Sınır Amnezisi

Sınır Amnezisi, hafızayı içerik depolayan bir yapı olarak değil, deneyimlere sınır kimliği kazandıran bir mekanizma olarak yeniden yorumluyor. Tarihsel bilinçten bireysel unutkanlığa uzanan bu çalışma, hatırlamanın sınırlar üzerinden, unutkanlığın ise sınır kimliğinin çözülmesi üzerinden işlediğini ileri sürüyor.

1. Deneyimin Sürekliliği ve Sınırın Epistemik İnşası

1.1. Deneyimin Ontolojik Kesintisizliği

İnsan zihni dünyayı çoğu zaman olaylar, dönemler, başlangıçlar, bitişler, kırılmalar ve geçişler halinde algılar. Bir savaşın başladığını, bir ilişkinin sona erdiğini, bir çağın kapandığını, bir devletin kurulduğunu, bir kitabın bittiğini veya bir filmin sonlandığını söylerken, deneyimin doğal olarak bu bölümlere ayrıldığını varsayar. İlk bakışta son derece doğal görünen bu varsayım, daha yakından incelendiğinde önemli bir sorunla karşılaşır: Deneyimin kendisinde gerçekten böyle kesin sınırlar var mıdır, yoksa bunlar sonradan bilincin kurduğu ayrımlar mıdır?

Bir deneyim kümesinin tam olarak hangi noktada başladığını veya hangi noktada sona erdiğini göstermek çoğu zaman sanıldığından çok daha zordur. Bir devletin kuruluşu örneğin resmî olarak belirli bir tarihe bağlanabilir; fakat o kuruluşu mümkün kılan ekonomik dönüşümler, kültürel değişimler, savaşlar, göçler, düşünsel hareketler ve siyasal gerilimler çoğu zaman onlarca, hatta yüzlerce yıl öncesine uzanır. Aynı şekilde bir ilişkinin başlangıcı da çoğu zaman ilk konuşma, ilk karşılaşma veya ilk temas değildir; ilişkiyi mümkün kılan arzular, beklentiler, alışkanlıklar ve psikolojik yönelimler çok daha önce oluşmaya başlamıştır. Son olarak kabul edilen anlar da benzer bir sorun taşır. Bir savaş resmî olarak bitebilir; ancak onun ekonomik, kültürel ve psikolojik etkileri kuşaklar boyunca devam edebilir. Bir ilişki sona erebilir; fakat o ilişkinin davranış kalıpları, duygusal izleri ve zihinsel etkileri uzun süre varlığını koruyabilir.

Ama esas dikkat çekici olan şey, başlangıç ve bitişlerin çoğu zaman deneyimin içinde doğal olarak bulunmamasıdır. Deneyim kendi akışı içinde ilerlerken kendisini “burada başladım” veya “burada sona erdim” şeklinde işaretlemez. Deneyim yaşanır; fakat yaşanırken kendi sınırlarını ilan etmez. Daha sonra geriye dönüp bakıldığında belirli noktalar başlangıç, belirli noktalar bitiş, belirli noktalar ise kırılma anı olarak adlandırılır. Başka bir ifadeyle deneyim önce vardır, sınır ise daha sonra ortaya çıkar.

Kesintisizlik fikri burada yalnızca zamanın akışıyla ilgili değildir. Bir deneyim, kendisinden önce gelen deneyimlerin izlerini taşır ve kendisinden sonra gelen deneyimlerin oluşumuna katılır. Hiçbir yaşantı bütünüyle kendi içine kapalı değildir. İnsan bir kitabı okurken yalnızca kitapla karşılaşmaz; daha önce okuduğu kitaplarla, sahip olduğu kavramlarla, kişisel geçmişiyle, duygusal durumuyla ve kültürel çevresiyle birlikte okur. Bir filmi izlerken yalnızca film deneyimlenmez; izleyicinin bütün geçmiş deneyimleri de o deneyimin içine katılır. Aynı durum toplumsal süreçler için de geçerlidir. Hiçbir tarihsel olay yalnızca kendisi değildir; kendisinden önceki süreçlerin yoğunlaşmış bir sonucudur ve kendisinden sonraki süreçlerin de kurucu unsurlarından biri haline gelir.

Bu nedenle deneyimi birbirinden tamamen ayrılmış bloklar halinde düşünmek yanıltıcıdır. Bilinç çoğu zaman olayları paketler, kümelere ayırır ve onları bağımsız birimler halinde kavrar; fakat deneyimin kendi ontolojik yapısı böyle işlemez. Deneyim, birbirine temas eden, birbirine karışan, birbirini dönüştüren ve sürekli olarak birbirine aktarılan süreçlerden oluşur. Bir yaşantının nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek çoğu zaman mümkün değildir; çünkü yaşantılar keskin çizgilerle değil, yoğunluk değişimleriyle birbirine bağlanır.

Deneyimin ontolojik düzeyde kesintisiz olması, onun kaotik veya anlamsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, deneyim belirli düzenler, örüntüler ve ilişkiler üretir; ancak bu düzenler çoğu zaman sonradan fark edilir. İnsan bilinci bu örüntüleri tanıyabilmek için süreklilik içinde belirli bölgeleri ayırır, isimlendirir ve birbirinden farklılaştırır. Fakat ayrıştırma işlemi ile ayrıştırılan şey aynı değildir. Süreklilik deneyimin ontolojik karakterini ifade ederken, ayrıştırma deneyimi kavrayan bilincin faaliyetini ifade eder.

Bu nedenle deneyimin en temel özelliği, kendi başına dönemlere, olaylara ve hatıralara bölünmüş olmaması, buna rağmen sonradan bu bölünmelere konu olabilmesidir. İnsan karşılaştığı dünyayı başlangıçlar ve bitişler halinde düşünmeye eğilimlidir; fakat deneyimin kendisi bu bölünmelerden önce gelir. Yaşantı önce akar, sınırlar daha sonra ortaya çıkar. Ontolojik düzeyde bulunan şey sürekliliktir; ayrım, bölüm, dönem ve olay ise bu sürekliliğin sonradan belirli biçimlerde kavranmış halidir.                        

1.2. Sınırın Ontolojik Değil Epistemik Niteliği

Deneyimin ontolojik olarak kesintisiz olması, insanın neden dünyayı sürekli olarak ayrımlara başvurarak kavradığı sorusunu gündeme getirir. Eğer yaşantı akışı kendi içinde mutlak başlangıçlar ve bitişler taşımıyorsa, olaylar, dönemler, süreçler ve hatıralar nasıl ortaya çıkmaktadır? Sürekliliğin kendisi doğrudan kavranabilir bir yapı değildir. İnsan zihni sınırsız bir akışı olduğu haliyle işleyemez; çünkü tanıma, karşılaştırma, sınıflandırma ve hatırlama gibi bütün bilişsel faaliyetler belirli ayrımlar gerektirir. Bilinç, bu nedenle, sürekliliği olduğu gibi koruyarak değil, onu belirli kesitlere ayırarak işler. Deneyimin içinde doğal olarak bulunmayan sınırlar, kavrayışın zorunlu araçları haline gelir.

Bir şeyi tanıyabilmek için onu başka şeylerden ayırabilmek gerekir. Ayırt edilemeyen şey tanınamaz; tanınamayan şey hakkında konuşulamaz; hakkında konuşulamayan şey ise bilgi nesnesi haline gelemez. İnsan herhangi bir olayı düşündüğünde aslında yalnızca o olayı düşünmez; aynı zamanda onun nerede başlayıp nerede bittiğine, hangi unsurların ona ait olup hangilerinin ona ait olmadığına ilişkin örtük bir ayrım sistemi de kurar. Bir savaşın sınırları çizilmeden savaş hakkında konuşmak, bir dönemin sınırları çizilmeden o dönemi tanımlamak veya bir hatıranın sınırları belirlenmeden onu geri çağırmak mümkün değildir. Bilginin oluşabilmesi için deneyimin belirli biçimlerde ayrıştırılması gerekir.

Sınır bu açıdan bakıldığında varlığın değil, kavrayışın kategorisidir. Nehir yatağının harita üzerinde çizilmiş çizgilerle temsil edilmesi nasıl suyun kendisinde bulunan bir özellik değilse, deneyimin başlangıç ve bitiş noktaları da çoğu zaman deneyimin kendi içinde bulunan doğal işaretler değildir. İnsan bilinci süreklilik içinde belirli yoğunlaşmaları seçer, onları merkezileştirir ve çevrelerinden ayırır. Ayrılan bölge daha sonra olay, dönem, süreç, kriz, çağ, ilişki veya hatıra adı altında kavramsallaştırılır. Böylece sınır, keşfedilen değil; belirli ölçülerde üretilen bir yapıya dönüşür.

Üretim kavramı burada keyfîlik anlamına gelmez. Deneyimin üzerinde sınırsız sayıda sınır çizilebileceği doğru olsa da her sınır aynı ölçüde işlevsel değildir. Bilinç rastgele ayrımlar üretmez; deneyim içindeki yoğunluk değişimlerini, tekrarları, dönüşümleri ve örüntüleri takip eder. Belirli olayların diğer olaylardan daha fazla dikkat çekmesi, bazı süreçlerin belirli eşiklerde yeni nitelikler kazanması veya bazı dönemlerin diğer dönemlerden daha belirgin özellikler göstermesi, sınırlandırma faaliyetinin malzemesini oluşturur. Fakat yoğunluk ile sınır aynı şey değildir. Yoğunluk deneyimin içindedir; sınır ise o yoğunluğun belirli biçimlerde işlenmesiyle ortaya çıkar.

Adlandırma faaliyetinin kendisi bile sınır üretiminin önemli bir parçasıdır. Bir şeye isim vermek, onu yalnızca işaretlemek değil, aynı zamanda onu diğer şeylerden ayırmaktır. “Fransız Devrimi”, “Sanayi Devrimi”, “Orta Çağ”, “çocukluk”, “gençlik”, “ilk aşk”, “kriz dönemi” gibi ifadeler yalnızca belirli deneyim kümelerine verilen isimler değildir; aynı zamanda bu kümeleri çevreleyen sınırların dilsel biçimleridir. İsim, deneyimin belirli bir bölümünü görünür hale getirirken geri kalan sürekliliği arka plana iter. Böylece deneyim, sınırlandırılmış bir nesne olarak bilincin önüne çıkar.

Kavramsal düşüncenin bütünü benzer bir mantıkla işler. Her kavram, süreklilik içinden seçilmiş bir bölgeyi diğer bölgelerden ayırır. “Devlet”, “toplum”, “ekonomi”, “savaş”, “barış”, “kimlik”, “gelenek”, “modernlik” gibi kavramlar doğrudan gerçekliğin kendisi değildir; gerçekliğin belirli parçalarının sınırlandırılmış temsilleridir. Kavram olmadan düşünmek mümkün olmadığı gibi, sınır olmadan kavram da mümkün değildir. Bu nedenle sınır yalnızca tarihsel anlatıların veya kişisel hafızanın değil, düşüncenin kendisinin kurucu koşullarından biridir.

Ontolojik süreklilik ile epistemik sınır arasındaki ayrım, bilginin nasıl mümkün olduğunu açıklayan temel bir ilke haline gelir. Yaşanan dünya akış halinde bulunurken, bilinen dünya sınırlandırılmış birimler halinde ortaya çıkar. İnsan yaşarken süreklilik içinde yaşar; düşünürken ise ayrımlar aracılığıyla düşünür. Bilincin işleyişi ile deneyimin işleyişi arasındaki fark da burada belirginleşir. Deneyim akar, bilinç ise o akış içinde duraklar üretir. Düşünce, sürekliliği doğrudan kavramak yerine onu kavranabilir bölgelere ayırarak kendisine uygun hale getirir. Sınır, bu nedenle yalnızca deneyimi düzenleyen bir araç değil; deneyimin bilgi nesnesine dönüşmesini sağlayan temel koşuldur.

1.3. Tarihin Sınırlandırılmış Deneyim Olarak Kuruluşu

Sınırın epistemik niteliği en görünür biçimini tarihsel bilinçte bulur. Tarih çoğu zaman geçmişte yaşanan olayların toplamı olarak düşünülür; ancak geçmişte yaşananların kendisi ile tarih aynı şey değildir. Geçmiş, yaşanmış olanların tamamını ifade ederken tarih, yaşanmış olanların belirli biçimlerde seçilmiş, ilişkilendirilmiş, ayrıştırılmış ve anlamlandırılmış formudur. Başka bir ifadeyle geçmiş ontolojik bir olguyken, tarih epistemik bir örgütlenmedir.

Geçmişte meydana gelen olaylar kendi başlarına tarih oluşturmazlar. Tarihin ortaya çıkabilmesi için olayların belirli bir mantık içinde birbirine bağlanması gerekir. Hangi olayların aynı sürece ait olduğu, hangi gelişmelerin belirli bir dönemi tanımladığı, hangi kırılmaların yeni bir çağın başlangıcı olarak kabul edileceği ve hangi sürekliliklerin görünür hale getirileceği, tarihsel bilincin gerçekleştirdiği düzenleme faaliyetleriyle belirlenir. Tarih yazımı yalnızca kayıt tutmak değil, aynı zamanda deneyim akışını anlamlı parçalara ayırmaktır.

Bir çağın başlangıcını düşünmek bu durumu açık biçimde gösterir. Örneğin bir tarihçi belirli bir yılı yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul ettiğinde, o yılın öncesinde ve sonrasında meydana gelen sayısız olay arasından belirli ilişkileri öne çıkarmış olur. Aynı olay dizisi farklı ölçütlerle ele alındığında farklı başlangıç noktaları da üretilebilir. Bir siyasal tarih için önemli görülen eşik, ekonomik tarih açısından ikincil olabilir; kültürel tarih açısından belirleyici olan bir dönüşüm ise siyasal tarihte arka planda kalabilir. Başlangıçların çoğulluğu, sınırların deneyimin içinde hazır bulunmadığını gösteren önemli işaretlerden biridir.

Benzer durum bitişler için de geçerlidir. Bir dönemin sona erdiği söylenirken aslında o dönemin bütün etkilerinin ortadan kalktığı iddia edilmez. Hiçbir çağ bir gecede yok olmaz. Eski döneme ait kurumlar, alışkanlıklar, değerler, korkular ve beklentiler uzun süre yaşamaya devam eder. Tarihsel bilinç buna rağmen belirli eşikleri bitiş noktası olarak kabul eder; çünkü deneyimi kavrayabilmek için belirli kapanışlara ihtiyaç duyar. Bitiş burada ontolojik bir tükeniş değil, epistemik bir sonlandırma işlemidir.

Dönem kavramının kendisi de aynı mantığın ürünüdür. Antik Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ veya modern dönem gibi adlandırmalar doğrudan gerçekliğin kendi içindeki bölümler değildir. Bunlar, süreklilik içindeki belirli yoğunlukların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş kavramsal kümelerdir. Tarihsel bilinç, sonsuz ayrıntı içeren deneyim akışını yönetebilmek için belirli bölgeleri tek bir başlık altında toplar. Böylece birbirinden farklı binlerce olay, ortak bir karakter altında okunabilir hale gelir.

Kopuş fikri de benzer şekilde sınır üretiminin sonucudur. Tarih anlatıları çoğu zaman devrimlerden, fetihlerden, yıkımlardan, keşiflerden veya krizlerden söz eder. Bu olaylar gerçekten yaşanmıştır; ancak onların “kopuş” olarak adlandırılması, yalnızca meydana gelmelerinden değil, tarihsel bilinç tarafından belirli bir eşik işleviyle yorumlanmalarından kaynaklanır. Aynı olay başka bir perspektiften değerlendirildiğinde kopuştan çok sürekliliğin bir aşaması olarak da okunabilir. Tarihsel bilinç sürekli olarak süreklilik ile kopuş arasında seçim yapmak zorundadır; çünkü tarih, yaşanmış olanların tamamını aynı anda taşıyamaz.

Geçmişin pasif bir aynası değildir. Daha çok, sınırsız deneyim akışının belirli sınırlar altında yeniden örgütlenmiş biçimidir. Olaylar arasındaki bağlantılar kurulmadan, başlangıçlar ve bitişler belirlenmeden, belirli süreçler diğerlerinden ayrılmadan tarih meydana gelemez. İnsanlığın geçmişi ile tarih arasında bulunan fark tam olarak burada ortaya çıkar. Geçmiş yaşanır; tarih ise sınırlandırılır. Tarihsel bilinç, deneyimin sürekliliğini ortadan kaldırmaz; fakat onu kavranabilir hale getirebilmek için belirli bölgelere ayırır ve böylece sınırsız olanı anlatılabilir bir forma dönüştürür.                                                                

2. Kolektif Hafızada Sınır Kontrastı

2.1. Hatırlanabilirliğin Başlangıç ve Bitiş Sınırlarına Bağlılığı

Tarihsel bilincin deneyimi sınırlandırarak işlemesi, hatırlamanın hangi koşullar altında mümkün hale geldiği sorusunu da beraberinde getirir. Bir olayın yaşanmış olması ile hatırlanmış olması aynı şey değildir. Sayısız olay gerçekleşir, sayısız süreç yaşanır, sayısız dönüşüm meydana gelir; fakat bunların yalnızca belirli bir bölümü kolektif hafızada kalıcı yer edinir. Hafızanın seçici karakteri çoğu zaman içeriklerin önemine bağlanır. Oysa birçok durumda belirleyici unsur olayın içeriğinden çok, o olayın ne ölçüde sınırlandırılabildiğidir. Hatırlanabilirlik ile sınır arasındaki ilişki burada görünür hale gelir.

