantığı basittir: Rakipler, karşılarındaki liderin ne yapacağını öngöremediklerinde daha temkinli davranırlar. Eğer bir devlet başkanı yeterince öngörülemez görünürse, rakip aktörler onun gerçekten ne kadar ileri gidebileceğini hesaplayamaz ve bu belirsizlik caydırıcılığa dönüşebilir.

Trump'ın uzun yıllardır kullandığı siyasal dil ve diplomatik üslup da büyük ölçüde bu mantıkla açıklanmaktadır. Geleneksel diplomatik normları zorlayan açıklamalar, ani politika değişiklikleri, sert söylemler, kişisel çıkışlar ve sürekli yön değiştirebilen pozisyonlar yalnızca iç politikaya yönelik performanslar değildir. Bunlar aynı zamanda uluslararası aktörlerin hesap yapmasını zorlaştıran bir öngörülemezlik atmosferi üretir. Rakipler karşılarında kurallara sıkı sıkıya bağlı bir lider değil, ne zaman hangi sınırı aşacağı tam olarak bilinmeyen bir figür görmeye başlarlar.

Ancak bu stratejinin yapısal bir problemi vardır. Deli Adam Teorisi teorik olarak cazip görünse de, mantığı sonuna kadar götürüldüğünde sürdürülemez hale gelir. Çünkü gerçek anlamda hiçbir sınırı olmayan bir aktör, yalnızca rakipleri için değil, kendi sistemi için de tehlikeye dönüşür. Stratejinin paradoksu tam olarak burada ortaya çıkar. Bir lider ne kadar öngörülemez görünmek isterse istesin, yönettiği devlet tamamen öngörülemez hale gelemez.

Bu paradoksun kökeni yalnızca siyaset bilimine değil, daha temel bir ontolojik probleme dayanır. Bir "deli" figürünün korkutucu olmasının nedeni, normal ilişkiler ağının dışına çıkmış görünmesidir. Toplumsal hayatı mümkün kılan şey varlıklar arasındaki ilişkiselliktir. Kurallar, sınırlar, beklentiler ve karşılıklı tanımlar bu ilişkiselliğin parçalarıdır. Deli figürü ise bu ağın dışında tahayyül edilir. Onun hangi kurala bağlı olduğu bilinmez. Hangi sınırda duracağı kestirilemez. Bu yüzden öngörülemezlik üretir.

Fakat bir devlet başkanının gerçekten böyle olması mümkün değildir. Çünkü devlet dediğimiz yapı tam tersine sınırlar üretmek için vardır. Özellikle Amerikan başkanlığı gibi son derece karmaşık bir sistem içerisinde hareket eden bir lider, kurumsal mekanizmalarla çevrilidir. Ordu vardır. Pentagon vardır. Kongre vardır. Temsilciler Meclisi vardır. Senato vardır. Federal mahkemeler vardır. Bürokratik ağlar vardır. Bir kişinin iradesi ne kadar güçlü olursa olsun, sistemin tamamı onun etrafında kurulmaz.

İşte İran'a yönelik savaş yetkilerini sınırlandırmaya dönük karar burada ilginç bir işlev üstleniyor. Yüzeyde bakıldığında bu, başkanlık yetkilerini kısıtlayan klasik bir kurumsal denge mekanizması gibi görünmektedir. Ancak stratejik düzeyde bakıldığında çok daha farklı bir sonuç üretme potansiyeline sahiptir. Çünkü burada sınır ortadan kaldırılmamakta, yalnızca kaynağı değiştirilmektedir.

Trump'ın kendisi çıkıp "şuraya kadar giderim ama buradan ileri gitmem" deseydi, Deli Adam Teorisi ciddi ölçüde zarar görebilirdi. Çünkü öngörülemezlik kendi eliyle sınırlandırılmış olurdu. Rakip aktörler artık hangi noktada duracağını öğrenmiş olurdu. Belirsizlik azalır, stratejinin temel dayanağı zayıflardı.

Fakat sınırın dışarıdan konulması farklı bir sonuç üretir. Başkan hâlâ öngörülemez görünmeye devam eder. Hâlâ sert açıklamalar yapabilir. Hâlâ riskli sinyaller gönderebilir. Hâlâ rakiplerinin hesaplarını bozabilir. Ancak sistemin başka parçaları aynı anda bu öngörülemezliğin mutlaklaşmasını engeller. Böylece liderin sembolik deliliği korunurken, devletin fiili deliliğe sürüklenmesi önlenmiş olur.

Bu açıdan bakıldığında Kongre, Temsilciler Meclisi veya Pentagon gibi yapılar yalnızca denetleyici kurumlar değildir. Aynı zamanda stratejinin sürdürülebilirliğini sağlayan güvenlik valfleri olarak da işlev görebilirler. Çünkü Deli Adam Teorisi'nin başarılı olması için liderin gerçekten deli olması gerekmez; deli olabileceğine dair inancın korunması yeterlidir. Stratejinin değeri fiili irrasyonellikte değil, irrasyonellik ihtimalinin görünür tutulmasındadır.

Bu durum, klasik denge-denetleme mekanizmalarının ötesine geçmektedir. Sistem, liderin öngörülemezlik sermayesini tamamen yok etmeden onu sınırlandırmaya çalışmaktadır. Böylece ilginç bir hibrit yapı oluşur. Başkan uluslararası alanda öngörülemez görünmeye devam ederken, devletin kurumsal çekirdeği bu öngörülemezliğin yıkıcı sonuçlar üretmesini engeller.

İran savaş yetkileri etrafındaki tartışma bu nedenle yalnızca anayasal bir yetki meselesi değildir. Daha derinde, modern devletlerin öngörülemezlik ile kontrol arasında nasıl denge kurduklarına dair bir örnek sunmaktadır. Çünkü başarılı bir Deli Adam Teorisi, mutlak delilik üretmez. Mutlak delilik devlet için felaket olurdu. Başarılı olan şey, deliliğin görüntüsünü korurken onun sonuçlarını sınırlayabilmektir. Sistemin yaptığı da tam olarak budur: Deliyi kafesten çıkarmadan, kafesin görünmez olmasını sağlamak.

Kontrolün Sahnesi

Devletler hakkında yapılan en yaygın hatalardan biri, onların gücün kaynağı olduklarını düşünmektir. Siyasal düşünce tarihi boyunca devlet çoğu zaman devasa bir güç deposu gibi tasvir edilmiştir. Ordular ona aittir, polis ona bağlıdır, mahkemeler onun adına karar verir ve yasalar onun otoritesiyle işler. Bu yüzden devlet ile güç neredeyse eş anlamlı hale gelir. Oysa daha dikkatli bakıldığında devletin asıl işlevinin güç üretmek değil, gücü yönetmek olduğu görülür.

Bir silahın yıkıcı kapasitesi devletten önce de vardır. Fiziksel kuvvet devlet ortaya çıkmadan önce de vardı. İnsanların kolektif hareket etme gücü, kalabalıkların baskı oluşturma kapasitesi, ekonomik aktörlerin kaynak biriktirme yeteneği veya orduların savaşma gücü devletin icadı değildir. Devlet bunları yaratmaz. Devletin yaptığı şey, bu güçlerin hangi koşullarda kullanılabileceğini belirlemektir. Bu nedenle siyasal otoritenin özü güçten çok kontroldür. Güce sahip olmak başka, gücün kullanım sınırlarını belirlemek başka şeydir.

Thomas Hobbes'tan Max Weber'e kadar uzanan çizgide devletin ayırt edici özelliği de aslında burada aranmıştır. Devlet, şiddeti ortadan kaldıran yapı değildir; şiddetin dolaşımını düzenleyen yapıdır. Devlet, gücü yok eden mekanizma değildir; gücün ne zaman, nerede ve hangi sınırlar içinde ortaya çıkacağını belirleyen mekanizmadır. Bu nedenle devletin başarısı sahip olduğu kuvvet miktarıyla değil, kuvvet üzerindeki kontrol kapasitesiyle ölçülür.

Trump'ın Beyaz Saray Güney Bahçesi'nde bir UFC etkinliği düzenleme fikri bu açıdan değerlendirildiğinde ilk bakışta göründüğünden çok daha sofistike bir sembolik mantığa sahip görünmektedir. Tartışmalar çoğunlukla bunun bir spor etkinliği olup olmadığı, Beyaz Saray'a yakışıp yakışmadığı veya başkanlık makamının ciddiyetine uygun olup olmadığı etrafında dönmektedir. Fakat sembolik düzeyde bakıldığında mesele çok daha farklıdır. Burada asıl dikkat çekici olan şey, etkinliğin kendisinden çok seçilen mekândır.

UFC'nin merkezinde kontrol altına alınmış şiddet bulunur. Kafesin içine giren iki insan son derece yüksek fiziksel kapasiteyi temsil eder. Saldırganlık vardır, mücadele vardır, üstünlük kurma arzusu vardır. Fakat bütün bunlar son derece katı sınırlar içerisinde gerçekleşir. Dövüşçüler her şeyi yapamazlar. Belirli kurallara tabidirler. Belirli davranışlar yasaktır. Hakem müdahale edebilir. Mücadele belirli bir alanın dışına taşamaz. Ortada görünen şey şiddettir; fakat aslında görünür hale gelen şey kontrolün kendisidir.

Kafes bu yüzden yalnızca fiziksel bir yapı değildir. Gücün sınırlandırılmasının somut temsilidir. Ham kuvvetin tamamen serbest bırakılmadığı, aksine sürekli denetlendiği bir mekândır. UFC'nin yarattığı estetik etki de tam olarak buradan gelir. Seyirci yalnızca iki insanın mücadelesini izlemez; aynı zamanda büyük bir güç yoğunluğunun ne kadar sıkı biçimde kontrol altında tutulduğunu izler.

Beyaz Saray ise siyasal düzlemde benzer bir işlev üstlenir. Orası devletin kaba kuvvet uyguladığı bir alan değildir. Bir askeri üs değildir. Bir savaş meydanı değildir. Bir polis karakolu da değildir. Beyaz Saray'ın temsil ettiği şey doğrudan güç kullanımı değil, gücün yönetimidir. Orduların ne zaman hareket edeceğine, devlet kurumlarının nasıl çalışacağına, hangi otoritelerin hangi sınırlar içinde kalacağına ilişkin kararların merkezidir. Başka bir ifadeyle, fiziksel gücün değil; fiziksel gücü yöneten kontrol mekanizmasının sembolüdür.

UFC ile Beyaz Saray'ın aynı sahnede buluşturulması son derece güçlü bir sembolik ilişki üretebilirdi. Çünkü burada iki farklı kontrol biçimi üst üste bindirilmiş olurdu. Bir tarafta fiziksel gücün kafes içerisinde disipline edilmiş hali, diğer tarafta toplumsal ve siyasal gücün kurumsal sınırlar içerisine alınmış hali bulunurdu. Böyle bir görüntü, devletin ne olduğunu anlatan yüzlerce siyasal konuşmadan daha etkili bir temsil üretebilirdi.

Siyasal sistemler yalnızca kararlarla işlemez. Aynı zamanda imgelerle, sembollerle ve sahnelerle çalışırlar. İnsanların büyük çoğunluğu anayasal teorileri okumaz, bürokratik süreçleri takip etmez veya devletin teknik işleyişini ayrıntılı biçimde bilmez. Buna karşılık sembolleri çok hızlı kavrarlar. Bu nedenle modern siyasette mekân seçimi çoğu zaman kararın kendisi kadar önemlidir. Nerede konuşulduğu, hangi görüntünün üretildiği ve hangi sembollerin yan yana getirildiği, çoğu zaman verilen mesajın içeriğinden daha güçlü etki yaratabilir.

Beyaz Saray'ın merkezinde bir UFC etkinliği düzenlenmesi fikri, kaba bir gösteri olmaktan çok bir algı mimarisi girişimi olarak okunabilir. Burada verilmek istenen mesaj doğrudan "güçlüyüz" mesajı değildir. Daha derindeki mesaj şudur: Güç vardır, şiddet vardır, kuvvet vardır; fakat bunların tamamı belirli sınırlar içinde tutulmaktadır. Kontrol merkezde durmaktadır. Güç değil, gücü yöneten irade egemendir.

Bu nedenle planlanan etkinlik yalnızca bir spor organizasyonu olarak değerlendirilirse önemli bir boyutu gözden kaçırılmış olur. Kafes ile Beyaz Saray arasında kurulabilecek sembolik ilişki, devletin özüne dair oldukça eski bir fikri görünür hale getirme potansiyeline sahiptir. Devlet, çoğu zaman düşünüldüğü gibi gücün sahibi değildir; gücün sınırlarını çizen yapıdır. UFC kafesi de tam olarak aynı mantığın mikro ölçekteki temsilidir. Birinin içinde fiziksel kuvvet, diğerinin içinde toplumsal kuvvet dolaşır. İkisini bir arada gösteren sahne ise, kontrolün güce karşı nihai üstünlüğünü anlatan güçlü bir siyasal metafora dönüşebilir.  

Taşın İktidarı

Devletler yasalarla yönetilir; fakat insanlar yalnızca yasalarla ikna olmaz. Bir anayasanın varlığı, bir ulusun varlığıyla aynı şey değildir. Bir devletin hukuken tanımlanmış olması, insanların onu aynı yoğunlukta gerçek olarak deneyimlediği anlamına gelmez. Siyasal düzenlerin en eski problemlerinden biri tam da burada ortaya çıkar: Soyut olan nasıl görünür hale getirilecektir?

Devlet, ulus, egemenlik, anayasal düzen veya kamusal otorite gibi kavramların hiçbiri fiziksel dünyada doğrudan bulunmaz. Bunlar toplumsal uzlaşılardan doğan soyut yapılardır. Bir devletin kendisini laboratuvarda göstermek mümkün değildir. Bir ulusu mikroskop altında incelemek de mümkün değildir. İnsanlar doğrudan devletle değil, devletin temsilleriyle karşılaşırlar. Bayraklar, anıtlar, resmi binalar, törenler, meydanlar, saraylar, marşlar ve semboller tam da bu nedenle vardır. Soyut olanın görünür hale gelebilmesi için somut bir bedene ihtiyaç duyulur.

Bu durum yalnızca modern devletlere özgü değildir. Tarih boyunca bütün büyük siyasal yapılar kendi varlıklarını estetik araçlar üzerinden görünür kılmaya çalışmıştır. İmparatorlukların devasa sütunları, krallıkların sarayları, dini yapıların görkemi veya ulus-devletlerin anıtları aynı ontolojik işleve sahiptir. Bunların amacı yalnızca güzellik üretmek değildir. Daha temel bir görev üstlenirler: Toplumsal olarak inşa edilmiş soyut gerçekliklere maddi bir beden kazandırmak.

Bu nedenle estetik hiçbir zaman yalnızca estetik değildir. Kamusal mekân söz konusu olduğunda estetik tercihlerin tamamı aynı zamanda epistemolojik tercihlerdir. İnsanların neyi göreceğini, neyi hatırlayacağını, neyi önemli kabul edeceğini ve hangi soyut yapıları gerçekmiş gibi deneyimleyeceğini belirlerler. Bir meydanın düzenleniş biçimi bile insanların devleti algılama biçimini etkileyebilir. Çünkü siyasal düzenlerin önemli bir bölümü doğrudan düşünce üzerinden değil, mekân ve sembol üzerinden deneyimlenir.

Trump'ın Beyaz Saray çevresindeki balo salonu projeleri, zafer takı önerileri, kamusal anıt girişimleri ve Washington'un estetik görünümüne yönelik müdahaleleri bu nedenle yalnızca mimari tercihler olarak okunamaz. Tartışmanın merkezinde bulunan şey inşaat değil, temsil sorunudur. Burada başkanlık makamı klasik anlamda karar alan bir bürokratik merkez gibi davranmaktan ziyade, ulusal sembollerin üretildiği bir estetik-egemenlik aygıtı gibi hareket etmektedir.

Özellikle Washington gibi şehirlerde bu durum daha da belirginleşir. Çünkü Washington sıradan bir kent değildir. Başkent olmanın ötesinde, Amerikan siyasal tahayyülünün yoğunlaştığı sembolik merkezdir. Kongre binası, Beyaz Saray, anıtlar, müzeler ve tören alanları yalnızca fiziksel yapılar değildir; Amerikan devlet fikrinin görünür hale geldiği düğüm noktalarıdır. Bu nedenle burada gerçekleştirilen her estetik müdahale, aynı zamanda devlet fikrinin nasıl temsil edileceğine dair bir müdahaledir.

Trump'ın hamlesini sofistike kılan nokta da budur. Çoğu siyasal tartışma yasa, bütçe veya kararlar üzerinden yürür. Oysa sembollerin yönetimi çok daha derin bir düzeyde çalışır. Çünkü insanlar çoğu zaman hukuki metinlerle değil, imgelerle düşünürler. Bir anıtın önünden her gün geçmek, bir başkentin belirli bir estetik düzen içinde yeniden şekillendirilmesi veya ulusal gücü çağrıştıran mimari formların sürekli görünür hale gelmesi; uzun vadede siyasal algıyı doğrudan etkileyebilir.

Burada işleyen mekanizma bir tür epistemik egemenliktir. Siyasal güç yalnızca karar alma kapasitesi değildir; aynı zamanda hangi gerçekliklerin görünür olacağını belirleme kapasitesidir. İnsanların devleti hangi semboller aracılığıyla düşüneceğini belirlemek, çoğu zaman belirli bir yasa çıkarmaktan daha kalıcı sonuçlar doğurabilir. Çünkü yasalar değişebilir; fakat semboller kolektif hafızanın içine yerleştiğinde çok daha uzun ömürlü hale gelir.

Bu yüzden tarih boyunca büyük iktidarlar yalnızca ordular kurmamış, aynı zamanda mimari programlar da yürütmüştür. Yalnızca düşmanlarını yenmeye çalışmamış, aynı zamanda zaferlerini taşa dönüştürmeye çalışmıştır. Çünkü zaferin kendisi geçicidir; fakat zaferi temsil eden estetik form kalıcı olabilir. Bir anıt, bir tak veya bir kamusal yapı çoğu zaman onu inşa eden siyasal dönemin ömründen daha uzun yaşar.

Trump'ın Washington üzerindeki estetik operasyonları da bu bağlamda değerlendirildiğinde farklı bir anlam kazanır. Burada amaç yalnızca yeni yapılar inşa etmek değildir. Daha derinde, Amerikan devlet fikrinin hangi semboller üzerinden deneyimleneceğine müdahale edilmektedir. Beyaz Saray gibi zaten yoğun sembolik anlam taşıyan bir mekânın yeniden tasarlanması, sıradan bir kentsel dönüşüm girişimi olmaktan çıkar ve doğrudan ulusal tahayyülün yeniden biçimlendirilmesine dönüşür.

Bu nedenle mesele mimari beğeni tartışması değildir. Karşı karşıya olunan şey, soyut siyasal kavramların somut bedenler üzerinden yeniden düzenlenmesidir. Devletin, ulusun ve egemenliğin ontolojik olarak yalnızca toplumsal kabullerden oluştuğu düşünüldüğünde, bu kabullerin sürekli yeniden üretilmeye ihtiyaç duyduğu da görülür. Estetik tam olarak bu üretim alanlarından biridir. Taş, mermer, anıt ve mimari; yalnızca mekânı değil, kolektif gerçekliği de şekillendirir. Başkanlığın burada üstlendiği rol ise karar vermekten çok daha kapsamlıdır: Devleti görünür kılan sembolik evreni yeniden kurmaya çalışmaktır.

Kararın Ufku

Yüksek Mahkeme'nin silah hakları ve trans sporcular gibi son derece tartışmalı başlıklarda karar aşamasına yaklaştığı yönündeki haberler ilk bakışta sıradan bir yargı süreci güncellemesi gibi görünür. Ancak bu tür açıklamalar yalnızca hukuki bilgi vermekle kalmaz; aynı zamanda kurumun kendi otoritesini koruma biçimi hakkında da önemli ipuçları taşır. Çünkü burada asıl mesele kararın içeriğinden önce, kararın henüz verilmemiş olmasına rağmen nasıl yönetildiğidir.

Yargı kurumları modern toplumlarda yalnızca hukuki mekanizmalar değildir. Aynı zamanda kesinlik üretme aygıtlarıdır. İnsanlar bir mahkemeye başvurduklarında esas olarak bilgi değil, belirsizliğin sonlandırılmasını talep ederler. Hukukun toplumsal işlevlerinden biri, çatışan yorumlar arasından birini seçmek ve diğerlerini dışlayarak bağlayıcı bir sonuç üretmektir. Bu nedenle yargının toplumsal itibarı büyük ölçüde kesinlik üretme kapasitesine dayanır. Mahkeme, yalnızca karar veren bir kurum değil; kararsızlığın sona ereceğine dair kolektif inancın taşıyıcısıdır.

Bu durum özellikle yüksek mahkemelerde daha belirgindir. Çünkü yüksek mahkeme figürü toplumsal hayal gücünde sıradan bir bürokratik yapı olarak değil, nihai hakem olarak yer edinir. Yasama tartışabilir, yürütme değişebilir, siyasetçiler fikir değiştirebilir; fakat yüksek mahkeme, teorik olarak son sözü söyleyen makamdır. Böyle bir makamın sembolik gücü de mutlaklık izleniminden beslenir. Toplumun gözünde mutlak güç, ne yapacağını bilen güçtür. Tereddüt etmeyen, beklemeyen, kararını ertelemeyen güçtür.

Bekleme olgusu yüksek mahkemeler açısından yalnızca zamansal bir süreç değildir. Bekleme, aynı zamanda otoritenin görünürlüğü açısından bir risk üretir. Çünkü karar geciktikçe kurumun mutlaklık görüntüsü aşınmaya başlar. İnsan zihni karar verememeyi çoğu zaman güçsüzlükle ilişkilendirir. Beklemek, değerlendirmek, tartışmak ve süre uzatmak; gündelik psikolojide çoğu zaman tereddütle eş anlamlı algılanır. Oysa yüksek mahkeme gibi kurumlar tam tersine tereddüdün değil, kesinliğin temsilcileri olarak var olurlar.

Bu nedenle hukuk sistemleri yalnızca kararları değil, karar öncesindeki boşluğu da yönetmek zorundadır. Kararın henüz verilmemiş olması ile kararın yokluğu aynı şey değildir. Kurumsal iletişim tam da bu ayrım üzerinden çalışır. "Karar yaklaşıyor", "karar aşamasına gelindi", "mahkeme son değerlendirmelerini yapıyor", "karar önümüzdeki dönemde açıklanacak" gibi ifadeler teknik açıdan bilgi vermektedir; ancak sosyo-psikolojik düzeyde çok daha farklı bir işlev üstlenirler.

Bu ifadelerin ortak özelliği, gelecekte gerçekleşecek bir olayı sürekli olarak şimdinin içine çekmeleridir. Karar henüz ortada yoktur fakat sürekli yaklaşmaktadır. Henüz verilmemiştir fakat sürekli verilmek üzeredir. Henüz sonuçlanmamıştır fakat sürekli sonuçlanma eşiğindedir. Böylece zamanın ürettiği boşluk psikolojik olarak doldurulur. Bekleme süresi ortadan kaldırılmaz; ancak beklemenin algılanış biçimi değiştirilir.

Aslında burada son derece sofistike bir kurumsal savunma mekanizması çalışmaktadır. Eğer mahkeme yalnızca sessiz kalırsa, kamuoyu zaman geçtikçe kararsızlık hissi üretmeye başlayacaktır. Sessizlik uzadıkça dikkat kararın kendisinden kararın neden çıkmadığına kayar. Bu da kurumsal otorite açısından risklidir. Çünkü tartışma hukuki içeriğin dışına çıkar ve doğrudan kurumun yeterliliğine yönelir. Bekleme süresi, kararın içeriğini gölgelemeye başlar.

Buna karşılık "karar yaklaşıyor" söylemi zamanın yarattığı aşınmayı farklı bir mantığa dönüştürür. Bekleme artık güçsüzlüğün değil, yaklaşan bir kesinliğin işareti olarak kodlanır. Karar hâlâ verilmemiştir; fakat zihinsel düzeyde sürekli mevcut tutulur. İnsanların dikkatleri gecikmeye değil, ufukta görünen sonuca yönlendirilir. Böylece kararın yokluğu bir eksiklik gibi değil, tamamlanmak üzere olan bir süreç gibi algılanır.

Silah hakları ve trans sporcular gibi yüksek toplumsal gerilim taşıyan dosyalarda bu mekanizma daha da önemli hâle gelir. Çünkü burada yalnızca hukuki sonuç beklenmez; farklı toplumsal gruplar kendi dünya görüşlerinin onaylanmasını da beklemektedir. Bekleme süresi uzadıkça yalnızca hukuki belirsizlik değil, kimliksel belirsizlik de büyür. Bu nedenle kararın sürekli "yaklaşmakta" olduğunun vurgulanması, yalnızca mahkemenin değil, kamusal beklentilerin de yönetilmesini sağlar.

İlginç olan nokta, bu mekanizmanın kararın içeriğinden tamamen bağımsız çalışabilmesidir. Kararın ne olacağı bilinmeyebilir. Hatta kararın verilmesine uzun bir süre de kalmış olabilir. Fakat "yaklaşıyor" ifadesi sayesinde karar, psikolojik olarak sürekli şimdiye taşınır. Gelecekte bulunan bir olay, beklenti rejimi aracılığıyla bugünün parçası hâline getirilir. Böylece insanlar kararı beklemeye devam ederken aynı zamanda onun zaten süreç içinde işlediğine de ikna edilirler.

Yüksek mahkemenin otoritesi yalnızca verdiği kararlardan değil, karar öncesindeki zamanı yönetebilme becerisinden de beslenir. Çünkü mutlak otorite yalnızca hüküm veren güç değildir; hüküm verilene kadar geçen boşluğun da kontrolünü elinde tutan güçtür. "Karar aşaması", "yaklaşan karar" ve benzeri ifadeler bu yüzden basit bilgilendirme cümleleri değil, kurumun mutlaklık imajını koruyan sembolik araçlardır. Karar henüz ortada bulunmasa bile, beklentinin sürekli şimdiye sabitlenmesi sayesinde bekleme süresi güçsüzlük olarak görünmez. Boşluk, yaklaşan kesinliğin gölgesiyle doldurulur; otorite de tam olarak bu gölgenin içinde varlığını sürdürür.                                                                                          

İndirgeme Trajedisi

Bir devletin önündeki en büyük problem çoğu zaman güç eksikliği değil, karmaşıklık fazlalığıdır. Toplum denilen şey milyonlarca insanın, yerel alışkanlığın, görünmez ilişkinin, örtük uzlaşının, küçük çatışmanın ve kayıt altına alınmamış davranışın sürekli hareket halinde olduğu devasa bir ağdır. Böyle bir yapıyı olduğu gibi görmek mümkün değildir. Daha da önemlisi, olduğu gibi görülemeyen bir şey yönetilemez. Bu nedenle devletin ilk işi toplumu değiştirmek değil, onu okunabilir hale getirmektir.

James C. Scott'ın en önemli katkılarından biri tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Scott'a göre devletler toplumsal gerçekliği doğrudan kavrayamazlar. Bir köylünün günlük alışkanlıklarını, bir mahallenin kendi iç dinamiklerini, bir okulun görünmez kültürünü ya da bir kurumun perde arkasındaki ilişkiler ağını bütünüyle göremezler. Toplumun büyük bölümü merkezi otoritenin görüş alanının dışında yaşar. Tarih kitapları, resmi raporlar ve siyasal analizler çoğu zaman büyük olayları kaydeder; fakat toplumsal yaşamın gerçek dokusu çoğunlukla küçük hareketlerde, mikro direnişlerde, gündelik uyarlamalarda ve görünmez davranış kalıplarında saklıdır.

Sorun şudur: Devlet bu karmaşıklıkla yaşayamaz. Yönetebilmek için sadeleştirmek zorundadır. Haritalar, nüfus kayıtları, istatistikler, standartlar, kategoriler ve mevzuatlar bu yüzden vardır. Bunların tamamı karmaşık olanı basitleştirme girişimleridir. Devlet bir toplumu olduğu gibi değil, okunabilir hale getirilmiş haliyle görür. Scott'ın eleştirisi de burada başlar. Çünkü bu sadeleştirme metodolojik olarak zorunlu olsa bile aynı zamanda eksik ve hatalıdır. Toplumsal gerçekliğin önemli bir bölümü bu süreçte görünmez hale gelir.

Trump yönetiminin üniversitelere yönelik son hamlesi bu açıdan ilginç bir örnek oluşturuyor. İlk aşamada yaklaşım, bütün sistemi hedef alan soyut düzenlemelerden ziyade belirli üniversiteler üzerine yoğunlaşmıştı. Tek tek kurumlar inceleniyor, tek tek üniversiteler eleştiriliyor ve müdahaleler mümkün olduğunca belirli hedefler üzerinden kuruluyordu. Bu yaklaşımın arkasında bilinçli ya da bilinçsiz şekilde Scott'ın işaret ettiği probleme yakın bir sezgi bulunuyor. Çünkü her üniversite aynı değildir. Her kampüsün kendi kültürü, kendi güç ilişkileri, kendi akademik geleneği ve kendi görünmez toplumsal yapısı vardır. Böyle bir dünyayı yalnızca genel kategorilerle açıklamaya çalışmak kaçınılmaz olarak yetersiz kalacaktır.

Fakat burada devletin yapısal sınırı ortaya çıkar. Tek tek üniversitelerle ilgilenmek teorik olarak daha doğru görünse de pratik olarak sürdürülemez hale gelir. Çünkü binlerce kurumu kendi özgüllüğü içinde anlamak, merkezi bir otoritenin kapasitesini aşar. Her üniversiteyi kendi bağlamında okumaya çalışan bir devlet, çok geçmeden yönetmeye çalıştığı gerçekliğin büyüklüğü altında ezilmeye başlar. Tikeli anlamaya yönelik her hamle, yeni tikeller üretir. Her istisna yeni istisnalar doğurur. Her ayrıntı daha fazla ayrıntıyı görünür hale getirir.

İşte tam burada Scott'ın teşhis ettiği trajedi ortaya çıkar. Devlet, toplumsal gerçekliğin indirgenemez derecede karmaşık olduğunu fark eder; fakat yine de onu indirgemek zorundadır. Çünkü alternatifi yoktur. Toplumu tüm ayrıntılarıyla görmek mümkün değildir. Görülemeyen şey yönetilemez. Yönetilemeyen şey ise devlet açısından siyasal bir problem haline gelir.

Trump yönetiminin bugün tek tek üniversiteleri hedef almaktan çıkıp yükseköğretim sisteminin tamamını yeniden tanımlamaya yönelmesi bu zorunluluğun sonucudur. Başlangıçta tikel olanın peşine düşen yaklaşım, zamanla yeniden tümel olanın alanına geri dönmektedir. Müfredat, akreditasyon standartları, federal fonlama kriterleri, ideolojik çerçeveler ve sistem genelini kapsayan düzenlemeler tam da bu nedenle öne çıkmaktadır. Çünkü devlet sonunda yine kendi doğal çalışma biçimine dönmektedir: karmaşık olanı daha basit kategoriler içine yerleştirmek.

Burada görülen şey yalnızca Trump yönetiminin tercihi değildir. Daha derinde, devlet aklının tekrar eden mantığı çalışmaktadır. Devlet önce tikeli anlamaya çalışır. Ardından tikelin sonsuzluğu karşısında geri çekilir. Sonrasında ise yeniden genel kategorilere, genel modellere ve genel açıklamalara başvurur. Çünkü büyük ölçekli yönetim, sonunda mutlaka bir indirgeme mekanizmasına ihtiyaç duyar.

Scott'ın eleştirisini güçlü kılan nokta da budur. Devletin yaptığı şey tamamen yanlış değildir; fakat tamamen doğru olması da mümkün değildir. İndirgeme olmadan yönetim kurulamaz. Fakat indirgeme başladığı anda gerçekliğin önemli bir bölümü kaybolur. Böylece devlet sürekli iki imkânsızlık arasında hareket eder. Toplumu olduğu gibi görmeye çalıştığında yönetemez. Yönetmeye çalıştığında ise onu olduğu gibi göremez.

Üniversiteler etrafında yaşanan son dönüşüm, bu nedenle eğitim politikasından daha büyük bir hikâyenin parçasıdır. Görülen şey, devletin kendi ontolojik sınırlarına yeniden çarpmasıdır. Toplumsal hayatın sonsuz çeşitliliği ile merkezi yönetimin sınırlı okuma kapasitesi arasındaki gerilim bir kez daha görünür hale gelmektedir. Başlangıçta tikeller üzerinden yürüyen müdahale, sonunda yine tümeller üzerinden kurulan bir müdahaleye dönüşmektedir. Çünkü devletin en büyük trajedisi hata yapması değil; yönetebilmek için hata üretmek zorunda olmasıdır.                                                                            

Ötekinin Doğuşu

Cisco'nun yapay zekâ ajanlarına karşı yine yapay zekâ tabanlı savunma araçları geliştirdiğini açıklaması, teknoloji dünyasında sıradan bir güvenlik haberi gibi okunabilir. Bir tarafta saldıran sistemler vardır, diğer tarafta onları durdurmak için geliştirilen sistemler. Siber güvenlik alanı uzun zamandır bu mantıkla çalışmaktadır. Ancak haber biraz daha dikkatli incelendiğinde, teknik bir gelişmenin ötesine geçen ilginç bir soru ortaya çıkar: Savunma gerçekten saldırıdan sonra mı doğar? Daha da önemlisi, "öteki" dediğimiz şey de aslında saldırının bir sonucu olabilir mi?

Yapay zekâlar birbirlerine karşı konumlandırılmaktadır. Bir grup sistem saldırı üretmektedir. Diğer grup sistem ise savunma üretmektedir. Ortada adeta iki farklı taraf oluşmuştur. Bu görüntü insan zihninde doğal olarak sosyolojik çağrışımlar yaratır. Çünkü insan toplulukları da tarih boyunca benzer biçimde örgütlenmiştir. Kabileler, devletler, ittifaklar ve medeniyetler çoğu zaman kendilerini belirli bir tehdide karşı tanımlamışlardır. Bu nedenle AI sistemleri arasında ortaya çıkan saldıran–savunan ayrımı ilk bakışta insan toplumlarının küçük bir simülasyonu gibi görünebilir.

İnsanlarda öteki bilinci çoğu zaman ontolojik bir kategori gibi düşünülür. Sanki önce ben ve öteki vardır, ardından çatışma ortaya çıkar. Önce kimlikler oluşur, sonra savaşlar başlar. Önce taraflar belirlenir, ardından mücadele gelir. Bu bakış açısı o kadar yaygındır ki çoğu zaman ters ihtimal düşünülmez.

Oysa yapay zekâ örneğinde farklı bir tablo görünür hale gelir. Burada başlangıçta iki farklı bilinç, iki farklı kimlik veya iki farklı özne bulunmaz. Başlangıçta yalnızca belirli bir saldırı problemi vardır. Savunma mekanizması bu problem ortaya çıktıktan sonra üretilir. Savunan taraf, saldıran tarafın varlığına tepki olarak ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle savunma, saldırının sonucudur.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü burada öteki bilinci, önceden var olan bir gerçeklik olarak değil, belirli bir çatışmanın ürünü olarak görünmektedir. Eğer saldıran sistem hiç ortaya çıkmasaydı, savunan sistem de ortaya çıkmayacaktı. Eğer tehdit bulunmasaydı, güvenlik mimarisi de oluşmayacaktı. Eğer ihlal ihtimali bulunmasaydı, koruma refleksi de üretilmeyecekti.

Tam da bu noktada ilginç bir sosyolojik soru belirir. İnsan toplumlarında gerçekten önce öteki mi vardı, yoksa önce çatışma mı vardı?

Çünkü modern siyaset teorilerinin önemli bir bölümü toplumsal çatışmaları önceden var olan kimlikler üzerinden açıklama eğilimindedir. Milletler vardır ve savaşırlar. Dinler vardır ve çatışırlar. Etnik gruplar vardır ve mücadele ederler. Kimlik önce gelir, mücadele sonra gelir gibi görünür. Fakat Cisco'nun duyurduğu bu AI mimarisi farklı bir ihtimali düşünmeye zorlar.

Belki de bazı durumlarda süreç ters işler.

Belki de belirli bir tehdit ortaya çıkar. Ardından bu tehdide karşı bir savunma hattı kurulur. Sonra bu savunma hattı kendi kimliğini üretir. Daha sonra ise iki taraf arasındaki ayrım giderek derinleşir. Böylece başlangıçta yalnızca işlevsel olan ayrım, zamanla ontolojik bir ayrım gibi görünmeye başlar.

Savaş sosyolojisinde bunun izlerine sıkça rastlanır. Birçok toplumsal grup başlangıçta kendisini belirli bir düşmana karşı örgütler. Zamanla düşmanla kurduğu ilişki, kendi kimliğinin ayrılmaz parçası haline gelir. Bir süre sonra grup kendisini ne olduğu üzerinden değil, neye karşı olduğu üzerinden tanımlamaya başlar. Öteki, kimliğin kurucu unsuruna dönüşür.

Yapay zekâ sistemlerinde görülen saldıran–savunan ayrımı bu sürecin soyut bir modelini ortaya koymaktadır. Burada bilinç yoktur. Psikoloji yoktur. Korku yoktur. Nefret yoktur. Buna rağmen saldırı ve savunma ilişkisi ortaya çıkar çıkmaz iki farklı pozisyon oluşmaktadır. Dolayısıyla ötekiyi üretmek için bilinçli düşmanlık şart değildir. Bazen yalnızca karşıt işlevler yeterlidir.

Bu durum daha radikal bir soruya kapı aralar. İnsanlık tarihinde öteki bilincinin önemli bir bölümü gerçekten kimliklerden mi doğmuştur? Yoksa kimliklerin önemli bir bölümü geçmiş çatışmaların donmuş kalıntıları mıdır?

Eğer savunma saldırının sonucuysa, öteki de savunmanın sonucu olabilir. Eğer savunan taraf yalnızca tehdit ortaya çıktıktan sonra oluşuyorsa, kimlik dediğimiz şeylerin bazıları da geçmiş mücadelelerin kurumsallaşmış biçimleri olabilir. Bu durumda savaş, öteki bilincinin sonucu olmaktan çıkar; öteki bilinci savaşın uzun vadeli yan ürünü haline gelir.

Cisco'nun geliştirdiği AI savunma sistemleri teknik açıdan güvenlik problemine çözüm üretmeye çalışıyor olabilir. Ancak daha soyut düzlemde bakıldığında çok daha ilginç bir şeyi görünür hale getiriyorlar. Karşıtlıkların her zaman önceden var olması gerekmeyebilir. Bazen çatışma önce gelir, taraflar sonra oluşur. Bazen saldırı önce vardır, savunma sonradan doğar. Ve belki de insanlığın en eski sorularından biri burada yeniden belirir: Öteki savaşı mı doğurur, yoksa savaş mı ötekini yaratır?

İradenin Rakibi

Modern devletlerin en ilginç açmazlarından biri, kendi varlık nedenlerini tehdit eden araçları geliştirmek zorunda kalmalarıdır. Tarih boyunca bürokrasi, danışmanlık mekanizmaları, uzman kurulları ve kurumsal hiyerarşiler belirli bir probleme çözüm üretmek için ortaya çıktı: Kontrol. Devlet, karmaşık dünyayı anlamak ve yönlendirmek için bilgi toplamak zorundaydı. Bu nedenle uzmanlar üretildi, danışmanlar görevlendirildi ve karar alma süreçleri belirli kurumsal pozisyonlar etrafında örgütlendi. Bütün bu yapıların ortak noktası aynıydı: İradeyi merkezileştirmek.

Bir danışmanın varlık nedeni budur. Danışman yalnızca bilgi veren kişi değildir. Daha derinde, kurumsal iradenin uzantısıdır. Devletin ne yapması gerektiğine dair öneriler üretir, seçenekleri filtreler, riskleri analiz eder ve karar mekanizmasının daha kontrollü işlemesini sağlar. Danışmanlık pozisyonları bu nedenle özünde bilgi pozisyonları değil, irade pozisyonlarıdır. Bilginin karar üretme kapasitesine dönüştüğü noktada bulunurlar.

Yapay zekâ ise ilginç biçimde bunun tam karşı kutbunda doğmuş bir ideali temsil eder. Yapay zekâ yalnızca yeni bir teknoloji değildir. Onun arkasındaki temel hayal, insan zihninin belirli işlevlerini dışsallaştırmaktır. Hesaplama dışsallaştırılmıştır. Hafıza dışsallaştırılmıştır. Analiz dışsallaştırılmıştır. Karar destek mekanizmaları dışsallaştırılmıştır. Teknolojinin ilerlediği yön düşünüldüğünde, yapay zekânın taşıdığı nihai ideal de giderek daha açık hale gelir: İradenin belirli parçalarının sistem dışına aktarılması.

"AI danışmanı" pozisyonu kavramsal olarak garip bir pozisyondur. Çünkü burada aynı yapının içinde iki farklı irade mantığı yan yana gelmeye çalışır. Bir tarafta klasik bürokratik model vardır. Bu modelde insan uzmanlar karar süreçlerini yönlendirir, bilgi üretir ve kontrol mekanizmalarını işletir. Diğer tarafta ise yapay zekânın temsil ettiği dışsallaştırılmış karar kapasitesi bulunur. Bu kapasite teorik olarak insan uzmanların üstlendiği işlevlerin bir bölümünü devralmaya adaydır.

Gerilim ontolojik düzeydedir. Çünkü klasik danışmanlık pozisyonları insan iradesinin merkezi konumunu varsayar. Yapay zekâ ise tam tersine, insan iradesinin bazı işlevlerinin makinelere aktarılabileceği varsayımı üzerine kuruludur. Bir danışman ile yapay zekâ arasındaki ilişki bu nedenle bir araç ilişkisi olmaktan çıkıp temsil ilişkisine dönüşür. İkisi de aynı alan üzerinde hak iddia etmeye başlar.

Bu durumun ilginç sonuçlarından biri, AI danışmanlığı gibi pozisyonların yapısal olarak istikrarsız hale gelmesidir. Çünkü pozisyonun kendisi kendi gerekçesini aşındırır. Yapay zekânın başarılı olması, danışmanın yaptığı işin belirli bölümlerinin otomatikleşmesi anlamına gelir. Otomatikleşme arttıkça danışmanlık rolü bulanıklaşır. Danışman artık yalnızca uzman değildir; aynı zamanda yerini alabilecek teknolojinin temsilcisi haline gelir.

Sriram Krishnan'ın görevden ayrılması tek başına bu teoriye kanıt oluşturmaz. Bürokratik görev değişimleri, siyasi tercihler ve kişisel nedenler her zaman vardır. Ancak daha geniş örüntüye bakıldığında AI danışmanlarının ve benzeri pozisyonların sık sık yeniden tanımlanması, görevden ayrılması veya pozisyonlarının sürekli dönüşmesi dikkat çekicidir. Çünkü burada klasik devlet pozisyonlarından farklı bir kavramsal belirsizlik bulunmaktadır.

Savunma danışmanı ne yaptığı konusunda nettir. Ekonomi danışmanı da öyledir. Ulusal güvenlik danışmanının görevi de belirgindir. AI danışmanı ise sürekli hareket eden bir nesneyi temsil eder. Çünkü yapay zekâ sabit bir uzmanlık alanı değil, diğer uzmanlık alanlarının tamamına nüfuz etmeye çalışan bir teknolojidir. Bu nedenle AI danışmanı çoğu zaman belirli bir alanı yönetmez; alanların sınırlarının değişimini yönetmeye çalışır.

Buradaki yabancılık hissi de buradan doğar. Devlet pozisyonları geleneksel olarak belirli görevlerin etrafında şekillenir. Yapay zekâ ise görevlerin kendisini dönüştürmeye adaydır. Devlet belirli kurumları yönetmek isterken, yapay zekâ kurumsal işleyiş mantığını değiştirmeye başlar. Böylece AI danışmanı çoğu zaman yönettiği şeyin içinde değil, yönettiği şey tarafından dönüştürülen bir pozisyona dönüşür.

Belki de bu nedenle yapay zekâ etrafında kurulan kurumsal roller, diğer bürokratik pozisyonlara göre daha kırılgan görünmektedir. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey iki farklı uzmanlık alanı değildir. Daha temel bir gerilim vardır. Bir tarafta iradenin merkezileştirilmesi üzerine kurulu klasik devlet mantığı bulunur. Diğer tarafta ise iradenin belirli işlevlerini dışsallaştırmaya çalışan teknolojik mantık vardır. AI danışmanı bu iki dünyanın tam kesişim noktasında durur.

Bu nedenle pozisyonun taşıdığı gerilim kişisel olmaktan çok yapısaldır. Danışman, kurumsal iradenin temsilcisidir; yapay zekâ ise aynı iradenin dışsallaştırılma projesidir. Birinin görevi kontrol etmek, diğerinin vaadi ise kontrolün bazı işlevlerini sistem dışına taşımaktır. Aynı makamın içinde bu iki mantığın sürekli karşı karşıya gelmesi, AI danışmanlığı gibi pozisyonları modern devletin en ilginç ve en istikrarsız rollerinden biri haline getirmektedir.

Hakların Diyalektiği

Hiçbir siyasal kavram sonsuza kadar aynı anlamı taşımaz. Tarih boyunca özgürlük, eşitlik, adalet, güvenlik ve hak gibi kavramlar çoğu zaman sabit ilkeler olarak sunulmuş olsalar da, fiiliyatta sürekli el değiştiren mücadele alanları olmuşlardır. Bir dönemde belirli bir grubun korunması için kullanılan bir ilke, başka bir dönemde aynı grubun eleştirilmesi için kullanılabilir. Bir zamanlar ilerici görülen bir söylem, yıllar sonra muhafazakâr bir pozisyonun dayanağı haline gelebilir. Kavramlar değişmez görünür; fakat onların etrafında kurulan siyasal anlamlar sürekli hareket halindedir.

Trump yönetiminin Eğitim Bakanlığı'nın Siyah öğrenciler ve renkli topluluklar lehine geliştirilen sivil haklar yaklaşımını geri çekmeye başlaması da bu hareketliliğin dikkat çekici örneklerinden biridir. Burada yalnızca belirli bir eğitim politikası değişmiyor. Daha derinde, hak kavramının hangi özne adına konuşacağı yeniden tanımlanıyor. Bir dönem eşitsizlikleri gidermenin aracı olarak sunulan hak dili, bugün aynı eşitsizlikleri ürettiği iddiasıyla eleştirilebiliyor. Böylece hak söylemi kendi karşıtına doğru bükülmeye başlıyor.

Bu durum ilk bakışta çelişkili görünebilir. Çünkü hak kavramı çoğu zaman doğrusal bir ilerleme hikâyesi içinde düşünülür. Sanki bir hak bir kez tanındığında, onun anlamı da kalıcı biçimde sabitlenmiş gibi kabul edilir. Oysa siyasal gerçeklik böyle işlemez. Her hak kategorisi aynı zamanda yeni karşıtlıklar üretir. Bir grubun korunması için geliştirilen mekanizma, başka bir grup tarafından zamanla ayrıcalık olarak algılanabilir. Bir eşitsizliği azaltmak amacıyla oluşturulan düzenleme, ilerleyen yıllarda yeni bir eşitsizlik tartışmasının merkezine yerleşebilir.

Burada görülen şey, karşıtlıkların yalnızca birbirlerine düşman olması değildir. Daha önemlisi, birbirlerini üretmeleridir. Bir siyasal pozisyon ortaya çıktığı anda kendi karşıtını da üretmeye başlar. Çünkü toplumsal alan hiçbir zaman tek bir ilkenin mutlak egemenliği altında işlemez. Her kavram kendi sınırlarını oluştururken aynı zamanda bu sınırların ötesinde yeni itiraz alanları meydana getirir.

Sivil haklar söyleminin tarihine bakıldığında da benzer bir hareket görülür. Başlangıçta amaç, tarihsel olarak dışlanmış grupların kamusal hayata daha eşit biçimde katılmasını sağlamaktı. Bu nedenle hak dili koruma, telafi ve eşitsizlik giderme mantığı üzerine kuruldu. Fakat zaman içinde bu koruma mekanizmaları yeni eleştirilerin hedefi haline geldi. Koruma söylemi bazı çevrelerde ayrıcalık söylemi olarak okunmaya başladı. Telafi mekanizması eşitsizlik üretmekle suçlandı. Böylece başlangıçta hak adına savunulan pozisyonlar, yine hak adına eleştirilmeye başlandı.

Karşıtlar birbirlerini yalnızca sınırlandırmaz; zamanla birbirlerine dönüşebilirler. Bir kavramın tarihsel başarısı, çoğu zaman onun yeni eleştiriler üretmesine neden olur. Çünkü başarıya ulaşan her siyasal ilke toplumsal yapının içine yerleşir ve yerleştikçe yeni gerilimler üretmeye başlar. Bir süre sonra başlangıçta çözdüğü problem kadar, ürettiği yeni problemlerin de tartışma konusu haline gelmesi kaçınılmaz olur.

Trump yönetiminin yaklaşımında görülen şey de budur. Bir dönem ayrımcılıkla mücadele etmek için kullanılan hak dili, bugün ayrımcılık ürettiği gerekçesiyle yeniden yorumlanmaktadır. Böylece hak kavramı ortadan kalkmamakta, aksine yön değiştirmektedir. Tartışmanın tarafları hak fikrini reddetmemektedir; yalnızca hak kavramının kimin adına ve hangi biçimde kullanılacağını yeniden tanımlamaya çalışmaktadır.

Bu nedenle yaşanan dönüşüm yalnızca eğitim politikasıyla ilgili değildir. Daha geniş ölçekte, siyasal kavramların tarihsel kaderine dair bir örnek sunmaktadır. Karşıtlıklar uzun süre yan yana var olduklarında birbirlerini dönüştürmeye başlarlar. Dün bir tarafın kullandığı dil, yarın diğer tarafın silahına dönüşebilir. Bir dönemin ilerici kavramı başka bir dönemin muhafazakâr argümanı haline gelebilir. Çünkü siyasal mücadele çoğu zaman kavramların ortadan kaldırılmasıyla değil, onların yeniden yorumlanmasıyla ilerler.

Hak dili de bu kuralın dışında değildir. Toplumlar değiştikçe hak kavramının işlevi, hedefi ve taşıdığı anlam da değişir. Bu nedenle burada görülen şey bir ilkenin sona ermesi değil; diyalektik hareketin yeni bir evresidir. Hak söylemi kendi karşıtı tarafından yok edilmemektedir. Daha karmaşık olan şey gerçekleşmektedir: Hak söylemi, kendi karşıtıyla kurduğu uzun ilişkinin ardından yavaş yavaş onun dilini konuşmaya başlamaktadır.                                                                                                                     

Kontrolün Son Aşaması

Teknoloji tarihi çoğu zaman güç tarihi olarak anlatılır. Daha güçlü motorlar, daha güçlü bilgisayarlar, daha güçlü ordular ve daha güçlü silahlar üzerinden ilerleyen bir anlatı kurulmuştur. Oysa daha dikkatli bakıldığında teknolojik gelişimin merkezinde çoğu zaman güç değil, kontrol bulunur. İnsanlık tarihindeki büyük sıçramaların önemli bir bölümü daha fazla enerji üretmekten çok, mevcut enerjiyi daha hassas biçimde yönlendirebilmekle ilgilidir.

İlk araçlardan modern bilgisayarlara kadar uzanan çizgide tekrar eden mantık budur. İnsan doğayı tamamen ortadan kaldıramaz, fakat onu belirli sınırlar içinde yönlendirmeye çalışır. Tarım, suyun kontrolüdür. Barajlar nehirlerin kontrolüdür. Şehirler mekânın kontrolüdür. Bürokrasi insanların kontrolüdür. Teknoloji ise genel anlamda öngörülemeyen süreçleri öngörülebilir hale getirme girişimidir.

Silahların tarihi de aynı mantıkla okunabilir. Geleneksel anlatıda silahların amacı öldürme kapasitesini artırmaktır. Ancak bu açıklama eksiktir. Bir okun taştan daha etkili olması yalnızca daha ölümcül olmasından kaynaklanmaz. Aynı zamanda daha yönlendirilebilir olmasından kaynaklanır. Tüfekler, toplar, füzeler ve modern silah sistemleri yalnızca güç yoğunluğunu artırmaz; gücün hangi noktaya, ne zaman ve hangi hassasiyetle uygulanacağını da belirler.

Buna rağmen klasik silahların önemli bir sınırı vardı. Tetik çekildikten sonra kontrol büyük ölçüde sona eriyordu. Mermi namludan çıktıktan sonra artık kendi fiziksel kaderine teslim olurdu. Füze ateşlendikten sonra belirli bir rotaya bağlı kalırdı. Operatör ile silah arasındaki ilişki büyük ölçüde başlangıç anında kurulurdu. Kontrol esas olarak eylem öncesinde bulunurdu.

Yapay zekâ destekli sistemler bu mantığı değiştirmeye başlamaktadır. Çünkü burada ilk kez silah ile kullanıcı arasındaki ilişki, yalnızca tetik anında kurulan bir ilişki olmaktan çıkmaktadır. Karar süreci eylemin içine yayılmaktadır. Hedef analizi yapılabilmektedir. Çevresel koşullar değerlendirilebilmektedir. Yeni veriler işlenebilmektedir. Rota değiştirilebilmektedir. Hatta bazı sistemlerde görevin iptal edilmesi veya yeniden tanımlanması mümkün hale gelmektedir.

Beyaz Saray'ın ulusal güvenlik alanında yapay zekâ kullanımını hızlandırma kararı yalnızca yeni bir teknolojiye yatırım yapmak anlamına gelmez. Daha derinde, kontrol kapasitesini artırma girişimidir. Çünkü modern devletlerin en temel kaygılarından biri mutlak güç değil, mutlak kontrol üretmektir.

Askerî teknolojilerin gelişim çizgisine bakıldığında da aynı yönelim görülür. Tarih boyunca silahların değeri yalnızca yıkıcılıklarıyla ölçülmemiştir. Hassasiyetleri, yönlendirilebilirlikleri ve kontrol edilebilirlikleri de en az yıkıcılık kadar önem kazanmıştır. Akıllı mühimmatların ortaya çıkışı, insansız hava araçlarının yaygınlaşması ve gerçek zamanlı veri ağlarının gelişmesi bu eğilimin parçalarıdır. Yapay zekâ ise bu sürecin mantıksal devamıdır.

Bu noktada yapay zekâya yalnızca bir yazılım olarak bakmak eksik kalır. Yapay zekâ modern hayal gücünde daha farklı bir anlam taşır. O, insan iradesinin belirli işlevlerini dışsallaştırma idealini temsil eder. Hesaplama dışsallaştırılmıştır. Bellek dışsallaştırılmıştır. Analiz dışsallaştırılmıştır. Şimdi ise karar süreçlerinin belirli bölümleri dışsallaştırılmaya başlanmaktadır.

Bu nedenle AI destekli silahların önemi yalnızca daha iyi hedef vurabilmeleri değildir. Asıl önem taşıyan nokta, iradenin operasyonel kapasitesini eylemin içine taşıyabilmeleridir. Geleneksel silahlarda irade çoğunlukla başlangıç anında bulunuyordu. Yapay zekâ destekli sistemlerde ise iradenin uzantısı süreç boyunca varlığını sürdürebilmektedir. Karar yalnızca başlangıçta verilmez; sistem ilerledikçe yeniden üretilebilir.

Bu durum, klasik anlamda "otonom silah" kavramını da tartışmalı hale getirmektedir. Çünkü kamuoyunda otonomi çoğu zaman insan kontrolünün ortadan kalkması olarak anlaşılır. Oysa birçok devlet için cazip olan şey kontrolün kaybolması değil, daha derin hale gelmesidir. Tamamen bağımsız hareket eden bir silah sistemi kadar, sürekli veri alan ve sürekli yönlendirilebilen bir sistem de mümkündür. Hatta devlet mantığı açısından ikinci seçenek çok daha çekici olabilir.

Yapay zekâ çoğu zaman makinelerin bağımsızlaşması olarak sunulmaktadır. Oysa devlet perspektifinden bakıldığında yapay zekâ çoğu zaman bağımsızlaşmanın değil, daha yoğun kontrolün aracıdır. Çünkü yapay zekâ sayesinde karar süreçleri daha fazla veriyle beslenebilir, daha fazla değişkene tepki verebilir ve daha uzun süre yönlendirilebilir hale gelir.

Beyaz Saray'ın bu alana yatırım yapmasının nedeni de büyük ölçüde burada aranabilir. Modern güvenlik anlayışı artık yalnızca güç projeksiyonu üretmeye çalışmıyor. Daha önemlisi, güç üzerindeki kontrol süresini uzatmaya çalışıyor. Teknolojik yarışın merkezinde bulunan şey yalnızca daha büyük silahlar üretmek değildir. Asıl mesele, eylem başladıktan sonra bile iradenin etkisini sürdürebileceği sistemler kurmaktır.

Yapay zekâ destekli güvenlik mimarileri bu yüzden yeni bir çağın işaretleri olarak görülebilir. Bu çağın temel özelliği daha fazla güç değil, daha fazla yönlendirme kapasitesidir. İnsanlık uzun süre doğayı kontrol etmeye çalıştı. Ardından makineleri kontrol etmeye çalıştı. Şimdi ise kendi güç araçlarını eylemin her aşamasında kontrol altında tutmaya çalışıyor. Yapay zekânın askerî alandaki yükselişi, teknolojinin tarihsel yöneliminin belki de en tutarlı sonucunu temsil ediyor: Gücün değil, kontrolün giderek daha merkezi hale geldiği bir dünya.

Liderin Gölgesi

Siyasal sistemler çoğu zaman seçimler, yasalar ve kurumlar üzerinden açıklanır. Oysa uzun vadede toplumları dönüştüren şeylerin önemli bir bölümü doğrudan hukuki kararlar değildir. Bir liderin dünyayı nasıl yorumladığı, hangi davranışları ödüllendirdiği, hangi dili meşrulaştırdığı ve hangi mücadele biçimlerini normalleştirdiği zamanla kurumsal sınırları aşarak toplumun içine sızar. İktidar yalnızca karar üretmez; aynı zamanda davranış kalıpları üretir.

Texas'ta Ken Paxton'ın Cumhuriyetçi Senato ön seçiminde John Cornyn'i yenmesi yalnızca iki siyasetçi arasındaki bir rekabet olarak okunamaz. Daha geniş ölçekte bakıldığında, Trump döneminde güç kazanan siyasal üslubun ve stratejik yönelimin parti içerisinde ne derece içselleştiğini gösteren bir işarettir. Çünkü burada dikkat çekici olan şey yalnızca Paxton'ın kazanması değil, Trump çizgisinin parti içindeki eski denge mekanizmalarını giderek daha fazla dönüştürmesidir.

Modern siyasal düşüncede liderler çoğu zaman toplumun taleplerinin sonucu olarak görülür. Bu yaklaşımın belirli bir doğruluk payı vardır. Ancak ilişkinin yönü yalnızca aşağıdan yukarıya değildir. Toplum lider üretirken, lider de zamanla toplum üretir. İktidar ile kitle arasındaki ilişki tek yönlü bir temsil ilişkisi değildir; karşılıklı biçimlendirme sürecidir. Bir lider uzun süre görünür kaldığında, yalnızca seçmenlerinin tercihlerini yansıtmaz; onların tercihlerini yeniden şekillendirmeye de başlar.

Sosyolojide bu duruma yaklaşan çeşitli kavramlar bulunur. Özellikle Max Weber'in karizmatik otorite anlayışı, liderin yalnızca yönetimsel bir pozisyona sahip olmadığını; aynı zamanda takipçilerinin davranış kalıplarını dönüştüren bir merkez oluşturduğunu vurgular. Bunun yanında sosyal psikolojideki sosyal öğrenme teorileri ve normatif uyum mekanizmaları da insanların sürekli maruz kaldıkları otorite figürlerinin davranışlarını zamanla normalleştirme eğiliminde olduklarını gösterir. Bir davranış ne kadar görünür hale gelirse, başlangıçta ne kadar sıra dışı görünürse görünsün, zamanla meşruiyet kazanma ihtimali artar.

Trump'ın siyasal etkisi bu açıdan yalnızca belirli politikaların uygulanmasından ibaret değildir. Daha önemli olan şey, siyasetin hangi mantıkla yapılacağına dair yeni bir referans çerçevesi oluşturmuş olmasıdır. Sert kutuplaşma, yüksek görünürlük, doğrudan çatışma, kurumsal uzlaşıdan çok kişisel sadakatin öne çıkarılması ve siyasal alanın giderek daha fazla lider merkezli hale gelmesi başlangıçta birçok kişi tarafından istisnai bir durum olarak görülüyordu. Fakat siyasal davranışlarda tekrar eden her örüntü gibi bu strateji de zamanla alışılmış hale gelmeye başladı.

Asıl önemli olan nokta, insanların bilinç düzeyindeki değerlendirmeleri ile kolektif davranışları arasında her zaman tam bir uyum bulunmamasıdır. Bir lider yoğun eleştiri alabilir, yüksek düzeyde tepki çekebilir ve sürekli tartışma yaratabilir. Buna rağmen onun oluşturduğu davranış kalıpları toplumun içine sızmaya devam edebilir. Çünkü toplumsal uyum mekanizmaları çoğu zaman bilinçli onay üzerinden değil, tekrar ve maruziyet üzerinden işler. İnsanlar bir şeyi doğru buldukları için değil, sürekli karşılaştıkları için normal kabul etmeye başlayabilirler.

Texas örneğinde görülen dönüşüm biraz da bu süreci yansıtmaktadır. Parti içerisindeki geleneksel Cumhuriyetçi figürlerin yerini giderek daha sert, daha kişiselleşmiş ve daha yüksek sadakat talep eden adayların alabilmesi, yalnızca seçmen tercihleriyle açıklanamaz. Burada aynı zamanda uzun yıllardır devam eden bir siyasal kültür dönüşümü bulunmaktadır. Trump çizgisi başlangıçta parti içerisinde bir istisna olarak ortaya çıkmışken, zamanla parti normunun kendisine dönüşmeye başlamıştır.

Bu süreç sosyolojide norm yayılması ve norm içselleşmesi mekanizmalarıyla da ilişkilidir. Bir davranış biçimi yeterince uzun süre başarıyla ilişkilendirildiğinde, başlangıçta marjinal görülen özellikler zamanla merkezileşir. Bir dönemin sıra dışı davranışı, sonraki dönemin beklentisi haline gelir. Böylece liderin kişisel stratejisi giderek kolektif davranış kalıbına dönüşür.

Devletlerin ve büyük siyasal hareketlerin uzun vadeli etkisi de çoğu zaman burada ortaya çıkar. Bir lider yalnızca belirli kararlar almaz; hangi davranışların ödüllendirileceğine dair görünmez sinyaller de üretir. Kariyer yapmak isteyen siyasetçiler, yükselmek isteyen parti aktörleri ve siyasal alanda görünür olmak isteyen figürler bu sinyalleri takip etmeye başlarlar. Sonunda ortaya çıkan şey, tek bir kişinin etkisinden daha büyük bir dönüşümdür. Lider ortadan kalksa bile onun ürettiği davranış mantığı yaşamaya devam eder.

Ken Paxton'ın zaferi bu nedenle yalnızca bir seçim sonucu değildir. Daha derinde, siyasal otoritenin zaman içinde kendi toplumsal yansımasını üretme kapasitesini göstermektedir. Liderler toplumun içinden çıkarlar; fakat yeterince uzun süre güç sahibi olduklarında toplum da yavaş yavaş onların içinden çıkmaya başlar. Bir dönem istisna olarak görülen siyasal refleksler, zamanla yeni normlar haline gelir. En güçlü dönüşümler de çoğu zaman insanların ne düşündüklerinde değil, neyi artık doğal kabul etmeye başladıklarında ortaya çıkar.                                                                                                                  

Polanyi’nin Kâbusu

Bir adanın satın alınması fikri ilk bakışta sıradan bir jeopolitik hamle gibi görünebilir. Devletler tarih boyunca toprak almış, satmış, devretmiş ve paylaşmıştır. Ancak Karl Polanyi'nin perspektifinden bakıldığında burada yalnızca diplomatik bir işlem gerçekleşmez. Çok daha derin bir eşik aşılır. Çünkü Polanyi için mesele toprağın el değiştirmesi değildir; toprağın ne olarak görüldüğüdür. Bir ada artık stratejik bir bölge, tarihsel bir mekân veya toplumsal yaşam alanı olmaktan çıkıp satın alınabilir bir nesneye dönüştüğü anda, piyasa mantığı kendi doğal sınırlarının dışına taşmış olur.

Polanyi'nin en önemli tezlerinden biri, modern piyasa toplumunun belirli şeyleri meta gibi davranmaya zorlamasıdır. Ona göre emek, para ve toprak gerçekte meta değildir. Çünkü gerçek bir meta, satılmak amacıyla üretilmiş bir şeydir. Bir sandalye üretilebilir ve satılabilir. Bir otomobil üretilebilir ve satılabilir. Fakat toprak üretilmez. Emek üretilmez. Para da klasik anlamda üretilmiş bir mal değildir. Buna rağmen modern piyasa sistemi bunlara meta muamelesi yapar. Polanyi bunlara "kurmaca metalar" adını verir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü bir şeyi meta haline getirmek yalnızca onu satmak anlamına gelmez. Aynı zamanda onun varlığını piyasanın mantığına tabi kılmak anlamına gelir. Toprak artık üzerinde yaşam kurulan bir zemin olmaktan çıkar; fiyatlandırılabilir bir nesneye dönüşür. Böylece toprağın tarihsel, kültürel, toplumsal ve ekolojik boyutları geri plana itilirken, değişim değeri öne çıkar.

Diego Garcia veya Chagos Adaları'nın satın alınması ihtimalini Polanyi açısından ilginç kılan nokta da tam olarak budur. Burada yalnızca bir coğrafi alanın kontrolü tartışılmıyor. Daha derinde, bir toprağın doğrudan bir mülkiyet nesnesi olarak ele alınması tartışılıyor. Jeopolitik açıdan bu rasyonel görünebilir. Stratejik açıdan mantıklı olabilir. Askerî açıdan avantaj sağlayabilir. Ancak Polanyi'nin eleştirisi zaten tam da bu tür rasyonelliklere yöneliktir. Çünkü ona göre piyasa mantığı her zaman kendi genişlemesini rasyonel gösterebilir.

Polanyi'nin korkusu, piyasanın belirli alanlara girmesi değildir. Asıl korku, piyasanın toplumun üzerine çıkmasıdır. Toplumun piyasayı yönetmesi yerine, piyasanın toplumun temel kategorilerini yeniden tanımlamaya başlamasıdır. Toprak bunun en kritik örneğidir. Çünkü toprak yalnızca ekonomik bir kaynak değildir. İnsanların yaşadığı, kimlik geliştirdiği, tarih oluşturduğu ve toplumsal ilişkiler kurduğu zemindir. Toprağın tamamen değişim değerine indirgenmesi, bütün bu katmanların görünmez hale gelmesine yol açar.

Polanyi açısından bir adanın satın alınması yalnızca hukuki bir işlem değildir. Aynı zamanda sembolik bir olaydır. Çünkü burada piyasa mantığı, normalde piyasa dışında bulunması gereken bir alana nüfuz etmektedir. Bir ada artık tarihsel bir gerçeklik olarak değil, satın alınabilir bir varlık olarak görünmeye başlamaktadır. Bu da piyasa düşüncesinin kapsamının ne kadar genişlediğini gösterir.

Polanyi'nin "Büyük Dönüşüm"de anlattığı temel trajedi de budur. Piyasa sistemi başlangıçta ekonomiyi düzenlemek için ortaya çıkar; fakat zamanla ekonomi toplumu düzenlemeye başlar. İnsanlar, kurumlar ve mekânlar giderek ekonomik kategorilerle düşünülür hale gelir. Sonunda toplum piyasanın içinde bulunan bir yapı olmaktan çıkar; piyasa toplumun içinde bulunduğu kapsayıcı çerçeveye dönüşür.

Chagos Adaları tartışması bu nedenle Polanyi'nin teorisinin küçük ama son derece yoğun bir örneği olarak okunabilir. Çünkü burada jeopolitik ile piyasa mantığı iç içe geçmektedir. Bir devlet, stratejik bir bölgeyi kontrol etmek istemektedir. Fakat bunu gerçekleştirme biçimi, toprağı doğrudan satın alınabilir bir nesne olarak ele almaktadır. Böylece egemenlik ile mülkiyet arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başlar.

Polanyi'nin gözünde felaketin kaynağı tam olarak burada bulunur. Çünkü piyasa mantığı belirli bir noktadan sonra kendi sınırlarını tanımaz. Toprak metalaştığında yalnızca arazi satılmaz; toplumun üzerinde yükseldiği zemin de piyasanın mantığına açılmış olur. İnsanlar artık toprağın üzerinde yaşayan varlıklar değil, toprağın piyasa değerine bağlı aktörler haline gelirler. Toprağın anlamı yaşam alanı olmaktan uzaklaşıp yatırım nesnesine dönüşür.

Chagos Adaları'nın satın alınması ihtimali Polanyi açısından yalnızca bir dış politika haberi değildir. Bu olay, modern piyasa toplumunun en eski eğilimlerinden birini yeniden görünür hale getirir: İnsan yaşamının dayandığı temel koşulları bile değişim değerine dönüştürme eğilimini. Bir ada satılabilir hale geldiğinde mesele artık yalnızca bir ada değildir. Tartışma, dünyanın hangi parçalarının piyasanın dışında kalabileceği sorusuna dönüşür. Polanyi'nin bütün teorisi boyunca vermeye çalıştığı mücadele de zaten tam olarak bu sorunun etrafında şekillenmiştir. Çünkü onun gözünde uygarlığın istikrarı, her şeyin fiyatlandırılabilmesinde değil; bazı şeylerin fiyatlandırılamamasında yatmaktadır.                                      

Biyopanoptikon

Bir insanın hasta olduğunu anlamak için onun doktora gitmesini beklemek artık gerekmiyor. Ateşi çıkmadan önce, şikâyetini dile getirmeden önce, hatta hasta olduğunun farkına varmadan önce bile çeşitli sistemler onun biyolojik izlerini toplamaya başlayabiliyor. Dışkıdaki moleküler kalıntılar, sosyal medyada kullanılan kelimeler, sağlık aramaları, genomik örnekler ve semptom bildirimleri aynı veri havuzunda birleştiğinde ortaya yalnızca yeni bir sağlık teknolojisi çıkmıyor; yeni bir gözetim mantığı ortaya çıkıyor.

ABD ve Kanada'nın Dünya Kupası ev sahibi şehirlerinde kurmaya hazırlandığı erken salgın uyarı sistemi bunun dikkat çekici örneklerinden biri. Atık su analizleri, sosyal medya verileri, semptom takibi ve genomik gözlem ağları tek bir biyolojik istihbarat sistemine dönüştürülüyor. Amaç görünürde oldukça makul: Olası salgınları mümkün olduğunca erken tespit etmek. Milyonlarca insanın aynı anda hareket ettiği dev bir organizasyonda bu son derece rasyonel bir hedef olarak görünüyor. Ancak olay yalnızca sağlık güvenliği perspektifinden okunduğunda, daha derindeki dönüşüm gözden kaçıyor.

Foucault'nun panoptikon analizleri modern iktidarın nasıl çalıştığını anlamaya yönelik en önemli girişimlerden biriydi. Panoptikonun mantığı basit bir gözetleme mekanizmasından çok daha fazlasıdır. Buradaki esas mesele insanların sürekli izlenmesi değil, izlenebilir hale getirilmesidir. İktidarın amacı her an bakmak değil, her an bakabilme ihtimalini üretmektir. Böylece bireyler yalnızca dışarıdan denetlenmez; zamanla kendi davranışlarını da düzenlemeye başlarlar.

Fakat Dünya Kupası için geliştirilen sistemler klasik panoptik mantığın ötesine geçmektedir. Çünkü burada izlenen şey davranış değildir. İnsanların biyolojik varoluşunun kendisidir. Ne söyledikleri kadar ne taşıdıkları, ne düşündükleri kadar hangi virüsleri barındırdıkları, nasıl hareket ettikleri kadar bedenlerinde hangi moleküler izlerin dolaştığı da gözlem alanına girmektedir.

Bu yüzden burada ortaya çıkan yapı klasik panoptikon olarak değil, biyopanoptikon olarak tanımlanabilir. Panoptikon davranışları görünür kılmaya çalışıyordu. Biyopanoptikon ise yaşam süreçlerini görünür kılmaya çalışıyor. Klasik gözetim kişinin eylemlerini takip ederken, biyolojik gözetim kişinin henüz eyleme dönüşmemiş fizyolojik durumlarını takip etmeye başlıyor.

Atık su analizleri bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Çünkü burada bireylerin kendileri izlenmez; bedenlerinden çıkan biyolojik izler izlenir. İnsanlar farkında olmadan kolektif bir veri üretmeye başlarlar. Dışkı artık yalnızca biyolojik bir atık değildir. Nüfusun sağlık durumuna dair bilgi taşıyan bir veri kaynağıdır. Böylece bedenin en görünmez çıktılarından biri, kamusal sağlık istihbaratının parçasına dönüşür.

Sosyal medya takibi de benzer bir mantıkla çalışır. Bir kişi "hasta hissediyorum" yazdığında, bu artık yalnızca bireysel bir ifade değildir. Sistem açısından potansiyel bir epidemiyolojik işarettir. Belirli semptomların belirli bölgelerde yoğunlaşması, salgınların henüz klinik olarak görünür hale gelmeden önce fark edilmesini sağlayabilir. Sonuçta sosyal medya, insanların düşüncelerini paylaştığı bir alan olmaktan çıkıp toplumsal organizmanın sinir sistemi gibi çalışmaya başlar.

Genomik takip ise bu mekanizmayı daha da ileri taşır. Çünkü burada yalnızca hastalıkların varlığı değil, onların mutasyonları, yayılım yolları ve evrimsel değişimleri de izlenir. Böylece gözetim yalnızca insanlara yönelmez; virüslerin kendilerine de yönelir. İnsan nüfusu ile mikrobiyolojik dünya aynı veri ağının içine dahil edilir.

İlginç olan nokta, bu sistemlerin baskıcı görünmemesidir. Klasik panoptikon eleştirileri çoğunlukla polis, kamera, kayıt veya sansür imgeleri üzerinden yapılır. Biyopanoptikon ise çok daha yumuşak görünür. Çünkü amacı güvenliktir. Hastalıkları önlemektir. İnsanları korumaktır. Bu nedenle meşruiyet üretmesi çok daha kolaydır. Kimse salgınların erken tespit edilmesine doğrudan itiraz etmez. Tam tersine, bu sistemler çoğu zaman hayat kurtardıkları ölçüde desteklenir.

Fakat tam da bu nedenle biyopanoptikon klasik gözetim biçimlerinden daha kapsamlı olabilir. Çünkü bireyin davranışlarını değil, yaşam süreçlerini konu edinir. İnsan artık yalnızca konuşan, hareket eden veya seçim yapan bir özne olarak değil; sürekli veri üreten biyolojik bir organizma olarak da görünür hale gelir. Beden ile bilgi arasındaki mesafe giderek kapanır.

Dünya Kupası için kurulan erken uyarı sistemleri bu nedenle yalnızca sağlık altyapısı değildir. Aynı zamanda modern iktidarın ulaştığı yeni eşiğin göstergeleridir. Dışkı, veri, semptom, sosyal medya ve genomik izlemenin tek bir ağda birleşmesi; toplumsal gözetimin davranış düzeyinden biyolojik düzeye kaydığını göstermektedir. Panoptikon insanın ne yaptığını bilmek istiyordu. Biyopanoptikon ise insanın neye dönüşmek üzere olduğunu bilmek istiyor. Aradaki fark küçük görünse de, modern iktidarın geleceğini belirleyecek kadar büyüktür.                                                                                                            

Performansın Sonu

Bir siyasal stratejinin başarılı olup olmadığını anlamak için yalnızca ne söylediğine değil, nerede söylendiğine de bakmak gerekir. Çünkü bazı söylemler belirli sınırlar sayesinde anlam kazanır. Bir pozisyonun radikal görünmesi çoğu zaman kendi karşıtının görünür olmasına bağlıdır. Bir liderin sert görünmesi için yumuşak bir arka plan gerekir. Bir devletin dışlayıcı görünmesi için içeride kapsayıcı bir düzen bulunmalıdır. Performans her zaman bir kontrast üzerinden çalışır.

Trump döneminin en çok tartışılan stratejilerinden biri de buydu. Geleneksel diplomatik normları zorlayan, uluslararası kurumlara mesafeli duran, göç konusunda sertleşen ve ulusal sınırları yeniden merkeze yerleştiren siyasal çizgi çoğu zaman "deli adam teorisi" ile birlikte yorumlandı. Bu yaklaşımın temelinde öngörülemezlik üretmek ve sistemin alışılmış beklentilerini bozmak bulunuyordu. Ancak bu stratejinin yalnızca dış politika boyutu yoktu. Aynı zamanda belirli bir tekilleşme mantığı da içeriyordu. Ulusu daha kapalı, daha homojen ve daha belirgin sınırlar üzerinden tanımlama arzusu bu mantığın önemli parçalarından biriydi.

Göçmen sınır dışı programlarına ayrılan devasa bütçe bu açıdan yalnızca bir güvenlik politikası değildir. Daha derinde, sınır kavramının içeride de görünür hale getirilme girişimidir. Çünkü bir devlet dışarıya karşı ne kadar sert bir ulusal söylem geliştirirse geliştirsin, içeride bu söylemle çelişen büyük demografik ve kültürel çeşitlilikler bulunduğunda ortaya belirli bir gerilim çıkar. Söylem ile toplumsal gerçeklik arasında bir mesafe oluşur.

İşte performatiflik çoğu zaman bu mesafeden doğar.

Bir lider sürekli ulusal bütünlükten bahsedebilir. Sürekli dış tehditlerden söz edebilir. Sürekli sınırları vurgulayabilir. Fakat eğer ülkenin iç yapısı bu söylemin tersine işliyorsa, ortaya kaçınılmaz olarak bir performans etkisi çıkar. Söylenen şey ile yaşanan şey arasında bir açıklık oluşur. İnsanlar bilinçli veya bilinçsiz biçimde bu farkı hissederler. Söylem gerçekliğin üzerine eklenmiş bir katman gibi görünmeye başlar.

Bu nedenle göç politikalarının sembolik işlevi çoğu zaman pratik sonuçlarından daha büyüktür. Burada yalnızca belirli kişilerin sınır dışı edilmesi hedeflenmez. Aynı zamanda içerisi ile dışarısı arasındaki ayrımın daha görünür hale getirilmesi amaçlanır. Çünkü ulusal tekilleşme mantığı yalnızca dışarıya yönelik kaldığında eksik kalır. Dışarıya yönelmiş bir milliyetçilik, içeride aynı ölçüde belirgin sınırlar üretmediği sürece sürekli bir temsil sorunu yaşar.

Trump çizgisinin son yıllarda yaptığı şeylerden biri tam da bu temsil sorununu azaltmaya çalışmak olarak okunabilir. Ulusal sınır yalnızca harita üzerinde bulunan bir çizgi olmaktan çıkarılıp toplumsal yapının içine taşınmaktadır. Böylece dış politika dili ile iç politika dili birbirine yaklaşmaya başlar. Dışarıya karşı kurulan tekilleşme mantığı içeride de yeniden üretilmeye çalışılır.

ilginç bir estetik dönüşüm gerçekleşir. Bir söylem ne kadar çok tekrar edilirse ve ne kadar çok kurumsal karşılık üretirse, performans olmaktan çıkıp gerçeklik gibi görünmeye başlar. İnsanların bir siyasal pozisyonu doğal kabul etmeleri çoğu zaman onun doğruluğundan değil, çevrelerindeki bütün yapıların aynı yönde hareket etmeye başlamasından kaynaklanır.

Göçmen sınır dışı programlarına ayrılan devasa fonlar bu nedenle yalnızca operasyonel kapasite artışı olarak okunamaz. Bunlar aynı zamanda belirli bir siyasal estetiğin maddi altyapılarıdır. Çünkü estetik yalnızca görüntülerden oluşmaz. Kurumlar, bütçeler, yasalar ve bürokratik mekanizmalar da belirli siyasal imgeleri desteklerler. Bir söylem yeterince kurumsallaştığında, artık bir performans gibi görünmez.

Performatif eylem çoğu zaman iki dünya arasındaki farktan doğar. Söylenen ile yaşanan, içerisi ile dışarısı, temsil ile gerçeklik arasında bir açıklık bulunur. Bu açıklık ne kadar büyürse performans etkisi de o kadar görünür hale gelir. Fakat içerisi ile dışarısı aynı mantık etrafında yeniden örgütlenmeye başladığında, performans giderek görünmezleşir. Çünkü artık karşılaştırılacak ikinci bir zemin kalmaz.

Trump dönemindeki göç politikalarının ve sınır dışı programlarının sembolik ağırlığı biraz da burada yatmaktadır. Mesele yalnızca sınırların korunması değildir. Daha derinde, dışarıya yönelik bir siyasal anlatının içeride de yeniden üretilmesidir. İç ve dış aynı mantıkla şekillendirilmeye başladığında, başlangıçta sıra dışı görünen pozisyonlar zamanla doğal görünmeye başlar. Performansın sona erdiği yer de tam olarak burasıdır: Söylemin gerçeklikten ayrıştığı nokta değil, gerçekliğin söyleme benzemeye başladığı nokta.                                                                                                                                                

Askıya Alma Gücü

Bir devletin gücünü anlamaya çalışırken dikkatler çoğu zaman yanlış yere yönelir. Yasalar, kararlar, yaptırımlar ve emirler ön plana çıkar. Devletin güçlü olduğu düşünülür çünkü karar verebilir, hüküm koyabilir ve insanları belirli kurallara tabi kılabilir. Oysa siyasal iktidarın daha derin katmanlarına bakıldığında, gücün yalnızca karar üretmekten ibaret olmadığı görülür. Bazı durumlarda karar vermekten daha güçlü olan şey, kararı durdurabilmektir.

Boston'daki federal yargıcın, 39 ülke vatandaşlarının sığınma, çalışma izni, yeşil kart ve vatandaşlık başvurularını fiilen askıya alan göç politikasını iptal etmesi bu açıdan ilginç bir örnek sunuyor. Yüzeyde bakıldığında bir devlet kurumu başka bir devlet kurumunun kararını engellemektedir. Hukuki denetim mekanizması çalışmaktadır. Kuvvetler ayrılığı işletilmektedir. Fakat daha derinde gerçekleşen şey yalnızca bir denetim süreci değildir. Burada devlet kendi üzerine dönerek kendi kararını askıya alma kapasitesini göstermektedir.

Bu durum ilk bakışta bir zayıflık gibi görünebilir. Çünkü sıradan düşüncede güçlü irade, karar alan iradedir. Tereddüt etmeyen, uygulayan ve sonuç üreten iradedir. Ancak siyasal teorinin daha derin katmanlarında durum farklıdır. Bir irade yalnızca belirli kuralları uyguluyorsa, aslında o kurallar tarafından belirleniyor da olabilir. Gerçek güç bazen kuralları işletmekte değil, kuralların işleyişini durdurabilmektedir.

Bu nedenle devletin en ilginç özelliklerinden biri kendi determinasyonunu askıya alabilmesidir. Bir yasa çıkarabilir. Bir karar alabilir. Bir politika uygulayabilir. Fakat aynı zamanda bunların uygulanmasını durdurabilecek mekanizmalar da üretebilir. Böylece devlet yalnızca kuralların uygulayıcısı olmaktan çıkar; kuralların geçerlilik koşullarını belirleyen daha üst bir pozisyona yerleşir.

Burada ortaya çıkan şey bir tür meta-iradedir. Sıradan irade belirli bir hedefe yönelir ve eylem üretir. Meta-irade ise hangi iradelerin geçerli olacağına karar verir. Bir kararın uygulanıp uygulanmayacağını belirler. Bir iradenin sınırlarını çizer. Hangi emirlerin yürürlüğe gireceğine, hangilerinin durdurulacağına hükmeder. Bu nedenle meta-irade düzeyi, sıradan karar alma düzeyinden daha üst bir güç alanı oluşturur.

Modern devletlerin karmaşıklığı da büyük ölçüde buradan kaynaklanır. Başkan karar alır. Bürokrasi uygular. Mahkemeler durdurabilir. Kongre yeniden düzenleyebilir. Üst mahkemeler başka kararlar verebilir. Yüzeyden bakıldığında bu durum bir dağınıklık gibi görünür. Oysa sistemin ürettiği şey tam tersidir. Devlet, yalnızca karar verebilen değil, kendi kararları üzerinde yeniden karar verebilen bir organizmaya dönüşür.

Bu açıdan bakıldığında mahkemenin göç politikasını iptal etmesi yalnızca göçmenlik hukukuna ilişkin bir olay değildir. Devletin kendi üzerine katlanarak daha üst bir irade düzeyi oluşturmasının örneğidir. Çünkü burada mesele hangi göç politikasının doğru olduğu değildir. Daha önemli olan şey, devletin kendi iradesini yeniden değerlendirebilmesidir.

Siyasal düşünce tarihinde egemenlik çoğu zaman emir verme kapasitesiyle ilişkilendirilmiştir. Ancak Carl Schmitt'in ünlü formülasyonunda görüldüğü gibi, egemen olan kişi çoğu zaman kurala karar veren değil, istisnaya karar verendir. Kuralın ne zaman işleyeceğine, ne zaman işlemeyeceğine hükmedebilen kişidir. Çünkü kuralı uygulamak, kuralın içinde hareket etmektir. Kuralı askıya almak ise kuralın üzerinde hareket etmektir.

Mahkemelerin işlevi de belirli ölçüde buna benzer. Onlar yalnızca hukuku uygulamazlar. Gerektiğinde hukukun uygulanma biçimini de askıya alabilirler. Böylece devlet, kendi içinde ikinci bir refleksiyon katmanı üretmiş olur. İlk katmanda karar vardır. İkinci katmanda ise karar üzerine karar verme kapasitesi vardır.

Devletin asıl gücü bazen yasa koymasında değil, yasa koyma sürecini durdurabilmesinde ortaya çıkar. Çünkü determinasyonun içinde hareket eden bir yapı belirli kurallara bağlıdır. Oysa kendi determinasyonunu geçici olarak askıya alabilen yapı, o kuralların üzerine çıkabilir. Bu da ona farklı bir egemenlik biçimi kazandırır.

Olay yalnızca bir göç politikası tartışması değildir. Devletin kendi kararlarını mutlaklaştırmayan, aksine onları yeniden değerlendirebilen bir üst irade alanı üretebildiğini göstermektedir. Siyasal iktidarın en yüksek formu her zaman daha fazla karar vermek değildir. Bazen daha güçlü olan şey, verilmiş bir kararı durdurabilmek ve "burada yeniden düşünmek gerekiyor" diyebilmektir. Çünkü nihai egemenlik çoğu zaman eylemde değil, eylemi askıya alabilme kapasitesinde görünür hale gelir.                                 

İradenin Hiyerarşisi

Bir siyasal sistem yalnızca insanları yönetmez; aynı zamanda hangi iradelerin meşru kabul edileceğine de karar verir. Bu nedenle iktidar çoğu zaman emir vermekten daha karmaşık bir işleve sahiptir. Kimin konuşabileceğini, kimin itiraz edebileceğini, hangi direniş biçimlerinin tanınacağını ve hangi eylemlerin geçersiz sayılacağını belirler. Siyasal düzenlerin en görünmez gücü de burada ortaya çıkar. Çünkü asıl mücadele çoğu zaman neyin yapılacağı üzerine değil, kimin karar verebileceği üzerine yürür.

Newark'taki Delaney Hall göçmen gözaltı merkezinde yaşanan protestolar, açlık grevi iddiaları ve onlarca kişinin gözaltına alınması bu açıdan yalnızca bir güvenlik olayı değildir. Daha derinde, iki farklı irade biçiminin karşı karşıya gelişini görünür hale getirir. Bir tarafta devletin kurumsal iradesi bulunur. Diğer tarafta ise bu kurumsal düzenin içine yerleştirilmiş insanların kendi iradelerini yeniden kurma girişimi vardır.

Açlık grevi bu nedenle sıradan bir protesto yöntemi değildir. Çünkü açlık grevinin hedefi doğrudan fiziksel zarar vermek değildir. Grev yapan kişi bir binayı işgal etmez, bir sistemi ele geçirmez veya rakibine saldırmaz. Bunun yerine kendi bedenini siyasal bir araç haline getirir. Normal koşullarda biyolojik yaşamın devamını sağlayan süreç bilinçli biçimde kesintiye uğratılır. Böylece birey, kendisinden beklenen davranış zincirini reddetmeye başlar.

Bu reddedişin önemli bir özelliği vardır. Açlık grevi, sistemin sunduğu seçenekler içinden yeni bir seçenek seçmez. Sistemin seçenek üretme mantığını hedef alır. Bu yüzden açlık grevi yalnızca bir talep değil, aynı zamanda bir askıya alma eylemidir. İnsan bedeninin günlük yaşamını yöneten biyolojik determinasyon geçici olarak durdurulur. Kişi yemek yemesi gerektiğini bilir; fakat buna rağmen yememeyi seçer. Hayatta kalma refleksi ile siyasal irade arasında bilinçli bir gerilim oluşturur.

Bu nedenle açlık grevi bir meta-irade örneği olarak okunabilir. Çünkü burada kişi yalnızca belirli bir karar almamaktadır. Kendi kararlarını yöneten daha temel mekanizmalara müdahale etmektedir. Günlük davranışları belirleyen biyolojik zorunlulukları geçici olarak askıya almaya çalışmaktadır. Bu nedenle açlık grevi, sıradan bir eylemden çok iradenin kendi üzerine katlanmasıdır.

Fakat gözaltı merkezleri gibi mekânlar tam olarak bu tür meta-irade alanlarını sınırlandırmak için vardır. Bir gözaltı merkezi yalnızca insanları belirli bir yerde tutan fiziksel yapı değildir. Aynı zamanda hangi iradelerin geçerli olacağına karar veren siyasal bir mekândır. İçeri giren kişi yalnızca hareket özgürlüğünü kaybetmez. Kendi yaşamı üzerindeki karar kapasitesinin önemli bölümünü de kaybeder.

Burada devletin gerçekleştirdiği şey son derece sofistike bir hiyerarşi üretimidir. Devlet kendisini meta-irade konumuna yerleştirir. Kuralları koyan, uygulayan, durduran ve yeniden tanımlayan taraf odur. Göçmen ise sistem içerisinde belirlenmiş kurallara tabi olan özne olarak kodlanır. Böylece iki farklı irade aynı düzlemde bulunmaz. Birisi kararların çerçevesini belirleyen taraftır. Diğeri ise bu çerçevenin içerisinde hareket etmesi beklenen taraftır.

Açlık grevi gibi eylemler bu hiyerarşiyi bozma girişimi taşır. Çünkü kişi, kendisine ayrılmış konumun dışına çıkmaya çalışır. Kendisi hakkında verilen kararlara yalnızca tepki vermek yerine, karar alanına müdahale etmeye çalışır. Bir anlamda "yalnızca belirlenen değilim, belirlenme sürecine de etki edebilirim" demeye çalışır. Bu yüzden açlık grevi yalnızca bir talep üretmez; aynı zamanda alternatif bir egemenlik iddiası üretir.

İşte devletin sert tepki göstermesinin nedeni de çoğu zaman burada bulunur. Çünkü mesele yalnızca düzenin bozulması değildir. Daha temel olan şey, meta-irade tekelinin sorgulanmasıdır. Devlet için tehlikeli olan her itiraz değildir. Tehlikeli olan, kimin karar verebileceğine dair mevcut dağılımın sorgulanmasıdır. Bir kişi sistemin belirlediği seçenekler arasında tercih yaptığında sorun oluşmaz. Fakat sistemin seçenek üretme hakkını sorgulamaya başladığında farklı bir düzleme geçilmiş olur.

Delaney Hall'da yaşanan olaylar bu nedenle yalnızca göçmenlik politikaları bağlamında okunmamalıdır. Burada görünür hale gelen şey, iradeler arasındaki hiyerarşidir. Devlet kendi pozisyonunu kararların üzerine yerleştirmeye çalışırken, protestocular ve açlık grevcileri bu konumlanışı kırmaya çalışmaktadır. Bir taraf meta-iradenin yalnızca kendisine ait olduğunu savunurken, diğer taraf bu alanı paylaşmak istemektedir.

İnsanları yalnızca yönetmek değil, hangi iradelerin yönetici irade olarak kabul edileceğini de belirlemek. Bu nedenle siyasal iktidar yalnızca yasa koyma kapasitesi değildir. Aynı zamanda meta-irade üretme ve rakip meta-irade girişimlerini etkisizleştirme kapasitesidir. Delaney Hall'da yaşanan gerilim de özünde göçmenlikten çok, bu kapasitenin sınırları üzerine yürüyen bir mücadele olarak okunabilir.                                                                                                                                                       

Sağlığın Tekeli

Bir devletin gücü anlatılırken dikkatler genellikle yanlış yerlere yönelir. Polisler, ordular, mahkemeler, hapishaneler ve yasalar ön plana çıkarılır. Güç denildiğinde insanların zihninde çoğu zaman zorlama kapasitesi belirir. Oysa modern devletlerin en büyük gücü çoğu zaman doğrudan zor kullanma yeteneklerinde değil, yaşamın devamı için gerekli koşulları kontrol edebilmelerinde yatar. İnsanları öldürme kapasitesinden daha önemli olan şey, onları yaşatabilme kapasitesidir.

ICE gözaltı merkezlerinde ortaya atılan ciddi tıbbi ihmal iddiaları bu açıdan yalnızca bir sağlık hizmeti problemi değildir. Daha derinde, modern devletlerin hangi güç biçimleri üzerinden çalıştığını görünür hale getirir. Çünkü burada tartışılan şey bir mahkeme kararı, bir polis operasyonu veya bir güvenlik uygulaması değildir. Tartışılan şey insanların yaşamlarını sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları biyolojik desteğe erişip erişemeyecekleridir.

Modern insanın tarihsel konumu düşünüldüğünde bu durum daha da belirginleşir. Geleneksel toplumlarda insanlar sağlıklarını büyük ölçüde kendi yaşam pratikleri içinde koruyabiliyorlardı. Ürettikleri gıdalarla besleniyor, yaşam ritimleri doğrudan biyolojik ihtiyaçlarla daha uyumlu ilerliyordu. Modern metropol insanı ise çok farklı bir sistemin parçasıdır. Beslenme zincirinden yaşam alanlarına, çalışma düzeninden çevresel koşullara kadar neredeyse her şey merkezi sistemler tarafından belirlenmektedir.

Bu yüzden günümüz insanı sağlık kurumlarından yalnızca destek almaz; onlara bağımlıdır. Kronik hastalıklar, düzenli ilaç kullanımı, uzman kontrolü, laboratuvar hizmetleri ve acil müdahale mekanizmaları olmadan yaşamını sürdüremeyecek milyonlarca insan bulunmaktadır. Sağlık artık bireyin kendi başına ürettiği bir şey değil, kurumsal olarak sağlanan bir koşuldur.

Bu nedenle sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılmak yalnızca hizmet eksikliği anlamına gelmez. Özellikle modern metropol koşullarında bu durum yaşam ile ölüm arasındaki mesafenin kısalması anlamına gelir. Diyabet hastası bir kişi için insülinin gecikmesi, kanser hastası için tedavinin ertelenmesi, ciddi enfeksiyonların göz ardı edilmesi veya kronik rahatsızlıkların takip edilmemesi doğrudan biyolojik varoluşu tehdit eden sonuçlar doğurabilir.

Devletin gücünün farklı bir boyutu görünür hale gelir. Klasik siyaset teorileri çoğu zaman devletin öldürme kapasitesine odaklanmıştır. Oysa Michel Foucault'nun biyopolitika analizlerinden itibaren dikkatler farklı bir noktaya kaymıştır. Modern devlet yalnızca ölüm üzerinde değil, yaşam üzerinde de egemenlik kurar. İnsanların ne kadar yaşayacağını, hangi koşullarda yaşayacağını ve hangi biyolojik desteklere erişebileceğini belirleyen mekanizmalar geliştirir.

Sağlık hizmeti modern devlet açısından sıradan bir kamu hizmeti değildir. Yaşamın yönetilmesidir. Bir kişinin sağlık sistemine erişebilmesi, yalnızca tedavi alması anlamına gelmez; aynı zamanda toplumsal yaşamın içinde kalabilmesi anlamına gelir. Sağlık sisteminden dışlanmak ise çoğu zaman toplumsal ölüm ile biyolojik ölüm arasındaki bölgeye itilmek anlamına gelir.

ICE gözaltı merkezleri gibi alanlarda bu durum daha görünür hale gelir. Çünkü burada insanlar kendi sağlık koşullarını yönetme imkânlarından büyük ölçüde yoksundurlar. İlaçlara erişim, tedavi süreçleri, doktor kontrolleri ve sağlık hizmetleri büyük ölçüde kurumsal yapıların kontrolü altındadır. Böyle bir ortamda sağlık hizmetlerinin aksaması yalnızca ihmal değil, yaşam koşullarının doğrudan yeniden tanımlanması anlamına gelir.

Devletin en büyük gücü çoğu zaman zor kullanma kapasitesinde değil, yaşamı sürdürme koşullarını elde tutmasında bulunur. Bir insanı hapsetmek mümkündür. Fakat modern toplumda onu gerçekten bağımlı hale getiren şey, yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu sistemlere erişimin başkalarının elinde olmasıdır. Sağlık bu sistemlerin en kritik olanlarından biridir.

Polis, mahkeme ve hapishane devletin görünür yüzleridir. Hastane, klinik ve sağlık ağı ise çoğu zaman görünmeyen yüzüdür. Birincisi insanları ne yapamayacakları konusunda sınırlar. İkincisi ise yaşayabilmeleri için gerekli koşulları dağıtır. Modern iktidarın en derin biçimi de çoğu zaman burada ortaya çıkar. Çünkü ölüm tehdidi belirli anlarda işler; yaşamı sürdürme kapasitesi ise her gün, her saat ve her dakika çalışır.

Gözaltı merkezlerindeki tıbbi ihmal iddiaları yalnızca sağlık sisteminin aksaması olarak okunmamalıdır. Daha derinde, modern devletin en temel güç kaynaklarından birinin nasıl işlediğini görünür hale getirmektedir. İnsanları yaşatabilen mekanizmaları kontrol eden yapı, yalnızca sağlık hizmeti sunmaz; yaşamın kendisi üzerinde belirli bir egemenlik alanı da kurar. Modern çağın en büyük iktidarı çoğu zaman insanları öldürebilen değil, yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli koşulları dağıtabilen iktidardır.                                                                                                                                                           

Ailenin Kırılganlığı

İnsanlar çoğu zaman hayatlarını belirli sabitler üzerine kurarlar. Devletler değişebilir, ekonomik koşullar bozulabilir, şehirler dönüşebilir, işler kaybedilebilir ve siyasal iklimler tersine dönebilir. Buna rağmen bazı şeylerin bütün bu değişimlerin dışında kaldığı düşünülür. Aile bunların başında gelir. Birçok insan için aile yalnızca bir toplumsal kurum değildir; dünyanın geri kalan kısmı ne kadar değişirse değişsin varlığını koruyacağı varsayılan temel referans noktasıdır.

Bu nedenle göçmen çocukların ailelerinden yeniden ayrıldığına dair haberlerin yarattığı etki, çoğu zaman doğrudan mağduriyetin kendisinden daha derine uzanır. İlk tepki doğal olarak empati ve vicdani rahatsızlıktır. Çocukların ailelerinden koparılması insanların ahlaki sezgilerini harekete geçirir. Ancak bu tür olayların ürettiği psikolojik sarsıntı yalnızca merhamet duygusundan kaynaklanmaz. Daha derinde, insanların sabit zannettikleri şeylerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu görünür hale getirmesinden kaynaklanır.

Çünkü aile modern insanın zihninde çoğu zaman doğal bir gerçeklik gibi yer alır. Devlet kurulmadan önce de vardır. Yasalar değişse de varlığını sürdürür. İdeolojilerden daha eski görünür. Bu nedenle aile, birçok insan için tarihsel ve siyasal değişimlerin üzerinde duran bir kurum gibi algılanır. Bir insanın ailesinden koparılması yalnızca iki bireyin fiziksel olarak ayrılması anlamına gelmez; aynı zamanda bu doğallık hissinin sorgulanmasına neden olur.

Rahatsızlık, aileyi değişmez bir kategori olarak düşünme alışkanlığının sarsılmasından doğar. İnsan zihni belirli ilişkileri o kadar temel kabul eder ki onların siyasal müdahalelere konu olabileceğini çoğu zaman unutma eğilimindedir. Oysa devletler, savaşlar, göç rejimleri ve hukuki düzenlemeler aileyi de yeniden tanımlayabilir. Kimin kiminle yaşayacağına, hangi çocuğun hangi ebeveynle kalacağına veya hangi ilişkinin geçerli sayılacağına karar verebilirler.

Yaşanan kriz yalnızca hukuki değildir. Ontolojik bir boyut da taşır. Çünkü insanların dünyayı anlamlandırabilmesi için belirli sabit noktalara ihtiyaç vardır. Aile bunlardan biridir. Bir kişi ekonomik olarak yoksullaşabilir ama ailesinin yanında olduğunu düşünür. Bir ülke değiştirilebilir ama aile ilişkilerinin sürdüğü varsayılır. Toplumsal kimliklerin önemli bir bölümü bu süreklilik hissi üzerine inşa edilir.

Aile bağlarının siyasal süreçler tarafından yeniden düzenlenebilir olduğunun görünür hale gelmesi, yalnızca mağdurları değil, olayı dışarıdan izleyenleri de etkiler. Çünkü burada sorgulanan şey belirli bir göç politikası değil, insanların güven duygusunun temelini oluşturan kategorilerden biridir. Eğer aile bile mutlak bir güvence değilse, hangi şey gerçekten güvence olabilir?

Göçmen çocukların ikinci kez ailelerinden ayrılması bu yüzden sıradan bir idari işlem gibi algılanmaz. Olayın yarattığı rahatsızlık, devletin belirli bir karar almış olmasından çok, insanların doğal kabul ettiği bir ilişkinin ne kadar kolay biçimde yeniden düzenlenebildiğini göstermesinden kaynaklanır. Çünkü insanlar çoğu zaman aileyi hukuki bir kategori olarak değil, varoluşsal bir sabit olarak düşünürler.

Modern toplumlarda manevi krizler çoğu zaman değerlerin doğrudan yok edilmesiyle ortaya çıkmaz. Daha sık görülen durum, değişmez sanılan değerlerin değişebilir olduğunun fark edilmesidir. İnsanlar çoğu zaman ölümden değil, süreklilik hissinin kaybından korkarlar. Aile bu sürekliliğin en güçlü sembollerinden biridir. Dolayısıyla aile bağlarının siyasal süreçler tarafından tekrar tekrar kesilebildiğini görmek, yalnızca üzüntü yaratmaz; aynı zamanda dünyanın ne kadar istikrarlı olduğu konusunda duyulan güveni de aşındırır.

Bu tür haberlerin etkisi yalnızca vicdani değildir. Daha derin bir düzeyde, insanların sabit kabul ettikleri yapılarla olan ilişkilerini sarsar. Aile bir anda doğal ve dokunulmaz bir gerçeklik olmaktan çıkıp, siyasal kararların müdahale edebildiği değişken bir ilişki ağı gibi görünmeye başlar. Asıl manevi kriz de burada ortaya çıkar. Çünkü bazen insanları en çok yaralayan şey belirli bir değerin kaybı değil, o değerin hiçbir zaman düşündükleri kadar güvenli olmadığını fark etmeleridir.                                                                   

Oyunun Dışarı Sızması

Sporun en ilginç özelliklerinden biri, gerçekliği tamamen ortadan kaldırmadan ona geçici bir alternatif yaratabilmesidir. Bir futbol maçı sırasında insanlar savaşları unutmazlar, ekonomik krizleri unutmazlar veya günlük hayatın problemlerinin yok olduğuna inanmazlar. Buna rağmen belirli bir süre boyunca farklı kurallarla çalışan ikinci bir dünyanın içine girerler. Sporun büyüsü tam olarak burada ortaya çıkar. Gerçekliğin yerine geçmez; fakat onun üzerine geçici bir temsil düzeni kurar.

Bu nedenle büyük spor organizasyonları yalnızca sportif etkinlikler değildir. Aynı zamanda toplumsal regülasyon mekanizmalarıdır. Milyonlarca insan aynı sembollere odaklanır, aynı anlatıları paylaşır, aynı dramatik hikâyelerin parçası olur. Uluslararası turnuvalar özellikle bu işlevi güçlü biçimde yerine getirir. Çünkü normal koşullarda birbirleriyle rekabet eden, çatışan veya tamamen farklı gündemlere sahip toplumlar belirli bir süre boyunca ortak bir oyunun etrafında toplanabilir.

Dünya Kupası bunun en yoğun örneklerinden biridir. Turnuva yalnızca futbol oynanan bir etkinlik değildir. Küresel ölçekte alternatif bir gerçeklik üretir. İnsanlar ülkelerini savaş meydanlarında değil sahalarda temsil ederler. Rekabet yıkıcı değil sembolik hale gelir. Ulusal kimlikler askeri güç veya ekonomik kapasite üzerinden değil, sportif performans üzerinden görünür olur. Bu nedenle Dünya Kupası gibi organizasyonlar modern dünyanın en büyük temsil makinelerinden biridir.

İnsan hakları gruplarının ABD'deki Dünya Kupası için bir "korku iklimi" oluştuğuna dair uyarıları tam da bu yüzden dikkat çekicidir. Çünkü burada sorun yalnızca belirli bir güvenlik politikası değildir. Daha derinde, sporun kurmaya çalıştığı alternatif gerçekliğin dış dünyadaki gerçeklik tarafından işgal edilmeye başlamasıdır.

Bir Dünya Kupası atmosferinde insanların konuştuğu şeylerin futbol olması beklenir. Takımlar, oyuncular, maçlar, turnuva hikâyeleri ve sportif rekabet ön plana çıkar. Oysa vize sorunları, sınır uygulamaları, göçmenlik korkuları, güvenlik kaygıları veya siyasi gerilimler organizasyonun merkezine yerleşmeye başladığında farklı bir süreç ortaya çıkar. Sporun kurduğu temsil alanı giderek daralmaya başlar.

Çünkü temsil düzenleri ancak belirli ölçüde otonom kalabildikleri sürece çalışırlar. Bir tiyatro oyunu sahne ile seyirci arasındaki sınır korunduğu sürece etkili olur. Bir roman kendi evrenini kurabildiği sürece anlam üretir. Spor da benzer şekilde kendi gerçekliğini oluşturabildiği sürece regülasyon işlevi görür. Dış dünyanın sorunları sürekli sahaya taşınmaya başladığında bu alanın özerkliği aşınır.

Spor zaten tarih boyunca siyasetten tamamen bağımsız olmamıştır. Daha derinde gerçekleşen şey, sporun alternatif gerçeklik üretme kapasitesinin zayıflamasıdır. İnsanlar bir Dünya Kupası'na gittiklerinde artık yalnızca maç izlemeyi düşünmüyorlarsa, aynı zamanda sınır kontrollerini, vize süreçlerini, gözaltı ihtimallerini veya göçmenlik politikalarını da hesaba katıyorlarsa, oyunun dışındaki gerçeklik oyunun içine sızmaya başlamış demektir.

Sporun ontolojik işlevi zarar görür. Çünkü sporun temel değeri yalnızca rekabet yaratması değildir. Daha önemlisi, gerçek dünyadaki çatışmaları sembolik bir düzleme taşıyabilmesidir. İnsanlar savaşmadan rekabet ederler. Ekonomik mücadeleler yerine sportif mücadeleleri izlerler. Siyasal gerilimlerin yerine oyun kuralları geçer. Sporun tarihsel başarısı, gerçekliğin belirli parçalarını temsil düzeyine taşıyabilmesinden kaynaklanır.

Fakat temsil alanı yeterince güçlü değilse, gerçeklik geri dönmeye başlar. Göç politikaları, sınır rejimleri, güvenlik uygulamaları ve siyasi korkular turnuvanın merkezine yerleştiğinde artık futbol yalnızca futbol olarak kalamaz. Oyun ile gerçeklik arasındaki mesafe kapanır. Temsil ettiği şey tarafından işgal edilir.

Belki de insan hakları gruplarının işaret ettiği asıl problem budur. Korku iklimi yalnızca insanların seyahat etmekten çekinmesi değildir. Daha derinde, Dünya Kupası'nın üretmesi gereken alternatif gerçekliğin zayıflamasıdır. İnsanlar sahaya baktıklarında oyunu değil, oyunun arkasındaki siyasal mekanizmaları görmeye başladıklarında sporun kurduğu büyü bozulur.

Sporun ontolojik işlevine dair bir krizdir. Dünya Kupası gibi organizasyonlar normalde gerçekliği geçici olarak askıya alan sembolik evrenler üretirler. Eğer ekonomik, siyasal, hukuki ve göçmenlik temelli korkular bu evrenin içine yerleşmeye başlarsa, temsil düzeni çökmeye başlar. Oyunun dışındaki dünya oyunun içine girer. Sporun kurduğu alternatif gerçeklik ortadan kalktığında ise geriye yalnızca temsil etmeye çalıştığı gerçekliğin kendisi kalır. İşte sporun ontolojik çöküşü tam olarak bu noktada başlar.          

Rekabetin Taşması

Sporun var olabilmesi için belirli bir soyutlama gerekir. Bir futbol sahasına çıkan iki takımın, dış dünyada taşıdıkları bütün kimlikleri geçici olarak askıya almaları beklenir. Devletler, ideolojiler, ekonomik güç farklılıkları, tarihsel travmalar ve diplomatik gerilimler teorik olarak sahanın dışında kalmalıdır. Sporun evrensellik iddiası tam olarak bu varsayıma dayanır. Sahaya çıkıldığı anda geriye yalnızca oyunun kuralları ve o kurallar içinde üretilen rekabet kalmalıdır.

Dünya Kupası gibi organizasyonlar yalnızca spor etkinlikleri değildir. Aynı zamanda modern dünyanın en büyük soyutlama makineleridir. Normal koşullarda birbirleriyle diplomatik kriz yaşayan, ekonomik rekabet içinde bulunan veya askeri gerilim taşıyan ülkeler burada farklı bir düzleme aktarılır. Gerçek dünyadaki çatışmalar sembolik rekabet biçimine dönüştürülür. Sporun tarihsel işlevlerinden biri de budur: Şiddeti temsil düzeyine taşımak.

Los Angeles Şerifi'nin Dünya Kupası maçlarında sivil ICE uygulamalarının beklenmediğini açıklarken aynı anda İran maçları ve drone tehditleri nedeniyle güvenliğin artırılacağını belirtmesi, tam da bu soyutlama sürecinin sınırlarını görünür hale getiriyor. Çünkü burada iki farklı mantık aynı sahada çarpışmaya başlıyor. Bir tarafta sporun kendi iç mantığı bulunuyor. Diğer tarafta ise jeopolitik gerçeklik bulunuyor.

İdeal durumda ABD ile İran milli takımları arasındaki maçın, ABD ile İran devletleri arasındaki ilişkilerden bağımsız olması gerekir. Sporun normatif vaadi budur. Sahadaki mücadele devletlerin mücadelesi değildir. Oyuncular diplomat değildir. Teknik direktörler dışişleri bakanı değildir. Skor da jeopolitik üstünlüğün göstergesi değildir. Sporun özerkliği tam olarak bu ayrım sayesinde korunur.

İnsan zihni rekabetleri birbirinden tamamen ayırmakta her zaman başarılı değildir. Çünkü rekabet yalnızca tek bir alana ait değildir. Askeri rekabet vardır. Ekonomik rekabet vardır. Teknolojik rekabet vardır. Kültürel rekabet vardır. Sportif rekabet vardır. Bunların her biri farklı düzlemlerde işler. Fakat hepsinin ortak adı rekabettir.

Eğer rekabet kavramı bütün bu alanları kapsayan bir süper küme olarak düşünülürse, alt kümeler arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başlar. İnsanlar futbol maçını yalnızca futbol maçı olarak görmek yerine, devletlerin mücadelesinin sembolik uzantısı olarak okumaya başlayabilirler. Bir spor karşılaşması diplomatik gerilimlerin yansıması gibi algılanabilir. Takımlar sahaya çıkarken devletler de sanki görünmez biçimde sahaya çıkmış gibi hissedilebilir.

İran maçları etrafında ekstra güvenlik önlemleri alınması sembolik açıdan önemlidir. Çünkü bu karar, sporun soyut alanı ile jeopolitik gerçeklik arasındaki sınırın tamamen korunamadığını göstermektedir. Tehdit algısı sahaya değil, sahanın temsil ettiği şeylere yönelmektedir. Böylece sporun kurduğu alternatif gerçeklik dış dünyanın gerilimleri tarafından işgal edilmeye başlar.

Burada yaşanan şey, Kavramsal bir krizdir. Çünkü sporun işlevi farklı rekabet türleri arasında sınır oluşturmaktır. Futbol rekabetini savaş rekabetinden, sportif üstünlüğü siyasal üstünlükten ve oyunu gerçek çatışmadan ayırmaya çalışır. Bu ayrım bozulmaya başladığında sporun özerkliği de aşınmaya başlar.

Aslında modern sporun bütün başarısı bu ayrımı sürdürebilmesine bağlıdır. İnsanlar bir maçı izlerken devletlerin değil takımların yarıştığına inanırlar. Bir galibiyetin askeri zafer olmadığını bilirler. Bir yenilginin ulusal çöküş anlamına gelmediğini kabul ederler. Bu kabuller sporun sembolik evrenini ayakta tutar.

Fakat rekabet kategorileri birbirine karışmaya başladığında farklı bir durum ortaya çıkar. Sportif mücadele jeopolitik mücadeleyle, ulusal kimlik güvenlik politikalarıyla ve oyun devletler arası gerilimlerle aynı anlam alanına çekilmeye başlar. Böylece sporun oluşturduğu soyut alan daralır. Oyun kendi gerçekliğini üretmek yerine dış dünyanın gerçeklikleri tarafından belirlenmeye başlar.

Dünya Kupası gibi organizasyonlar bu nedenle yalnızca futbol oynanan yerler değildir. Aynı zamanda farklı rekabet biçimlerinin birbirinden ayrılabildiği büyük laboratuvarlardır. Eğer bu ayrımlar korunamazsa, sporun temsil ettiği evrensellik fikri de zarar görür. Çünkü sporun ideali, rakiplerin düşman olmadan rekabet edebilmesidir. Rekabet kümeleri arasındaki sınırlar kaybolduğunda ise rakip ile düşman arasındaki mesafe de giderek daralmaya başlar.                          

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow