AVM Üzerine: Arzunun Mekânsal Leviathan’ı Olarak Kharybdis
AVM’yi yalnızca tüketim mekânı olarak değil, dağınık arzu ve ihtiyaçları tek bir çekim merkezinde örgütleyen yönelimsel bir yapı olarak ele alan; Leviathan ile Kharybdis üzerinden korku, arzu ve merkezileşme ilişkisini inceleyen ontolojik bir analiz.
1. Arzu ve İhtiyacın Merkezsiz Yönelimselliği
1.1 İhtiyaçların Dağınık ve Çok Merkezli Yapısı
İnsan ihtiyaçlarının gündelik hayattaki örgütlenmesi, ilk bakışta ihtiyaç ile onu karşılayan nesne arasında kurulan basit bir ilişki gibi görünebilir. Açlık yiyeceğe, giyinme gereksinimi kıyafete, barınma mekâna, sosyalleşme başka insanlara, eğlenme belirli etkinliklere yöneltir. Fakat ihtiyaçların bütünü aynı anda düşünüldüğünde ortaya tek bir yön değil, birbirinden ayrılan çok sayıda yönelim hattı çıkar. Çünkü insanın ihtiyaçları çoğul olduğu kadar, bu ihtiyaçların nesneleri ve karşılanabilecekleri mekânlar da çoğuldur. İhtiyaç, kendi başına, özneyi zorunlu olarak belirli bir mekânsal merkeze bağlamaz. Açlık bir restorana, pazara, markete ya da eve; giyim ihtiyacı mağazaya, terziye veya başka bir tedarik kanalına; sosyalleşme kamusal alana, kafeye, eve veya herhangi başka bir buluşma noktasına yöneltebilir. Dolayısıyla ihtiyaç ile mekân arasında doğal, zorunlu ve tekil bir eşleşme bulunmaz. İhtiyacın varlığı bir yönelimi gerekli kılar, fakat bu yönelimin nereye doğru gerçekleşeceğini kendi başına belirlemez.
Buradaki dağınıklık, ihtiyaçların düzensiz veya irrasyonel olduğu anlamına gelmez. Kaotik olan, ihtiyaçların içerikleri değil, onların oluşturduğu yönelim geometrisidir. Her ihtiyacın kendi içinde anlaşılır bir nesnesi ve amacı bulunabilir; buna rağmen bütün ihtiyaçlar birlikte ele alındığında öznenin hareketini ortak bir koordinata bağlayan kendiliğinden bir merkez ortaya çıkmaz. Bir gereksinimin karşılanması kuzeye, diğerinin güneye, bir başkasının farklı bir toplumsal çevreye veya bütünüyle başka bir eylem hattına doğru hareket etmeyi gerektirebilir. Böylece insan, ihtiyaçlarının çoğulluğu oranında çevresine açılan farklı yönelimlerin taşıyıcısı hâline gelir. Tekil ihtiyaç belirli olabilirken ihtiyaçlar toplamının mekânsal biçimi merkezsiz kalabilir.
Bu nedenle ihtiyaçların çoğulluğu ile yönelimlerin çoğulluğunu birbirinden ayırmak gerekir. İki farklı ihtiyacın bulunması yalnızca iki farklı nesnenin gerekli olması anlamına gelmez; söz konusu nesneler farklı yerlerde bulunduğu ölçüde iki ayrı hareket doğrultusu da meydana gelir. İhtiyaçların sayısı arttıkça öznenin çevresi yalnızca nesneler bakımından değil, potansiyel yönler bakımından da çoğalır. Mekân böylece homojen bir yüzey olmaktan çıkar ve farklı ihtiyaçların farklı yoğunluklarla bağlandığı çok merkezli bir alana dönüşür. İnsan çevresindeki her noktaya eşit biçimde yönelmez; fakat onu bütün gereksinimleri bakımından kendisine bağlayan tek bir nokta da doğal olarak mevcut değildir. Her ihtiyaç kendi geçici merkezini üretir ve ihtiyaç değiştikçe merkez de değişir.
Merkezsizlik tam olarak burada ortaya çıkar. Bir merkez, yalnızca belirli bir ihtiyacın nesnesini barındırdığı için değil, birbirinden farklı yönelimleri kendi üzerinde birleştirebildiği ölçüde merkezdir. Tek bir fırın açlık bakımından merkez olabilir, fakat giyim, eğlence, teknoloji veya sosyalleşme bakımından aynı merkezî konuma sahip değildir. Dolayısıyla gündelik çevre, farklı ihtiyaç kategorilerinin farklı noktalara dağıldığı bir yönelim ağı olarak düşünülebilir. Özne bu ağ içerisinde sabit bir merkeze bağlı değildir; ihtiyacın niteliğine göre bir merkezden diğerine geçer. Merkez sürekli yer değiştirirken öznenin hareketi de gereksinimlerin ardışıklığına bağlı olarak yeniden yönlendirilir.
İhtiyacın bu yapısı insan ile çevre arasındaki ilişkinin önemli bir özelliğini görünür kılar: çevre yalnızca içinde hareket edilen edilgin bir uzam değildir; farklı nesnelerin farklı yerlerde bulunması nedeniyle öznenin davranışını çok sayıda olası doğrultuya bölen bir yönelim alanıdır. İhtiyaç ortaya çıktığı anda çevrenin belirli bölümleri diğerlerinden daha anlamlı hâle gelir. Açlık sırasında yiyeceğe ulaşılabilecek yerler, bir eşya gerektiğinde onu sağlayabilecek noktalar, sosyalleşme ihtiyacında başka insanların bulunduğu mekânlar öne çıkar. Fakat ihtiyaç değiştiğinde çevrenin anlam haritası da değişir. Böylece öznenin karşısında sabit bir mekânsal hiyerarşi değil, ihtiyaçlarla birlikte sürekli yeniden kurulan hareketli bir referans sistemi bulunur.
Dağınıklığın kaynağı tam da ihtiyaçların tek bir ontolojik kategoriye indirgenememesidir. Beslenme ile eğlenme, giyinme ile sosyalleşme, teknolojik bir gereksinim ile dinlenme aynı içeriksel mantığa sahip değildir. Her biri başka nesneler, başka pratikler ve başka mekânsal düzenlemeler talep eder. İhtiyaçların heterojenliği korunduğu sürece onların doğal yönelimlerinin de farklılaşması beklenir. Bu yüzden merkezsizlik bir kusurdan çok, çoğulluğun mekânsal sonucudur. Çok sayıda farklı gereksinime sahip olmak, henüz onları ortak bir noktada buluşturacak ikincil bir düzenleme bulunmadığı sürece, çok sayıda farklı yöne açık olmak demektir.
Burada “kaos” kavramı da daha kesin bir anlam kazanır. Söz konusu olan, öznenin ne istediğini bilmemesi veya ihtiyaçlarının bütünüyle rastlantısal olması değildir. Kaos, ortak referans eksikliğidir. Her yönelim kendi nesnesi bakımından belirli olabilirken yönelimlerin toplamı bakımından üst bir koordinasyon merkezi bulunmayabilir. Böyle bir durumda özne, farklı gereksinimleri karşılamak için çevresindeki farklı merkezler arasında hareket etmek zorundadır. Bir ihtiyacın tatmini diğerinin mekânsal çözümünü kendiliğinden sağlamaz; her yeni ihtiyaç çevrenin başka bir bölümünü yeniden etkinleştirir. Böylece ihtiyaçların gündelik akışı, özneyi sürekli olarak bir referanstan diğerine taşıyan çok merkezli bir hareket üretir.
İhtiyaçların dağınık yapısını anlamak açısından belirleyici ayrım bu nedenle ihtiyacın içeriği ile ihtiyacın yönü arasındadır. İçerik, neye ihtiyaç duyulduğunu; yön ise o ihtiyacın karşılanması için öznenin hangi nesneye ve hangi mekâna hareket edeceğini ifade eder. Bir düzenleme mekanizması ihtiyaçların içeriklerine müdahale etmeden yalnızca ikinci düzeyi değiştirebilir. İnsan yine yemek, giyinmek, eğlenmek, sosyalleşmek veya belirli nesneler edinmek isteyebilir; fakat bütün bu heterojen gereksinimlerin nesneleri aynı mekânsal koordinatta bir araya getirildiğinde ihtiyaçların içeriği sabit kalırken yönelim yapısı köklü biçimde değişir. Çokluk artık zorunlu olarak mekânsal dağılma üretmez.
Tam da bundan dolayı ihtiyaçların doğal merkezsizliği, onların sonradan merkezileştirilebilmesinin koşulunu oluşturur. Merkezileştirme ihtiyaç yaratmakla veya mevcut ihtiyaçları birbirine benzetmekle başlamak zorunda değildir; birbirinden farklı ihtiyaçların daha önce ayrı ayrı işaret ettiği nesneleri aynı koordinatta birleştirmesi yeterlidir. Böylece çoğulluk içerik düzeyinde korunurken mekânsal düzeyde başka bir düzen kurulabilir. İhtiyaçlar farklı kalır, fakat onları karşılamak için izlenen yollar birbirine yaklaşır; nesneler heterojen kalır, fakat nesnelere ulaşmanın coğrafyası yoğunlaşır. İnsanın ihtiyaçlar karşısındaki dağınık hareketi böylece, ihtiyaçların kendisini değiştirmeden yeniden örgütlenebilir hâle gelir.
Dolayısıyla insanın ihtiyaç dünyasının başlangıç biçimi, tek merkezli bir sistemden çok, sürekli değişen merkezlerden oluşan bir yönelim ağıdır. Her gereksinim çevrede başka bir noktayı geçici olarak ayrıcalıklı kılar ve özne, ihtiyaçlarının değişimine paralel biçimde bu noktalar arasında hareket eder. Buradaki temel mesele ihtiyaçların çokluğu değil, çokluğun kendiliğinden ortak bir mekânsal referans üretmemesidir. İhtiyaçlar farklı kalırken onların yönelimlerini aynı koordinata bağlayabilecek bir yapı ortaya çıktığında ise yalnızca ekonomik bir kolaylık sağlanmış olmaz; insanın çevreyle kurduğu yönelimsel ilişkinin geometrisi yeniden düzenlenmiş olur.
1.2 Arzunun Hareketliliği ve Yönelim Çoğulluğu
İhtiyaçların merkezsiz yapısı insanı çevresindeki farklı nesne ve mekânlara dağıtırken, arzu bu dağınıklığı daha ileri bir düzeye taşır. İhtiyaç çoğu durumda belirli bir eksiklikle ilişkilendirilebilir ve bu eksikliğin giderilmesiyle geçici bir tamamlanma noktasına ulaşabilir; arzu ise karşılaştığı nesneler, imgeler, deneyimler ve olanaklar aracılığıyla sürekli yeni yönelimler üretebilme kapasitesine sahiptir. İnsan yalnızca önceden sahip olduğu gereksinimlerin nesnelerini çevrede aramaz; çevreyle karşılaşması sırasında daha önce etkin olmayan arzular da ortaya çıkabilir. Böylece öznenin yönelim yapısı, mevcut ihtiyaçların toplamıyla önceden bütünüyle belirlenmiş kapalı bir sistem olmaktan çıkar. Çevre yalnızca arzunun yöneldiği edilgin bir nesneler alanı değil, aynı zamanda yeni yönelimlerin oluşmasına imkân veren üretken bir yüzey hâline gelir.
İhtiyaç ile arzu arasındaki fark burada mekânsal açıdan önem kazanır. İhtiyaç, belirli bir eksikliğin giderilmesi için özneyi bir nesneye yöneltebilirken arzu, nesneyle karşılaşmanın kendisinden yeni bir yönelim çıkarabilir. Özne bir mekâna belirli bir gereksinim nedeniyle girmişken orada karşılaştığı başka bir nesneye, hizmete veya deneyime de yönelebilir. Başlangıçtaki hareketin nedeni ile hareket sırasında ortaya çıkan yeni yönelimler böylece birbirinden ayrılır. Yönelim yalnızca öznenin önceden belirlenmiş içsel durumundan dışarı doğru gerçekleşmez; dış dünyanın düzenlenişi de öznenin hangi nesneleri arzu edilebilir olarak deneyimleyeceğini etkiler. Arzu, tam da bu nedenle ihtiyaçtan daha hareketli ve çevresel karşılaşmalara daha açık bir yapı gösterir.
Böyle bir hareketlilik, arzunun tek bir nesneye bağlanmasını güçleştirir. Bir nesneye yönelmek başka nesnelerin görünürlüğünü ortadan kaldırmaz; aksine bir yönelim hattı başka yönelimlerin başlangıç koşuluna dönüşebilir. Bir mağazaya gitmek başka bir mağazayla karşılaşmaya, belirli bir ürünü aramak onunla ilişkili başka ürünlerin fark edilmesine, bir eğlence etkinliğine yönelmek aynı mekânda yeni tüketim veya sosyalleşme olanaklarının keşfedilmesine yol açabilir. Arzu böylece yalnızca doğrusal değil, dallanabilen bir hareket üretir. Başlangıçta tek bir nesneye doğru ilerleyen yönelim, çevresel uyaranların çoğalmasıyla çok sayıda ikincil hatta ayrılabilir.
Arzunun kaotik niteliği tam olarak bu çoğalma kapasitesinde belirginleşir. Kaos burada yine irrasyonellik anlamına gelmez; yönelimlerin önceden tek bir merkeze göre düzenlenmemiş olması anlamına gelir. İnsan aynı anda veya art arda farklı nesnelere yönelebilir, bazı yönelimlerini terk edebilir, yenilerini oluşturabilir ve daha önce önemsiz görünen bir nesneyi karşılaşma sonucunda ayrıcalıklı hâle getirebilir. Arzu alanının sınırları bu nedenle yalnızca öznenin başlangıçta ne istediğine bakılarak çizilemez. Arzunun hareketi, özne ile çevre arasındaki karşılaşmalar boyunca yeniden biçimlenir ve her yeni karşılaşma potansiyel olarak yeni bir yön üretir.
Mekânın kendisi de böylece arzunun örgütlenmesinde etkin bir unsur hâline gelir. Nesnelerin nerede bulunduğu, hangi nesnelerin yan yana getirildiği, öznenin bir nesneden diğerine hangi yollar üzerinden geçtiği ve hareket sırasında nelerle karşılaştığı, yönelimlerin oluşumunu etkileyebilir. Arzu nesnesinin varlığı kadar onun başka nesnelerle kurduğu mekânsal yakınlık da önem kazanır. Birbirinden içeriksel olarak bağımsız iki arzu, nesnelerinin aynı mekânda yan yana bulunması nedeniyle davranış düzeyinde birbirine bağlanabilir. Böylece mekânsal organizasyon, arzuların içeriğini doğrudan üretmese bile onların birbirine geçiş koşullarını düzenleyebilir.
Arzu açısından çevreyi yalnızca üzerinde hareket edilen geometrik bir alan olarak görmek bu nedenle yetersiz kalır. Çevre aynı zamanda farklı çekim yoğunluklarının bulunduğu yönelimsel bir alandır. Bazı noktalar özne için hiçbir anlam taşımazken bazı noktalar belirli ihtiyaç veya arzular nedeniyle güçlü çekim merkezlerine dönüşür. Fakat doğal durumda bu çekim noktalarının zorunlu olarak ortak bir merkez altında toplanması gerekmez. Bir nesne bir yerde, başka bir deneyim başka bir yerde, sosyalleşme olanağı üçüncü bir yerde bulunabilir. Arzunun çoğulluğu böylece çevrenin çekim merkezlerini de çoğaltır. Özne tek bir merkezin çevresinde dönmek yerine, değişen arzularına göre farklı çekim noktaları arasında hareket eder.
Burada yönelim çoğulluğunun yalnızca nesne sayısıyla ölçülemeyeceğini de görmek gerekir. Aynı nesne farklı anlamlar altında farklı yönelimler üretebilir; farklı nesneler ise tek bir daha genel arzu hattının parçaları hâline gelebilir. Dolayısıyla arzunun geometrisi basit bir “bir nesne = bir yön” eşleşmesinden daha karmaşıktır. Belirleyici olan, öznenin çevresinde birden fazla potansiyel çekim odağının bulunması ve bunların önem sırasının sabit olmamasıdır. Arzu değiştikçe çevrenin merkezleri değişir; çevrede yeni olanaklar görünür hâle geldikçe arzu da yeniden biçimlenir. Böylece özne ile mekân arasında çift yönlü bir hareket oluşur: özne arzularıyla çevreyi anlamlandırırken çevrenin düzenlenişi de arzunun hareket edebileceği yolları çoğaltır veya daraltır.
İhtiyaç çoğulluğuna arzunun böylesi üretken hareketliliği eklendiğinde, insan yönelimselliğinin neden kendiliğinden tek merkezli olmadığı daha açık hâle gelir. Özne yalnızca farklı ihtiyaçlar için farklı yerlere gitmek zorunda değildir; hareket ettiği sırada yeni yönelimlere de açık kalır. Başlangıçtaki amaç, hareketin bütününü açıklamaya yetmeyebilir. Bir nesneye ulaşmak için başlayan hareket, başka nesneler ve deneyimlerle karşılaşılması sonucunda yeni amaçlar kazanabilir. Arzu böylece mekânsal hareketin yalnızca nedeni değil, hareket sırasında yeniden üretilen sonuçlarından biri hâline gelir.
Tam da burada arzu ile mekân arasındaki ilişkinin daha derin bir niteliği belirir: arzunun merkezsizliği, yalnızca çok sayıda arzu nesnesinin farklı yerlere dağılmış olmasından kaynaklanmaz; arzunun kendisinin karşılaşmalar yoluyla yeni merkezler üretebilmesinden de kaynaklanır. Önceden mevcut nesnelerin coğrafi dağılımına, henüz etkinleşmemiş yönelimlerin olasılığı eklenir. İnsan çevresinde yalnızca aradığı şeylerin bulunduğu bir dünyada yaşamaz; henüz aramadığı fakat karşılaştığında arzulayabileceği şeylerin de bulunduğu bir dünyada hareket eder. Dolayısıyla arzu alanı, ihtiyaç alanından daha geniş bir potansiyellik taşır.
Arzunun yönelimsel çoğulluğu bu anlamda iki katmanlıdır. İlk katmanda özne zaten farklı nesnelere yönelebilir; ikinci katmanda ise bu yönelimlerin gerçekleşmesi sırasında yeni yönelimler ortaya çıkabilir. Birinci düzey mevcut arzuların çoğulluğunu, ikinci düzey arzunun çoğalma kapasitesini ifade eder. Böylece merkezsizliğin nedeni yalnızca başlangıçtaki çokluk değil, çokluğun hareket sırasında kendisini yeniden üretmesidir. Her yeni yönelim, başka yönelimlerin doğabileceği yeni bir çevresel konuma taşıyabilir.
Arzuyu düzenlemek isteyen herhangi bir mekânsal yapı açısından asıl mesele de burada belirginleşir. Arzuların içeriklerini tek tek belirlemekten önce, onların dolaşabileceği yönelim alanını düzenlemek mümkündür. Çok sayıda farklı arzu varlığını sürdürebilir; fakat bunların nesneleri belirli bir mekânsal bütünlük içerisinde yoğunlaştırıldığında arzunun çoğalma kapasitesi bile aynı merkez içerisinde tutulabilir. Böyle bir durumda özne bir arzudan diğerine geçerken merkezi terk etmek zorunda kalmaz. Arzu hareketliliğini kaybetmez; hareketliliğin gerçekleştiği uzam merkezileşir. Dolayısıyla temel dönüşüm arzunun ortadan kaldırılması veya homojenleştirilmesi değil, arzunun hareket edebileceği çoğulluğun ortak bir mekânsal referansa bağlanmasıdır.
1.3 Gündelik Hayatta Yönelimsel Kaos
İhtiyaçların çok merkezli yapısı ile arzunun yeni yönelimler üretme kapasitesi birlikte düşünüldüğünde, gündelik insan hareketinin altında belirli bir yönelimsel kaos bulunduğu görülür. Buradaki kaos, davranışların bütünüyle rastlantısal olması veya insanın amaçsız biçimde hareket etmesi değildir. Aksine tek tek davranışlar son derece amaçlı olabilir: özne yemek almak için markete, kıyafet almak için mağazaya, birisiyle görüşmek için kafeye, eğlenmek için başka bir mekâna gidebilir. Kaotik olan tekil hareketlerin kendisi değil, bütün bu hareketleri önceden ortak bir mekânsal referansa bağlayan üst bir merkezin bulunmamasıdır. Her eylem kendi amacı bakımından düzenli olabilirken eylemlerin toplamı çok sayıda farklı doğrultuya dağılabilir.
Yönelimsel kaos kavramı böylece düzen ile düzensizlik arasındaki basit karşıtlıktan ayrılır. Bir sistemin her parçasının kendi içinde belirli olması, sistemin bütününün tek merkezli olduğu anlamına gelmez. Gündelik ihtiyaç ve arzular açısından da benzer bir durum söz konusudur. Açlık belirli bir nesneye, giyinme başka bir nesneye, eğlenme başka bir deneyime yönelir; fakat bütün bu yönelimleri kendiliğinden birleştiren zorunlu bir koordinat yoktur. Her yönelim kendi yerel düzenine sahipken bunların bütünü merkezsiz kalır. Kaos tam da yerel belirlenimlerin merkezi bir üst belirlenime bağlanmamış olmasıdır.
Böyle bir yapıda öznenin çevreyle ilişkisi sürekli referans değiştirmeyi gerektirir. Bir ihtiyacın ortaya çıkmasıyla belirli bir mekân önem kazanır; ihtiyaç karşılandığında aynı mekân ayrıcalıklı konumunu kaybedebilir ve başka bir gereksinim çevrenin başka bir noktasını öne çıkarabilir. Merkez böylece sabit değildir. Özne çevresini tek bir çekim merkezine göre deneyimlemek yerine, ihtiyaçlarının değişimine bağlı olarak sürekli yeniden merkezlenen bir dünyada hareket eder. Gündelik hayatın mekânsal organizasyonu, birbiri ardına etkinleşen geçici merkezlerin oluşturduğu hareketli bir topolojiye dönüşür.
Referans değişiminin davranışsal sonucu, hareketin çevreye yayılmasıdır. Farklı gereksinimlerin nesneleri birbirinden uzaklaştıkça özne de bu nesneler arasında daha geniş bir mekânsal dolaşıma ihtiyaç duyar. Bir ihtiyaç için gerçekleştirilen hareket diğer ihtiyaçları otomatik olarak çözmediğinden, her yeni gereksinim yeni bir rota oluşturabilir. İnsan böylece yalnızca nesneler arasında değil, nesnelerin oluşturduğu farklı yönelim sistemleri arasında geçiş yapar. Her geçiş, önceki hareketin merkezini askıya alarak başka bir merkezi etkinleştirir. Mekânsal davranışın dağınıklığı ihtiyaçların heterojenliğinin fiziksel karşılığı hâline gelir.
Arzunun devreye girmesi söz konusu dağınıklığı daha dinamik kılar. İhtiyaçlar önceden belirlenmiş bir dizi hedef oluştursaydı bile öznenin hareketi çok merkezli kalabilirdi; fakat arzu, hareket sırasında yeni hedefler üretebildiği için yönelim haritası yalnızca çoğul değil, değişken hâle gelir. Özne başlangıçta belirli bir amaç doğrultusunda hareket ederken karşılaştığı olanakların etkisiyle başka bir yöne sapabilir. Böylece yönelimsel kaos, sabit çokluk olmaktan çıkar ve kendi içinde yeni farklılıklar üretebilen bir süreç niteliği kazanır. Harita yalnızca çok sayıda nokta içermez; özne haritanın içinde hareket ettikçe yeni noktalar önem kazanır.
Kaotik yönelimselliğin temel özelliklerinden biri de öngörülebilirliğin azalmasıdır. Belirli bir ihtiyacın hangi nesneye yöneleceği tahmin edilebilir olsa bile, ihtiyaç ve arzuların toplamının özneyi gün boyunca hangi mekânsal rotaya taşıyacağını aynı kesinlikle belirlemek güçleşir. Çok sayıda bağımsız yönelim odağı bulunduğunda davranış, bunların ardışıklığına göre farklı biçimler alabilir. Bir ihtiyacın giderildiği nokta başka bir ihtiyacın nesnesinden uzak olabilir; yeni bir arzunun ortaya çıkması başlangıçtaki rotayı değiştirebilir; karşılaşmalar yeni hedefler üretebilir. Dolayısıyla merkezsiz yönelim yalnızca mekânsal dağılma değil, davranışın olası güzergâhlarının çoğalması anlamına da gelir.
Burada “kontrol edilebilirlik” kavramının ekonomik veya siyasal anlamıyla sınırlı düşünülmemesi gerekir. Bir yönelim sisteminin kontrol edilebilir olması, öncelikle hareketin hangi referanslara göre gerçekleşeceğinin belirli ölçüde öngörülebilir hâle gelmesidir. Eğer her ihtiyaç farklı bir noktaya, her arzu yeni bir doğrultuya ve her karşılaşma yeni bir merkeze açılıyorsa öznenin hareketi yüksek derecede dağılım gösterir. Buna karşılık farklı ihtiyaçların nesneleri ortak bir mekânsal koordinata taşındığında, ihtiyaçların içerikleri değişmese bile davranışın olası yönleri daraltılabilir. Yüzlerce farklı nesne varlığını sürdürürken bu nesnelere ulaşmak için gerekli makro yön tekilleşebilir.
Yönelimsel kaosun azaltılması dolayısıyla arzuların sayısının azaltılmasını gerektirmez. Burada nicelik ile geometri birbirinden ayrılır. Bir özne yüz farklı şey arzulayabilir ve bu yüz nesne yüz farklı noktaya dağılmışsa yüz farklı potansiyel hareket hattı ortaya çıkabilir. Aynı yüz nesne tek bir mekânsal bütünlük içerisinde bir araya getirildiğinde ise arzu sayısı değişmediği hâlde yönelimlerin makro geometrisi dönüşür. İçeriksel çoğulluk korunurken mekânsal çoğulluk azaltılabilir. Dolayısıyla düzenleme, arzunun “ne”sine değil “nereye”sine müdahale eder.
Tam da burada yönelimsel kaos ile yönelimsel merkezileştirme arasındaki ayrım belirginleşir. Merkezileştirme, çoğulluğu ortadan kaldırarak düzen kurmak zorunda değildir. Daha incelikli bir düzenleme, farklılıkları kendi içerikleri içinde serbest bırakıp yalnızca onların hareket doğrultularını ortaklaştırabilir. Beslenme ihtiyacı beslenme ihtiyacı olarak, eğlenme arzusu eğlenme arzusu olarak, teknolojik gereksinim teknolojik gereksinim olarak kalır; fakat bunların nesneleri aynı koordinatta bulunduğunda öznenin farklı gereksinimler nedeniyle çevreye saçılması azalır. Böylece farklılık korunurken dağılma azaltılır.
Yönelimsel kaosun karşıtı bu nedenle mutlak homojenlik değildir. Bütün arzuların tek bir arzuya, bütün ihtiyaçların tek bir ihtiyaca dönüşmesi gerekmez. Asıl karşıtlık çok merkezlilik ile merkezileştirilmiş çoğulluk arasındadır. Birinci durumda farklı ihtiyaçlar farklı mekânsal merkezler üretir; ikinci durumda farklı ihtiyaçlar varlıklarını korurken ortak bir üst merkezin altına yerleşir. Düzen tam da burada farklılığın ortadan kaldırılmasından değil, farklılıkların ortak bir referans altında yeniden konumlandırılmasından doğar.
Böyle bir dönüşüm insanın mekânla kurduğu ilişkiyi de değiştirir. Merkezsiz yapıda özne ihtiyaçlarının peşinden çevreye doğru açılırken, merkezileştirilmiş yapıda çevrenin farklı işlevleri belirli bir merkezde öznenin karşısına getirilir. Hareketin yükü kısmen tersine çevrilir: öznenin farklı ihtiyaçlar için farklı mekânlara dağılması yerine, farklı ihtiyaç nesneleri öznenin yönelebileceği ortak bir mekânda yoğunlaştırılır. Mekânsal organizasyon böylece yalnızca nesnelerin yerleştirilmesi değil, öznenin potansiyel hareketlerinin önceden düzenlenmesi anlamına gelir.
Yönelimsel kaos kavramının asıl önemi de burada yatar. İnsan davranışındaki dağınıklığı açıklamak için arzuların irrasyonel olduğunu varsaymak gerekmez; birbirinden tamamen rasyonel ve belirli yönelimlerin ortak bir merkezden yoksun olması yeterlidir. Aynı şekilde düzen kurmak için arzuların içeriklerine müdahale etmek de zorunlu değildir; onların nesnelerinin mekânsal dağılımını değiştirmek davranışın geometrisini dönüştürebilir. Böylece ekonomik mekânın organizasyonu, insanın ne istediğinden önce istediği şeye ulaşmak için hangi yöne hareket edeceğini düzenleyen bir mekanizma hâline gelebilir.
Gündelik hayatın merkezsiz yönelimselliği bu bakımdan yalnızca fiziksel mesafe sorunu değildir. Daha temel düzeyde, insan ile çevresi arasında kurulabilecek yönlerin sayısı ve bu yönlerin ortak bir referansa sahip olup olmamasıyla ilgilidir. İhtiyaçların heterojenliği çok sayıda hedef, arzunun hareketliliği yeni hedeflerin sürekli oluşma ihtimali, mekânsal dağınıklık ise bütün bu hedeflere karşılık gelen çok sayıda hareket doğrultusu üretir. Yönelimsel kaos, tam olarak bu üç düzeyin birleştiği yerde ortaya çıkar: çok sayıda içerik, çok sayıda nesne ve çok sayıda yön, henüz hepsini aynı koordinata bağlayan merkezî bir referansın bulunmadığı bir hareket alanı oluşturur.
2. AVM’nin Yönelimsel Merkezileştirme İşlevi
2.1 Heterojen İhtiyaçların Ortak Koordinata Bağlanması
AVM’nin yapısal özgüllüğü, birbirinden içerik bakımından farklı ihtiyaç ve arzuları tek bir mekânsal koordinat içerisinde erişilebilir hâle getirmesinde belirir. Beslenme, giyim, eğlence, teknoloji, bakım, sosyalleşme ve benzeri gereksinimler kendi içeriksel farklılıklarını korur; fakat bunların nesneleri aynı mimari bütünlük içinde yan yana getirildiğinde öznenin her biri için farklı bir mekânsal merkeze yönelme zorunluluğu azalır. Böylece AVM’nin işlevi, ihtiyaçları aynılaştırmak değil, farklı ihtiyaçların nesnelerini ortak bir erişim alanında yoğunlaştırmaktır. İhtiyaçların heterojenliği sürerken onların mekânsal dağılımı daralır; insanın çok sayıda farklı gereksinimi için çevreye açılan hareket hatları aynı merkeze doğru bükülmeye başlar.
Buradaki merkezileştirme, klasik anlamda üretimin, sermayenin veya yönetimin merkezileşmesinden farklıdır. Söz konusu olan öncelikle yönelimlerin merkezileştirilmesidir. Bir ihtiyacın nesnesi başka bir ihtiyacın nesnesine dönüşmez; fakat her iki nesne aynı yerde bulunabildiği için öznenin onları ararken takip ettiği makro yön ortaklaşır. Bir kafeye gitmekle kıyafet almak, sinemaya girmekle teknolojik bir ürün aramak birbirinden farklı pratikler olarak kalır, fakat bu pratiklerin hepsi aynı mimari bütünlük içerisinde mümkün olduğunda davranışın başlangıç yönü tek bir merkeze bağlanabilir. Böylece içeriksel çoğulluk ile mekânsal birliktelik aynı yapıda birleşir.
AVM’nin yönelimsel merkezileştirme kapasitesi tam da bu nedenle yalnızca fiziksel yakınlıktan ibaret değildir. Farklı nesneleri aynı binaya yerleştirmek, öznenin ihtiyaç dünyasını yeniden organize eden bir mekânsal referans üretir. İnsan belirli bir gereksinim ortaya çıktığında yalnızca o gereksinimin tekil nesnesini düşünmez; söz konusu nesnenin başka ihtiyaçlarla birlikte erişilebilir olduğu daha genel bir merkezi de zihinsel olarak etkinleştirebilir. Böylece merkez, tek tek ihtiyaçların ötesinde bir üst referans hâline gelir. İhtiyaçlar farklıdır, fakat bu farklılıkların büyük bölümü aynı mekânsal cevaba bağlanabilir: AVM’ye gitmek.
Bu dönüşüm, gündelik karar yapısını da sadeleştirir. Merkezsiz bir çevrede her ihtiyaç yeni bir mekânsal seçim problemi yaratabilir. Nereden alınacağı, hangi güzergâhın izleneceği, bir ihtiyaçtan diğerine geçerken hangi bölgeye yönelineceği ayrı ayrı belirlenmek zorundadır. AVM ise bu kararların önemli bölümünü tek bir üst kararda yoğunlaştırır. Öznenin her ihtiyaca ayrı bir mekânsal cevap üretmesi yerine, çok sayıda ihtiyacın ortak cevabı aynı merkeze yönelmek hâline gelir. Dolayısıyla yönelimsel merkezileştirme yalnızca hareket mesafesini değil, mekânsal kararların sayısını da azaltabilir.
Merkezin gücü tam olarak farklılıkları silmeden onları taşıyabilmesinden kaynaklanır. Bir AVM yalnızca tek bir ihtiyaç kategorisini karşılasaydı belirli bir işlevin merkezi olurdu; fakat yönelimsel anlamda daha güçlü olan, birbirinden bağımsız ihtiyaç alanlarını aynı bütünlük altında birleştirmesidir. Çeşitlilik arttıkça merkez daha fazla yönelim hattını kendi üzerine çekebilir. Böylece heterojenlik merkezin karşıtı olmaktan çıkar ve paradoksal biçimde merkezin gücünü artıran unsur hâline gelir. Ne kadar çok farklı ihtiyaç aynı yerde karşılanabiliyorsa, öznenin o merkezi genel bir yönelim referansı olarak kullanma olasılığı da o kadar artar.
Mekânsal birliktelik aynı zamanda ihtiyaçlar arasında geçiş maliyetini düşürür. Merkezsiz düzende bir ihtiyacın karşılanmasından diğerine geçmek yeni bir rota, yeni bir zaman ve yeni bir mekânsal karar gerektirirken, AVM içerisinde bu geçişler aynı yapının içinde gerçekleşebilir. Böylece ihtiyaçların ardışıklığı çevreye yayılmak yerine merkez içinde dolaşıma dönüşür. Öznenin bir ihtiyaçtan diğerine geçerken merkezi terk etmesi gerekmediği ölçüde, merkez yalnızca başlangıç noktası değil, yönelimlerin sürekliliğini barındıran bir alan hâline gelir.
Yönelimsel merkezileştirme bu nedenle statik bir toplama işlemi değildir. AVM yalnızca farklı nesneleri bir araya getirip bekleyen bir depo gibi işlemez; bu nesnelerin bir arada bulunması, öznenin yönelimleri arasında geçiş yapılabilecek sürekli bir dolaşım alanı üretir. Bir gereksinim başka bir gereksinime, bir arzu başka bir arzuya aynı mekân içinde bağlanabilir. Başlangıçta tek bir amaçla merkeze yönelen özne, başka ihtiyaçlarını da aynı yerde karşılayabilir. Merkez böylece yalnızca mevcut yönelimleri karşılamaz; yönelimlerin birbirine bağlanabileceği ortak bir zemin sağlar.
Burada belirleyici olan, AVM’nin ihtiyaçların kaynağını bütünüyle kendisi üretmek zorunda olmamasıdır. Açlık, giyim gereksinimi, sosyalleşme arzusu veya eğlenme isteği AVM’den bağımsız olarak da var olabilir. Yönelimsel merkezileştirme, tam da bu bağımsız içerikleri alıp ortak bir mekânsal organizasyon altında birleştirdiği için özgül bir mekanizmadır. Eğer ihtiyaçların kendisini üretmek zorunlu olsaydı mesele psikolojik veya ideolojik bir üretim teorisine dönüşürdü. Buradaki daha temel işlem ise mevcut ya da potansiyel ihtiyaçların nesnelerini aynı koordinatta toplayarak öznenin hareket geometrisini yeniden düzenlemektir.
AVM’nin ekonomik işleviyle yönelimsel işlevi bu noktada birbirinden ayrılmadan ama birbirine de indirgenmeden düşünülebilir. Çok sayıda ürün ve hizmeti bir arada sunmak ekonomik açıdan satış kapasitesini artırabilir; fakat aynı düzenleme yönelimsel açıdan da öznenin farklı gereksinimlerini aynı merkeze bağlar. Ekonomik çeşitlilik yönelimsel yoğunlaşmanın maddi koşulu hâline gelir. Ticari çeşitlenme arttıkça merkez daha fazla ihtiyaç hattını kapsayabilir; yönelimsel yoğunlaşma arttıkça da merkezin ekonomik çekiciliği güçlenebilir. Böylece ekonomik işlev ile mekânsal düzenleme karşılıklı olarak birbirini besler.
Ortak koordinat kavramı burada yalnızca coğrafi bir noktayı değil, çok sayıda ihtiyacın aynı referans altında düşünülebilmesini ifade eder. Öznenin zihinsel haritasında AVM, tek bir ürün kategorisinin değil, genel olarak “ihtiyaçların karşılanabildiği yer” biçiminde temsil edilebilir. Böyle bir üst temsil ortaya çıktığında, tek tek ihtiyaçlar aynı merkezin alt başlıklarına dönüşür. Beslenme başka, giyim başka, eğlence başka bir içerik taşır; fakat bunların mekânsal cevabı ortaklaştıkça öznenin yönelim sistemi hiyerarşik biçimde yeniden düzenlenir. En üstte merkez, onun altında farklı ihtiyaç alanları bulunur.
Bu hiyerarşik yeniden düzenleme merkezsiz yapının tersidir. Merkezsiz durumda her ihtiyaç kendi geçici merkezini üretirken, AVM modelinde farklı ihtiyaç merkezleri daha büyük bir üst merkezin içine alınır. Tekil mağazalar, restoranlar, sinemalar ve hizmet alanları kendi mikro merkezlerini korur; fakat hepsi AVM’nin makro merkezi altında konumlanır. Böylece çok merkezlilik tamamen yok olmaz, fakat daha üst bir merkez tarafından kapsanır. Yönelimsel merkezileştirme tam da bu nedenle mutlak tekillik değil, çok sayıda alt merkezin ortak bir üst merkez altında toplanmasıdır.
AVM’nin örgütleyici gücü, öznenin ihtiyaçlarının sayısını azaltmadan çevresel karmaşıklığı azaltabilmesinde yatar. İnsan aynı sayıda farklı şeye ihtiyaç duymaya devam edebilir; fakat bu ihtiyaçların mekânsal karşılıkları aynı bütünlükte birleştiğinde çevrenin davranış açısından okunması kolaylaşır. Yüzlerce farklı nesne hâlâ vardır, fakat bunların önemli bir bölümü tek bir referans alanına yerleşmiştir. Dolayısıyla yönelimsel merkezileştirme, farklılığı ortadan kaldıran bir sadeleştirme değil, farklılıkların mekânsal düzenini sadeleştiren bir üst örgütlenmedir.
Bu açıdan AVM, ihtiyaçların içeriğine değil onların dolaşımına müdahale eden bir yapı olarak kavranabilir. İçerikler heterojen, nesneler çoğul ve pratikler birbirinden farklı kalırken hareketin makro yönü ortaklaşır. İnsan artık her ihtiyaç için bütünüyle yeni bir çevresel yön aramak zorunda değildir; çok sayıda ihtiyaç için aynı merkeze yönelmek yeterli olabilir. Böylece yönelimlerin çevreye saçılması azalır ve dağınık ihtiyaçlar ortak bir mekânsal koordinat etrafında düzenlenir.
2.2 İçeriğin Korunması, Yönün Merkezileştirilmesi
Yönelimsel merkezileştirmenin en önemli özelliği, arzuların ve ihtiyaçların içeriklerini birbirine indirgemeden onların hareket yönünü ortaklaştırabilmesidir. İnsan AVM’ye girdiğinde açlık, eğlenme isteği, giyim gereksinimi veya sosyalleşme arzusu tek bir genel ihtiyaca dönüşmez. Her biri kendi nesnesini, duygulanımsal tonunu ve tatmin biçimini korur. Buna rağmen bu farklı yönelimler aynı mekânsal merkezin içinde karşılık bulabildiği için öznenin çevreye doğru açılan hareketi daralır. Dolayısıyla merkezileştirilen şey arzunun içeriği değil, arzunun vektörüdür.
İçerik ile yön arasındaki ayrım burada teorinin temel taşı hâline gelir. Bir arzunun içeriği “ne istiyorum?” sorusuna, yönü ise “istediğim şeye ulaşmak için nereye hareket ediyorum?” sorusuna karşılık gelir. AVM ikinci soruya ortak bir cevap üretebilirken birincisini çoğul bırakır. Özne çok sayıda farklı şeyi istemeye devam eder; fakat bu farklı isteklerin büyük bir kısmı aynı yere gitme kararına bağlanabilir. Böylece ihtiyaç dünyasının semantik çeşitliliği ile davranışın mekânsal düzeni birbirinden ayrılır.
Yönün merkezileştirilmesi, çoğulluğun daha derin bir biçimde korunmasını da mümkün kılar. Eğer düzen yalnızca içerikleri homojenleştirerek kurulabilseydi merkezileşme, arzuların farklılıklarını ortadan kaldırmayı gerektirirdi. Oysa AVM tam tersine farklılıkları çoğaltabilir ve yine de yönelimsel birliği koruyabilir. Daha fazla mağaza, daha fazla ürün, daha fazla hizmet ve daha fazla deneyim, içerik düzeyinde çeşitliliği artırırken mekânsal düzeyde merkezileşmeyi güçlendirebilir. Böylece çoğulluk ile merkezileşme birbirinin karşıtı olmaktan çıkar.
Bu paradoksal yapı, AVM’nin neden yalnızca “tek bir yerde çok şey bulunması” biçiminde tanımlanamayacağını gösterir. Asıl önemli olan, çok şeyin bir arada bulunmasının öznenin yönelim yapısını değiştirmesidir. Eğer farklı içerikler aynı yerde bulunmasına rağmen öznenin davranışı üzerinde ortak bir çekim üretmeseydi, mekânsal yoğunlaşma yalnızca mimari bir özellik olarak kalırdı. Oysa farklı ihtiyaçların aynı merkezde karşılanabilmesi, insanın gelecekteki ihtiyaçlarını da aynı yerle ilişkilendirmesine yol açar. Merkez, yalnızca mevcut ihtiyacın değil, henüz etkinleşmemiş olası ihtiyaçların da referansına dönüşebilir.
Böylece AVM’nin merkezileştirici etkisi zamansal bir boyut da kazanır. İnsan yalnızca şu anda ihtiyaç duyduğu şey için değil, “orada başka ihtiyaçlarımı da karşılayabilirim” beklentisiyle merkeze yönelebilir. Tek bir gün içerisinde farklı gereksinimlerin ardışık olarak ortaya çıkma ihtimali, AVM’nin ortak referans olma gücünü artırır. Merkez bu anlamda yalnızca mevcut yönelimlerin kesişim noktası değil, gelecekte oluşabilecek yönelimlerin önceden bağlandığı bir potansiyel koordinattır.
İçeriğin korunması, yönün merkezileştirilmesi sayesinde arzunun özerkliği ile mekânsal düzenleme aynı anda var olabilir. Özne neyi arzuladığı konusunda çeşitliliğini sürdürebilir, hatta yeni arzular geliştirebilir; fakat bu arzuların nesneleri aynı mekânsal sistem içinde bulunduğu sürece yönelimlerin çevreye dağılması sınırlanır. Bu nedenle merkezileştirme burada baskı yoluyla gerçekleşen bir homojenleştirme değildir. Arzunun farklılıkları bastırılmaz; farklılıkların dolaşabileceği alan merkezileştirilir.
Tam da bu noktada AVM’nin çekiciliği ile yönelimsel düzenleme arasında güçlü bir bağ kurulur. İnsan merkeze yönelirken arzularından vazgeçmek zorunda değildir; tersine, çok sayıda farklı arzuyu aynı hareket içinde gerçekleştirebilme imkânı bulur. Merkezileşme özne açısından yalnızca sınırlama değil, kolaylık olarak deneyimlenebilir. Dağınık yönelimlerin tek bir koordinata bağlanması, davranışsal maliyeti düşürdüğü ölçüde çekim üretir. Böylece yönelimsel düzenleme öznenin karşısına dışsal bir zorunluluk gibi çıkmak yerine, kendi ihtiyaçlarının rasyonel çözümü gibi görünebilir.
Bu durum merkezileştirmenin neden etkili olduğunu da açıklar. İnsan farklı ihtiyaçları için daha az rota, daha az karar ve daha az geçiş yapmak zorunda kaldığında merkez kullanım değeri kazanır. Yönelimsel yoğunlaşma, öznenin zaman ve enerji ekonomisiyle uyumlu hâle gelir. Dolayısıyla merkez yalnızca mimari olarak kurulmuş olduğu için değil, dağınık ihtiyaçları daha az hareketle karşılayabildiği için davranışsal olarak tercih edilir. Merkezileştirme böylece dışarıdan dayatılan bir düzen olmaktan çok, öznenin kendi pratik hesaplarıyla yeniden ürettiği bir düzen hâline gelir.
Arzunun yönünün merkezileştirilmesi aynı zamanda çevredeki diğer potansiyel merkezlerin göreli önemini azaltabilir. Her ihtiyaç için farklı bir mekâna gitmenin alternatifi olarak tek bir merkez yeterli hâle geldikçe, çevrenin çok merkezli yapısı özne açısından daha az işlevsel olur. Başka merkezler fiziksel olarak varlıklarını sürdürür, fakat yönelimsel haritada ikincilleşebilir. Merkezileşme bu nedenle diğer mekânların yok edilmesini gerektirmez; onları davranış açısından daha az gerekli kılması yeterlidir.
Burada homojenleşme ile merkezileşme arasındaki ayrım tekrar belirginleşir. Homojenleşme farklı içerikleri birbirine benzetir; merkezileşme ise farklı içerikleri ortak bir referansa bağlar. AVM’de restoran ile sinema, mağaza ile kuaför, oyun alanı ile teknoloji dükkânı aynı işlevi görmez. Fakat hepsi aynı mekânsal üst yapı içinde yer aldığında öznenin yönelim haritasında ortak bir koordinat kazanırlar. Dolayısıyla farklılık kaybolmaz; farklılıkların konumu yeniden düzenlenir.
Yönelim geometrisinin değişmesi tam da burada gerçekleşir. Merkezsiz durumda her ihtiyaç çevrede ayrı bir vektör üretirken, merkezileştirilmiş yapıda bu vektörler ilk aşamada aynı makro yöne bağlanır, ardından merkezin içinde yeniden ayrışır. Özne önce AVM’ye yönelir, sonra içeride restoran, mağaza, sinema veya başka bir noktaya dağılır. Böylece çok merkezlilik bütünüyle ortadan kalkmaz; yalnızca ölçek değiştirir. Dış çevredeki dağınık çok merkezlilik, merkezin içindeki kontrollü mikro çok merkezliliğe dönüşür.
Bu ölçek değişimi AVM’nin yönelimsel düzenleme gücünü daha kesin biçimde gösterir. Kaos tamamen yok edilmez, merkezin içine alınır. Farklı ihtiyaçların farklı yönleri hâlâ vardır, ancak bu yönler artık aynı üst koordinatın sınırları içinde dolaşır. Dışarıdaki çok sayıda bağımsız rota, içerideki daha sınırlı ve birbirine bağlı rotalara dönüşür. Merkez böylece yönelimlerin ortadan kaldırıldığı değil, yeniden ölçeklendirildiği bir yapı hâline gelir.
Öznenin deneyimi açısından da önemli bir dönüşüm meydana gelir. Önceden her ihtiyaç yeni bir dış yönelim gerektirirken, merkezileştirilmiş düzende ihtiyaçlar çoğu kez iç dolaşımla karşılanabilir. Dışarıya doğru yönelme bir kez gerçekleşir; ardından farklı ihtiyaçlar aynı mekânsal bütünlük içinde karşılanır. Böylece AVM, öznenin çevreyle ilişkisini “çok sayıda dış yönelim” modelinden “tek dış yönelim + çok sayıda iç yönelim” modeline dönüştürür.
İşte yönün merkezileştirilmesinin en sıkı ifadesi burada bulunur: AVM arzuyu tek bir içeriğe indirgemez, fakat arzuların çevreye açılan ilk hareketini ortaklaştırır. İnsan farklı şeyler istemeye devam eder; farklı tatmin biçimleri arar; farklı nesneler arasında seçim yapar. Ancak bütün bu farklılıkların mekânsal erişim koşulu aynı merkeze bağlandığında yönelimsel çoğulluk üst ölçekte tekilleşir. Böylece arzunun çoğulluğu korunurken arzunun yönü merkezileştirilir.
2.3 Yönelimsel Tekilleştirme
Yönelimsel merkezileştirme, çok sayıda ihtiyacın ortak bir mekânsal koordinata bağlanmasını ifade ederken, yönelimsel tekilleştirme bu sürecin davranış üzerindeki daha ileri sonucunu gösterir. Merkezileştirme, farklı yönelim hatlarını aynı alanda toplar; tekilleştirme ise öznenin dış çevreye açılan çok sayıdaki olası hareket yönünü giderek tek bir baskın makro doğrultu altında örgütler. Buradaki tekillik, arzuların ya da ihtiyaçların içeriksel olarak bire indirgenmesi değildir. İnsan hâlâ çok sayıda farklı şey isteyebilir, farklı nesnelere ihtiyaç duyabilir ve farklı deneyimler arayabilir. Tekilleşen şey, bu heterojen taleplerin karşılanması için dış dünyaya doğru kurulacak ilk hareketin yönüdür. Çok sayıda ihtiyaç, çok sayıda içerik ve çok sayıda nesne korunurken bunların önemli bir bölümü aynı mekânsal cevaba bağlanır.
Bu nedenle yönelimsel tekilleştirme, ihtiyaçların bastırılmasından veya arzuların standardize edilmesinden farklı bir mekanizmadır. Standardizasyon, farklı arzuları benzer içeriklere dönüştürmeye çalışır; tekilleştirme ise içerik farklarını koruyarak onların davranışsal güzergâhını ortaklaştırır. Bir özne yemek yemek, alışveriş yapmak, sinemaya gitmek, dinlenmek veya sosyalleşmek isteyebilir. Bu isteklerin hiçbiri diğerinin yerine geçmez. Buna rağmen hepsi aynı AVM içerisinde karşılanabildiğinde öznenin karşısında birden fazla makro rota yerine tek bir ana yön belirir. Böylece ihtiyaçların çokluğu davranışın çok yönlülüğüne zorunlu olarak tercüme edilmez.
Tekilleştirme kavramı burada özellikle ölçek farkıyla anlaşılmalıdır. Mikro düzeyde çokluk devam eder; makro düzeyde yön ortaklaşır. AVM’nin içinde restoran, mağaza, sinema, kafe ve başka işlevler farklı noktalara dağılmıştır. Öznenin merkez içine girdikten sonra hâlâ seçim yapması, farklı yönlere sapması ve farklı nesnelere yönelmesi gerekir. Fakat bütün bu mikro hareketler daha önce gerçekleşmiş tek bir makro yönelimin içine yerleşir. Önce AVM’ye gidilir, ardından içeride farklı ihtiyaçlar arasında dolaşılır. Böylece dış çevredeki çok yönlülük, merkezin içindeki alt yönelimlere dönüştürülür.
Bu dönüşüm, dağınıklığın ortadan kaldırılmasından çok onun hiyerarşik biçimde yeniden örgütlenmesidir. Merkezsiz yapıda her ihtiyaç kendi bağımsız rotasını üretirken, merkezileştirilmiş yapıda bütün bu rotalar ortak bir üst rota altında sıralanır. İhtiyaçların kendi yönleri yok olmaz; fakat artık bağımsız başlangıç noktaları değildir. Makro merkez bir üst referans üretir ve alt yönelimler onun içinde konumlanır. Böylece davranışın geometrisi yatay olarak dağılmış çok sayıda rota biçiminden, tek bir üst yönün altında dallanan hiyerarşik bir yapıya dönüşür.
Yönelimsel tekilleştirmenin gücü de tam olarak burada yatar. Öznenin her ihtiyaca ayrı bir mekânsal karar vermesi gerekmez. Birden fazla gereksinim tek bir başlangıç kararında yoğunlaşabilir: AVM’ye gitmek. Bu karar verildiğinde sonraki seçimler merkezin içinde çözülür. Dolayısıyla tekilleştirme, yalnızca fiziksel yönleri değil, karar süreçlerini de merkezileştirir. İnsan neyi istediğine dair çok sayıda mikro karar vermeye devam ederken, bunların nerede karşılanacağına ilişkin üst karar giderek tekilleşebilir.
Böyle bir yapı davranışın öngörülebilirliğini artırır. İhtiyaçların içerikleri önceden bilinmese bile, bu ihtiyaçların büyük bir bölümünün aynı merkezde karşılanabileceği bilindiğinde öznenin hangi makro doğrultuda hareket edeceği daha kolay tahmin edilebilir hâle gelir. Merkezsiz düzende bir ihtiyacın ortaya çıkışı yeni bir güzergâh doğururken, tekilleştirilmiş düzende farklı ihtiyaçlar aynı güzergâhı yeniden etkinleştirir. Yönelimsel çeşitlilik böylece içeriksel olarak yüksek kalırken coğrafi olarak daralır.
Tekilleştirmenin ortaya çıkabilmesi için merkezin yalnızca çok işlevli olması da yetmez; öznenin zihninde genel bir referans olarak yerleşmesi gerekir. Bir AVM ne kadar fazla ihtiyacı aynı anda karşılayabiliyorsa, farklı gereksinimler ortaya çıktığında yeniden seçilme ihtimali o kadar artar. Zamanla belirli bir ihtiyacın nesnesi ile belirli bir mağaza arasında değil, çok daha genel bir düzeyde “ihtiyaç” ile “AVM” arasında bağlantı kurulabilir. Böylece merkez, tek tek işlevlerin toplamından daha yüksek bir yönelimsel statü kazanır.
Burada önemli olan, merkezin belirli bir ihtiyacın cevabı olmaktan çıkıp ihtiyaçların genel cevabı hâline gelmesidir. Böyle bir dönüşüm gerçekleştiğinde AVM yalnızca alışveriş yapılan bir yer olarak değil, çok sayıda farklı gereksinimin olası çözüm alanı olarak deneyimlenir. İhtiyaç daha ortaya çıkmadan bile merkez potansiyel bir cevap olarak hazır bulunur. Bu hazır referans, yönelimsel tekilleştirmenin sürekliliğini sağlar. Öznenin karşısında her seferinde sıfırdan kurulması gereken bir mekânsal seçim değil, önceden tanımlanmış güçlü bir yön bulunur.
Tekilleştirme aynı zamanda çevredeki alternatif yönelim merkezlerinin göreli etkisini azaltır. Başka restoranlar, mağazalar, sinemalar ve kamusal alanlar varlığını sürdürebilir; fakat bunların her biri yalnızca belirli ihtiyaçları karşılıyorsa, çok işlevli merkez karşısında daha dar bir yönelimsel kapasiteye sahip olur. AVM, tam da farklı ihtiyaç kategorilerini aynı anda kapsadığı için diğer merkezlerin toplamından daha güçlü bir makro referans üretebilir. Böylece çevredeki merkezler fiziksel olarak çoğul kalırken davranışsal açıdan tek bir merkez baskınlaşabilir.
Baskın yönün oluşması zorunlu olarak diğer seçeneklerin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Yönelimsel tekilleştirme mutlak tekel değildir; olasılık dağılımının belirli bir merkez lehine yoğunlaşmasıdır. Öznenin başka yerlere gitme imkânı devam eder, fakat çok sayıda ihtiyacın aynı yerde karşılanabilmesi AVM’yi daha düşük maliyetli, daha öngörülebilir ve daha işlevsel bir tercih hâline getirir. Merkezin gücü de tam burada görünür: yönelimleri yasaklayarak değil, alternatifler arasında kendisini daha kapsayıcı bir referans hâline getirerek tekilleştirir.
Dolayısıyla yönelimsel tekilleştirme, zorunluluk ile özgürlük arasındaki basit karşıtlık üzerinden anlaşılamaz. Özne teknik olarak çok sayıda mekânsal seçeneğe sahip olabilir ve yine de davranışsal olarak aynı merkeze tekrar tekrar yönelebilir. Seçeneklerin varlığı yönelimlerin eşit ağırlıkta olduğu anlamına gelmez. Bir merkez farklı ihtiyaçları birlikte karşılayabildiği ölçüde diğer seçenekler üzerinde yönelimsel üstünlük kazanır. Tekilleştirme, seçenekleri yok ederek değil, yönelimlerin ağırlık merkezini değiştirerek gerçekleşir.
Buradan daha genel bir sonuç çıkar. İnsan davranışını düzenlemek için her zaman arzuların içeriğine müdahale etmek gerekmez; arzuların nesnelerini aynı mekânsal koordinat altında toplamak, davranışın yönünü belirlemek için yeterli olabilir. İçerik özgür kalırken güzergâh daralabilir. Öznenin neyi istediği çoğul, nereye gideceği ise giderek tekil olabilir. Yönelimsel tekilleştirmenin özgünlüğü tam olarak bu ayrışmada yatar.
AVM böylece yalnızca çok sayıda işlevi bir araya getiren mimari bir kompleks değil, heterojen arzuların makro yönünü ortaklaştıran bir davranış organizasyonu hâline gelir. Çokluk içeride korunur, fakat çevreye açılan hareket tek bir merkez altında yoğunlaşır. Dağınık yönelimlerin ortak bir üst koordinata bağlanması sonucunda insan, farklı şeyler arzularken aynı yere gitmeye devam edebilir. Yönelimsel tekilleştirme, tam anlamıyla arzunun çoğulluğunu koruyup arzunun mekânsal yönünü tekilleştiren bir düzenleme biçimidir.
3. Hobbesçu Doğal Durum ve Tehdidin Merkezsizliği
3.1 Dağınık Tehdit ve Belirsiz Korku
Hobbesçu doğal durum, yalnızca şiddetin yüksek olduğu bir toplumsal ortam olarak değil, tehdidin belirli ve sabit bir merkezden yoksun olduğu bir ilişki düzeni olarak okunabilir. Sorunun ağırlığı, tek tek bireylerin birbirlerine zarar verebilme kapasitesinden çok, bu kapasitenin toplumun bütününe dağılmış olmasında yatar. Her birey potansiyel olarak diğer herkes için tehdit oluşturabilir ve hiçbir özne, kendisine yönelen tehlikenin hangi noktadan, hangi zamanda ve hangi biçimde ortaya çıkacağını kesin olarak bilemez. Böylece tehdit tek bir merkezde yoğunlaşmak yerine toplumsal alanın tamamına yayılır.
Korkunun yapısı da bu nedenle belirli bir nesneye karşı duyulan basit korkudan ayrılır. Belirli bir tehdit kaynağı varsa özne davranışını o kaynağa göre düzenleyebilir; tehlikeden uzaklaşabilir, ona karşı savunma geliştirebilir veya riskin sınırlarını tahmin edebilir. Doğal durumda ise tehdidin kaynağı çoğuldur. Tehlike yalnızca bir düşmandan değil, potansiyel olarak herhangi bir başkasından gelebilir. Dolayısıyla öznenin kaçınma yönelimi tek bir nesneye sabitlenemez. Korku, belirli bir noktadan kaçmak yerine çevrenin geneline karşı sürekli bir ihtiyat üretir.
Buradaki merkezsizlik, korkunun yönelim geometrisini doğrudan etkiler. Arzuda özne çok sayıda nesneye doğru yaklaşma eğilimi gösterirken, doğal durumdaki korku çok sayıda potansiyel tehditten uzaklaşmaya çalışır. Fakat her yön tehdit ihtimali taşıdığı için kaçınma hareketi kesin bir güvenli doğrultu üretemez. Bir noktadan uzaklaşmak başka bir tehdide yaklaşmak anlamına gelebilir. Böylece negatif yönelim de tıpkı arzunun pozitif yönelimi gibi çok merkezli ve dağınık bir yapı kazanır.
Tehdidin bu biçimde yayılması davranışsal belirsizliği artırır. Özne yalnızca “kim bana zarar verebilir?” sorusuyla değil, “ne zaman, nerede ve hangi koşulda?” sorularıyla da sürekli karşı karşıyadır. Tehdit kaynağının çoğulluğu geleceğin öngörülebilirliğini azaltır. Her etkileşim potansiyel bir çatışmaya dönüşebileceği için toplumsal çevre güvenilir bir referans sistemi sunmaz. Böyle bir durumda korku tek bir tehlikenin yoğun duygulanımı olmaktan çıkar ve gündelik davranışın genel koşulu hâline gelir.
Hobbesçu doğal durumun sürdürülemezliği de yalnızca insanların şiddete eğilimli olmasından kaynaklanmaz; şiddet kapasitesinin dağınık olması nedeniyle hiçbir bireyin kalıcı güvenlik üretememesinden doğar. Güçlü olan kişi bile her zaman uyanık kalamaz, ittifaklar değişebilir, zayıf bireyler birleşebilir ve üstünlük geçici olabilir. Dolayısıyla güvenlik, tekil gücün miktarıyla çözülemeyen yapısal bir sorun hâline gelir. Tehdit dağılımı merkezsiz kaldığı sürece herkes diğer herkes açısından potansiyel risk taşımaya devam eder.
Merkezsiz tehdit yapısında öznenin çevresi homojen biçimde güvenilmezleşir. Belirli bölgeler veya kişiler daha tehlikeli olabilir, fakat genel mantık değişmez: güvenlik herhangi bir noktada kesinleşmez. Bu nedenle korku mekânsal olarak lokalize edilemez. Özne belirli bir tehlike bölgesinden çıkarak bütünüyle güvenli bir alana geçemez; çünkü tehdidin kaynağı toplumsal ilişkilerin kendisine dağılmıştır. Böylece korku bir nesneye değil, koşula bağlanır.
Dağınık korkunun önemli bir sonucu da sürekli yönelim değişimidir. Birey kendi güvenliğini sağlamak için başkalarının niyetlerini, güçlerini ve olası hareketlerini sürekli hesaba katmak zorundadır. Her yeni karşılaşma tehdit haritasını değiştirebilir. Dün güvenilir görünen biri bugün rakibe dönüşebilir; mevcut ittifaklar çözülürken yeni tehditler doğabilir. Böylece öznenin kaçınma davranışı sabit bir merkeze göre değil, sürekli değişen ilişkisel koşullara göre yeniden düzenlenir.
Korkunun merkezsizliği burada yalnızca psikolojik bir deneyim değil, siyasal bir yapı sorunudur. Eğer tehdit kapasitesi çok sayıda özneye eşit ya da benzer biçimde dağılmışsa, her birey diğerleri karşısında hem potansiyel fail hem potansiyel mağdur konumundadır. Bu çift konum karşılıklı güvensizliği üretir. Herkes başkasından korktuğu için kendisini güçlendirmeye çalışır; herkes güçlendikçe başkalarının korkusu artar. Tehdidin çoğulluğu böylece kendi kendisini yeniden üreten bir döngüye dönüşür.
Bu yapıda korku, yalnızca dışarıdan gelen şiddetin sonucu değildir; başkalarının şiddet kapasitesine ilişkin bilgi de korku üretir. Tehdit fiilen gerçekleşmeden önce bile olasılığı davranışı düzenlemeye başlar. Dolayısıyla doğal durumun kaosu, yalnızca gerçekleşen çatışmaların sayısında değil, her ilişkinin potansiyel çatışma olarak okunabilmesinde yatar. Öznenin hareket alanı gerçekleşmiş şiddetten çok, beklenen şiddet tarafından şekillenir.
Belirsizlik tam da buradan doğar. Eğer tehdidin tek bir kaynağı olsaydı özne onun gücünü, sınırlarını ve davranış biçimini öğrenerek kendisini konumlandırabilirdi. Dağınık tehdit ise çok sayıda bağımsız iradeye bağlıdır. Her öznenin niyeti, gücü ve stratejisi farklı olduğu için toplumsal alan ortak bir risk ölçüsüne indirgenemez. Korku böylece niceliksel olarak yüksek olmaktan önce yapısal olarak dağınıktır.
Merkezsiz korku ile merkezsiz arzu arasında kurulabilecek biçimsel benzerlik de burada belirginleşir. Arzuda sorun, öznenin yönelmek istediği nesnelerin çevreye dağılmış olmasıdır; korkuda ise öznenin kaçınmak istediği tehdit kaynakları çevreye dağılmıştır. Birinde yaklaşma, diğerinde uzaklaşma söz konusudur. Fakat her iki durumda da davranış ortak bir referanstan yoksundur. Özne pozitif ya da negatif yönelimini çok sayıda farklı odağa göre yeniden kurmak zorunda kalır.
Hobbesçu doğal durumun ayırt edici niteliği bu yüzden yalnızca korku değil, korkunun merkezsizliğidir. Tehdit belirli bir merkezde toplansaydı hâlâ korku var olabilirdi; fakat korkunun davranışsal yapısı değişirdi. Çok sayıda öngörülemez kaynaktan gelen tehdit yerine tek bir belirli güç referans hâline geldiğinde, kaçınmanın geometrisi de yeniden düzenlenebilir. Dağınık korkunun siyasal problem hâline gelmesi, tam olarak tehdit kapasitesinin çevrenin tamamına yayılmış olmasıyla ilgilidir.
Böylece doğal durum, negatif yönelimin kaotik biçimi olarak düşünülebilir. Arzu özneyi çok sayıda çekim odağı arasında dağıtırken korku onu çok sayıda kaçınma odağı arasında dağıtır. Her ikisinde de yönelim çokluğu davranışın merkezsizliğini üretir. Fark, birinde nesneye yaklaşılmak, diğerinde nesneden uzaklaşılmak istenmesidir. Yapısal düzeyde ise ortak sorun aynıdır: çok sayıda bağımsız yönelim odağının öznenin davranışını tek bir referans altında örgütlememesi.
3.2 Egemenin Tehdit Kapasitesini Merkezileştirmesi
Hobbesçu siyasal düzenin kurucu hamlesi, tehdidin bütünüyle ortadan kaldırılması değil, tehdit üretme kapasitesinin merkezsiz yapısından çıkarılarak tek bir üstün kudret altında yoğunlaştırılmasıdır. Doğal durumda her birey kendi güvenliğinin faili olmak zorunda olduğu için savunma, saldırı, misilleme ve önleyici şiddet kapasitesi toplumsal alanın tamamına dağılmıştır. Herkes kendi yargısına göre tehlikeyi tanımlar, kendi gücüne göre karşılık verir ve kendi güvenliğini kendi araçlarıyla sağlamaya çalışır. Siyasal egemenliğin kurulmasıyla birlikte bu dağınık yetkiler bütünüyle yok olmaz; fakat ortak bir üstün güç altında yeniden örgütlenir. Bireyin kendisini koruma hakkı ile kamusal zor kullanma kapasitesi arasındaki ayrım belirginleşir ve şiddetin meşru kullanımının merkezi giderek egemene doğru kayar.
Merkezileştirmenin önemi tam olarak burada ortaya çıkar. Tehdit kapasitesinin tek bir merkezde toplanması, korkunun ortadan kalkması anlamına gelmez; korkunun yönelim yapısının değişmesi anlamına gelir. Doğal durumda özne potansiyel olarak herkesten korkarken siyasal düzende herkesin üzerinde duran ortak bir kudret ortaya çıkar. Bu kudret, bireyler arası tehditleri sınırlandırdığı ölçüde karşılıklı korkunun yoğunluğunu azaltır; fakat aynı zamanda kendisine karşı duyulan daha belirli ve kurumsallaşmış bir çekince üretir. Böylece korku çok sayıda yatay kaynaktan tek bir dikey referansa doğru yeniden düzenlenir.
Burada asıl dönüşüm niceliksel değil geometriktir. Doğal durumda yüz farklı tehdit kaynağı varsa siyasal düzen bunların toplam gücünü basitçe azaltmaktan ziyade, aralarındaki ilişkiyi yeniden kurar. Bireylerin birbirlerine yönelik keyfî şiddet kapasitesi bastırılırken üstün zor kullanma yetkisi egemende yoğunlaşır. Tehdit dağınık olmaktan çıkar ve hiyerarşik bir yapıya kavuşur. Böylece korku, çevrenin tamamına yayılan belirsiz bir duygulanım olmaktan çıkarak daha tanımlı bir normatif referansa bağlanır.
Egemenin merkezileştirici işlevi yalnızca şiddet uygulama kapasitesinde değil, davranışın hangi koşullarda yaptırıma uğrayacağını belirlemesinde de görülür. Doğal durumda özne hangi davranışın kim tarafından tehdit olarak algılanacağını kesin biçimde bilemez. Siyasal düzende ise yasa, yaptırımın koşullarını daha belirli hâle getirir. Böylece tehdit kapasitesi merkezileştirilmekle kalmaz, kodlanır. Korku artık yalnızca fiziksel güç karşısında duyulan bir çekince değil, hangi davranışın hangi sonuçlara bağlanacağını öngörebilme imkânıyla birlikte işler.
Belirsizlikteki azalma, merkezileştirmenin psikolojik sürdürülebilirliğini açıklar. Tek bir üstün güç, birey için daha güçlü olabilir; fakat aynı zamanda daha öngörülebilir bir referanstır. Çok sayıda bağımsız tehdidin niyetini ve kapasitesini sürekli hesaplamak yerine ortak bir normatif düzenin sınırları içerisinde hareket etmek mümkündür. Böylece güvenlik, tehdidin bütünüyle yokluğundan değil, tehdidin biçiminin ve kaynağının daha belirli hâle gelmesinden doğar. Egemenlik tam da bu nedenle korkuyu yok etmeyen, fakat onu düzenleyen bir yapı olarak işler.
Tehdit kapasitesinin merkezileştirilmesi aynı zamanda bireyler arası karşılıklı şüpheyi de azaltır. Herkesin kendi güvenliğini kendisinin sağladığı bir düzende başkasının güçlenmesi doğrudan risk olarak algılanabilir. Merkezi egemenlik altında ise kişisel güç tek başına aynı belirleyici statüye sahip değildir; bireyler arası ihtilafların üzerinde üçüncü bir kudret bulunur. Böylece öznenin her karşılaşmayı potansiyel savaş ilişkisi olarak okuma zorunluluğu zayıflar.
Egemenin gücü bu anlamda yalnızca baskı üretmez, referans üretir. Birey neyin yasaklandığını, hangi sınırların ihlal edildiğinde yaptırımla karşılaşacağını ve hangi davranışların meşru kabul edildiğini daha belirli biçimde bilir. Dolayısıyla siyasal düzen, korkunun kaynağını merkezileştirirken aynı zamanda kaçınmanın yönünü de merkezileştirir. Özne artık çevresindeki bütün insanlardan eşit yoğunlukta kaçınmak zorunda değildir; davranışını ortak yasaya ve egemen kudrete göre düzenler.
Bu noktada Leviathan figürü yalnızca devasa gücün sembolü olarak değil, merkezileştirilmiş tehdit kapasitesinin siyasal biçimi olarak okunabilir. Leviathan’ın büyüklüğü, tek tek bireylerin toplamından daha güçlü olmasından ibaret değildir. Asıl önem, dağınık güçlerin üzerinde tek bir üstün referans oluşturmasında yatar. Doğal durumun yatay tehdidi dikeyleşir; karşılıklı güvensizlik, ortak bir otorite altında yeniden biçimlenir.
Merkezileşme aynı zamanda davranışsal hesaplamayı sadeleştirir. Çok sayıda potansiyel tehdidi aynı anda hesaba katmak yerine, birey büyük ölçüde egemenin koyduğu sınırlar içinde hareket eder. Böylece güvenlik, her öznenin ayrı ayrı tüm çevresini kontrol etmesine değil, ortak bir üst yapının davranış alanını düzenlemesine bağlanır. Tehdit yönetimi bireysel olmaktan çıkarak kurumsal hâle gelir.
Burada önemli olan, egemenliğin yalnızca dışarıdan dayatılan bir şiddet tekeli olarak düşünülmemesidir. Hobbesçu mantıkta bireylerin egemene yönelmesinin temel nedeni, dağınık tehdit koşulunun kendisinin daha maliyetli ve sürdürülemez olmasıdır. Tek ve üstün bir güç altında yaşamak, çok sayıda belirsiz tehdit arasında yaşamaktan daha öngörülebilir bir düzen sunar. Dolayısıyla merkezileşme, salt baskının değil, belirsizliğin azaltılmasının da aracıdır.
Negatif yönelimin yeniden örgütlenmesi tam burada gerçekleşir. Doğal durumda özne birçok farklı tehditten kaçınmaya çalışırken siyasal düzende kaçınma davranışı ortak normatif sınırlara bağlanır. Yasaklar, cezalar ve yaptırımlar tek bir siyasal sistem altında tanımlanır. Kaçınma artık çevrenin her noktasına dağılmış değildir; belirli davranışların belirli sonuçlara bağlandığı daha merkezî bir yapı içinde düzenlenir.
Egemenlik böylece korkunun yoğunluğunu mutlaka azaltmadan onun yapısını dönüştürebilir. Daha az korkudan çok, daha belirli korku söz konusudur. Dağınık korkunun yerini kodlanmış korku, karşılıklı tehdidin yerini merkezi yaptırım alır. Bu dönüşüm, siyasal düzenin yalnızca şiddeti bastırmak değil, şiddet kapasitesinin mekânsal ve normatif dağılımını yeniden kurmak olduğunu gösterir.
Leviathan’ın merkezileştirici mantığı bu nedenle basit bir güç yoğunlaşması değildir. Aynı zamanda yönelimlerin de merkezileştirilmesidir. Korku belirli bir merkez etrafında yeniden organize edildiğinde öznenin hareket alanı daha okunabilir hâle gelir. Hangi sınırlardan kaçınılacağı, hangi davranışların riskli olduğu ve hangi normların takip edilmesi gerektiği daha belirli olur. Siyasal düzen, korkuyu yok etmeden onu kaotik dağınıklıktan çıkarıp tek bir egemen referans altında toplar.
Dolayısıyla Hobbesçu egemenin temel işlevlerinden biri, merkezsiz tehdit kapasitesini tek bir siyasal merkezde yoğunlaştırarak korkunun geometrisini yeniden düzenlemektir. Doğal durumda her yön potansiyel tehlike taşırken egemenlik, negatif yönelimi belirli bir üst referansa bağlar. Böylece Leviathan, yalnızca güçlü olduğu için değil, dağınık tehdidi merkezileştirerek kaçınmanın ortak koordinatını ürettiği için siyasal düzenin kurucu figürü hâline gelir.
3.3 Leviathan’ın Kaçınma Geometrisi
Leviathan’ın siyasal işlevi, korkuyu tek bir egemen referansa bağladığı ölçüde yalnızca şiddet kapasitesini değil, öznenin kaçınma davranışını da yeniden biçimlendirir. Doğal durumda kaçınma yönelimi çok merkezlidir; birey potansiyel olarak birçok kişiden, birçok çatışma ihtimalinden ve birçok belirsiz durumdan uzak durmaya çalışır. Egemenlik kurulduğunda ise kaçınmanın öncelikli referansı ortak yasa ve yaptırım düzeni hâline gelir. Böylece korkunun mekânsal ve toplumsal dağınıklığı, daha belirli bir yönelim geometrisi içinde yeniden örgütlenir.
“Kaçınma geometrisi” ifadesi burada metaforik olduğu kadar yapısal bir anlam taşır. Her korku belirli bir davranış yönü üretir: özne tehdit gördüğü şeyden uzaklaşır, ona yaklaşmaktan kaçınır veya davranışını riski azaltacak biçimde değiştirir. Tehdit kaynakları çoğaldıkça kaçınma vektörleri de çoğalır. Leviathan bu vektörleri tek tek ortadan kaldırmaz; onları ortak bir üst referansa bağlar. Böylece bireyin davranış alanı, belirsiz tehditlerden kaçış yerine belirli normatif sınırlar içinde kalma mantığıyla düzenlenir.
Egemenlik altında özne sürekli olarak herkesten kaçınmak zorunda değildir. Bunun yerine belirli eylemlerden, ihlallerden veya yaptırım doğuracak davranışlardan kaçınır. Tehdit kişiden kurala, rastlantısal karşılaşmadan normatif sınıra kayar. Bu kayma, korkunun nesnesini daha soyut hâle getirirken aynı zamanda davranışın koordinatlarını daha belirli kılar. Birey artık her başka özneyi potansiyel savaş tehdidi olarak okumak yerine, ortak bir hukuk düzeni içinde konumlandırabilir.
Kaçınmanın merkezileşmesi davranışın dış sınırlarını üretir. Egemen, özneye her an ne yapması gerektiğini doğrudan söylemeyebilir; fakat hangi sınırların aşılmaması gerektiğini belirler. Böylece siyasal düzen, mümkün hareketlerin tamamını tek tek yönetmek yerine, belirli davranışları yaptırım tehdidiyle dışarıda bırakır. Kaçınma geometrisi bu anlamda negatif bir alan düzenlemesidir: öznenin hareket edeceği bütün yönleri pozitif olarak belirlemekten çok, hangi yönlerin maliyetli veya yasak olduğunu tanımlar.
Negatif merkez kavramının temeli tam olarak burada bulunur. Leviathan özneyi kendisine doğru çekmek zorunda değildir; egemenin merkezî işlevi, davranışın sınırlarını kendi yaptırım kapasitesine göre düzenlemektir. Birey merkeze yaklaşmak istediği için değil, merkezî gücün çizdiği sınırların dışına çıkmanın bedeli olduğu için kendi davranışını ayarlar. Böylece merkez çekim değil, kaçınma üzerinden etkili olur.
Bu negatif yönelim biçimi, merkezin davranış üzerindeki gücünü azaltmaz. Tam tersine, yaptırım ihtimali fiilî zor kullanımından daha geniş bir alanı düzenleyebilir. Egemenin her ihlale doğrudan müdahale etmesi gerekmez; müdahale edebileceğinin bilinmesi, öznenin davranışını önceden şekillendirir. Korku böylece gerçekleşmiş şiddetin sonucu olmaktan çıkar ve potansiyel yaptırımın davranışsal etkisine dönüşür.
Kaçınma geometrisinin önemli özelliklerinden biri de merkez ile periferinin ilişkisidir. Egemen güç merkezde yoğunlaşırken öznenin gündelik yaşamı bu merkezin sürekli fiziksel varlığını gerektirmez. Yasa ve yaptırım olasılığı merkezin etkisini periferik alanlara taşır. Böylece merkez, mekânsal olarak tek bir noktada bulunmasa bile normatif olarak her yerde hissedilebilir. Kaçınma davranışı merkezin doğrudan mevcudiyetinden değil, onun temsil ettiği üstün yaptırım kapasitesinden türetilir.
Burada merkezileşme ile homojenleşme arasındaki ayrım tekrar önem kazanır. Leviathan toplumdaki bütün korkuları aynı duyguya dönüştürmez. Bireyler farklı şeylerden korkabilir, farklı riskler algılayabilir ve farklı çıkarlar taşıyabilir. Fakat siyasal düzen belirli türden yaptırımları ortak bir egemen referansa bağladığı için korkunun bir bölümü aynı normatif merkeze yönelir. Böylece duygulanımsal çeşitlilik korunurken negatif yönelimin üst yapısı merkezileşir.
Kaçınma geometrisi aynı zamanda güvenli alanın nasıl kurulduğunu da açıklar. Güvenlik, mutlak tehdit yokluğu değildir; hangi davranışların hangi sonuçlara yol açacağını bilmenin sağladığı öngörülebilirliktir. Egemenlik altında özne belirli sınırların içinde kaldığında başkalarının keyfî şiddetine daha az maruz kalacağını varsayabilir. Böylece güvenli alan, korkunun ortadan kaldırılmasıyla değil, korkunun yönünün ve koşullarının belirlenmesiyle oluşur.
Negatif merkezin işleyişi bu nedenle paradoksal bir karakter taşır. Egemen hem korku üretir hem korkuyu azaltır. Birey egemenin yaptırım gücünden çekinir; fakat aynı güç başkalarının keyfî saldırı kapasitesini sınırladığı için daha geniş bir güvenlik alanı sağlar. Böylece tek bir merkezî korku, çok sayıda dağınık korkunun yerini alabilir. Korkunun toplam miktarı ölçülemese bile yapısal biçimi değişir.
Leviathan’ın kaçınma geometrisi, merkezsiz tehdidi yönetilebilir bir sınır sistemine dönüştürür. Doğal durumda “herkes potansiyel tehdit” iken siyasal düzende “belirli davranışlar yaptırım doğurur” formuna geçilir. Tehdidin öznesi çoğulluktan merkeze, korkunun yönü belirsizlikten normatif sınıra kayar. Böylece siyasal düzen, negatif yönelimi yeniden kodlayarak davranışın dış sınırlarını kurar.
Bu geometrik dönüşüm, devletin yalnızca kurumlar toplamı olmadığını da gösterir. Devlet aynı zamanda insan hareketini belirli referanslar içinde düzenleyen bir yönelim yapısıdır. Yasalar, cezalar ve yaptırımlar fiziksel zor kadar davranışsal yön üretir. İnsan hangi eylemlerden kaçınacağını bildiği ölçüde hareket alanını buna göre kurar. Egemenlik, öznenin tüm seçimlerini belirlemese bile seçimlerin dışında bırakılan bölgeleri tanımlar.
Dolayısıyla Leviathan’ın merkezî gücü pozitif bir hedef sunmaktan çok negatif bir sınır üretir. Özneye “şuraya git” demekten önce “buradan geçme”, “bunu ihlal etme”, “şu sınırı aşma” biçiminde işler. Kaçınma geometrisi de tam olarak bu negatif vektörlerin ortak bir siyasal merkez altında toplanmasıdır.
Leviathan bu anlamda korkunun kendisi değil, korkunun yönünü düzenleyen merkezdir. Dağınık tehdit kapasitesini siyasal egemenlik altında yoğunlaştırarak öznenin kaçınma davranışını ortak bir referansa bağlar. Doğal durumun çok merkezli negatif yönelimi, egemenlik altında tek bir üst merkezin çizdiği sınırlara göre yeniden şekillenir. Böylece Leviathan, öznenin nereye yönelmesi gerektiğini değil, hangi yönlerden kaçınması gerektiğini belirleyen negatif merkez olarak kavranabilir.
4. Arzuların Leviathan’ı Olarak AVM
4.1 Tehdit ile Çekimin Biçimsel Korelasyonu
Leviathan ile AVM arasındaki ilişki, korku ile arzuyu aynı duygulanımsal kategoriye yerleştirmekten değil, birbirine karşıt iki yönelimin aynı merkezileştirme mantığına tabi olabileceğini göstermekten doğar. Korku özneyi tehdit olarak algılanan nesneden uzaklaştırırken arzu onu istenen nesneye yaklaştırır. Birincisi negatif, ikincisi pozitif bir vektör üretir. Duygulanımsal içerikleri ve davranışsal sonuçları birbirinin tersidir; buna rağmen her ikisi de özne ile çevresi arasında yön kurar. Dolayısıyla karşılaştırmanın zemini korku ile arzunun içeriksel benzerliği değil, her ikisinin de davranışı belirli nesnelere göre yönlendiren yapılar olmasıdır.
Doğal durumda tehdidin çok sayıda bağımsız kaynağa dağılması, öznenin kaçınma davranışını da çok merkezli hâle getirir. İnsan tek bir tehlikeden değil, potansiyel olarak çevresindeki birçok başka özneden sakınmak zorundadır. Merkezsiz arzu alanında ise ters yönde benzer bir yapı görülür: ihtiyaç ve arzuların nesneleri farklı mekânlara dağıldığı için özne yaklaşma davranışını çok sayıda farklı merkeze göre düzenlemek zorunda kalır. Bir durumda “uzaklaşılması gerekenler”, diğerinde “yaklaşılması gerekenler” çoğuldur. İki yapı arasındaki biçimsel korelasyon, tam olarak bu çok merkezlilikte ortaya çıkar.
Merkezileştirme işlemi her iki durumda da yönelimlerin içeriklerini bütünüyle ortadan kaldırmadan onların geometrisini değiştirir. Hobbesçu egemenlik insanların bütün korkularını yok etmez; dağınık tehdit kapasitesini ortak bir üstün güç altında toplar. AVM de insanların farklı arzularını tek bir arzuya dönüştürmez; onların nesnelerini ortak bir mekânsal koordinat içerisinde yoğunlaştırır. Böylece bir tarafta tehdit kaynaklarının, diğer tarafta çekim nesnelerinin dağılımı yeniden düzenlenir. Merkezileşen şey duygulanımın kendisinden çok, duygulanımın referanslarının yapısıdır.
Tehdit ile çekim arasındaki karşıtlık bu nedenle analojiyi zayıflatmak yerine daha kesin hâle getirir. Aynı yapısal işlem birbirinin tersine çalışan iki duygulanımsal vektör üzerinde uygulanabilir. Tehdit, öznenin belirli bir nesneyle arasındaki mesafeyi artırma eğilimi yaratırken çekim bu mesafeyi azaltma eğilimi yaratır. Tehdidin merkezi, öznenin davranışını kendisinden sakınma üzerinden; çekimin merkezi ise kendisine yaklaşma üzerinden düzenler. Merkez her iki durumda da referans üretir, fakat referansın davranışsal işareti tersine döner.
Leviathan’ın merkezileştirici gücü dağınık korkuların üzerinde ortak bir siyasal referans oluşturmasında yatar. AVM’nin merkezileştirici gücü ise dağınık ihtiyaçların üzerinde ortak bir mekânsal referans oluşturur. Bir birey egemenin yaptırım kapasitesini hesaba katarak hangi sınırları aşmayacağını belirlerken, tüketici AVM’nin sunduğu yoğunlaştırılmış olanaklar sayesinde hangi merkeze yöneleceğini belirleyebilir. Böylece iki merkez de davranışın belirsizliğini azaltır; fakat biri sınırlandırma, diğeri erişim üzerinden bunu gerçekleştirir.
Burada “arzuların Leviathan’ı” ifadesinin anlamı daha kesin biçimde kurulabilir. AVM’nin Leviathan’a benzetilmesi, onun siyasal egemenliğin ticari karşılığı olduğu anlamına gelmez. Benzetmenin nesnesi kurumların kendileri değil, gerçekleştirdikleri merkezileştirme işlemidir. Leviathan merkezsiz tehdit kapasitesini tek bir egemen referansa bağlarken AVM merkezsiz arzu ve ihtiyaç nesnelerini tek bir mekânsal referansa bağlar. Dolayısıyla AVM, korkunun siyasal merkezileşmesinin aynısını üretmez; aynı biçimsel mantığın karşıt duygulanımsal kutuptaki bir varyantını gerçekleştirir.
Farklılık özellikle zorlama ile çekim arasındaki ayrımda görünür. Egemenin merkezîliği, yaptırım kapasitesinden bağımsız düşünülemez. Öznenin davranışı belirli sınırları aşmanın bedeli bulunduğu için düzenlenir. AVM’nin merkezîliği ise temel olarak sunduğu erişim yoğunluğundan kaynaklanır. İnsan AVM’ye gitmediği için cezalandırılmaz; fakat birçok ihtiyacını aynı yerde karşılayabilmesi onu bu merkeze yönelmeye teşvik eder. Birinde merkezin gücü ihlal maliyetinden, diğerinde merkezin gücü yönelme avantajından beslenir.
Böylece aynı davranışsal sonuç iki farklı mekanizma üzerinden üretilebilir: dağınık yönelimlerin ortak bir referans altında yoğunlaşması. Leviathan karşısında öznenin kaçınma davranışı daha öngörülebilir hâle gelir; AVM karşısında ise yaklaşma davranışı. Birinde hangi sınırların aşılmayacağı, diğerinde hangi merkezin tercih edileceği belirginleşir. Her iki yapı da çok sayıda olası yön arasındaki eşdeğerliği bozarak belirli bir merkeze ayrıcalıklı statü kazandırır.
Merkezin ayrıcalığı, alternatiflerin mutlak olarak yok edilmesini gerektirmez. Hobbesçu düzende bireylerin bütün şiddet kapasitesi ontolojik olarak ortadan kalkmadığı gibi AVM düzeninde de başka tüketim ve sosyalleşme mekânları ortadan kalkmaz. Önemli olan ortak bir üst referansın diğer yönelim odaklarından daha güçlü hâle gelmesidir. Merkezileşme, çevrenin fiziksel çoğulluğunu bütünüyle silmekten ziyade davranışsal ağırlığı belirli bir noktada yoğunlaştırır.
Tehdit ve çekimin biçimsel korelasyonu insan yönelimselliğinin daha genel bir özelliğini de açığa çıkarır. Davranış yalnızca istenen nesnelere yaklaşmakla veya istenmeyen nesnelerden kaçmakla değil, bu nesnelerin çevrede nasıl dağıldığıyla şekillenir. Aynı miktarda korku veya arzu, farklı referans geometrileri içerisinde farklı davranış biçimleri üretebilir. Çok sayıda dağınık tehdit başka, tek bir merkezî tehdit başka bir kaçınma düzeni; çok sayıda dağınık arzu nesnesi başka, bunların tek bir merkezde toplanması başka bir yaklaşma düzeni yaratır.
Dolayısıyla duygulanımın içeriği kadar onun mekânsal ve kurumsal organizasyonu da önemlidir. Arzu yalnızca “istemek”, korku yalnızca “çekinmek” değildir; her ikisi de öznenin çevresiyle kurduğu hareket ilişkisini biçimlendirir. Merkezileştirme bu ilişkiye müdahale ederek duygulanımın miktarını değiştirmeden davranışın güzergâhını değiştirebilir. İnsan aynı şeylerden korkmaya veya aynı şeyleri arzulamaya devam ederken, korkusunu ve arzusunu hangi merkezlere göre düzenlediği dönüşebilir.
Leviathan ile AVM arasındaki biçimsel yakınlık böylece daha genel bir merkezileştirme ilkesine dayanır: çok sayıda bağımsız yönelim odağını ortak bir üst referansa bağlamak. Negatif kutupta bu işlem tehdit kapasitesini merkezileştirerek kaçınmanın geometrisini düzenler; pozitif kutupta ise ihtiyaç nesnelerini merkezileştirerek yaklaşmanın geometrisini düzenler. Korku ile arzu birbirinin karşıtı olarak kalır, fakat tam da bu karşıtlık içinde aynı yapısal işlemin iki ters yönünü görünür kılar.
4.2 Kaçınma ve Yaklaşmanın Karşıt Yönelimleri
Kaçınma ile yaklaşma, insanın çevresiyle kurduğu ilişkinin iki temel yönelim biçimi olarak düşünülebilir. Bir nesnenin tehdit olarak deneyimlenmesi özne ile nesne arasındaki mesafenin artırılmasını, arzu edilir olarak deneyimlenmesi ise mesafenin azaltılmasını teşvik eder. Böylece aynı mekânsal ilişki iki karşıt vektör altında örgütlenebilir: korku özneyi nesneden dışarı doğru iterken arzu nesneye doğru çeker. Negatif ve pozitif yönelim ayrımı, tam olarak bu hareket farkını ifade eder.
Kaçınmanın temel mantığı mesafe üretmektir. Tehdit ne kadar belirginleşirse özne onun etki alanından çıkmaya, karşılaşmayı önlemeye veya davranışını tehdidi etkinleştirmeyecek biçimde düzenlemeye çalışır. Yaklaşmada ise ters yönde bir ilişki bulunur. Arzulanan nesne erişilebilir hâle geldikçe özne ona ulaşmak, onunla karşılaşmak veya onu kendi kullanım alanına dahil etmek ister. Birinde başarılı davranış temasın önlenmesi, diğerinde temasın kurulmasıdır.
Bu karşıtlık, merkez kavramına iki farklı işlev kazandırır. Negatif merkez kendisinden uzak durulması gereken sınırları belirleyerek davranışı düzenler; pozitif merkez ise kendisine doğru hareketi teşvik ederek. Leviathan’ın siyasal merkezi öznenin sürekli fiziksel olarak yaklaşmak istediği bir hedef değildir. Onun etkisi, yaptırım kapasitesinin davranışın sınırlarını belirlemesinden kaynaklanır. AVM ise tam tersine, merkezîliğini insanların kendisine yönelmesinden kazanır. Merkezin başarısı, çevresinde mesafe üretmesinde değil, mesafeyi kendisine doğru kapatmasında yatar.
Negatif ve pozitif merkez arasındaki ayrım bu nedenle yalnızca duygusal değildir; hareketin organizasyon biçimini değiştirir. Negatif merkez davranış alanında bir sınır sistemi kurar. Öznenin hangi hareketlerden sakınması gerektiğini belirleyerek olası eylemlerin bir bölümünü maliyetli hâle getirir. Pozitif merkez ise davranış alanında tercih yoğunluğu üretir. Çok sayıda mümkün yön arasında belirli bir yönü daha avantajlı, daha erişilebilir veya daha çekici kılar.
Leviathan öznenin önüne esas olarak bir yasak geometrisi koyarken AVM bir erişim geometrisi kurar. Birincisinin mantığı “şu sınırı aşma” biçiminde işler; ikincisinin mantığı “aradığın şeylerin önemli bir bölümü burada” şeklinde işler. İki durumda da davranış ortak bir merkeze göre düzenlenir, fakat öznenin merkezle kurduğu ilişki ters işaretlidir. Biri merkezin yaptırım kapasitesini hesaba katarak davranır, diğeri merkezin sunduğu olanakları hesaba katarak.
Yaklaşma yöneliminin merkezileştirilmesi, zorlayıcı olmaksızın güçlü bir davranışsal düzen üretebilmesi bakımından özellikle önemlidir. İnsan AVM’ye gitmeye mecbur değildir; fakat farklı ihtiyaçların aynı yerde karşılanması merkeze yönelmeyi rasyonel, pratik ve ekonomik hâle getirebilir. Böylece davranış dışsal bir emir olmadan belirli bir doğrultuda yoğunlaşır. Özne kendi ihtiyacını takip ettiğini düşünürken ihtiyaçlarının nesnelerinin mekânsal organizasyonu hareketinin genel yönünü önceden biçimlendirmiştir.
Pozitif merkezin gücü burada öznenin motivasyonuna karşı değil, onun aracılığıyla işlemesinden kaynaklanır. Negatif merkez davranışı istenmeyen sonuç tehdidiyle düzenlerken pozitif merkez istenen sonuçların yoğunlaştırılmasıyla düzenler. Birincisi öznenin kaçınma eğilimini, ikincisi yaklaşma eğilimini kullanır. Dolayısıyla iki merkez de insanın yönelimsel kapasitesine dayanır; fakat farklı duygulanımsal enerjileri örgütler.
Kaçınma ve yaklaşmanın ortak özelliği, her ikisinin de referans gerektirmesidir. Neden kaçınılacağı veya neye yaklaşılacağı belirli değilse davranışın yönü de belirsizleşir. Referansların çoğalması ise yönelimleri dağıtır. Çok sayıda tehdit kaynağı çok sayıda kaçınma hesabı, çok sayıda dağınık arzu nesnesi çok sayıda yaklaşma hattı üretir. Merkezileştirme, referansların içeriksel çeşitliliğini tamamen yok etmeden onların üst koordinatını ortaklaştırır.
Buradan hareketle negatif ve pozitif yönelimin kaotik biçimleri arasında da simetri kurulabilir. Merkezsiz korku, öznenin nereden kaçacağını tam olarak belirleyemediği bir tehdit çoğulluğu yaratır. Merkezsiz arzu ise öznenin ihtiyaçlarını karşılamak için çok sayıda farklı merkeze dağılmasını gerektirir. Birinde çevre potansiyel tehlikelerin, diğerinde potansiyel çekimlerin çoğulluğuyla parçalanır. Her iki durumda da öznenin hareket alanı tek bir üst referanstan yoksundur.
Merkez ortaya çıktığında aynı çoğulluk farklı biçimde örgütlenir. Negatif merkez tehdit kapasitesini belirli bir üst otoritede yoğunlaştırarak kaçınma davranışının ortak sınırlarını oluşturur. Pozitif merkez ise arzu nesnelerini belirli bir mekânsal bütünde yoğunlaştırarak yaklaşma davranışının ortak yönünü oluşturur. Böylece merkez, bir durumda çevreye dağılmış tehlikeyi, diğerinde çevreye dağılmış çekimi kendi etrafında yeniden düzenler.
Kaçınma ile yaklaşma arasındaki terslik aynı zamanda merkezin özne üzerindeki etkisinin farklı deneyimlenmesine yol açar. Negatif düzenleme sınırlama olarak hissedilebilir; pozitif düzenleme ise kolaylık olarak deneyimlenebilir. Yasa belirli davranışları imkânsız veya maliyetli hâle getirirken AVM çok sayıda davranışı aynı yerde mümkün kılar. Buna rağmen her iki süreç de seçeneklerin geometrisini değiştirir. Negatif merkez bazı yolların maliyetini yükselterek, pozitif merkez belirli bir yolun getirisini artırarak davranış dağılımını yeniden biçimlendirir.
Dolayısıyla özgürlük ile düzenleme arasındaki ilişki de iki merkezde farklı görünür. Leviathan’ın düzenleyici etkisi, öznenin belirli hareketleri yapmamasını gerektirdiği için daha görünürdür. AVM’nin düzenleyici etkisi ise öznenin zaten yapmak istediği şeyleri daha kolay yapmasını sağladığı için daha az görünür olabilir. Fakat yönelimsel açıdan bakıldığında ikisi de davranış alanındaki olasılıkların eşitliğini bozar. Biri belirli yönleri negatif, diğeri belirli bir merkezi pozitif olarak ayrıcalıklı hâle getirir.
Pozitif merkezin özgünlüğü tam da burada belirginleşir: davranışı sınırlandırmadan da yönlendirmek mümkündür. Öznenin alternatiflerini yasaklamak yerine belirli bir seçeneği birçok ihtiyacın ortak çözümü hâline getirmek, yönelimleri o seçenek üzerinde yoğunlaştırabilir. Böylece düzen, yasaktan önce çekim yoluyla kurulabilir. İnsan merkeze gitmek zorunda olmadığı hâlde, merkezin sağladığı yoğun erişim nedeniyle tekrar tekrar aynı doğrultuya yönelebilir.
Kaçınma ve yaklaşma böylece birbirinin basit karşıtı olmaktan çıkar ve iki farklı merkezileştirme teknolojisini görünür kılar. Negatif merkez davranışın dış sınırlarını belirler; pozitif merkez sınırlar içindeki hareketin ağırlık yönünü oluşturur. Birincisi öznenin hangi yöne gitmemesi gerektiğini, ikincisi hangi yöne gitmesinin avantajlı olduğunu düzenler. Her ikisi de insanın çevreyle kurduğu ilişkiyi referanslar üzerinden biçimlendirir.
Bu nedenle Leviathan ile AVM arasındaki korelasyon en güçlü biçimine korku ile arzunun özdeşleştirilmesiyle değil, kaçınma ile yaklaşmanın karşıt geometrileri üzerinden ulaşır. Leviathan negatif yönelimi merkezileştirir: özne ortak yaptırım merkezini hesaba katarak davranışının sınırlarını kurar. AVM pozitif yönelimi merkezileştirir: özne heterojen ihtiyaçlarını aynı çekim merkezine bağlayarak hareketinin makro doğrultusunu kurar. Biri uzaklaşmanın, diğeri yakınlaşmanın referansıdır; fakat her ikisi de merkezsiz yönelimselliği daha belirli ve öngörülebilir bir geometriye dönüştürür.
4.3 Yönelim Geometrisinin Merkezileştirilmesi
Yönelim geometrisinin merkezileştirilmesi, korku ile arzunun ortak bir yapısal ilke altında kavranabildiği en genel düzeyi oluşturur. İnsan davranışı, yalnızca sahip olunan ihtiyaçların ya da hissedilen duygulanımların içeriğiyle değil, bu içeriklerin özneyi hangi nesnelere ve hangi mekânsal doğrultulara yönelttiğiyle biçimlenir. Bir arzu belirli bir nesneye yaklaşmayı, bir korku belirli bir tehditten uzaklaşmayı gerektirir; fakat asıl belirleyici olan, bu yönelimlerin çevrede nasıl dağıldığıdır. Çok sayıda bağımsız referans bulunduğunda davranış da çok sayıda farklı vektöre ayrılır. Merkezileştirme ise bu vektörlerin içeriklerini yok etmeden onları ortak bir üst koordinata bağlar.
Buradaki geometri, fiziksel uzamın salt matematiksel düzeninden daha geniş bir anlam taşır. Özne için mekân, farklı nesnelerin farklı duygulanımsal değerler kazandığı yönelimsel bir alandır. Bazı noktalar çekim, bazıları tehdit, bazıları ise kayıtsızlık üretir. Dolayısıyla çevre nötr bir yüzey değil, farklı vektörlerin kesiştiği ilişkisel bir yapı olarak deneyimlenir. Merkezileştirme tam da bu ilişkisel yapının yeniden örgütlenmesidir. Tek tek nesnelerin özellikleri değişmeden, onların özne açısından oluşturduğu yönlerin dağılımı değiştirilebilir.
Hobbesçu düzende bu dönüşüm, tehdit kapasitesinin merkezileştirilmesiyle gerçekleşir. Dağınık korkular ortak bir egemen referans altında yeniden biçimlenir ve öznenin kaçınma davranışı daha belirli sınırlara bağlanır. AVM’de ise karşıt duygulanımsal vektör aynı yapısal işlemden geçer. Dağınık arzu nesneleri ortak bir mekânsal merkez içinde yoğunlaştırılır ve öznenin yaklaşma davranışı daha belirli bir doğrultuda toplanır. Birinde kaçınma, diğerinde yaklaşma geometrisi sadeleşir.
Yönelim geometrisinin merkezileştirilmesi bu nedenle yalnızca “çok şeyin tek yerde bulunması” anlamına gelmez. Asıl dönüşüm, öznenin çevreyle kurduğu davranışsal ilişkinin yeniden ölçeklendirilmesidir. Merkezsiz yapıda her ihtiyaç veya tehdit ayrı bir rota üretirken, merkezileştirilmiş yapıda bu rotalar ortak bir üst referans altında sıralanır. Böylece yönelimlerin sayısı mikro düzeyde korunabilirken makro düzeyde hareket daha az sayıda ana doğrultuya bağlanır.
Mekânsal merkezileşmenin davranış üzerindeki etkisi, alternatif yönlerin ortadan kaldırılmasından çok onların göreli ağırlıklarının değişmesinde görülür. Başka mağazalar, restoranlar veya eğlence alanları varlığını sürdürebilir; aynı şekilde Hobbesçu düzende bireyler de tümüyle etkisizleşmez. Fakat ortak merkez, diğer referanslardan daha yüksek bir düzenleyici statü kazanır. Böylece yönelim alanı mutlak olarak tekilleşmez, fakat belirli bir merkez çevresinde hiyerarşikleşir.
Merkezileşmenin gücü, davranışın belirsizliğini azaltmasından kaynaklanır. Öznenin her yeni ihtiyaç veya risk için çevresini yeniden değerlendirmesi gerekmez. Ortak referans, çok sayıda farklı durumu tek bir üst koordinat altında düşünmeyi mümkün kılar. Leviathan’da bu koordinat yasa ve egemenlik, AVM’de ise erişim ve çekimdir. İki yapı da öznenin bütün mikro kararlarını ortadan kaldırmaz; ancak bu kararların içinde gerçekleştiği makro çerçeveyi daha belirli hâle getirir.
Yönelim geometrisinin merkezileştirilmesi aynı zamanda çevresel karmaşıklığın davranışsal olarak azaltılmasıdır. Fiziksel çevre karmaşık kalabilir, hatta daha fazla seçenek içerebilir; fakat bu seçeneklerin çoğu aynı merkez altında toplandığında öznenin yönelim sistemi daha sade bir hiyerarşi kazanır. Çokluk çevrede dağılmak yerine merkezin içine alınır. Böylece karmaşıklık yok edilmez, yeniden paketlenir.
AVM’nin mimari yapısı da bu açıdan yalnızca barındırma işlevi görmez; yönelimleri ölçekler arasında yeniden dağıtır. Dışarıdaki çok sayıda bağımsız rota, merkeze girişle birlikte iç dolaşım hatlarına dönüşür. Öznenin çevreyle kurduğu ilişki “birçok farklı yere gitmek” modelinden “tek bir merkeze gidip içeride farklılaşmak” modeline kayar. Bu değişim, yönelimsel merkezileştirmenin en somut mekânsal ifadesidir.
Korku alanında benzer bir ölçek dönüşümü görülür. Doğal durumda her başka özne potansiyel tehdit olabilirken egemenlik altında risk daha genel bir normatif sistem içinde kodlanır. Öznenin her tekil karşılaşmayı ayrı bir tehdit hesabına dönüştürmesi gerekmez; davranış ortak yasaya göre düzenlenebilir. Böylece çok sayıda yatay korku ilişkisi, tek bir dikey referans altında toplanır.
İki durumda da merkez, yönelimlerin içeriksel çoğulluğu ile davranışsal düzen arasında bir ara yüz işlevi görür. İnsan çok sayıda farklı şey arzulayabilir, çok sayıda farklı şeyden çekinebilir; fakat bu çoğulluk ortak bir merkez üzerinden yönetildiğinde davranışın makro yapısı daha öngörülebilir hâle gelir. Merkez, duygulanımların miktarını değil, onların hareket düzenini kontrol eder.
Burada “kontrol” kavramı da daha ince bir anlam kazanır. Söz konusu olan her davranışın dışarıdan zorla belirlenmesi değildir. Yönelim geometrisinin merkezileştirilmesi, öznenin kendi arzu ve korkularını kullanarak davranışın belirli referanslar etrafında yoğunlaşmasını sağlar. Leviathan yaptırım olasılığıyla, AVM erişim avantajıyla bu yoğunlaşmayı üretir. Birinde özne sınırı aşmaktan kaçınır, diğerinde merkeze yaklaşmayı tercih eder.
Dolayısıyla merkezileşme, yönelimlerin özgürlüğünü mutlak olarak ortadan kaldırmadan davranışın dağılımını değiştirebilir. Öznenin farklı seçenekleri bulunmaya devam eder, fakat bu seçeneklerin eşit çekim veya eşit risk değerine sahip olmaması belirli yönleri daha olası hâle getirir. Yönelim geometrisi tam da bu olasılıkların dağılımıdır. Merkez, belirli vektörleri güçlendirerek veya zayıflatarak davranış alanını yeniden biçimlendirir.
Arzuların Leviathan’ı olarak AVM kavramsallaştırmasının gücü de burada kesinleşir. AVM, arzulara ne istemeleri gerektiğini söylemekten çok, birçok farklı arzunun aynı mekânsal cevaba bağlanabileceği bir yapı kurar. Böylece arzunun semantik çoğulluğu davranışsal merkezileşmeyle birlikte var olabilir. İnsan farklı şeyler ister, fakat aynı merkeze gider. Bu ilişki, modern mekânsal düzenlemenin içeriğe müdahale etmeden yön üzerinde nasıl güçlü bir etkide bulunabileceğini gösterir.
Yönelim geometrisinin merkezileştirilmesi bu nedenle yalnızca ekonomik verimlilik veya siyasal disiplin meselesi değildir; daha temel düzeyde, insanın çevreyle kurduğu hareket ilişkisinin yeniden örgütlenmesidir. Çok sayıda bağımsız referansın bulunduğu merkezsiz yapı, ortak bir üst merkez altında hiyerarşik bir düzene dönüşür. Negatif ve pozitif vektörlerin içerikleri farklı kalır, fakat ikisi de aynı genel ilkeye tabi olur: dağınık yönelimlerin ortak bir referans etrafında yoğunlaştırılması.
5. Modern Arzunun Kharybdis’i
5.1 Girdap Olarak Mekânsal Çekim
Leviathan merkezileştirmenin negatif kutbunu açıklamak için güçlü bir figür sunarken, arzunun pozitif çekim mantığını kavramak için Kharybdis daha uygun bir mitolojik karşılık üretir. Kharybdis’in çevresindeki akışları kendi merkezine çeken girdap imgesi, AVM’nin farklı yönelimleri zorlayıcı bir egemenlik kurmadan ortak bir çekim alanında toplamasını açıklamak için işlevseldir. Burada merkez, özneyi dışarıda tutan veya sınır ihlalini cezalandıran bir kudret değil, çevredeki çok sayıda olası yönü kendi içine doğru büken bir çekim odağıdır.
Girdap metaforunun gücü, çekimin yalnızca merkezde bulunan tek bir nesneden kaynaklanmadığını göstermesidir. Bir girdap çevresindeki farklı akışları, kökenleri ve içerikleri ne olursa olsun ortak bir merkeze doğru yönlendirir. AVM de benzer biçimde birbirinden bağımsız ihtiyaç ve arzuları tek bir içerikte eritmeden ortak bir mekânsal alan içine çeker. Beslenme, eğlence, alışveriş, sosyalleşme veya bakım gibi farklı yönelimler kendi anlamlarını korur; fakat hepsinin hareketi aynı merkeze doğru bükülebilir.
Kharybdis figürü, AVM’nin çekim gücünü yalnızca “çok sayıda seçenek sunması” üzerinden değil, çevresel yönelimleri yeniden yapılandırması üzerinden düşünmeyi sağlar. Merkezin etkisi içeride bulunan ürünlerin toplamından daha geniştir. Asıl önemli olan, bu ürün ve hizmetlerin bir arada bulunmasının çevredeki farklı hareket hatlarını aynı koordinata yöneltmesidir. Böylece AVM, yalnızca nesnelerin yoğunlaştığı değil, yönlerin de yoğunlaştığı bir mekân hâline gelir.
Girdap burada zorunlu olarak şiddetli veya yıkıcı bir çekim anlamına gelmez. Mitolojik imgenin analitik değeri, merkezcil hareketi görünür kılmasındadır. AVM’nin çekimi çoğu zaman gönüllü, pratik ve gündelik biçimde deneyimlenir. İnsan merkeze sürükleniyormuş hissine sahip olmak zorunda değildir; tam tersine, ihtiyaçlarını daha kolay karşılayabildiği için oraya yönelmeyi rasyonel bir seçim olarak görebilir. Çekim tam da öznel tercih ile mekânsal düzenlemenin kesiştiği noktada işler.
Kharybdis’in Leviathan’dan ayrıldığı yer de burasıdır. Leviathan’ın merkezîliği üstün yaptırım kapasitesinden doğarken Kharybdis’in merkezîliği çevresindeki akışları kendisine bağlayan çekim yoğunluğundan doğar. Biri merkezîliği iktidarın dikey yapısıyla, diğeri yönelimlerin merkezcil hareketiyle üretir. Dolayısıyla iki figür aynı merkezileştirme ilkesinin farklı duygulanımsal biçimlerini temsil eder.
AVM’nin Kharybdis olarak düşünülmesi, arzu ile mekân arasındaki ilişkinin dinamik doğasını da vurgular. Arzu nesneleri yalnızca merkezde pasif biçimde beklemez; merkezdeki çeşitlilik, erişilebilirlik ve yoğunluk öznenin mevcut yönelimlerini güçlendirebilir ve yeni yönelimler oluşturabilir. Bir ihtiyaç nedeniyle merkeze gelen özne başka nesnelerle karşılaşarak yeni arzular geliştirebilir. Böylece girdap yalnızca dışarıdaki akışları içine çekmez, kendi içinde yeni dolaşım hatları da üretir.
Bu iç üretkenlik, Kharybdis metaforunu özellikle verimli kılar. Merkeze doğru gelen yönelimler içeride sonlanmaz; başka yönelimlere ayrılır, tekrar birleşir ve merkez içinde dolaşmaya devam eder. Dışarıdaki dağınık hareket merkeze girdikten sonra içsel bir çokluğa dönüşür. Böylece AVM, çevresel kaosu ortadan kaldırmak yerine onu kendi sınırları içine alır ve daha kontrollü bir dolaşım biçiminde yeniden düzenler.
Girdabın merkezcil yapısı aynı zamanda alternatif yönlerin göreli zayıflamasını açıklar. Bir merkez çok sayıda ihtiyacı aynı anda karşılayabildiği ölçüde çevredeki daha dar işlevli merkezlerden daha güçlü bir çekim üretir. İnsan belirli bir ihtiyacı başka bir yerde de karşılayabilir; fakat aynı hareket içinde başka ihtiyaçlarını da karşılayabilme imkânı AVM’nin yönelimsel ağırlığını artırır. Böylece merkez, alternatifleri yasaklamadan onların göreli çekim gücünü azaltır.
Kharybdis imgesi bu nedenle yönelimsel tekilleştirmeyle de doğrudan ilişkilidir. Çok sayıda farklı arzu nesnesi aynı merkezde yoğunlaştığında öznenin makro hareketi tek bir ana doğrultuda birleşir. Girdap, akışların içeriklerini değil yönlerini ortaklaştırır. Su farklı kollardan gelebilir, fakat merkezcil hareket onları aynı noktaya taşır. AVM de farklı ihtiyaçları aynı içerikte eritmeden ortak bir mekânsal vektör üretir.
Burada “modern arzunun Kharybdis’i” ifadesi, AVM’yi yalnızca tüketim kültürünün sembolü olarak değil, arzunun mekânsal organizasyonunun özel bir biçimi olarak tanımlar. Modernlikte arzu nesnelerinin çoğalması zorunlu olarak dağınıklığın artmasına yol açmaz; tersine, bu çoğulluk belirli merkezlerde yoğunlaştırılabilir. Böylece artan çeşitlilik ile artan merkezileşme aynı anda gerçekleşebilir.
Çeşitlilik arttıkça girdabın gücü de artabilir. Daha fazla ihtiyaç kategorisinin aynı merkezde karşılanabilmesi, daha fazla yönelim hattının aynı koordinata bağlanması anlamına gelir. Bu nedenle AVM’nin büyüklüğü yalnızca metrekaresi veya mağaza sayısıyla değil, kaç farklı yönelim türünü kendi içine çekebildiğiyle de ölçülebilir. Merkez ne kadar fazla duygulanımsal ve pratik ihtiyaca cevap veriyorsa yönelimsel kapsama alanı o kadar genişler.
Girdap metaforu ayrıca merkez ile periferinin ilişkisini tersinden kurar. Merkezsiz düzende özne çevreye açılarak farklı nesneleri ararken Kharybdis yapısında çevrenin farklı işlevleri merkeze taşınır. Böylece periferideki çoğulluk merkezde yoğunlaşır ve öznenin hareketi ters yönde sadeleşir. İhtiyaç nesneleri öznenin çevreye dağılmasını gerektirmek yerine, ortak bir merkezde onu karşılar.
AVM’nin çekim gücü böylece fiziksel yakınlığın ötesinde davranışsal bir alışkanlık da üretebilir. Bir merkez farklı ihtiyaçları tekrar tekrar karşılayabildiğinde öznenin zihinsel haritasında genel bir çözüm noktası hâline gelir. Sonraki ihtiyaçlar ortaya çıktığında merkezin yeniden seçilmesi kolaylaşır. Girdap yalnızca anlık çekim üretmez; zaman içinde yönelimsel atalet de yaratabilir. İnsan başka seçenekler bulunsa bile alışılmış merkezi tekrar tercih edebilir.
Kharybdis’in analitik değeri tam olarak burada tamamlanır. Leviathan negatif yönelimi ortak bir egemen referans altında merkezileştirirken Kharybdis pozitif yönelimi ortak bir çekim alanında yoğunlaştırır. Birinde düzen, tehdidin merkezileşmesinden; diğerinde ise çekimin merkezileşmesinden doğar. AVM bu nedenle modern arzunun basit bir deposu değil, çevreye dağılabilecek heterojen yönelimleri kendi merkezine doğru büken mekânsal bir girdap olarak düşünülebilir.
5.2 Heterojen Arzuların Tek Merkezde Toplanması
Kharybdis imgesinin AVM açısından asıl açıklayıcı gücü, heterojen arzuların tek bir içerik altında eritilmeden ortak bir merkezde toplanabilmesini görünür kılmasında yatar. Arzuların farklılığı burada ortadan kalkmaz; tam tersine, merkez bu farklılıkları taşıyabildiği ölçüde güç kazanır. Yemek yeme arzusu, kıyafet edinme isteği, eğlenme, sosyalleşme, bakım, dinlenme veya teknolojik bir ürüne yönelme birbirinden farklı anlam yapıları taşır. Bunların hiçbiri diğerine indirgenemez. Fakat hepsi aynı mimari ve ekonomik bütünlük içinde erişilebilir hâle geldiğinde farklı içerikler tek bir üst yönelimin altına yerleşebilir. Öznenin ne istediği çoğul kalırken nereye gideceği daha belirli hâle gelir.
Tek merkezde toplanma, arzuların homojenleşmesi değil, yönelimlerin üst ölçekli koordinasyonudur. Merkez, farklı arzulara tek bir nesne sunmaz; farklı arzular için farklı nesneleri aynı yerde sunar. Dolayısıyla birlik, içerik düzeyinde değil mekânsal düzeyde kurulur. Bu ayrım önemlidir, çünkü AVM’nin düzenleyici gücü tam olarak çokluğu ortadan kaldırmadan çokluğu yönetebilmesinden kaynaklanır. Bir merkez yalnızca tek tip arzuya hitap ettiğinde yönelimsel kapasitesi sınırlı kalır; farklı arzu türlerini aynı anda barındırabildiğinde ise daha geniş bir davranış alanını kendisine bağlayabilir.
Heterojenlik bu nedenle merkezin karşıtı değildir. Tam tersine, merkezin çekim gücünü artıran başlıca unsurlardan biridir. Arzular ne kadar farklı olursa olsun, nesneleri aynı merkezde bulunabiliyorsa öznenin farklı durumlarda aynı yere yönelme ihtimali artar. Merkez böylece belirli bir ihtiyacın mekânı olmaktan çıkar ve genel bir çözüm alanına dönüşür. Yemek için, alışveriş için, eğlenmek için ya da yalnızca vakit geçirmek için aynı mekâna gidilebilmesi, merkezin tekil işlevden üst işlev düzeyine yükselmesini sağlar.
Burada önemli olan yalnızca farklı arzuların yan yana bulunması değildir; bu arzuların birbirine geçiş yapabilmesidir. Bir ihtiyaçla merkeze gelen özne, aynı mekân içinde başka ihtiyaçlarını da hatırlayabilir veya yeni arzular geliştirebilir. Böylece heterojenlik statik bir katalog olmaktan çıkar ve dinamik bir dolaşım ağı hâline gelir. Bir arzu başka bir arzuya bağlanır, bir amaç başka bir amaçla birleşir ve öznenin merkez içindeki hareketi çok sayıda farklı yönelimi aynı üst koordinatta birbirine ekler.
AVM’nin içsel çoğulluğu tam da bu nedenle yönelimsel tekilleştirmenin zıddı değildir. Dışarıdan bakıldığında tek bir merkez söz konusudur; içeride ise çok sayıda mikro merkez bulunur. Restoranlar, mağazalar, sinemalar, kafeler ve diğer işlevler kendi çekim alanlarını üretir. Fakat bu mikro merkezlerin tamamı AVM’nin makro çekim alanı içinde yer aldığı için dış çevredeki dağınık çok merkezlilik içsel ve hiyerarşik bir çok merkezliliğe dönüşür. Çokluk ortadan kaldırılmaz, kapsanır.
Kapsama mantığı AVM’nin yönelimsel işlevini anlamak açısından belirleyicidir. Merkez, bütün arzuları tek tek yaratmak zorunda değildir; onların nesnelerini kendi sınırları içinde erişilebilir kılması yeterlidir. Böylece önceden bağımsız olan yönelimler aynı mekânsal üst yapının içine alınır. Merkezin başarısı, arzuların kaynağı olmakta değil, onların dolaşım alanını kendi içinde örgütleyebilmekte yatar.
Heterojen arzuların tek merkezde toplanması davranışsal süreklilik de üretir. Öznenin bir ihtiyaçtan diğerine geçmesi için artık merkez değiştirmesi gerekmez. Mekânsal kopuş azalırken yönelimsel geçiş kolaylaşır. Böylece merkezin içinde geçirilen süre uzayabilir ve farklı arzular tek bir ziyaretin parçalarına dönüşebilir. Başlangıçta ayrı ayrı eylemler gerektiren ihtiyaçlar aynı mekânsal zaman içinde peş peşe gerçekleşir.
Bu süreklilik, AVM’nin ekonomik gücüyle yönelimsel yapısı arasındaki bağı da güçlendirir. Farklı arzu türlerinin aynı yerde bulunması yalnızca satış olanaklarını çoğaltmaz; aynı zamanda bir arzunun diğerine geçişini kolaylaştırır. Öznenin merkez içinde kalması, yeni nesnelerle karşılaşma ihtimalini artırır ve yönelimlerin çoğalmasını merkezin dışına çıkmadan mümkün kılar. Böylece arzu çoğalırken yönelim alanı daralabilir.
Buradaki paradoks önemlidir: içeriksel çoğalma ile mekânsal daralma aynı anda gerçekleşebilir. Daha fazla ürün, daha fazla hizmet ve daha fazla deneyim, öznenin daha fazla yere dağılmasını gerektirmek yerine tek bir merkez içinde daha fazla yönelime sahip olmasını sağlayabilir. Böylece modern tüketim alanı, çeşitliliği dağıtarak değil yoğunlaştırarak büyütür. Arzu çoğulluğu merkezi zayıflatmaz; merkez, bu çoğulluğu kendi çekim gücünün kaynağına dönüştürür.
Kharybdis figürü tam da bu işleyişe uygun bir imge sunar. Girdap, farklı yönlerden gelen akışları kendi merkezine çekerken onları kaynakları bakımından aynılaştırmaz. Akışlar farklı yönlerden gelebilir, farklı hızlara sahip olabilir ve farklı başlangıç noktalarından doğabilir; fakat merkezcil kuvvet hepsini ortak bir yörüngeye sokar. AVM de arzu ve ihtiyaçların farklı kökenlerini korurken onların mekânsal hareketini ortaklaştırır.
Tek merkezde toplanmanın psikolojik sonucu da önemlidir. Özne, belirli bir ihtiyacın hangi noktada karşılanacağını ayrı ayrı düşünmek yerine, merkezin genel kapasitesine güvenebilir. Böylece tekil ihtiyaçlar ile tekil mekânlar arasındaki ilişki zayıflarken, ihtiyaçların bütünü ile AVM arasında daha genel bir zihinsel bağ kurulur. Merkez, “orada şu ürün var” bilgisinden “orada birçok ihtiyacımı çözebilirim” bilgisine doğru genişler.
Bu genişleme, merkezin yalnızca güncel arzuların değil, potansiyel arzuların da referansı hâline gelmesini sağlar. Öznenin henüz ortaya çıkmamış ihtiyaçları bile merkez tarafından kapsanabilecek olasılıklar olarak düşünülür. Böylece AVM, mevcut yönelimlerin toplandığı bir mekân olmaktan çıkar ve gelecekteki olası yönelimlerin de önceden bağlandığı bir çekim alanına dönüşür.
Heterojen arzuların tek merkezde toplanması bu anlamda yalnızca mekânsal verimlilik değil, yönelimsel bir üst örgütlenmedir. Farklı içerikler, farklı nesneler ve farklı pratikler aynı üst koordinatta birleşir. Merkez, farklılıkları silmeden onların çevreye dağılmasını azaltır ve çok sayıda yönelim hattını kendi içinde dolaşıma sokar.
Dolayısıyla Kharybdis’in çekim gücü, tek bir güçlü arzudan değil, çok sayıda farklı arzunun aynı merkezde bulunabilmesinden doğar. AVM’nin merkezîliği tam olarak heterojenliğin kendi içinden üretilen bir birliktir: farklı arzular birbirine dönüşmeden, birbirinin yerine geçmeden ve kendi içeriklerini kaybetmeden ortak bir mekânsal çekim alanı altında toplanır.
5.3 Ekonomik İşlevden Yönelimsel Düzenlemeye
AVM çoğu zaman ekonomik kategoriler içinde, tüketim mallarının yoğunlaştırıldığı ve alışveriş faaliyetinin kolaylaştırıldığı bir ticaret mekânı olarak ele alınır. Böyle bir tanım elbette yanlış değildir; ancak AVM’nin insan davranışı üzerindeki yapısal etkisini eksik bırakır. Çünkü çok sayıda ürün ve hizmetin aynı yerde bulunması yalnızca ekonomik değişimi hızlandırmaz, aynı zamanda öznenin çevreye nasıl yöneldiğini de yeniden düzenler. Ekonomik yoğunlaşma, yönelimsel yoğunlaşmanın maddi zemini hâline gelir.
Burada ekonomik işlev ile yönelimsel işlev arasında bir nedensellik zinciri kurmak mümkündür. Farklı ürün ve hizmetlerin aynı merkezde toplanması, çok sayıda ihtiyacın aynı yerde karşılanmasını sağlar. Bu durum, öznenin farklı gereksinimler için çevrede farklı merkezlere gitme zorunluluğunu azaltır. Hareketin dağınıklığı azaldıkça merkez daha kullanışlı hâle gelir; kullanışlılık arttıkça merkez daha sık tercih edilir. Böylece ekonomik çeşitlilik davranışsal merkezileşmeye, davranışsal merkezileşme de ekonomik yoğunlaşmaya geri besleme sağlar.
AVM’nin ekonomik gücü bu nedenle yalnızca sattığı malların toplam değerinden türemez. Daha temel düzeyde, insan yönelimlerini kendi mekânsal organizasyonu içinde toplayabilmesinden kaynaklanır. Bir merkez ne kadar fazla ihtiyacı kapsıyorsa, o kadar fazla davranış hattını kendisine bağlayabilir. Böylece ekonomik başarı, yönelimsel kapsama kapasitesiyle birlikte düşünülmelidir.
Yönelimsel düzenleme, tüketicinin belirli bir ürünü satın alıp almamasından önce işler. Öznenin merkeze gelmesi, hangi mağazaya gireceğinden veya ne satın alacağından bağımsız olarak ilk yönelimsel başarıyı oluşturur. Çünkü merkez daha en başta çevredeki çok sayıda olası rota arasından kendisini ayrıcalıklı bir hedef hâline getirmiştir. Ekonomik işlemin gerçekleşmesi daha sonraki bir aşamadır.
Bu ayrım AVM’nin etkisini daha derin bir düzeyde anlamayı sağlar. Tüketim davranışı yalnızca içeride gerçekleşen alışveriş değildir; merkeze doğru gerçekleşen hareketin kendisi de ekonomik sistemin parçasıdır. Öznenin rotasının merkeze bağlanması, ürün ve hizmetlerle karşılaşma olasılığını artırır. Böylece yönelimsel düzenleme ekonomik fırsat alanını genişletir.
Mekânsal tasarımın önemi de burada belirginleşir. AVM, yalnızca ürünleri bir çatının altına koymaz; dolaşım yolları, geçiş noktaları, dinlenme alanları, görünürlük düzenleri ve işlevlerin dağılımı aracılığıyla öznenin iç hareketini de biçimlendirir. Dış çevredeki yönelimsel merkezileştirme, içeride daha ince bir dolaşım organizasyonuna dönüşür. Öznenin merkeze gelmesi ilk aşama, merkez içinde nasıl hareket ettiği ikinci aşamadır.
Yönelimsel düzenleme ekonomik işlevin ötesine geçtiği ölçüde, AVM gündelik hayatın genel bir mekânsal referansına dönüşebilir. İnsan yalnızca alışveriş yapmak için değil, vakit geçirmek, buluşmak, yemek yemek, dinlenmek veya eğlenmek için de aynı merkeze yönelir. Böylece ekonomik mekân sosyal ve gündelik işlevlerle genişler. Merkezin çekim alanı, ticari faaliyetin sınırlarını aşarak yaşamın farklı parçalarını kapsar.
Bu genişleme AVM’nin yönelimsel gücünü daha da artırır. Eğer merkez yalnızca satın alma eylemine bağlı olsaydı, tüketim ihtiyacının olmadığı anlarda çekim gücü zayıflardı. Fakat sosyalleşme, eğlenme veya dinlenme gibi ihtiyaçlar da merkezin işlevleri arasına girdiğinde yönelimsel süreklilik artar. Merkez, belirli ekonomik anların değil gündelik hayatın daha genel ritimlerinin parçası hâline gelir.
Ekonomik işlevden yönelimsel düzenlemeye geçiş, AVM’nin özne üzerindeki etkisini zorlayıcı olmayan bir iktidar biçimi olarak düşünmeyi de mümkün kılar. Merkez insanı kendisine gitmeye zorlamaz; fakat farklı ihtiyaçların çözümünü aynı yerde yoğunlaştırarak kendisine yönelmeyi pratik olarak avantajlı hâle getirir. Böylece düzenleme yasak üzerinden değil, kolaylık üzerinden işler.
Kolaylık burada nötr bir özellik değildir. Zaman, enerji ve karar maliyetini azaltması nedeniyle davranışsal tercihleri etkiler. İnsan birçok ihtiyacını aynı yerde karşılayabiliyorsa, başka seçenekler varlığını sürdürse bile merkezi tekrar seçme olasılığı artar. Dolayısıyla yönelimsel merkezileşme, öznenin kendi rasyonel hesapları tarafından yeniden üretilebilir.
AVM’nin ekonomik mantığı böylece arzunun içeriklerine müdahale etmeden onların hareket kanallarını düzenler. Ne arzulandığı çoğul kalır; fakat bu arzulara ulaşmanın yolları belirli bir merkez etrafında yoğunlaşır. Ekonomik sistem açısından verimli olan da tam olarak budur: farklı arzuların ayrı ayrı peşinden gitmek yerine, onları ortak bir mekânsal alan içinde karşılamak.
Yönelimsel düzenleme aynı zamanda arzunun sürekliliğini de destekler. Merkez içinde bir ihtiyacın tatmini, öznenin mekânla ilişkisini sona erdirmek zorunda değildir. Bir yönelim tamamlandığında başka bir yönelim etkinleşebilir. Böylece ekonomik faaliyet tekil işlemler dizisinden çok, merkez içinde devam eden bir dolaşım biçimine dönüşür.
Burada AVM’nin çekim alanı ile ekonomik dolaşım arasında doğrudan bir bağ kurulur. Merkez ne kadar fazla yönelimi kendisine çekerse, içerideki ekonomik karşılaşmaların sayısı o kadar artabilir. Yönelimsel yoğunlaşma ekonomik yoğunlaşmayı besler; ekonomik çeşitlilik de yeni yönelimler üreterek çekim alanını genişletir.
Bu karşılıklı ilişki, AVM’nin neden yalnızca “alışveriş yapılan yer” olarak kavranamayacağını açıkça gösterir. Daha doğru ifade, onun insanın çevreyle kurduğu yönelimsel ilişkiyi ekonomik altyapı üzerinden yeniden düzenleyen bir merkez olduğudur. Ürün ve hizmet yoğunluğu maddi düzeyi, yönelimsel merkezileştirme ise davranışsal düzeyi oluşturur.
Kharybdis metaforu da tam olarak burada ekonomik anlamın ötesine taşınır. Girdabın çekim gücü tek tek malların değerinden değil, farklı akışları aynı merkezde toplayabilmesinden doğar. AVM de aynı şekilde yalnızca tüketim nesnelerinin toplamı değildir; bu nesnelerin bir araya getiriliş biçimi sayesinde çevredeki çok sayıda yönelimi kendisine bağlayan bir mekânsal organizasyondur.
Dolayısıyla AVM’nin ekonomik gücü ile yönelimsel gücü birbirinden koparılamaz, fakat birbirine de indirgenemez. Ekonomik çeşitlilik merkezin çekim kapasitesini sağlar; çekim kapasitesi de ekonomik dolaşımı yoğunlaştırır. Merkez bu iki düzeyin kesişiminde, arzuyu yalnızca karşılayan değil, arzunun mekânsal hareketini düzenleyen bir yapı hâline gelir.
6. Devlet ve AVM’nin Karşıt Merkezileştirme Kipleri
6.1 Negatif Merkez: Egemenlik, Tehdit ve Yaptırım
Negatif merkez, öznenin davranışını kendisine doğru çekerek değil, kendi yaptırım kapasitesini referans hâline getirerek düzenleyen merkezdir. Hobbesçu egemenliğin yönelimsel özgüllüğü tam olarak burada belirir. Devlet, bireyin bütün eylemlerini tek tek üretmez ve her davranışı pozitif biçimde tayin etmez; daha temel düzeyde, hangi sınırların ihlal edilmesinin maliyet doğuracağını belirleyerek hareket alanının negatif yapısını kurar. Böylece egemen, öznenin “nereye gitmek istediğini” belirlemekten önce “hangi yönlere gitmemesi gerektiğini” işaretleyen bir üst referans hâline gelir. Merkezin etkisi, fiziksel yakınlığından değil, ihlal karşısında harekete geçebilecek üstün güç kapasitesinden doğar.
Egemenliğin negatif merkez niteliği, tehdit ile yaptırım arasındaki ilişkide somutlaşır. Tehdit burada rastlantısal bir şiddet ihtimali değildir; belirli davranışların belirli sonuçlara bağlandığı kodlanmış bir yaptırım olasılığıdır. Doğal durumda tehdit çok sayıda bağımsız özneden gelebilirken siyasal düzende yaptırım ortak bir normatif sistem altında merkezileştirilir. Böylece korkunun kaynağı bütünüyle ortadan kalkmaz, fakat belirsizliğini kaybederek daha tanımlı bir yapıya kavuşur. Özne yalnızca güçlü bir merkezden çekinmez; hangi eylemin merkezi yaptırım kapasitesini etkinleştireceğini de öğrenir.
Negatif merkezin düzenleyici gücü, fiilî zor kullanımından daha geniştir. Devletin her ihlale fiziksel olarak müdahale etmesi gerekmez. Müdahale ihtimalinin güvenilir olması, öznenin davranışını önceden ayarlaması için yeterli olabilir. Böylece egemenlik, gerçekleşmiş cezanın ötesinde potansiyel ceza üzerinden işler. Yaptırım geleceğe ait bir olasılık olduğu hâlde şimdiki hareketin sınırlarını belirler. Öznenin davranışı henüz gerçekleşmemiş bir negatif sonucun beklentisiyle biçimlenir.
Burada tehdit ile yasa arasında önemli bir dönüşüm gerçekleşir. Doğal durumda tehdit ilişkisel, değişken ve çoğu zaman kişiseldir; siyasal düzende ise yaptırım normatif ve daha genellenebilir bir yapıya kavuşur. Korkunun kaynağı belirli bir başka birey olmaktan çıkar ve daha soyut bir egemenlik düzenine bağlanır. Bu soyutlaşma, negatif merkezin erişim alanını genişletir. Devlet fiziksel olarak her yerde bulunmasa bile yasa ve yaptırım beklentisi üzerinden geniş bir davranış alanını etkileyebilir.
Negatif merkez bu anlamda çevresel bir “çekim noktası” değildir. Öznenin egemene fiziksel olarak yaklaşmak istemesi gerekmez; merkezin normatif ve zorlayıcı gücünü hesaba katması yeterlidir. Dolayısıyla negatif merkez, yakınlık talep etmeden merkezi olabilir. Etkisini öznenin merkeze doğru hareket etmesinden değil, öznenin kendi hareketini merkezin çizdiği sınırlara göre düzenlemesinden alır.
Egemenlik ile merkez arasındaki ilişki tam da bu nedenle topografik değil, ilişkisel bir merkezilik üretir. Devlet belirli bir bina, başkent veya fiziksel nokta olarak değil, davranışların üzerine yerleşen ortak bir yaptırım referansı olarak merkezdir. Merkezin konumu fiziksel uzamdan çok normatif uzamda belirlenir. Öznenin gündelik hayatı merkezden kilometrelerce uzakta gerçekleşebilir; yine de davranışın sınırları merkezî otoritenin kurduğu düzen içinde kalır.
Negatif merkezileştirmenin özgünlüğü, çok sayıda yerel tehdidi tek bir üst tehdit kapasitesi altında toplamasında yatar. Doğal durumda birey başkalarının ne yapabileceğini sürekli hesaba katmak zorundayken, siyasal düzende bu karşılıklı şiddet potansiyeli belirli ölçüde egemen tarafından bastırılır. Böylece tehdit yatay ilişkilerden çekilip dikey bir yapıda yoğunlaşır. Her bireyin herkese karşı potansiyel tehdit oluşturduğu merkezsiz yapı, ortak bir üst güç tarafından çevrelenmiş daha hiyerarşik bir düzene dönüşür.
Yaptırımın merkezileşmesi öznenin davranış alanını sadeleştirir. Çok sayıda bağımsız tehdidi ayrı ayrı değerlendirmek yerine ortak normatif sınırlar takip edilebilir. Bu sadeleşme, korkunun miktarını zorunlu olarak azaltmasa bile korkunun yönünü daha belirli kılar. Belirsiz ve dağınık bir negatif yönelim yerine, daha kodlanmış ve ortak bir kaçınma yapısı ortaya çıkar.
Devletin negatif merkez oluşu, aynı zamanda sınır üretme kapasitesiyle ilişkilidir. Egemen, bütün mümkün davranışları eşit biçimde yasaklamaz; belirli hareketleri kabul edilebilir alanın dışına çıkarır. Böylece hareket alanı pozitif olarak doldurulmadan önce negatif olarak çerçevelenir. Ne yapılmaması gerektiği, neyin yapılabileceğinin çevresini belirler. Yaptırım bu çerçevenin etkinliğini garanti eden güçtür.
Böyle bir yapıda öznenin özgürlüğü bütünüyle ortadan kalkmaz. Tam tersine, negatif merkez belirli sınırların dışını kapatırken sınırlar içinde çok sayıda olası hareket bırakabilir. Fakat bu olasılık alanı nötr değildir; merkezî yaptırım kapasitesi tarafından çevrelenmiştir. Dolayısıyla özgürlük, merkezin yokluğunda değil, merkez tarafından tanımlanmış bir normatif uzamın içinde gerçekleşir.
Tehdit ile düzen arasındaki ilişki bu noktada paradoksal bir biçim alır. Merkez tehdit üretir, fakat aynı zamanda dağınık tehditleri azaltır. Öznenin egemenden çekinmesi, diğer öznelerden duyulan merkezsiz korkunun sınırlandırılmasının bedeli hâline gelir. Böylece tek bir üstün yaptırım kapasitesi, çok sayıda belirsiz tehdit karşısında daha sürdürülebilir bir düzen sunabilir.
Negatif merkezin işlevi yalnızca caydırmak değildir; davranışın öngörülebilirliğini artırmaktır. Yaptırımın hangi koşullarda devreye gireceği bilindiği ölçüde özne davranışını buna göre planlayabilir. Belirsiz korku yerini daha belirli bir risk hesabına bırakır. Bu da egemenliğin yönelimsel etkisini yalnızca baskı değil, koordinasyon düzeyinde de görünür kılar.
Devletin negatif merkezileştirme kipini anlamak açısından “merkezden kaçamamak” ifadesi bu yüzden önemlidir. Burada fiziksel kaçıştan söz edilmez; merkezî normatif referansın öznenin davranış alanını kuşatmasından söz edilir. Özne egemene doğru hareket etmek zorunda değildir, fakat egemenin kurduğu sınırları hesaba katmadan hareket etmekte zorlanır. Merkez, öznenin yaklaşma hedefi değil, davranışının arka plan koşulu hâline gelir.
Negatif merkez böylece insan davranışını çekim yoluyla değil, sınır ve yaptırım yoluyla merkezileştiren bir yapı olarak tanımlanabilir. Egemenlik, tehdidi ortak bir merkezde yoğunlaştırır; yaptırım bu yoğunlaşmanın etkinlik biçimidir; kaçınma ise öznenin bu merkeze verdiği yönelimsel cevaptır. Devlet, tam da bu üçlü ilişki sayesinde, merkezsiz korkuyu ortak bir negatif referans altında örgütleyen merkezileştirme kipine dönüşür.
6.2 Pozitif Merkez: İhtiyaç, Kolaylık ve Çekim
Pozitif merkez, öznenin davranışını yaptırım tehdidiyle sınırlamak yerine arzulanan sonuçların, ihtiyaç nesnelerinin ve pratik kolaylıkların aynı koordinatta yoğunlaştırılması yoluyla kendisine doğru yönlendiren merkezdir. AVM’nin yönelimsel özgüllüğü tam olarak burada belirir. İnsan merkeze gitmek zorunda değildir; fakat çok sayıda farklı ihtiyacını aynı yerde karşılayabilmesi, merkeze yönelmeyi avantajlı ve tekrar edilebilir bir davranış hâline getirir. Böylece merkez, öznenin önüne negatif sınırlar koyarak değil, pozitif erişim imkânlarını yoğunlaştırarak davranışsal ağırlık kazanır.
İhtiyaç pozitif merkezin temel duygulanımsal ve pratik hammaddesidir. Açlık, alışveriş, sosyalleşme, eğlenme, dinlenme veya bakım gibi farklı gereksinimler kendi içerikleri bakımından birbirinden ayrılır. AVM’nin merkezileştirici kapasitesi, bu farklılıkları tek bir ihtiyaca indirgemesinde değil, onların nesnelerini ortak bir erişim alanına taşımasında ortaya çıkar. Böylece merkezin çekim gücü tek bir arzudan değil, çok sayıda farklı arzunun aynı mekânda karşılık bulabilmesinden doğar.
Kolaylık, pozitif merkezileştirmenin en önemli araçlarından biridir. Birden fazla ihtiyacın tek bir rota içinde çözülebilmesi, zaman, enerji ve karar maliyetini azaltır. İnsan her gereksinim için yeni bir mekânsal hesap yapmak yerine aynı merkezi tekrar tekrar kullanabilir. Bu davranışsal ekonomi, merkezin çekim kapasitesini güçlendirir. Kolaylık burada yüzeysel bir konfor unsuru değil, yönelimi belirli bir koordinatta yoğunlaştıran yapısal bir avantajdır.
Çekim de tam olarak bu avantajların davranışsal sonucudur. AVM özneyi fiziksel veya hukuki zorla kendisine getirmez; ihtiyaçların çözüm yoğunluğu sayesinde diğer olası merkezlere kıyasla daha yüksek bir yönelimsel ağırlık üretir. Öznenin zihinsel haritasında AVM yalnızca “bir şeylerin satıldığı yer” olmaktan çıkıp “çok sayıda ihtiyacın çözülebileceği yer” hâline geldiğinde pozitif merkezilik kalıcılaşır.
Pozitif merkezin etkisi bu nedenle seçeneklerin ortadan kaldırılmasına bağlı değildir. Çevrede başka mağazalar, restoranlar, kafeler, eğlence alanları ve kamusal mekânlar varlığını sürdürebilir. Fakat AVM bunların birçoğunu tek bir çatı altında bir araya getirdiğinde alternatiflerin her biri daha dar bir işlevsel kapasiteye sahip görünmeye başlayabilir. Merkez diğer seçenekleri yasaklamadan, kendisini daha kapsayıcı bir seçenek hâline getirir.
Çekimin yönelimsel gücü de tam olarak bu göreli üstünlükten doğar. Bir merkezin mutlak anlamda tek seçenek olması gerekmez; çok sayıda ihtiyacın ortak cevabı olması yeterlidir. Böylece pozitif merkezileştirme, tekel kurmadan da davranışın belirli bir yönde yoğunlaşmasını sağlayabilir. Alternatifler teknik olarak açık kalırken makro hareketin ağırlık merkezi değişir.
AVM’nin pozitif merkez oluşu, öznenin motivasyonuyla çatışmaması bakımından negatif merkezden ayrılır. Devletin yaptırım kapasitesi çoğu zaman öznenin yapmak istediği bir eylemi sınırlarken AVM, öznenin zaten sahip olduğu ihtiyaçları karşılamayı kolaylaştırır. Dolayısıyla düzenleme dışsal bir engel biçiminde değil, içsel motivasyonun etkinleşebileceği elverişli bir ortam biçiminde deneyimlenir.
Pozitif merkezin görünürlüğünün düşük olmasının nedeni de budur. İnsan kendisini yönlendirilen bir özne olarak değil, ihtiyaçlarını rasyonel biçimde karşılayan biri olarak deneyimleyebilir. Fakat ihtiyaç nesnelerinin belirli bir mekânsal bütünlük içinde yoğunlaştırılması, bu rasyonel tercihin yönünü önceden biçimlendirir. Özne neyi istediğine kendisi karar verebilir; ancak istediğine ulaşmanın en kolay rotası merkez tarafından yapılandırılmıştır.
Burada pozitif merkezileştirme ile arzunun özgürlüğü arasında ilginç bir ilişki ortaya çıkar. Arzuların çoğalması merkezileşmenin karşıtı değildir. Tam tersine, merkez daha fazla arzu türünü kapsadığı ölçüde daha güçlü hâle gelebilir. Çeşitlilik, dağılmayı değil merkezcil çekimi artırabilir. Böylece arzu özgürce çoğalırken yönelim mekânsal olarak daralabilir.
Pozitif merkez tam da bu nedenle çokluğu bastırmaz, çokluğu kendi gücüne dönüştürür. Daha fazla mağaza, daha fazla deneyim, daha fazla hizmet ve daha fazla sosyal işlev, merkezin çekim alanını genişletir. Heterojenlik merkezi parçalamak yerine merkezi daha kapsayıcı hâle getirir. Birbirinden bağımsız ihtiyaçlar, aynı mekânın farklı giriş noktalarına dönüşür.
İhtiyaç, kolaylık ve çekim arasındaki ilişki bir döngü üretir. Farklı ihtiyaçların aynı yerde karşılanması kolaylık sağlar; kolaylık merkeze yönelme ihtimalini artırır; artan yönelim ekonomik yoğunluğu güçlendirir; ekonomik yoğunluk da merkezin daha fazla ihtiyaç kategorisini kapsamasını mümkün kılar. Böylece pozitif merkez kendi çekim kapasitesini yeniden üreten bir yapıya kavuşur.
Merkezin gücü burada yaptırım uygulayabilmesinden değil, öznenin kendi yarar hesabında sürekli yeniden seçilebilmesinden doğar. İnsan merkeze yönelmekle cezadan kaçınmaz; zaman kazanır, seçeneklere erişir, ihtiyaçlar arasında kolay geçiş yapar ve farklı faaliyetleri aynı rota içinde birleştirir. Pozitif merkez bu yüzden dışsal zorunluluk değil, davranışsal avantaj olarak işler.
Çekim aynı zamanda geleceğe dönük bir beklenti üretir. Öznenin şu anda yalnızca tek bir ihtiyacı olabilir; fakat merkezde başka ihtiyaçların da karşılanabileceğini bilmesi, gelecekteki olası gereksinimleri şimdiki mekânsal tercihine dahil eder. AVM böylece mevcut arzunun değil, potansiyel arzuların da referansı hâline gelir. Henüz etkinleşmemiş ihtiyaçlar bile merkezin yönelimsel gücünü artırabilir.
Pozitif merkez bu anlamda yalnızca mevcut davranışı değil, olası davranışın güzergâhını da önceden biçimlendirir. İnsan “bir şeye ihtiyacım olursa oraya giderim” biçiminde genel bir yönelim şeması geliştirebilir. Merkez tek tek ihtiyaçların üstünde soyut bir çözüm koordinatına dönüşür.
Kharybdis figürü tam olarak bu yapının mitolojik karşılığıdır. Merkez çekim yoluyla işler; farklı akışları kendisine doğru büker ve onları kendi içinde dolaşıma sokar. Fakat burada girdap, arzuyu yok eden bir güç değil, arzunun çokluğunu kendi mekânsal bütünlüğü içinde toplayan bir çekim formudur.
Pozitif merkezileştirmenin en önemli sonucu, insan davranışının zor kullanılmadan da belirli bir koordinat etrafında yoğunlaşabileceğini göstermesidir. Yaptırım bulunmadan, yasak konulmadan ve alternatifler ortadan kaldırılmadan da yönelimler merkezileştirilebilir. Bunun için belirli bir merkezin, öznenin ihtiyaç dünyası bakımından diğer seçeneklerden daha yüksek erişim değeri üretmesi yeterlidir.
AVM böylece yalnızca ekonomik bir mekân değil, ihtiyacı kolaylığa, kolaylığı çekime, çekimi de yönelimsel merkezileşmeye dönüştüren pozitif bir merkez hâline gelir. Devletin negatif merkezi öznenin hangi sınırlardan kaçınacağını belirlerken, AVM’nin pozitif merkezi öznenin hangi doğrultuya yaklaşmayı tekrar tekrar tercih edeceğini biçimlendirir.
6.3 Kaçınmanın ve Yaklaşmanın Geometrisi
Kaçınma ve yaklaşma, negatif ve pozitif merkezin özne üzerinde kurduğu iki temel yönelim biçimidir. Bir tehdit karşısında özne mesafeyi artırmaya, bir arzu nesnesi karşısında ise mesafeyi azaltmaya yönelir. Dolayısıyla korku ve arzu yalnızca duygulanımsal içerikler değil, aynı zamanda davranışı uzam içerisinde yönlendiren vektörlerdir. Kaçınma özneyi bir referanstan uzaklaştırır, yaklaşma aynı özneyi başka bir referansa doğru çeker. Devlet ile AVM arasındaki biçimsel ilişki de en açık hâline bu iki ters hareketin merkezileştirilmesinde ulaşır.
Negatif merkez açısından mesele, çevredeki çok sayıda potansiyel tehdidin ortak bir egemen referans altında düzenlenmesidir. Doğal durumda özne birçok farklı tehdit kaynağına göre konum almak zorundayken siyasal düzen bu dağınık kaçınma ilişkilerini daha belirli bir normatif çerçeve içine alır. Böylece kaçınma geometrisi, çok sayıda belirsiz kaynaktan uzaklaşma çabasından ortak yaptırım sınırlarını hesaba katma biçimine dönüşür. Tehdit bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat daha belirli bir referans sistemine bağlanır.
Pozitif merkez ise ters yönde çalışır. Öznenin farklı ihtiyaçları çok sayıda farklı nesne ve mekâna yönelme potansiyeli taşırken AVM bu nesneleri aynı mekânsal bütünlük içinde yoğunlaştırır. Böylece yaklaşmanın geometrisi, çevreye yayılan çok sayıda ayrı vektörden tek bir baskın makro doğrultuya doğru sadeleşir. Özne farklı arzularını korur, fakat onların mekânsal çözümü ortaklaşır.
İki geometrinin temel farkı, merkezin özne için taşıdığı işarettedir. Negatif merkez, ihlal edilmemesi gereken sınırların kaynağı olarak davranış üzerinde etkili olur. Pozitif merkez ise erişilmesi avantajlı olan hedef olarak. Birinde merkez davranış alanının dış çevresini, diğerinde ise ağırlık noktasını belirler. Böylece aynı hareket uzayı hem kaçınılması gereken sınırlar hem de yaklaşılması arzu edilen hedefler tarafından birlikte biçimlendirilebilir.
Kaçınma geometrisi öznenin olası davranışlarından bazılarını diğerlerine göre daha maliyetli hâle getirir. Yaklaşma geometrisi ise belirli davranışları diğerlerine göre daha avantajlı kılar. Dolayısıyla iki merkez de seçeneklerin eşitliğini bozar; fakat biri negatif, diğeri pozitif değer farkı üreterek bunu yapar. Bir davranış yaptırım nedeniyle tercih dışına itilirken başka bir davranış kolaylık veya tatmin beklentisi nedeniyle tercih merkezine taşınabilir.
Burada “geometri” kavramının esas işlevi, davranışı yalnızca içerik üzerinden değil yön ve mesafe üzerinden düşünmeyi mümkün kılmasıdır. Öznenin hangi nesneden ne kadar uzak duracağı, hangi merkeze ne kadar yaklaşacağı, hangi rotayı daha sık seçeceği ve hangi yönlerin daha düşük maliyetli olduğu davranış alanının topolojisini oluşturur. Devlet ve AVM bu topolojinin farklı bölgelerine müdahale eder.
Negatif merkez için mesafenin anlamı sınırlayıcıdır. Özne yaptırıma yol açacak davranıştan uzak kalmaya çalışır. Pozitif merkez için mesafe ise aşılması gereken bir farktır; arzu nesnesine ulaşmak için özne merkeze doğru hareket eder. Böylece birinde güvenlik, diğerinde tatmin mesafenin doğru yönetilmesine bağlanır.
Kaçınma ve yaklaşmanın ortak bir özelliği daha vardır: her ikisi de davranışın önceden düzenlenmesini sağlar. Tehditle fiilen karşılaşmadan önce özne riskli davranıştan kaçınabilir; arzu nesnesine ulaşmadan önce de merkeze doğru hareket etmeye başlayabilir. Dolayısıyla her iki geometri de gelecekteki olası bir sonuç üzerinden şimdiki yönelimi biçimlendirir. Negatif merkez olası kaybı, pozitif merkez olası kazanımı davranışın nedeni hâline getirir.
Bu nedenle iki yönelim tipi yalnızca mekânsal değil, zamansal bir yapı da taşır. Kaçınma gelecekteki yaptırımın şimdiden hesaba katılması, yaklaşma ise gelecekteki tatminin şimdiden etkinleşmesidir. Böylece merkez, henüz gerçekleşmemiş olanı mevcut davranış üzerinde etkili kılar.
Kaçınmanın ve yaklaşmanın geometrisi aynı zamanda öznenin çevresel karmaşıklığı nasıl sadeleştirdiğini de gösterir. Çok sayıda tehdit ve çok sayıda arzu nesnesi, davranışsal açıdan yüksek miktarda bilgi gerektirir. Merkezileştirme, bu bilgi yükünü azaltır. Negatif merkez davranışın hangi sınırlar içinde kalması gerektiğini, pozitif merkez ise farklı ihtiyaçlar için hangi genel koordinatın tercih edilebileceğini belirginleştirir.
Böylece yönelimsel düzenleme, doğrudan emir vermekten daha soyut bir düzeyde işler. Öznenin bütün davranışlarını tek tek yönetmek yerine, hareket alanının ağırlıklarını değiştirir. Bazı yönler riskli, bazı yönler avantajlı, bazı merkezler kaçınılması gereken, bazı merkezler ise yaklaşılması arzu edilen referanslara dönüşür.
Devlet ile AVM’nin karşıt merkezileştirme kipleri burada aynı davranış alanının iki kutbunu doldurur. Devlet, hareketin negatif sınırlarını; AVM, hareketin pozitif odağını üretir. Birincisi özneyi belirli yönlerden geri çeker, ikincisi belirli bir yöne doğru toplar. Dolayısıyla kaçınma ile yaklaşma birbirinin alternatifi değil, davranışın farklı boyutlarını düzenleyen tamamlayıcı vektörlerdir.
Öznenin gündelik hareketi de tam olarak bu iki yönelim biçiminin kesişiminde gerçekleşir. İnsan yalnızca arzuladığı şeylere doğru gitmez; aynı zamanda risklerden, yasaklardan ve yaptırımlardan kaçınır. Hareket, pozitif çekimler ile negatif sınırların ortak ürünüdür. Bu nedenle davranış alanı yalnızca tercihlerin değil, kaçınılması gerekenlerin de geometrisidir.
Kaçınma ve yaklaşmanın geometrisi böylece modern düzenin temel bir yönelim yasasını görünür kılar: davranış, yalnızca neyin mümkün olduğuna göre değil, mümkün olanların hangi duygulanımsal değerlerle yüklendiğine göre şekillenir. Bir yön tehdit, başka bir yön kolaylık, bir merkez yaptırım, başka bir merkez tatmin vaat ettiğinde hareket alanı nötr olmaktan çıkar.
Negatif ve pozitif merkezileştirmenin nihai ayrımı da burada kesinleşir. Devlet davranışın “gitmemen gereken” yönlerini belirginleştirirken AVM “gitmek isteyeceğin” yönü yoğunlaştırır. Biri kaçınmanın, diğeri yaklaşmanın geometrisini kurar; her ikisi de merkezsiz yönelimleri ortak referanslar altında düzenleyerek insan hareketini daha öngörülebilir bir yapıya kavuşturur.
7. Leviathan ile Kharybdis Arasında Modern Düzen
7.1 Zorlayıcı Merkez ile Çekici Merkez
Modern düzen, yalnızca zorlayıcı merkezlerin varlığıyla açıklanamaz. İnsan davranışı her zaman yasağın, yaptırımın veya doğrudan baskının etkisi altında şekillenmez; çoğu zaman belirli seçeneklerin diğerlerinden daha çekici, kolay veya erişilebilir hâle getirilmesi de benzer ölçüde güçlü bir yönelim üretir. Bu nedenle modern düzenin mekânsal ve siyasal yapısını anlamak için zorlayıcı merkez ile çekici merkezi aynı davranış alanının iki farklı düzenleme biçimi olarak düşünmek gerekir.
Leviathan zorlayıcı merkezin paradigmatik figürüdür. Egemen güç, davranış alanını yaptırım kapasitesi üzerinden düzenler. Öznenin bütün hareketlerini kendisine doğru çekmesi gerekmez; onun normatif sınırlarını ihlal etmenin maliyetli olması yeterlidir. Böylece merkez davranışı negatif olarak çerçeveler. Özne, mümkün hareketleri arasında seçim yaparken egemenin yaptırım kapasitesini arka planda hesaba katar.
Kharybdis ise çekici merkezin karşıt figürünü oluşturur. Burada merkez davranışı yasak ve yaptırım üzerinden değil, arzu nesnelerini ve ihtiyaç çözümlerini kendi çevresinde yoğunlaştırarak düzenler. Öznenin merkeze yönelmesi, dışsal bir zorunluluğun değil, kendi ihtiyaçlarının mantıksal sonucu olarak görünür. Çekici merkez bu yüzden itaati değil, tercihi; korkuyu değil, beklentiyi; geri çekilmeyi değil, yaklaşmayı üretir.
İki merkez arasındaki en önemli fark, özne ile merkez arasındaki ilişkinin duygulanımsal yönüdür. Leviathan’da özne merkezin gücünü ihlal etmemek için hesaba katar; Kharybdis’te ise merkezin sunduğu olanaklardan yararlanmak için ona yaklaşır. Biri mesafeyi normatif olarak düzenler, diğeri mesafeyi pratik olarak kapatır.
Zorlayıcı merkez, davranışın sınırlarını görünür kılar. Yasa, yasak ve yaptırımın varlığı özneye hangi hareketlerin kabul edilebilir olmadığını bildirir. Çekici merkez ise sınır çizmekten çok bir ağırlık merkezi oluşturur. Özne alternatiflere sahip olmaya devam eder; fakat bunlardan biri daha geniş bir ihtiyaç alanını karşılayabildiği ölçüde davranışın olasılık dağılımı o merkez lehine değişir.
Bu iki mekanizma, zor ile özgür tercih arasındaki basit karşıtlığı da karmaşıklaştırır. Zorlayıcı merkezde davranış dışsal maliyetler üzerinden şekillenirken çekici merkezde öznenin kendi motivasyonları yönelimsel düzenlemenin taşıyıcısı olur. Dolayısıyla düzen bazen öznenin istemediği şeyi engelleyerek, bazen de istediği şeye ulaşmayı belirli bir yol üzerinden kolaylaştırarak kurulabilir.
Kharybdis’in gücü tam da öznenin iradesine karşı görünmemesinde yatar. İnsan merkeze yöneldiğinde kendi ihtiyacını gerçekleştirir; dolayısıyla yönlendirme ile öznel motivasyon arasında açık bir çatışma bulunmaz. Buna rağmen mekânsal organizasyon, hangi merkezin tercih edilmesinin daha pratik olduğunu önceden belirlemiştir. Çekici merkez böylece davranışa dışsal değil, davranışın iç mantığıyla uyumlu bir düzenleme üretir.
Leviathan’ın gücü ise tersine, öznenin iradesinden bağımsız kalabilen üstün yaptırım kapasitesinden doğar. Birey belirli bir yasağı arzulamasa bile ona uymak zorunda kalabilir. Dolayısıyla zorlayıcı merkezin etkisi, öznel motivasyonla uyumlu olmak zorunda değildir. Merkez, tam da uyumsuzluk anında gücünü görünür hâle getirir.
Burada iki merkez aynı davranış alanını farklı yöntemlerle asimetrik hâle getirir. Leviathan bazı seçeneklerin maliyetini yükseltir; Kharybdis bazı seçeneklerin getirisini artırır. Birinin gücü caydırıcılıktan, diğerinin gücü çekicilikten kaynaklanır. Sonuçta özne, çevresindeki bütün yönleri eşit ihtimalli olarak deneyimlemez.
Modern düzenin sürekliliği açısından bu ikili yapı önemlidir. Yalnızca zorlayıcı merkezlerden oluşan bir düzen, öznenin davranışını sürekli dışsal sınırlamalarla yönetmek zorunda kalırdı. Yalnızca çekici merkezlerden oluşan bir düzen ise sınır ihlallerini veya karşılıklı çatışmaları düzenlemekte yetersiz kalabilirdi. Negatif ve pozitif merkezler farklı sorunları çözer: biri davranışın dış sınırlarını, diğeri sınırlar içindeki yönelim yoğunluklarını biçimlendirir.
Bu nedenle Leviathan ile Kharybdis birbirinin ikamesi değildir. Kharybdis, Leviathan’ın yerine geçen ekonomik bir egemen değildir; Leviathan da arzuyu doğrudan düzenleyen bir tüketim merkezi değildir. Her figür farklı duygulanımsal ve kurumsal alanda çalışır. Ortaklıkları yalnızca merkezsiz davranışı daha belirli referanslar etrafında örgütlemeleridir.
Zorlayıcı merkez ile çekici merkez arasındaki ilişki en doğru biçimde tamamlayıcılık üzerinden kurulabilir. Birincisi hareket alanının çevresini çizer, ikincisi o alan içinde belirli yönlere yoğunluk kazandırır. Negatif merkez öznenin nereye gitmemesi gerektiğini belirginleştirirken pozitif merkez hangi yöne gitmenin daha çekici olduğunu gösterir.
Bu tamamlayıcılık, insan davranışının yalnızca yasaklarla yönetilemeyeceğini de açıkça gösterir. Yasak bir yönü kapatabilir, fakat açık kalan yönlerden hangisinin seçileceğini tek başına belirleyemez. Çekim tam bu boşlukta devreye girer. Belirli bir merkezin sunduğu avantajlar, izin verilen hareket alanı içinde baskın bir tercih vektörü oluşturabilir.
Aynı şekilde çekim de sınırların yerine geçemez. Bir merkez ne kadar çekici olursa olsun, toplumsal çatışmanın ve yaptırım gerektiren davranışların tamamını kendi başına düzenleyemez. Böylece iki merkez farklı işlevler üstlenirken aynı yönelimsel sistemin parçaları hâline gelir.
Leviathan ile Kharybdis arasında modern düzen tam olarak bu çift kutuplulukta kavranabilir: bir merkez özneyi yaptırımın sınırları içinde tutar, diğeri o sınırlar içindeki hareketi arzunun çekim noktalarında yoğunlaştırır. Zorlayıcı merkez davranışın negatif çerçevesini, çekici merkez ise pozitif ağırlık merkezini kurar.
7.2 Merkezden Kaçamamak ve Merkeze Yönelmek İstemek
Negatif ve pozitif merkezin özne üzerindeki etkisi, en keskin biçimde iki farklı deneyimde yoğunlaşır: merkezden kaçamamak ve merkeze yönelmek istemek. İlkinde merkez, öznenin hareket alanını kuşatan bir normatif zorunluluk olarak işler; ikincisinde ise merkez, öznenin kendi ihtiyaçlarıyla uyumlu bir çekim noktası hâline gelir. Böylece aynı merkezileştirme ilkesi, bir yerde dışarı çıkmanın maliyetini artırarak, diğer yerde içeri yönelmenin avantajını yükselterek davranışı düzenler.
“Merkezden kaçamamak” ifadesi fiziksel olarak sürekli merkezin içinde bulunmayı değil, merkezin normatif etkisinden bütünüyle bağımsız hareket edememeyi anlatır. Hobbesçu devlet açısından özne egemenin fiziksel yakınlığında yaşamak zorunda değildir; fakat hukuki ve yaptırımsal düzenin dışında davranamaz. Merkez, mekânsal olarak uzakta olsa bile normatif olarak yakın kalır. Öznenin gündelik kararları, egemenin koyduğu sınırları hesaba kattığı ölçüde merkezî referansın etkisi altındadır.
Dolayısıyla negatif merkezden kaçamamak, hareket serbestisinin bütünüyle ortadan kalkması anlamına gelmez. Özne çok sayıda davranış seçeneğine sahip olabilir; ancak bu seçeneklerin belirli bir çerçevenin içinde kalması gerekir. Merkezin etkisi, bütün yolları kapatmak yerine bazı yolların maliyetini yükseltmesi ve davranış alanını belirli sınırlar içinde tutmasıdır. Böylece merkez, öznenin her adımını pozitif olarak tayin etmeden de hareketin genel çerçevesini belirleyebilir.
Pozitif merkezde ise ters bir deneyim oluşur. AVM öznenin karşısına kaçınılmaz bir normatif zorunluluk olarak çıkmaz; tam tersine, ihtiyaçların çözüm yoğunluğu nedeniyle gönüllü yönelimin hedefi hâline gelir. İnsan oraya gitmek zorunda değildir; fakat aynı yerde birçok ihtiyacını karşılayabildiği için gitmek ister. Merkezin gücü, dışarıda kalmanın cezasından değil, içeri yönelmenin avantajından doğar.
“Merkeze yönelmek istemek” bu nedenle basit bir tüketim tercihi değildir. İhtiyaçların mekânsal organizasyonu, öznenin kendi çıkar hesabıyla uyumlu bir yönelim üretir. Zaman kazanmak, birden fazla işi tek rota içinde çözmek, farklı seçeneklere aynı yerde ulaşmak ve öngörülebilir bir deneyim alanına girmek, merkeze yönelmeyi davranışsal olarak rasyonel kılar. Çekim, tam da bu rasyonelleşme üzerinden süreklilik kazanır.
Negatif merkez öznenin iradesine rağmen de etkili olabilirken pozitif merkez çoğu zaman iradeyle aynı yönde çalışır. Devletin koyduğu sınır, bireyin istediği davranışla çatışabilir; AVM’nin sunduğu kolaylık ise bireyin zaten sahip olduğu ihtiyacı daha kolay gerçekleştirmesine hizmet eder. Bu nedenle pozitif merkezileştirme daha az görünür bir düzenleme biçimidir. Öznenin yönelimi dışsal bir baskının sonucu gibi görünmez; kendi tercihinin doğal sonucu olarak deneyimlenir.
Tam da burada iki merkezin öznel meşruiyet biçimleri ayrışır. Negatif merkez, güvenlik ve düzen sağlayarak kendi zorlayıcı kapasitesini gerekçelendirir. Pozitif merkez ise kolaylık, erişim ve çeşitlilik sağlayarak çekim gücünü meşrulaştırır. Biri “sınırlar olmasaydı daha fazla belirsizlik olurdu”, diğeri “merkez olmasaydı ihtiyaçları karşılamak daha dağınık ve maliyetli olurdu” mantığıyla kabul edilebilirlik üretir.
Kaçamamak ile istemek arasındaki fark, yönelimsel zorunluluğun iki ayrı formunu da gösterir. Negatif merkezde zorunluluk dışsal maliyetten, pozitif merkezde ise içsel tercih yapısından doğar. Birincisi ihlal edildiğinde yaptırım üretir; ikincisi terk edildiğinde ceza üretmez, fakat daha yüksek davranışsal maliyet yaratabilir. Böylece iki merkez farklı türden bağlılıklar kurar.
Pozitif merkeze yönelmek istemek, zaman içinde alışkanlığa dönüşebilir. Bir merkez tekrar tekrar farklı ihtiyaçları başarıyla karşıladığında öznenin zihinsel haritasında varsayılan çözüm noktası hâline gelir. Sonraki yönelimler sıfırdan kurulmak yerine mevcut alışkanlık üzerinden şekillenir. Böylece çekim yalnızca anlık faydadan değil, tekrarlanmış deneyimin ürettiği yönelimsel ataletten de beslenir.
Negatif merkezde de benzer bir alışkanlık görülebilir. Normatif sınırlar sürekli hesaba katıldıkça özne belirli davranışları artık aktif bir ceza hesabı yapmadan da dışarıda bırakabilir. Yaptırım beklentisi zamanla davranışın içselleştirilmiş sınırlarına dönüşür. Böylece merkezî referans yalnızca dışsal bir güç olmaktan çıkar ve gündelik davranışın sessiz arka planına yerleşir.
Bu iki süreç birlikte düşünüldüğünde, merkezileştirmenin en güçlü biçiminin sürekli görünür olması gerekmediği anlaşılır. Negatif merkez davranışa gömüldüğünde yasa her an hatırlanmak zorunda kalmaz; pozitif merkez alışkanlığa dönüştüğünde de her seferinde yeniden tercih gerekçesi üretmek gerekmez. Merkez, davranışın önceden kurulmuş koordinatı hâline gelir.
Kaçamamak ile istemek arasındaki karşıtlık aynı zamanda zorunluluğun psikolojik tonunu değiştirir. Negatif merkez sınır, çekince ve ihtiyat üretirken pozitif merkez beklenti, kolaylık ve tatmin hissi üretir. Birinde özne kendisini korumaya, diğerinde kendisini gerçekleştirmeye yönelir. Buna rağmen her iki durumda da davranış merkezsiz olmaktan çıkar ve belirli bir üst referansa bağlanır.
Leviathan ile Kharybdis’in farkı bu nedenle yalnızca biri siyasal, diğeri ekonomik olduğu için değildir. Daha derin ayrım, merkezin özneye hangi yönelim biçimini yüklediğidir. Leviathan’ın merkeziliği öznenin onun kurduğu sınırların dışına kolayca çıkamamasından; Kharybdis’in merkeziliği ise öznenin kendi ihtiyaçları nedeniyle aynı çekim alanına tekrar tekrar dönmesinden doğar.
Böylece modern özne aynı anda iki farklı merkezilik deneyimini taşıyabilir. Bir tarafta davranışın dış çerçevesi yaptırım ve norm üzerinden kurulurken, diğer tarafta gündelik hareketin iç ağırlık merkezi ihtiyaç ve kolaylık üzerinden belirlenir. Biri “kaçınılması gereken dışarıyı”, diğeri “yaklaşılması gereken içeriyi” üretir.
Merkezden kaçamamak ile merkeze yönelmek istemek arasındaki ilişki tam da burada tamamlayıcı hâle gelir. Negatif merkez hareket alanını kuşatır; pozitif merkez kuşatılmış alan içinde tercih yoğunluğu oluşturur. Birincisi öznenin davranışının sınırlarını, ikincisi ise bu sınırlar içinde hangi yönlerin daha sık seçileceğini belirler.
Dolayısıyla modern düzen yalnızca özneyi belirli merkezlerin etkisinden kaçamaz hâle getiren bir yapı değildir; aynı zamanda öznenin belirli merkezlere yönelmeyi kendi çıkarıyla uyumlu bulduğu bir yönelim rejimidir. Leviathan merkezîliği kaçınılmazlık üzerinden, Kharybdis ise arzu edilebilirlik üzerinden üretir. İkisinin kesişiminde davranış, hem sınırlandırılmış hem de yönlendirilmiş bir geometri kazanır.
7.3 Negatif ve Pozitif Yönelimin Ortak Referansta Örgütlenmesi
Negatif ve pozitif yönelimin ortak referansta örgütlenmesi, modern düzenin yalnızca karşıt merkezlerden oluşmadığını, bu merkezlerin aynı davranış alanında birlikte işleyebildiğini gösterir. İnsan bir yandan yaptırım, risk ve yasaklar nedeniyle belirli yönlerden uzak dururken, diğer yandan ihtiyaç, kolaylık ve tatmin beklentisi nedeniyle belirli merkezlere yaklaşır. Böylece davranış ne yalnızca kaçınmanın ne de yalnızca arzunun ürünü hâline gelir; iki ters vektörün aynı mekânsal ve toplumsal alan içinde eşzamanlı düzenlenmesinden doğar.
Ortak referans kavramı burada tek bir kurumun hem devlet hem AVM işlevi görmesi anlamına gelmez. Daha genel düzeyde, öznenin hareketinin farklı yönelimsel merkezler tarafından aynı davranış alanı içinde organize edilmesini ifade eder. Devlet normatif sınırları, AVM ise çekim noktalarını kurar. Birincisi neyin dışarıda bırakılacağını, ikincisi neyin içeride yoğunlaşacağını belirler. Böylece negatif ve pozitif merkezileştirme aynı geometrinin farklı katmanlarını oluşturur.
Davranış alanı bu açıdan boş ve homojen bir uzam değildir. Bazı yönler yaptırım nedeniyle riskli, bazı yönler kolaylık nedeniyle çekici, bazı merkezler kaçınılması, bazıları yaklaşılması gereken referanslara dönüşür. Öznenin hareketi bu farklı değer yoğunlukları arasında şekillenir. Dolayısıyla modern düzen, yalnızca sınırların çizildiği değil, aynı zamanda yönlerin ağırlıklandırıldığı bir yapı olarak kavranabilir.
Negatif merkez mümkün olanın çevresini kurar. Belirli davranışları yasaklayarak veya maliyetli hâle getirerek hareket alanının dış sınırlarını belirler. Pozitif merkez ise mümkün olanın içindeki olasılıkları eşitlikten çıkarır. Bazı yollar diğerlerinden daha kolay, bazı merkezler daha işlevsel, bazı seçenekler daha cazip hâle gelir. Böylece biri alanı sınırlar, diğeri alanın içinde vektör üretir.
Bu ayrım, negatif ve pozitif yönelimin neden birbirine indirgenemeyeceğini de gösterir. Yasak, tek başına açık kalan yönlerden hangisinin seçileceğini belirlemez. Çekim ise hangi sınırların ihlal edilemez olduğunu kendi başına kuramaz. Dolayısıyla her iki mekanizma farklı bir eksikliği tamamlar. Negatif merkez davranışın dış çerçevesini, pozitif merkez ise iç yoğunluğunu belirler.
Birlikte işlediklerinde modern öznenin hareketi hem sınırlı hem de yönlendirilmiş hâle gelir. Özne belirli şeyleri yapamaz veya yapmaktan kaçınır; aynı anda belirli seçenekleri daha kolay, faydalı veya çekici bulduğu için tekrar tekrar seçer. Bu iki süreç birbirinden bağımsız olabilir, fakat davranışın toplam geometrisi üzerinde birleşir.
Ortak referansın gücü tam olarak bu birleşmede ortaya çıkar. İnsan, çevresindeki tüm olasılıkları her seferinde eşit biçimde değerlendirmek zorunda kalmaz. Negatif merkez bazı seçenekleri daha baştan dışarı iter, pozitif merkez ise kalan seçenekler içinde belirli bir doğrultuyu öne çıkarır. Böylece karar alanı hem daralır hem hiyerarşikleşir.
Bu hiyerarşileşme, yönelimsel karmaşıklığın azalmasını sağlar. Merkezsiz durumda özne çok sayıda tehdit ve çok sayıda arzu nesnesini ayrı ayrı değerlendirmek zorundayken, merkezileştirilmiş yapıda ortak referanslar karar yükünü azaltır. Yasa hangi davranışların riskli olduğunu, AVM hangi ihtiyaçların nerede birlikte karşılanabileceğini önceden kodlar. Böylece davranışın her adımı sıfırdan kurulmaz.
Negatif ve pozitif yönelimin ortak örgütlenmesi aynı zamanda öznenin zamanla kurduğu ilişkiyi de değiştirir. Yaptırım beklentisi gelecekteki olası kaybı, çekim beklentisi ise gelecekteki olası tatmini şimdiki davranışın nedeni hâline getirir. Merkezler, gerçekleşmemiş sonuçları mevcut yönelim üzerinde etkili kılar. Böylece modern düzen yalnızca mekânı değil, beklentiyi de merkezileştirir.
Bu iki beklenti farklı duygulanımsal tonlara sahip olsa da aynı davranışsal mantığa bağlanabilir. İnsan bir eylemi “sonucu kötü olur” diye yapmazken başka bir eylemi “sonucu faydalı olur” diye tercih eder. Negatif ve pozitif merkezler, olası gelecekleri farklı işaretlerle yükleyerek şimdiki hareketi biçimlendirir.
Ortak referansın oluşması, merkezin özne tarafından sürekli bilinçli biçimde düşünülmesini de gerektirmez. Yaptırım sınırları ve çekim noktaları alışkanlık hâline geldikçe davranış otomatikleşebilir. Öznenin belirli yasa dışı seçenekleri artık aktif biçimde düşünmemesi, belirli ihtiyaçlar için de aynı merkezi refleksif olarak tercih etmesi mümkündür. Böylece merkezileştirme, davranışın yalnızca bilinçli karar düzeyinde değil, pratik alışkanlık düzeyinde de yerleşir.
Modern düzenin istikrarı da kısmen bu görünmezleşmeden doğar. Sürekli zor kullanmak veya sürekli ikna etmek yerine, davranışın varsayılan yönlerini oluşturmak daha kalıcı bir düzen üretebilir. Negatif merkez “yapılmayacakları”, pozitif merkez “yapılması kolay ve çekici olanları” gündelik davranışın sessiz koordinatlarına dönüştürür.
Burada iktidarın yalnızca baskı olarak anlaşılmasının yetersizliği bir kez daha belirginleşir. Davranış üzerinde etkili olmak, mutlaka öznenin iradesine karşı çıkmak anlamına gelmez. İktidar bir yerde sınır koyarken başka bir yerde tercih üretmeden tercihin yönünü ağırlıklandırabilir. Pozitif merkez, tam da öznenin arzularını bastırmadan onların mekânsal güzergâhını düzenleyerek çalışır.
Negatif ve pozitif yönelimin ortak referansta örgütlenmesi, modern öznenin neden hem özgür seçim deneyimi yaşayabildiğini hem de davranışsal olarak yüksek ölçüde öngörülebilir kalabildiğini de açıklar. Seçenekler bütünüyle ortadan kaldırılmaz; fakat bazıları pahalı, bazıları kolay, bazıları riskli, bazıları çekici hâle getirilir. Böylece özgürlük biçimsel olarak korunurken yönelim dağılımı belirli merkezler etrafında yoğunlaşabilir.
Bu yoğunlaşma, devlet ile AVM’nin özdeşleşmesi anlamına gelmez. Her ikisinin kurumsal mantığı, araçları ve meşruiyet biçimleri farklıdır. Asıl ortaklık, insan davranışının merkezsizliğini azaltmalarıdır. Devlet negatif yönelimi, AVM pozitif yönelimi düzenler. Birlikte düşünüldüklerinde ise modern hareket alanının hem dış sınırları hem iç çekim noktaları görünür hâle gelir.
Leviathan ve Kharybdis tam da bu çift yapının iki mitolojik kutbunu temsil eder. Leviathan öznenin nereye gitmemesi gerektiğini belirleyen egemen merkez; Kharybdis ise nereye gitmek isteyeceğini yoğunlaştıran çekici merkezdir. Biri korkunun, diğeri arzunun yönünü ortak referanslara bağlar.
Modern düzen böylece yalnızca yasaklarla çevrilmiş bir alan değil, aynı zamanda arzuların belirli merkezlere doğru örgütlendiği bir yönelim sistemi hâline gelir. Negatif ve pozitif vektörler birbirini yok etmez; aynı davranış geometrisinin farklı eksenlerini kurar. Öznenin hareketi, bir tarafta kaçındığı sınırlar, diğer tarafta yaklaşmak istediği merkezler tarafından birlikte şekillenir.
Leviathan mümkün hareketin negatif sınırını, Kharybdis ise mümkün hareket içindeki pozitif ağırlık merkezini üretir. Biri öznenin dışarı taşmasını engeller, diğeri içeride hangi yöne doğru yoğunlaşacağını belirler. Modern düzen, tam da bu iki yönelim kipinin ortak bir davranış alanında örgütlenmesiyle merkezsiz hareketi daha belirli, daha öngörülebilir ve daha sürdürülebilir bir geometriye dönüştürür.
Tepkiniz Nedir?