Kolektif hafıza açısından herhangi bir deneyim kümesini diğerlerinden ayıran temel unsur, o kümenin başlangıç ve bitiş noktalarının ne kadar belirgin olduğudur. Bir süreç ne kadar uzun sürerse sürsün, eğer diğer süreçlerden yeterince ayrıştırılamıyorsa hafızada güçlü bir yer edinmeyebilir. Buna karşılık çok daha kısa süreli bir olay, yüksek kontrastlı sınırlarla çevrelendiğinde tarihsel bilinçte kalıcı hale gelebilir. Hatırlama çoğu zaman yaşananların toplam yoğunluğuna değil, yaşananların ayrıştırılabilirliğine bağlıdır.

Kolektif bilinç sonsuz deneyim akışını bütünüyle taşıyamaz. Yaşanan her şey aynı yoğunlukta hafızada tutulacak olsaydı, hiçbir şey birbirinden ayrışamazdı. Hafıza belirli bölgeleri seçmek, onları diğer bölgelerden ayırmak ve belirli bir form altında saklamak zorundadır. Seçim işleminin temel araçlarından biri sınır kontrastıdır. Başlangıç ve bitiş ne kadar görünür hale gelirse, deneyim kümesi de o kadar belirginleşir. Belirginleşen deneyim kümesi ise daha kolay adlandırılır, daha kolay anlatılır ve daha kolay aktarılır.

Düşünüldüğünde kolektif hafızanın önemli ölçüde eşiklere dayandığı görülür. İnsanlar çoğu zaman uzun süreklilikleri değil, bu süreklilikler içinde meydana gelen geçiş noktalarını hatırlarlar. Bir devletin yüzlerce yıllık gündelik işleyişi değil, kuruluşu ve yıkılışı öne çıkar. Bir savaşın her günü aynı ölçüde hatırlanmaz; başlangıcı, dönüm noktaları ve sonu öne çıkar. Bir toplumsal dönüşümün bütün ayrıntıları hafızada yer etmez; belirli kırılma anları sembolleşir. Kolektif bilinç, akışın tamamını değil, akışı ayrıştırmaya yarayan sınırları merkezileştirir.

Başlangıç ve bitiş noktalarının hafızadaki ayrıcalıklı konumu yalnızca tarih yazımına özgü değildir. İnsan zihninin genel işleyişinde de benzer bir eğilim bulunur. Bir anlatının ilk ve son bölümlerinin daha kolay hatırlanması, bir ilişkinin başlangıcının ve bitişinin süreç içindeki birçok ayrıntıdan daha güçlü iz bırakması veya belirli dönemlerin giriş ve çıkış eşiklerinin daha görünür hale gelmesi aynı mantığın farklı görünümleridir. Hafıza yalnızca içeriği değil, içeriğin çerçevesini de kaydeder. Çerçeve güçlendikçe içerik de daha istikrarlı biçimde korunabilir hale gelir.

Hatırlamanın sınırlarla ilişkisi, hafızanın neden belirli olayları büyüttüğünü de açıklar. Bazı tarihsel olaylar yaşandıkları sırada sahip oldukları etkiden daha büyük bir hafıza değerine kavuşurlar. Bunun nedeni yalnızca siyasal veya kültürel önemleri değildir. Olayın belirli bir başlangıç ve bitiş sınırı etrafında örgütlenebilmesi, onu diğer olaylardan ayırabilmesi ve sembolik olarak temsil edilebilir hale gelmesi de belirleyici rol oynar. Kolektif hafıza çoğu zaman yalnızca yaşanmış olanı değil, sınırları güçlendirilmiş olanı korur.

Hatırlanabilirlik ile sınır kontrastı arasındaki ilişki tersinden de okunabilir. Sınırları zayıf olan süreçler, son derece önemli sonuçlar doğursalar bile hafızada daha silik kalabilirler. Yavaş ilerleyen dönüşümler, uzun süreye yayılan değişimler veya belirli bir başlangıç ve bitiş noktasına bağlanamayan gelişmeler çoğu zaman hafızada daha zor yer edinir. Tarihsel etkileri büyük olsa bile sınır kontrastı düşük olan deneyim kümeleri, yüksek kontrastlı olayların gölgesinde kalabilir. Böylece hafıza yalnızca neyin yaşandığını değil, neyin ayrıştırılabildiğini de yansıtır.

2.2. Kuruluş Anlatılarında Başlangıç Sınırının Radikalleştirilmesi

Toplumların kuruluş hikâyeleri incelendiğinde başlangıç sınırının sıradan bir tarihsel olay olarak bırakılmadığı görülür. Kuruluş anlatıları çoğu zaman olağanüstü figürler, büyük fedakârlıklar, destansı mücadeleler, kutsal işaretler, tarihsel misyonlar ve sembolik eşiklerle çevrilidir. İlk bakışta bu durum yalnızca ideolojik üretim veya siyasal meşrulaştırma çabası gibi görünebilir. Daha derinde çalışan mekanizma ise kolektif hafızanın başlangıç sınırını mümkün olduğunca görünür hale getirme eğilimidir.

Bir topluluğun kendisini tarihsel bir özne olarak algılayabilmesi için yalnızca var olması yeterli değildir. Aynı zamanda kendisini belirli bir başlangıca bağlayabilmesi gerekir. Başlangıç, burada kronolojik bir ilk an olmaktan çok daha fazla şey ifade eder. Topluluğun kendi geçmişini düzenlediği, kendisini diğer topluluklardan ayırdığı ve tarihsel kimliğini sabitlediği referans noktası haline gelir. Bu nedenle kuruluş anlatıları çoğu zaman sıradan olaylardan değil, yüksek yoğunluklu eşiklerden oluşur.

Kurucu figürlerin olağanüstü özelliklerle donatılması bu mantığın ürünüdür. Tarihsel kişiliklerin zaman içinde efsaneleştirilmesi, onların yalnızca birey olarak önemsenmesinden kaynaklanmaz. Kurucu figür, başlangıç sınırının taşıyıcısına dönüşür. Topluluk kendi başlangıcını ne kadar belirgin görmek istiyorsa, bu başlangıcı temsil eden figür de o kadar yoğun anlamlarla yüklenir. Böylece tarihsel kişi ile kolektif hafızanın ihtiyaç duyduğu sınır işlevi giderek iç içe geçer.

Benzer bir durum kuruluş olaylarının anlatımında da görülür. Büyük göçler, kurtuluş savaşları, devrimler, birleşmeler veya bağımsızlık mücadeleleri çoğu zaman yalnızca yaşanmış olaylar olarak aktarılmaz. Anlatının kendisi, başlangıç sınırını güçlendirecek şekilde örgütlenir. Belirli anlar merkezileştirilir, bazı figürler öne çıkarılır, bazı olaylar sembolleştirilir ve karmaşık süreçler tek bir eşik etrafında yoğunlaştırılır. Amaç tarihsel gerçekliği bütünüyle değiştirmek değil; başlangıç sınırını kolektif bilinçte mümkün olduğunca görünür hale getirmektir.

Mitolojik unsurların kuruluş anlatılarına sıkça eşlik etmesi de aynı nedenle şaşırtıcı değildir. Kutsal soylar, seçilmiş halk imgeleri, olağanüstü doğumlar, kader anlatıları veya ilahi işaretler çoğu zaman tarihsel açıklamadan çok hafıza işlevi görür. Mitolojik öğe, başlangıç sınırının kontrastını artırır. Sıradan tarihsel süreçler içinde eriyebilecek bir başlangıç noktası, mitolojik yoğunlaştırma sayesinde kolektif bilinçte sabit bir referansa dönüşebilir.

Kuruluş anlatılarının çoğunda görülen keskin ayrımlar da dikkat çekicidir. Eski düzen ile yeni düzen, kaos ile düzen, dağınıklık ile birlik, kölelik ile özgürlük veya çöküş ile yükseliş arasındaki karşıtlıklar başlangıç sınırını güçlendirir. Tarihsel gerçeklik çoğu zaman bu kadar net çizgiler içermez. Süreklilikler, geçişler ve ara biçimler her zaman vardır. Kolektif hafıza ise başlangıcı görünür kılabilmek için bu karmaşık alanı belirli ölçülerde sadeleştirir. Böylece başlangıç yalnızca bir tarihsel olay değil, bir eşik haline gelir.

Kuruluş anlatılarının kalıcılığı da büyük ölçüde buradan kaynaklanır. İnsanlar çoğu zaman bir toplumun bütün tarihini ayrıntılarıyla bilmezler; fakat o toplumun nasıl başladığına ilişkin belirli anlatıları bilirler. Başlangıç sınırı hafızanın merkezinde yer alır. Topluluk kendisini yeniden üretirken yalnızca bugünü değil, kendi başlangıcını da tekrar tekrar üretir. Kuruluş anlatıları bu nedenle geçmişe ilişkin açıklamalardan çok, kolektif hafızanın sürekliliğini sağlayan sınır mekanizmaları olarak çalışırlar.            

2.3. Batış ve Yıkım Anlatılarında Bitiş Sınırının Sabitlenmesi

Kuruluş anlatıları kolektif hafızanın başlangıç sınırını görünür hale getiriyorsa, batış ve yıkım anlatıları da bitiş sınırını benzer bir işlevle sabitler. Hafıza yalnızca nereden gelindiğini değil, neyin sona erdiğini de bilmek ister. Bir topluluğun kendisini tarihsel olarak konumlandırabilmesi için yalnızca bir başlangıca değil, aynı zamanda belirli kapanışlara, kayıplara ve sonlara sahip olması gerekir. Son kavramı bu açıdan yalnızca kronolojik bir tükeniş değil, deneyimin belirli bir bölümünü diğer bölümlerden ayıran hafızasal bir eşiktir.

Tarihsel süreçler incelendiğinde hiçbir yapının bir anda ortadan kaybolmadığı görülür. İmparatorluklar yıkılır; ancak onların kurumları, kültürel alışkanlıkları, hukuk anlayışları ve kimlik kalıntıları uzun süre yaşamaya devam eder. Devletler çöker; fakat onları mümkün kılan toplumsal ilişkiler bütünüyle yok olmaz. Bir çağ sona erer; ancak o çağın değerleri, korkuları ve düşünme biçimleri sonraki dönemlerin içine sızmayı sürdürür. Ontolojik düzeyde süreklilik burada da korunur. Buna rağmen kolektif bilinç belirli anları bitiş noktası olarak işaretler ve o noktaları tarihsel hafızanın merkezine yerleştirir.

Bitiş sınırlarının hafızada bu kadar güçlü yer tutmasının nedenlerinden biri, kapanış ihtiyacıdır. Süreklilik kendi başına son üretmez. Deneyim sürekli olarak başka deneyimlere aktarılır. Hafıza ise belirli deneyim kümelerini tamamlanmış bir bütün olarak kavrayabilmek için kapanışlar yaratmak zorundadır. Bir dönemin nerede sona erdiğinin bilinmemesi, o dönemin sınırlarının da belirsizleşmesine yol açar. Sınır belirsizleştiğinde deneyim kümesi ayrıştırılamaz hale gelir. Kolektif bilinç bu nedenle bitiş noktalarına özel bir önem yükler.

Yıkım anlatılarının çoğunda görülen dramatik yoğunluk da aynı mantığın sonucudur. Son savaşlar, son şehirler, son hükümdarlar, son direnişler ve son savunmalar tarihsel gerçekliğin bütününü temsil ettikleri için değil, bitiş sınırını görünür kıldıkları için önem kazanırlar. Bir medeniyetin yüzlerce yıllık çözülme süreci yerine tek bir kuşatma veya tek bir çöküş anının öne çıkarılması hafızanın çalışma biçimiyle ilişkilidir. Kolektif bilinç uzun süreye yayılan çözünmeleri değil, çözünmenin sembolik olarak yoğunlaştığı eşikleri merkezileştirir.

Mitolojik batış hikâyeleri bu eğilimin en belirgin örneklerinden biridir. Kayıp şehirler, çöken krallıklar, lanetlenmiş hanedanlar, tanrılar tarafından cezalandırılan toplumlar veya büyük felaketlerle son bulan uygarlıklar yalnızca tarihsel açıklama girişimleri değildir. Bu anlatılar bitiş sınırını güçlendirir. Sona eren yapının neden sona erdiğini açıklamak kadar, sona erdiğini görünür hale getirmek de önemlidir. Bitiş ne kadar belirginleşirse, kapanan deneyim kümesi de hafızada o kadar net bir yer kazanır.

Kuruluş anlatılarında görülen kontrast mantığı yıkım anlatılarında da sürer. Yükseliş ile çöküş, düzen ile kaos, güç ile zayıflık, birlik ile parçalanma arasındaki karşıtlıklar bitiş sınırını keskinleştirir. Tarihsel süreçlerin çoğu bu kadar net ayrımlar içermez; ancak hafıza deneyimi saklayabilmek için çoğu zaman bu ayrımları yoğunlaştırır. Bir imparatorluğun yıkılışı yalnızca siyasal bir dönüşüm değil, aynı zamanda kolektif hafızanın bir deneyim kümesini kapatma işlemidir.

Toplumların anma pratikleri de bitiş sınırının kalıcılığını korumaya yöneliktir. Yıkımların, felaketlerin, savaşların ve kayıpların tekrar tekrar hatırlanması yalnızca geçmişe saygı göstermek amacı taşımaz. Hafıza, kapanmış deneyim kümelerinin sınırlarını korumaya çalışır. Hatırlama burada geçmişi yeniden yaşatmak kadar, geçmişin nerede sona erdiğini de muhafaza etmektir. Bitiş sınırları silinmeye başladığında, tarihsel deneyim kümeleri de birbirine karışmaya başlar.

3. Mitoloji, Ritüel ve Tarihsel Bilincin Sınır Üretimi

3.1. Geleneksel Anlatılarda Kolektif Bilinçdışının Sınır Refleksi

Tarihsel bilincin sınır üretme eğilimi yalnızca modern tarih yazımında değil, insan topluluklarının en eski anlatı biçimlerinde de görülebilir. Geleneksel toplumların tarih anlayışı incelendiğinde, deneyim akışının çoğu zaman olağanüstü başlangıçlar ve olağanüstü sonlar etrafında örgütlendiği fark edilir. Kralların doğumu sıradan değildir, devletlerin kuruluşu sıradan değildir, büyük savaşlar sıradan değildir ve yıkımlar da sıradan değildir. Günümüz ölçütleriyle bakıldığında aşırı görülebilecek bu yoğunluk, tarihsel bilincin temel işleyiş mekanizmalarından biriyle ilişkilidir.

Modern tarihçilik ile geleneksel anlatılar arasındaki fark çoğu zaman doğruluk ve yanlışlık karşıtlığı üzerinden açıklanır. Oysa iki yaklaşım arasındaki ayrım yalnızca bilgi kalitesiyle ilgili değildir. Geleneksel anlatılar deneyimi mümkün olduğunca görünür eşikler etrafında düzenleme eğilimindedir. Tarihsel olayların karmaşık nedenleri, uzun süreklilikleri ve çok katmanlı yapıları çoğu zaman tek bir kurucu figür, tek bir savaş, tek bir ihanet veya tek bir kader anı etrafında yoğunlaştırılır. Böylece deneyim daha kolay aktarılabilir hale gelir.

Anlatıların merkezinde bulunan kahraman figürleri de bu işlevin parçasıdır. Bir topluluğun bütün tarihsel enerjisinin belirli kişiliklerde toplanması, yalnızca bireylere duyulan hayranlıktan kaynaklanmaz. Kahraman figürü, dağınık süreçleri tek bir merkez altında birleştirir. Çok sayıda nedenin ve çok sayıda aktörün yer aldığı karmaşık tarihsel dönüşümler, belirli figürler aracılığıyla sınırlandırılabilir hale gelir. Böylece kolektif bilinç deneyim akışını daha kolay saklayabileceği yapılara dönüştürür.

Sözlü kültürlerde bu eğilim daha da belirgindir. Yazılı kayıt sistemlerinin zayıf olduğu toplumlarda deneyimin kuşaktan kuşağa aktarılabilmesi için anlatıların akılda kalıcı olması gerekir. Akılda kalıcılık ise çoğu zaman yüksek kontrastlı sınırlar üretmeyi gerektirir. Olağanüstü doğumlar, büyük yolculuklar, kutsal görevler, lanetler, kehanetler ve felaketler yalnızca estetik öğeler değildir. Bunlar deneyimi hafızada tutmaya yarayan yoğunlaştırma araçlarıdır.

Kolektif bilinçdışı olarak adlandırılabilecek alanın önemli işlevlerinden biri de burada ortaya çıkar. Topluluklar çoğu zaman deneyimlerini teorik kavramlarla değil, semboller ve anlatılar aracılığıyla düzenlerler. Semboller deneyimin karmaşıklığını azaltırken aynı zamanda belirli sınırları görünür hale getirir. Bir kurucu ata, kutsal bir şehir, kaybedilmiş bir yurt veya büyük bir zafer yalnızca tarihsel referans değildir; hafızanın deneyimi örgütlediği düğüm noktalarıdır.

Geleneksel anlatılar bu yüzden yalnızca geçmişe dair açıklamalar olarak okunmamalıdır. Onlar aynı zamanda deneyimin nasıl sınırlandırıldığını gösteren yapılardır. Bir toplumun hangi olayları merkeze aldığı, hangi figürleri büyüttüğü, hangi felaketleri sürekli hatırladığı ve hangi başlangıçları kutsallaştırdığı incelendiğinde, o toplumun deneyimi nasıl ayrıştırdığı da görülebilir. Anlatının içeriği kadar, neyin sınır haline getirildiği de önemlidir.

Modern tarihçilik sınır üretimini ortadan kaldırmaz; yalnızca onu daha metodolojik hale getirir. Geleneksel anlatılarda açık biçimde görülen mekanizmalar modern çalışmalarda daha görünmez hale gelir. Fakat hangi dönemlerin seçileceği, hangi olayların dönüm noktası olarak kabul edileceği ve hangi süreçlerin belirli başlıklar altında toplanacağı soruları varlığını sürdürür. Tarihsel bilinç biçim değiştirir; deneyimi sınırlandırma ihtiyacı ise varlığını korur.                                                                                         

3.2. Mitolojinin Sınır Kontrastını Artıran Bilinç Tekniği Olarak İşlevi

Mitoloji çoğu zaman tarihsel gerçekliğin karşısına yerleştirilen, olgusal doğruluk bakımından eksik veya hatalı anlatılar bütünü olarak değerlendirilir. Böyle bir yaklaşım mitolojinin tarihsel açıklama kapasitesi hakkında bazı şeyler söyleyebilir; ancak onun toplumsal bilinç içindeki işlevini bütünüyle açıklamakta yetersiz kalır. Mitolojik anlatıların kalıcılığı yalnızca inançla, gelenekle veya kültürel aktarım alışkanlıklarıyla açıklanamaz. İnsan toplulukları binlerce yıl boyunca aynı anlatıları tekrar etmiş, aynı figürleri korumuş ve aynı sembolleri yeniden üretmiştir. Bu süreklilik, mitolojinin hafızasal bir işleve sahip olduğunu düşündürür.

Mitolojik anlatılar dikkatle incelendiğinde, çoğunun deneyim akışını belirli eşikler etrafında yoğunlaştırdığı görülür. Bir dünyanın yaratılışı, bir halkın doğuşu, bir tanrının gelişi, büyük bir savaş, kutsal bir yolculuk veya bir felaket anlatısı; her biri belirli bir başlangıç ya da bitiş sınırını görünür hale getirir. Süreklilik içinde kaybolabilecek süreçler, mitolojik yoğunlaştırma sayesinde belirgin hafıza düğümlerine dönüşür. Böylece topluluk yalnızca ne olduğunu değil, nerede başladığını ve nerede sona erdiğini de saklayabilir.

Mitolojinin kullandığı sembolik dil bu işlev açısından son derece etkilidir. Tarihsel süreçler karmaşık, çok katmanlı ve çoğu zaman belirsizdir. Semboller ise karmaşıklığı yoğunlaştırılmış formlar halinde sunar. Bir ejderha, bir tufan, bir kutsal dağ, bir kurucu ata veya bir kayıp şehir; tarihsel deneyimin bütün ayrıntılarını temsil etmez. Temsil edilen şey çoğu zaman belirli bir sınırın kendisidir. Tufan yalnızca bir felaket değil, eski dünyanın sona erişidir. Kurucu ata yalnızca bir kişi değil, başlangıç sınırının taşıyıcısıdır. Kayıp şehir yalnızca bir mekân değil, kapanmış bir deneyim alanının sembolüdür.

Sembolik yoğunlaştırma, hafızanın çalışma biçimiyle uyumlu bir yapı üretir. İnsan zihni sonsuz ayrıntıları korumakta zorlanırken yüksek yoğunluklu imgeleri daha kolay muhafaza eder. Mitolojik anlatılar bu nedenle çoğu zaman tarihsel ayrıntıların azaltılması pahasına sembolik yoğunluğu artırırlar. Kaybedilen şey açıklayıcı ayrıntılardır; kazanılan şey ise hafızasal dayanıklılıktır. Bir anlatı ne kadar sembolleşirse, kuşaklar boyunca aktarılması da o kadar kolay hale gelir.

Kutsallık unsurunun mitolojideki yaygınlığı da aynı mantıkla ilişkilidir. Kutsal olan, sıradan olandan ayrılır. Ayrılan şey daha görünür hale gelir. Görünürlüğü artan şey daha kolay korunur. Bir olayın, bir mekânın veya bir figürün kutsallaştırılması yalnızca dini bir işlem değildir; aynı zamanda hafızasal bir yoğunlaştırmadır. Kutsallık, sınır kontrastını yükseltir. Böylece belirli deneyim kümeleri gündelik deneyim akışından ayrılarak özel bir konuma yerleştirilir.

Mitolojik düşüncenin sıkça başvurduğu ikili karşıtlıklar da benzer bir işlev görür. Düzen ve kaos, ışık ve karanlık, yaşam ve ölüm, kutsal ve profan, içerisi ve dışarısı gibi karşıtlıklar yalnızca metafizik kategoriler değildir. Bunlar aynı zamanda deneyimin ayrıştırılmasını kolaylaştıran yapısal araçlardır. Karşıtlık güçlendikçe sınır da güçlenir. Sınır güçlendikçe deneyim kümesi daha belirgin hale gelir. Böylece anlatı yalnızca anlam üretmez; aynı zamanda hatırlanabilirlik üretir.

Mitoloji bu açıdan değerlendirildiğinde, gerçekliğin yerine geçen bir yanılsama değil, sınır üretiminin kültürel biçimlerinden biri olarak görülebilir. Topluluklar deneyimlerini yalnızca kaydetmezler; aynı zamanda onları hafızada tutabilecek formlara dönüştürürler. Mitoloji, bu dönüşümün en eski ve en güçlü araçlarından biridir. Tarihsel deneyim, mitolojik yoğunlaştırma sayesinde başlangıçları ve bitişleri belirginleşmiş anlatılara dönüşür. Hafıza için gerekli olan şey her zaman olgusal ayrıntı değildir; çoğu zaman ayrıştırılabilirliktir.

3.3. Tören, Veda ve Başlangıç Ritüellerinin Hafıza Kurucu Rolü

Mitolojik anlatılar kolektif hafızanın büyük ölçekli sınırlarını üretirken, ritüeller aynı işlevi gündelik ve kurumsal yaşam içinde yerine getirirler. İnsan topluluklarının neredeyse tamamında başlangıçlara, geçişlere ve sonlara eşlik eden törenlerin bulunması tesadüf değildir. Doğum törenleri, erginlenme ritüelleri, mezuniyetler, evlilikler, taç giyme seremonileri, anma günleri, cenazeler, açılışlar, kapanışlar ve vedalar farklı kültürlerde farklı biçimler alsalar da benzer bir yapısal işleve sahiptirler. Her biri belirli bir deneyim kümesini çevreleyen sınırları görünür hale getirir.

Gündelik yaşamın büyük bölümü kesintisiz biçimde akar. İnsanlar çalışır, yaşar, ilişki kurar, öğrenir, yaşlanır ve değişirler. Sürecin kendisi çoğu zaman yavaş ilerler. Geçişler her zaman belirgin değildir. Bir öğrencinin yetişkinliğe geçişi, bir insanın belirli bir toplumsal role yerleşmesi veya bir ilişkinin yeni bir aşamaya ulaşması ontolojik olarak çoğu zaman keskin çizgiler içermez. Ritüel bu noktada devreye girer ve süreklilik içinde görünür eşikler üretir.

Bir mezuniyet töreni yalnızca eğitim sürecinin sona erdiğini duyurmaz. Eğitim zaten fiilen tamamlanmıştır. Törenin işlevi başka bir yerde bulunur. Mezuniyet, yıllara yayılan deneyim kümesini belirli bir kapanış noktasında yoğunlaştırır. Cübbe, diploma, konuşmalar, fotoğraflar ve tören mekânı bu kapanışı görünür hale getirir. Süreç böylece yalnızca yaşanmış bir dönem olmaktan çıkar ve hafızada belirli bir sınırla çevrelenmiş deneyim kümesine dönüşür.

Benzer yapı vedalarda da görülür. Bir insanın bir kurumdan ayrılması, bir görevden çekilmesi veya bir topluluktan uzaklaşması teknik olarak tören olmadan da gerçekleşebilir. Fakat topluluklar çoğu zaman yalnızca ayrılığı gerçekleştirmekle yetinmezler; ayrılığı görünür hale getirirler. Konuşmalar yapılır, semboller kullanılır, geçmiş hatırlatılır ve belirli duygular yoğunlaştırılır. Bütün bu unsurlar deneyimin bitiş sınırını güçlendirmeye hizmet eder. Ayrılık yalnızca yaşanmaz; aynı zamanda işaretlenir.

Başlangıç ritüelleri de benzer biçimde çalışır. Bir göreve başlama töreni, bir kurumun açılışı, bir liderin göreve gelişi veya belirli bir toplumsal statünün kazanılması; her biri başlangıç sınırını görünür hale getirir. Topluluk yalnızca yeni bir durumun ortaya çıktığını bilmek istemez. O durumun ne zaman başladığını, hangi eşikle ayrıldığını ve hangi semboller altında tanımlandığını da bilmek ister. Başlangıç ritüeli bu ihtiyaca cevap verir.

Ritüellerin duygusal yoğunluk üretmesi de bu nedenle önemlidir. Duygusal yük arttıkça sınır daha görünür hale gelir. İnsanlar çoğu zaman hayatlarının bütün ayrıntılarını hatırlamazlar; fakat belirli başlangıçları ve belirli vedaları hatırlarlar. Hatırlanan şey yalnızca olay değildir. Olayın çevresinde oluşturulan yoğun sınır da hatırlanır. Duygu, sembol ve ritüel bir araya gelerek deneyimi diğer deneyimlerden ayıran güçlü bir çerçeve üretir.

Toplumsal yaşamın ritüellere duyduğu ihtiyaç, hafızanın yalnızca içerik saklayan bir mekanizma olmadığını gösterir. Topluluklar deneyimleri depolamaktan çok, deneyimleri ayrıştırılabilir hale getirmeye çalışırlar. Ritüel, bu ayrıştırmanın görünür biçimlerinden biridir. Başlangıçlar ve bitişler ontolojik olarak her zaman net değildir; fakat ritüeller onları netleştirir. Böylece kolektif hafıza süreklilik içinde kaybolabilecek deneyim kümelerini belirli sınırlar altında koruyabilir hale gelir.               

4. Bireysel Bellekte Deneyim Kümesinin Kuruluşu

4.1. Belleğin İçerik Deposu Değil Sınırlandırma Mekanizması Olması

Kolektif hafızanın deneyimi başlangıçlar, bitişler, mitolojik eşikler ve ritüeller aracılığıyla sınırlandırdığı görüldüğünde, benzer bir mantığın bireysel bellek düzeyinde de işleyip işlemediği sorusu ortaya çıkar. İlk bakışta bireysel hafıza ile tarihsel bilinç arasında büyük bir fark varmış gibi görünür. Birinde toplumların uzun süreli deneyimleri, diğerinde ise tek bir insanın yaşantıları söz konusudur. Fakat ölçek farklılığına rağmen her iki durumda da ortak bir sorun bulunur: Süreklilik içindeki deneyim nasıl ayrıştırılacak ve nasıl hatırlanabilir hale getirilecektir?

Bellek çoğu zaman zihinsel bir depo gibi tasvir edilir. Bu modele göre deneyimler yaşanır, zihne kaydedilir ve gerektiğinde yeniden geri çağrılır. Böyle bir yaklaşım belirli ölçülerde açıklayıcı olsa da, hatırlamanın yapısını bütünüyle açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü bir deneyimin yalnızca kaydedilmiş olması, onun daha sonra tanınabilir biçimde geri çağrılabileceği anlamına gelmez. İnsanlar çoğu zaman belirli olayları yaşadıklarını bilirler; fakat bu olayları ne zaman yaşadıklarını, hangi bağlama ait olduklarını veya hangi deneyim kümesinin parçası olduklarını belirlemekte zorlanırlar. Sorun yalnızca içeriğin eksikliği değildir.

Bir sahnenin, bir duygunun, bir düşüncenin veya bir imgenin zihinde bulunması ile onun belirli bir deneyime ait olduğunun bilinmesi aynı şey değildir. Kişi belirli bir yüzü tanıyabilir; fakat onu nereden tanıdığını hatırlamayabilir. Belirli bir fikri hatırlayabilir; fakat onu hangi kitapta okuduğunu çıkaramayabilir. Belirli bir duygusal tonu yeniden yaşayabilir; fakat bunun hangi döneme ait olduğunu belirleyemeyebilir. Bu tür durumlar, belleğin yalnızca içerik saklayan bir sistem olmadığını gösterir. Bellek aynı zamanda içeriklerin aitlik ilişkilerini de saklamak zorundadır.

Deneyimlerin zihinde birbirinden ayrılabilmesi için belirli sınırlarla çevrelenmeleri gerekir. Bir filmin yalnızca sahnelerden oluşmadığı gibi, bir hatıranın da yalnızca imgelerden oluştuğu söylenemez. Hatıra aynı zamanda belirli bir zaman, belirli bir bağlam, belirli bir başlangıç, belirli bir son ve belirli bir kimlik içerir. İnsan bir anıyı hatırladığında yalnızca olayın kendisini değil, o olayın diğer yaşantılardan ayrıldığı çerçeveyi de hatırlar. Çerçeve kaybolduğunda içerik varlığını sürdürebilir; ancak tanınabilirliğini kaybetmeye başlar.

Bireysel yaşam dikkatle incelendiğinde, insanların geçmişlerini çoğu zaman doğal akış içinde değil, sınırlandırılmış dönemler halinde düşündükleri görülür. Çocukluk yılları, lise dönemi, üniversite dönemi, ilk iş, belirli bir ilişki, belirli bir şehirde geçirilen zaman veya belirli bir hayat evresi; bunların hiçbiri ontolojik olarak kapalı bloklar değildir. Yaşanırken birbirlerine karışırlar, birbirlerinden beslenirler ve birbirlerinin içine sızarlar. Geriye dönüp bakıldığında ise belirli sınırlar altında toplanırlar. Bellek, sürekliliği doğrudan korumaktan çok, süreklilik içinden deneyim kümeleri üretir.

Bu durum bireysel tarihin oluşumunda açık biçimde görülebilir. İnsanlar hayatlarını anlatırken çoğu zaman belirli eşiklere başvururlar. “O dönemde”, “ondan önce”, “ondan sonra”, “orada başlayan süreç”, “ilişkinin sonuna doğru”, “üniversite yıllarında” gibi ifadeler yalnızca zaman belirtmez. Aynı zamanda deneyim kümeleri arasındaki sınırları da ifade ederler. Kişisel tarih, yaşanmış olanların toplamından çok, yaşanmış olanların belirli sınırlar altında örgütlenmiş biçimidir.

Belleğin bu yönü dikkate alındığında, hatırlamanın yalnızca veri saklama işlemi olmadığı anlaşılır. Bellek deneyimleri depolamaz; deneyimleri birbirinden ayırır, sınıflandırır ve belirli çerçeveler içinde düzenler. Hatırlama eylemi de çoğu zaman bu çerçevelere erişmek anlamına gelir. İnsan geçmişini geri çağırırken yalnızca içeriklere değil, içeriklerin ait olduğu sınırlara da ulaşır. Böylece yaşantılar tanınabilir nesnelere dönüşebilir.

4.2. Hatırlamanın Kaynak, Bağlam ve Aidiyet Sınırlarına Bağlılığı

Bir deneyimin hatırlanabilir olması için yalnızca iz bırakmış olması yeterli değildir. İzlerin belirli bir kaynağa bağlanabilmesi gerekir. Belleğin önemli işlevlerinden biri, deneyimlerin yalnızca ne olduklarını değil, nereden geldiklerini de korumaktır. Hatırlama çoğu zaman içerikten çok aidiyet meselesidir. Bir düşünceyi hatırlamak başka, o düşüncenin hangi konuşmadan, hangi kitaptan veya hangi dönemden geldiğini bilmek başka şeydir.

Kaynak ilişkisi ortadan kalktığında ilginç bir durum ortaya çıkar. İnsan zihninde içerik varlığını sürdürebilir; fakat ait olduğu deneyim kümesi görünmez hale gelebilir. Kişi belirli bir sahneyi hatırlar ama hangi filmden olduğunu çıkaramaz. Belirli bir cümleyi tanır ama kimin söylediğini hatırlayamaz. Belirli bir duygusal atmosferi yeniden yaşayabilir ama bunun hangi yaşantıyla ilişkili olduğunu belirleyemez. Bu örneklerin ortak noktası, içeriğin değil bağlamın kaybedilmiş olmasıdır.

Bağlam, deneyimin çevresini oluşturan unsurların bütünüdür. Bir olayın ne zaman yaşandığı, hangi koşullar altında gerçekleştiği, hangi başka olaylarla ilişkili olduğu ve öznenin hayatındaki hangi konuma karşılık geldiği bağlamın parçalarını oluşturur. İçerik çoğu zaman bağlam sayesinde tanınır. Aynı söz farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Aynı duygu farklı dönemlerde farklı deneyim kümelerine ait olabilir. Hatırlama süreci bu nedenle yalnızca içerikleri değil, onları çevreleyen ilişkiler ağını da içerir.

Aidiyet kavramı burada merkezi önem kazanır. Bir deneyimin belirli bir deneyim kümesine ait olduğunu söylemek, aslında onun sınırlarını tanımak anlamına gelir. Bir sahnenin belirli bir filme ait olduğunu bilmek, o filmi diğer filmlerden ayırabilmek demektir. Bir hatıranın belirli bir döneme ait olduğunu bilmek, o dönemi diğer dönemlerden ayırabilmek demektir. Aidiyet duygusu ortadan kalktığında deneyim parçaları serbest dolaşıma girer ve birbirleriyle karışmaya başlar.

İnsan belleğinin birçok hatası da bu noktada ortaya çıkar. Yanlış hatırlamalar çoğu zaman tamamen uydurulmuş içeriklerden değil, yanlış aidiyetlerden oluşur. Bir olay gerçekten yaşanmıştır; fakat yanlış döneme yerleştirilir. Bir söz gerçekten duyulmuştur; fakat yanlış kişiye atfedilir. Bir duygu gerçekten hissedilmiştir; fakat yanlış deneyim kümesiyle ilişkilendirilir. Belleğin yanılması çoğu zaman içeriğin yokluğundan değil, sınırların kaymasından kaynaklanır.

Deneyim kümeleri arasındaki sınırlar ne kadar belirginse aidiyet ilişkileri de o kadar güçlü olur. Belirli bir dönemin başlangıcı ve sonu netleştiğinde o döneme ait yaşantılar daha kolay örgütlenebilir. Belirli bir olay güçlü bir bağlam altında yaşandığında o olayın hatırlanması kolaylaşır. Hafıza yalnızca neyin yaşandığını değil, yaşanan şeyin hangi çerçeveye ait olduğunu da saklar. Kaynak, bağlam ve aidiyet; belleğin görünmeyen sınır yapısını oluşturan temel unsurlardır.

Hatırlamanın yapısı bu açıdan değerlendirildiğinde, hafızanın yalnızca geçmişi depolayan pasif bir alan olmadığı anlaşılır. Bellek sürekli olarak deneyimleri birbirine bağlar, birbirinden ayırır ve belirli kimlikler altında toplar. Yaşantıların geri çağrılabilir hale gelmesi, büyük ölçüde bu sınır ilişkilerinin korunmasına bağlıdır. İçerik ne kadar güçlü olursa olsun, onu çevreleyen aidiyet yapısı çözüldüğünde hatırlama da giderek belirsizleşmeye başlar.                                                                                                   

4.3. Sınır Zayıfladığında İzin Kaynağından Kopması

Belleğin deneyimleri yalnızca saklamadığı, aynı zamanda onları belirli aidiyet ilişkileri içinde düzenlediği kabul edildiğinde, unutkanlığın bazı biçimleri farklı bir ışık altında görünmeye başlar. Günlük yaşamda sık karşılaşılan birçok hafıza sorunu, ilk bakışta içerik eksikliği gibi görünür. Kişi izlediği bir filmi hatırlayamadığını söyler, okuduğu bir kitabın büyük bölümünü unuttuğunu fark eder veya yaşadığı belirli bir dönemi zihninde net biçimde canlandıramaz. Fakat bu tür durumlar dikkatle incelendiğinde, çoğu zaman bütünüyle boşlukla karşılaşılmaz. İçerik parçaları varlığını sürdürmektedir; kaybolan şey çoğu zaman onların ait olduğu çerçevedir.

Bir filmin tamamen unutulduğu düşünülen durumlarda bile belirli sahneler, atmosferler, duygular veya düşünsel etkiler korunabilir. Kişi filmi adlandırmakta zorlanabilir; ancak filmden kalan belirli bir görüntü zihninde yaşamaya devam eder. Bazı karakterleri hatırlayabilir, belirli bir sahnenin yarattığı hissi yeniden deneyimleyebilir veya filmden kaynaklanan düşünsel etkileri yıllar sonra bile taşıyabilir. Sorun, bu parçaların artık ortak bir merkez altında toplanamamasıdır. İçerik vardır; fakat içerik kendi kaynağına geri bağlanamamaktadır.

Benzer durum kitaplar için de geçerlidir. İnsanlar bazen yıllar önce okudukları eserlerden doğrudan alıntı yapamazlar, olay örgüsünü ayrıntılarıyla hatırlayamazlar veya kitabın birçok bölümünü unutmuş görünürler. Buna rağmen kitapta karşılaşılan fikirler düşünce sisteminin bir parçası haline gelmiş olabilir. Belirli kavramlar kullanılmaya devam eder, belirli bakış açıları korunur ve belirli düşünsel yönelimler yaşamayı sürdürür. Eserin etkisi ortadan kalkmamıştır; fakat etkilerin ait olduğu deneyim kümesi çözülmeye başlamıştır.

Kaynak ile içerik arasındaki bağın kopması, belleğin sınır yapısının ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bir deneyim kümesi güçlü sınırlarla çevrelendiğinde içerik parçaları birbirlerini desteklerler. Bir sahne başka bir sahneyi çağırır, bir duygu başka bir duyguyu harekete geçirir, bir düşünce diğer düşünceleri yeniden görünür hale getirir. Çerçeve korunduğu sürece deneyim kümesi bir bütün olarak geri çağrılabilir. Sınırlar gevşemeye başladığında ise parçalar arasındaki ilişkiler çözülür ve deneyim giderek dağınık bir yapıya dönüşür.

İnsan belleğinin çoğu zaman parçalı çalışması da bununla ilişkilidir. Geçmiş bütünüyle geri dönmez. Hatırlanan şeyler çoğu zaman fragmanlar, çağrışımlar ve parçalı izler halinde ortaya çıkar. Bir koku yıllar önce yaşanmış bir dönemi hatırlatabilir. Bir müzik parçası unutulduğu düşünülen bir ilişkiyi yeniden görünür hale getirebilir. Bir mekân aniden eski bir yaşantının parçalarını geri çağırabilir. Bu durumlarda geri dönen şey yalnızca içerik değildir; aynı zamanda geçici olarak yeniden kurulan bir sınırdır. Hatırlama çoğu zaman kaybolmuş çerçevelerin kısa süreli geri dönüşleriyle çalışır.

Yaşanan bazı dönemlerin diğerlerinden daha kolay unutulması da aynı ilkeye bağlanabilir. Belirgin başlangıçlara, belirgin bitişlere ve güçlü bağlamsal yapılara sahip dönemler hafızada daha kararlı biçimde korunur. Buna karşılık yavaş başlayan, yavaş sona eren ve başka dönemlerle iç içe geçmiş süreçler daha zor hatırlanır. Deneyim eksik olduğu için değil, sınırlar yeterince görünür olmadığı için geri çağırma güçleşir. Yaşantı akışının içinde eriyen dönemler, çoğu zaman hafızada da daha silik kalır.

İnsan geçmişini düşündüğünde çoğu zaman belirli yılları son derece net biçimde hatırlarken başka yılların neredeyse tamamen kaybolmuş gibi görünmesi dikkat çekicidir. Bu farklılık her zaman yaşanan olayların öneminden kaynaklanmaz. Bazı yıllar güçlü dönüşümler, keskin geçişler ve belirgin eşikler içerir. Bazıları ise başka dönemlerin içine dağılmış halde bulunur. Hatırlamanın yoğunluğu ile sınırların görünürlüğü arasındaki ilişki burada yeniden ortaya çıkar. Bellek yalnızca yaşanan şeyleri değil, yaşanan şeylerin ayrıştırılabilirliğini de korur.

İzin kaynağından kopması, unutkanlığın bütünüyle yokluk anlamına gelmediğini gösteren önemli bir örnektir. Bellek çoğu zaman boşalmaz; yeniden örgütlenir. Deneyim parçaları yaşamaya devam eder, fakat onları bir arada tutan çerçeve zayıflar. Böylece yaşantı ortadan kalkmaz; yalnızca bağımsız bir deneyim kümesi olarak görünürlüğünü kaybetmeye başlar. Hatırlama ile unutma arasındaki sınır da burada farklı bir anlam kazanır. Unutulan şey her zaman içerik değildir; bazen kaybedilen şey, içeriğin ait olduğu sınırın kendisidir.

5. Özdeşleşme Bulanıklığı

5.1. Özdeşleşmenin Deneyimin Dışsallığını Azaltması

Belleğin deneyimleri belirli sınırlar altında koruduğu kabul edildiğinde, bazı deneyimlerin neden beklenmedik biçimde unutulduğu sorusu ortaya çıkar. Özellikle yoğun etki bırakan bazı filmler, kitaplar, konuşmalar veya yaşantılar zamanla şaşırtıcı ölçüde belirsizleşebilir. İlk bakışta bu durum çelişkili görünür. Güçlü deneyimlerin daha kalıcı olması beklenir. Daha yoğun yaşanan şeylerin daha kolay hatırlanacağı düşünülür. Fakat pratikte her zaman böyle değildir. Bazı deneyimler tam da yoğunlukları nedeniyle sınırlarını kaybetmeye başlayabilirler.

Bu noktada özdeşleşme bulanıklığı adı verilebilecek süreç devreye girer. Özdeşleşme, öznenin karşılaştığı deneyimi yalnızca gözlemlemesi değil, onu kendi iç yaşantısının devamı gibi deneyimlemesidir. Film artık yalnızca izlenen bir nesne değildir; kişinin kendi duygusal hareketlerinin taşıyıcısı haline gelir. Kitap yalnızca okunan bir metin değildir; düşünce akışının içine yerleşir. Karakter yalnızca kurgusal bir figür değildir; öznenin kendi iç çatışmalarının temsil alanına dönüşür. Deneyim dışarıda duran bir nesne olmaktan uzaklaşmaya başlar.

Dışsallık azaldıkça sınır üretimi de zorlaşır. Bir nesnenin belirli sınırlar kazanabilmesi için öznenin karşısında belirli ölçüde ayrı bir varlık olarak durması gerekir. İnsan karşılaştığı şeyi ancak kendisinden ayırabildiği ölçüde nesneleştirebilir. Nesneleşme ise sınırlandırmanın ön koşullarından biridir. Ayrı duran şey tanımlanabilir, isimlendirilebilir ve çerçevelenebilir hale gelir. Özdeşleşme arttığında bu ayrım zayıflamaya başlar.

Bir film izleyen kişinin filmle kurduğu ilişkinin iki farklı biçimi düşünülebilir. İlk durumda kişi filmi belirli bir nesne olarak deneyimler. Karakterleri, olay örgüsünü, sahneleri ve temaları belirli bir bütünlük içinde algılar. Film kendisinden ayrı duran bir yapı olarak korunur. İkinci durumda ise film, kişinin kendi duygusal ve zihinsel hareketleriyle iç içe geçer. Karakterlerin yaşadığı çatışmalar kişinin kendi çatışmalarıyla birleşir. Atmosfer kişisel duygu durumuna karışır. Olaylar dışarıda izlenen bir anlatı olmaktan çıkar ve iç yaşantının bir uzantısına dönüşür.

İkinci durumda deneyim daha zayıf değildir; aksine çoğu zaman daha yoğundur. İnsan filmi daha derinden hissedebilir, daha güçlü etkilenebilir ve daha uzun süre onun duygusal etkisi altında kalabilir. Fakat yoğunluk ile ayrıştırılabilirlik aynı şey değildir. İçeriğin güçlenmesi, sınırların da güçleneceği anlamına gelmez. Bazı durumlarda içerik güçlenirken sınırlar zayıflar. Deneyim öznenin içine yayıldıkça kendi bağımsız kimliğini kaybetmeye başlayabilir.

Düşünsel deneyimlerde de benzer bir süreç görülür. İnsan bazen belirli bir yazardan, kitaptan veya fikirden son derece etkilenir. Aradan yıllar geçtiğinde ise bu etkinin kaynağını tam olarak belirleyemez hale gelir. Fikirler yaşamaya devam eder; fakat onları çevreleyen sınırlar silikleşir. Düşünce artık belirli bir kitaba ait görünmez. Öznenin kendi düşüncesinin parçası haline gelir. Kaynak ile içerik arasındaki ayrım zayıfladıkça özdeşleşme derinleşir.

Özdeşleşme bulanıklığının ilk aşaması tam olarak burada başlar. Deneyim kaybolmaz. Hatta çoğu zaman daha etkili hale gelir. Fakat etkili hale gelmesiyle birlikte kendi dışsal konumunu yitirmeye başlar. Öznenin karşısında duran bir deneyim kümesi olmaktan çıkarak öznenin kendi bilinç akışına dağılır. Ayrımın zayıflaması ise sonraki aşamada sınırların çözülmesine ve hatırlama yapısının farklı biçimde dönüşmesine zemin hazırlar.                                                                                                              

5.2. Mesafe Kaybı, Nesneleşme Kaybı ve Sınır Çözülmesi

Özdeşleşme bulanıklığının merkezinde bulunan mesele, deneyimin neden ve nasıl sınır kaybettiğidir. İlk bakışta bir deneyimle yoğun ilişki kurmanın onu daha kalıcı hale getirmesi gerektiği düşünülebilir. İnsan çoğu zaman güçlü duyguların, güçlü etkilerin ve güçlü zihinsel karşılaşmaların daha sağlam hatıralar bıraktığını varsayar. Belirli ölçülerde bu doğrudur; ancak hatırlanabilirlik yalnızca yoğunlukla ilgili değildir. Deneyimin hatırlanabilir bir nesne olarak korunabilmesi için aynı zamanda belirli bir ayrışma düzeyini de koruması gerekir.

Bir nesnenin nesne olarak kalabilmesi, öznenin karşısında belirli bir mesafeye sahip olmasına bağlıdır. Mesafe burada fiziksel uzaklık anlamına gelmez. Kastedilen şey, deneyimin öznenin genel bilinç akışı içinde erimeden kendi kimliğini sürdürebilmesidir. İnsan bir kitabı okurken kitabın dünyasıyla temas kurabilir, bir karakterin yaşadığı acıyı hissedebilir veya belirli düşüncelerle derin bağlar geliştirebilir. Fakat bütün bunlar gerçekleşirken kitap hâlâ “okunan bir kitap” olarak kalıyorsa sınırlar korunur. Deneyim yoğunlaşır, ancak nesneleşme ortadan kalkmaz.

Sorun, deneyimin öznenin iç yaşantısına bütünüyle karışmaya başladığı noktada ortaya çıkar. Karakter artık yalnızca karakter değildir; kişinin kendi iç çatışmalarının taşıyıcısı haline gelir. Film yalnızca film değildir; öznenin kendi duygusal hareketlerinin bir uzantısına dönüşür. Fikir yalnızca dışarıdan alınmış bir düşünce değildir; kişinin kendi zihinsel yapısının içine yerleşir. Ayrım zayıfladıkça deneyimin kendine ait sınırları da görünmez hale gelir.

Nesneleşmenin kaybı, deneyimin etkisinin azalması anlamına gelmez. Çoğu zaman tam tersi gerçekleşir. Deneyim o kadar güçlü biçimde içselleştirilir ki, artık dışarıda duran bir şey olarak algılanamaz hale gelir. İnsan belirli bir filmi unutmuş olabilir; fakat o filmin etkilediği düşünme biçimlerini sürdürmeye devam eder. Belirli bir kitabı hatırlamayabilir; ancak kitaptan öğrenilen kavramsal çerçeveler yaşamaya devam eder. Deneyim görünmez hale gelirken etkisi kaybolmaz. Kaybolan şey etki değil, etkiyi belirli bir deneyim kümesine bağlayan sınırdır.

Mesafenin hafızadaki rolü burada daha net görünür hale gelir. Bir şeyi hatırlayabilmek için yalnızca onun izini taşımak yeterli değildir. Aynı zamanda onu kendisinden ayırabilmek gerekir. Hatırlama belirli ölçüde nesneleştirme gerektirir. İnsan ancak kendisinden farklı olarak kavradığı şeyi belirli bir kimlik altında geri çağırabilir. Özdeşleşme derinleştikçe bu farklılık azalır. Deneyim öznenin karşısında duran bir nesne olmaktan çıkarak öznenin kendi yaşantısının bir bileşenine dönüşür.

Duygusal deneyimler bu süreci açık biçimde gösterir. İnsan bazen yıllar sonra belirli bir dönemin duygusal etkisini taşımaya devam eder; fakat bu etkinin tam olarak hangi olaylardan kaynaklandığını belirleyemez. Belirli korkular, özlemler, beklentiler veya düşünme biçimleri yaşamayı sürdürür. Buna rağmen bunların hangi yaşantı kümeleriyle ilişkili olduğu giderek belirsizleşir. Duygu kalır; sınır kaybolur. Etki korunur; kaynak görünmezleşir.

Sanatsal deneyimlerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Bazı eserler belirli ayrıntılarıyla değil, yarattıkları genel atmosferle hatırlanırlar. İnsan filmin adını unutabilir, olay örgüsünü karıştırabilir veya karakterlerin isimlerini çıkaramayabilir. Buna rağmen filmden kaynaklanan belirli bir duygu tonu yıllarca varlığını sürdürebilir. Atmosfer korunurken çerçevenin kaybolması, sınır çözülmesinin tipik örneklerinden biridir.

Mesafe kaybı, nesneleşme kaybı ve sınır çözülmesi aynı sürecin farklı yönlerini ifade eder. Deneyim öznenin içine ne kadar yayılırsa, kendisine ait ayrı bir deneyim kümesi olarak görünürlüğü o kadar azalır. Yoğunluk artarken ayrışma azalabilir. İçselleştirme derinleşirken sınırlar gevşeyebilir. Böylece deneyim ortadan kalkmaksızın kendi kimliğini kaybetmeye başlar. Özdeşleşme bulanıklığının hafıza üzerindeki etkisi de tam olarak bu noktada ortaya çıkar.

5.3. Yoğun Deneyimin Hatırlanabilirliği Garanti Etmemesi

Gündelik düşüncede yaygın olan varsayımlardan biri, güçlü deneyimlerin daha kolay hatırlandığıdır. İnsanların çoğu, kendilerini derinden etkileyen olayların, filmlerin, kitapların veya ilişkilerin hafızada daha sağlam yer edeceğini düşünür. İlk bakışta oldukça makul görünen bu varsayım, deneyimin yoğunluğu ile deneyimin sınırlandırılması arasındaki fark dikkate alındığında yeniden değerlendirilmek zorundadır. Çünkü yoğunluk ile hatırlanabilirlik aynı şey değildir.

Hatırlanabilirlik belirli bir ayrıştırılabilirlik düzeyi gerektirir. Bir deneyim ne kadar güçlü olursa olsun, eğer diğer deneyimlerden yeterince ayrıştırılamıyorsa geri çağırılması zorlaşabilir. İnsan bazen hayatında son derece önemli etkiler bırakmış bir dönemi ayrıntılarıyla hatırlayamazken, görece sıradan bir olayı şaşırtıcı bir netlikle hatırlayabilir. Burada belirleyici olan şey çoğu zaman yaşanan etkinin büyüklüğü değil, deneyimin hangi ölçüde sınırlandırılabildiğidir.

Yoğun deneyimlerin bir kısmı öznenin yaşamına dağılır. Belirli bir film yalnızca film olarak kalmaz; düşünme biçimlerini etkiler, duygusal reflekslere karışır, başka deneyimlerle birleşir ve zaman içinde daha geniş bir yaşantı alanına yayılır. Benzer durum ilişkiler için de geçerlidir. Bazı ilişkiler sona erdikten sonra bile kişiliğin parçası haline gelir. İlişkiyi oluşturan belirli olaylar unutulabilir; fakat ilişkinin bıraktığı etkiler yaşamaya devam eder. Etkinin korunması ile deneyim kümesinin korunması aynı süreç değildir.

Hafızanın çalışma biçimi açısından bakıldığında, yoğun deneyimlerin bazen kendi sınırlarını aşındırdığı söylenebilir. Bir deneyim öznenin hayatının çok fazla bölgesine yayıldığında, artık yalnızca kendisine ait bir alan içinde kalmaz. Başka deneyimlerle birleşmeye, başka yaşantılarla iç içe geçmeye ve kendi özgül kimliğini kaybetmeye başlar. Sonuç olarak deneyim daha güçlü hale gelebilir; fakat aynı zamanda daha zor ayrıştırılır hale gelir.

Belirli kitapların veya filmlerin neden yıllar sonra hatırlanamadığı sorusuna verilen geleneksel cevaplar çoğu zaman yetersiz kalır. İnsanların sık sık “beni çok etkilemişti ama şimdi neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum” demesi dikkat çekicidir. Eğer etki doğrudan hatırlamayı garanti etseydi böyle bir durum ortaya çıkmaması gerekirdi. Oysa pratikte tam tersi görülür. Bazı eserler hafızada ayrıntılarıyla kalır ama yaşam üzerinde sınırlı etki bırakır. Bazıları ise ayrıntıları unutulmasına rağmen kişinin düşünce ve duygu dünyasında yaşamaya devam eder.

Bu ayrım, hafızanın yalnızca içerik koruyan bir sistem olmadığını yeniden gösterir. Hatırlama ile etkilenme arasında zorunlu bir özdeşlik yoktur. İnsan bir deneyimden son derece etkilenebilir ve yine de o deneyimi bağımsız bir nesne olarak geri çağıramayabilir. Etki öznenin içinde dağılmış halde yaşamaya devam ederken, deneyim kümesinin sınırları çözülmüş olabilir. Böyle durumlarda unutulan şey deneyimin kendisi değil, deneyimin kimliğidir.

Yoğunluk ile sınır arasındaki gerilim, özdeşleşme bulanıklığının en önemli sonuçlarından biridir. Bir deneyim ne kadar güçlü yaşanırsa yaşansın, eğer kendi başlangıç, bitiş ve aidiyet yapısını koruyamıyorsa hatırlanabilirliği azalabilir. Hafıza yalnızca güçlü izler istemez; aynı zamanda bu izleri birbirinden ayıracak çerçeveler de ister. Çerçeve kaybolduğunda iz yaşamaya devam edebilir, fakat onu belirli bir deneyim kümesi olarak tanımak giderek zorlaşır. Böylece yoğun yaşanmış bir deneyim, paradoksal biçimde, daha az hatırlanabilir hale gelebilir.                                                                                 

6. Unutkanlığın Sınır Çözülmesi Olarak Yorumu

6.1. Unutmanın İçerik Yokluğu Değil Sınır Kimliği Kaybı Olması

Unutkanlık çoğu zaman zihindeki içeriğin silinmesi veya kaybolması olarak düşünülür. Bir olay hatırlanamıyorsa, o olayın bellekte artık bulunmadığı varsayılır. Bir film geri çağrılamıyorsa filmin zihinden tamamen çıktığı düşünülür. Bir döneme ilişkin ayrıntılar hatırlanamıyorsa o dönemin hafızadan silindiği kabul edilir. Belleğe ilişkin yaygın anlayış büyük ölçüde bu modele dayanır. Hatırlanan şey vardır, hatırlanmayan şey ise yoktur. Fakat deneyimlerin sınırlandırılması üzerine kurulan yaklaşım, unutkanlığın her zaman bu kadar basit bir süreç olmayabileceğini gösterir.

Gündelik yaşamda sıkça rastlanan birçok durum, unutmanın bütünüyle içerik kaybı olarak açıklanamayacağını düşündürür. İnsanlar bazen bir filmi unuttuklarını söylerler; fakat filmden kalan duygusal etkileri taşımaya devam ederler. Bir kitabın içeriğini hatırlayamadıklarını ifade ederler; ancak kitapta karşılaşılan fikirler düşünme biçimlerinin parçası haline gelmiştir. Belirli bir dönemi zihinde canlandırmakta zorlanırlar; fakat o dönemin bıraktığı psikolojik izler davranışları etkilemeyi sürdürür. Kaybolduğu düşünülen şey bütünüyle ortadan kalkmamıştır.

Bu tür örnekler unutkanlığın farklı düzeylerini birbirinden ayırmayı gerektirir. İçeriğin varlığı ile içeriğin tanınabilirliği aynı şey değildir. Bir iz zihinde bulunabilir; ancak ait olduğu deneyim kümesine bağlanamayabilir. Belirli bir duygu korunabilir; fakat hangi yaşantıdan kaynaklandığı bilinmeyebilir. Belirli bir düşünce yaşamaya devam edebilir; fakat hangi karşılaşmanın ürünü olduğu hatırlanamayabilir. Böyle durumlarda içerik ortadan kalkmış değildir. Kaybedilen şey, içeriği belirli bir kimlik altında toplayan sınır yapısıdır.

Sınır kimliği kavramı burada merkezi bir önem kazanır. Bir deneyimin belirli bir deneyim kümesine ait olduğunu söyleyebilmek için, o deneyimi diğer deneyimlerden ayıran çerçevenin korunmuş olması gerekir. Bir filmin yalnızca sahnelerden oluşmaması gibi, bir hatıranın da yalnızca görüntülerden oluştuğu söylenemez. Her deneyim aynı zamanda bir aidiyet yapısı taşır. Nerede yaşandığı, ne zaman yaşandığı, hangi başka olaylarla ilişkili olduğu ve hangi deneyim kümesinin parçası olduğu bu yapının parçalarıdır. Sınır kimliği bozulduğunda içerik kendi başına kalır.

Belleğin parçalı doğası da bu noktada daha anlaşılır hale gelir. İnsanlar çoğu zaman geçmişlerini eksiksiz biçimde kaybetmezler. Daha çok, geçmişe ait parçaların birbirleriyle olan ilişkilerini kaybederler. Belirli imgeler korunur, belirli duygular korunur, belirli düşünceler korunur; fakat bunları bir araya getiren çerçeve giderek zayıflar. Sonuçta geçmiş tamamen silinmiş görünmez. Daha çok dağılmış, çözülmüş ve kimliğini kaybetmiş görünür.

Bu yaklaşım unutkanlığın dereceli yapısını da açıklayabilir. Bazı deneyimler neredeyse bütünüyle görünmez hale gelirken bazıları yalnızca kısmen çözülür. Bir insan çocukluğunun belirli bir bölümünü ayrıntılarıyla hatırlayamayabilir; ancak o döneme ait genel atmosferi koruyabilir. Belirli bir ilişkiyi yeniden anlatmakta zorlanabilir; ancak ilişkiden kalan duygusal yönelimler yaşamaya devam edebilir. İçeriğin tamamen yok olmadığı, fakat sınır kimliğinin zayıfladığı durumlar burada açık biçimde görülür.

Unutmanın yalnızca silinme olarak düşünülmesi, belleği fazla mekanik bir sistem haline getirir. Oysa deneyimler çoğu zaman yok olmak yerine dönüşürler. Başka yaşantıların içine karışırlar, yeni bağlamlara yerleşirler ve farklı yapılara eklemlenirler. Belleğin kaybettiği şey bazen deneyimin kendisi değil, deneyimin hangi deneyim olduğuna ilişkin ayrımdır. Unutkanlığın sınır çözülmesi olarak yorumlanması, tam da bu nedenle, içerik ile kimlik arasındaki farkı görünür hale getirir.

6.2. İzin Kalması Fakat Deneyim Kümesinin Dağılması

Deneyimlerin tamamen ortadan kaybolmak yerine dağılması fikri, hafızanın işleyişine ilişkin farklı bir bakış açısı sunar. Geleneksel modelde deneyim ya korunur ya da kaybedilir. Arada kalan durumlar çoğu zaman açıklanması güç anomaliler gibi görünür. İnsan bir şeyi ya hatırlar ya da hatırlamaz. Fakat gerçek yaşantı incelendiğinde bu ikili ayrımın yeterli olmadığı görülür. Pek çok deneyim ne bütünüyle korunur ne de bütünüyle yok olur. Daha çok parçalanır, yayılır ve eski bütünlüğünü kaybeder.

Bir filmin unutulması buna iyi bir örnek oluşturur. İnsan bazen filmi izlediğini bilir, hatta filmin kendisinde güçlü etkiler bıraktığını da kabul eder; fakat filmi yeniden anlatamaz. Olay örgüsü eksiktir, karakterler karışmıştır, sahneler birbirine girmiştir. Buna rağmen filmin yarattığı düşünsel veya duygusal etkiler yaşamaya devam eder. Film kümesi çözülmüştür; ancak filmden kalan izler korunmuştur.

Benzer süreç kişisel yaşantılarda daha belirgin biçimde gözlemlenebilir. İnsan hayatındaki bazı dönemleri ayrıntılarıyla hatırlamaz; fakat o dönemlerin kişilik üzerinde bıraktığı etkiler devam eder. Belirli korkuların, belirli beklentilerin veya belirli düşünme biçimlerinin kökeni unutulabilir. Buna rağmen sonuçlar yaşamayı sürdürür. Geçmiş deneyim kümesi çözülmüş olsa da onun ürettiği izler farklı yapılara dağılmış biçimde varlığını korur.

İz ile deneyim kümesi arasındaki ayrım burada belirginleşir. İz, deneyimin bıraktığı etkidir. Deneyim kümesi ise bu etkileri belirli bir bütünlük altında toplayan sınır yapısıdır. İnsan bazen izleri korur fakat kümeyi kaybeder. Bazen duyguyu korur fakat olayı kaybeder. Bazen düşünceyi korur fakat kaynağı kaybeder. Bu durumlarda unutkanlık içerik eksikliği değil, örgütlenme eksikliği olarak görünür.

Dağılma süreci yalnızca bireysel bellekte değil, kolektif hafızada da gözlenebilir. Toplumlar bazen belirli tarihsel olayları ayrıntılarıyla unuturlar; ancak bu olayların ürettiği refleksleri, korkuları veya sembolleri korurlar. Belirli anlatılar kaybolabilir, fakat onların şekillendirdiği davranış kalıpları yaşamaya devam edebilir. Tarihsel deneyim kümesi çözülürken etkiler farklı biçimlerde varlığını sürdürebilir. Bu paralellik, bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasındaki yapısal benzerliğin bir başka göstergesidir.

Dağılmış deneyimler çoğu zaman çağrışımlar yoluyla yeniden görünür hale gelirler. Bir koku, bir müzik, bir fotoğraf veya bir mekân, uzun süredir görünmeyen izleri yeniden harekete geçirebilir. Fakat geri dönen şey her zaman bütün deneyim kümesi değildir. Çoğu zaman yalnızca parçalar geri gelir. İnsan belirli bir duyguyu yeniden hisseder; fakat bunun nedenini açıklayamaz. Belirli bir atmosfer ortaya çıkar; fakat onu hangi yaşantıya bağlayacağını bilemez. Bu durum, izlerin korunmuş olduğunu fakat onları bir araya getiren sınır yapısının zayıfladığını gösterir.

Deneyim kümesinin dağılması, unutkanlığın en yaygın biçimlerinden biri olabilir. İnsan belleği çoğu zaman boşluklarla değil, çözülmelerle çalışır. Geçmiş bütünüyle kaybolmaz; daha çok kendi sınırlarını kaybeder. Ayrı bir deneyim kümesi olarak görünürlüğünü yitiren yaşantılar, bilinç akışının daha geniş alanlarına yayılırlar. Böylece deneyim yaşamaya devam eder; ancak artık kolayca tanınabilen, adlandırılabilen ve geri çağrılabilen bir bütün olarak değil, dağılmış etkiler ağı olarak varlığını sürdürür.                                                                                                                                                         

6.3. Öznenin İç Akışına Karışan Deneyimin Geri Çağrılamaması

Deneyim kümesinin dağılması ile özdeşleşme bulanıklığı birlikte düşünüldüğünde, unutkanlığın belirli biçimlerinin neden ortaya çıktığı daha açık hale gelir. Bir deneyimin geri çağrılamaması her zaman o deneyimin iz bırakmadığı anlamına gelmez. Çoğu durumda yaşantı, öznenin iç dünyasında yaşamaya devam eder; fakat artık belirli bir nesne olarak değil, daha geniş bir bilinç akışının parçası olarak var olur. Ayrıştırılabilirliğini kaybeden deneyim, etkisini korusa bile bağımsız bir deneyim kümesi olarak görünürlüğünü yitirir.

İnsan zihni karşılaştığı her şeyi dışarıda duran nesneler olarak muhafaza etmez. Bazı deneyimler belirli ölçüde dışsal kalır; bazıları ise öznenin düşünce yapısına, duygusal örgütlenmesine ve çağrışım ağlarına karışır. Özellikle yoğun özdeşleşmenin yaşandığı durumlarda deneyim ile özne arasındaki sınır giderek incelir. Bir film yalnızca izlenmiş bir eser olmaktan çıkar ve kişinin dünyayı algılama biçiminin parçası haline gelir. Bir kitap yalnızca okunmuş bir metin olmaktan çıkar ve düşünsel çerçevenin içine yerleşir. Bir ilişki yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak kalmaz; sonraki ilişkilerin kurulma biçimine katılır.

Karışma süreci ilerledikçe deneyimin ayrı bir nesne olarak korunması zorlaşır. İnsan kendi kişiliğinin bir parçası haline gelmiş unsurları dışarıdan bakıyormuş gibi değerlendiremez. Belirli bir düşüncenin ne zaman edinildiğini, belirli bir duygusal refleksin hangi yaşantıdan kaynaklandığını veya belirli bir bakış açısının hangi karşılaşmanın ürünü olduğunu belirlemek giderek güçleşir. Deneyim yaşamaya devam eder; ancak artık “karşılaşılan bir şey” olarak değil, “olunan şeylerden biri” olarak var olur.

Bu durum özellikle düşünsel gelişim süreçlerinde açık biçimde gözlemlenebilir. İnsan yıllar boyunca yüzlerce kitap okuyabilir, sayısız konuşma dinleyebilir ve farklı düşünce sistemleriyle temas kurabilir. Zaman geçtikçe hangi fikrin hangi kaynaktan geldiğini belirlemek zorlaşır. Buna rağmen fikirler kaybolmaz. Tam tersine, kişinin düşünce sisteminin içine yerleşirler. Kaynak görünmezleşirken etki korunur. Bir zamanlar dışarıdan alınmış olan düşünce, artık öznenin kendi düşüncesi gibi işlemeye başlar.

Duygusal deneyimler de benzer bir mantıkla hareket eder. Bazı yaşantılar belirli olaylar olarak hatırlanırken, bazıları genel kişilik yapısına karışır. Çocuklukta yaşanan belirli olaylar unutulabilir; ancak bu olayların şekillendirdiği güven duygusu, korku biçimleri veya ilişki kurma alışkanlıkları yaşamaya devam edebilir. İnsan sonuçları taşır fakat sonuçların hangi deneyimlerden kaynaklandığını açıklayamaz. Geçmiş kaybolmamıştır; yalnızca kendi sınırlarını kaybetmiştir.

Geri çağırma sürecinin neden bazen başarısız olduğu da burada açıklık kazanır. Bellek belirli bir deneyim kümesini geri çağırabilmek için onu diğer deneyimlerden ayırabilmelidir. Ayrım kaybolduğunda geri çağırma da zorlaşır. İnsan belirli bir etkiyi hisseder; fakat bu etkinin hangi yaşantıya ait olduğunu bulamaz. Belirli bir düşünceyi kullanır; fakat onu nereden öğrendiğini hatırlayamaz. Belirli bir duygusal tonu tanır; fakat hangi döneme ait olduğunu çıkaramaz. Sorun çoğu zaman içerik eksikliği değil, sınır eksikliğidir.

Öznenin iç akışına karışan deneyimler bu nedenle paradoksal bir konuma sahiptir. Bunlar en etkili deneyimler arasında yer alabilirler; fakat aynı zamanda en zor hatırlanan deneyimler de olabilirler. Çünkü etkileri arttıkça dışsallıkları azalır. Dışsallıkları azaldıkça sınırları görünmezleşir. Sınırları görünmezleştikçe de bağımsız deneyim kümeleri olarak geri çağrılmaları zorlaşır. Yoğun etki ile yüksek hatırlanabilirlik arasındaki varsayılan ilişki burada tersine dönebilir.

Unutkanlığın bazı biçimlerini açıklarken deneyimin öznenin iç akışına karışması fikri önemli bir avantaj sağlar. Bellek yalnızca kaybeden bir sistem olarak değil, dönüştüren bir sistem olarak görülmeye başlanır. Yaşantılar silinmek yerine öznenin yapısına dağılabilirler. Böyle durumlarda hatırlanamayan şey deneyimin varlığı değil, deneyimin sınırlandırılmış kimliğidir. İnsan geçmişini taşımaya devam eder; fakat onu her zaman ayrı bir nesne olarak geri çağıramaz.

7. Sınırlandırma Belleği Teorisi

7.1. Kayıt, Sınırlandırma ve Geri Çağırma Düzeyleri

Deneyimin ontolojik sürekliliği, tarihsel bilincin sınır üretimi, kolektif hafızanın başlangıç ve bitiş eşiklerine dayanması, özdeşleşme bulanıklığı ve unutkanlığın sınır çözülmesi olarak yorumlanması bir araya getirildiğinde, belleğin yapısına ilişkin daha genel bir model kurulabilir. Belleği yalnızca kayıt ve geri çağırma süreçleri üzerinden açıklayan geleneksel yaklaşımlar, deneyimin nasıl ayrıştırıldığı sorusunu çoğu zaman ikincil bir mesele olarak ele alırlar. Oysa şimdiye kadar ortaya konulan çerçeve, ayrıştırma faaliyetinin merkezi bir önem taşıdığını göstermektedir.

Belleğin ilk düzeyi kayıt düzeyidir. Deneyim herhangi bir biçimde zihinsel iz bırakır. İnsan bir görüntü görür, bir ses duyar, bir olay yaşar, bir metin okur veya bir duygusal karşılaşma yaşar. Bu karşılaşmaların zihinde belirli izler üretmesi gerekir. Kayıt gerçekleşmeden hafızadan söz etmek mümkün değildir. Deneyim hiçbir iz bırakmamışsa, daha sonra hatırlanabilecek bir malzeme de bulunmaz. Bu nedenle kayıt, hafızanın en temel koşuludur.

Yaygın modeller çoğu zaman kayıt ile geri çağırma arasındaki ilişkiye odaklanır. Deneyim kaydedilir ve daha sonra yeniden çağrılır. Başarılı hatırlama ile başarısız hatırlama arasındaki fark da çoğunlukla bu iki süreç üzerinden açıklanır. Fakat birçok deneyim ne tamamen kaybolmakta ne de tam anlamıyla geri çağrılabilmektedir. Daha önce ele alınan örneklerde görüldüğü gibi, insanlar belirli izleri korurken bunları belirli deneyim kümeleri altında toplayamayabilmektedir. Bu durum iki aşamalı modelin yetersiz kaldığını düşündürür.

Kayıt ile geri çağırma arasına üçüncü bir düzey yerleştirmek gerekir: sınırlandırma. Deneyimin yalnızca iz bırakması yetmez; aynı zamanda belirli bir deneyim kümesi olarak örgütlenmesi gerekir. Başlangıcı, bitişi, bağlamı, aidiyet ilişkileri ve diğer deneyimlerden farkı belirli ölçüde kurulmadıkça deneyim geri çağrılabilir bir nesneye dönüşemez. Belleğin sakladığı şey yalnızca içerik değil, aynı zamanda içeriklerin sınırlandırılmış düzenidir.

Bir film izlemek kayıt üretir. Filmin belirli sahneleri, duygusal etkileri ve düşünsel çağrışımları zihne yerleşir. Fakat filmin daha sonra hatırlanabilmesi için yalnızca bu izlerin korunması yeterli değildir. Aynı zamanda bu izlerin “aynı deneyim kümesine ait” olarak örgütlenmiş olması gerekir. Film belirli bir başlangıç, belirli bir bağlam ve belirli bir kimlik altında korunuyorsa geri çağırma daha kolay gerçekleşir. Kimlik çözülmeye başladığında ise içerik parçaları korunabilir fakat bütünlük kaybolabilir.

Sınırlandırma düzeyi, belleğin görünmez örgütlenme mekanizması olarak düşünülebilir. İnsanlar çoğu zaman yalnızca hatırladıkları veya hatırlayamadıkları şeylerin farkındadırlar. Hatırlamayı mümkün kılan sınır yapıları ise genellikle görünmez kalır. Oysa deneyimlerin birbirine karışmamasını sağlayan, belirli olayları belirli dönemlere bağlayan ve belirli içerikleri belirli kaynaklarla ilişkilendiren şey tam olarak bu düzeydir.

Belleğin üçlü yapısı bu şekilde düşünüldüğünde, unutkanlık da daha farklı bir biçimde yorumlanabilir hale gelir. Sorun her zaman kayıt eksikliği olmayabilir. Sorun her zaman geri çağırma başarısızlığı da olmayabilir. Bazı durumlarda asıl problem sınırlandırma düzeyinde ortaya çıkar. Deneyim kaydedilmiş, etkisini korumuş ve iz bırakmış olabilir; ancak onu belirli bir deneyim kümesi olarak bir arada tutan yapı çözülmüş olabilir. Sınırlandırma belleği teorisinin temel iddiası da burada ortaya çıkar: Bellek yalnızca içerikleri saklayan bir sistem değil, içeriklere kimlik kazandıran sınırlar üreten bir sistemdir.       

7.2. Sınırlandırmanın Kayıt ile Geri Çağırma Arasındaki Ara Mekanizma Olması

Belleğin üçlü yapısı kabul edildiğinde, sınırlandırma düzeyinin neden ayrı bir kategori olarak ele alınması gerektiği daha açık hale gelir. Kayıt ve geri çağırma süreçleri uzun süredir hafıza teorilerinin merkezinde yer almaktadır. Bir deneyim kaydedilir, daha sonra uygun koşullar altında yeniden bilince getirilir. İlk bakışta oldukça yeterli görünen bu model, deneyimlerin neden bazen parçalı biçimde hatırlandığını, neden bazı etkilerin kaynaklarından koptuğunu ve neden bazı yaşantıların güçlü izler bırakmalarına rağmen belirli kimlikler altında geri çağrılamadığını açıklamakta zorlanır. Aradaki eksik halka, deneyimin nasıl örgütlendiği sorusudur.

Deneyimin zihinde iz bırakması ile belirli bir deneyim kümesi haline gelmesi aynı süreç değildir. İnsan gün içinde sayısız uyaranla karşılaşır. Sesler duyar, yüzler görür, konuşmalara katılır, düşünceler üretir ve duygusal tepkiler yaşar. Bunların önemli bir bölümü belirli ölçülerde iz bırakır. Fakat yalnızca küçük bir kısmı daha sonra belirli bir olay, belirli bir dönem veya belirli bir yaşantı olarak geri çağrılabilir hale gelir. Aradaki fark, deneyimlerin ne ölçüde sınırlandırıldığıyla ilişkilidir.

Sınırlandırma, deneyimin zihinsel yaşam içinde belirli bir bütünlük kazanma sürecidir. Yaşanan şeyin diğer yaşantılardan ayrılması, belirli bir bağlam altında toplanması ve kendisine ait bir kimlik edinmesi bu süreç içinde gerçekleşir. İnsan bir deneyimi yalnızca yaşanmış bir içerik olarak değil, aynı zamanda “şu olay”, “şu dönem”, “şu ilişki”, “şu kitap” veya “şu film” olarak saklar. Kimlik kazanmayan deneyimler ise daha geniş bilinç akışına dağılmaya eğilimlidir.

Bu durum bireysel yaşamda sürekli olarak gözlemlenebilir. İnsan bazı günleri ayrıntılarıyla hatırlarken, bazı haftaları neredeyse tek bir bütün halinde algılar. Bazı konuşmalar hafızada bağımsız olaylar olarak yer edinirken, bazıları başka yaşantıların içine karışır. Belirli bir seyahat güçlü sınırlarla korunurken, uzun bir zaman dilimi tek bir atmosfer olarak hatırlanabilir. Deneyimlerin içerik bakımından zenginliği her zaman belirleyici değildir. Belirleyici olan şey çoğu zaman deneyimin hangi ölçüde sınırlandırılmış olduğudur.

Sınırlandırma düzeyi aynı zamanda deneyimler arasındaki ilişkileri de düzenler. Bir olayın hangi döneme ait olduğu, belirli bir düşüncenin hangi kaynakla ilişkili olduğu veya belirli bir duygunun hangi yaşantı kümesine bağlandığı bu mekanizma aracılığıyla korunur. Böylece deneyim yalnızca kendi içinde değil, diğer deneyimlerle ilişkisi içinde de tanımlanabilir hale gelir. Belleğin örgütlü yapısı büyük ölçüde bu ilişkisel sınır ağlarına dayanır.

Geri çağırma eylemi de çoğu zaman sınırlandırma düzeyine bağımlıdır. İnsan geçmişi geri çağırırken doğrudan içeriklere ulaşmaz. Çoğu zaman önce belirli bir deneyim kümesine ulaşır, ardından o kümenin parçaları görünür hale gelir. Bir dönemi hatırlamak, o döneme ait çok sayıda olayın yeniden ortaya çıkmasını sağlayabilir. Bir kitabı hatırlamak, kitaba ait fikirlerin geri dönmesini kolaylaştırabilir. Bir ilişkiyi hatırlamak, o ilişkiye bağlı duyguların yeniden görünür hale gelmesine yol açabilir. Geri çağırma çoğu zaman sınırlandırılmış bütünlerden hareket eder.

Bu nedenle sınırlandırma, kayıt ile geri çağırma arasında duran pasif bir ara aşama değildir. Belleğin örgütleyici çekirdeği olarak düşünülebilir. Deneyimlerin yalnızca korunmasını değil, tanınabilir biçimde korunmasını sağlar. İçeriğe kimlik kazandırır, bağlam kazandırır ve süreklilik içindeki yerini belirler. Böylece hatırlama, rastgele parçaların yeniden ortaya çıkmasından çok, belirli sınırlar altında örgütlenmiş deneyim kümelerinin yeniden etkinleşmesi haline gelir.

7.3. Unutkanlığın Sınırlandırma Kusuru Üzerinden Yeniden Okunması

Sınırlandırmanın belleğin kurucu mekanizmalarından biri olarak düşünülmesi, unutkanlık kavramının da yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Geleneksel yorumlarda unutkanlık çoğu zaman iki temel nedenle açıklanır: ya deneyim yeterince kaydedilmemiştir ya da kayıtlı içerik geri çağrılamamaktadır. Bu açıklamalar belirli durumları başarılı biçimde açıklasa da, daha önce incelenen birçok örneği kapsamakta yetersiz kalır. Özellikle etkisini sürdüren fakat kimliğini kaybeden deneyimler söz konusu olduğunda farklı bir yaklaşım gerekir.

Sınırlandırma kusuru kavramı tam bu noktada ortaya çıkar. Bir deneyim kaydedilmiş olabilir. Hatta son derece güçlü etkiler bırakmış da olabilir. Buna rağmen deneyim yeterli sınır bütünlüğü kazanamamışsa veya sonradan bu bütünlüğü koruyamamışsa, geri çağrılabilir bir nesne olarak varlığını sürdüremeyebilir. İçerik ile kimlik arasındaki bağın zayıflaması, unutkanlığın önemli kaynaklarından biri haline gelir.

Film örneği bu durumu açıklamak için oldukça elverişlidir. İnsan bir filmi izler, etkilenir, belirli sahneleri içselleştirir ve filmden kaynaklanan düşünsel veya duygusal etkileri uzun süre taşır. Aradan yıllar geçtiğinde ise filmin adını hatırlayamaz, olay örgüsünü karıştırır veya filmi başka eserlerle birleştirir. Eğer unutkanlık yalnızca içerik kaybı olarak yorumlanırsa bu durum çelişkili görünür. Oysa sınırlandırma kusuru perspektifinden bakıldığında sorun daha anlaşılır hale gelir. Filmden kalan izler korunmuştur; zayıflayan şey bu izleri aynı deneyim kümesi altında toplayan yapıdır.

Benzer süreç düşünsel yaşamda da gözlemlenebilir. İnsan yıllar boyunca çok sayıda fikirle karşılaşır. Bazıları kişiliğin ve düşünce sisteminin parçası haline gelir. Daha sonra bu fikirlerin hangi metinlerden veya hangi kişilerden öğrenildiği unutulabilir. Fikir yaşamaya devam eder; fakat onu belirli bir kaynakla ilişkilendiren sınır çözülür. Böyle durumlarda unutulan şey düşüncenin içeriği değil, düşüncenin kimliğidir.

Duygusal yaşantılar açısından da aynı mantık geçerlidir. Belirli bir korkunun, belirli bir özlemin veya belirli bir davranış kalıbının hangi yaşantılardan kaynaklandığı unutulabilir. Sonuçlar korunur, fakat sonuçların ait olduğu deneyim kümesi görünmezleşir. İnsan etkileri taşır ancak etkilerin sınırlarını kaybetmiştir. Bellek burada boşalmamış; yalnızca deneyimleri örgütleyen yapılar zayıflamıştır.

Bu yaklaşım unutkanlığı daha dereceli bir olgu olarak düşünmeye imkân verir. Deneyimler yalnızca hatırlananlar ve unutulanlar olarak ikiye ayrılmaz. Bazıları hem korunur hem kaybedilir. İçerikleri yaşar, kimlikleri çözülür. Etkileri sürer, sınırları silinir. Belleğin çalışma biçimi çoğu zaman bu ara durumlarla doludur. Sınırlandırma kusuru kavramı, tam da bu gri alanları açıklayabilmek için gereklidir.

Unutkanlığın sınırlandırma üzerinden okunması, hafızayı yalnızca depolama sistemi olarak gören anlayıştan önemli ölçüde ayrılır. Bellek artık yalnızca veri koruyan bir alan değildir. Aynı zamanda deneyimleri birbirinden ayıran, onlara kimlik kazandıran ve onları belirli bütünlükler altında örgütleyen bir yapıdır. Sorun bazen içeriğin eksikliği değil, içeriğin ait olduğu bütünlüğün dağılmasıdır. Bu bakış açısı, unutkanlığın birçok biçimini daha tutarlı ve daha kapsamlı biçimde yorumlayabilmeyi mümkün kılar.

8. Sınır Amnezisi

8.1. Amnezinin Yalnızca İçerik Kaybı Olarak Değil Sınır Boşluğu Olarak Düşünülmesi

Belleğin kayıt, sınırlandırma ve geri çağırma düzeylerinden oluştuğu kabul edildiğinde, amnezi kavramı da farklı bir açıdan ele alınabilir. Elbette amneziye ilişkin nörolojik ve biyolojik açıklamalar kendi alanlarında vazgeçilmezdir. Beyin hasarları, travmatik yaralanmalar, nörodejeneratif süreçler veya çeşitli bilişsel bozukluklar hafıza üzerinde doğrudan etkiler yaratabilir. Sınırlandırma belleği teorisinin amacı bu açıklamaları reddetmek değildir. Amaç, amnezi olgusunun yalnızca içerik kaybı üzerinden düşünülmesinin yeterli olup olmadığını sorgulamaktır.

Klasik yaklaşımda amnezi çoğu zaman belirli bilgilerin veya yaşantıların erişilemez hale gelmesi olarak tanımlanır. Kişi belirli olayları hatırlayamaz, belirli dönemleri geri çağıramaz veya belirli bilgileri kullanamaz hale gelir. Fakat bazı vakalarda durum daha karmaşık görünür. İnsan belirli duygusal tepkileri koruyabilir, belirli alışkanlıkları sürdürebilir veya belirli etkileri taşımaya devam edebilir; buna rağmen bu etkilerin hangi yaşantılardan kaynaklandığını bilemeyebilir. İçeriğin bazı katmanları yaşamaya devam ederken, onları belirli deneyim kümelerine bağlayan yapı görünmezleşmiş olabilir.

Bu noktada amnezinin yalnızca içerik boşluğu olarak değil, sınır boşluğu olarak da düşünülmesi mümkün hale gelir. Bir deneyim tamamen ortadan kalkmamış olabilir; ancak o deneyimi diğer deneyimlerden ayıran kimlik yapısı çökmüş olabilir. Başlangıç, bitiş, bağlam ve aidiyet ilişkileri kaybolduğunda deneyim belirli bir yaşantı kümesi olarak tanınamaz hale gelir. Kişi izleri taşır, fakat izlerin hangi deneyime ait olduğunu belirleyemez.

Sınır boşluğu kavramı özellikle kısmi hatırlama durumlarını anlamada yararlı olabilir. İnsan belirli bir dönemin parçalarını hatırlar fakat dönemin bütününü kuramaz. Belirli olayları tanır fakat onları doğru bağlama yerleştiremez. Belirli duygusal etkileri hisseder fakat bu etkilerin kökenini açıklayamaz. Böyle durumlarda tamamen boş bir bellekten değil, sınırları zayıflamış bir bellekten söz etmek daha uygun olabilir.

Deneyimlerin ontolojik olarak süreklilik taşıdığı hatırlanırsa, amneziye ilişkin bu yorum daha anlamlı hale gelir. Belleğin görevi yalnızca izleri korumak değil, bu süreklilik içinde belirli deneyim kümeleri üretmektir. Eğer bu kümeler çökerse, deneyim tamamen kaybolmasa bile geri çağrılabilir bir nesne olmaktan çıkabilir. İnsan geçmişini taşımaya devam eder; fakat geçmiş artık ayrıştırılabilir bir yapı halinde görünmez.

Amneziyi sınır boşluğu olarak düşünmek, unutkanlık ile amnezi arasında daha ince ayrımlar kurulmasına da imkân verir. Sorun yalnızca “neyin kaybolduğu” değil, aynı zamanda “neyin birbirinden ayrılamadığı” sorusuna dönüşür. Belleğin bazı problemleri içerik eksikliğinden kaynaklanabilir; bazıları ise içeriklerin aitlik yapılarının çözülmesinden kaynaklanabilir. Böylece amnezi, yalnızca kayıp üzerinden değil, sınırların örgütlenmesi üzerinden de yeniden yorumlanabilir hale gelir.                            

8.2. Deneyimin İz Bırakıp Sınır Kimliğini Kaybetmesi

Sınır amnezisi kavramının merkezinde bulunan temel iddia, bir deneyimin tamamen kaybolmadan da hatırlanamaz hale gelebileceğidir. Geleneksel hafıza anlayışı çoğu zaman deneyimin ya korunduğunu ya da silindiğini varsayar. Oysa deneyimin etkileri, çağrışımları, duygusal tortuları ve düşünsel sonuçları yaşamaya devam ettiği halde, deneyimin kendisi bağımsız bir hafıza nesnesi olarak görünmez hale gelebilir. Böyle durumlarda kaybolan şey içerik değil, içeriğin kendisini belirli bir deneyim kümesi olarak tanımlamasını sağlayan sınır kimliğidir.

Bir deneyimin sınır kimliği, onun yalnızca ne olduğuyla değil, hangi deneyim olduğuyla ilgilidir. İnsan bir anıyı hatırladığında yalnızca görüntüleri veya duyguları geri çağırmaz; aynı zamanda onların belirli bir olayın parçası olduğunu da bilir. Hatırlanan şey yalnızca içerik değil, içerik ile aidiyet arasındaki ilişkidir. Sınır kimliği tam olarak bu ilişkinin kendisini ifade eder. Deneyim başka deneyimlerden ayrılabildiği, belirli bir başlangıca ve belirli bir bağlama yerleştirilebildiği ölçüde kimlik kazanır.

Bu nedenle sınır amnezisinin temel problemi deneyimin yokluğu değildir. Sorun, deneyimin kendi kimliğini taşıyan çerçevenin çözülmesidir. Bir filmin bıraktığı duygusal atmosfer yıllarca korunabilir. Filmden öğrenilen bir fikir kişinin düşünce sistemine yerleşebilir. Belirli sahneler zihinde yaşamaya devam edebilir. Buna rağmen kişi filmin adını, olay örgüsünü veya onu diğer filmlerden ayıran yapıyı hatırlayamayabilir. Film deneyimi bütünüyle yok olmamıştır. Fakat film olarak varlığını sürdüren sınır yapısı zayıflamıştır.

Benzer bir süreç kişisel yaşantılarda daha da belirgin biçimde görülür. İnsan hayatındaki bazı dönemler davranışlarını, duygularını ve düşüncelerini derinden etkiler. Aradan uzun zaman geçtiğinde ise bu etkilerin hangi yaşantılardan kaynaklandığı belirsizleşebilir. Belirli korkuların kökeni unutulur, belirli beklentilerin nasıl oluştuğu hatırlanmaz veya belirli ilişki biçimlerinin hangi deneyimlerden doğduğu çıkarılamaz. Etki korunmuştur; fakat etkiyi belirli bir deneyim kümesine bağlayan sınır görünmez hale gelmiştir.

Sınır kimliğinin çözülmesiyle birlikte deneyim parçaları daha geniş bilinç alanlarına yayılmaya başlar. Daha önce belirli bir olayın parçası olan duygular, başka yaşantılarla birleşir. Belirli bir döneme ait düşünceler farklı bağlamlarda yeniden üretilir. Belirli bir ilişkinin etkileri sonraki ilişkilerin içine taşınır. Böylece deneyim kendi bütünlüğünü kaybederken etkilerini farklı yapılara dağıtır. Hafıza burada silen değil, dönüştüren bir mekanizma gibi davranır.

Bu dönüşümün önemli sonuçlarından biri, geçmişin görünmezleşmesine rağmen yaşamayı sürdürmesidir. İnsan bazen geçmişte yaşadığı bir şeyi hatırladığını sanmaz; fakat o şey davranışlarında, kararlarında ve algı biçimlerinde yaşamaya devam eder. Deneyim görünür hafızadan çekilmiş olabilir. Buna rağmen kişiliğin yapısına dağılmış halde varlığını koruyabilir. Sınır amnezisinin paradoksu da burada ortaya çıkar: Hatırlanamayan şey etkisini sürdürebilir.

Deneyimin iz bırakıp sınır kimliğini kaybetmesi, unutkanlığın yalnızca eksiklik olarak düşünülmesini de zorlaştırır. Çünkü burada kaybedilen şey deneyimin maddesi değil, deneyimin örgütlenme biçimidir. Hafıza boşalmamıştır. Daha çok çözülmüştür. İçerikler yaşamaya devam ederken onları bir arada tutan çerçeve zayıflamıştır. Böylece deneyim korunmuş ve kaybolmuş olma durumlarını aynı anda taşımaya başlar.

8.3. Çözülmüş Çerçevenin Hatırlanamayan İçerikten Daha Belirleyici Olması

Sınır amnezisinin teorik ağırlığı, unutkanlığı açıklarken dikkati içerikten çerçeveye kaydırmasında yatar. Günlük düşüncede insanlar çoğu zaman neyi hatırlamadıklarına odaklanırlar. Hangi olayın unutulduğu, hangi bilginin kaybedildiği veya hangi anının geri çağrılamadığı temel problem olarak görülür. Oysa birçok durumda asıl mesele hatırlanamayan içeriğin kendisi değildir. İçeriği belirli bir kimlik altında tutan çerçevenin çözülmesidir.

Bir deneyim kümesinin varlığını sürdürebilmesi için yalnızca bileşenlerine sahip olması yetmez. Bu bileşenlerin aynı yapıya ait olduğunun da korunması gerekir. Bir film yalnızca sahnelerin toplamı değildir. Bir ilişki yalnızca yaşanmış olayların toplamı değildir. Bir dönem yalnızca birbirini takip eden günlerden oluşmaz. Deneyim kümesi, bütün bu parçaları bir arada tutan sınır ilişkileri sayesinde var olur. Çerçeve çözüldüğünde parçalar korunabilir; fakat bütünlük kaybolur.

Bu nedenle bazı unutkanlık biçimlerinde kaybolan içerikten çok çerçevenin kaybı belirleyicidir. İnsan belirli sahneleri hatırlayabilir fakat onların hangi filme ait olduğunu bilemez. Belirli duyguları hissedebilir fakat bunların hangi yaşantıyla ilişkili olduğunu çıkaramaz. Belirli düşünceleri kullanabilir fakat onları hangi kaynaktan öğrendiğini hatırlayamaz. İçerik burada ikincil problem haline gelir. Asıl problem, içeriğin ait olduğu yapının çözülmesidir.

Çerçevenin belirleyici rolü, hatırlama sürecinin işleyişinde de görülür. İnsan geçmişi geri çağırırken çoğu zaman tek tek içeriklerden hareket etmez. Önce belirli bir deneyim alanına ulaşır. Daha sonra o alanın içindeki parçalar görünür hale gelir. Bir okul dönemi hatırlandığında öğretmenler, arkadaşlar ve olaylar peş peşe ortaya çıkabilir. Bir şehir hatırlandığında o şehirle ilişkili çok sayıda yaşantı yeniden canlanabilir. Çerçeve burada içeriklerin örgütleyici zemini olarak çalışır.

Çerçeve çözüldüğünde ise aynı süreç tersine döner. İçerikler birbirlerinden kopmaya başlar. Aynı deneyim kümesine ait parçalar artık ortak bir merkez altında birleşemez. Sonuçta kişi bazı şeyleri hatırlıyor gibi hisseder fakat neyi hatırladığını tam olarak belirleyemez. Hafızada belirsiz bir yakınlık duygusu oluşur. Tanıdıklık hissi vardır, fakat tanıma gerçekleşmez. Çünkü içerik ile kimlik arasındaki bağ zayıflamıştır.

Bu durum özellikle özdeşleşme bulanıklığıyla birleştiğinde daha görünür hale gelir. Deneyim öznenin içine yayıldıkça sınırları gevşer. Sınırlar gevşedikçe çerçeve çözülür. Çerçeve çözüldükçe içerikler kendi başlarına kalır. Sonuçta insan deneyimin etkilerini taşıdığı halde deneyimin kendisini tanıyamaz hale gelir. Hatırlanamayan şey artık içerik değil, içeriğin örgütlenme biçimidir.

Çözülmüş çerçeve kavramı bu nedenle sınırlandırma belleği teorisinin merkezinde yer alır. Çünkü unutkanlığı yalnızca neyin kaybolduğu sorusuyla değil, neyin dağılmış olduğu sorusuyla ilişkilendirir. Deneyim her zaman yok olmaz. Bazen yalnızca kendi bütünlüğünü kaybeder. İçerikler yaşamaya devam eder; fakat onları bir deneyim yapan sınırlar çözülür. Belleğin görünmez mimarisi tam da bu sınır ilişkilerinden oluşur. Çerçeve korunduğunda deneyim tanınabilir kalır; çerçeve çözüldüğünde ise deneyim etkisini sürdürse bile kendi kimliğini kaybetmeye başlar.                                                               

9. Kolektif Tarih ile Bireysel Hafıza Arasındaki Paralellik

9.1. Toplumsal Deneyimin Tarihsel Sınırlarla Sabitlenmesi

Sınırlandırma belleği teorisinin ulaştığı sonuçlar yalnızca bireysel hafıza alanıyla sınırlı değildir. Çalışmanın başlangıcında tarihsel bilinç üzerine yapılan analizler ile bireysel bellek üzerine yapılan analizler yan yana getirildiğinde, her iki alanın da aynı yapısal mantık tarafından düzenlendiği görülür. Ölçekler farklıdır, aktörler farklıdır ve kullanılan araçlar farklıdır; fakat deneyimin nasıl hatırlanabilir hale getirildiğine ilişkin temel mekanizma büyük ölçüde ortaktır.

Toplumlar geçmişlerini doğrudan yaşanmış olayların toplamı olarak saklamazlar. Tarihsel deneyim, yaşandığı haliyle sonsuz sayıda olay, ilişki, dönüşüm ve süreklilik içerir. Eğer tarih yalnızca bu sürekliliğin pasif kaydı olsaydı, kolektif bilinç için kavranabilir olmaktan çıkardı. İnsan toplulukları geçmişlerini anlamlandırabilmek için onu belirli sınırlar altında örgütlemek zorundadır. Tarihsel dönemler, çağlar, kuruluşlar, çöküşler, devrimler, savaşlar ve krizler bu örgütleme faaliyetinin ürünleridir.

Bir ulusun tarihine bakıldığında bu mekanizma açık biçimde görülebilir. Hiçbir toplum kendi geçmişini kesintisiz bir akış olarak anlatmaz. Geçmiş belirli başlangıç noktaları etrafında düzenlenir. Kurucu savaşlar, bağımsızlık mücadeleleri, anayasal dönüşümler veya sembolik eşikler tarihsel deneyimin başlangıç sınırlarını oluşturur. Bu sınırlar yalnızca kronolojik işaretler değildir. Aynı zamanda kolektif hafızanın örgütleyici düğüm noktalarıdır.

Aynı mantık bitiş sınırlarında da görülür. İmparatorlukların çöküşleri, rejim değişimleri, büyük yenilgiler veya toplumsal kırılmalar tarihsel deneyimin kapanış noktaları haline gelir. Gerçeklik düzeyinde süreçler çoğu zaman yavaş ve kademeli biçimde ilerlese de, kolektif hafıza bunları belirli eşikler altında yoğunlaştırır. Çünkü hatırlanabilir olmak için deneyimin belirli sınırlar kazanması gerekir. Kapanışlar olmadan tarihsel kümeler oluşamaz.

Mitolojik anlatılar, anma günleri ve ulusal ritüeller de aynı işlevi sürdürür. Bir kuruluş günü kutlaması, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayı tekrar etmek değildir. Toplumun başlangıç sınırını yeniden görünür hale getirmektir. Bir anma töreni yalnızca geçmişteki kayıpları hatırlatmaz. Aynı zamanda belirli bir tarihsel deneyim kümesinin bitiş sınırlarını korur. Ritüeller burada duygusal veya kültürel etkinliklerden çok daha fazlasıdır; kolektif hafızanın sınır koruma mekanizmalarıdır.

Tarihsel bilinç açısından bakıldığında, mitolojilerin neden kalıcı olduğu da daha anlaşılır hale gelir. Kurucu figürler, kutsal anlatılar ve destansı olaylar yalnızca anlam üretmezler. Aynı zamanda sınır üretirler. Başlangıçları daha görünür, bitişleri daha belirgin ve tarihsel kümeleri daha ayrıştırılabilir hale getirirler. Mitoloji bu anlamda tarihsel deneyimin hafızada sabitlenmesini sağlayan bir yoğunlaştırma tekniği olarak işlev görür.

Toplumsal deneyimin tarihsel sınırlarla sabitlenmesi, kolektif hafızanın depolayıcı değil örgütleyici karakterini ortaya koyar. Toplumlar geçmişlerini olduğu gibi korumazlar. Onu belirli çerçeveler altında yeniden kurarlar. Kurulan şey yalnızca tarih anlatısı değil, aynı zamanda hatırlanabilirlik yapısıdır. Tarihsel deneyim ancak belirli sınırlar altında örgütlendiğinde kolektif bilinç tarafından taşınabilir hale gelir.

Bu nedenle tarihsel bilinç ile hafıza arasındaki ilişki, çoğu zaman düşünüldüğünden daha derindir. Tarih yalnızca geçmiş hakkında bilgi üretmez. Aynı zamanda geçmişi belirli deneyim kümelerine dönüştürür. Böylece toplumların geçmişi, ontolojik süreklilik içindeki sınırsız olaylar toplamı olmaktan çıkar ve belirli sınırlarla çevrilmiş tarihsel nesnelere dönüşür.

9.2. Kişisel Deneyimin Belleksel Sınırlarla Sabitlenmesi

Toplumsal düzeyde işleyen sınırlandırma mekanizmasının bireysel düzeydeki karşılığı, kişisel belleğin deneyimleri belirli yaşam kümeleri altında örgütlemesidir. İnsan hayatı yaşanırken kesintisiz biçimde akar. Günler birbirini takip eder, ilişkiler dönüşür, düşünceler değişir ve yaşantılar birbirlerinin içine geçer. Ontolojik düzeyde bakıldığında hayatın belirli bölümlerini kesin çizgilerle birbirinden ayırmak çoğu zaman mümkün değildir. Buna rağmen bireysel hafıza geçmişi sürekli olarak sınırlandırılmış alanlar halinde düzenler.

İnsan geçmişini anlatırken çoğu zaman belirli dönemlere başvurur. Çocukluk yılları, lise dönemi, üniversite dönemi, belirli bir şehirde geçirilen zaman, belirli bir ilişki veya belirli bir iş süreci kişisel tarihin temel yapı taşları haline gelir. Bu kategoriler doğrudan gerçekliğin içinde bulunmaz. Bilincin deneyimi örgütlemek için ürettiği sınırlandırılmış kümelerdir. Kişisel hafıza da tıpkı tarihsel bilinç gibi sürekliliği doğrudan korumak yerine onu ayrıştırılmış parçalara dönüştürür.

Belirli yaşantıların neden diğerlerinden daha kolay hatırlandığı da bu çerçevede açıklanabilir. Güçlü başlangıçlara ve güçlü bitişlere sahip deneyimler daha belirgin sınırlar kazanırlar. Yeni bir şehre taşınmak, üniversiteye başlamak, önemli bir ilişkinin başlaması veya sona ermesi gibi olaylar kişisel tarihte eşik işlevi görür. Bu eşikler deneyimi sınırlandırdığı için, yaşanan süreç de daha kolay hatırlanabilir hale gelir.

Bazı dönemlerin ise neden belirsizleştiği burada daha net anlaşılır. Yavaş geçişlerle oluşan, belirgin başlangıçlara sahip olmayan veya başka deneyimlerle yoğun biçimde iç içe geçmiş süreçler hafızada daha zor sabitlenir. İnsan bu dönemleri yaşamış olduğunu bilir; fakat onları belirli sınırlar altında toplamakta zorlanır. Sonuç olarak deneyim korunmuş olsa bile, geri çağrılabilir bir kimlik kazanamaz.

Kişisel ritüeller de bu nedenle önemlidir. Mezuniyet törenleri, düğünler, vedalar, kutlamalar, fotoğraf albümleri, günlükler ve anma pratikleri yalnızca duygusal faaliyetler değildir. Bunlar aynı zamanda deneyimin sınır kontrastını yükselten araçlardır. İnsan belirli bir dönemi yalnızca yaşamakla yetinmez; onun başlangıcını ve bitişini işaretleyerek hafızada daha görünür hale getirir. Ritüel burada tarihsel bilinçteki işlevini bireysel ölçekte tekrar eder.

Belleğin deneyimleri belirli kümeler halinde saklaması, kişisel kimliğin oluşumunda da belirleyici rol oynar. İnsan kendisini yalnızca şu anda sahip olduğu özelliklerle tanımlamaz. Aynı zamanda geçmişte yaşadığı sınırlandırılmış deneyim alanları üzerinden tanımlar. Belirli dönemler, belirli kırılmalar ve belirli dönüşümler kişisel anlatının temel düğümleri haline gelir. Kimlik büyük ölçüde bu düğümler etrafında örgütlenir.

Bu açıdan bakıldığında bireysel hafıza ile tarihsel bilinç arasındaki benzerlik yalnızca metaforik değildir. İkisi de aynı temel problemi çözmeye çalışır: Kesintisiz deneyim nasıl olur da hatırlanabilir parçalara ayrılır? Toplumlar bu soruya tarihsel sınırlarla cevap verirken, bireyler belleksel sınırlarla cevap verirler. Kullanılan araçlar değişse de işleyen mantık aynıdır. Hatırlama, her iki durumda da sınırlandırılmış deneyim kümelerinin üretimine dayanır.                                                                               

9.3. Deneyimin Ontolojik Sürekliliğine Karşı Hatırlamanın Epistemik Sınır İhtiyacı

Çalışmanın bütün bölümleri birlikte değerlendirildiğinde, hem tarihsel bilinç hem de bireysel hafıza açısından geçerli olan daha genel bir ilkeye ulaşılır. Deneyim ontolojik düzeyde süreklidir; hatırlama ise epistemik düzeyde süreksizlik üretmek zorundadır. Başka bir ifadeyle, gerçeklik akış halinde işlerken bellek ancak parçalar halinde çalışabilir. Deneyimin doğal biçimi ile hatırlamanın işleyiş biçimi arasında yapısal bir gerilim vardır. Sınırlandırma faaliyetinin zorunluluğu da bu gerilimden doğar.

Ontolojik süreklilik kavramı, deneyimin kendi içinde mutlak başlangıçlar ve mutlak bitişler taşımadığı fikrine dayanır. Bir düşünce başka düşüncelerden doğar. Bir ilişki başka ilişkilerin izlerini taşır. Bir dönem önceki dönemlerden beslenir ve sonraki dönemlere sızar. Tarihsel süreçler de aynı şekilde işler. Hiçbir savaş yalnızca başladığı gün başlamaz. Hiçbir imparatorluk yalnızca yıkıldığı gün yıkılmaz. Hiçbir toplumsal dönüşüm tek bir olayın sonucu değildir. Gerçeklik, kesintilerden çok geçişlerle çalışır.

Hatırlama ise farklı bir mantığa ihtiyaç duyar. İnsan zihni sonsuz süreklilikleri doğrudan muhafaza edemez. Bir şeyi tanıyabilmek için onu başka şeylerden ayırmak zorundadır. Bir dönemi başka dönemlerden, bir olayı başka olaylardan ve bir deneyimi başka deneyimlerden farklılaştırmak gerekir. Hatırlamanın temel koşulu ayrımdır. Ayrımın temel koşulu ise sınırdır. Böylece sınır, gerçekliğin zorunlu bir unsuru olmaktan çok, bilincin zorunlu bir aracı haline gelir.

Bu durum tarih yazımında da bireysel hafızada da aynı şekilde gözlemlenir. Tarihsel süreçler süreklidir; fakat tarih kitapları dönemlere ayrılır. İnsan hayatı süreklidir; fakat otobiyografik hafıza belirli yaşam evreleri üretir. Toplumlar çağlar oluşturur, bireyler dönemler oluşturur. Her iki durumda da yapılan şey aynı işlemdir: Sürekliliği, hatırlanabilir kümelere dönüştürmek.

Sınırların epistemik karakteri burada özellikle önem kazanır. Çünkü teori boyunca savunulan temel iddialardan biri, sınırların deneyimin içinde hazır halde bulunmadığıdır. Başlangıçlar ve bitişler çoğu zaman gerçeklikten çok yorumun ürünüdür. İnsan bilinci belirli yoğunluk değişimlerini eşiklere dönüştürür. Belirli geçişleri başlangıç olarak okur. Belirli dönüşümleri kapanış olarak yorumlar. Böylece deneyimin kendi içinde bulunmayan ayrımlar üretilmiş olur.

Bu durum sınırların keyfi olduğu anlamına gelmez. Aksine, sınırlar bilincin işleyişi açısından zorunludur. İnsan deneyimi doğrudan olduğu haliyle saklayamaz. Saklayabilmek için onu örgütlemek zorundadır. Örgütleyebilmek için ayırmak zorundadır. Ayırabilmek için ise sınırlar üretmek zorundadır. Sınır burada gerçekliğe sonradan eklenmiş bir yanılsama değil; hatırlamanın koşulu haline gelir.

Özdeşleşme bulanıklığı, sınır amnezisi ve unutkanlığın sınır çözülmesi olarak yorumlanması da aynı mantığın farklı görünümleridir. Her biri, sınırların zayıflaması durumunda ne olduğunu göstermektedir. Deneyim etkisini koruyabilir. İçeriğini koruyabilir. İzlerini koruyabilir. Fakat sınırlarını kaybettiğinde hatırlanabilirliğini kaybetmeye başlar. Çünkü hatırlama içerikten önce ayrıştırılabilirlik gerektirir.

Bu noktada tarihsel bilinç ile bireysel hafıza arasında kurulan paralellik tamamlanmış olur. İkisinin de temel problemi aynıdır: Süreklilik nasıl kavranabilir hale getirilecektir? Verilen cevap da ortaktır. Süreklilik doğrudan korunmaz. Belirli sınırlar altında yeniden düzenlenir. Hafıza, bu anlamda, gerçekliği olduğu gibi taşıyan bir mekanizma değil; gerçekliği hatırlanabilir hale getiren bir sınır üretim mekanizmasıdır.

10. Sonuç: Hafızanın Sınır Sanatı

10.1. Belleğin Depolama Değil Geri Çağrılabilir Sınır Kurma İşlevi

Bellek üzerine geliştirilen yaygın modellerin önemli bir bölümü hafızayı depolama metaforu üzerinden düşünür. İnsan zihni bir tür arşiv gibi tasavvur edilir; deneyimler bu arşive kaydedilir ve daha sonra gerektiğinde geri çağrılır. Böyle bir yaklaşım belirli düzeylerde açıklayıcı olsa da, deneyimlerin neden bazı durumlarda hatırlanabilir kaldığını, bazı durumlarda ise görünürde korunmalarına rağmen erişilemez hale geldiğini açıklamakta yetersiz kalır. Çalışma boyunca geliştirilen sınırlandırma belleği yaklaşımı, hafızanın asıl işlevinin depolamaktan çok örgütlemek olduğunu ileri sürmektedir.

Deneyimin kaydedilmiş olması tek başına yeterli değildir. İnsan zihni sayısız iz taşır. Görüntüler, sesler, duygular, düşünceler ve çağrışımlar farklı yoğunluklarda korunabilir. Fakat bu izlerin yalnızca bir bölümü belirli deneyim kümeleri altında geri çağrılabilir hale gelir. Hatırlama, içeriklerin varlığından çok, içeriklerin hangi sınırlar altında örgütlendiğiyle ilişkilidir. Belleğin özgün işlevi tam da burada ortaya çıkar: Deneyimleri geri çağrılabilir nesnelere dönüştürmek.

Bir deneyimin geri çağrılabilir hale gelmesi için başlangıç, bitiş, bağlam ve aidiyet ilişkileri kazanması gerekir. İnsan bir filmi yalnızca izlediği için hatırlamaz. Aynı zamanda onu belirli bir deneyim kümesi olarak ayırabildiği için hatırlar. Bir ilişki yalnızca yaşandığı için hafızada yer edinmez. Belirli bir başlangıç ve belirli bir kapanış altında örgütlendiği ölçüde tanınabilir hale gelir. Hatırlama bu yüzden içeriklerin toplamı değil, içeriklerin sınırlandırılmış düzenidir.

Bu yaklaşım bellek ile tarih arasındaki paralelliği de yeniden görünür kılar. Toplumlar geçmişlerini nasıl belirli tarihsel nesnelere dönüştürüyorlarsa, bireyler de yaşantılarını belirli hafıza nesnelerine dönüştürürler. Her iki durumda da depolanan şey ham süreklilik değildir. Süreklilikten türetilmiş sınırlandırılmış kümelerdir. Hafıza, gerçekliği olduğu gibi muhafaza eden bir araç değil; gerçekliği belirli biçimlerde yeniden kuran bir yapıdır.

Sınırların işlevi bu nedenle ikincil değildir. Belleğin çalışabilmesi için gerekli olan temel koşullardan biridir. Deneyim ancak diğer deneyimlerden ayrılabildiği ölçüde tanınabilir olur. Tanınabilir hale gelen şey geri çağrılabilir hale gelir. Geri çağrılabilir hale gelen şey ise hafızanın konusu olur. Böylece hatırlama süreci, içeriklerin yeniden bulunmasından çok, sınırlandırılmış yapıların yeniden etkinleşmesi şeklinde anlaşılabilir.

Belleğin depolama yerine sınır kurma işlevi üzerinden düşünülmesi, unutkanlık problemini de yeniden konumlandırır. Eğer hafızanın temel görevi içerik saklamak değil de içeriklere kimlik kazandırmaksa, unutkanlık da yalnızca içerik kaybı olarak yorumlanamaz. Bazen sorun saklanan şeyin eksikliği değil, saklanan şeyin ait olduğu kimliğin çözülmesidir. Böyle durumlarda hafıza boşalmamış olur; yalnızca örgütleyici yapısını kaybetmeye başlamıştır.

Bu çerçevede bellek, pasif bir muhafaza alanı olmaktan çıkar. Deneyimi sürekli olarak sınıflandıran, ayıran, bağlamlandıran ve kimliklendiren aktif bir sistem haline gelir. Hatırlama da artık yalnızca geçmişe erişim değil, geçmişin belirli sınırlar altında yeniden kurulması anlamına gelir. Hafızanın yaratıcı ve örgütleyici karakteri en açık biçimde burada görünür hale gelir.

Sınırlandırma belleği teorisinin temel sonucu da budur: İnsan geçmişini saklamaz; geçmişini sınırlandırır. Saklanabilen şeyler, büyük ölçüde sınırlandırılabilmiş olan şeylerdir. Hatırlanabilirlik ile sınırlandırılabilirlik arasındaki ilişki, belleğin işleyişine dair geliştirilen bütün teorik çerçevenin merkezinde yer alır.                                                                                                                                         

10.2. Unutkanlığın Deneyimin Yokluğu Değil Sınır Kimliğinin Çözülmesi Olması

Çalışma boyunca geliştirilen teorik çerçevenin unutkanlık kavramına getirdiği en önemli müdahalelerden biri, unutmanın ne olduğuna ilişkin yerleşik varsayımı sorgulamasıdır. Yaygın anlayışta unutkanlık çoğu zaman kayıp üzerinden düşünülür. Bir olay unutulmuşsa artık mevcut değildir. Bir anı geri çağrılamıyorsa hafızadan silinmiştir. Bir deneyim hatırlanamıyorsa zihinsel varlığını yitirmiştir. Bu yaklaşımın sezgisel gücü yüksek olsa da, gündelik deneyimin ve belleğin karmaşık yapısının tamamını açıklayamadığı görülmektedir.

İnsanlar çoğu zaman hatırlayamadıkları şeylerden etkilenmeye devam ederler. Belirli korkuların kökenini bilmezler fakat korku sürer. Belirli davranış biçimlerinin nasıl oluştuğunu açıklayamazlar fakat davranış korunur. Bir kitabın içeriğini unuturlar fakat kitap tarafından şekillendirilmiş düşünce kalıplarını kullanmaya devam ederler. Bir filmin adını ve olay örgüsünü hatırlayamazlar fakat filmin bıraktığı duygusal atmosfer yıllarca yaşamayı sürdürür. Bu tür durumlar unutkanlığın yalnızca içerik kaybı olarak açıklanamayacağını gösterir.

Sınırlandırma belleği teorisi bu noktada farklı bir öneri ortaya koyar. Unutulan şey her zaman deneyimin kendisi değildir. Çoğu durumda çözülmeye başlayan unsur, deneyimi belirli bir kimlik altında bir arada tutan yapıdır. Başlangıç, bitiş, bağlam ve aidiyet ilişkilerinden oluşan sınır sistemi zayıfladığında, deneyim kendi bütünlüğünü kaybetmeye başlar. İçerikler korunabilir; fakat onları ortak bir deneyim kümesi altında toplayan çerçeve görünmezleşir.

Bu nedenle unutkanlık bir yokluk biçimi olmaktan çok bir çözülme biçimi olarak düşünülebilir. Belleğin kaybettiği şey bazen veri değildir. Veriyi örgütleyen ilişkiler ağıdır. İnsan belirli duyguları, belirli düşünceleri veya belirli çağrışımları taşımaya devam eder; ancak bunların hangi yaşantı kümesine ait olduğunu belirleyemez. Deneyim etkisini korur fakat kimliğini kaybeder. Hatırlanamayan şey deneyimin maddesi değil, deneyimin kendisini deneyim yapan örgütlenme biçimidir.

Özdeşleşme bulanıklığı kavramı bu sonucu destekleyen önemli örneklerden birini sunmaktadır. Deneyim öznenin iç dünyasına ne kadar derin biçimde karışırsa, onun sınırlarını korumak da o kadar zorlaşır. Film artık dışarıda duran bir film olmaktan çıkar. Kitap dışarıda duran bir kitap olmaktan çıkar. Yaşantı dışarıda duran bir olay olmaktan çıkar. Hepsi öznenin düşünce akışına, duygusal örgütlenmesine ve çağrışım alanlarına yayılır. Sonuç olarak deneyim yoğunlaşırken sınırları çözülmeye başlar.

Sınır çözülmesi ile unutkanlık arasındaki ilişki, hatırlama kavramını da yeniden yorumlamayı gerektirir. Hatırlamak yalnızca içeriğe ulaşmak değildir. Aynı zamanda içeriğin hangi deneyime ait olduğunu tanımaktır. İnsan zihninde binlerce iz bulunabilir. Fakat bu izlerin belirli bir yaşantı olarak tanınabilmesi için onları bir arada tutan sınırların korunmuş olması gerekir. Sınırlar kaybolduğunda izler yaşamaya devam eder, fakat geri çağrılabilir bir bütün oluşturamazlar.

Bu yaklaşım unutkanlığın dereceli yapısını da açıklamaya yardımcı olur. İnsan geçmişini bütünüyle kaybetmez. Daha çok geçmişin belirli kümeleri çözülür. Bazı deneyimler güçlü sınırlar sayesinde korunur. Bazıları ise yavaş yavaş genel bilinç akışına karışır. Sonuçta hafıza boşluklardan çok çözülmeler üretir. Görünürde unutulan birçok şey, aslında farklı biçimlerde yaşamaya devam etmektedir.

Unutkanlığın sınır kimliğinin çözülmesi olarak yorumlanması, belleği eksiklikler üzerinden değil örgütlenme biçimleri üzerinden anlamaya yöneltir. Böylece hafıza yalnızca neyin kaybolduğu sorusuyla değil, neyin hangi koşullarda görünmezleştiği sorusuyla da ilişkilendirilmeye başlanır. Teorinin en önemli sonuçlarından biri de burada ortaya çıkar: Bir şeyin hatırlanamıyor olması, onun artık var olmadığı anlamına gelmeyebilir. Bazen kaybolan içerik değil, içeriğin kendisini tanınabilir kılan sınır sistemidir.

10.3. Hafızanın İçerikten Önce Sınırla Kurulması

Çalışmanın başlangıcından sonuna kadar izlenen düşünce hattı, hafızanın doğasına ilişkin daha kapsamlı bir sonuca ulaşmayı mümkün kılmaktadır. Bellek çoğu zaman içerik merkezli biçimde düşünülür. Sorulan temel soru genellikle şudur: İnsan neyi hatırlar ve neyi unutur? Oysa bütün analizler birlikte değerlendirildiğinde, daha temel bir sorunun bulunduğu görülmektedir: İnsan bir şeyi nasıl olur da belirli bir şey olarak hatırlayabilir?

Bu soru hafızanın içeriğe değil, sınırlandırmaya dayandığını göstermektedir. Çünkü herhangi bir içeriğin hatırlanabilir hale gelebilmesi için öncelikle diğer içeriklerden ayrılabilmesi gerekir. Ayrım olmadan tanıma gerçekleşemez. Tanıma olmadan geri çağırma gerçekleşemez. Geri çağırma olmadan da hatırlamadan söz edilemez. Hatırlamanın en temel koşulu, deneyimin belirli bir sınır altında örgütlenmiş olmasıdır.

Buradan hareketle belleğin asıl nesnesinin içerik değil, sınırlandırılmış içerik olduğu söylenebilir. İnsan geçmişi olduğu gibi saklamaz. Onu belirli kümeler halinde yeniden düzenler. Yaşanan olaylar, ilişkiler, dönemler ve dönüşümler belirli çerçeveler altında bir araya getirilir. Bellek bu çerçeveleri koruduğu ölçüde deneyim geri çağrılabilir kalır. Çerçeveler çözülmeye başladığında ise içerik korunmuş olsa bile tanınabilirlik zayıflar.

Tarihsel bilinç ile bireysel hafıza arasındaki paralellik de bu sonucun doğal uzantısıdır. Toplumlar geçmişlerini belirli tarihsel sınırlar altında düzenlerler. Bireyler de yaşamlarını belirli belleksel sınırlar altında düzenlerler. Kuruluşlar, yıkılışlar, ritüeller ve anma pratikleri kolektif düzeyde ne işlev görüyorsa; kişisel dönüm noktaları, vedalar, başlangıçlar ve yaşam evreleri de bireysel düzeyde aynı işlevi görür. Her iki durumda da korunan şey ham süreklilik değil, sınırlandırılmış deneyim kümeleridir.

Sınırların merkezi rolü, deneyimin ontolojik yapısıyla belleğin epistemik yapısı arasındaki farktan kaynaklanır. Deneyim akış halindedir. Bellek ise ayrımlar üretmek zorundadır. Deneyim geçişlerle çalışır. Bellek eşiklerle çalışır. Deneyim iç içe geçer. Bellek ayırır. Bu nedenle sınır üretimi belleğin sonradan gerçekleştirdiği yardımcı bir faaliyet değil, onun kurucu işlevidir.

Teori boyunca geliştirilen özdeşleşme bulanıklığı, sınırlandırma belleği ve sınır amnezisi kavramları da aynı sonuca işaret etmektedir. Her biri, hatırlamanın içerikten çok sınırlarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Özdeşleşme arttığında sınırlar çözülür. Sınırlar çözüldüğünde deneyim görünmezleşir. Deneyim görünmezleştiğinde unutkanlık ortaya çıkar. Sürecin bütün halkaları aynı yapısal mantık tarafından birbirine bağlanmaktadır.

Böylece hafıza, geleneksel depolama metaforundan farklı biçimde tanımlanabilir hale gelir. Bellek geçmişi muhafaza eden pasif bir depo değildir. Geçmişi ayrıştıran, çerçeveleyen, kimliklendiren ve yeniden kuran aktif bir sistemdir. İnsan yalnızca yaşadıklarını saklamaz; yaşadıklarını belirli deneyim kümeleri halinde örgütler. Hatırlanabilir olan şeyler de büyük ölçüde bu örgütleme faaliyetinin ürünüdür.

Son aşamada ulaşılan sonuç oldukça yalındır. Deneyim ontolojik olarak süreklidir. Hafıza ise epistemik olarak sınır üretir. Hatırlama, deneyimin doğrudan korunması değil; deneyimin geri çağrılabilir sınırlar altında yeniden kurulmasıdır. Unutkanlık da bu nedenle yalnızca içeriğin yokluğu olarak düşünülemez. Çoğu zaman kaybedilen şey içerik değil, içeriği tanınabilir kılan sınır kimliğidir. Hafıza, en temel düzeyde, içeriklerin değil sınırların sanatıdır.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow