Şey Üzerine: Dilin Transandantal Ontolojisi

“Şey” kavramını sıradan bir dolgu sözcüğü olmaktan çıkararak, salt varlığın dil içindeki transandantal temsili olarak yeniden kuran; töz, a priori bilgi, düşünce ve dil arasındaki ilişkiyi tek bir sistem içinde açıklayan özgün bir dil felsefesi teorisi.

1. “Şey”in Ontolojik Zemini

1.1. Gündelik Belirsizlikten Ontolojik İşleve

İnsan dili, ilk bakışta yalnızca belirli nesneleri adlandıran, onların niteliklerini betimleyen ve insanlar arasında iletişim kurmayı sağlayan pratik bir araç gibi görünür. Gündelik konuşma içinde kullanılan pek çok sözcük de bu işlev üzerinden değerlendirilir; anlamları, gönderimde bulundukları nesneler veya ifade ettikleri özelliklerle açıklanır. “Şey” kavramı ise bu genel görünümün dışında kalan ilginç bir konuma sahiptir. Çünkü gündelik kullanımda çoğu zaman adı unutulan, niteliği belirlenemeyen, bilinçli olarak tanımlanmak istenmeyen ya da geçici olarak adlandırılmayan herhangi bir varlığın yerine kullanılan belirsiz bir sözcük olarak değerlendirilir. Bu yüzden dilbilimsel açıdan çoğunlukla eksik bilginin, hatırlayamamanın veya geçici bir ifade kolaylığının sonucu olarak görülür. Oysa böylesi bir açıklama, kavramın üstlendiği işlevi yalnızca psikolojik ve pragmatik düzeyde ele alır; onun neden hemen her konuşma ortamında kendiliğinden ortaya çıkabildiğini, neden dilin en temel sözcüklerinden biri hâline geldiğini ve hangi zorunluluğu karşıladığını açıklamaz.

Asıl dikkat çekici olan nokta, “şey” kelimesinin belirli bir nesneyi tanımlamamasına rağmen hiçbir zaman anlamsız bir sözcük gibi işlememesidir. Konuşan kişi, “şu şey”, “bir şey”, “şey oldu” ya da “şey vardı” dediğinde dinleyici çoğu zaman anlatının tamamen çöktüğünü hissetmez. Tam tersine, belirli bir eksiklik bulunduğunu fark etmesine rağmen anlatının ontolojik bütünlüğünün korunduğunu sezgisel olarak kabul eder. Çünkü burada kaybolan unsur varlığın kendisi değil, yalnızca onun belirli kimliğidir. Konuşmacı, hangi nesneden söz ettiğini söyleyememiş olabilir; fakat yine de ortada bir varlığın bulunduğunu ifade etmeye devam etmektedir. Dilin dikkat çekici başarısı tam da burada ortaya çıkar: Belirlenim ortadan kalksa bile varlığı ifade etmeyi sürdürebilir.

Bu olgu, “şey” kavramının yalnızca eksik bilgiye işaret eden geçici bir kelime olmadığını düşündürür. Eğer gerçekten yalnızca unutulan isimlerin yerine kullanılan rastlantısal bir sözcük olsaydı, onun yerini herhangi başka bir anlamsız ses dizisi de alabilirdi. Oysa böyle olmaz. “Şey”, belirli bir ontolojik görevi yerine getirir. Konuşmacı, nesnenin adını bilmediğinde veya söylemediğinde bile, söz konusu nesnenin varlığını koruyacak bir dilsel konuma ihtiyaç duyar. İşte “şey”, tam olarak bu konumu sağlar. Böylece kelimenin işlevi bilgi üretmek değil, belirlenmemiş olsa bile varlığı dil içinde muhafaza etmektir.

Burada önemli olan nokta, “şey”in herhangi bir belirli niteliği ifade etmemesidir. Bir nesnenin kırmızı olduğunu söylemek, ona renk niteliği yüklemektir; sert olduğunu söylemek, sertlik niteliğini ifade etmektir; masa, insan veya kuş demek ise belirli kavramsal sınıflandırmalar yapmaktır. Buna karşılık “şey” dediğimiz anda, bunların hiçbirini söylemeyiz. Kelime ne renk bildirir, ne biçim, ne işlev, ne cins, ne tür, ne de herhangi bir ayırt edici özellik. Buna rağmen tamamen anlamsız değildir. Çünkü ifade ettiği şey, bütün bu belirlenimlerden önce gelen en temel kabulü taşır: Bir varlığın mevcut olduğu kabulünü.

Dolayısıyla “şey”in temel işlevi, belirlenim üretmek değil, belirlenimin bağlanabileceği ontolojik zemini korumaktır. Bu yönüyle kavram, klasik anlamda tanımlayıcı bir isim değildir. Tanımlayıcı isimler belirli bir varlığı başka varlıklardan ayırırlar; “şey” ise tam tersine, ayırıcı bütün özellikleri bilinçli biçimde askıya alır. Böylece dil, herhangi bir nesnenin ne olduğuna ilişkin hiçbir açıklama yapmadan yalnızca onun varlığını ifade edebilir hâle gelir. Bu durum, “şey”i sıradan isimlerden farklı ontolojik bir kategoriye yerleştirir.

Tam da burada gündelik kullanımın yarattığı yanılsama ortaya çıkar. İnsanlar çoğu zaman “şey” kelimesini yalnızca isim hatırlanamadığında kullanılan geçici bir boşluk doldurucusu olarak yorumlarlar. Oysa bu yorum, kelimenin neden bu görevi yerine getirebildiğini açıklamaz. İsim unutulduğunda neden herhangi rastgele bir ses dizisi değil de “şey” kullanılır? Bunun nedeni, “şey”in yalnızca belirsizlik bildirmemesi, aynı zamanda varlığı belirlenimden bağımsız olarak muhafaza edebilmesidir. Bilgisizlik, kavramın nedeni değil, onun kullanılmasına yol açan durumlardan yalnızca biridir. Kavramın ontolojik işlevi ise bundan çok daha derindedir.

Nesnelere ilişkin bilgimizin büyük bölümü onların niteliklerinden oluşur. Bir insanı yüzüyle, bir ağacı gövdesiyle, bir taşı sertliğiyle, bir kitabı kapağıyla tanırız. Fakat bütün bu nitelikler zihinde silinse bile, yine de “orada bir şey vardı” diyebiliriz. İşte bu cümle, niteliklerin tamamen ortadan kalkmasına rağmen varlık kabulünün devam edebildiğini gösterir. Başka bir ifadeyle, belirlenim kaybolabilir; fakat varlık bütünüyle kaybolmaz. “Şey” tam da bu ontolojik kalıntının dil içindeki görünümüdür.

Buradan hareketle “şey” kavramının bilgi eksikliğinin değil, belirlenim askısının adı olduğu söylenebilir. Çünkü kelime, varlığı yok etmez; yalnızca onun belirli kimliğini geçici olarak geri çeker. Böylece dil, belirli bir nesnenin ne olduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmaksızın, onun varlığını düşünce içerisinde tutmaya devam edebilir. Kavramın gücü de tam burada ortaya çıkar. Belirli bilgi ile varlık arasında ayrım yapılmasını mümkün kılar. Bir nesnenin ne olduğu bilinmeyebilir; buna rağmen onun var olduğu ifade edilmeye devam edebilir.

Bu ayrım, ontolojik bakımdan son derece önemlidir. Çünkü çoğu zaman bilgi ile varlık aynı düzlemde düşünülür. Bir nesneyi tanıyorsak var olduğunu, tanımıyorsak yalnızca belirsizlik içinde bulunduğumuzu varsayarız. Oysa “şey” tam tersini gösterir. Varlık bilgisi ile nitelik bilgisi aynı şey değildir. Bir nesnenin hangi özelliklere sahip olduğunu bilmek başka, onun var olduğunu kabul etmek başka düzlemlere aittir. İlki belirlenim gerektirirken ikincisi yalnızca ontolojik kabul gerektirir. “Şey”, işte bu ikinci düzlemin dilsel temsilidir.

Dolayısıyla makalenin temel hareket noktası, “şey” kelimesini gündelik dilde kullanılan belirsiz bir sözcük olarak değil, dilin en temel ontolojik mekanizmalarından biri olarak değerlendirmektir. Bu perspektiften bakıldığında “şey”, herhangi bir nesnenin adı olmaktan çıkar; niteliklerden önce gelen varlık kabulünün dil içindeki en yalın temsil biçimine dönüşür. Onun işlevi belirli bir anlam üretmek değildir; anlam üretimini mümkün kılan en düşük ontolojik zemini korumaktır. Bu nedenle “şey”, dilsel ekonominin rastlantısal bir ürünü değil, düşünce ile ontoloji arasındaki ilişkinin dil içinde görünür hâle geldiği en temel kavramlardan biridir.                                                                                                          

1.2. Belirlenimden Önce Varlığın Korunması

Bir varlığın ne olduğuna ilişkin bilgi ile onun var olduğuna ilişkin kabul aynı düzleme ait değildir. Gündelik düşünme alışkanlığı bu iki alanı çoğu zaman birbirine karıştırır; çünkü çoğunlukla nesneleri zaten belirlenmiş hâlleriyle tanırız. Bir masayı masa yapan işlevi, biçimi ve kullanım amacı; bir insanı insan yapan biyolojik ve kavramsal özellikleri; bir ağacı ağaç yapan gövdesi, dalları ve yapraklarıdır. Dolayısıyla zihnin günlük işleyişinde varlık, çoğu zaman niteliklerin ardında görünmez hâle gelir. İnsan, nesneyi doğrudan doğruya nitelikleri aracılığıyla kavradığı için, sanki varlık bilgisi de bu niteliklerin toplamından oluşuyormuş gibi düşünmeye başlar. Oysa dikkatle incelendiğinde, zihnin gerçekleştirdiği ilk işlem nitelikleri üretmek değil, niteliklerin ait olduğu bir varlığı sessizce kabul etmektir.

Bir nesnenin bütün belirlenimlerini tek tek geri çektiğimizi düşünelim. Önce rengini unutalım, ardından biçimini, büyüklüğünü, işlevini, maddesini ve ait olduğu sınıfı zihinden çıkaralım. Hatta onun canlı mı cansız mı olduğunu, doğal mı yapay mı olduğunu da söylemeyelim. Böyle bir durumda bilgi giderek azalır; fakat zihnin elinde yine de bütünüyle boş bir alan kalmaz. "Bir şey vardı." cümlesi hâlâ kurulabilir. Bu durum son derece dikkat çekicidir. Çünkü niteliklerin hemen tamamı askıya alınmasına rağmen varlık kabulü bütünüyle ortadan kalkmamaktadır. Demek ki zihnin nesneye ilişkin en temel yönelimi, belirlenmiş bilgiye değil, öncelikle varlık kabulüne dayanır.

Buradaki belirlenimsizlik, çoğu zaman yanlış biçimde bilgisizlik ile özdeşleştirilir. Oysa aynı değildir. Bilgisizlik, belirli bir bilginin henüz edinilmemiş olmasını ifade eder. Belirlenimsizlik ise niteliklerin bilinçli olarak geri çekildiği, fakat varlık kabulünün korunduğu ontolojik bir konumu gösterir. İkisi arasındaki fark önemlidir. Bilgisizlik psikolojik bir durumdur; belirlenimsizlik ise ontolojik bir işlemdir. İnsan bir nesnenin ne olduğunu gerçekten bilmiyor olabilir; aynı şekilde ne olduğunu biliyor olmasına rağmen onu yalnızca "bir şey" olarak ifade etmeyi de tercih edebilir. Her iki durumda da ortak kalan unsur bilgi eksikliği değil, varlığın belirlenimden bağımsız olarak korunabilmesidir.

Dilin bu ayrımı mümkün kılması rastlantısal değildir. Çünkü düşünce çoğu zaman bütün belirlenimleri aynı anda kullanmaz. Bir varlığı bazen yalnızca dikkatimizin yöneldiği ölçüde ele alırız. Kalabalık bir odada "şu şeyi uzatır mısın?" dediğimizde, konuşmanın amacı nesneyi bütün ontolojik ve kavramsal özellikleriyle yeniden kurmak değildir. Gerekli olan tek unsur, belirli bir varlık kutbunun korunmasıdır. Geri kalan bütün belirlenimler bağlama bırakılabilir. Dilin burada yaptığı işlem, belirlenimi azaltırken varlığı muhafaza etmektir.

Tam da bu nedenle "şey" kelimesi eksik bilgiye rağmen iletişimi sürdürebilir. Eğer kelime yalnızca anlamsız bir yer tutucu olsaydı, iletişim her kullanımında çökerdi. Oysa pratikte tam tersi yaşanır. Dinleyici, hangi nesnenin kastedildiğini çoğu zaman bağlamdan çıkarabilir. Burada işleyen mekanizma, belirlenimlerin eksik olmasına rağmen ontolojik taşıyıcının korunmasıdır. Varlık ortadan kalkmadığı için bağlam eksik kalan nitelikleri tamamlayabilir. Böylece "şey", iletişimin zayıfladığı değil, tam tersine belirlenimin azaltılarak sürdürüldüğü özel bir dilsel konuma dönüşür.

Belirlenim ile varlık arasındaki ayrım yalnızca dil açısından değil, ontoloji açısından da temel bir sonuç doğurur. Çünkü eğer bir varlık, bütün nitelikleri askıya alınmasına rağmen hâlâ düşüncenin konusu olabiliyorsa, varlık ile nitelik özdeş değildir. Nitelikler varlığın görünme biçimleridir; fakat varlığın kendisi yalnızca bunlardan ibaret değildir. Aksi durumda bütün nitelikler kaldırıldığında düşüncenin de bütünüyle çökmesi gerekirdi. Oysa düşünce çökmemekte, yalnızca belirli içeriklerini kaybetmektedir. Korunan unsur ise "bir şey vardır." kabuludur.

İşte "şey" kavramının gerçek felsefi değeri burada ortaya çıkar. Kelime, belirli bir nesnenin adı olmaktan çok, belirlenim ile varlık arasındaki ayrımın dil içinde görünür hâle gelmesini sağlar. Bir anlamda düşünce, niteliklerden önce varlığı; dil ise bu önceliği "şey" aracılığıyla temsil eder. Böylece "şey", belirsizliğin değil, belirlenimden bağımsız ontolojik sürekliliğin ifadesine dönüşür. Dilin en sade görünen kelimelerinden biri, bu yönüyle en derin metafizik ayrımlardan birini sessizce taşımaktadır.        

1.3. Niteliklerin İlineksel Yapısı

Varlık ile nitelik arasındaki ilişkinin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle niteliğin ontolojik statüsünü belirlemek gerekir. Çünkü "şey" kavramının tözle ilişkilendirilmesi, ancak niteliklerin kendi başlarına nasıl bir varoluş tarzına sahip oldukları açıklanabildiğinde anlam kazanacaktır. Buradaki temel iddia oldukça basittir: Deneyimde doğrudan karşılaştığımız unsurların büyük bölümü aslında taşıyıcılar değil, taşıyıcılara yüklenen belirlenimlerdir. İnsan çoğu zaman bu ayrımı fark etmez; çünkü algı, belirlenimleri taşıyıcılarından ayrılmış hâlde sunmaz. Renk ile nesne, sertlik ile cisim, hareket ile hareket eden varlık tek bir bütün gibi görünür. Fakat kavramsal çözümleme yapıldığında bunların aynı ontolojik düzleme ait olmadıkları anlaşılır.

Kırmızılık kendi başına dolaşan bağımsız bir varlık değildir. Sertlik tek başına bir yerde bulunmaz. Yuvarlaklık, ağırlık, sıcaklık ya da parlaklık da aynı şekilde kendi başlarına var olamazlar. Her biri mutlaka bir taşıyıcıya yüklenmiş olarak bulunur. Bir duvar kırmızıdır, bir taş serttir, bir top yuvarlaktır, bir metal ağırdır. Niteliklerin varlığı daima başka bir varlığın varlığına bağlıdır. İşte klasik ontolojide bu bağımlılık ilişkisi "ilineksellik" kavramıyla ifade edilir. İlineksel olan, kendi başına değil, başka bir varlıkta bulunarak var olabilendir.

Bu bağımlılık yalnızca fiziksel dünyaya ilişkin değildir. Soyut belirlenimler de aynı yapıya sahiptir. Cesaret, güzellik, hız, doğruluk, büyüklük ya da küçüklük gibi kavramlar da tek başlarına dolaşan bağımsız varlıklar değildir. Cesur olan biri vardır; güzel olan bir şey vardır; hızlı hareket eden bir varlık vardır. Her belirlenim, ontolojik olarak kendisini taşıyan daha temel bir zemine ihtiyaç duyar. Dolayısıyla ilineksellik yalnızca maddi özelliklere değil, genel olarak bütün yüklemlere ait ortak bir varoluş tarzıdır.

Buradaki zorunluluk dil alışkanlığından kaynaklanmaz. Sorun, kullandığımız cümlelerin yapısı değildir; belirlenimin kendi ontolojik karakteridir. Bir niteliği düşündüğümüz anda bile onu ister istemez bir taşıyıcıya yöneltiriz. "Kırmızılık" dediğimizde zihin hemen kırmızı olabilecek bir şey aramaya başlar. "Sertlik" dendiğinde sert olan bir taşıyıcı düşünülür. Bunun nedeni, niteliğin kavramsal yapısının eksik olması değil, ontolojik olarak bağımsız olamamasıdır. Nitelik, tanımı gereği yüklenendir; yüklenenin ise yüklenebileceği bir zemine ihtiyacı vardır.

Tam da burada önemli bir ontolojik ayrım belirir. Eğer nitelikler kendilerini taşıyamıyorlarsa, onları taşıyan unsurun da aynı türden bir nitelik olması mümkün değildir. Çünkü taşıyıcı da bir nitelik olsaydı, onun da başka bir taşıyıcıya ihtiyaç duyması gerekirdi. Böylece hiçbir zaman gerçekten taşıyan bir zemin bulunamaz, yalnızca birbirine yüklenen sonsuz sayıda nitelik dizisi elde edilirdi. Böyle bir yapı ise ontolojik açıklama sunmaz; yalnızca problemi sürekli erteler. Taşıyıcılığın gerçekten temellenebilmesi için zincirin bir yerinde ilineksel olmayan bir varlık düzeyinin kabul edilmesi gerekir.

İşte töz fikri tam olarak bu gereklilikten doğar. Töz, herhangi belirli bir niteliğe sahip olduğu için değil, niteliklerin yüklenebileceği ontolojik merkez olduğu için zorunludur. Onu zorunlu yapan şey metafizik tercihler değil, ilineksel yapının kendi mantığıdır. Niteliklerin bağımlılığı, onları taşıyan bağımsız bir zemini zorunlu kılar. Dolayısıyla töz, niteliklerin üzerine eklenmiş ikinci bir özellik değil; niteliklerin var olabilmesinin önkoşuludur.

Bu nedenle deneyimde doğrudan gördüğümüz şeylerin büyük kısmı aslında töz değil, tözün belirlenimleridir. Göz renkleri görür, kulak sesleri duyar, deri sıcaklık ve sertlik hisseder. Algının sunduğu bütün içerikler belirlenimlerden oluşur. Buna rağmen zihin, bu belirlenimlerin bağımsız biçimde dolaşmadığını da sessizce kabul eder. Algılanan her özellik, farkında olunmasa bile bir taşıyıcıya bağlanır. Varlığın kendisi çoğu zaman görünmez kalırken, nitelikler onun görünen yüzünü oluşturur. İşte "şey" kavramı tam bu görünmez taşıyıcıya dil içinde işaret edebildiği ölçüde ontolojik değer kazanır.                                                                                                                                                  

1.4. Niteliklerin Taşıyıcıya Bağımlılığı

Niteliklerin ilineksel karakteri kabul edildiğinde, çözülmesi gereken ikinci problem onların hangi anlamda bir taşıyıcıya bağımlı olduklarıdır. Çünkü "nitelikler bir taşıyıcıya ihtiyaç duyar" önermesi ilk bakışta oldukça açık görünse de, bu bağımlılığın mahiyeti çoğu zaman yeterince açıklanmaz. Burada söz konusu olan bağımlılık, yalnızca fiziksel anlamda bir nesne üzerinde bulunma durumu değildir. Asıl mesele, niteliğin ontolojik olarak kendi başına var olamamasıdır. Bir niteliğin kavramı kurulabilir; hatta zihinde tek başına düşünülebilir. Buna rağmen o nitelik, varlık bakımından mutlaka kendisini taşıyan daha temel bir zemine dayanır. Başka bir ifadeyle, kavramsal bağımsızlık ile ontolojik bağımsızlık aynı şey değildir.

Günlük deneyim bu ayrımı sürekli doğrular. İnsan bir elmanın kırmızılığını, bir demirin sertliğini veya bir taşın ağırlığını algıladığını düşünür. Gerçekte ise algılanan hiçbir özellik, taşıyıcısından kopuk biçimde verilmez. Kırmızılık, elmanın dışında dolaşan bağımsız bir varlık değildir; sertlik, demirden ayrılmış ayrı bir nesne değildir. Algı, belirlenimleri her zaman onları taşıyan varlıkla birlikte sunar. Dolayısıyla deneyimin kendisi de niteliklerin ontolojik bağımlılığına işaret eder. İnsan zihni, çoğu zaman bunu ayrıca düşünmez; çünkü bağımlılık o kadar temel bir düzeyde işler ki, fark edilmeden kabul edilir.

Aynı durum dilde de gözlemlenir. Bir yüklem kurulduğunda, yüklemin bağlanacağı bir özne zorunlu olarak varsayılır. "Kırmızıdır.", "hareket ediyor.", "serttir." gibi ifadeler tek başlarına tamamlanmış önermeler değildir. Dil, yüklemi mutlaka bir taşıyıcıya bağlama eğilimindedir. Bu eğilim yalnızca gramer kuralı değildir; gramerin arkasındaki ontolojik zorunluluğun dildeki yansımasıdır. Çünkü yüklem, kendi başına bağımsız bir varlığı değil, başka bir varlık üzerinde bulunan belirlenimi ifade eder. Gramatik özne ile ontolojik taşıyıcı arasındaki yakın ilişki de buradan kaynaklanır.

İlineksel bağımlılığın önemli sonuçlarından biri, niteliklerin hiçbir zaman varlığın kendisiyle özdeşleşememesidir. Bir nesne kırmızı olabilir; fakat kırmızılık o nesnenin tamamı değildir. Sertlik bir taşın niteliğidir; fakat taş yalnızca sertlikten ibaret değildir. Hareket eden bir cisim düşünüldüğünde hareket, cismin belirli bir durumunu ifade eder; hareket eden varlık ise bundan daha geniş bir ontolojik bütünlük taşır. Böylece her nitelik, ait olduğu varlığın yalnızca belirli bir görünüşünü temsil eder. Taşıyıcı ise bütün bu görünüşlerin ortak zemini olarak kalır.

Niteliklerin taşıyıcıya bağımlılığı yalnızca tek tek özellikler açısından değil, onların birlikte bulunabilmesi bakımından da zorunludur. Aynı elma hem kırmızı, hem yuvarlak, hem sert, hem belirli bir ağırlığa sahip olabilir. Bu farklı belirlenimler birbirlerinden bağımsız biçimde havada asılı durmaz; tek bir varlıkta birleşirler. Eğer ortak bir taşıyıcı bulunmasaydı, bu özelliklerin neden aynı ontolojik bütünlüğe ait olduğu da açıklanamazdı. Taşıyıcı, yalnızca tek bir niteliği üzerinde bulunduran pasif bir zemin değil, farklı belirlenimleri aynı varlık altında birleştiren ontolojik birlik ilkesidir.

Dikkat edilmesi gereken başka bir husus da şudur: Taşıyıcı, niteliklerin toplamı değildir. Çünkü niteliklerin toplamı yine yalnızca belirlenimlerden oluşur. Bir nesnenin bütün özelliklerini alt alta sıralamak, o nesnenin ontolojik temelini açıklamaz. Kırmızılık, yuvarlaklık, sertlik ve ağırlığın birlikte bulunması, bunların hangi varlıkta birleştiğini kendiliğinden göstermez. Özellikler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, onları taşıyan ortak zeminin ayrıca kabul edilmesi gerekir. Dolayısıyla taşıyıcı, niteliklerin nicel toplamından değil, onların ontolojik birliğinden sorumludur.

Tam da bu nedenle "şey" kavramı belirli bir niteliğe değil, bu ortak zemine yönelir. Bir nesnenin adı bilinmediğinde ya da bütün özellikleri geçici olarak geri çekildiğinde bile, dil hâlâ belirlenimlerin ait olabileceği bir taşıyıcı varsayar. "Şey" kelimesi tam da bu varsayımı görünür kılar. Sözcüğün gücü, herhangi bir niteliği ifade etmesinde değil; niteliklerin yüklenebileceği ontolojik kutbu açık tutabilmesinde yatar. Böylece "şey", belirli içeriklerden bağımsız olarak taşıyıcılık fikrini dil içinde koruyan en yalın gösterene dönüşür.                                                                                                              

1.5. Taşıyıcının Nitelik Olamaması

Niteliklerin mutlaka bir taşıyıcı gerektirdiği kabul edildiğinde, kaçınılmaz olarak yeni bir soru ortaya çıkar: Taşıyıcının kendisi de bir nitelik olabilir mi? İlk bakışta bunun mümkün olduğu düşünülebilir. Sonuçta her şey belirli özelliklere sahip olduğuna göre, taşıyıcının da başka özelliklerden biri olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki bu varsayım dikkatle incelendiğinde kendi içinde çöken bir yapı üretir. Çünkü taşıyıcıyı yeniden nitelik düzeyine indirdiğimiz anda, onun da aynı ilineksel kurala tâbi olması gerekir.

İlineksel olan her şey, tanımı gereği başka bir varlıkta bulunur. Eğer taşıyıcı da ilineksel bir unsur olsaydı, o da kendisini taşıyacak başka bir zemine ihtiyaç duyardı. Böylece ilk taşıyıcı açıklama olmaktan çıkar, açıklanması gereken yeni bir niteliğe dönüşürdü. Ardından ikinci taşıyıcı için aynı soru sorulurdu; o da nitelik kabul edilirse üçüncü taşıyıcı gerekecekti. Süreç sonsuza kadar devam ederdi. Böyle bir yapı, problemi çözmek yerine sürekli erteleyen sonsuz bir gerileme üretir.

Sonsuz gerileme, yalnızca mantıksal bir rahatsızlık değildir; açıklamanın işlevini ortadan kaldırır. Bir kavramın amacı, belirli bir olguyu temellendirmektir. Temellendirmenin kendisi de sürekli başka bir temellendirmeye ihtiyaç duyuyorsa, aslında hiçbir noktada gerçek bir temel bulunamamış demektir. Dolayısıyla niteliklerin taşıyıcısını açıklayacak ilkenin kendisi de ilineksel olamaz. Açıklayıcı ilke, açıklanan yapının mantığını tekrar etmemeli; onu durdurabilmelidir.

Tam da burada töz kavramı ontolojik zorunluluk olarak belirir. Töz, belirli bir metafizik tercih olduğu için değil, ilineksel yapının sonsuz gerilemeye düşmeden açıklanabilmesini sağladığı için gereklidir. Başka bir ifadeyle, töz fikri keyfî bir varsayım değildir; nitelik kavramının mantıksal sonucudur. İlineksel olanın bağımsız olamayacağı kabul edildiği anda, ilineksel olmayan bir ontolojik düzey zorunlu hâle gelir. Töz, bu düzeyin adıdır.

Burada kolaylıkla yapılabilecek bir hata, tözü "en büyük nitelik" gibi düşünmektir. Oysa töz, diğer niteliklerden daha güçlü, daha kapsamlı veya daha temel bir özellik değildir. Böyle düşünüldüğünde töz de yine belirlenimler arasında yer alan özel bir niteliğe dönüşür. Oysa onun görevi belirlenimler arasına katılmak değil, belirlenimlerin kendisine yüklenebileceği ontolojik zemini oluşturmaktır. Bu yüzden töz, diğer özelliklerle aynı düzlemde yer alan bir unsur değildir.

Aynı mantık "şey" kavramına da uygulanabilir. "Şey", herhangi bir niteliğin adı değildir; hatta "en genel nitelik" bile değildir. Eğer öyle olsaydı, diğer bütün özellikler gibi başka bir taşıyıcıya ihtiyaç duyması gerekirdi. Bunun yerine "şey", belirlenimlerin henüz ayrışmadığı noktada yalnızca taşıyıcı konumunu açık tutar. Dil, böylece nitelikleri sıralamadan önce onların bağlanabileceği ontolojik merkezi koruyabilir.

Bütün bu çözümleme önemli bir sonuca ulaştırır. Taşıyıcı ile nitelik arasındaki ayrım yalnızca kavramsal bir sınıflandırma değildir; ontolojik açıklamanın ayakta kalabilmesi için zorunludur. Nitelikler yüklenendir; taşıyıcı ise yüklenmenin mümkün olduğu zemindir. Birincisi ikincisinin yerine geçirildiğinde açıklama kendi üzerine kapanır ve sonsuz gerilemeye dönüşür. "Şey" kavramı ise tam tersine, bu gerilemeyi durduran ontolojik zeminin dildeki en yalın temsilini üstlenir. Onun önemi belirli bir nesneyi adlandırmasında değil, belirlenimlerin tamamının dayanabileceği taşıyıcı kutbunu dil içinde görünür kılabilmesinde yatar.                                                                                                                          

1.6. Sonsuz Gerilemenin Önlenmesi ve Tözün Zorunluluğu

Ontolojik açıklamaların en temel ölçütlerinden biri, açıklamaya çalıştıkları olguyu gerçekten temellendirip temellendiremedikleridir. Bir açıklama, kendisini açıklayacak yeni bir ilkeye sürekli ihtiyaç duyuyorsa, aslında hiçbir noktada gerçek anlamda açıklayıcı olamaz. Bu nedenle metafizik tarihinde sonsuz gerileme problemi yalnızca teknik bir mantık tartışması olarak görülmemiş, herhangi bir ontolojik sistemin ayakta kalabilmesi açısından temel bir ölçüt kabul edilmiştir. Niteliklerin taşıyıcıya ihtiyaç duyduğu kabul edildiğinde de aynı problem kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. Sorulması gereken soru artık niteliklerin neden taşıyıcı istediği değil, taşıyıcının hangi ontolojik statüye sahip olduğudur.

Varsayalım ki taşıyıcının kendisi de yalnızca başka bir niteliğin özel bir görünümüdür. Böyle bir durumda taşıyıcının da başka bir taşıyıcıya ihtiyaç duyması gerekir. İkinci taşıyıcı da aynı şekilde nitelik kabul edildiğinde üçüncü bir taşıyıcı zorunlu hâle gelir. Zincir burada durmaz; her yeni taşıyıcı bir öncekini açıklamak yerine kendisi açıklanması gereken yeni bir ilineksel unsur hâline dönüşür. Dolayısıyla başlangıçta çözülmeye çalışılan problem hiçbir zaman çözülmez; yalnızca sürekli ertelenmiş olur. Açıklama ilerlemez, kendi üzerine katlanarak sonsuz bir geri çekilmeye dönüşür.

Bu gerilemenin mantıksal sakıncası yalnızca sonu olmayan bir dizinin ortaya çıkması değildir. Daha önemli olan husus, taşıyıcılık kavramının işlevini tamamen kaybetmesidir. Taşıyıcının görevi, belirlenimleri üzerinde toplayan ontolojik bir zemin olmaktır. Eğer bu zemin de başka bir zemine bağımlıysa, artık gerçek anlamda taşıyıcı değildir; yalnızca başka bir belirlenimin geçici uğrak noktasıdır. Böylece "taşıyıcı" kavramı içeriksizleşir. Kavramın ifade ettiği işlev, hiçbir aşamada fiilen gerçekleşmez.

Ontolojik düşüncenin burada izlediği yön oldukça nettir. Zincirin herhangi bir yerinde ilineksel olmayan, dolayısıyla başka bir taşıyıcı gerektirmeyen bir varlık düzeyi kabul edilmediği sürece açıklama tamamlanamaz. İşte töz kavramının zorunluluğu tam da bu mantıksal ihtiyaçtan doğar. Töz, belirlenimlerin dışında keyfî biçimde eklenmiş metafizik bir unsur değildir; ilineksel yapının kendi mantığının zorunlu sonucudur. Nitelik kavramı gerçekten ciddiye alındığında, onu taşıyan ilineksel olmayan bir temel de zorunlu hâle gelir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım daha vardır. Töz, sonsuz gerilemeyi keyfî biçimde durdurmak için sisteme dışarıdan eklenen bir "ilk halka" değildir. Böyle bir yorum, tözü yalnızca mantıksal bir kolaylaştırıcıya indirger. Oysa tözün kabul edilmesinin nedeni zinciri durdurmak değil; zincirin zaten başka türlü kurulamayacak olmasıdır. Başka bir ifadeyle töz, gerilemeyi durduran bir tercih değil, gerilemenin mantıksal olarak ortaya koyduğu zorunlu ontolojik düzeydir.

Aynı sonuç deneyim bakımından da doğrulanabilir. İnsan hiçbir zaman bağımsız niteliklerle karşılaşmaz. Algının sunduğu her belirlenim, ister istemez bir varlıkta bulunur. Algının kendisi bu taşıyıcıyı doğrudan göstermese bile, onun varlığını sessizce varsayar. Böylece deneyim de mantıksal çözümlemenin ulaştığı sonucu destekler. Görünen her belirlenimin ardında görünmeyen fakat zorunlu olarak kabul edilen bir ontolojik zemin bulunmaktadır. Tözün görünmezliği, gereksiz olduğu anlamına gelmez; tersine, görünürlüğün mümkün olmasının koşulu olmasından kaynaklanır.

Tam da bu nedenle tözün varlığı herhangi bir deneysel keşfin konusu değildir. Hiç kimse tözü doğrudan gözlemlemez. Renkler gözlemlenir, sesler duyulur, hareketler izlenir; fakat bunların taşıyıcısı olan ontolojik temel duyuların nesnesi hâline gelmez. Onun kabulü deneyimin üzerine eklenen ikinci bir gözlem değildir. Deneyimin kendisinin mümkün olabilmesi için zaten varsayılan kurucu ilkedir. İşte "şey" kavramı da tam bu görünmez zorunluluğun dil içindeki karşılığı olmaya adaydır.

Dil açısından bakıldığında da aynı yapı korunur. Bir yüklem kurulduğunda yüklemin ait olduğu taşıyıcı ayrıca açıklanmasa bile örtük biçimde kabul edilir. "Koşuyor.", "ısıtıyor.", "parlıyor." gibi ifadelerin tamamı görünmeyen bir özne varsayar. Özne belirtilmediğinde bile yüklemin havada asılı kaldığı hissedilir. "Şey" tam bu boşluğu kapatmaz; çünkü ortada gerçek anlamda bir boşluk yoktur. Daha doğru ifadeyle, zaten örtük olarak varsayılan taşıyıcıyı dil içinde görünür bir konuma taşır. Böylece ontolojik zorunluluk, dilsel zorunluluğa dönüşmüş olur.

1.7. Niteliksiz Varlık Zemini Olarak Töz

Töz kavramının en fazla yanlış anlaşılan yönlerinden biri, onun niteliklerden arındırılmış olmasının sanki içeriksiz veya yoklukla özdeş bir durum olduğu düşüncesidir. İlk bakışta nitelikleri tek tek kaldırıldığında geriye hiçbir şey kalmayacağı hissi oluşabilir. Çünkü insan zihni alışkanlık gereği varlığı hep belirlenimleriyle birlikte düşünür. Renkler olmadan nesneyi, biçim olmadan cismi, hareket olmadan canlıyı tasavvur etmek zor görünür. Fakat burada yapılan işlem, varlığı ortadan kaldırmak değil; onu belirlenimlerinden analitik olarak ayırmaktır. Dolayısıyla niteliksizlik, yokluk değil, belirlenimlerden bağımsız ontolojik temel anlamına gelir.

Tözün niteliksiz oluşu, onun hiçbir biçimde var olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, varlığını belirli özelliklerden almaması anlamına gelir. Bir nesnenin kırmızı olması onu var kılmaz; yalnızca belirli şekilde görünmesini sağlar. Sertlik de aynı biçimde varlık üretmez; yalnızca var olan bir taşıyıcının belirli niteliğini ifade eder. Belirlenimler değişebilir, çoğalabilir, eksilebilir veya bütünüyle ortadan kalkabilir. Taşıyıcı ise bütün bu değişimlerin ortak zemini olarak kalmaya devam eder. Bu nedenle tözün niteliksizliği, eksiklik değil, bağımsızlıktır.

Aristoteles'ten itibaren metafizik düşüncede tözün taşıdığı önem de buradan kaynaklanır. Değişen niteliklerin altında değişmeden kalan ortak zemini açıklayabilmek için töz fikrine başvurulur. Buradaki yaklaşım ise aynı kavramı farklı bir yönden ele almaktadır. Amaç yalnızca değişimin altında kalan özdeşliği göstermek değildir; niteliklerin herhangi bir taşıyıcıya yüklenebilmesini mümkün kılan en temel ontolojik koşulu açıklamaktır. Böylece töz, yalnızca değişmeyen öz değil, yüklemenin kendisini mümkün kılan varlık zemini olarak yeniden yorumlanmaktadır.

Bütün belirlenimlerin kaldırıldığı noktada geriye kalan şeyin gerçekten düşünülebilir olup olmadığı da önemli bir itirazdır. Çünkü bir eleştirmen, "Hiçbir niteliği olmayan bir varlık zaten düşünülemez." diyebilir. Fakat burada gözden kaçan nokta, düşünmenin her zaman ayrıntılı betimleme anlamına gelmemesidir. İnsan, belirli özelliklerini bilmediği bir varlığın yine de var olduğunu düşünebilir. Aranan kişinin kim olduğu bilinmeyebilir; karanlıkta görülen nesnenin ne olduğu seçilemeyebilir; uzaktaki cismin niteliği fark edilmeyebilir. Buna rağmen zihinde sürekli aynı kabul korunur: "Orada bir şey var." İşte bu düşünce, belirlenimlerin değil, salt varlığın düşünülmesidir.

Bu örneklerin ortak yönü psikolojik bilgisizlik değildir. Karanlıkta duran nesnenin ne olduğunu birazdan öğrenebiliriz; aranan kişinin kim olduğu açıklanabilir. Değişen bilgi düzeyidir. Değişmeyen ise bilgi edinilmeden önce de korunan varlık kabuludur. Dolayısıyla salt varlık düşüncesi, eksik bilginin yan ürünü değil, bilginin üzerinde yükseleceği ontolojik zemindir. Bilgi sonradan gelir; varlık kabulü ise onu mümkün kılan ilk adımdır.

İşte "şey" kavramı tam olarak bu düzeyde anlam kazanır. Kelime, belirli nitelikleri temsil etmez; onların yüklenebileceği taşıyıcıyı temsil eder. Böylece "şey" herhangi bir nesnenin adı olmaktan çıkar, belirlenimlerden bağımsız varlık kabulünün dil içindeki görünümüne dönüşür. Sözcüğün belirsiz görünmesinin nedeni eksik olması değil, bilerek hiçbir belirlenim yüklememesidir. Onun görevi, belirlemek değil, belirlenebilirliği korumaktır.

Bu ayrım, makalenin temel iddiasını da görünür hâle getirir. "Şey", tözün bire bir kendisi değildir; çünkü töz ontolojik bir ilkedir, "şey" ise dilsel bir göstergedir. Buna rağmen ikisi arasında güçlü bir yapısal karşılık bulunmaktadır. Töz, niteliklerin taşıyıcısı olarak ontolojide hangi işleve sahipse, "şey" de belirlenimlerden önce varlığı temsil ederek dil içinde benzer işlevi yerine getirir. Birincisi metafiziğin, ikincisi ise dilin en alt düzeyindeki ortak varlık zeminini oluşturur. Böylece "şey" kavramı, gündelik kullanımın sıradanlığı altında, töz fikrinin dilsel izdüşümü olarak yeniden anlaşılmayı hak eden temel bir ontolojik kategoriye dönüşür.                                                                                                   

1.8. Töz ile “Şey” Arasındaki Ontolojik İlişki

Şimdiye kadar ulaşılan çözümleme, töz ile “şey” kavramı arasında doğrudan bir özdeşlik kurmaktan çok, ikisi arasında işlevsel bir karşılıklılık bulunduğunu göstermektedir. Bu ayrım özellikle korunmalıdır. Çünkü töz ile “şey” aynı düzleme ait kavramlar değildir. Töz, ontolojik bir ilkedir; varlığın hangi zemin üzerinde mümkün olduğunu açıklayan metafizik bir kategoridir. “Şey” ise dile ait bir göstergedir; konuşma ve düşünme sırasında belirlenimlerden önce gelen varlık kabulünü temsil eden dilsel bir biçimdir. Birincisi varlığın yapısına, ikincisi ise bu yapının ifade edilme tarzına ilişkindir. Aralarındaki bağ da tam olarak burada kurulmalıdır.

Yine de yalnızca “aynı değiller” demek yeterli değildir. Çünkü “şey” kavramının felsefi değeri tam da tözle kurduğu bu yapısal benzerlikten doğmaktadır. Ontolojide tözün yerine getirdiği görev neyse, dil içinde “şey” de benzer bir görevi yerine getirir. Töz, niteliklerin kendisine yüklenebildiği ontolojik merkezdir; “şey” ise niteliklerin dile yüklenebilmesini sağlayan en yalın özne konumudur. Aralarındaki ortaklık içerik bakımından değil, işlev bakımındandır. Her ikisi de belirlenimlerin üzerinde yükseldiği ortak zemini temsil eder.

Dilsel kullanım bu ilişkiyi oldukça açık biçimde gösterir. Bir konuşmacı “şey kırmızı”, “şey hareket ediyor”, “şey düştü” ya da “şey bozuldu” dediğinde, henüz belirli bir nesne adı kullanılmamıştır. Buna rağmen bütün yüklemler tamamlanmış görünür. Bunun nedeni, yüklemlerin bağlanabileceği ontolojik kutbun korunmuş olmasıdır. Kelime, belirli bir nesneyi tanımlamaz; fakat yüklemin sahipsiz kalmasını da engeller. Böylece “şey”, tözün dilsel izdüşümü gibi çalışır. Töz ontolojide nitelikleri taşırken, “şey” dil içinde yüklemleri taşıyan en genel konumu oluşturur.

Bu işlevin değeri, özellikle belirli isimlerle karşılaştırıldığında daha belirgin hâle gelir. “Masa”, “insan”, “kuş” veya “kitap” gibi sözcükler aynı anda hem varlığı hem de belirli bir kavramsal sınıflandırmayı ifade ederler. Her biri belirli nitelik kümelerini birlikte çağırır. “Masa” dendiğinde işlev, biçim ve kullanım amacı da zihinde canlanır. “İnsan” dendiğinde biyolojik, toplumsal ve zihinsel birçok özellik aynı anda düşünülür. “Şey” ise bu çağrışımların tamamını bilinçli biçimde askıya alır. Onun temsil ettiği tek unsur, belirlenimlerden bağımsız varlık kutbudur.

Burada kelimenin belirsizliği ile soyutluğu birbirine karıştırılmamalıdır. Soyut kavramlar da belirli içerikler taşırlar. Adalet, özgürlük, eşitlik veya nedensellik gibi kavramlar fiziksel nesneleri göstermeseler bile belirli anlamlara sahiptir. “Şey” ise bunlardan farklıdır. Kelimenin içerik yoksunluğu, anlam eksikliğinden değil, belirlenim yüklemeyi bilinçli biçimde reddetmesinden kaynaklanır. Böylece varlığı korurken nitelikleri askıya alabilir. İşte onu diğer bütün isimlerden ayıran temel özellik budur.

Töz ile “şey” arasındaki ilişkinin doğru kurulabilmesi için bir başka ayrım daha gereklidir. Töz, herhangi bir dil bulunmasa da ontolojik olarak düşünülebilecek bir ilkedir. “Şey” ise yalnızca dilsel temsil alanında ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, töz dilin değil, varlığın problemidir; “şey” ise varlığın dil içinde temsil edilmesinin problemidir. Aralarındaki ilişki bu nedenle özdeşlik değil, temsil ilişkisidir. Dil, tözü yeniden üretmez; onun işlevini kendi sınırları içinde temsil eder.

İşte makalenin temel iddiası da burada yoğunlaşmaktadır. “Şey”, unutulan isimlerin yerine kullanılan pratik bir sözcük olmanın ötesinde, ontolojik taşıyıcının dilsel karşılığıdır. Onun anlamı belirli nesneleri göstermesinde değil, belirlenimlerden önce gelen varlık kabulünü ifade edebilmesindedir. Böylece gündelik dilin en sıradan görünen sözcüklerinden biri, metafiziğin en temel problemlerinden biriyle doğrudan ilişki kurar. Kelimenin basit görünümü, taşıdığı ontolojik derinliği gizlemektedir.

2. Salt Varlık Bilgisinin A Priori Yapısı

2.1. Nitelik Bilgisi ile Varlık Bilgisi Arasındaki Ayrım

İnsan bilgisinin tamamı aynı türden değildir. Bir nesnenin hangi özelliklere sahip olduğunu bilmek ile o nesnenin var olduğunu kabul etmek farklı bilgi biçimlerini ifade eder. Gündelik yaşamda bu iki düzey çoğu zaman birbirine karışır; çünkü insanlar nesneleri neredeyse daima belirlenmiş hâlleriyle deneyimlerler. Algının sunduğu içerik sürekli renkler, biçimler, sesler, kokular ve hareketlerden oluştuğu için, varlık bilgisinin de bunlardan türediği izlenimi doğar. Dikkatli bir çözümleme ise bunun tersini göstermektedir. Belirlenimler ancak daha temel bir varlık kabulü üzerinde anlam kazanabilir.

Bir nesneye ilişkin nitelik bilgisi bütünüyle değişebilir. Uzaktan görülen bir cismin taş olduğu sanılabilir, yaklaşıldığında metal olduğu anlaşılabilir. İlk bakışta hareketsiz zannedilen bir varlığın aslında canlı olduğu fark edilebilir. Yanlış hatırlanan renkler düzeltilebilir, biçimler yeniden tanımlanabilir, işlevler değiştirilebilir. Bilginin bütün bu dönüşümleri sırasında ortak kalan tek unsur, söz konusu nesnenin var olduğuna ilişkin kabulün korunmasıdır. Yanlış olan, varlık değil; varlığa yüklenen belirlenimlerdir.

Buradan önemli bir sonuç ortaya çıkar. Nitelik bilgisi düzeltilebilir, eksilebilir veya tamamen değişebilir. Buna karşılık varlık bilgisi aynı anlamda düzeltilen bir içerik değildir. Bir nesnenin var olduğunu kabul etmek, onun hangi özelliklere sahip olduğunu belirlemekten önce gelir. Çünkü özelliklerin doğrulanması bile ancak bir varlığa yönelmiş olması sayesinde mümkündür. Başka bir ifadeyle, nitelik bilgisi varlık bilgisini değil; varlık bilgisi nitelik bilgisini mümkün kılar.

Algı bu ilişkiyi açık biçimde göstermektedir. İnsan zihni, karşısındaki nesnenin bütün özelliklerini aynı anda kavrayamaz. Her algı belirli seçicilikler içerir. Dikkat bazen renge, bazen harekete, bazen biçime yönelir. Algılanmayan birçok özellik ise geçici olarak bilinç dışında kalır. Buna rağmen zihinde hiçbir zaman "özelliklerin toplamı" algılanmaz; daima "bir varlığın belirli özellikleri" algılanır. Varlık kabulü, algının sessiz fakat vazgeçilmez önkoşuludur.

İşte tam bu nedenle varlık bilgisini deneyimden türemiş ampirik bir içerik olarak görmek güçleşir. Deneyim bize belirlenimleri verir; fakat belirlenimlerin herhangi bir varlığa ait olduğunu söyleyebilmek için zaten önceden bir varlık ufkuna sahip olmamız gerekir. Aksi hâlde algılanan renklerin, seslerin veya hareketlerin neden aynı nesneye ait olduğu da açıklanamaz. Deneyimin sunduğu içerikler, varlık kabulü üzerine yerleştirilmiş ikinci katmandır.

Kant'ın transandantal yöntemi açısından bakıldığında da sorun aynı biçimde kurulabilir. Burada sorulan soru, "Varlık bilgisini nasıl ediniriz?" değil; "Herhangi bir nesneyi deneyimleyebilmemiz için hangi koşullar önceden yürürlükte olmalıdır?" sorusudur. Böyle sorulduğunda dikkat, bilginin içeriğinden çok, bilginin imkân şartlarına yönelir. Salt varlık bilgisi de tam bu düzeyde anlam kazanır. Deneyimin ürettiği bir sonuç değil, deneyimin nesneye yönelmesini mümkün kılan önsel koşullardan biri olarak görünmeye başlar.

Dolayısıyla "bir şey vardır." önermesi ile "bu şey kırmızıdır." önermesi aynı epistemolojik ağırlığa sahip değildir. İkinci önerme belirli bir niteliğe ilişkin bilgi verir; doğrulanabilir, yanlışlanabilir veya değiştirilebilir. Birinci önerme ise belirlenimlerden önce gelen ontolojik kabulü ifade eder. İşte "şey" kavramı bu iki düzey arasındaki ayrımı görünür kılar. Kelime belirli özellikleri temsil etmez; onların yüklenebileceği varlık bilgisini dil içinde muhafaza eder. Böylece dil, yalnızca nitelikleri adlandıran bir sistem olmaktan çıkar; niteliklerin üzerinde yükseldiği önsel varlık kabulünü de kendi yapısı içinde temsil eden ontolojik bir düzene dönüşür.                                                                                                      

2.2. Algının Öncesindeki Örtük Varlık Kabulü

Algı çoğu zaman yalnızca duyuların dış dünyadan veri toplaması olarak değerlendirilir. Böyle düşünüldüğünde bilgi, dış dünyadan gelen izlenimlerin zihinde birikmesiyle oluşan pasif bir süreç gibi görünür. Oysa insanın herhangi bir nesneyi algılayabilmesi, yalnızca duyusal uyarıcıların varlığıyla açıklanamaz. Çünkü algılanan içeriklerin "bir nesneye ait" olarak kavranabilmesi, duyusal verilerin kendilerinden daha temel bir kabulü gerektirir. Göz retinaya düşen renk farklılıklarını kaydedebilir; kulak çeşitli frekansları duyabilir; deri sıcaklık ve basınç değişimlerini hissedebilir. Buna rağmen bunların belirli bir varlığın özellikleri olarak anlaşılması, duyunun ötesinde işleyen kurucu bir zihinsel zemini varsayar.

Renklerin tek başına zihne akması, henüz bir nesnenin algılandığı anlamına gelmez. Aynı durum sesler için de geçerlidir. Dağınık duyusal uyarıcıların belirli bir varlığa ait olarak toplanabilmesi, onların ortak bir ontolojik merkez altında birleştirilmesini gerektirir. İnsan hiçbir zaman yalnızca "kırmızılığı", "sertliği" veya "hareketi" algıladığını düşünmez. Zihin bunları sürekli olarak "bir şey kırmızı", "bir şey sert", "bir şey hareket ediyor" biçiminde bütünleştirir. Algının en temel sentezi tam da burada gerçekleşmektedir. Duyusal içerikler, bağımsız özellikler olmaktan çıkarak tek bir varlığın belirlenimleri hâline gelir.

İlginç olan nokta, bu birleştirmenin bilinçli biçimde yapılmamasıdır. İnsan, karşısındaki masaya bakarken önce "bir varlık vardır", ardından "kahverengidir", sonra "dört ayaklıdır" diye aşamalı bir akıl yürütme gerçekleştirmez. Sürecin tamamı neredeyse eşzamanlı görünür. Fakat eşzamanlı görünmesi, kurucu önceliğin bulunmadığı anlamına gelmez. Bilinç, çok kısa süre içinde gerçekleşen bu sentezin ilk aşamasını fark etmez; yalnızca tamamlanmış sonucu yaşar. Dolayısıyla öncelik zamansal değil, mantıksaldır. Varlık kabulü, niteliklerin kavranmasından önce gelir; yalnızca bu öncelik bilinçte ayrıca hissedilmez.

Tam da bu nedenle salt varlık bilgisi çoğu zaman görünmez kalır. İnsan dikkatini sürekli belirlenimlere yönelttiği için, belirlenimleri mümkün kılan zemin üzerinde düşünmez. Göz rengi fark eder, biçimi seçer, hareketi izler; fakat bütün bunların ortak bir varlığa ait olduğu kabulü ayrıca düşünülmez. Oysa düşünülmemesi, onun bulunmadığını değil, tersine sürekli çalıştığını gösterir. Günlük yaşamda en az fark edilen yapılar, çoğu zaman en temel yapılardır. Çünkü onlar düşüncenin konusu olmaktan çok, düşüncenin gerçekleşmesini sağlayan koşullar olarak iş görürler.

Burada dikkat çekici olan başka bir husus da algısal yanılgılardır. İnsan uzaktan gördüğü bir cismi önce insan zannedebilir, sonra ağaç olduğunu anlayabilir. Karanlıkta duran bir nesneyi hayvan sanabilir, ışık açıldığında bir heykel olduğunu fark edebilir. Değişen şey, niteliklere ilişkin yorumdur. İlk anda da son anda da korunan unsur ise aynıdır: Karşıda "bir şey" bulunduğu kabulü. Hata, varlıkta değil; varlığa yüklenen belirlenimlerde ortaya çıkar. Bu olgu, varlık bilgisinin nitelik bilgisinden daha temel olduğunu gösteren güçlü örneklerden biridir.

Bütün algısal düzeltmeler aynı mantık üzerine kuruludur. Bir nesne hakkında önce yanlış düşünür, sonra doğrusunu öğreniriz. Fakat hiçbir zaman "önce hiçbir şey yoktu, sonra bir şey ortaya çıktı" biçiminde düşünmeyiz. Bilgi düzelirken varlık kabulü korunur. Başka bir ifadeyle, bilgi değişebilir; ontolojik yönelim değişmez. Algının sürekliliğini sağlayan da tam olarak budur. Zihin, değişen belirlenimlerin altında aynı varlık kutbunu korumaya devam eder.

Bu nedenle salt varlık bilgisini deneyimden sonra üretilen kavramsal bir sonuç olarak görmek güçleşmektedir. Çünkü deneyimin kendisi, daha en başından itibaren böyle bir kabul üzerinde yükselmektedir. Deneyim bize belirlenimleri verir; fakat belirlenimlerin herhangi bir şeye ait olduğunu söyleyebilmek için zaten "bir şey" düşüncesi sessizce yürürlüktedir. Böylece varlık bilgisi, deneyimin sonunda ulaşılan teorik bir soyutlama olmaktan çıkar; deneyimin başlamasını mümkün kılan örtük ve operatif bir ilkeye dönüşür.

İşte "şey" kavramının dil içindeki işlevi de tam bu sessizliği görünür kılmaktır. Düşünce, varlık kabulünü bilinçdışı biçimde kullanabilir. Dil ise sınırları gereği onu gerektiğinde açıkça temsil etmek zorundadır. İnsan "şey" dediğinde yeni bir varlık üretmez; algının en başından beri sessizce kullandığı ontolojik zemini sözcük hâline getirir. Kelimenin sıradanlığı da buradan gelir. Çünkü temsil ettiği yapı olağanüstü olduğu için değil, düşünmenin en temel koşullarından biri olduğu için sürekli kullanılmaktadır.

2.3. Deneyimin Taşıyıcıya Yönelmesinin Koşulu

Deneyim çoğu zaman duyuların dış dünyayla teması olarak tanımlanır. Böyle bir tanım ilk bakışta yeterli görünse de, deneyimin hangi anlamda "bir nesnenin deneyimi" olduğu sorusu cevapsız kalır. Çünkü duyular yalnızca çeşitli uyarıcılar üretir; bu uyarıcıların tek bir varlığa ait olarak kavranması ise ayrıca açıklanmalıdır. Başka bir ifadeyle, deneyimin konusu hiçbir zaman dağınık nitelikler değildir. İnsan sürekli olarak belirli varlıkları deneyimler. Renkler, sesler ve hareketler ancak bu varlıkların belirlenimleri olarak anlam kazanırlar.

Bir odanın içine girildiğinde göz aynı anda yüzlerce farklı renk tonu, ışık yoğunluğu ve biçim algılar. Buna rağmen insan zihni bunları birbirinden kopuk veriler olarak yaşamaz. Sandalyeyi, masayı, duvarı ve pencereyi ayrı ayrı varlıklar olarak kurar. Her bir nesneye ait nitelikler kendi içinde bütünleşir. Bu bütünleşmenin yalnızca görsel benzerlikle açıklanması yeterli değildir. Çünkü benzer nitelikler bazen farklı nesnelere ait olabilir; farklı nitelikler ise aynı nesne üzerinde birleşebilir. Dolayısıyla algı yalnızca benzerlik toplamaz; aynı zamanda taşıyıcı birliği kurar.

Taşıyıcı birliği olmaksızın deneyimin sürekliliğini açıklamak mümkün değildir. Bir elmayı masanın üzerine bıraktığımızı düşünelim. Birkaç dakika sonra yeniden baktığımızda aynı elmayı gördüğümüzü söyleriz. Oysa bu süre içinde algıladığımız ışık, renk, bakış açısı ve hatta gölgelendirme değişmiştir. Değişen bütün bu niteliklere rağmen aynı varlıktan söz edebilmemizin nedeni, zihnin belirlenimlerin altında taşıyıcı özdeşliğini korumasıdır. Böylece deneyim, yalnızca anlık duyusal içeriklerden oluşan parçalı bir akış olmaktan çıkar; aynı varlıkların zaman içinde izlenebildiği bütünlüklü bir dünyaya dönüşür.

Kant'ın transandantal çözümlemesi tam da bu noktada önem kazanır. Deneyimin kendisini mümkün kılan koşullar araştırıldığında, duyuların tek başlarına yeterli olmadığı görülür. Çeşitli kategoriler ve sentez ilkeleri olmaksızın duyusal veriler yalnızca düzensiz bir çokluk olarak kalır. Burada savunulan görüş ise bu çözümlemeye yeni bir boyut eklemektedir. Duyusal çokluğun nesneye dönüşebilmesi için yalnızca kategoriler değil, aynı zamanda taşıyıcıya yönelen örtük bir varlık kabulü de gereklidir. Çünkü kategoriler belirlenimleri düzenler; taşıyıcı ise bu belirlenimlerin ait olduğu ontolojik merkezi sağlar.

Tam da bu yüzden "bir şey" düşüncesi deneyimin sonunda ulaşılan soyut bir kavram değildir. Deneyimin başlangıcından itibaren işleyen kurucu bir ilkedir. İnsan önce belirlenimleri tek tek toplamaz, ardından bunlardan hareketle varlığı çıkarmaz. Bunun yerine belirlenimler baştan itibaren bir varlığa ait olarak algılanırlar. Başka bir ifadeyle, deneyim taşıyıcıyı üretmez; taşıyıcı varsayımı üzerinde çalışır. Bu yönüyle varlık kabulü, deneyimin sonucu değil, deneyimin sessiz önkoşuludur.

Niteliklerin taşıyıcıya bağlanması yalnızca algıyı değil, hafızayı da mümkün kılar. Hatırlanan şeyler hiçbir zaman bağımsız renkler veya biçimler değildir. İnsan çocukluğunu düşündüğünde belirli evleri, insanları, sokakları ve olayları hatırlar. Nitelikler sürekli olarak belirli taşıyıcılar etrafında örgütlenir. Hafızanın nesnesi de bu nedenle belirlenimlerin toplamı değil, belirlenimlerin ait olduğu varlıklardır. Aynı mantık hayal gücü için de geçerlidir. Hiç görülmemiş bir yaratık tasarlanırken bile farklı nitelikler tek bir "şey" üzerinde birleştirilir.

Dil de aynı ilkeye bağlıdır. Her önerme, açık ya da örtük biçimde bir taşıyıcı kabul eder. Bazen bu taşıyıcı özel isim olur, bazen zamir olur, bazen ise yalnızca "şey" olarak ifade edilir. Fakat hiçbir yüklem bütünüyle taşıyıcısız bırakılmaz. Bunun nedeni yalnızca dilbilgisel zorunluluk değildir. Gramerin arkasında işleyen ontolojik düzen, yüklemlerin daima bir varlığa bağlanmasını gerektirir. Dil, düşüncenin sessizce yaptığı şeyi görünür biçimde tekrar eder.

İşte tam bu noktada "şey" kavramının özgünlüğü belirginleşir. Kelime herhangi bir belirli nesneyi göstermediği hâlde, deneyimin en temel önkoşulunu temsil etmeye devam eder. İnsan "bir şey gördüm" dediğinde henüz belirlenimlerden söz etmez; fakat deneyimin taşıyıcıya yönelmiş yapısını eksiksiz biçimde korur. Böylece "şey", deneyimin üzerinde yükseldiği ontolojik kutbun dil içindeki en yalın ve en genel görünümüne dönüşür.                                                                                                                      

2.4. Salt Varlığın Deneyimden Türetilmemesi

Ampirist bilgi anlayışının en temel iddialarından biri, zihindeki bütün içeriklerin doğrudan ya da dolaylı biçimde deneyimden türediğidir. Böyle bir yaklaşım ilk bakışta oldukça güçlü görünür. İnsan gerçekten de renkleri görerek, sesleri işiterek, sıcaklığı hissederek ve hareketi gözlemleyerek bilgi edinir. Deneyim olmaksızın herhangi bir nesnenin belirli özelliklerine ulaşmak mümkün değildir. Fakat buradaki tartışma, niteliklerin nasıl öğrenildiği değil, niteliklerin hangi ontolojik zemin üzerinde öğrenilebildiğidir. İşte tam bu noktada salt varlık bilgisi, deneyimin ürettiği içeriklerden ayrılır.

Bir çocuğun dünyayla ilk karşılaşmasını düşünelim. Karşısındaki nesnelerin adlarını bilmez; onları hangi sınıfa yerleştireceğini de öğrenmemiştir. Renkleri, biçimleri ve işlevleri zamanla ayırt etmeye başlar. Buna rağmen öğrenme sürecinin hiçbir aşamasında tamamen ilişkisiz özellik kümeleriyle karşı karşıya kalmaz. Her zaman "bir şey"e bakar, "bir şey"e dokunur, "bir şey"i işitir. Öğrenme, belirlenimlerin taşıyıcıya yüklenmesi biçiminde ilerler. Dolayısıyla deneyim, salt varlık fikrini üretmek yerine zaten örtük olarak kullandığı bu zemin üzerinde yeni nitelikler inşa eder.

Aynı durum bilimsel bilgi için de geçerlidir. Bilim, nesnelere sürekli yeni özellikler yükler. Atomların yapısı değişik biçimlerde açıklanabilir; ışığın doğasına ilişkin teoriler dönüşebilir; biyolojik sınıflandırmalar yeniden düzenlenebilir. Fakat bütün bu dönüşümlerin ortak noktası, araştırmanın daima belirli varlıklar üzerine kurulmasıdır. Bilim "özellik var" demez; "bir şey şu özelliğe sahiptir" der. Araştırmanın konusu nitelikler değil, nitelik taşıyan varlıklardır. Böylece bilimsel ilerleme bile sessizce önceden kabul edilmiş bir ontolojik zemine dayanır.

Salt varlık bilgisinin deneyimden türetilememesinin ikinci nedeni mantıksaldır. Deneyim, ancak belirli bir nesneye yöneldiği ölçüde deneyimdir. Eğer başlangıçta hiçbir varlık kabulü bulunmasaydı, algılanan duyusal içeriklerin neden aynı nesneye ait olduğu da açıklanamazdı. Başka bir ifadeyle, deneyimin kendisinden hareketle varlık fikrine ulaşmaya çalışmak döngüsel bir açıklama üretir. Çünkü deneyim, zaten baştan itibaren bir varlığın deneyimi olarak kurulmuştur. Sonradan çıkarıldığı söylenen ilke, aslında deneyimin kuruluşunda önceden çalışmaktadır.

Burada deneyim ile deneyimin imkân şartını birbirinden ayırmak gerekir. Deneyim, belirli içerikleri sunar; imkân şartı ise o içeriklerin nasıl mümkün olduğunu açıklar. Bir insanın kırmızı bir nesne görmesi deneyimdir. Kırmızılığın belirli bir varlığa ait olarak kavranabilmesi ise deneyimin önkoşuludur. İki düzey aynı değildir. Birincisi ampirik, ikincisi transandantaldır. Salt varlık bilgisi de tam bu ikinci düzlemde yer alır.

Kant'ın felsefesinde zaman ve mekânın deneyimden türemediği, aksine deneyimi mümkün kıldığı söylenir. Burada savunulan görüş, aynı yöntemin varlık bilgisine de uygulanabileceğini ileri sürmektedir. Zaman nasıl olayların sıralanabilmesi için önceden yürürlükteyse, mekân nasıl nesnelerin konumlandırılmasını mümkün kılıyorsa, salt varlık bilgisi de niteliklerin herhangi bir taşıyıcıya yüklenebilmesini mümkün kılar. Böylece deneyim üç farklı önsel zemin üzerinde işler: zamansallık, mekânsallık ve varlıksallık.

Bu yaklaşım, salt varlığı deneyimden bağımsız ikinci bir dünya gibi tasarlamaz. Söylenen şey çok daha sınırlıdır. İnsan deneyim yaşamaya başladığı anda, deneyimin kurulabilmesi için zaten işleyen bir varlık kabulü bulunmaktadır. Bu kabul deneyimden önce zamansal olarak verilmiş değildir; deneyimin mantıksal koşulu olarak onunla birlikte çalışmaktadır. Dolayısıyla "a priori" ifadesi kronolojik bir önceliği değil, kurucu önceliği ifade eder.

İşte "şey" kelimesinin teorik değeri de burada belirginleşmektedir. Dil, deneyimin sessizce kullandığı bu kurucu zemini gerektiğinde açık biçimde ifade edebilir. "Bir şey gördüm." cümlesi, herhangi bir niteliği bildirmeden deneyimin en temel ontolojik önkoşulunu korur. Böylece dil, ampirik bilginin üzerinde yükseldiği fakat ampirik olmayan varlık kabulünü kendi yapısı içinde görünür hâle getirir.

2.5. Zaman, Mekân ve Varlığın Kurucu Statüsü

Felsefe tarihinde zaman ve mekân çoğu zaman deneyimin vazgeçilmez koşulları olarak ele alınmıştır. İnsan herhangi bir olayı zamansız, herhangi bir nesneyi ise mekânsız biçimde deneyimleyemez. Her algı belirli bir önce-sonra ilişkisi içinde gerçekleşir; her nesne de mutlaka belirli bir konumda bulunur. Bu nedenle zaman ile mekân yalnızca deneyimin içerikleri değil, deneyimin biçimleridir. Onlar olmaksızın duyusal çokluk anlamlı bir dünyaya dönüşemez.

Salt varlık bilgisinin konumu da benzer bir yapıya sahiptir. Bir nesne zamansız düşünülemediği gibi, taşıyıcısız da düşünülemez. Algılanan her belirlenim ister istemez bir varlığa bağlanır. Hareket eden bir şey vardır; ses çıkaran bir şey vardır; sıcak olan bir şey vardır. Zaman olayların sırasını kurarken, mekân nesnelerin dağılımını kurar; varlık ise bütün belirlenimlerin ortak taşıyıcısını kurar. Üçü de deneyimin içinde görünmekle birlikte, deneyimin ürettiği içerikler değildir.

Burada önemli olan nokta, bu üç yapının aynı işleve sahip olduklarını söylemek değildir. Her biri farklı bir kurucu görevi yerine getirir. Zaman değişimin ufkunu oluşturur. Mekân ayrılığı ve konumlanmayı mümkün kılar. Salt varlık ise yüklemenin ontolojik merkezini sağlar. Görevleri farklı olsa da ortak özellikleri aynıdır: Hiçbiri deneyim tarafından keşfedilmiş sonradan eklenen bilgiler değildir; deneyimin kendisinin kurulabilmesini mümkün kılan yapılardır.

İnsan zihni bu kurucu ilkeleri sürekli bilinç konusu hâline getirmez. Günlük yaşam boyunca zamanın ne olduğu üzerinde düşünmeden plan yaparız. Mekânın metafizik statüsünü sorgulamadan yürürüz. Aynı şekilde herhangi bir nesneye bakarken "önce onun varlığını kabul edeyim" diye bilinçli bir işlem gerçekleştirmeyiz. Kurucu ilkelerin ortak özelliği de budur. Sürekli çalışırlar; fakat çalışma biçimleri dikkatimizin merkezine yerleşmez.

Dil ise farklı bir durumdadır. Düşünce, bu yapıları örtük biçimde kullanabilirken, dil gerektiğinde onları belirli göstergeler aracılığıyla görünür kılmak zorundadır. Zaman fiil çekimlerine dağılır; mekân yön bildiren yapılar ve edatlar aracılığıyla ifade edilir; salt varlık ise en yalın biçimde "şey" kavramı üzerinden temsil edilir. Böylece dil, düşüncede sessizce işleyen kurucu ilkeleri kendi sınırları içinde yeniden kodlamış olur.

İşte tam bu nedenle "şey" kelimesi sıradan bir isim gibi değerlendirilemez. Onun görevi belirli bir nesneyi tanıtmak değildir. Dil, zamanı nasıl yalnızca saatleri göstermek için kullanmıyorsa, "şey"i de yalnızca isim unutulduğunda kullanmaz. Kelime çok daha temel bir görevi yerine getirir: Varlığın, belirlenimlerden bağımsız biçimde temsil edilebilmesini sağlar. Böylece dil, ontolojik zemini kaybetmeden nitelikler üzerinde işlem yapabilir.

Kurucu kategorilerin tamamı düşünüldüğünde ortak bir mimari ortaya çıkar. Deneyim, kendi üzerine kapanan bağımsız bir süreç değildir; zaman, mekân ve varlık gibi önsel ilkeler tarafından sürekli taşınır. Algılanan her içerik bu üçlü yapı içinde yerini bulur. Olaylar zamana, nesneler mekâna, nitelikler ise varlığa bağlanır. Herhangi bir halka çıkarıldığında deneyimin bütünlüğü de bozulur. Bu nedenle salt varlık bilgisi, zaman ve mekân kadar temel bir transandantal statüye sahip görünmektedir.

"Şey" kavramı işte bu transandantal statünün dil içindeki en yalın görünümüdür. Zamanın dilsel izdüşümü nasıl kip ve zaman ekleriyle, mekânınki nasıl konum bildiren yapılarla gerçekleşiyorsa, varlığın en düşük temsil seviyesi de "şey" aracılığıyla korunur. Kelime böylece yalnızca sözlükte bulunan bir isim olmaktan çıkar; düşüncenin en temel ontolojik önkoşullarından birinin dilsel karşılığı hâline gelir.                                                                                                                                                     

2.6. Önsel Kategorilerin Bilinçdışı ve Operatif İşleyişi

İnsan zihni, kendi işleyişini bütünüyle gözlemleyebilen saydam bir mekanizma değildir. Düşünürken kullandığı birçok ilke, ancak felsefi çözümleme sayesinde görünür hâle gelir. Günlük yaşam boyunca insanlar nesneleri tanır, karar verir, konuşur, plan yapar ve çevreleriyle ilişki kurarlar; fakat bütün bu faaliyetlerin hangi kurucu ilkeler üzerine yükseldiğini çoğu zaman fark etmezler. Bunun nedeni, bu ilkelerin düşüncenin konusu olmamaları değil, düşüncenin gerçekleşmesini sağlayan zemin olmalarıdır. Bir zemin üzerinde yürürken sürekli zemini düşünmememiz gibi, zihnin kurucu yapıları da çoğunlukla dikkatimizin dışında çalışır.

Önsel kategorilerin en dikkat çekici özelliği, bilinç tarafından ayrıca üretilmemeleridir. İnsan her cümle kurmadan önce zamanı yeniden oluşturmaz; her nesneye baktığında mekânı yeniden icat etmez; her algıda "önce bir varlık kabul edeyim" diye bilinçli bir muhakeme yürütmez. Bütün bunlar zaten işleyen bir düzenin parçalarıdır. Dolayısıyla önsellik, bilinçli tekrarlarla sürdürülen bir faaliyet değil, düşüncenin kendiliğinden işleyen altyapısıdır. Zihin onları kullanır; fakat kullanırken ayrıca fark etmek zorunda değildir.

İşlevsel bakımdan değerlendirildiğinde bu yapılar, düşüncenin görünmeyen işletim sistemi gibi çalışırlar. İnsan hangi konu üzerine düşünürse düşünsün, zaman ilişkileri, mekânsal ayrımlar ve varlık kabulü sessizce etkin kalır. Bir olay geçmişte yaşanmış olarak tasarlanıyorsa zaman zaten işlemektedir. Bir nesnenin sağda veya solda olduğu söyleniyorsa mekân zaten kullanılmaktadır. Aynı şekilde herhangi bir niteliğin bir nesneye ait olduğu düşünülüyorsa, varlık kabulü de önceden yürürlüktedir. Kurucu ilkelerin sürekli görünür olmamalarının nedeni gereksiz olmaları değil, tersine her düşünme faaliyetinin ayrılmaz parçası olmalarıdır.

İnsan zihninin ekonomi ilkesine uygun çalıştığı düşünüldüğünde bunun neden böyle olduğu daha iyi anlaşılır. Her algıda bütün kurucu ilkelerin yeniden bilinç düzeyine çıkarılması son derece ağır ve verimsiz bir süreç doğururdu. Düşünce, tekrar tekrar aynı temelleri kurmak yerine onları hazır durumda kullanır. Böylece dikkatini doğrudan belirlenimlere yöneltebilir. Görülen nesnenin rengi, duyulan sesin kaynağı veya karşılaşılan olayın anlamı üzerine yoğunlaşırken, bütün bu faaliyetleri mümkün kılan ontolojik zemin arka planda işlemeye devam eder.

Bilinçdışılık burada psikolojik anlamda bastırılmış içerikleri ifade etmez. Kastedilen şey, kurucu ilkelerin bilinçli düşünmenin doğrudan nesnesi olmaksızın işlev görmesidir. İnsan nefes alırken her nefesi ayrıca planlamadığı gibi, düşünürken de her kurucu kategoriyi bilinçli biçimde işletmez. Sürecin görünmezliği onun yokluğunu değil, otomatikliğini gösterir. Kurucu yapılar görünür hâle ancak felsefi çözümleme sırasında gelirler.

İşte tam bu nedenle salt varlık bilgisi çoğu zaman fark edilmeyen bir kategori olarak kalır. İnsan dikkatini sürekli belirlenimlere yönelttiği için, belirlenimlerin bağlandığı ontolojik kutup üzerinde düşünmez. Günlük dilde "bir şey" denildiğinde bile çoğu kişi bunu yalnızca pratik bir ifade kolaylığı olarak değerlendirir. Oysa kelimenin kullanılabilmesi bile, düşüncenin arka planında zaten çalışan varlık kabulunun dilsel yüzeye çıkmış olmasına bağlıdır. Sözcüğün sıradan görünmesi, temsil ettiği yapının sıradan olmasından değil; sürekli kullanılmasından kaynaklanır.

Böyle bakıldığında "şey" kavramı, bilinçdışı işleyen ontolojik zeminin istisnai biçimde görünür hâle geldiği noktalardan biri olarak değerlendirilebilir. Düşünce normal şartlarda varlık kabulunu sessizce kullanırken, dil belirli durumlarda onu açıkça temsil etmek zorunda kalır. Böylece konuşan özne, farkında olmadan düşüncenin en temel kurucu ilkesini bir kelime aracılığıyla ifade etmiş olur. "Şey" kelimesinin felsefi değeri de tam burada belirir. O, düşüncenin görünmeyen ontolojik altyapısını dil içinde görünürleştiren en yalın göstergedir.

2.7. “Bir Şey Vardır” Kabulünün Nesne Kurulumundaki Yeri

Her nesne, zihinde doğrudan doğruya bütün nitelikleriyle birlikte kurulmaz. Algının ilk karşılaşması, ayrıntılı kavramsal çözümlemelerden çok daha hızlı gerçekleşir. İnsan çoğu zaman önce karşısında bir varlık bulunduğunu fark eder; onun ne olduğu ise ancak sonraki belirlenimlerle açıklığa kavuşur. Uzakta beliren siluet, karanlıkta seçilen gölge veya aniden duyulan ses bu sürecin gündelik örnekleridir. İlk tepki çoğu zaman "orada bir şey var" biçimindedir. Ardından "insanmış", "ağaçmış", "araçmış" gibi belirlenimler eklenir.

Bu sıralama yalnızca psikolojik bir gözlem değildir. Aynı zamanda nesne kurulumunun mantıksal yapısına işaret eder. Çünkü belirlenimler ancak bir varlığın belirlenimleri olarak işlev görebilirler. Renk önce varlığa, biçim önce taşıyıcıya, hareket önce hareket edene bağlanır. Böylece nesne, özelliklerin rastgele toplamı olmaktan çıkar; ortak bir ontolojik merkez altında bütünleşmiş bir birlik hâline gelir. "Bir şey vardır." kabulü olmaksızın bu bütünleşmenin nasıl gerçekleşeceği açıklanamaz.

Dil, bu mantıksal önceliği son derece ilginç biçimde yansıtır. Konuşan kişi çoğu zaman belirli ismi bilmediğinde veya kullanmak istemediğinde doğrudan "şey" kelimesine yönelir. Bunun nedeni yalnızca hafıza eksikliği değildir. Daha derinde işleyen sebep, dilin nesneyi bütünüyle ortadan kaldırmadan belirlenimlerini geçici olarak askıya alabilme ihtiyacıdır. "Şey" tam da bu ihtiyacı karşılar. Nesne korunur; belirlenimler ertelenir.

Bir çocuğun dil gelişimi de benzer bir mantığı düşündürmektedir. Çocuk birçok nesnenin adını öğrenmeden önce onlara sürekli yönelir, onları ayırt eder ve onlarla ilişki kurar. Adlandırma daha sonra gelişir. İsimlerin öğrenilmesi, nesnenin ilk kez var olması anlamına gelmez. Aksine isimler, zaten yönelinmiş olan varlıkların belirlenimlerini sistematik hâle getirir. Dil geliştikçe "şey" gibi genel ifadelerin yerini daha özel kavramlar alabilir; fakat bu süreç, ilk ontolojik yönelimin varlığını ortadan kaldırmaz.

Yetişkin zihninde de aynı yapı farklı biçimde devam eder. Bir nesnenin adı unutulduğunda, kişi çoğu zaman iletişimi kesmez. "Şey", "şu şey", "bir şey vardı" gibi ifadelerle konuşmasını sürdürür. İlginç olan nokta, dinleyicinin de çoğu zaman anlatının tamamen çöktüğünü düşünmemesidir. Çünkü her iki taraf da belirlenimin eksildiğini, fakat varlık kutbunun korunduğunu sezgisel olarak paylaşmaktadır. İletişimi ayakta tutan unsur tam da bu ortak ontolojik kabuldür.

Nesne kurulumunun bu yapısı, "şey"in neden yalnızca belirsiz bir kelime olmadığını da açıklar. Eğer kelime yalnızca bilgisizliği temsil etseydi, nesne kurulumuna herhangi bir katkıda bulunmazdı. Oysa gerçekte yaptığı iş çok daha temeldir. Belirlenimlerin bağlanabileceği özne konumunu açık tutar. Böylece nesne, adı bilinmese bile ontolojik bütünlüğünü korur. Bilgi daha sonra tamamlanabilir; fakat nesnenin varlığı konuşma boyunca kesintiye uğramaz.

Tam da bu yüzden "bir şey vardır" önermesi, yalnızca eksik bir cümle değildir. Bu ifade, düşüncenin nesne kurulumunda ulaştığı en düşük fakat en temel düzeyi temsil eder. Daha aşağısına inildiğinde artık belirlenimlerden değil, varlığın kendisinden de söz etmek mümkün olmaz. Daha yukarısına çıkıldığında ise türler, isimler, işlevler ve bütün diğer nitelikler devreye girer. "Şey", işte bu iki seviye arasında duran asgari ontolojik eşiği ifade eder.

Bütün bu çözümleme sonunda "şey" kavramı, belirlenimsizliğin rastgele adı olmaktan uzaklaşmaktadır. O, nesne kurulumunun en temel halkalarından birini temsil eder. Düşünce açısından bakıldığında varlık kabulünün, dil açısından bakıldığında ise bu kabulün sözcüksel görünümünün adıdır. Böylece "bir şey vardır" önermesi, yalnızca gündelik konuşmanın sıradan bir ifadesi değil; nesne, varlık ve dil arasındaki ilişkinin en yalın fakat en kurucu formülüne dönüşmektedir.                                                                        

2.8. Ontolojik Taşıyıcı ile Onun Önsel Bilgisi Arasındaki Ayrım

Şimdiye kadar yapılan çözümlemede birbirine çok yakın duran iki kavram birlikte ilerledi: töz ve salt varlık bilgisi. Yakın görünmelerine rağmen bunlar aynı şeyi ifade etmezler. Aralarındaki ayrımın netleştirilmesi, hem ontolojik sistemin kendi içinde tutarlı kalabilmesi hem de "şey" kavramının dilsel işlevinin doğru anlaşılabilmesi açısından zorunludur. Çünkü töz, varlığın kendisine ilişkin bir ilkedir; salt varlık bilgisi ise zihnin bu ilkeye hangi düzeyde sahip olduğunu ifade eder. İlki ontolojinin, ikincisi epistemolojinin problemidir. Aralarındaki ilişki güçlüdür; fakat özdeş değildir.

Bir ağaca bakıldığında ortada gerçekten var olan ontolojik bir taşıyıcı bulunur. Ağacın gövdesi, dalları, yaprakları ve bütün diğer belirlenimleri aynı varlık üzerinde birleşir. İşte bu birleşmenin mümkün olduğu ontolojik merkez tözdür. Buna karşılık insan zihni, bu tözü ayrıca gözlemlemez. Zihnin sahip olduğu şey, belirlenimlerin herhangi bir taşıyıcıya ait olması gerektiğine ilişkin önsel bir kabuldür. Başka bir ifadeyle, töz dış dünyaya; salt varlık bilgisi ise zihnin kurucu yapısına ilişkindir.

Bu ayrım göz ardı edildiğinde kolaylıkla şu yanlış sonuca ulaşılabilir: "Madem zihinde salt varlık bilgisi vardır, öyleyse töz de yalnızca zihinsel bir tasarımdır." Oysa burada savunulan tez bundan farklıdır. Zihinde bulunan şey tözün kendisi değil, tözün zorunlu olduğuna ilişkin kurucu yönelimdir. İnsan zihni taşıyıcıyı üretmez; taşıyıcısız bir belirlenimin düşünülemeyeceği ilkesini sessizce kullanır. Böylece epistemolojik yapı, ontolojik yapıya yönelmiş olur.

Benzer bir ayrım zaman ve mekân örneğinde de görülebilir. İnsan zihni zamanı kullanır; fakat kullandığı şey dış dünyadaki bütün zamansallığın kendisi değildir. Aynı şekilde mekânsallığı deneyimin kurucu biçimi olarak işletir; fakat bu, mekânın yalnızca zihinsel bir kurgu olduğu anlamına gelmez. Burada da aynı mantık geçerlidir. Salt varlık bilgisi, tözün yerine geçen ikinci bir varlık değildir; tözün düşünülmesini mümkün kılan önsel epistemolojik zemindir.

Bu ayrım, "şey" kavramının yerini de daha belirgin hâle getirir. "Şey" kelimesi tözü doğrudan göstermez. Dil, ontolojik ilkelere doğrudan erişemez; onların düşünce içindeki işlevlerini temsil eder. Dolayısıyla "şey", tözün değil, töz fikrinin dilsel görünümüdür. Daha doğru ifadeyle, zihnin zaten kullandığı salt varlık bilgisinin sözcüksel karşılığıdır. Böylece kavram, ontoloji ile dil arasında bir köprü kurar. Bir ucu epistemolojik önselliğe, diğer ucu ontolojik taşıyıcılığa uzanır.

İnsan konuşurken bu ayrımı bilinçli biçimde düşünmez. "Şey" kelimesi çoğu zaman fark edilmeden kullanılır. Fakat kelimenin bu sıradanlığı, temsil ettiği yapının sıradan olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, en temel kurucu ilkeler çoğu zaman en görünmez olanlardır. İnsan nefes almayı düşünmeden sürdürdüğü gibi, varlık kabulünü de düşünmeden kullanır. Dil ise belirli anlarda bu görünmez zemini görünür bir gösterene dönüştürür.

Dolayısıyla töz ile salt varlık bilgisi arasındaki ayrım, teorinin merkezinde yer almalıdır. Ontolojik taşıyıcı, dış dünyanın yapısına ilişkindir; önsel varlık bilgisi ise zihnin bu yapıya yönelmesini sağlayan transandantal koşuldur. "Şey" kavramı ise her ikisinin tam kesişim noktasında bulunur. Tözün kendisi değildir; fakat tözün dil içinde temsil edilebilmesini sağlayan en düşük semantik ve sentaktik düzeyi oluşturur.

3. Düşünce ile Dil Arasındaki Yapısal Ayrım

3.1. Düşüncenin Dil Öncesi İşleyiş Biçimleri

Dilin düşünceyle bütünüyle özdeş olduğu yönündeki yaygın kabul, insan zihninin çalışma biçimini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. İnsan çoğu zaman konuşmadan önce düşünür, yazmadan önce tasarlar ve herhangi bir sözcük seçmeden önce çeşitli ilişkileri sezgisel biçimde kavrar. Hatta kimi zaman anlatmak istediği şeyi açık biçimde hissetmesine rağmen uygun ifadeyi bulamadığını söyler. Böyle deneyimler, düşünce ile dil arasında tam bir özdeşlik bulunmadığını gösteren gündelik örneklerdir. Eğer ikisi aynı şey olsaydı, düşünülen her içerik aynı anda eksiksiz biçimde dile aktarılabilirdi.

Düşüncenin ilk hareketi çoğu zaman sözcüklerle başlamaz. İnsan karmaşık bir problemi çözerken önce çeşitli ilişkileri sezebilir; bir mimar yapıyı gözünde canlandırabilir; bir satranç oyuncusu hamle dizilerini zihninde görüntüleyebilir; bir besteci henüz notaya dökülmemiş melodiyi işitebilir. Bu süreçlerin ortak yönü, anlam üretiminin dilsel ifadelere indirgenememesidir. Sözcükler daha sonra devreye girer; ilk kurulum ise çoğu zaman imgeler, yönelimler, örüntüler ve ilişkiler üzerinden gerçekleşir.

Nörobilişsel araştırmalar da düşüncenin tek bir temsil biçimine sahip olmadığını göstermektedir. Görsel imgeler, mekânsal ilişkiler, motor planlamalar ve sezgisel örüntüler, bilinçli düşünmenin önemli bileşenleri arasında yer alır. İnsan bazen herhangi bir cümle kurmadan çözümü "görür". Ardından bu çözümü dile çevirmeye çalışır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dilin gereksiz olduğu değil; düşüncenin başlangıç aşamasının bütünüyle dile indirgenemeyeceğidir. Dil, düşüncenin tek taşıyıcısı değil; en gelişmiş temsil araçlarından biridir.

Bu ayrım özellikle yaratıcı düşünme süreçlerinde daha belirgin hâle gelir. Yeni bir kavram geliştirildiğinde ya da daha önce kurulmamış bir teori inşa edildiğinde, zihnin elindeki mevcut sözcükler çoğu zaman yetersiz kalır. Düşünce önce kendi iç ilişkilerini kurar; dil ise bu ilişkileri ifade edebilecek yeni düzenlemeler üretmek zorunda kalır. Kavram üretiminin güçlüğü de tam buradan kaynaklanır. Sorun düşüncenin yokluğu değil, düşüncenin mevcut dilsel imkânlardan daha geniş olmasıdır.

Aynı durum çocuk gelişiminde de gözlenebilir. Dil henüz tam gelişmeden önce çocuk çevresiyle ilişki kurabilir, nesneleri ayırt edebilir, amaçlı davranışlar sergileyebilir ve beklentiler oluşturabilir. Elbette bu düşünme biçimi yetişkin düşüncesi kadar karmaşık değildir; fakat yine de belirli bilişsel örgütlenmelerin dilin tam gelişiminden önce de bulunduğunu gösterir. Demek ki düşüncenin en temel çekirdeği, sözcüklerin ortaya çıkmasını beklemez.

Buradan hareketle düşünceyi sınırsız, dili ise yalnızca sınırlı olarak nitelendirmek de doğru olmaz. Daha isabetli ifade, düşüncenin temsil biçimlerinin dile göre daha geniş olduğudur. Dil belirli kurallarla işler; belirli sözcük dağarcığına ve sentaktik yapılara bağlıdır. Düşünce ise aynı anda görsel, sezgisel, ilişkisel ve kavramsal katmanları birlikte kullanabilir. Bu nedenle dil, düşüncenin bütünü değil; onun belirli bir temsil rejimidir.

İşte tam bu ayrım, "şey" kavramının neden yalnızca semantik bir mesele olmadığını anlamamızı sağlar. Düşünce, salt varlık kabulünü herhangi bir sözcüğe ihtiyaç duymadan sessizce kullanabilir. Dil ise aynı kabulü kendi sınırlı sistemi içinde temsil etmek zorundadır. "Şey" kelimesinin zorunluluğu, tam da düşünce ile dil arasındaki bu yapısal farktan doğmaktadır. Düşünce örtük biçimde işleyen ontolojik zemini taşıyabilir; dil ise aynı zemini belirli bir gösteren aracılığıyla yeniden kurmadan işlemeye devam edemez.                                                                                                                                                           

3.2. Dilin Görece Kapalı Bir Dizge Oluşu

Düşüncenin dili aşan yönleri bulunduğu kabul edildiğinde, dilin hangi anlamda sınırlı bir yapı olduğu sorusu doğal olarak gündeme gelir. Buradaki sınırlılık, dilin yetersiz veya kusurlu olduğu anlamına gelmez. Kastedilen şey, dilin kendi içinde belirli kurallarla çalışan, hangi unsurların nasıl ifade edilebileceğini belirleyen örgütlü bir sistem olmasıdır. İnsan zihni sezgisel olarak çok daha geniş ilişkiler kurabilirken, dil bu ilişkileri kendi söz varlığı, sentaktik yapısı ve anlamsal ayrımları içerisinde yeniden düzenlemek zorundadır. Başka bir ifadeyle düşünce doğrudan ilişki kurabilir; dil ise bu ilişkiyi kendi kuralları içinde temsil eder.

Her doğal dil, belirli sayıda sözcük, belirli gramatik yapılar ve belirli anlam ayrımlarıyla işler. Konuşan kişi anlatmak istediği şeyi tamamen özgür biçimde değil, dilin izin verdiği imkânlar ölçüsünde ifade eder. Yeni kavramlar üretilebilir, eski anlamlar dönüştürülebilir, mecazlar kurulabilir; fakat bütün bunlar yine mevcut dilsel sistemin sınırları içinde gerçekleşir. Dil, sınırsız sayıda cümle üretebilir; ancak bunu sonlu sayıda kuralla yapar. Onun kapalılığı tam da burada ortaya çıkar. Açık uçlu bir üretim gücüne sahip olsa bile, bu üretim kendi iç örgütlenmesinin dışına çıkamaz.

Bu kapalılık çoğu zaman yanlış anlaşılır. Dilin kapalı olması, dış dünyadan bağımsız olması anlamına gelmez. İnsan yeni nesnelerle karşılaşabilir, yeni teknolojiler geliştirebilir, daha önce bilinmeyen bilimsel kavramlar üretebilir. Dil bütün bu yenilikleri zamanla bünyesine alabilir. Ancak aldığı her içerik, olduğu gibi değil, kendi yapısına uygun hâle getirilerek sisteme katılır. Başka bir ifadeyle dış dünya dile doğrudan girmez; dil, dış dünyayı kendi kuralları doğrultusunda yeniden biçimlendirerek temsil eder.

Bu durum özellikle çeviri faaliyetlerinde açık biçimde görülür. Bir dilde bulunan kavramsal ayrımlar başka bir dilde tam karşılığını bulmayabilir. Aynı sözcük farklı bağlamlarda farklı anlam katmanları taşıyabilir. Çevirmenin yaptığı iş yalnızca kelime değiştirmek değildir; iki farklı dilsel sistem arasında yeniden kurulum gerçekleştirmektir. Eğer diller yalnızca dış dünyanın saydam aynaları olsalardı, böylesine karmaşık dönüşümlere ihtiyaç kalmazdı. Her kavram doğrudan diğerine aktarılabilirdi.

Kapalılık düşüncenin üretim sürecinde de kendisini hissettirir. İnsan bazen anlatmak istediği şeyi açık biçimde hissetmesine rağmen uygun ifadeyi bulmakta zorlanır. "Aklımda ama söyleyemiyorum." ifadesi neredeyse evrensel bir deneyimdir. Bu durum düşüncenin eksikliğini değil, dilsel temsilin sınırlarını gösterir. Düşünce, henüz dil tarafından tam kodlanamamış ilişkiler kurabilir. Dil ise onları ifade edebilmek için ya mevcut sözcükleri dönüştürmek ya da yeni kavramlar üretmek zorundadır.

Tam da bu nedenle dil, pasif bir kayıt sistemi değildir. O, düşüncenin ürettiği içerikleri mekanik biçimde depolayan nötr bir araç gibi çalışmaz. Her ifade, dilsel sistem içerisinde yeniden biçimlendirilir. Sözcük seçimi, cümle kuruluşu, gramatik yapı ve anlamsal ayrımlar düşüncenin nihai görünümünü etkiler. Aynı düşüncenin farklı dillerde farklı biçimlerde kurulabilmesi de bundan kaynaklanır. Dil yalnızca taşıyan değil, aynı zamanda biçimlendiren bir yapıdır.

Buradaki "kapalılık" kavramı sistem teorisi açısından da anlamlıdır. Kendi kurallarıyla çalışan her sistem, dış dünyadan aldığı girdileri iç işleyişine göre işler. Canlı organizmalar, hukuk sistemleri, ekonomik düzenler ve bilgisayar yazılımları da benzer biçimde çalışırlar. Dil de bu anlamda kendi kuralları bulunan özerk bir sistemdir. Dışarıdan aldığı içeriği olduğu gibi değil, kendi mantığına uygun şekilde yeniden üretir. Böylece dilsel temsil ile düşünsel içerik arasında zorunlu bir dönüşüm gerçekleşir.

İşte "şey" kavramının zorunluluğu da bu dönüşümün doğrudan sonucudur. Düşünce, varlık kabulünü herhangi bir sözcük kullanmadan örtük biçimde sürdürebilir. Dil ise kendi sistemi içinde böyle bir örtüklüğü her zaman koruyamaz. Belirli durumlarda bu kurucu zemini açıkça temsil edecek bir gösterene ihtiyaç duyar. "Şey" tam da bu nedenle sıradan bir isim değildir. Kapalı dil sisteminin, düşüncenin önsel ontolojik koşullarını kendi bünyesinde yeniden kurmasını sağlayan temel temsil mekanizmalarından biridir.

3.3. Söz Varlığı, Sentaks ve İfade Sınırları

Dilin kapalı bir dizge oluşu, yalnızca sözcüklerin varlığıyla açıklanamaz. Aynı derecede önemli olan ikinci unsur, bu sözcüklerin hangi kurallar çerçevesinde birbirleriyle ilişki kurabildiğidir. Bir dil yalnızca kelime hazinesi değildir; aynı zamanda o kelimelerin nasıl kullanılacağını belirleyen sentaktik bir düzendir. Sözcükler tek başlarına anlam taşıyabilirler; fakat düşünceyi kuran şey, onların sistemli biçimde birbirlerine bağlanmalarıdır. Dolayısıyla dilin sınırları yalnızca sözlükte değil, cümle kuruluşunda da ortaya çıkar.

Her doğal dil belirli özne-yüklem ilişkileri, zaman yapıları, isim grupları, sıfat tamlamaları ve çeşitli sentaktik örüntüler aracılığıyla işler. Konuşmacı, ne kadar yaratıcı olursa olsun, bütünüyle kuralsız bir yapı içinde iletişim kuramaz. Çünkü iletişim, ortak sentaktik düzen sayesinde mümkün olur. Sözcüklerin rastgele yan yana getirilmesi anlam üretmez. Anlam, belirli yapısal ilişkiler içinde ortaya çıkar. Böylece sentaks, dilin görünmeyen mimarisi hâline gelir.

Bu mimari yalnızca iletişimi düzenlemez; aynı zamanda hangi düşüncelerin nasıl temsil edileceğini de belirler. İnsan zihni çok katmanlı ilişkileri aynı anda kavrayabilirken, dil onları doğrusal bir sıra içinde ifade etmek zorundadır. Yazı ve konuşma zaman içinde ilerleyen süreçlerdir. Bir cümlede her unsur aynı anda değil, ardışık biçimde sunulur. Düşünce ise çoğu zaman ilişkileri eşzamanlı olarak kurar. Dilin doğrusal karakteri ile düşüncenin çok katmanlı karakteri arasındaki gerilim de buradan doğar.

Soyut kavramların ifade edilmesinde yaşanan güçlüklerin önemli bir kısmı bu doğrusal yapıdan kaynaklanır. Düşünce tek bir anda birçok ilişkiyi birlikte kavrayabilir. Dil ise bunları sıraya koymak zorundadır. Her açıklama, kaçınılmaz olarak belirli bir başlangıç noktası seçer, ardından diğer ilişkileri adım adım kurar. Bu yüzden karmaşık teorilerin yazıya aktarılması çoğu zaman onların düşünce içindeki bütünlüğünü tam olarak yansıtamaz. Yazı, düşüncenin kendisi değil; onun doğrusal yeniden kuruluşudur.

Tam da bu nedenle dil sürekli olarak eksiklik hissi üretir. Bir kavram açıklandıktan sonra yeni açıklamalar eklenme ihtiyacı doğar. Yeni ayrımlar yapılır, örnekler verilir, tanımlar genişletilir. Sorun çoğu zaman düşüncenin yetersizliği değildir; düşüncenin doğrusal temsilinin zorunlu sınırlılığıdır. Düşünce tek bir bütün hâlinde kavradığını, dil aracılığıyla parçalar hâlinde yeniden inşa eder.

Sentaktik düzen aynı zamanda ontolojik sonuçlar da doğurur. Dil yüklem kurarken belirli öznelere ihtiyaç duyar. Nitelikler kendi başlarına dolaşamaz; cümle içinde de belirli taşıyıcılara bağlanırlar. "Kırmızıdır.", "hareket etmektedir.", "serttir." gibi ifadeler eksik görünür; çünkü yüklemin ait olduğu özne belirtilmemiştir. Gramerin bu özelliği rastlantısal değildir. Ontolojide niteliklerin taşıyıcı gerektirmesi nasıl zorunluysa, sentaksta da yüklemler özne gerektirir. Dil, ontolojik yapıyı kendi kuralları içinde yeniden üretmektedir.

İşte "şey" kavramı tam burada ikinci kez önem kazanır. Sentaktik yapı, yüklemlerin boşlukta kalmasına izin vermez. Belirli özne bilinmediğinde bile özne konumu korunmalıdır. "Şey" bu korumayı sağlar. O, yalnızca sözlükte bulunan genel bir isim değildir; sentaktik yapının ontolojik gereksinimini karşılayan en düşük özne biçimidir. Böylece belirli varlık bilinmese bile yüklem kurulmaya devam edebilir. Dil, düşüncenin ontolojik önkabullerini kendi gramatik düzeni içinde sürdürebilir.

Söz varlığı ile sentaks birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir sonuç ortaya çıkar. Dil yalnızca isimlerden ve kurallardan oluşan teknik bir araç değildir. Onun bütün yapısı, düşüncenin temel işleyişini yeniden kurmaya yönelmiştir. Sözcükler kavramları, sentaks ilişkileri, gramatik yapılar ise ontolojik düzeni temsil eder. "Şey" kavramı da bu bütünlük içerisinde yalnızca belirsiz bir kelime olmaktan çıkar; dilin, varlık fikrini kendi sınırları içinde yeniden inşa edebilmesini sağlayan zorunlu düğüm noktalarından biri hâline gelir.                                                                                                                        

3.4. Dilsel Kapalılığın Dış Dünyadan Kopukluk Anlamına Gelmemesi

Dilin kendi kurallarıyla çalışan kapalı bir dizge olduğunu söylemek, onun dış dünyadan bağımsız, kendi içine kapanmış bir yapı olduğu anlamına gelmez. Böyle bir yorum, dili gerçeklikle ilişkisini kaybetmiş salt biçimsel bir mekanizmaya indirgerdi. Oysa insanlar dili tam da dünyayla ilişki kurabilmek için kullanırlar. Nesneleri adlandırır, olayları anlatır, duygularını ifade eder, teoriler geliştirir ve henüz var olmayan olasılıkları tasarlarlar. Dolayısıyla dil sürekli olarak dış dünyaya yönelir. Tartışılması gereken mesele, bu yönelişin doğrudan mı yoksa yeniden kurucu bir süreç üzerinden mi gerçekleştiğidir.

Bir nesne görüldüğünde onun olduğu gibi dile taşındığı düşüncesi sezgisel olarak cazip görünür. Fakat daha yakından bakıldığında bunun mümkün olmadığı anlaşılır. Çünkü dış dünyada bulunan hiçbir nesne doğrudan sözcük değildir. Masanın kendisi ile "masa" kelimesi aynı şey değildir. Ağacın gövdesi, dalları ve yaprakları doğrudan doğruya "ağaç" sözcüğüne dönüşmez. Dil, gerçekliği olduğu gibi kopyalamaz; onu kendi ayrımları, kavramsal kategorileri ve gramatik yapıları aracılığıyla temsil eder. Temsil ile temsil edilen arasındaki bu mesafe, dilin en temel özelliklerinden biridir.

Aynı nesne farklı dillerde farklı kavramsal örgütlenmeler içinde ifade edilebilir. Bazı diller belirli renk ayrımlarını daha ince biçimde yaparken, bazıları mekânsal yönelimleri çok daha ayrıntılı kodlar. Kimi diller belirli akrabalık ilişkilerini onlarca farklı sözcükle ifade ederken, kimileri bunları tek bir kavram altında toplar. Gerçeklik değişmez; değişen, gerçekliğin dil içinde nasıl yeniden yapılandırıldığıdır. Bu olgu, dilin dış dünyaya kapalı olmadığını, fakat dış dünyayı kendi iç sistemine göre dönüştürerek işlediğini gösterir.

Tam da bu nedenle dil ile gerçeklik arasında bire bir yansıma ilişkisi kurmak güçleşir. İnsan aynı olayı farklı sözcük seçimleriyle bambaşka biçimlerde anlatabilir. Aynı savaş "işgal", "müdahale", "savunma", "özgürleştirme" ya da "çatışma" olarak adlandırılabilir. Dış dünyadaki fiziksel olay değişmese bile dilsel temsil önemli ölçüde dönüşebilir. Dil burada yalnızca kayıt tutmaz; gerçekliği belirli kavramsal çerçeveler içinde yeniden düzenler. Temsilin bu üretici yönü, dilin ontolojik önemini daha da artırmaktadır.

Dış dünyadan gelen deneyimsel içerik de aynı dönüşüme uğrar. İnsan bir nesneyi algıladığında yalnızca duyusal verileri depolamaz. Algılanan içerik isimlendirilir, sınıflandırılır, önceki bilgilerle ilişkilendirilir ve çeşitli kavramsal ağlar içine yerleştirilir. Böylece deneyim, olduğu gibi korunmaz; anlamlandırılarak yeniden inşa edilir. Dil, bu anlamlandırma sürecinin merkezinde yer alır. Dış dünyanın ham verisi, dilsel sistem içerisinde kavramsal bir dünyaya dönüşür.

Burada "yeniden kurma" ifadesi özellikle önemlidir. Yeniden kurmak, uydurmak anlamına gelmez. Dil gerçekliği keyfî biçimde değiştirmez. Gerçekliği belirli ilkelere göre işler. Tıpkı matematiğin fiziksel dünyayı sayılar aracılığıyla temsil etmesi gibi, dil de varlıkları sözcükler ve gramatik ilişkiler aracılığıyla temsil eder. Sayılar fiziksel nesnelerin kendisi olmadığı hâlde onları ifade edebildiği gibi, sözcükler de nesnelerin kendisi olmaksızın onları temsil edebilir.

İşte tam burada "şey" kavramının işlevi daha da görünür hâle gelir. Dil dış dünyayı yeniden kurarken yalnızca belirlenimleri sisteme taşımaz; belirlenimlerin ait olduğu ontolojik zemini de korumak zorundadır. Çünkü yeniden kurulan her nesne, ister gerçek ister hayalî olsun, belirli bir varlık kutbuna ihtiyaç duyar. "Şey" tam bu noktada devreye girer. Kelime, yeniden kurulan dilsel dünyanın ontolojik merkezlerinden biri olarak çalışır. Böylece temsil yalnızca nitelikleri değil, taşıyıcıyı da kendi bünyesinde yeniden üretmiş olur.

Dilin dış dünyaya açık olması ile kendi içinde kapalı bir sistem olması arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Tam tersine, dış dünyayı anlamlı biçimde temsil edebilmesi, ancak kendi iç düzenine sahip olması sayesinde mümkündür. Kuralsız bir yapı temsil üretemezdi. Temsil ancak belirli bir sistem içerisinde gerçekleştirilebilir. "Şey" kavramı da bu sistemin, dış dünyadaki ontolojik taşıyıcılığı kendi içinde yeniden kurabilmesini sağlayan temel düğüm noktalarından biri olarak ortaya çıkar.

3.5. Deneyimsel İçeriğin Dil İçinde Yeniden Düzenlenmesi

İnsan hiçbir zaman yaşadığı deneyimi olduğu gibi dile aktaramaz. Konuşmaya başladığı anda deneyim, seçme, ayıklama, sınıflandırma ve kavramsallaştırma süreçlerinden geçer. Yaşanan olay ile anlatılan olay hiçbir zaman bütünüyle aynı değildir. Anlatım, deneyimin ikinci kez kurulmuş biçimidir. Dil bu nedenle yalnızca aktarım aracı değil, aynı zamanda yeniden örgütleme mekanizmasıdır. Düşüncenin dış dünyadan aldığı içerik, dilsel yapı içinde yeni bir düzen kazanır.

Basit bir gözlem bile bunu göstermeye yeterlidir. Aynı manzaraya bakan iki kişi, daha sonra yaşadıklarını farklı biçimlerde anlatabilir. Birisi renkleri ön plana çıkarır, diğeri hareketleri, bir başkası ise duygusal atmosferi vurgular. Görülen dünya ortaktır; fakat dilsel dünya farklıdır. Çünkü deneyim dile aktarılırken yalnızca ifade edilmez; yeniden seçilir, yeniden yapılandırılır ve yeniden örgütlenir. Dil, algının pasif kaydı değil; onun ikinci kuruluşudur.

Bu yeniden kuruluş yalnızca bireysel tercihlerden kaynaklanmaz. Dilin kendi yapısı da hangi ayrımların yapılabileceğini belirler. İnsan konuşurken belirli isimler seçer, belirli fiiller kullanır, olayları belirli zaman ilişkileri içinde sıralar. Böylece deneyim, dilin sentaktik ve semantik düzeni içinde yeni bir biçim kazanır. Gerçeklik ile anlatı arasındaki fark tam da bu dönüşüm sürecinde oluşur.

Kavramsallaştırma süreci de aynı mantığa bağlıdır. Dış dünyada birbirinin tamamen aynı iki nesne bulunmaz. Buna rağmen insan milyonlarca farklı ağacı "ağaç", milyonlarca farklı taşı "taş" olarak adlandırabilir. Dil, tek tek bireysel deneyimleri ortak kavramlar altında toplar. Böylece benzersiz olan deneyimler, genelleştirilebilir bilgiye dönüşür. Bu dönüşüm gerçekleşmeden bilim, felsefe ya da gündelik iletişim mümkün olmazdı.

İlginç olan nokta, bu soyutlama sürecinin yalnızca belirlenimler üzerinde çalışmamasıdır. Genel kavramlar oluşturulurken onların ait olduğu taşıyıcı da korunur. "Ağaç" kavramı belirli türleri birleştirir; fakat yine de belirli bir varlığı ifade eder. Aynı şekilde "hayvan", "insan" veya "gezegen" kavramları da ortak nitelikleri soyutlarken taşıyıcı fikrini kaybetmezler. Demek ki dil yalnızca özellikleri düzenlememekte, aynı zamanda onların ontolojik birliklerini de muhafaza etmektedir.

Tam da bu nedenle "şey" kavramı, yeniden düzenleme sürecinin en temel güvenlik mekanizmalarından biri gibi çalışır. Belirli kavram henüz seçilmemiş olsa bile taşıyıcı ortadan kaldırılmaz. Dil, nitelikleri yeniden örgütlerken ontolojik merkezi korur. Böylece kavramsallaştırma süreci hiçbir aşamada taşıyıcısız belirlenim üretmez. "Şey", bu sürekliliğin en genel temsilidir.

Hayal gücü de aynı ilkeye bağlıdır. İnsan hiç var olmamış bir yaratık tasarlayabilir, gelecekte gerçekleşmemiş olaylar üzerine düşünebilir ya da bütünüyle kurmaca evrenler oluşturabilir. Fakat bütün bu üretimler yine belirli varlık merkezleri etrafında örgütlenir. Ejderha, tek boynuzlu at veya tamamen hayalî teknolojiler bile "bir şey" olarak düşünülür. Gerçeklikle bağ kopsa bile ontolojik taşıyıcılık korunur. Bu durum, "şey" kavramının yalnızca dış dünyanın değil, dilin kurduğu bütün mümkün dünyaların da temel öğelerinden biri olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak deneyim dile taşınırken yalnızca ifade edilmez; ikinci kez inşa edilir. Bu ikinci kuruluşta nitelikler yeniden sınıflandırılır, ilişkiler yeniden düzenlenir ve anlam yeniden üretilir. Ancak bütün bu dönüşümler boyunca değişmeden kalan bir unsur vardır: belirlenimlerin mutlaka bir taşıyıcı üzerinde toplanması. "Şey" kavramı işte bu sürekliliğin dil içindeki en yalın göstergesidir. Dış dünya değişebilir, deneyimler farklılaşabilir, kavramlar dönüşebilir; fakat dil, hangi dünyayı kurarsa kursun, o dünyanın ontolojik merkezini korumak zorundadır.                                                                                                      

3.6. Düşüncenin Dile Aktarımında Ortaya Çıkan Kesinti

Düşüncenin dille ilişkisi çoğu zaman kesintisiz bir aktarım süreci olarak tasavvur edilir. Buna göre zihinde oluşan içerik, yalnızca sözcüklere dönüştürülerek dışarıya aktarılır. Böyle bir model ilk bakışta oldukça sezgisel görünse de, düşünmenin gerçek işleyişini tam olarak açıklayamaz. Çünkü insan zihni ile dil aynı yapıya sahip değildir. Düşünce çok katmanlı, eşzamanlı ve ilişkisel biçimde çalışabilirken, dil doğrusal, sonlu ve belirli sentaktik kurallara bağlı bir temsil sistemidir. Bu iki farklı yapının birbirine dönüştürülmesi sırasında zorunlu olarak bir yeniden kuruluş gerçekleşir. İşte burada söz edilen "kesinti", düşüncenin ortadan kalkması değil, temsil rejiminin değişmesidir.

İnsan çoğu zaman bir düşünceyi açık biçimde kavradığını hissetmesine rağmen onu ifade etmekte zorlanır. "Aklımda tam oturuyor ama anlatamıyorum." cümlesi, neredeyse herkesin yaşadığı bir deneyimdir. Bu ifade yalnızca kelime eksikliğini göstermez. Daha derinde, düşüncenin sahip olduğu yapıyla dilin sahip olduğu yapı arasındaki farklılığı görünür kılar. Düşünce, ilişkileri tek bir bütünlük içinde taşıyabilir; dil ise aynı ilişkileri cümle cümle, kavram kavram ve sıralı biçimde yeniden inşa etmek zorundadır.

Bu yeniden inşa süreci sırasında düşünce, kendi ilk biçimini koruyamaz. Sözcük seçimi yapılır, cümle yapısı kurulur, hangi ilişkinin önce hangisinin sonra söyleneceğine karar verilir. Böylece zihindeki eşzamanlı yapı, zamana yayılan doğrusal bir temsil dizisine dönüşür. Düşüncenin sahip olduğu bütün ilişkiler aynı anda ifade edilemediği için, anlatım zorunlu olarak belirli bir perspektif seçer. Aynı düşüncenin farklı zamanlarda farklı biçimlerde ifade edilebilmesi de bundan kaynaklanır. Değişen çoğu zaman düşüncenin kendisi değil, onun dilsel kuruluşudur.

Felsefi metinlerin sürekli yeniden yazılmasının temel nedenlerinden biri de budur. Bir düşünür, aynı teoriyi onlarca kez farklı biçimlerde kaleme alabilir. İlk metin yetersiz görünür, ikinci metinde kavramlar değiştirilir, üçüncü metinde mantıksal sıralama yeniden düzenlenir. Eğer dil yalnızca düşüncenin saydam taşıyıcısı olsaydı, böyle bir revizyona ihtiyaç kalmazdı. Revizyon ihtiyacı, temsil ile temsil edilen arasındaki zorunlu mesafeden doğmaktadır.

Kesinti yalnızca ifade güçlüğü şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen tam tersi yaşanır. İnsan belirli sözcükleri kullandıkça düşüncesi de değişmeye başlar. Yazma süreci ilerledikçe daha önce fark edilmeyen ilişkiler görünür hâle gelir. Yeni kavramlar eski kavramların yerini alır. Mantıksal boşluklar ancak yazarken keşfedilir. Bu durum, dilin düşünceyi yalnızca taşıyan değil, aynı zamanda dönüştüren bir yapı olduğunu gösterir. Düşünce dile girerken yeniden kurulur; fakat aynı zamanda dil de düşüncenin yeniden kurulmasına katkıda bulunur.

Tam da bu nedenle dil ile düşünce arasında tek yönlü bir ilişki kurmak doğru değildir. Düşünce dili doğurur; dil de düşünceyi yeniden biçimlendirir. İki yapı sürekli birbirini etkileyen dinamik bir ilişki içindedir. Ancak bu karşılıklı etkileşim, onların özdeş olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, dönüşüm ancak farklı yapılar arasında mümkündür. Aynı sistem içinde dönüşüm değil, yalnızca tekrar gerçekleşirdi.

İşte "şey" kavramının teorik önemi tam burada daha açık hâle gelir. Düşünce, salt varlık kabulünü herhangi bir gösterene ihtiyaç duymadan sessizce kullanabilir. Fakat bu kabul dile aktarılırken artık belirli bir temsil noktasına ihtiyaç duyar. Dil, kurucu ontolojik zemini görünmez bırakamaz; çünkü kendi sistemi içinde her unsur belirli göstergeler aracılığıyla işler. "Şey", düşüncede örtük olarak bulunan varlık kabulünün, dilin doğrusal ve sınırlı yapısı içerisinde yeniden kurulmasını sağlayan en temel araçlardan biri hâline gelir.

Dolayısıyla kesinti, eksiklik değildir. Düşüncenin dille karşılaşması sırasında ortaya çıkan yapısal dönüşümdür. Bu dönüşüm olmasaydı, düşünce dile aktarılamazdı. Fakat dönüşüm gerçekleştiği için de düşüncenin önsel yapıları dil içerisinde yeniden temsil edilmek zorunda kalır. "Şey" kavramı, tam da bu zorunlu yeniden temsil sürecinin ontolojik merkezlerinden biridir.

3.7. Dilin Saydam Bir Taşıyıcı Değil, Yeniden Kurucu Bir Düzen Olması

Dil çoğu zaman cam bir pencereye benzetilir. İnsan dış dünyaya bu pencerenin ardından bakar ve sözcüklerin yalnızca görüleni aktardığı düşünülür. Böyle bir benzetme iletişimin pratik yönünü açıklamak bakımından kullanışlı olsa da, dilin gerçek işlevini bütünüyle karşılamaz. Çünkü pencere dışarıyı değiştirmez; yalnızca görünür kılar. Dil ise temsil ettiği içeriği her seferinde yeniden örgütler. Onun yaptığı iş yansıtmak değil, kurmaktır.

Bir olay anlatıldığında yalnızca olan biten aktarılmaz. Olayın başlangıcı seçilir, belirli ayrıntılar vurgulanır, bazı ilişkiler öne çıkarılır, bazıları geri planda bırakılır. Aynı olay farklı anlatıcılarda bambaşka anlamlar kazanabilir. Bunun nedeni yalnızca yorum farklılığı değildir. Dil, olayın kendisini belirli bir mantıksal düzen içerisinde yeniden inşa eder. Böylece anlatılan dünya ile yaşanan dünya arasında yapısal bir dönüşüm meydana gelir.

Bilimsel kavramlar bu yeniden kurucu niteliği açık biçimde gösterir. "Elektron", "kütle çekimi", "gen", "kara delik" veya "kuantum alanı" gibi kavramlar doğrudan algının nesnesi değildir. Bunlar deneyimden hareketle oluşturulmuş kurucu dilsel yapılardır. Bilim, gerçekliği olduğu gibi isimlendirmez; onu belirli teorik kavramlar aracılığıyla yeniden kurar. Dil burada yalnızca açıklamanın aracı değil, açıklamanın kurucu unsurudur.

Felsefe açısından durum daha da belirgindir. "Varlık", "öz", "töz", "nedensellik", "özgürlük" veya "bilinç" gibi kavramlar fiziksel dünyada doğrudan karşılaşılan nesneler değildir. Bunlar düşüncenin belirli ilişkileri kavrayabilmek için oluşturduğu dilsel yapılardır. Kavram üretmek, var olan bir etiketi bulmak değil; düşüncenin yeni bir düzen kurmasını sağlamaktır. Her güçlü kavram, gerçekliği farklı biçimde görünür kılan yeni bir temsil mimarisi oluşturur.

İşte bu yüzden dil pasif değildir. Sözcükler yalnızca mevcut dünyayı kaydetmez; aynı zamanda yeni düşünme biçimleri de üretir. Yeni bir kavram ortaya çıktığında insanlar yalnızca yeni bir kelime öğrenmezler. Dünyaya bakış biçimleri de değişebilir. Felsefe tarihinde yaşanan büyük dönüşümlerin önemli kısmı, tam da yeni kavramsal düzenlerin kurulması sayesinde gerçekleşmiştir.

"Şey" kavramı da bu yeniden kurucu işlev içerisinde değerlendirilmelidir. İlk bakışta belirsiz ve içeriksiz görünen bu kelime, aslında dilin en temel ontolojik kuruluşlarından birini mümkün kılar. Çünkü dil, nitelikleri yeniden düzenlerken onların bağlanacağı varlık merkezini de yeniden kurmak zorundadır. "Şey" tam olarak bu kurucu görevi üstlenir. Kelime herhangi bir nesneyi tanımlamaz; fakat tanımlanabilir bütün nesnelerin dayanabileceği en genel dilsel zemini oluşturur.

Buradaki kuruculuk, varlığı yoktan meydana getirmek anlamına gelmez. Dil ontolojik taşıyıcıyı yaratmaz; onu kendi sistemi içinde temsil edilebilir hâle getirir. Düşünce sessizce işleyen varlık kabulünü korurken, dil aynı kabulü belirli göstergeler aracılığıyla yeniden inşa eder. Böylece ontolojik yapı ile dilsel yapı arasında işlevsel bir eşdeğerlik kurulmuş olur. Töz ontolojide neyse, "şey" de dil içerisinde ona karşılık gelen temsil işlevini yerine getirir.

Bu nedenle "şey" sözcüğünü yalnızca belirsizlik bildiren genel bir isim olarak değerlendirmek, onun gerçek fonksiyonunu gözden kaçırmaktır. Kavramın en önemli görevi, dilin yeniden kurduğu her dünyada ontolojik taşıyıcılığı da yeniden kurabilmesidir. Gerçek nesnelerden söz edilirken de, hayalî varlıklar tasarlanırken de, bilimsel modeller oluşturulurken de, kurmaca evrenler yazılırken de aynı ilke korunur. Dil hangi dünyayı üretirse üretsin, o dünyanın nitelikleri mutlaka bir taşıyıcı üzerinde birleşmek zorundadır. "Şey" kavramı işte bu evrensel zorunluluğun en yalın dilsel temsilidir.                      

3.8. Düşünce ile Dilin Ontolojik Kapsam Farkı

Düşünce ile dil arasındaki ilişkinin doğru kurulabilmesi için yalnızca yapısal farklılıklarını değil, ontolojik kapsamlarını da birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü şimdiye kadar yapılan çözümlemeler, düşüncenin dile indirgenemeyeceğini ve dilin düşünceyi yeniden kurduğunu göstermiştir. Fakat bu iki tespit, henüz aralarındaki kapsam farkını bütünüyle açıklamaz. Asıl soru şudur: Neden düşünce bazı kurucu ilkeleri hiçbir sözcüğe ihtiyaç duymadan sürdürebilirken, dil aynı ilkeleri mutlaka belirli göstergeler aracılığıyla temsil etmek zorunda kalmaktadır?

Bu sorunun cevabı, düşünce ile dilin farklı varoluş tarzlarına sahip olmalarında yatmaktadır. Düşünce, belirli bir söz dağarcığıyla sınırlı değildir. İnsan zihni henüz adlandırılmamış ilişkileri sezebilir, daha önce kurulmamış bağlantılar oluşturabilir, farklı deneyimleri tek bir kavrayış içinde birleştirebilir. Dil ise bu bütünlüğü doğrudan taşıyamaz. Temsil edebilmek için ayrım yapmak, kavramlaştırmak, sıralamak ve belirli göstergeler kullanmak zorundadır. Dolayısıyla düşünce, varlıkla daha doğrudan bir ilişki kurabilirken; dil, bu ilişkiyi kendi sisteminin zorunlulukları içinde yeniden üretir.

Burada "düşünce daha geniştir" önermesi niceliksel değil, işlevsel bir anlam taşır. Söylenmek istenen şey, düşüncenin daha fazla bilgi içerdiği değildir. Asıl mesele, düşüncenin belirli bir temsil aracına bağımlı olmaksızın ilişki kurabilmesidir. İnsan, herhangi bir nesneyi henüz adlandırmadan ona yönelebilir; iki olgu arasındaki bağı henüz kavramlaştırmadan sezebilir; belirli bir teoriyi henüz cümlelere dökmeden zihninde bütünlüklü biçimde taşıyabilir. Dil ise aynı faaliyetleri gerçekleştirebilmek için mutlaka belirli sembolik araçlara başvurur.

Tam da bu nedenle düşünce, dil tarafından sürekli olarak yakalanmaya çalışılan fakat hiçbir zaman bütünüyle tüketilemeyen bir alan gibi görünür. İnsan yazdığı metni tekrar okuduğunda çoğu zaman "tam söylemek istediğim bu değildi" hissini yaşar. Bunun nedeni düşüncenin belirsiz olması değildir. Daha çok, düşüncenin sahip olduğu ilişkisel bütünlüğün dil tarafından doğrusal ve sembolik biçimde temsil edilmesidir. Her temsil belirli kazanımlar sağlarken aynı zamanda belirli indirgemeler de üretir.

Felsefi üretimin büyük bölümü aslında bu indirgemeyi azaltma çabasıdır. Yeni kavramlar geliştirilir, eski terimler yeniden tanımlanır, farklı mantıksal ayrımlar yapılır. Amaç yalnızca daha süslü bir dil kurmak değildir. Düşünce ile temsil arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca azaltmaktır. Güçlü kavramlar tam da bu nedenle ortaya çıkar. Onlar yeni gerçeklikler üretmez; düşüncenin zaten kurduğu ilişkileri daha isabetli temsil etmeye başlarlar.

Bu açıdan değerlendirildiğinde "şey" kavramı da dilin temsil kapasitesini genişleten kurucu kavramlardan biri olarak görülmelidir. Eğer dil yalnızca belirlenmiş isimlerden oluşsaydı, henüz belirlenmemiş varlıkları temsil edemezdi. Böyle bir dil, düşüncenin önsel varlık kabulünü karşılayamazdı. "Şey" tam da bu eksikliği giderir. Belirli kavramların henüz kurulmadığı noktada bile ontolojik yönelimin korunmasını sağlar. Böylece düşüncenin sahip olduğu kapsamın belirli bir kısmı dil içerisinde yeniden temsil edilebilir hâle gelir.

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Dil, düşünceyi sınırlandırdığı kadar onu mümkün de kılar. Düşünce dile bütünüyle indirgenemez; fakat dil olmaksızın sistematik teoriler de kurulamaz. Aynı şekilde düşünce salt varlık kabulünü sessizce taşıyabilir; fakat dil bu kabulü açık göstergeler aracılığıyla yeniden kurmak zorundadır. "Şey" kavramı tam da bu zorunlu yeniden kuruluşun ürünüdür. Düşüncenin daha geniş ontolojik kapsamı ile dilin sınırlı temsil sistemi arasında kurulan en temel köprülerden biridir.

4. A Priori Yapıların Dil İçinde Yeniden Temsili

4.1. Düşüncede Örtük Olanın Dilde Açıklaşması

İnsan zihninin en dikkat çekici özelliklerinden biri, birçok kurucu yapıyı bilinçli biçimde düşünmeden kullanabilmesidir. Önceki bölümlerde zamanın, mekânın ve salt varlık bilgisinin bu tür önsel ilkeler arasında bulunduğu gösterilmişti. Zihin bunları her düşünme faaliyetinde yeniden üretmez; zaten yürürlükte bulunan kurucu koşullar olarak kullanır. Dolayısıyla düşüncenin doğal işleyişinde bu ilkeler çoğunlukla örtük kalır. Görünmez olmaları, etkisiz olmalarından değil; tam tersine her düşünme faaliyetinin ayrılmaz parçaları olmalarından kaynaklanır.

Dil söz konusu olduğunda aynı örtüklük korunamaz. Çünkü dil, sembollerle çalışan sonlu bir temsil sistemidir. Sistemin içinde yer alan her unsur, başka unsurlarla belirli ilişkiler kurarak anlam kazanır. Sessizce işleyen kurucu ilkeler, dilin bu sembolik düzeni içerisinde gerektiğinde belirli göstergeler aracılığıyla temsil edilmek zorundadır. Böylece düşüncenin örtük olarak kullandığı yapı, dil içerisinde açık bir biçim kazanır. Buradaki açıklık, ilkenin ilk kez ortaya çıkması değil; zaten işleyen yapının temsil edilmesidir.

Bu dönüşüm yalnızca salt varlık bilgisi için geçerli değildir. Zaman da düşüncede çoğu zaman ayrıca konu edilmez. İnsan olayları doğal biçimde sıralar; geçmiş, şimdi ve gelecek arasında sürekli geçiş yapar. Dil ise aynı ilişkiyi fiil zamanları, kipler, zarflar ve çeşitli sentaktik araçlarla görünür hâle getirir. Mekân da benzer biçimde çalışır. Zihin nesneleri konumlandırabilir; dil ise bunu yön bildiren ifadeler, edatlar ve mekânsal gösterimlerle temsil eder. Dolayısıyla dil, düşüncede sessizce işleyen kurucu ilkeleri kendi sembolik sistemi içinde yeniden üretmektedir.

Salt varlık bilgisinin durumu ise daha özgündür. Çünkü zaman ve mekân çoğunlukla dilin farklı bölgelerine dağılmış biçimde temsil edilirken, varlık kabulü belirli bir taşıyıcı merkez gerektirir. Nitelikler yüklenebilmek için belirli bir özne konumuna ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle dil, varlık fikrini yalnızca dolaylı yapılarla sürdüremez; gerektiğinde onu açık biçimde temsil edecek özel bir gösterene de ihtiyaç duyar. "Şey" kavramının zorunluluğu tam bu noktada ortaya çıkar.

Düşüncenin örtüklüğü ile dilin açıklığı arasındaki fark, temsil zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Düşünce kendi içinde doğrudan ilişki kurabilir. Dil ise ilişkiyi gösterebilmek için sembolik araçlar kullanmak zorundadır. Sembolik araçların kullanıldığı her yerde belirli düğüm noktaları oluşur. "Şey" de bu düğüm noktalarından biridir. Varlık kabulünü üretmez; fakat onu temsil edilebilir hâle getirir. Böylece düşüncenin sessiz altyapısı, dil içerisinde görünür bir biçim kazanır.

İlk bakışta bu durum yalnızca teknik bir dil meselesi gibi görünebilir. Oysa burada çok daha derin bir ontolojik sonuç bulunmaktadır. Eğer dil, düşüncenin kurucu ilkelerini kendi içinde yeniden temsil etmek zorundaysa, o hâlde dil yalnızca iletişim sistemi değildir. Aynı zamanda düşüncenin ontolojik altyapısını yeniden kuran ikinci bir düzendir. Sözcükler yalnızca anlam taşımaz; düşüncenin görünmeyen yapılarını da görünür hâle getirirler.

"Şey" kavramı tam da bu yeniden görünürleşmenin en temel örneklerinden biridir. Düşünce açısından bakıldığında zaten kullanılan bir ilke olan salt varlık kabulü, dil açısından bakıldığında belirli bir temsil mekanizmasına dönüşür. Kelimenin belirsiz görünmesi, temsil ettiği yapının belirsiz olmasından değil; belirlenimlerden özellikle arındırılmış olmasından kaynaklanır. O, nitelik eklemek için değil; niteliklerin bağlanacağı varlık merkezini korumak için vardır.

Böylece önemli bir teorik sonuç elde edilmektedir. "Şey" kavramı ne yalnızca semantik bir kolaylıktır ne de unutulan isimlerin yerine geçen rastgele bir kelimedir. Onun asıl fonksiyonu, düşüncede örtük biçimde işleyen a priori varlık kabulünü, dilin sembolik düzeni içerisinde açık ve işletilebilir bir temsil noktasına dönüştürmektir. Dil, tam da bu sayede kendi ontolojik temelini kaybetmeden nitelikler üzerinde işlem yapmaya devam edebilir.                                                                                                          

4.2. Dilsel Sınırların Yeniden Kodlamayı Zorunlu Kılması

Her temsil sistemi, temsil ettiği içeriği kendi kurallarına göre dönüştürür. Matematik fiziksel hareketleri sayılar ve fonksiyonlar aracılığıyla ifade eder; haritalar üç boyutlu mekânı iki boyutlu semboller hâline getirir; müzik notası ise işitilen sesleri belirli işaret dizilerine dönüştürür. Temsil edilen gerçeklik ile temsil sistemi hiçbir zaman bütünüyle aynı yapıya sahip değildir. Tam da bu nedenle temsil, basit bir aktarım değil, yeniden kodlama işlemidir. Dil de bu genel ilkenin dışında değildir. Düşüncenin sahip olduğu içerikleri olduğu gibi taşıyamaz; onları kendi sembolik düzeni içerisinde yeniden kurmak zorundadır.

Yeniden kodlama zorunluluğu, dilin eksik olmasından kaynaklanmaz. Aksine, her sembolik sistemin doğasında bulunan yapısal bir özelliktir. Düşünce, ilişkileri doğrudan kurabilirken dil bu ilişkileri göstergeler aracılığıyla temsil eder. Göstergelerin kullanıldığı her yerde ise belirli bir dönüşüm gerçekleşir. Bir kavram sözcüğe, bir ilişki sentaktik yapıya, bir ontolojik kabul ise belirli bir dilsel işleve dönüşür. Düşüncenin sessizce kullandığı ilkeler, dil içerisinde açık sembolik karşılıklar kazanır.

Bu dönüşümün zorunluluğu özellikle kurucu kategoriler söz konusu olduğunda daha belirgin hâle gelir. Zaman düşüncede ayrıca temsil edilmeksizin işleyebilir. İnsan geçmişte yaşanan bir olayı düşünürken zamanın kendisini ayrıca konu edinmez. Dil ise geçmişliği fiil çekimleriyle, zaman zarflarıyla ve sentaktik düzenlemelerle görünür kılar. Mekân da aynı biçimde yeniden kodlanır. Düşüncede sessizce işleyen konumsallık, dil içerisinde yön bildiren ifadeler ve mekânsal ayrımlar aracılığıyla temsil edilir.

Salt varlık bilgisi de aynı ilkeye tâbidir; ancak burada temsil ihtiyacı daha temel bir düzeye iner. Çünkü zaman ve mekân çoğu zaman yüklemin yapısına dağılmış biçimde temsil edilebilirken, varlık kabulü doğrudan özne konumuyla ilişkilidir. Niteliklerin herhangi bir yere yüklenebilmesi için, yüklemenin bağlanacağı ontolojik bir merkezin korunması gerekir. Düşünce bunu sessizce gerçekleştirebilir; dil ise özne konumunu boş bırakamaz. Böylece salt varlık kabulü belirli bir gösterene bağlanmak zorunda kalır.

Aslında bu durum dilin kendi iç tutarlılığının da sonucudur. Bir sistem, kendi sınırları içerisinde bulunmayan unsurları doğrudan işletemez. Bilgisayar yazılımı dış dünyadaki fiziksel nesneleri doğrudan kullanamaz; onları veri yapılarına dönüştürmek zorundadır. Matematik, fiziksel uzunluğu doğrudan değil, sayısal büyüklük olarak işler. Aynı mantık dil için de geçerlidir. Düşüncenin doğrudan kullandığı ontolojik ilkeler, dil tarafından ancak sembolik karşılıkları oluşturulduğunda işlenebilir hâle gelir.

Buradaki yeniden kodlama süreci oldukça dikkat çekicidir. Dil, varlığı yeniden üretmez; fakat varlığın temsilini yeniden kurar. Bu ayrım özellikle korunmalıdır. Aksi hâlde dilin gerçekliği yarattığı gibi aşırı bir sonuca ulaşılır. Burada savunulan görüş çok daha sınırlıdır. Dil, düşüncenin zaten kullandığı ontolojik zemini kendi işleyişine uygun biçimde sembolleştirir. Böylece temsil ile ontoloji arasında işlevsel bir uyum sağlanmış olur.

"Şey" kavramı tam da bu sembolleştirmenin ürünüdür. Kelime, dış dünyadaki herhangi özel bir nesnenin adı değildir. Aynı zamanda salt varlığın metafizik özü de değildir. Onun yaptığı iş, düşüncenin zaten sessizce kullandığı taşıyıcı fikrini dil içerisinde işletilebilir bir gösterene dönüştürmektir. Böylece ontolojik önkoşul, semantik ve sentaktik bir düğüm noktasına bağlanmış olur.

Yeniden kodlama zorunluluğu kabul edildiğinde, "şey" kavramının neden bütün doğal dillerde şu ya da bu biçimde ortaya çıkma eğilimi gösterdiği de daha anlaşılır hâle gelir. Buradaki zorunluluk belirli bir ses dizisinden değil, temsil ihtiyacından doğmaktadır. Dil, belirlenimlerden önce gelen varlık kutbunu kendi sistemi içerisinde yeniden kurmak zorundadır. "Şey", bu kurucu ihtiyacın Türkçedeki en genel görünümüdür.

4.3. Kurucu Koşulların Belirli Gösterenlere Bağlanması

Düşüncenin en temel özelliklerinden biri, birçok kurucu yapıyı herhangi bir sembole ihtiyaç duymadan işletebilmesidir. İnsan yürürken mekânı ayrıca adlandırmaz; geçmişi hatırlarken zamanı sürekli isimlendirmez; herhangi bir nesneye yönelirken de önce onun varlığını ayrı bir kavram olarak kurmaz. Kurucu ilkeler burada doğrudan işlev görmektedir. Dil ise aynı özgürlüğe sahip değildir. Çünkü onun bütün işleyişi göstergeler üzerine kuruludur. Göstereni bulunmayan hiçbir unsur sistem içerisinde etkin biçimde dolaşıma giremez.

Gösteren kavramı yalnızca kelimeleri ifade etmez. Dilin bütün sembolik düzeni gösterenlerden oluşur. Fiil çekimleri zamanı, zamirler kişi ilişkilerini, bağlaçlar mantıksal bağlantıları, isimler ise belirli varlıkları temsil eder. Dolayısıyla dil, kendi içinde dolaşıma sokacağı her yapıyı belirli sembolik karşılıklara bağlamak zorundadır. Sessizce çalışan kurucu ilkeler de bu genel kuralın dışında kalamaz.

Tam da bu nedenle düşüncede örtük olarak bulunan birçok yapı, dil içerisinde açık göstergeler kazanır. İnsan herhangi bir olayın geçmişte gerçekleştiğini düşündüğünde bunu ayrıca temsil etmek zorunda değildir; fakat konuşmaya başladığında geçmiş zaman eklerini kullanır. Aynı şekilde mekânsal yönelim düşüncede doğrudan kurulabilir; fakat dilde "içinde", "üstünde", "yanında", "karşısında" gibi yapılarla temsil edilir. Temsil sistemine geçildiği anda örtüklük yerini sembolik açıklığa bırakır.

Salt varlık bilgisinin durumu ise burada ayrı bir önem taşır. Çünkü zaman ve mekân çoğu zaman yüklem yapısına dağıtılabilirken, varlık kabulü doğrudan yüklemenin bağlandığı özne konumuyla ilişkilidir. Eğer belirli özne bilinmiyorsa ya da bilinçli olarak belirtilmiyorsa, sistem yine de o konumu boş bırakamaz. Böylece "şey" gibi kavramlar ortaya çıkar. Kelime belirli bir nesneyi değil, özne konumunun ontolojik sürekliliğini temsil eder.

Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin keyfî olduğu sıkça söylenir. Gerçekten de "şey" yerine bambaşka bir ses dizisi kullanılabilirdi. Türkçede "şey", İngilizcede thing, Arapçada şayʾ, Fransızcada chose denmesi bütünüyle tarihsel süreçlerin sonucudur. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta, ses dizisinin keyfî olması ile temsil edilen işlevin keyfî olmamasıdır. Kelimenin hangi seslerden oluştuğu rastlantısal olabilir; fakat dilin böyle bir temsil noktasına ihtiyaç duyması yapısal bir zorunluluktur.

İşte teorinin temel iddiası tam burada güç kazanır. Evrensel olan belirli bir sözcük değildir. Evrensel olan, düşüncenin önsel ontolojik yapılarının dil içerisinde belirli gösterenlere bağlanması gerekliliğidir. Her doğal dil bunu kendi tarihsel gelişimi, kendi grameri ve kendi kavramsal ayrımları doğrultusunda gerçekleştirir. Temsil biçimleri değişebilir; temsil edilen kurucu ihtiyaç değişmez.

Bu açıdan bakıldığında "şey" sözcüğü, sözlükte bulunan sıradan isimlerden biri olmaktan çıkar. Onun değeri belirli nesneleri göstermesinde değil, dilin kendi ontolojik bütünlüğünü koruyabilmesinde yatmaktadır. Gösteren, burada yalnızca semantik içerik taşımaz; sistemin çalışmasını mümkün kılan temel düğüm noktalarından biri hâline gelir. Nitelikler yüklenmeye devam ederken, onların bağlandığı ontolojik merkez de aynı anda korunmuş olur.

Dolayısıyla "şey" kavramı yalnızca eksik bilgi durumlarında kullanılan pratik bir kolaylık değildir. Dilin kendi yapısını sürdürebilmesi için kurucu ontolojik koşulların belirli sembolik karşılıklara bağlanmasının zorunlu sonucudur. Kelimenin gündelik hayattaki sıradanlığı, temsil ettiği görevin sıradanlığından değil; dilin en temel işleyiş ilkelerinden birini sessizce yerine getirmesinden kaynaklanmaktadır.                                                                                                                                        

4.4. Dilin Kendisinden Önceki Koşulları Doğrudan Taşıyamaması

Dilin transandantal niteliği üzerine yürütülen tartışmanın ulaştığı noktada daha temel bir sorun belirir. Eğer düşünce, zamanı, mekânı ve salt varlık kabulünü herhangi bir açık sembole ihtiyaç duymaksızın kullanabiliyorsa, dil neden aynı yolu izleyememektedir? Başka bir ifadeyle, neden düşüncenin örtük olarak işletebildiği kurucu ilkeler, dile geçildiğinde belirli göstergeler aracılığıyla yeniden görünür hâle gelmektedir? Bu sorunun cevabı, dilin kendi kuruluş tarzında aranmalıdır. Dil, düşüncenin üzerine eklenmiş rastgele bir ifade aracı değil; kendi iç yasaları bulunan bağımsız bir sembolik dizgedir. Böyle bir dizge, kendisinden önce çalışan kurucu koşulları olduğu gibi bünyesinde barındıramaz. Onları ancak kendi örgütlenmesine uygun biçimde yeniden temsil edebilir.

Buradaki "öncelik", zamansal bir öncelik olarak anlaşılmamalıdır. Düşünce ile dil arasında tarihsel bir sıra kurulmamaktadır. Kastedilen şey mantıksal önceliktir. Düşünce, belirli kurucu ilkeleri kullanarak işler; dil ise bu işleyişi temsil etmeye başladığı anda aynı ilkeleri kendi sistemine çevirmek zorunda kalır. Böylece düşünce açısından sessiz kalan bir yapı, dil açısından sembolleştirilmesi gereken bir unsur hâline gelir. Dilin kendisinden önceki koşulları doğrudan taşıyamamasının nedeni de budur. Temsil sistemi, temsil ettiği zemini olduğu gibi devralamaz; onu kendi kuralları içinde yeniden kurmak zorundadır.

Bu durum yalnızca dile özgü değildir. Her sembolik sistem benzer biçimde çalışır. Bir harita, gerçek coğrafyayı doğrudan içine alamaz; dağları, yolları ve sınırları belirli işaretlere dönüştürür. Matematik, fiziksel hareketi doğrudan taşımaz; onu nicel ilişkiler biçiminde yeniden ifade eder. Müzik notası, işitilen sesi doğrudan saklamaz; sesi belirli semboller dizisine dönüştürür. Temsil ile temsil edilen arasındaki zorunlu mesafe, bütün sembolik yapılarda görülür. Dil de aynı ilkeye bağlıdır. Düşüncenin kullandığı kurucu zemini kendi içine olduğu gibi alamaz; onu dilsel bir karşılığa dönüştürmeden işleyemez.

İnsan konuşmaya başladığı anda bu dönüşüm fark edilmeden gerçekleşir. Konuşmacı, herhangi bir nesneden söz ederken önce ontolojik ilkeleri tek tek çağırmaz. Bunun yerine dil, zaten hazır bulunan temsil mekanizmalarını kullanır. Fiil çekimleri zamanı, yön bildiren yapılar mekânı, isimsel merkezler ise varlık kabulünü üstlenir. Temsilin başarısı da burada yatar. Dönüşüm sürekli gerçekleştiği hâlde kullanıcı onu ayrıca fark etmez. Çünkü sistem, kendi iç düzenini görünmez kılarak işler.

Salt varlık kabulü bakımından bu dönüşüm daha da belirleyicidir. Zamanın veya mekânın temsil edilmesi çoğu zaman yüklem yapısına yayılabilir. Varlık kabulü ise doğrudan yüklemenin bağlandığı merkeze ilişkindir. Bu nedenle dil, onu tamamen görünmez bırakamaz. Belirlenimlerin yüklenebileceği ontolojik kutup açık ya da örtük biçimde korunmalıdır. İşte temsil zorunluluğu burada en düşük seviyeye kadar iner ve belirlenimlerden bağımsız bir taşıyıcı fikrini sembolik olarak ayakta tutacak yapılar ortaya çıkar.

Aslında dilin "önceki" koşulları doğrudan taşıyamaması, onun eksikliği değil, sistem olmasının doğal sonucudur. Her sistem kendi dışında bulunan ilkeleri içeri alırken onları yeniden biçimlendirir. Dil de düşüncenin kurucu şartlarını aynı biçimde yeniden düzenler. Böylece düşünce ile dil arasında kopukluk değil, katmanlı bir süreklilik oluşur. Sürekliliği sağlayan şey özdeşlik değil, temsil edilebilirliktir. Düşünce ile dil aynı düzlemde bulunmadıkları için aralarında yeniden kurucu bir geçiş zorunlu hâle gelir.

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkar. Dil, düşüncenin kurucu ilkelerini doğrudan devralan saydam bir araç değildir. Aksine, kendisinden önce işleyen ontolojik ve transandantal koşulları kendi sembolik örgütlenmesine çevirerek ikinci kez kuran bağımsız bir dizgedir. Dolayısıyla "şey" kavramı da düşüncenin içinde zaten mevcut olan bir varlık kabulünün ilk kez ortaya çıkışı değil, dil tarafından yeniden temsil edilişidir.

4.5. Salt Varlığın Dilsel Dizgeye Aktarılması

Salt varlık bilgisinin düşünceden dile geçişi, herhangi bir kavramın adlandırılmasından daha karmaşık bir süreçtir. Çünkü burada dile aktarılan şey belirli bir nesne, belirli bir nitelik ya da belirli bir ilişki değildir. Aktarılan unsur, bütün belirlenimlerin önkoşulu olan ontolojik kabulün kendisidir. Dolayısıyla dil, herhangi bir içeriği temsil etmekten önce, o içeriğin dayanacağı varlık zeminini kendi sistemi içinde güvence altına almak zorundadır.

Bu aktarım sırasında dikkat edilmesi gereken ilk nokta, salt varlığın dile taşınırken içerik kazanmamasıdır. Eğer belirli nitelikler yüklenmiş olsaydı, artık salt varlıktan değil, belirlenmiş bir nesneden söz edilmiş olurdu. Temsilin başarılı olabilmesi için varlık kutbu korunmalı, fakat belirlenim eklenmemelidir. İşte bu hassas denge, dilin en dikkat çekici başarılarından biridir. Dil, belirlenim eklemeden de varlığı temsil edebilecek bir düzey kurabilmektedir.

Bunun nasıl mümkün olduğu sorusu doğrudan sentaktik yapıyla ilişkilidir. Dil, yüklem kurarken belirli bir özne konumu açar. Bu özne bazen özel bir isim olur, bazen zamir olur, bazen de henüz belirlenmemiş nötr bir taşıyıcı hâlinde bırakılır. Önemli olan nokta, özne konumunun hiçbir zaman bütünüyle ortadan kaldırılmamasıdır. Çünkü yüklem, ait olacağı bir merkez olmaksızın dil içinde işlev göremez. Böylece ontolojik taşıyıcılık, sentaktik zorunluluk biçiminde yeniden görünür olur.

Salt varlığın dilsel dizgeye aktarılması, aynı zamanda düşüncenin görünmeyen altyapısının görünürleşmesi anlamına gelir. Düşünce açısından yalnızca sessiz bir önkoşul olan varlık kabulü, dil açısından işlenebilir bir göstergeye dönüşür. Bu dönüşüm sırasında varlığın metafizik içeriği bütünüyle dile aktarılmaz; aktarılan şey, onun işlevsel çekirdeğidir. Dil, ontolojiyi bütünüyle taşımaz; fakat ontolojik işleyişin sürmesi için gerekli olan asgari temsil düzeyini korur.

Tam da bu nedenle dil, belirlenimlerden önce gelen varlık fikrini ne kaybedebilir ne de doğrudan olduğu gibi muhafaza edebilir. Kaybetmesi hâlinde yüklem çöker; doğrudan muhafaza etmeye çalışması hâlinde ise sembolik dizgenin dışına çıkar. Geriye kalan tek imkân, varlık kabulünü kendi yapısına uygun biçimde yeniden kurmaktır. Böylece ontolojik önkoşul ile dilsel temsil arasında işlevsel bir eşdeğerlik meydana gelir.

Salt varlığın dile aktarılması yalnızca gerçek nesneler bakımından da geçerli değildir. İnsan hayalî bir yaratığı tasarlarken, henüz keşfedilmemiş bir parçacıktan söz ederken ya da bütünüyle kurmaca bir evren kurarken de aynı mekanizma çalışır. Farklı olan yalnızca yüklenen niteliklerdir; taşıyıcı ihtiyacı değişmez. Dil, gerçeklikle ilişkisi ne olursa olsun, her belirlenimi bir varlık kutbuna bağlayarak işler. Böylece temsil edilen dünyanın gerçek ya da kurmaca olması, ontolojik işleyişi değiştirmez.

Bu nedenle salt varlığın dilsel dizgeye aktarılması, tek bir kelimenin ortaya çıkışını açıklamaktan çok daha kapsamlı bir süreci ifade eder. Burada gerçekleşen şey, düşüncenin transandantal temelinin sembolik sisteme çevrilmesidir. Dil, kendi işleyişini sürdürebilmek için ontolojik zemini ikinci kez kurar; kurduğu bu zemini de belirli dilsel araçlar aracılığıyla sürekli işler hâlde tutar. "Şey" kavramı, işte bu aktarımın en yalın fakat en temel görünümüdür; belirlenim üretmez, belirlenimlerin dayanacağı varlık kabulünü dil içinde işler durumda muhafaza eder.                                                                              

4.6. “Şey”in Sentaktik ve Semantik Karşılık Olarak Ortaya Çıkışı

Şimdiye kadar ulaşılan çözümleme, salt varlık kabulünün düşüncede örtük biçimde işlediğini, dilin ise bu önsel yapıyı kendi sınırları içerisinde yeniden temsil etmek zorunda olduğunu göstermektedir. Bundan sonra cevaplanması gereken soru artık daha belirgindir: Bu yeniden temsil hangi biçimde gerçekleşmektedir? Başka bir ifadeyle, düşüncenin sessizce kullandığı ontolojik taşıyıcılık, dil içerisinde hangi yapıya dönüşmektedir? Burada ulaşılan sonuç, bunun ne yalnızca sentaktik ne de yalnızca semantik bir olgu olduğudur. "Şey" kavramı, aynı anda iki farklı düzlemde çalışan karma bir temsil mekanizmasıdır. Hem cümle yapısı içinde yüklemenin bağlanacağı özne konumunu korur hem de anlam düzeyinde belirlenimlerden bağımsız varlık kutbunu temsil eder.

Sentaktik bakımdan değerlendirildiğinde "şey", öncelikle cümle kuruluşunun devamlılığını sağlayan bir merkez işlevi görmektedir. Her yüklem belirli bir özneye yönelmek zorundadır. "Kırmızıdır.", "hareket ediyor.", "tehlikelidir." ya da "kırılmıştır." gibi ifadeler kendi başlarına tamamlanmış görünmezler. Bunun nedeni yalnızca Türkçenin gramer özellikleri değildir. Yüklemin doğası gereği ait olacağı bir taşıyıcı gerektirmesidir. "Şey", belirli özne bilinmediğinde ya da özellikle belirtilmediğinde bu konumu açık tutarak yüklemin işlemeye devam etmesini sağlar.

Semantik düzeyde ise görev farklıdır. Burada "şey" herhangi belirli bir anlam alanını temsil etmez. "Masa", "taş", "insan", "kitap" veya "ağaç" gibi sözcükler belirli kavramsal sınıflara gönderimde bulunurlar. "Şey" ise tam tersine bu sınıflandırmaları bilinçli olarak askıya alır. Kelimenin anlamı belirli niteliklerden oluşmaz; anlamı, belirli niteliklerin henüz yüklenmemiş olmasına rağmen varlık kutbunun korunmasından doğar. Böylece semantik içerik belirli özelliklerden değil, ontolojik konumdan oluşmaktadır.

İşte tam bu noktada "şey"in sıradan genel isimlerden ayrıldığı görülür. İlk bakışta "şey" de diğer isimler gibi görünür. Fakat işlevsel açıdan değerlendirildiğinde farklı bir düzlemde yer aldığı anlaşılır. Diğer isimler belirli varlık sınıflarını ifade ederken, "şey" varlık sınıfı oluşturmaz. O, sınıflandırmanın kendisinden önce gelen taşıyıcı düzeyi temsil eder. Dolayısıyla "şey" belirli nesnelerin adı değil; nesneleşmenin mümkün olabilmesi için gerekli olan en genel isimsel konumdur.

Bu çift yönlü yapı, kelimenin neden son derece esnek kullanılabildiğini de açıklar. Konuşmacı nesnenin adını unuttuğunda, söylemek istemediğinde, bilmediğinde veya özellikle genel düzeyde bırakmak istediğinde aynı sözcüğe başvurabilir. Yüzeyde birbirinden oldukça farklı görünen bütün bu kullanımların ortak noktası aynıdır. Her durumda belirlenim ertelenmekte, buna karşılık ontolojik taşıyıcılık korunmaktadır. Değişen yalnızca ertelenen bilginin nedeni; değişmeyen ise temsil edilen yapıdır.

Dilin ekonomisi açısından bakıldığında da aynı sonuç ortaya çıkar. Her belirsizlik durumu için ayrı bir kelime üretmek yerine, belirlenimlerden bağımsız taşıyıcıyı temsil eden genel bir yapı oluşturmak çok daha işlevseldir. Böylece dil, henüz tamamlanmamış bilgi durumlarında bile iletişimi sürdürebilir. Bilgi eksik olabilir; fakat ontolojik merkez korunur. Konuşmanın devam edebilmesi de tam olarak buna bağlıdır.

Sentaks ile semantik arasındaki bu birlik, "şey"in neden yalnızca pratik bir kolaylık olmadığını göstermektedir. Eğer yalnızca sentaktik bir araç olsaydı, herhangi anlamsal değeri bulunmazdı. Yalnızca semantik bir kavram olsaydı, cümle kuruluşundaki temel rolünü açıklamak güçleşirdi. Oysa "şey", iki düzlemi aynı anda birleştirir. Gramer bakımından özne konumunu, anlam bakımından ise belirlenimlerden önce gelen varlık kutbunu temsil eder. Onun gücü de tam olarak bu iki işlevin birleşmesinden kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla "şey" kavramı, dilin ontolojik mimarisinde rastlantısal bir sözcük olarak değil, sentaktik yapı ile semantik yapının kesişim noktasında yer alan kurucu bir mekanizma olarak değerlendirilmelidir. Düşüncenin sessizce kullandığı taşıyıcı kabulü, dil içerisinde hem gramerin hem de anlamın ortak çalışma zemini hâline gelir. Böylece tek bir sözcük, iki farklı temsil katmanını aynı anda işletmeye başlar.

4.7. “Şey”in Varlığı Üretmemesi, Varlık Kabulünü Temsil Etmesi

Buraya kadar geliştirilen teori kolaylıkla yanlış yorumlanabilecek bir eşiğe ulaşmıştır. "Şey" kavramına ontolojik bir önem yüklenmesi, ilk bakışta onun varlığı meydana getiren ya da ontolojik taşıyıcıyı oluşturan bir unsur olduğu izlenimini doğurabilir. Böyle bir sonuç ise savunulan görüşün tam tersidir. "Şey", varlığı meydana getirmez; yalnızca düşüncede zaten yürürlükte bulunan varlık kabulünü dil içerisinde temsil eder. Bu ayrım korunmadığı takdirde, temsil ile ontolojik gerçeklik birbirine karıştırılmış olur.

Dil hiçbir nesneyi yalnızca adlandırdığı için var etmez. "Ağaç" sözcüğü ağacı meydana getirmez; "insan" kelimesi insanı üretmez. Aynı ilke "şey" için de geçerlidir. Kelime, ontolojik taşıyıcının kendisi değildir. Onun görevi, zaten varsayılan taşıyıcılığı sembolik sistem içinde görünür kılmaktır. Dolayısıyla temsil ile temsil edilen arasındaki ayrım burada da korunmaktadır. Dil, ontolojik zemini kurmaz; onu kendi içinde yeniden işler hâle getirir.

Bu ayrım özellikle transandantal bakış açısından önemlidir. Önsel koşullar, temsil edildikleri anda ortaya çıkan yapılar değildir. Onlar zaten düşünmenin mümkün olabilmesi için yürürlüktedir. Dil daha sonra devreye girerek bu sessiz işleyişi kendi düzeni içinde görünür bir yapıya dönüştürür. Böylece "şey", önsel varlık kabulünün nedeni değil; onun dilsel görünümüdür. Sebep ile temsil arasındaki fark tam olarak burada ortaya çıkar.

Temsil etme ile üretme arasındaki ayrım başka alanlarda da görülmektedir. Harita coğrafyayı üretmez; yalnızca temsil eder. Matematiksel denklem fiziksel hareketi meydana getirmez; onu sembolik olarak ifade eder. Aynı şekilde anatomi kitabındaki insan resmi gerçek insan değildir; insan bedenini belirli bir sistem içinde gösterir. Dil de ontolojik taşıyıcıyı bu mantıkla temsil eder. "Şey" kelimesinin yaptığı iş, metafizik gerçekliği meydana getirmek değil, onun sembolik karşılığını oluşturmaktır.

Bu nedenle "şey" sözcüğü, metafizik bir töz yerine geçen ikinci bir varlık gibi anlaşılmamalıdır. O, töz değildir; töz fikrinin dil içerisinde işlenebilir hâle gelmesidir. Başka bir ifadeyle kelime, ontolojinin yerine geçmez; ontolojinin sembolik izdüşümünü oluşturur. Böylece düşünce ile dil arasındaki katmanlı ilişki korunmuş olur. Ontoloji kendi düzleminde kalırken, dil aynı yapıyı kendi temsil sistemi içinde yeniden kurar.

Temsil edilen unsurun belirli bir nesne değil, bir kabul olmasıdır. "Şey", herhangi özel varlığı değil; varlıkların taşıyıcı gerektirdiğine ilişkin önsel yönelimi temsil eder. Böylece temsil edilen içerik nesnel değil, kurucudur. Kelimenin metafizik değeri de buradan gelir. Onun anlamı belirli varlıkları göstermesinde değil, varlık fikrinin dil içerisinde korunmasını sağlamasında yatmaktadır.

Bütün bu ayrımlar birlikte değerlendirildiğinde teorinin sınırları da netleşmektedir. Savunulan görüş, dilin gerçekliği yarattığı gibi güçlü bir idealizme dayanmaz. Aynı şekilde "şey"in metafizik tözün kendisi olduğu da ileri sürülmemektedir. Söylenen şey daha sınırlı fakat daha güçlüdür: Düşünce, önsel varlık kabulünü örtük biçimde kullanırken; dil aynı kabulü temsil edilebilir kılmak için "şey" gibi yapılar üretmek zorundadır. Böylece kelime ontolojik gerçekliğin nedeni değil, onun sembolik karşılığı hâline gelir.                                                                                                                                                      

4.8. Dilin Transandantal Yapıları İkinci Kez Kurması

Şimdiye kadar yapılan çözümleme, dilin düşüncenin kullandığı önsel yapıları doğrudan devralmadığını, onları kendi sembolik düzeni içerisinde yeniden temsil ettiğini göstermektedir. Buradan hareketle ulaşılan son adım ise daha kapsamlıdır. Dil, yalnızca tek tek kurucu ilkeleri ifade eden bir sistem değildir; onların birlikte oluşturduğu transandantal zemini de kendi içinde ikinci kez kurar. Başka bir ifadeyle, düşüncenin üzerinde yükseldiği mimari ile dilin üzerinde yükseldiği mimari özdeş değildir; fakat dil, düşüncenin mimarisini kendi kuruluş koşulları doğrultusunda yeniden inşa eder. Temsil edilen şey yalnızca belirli kavramlar değil, kavramların mümkün olmasını sağlayan altyapıdır.

Bu ikinci kuruluşun neden gerekli olduğu, dilin işlevi dikkate alındığında daha açık hâle gelir. İnsan yalnızca algıladığı dünyadan söz etmez. Geçmişi anlatır, geleceği tasarlar, hiç var olmamış canlılar üretir, olasılıkları tartışır, mantıksal çıkarımlar yapar ve bütünüyle soyut sistemler kurar. Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi için dilin yalnızca kelime hazinesine sahip olması yeterli değildir. Aynı zamanda düşüncenin çalışmasını mümkün kılan temel ilkeleri de kendi bünyesinde sürekli işler durumda tutması gerekir. Aksi hâlde dil, tek tek sözcükleri bir araya getirebilir; fakat anlamlı bir dünya kuramaz.

Burada yeniden kurulan yapıların her biri farklı görev üstlenmektedir. Zaman, olayların sıralanmasını sağlar; mekân, varlıkların birbirlerine göre konumlandırılmasını mümkün kılar; salt varlık kabulü ise bütün yüklemelerin bağlanacağı ontolojik merkezi korur. Düşünce bu üç yapıyı çoğu zaman fark edilmeden kullanır. Dil ise aynı üç işlevi farklı temsil araçlarına dağıtır. Fiil çekimleri ve zaman yapıları zamansallığı, yönelim ve konum bildiren ifadeler mekânsallığı, isimsel merkezler ve özellikle "şey" gibi nötr yapılar ise varlık kabulünü temsil eder. Böylece düşüncenin transandantal örgüsü, dil içerisinde ikinci kez örgütlenmiş olur.

İkinci kuruluşun "aynı yapının kopyalanması" olarak anlaşılmaması gerekir. Temsil ile temsil edilen hiçbir zaman bütünüyle çakışmaz. Harita yeryüzünün küçültülmüş bir kopyası değildir; farklı bir düzlemde çalışan işlevsel bir modelidir. Matematiksel formül fiziksel olayın kendisi değildir; fakat fiziksel olayı hesaplanabilir hâle getirir. Aynı mantık burada da geçerlidir. Dil, düşüncenin transandantal temelini olduğu gibi çoğaltmaz; onu kendi sembolik mantığı içerisinde yeniden işler hâle getirir. Benzerlik içerikte değil, işlevdedir.

Tam da bu nedenle dil ile düşünce arasında ne tam özdeşlikten ne de tam kopukluktan söz edilebilir. Özdeşlik kabul edilirse temsil ihtiyacı açıklanamaz; kopukluk kabul edilirse anlamlı iletişim mümkün olmaz. İki yapı arasındaki ilişki, katmanlı bir yeniden kurulum ilişkisidir. Düşünce ontolojik zemini sessizce işletirken, dil aynı zemini sembolik olarak yeniden üretir. Böylece farklı düzlemlerde çalışan iki sistem arasında sürekli bir işlevsel süreklilik oluşur.

"Şey" kavramı bu bütün içinde artık tek başına değerlendirilemez. Önceki bölümlerde onun ontolojik taşıyıcılığı temsil ettiği, sentaktik merkez oluşturduğu ve semantik olarak belirlenimlerden arındırılmış bir varlık kutbunu koruduğu gösterilmişti. Burada ise daha geniş bir işlev ortaya çıkmaktadır. "Şey", yalnızca tek bir kelime değildir; dilin transandantal mimarisinin görünür düğüm noktalarından biridir. Düşüncenin örtük varlık kabulü, bu kelime aracılığıyla dilsel sistem içerisinde sürekli işler durumda tutulur.

Bu bakımdan "şey"in önemi, gündelik kullanım sıklığından değil, sistem içerisindeki konumundan kaynaklanır. İnsan onu fark etmeden kullanabilir; hatta çoğu zaman gereksiz görülen, yerine daha özel isimlerin tercih edildiği sıradan bir sözcük gibi değerlendirebilir. Ne var ki dilin ontolojik işleyişi açısından bakıldığında, bu sıradanlık yanıltıcıdır. Çünkü en temel kurucu mekanizmalar çoğu zaman en görünmez olanlardır. "Şey" de tam olarak böyle bir işleve sahiptir. Dikkat çekmez; fakat dilin nitelikleri taşıyıcıya bağlayan mimarisini sürekli ayakta tutar.

Böylece makalenin bu aşamasında önemli bir teorik eşik aşılmış olmaktadır. "Şey" artık yalnızca genel bir isim, belirsizlik ifadesi ya da pratik bir yer tutucu olarak değil; düşüncenin transandantal yapıları ile dilin sembolik örgütlenmesi arasında kurulan yeniden temsil mekanizmasının temel bileşenlerinden biri olarak görünmektedir. Dil, kendisinden önce işleyen ontolojik koşulları doğrudan taşıyamadığı için onları ikinci kez kurar; "şey" ise bu ikinci kuruluş içerisinde salt varlık kabulünün en yalın ve en işlevsel temsil noktası hâline gelir.

5. Dilin Sentetik Dünya Kurma Gücü

5.1. Dilin Betimlemenin Ötesindeki Üretici İşlevi

Dil üzerine yapılan gündelik değerlendirmelerin büyük bölümü, onu dış dünyayı anlatan bir araç olarak ele alır. Böyle bir yaklaşım bütünüyle yanlış değildir; ancak eksiktir. Gerçekten de dil nesneleri adlandırır, olayları aktarır ve yaşanmış deneyimleri ifade eder. Fakat dilin faaliyet alanı yalnızca betimleme ile sınırlı olsaydı, insan düşüncesinin en karmaşık ürünleri ortaya çıkamazdı. Bilimsel teoriler, matematiksel sistemler, hukuk düzenleri, etik ilkeler, siyasal modeller ve metafizik kuramlar yalnızca görüleni anlatmaz; yeni düşünsel alanlar kurarlar. Dilin asıl gücü de burada ortaya çıkar. O, mevcut dünyayı göstermekten çok, dünya üzerine yeni düzenler inşa edebilen üretici bir sistemdir.

Üretici işlevin anlaşılabilmesi için betimleme ile kurma arasındaki farkı ayırmak gerekir. Betimleme, önceden var olan bir içeriği ifade etmeye yönelir. Kurma ise daha önce aynı biçimde bulunmayan ilişkileri sistematik bir bütün hâline getirir. Bir fizik kuramı yalnızca gözlemleri listelemez; onları açıklayan kavramsal bir evren oluşturur. Bir anayasa yalnızca toplumdaki davranışları anlatmaz; yeni bir normatif düzen kurar. Matematik yalnızca sayıları adlandırmaz; sonsuz sayıda ilişkinin kurulabileceği soyut bir yapı meydana getirir. Dil, bütün bu alanlarda gerçekliğin pasif tanığı değil, yeni düşünsel düzenlerin kurucu aracıdır.

Bu kurucu karakter, dilin neden yalnızca iletişim sistemi olarak görülemeyeceğini de açıklar. İnsan konuşurken yalnızca sahip olduğu bilgiyi aktarmamaktadır. Aynı zamanda kavramlar arasında yeni bağlantılar oluşturur, farklı alanları ortak ilkeler altında birleştirir ve daha önce kurulmamış anlam örgüleri meydana getirir. Güçlü teorilerin ortaya çıkması da büyük ölçüde bu üretici kapasiteye bağlıdır. Aynı olgular herkes tarafından gözlemlenebilir; fakat aynı olgular arasında yeni bir mantıksal yapı kurabilmek farklı bir bilişsel faaliyettir.

Dilin sentetik gücü tam da bu noktada belirginleşmektedir. "Sentetik" burada yapay anlamında değil, farklı öğeleri tek bir bütünlük içinde birleştiren kurucu faaliyet anlamında kullanılmaktadır. Dil, algının sunduğu dağınık içerikleri kavramsal ağlar içine yerleştirir; farklı zamanlara ait olayları ortak açıklamalar altında toplar; henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri mevcut bilgilerle ilişkilendirir. Böylece algısal dünyanın üzerinde ikinci bir düşünsel düzen oluşur. İnsan yalnızca gördüğü dünyada değil, dilin kurduğu bu sentetik dünyada da yaşamaya başlar.

Bu üretici dünya rastlantısal değildir. Önceki bölümlerde gösterildiği gibi, dil kendi içinde transandantal temelleri yeniden kurmaktadır. Dolayısıyla oluşturduğu sentetik evren de ontolojik bakımdan bütünüyle başıboş değildir. Kurduğu her ilişkide zaman, mekân ve varlık kabulü yeniden işlemektedir. Böylece yeni kurulan düşünsel dünya ile deneyim dünyası arasında derin bir yapısal süreklilik korunur. Dil gerçekliği yalnızca anlatmaz; gerçeklik üzerinde ikinci bir anlam evreni inşa ederken de aynı ontolojik ilkeleri işletmeye devam eder.                                                                                                                       

5.2. Algısal Dünyanın Üzerinde İkinci Bir Dünya Kurulması

İnsan yalnızca algıladığı dünyada yaşamaz. Gündelik deneyim, zihinsel faaliyetlerin yalnızca ilk katmanını oluşturur. Görülen nesneler, duyulan sesler ve yaşanan olaylar, dil tarafından kavramsallaştırıldıkları andan itibaren yeni bir düzenin parçaları hâline gelirler. Böylece algının doğrudan sunduğu dünya ile dilin kurduğu düşünsel dünya birbirinden ayrışmaya başlar. İlkinde fiziksel varlıklar bulunurken, ikincisinde bu varlıklar arasında kurulan anlam ilişkileri yer alır. Aynı nesne, dilsel sistem içerisine girdiğinde artık yalnızca algılanan bir cisim olmaktan çıkar; sınıflandırılan, karşılaştırılan, tanımlanan ve başka kavramlarla ilişkilendirilen düşünsel bir öğeye dönüşür.

Bu ikinci dünya, gerçek dünyanın basit bir kopyası değildir. İnsan, dışarıdaki her ağacı tek tek hafızasında tutmaz; "ağaç" kavramını kurar. Aynı şekilde karşılaştığı her adalet örneğini ayrı ayrı depolamak yerine "adalet" fikrini oluşturur. Tek tek hareketlerden "hareket", tek tek canlılardan "canlı", tek tek nedenlerden "nedensellik" kavramına ulaşır. Dil, bireysel deneyimleri ortak yapılar altında toplayarak algısal dünyanın üzerinde ikinci bir kavramsal evren meydana getirir. Böylece gerçeklik yalnızca yaşanan değil, aynı zamanda düşünülüp yeniden örgütlenen bir alan hâline gelir.

Kavramsallaştırmanın en önemli sonucu, doğrudan deneyimlenmeyen ilişkilerin de düşüncenin konusu olabilmesidir. İnsan artık yalnızca gördüğü nesneleri değil, "tür", "öz", "hak", "ekonomi", "devlet", "sonsuzluk" veya "olasılık" gibi doğrudan algılanamayan yapıları da sistemli biçimde düşünebilir. Bunların hiçbiri dış dünyada tek başına duran fiziksel nesneler değildir. Dil, farklı deneyimlerden elde edilen belirlenimleri ortak mantıksal çerçeveler altında birleştirerek bu yeni düşünme alanlarını üretir. Dolayısıyla ikinci dünya, gerçek dünyanın yerine geçen hayalî bir alan değil; gerçekliğin kavramsal olarak yeniden düzenlenmiş görünümüdür.

Bilimsel teorilerin ortaya çıkışı da aynı süreci doğrular. Kimse yerçekimini çıplak gözle bir nesne gibi görmez. Atom, gen, elektromanyetik alan veya kuantum durumu da doğrudan algının nesnesi değildir. Buna rağmen bilim, gözlemlenen olgular arasında kurduğu dilsel ve matematiksel ilişkiler sayesinde bu yapıları teorik nesneler hâline getirir. İnsan artık yalnızca deneyimi yaşamaz; deneyimi açıklayan ikinci bir evrende düşünmeye başlar. Bilimsel gerçeklik büyük ölçüde bu sentetik dünyanın içerisinde örgütlenir.

Felsefi kavramlar bakımından süreç daha da belirgindir. "Varlık", "töz", "özgürlük", "kimlik", "özdeşlik", "zorunluluk" veya "olanak" gibi kavramlar tek bir deneyimden çıkarılmış nesneler değildir. Bunlar, dilin farklı deneyimleri ortak ilkeler altında yeniden düzenlemesiyle oluşurlar. Her yeni kavram, algısal dünyanın üzerinde yeni bir düşünsel katman meydana getirir. Felsefenin tarihi de büyük ölçüde bu ikinci dünyanın sürekli yeniden kurulmasının tarihidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ikinci dünyanın gerçeklikten kopmamasıdır. Dil kendi içinde tamamen keyfî bir evren üretmez. Kurduğu bütün kavramsal ilişkiler yine düşüncenin transandantal temelleri üzerinde yükselir. Zaman burada da sıralamayı sağlar, mekân konumlandırmayı mümkün kılar, salt varlık kabulü ise bütün niteliklerin dayanacağı ontolojik merkezi korur. Böylece sentetik dünya ile deneyim dünyası arasında görünmeyen fakat sürekli işleyen yapısal bir süreklilik bulunur.

İşte "şey" kavramının önemi tam bu ikinci dünyada daha da belirginleşir. Algılanan nesneler kadar kurmaca veya teorik varlıklar da belirli bir taşıyıcı üzerinde düşünülür. Dil yeni kavramsal evrenler kurarken dahi nitelikleri boşlukta bırakamaz. Gerçekliğin yeniden örgütlendiği her düzeyde ontolojik merkez korunur. "Şey", bu merkezin en genel dilsel görünümü olarak, yalnızca fiziksel dünyada değil, dilin kurduğu ikinci dünyada da işlemeye devam eder.

5.3. Geçmiş, Gelecek ve Doğrudan Algılanmayan Varlıkların Temsili

Dilin üretici niteliği en açık biçimde, doğrudan algının dışında kalan içerikler söz konusu olduğunda ortaya çıkar. İnsan yalnızca şu anda karşısında bulunan nesnelerden konuşmaz. Bin yıl önce yaşanmış olayları tartışabilir, henüz gerçekleşmemiş projeler kurabilir, gelecekte ortaya çıkabilecek teknolojiler üzerine sistemli analizler geliştirebilir. Bütün bu faaliyetler, algının sınırlarını aşan bir temsil gücü gerektirir. Dil tam da bu noktada ikinci dünyanın kurucu aracı olarak çalışır.

Geçmişe ilişkin konuşmalar bunun ilk örneğidir. Tarih anlatılırken artık algılanamayan olaylar yeniden düşünsel dolaşıma sokulur. Bir savaş, bir imparatorluk, çocukluk anısı ya da milyonlarca yıl önce yaşamış canlılar, dil sayesinde yeniden temsil edilir. Burada temsil edilen şey doğrudan deneyim değildir; deneyimin kavramsal olarak yeniden kurulmuş biçimidir. Geçmiş artık yaşanan değil, düşünsel sistem içerisinde yeniden örgütlenen bir gerçeklik hâline gelir.

Gelecek ise daha farklı bir üretim gerektirir. Gelecek henüz var değildir; buna rağmen insanlar onun üzerine plan yapabilir, senaryolar kurabilir ve olasılıkları değerlendirebilirler. "Yarın", "gelecek yıl", "elli yıl sonra" gibi ifadeler yalnızca zaman bildirmez; henüz gerçekleşmemiş olayların düşünsel olarak kurulmasını sağlar. Dil burada mevcut olmayan bir alanı temsil etmektedir. Böylece düşünce yalnızca olanla değil, olabilecek olanla da sistematik ilişki kurabilir.

Benzer durum doğrudan algılanamayan varlıklar için de geçerlidir. Kara delikler, kuarklar, matematiksel nesneler, etik ilkeler veya metafizik kavramlar aynı anda gözle görülebilen fiziksel nesneler değildir. Buna rağmen dil, onları belirli kavramsal ağlar içerisinde düzenleyerek düşüncenin etkin nesneleri hâline getirir. Böylece temsil alanı, duyuların ulaşabildiği dünyanın çok ötesine genişler.

Bütün bu örnekler ortak bir ilkeye işaret eder. Dil, yalnızca mevcut gerçekliği aktarmamaktadır; doğrudan deneyimin dışında kalan alanları da işlenebilir hâle getirmektedir. Fakat bu genişleme sırasında ontolojik yapı değişmez. Geçmişteki olay da, gelecekteki olasılık da, kuramsal parçacık da, metafizik kavram da belirli bir varlık kutbuna bağlanarak temsil edilir. Temsil edilen içerik değişebilir; temsilin ontolojik örgüsü aynı kalır.

Bu nedenle dilin sentetik gücü sınırsız hayal kurma yeteneği olarak anlaşılmamalıdır. Asıl başarısı, algının dışında kalan içerikleri bile düşüncenin kurucu ilkeleriyle uyumlu biçimde örgütleyebilmesidir. "Şey" kavramı bu örgütlenmenin en temel güvence noktalarından biridir. Gerçek, geçmiş, gelecek veya kuramsal her varlık, belirlenimleri ne kadar değişirse değişsin, dil içerisinde yine bir taşıyıcıya bağlanır. Böylece düşüncenin genişleyen dünyası ile ontolojik temel arasındaki süreklilik hiçbir aşamada kaybolmaz.                                                                                                                                                      

5.4. Soyut İlişkiler ve Karşıolgusal Durumların Kurulması

Dilin sentetik karakteri, yalnızca geçmişi ve geleceği temsil edebilmesinde değil, hiçbir zaman fiilen gerçekleşmemiş durumları dahi sistemli biçimde düşünebilmesinde en açık hâlini alır. İnsan zihni, dil aracılığıyla yalnızca "olan" hakkında değil, "olabilirdi", "olmayabilirdi", "olsaydı", "olursa" ve "olmayacak olsa" gibi bütünüyle karşıolgusal yapılar hakkında da tutarlı düşünceler geliştirebilir. Böylece düşünce, fiilî gerçeklikle sınırlı kalmaz; mümkün dünyalar arasında dolaşabilen, alternatif düzenler kurabilen ve gerçekleşmemiş ilişkileri inceleyebilen daha geniş bir faaliyet alanına kavuşur. Dilin üretici gücü tam da bu noktada, gerçekliğin sınırlarını aşmadan, fakat onun üzerine yeni mantıksal katmanlar inşa ederek ortaya çıkar.

Karşıolgusal düşünme, gündelik hayatın da vazgeçilmez parçalarından biridir. "Bir dakika daha geç çıksaydım kazayı yaşayacaktım.", "Başka bir üniversite seçseydim hayatım farklı olurdu.", "Bu yasa çıkmasaydı ekonomi başka yönde gelişebilirdi." gibi ifadelerin hiçbiri doğrudan yaşanmış olayları anlatmaz. Buna rağmen anlamlıdırlar ve belirli mantıksal sonuçlar üretirler. Çünkü dil, gerçekleşmemiş ihtimalleri de kendi sistemi içerisinde örgütleyebilir. Gerçekleşmemiş olmaları, onların düşünce bakımından işlenebilir olmasını engellemez.

Bilimsel araştırmalarda da aynı mekanizma sürekli çalışmaktadır. Deney tasarımları büyük ölçüde karşıolgusal düşünmeye dayanır. "Şu değişken değiştirilseydi sonuç nasıl olurdu?", "Bu kuvvet olmasaydı sistem nasıl davranırdı?", "Başlangıç koşulları farklı seçilseydi hangi sonuç ortaya çıkardı?" gibi sorular, fiilen yaşanmış olayları değil, olası düzenleri araştırır. Bilim burada yalnızca mevcut gerçekliği kaydetmez; mümkün ilişkileri de sistematik biçimde kurar. Dil, bu olası düzenlerin kurulmasını mümkün kılan temel araçtır.

Felsefenin önemli bir kısmı da benzer biçimde mümkün dünyalar üzerinde yükselir. Kimlik kuramları, özgür irade tartışmaları, modal mantık, zorunluluk ve olumsallık analizleri büyük ölçüde gerçekleşmiş olaylardan değil, gerçekleşebilecek ilişkilerden hareket eder. "Aynı kişi başka koşullarda yine aynı kişi olur muydu?", "Farklı bir evrende aynı yasa geçerli olur muydu?", "Hiç madde bulunmayan bir evrende zaman düşünülebilir mi?" gibi sorular doğrudan deneyimin konusu değildir. Buna rağmen mantıksal olarak anlamlıdırlar. Çünkü dil, fiilî gerçekliği aşan düşünsel uzamlar kurabilmektedir.

Soyut ilişkiler de benzer biçimde oluşur. Nedensellik, özdeşlik, üyelik, kapsama, bağımlılık, eşdeğerlik veya simetri gibi ilişkiler tek tek nesnelerde gözle görülmez. Bunlar, farklı deneyimlerden elde edilen belirlenimlerin ortak yapılar altında yeniden örgütlenmesiyle oluşurlar. Dil, yalnızca nesneleri isimlendirmez; nesneler arasındaki ilişki tiplerini de bağımsız inceleme konusu hâline getirir. Böylece ilişkiler, nesneler kadar düşüncenin etkin bileşenlerine dönüşür.

Burada dikkat çekici olan husus, soyut ilişkilerin ve karşıolgusal yapıların da ontolojik bakımdan tamamen başıboş olmamasıdır. İnsan "gerçekleşmemiş" bir olayı düşündüğünde bile onu belirli bir varlık zeminine bağlar. Bir olasılık, bir ihtimal, bir senaryo veya kuramsal model; her biri yine belirli taşıyıcılar, belirli ilişkiler ve belirli yüklemeler üzerinden kurulur. Dil, olumsallığı temsil edebilir; fakat ontolojik taşıyıcılığı askıya alamaz. Mümkün dünya da, fiilî dünya kadar yükleme yapısına ihtiyaç duyar.

"Şey" kavramı bu noktada yeni bir işlev kazanır. Belirlenmemiş varlık yalnızca bilgisizlik durumunda ortaya çıkmaz; karşıolgusal yapılarda da sıklıkla kullanılır. "Bir şey değişseydi...", "Bir şey eksik olsaydı...", "Bir şey farklı gerçekleşebilirdi..." gibi ifadeler, henüz belirli olmayan ama mantıksal olarak gerekli görülen ontolojik merkezi korurlar. Böylece "şey", yalnızca mevcut gerçekliğin değil, mümkün gerçekliklerin de taşıyıcı noktalarından biri hâline gelir.

Dilin soyut ilişkiler kurabilmesi ile belirlenimlerden bağımsız varlık kutbunu koruyabilmesi arasında doğrudan bağlantı bulunmaktadır. Eğer her ilişki mutlaka önceden tam belirlenmiş nesneler gerektirseydi, teorik düşünce büyük ölçüde imkânsız hâle gelirdi. Oysa dil, önce taşıyıcıyı açık bırakıp daha sonra belirlenimleri ekleyebildiği için hem bilimsel hem de felsefi üretim olağanüstü ölçüde genişleyebilmektedir. "Şey" kavramının görünürdeki belirsizliği, aslında bu üretkenliğin önkoşullarından biridir.

5.5. Kurmaca Nesnelerin Dilsel Varlık Kazanması

Dilin kurucu gücünü en açık biçimde gösteren alanlardan biri de kurmacadır. İnsan, dış dünyada hiçbir karşılığı bulunmayan varlıklar tasarlayabilir; bunlara özellikler yükleyebilir, onlar arasında ilişkiler kurabilir ve bütünüyle yeni evrenler meydana getirebilir. Romanlar, destanlar, mitolojiler, bilimkurgu eserleri ve felsefi düşünce deneyleri bu üretici kapasitenin farklı görünümleridir. Burada oluşturulan varlıkların fiziksel gerçeklikte karşılığı bulunmasa da, dil içerisinde son derece tutarlı ontolojik sistemler oluşturabilirler.

Bir ejderhadan söz edildiğinde, konuşmacı onun gerçekten var olduğunu iddia etmez. Buna rağmen ejderhanın uçabildiği, ateş püskürttüğü, belirli bir mağarada yaşadığı veya başka canlılarla mücadele ettiği üzerine anlamlı cümleler kurulabilir. Aynı durum tek boynuzlu atlar, zaman makineleri, görünmez insanlar ya da bütünüyle hayal ürünü gezegenler için de geçerlidir. Dil, fiziksel gerçeklikte bulunmayan nesneleri dahi kendi sistemi içerisinde istikrarlı düşünme nesnelerine dönüştürebilmektedir.

Bu olgu, dilin gerçeklikle bağını kopardığı anlamına gelmez. Aksine, kurmaca evrenler bile gerçek dünyanın ontolojik işleyişinden bütünüyle bağımsız değildir. Kurmaca bir karakterin de belirli özellikleri vardır; belirli eylemler gerçekleştirir; belirli ilişkiler kurar ve belirli yüklemler taşır. Yani fiziksel gerçeklik ortadan kalksa bile yükleme yapısı korunur. Kurmaca dünyalar, ontolojik ilkelerin terk edildiği alanlar değil; farklı içeriklerle yeniden işletildiği alanlardır.

Düşünce deneyleri bu bakımdan özellikle önemlidir. Felsefede "Bataklık Adam", "Theseus'un Gemisi", "Çin Odası" veya "Deneyim Makinesi" gibi örnekler, fiilen var olmayan senaryolardır. Buna rağmen ciddi felsefi sonuçlar üretirler. Çünkü dil, gerçek olmayan bir dünyayı kurarken bile mantıksal tutarlılığı ve ontolojik örgüyü koruyabilmektedir. Kurmaca, burada gerçekliğin karşıtı değil; gerçeklik üzerine düşünmenin farklı bir yöntemi hâline gelir.

İnsan zihni kurmaca üretirken aslında deneyim dünyasında kullandığı aynı kurucu ilkeleri yeni içeriklere uygular. Zaman yine akar, mekân yine kurulur, nedensellik yine işler ve nitelikler yine belirli taşıyıcılara yüklenir. Farklı olan yalnızca bu yapılar içerisinde yer alan varlıklardır. Dolayısıyla kurmaca, ontolojik mimarinin askıya alındığı değil; yeni malzemelerle yeniden çalıştırıldığı düşünsel bir laboratuvar olarak görülebilir.

Tam da bu nedenle "şey" kavramı kurmaca evrenlerde de aynı işlevini sürdürür. Yeni bir yaratık tasarlanırken, adı henüz verilmemiş bir nesne oluşturulurken veya bilinmeyen bir unsur hikâyeye dâhil edilirken, dil yine belirlenimleri taşıyacak nötr bir ontolojik merkez oluşturur. Kurmaca evren genişledikçe yüklemeler çoğalır; fakat onların bağlandığı taşıyıcı ihtiyacı değişmez. Gerçek dünyada olduğu gibi, düşünsel olarak üretilmiş dünyalarda da belirlenimlerin havada kalmasına izin verilmez.

Böylece kurmaca, teorinin önemli bir doğrulama alanına dönüşmektedir. Eğer "şey" yalnızca gündelik iletişim kolaylığı sağlayan rastlantısal bir kelime olsaydı, kurmaca evrenlerde aynı yapısal zorunluluk ortaya çıkmazdı. Oysa fiziksel gerçeklikle bağı tamamen kopmuş anlatılarda bile belirlenimlerden önce gelen bir taşıyıcı gereksinimi varlığını sürdürmektedir. Bu durum, "şey" kavramının belirli nesnelerden değil, dilin en temel ontolojik işleyişinden kaynaklandığını bir kez daha göstermektedir.                             

5.6. Niteliklerin Ayrılması, Sınıflandırılması ve Karşılaştırılması

Dilin sentetik karakteri, yalnızca yeni varlık alanları kurabilmesinde değil, algısal dünyanın sunduğu dağınık belirlenimleri sistemli biçimde ayrıştırabilmesinde de kendisini gösterir. İnsan zihnine ulaşan deneyim, ilk anda düzenlenmiş kavramsal bloklar hâlinde değil; çok sayıda eşzamanlı belirlenimin iç içe geçtiği karmaşık bir bütün olarak görünür. Renk, biçim, hareket, ses, sıcaklık, yönelim ve sayısız başka özellik aynı anda algılanır. Düşüncenin sistematik bilgi üretebilmesi ise bu karmaşıklığın belirli ilkelere göre çözülmesini gerektirir. Dil, tam da burada devreye girerek belirlenimleri birbirinden ayırır, ortak yönlerine göre sınıflandırır ve aralarındaki ilişkileri görünür kılar.

Bu ayrıştırma işlemi yalnızca isim verme faaliyeti değildir. Bir nesneye "kırmızı", "yuvarlak" veya "sert" demek, ona rastgele etiketler yapıştırmak anlamına gelmez. Her yükleme, belirli bir niteliğin diğerlerinden bağımsız düşünülmesini sağlar. İnsan artık aynı nesne üzerinde rengi biçimden, biçimi işlevden, işlevi maddeden bağımsız olarak inceleyebilir. Böylece algıda birleşik hâlde bulunan içerikler, düşüncede çözümlenebilir bileşenlere dönüşür. Analitik düşünmenin temel imkânı da büyük ölçüde bu ayrıştırma kapasitesine dayanır.

Sınıflandırma ise ayrıştırmanın doğal devamıdır. Tek tek belirlenimler birbirlerinden ayrıldıktan sonra ortak özellikler altında yeniden bir araya getirilirler. Çok farklı nesnelerde görülen sertlik tek bir kavram altında toplanabilir; farklı renk tonları aynı renk ailesine bağlanabilir; farklı hareket biçimleri ortak hareket ilkeleri içerisinde değerlendirilebilir. Böylece dil yalnızca ayırmaz; ayırdığı unsurları daha üst düzey düzenler içerisinde yeniden örgütler. Bilginin hiyerarşik yapısı bu çift yönlü hareket sayesinde oluşur.

Karşılaştırma faaliyeti de aynı yapının üçüncü aşamasını meydana getirir. Ayrıştırılmış ve sınıflandırılmış belirlenimler artık birbirleriyle ilişkiye sokulabilir. Bir rengin başka bir renkten daha koyu olduğu, bir cismin diğerinden daha ağır olduğu ya da iki olay arasında benzer nedensel yapı bulunduğu söylenebilir. Karşılaştırma, tek tek nesnelerden çok, onların taşıdığı belirlenimler üzerinde işlem yapar. Böylece düşünce yalnızca nesneleri değil, nesnelerin sahip oldukları özelliklerin kendi aralarındaki düzeni de incelemeye başlar.

Bilimsel kavramların büyük kısmı tam da bu süreçlerin sonucunda oluşur. Fizik kuvvetleri karşılaştırır, biyoloji canlı özelliklerini sınıflandırır, kimya maddelerin belirlenimlerini ayrıştırır. Felsefe ise çoğu zaman bu belirlenimlerin kendilerini değil, onları mümkün kılan daha genel ilkeleri araştırır. Her disiplin farklı içeriklerle çalışsa da ortak yöntem aynıdır: belirlenimleri çözümlemek, yeniden düzenlemek ve aralarındaki ilişkileri görünür hâle getirmek.

Dilin burada üstlendiği görev, algının sunduğu çeşitliliği düşüncenin işleyebileceği yapılara dönüştürmektir. Eğer bütün belirlenimler birbirine karışmış hâlde kalsaydı, ne genelleme yapılabilir ne de sistematik bilgi kurulabilirdi. Kavramların ortaya çıkışı büyük ölçüde bu çözümleyici ve yeniden örgütleyici faaliyet sayesinde mümkün olur. Dil, yalnızca nesnelerin isimlerini taşıyan pasif bir depo değil; belirlenimleri mantıksal olarak yeniden düzenleyen etkin bir mimaridir.

Bütün bu işlemler boyunca değişmeden kalan önemli bir unsur bulunmaktadır. Ayrıştırılan da, sınıflandırılan da, karşılaştırılan da niteliklerdir; fakat niteliklerin kendileri hiçbir aşamada bağımsız ontolojik birimler hâline gelmezler. "Kırmızılık" incelenebilir, "sertlik" karşılaştırılabilir, "hareket" analiz edilebilir; yine de bunların her biri belirli bir taşıyıcıya ait olarak düşünülür. Dil belirlenimler üzerinde ne kadar ayrıntılı çalışırsa çalışsın, onları bütünüyle taşıyıcısından koparmaz. Analiz derinleşirken ontolojik merkez korunmaya devam eder.

İşte "şey" kavramının teorik değeri burada yeniden görünür olur. Dil belirlenimleri çözümledikçe, taşıyıcı ile belirlenim arasındaki ayrım daha açık hâle gelir. Nitelikler değişebilir, artabilir, eksilebilir veya yeniden sınıflandırılabilir; fakat onların bağlandığı ontolojik kutup ortadan kalkmaz. "Şey", bu kutbun en genel dilsel ifadesi olarak, analitik düşünmenin görünmez fakat vazgeçilmez dayanaklarından biri hâline gelir.

5.7. Sentetik Dünyada da Taşıyıcı Zorunluluğunun Sürmesi

Dilin kurduğu ikinci dünyanın üretici niteliği, ilk bakışta ontolojik zorunlulukların gevşediği izlenimini verebilir. Sonuçta bu dünyada kurmaca varlıklar üretilebilir, gerçekleşmemiş olaylar tasarlanabilir, soyut kavramlar bağımsız inceleme konusu yapılabilir. Ancak üretim alanının genişlemesi, kurucu ilkelerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, sentetik dünya büyüdükçe onu ayakta tutan ontolojik düzen daha da belirgin hâle gelir. Çünkü gerçeklikten uzaklaşıldıkça temsil sisteminin kendi iç tutarlılığı daha büyük önem kazanır.

Kurmaca bir evrende geçen anlatıyı ele alalım. Yazar bütünüyle hayal ürünü canlılar, yasalar ve coğrafyalar oluşturabilir. Buna rağmen anlatı içerisinde "uçan", "konuşan", "savaşan", "değişen" veya "düşünen" bütün belirlenimler yine belirli varlıklara yüklenir. Hiçbir roman, "uçuyor" diyerek sonsuza kadar taşıyıcısız kalamaz; sonunda uçanın kim olduğu ortaya konur ya da en azından nötr bir ontolojik merkez korunur. Kurmaca özgürdür; fakat yükleme yapısı yine de belirli bir taşıyıcı gerektirir.

Bilimsel modeller de aynı ilkeye bağlıdır. Kuramsal parçacıklar, matematiksel uzaylar veya henüz gözlemlenmemiş fiziksel süreçler ele alınırken araştırmacılar yine belirli varlıklardan söz ederler. O varlıkların gerçekten bulunup bulunmadığı tartışılabilir; fakat teorik model kurulurken onların taşıyıcı konumu askıya alınmaz. Böylece gerçeklik düzeyi değişse bile ontolojik örgü korunmuş olur.

Düşünce deneyleri de aynı yapıyı doğrular. "Eğer tamamen görünmez bir insan olsaydı...", "Bütün belleği silinmiş aynı kişi yine aynı kişi olur muydu?" ya da "Hiç maddenin bulunmadığı bir evren düşünülebilir mi?" gibi sorular, mevcut gerçekliği değil, olası düzenleri araştırırlar. Buna rağmen her yüklem yine belirli bir özneye bağlanır. Mümkün dünya düşüncesi, ontolojik taşıyıcılığı ortadan kaldırmaz; yalnızca onun üzerine yüklenen belirlenimleri değiştirir.

Buradan önemli bir sonuç çıkmaktadır. Dilin sentetik üretkenliği ile ontolojik disiplin arasında karşıtlık bulunmamaktadır. Dil ne kadar özgür üretirse üretsin, üretimin sürdürülebilmesi için belirli taşıyıcı merkezleri korumak zorundadır. Kurgu genişleyebilir, olasılıklar çoğalabilir, soyutlama derinleşebilir; fakat yüklemenin dayanacağı ontolojik kutup kaybolduğu anda düşünsel düzen de çözülmeye başlar.

"Şey" kavramı tam bu sürekliliğin en genel temsilidir. Gerçek dünyada olduğu kadar sentetik dünyada da belirlenimlerin bağlanabileceği nötr bir merkez oluşturur. Kurmaca yaratıklar, teorik nesneler, olası olaylar ve henüz adı konulmamış varlıklar aynı dilsel mekanizma sayesinde düşüncenin konusu hâline gelirler. Böylece "şey", yalnızca gündelik konuşmanın değil, dilin kurduğu bütün sentetik evrenlerin de temel ontolojik düğüm noktalarından biri olarak işlev görür.                                                                         

5.8. Gerçek ve Kurmaca Varlıkların Ortak Ontolojik Zemini

Gerçek dünya ile kurmaca dünya arasındaki en belirgin ayrım, çoğu zaman birinin fiziksel olarak var olması, diğerinin ise yalnızca düşüncede kurulması olarak ifade edilir. Bu ayrım doğru olmakla birlikte, ontolojik çözümleme açısından yeterli değildir. Çünkü burada belirleyici olan, varlıkların hangi dünyaya ait oldukları değil; o dünyalar içerisinde hangi ilkeler doğrultusunda düşünülebildikleridir. Fiziksel gerçeklik ile kurmaca gerçeklik içerik bakımından ayrılabilir; ancak her ikisinin de düşünce tarafından işlenebilmesi aynı kurucu koşullara bağlıdır. Dil, farklı ontolojik statülere sahip varlık alanlarını tek bir temsil düzeni içerisinde buluştururken, onların üzerinde yükseldiği ortak zemini de korumaya devam eder.

Bir insan ile mitolojik bir ejderha arasında gerçeklik bakımından açık bir fark vardır. İlki deneyim dünyasında karşılaşılabilecek fiziksel bir varlıkken, ikincisi dil tarafından kurulmuş düşünsel bir nesnedir. Buna rağmen her ikisi de aynı mantıksal işlemlere konu olabilir. İkisi hakkında da yüklemler kurulabilir, nitelikler eklenebilir, karşılaştırmalar yapılabilir, neden-sonuç ilişkileri oluşturulabilir. Bunun mümkün olmasının nedeni, dilin gerçeklik derecelerini değil, temsil edilebilirliği esas almasıdır. Temsil edilebilen her varlık, belirli bir ontolojik merkeze bağlanarak düşüncenin konusu hâline gelir.

Aynı ilke bilimsel modeller için de geçerlidir. Henüz gözlemlenmemiş bir parçacık, yalnızca matematiksel bir varsayım olarak geliştirilen fiziksel model ya da gelecekte keşfedilmesi beklenen biyolojik yapı, fiilî gerçeklik bakımından kesinleşmemiş olabilir. Buna rağmen bilimsel düşünce onları belirli özelliklerle donatabilir, aralarındaki ilişkileri inceleyebilir ve sistematik çıkarımlar üretebilir. Dil burada doğrulanmış gerçeklikle varsayımsal gerçekliği aynı sembolik yapı içerisinde işler. Farklı olan doğruluk derecesidir; ontolojik temsil mekanizması değildir.

Matematik bu ortak zemini daha da görünür kılar. Sayılar, kümeler, fonksiyonlar veya geometrik idealler fiziksel nesneler değildir. Buna rağmen onlar hakkında kesin önermeler kurulabilir, mantıksal sonuçlar çıkarılabilir ve yeni yapılar üretilebilir. Matematiksel nesnelerin düşünülmesini mümkün kılan şey, onların fiziksel karşılıkları değil, dil ve düşünce içerisinde istikrarlı ontolojik konumlar kazanabilmeleridir. Böylece temsil edilen dünyanın niteliği değişse bile temsilin kurucu ilkeleri değişmeden kalır.

Hukuk, ekonomi ve siyaset gibi toplumsal alanlarda da benzer bir yapı görülmektedir. "Devlet", "şirket", "hak", "borç", "mülkiyet" veya "para" gibi birçok kavram, doğrudan fiziksel nesneler değildir. Bunlar, toplumsal uzlaşmalar ve sembolik ilişkiler aracılığıyla varlık kazanan kurumsal yapılardır. Buna rağmen insanlar bu yapılar hakkında tıpkı fiziksel nesneler gibi akıl yürütür, yüklem kurar ve çıkarım yapar. Dil, fiziksel gerçeklik ile kurumsal gerçekliği aynı ontolojik mantık içerisinde işleyebilmektedir.

Felsefenin büyük kavramları da aynı ortak zeminde yer alır. "Adalet", "özgürlük", "zorunluluk", "kimlik", "nedensellik" veya "varlık" gibi kavramlar ne yalnızca fiziksel nesnelerdir ne de basit kurmacalardır. Bunlar, düşüncenin kurduğu soyut düzenlerdir. Buna rağmen üzerlerinde yapılan analizler belirli ontolojik merkezler etrafında gelişir. Her kavram belirli yüklemeler taşır, başka kavramlarla ilişki kurar ve sistem içerisinde belirli bir konum işgal eder. Böylece soyutluk arttıkça ontolojik örgü kaybolmaz; tersine daha görünür hâle gelir.

Gerçek, kurmaca, varsayımsal, kurumsal ve soyut bütün bu alanlar birlikte değerlendirildiğinde dikkat çekici bir ortaklık ortaya çıkar. İçerikler bütünüyle değişebilmekte, doğruluk dereceleri farklılaşabilmekte ve temsil edilen varlık alanları birbirlerinden oldukça uzaklaşabilmektedir. Buna rağmen düşünce her durumda aynı temel işlemi sürdürür: belirlenimleri belirli taşıyıcılara bağlamak. Dil de bu işlemi kendi sembolik düzeni içerisinde yeniden üretir. Dolayısıyla farklı gerçeklik katmanları arasında değişmeyen unsur, yükleme yapısının ontolojik merkezidir.

"Şey" kavramı tam da bu ortak zeminin en genel ifadesidir. Gerçek nesnelerden söz edilirken de, kurmaca karakterler oluşturulurken de, teorik modeller kurulurken de veya soyut ilkeler tartışılırken de belirlenimlerin bağlanabileceği nötr bir ontolojik kutup korunur. Kelimenin önemi, belirli bir dünya türüne ait olmasından değil; farklı gerçeklik katmanlarının tamamında aynı kurucu işlevi yerine getirmesinden kaynaklanmaktadır. Böylece "şey", fiziksel dünya ile dilin kurduğu bütün düşünsel evrenler arasında süreklilik sağlayan en temel temsil mekanizmalarından biri olarak görünür.

6. “Şey”in Dilsel Zorunluluğu

6.1. Dilin Nitelik, Ayrım ve İlişkiler Üzerinden İşleyişi

Önceki bölümlerde dilin düşüncenin transandantal temellerini yeniden kurduğu, algısal dünyanın üzerinde ikinci bir kavramsal evren oluşturduğu ve bu evrende de ontolojik taşıyıcılığı koruduğu gösterildi. Artık doğrudan "şey" kavramının neden zorunlu olduğu sorusuna dönülebilir. Bu zorunluluğun kaynağı, kelimenin tarihsel gelişiminde ya da sözlük anlamında değil; dilin çalışma mantığında bulunmaktadır. Çünkü dil öncelikle nitelikleri işler, ayrımlar üretir ve ilişkiler kurar. Bu faaliyetlerin tamamı ise belirli bir taşıyıcı varsayımına dayanır.

Konuşma sırasında kullanılan sözcüklerin büyük bölümü ya belirli nitelikleri ya da varlıklar arasındaki ilişkileri ifade eder. "Kırmızı", "hızlı", "eski", "yoğun", "sert", "yakın", "önce", "sonra", "daha büyük", "benzer" veya "farklı" gibi ifadelerin tamamı belirli bir özneye yüklenir. Hiçbiri tek başına tamamlanmış bir varlık oluşturmaz. Anlamlı olabilmeleri için ait olacakları bir merkez gerekir. Böylece dilin temel faaliyet alanının doğrudan nitelikler olduğu, fakat bu niteliklerin sürekli olarak ontolojik bir kutba bağlandığı görülür.

Ayrım üretme faaliyeti de aynı ilkeye bağlıdır. Bir nesnenin başka bir nesneden farklı olduğu söylenirken, aslında onların taşıdığı belirlenimler karşılaştırılmaktadır. Karşılaştırma yapılabilmesi için önce belirlenimlerin ayrıştırılması, ardından bu belirlenimlerin ait oldukları varlıkların korunması gerekir. Eğer taşıyıcı ortadan kalkarsa, karşılaştırılan şeylerin ne olduğu da belirsizleşir. Dolayısıyla ayrım üretmek, örtük biçimde ontolojik taşıyıcılığı da sürdürmek anlamına gelir.

İlişkiler bakımından durum daha da açıktır. Nedensellik, benzerlik, özdeşlik, kapsama veya karşıtlık gibi bütün ilişkiler en az iki ontolojik kutup arasında kurulur. İlişkilerin kendileri bağımsız dolaşıma girmez; mutlaka belirli varlıklara bağlanırlar. Dil ilişkileri ne kadar karmaşık hâle getirirse getirsin, onları taşıyacak merkezlerden vazgeçemez. Çünkü ilişki kavramının kendisi bile ontolojik dayanaklar olmaksızın anlamını kaybeder.

Bu nedenle dilin çalışma mantığı iki katmanlıdır. Görünürde nitelikler, ayrımlar ve ilişkiler üzerinde işlem yapılmaktadır. Daha derinde ise bütün bu işlemleri mümkün kılan taşıyıcı yapılar sessizce korunmaktadır. Gündelik konuşmada dikkat çoğu zaman yüklemlere yöneldiği için bu ikinci katman görünmez kalır. Oysa dilin sürekliliğini sağlayan temel mekanizma tam da burada yer alır. Nitelikler değişebilir, çoğalabilir ya da yeniden düzenlenebilir; onları taşıyan ontolojik merkez ise işlem boyunca korunmaya devam eder.

"Şey" kavramı bu görünmeyen katmanın en yalın dilsel temsilidir. Belirli adların bulunmadığı, belirlenimlerin henüz tamamlanmadığı ya da yalnızca taşıyıcının korunmasının yeterli olduğu her durumda devreye girer. Böylece dil, niteliklerle çalışan analitik yapısını sürdürürken aynı anda ontolojik bütünlüğünü de muhafaza edebilir. Kelimenin zorunluluğu, tam da dilin bu çift katmanlı işleyişinden doğmaktadır                                                                                                                                                   

6.2. Yüklemlerin Taşıyıcısız Kalamaması

Dilin neden "şey" gibi bir yapıya ihtiyaç duyduğunu anlayabilmek için, öncelikle yüklem kavramının ontolojik statüsünü açıklığa kavuşturmak gerekir. Çünkü yüklem, çoğu zaman yalnızca gramerin bir unsuru olarak değerlendirilir; oysa daha derinde ontolojik bir işleve sahiptir. Bir yüklem, kendi başına tamamlanmış bir varlığı ifade etmez. Onun temel görevi, belirli bir niteliği, durumu, hareketi ya da ilişkiyi başka bir varlığa bağlamaktır. Başka bir ifadeyle yüklem, doğası gereği bağımlıdır. Bağımsız bir içerik üretmez; daima kendisinden başka bir ontolojik merkeze yönelerek anlam kazanır.

En basit önermeler bile aynı yapıyı açıkça gösterir. "Kırmızıdır.", "hareket ediyor.", "ısındı.", "sertleşti.", "bozuldu." veya "değişiyor." gibi ifadeler, özne belirtilmediğinde eksik hissedilir. Bunun nedeni yalnızca Türkçenin cümle kurallarına alışık olmamız değildir. Sorun çok daha derindedir. Hareket edenin kim olduğu, değişenin ne olduğu ya da sertleşenin hangi varlık olduğu belirtilmediği sürece yüklem, ait olduğu ontolojik merkezi bulamamaktadır. Gramatik eksiklik, aslında daha temel bir ontolojik eksikliğin görünür hâle gelmesidir.

Burada önemli olan nokta, yüklemin yalnızca fiziksel nesnelere yönelmemesidir. "Adalet güçlendi.", "ekonomi daraldı.", "teori çöktü.", "olasılık arttı." gibi ifadelerde de aynı mantık korunmaktadır. Temsil edilen varlık fiziksel, kurumsal, soyut veya kurmaca olabilir; buna rağmen yüklem yine belirli bir taşıyıcıya bağlanır. Dolayısıyla taşıyıcı zorunluluğu, belirli varlık türlerine ait bir özellik değil, yüklemenin kendisinden doğan evrensel bir ilkedir.

Mantık tarihinde özne-yüklem ilişkisine verilen önem de büyük ölçüde buradan kaynaklanmaktadır. Önermeler yalnızca sözcük dizileri değildir; belirli bir varlığa belirli bir yüklemin bağlanmasıyla oluşurlar. Dilin önerme kurabilmesi, yüklemenin yöneldiği ontolojik merkezin korunmasına bağlıdır. Eğer bu merkez ortadan kalkarsa, yüklemin anlamı da askıda kalır. Böylece önermenin bütünlüğü yalnızca sentaktik düzen sayesinde değil, aynı zamanda ontolojik taşıyıcılık sayesinde korunmuş olur.

İnsan gündelik konuşmada bu bağı çoğu zaman fark etmez. Çünkü özne çoğunlukla açıktır ya da bağlam tarafından zaten sağlanmaktadır. "Geliyor.", "gitti.", "yazmış." gibi ifadeler, konuşma bağlamı içinde anlaşılabilir. Fakat burada bile özne gerçekten ortadan kalkmış değildir. Dinleyici, bağlam aracılığıyla yüklemin yöneldiği taşıyıcıyı zihninde tamamlar. Demek ki öznenin söylenmemesi ile öznenin bulunmaması aynı şey değildir. Dil, açık göstermese bile taşıyıcıyı varsaymayı sürdürmektedir.

İşte "şey" kavramının zorunluluğu tam burada görünür olur. Bağlamın yeterli olmadığı, belirli adın bilinmediği veya özellikle belirtilmek istenmediği durumlarda yüklem yine taşıyıcısını kaybetmez. Dil, yüklemin yöneldiği ontolojik merkezi nötr biçimde koruyabilmek için "şey" gibi bir temsil noktası oluşturur. Böylece yüklem askıda kalmaz; belirlenimler henüz tamamlanmamış olsa bile önerme çalışmaya devam eder.

Burada dikkat edilmesi gereken ayrıntı, "şey"in yükleme içerik kazandırmamasıdır. "Bir şey hareket ediyor." cümlesinde hareket niteliği zaten yüklem tarafından sağlanmaktadır. "Şey" yalnızca bu niteliğin ait olacağı ontolojik merkezi açık tutar. Kelimenin görevi yeni belirlenimler eklemek değil, yüklemenin yöneldiği taşıyıcıyı sembolik olarak korumaktır. Dolayısıyla onun işlevi semantik zenginlik üretmekten çok, ontolojik sürekliliği güvence altına almaktır.

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde yüklem ile taşıyıcı arasındaki ilişkinin dilin yüzeysel gramer kurallarından ibaret olmadığı anlaşılır. Yüklem, yapısı gereği kendisinden başka bir ontolojik kutba ihtiyaç duyar. "Şey" ise bu kutbun henüz belirli bir ad kazanmamış hâlini temsil eder. Böylece dil, belirlenimlerin akışını sürdürürken ontolojik merkezini hiçbir aşamada kaybetmez.

6.3. Belirli Adın Bulunmadığı Durumlarda Nötr Konum İhtiyacı

Dilin en dikkat çekici özelliklerinden biri, bilgisinin eksik olduğu durumlarda bile işlemeye devam edebilmesidir. İnsan, her konuşmasında bütün nesnelerin adını bilmek zorunda değildir. Hatırlayamadığı, tanımadığı ya da özellikle belirtmek istemediği varlıklar hakkında yine de anlamlı önermeler kurabilir. Eğer dil yalnızca tam belirlenmiş isimler üzerinden çalışsaydı, bu tür konuşmaların tamamı kesintiye uğrardı. Oysa doğal diller, bilgi eksikliğini iletişimin sona ermesi olarak değil, belirlenimin ertelenmesi olarak işler.

Bir konuşmacının "Masanın üzerinde bir şey var." demesi, aslında oldukça karmaşık bir işlemi başarıyla yerine getirir. Konuşmacı nesnenin ne olduğunu söylememektedir; buna rağmen onun varlığını, konumunu ve hatta başka nesnelerle ilişkisini ifade edebilmektedir. Burada ertelenen unsur nesnenin kimliğidir; ertelenmeyen ise ontolojik varlığıdır. Dil, belirli adı askıya alırken taşıyıcıyı korumayı sürdürür. Böylece iletişim eksik bilgiye rağmen devam edebilir.

Aynı mekanizma adın unutulduğu durumlarda da görülür. İnsan sık sık "Şu şey vardı ya...", "Bir şey söyleyecektim.", "Geçen gün bir şey okudum." gibi ifadeler kullanır. Gündelik kullanım çoğu zaman bu örnekleri yalnızca hafıza eksikliği olarak yorumlar. Oysa burada işleyen yapı daha derindir. Hafızanın eksikliği yalnızca "şey" kelimesini görünür kılar; kelimenin işlevini üretmez. Asıl işlev, belirlenim tamamlanıncaya kadar ontolojik merkezi açık tutmaktır.

Bilinçli olarak genel konuşmalarda da aynı ihtiyaç ortaya çıkar. Bir filozof "Her şey değişir." dediğinde tek tek bütün nesneleri saymayı amaçlamaz. Bir fizikçi "Bir şey enerji taşıyor." dediğinde henüz belirli parçacığı tanımlamamış olabilir. Bir dedektif "Olay yerinde bir şey eksik." dediğinde eksik nesnenin ne olduğunu henüz bilmeyebilir. Bütün bu örneklerde ortak olan nokta, belirli adın ertelenmesine rağmen yüklemenin askıya alınmamasıdır. Dil, ontolojik merkezi koruyarak araştırma ve düşünme sürecini sürdürebilir.

Nötr konum ihtiyacı yalnızca eksik bilgiyle de sınırlı değildir. Soyutlama yapılırken de aynı mekanizma devreye girer. Teorik analizler çoğu zaman belirli bireylerle değil, genel yapılarla ilgilenir. Böyle durumlarda belirli isimler düşünceyi gereksiz yere daraltabilir. "Şey" gibi nötr yapılar ise belirli bir nesneye kapanmadan, varlık düzeyinde düşünmeye imkân tanır. Böylece dil yalnızca eksik bilgiyi telafi etmez; aynı zamanda soyut düşüncenin hareket alanını da genişletir.

Nötrlük burada belirsizlikle karıştırılmamalıdır. Belirsizlik, bazen bilgi yetersizliğini ifade eder. Nötrlük ise belirlenimin bilinçli olarak askıya alınmasını da kapsar. Bir filozof, belirli örnekleri dışarıda bırakarak yalnızca ontolojik yapıyı incelemek istediğinde de nötr konuma ihtiyaç duyar. "Şey" tam bu nedenle yalnızca bilgisizliğin değil, teorik soyutlamanın da temel araçlarından biri hâline gelir.

Belirli adın bulunmaması, dil açısından boşluk oluşturmaz. Dil, bu boşluğu ontolojik merkezi koruyan nötr yapılar aracılığıyla doldurur. "Şey" kavramı da tam bu ihtiyacın ürünüdür. Onun değeri, eksik bilgiyi geçici olarak örtmesinde değil; belirlenim ertelenirken bile varlık kutbunu açık tutabilmesinde yatmaktadır. Böylece düşünce araştırmasını sürdürebilir, iletişim kesintiye uğramaz ve yüklem, yöneldiği ontolojik temeli hiçbir aşamada kaybetmez.                                                                                  

6.4. Bilinmeyen, Hatırlanmayan ve Söylenmek İstenmeyen Varlıkların Korunması

Dilin işleyişi yalnızca tam bilgi durumları üzerine kurulmuş olsaydı, gündelik iletişimin önemli bir bölümü gerçekleşemezdi. İnsan çoğu zaman karşılaştığı varlığın ne olduğunu henüz bilmez, bildiği hâlde adını hatırlayamaz ya da çeşitli nedenlerle onu açıkça belirtmek istemez. Buna rağmen düşünme faaliyeti durmaz; yüklem kurma, ilişki oluşturma ve çıkarım yapma devam eder. Dilin sürekliliği de tam olarak burada ortaya çıkar. Bilginin eksikliği, ontolojik merkezin ortadan kalkmasına yol açmaz. Eksik olan yalnızca belirlenimdir; varlık kabulü ise korunmaya devam eder.

İlk durum, bilinmeyen varlıklarda açık biçimde görülür. Karanlık bir odadan gelen ses için "İçeride bir şey var." denildiğinde, konuşmacı söz konusu varlığın ne olduğunu bilmemektedir. Fakat bu bilgisizlik, onun belirli bir varlık olduğu kabulünü ortadan kaldırmaz. Hatta araştırma sürecinin başlayabilmesi bile bu ön kabul sayesinde mümkündür. Eğer başlangıçta yalnızca belirsiz nitelikler bulunsaydı, araştırmanın yöneldiği ortak bir merkez kurulamazdı. Bilinmeyen nesne, henüz tanımlanamasa bile ontolojik olarak korunmaktadır.

Hatırlanamayan varlıklar da aynı yapıyı sergiler. Bir insan, "Geçen gün sana bahsettiğim şey..." dediğinde, çoğu zaman hafızasındaki belirli nesneyi yeniden bulmaya çalışmaktadır. İlginç olan nokta, hatırlanamayan unsurun kimliği olmasına rağmen onun varlığı konusunda herhangi bir tereddüdün bulunmamasıdır. Hafıza belirlenimi geçici olarak kaybetmiştir; taşıyıcıyı değil. Böylece "şey", unutulan adı geri getirene kadar düşünsel sürekliliği koruyan geçici bir ontolojik köprü görevi üstlenir.

Üçüncü durum ise bilinçli gizlemedir. İnsan bazen belirli bir adı söylemek istemez. Bunun nedeni nezaket olabilir, hukuki kaygılar olabilir, stratejik sessizlik olabilir ya da yalnızca konuşmanın akışını gereksiz ayrıntılarla bölmek istemeyebilir. "Bir şey oldu.", "Bir şey söylediler.", "Orada bir şey yaşandı." gibi ifadelerde belirlenim kasıtlı olarak ertelenmektedir. Buna rağmen anlatı çökmemekte, yüklem işlemeye devam etmektedir. Dil, belirli içeriğin açıklanmasını erteleyebilmek için yine ontolojik merkezi korur.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, bu üç kullanımın yüzeyde farklı görünmesine rağmen aynı mantıksal yapıyı paylaşmasıdır. Bilinmeyen, hatırlanmayan ve söylenmek istenmeyen durumların her birinde değişen unsur bilgi düzeyidir. Değişmeyen ise yüklem ile taşıyıcı arasındaki ilişkidir. Dil, hangi nedenle olursa olsun belirlenimi askıya aldığında, ontolojik merkezi askıya almaz. "Şey" tam da bu ortak ihtiyacın en genel temsilidir.

Bu mekanizma aynı zamanda düşünsel araştırmanın da temel koşullarından biridir. Bilim tarihinde birçok keşif, başlangıçta yalnızca "bir şey" olarak ifade edilen olgular üzerinden ilerlemiştir. Nedeni bilinmeyen hastalıklar, kaynağı açıklanamayan ışımalar, tanımlanamayan gök cisimleri ya da çözülemeyen fiziksel etkiler, ilk aşamada tam kavramsallaştırılamazlar. Buna rağmen araştırmacılar onları belirli bir ontolojik merkez olarak korudukları için sistematik araştırma yürütebilirler. "Şey" burada yalnızca dilsel kolaylık değil, araştırmanın devamlılığını sağlayan temsil biçimidir.

Felsefi düşünce açısından da aynı ilke geçerlidir. Teorik analiz çoğu zaman belirli nesneleri değil, henüz tam belirlenmemiş yapıları araştırır. Araştırma ilerledikçe kavramlar keskinleşir, ayrımlar çoğalır ve yeni tanımlar ortaya çıkar. Fakat bu sürecin ilk adımı, belirlenimin önüne geçmeyen bir ontolojik merkezin korunmasına bağlıdır. "Şey" tam da bu nedenle yalnızca gündelik dilin değil, teorik düşünmenin de vazgeçilmez araçlarından biri hâline gelir.

Dolayısıyla "şey" sözcüğü, eksik bilginin rastlantısal ürünü değildir. Bilgi hangi nedenle eksik olursa olsun, düşüncenin ve dilin sürekliliğini sağlayan ontolojik temsil mekanizmasının görünür ifadesidir. Belirlenim ertelenebilir, isim unutulabilir veya bilinçli olarak gizlenebilir; fakat yüklemenin yöneldiği varlık kutbu korunmaya devam eder.

6.5. “Şey”in Açık Dilsel Yer Tutucuya Dönüşmesi

Önceki çözümlemeler, "şey" kavramının yalnızca belirsizlik bildirmediğini, belirlenim ertelendiğinde ontolojik merkezi koruduğunu göstermektedir. Buradan sonra cevaplanması gereken soru daha özeldir: Dil neden bu işlevi tamamen örtük bırakmaz da açık bir sözcük aracılığıyla temsil eder? Başka bir ifadeyle, neden belirlenmemiş taşıyıcı çoğu durumda sessizce varsayılmak yerine "şey" gibi görünür bir dilsel yapı hâline gelir? Bu sorunun cevabı, dilin sentaktik ekonomisi ile semantik açıklığı arasındaki dengede yatmaktadır.

Bir dil, yalnızca örtük varsayımlar üzerinden işleseydi iletişim büyük ölçüde bağlama bağımlı hâle gelirdi. Konuşmacı ile dinleyici aynı bilgiye sahip olmadığı anda anlam çözülmeye başlardı. Açık yer tutucular ise bu sorunu ortadan kaldırır. "Bir şey oldu." cümlesi, içeriğin eksik olduğunu kabul eder; fakat aynı zamanda eksik olanın belirli bir varlık olduğunu da açıkça bildirir. Böylece iletişim, tam bilgi gerektirmeden sürdürülebilir.

Yer tutucu kavramı burada teknik anlamda kullanılmaktadır. Günlük dilde yer tutucu denildiğinde çoğu zaman geçici ve önemsiz bir unsur anlaşılır. Oysa "şey"in yaptığı iş geçicidir ama önemsiz değildir. Geçicidir; çünkü çoğu zaman daha belirli bir isimle yer değiştirebilir. Önemsiz değildir; çünkü o isim bulununcaya kadar bütün yükleme yapısını ayakta tutar. Dolayısıyla geçici olmak ile işlevsiz olmak aynı şey değildir.

Aslında "şey", dil içerisinde belirli bir boşluğu doldurmaz; belirli bir konumu korur. Aradaki fark oldukça önemlidir. Boşluk doldurmak, eksik içeriğin yerine rastgele bir unsur koymak anlamına gelebilir. Oysa "şey" içerik yerine geçmez. İçeriğin daha sonra yerleşebileceği ontolojik konumu açık tutar. Böylece kelime, belirlenimin vekili değil; onun yerleşeceği zeminin koruyucusu olur.

Bu koruma işlevi, konuşmanın dinamik yapısıyla da uyumludur. İnsan çoğu zaman düşünürken konuşur. Cümle kuruldukça yeni ayrıntılar eklenir, belirlenimler netleşir ve kavramlar giderek kesinleşir. Dil, düşüncenin bu hareketli yapısına uyum sağlayabilmek için tamamlanmamış bilgi durumlarını da taşıyabilmelidir. "Şey" tam olarak bu geçiş alanında çalışır. Düşüncenin henüz kesinleştirmediği içerikleri, iletişimin kesilmesine izin vermeden taşımaya devam eder.

Yer tutucunun açık olması aynı zamanda düşünsel ekonomiyi de artırır. Her eksik belirlenim için yeni bir sözcük üretmek yerine, bütün eksik belirlenimlerin bağlanabileceği genel bir ontolojik merkez oluşturmak çok daha işlevseldir. Dil böylece sınırsız sayıda olası eksiklik durumunu tek bir kurucu mekanizma aracılığıyla yönetebilir. Bu ekonomi yalnızca pratik kolaylık sağlamaz; aynı zamanda dilin yapısal bütünlüğünü de korur.

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde "şey"in neden açık bir sözcük olarak var olduğu anlaşılır. Kelime, düşüncenin eksikliğini değil, düşüncenin sürekliliğini temsil eder. Konuşma tamamlanmadan önce de, araştırma devam ederken de, belirlenimler henüz kesinleşmemişken de ontolojik merkezi görünür biçimde korur. Böylece dil, eksik bilgiyle çalışabilen esnekliğini kaybetmeden mantıksal bütünlüğünü de muhafaza eder.

"Şey" bu nedenle sıradan bir dolgu sözcüğü değildir. O, dilin kendi içinde oluşturduğu en genel yer tutucudur; fakat tuttuğu yer herhangi bir anlam boşluğu değil, bütün yüklemelerin dayanabileceği ontolojik merkezdir. İşte kelimenin gerçek önemi tam da burada ortaya çıkar: İçeriği temsil etmekten çok, içeriğin yerleşebileceği varlık kutbunu açık tutarak dilin sürekliliğini mümkün kılar.                            

6.6. Niteliklerin Bağlanabileceği Varlık Kutbunun Kurulması

Önceki bölümlerde "şey" kavramının yüklemeyi sürdürebilmek için nötr bir yer tutucu görevi üstlendiği gösterildi. Fakat bu açıklama tek başına yeterli değildir. Çünkü burada asıl korunması gereken unsur herhangi bir sözcük değil, yüklemenin yöneldiği ontolojik kutuptur. Dil, belirlenimlerin serbestçe dolaştığı bir sistem değildir. Aksine, bütün belirlenimler belirli bir merkez etrafında örgütlenir. "Şey"in temel işlevi de tam olarak bu merkezi görünür kılmaktır.

Bir niteliğin kavramsal yapısı incelendiğinde onun tek başına tamamlanmış bir içerik oluşturmadığı görülür. "Sıcak", "eski", "hızlı", "yoğun", "kırılgan" veya "hareketli" gibi belirlenimler ancak bir varlığa yüklenebildikleri ölçüde anlam kazanırlar. Dil, nitelikleri birbirinden ayırabilir, onları sınıflandırabilir ve karşılaştırabilir; fakat bütün bu işlemler boyunca niteliklerin yöneldiği ontolojik odağı korumaya devam eder. Korunan şey belirli bir nesne değil, belirlenimlerin bağlanabileceği varlık kutbudur.

Buradaki "kutup" ifadesi özellikle seçilmiştir. Çünkü söz konusu yapı belirli bir içeriği değil, belirlenimlerin üzerinde toplanabileceği merkezi ifade eder. Fizikte farklı kuvvetlerin belirli alanlarda yoğunlaşması gibi, dilde de farklı yüklemler belirli bir ontolojik merkez etrafında birleşir. Yüklemlerin birbirleriyle ilişkili hâle gelmesi, aynı taşıyıcı üzerinde toplanabilmelerine bağlıdır. Böylece dağınık belirlenimler, tek bir varlık hakkında söylenmiş anlamlı önermelere dönüşür.

Bir insan hakkında "uzun", "sabırlı", "öğretmen", "koşuyor" ve "yoruldu" denildiğinde aslında birbirinden tamamen farklı nitelik kategorileri aynı ontolojik merkezde birleşmektedir. Kimileri fiziksel özellik, kimileri psikolojik eğilim, kimileri toplumsal rol, kimileri ise geçici durum bildirir. Buna rağmen bunların tek bir varlığa ait olduğu kabul edildiği için düşünce parçalanmaz. Dilin bütünleştirici gücü de büyük ölçüde bu ortak taşıyıcı sayesinde mümkün olur.

Kurmaca anlatılar da aynı ilkeyi doğrular. Bir roman karakteri önce fiziksel özelliklerle tanıtılır, daha sonra psikolojik çözümlemeler yapılır, ardından geçmişi anlatılır ve geleceğe ilişkin planları aktarılır. Bütün bu farklı belirlenimler tek bir karakter üzerinde toplandığı için anlatı bütünlüğünü korur. Eğer her yüklem bağımsız dolaşsaydı, karakter kavramı da ortadan kalkardı. Demek ki anlatısal süreklilik bile ontolojik taşıyıcılığın korunmasına bağlıdır.

Bilimsel açıklamalarda durum daha da belirgindir. Bir atom hakkında kütlesinden, yükünden, spininden, enerji düzeyinden ve diğer parçacıklarla etkileşiminden aynı anda söz edilebilir. Bu kadar farklı belirlenimin tek bir teorik nesne üzerinde birleşebilmesi, onların ortak bir taşıyıcıya yüklenmesi sayesinde mümkündür. Bilimsel nesnelerin kimliği, büyük ölçüde bu yükleme bütünlüğü tarafından korunmaktadır.

Dil, bütün bu faaliyetleri gerçekleştirirken belirli varlığın tam olarak bilinmesini her zaman şart koşmaz. Tam da burada "şey" kavramı devreye girer. Belirli isim henüz kurulmamış olsa bile yüklemlerin bağlanacağı ontolojik kutup korunur. Böylece düşünce araştırmasını sürdürebilir, yeni belirlenimler ekleyebilir ve zamanla daha kesin kavramlara ulaşabilir. "Şey", belirlenimlerin askıda kalmasını önleyen en genel ontolojik merkez olarak çalışır.

Dolayısıyla "şey"in önemi, yalnızca belirsizlik ifade etmesinde değildir. Asıl önemi, birbirinden tamamen farklı belirlenimlerin tek bir varlık üzerinde birleşebilmesini sağlayan nötr ontolojik kutbu temsil etmesidir. Dilin kurduğu her önerme, açık ya da örtük biçimde bu merkeze dayanır. "Şey" de bu merkezin en genel ve en soyut dilsel görünümünü oluşturur.

6.7. İçerik Sağlamak ile Ontolojik Yer Açmak Arasındaki Ayrım

"Şey" kavramının gerçek fonksiyonunu anlayabilmek için çoğu zaman fark edilmeyen fakat teorik bakımdan son derece önemli bir ayrım yapılmalıdır. Dil içerisindeki her sözcük aynı türden görev üstlenmez. Bazıları yeni içerik üretir, bazıları ilişkileri düzenler, bazıları ise içerikten bağımsız olarak belirli yapısal konumları korur. "Şey", üçüncü gruba aittir. O, yeni bir belirlenim kazandırmaz; belirlenimlerin yerleşebileceği ontolojik alanı açık tutar.

Bu ayrım ilk bakışta oldukça ince görünse de, teorinin merkezini oluşturmaktadır. Örneğin "masa" denildiğinde belirli bir nesne türüne ilişkin içerik sağlanır. "Kırmızı" denildiğinde belirli bir renk niteliği eklenir. "Koşuyor" ifadesi ise belirli bir hareket bildirir. Bunların her biri anlam alanını genişletmektedir. "Şey" ise aynı türden bir genişleme üretmez. Kelime kullanıldıktan sonra hâlâ söz konusu varlığın ne olduğu bilinmeyebilir. Demek ki yaptığı iş içerik üretmek değildir.

Buna rağmen "şey" gereksiz de değildir. Çünkü içerik bulunmasa bile belirlenimlerin dayanacağı ontolojik konum korunmaktadır. "Bir şey kırıldı." cümlesinde kırılma olayı belirli bir taşıyıcıya bağlanmıştır; fakat taşıyıcının hangi nesne olduğu henüz açıklanmamıştır. Böylece dil aynı anda iki farklı işlemi başarır: içerik eksikliğini kabul eder ve ontolojik sürekliliği sürdürür. İçeriğin ertelenmesi ile ontolojik merkezin korunması birbirinden ayrılmış olur.

Aslında teorinin en özgün yönlerinden biri tam da burada ortaya çıkmaktadır. Geleneksel açıklamalar "şey" sözcüğünü çoğunlukla belirsiz isim veya dolgu sözcüğü olarak tanımlar. Böyle bir yaklaşım, kelimenin neden vazgeçilmez olduğunu açıklayamaz. Çünkü gerçekten yalnızca belirsizlik bildiriyor olsaydı, dil çok farklı çözümler de geliştirebilirdi. Burada savunulan görüş ise farklıdır. "Şey", belirsizliği değil; belirlenimlerden önce gelen ontolojik alanı temsil etmektedir. Belirsizlik yalnızca bu yapının görünür olduğu durumlardan biridir.

İçerik sağlamak ile yer açmak arasındaki fark mimari bir benzetmeyle daha açık görülebilir. Bir bina inşa edilirken odaların içine yerleştirilen eşyalar içerik gibidir; fakat o eşyaların yerleşebileceği hacmi sağlayan yapı onlardan farklıdır. Eşyalar değişebilir, çıkarılabilir veya yenileri eklenebilir. Buna karşılık onları taşıyan mekân korunmadan bu değişikliklerin hiçbir anlamı kalmaz. "Şey" de benzer biçimde belirlenimlerin kendisi değil, onların yerleşeceği ontolojik hacmi açık tutmaktadır.

Felsefi düşünce bakımından bu ayrım daha da önemlidir. Çünkü ontolojik analiz çoğu zaman belirli içeriklerden önce, içeriklerin mümkün olma koşullarını araştırır. Eğer "şey" gerçekten yalnızca eksik isimlerin yerine geçen sıradan bir kelime olsaydı, onun üzerinden herhangi bir ontolojik teori geliştirilemezdi. Oysa kelimenin görevi içerik üretmek değil de ontolojik yer açmak olarak anlaşıldığında, dil ile metafizik arasında yeni bir ilişki kurulabilmektedir.

Bilimsel teoriler de benzer şekilde ilerler. Araştırmacı önce araştırma nesnesinin bütün belirlenimlerini bilmez. Çoğu zaman yalnızca "bir etki", "bir yapı", "bir mekanizma" veya "bir unsur" bulunduğunu kabul ederek araştırmaya başlar. Belirlenimler süreç içinde eklenir; fakat araştırmanın ilk adımı, içerikten önce ontolojik yerin korunmasına dayanır. "Şey" kavramı bu mantığın dil içerisindeki en genel karşılığıdır.

Böylece içerik ile ontolojik konum birbirinden kesin biçimde ayrılmış olur. İçerik değişebilir, çoğalabilir, eksilebilir ya da tamamen yanlış çıkabilir. Ontolojik yer ise düşünmenin ve yükleme yapısının devam edebilmesi için korunmak zorundadır. "Şey" tam da bu nedenle sıradan bir isim olmaktan çıkar; belirlenimlerden bağımsız olarak varlık kutbunu açık tutan temel bir transandantal temsil mekanizmasına dönüşür.                                                                                                                       

6.8. Dilsel Yüklemin Asgari Taşıyıcısı Olarak “Şey”

Buraya kadar geliştirilen çözümleme, "şey" kavramının yalnızca belirsizliği ifade eden genel bir isim olmadığını; yükleme yapısının devamını mümkün kılan ontolojik temsil mekanizması olduğunu göstermektedir. Artık bu çözümlemeyi daha genel bir sonuca ulaştırmak mümkündür. Dil içerisinde yüklemlerin yöneldiği pek çok farklı özne bulunabilir; ancak belirli öznenin henüz kurulmadığı ya da bilinçli olarak askıya alındığı bütün durumlarda, yükleme yapısının çökmemesi için en azından asgari bir taşıyıcının korunması gerekir. "Şey", tam olarak bu asgari taşıyıcılığı temsil eder. Onun önemi, belirli bir nesne türünü göstermesinde değil; yüklemenin yöneldiği ontolojik merkezin en indirgenmiş biçimini oluşturmasındadır.

"Asgari taşıyıcı" ifadesi özellikle önemlidir. Çünkü burada savunulan görüş, "şey"in bütün ontolojik içeriği eksiksiz temsil ettiği değildir. Aksine, kelime yalnızca yüklemenin sürdürülebilmesi için zorunlu olan en temel yapıyı muhafaza eder. Bir nesnenin hangi türe ait olduğu, hangi maddeden oluştuğu, hangi işleve sahip bulunduğu ya da hangi ilişkiler ağı içerisinde yer aldığı henüz bilinmeyebilir. Bütün bunlar ertelenebilir. Fakat "bir varlığın bulunduğu" kabulü ertelenemez. İşte "şey", bu indirgenemez kabulün dil içerisindeki en yalın biçimidir.

Yükleme yapısı dikkatle incelendiğinde, aslında her önermenin bu en düşük ontolojik eşiği koruduğu görülmektedir. "Bir şey düştü.", "Bir şey değişti.", "Bir şey eksik.", "Bir şey oluyor." gibi ifadelerde içerik son derece sınırlıdır. Buna rağmen önermeler tamamlanmıştır. Çünkü yüklem, yöneldiği en temel taşıyıcıyı kaybetmemektedir. Dil burada ayrıntılı bilgiye sahip olmadan da mantıksal bütünlüğünü koruyabilmektedir. Böylece asgari ontolojik eşik ile önerme bütünlüğü arasında doğrudan bir ilişki kurulmuş olur.

Bu eşik aynı zamanda araştırmanın başlangıç noktasını da oluşturur. İnsan çoğu zaman tam belirlenmiş bilgiyle değil, yalnızca bir varlığın bulunduğu yönündeki ilk kabulle düşünmeye başlar. Bilimsel keşifler, kriminal soruşturmalar, tarihsel araştırmalar ve gündelik gözlemler sıklıkla böyle ilerler. Önce "bir şey var" denilir; ardından onun ne olduğu araştırılır. Demek ki belirlenim, ontolojik kabulün üzerine inşa edilmektedir. "Şey" de araştırmanın bu ilk aşamasını dil içerisinde temsil eden temel yapıdır.

Teorik bakımdan daha da önemli olan nokta, bu asgari taşıyıcılığın yalnızca bilgisizlik durumlarına özgü olmamasıdır. Bilinçli soyutlamalarda da aynı yapı korunmaktadır. Filozof belirli nesneleri dışarıda bırakarak yalnızca "bir şey"in varlık koşullarını inceleyebilir. Mantıkçı, belirli içerikleri göz ardı ederek yalnızca önerme yapısını araştırabilir. Matematikçi, belirli fiziksel nesneler yerine soyut elemanlardan söz edebilir. Her durumda belirlenimler farklılaşırken, yüklemenin dayanacağı en genel ontolojik merkez değişmeden kalır.

Dilin bu yönü, onun yalnızca iletişim sistemi olmadığını bir kez daha göstermektedir. Eğer iletişim tek amaç olsaydı, belirli adların bulunmadığı durumlarda konuşma büyük ölçüde kesintiye uğrardı. Oysa doğal diller, eksik bilgiyle de işlemeye devam edebilmektedir. Bunun nedeni, belirlenimlerden bağımsız olarak işleyen asgari taşıyıcı mekanizmasını bünyelerinde barındırmalarıdır. "Şey", bu mekanizmanın en görünür sözcüğüdür.

Ayrıca bu yapı, önceki bölümlerde tartışılan transandantal çözümlemeyle de tam bir uyum içindedir. Zihin, deneyim sırasında örtük biçimde salt varlık kabulünü zaten kullanmaktadır. Dil ise aynı kabulü kendi sembolik düzeni içerisinde açık bir temsil noktasına dönüştürmektedir. "Şey", işte bu dönüşümün en sade ürünüdür. Ne yeni bir metafizik ilke üretir ne de varlığı meydana getirir; yalnızca zaten işleyen önsel kabulü, dilin sınırları içerisinde kullanılabilir hâle getirir.

Dolayısıyla "şey" kavramının teorik konumu, sıradan sözlük tanımlarının çok ötesine uzanmaktadır. Kelime, yalnızca belirsiz isim değil; yükleme yapısının en düşük ontolojik eşiğini koruyan, belirlenimlerden önce gelen taşıyıcı kabulünü görünür kılan ve dilin mantıksal sürekliliğini güvence altına alan asgari temsil mekanizmasıdır. Onun vazgeçilmezliği de tam olarak bu işlevden doğmaktadır.

7. “Şey” ile Boşluk Arasındaki Ayrım

7.1. Boşluğun İçerik Yokluğu Bildirmesi

"Şey" kavramının ontolojik işlevini tam olarak kavrayabilmek için, onun sıklıkla karıştırıldığı başka bir kavramdan kesin biçimde ayrılması gerekir: boşluk. Gündelik kullanımda her iki yapı da belirlenmemişlik hissi uyandırdığı için zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılabiliyormuş gibi görünür. Oysa dikkatli bir çözümleme yapıldığında, temsil ettikleri mantıksal düzlemlerin bütünüyle farklı olduğu anlaşılır. "Şey", belirlenim eksikliğine rağmen varlık kutbunu korurken; boşluk, belirli bir içeriğin bulunmadığını ifade eder. Benzer görünen iki yapı, aslında ontolojik bakımdan farklı yönlere işaret etmektedir.

Boşluk kavramı öncelikle olumsuz bir belirleme taşır. "Kutunun içinde boşluk var." denildiğinde, burada temsil edilen unsur yeni bir varlık değil; beklenen içeriğin bulunmayışıdır. Aynı durum "boş oda", "boş sayfa" veya "boş raf" gibi ifadelerde de görülmektedir. Bu örneklerde dikkat merkezinde bulunan şey, belirli bir nesnenin varlığı değil; belirli bir doluluğun eksikliğidir. Boşluk, içerik yokluğunu bildirir. Varlık yüklemenin yöneldiği merkez olmaktan çok, belirli içeriğin bulunmamasını ifade eden bir durum hâline gelir.

Bu nedenle boşluk, yükleme yapısıyla "şey"den farklı ilişki kurar. "Kutuda bir şey var." cümlesi, içeriğin ne olduğunu söylemez; fakat belirli bir taşıyıcının bulunduğunu bildirir. "Kutu boş." denildiğinde ise taşıyıcı olarak kutu korunurken, onun beklenen içeriğinin bulunmadığı ifade edilir. Dolayısıyla boşluk hiçbir zaman "şey"in yerine geçen genel bir taşıyıcı değildir. İkisi farklı ontolojik katmanlarda çalışmaktadır. Biri varlık merkezini korur, diğeri belirli içeriğin yokluğunu belirtir.

Felsefi açıdan bakıldığında bu ayrım daha da önem kazanır. Eğer "şey" gerçekten boşlukla aynı işlevi yerine getiriyor olsaydı, yükleme yapısını sürdürmesi mümkün olmazdı. Çünkü boşluk, belirli bir niteliğin eksikliğini bildirirken; "şey", niteliklerin henüz belirlenmediği durumda bile onların bağlanabileceği ontolojik merkezi korur. Böylece biri olumsuz bir belirleme, diğeri ise olumlu bir ontolojik temsil olarak çalışmaktadır.

Matematiksel düşüncede de benzer bir ayrım görülebilir. Sıfır ile bilinmeyen değişken aynı değildir. Sıfır belirli bir değeri ifade ederken, bilinmeyen değişken henüz hangi değeri alacağı belirlenmemiş bir konumu temsil eder. "Şey" ile boşluk arasındaki ilişki de buna benzemektedir. Boşluk belirli bir eksikliği bildirir; "şey" ise henüz belirlenmemiş ontolojik merkezi açık tutar. Dolayısıyla ikisi aynı belirsizlik türünü temsil etmez.

Dilin işleyişi açısından sonuç açıktır. Konuşmacı "bir şey eksik" dediğinde aynı anda iki farklı yapı kullanmaktadır. "Şey", eksik olanın ontolojik merkezini korurken; "eksik" yüklemi belirli bir içeriğin bulunmadığını ifade etmektedir. Eğer "şey" ile boşluk özdeş olsaydı, bu tür önermeler kendi içinde çelişkili hâle gelirdi. Oysa doğal dil böyle bir sorun yaşamaz. Bunun nedeni, iki kavramın farklı işlevler üstlenmesidir.

Böylece ilk ayrım netleşmektedir. Boşluk, belirli bir doluluğun yokluğunu ifade eden içeriksel bir belirlemedir. "Şey" ise içerik henüz belirlenmemiş olsa bile yüklemenin yöneldiği ontolojik kutbu koruyan yapısal bir temsil mekanizmasıdır. Benzer görünmelerine rağmen biri yokluğu, diğeri ise belirlenimden bağımsız varlık kabulünü temsil eder. Makalenin bundan sonraki bölümlerinde bu ayrım daha da derinleştirilerek, "şey"in neden hiçbir zaman basit bir boşluk kavramına indirgenemeyeceği ayrıntılı biçimde gösterilecektir.                                                                                                                    

7.2. “Şey”in İçerik Belirlenmese de Varlığı Koruması

Boşluğun içerik yokluğunu bildirdiği gösterildikten sonra, "şey" kavramının hangi olumlu işlevi üstlendiği daha açık biçimde görülebilir. "Şey", belirli bir niteliği temsil etmez; fakat belirli bir varlığın bulunduğu kabulünü korur. Dolayısıyla onun anlamı eksiklikten değil, ontolojik süreklilikten doğar. İçerik ertelenebilir, isim unutulabilir, sınıflandırma henüz yapılamamış olabilir; buna rağmen yüklem yöneldiği merkezi kaybetmez. "Şey", tam olarak bu merkezin dil içerisindeki en yalın görünümüdür.

Bir konuşmacının "Masanın üzerinde bir şey var." demesi, yalnızca bilgisizliğini ifade etmez. Asıl olarak, henüz tanımlanmamış bir varlığın bulunduğunu kabul ettiğini gösterir. Burada dikkat çekici olan nokta, konuşmanın geri kalanının da bu kabul üzerine kurulabilmesidir. "Bir şey var; hareket ediyor; ses çıkarıyor; giderek yaklaşıyor." şeklindeki önermelerde yeni belirlenimler adım adım eklenebilir. Bu sürecin başından sonuna kadar değişmeyen unsur, yüklemlerin bağlandığı ontolojik merkezdir.

Aslında belirlenimlerin tek tek eklenebilmesi bile böyle bir merkezin önceden korunmasına bağlıdır. Eğer ilk aşamada yalnızca dağınık nitelikler bulunsaydı, sonradan bunların aynı varlığa ait olduğu söylenemezdi. "Kırmızı", "hareket ediyor", "sert", "parlak" gibi yüklemlerin tek bir nesne üzerinde birleşebilmesi, başlangıçta onların bağlanabileceği ortak bir kutbun korunmasını gerektirir. "Şey" işte bu bütünleştirici zemini temsil eder.

Bu nedenle "şey", düşüncenin ilerleyici karakteriyle de doğrudan ilişkilidir. Bilgi çoğu zaman tamamlanmış hâlde elde edilmez; aşamalı olarak genişler. İlk aşamada yalnızca "bir şey" bulunduğu kabul edilir. Daha sonra onun canlı mı cansız mı olduğu, hangi türe ait bulunduğu, hangi özellikleri taşıdığı ve başka varlıklarla nasıl ilişki kurduğu belirlenir. Araştırmanın gelişmesi, ilk kabulün değiştirilmesiyle değil; ilk kabul üzerine yeni belirlenimlerin eklenmesiyle gerçekleşir.

Bilimsel keşiflerde aynı yapı tekrar tekrar görülmektedir. Tarih boyunca birçok olgu önce yalnızca "bir etki", "bir madde", "bir kuvvet" veya "bir parçacık" olarak düşünülmüş; daha sonra ayrıntılı özellikleri keşfedilmiştir. Elektronun, nötrinonun ya da kara deliklerin teorik serüveni buna örnek gösterilebilir. İlk aşamada eksik olan, varlığın kendisi değil; onun belirlenimleridir. Araştırmanın ilerlemesiyle eksik içerik tamamlanır; ontolojik merkez ise başından itibaren korunmuştur.

Gündelik yaşam da aynı mantığı sürekli yeniden üretmektedir. Evde duyulan beklenmedik bir ses, uzaktan görülen belirsiz bir siluet ya da masada unutulmuş tanımsız bir nesne hakkında ilk söylenen ifade çoğu zaman "bir şey" olur. İnsan önce varlığı kabul eder, sonra kimliği araştırır. Bu sıralama rastlantısal değildir. Dil, deneyimin doğal akışını yansıtmaktadır. Varlık kabulü, belirlenim bilgisinden önce gelir.

Buradan önemli bir sonuç elde edilmektedir. "Şey" yalnızca eksik bilgiye eşlik eden geçici bir sözcük değildir; bilginin gelişme mantığını da yansıtır. İnsan önce varlığı kabul eder, sonra belirlenimleri edinir. Dil de aynı sırayı korur. Önce ontolojik merkez kurulur, ardından içerik genişletilir. Böylece kelime, epistemolojik ilerleyiş ile ontolojik süreklilik arasında köprü kuran temel yapılardan biri hâline gelir.

Bu nedenle "şey"in anlamı, eksiklikten çok açıklığa dayanır. Açık bırakılan unsur varlığın kendisi değildir; onun hangi belirlenimlere sahip olduğudur. Ontolojik merkez korunurken içerik ilerleyen süreçte doldurulur. İşte "şey" kavramını boşluktan kesin biçimde ayıran temel özellik de budur. Boşluk, bulunmayan içeriği bildirir; "şey" ise henüz belirlenmemiş olsa bile varlığın düşünce içerisindeki sürekliliğini korur.

7.3. Taşıyıcının Yokluğu ile Taşıyıcının Belirlenmemesi Arasındaki Fark

"Şey" ile boşluk arasındaki ayrımın tam olarak anlaşılabilmesi için ikinci ve daha temel bir ayrımın kurulması gerekir. Bir taşıyıcının belirlenmemiş olması ile hiç bulunmaması aynı durum değildir. Gündelik dil bu iki hâli çoğu zaman sezgisel olarak ayırır; fakat felsefi çözümleme yapıldığında aralarındaki farkın ontolojik bakımdan son derece önemli olduğu görülmektedir. Makalenin savunduğu teori de tam olarak bu ayrım üzerine kurulmaktadır.

Taşıyıcının belirlenmemiş olması, belirli bir varlığın bulunduğu kabul edilmekle birlikte onun kimliğinin henüz açıklanmamış olması anlamına gelir. "Bir şey hareket ediyor." cümlesinde hareket edenin ne olduğu bilinmeyebilir; fakat hareketin yöneldiği ontolojik merkez korunmaktadır. Konuşmacı, belirlenimi eksik bırakmış; varlık kabulünü ise sürdürmüştür. Burada eksik olan bilgi, taşıyıcının varlığı değil, onun belirli niteliğidir.

Taşıyıcının yokluğu ise tamamen farklı bir durumu ifade eder. Böyle bir durumda artık yüklemin bağlanacağı herhangi bir ontolojik merkez kalmaz. Hareket eden hiçbir şey yoksa "hareket ediyor" yüklemi askıda kalır. Kırmızı olan hiçbir varlık yoksa "kırmızıdır" yüklemi de belirli bir nesneye yöneltilemez. Dolayısıyla taşıyıcının yokluğu, yalnızca eksik bilgi değil; yükleme yapısının çözülmesi anlamına gelir.

İki durum arasındaki fark mantıksal sonuçlar bakımından da belirleyicidir. Belirlenmemiş taşıyıcı hakkında yeni bilgi edinilebilir. Araştırma ilerledikçe kimlik açıklığa kavuşabilir, yeni yüklemler eklenebilir ve belirlenimler çoğalabilir. Buna karşılık gerçekten hiçbir taşıyıcının bulunmadığı durumda araştırmanın ilerleyeceği ortak bir merkez de bulunmaz. İlk durumda bilgi gelişir; ikinci durumda ise yükleme zemini ortadan kalkmıştır.

Bu ayrım bilimsel yöntem açısından da son derece önemlidir. Bir araştırmacı "Bilinmeyen bir etken bu sonucu oluşturuyor." dediğinde, belirlenmemiş bir taşıyıcı varsaymaktadır. Araştırma, bu taşıyıcının ne olduğunu bulmaya yönelir. Eğer başlangıçta hiçbir taşıyıcı kabul edilmese, araştırmanın yöneldiği ortak hedef de kurulamaz. Bilim çoğu zaman belirlenmemiş taşıyıcılarla çalışır; taşıyıcısız yüklemlerle değil.

Aynı ilke metafizik çözümlemelerde de geçerlidir. Töz kavramı, belirlenimlerden önce gelen ontolojik taşıyıcılığı ifade eder. "Şey" ise bu taşıyıcılığın dilsel görünümüdür. Dolayısıyla kelimenin temsil ettiği yapı, belirlenmemiş taşıyıcıdır; hiçbir taşıyıcının bulunmaması değildir. Bu ayrım korunmadığında "şey", yanlış biçimde yalnızca belirsizlik veya eksiklik kavramına indirgenmiş olur.

Bütün bu değerlendirmeler birlikte ele alındığında, "şey"in ontolojik değeri daha da netleşmektedir. O, varlık ile yokluk arasında duran belirsiz bir ara bölgeyi temsil etmez. Aksine, varlığın kabul edildiği fakat belirlenimlerin henüz tamamlanmadığı özel bir mantıksal durumu temsil eder. Böylece dil, belirlenimin eksikliğini taşıyıcının yokluğuna dönüştürmeden bilgi üretmeye devam edebilir.

Taşıyıcının belirlenmemesi, ontolojik merkezin korunarak araştırmanın ve yükleme yapısının sürdürülmesini mümkün kılar. Taşıyıcının yokluğu ise yüklemenin dayanağını ortadan kaldırır. "Şey" tam da ilk durumu temsil ettiği için, belirsizliğin değil; belirlenimden önce gelen ontolojik sürekliliğin dilsel ifadesi hâline gelmektedir.                                                                                                                      

7.4. “Bir Şey Kırmızı” Önermesinde Ontolojik Açıklık

"Şey" kavramının temsil ettiği ontolojik işlevi görünür kılmanın en uygun yollarından biri, onu en yalın yükleme biçimleri üzerinden incelemektir. "Bir şey kırmızı." önermesi bu bakımdan son derece öğreticidir. İlk bakışta eksik bilgi taşıyan sıradan bir cümle gibi görünen bu ifade, gerçekte dilin yükleme mantığının en temel ilkelerini açık biçimde sergiler. Konuşmacı kırmızılığın neye ait olduğunu söylemez; buna rağmen kırmızılığı taşıyıcısından bütünüyle koparmayı da reddeder. Böylece belirlenim eksik bırakılırken ontolojik açıklık korunur.

Buradaki "açıklık" sözcüğü özellikle önemlidir. Çünkü söz konusu olan, belirli bir nesnenin açıkça tanımlanması değildir. Açık kalan unsur, yüklemin yöneldiği ontolojik konumdur. Dinleyici hangi nesnenin kırmızı olduğunu bilmeyebilir; fakat kırmızılığın bağımsız dolaşan bir nitelik olmadığını hemen kavrar. Önermenin mantığı, niteliğin belirli fakat henüz tanımlanmamış bir taşıyıcıya ait olduğunu daha ilk anda kabul etmektedir.

Aslında bu önerme, töz ile ilinek arasındaki klasik metafizik ayrımı gündelik dil içerisinde yeniden üretmektedir. "Kırmızı" ilineksel bir belirlenimdir; kendi başına varlık oluşturamaz. "Şey" ise herhangi belirli bir tözü göstermese bile, ilineğin bağlanacağı ontolojik merkezi temsil eder. Böylece gündelik dil, çoğu zaman fark edilmeyen metafizik bir ayrımı her konuşmada yeniden işletmektedir. İnsan bunu bilinçli olarak yapmasa bile, dilin yapısı aynı mantığı korumaktadır.

Bu örnek aynı zamanda yüklemenin zamansal gelişimini de göstermektedir. İlk aşamada yalnızca "bir şey kırmızı" denilir. Daha sonra "bir şey kırmızı, yuvarlak ve metalik." ifadesi kurulabilir. Ardından "bir şey kırmızı, yuvarlak, metalik ve masanın üzerinde duruyor." biçiminde yeni yüklemler eklenebilir. Son aşamada bunun "kırmızı bir elma" olduğu anlaşılabilir. Bilginin ilerleyişi boyunca değişen unsur yüklemlerdir; değişmeyen unsur ise onların bağlandığı ontolojik merkezdir. "Şey", araştırmanın başlangıcından sonuna kadar aynı taşıyıcıyı korumaktadır.

İlginç olan nokta, ilk önermenin bilgi bakımından eksik olmasına rağmen mantık bakımından eksik olmamasıdır. Eksik olan yalnızca belirlenim düzeyidir. Önermenin yapısı ise tamamlanmıştır. Çünkü yüklem yöneldiği ontolojik kutbu bulmuştur. Dil, bilgi eksikliği ile mantıksal eksikliği birbirinden ayırabilmektedir. Bu ayrım sayesinde araştırma ilerledikçe içerik genişler; fakat önerme ilk andan itibaren kurulabilir durumda kalır.

Mantık tarihi açısından düşünüldüğünde de aynı ilke geçerlidir. Bir önermenin doğruluğu veya yanlışlığı, öncelikle onun belirli bir özne hakkında kurulabilmesine bağlıdır. "Bir şey kırmızı." önermesi yanlış olabilir, doğru olabilir ya da henüz doğrulanmamış olabilir. Fakat bütün bu değerlendirmelerden önce önerme zaten mantıksal bir bütünlük kazanmıştır. İşte bu bütünlüğü sağlayan unsur, "şey"in oluşturduğu asgari ontolojik merkezdir.

Dolayısıyla "bir şey kırmızı" gibi son derece basit görünen ifadeler, aslında dilin en temel metafizik varsayımlarını sessizce taşımaktadır. Nitelik bağımsız değildir, yüklem yöneldiği merkezi kaybetmez ve belirlenim tamamlanmadan önce bile ontolojik açıklık korunur. "Şey" bu nedenle yalnızca eksik isim yerine geçen pratik bir kelime değil; yükleme yapısının metafizik bütünlüğünü görünür kılan temel temsil mekanizmalarından biridir.

7.5. Hareket ve Olayların Taşıyıcıya Bağlanması

Nitelikler üzerinden yapılan çözümleme, "şey"in ontolojik işlevini büyük ölçüde görünür hâle getirmektedir; ancak aynı ilke yalnızca durağan özellikler için değil, hareketler ve olaylar için de geçerlidir. İlk bakışta hareket, belirli bir taşıyıcıdan daha bağımsız düşünülebilecekmiş gibi görünür. Çünkü hareket süreklilik gösteren dinamik bir süreçtir. Oysa dikkatli incelendiğinde hareketin de kendi başına var olamadığı anlaşılır. Hareket eden daima bir varlıktır; hareket ise o varlığın belirli bir kipidir.

"Bir şey hareket ediyor." cümlesi bu yapıyı açık biçimde göstermektedir. Konuşmacı hareket eden nesnenin ne olduğunu bilmiyor olabilir. Buna rağmen hareketi tamamen taşıyıcısız bırakmaz. Çünkü "hareket ediyor" ifadesi tek başına tamamlanmış bir ontolojik içerik oluşturamaz. Hareketin kendisi bağımsız bir varlık değildir; mutlaka belirli bir taşıyıcıya yüklenir. "Şey" de bu taşıyıcının henüz belirlenmemiş hâlini temsil eder.

Olaylar bakımından da aynı ilke korunmaktadır. "Bir şey oldu." ifadesi, gündelik dilde en sık kullanılan örneklerden biridir. Burada ilginç olan nokta, "olmak" fiilinin en genel olay bildirimi olmasına rağmen yine de belirli bir ontolojik merkeze ihtiyaç duymasıdır. Konuşmacı olayın ne olduğunu açıklamasa bile onun gerçekleştiğini kabul eder. Böylece olayın içeriği belirsiz bırakılırken olayın ontolojik varlığı korunur.

Aslında hareketler ve olaylar, niteliklerden daha güçlü biçimde taşıyıcı gerektirirler. Çünkü hareket her zaman bir değişimi ifade eder ve değişim, değişen bir varlığı varsayar. Aynı şekilde olay da belirli bir durumun gerçekleşmesini ifade eder; gerçekleşen şey olmadan olay kavramı anlamsızlaşır. Bu nedenle süreç bildirimi yapan yüklemler bile taşıyıcı zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, onu daha görünür hâle getirir.

Bilimsel düşünce bu ilkeyi sürekli kullanmaktadır. Fizikte enerji aktarılır, kuvvet uygulanır, parçacık bozunur, yıldız çöker, galaksiler uzaklaşır. Kimyada maddeler tepkimeye girer, biyolojide hücreler bölünür, toplum bilimlerinde kurumlar dönüşür. Kullanılan fiiller ne kadar farklı olursa olsun, hepsi belirli taşıyıcılara bağlanmaktadır. Süreçlerin kendileri bağımsız dolaşıma girmez; süreç daima bir varlığın sürecidir.

Felsefi açıdan değerlendirildiğinde ise bu sonuç daha genel bir ilkeye işaret eder. Hareket, oluş, değişim ve olay gibi kavramlar çoğu zaman dinamik gerçekliği temsil ederken; "şey" bu dinamikliğin dayandığı ontolojik sürekliliği temsil etmektedir. Değişim sürekli olabilir, fakat değişen hiçbir şey yoksa değişimden de söz edilemez. Oluş devam edebilir, fakat oluşun yöneldiği bir varlık bulunmuyorsa süreç kavramı çöker. Böylece dinamizm ile ontolojik taşıyıcılık birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan iki ilke olarak görünür.

"şey" yalnızca niteliklerin değil, hareketlerin ve olayların da bağlandığı en genel ontolojik merkezdir. Dil, ister durağan özelliklerden ister dinamik süreçlerden söz etsin, yükleme yapısını aynı temel ilke üzerine kurar. Belirlenim değişebilir, süreç ilerleyebilir, olay tamamlanabilir; fakat bütün bunların yöneldiği ontolojik kutup korunmadan önerme bütünlüğü sürdürülemez. "Şey" kavramının zorunluluğu da tam olarak bu evrensel yükleme yapısından doğmaktadır.                                                                          

7.6. İsimsizlik ile Yokluk Arasındaki Ayrım

"Şey" kavramının yanlış anlaşılmasının önemli nedenlerinden biri, isimsizlik ile yokluğun çoğu zaman aynı mantıksal kategori içerisinde değerlendirilmesidir. Oysa bu iki durum birbirinden bütünüyle farklıdır. Bir varlığın adının bilinmemesi, unutulması ya da özellikle söylenmemesi, onun ontolojik statüsünü değiştirmez. Değişen yalnızca o varlığa ilişkin belirlenim düzeyidir. Yokluk ise belirlenimin eksikliğini değil, doğrudan doğruya varlığın bulunmayışını ifade eder. Dolayısıyla isimsizlik epistemik bir durumken, yokluk ontolojik bir durumdur. Makalenin temel iddialarından biri de bu iki düzlemin birbirine karıştırılmaması gerektiğidir.

İnsan günlük yaşamında bu ayrımı farkında olmadan sürekli uygular. "Şurada bir şey var ama ne olduğunu bilmiyorum." cümlesini kuran kişi, nesnenin adını bilmediğini söylemektedir; nesnenin varlığından kuşku duyduğunu değil. Aynı şekilde "Adını hatırlayamadığım bir şey gördüm." ifadesinde de unutulan şey isimdir, varlık değildir. Dil, bilgi eksikliği ile ontolojik eksikliği birbirinden ayırarak konuşmayı sürdürebilmektedir. "Şey" kavramı da tam bu ayrımı mümkün kılan dilsel araçlardan biridir.

Bu ayrım hafıza süreçlerinde daha da belirginleşir. İnsan bazen belirli bir nesnenin bütün özelliklerini hatırlayabilir; fakat adını geçici olarak unutabilir. Bazen ise yalnızca onun var olduğunu hatırlar, niteliklerini de geri çağırmakta zorlanır. Her iki durumda da zihinde korunan ilk unsur, ontolojik merkezdir. İsim ve nitelikler sonradan yeniden kazanılabilir; fakat araştırmanın yöneldiği ortak zemin, yani "bir şey" bulunduğu kabulü baştan itibaren korunmaktadır. Demek ki hafızanın örgütlenişi bile belirlenimden önce varlık kabulünü esas almaktadır.

Dilin tarihsel gelişimi de benzer bir eğilim göstermektedir. Yeni keşfedilen canlılar, gök cisimleri, kimyasal elementler veya fiziksel süreçler, ilk anda bugünkü teknik adlarıyla bilinmezler. Önce onların varlığı fark edilir, ardından sınıflandırılır, daha sonra isimlendirilir ve en sonunda ayrıntılı tanımları oluşturulur. Adlandırma, varlığın keşfinden sonra gelir. Bu kronolojik sıra rastlantısal değildir. Çünkü isim, ontolojik merkezin yerine geçmez; onun üzerine eklenen belirlenimlerden yalnızca biridir.

Aynı mantık çocukların dil ediniminde de gözlemlenebilir. Çocuklar çoğu zaman tanımadıkları nesneler için "bu ne?", "şey", "o" gibi genel ifadeler kullanırlar. Bu kullanım, onların henüz isim öğrenmediklerini gösterir; nesnenin varlığını kavrayamadıklarını değil. Aslında çocuk, belirlenmemiş ontolojik merkezi çoktan kurmuştur. Öğrenme süreci, bu merkezin giderek daha ayrıntılı belirlenimlerle doldurulmasından ibarettir. Böylece dil edinimi bile "önce varlık, sonra belirlenim" ilkesini doğrular.

Felsefi açıdan bakıldığında da isim ile varlık arasında zorunlu özdeşlik kurulamaz. Bir varlığın ismi değişebilir, farklı kültürlerde farklı biçimlerde kullanılabilir, hatta hiçbir özel isme sahip olmayabilir. Buna rağmen varlık, isimden bağımsız olarak düşüncenin konusu olmaya devam eder. Eğer isim ontolojik statünün zorunlu koşulu olsaydı, farklı diller aynı gerçekliği temsil edemezdi. Oysa değişen sözcüklerdir; temsil edilen ontolojik merkez değil.

İşte "şey" kavramı bu nedenle sıradan bir belirsizlik ifadesi değildir. Kelime, isimsizlik durumunda ontolojik sürekliliği korur. Adlandırma ertelenebilir, sınıflandırma gecikebilir, bilgi tamamlanmamış olabilir; fakat yükleme yapısı işlemeye devam eder. Böylece dil, isim bulunmadığında dahi varlığı düşüncenin merkezinde tutabilir. "Şey"in en önemli katkılarından biri de isimsizlik ile yokluğu kesin biçimde birbirinden ayırmasıdır.

Bu ayrım korunmadığı anda önemli teorik hatalar ortaya çıkar. İsim bulunmayan her durumun yokluk gibi değerlendirilmesi, dilin araştırma ve soyutlama kapasitesini büyük ölçüde ortadan kaldırır. Oysa doğal diller tam tersine çalışmaktadır. İsim bulunmasa bile varlık korunur; varlık korunduğu için de araştırma ilerleyebilir. "Şey", tam olarak bu ilerleme olanağını sağlayan en genel ontolojik temsil noktasıdır.

7.7. Bilgisizlik Göstergesi Olmanın Ötesinde “Şey”

Gündelik kullanımda "şey" kelimesine yüklenen en yaygın anlam, bilgisizliği ifade eden geçici bir sözcük olmasıdır. Bir kişi bir nesnenin adını hatırlayamadığında ya da tam olarak neyi kastettiğini açıklayamadığında "şey" demektedir. Bu gözlem yanlış değildir; ancak yalnızca yüzeydeki kullanım biçimini betimler. Aynı olgunun neden ortaya çıktığını açıklamaz. Çünkü "şey"in yalnızca bilgisizlik göstergesi olduğu kabul edilirse, dilin neden tam da bu sözcüğe ihtiyaç duyduğu cevapsız kalır.

Aslında bilgisizlik, kelimenin işlevini üretmez; yalnızca görünür hâle getirir. İnsan bütün nesnelerin adını bilse bile "şey" kavramına yine ihtiyaç duyacaktır. Çünkü mesele belirli isimlerin eksikliği değildir; belirlenimlerden bağımsız olarak korunması gereken ontolojik merkezdir. Bilgisizlik yalnızca bu merkezin en açık biçimde ortaya çıktığı durumlardan biridir. Kelimenin gerçek işlevi ise bundan çok daha derinde bulunmaktadır.

Bunu teorik düşünce üzerinden görmek daha kolaydır. Bir filozof, "Bir şey ancak başka bir şeyle ilişki kurarak belirlenebilir." dediğinde herhangi bir bilgisizlik ifade etmez. Tam tersine, bilinçli biçimde soyut düzeyde konuşmaktadır. Burada "şey" kullanımı, belirli nesneleri bilmediği için değil; belirli nesneleri özellikle tartışmanın dışında bıraktığı için tercih edilmektedir. Kelime, bilgi eksikliğini değil, teorik soyutlamayı mümkün kılmaktadır.

Bilimsel yazında da benzer örnekler sıkça görülmektedir. Bir araştırmacı yeni gözlemlediği etkinin hangi mekanizmadan kaynaklandığını henüz bilmiyor olabilir. İlk raporlarında "bir etken", "bir yapı", "bir unsur" veya "bir şey" gibi genel ifadeler kullanabilir. Fakat araştırma ilerledikçe bu genel ifadeler yerlerini daha özel kavramlara bırakır. Burada dikkat çekici olan, "şey"in araştırmanın zayıflığını değil; araştırmanın başlangıç noktasını temsil etmesidir. Bilim, çoğu zaman belirlenmemiş ontolojik merkezler üzerinden ilerler.

Bilgisizlik ile soyutlama arasındaki fark burada belirleyici hâle gelir. İlkinde içerik henüz öğrenilmemiştir; ikincisinde ise içerik bilinmesine rağmen özellikle dışarıda bırakılır. İlginç olan nokta, her iki durumda da aynı sözcüğün kullanılabilmesidir. Bunun nedeni, "şey"in belirli bilgi miktarını değil, belirlenimden bağımsız ontolojik merkezi temsil etmesidir. Böylece kelime hem epistemolojik eksiklikte hem de bilinçli teorik indirgemede aynı yapısal görevi üstlenebilir.

Bu özellik, "şey"in semantik kapsamını da farklılaştırmaktadır. Kelimenin anlamı belirli nesneler kümesinden oluşmaz. O, belirli nesnelerin yerine geçmez; belirli nesnelerin ortak ontolojik önkoşulunu temsil eder. Bu nedenle kullanım alanı son derece geniştir. Gündelik konuşmadan bilimsel araştırmaya, felsefi analizden kurmaca anlatıya kadar çok farklı bağlamlarda aynı temel işleve sahip olabilir.

"Şey", bilgisizliğin işareti olmaktan çok daha fazlasıdır. Bilgisizlik yalnızca onun en görünür kullanım alanlarından biridir. Gerçek işlevi, belirlenimlerin henüz kurulmadığı veya bilinçli olarak ertelendiği her durumda ontolojik merkezi korumaktır. Kelimenin sürekliliği de tam olarak bu derin yapısal görevden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle "şey", eksik bilginin rastlantısal bir dolgu sözcüğü değil; dilin ontolojik mimarisini ayakta tutan temel temsil mekanizmalarından biri olarak değerlendirilmelidir.                             

7.8. Özne Konumunun Ontolojik Olarak Açık Tutulması

"Şey" kavramının şimdiye kadar incelenen bütün işlevleri, daha genel bir ilke altında birleştirilebilir. Kelimenin asıl görevi herhangi bir nesneyi adlandırmak değil, özne konumunu ontolojik olarak açık tutmaktır. Buradaki "özne", dilbilgisindeki teknik özne kavramından daha geniş bir anlam taşır. Kastedilen, yüklemlerin bağlanabileceği varlık merkezidir. Bir önermede hangi nitelik, hangi hareket veya hangi ilişki dile getirilirse getirilsin, bunların yöneldiği bir ontolojik kutbun korunması gerekir. "Şey", belirli öznenin henüz kurulmadığı bütün durumlarda bu temel konumu muhafaza eder.

Özne konumunun açık tutulması, belirli bir boşluk bırakılması anlamına gelmez. Tam tersine, burada korunan şey belirlenimlerin yerleşebileceği aktif bir ontolojik merkezdir. Boş bırakılmış bir alan, üzerine hiçbir yükleme alamaz. Açık tutulmuş ontolojik merkez ise sürekli yeni belirlenimler kazanabilir. Bu nedenle "şey", pasif bir eksiklik değil, dinamik bir açıklık üretmektedir. Onun temsil ettiği yapı, tamamlanmamış olmasına rağmen işlemeye devam eden bir ontolojik düzenektir.

Düşünmenin ilerleyişi dikkatle incelendiğinde, bu açıklığın ne kadar temel olduğu daha rahat görülmektedir. İnsan çoğu zaman ilk anda yalnızca "bir şey" bulunduğunu fark eder. Ardından bunun canlı mı cansız mı olduğu, doğal mı yapay mı olduğu, hangi sınıfa ait bulunduğu ve hangi özellikleri taşıdığı giderek belirlenir. Eğer ilk aşamada özne konumu korunmamış olsaydı, sonraki belirlenimlerin ortak bir merkezde toplanması da mümkün olmazdı. Araştırma sürecinin sürekliliği, özne konumunun başlangıçtan itibaren açık tutulmasına bağlıdır.

Aynı ilke karmaşık anlatı yapılarında da çalışmaktadır. Bir romanın ilk sayfalarında yalnızca "karanlıkta bir şey kıpırdadı" denilebilir. Okuyucu henüz bunun ne olduğunu bilmez. Fakat anlatının ilerleyen bölümlerinde aynı varlığa yeni özellikler yüklenir, geçmişi anlatılır, diğer karakterlerle ilişkisi kurulur ve sonunda kimliği bütünüyle açıklanır. Başlangıçtaki "şey" sözcüğü, yalnızca geçici bir belirsizlik oluşturmamış; anlatının ilerleyebilmesi için özne konumunu baştan itibaren korumuştur. Böylece bütün sonraki belirlenimler aynı ontolojik merkez etrafında birleşebilmiştir.

Bilimsel araştırmalar da benzer bir gelişim gösterir. Henüz tanımlanamamış bir olgu ilk aşamada yalnızca "bir etki", "bir mekanizma" veya "bir yapı" olarak ifade edilir. Sonraki gözlemler, deneyler ve kuramsal açıklamalar giderek bu merkeze yeni yüklemler ekler. Araştırmanın sonunda ayrıntılı bir teori ortaya çıktığında, başlangıçta korunan özne konumu artık çok daha zengin belirlenimlerle dolmuştur. Ancak dikkat edilirse, değişen özne değil; özneye eklenen içeriklerdir. Ontolojik merkez ilk andan itibaren aynı sürekliliği korumuştur.

Bu nedenle özne konumu ile öznenin belirlenimi birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi yükleme yapısının önkoşuludur; ikincisi ise yükleme sürecinin sonucudur. Geleneksel dil incelemeleri çoğu zaman bu iki düzlemi birbirine karıştırarak özneyi yalnızca belirli isimlerden biri olarak ele almıştır. Burada savunulan yaklaşım ise daha derine inmektedir. Belirli isimler, daha önce kurulmuş bulunan ontolojik özne konumunun özel biçimleridir. "Şey" de bu konumun en genel ve en indirgenmiş görünümünü temsil etmektedir.

Bu ayrım, makalenin başlangıcında tartışılan töz anlayışıyla da doğrudan bağlantılıdır. Töz, belirlenimlerden önce gelen taşıyıcıydı; "şey" ise bu taşıyıcının dil içerisindeki en genel temsil biçimi olarak yorumlanmıştı. Özne konumunun açık tutulması da aynı teorinin dilsel sonucudur. Belirlenimler değişebilir, çeşitlenebilir ve hatta birbirleriyle çelişebilir; fakat onların yöneldiği ontolojik merkez korunmadan yükleme yapısı sürdürülemez. "Şey", işte bu merkezin dil içindeki sürekliliğini güvence altına almaktadır.

Böylece "şey" ile boşluk arasındaki ayrım tamamlanmış olmaktadır. Boşluk, belirli bir içeriğin bulunmayışını ifade eder; "şey" ise içerik henüz belirlenmemiş olsa bile özne konumunu açık tutar. İlki eksikliğe, ikincisi sürekliliğe işaret eder. İlki yükleme yapılacak alanın dolu olmadığını bildirirken, ikincisi yüklemelerin bağlanabileceği ontolojik kutbu korur. Benzer görünen iki yapı arasındaki temel fark, birinin içeriksel yokluğu, diğerinin ise belirlenimden önce gelen varlık kabulünü temsil etmesidir.

8. Salt Varlığın Zaman ve Mekândan Ayrılan Temsil Biçimi

8.1. Zamanın Sıralayıcı Kurucu İşlevi

Şimdiye kadar geliştirilen teori, salt varlık kabulünün dil içerisinde "şey" aracılığıyla yeniden temsil edildiğini göstermiştir. Ancak aynı çözümleme doğal olarak yeni bir soruyu gündeme getirmektedir. Eğer salt varlık da zaman ve mekân gibi a priori kurucu yapılardan biriyse, neden yalnızca onun böylesine belirgin bir temsil mekanizmasına ihtiyaç duyduğu düşünülmektedir? Zamanın ya da mekânın karşılığında tek ve genel bir "zaman sözcüğü" veya "mekân sözcüğü" değil de çok daha dağınık dilsel yapılar bulunurken, salt varlık neden "şey" gibi merkezi bir gösteren etrafında görünür hâle gelmektedir? Bu sorunun cevaplandırılması, teorinin tamamlanması açısından zorunludur.

Öncelikle zamanın kurucu işlevi açıklığa kavuşturulmalıdır. Zaman, belirli olayların hangi sırayla gerçekleştiğini mümkün kılan a priori koşuldur. İnsan herhangi bir olayı deneyimlerken onu yalnızca içerik bakımından değil, aynı zamanda önce-sonra ilişkisi içerisinde kavrar. Bir hareketin başlaması, sürmesi ve sona ermesi; bir nedenin sonuçtan önce gelmesi; değişimin belirli bir süreç boyunca gerçekleşmesi hep bu kurucu zamansallık sayesinde düşünülebilir. Dolayısıyla zaman, tek tek olaylardan çıkarılan bir soyutlama değil; olayların olay olarak kavranabilmesinin önkoşuludur.

Burada dikkat çekici olan nokta, zamanın doğrudan nesneleşmemesidir. İnsan gündelik yaşamında zamanı ayrıca düşünerek hareket etmez. Bir kapıyı açarken, yürürken, konuşurken veya yazarken "şimdi zamanı kullanıyorum" diye bilinçli bir işlem gerçekleştirmez. Buna rağmen bütün bu faaliyetler zamansal düzen içerisinde yürür. Demek ki zaman, sürekli kullanılan fakat çoğu durumda bilinç nesnesi hâline getirilmeyen kurucu yapılardan biridir. Düşünce onu sessizce işletir.

Dil de zamansallığı aynı sessizlik içerisinde yeniden üretir. Fakat bunu tek bir kelime aracılığıyla değil, bütün gramatik yapıya dağıtarak gerçekleştirir. Fiil zamanları, görünüş ekleri, süreklilik yapıları, geçmiş ve gelecek bildiren ifadeler, sıralama zarfları ve bağlaçlar birlikte çalışarak zamansal örgüyü kurarlar. Böylece zaman, tek bir gösterende yoğunlaşmak yerine dilin tamamına yayılmış işlevsel bir sistem olarak temsil edilir.

Tam da bu nedenle zaman ile "şey" aynı temsil mantığına sahip değildir. "Şey", belirlenimlerin bağlanacağı tek bir ontolojik merkezi temsil ederken; zaman tek bir merkeze değil, olaylar arasındaki sıralama ilişkisine karşılık gelir. Onun görevi belirli bir taşıyıcı oluşturmak değil, taşıyıcılar arasındaki süreçsel düzeni mümkün kılmaktır. Bu yüzden zamanın dilsel görünümü de kaçınılmaz olarak daha dağınık ve çok katmanlıdır.

Zamanın dildeki temsili, kurucu işleviyle tam bir uyum içerisindedir. Çünkü zamansallık tek bir noktada değil, bütün önermelerin akışı boyunca çalışır. Her fiil çekimi, her sıralama ifadesi ve her süreç bildirimi bu kurucu yapının farklı bir görünümünü meydana getirir. Böylece zaman, "şey" gibi tek bir ontolojik merkez oluşturmaz; dilin tamamına yayılmış sıralayıcı ilke olarak faaliyet gösterir.                  

8.2. Mekânın Konumlandırıcı Kurucu İşlevi

Zamanın olayları sıralayan kurucu karakteri açıklandıktan sonra, ikinci temel a priori yapı olan mekânın neden farklı bir temsil mantığına sahip olduğu da açıklığa kavuşturulmalıdır. Çünkü zaman gibi mekân da deneyimden türetilen sonradan edinilmiş bir kavram değildir. İnsan herhangi bir nesneyi algılarken onu yalnızca renkleri, biçimi veya işlevi üzerinden kavramaz; aynı zamanda belirli bir konum içerisinde deneyimler. Bir nesnenin "orada", "burada", "yanında", "üstünde", "arkasında" veya "içinde" bulunması, deneyimin sonradan eklenen bir özelliği değil, daha ilk anda işleyen kurucu koşullarından biridir. Dolayısıyla mekân da tıpkı zaman gibi, deneyimin kurulabilmesi için önceden yürürlükte bulunmak zorundadır.

Mekânın temel görevi, varlıkların birbirlerinden ayrılabilmesini mümkün kılmaktır. Eğer bütün belirlenimler tek ve ayrışmamış bir alanda bulunsaydı, iki farklı nesneden söz etmek imkânsız hâle gelirdi. Ayrım yapabilmek için yalnızca nitelik farklılığı yeterli değildir; aynı zamanda bu niteliklerin farklı konumlar içerisinde düzenlenebilmesi gerekir. Bir ağacın evin yanında, kitabın masanın üzerinde veya yıldızın gökyüzünün belirli bir bölgesinde bulunması, mekânın konumlandırıcı işlevi sayesinde mümkün olur. Böylece mekân, varlıkların birbirlerinden yalnızca kavramsal olarak değil, deneyimsel olarak da ayrılmalarını sağlayan temel ilkedir.

İnsan zihni bu kurucu işlevi çoğu zaman bilinçli biçimde kullanmaz. Günlük yaşam boyunca sürekli yön tayin edilir, uzaklık hesaplanır, nesneler birbirlerine göre konumlandırılır ve hareket rotaları belirlenir. Buna rağmen kişi her adımında mekân kavramını yeniden üretmez. Tıpkı zaman gibi mekân da düşüncenin arka planında sessizce çalışan transandantal bir örgütlenme ilkesidir. Bilinç, çoğunlukla mekânın kendisine değil, mekân içerisinde bulunan nesnelere yönelir.

Dil de aynı kurucu yapıyı kendi bünyesinde yeniden temsil eder. Fakat temsil biçimi, "şey" kavramında olduğu gibi tek bir isimsel merkez üzerinden gerçekleşmez. Mekânsallık; edatlar, yön bildiren ifadeler, konum zarfları, gösterme zamirleri, hâl ekleri ve hareket fiilleri boyunca dağıtılmış durumdadır. "İçinde", "dışında", "üzerinde", "altında", "buradan", "oraya", "yakında", "uzakta" gibi sayısız yapı, mekânın farklı yönlerini dilsel sistem içerisinde işler hâle getirir. Böylece mekân tek bir sözcükte yoğunlaşmaz; bütün dil ağına yayılmış çok merkezli bir temsil düzeni oluşturur.

Burada önemli olan nokta, mekânın temsil biçiminin kendi ontolojik işleviyle tam uyum göstermesidir. Mekânın görevi tek bir varlık merkezi kurmak değildir. Onun görevi, çok sayıdaki varlığın birbirlerine göre konumlarını mümkün kılmaktır. Dolayısıyla dil de bu kurucu işlevi tek bir gösterene yüklemek yerine, farklı ilişkileri karşılayan çok sayıda yapıya dağıtır. Temsil biçimi ile temsil edilen ilke arasında yapısal bir paralellik bulunmaktadır.

Aynı durum kurmaca anlatılarda da gözlemlenir. Bir roman yazarı önce karakterleri belirli mekânlara yerleştirir; daha sonra onların hareketlerini bu mekânsal düzen içerisinde anlatır. Okuyucu, olayları yalnızca zamansal sıra sayesinde değil, aynı zamanda mekânsal örgü sayesinde takip edebilir. Karakterlerin birbirlerine yaklaşması, uzaklaşması, saklanması, yolculuk etmesi veya aynı yerde buluşması, mekânın dil içerisinde yeniden kurulmuş olmasına bağlıdır. Böylece kurmaca dünya bile mekânsal temsil olmadan kendi bütünlüğünü koruyamaz.

Felsefi açıdan değerlendirildiğinde ise mekânın temsil biçimi ile salt varlığın temsil biçimi arasındaki fark daha da belirginleşmektedir. Mekân, çokluğun düzenidir; salt varlık ise yüklemenin merkezidir. Mekân farklı varlıklar arasındaki konumsal ilişkiyi kurarken, salt varlık tek bir varlığın belirlenimlerini taşımasını mümkün kılar. İşlevleri farklı olduğu için, dil içerisindeki görünüş biçimleri de zorunlu olarak farklılaşmaktadır. Böylece "şey"in neden tek bir merkez etrafında yoğunlaştığı, buna karşılık mekânsallığın neden dil geneline dağıldığı açıklık kazanmaktadır.

Bu çözümleme, makalenin temel iddiasını da güçlendirmektedir. Dil, transandantal yapıları rastgele temsil etmez; her kurucu ilkeyi kendi ontolojik işlevine uygun biçimde yeniden kodlar. Zaman sıralama yapıları boyunca, mekân konumlandırma yapıları boyunca, salt varlık ise yükleme merkezini koruyan "şey" aracılığıyla görünür hâle gelir. Temsil farklılaşır; fakat temsil edilen önsel işlev değişmeden kalır.

8.3. Salt Varlığın Taşıyıcı Kurucu İşlevi

Zamanın sıralayıcı, mekânın ise konumlandırıcı karakteri ortaya konulduktan sonra, salt varlığın neden üçüncü ve farklı bir transandantal kategori oluşturduğu daha net biçimde görülebilir. Çünkü salt varlık ne olayları sıraya dizer ne de varlıkları uzamsal olarak konumlandırır. Onun kurucu görevi bambaşkadır: belirlenimlerin yöneldiği ontolojik taşıyıcılığı mümkün kılmak. Eğer zaman süreçlerin, mekân konumların koşuluysa; salt varlık da yüklemenin koşuludur. Bu nedenle üç kategori birbirlerinin yerine geçemez; her biri düşüncenin farklı bir kurucu boyutunu temsil eder.

Bir nesne düşünülürken aynı anda üç farklı işlem gerçekleşmektedir. O nesne belirli bir yerde bulunur; belirli bir zaman içerisinde var olur ve belirli niteliklere sahip bir taşıyıcı olarak kavranır. Bu üç unsurdan herhangi biri çıkarıldığında deneyimin bütünlüğü bozulur. Zamansız bir olay düşünülemez; mekânsız bir konum kurulamaz; taşıyıcısız bir nitelik de anlamını kaybeder. Dolayısıyla salt varlık, zaman ve mekân kadar temel; fakat onlardan farklı bir işleve sahip önsel ilkedir.

Tam da bu nedenle salt varlığın temsil biçimi de zorunlu olarak farklılaşmaktadır. Zaman süreç boyunca işler, mekân ilişkiler boyunca dağılır; salt varlık ise bütün yüklemelerin ortak dayanak noktasını oluşturur. Her yeni belirlenim aynı ontolojik merkeze eklenir. "Kırmızı", "hareket ediyor", "eski", "sert", "canlı", "düşünüyor" gibi birbirinden tamamen farklı yüklemler, tek bir taşıyıcı üzerinde birleşebildikleri için anlamlı bütünler oluştururlar. Salt varlığın kurucu görevi, tam olarak bu birleşmeyi mümkün kılmaktır.

Bu işlev, töz kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Daha önce gösterildiği gibi töz, belirlenimlerden bağımsız olarak onların taşıyıcısıdır. Salt varlık bilgisi ise zihnin bu taşıyıcılığı deneyimden önce kabul etmesini ifade eder. "Şey" kavramı da işte bu önsel kabulün dil içerisindeki en genel görünümüdür. Böylece ontoloji, epistemoloji ve dil kuramı aynı yapıda birleşmeye başlamaktadır. Töz ontolojik düzeyi, salt varlık epistemik düzeyi, "şey" ise bunların dilsel temsil düzeyini oluşturmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı vardır. Salt varlığın taşıyıcı olması, onun belirli içeriklere sahip olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, taşıyıcı olabilmesinin nedeni belirli içeriklerden bağımsız kalabilmesidir. Eğer kendisi de ilineksel bir belirlenim olsaydı, başka bir taşıyıcıya ihtiyaç duyardı ve sonsuz gerileme yeniden ortaya çıkardı. Taşıyıcılığın kurucu karakteri, tam da belirlenimlerden önce gelmesine bağlıdır. "Şey" sözcüğü de bu yüzden herhangi özel bir nitelik bildirmez; yalnızca taşıyıcı konumunu görünür kılar.

Dil açısından bakıldığında da aynı sonuç ortaya çıkmaktadır. Zamanı temsil eden yapılar sıralamayı, mekânı temsil eden yapılar konumlandırmayı, "şey" ise yüklemelerin bağlanacağı ontolojik kutbu korur. Böylece her transandantal ilke, kendi kurucu fonksiyonuna uygun bir dilsel görünüm kazanır. Aralarındaki farklılık, temsil eksikliğinden değil; temsil edilen işlevlerin farklılığından kaynaklanmaktadır.

Salt varlık, transandantal mimarinin taşıyıcı eksenini oluşturmaktadır. Zaman deneyimi akış hâline getirir, mekân çokluğu düzenler, salt varlık ise bütün belirlenimlerin ait olabileceği ortak ontolojik merkezi korur. "Şey" kavramının teorik önemi de tam burada belirginleşmektedir. O, yalnızca bir sözcük değil; yüklemenin mümkün olabilmesi için gerekli olan bu taşıyıcı kurucu işlevin dil içerisindeki en yalın ve en evrensel temsilidir.                                                                                                                    

8.4. Zamanın Dilin Geneline Dağılan Gramatik Temsilleri

Salt varlığın neden "şey" gibi merkezi bir temsil mekanizmasına sahip olduğu açıklandıktan sonra, zamanın neden benzer biçimde tek bir sözcükte yoğunlaşmadığı da daha ayrıntılı biçimde gösterilebilir. Bunun temel nedeni, zamanın ontolojik işlevinin yükleme merkezini kurmak değil, yüklemeler arasındaki ardışıklığı düzenlemek olmasıdır. Başka bir ifadeyle zaman, tek bir varlığa değil; önermelerin ve olayların birbirleriyle kurduğu sıralama ilişkisine yönelir. Temsil ettiği yapı dağıtık olduğu için, dil içerisindeki görünümü de zorunlu olarak dağıtık hâle gelir.

Doğal dillere bakıldığında zamansallığın hiçbir zaman tek bir sözcük aracılığıyla işletilmediği görülmektedir. Bir cümlenin geçmişe, şimdiye ya da geleceğe ait olduğunu belirleyen yalnızca "zaman" kelimesi değildir. Fiil çekimleri, görünüş kategorileri, süreklilik ekleri, kip yapıları, zarflar, bağlaçlar ve bağlam birlikte çalışarak zamansal örgüyü meydana getirir. "Gelmişti", "gelecek", "geliyor", "gelmekteydi", "gelmiş olacak" gibi ifadelerin her biri zamanın farklı boyutlarını temsil eder. Demek ki zamanın dilsel görünümü tek merkezli değil, çok katmanlıdır.

Üstelik zamansallık yalnızca fiillerle de sınırlı değildir. "Önce", "sonra", "henüz", "artık", "hemen", "eskiden", "yakında", "birazdan", "çoktan" gibi zarflar ve sıralama belirten ifadeler de aynı transandantal yapının farklı dilsel uzantılarıdır. Dil, zamanı tek bir sembolde yoğunlaştırmak yerine, bütün cümle yapısına yayılmış bir düzen olarak yeniden kurmaktadır. Böylece zamansal örgü, dilin yalnızca belirli bir bölümünde değil, tamamında hissedilen kurucu bir ilke hâline gelir.

Aslında bu temsil biçimi, zamanın ontolojik doğasıyla tam bir uyum içerisindedir. Zaman belirli bir nesneye ait değildir; bütün süreçlerin ortak koşuludur. Eğer zaman yalnızca tek bir sözcük aracılığıyla temsil edilseydi, süreçlerin tamamını aynı anda örgütleyen kurucu karakterini kaybederdi. Bunun yerine doğal diller, zamansallığı dilin bütün katmanlarına dağıtarak temsil etmektedir. Temsil biçiminin dağınık olması rastlantısal değil, temsil edilen yapının doğrudan sonucudur.

Karşılaştırma yapıldığında "şey" kavramıyla aradaki fark daha açık hâle gelir. "Şey" yüklemlerin yöneldiği tek bir ontolojik kutbu temsil ettiği için merkezi bir sözcük olarak ortaya çıkar. Zaman ise tek bir ontolojik merkez oluşturmaz; bütün önermelerin birbirleriyle ilişkisini düzenler. Birinin görevi odak oluşturmak, diğerinin görevi akış oluşturmaktır. Bu nedenle biri tek bir isimsel gösteren etrafında yoğunlaşırken, diğeri çok sayıda gramatik yapı boyunca yayılır.

Bu ayrım aynı zamanda teorinin önemli bir metodolojik sonucunu da göstermektedir. Dil, transandantal kategorileri keyfî biçimde temsil etmez. Her kategori, kendi ontolojik fonksiyonuna uygun bir temsil modeli üretir. Salt varlık isimsel merkez oluşturduğu için "şey" ile; zaman süreçsel düzen kurduğu için fiil sistemi ve zaman yapılarıyla temsil edilir. Temsil farklılıkları, dilin düzensizliğini değil; tersine son derece sistematik bir iç mantığa sahip olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla zamanın tek bir "şey" karşılığı bulunmaması, teoriyi zayıflatan bir istisna değildir. Tam tersine, temsil biçimlerinin neden farklılaşması gerektiğini doğrulayan önemli bir kanıttır. Her transandantal kategori, işlevi neyse ona uygun dilsel örgütlenme üretmektedir. Zamanın bütün gramer boyunca dağılması da tam olarak bu sistematik zorunluluktan kaynaklanmaktadır.

8.5. Mekânın Edat, Yönelim ve Gösterim Yapılarıyla İfadesi

Mekânın dil içerisindeki görünümü de zamanla benzer biçimde tek bir sözcük üzerinden kurulmaz; ancak temsil mantığı bakımından kendine özgü bir yapıya sahiptir. Bunun nedeni, mekânın varlıkları birbirlerine göre konumlandıran kurucu ilke olmasıdır. Konumlandırma tek bir işlem değildir. Yakınlık, uzaklık, yönelim, içerme, dışlama, üst-alt ilişkisi, ön-arka düzeni ve sayısız uzamsal ayrım aynı anda çalışmaktadır. Dolayısıyla mekânın dilsel temsili de bu çoklu ilişki ağını yansıtacak biçimde parçalı olmak zorundadır.

Bir nesnenin "masanın üzerinde", "evin içinde", "duvarın arkasında", "bahçenin yanında" veya "köşenin karşısında" bulunduğunu ifade eden bütün yapılar, aslında aynı transandantal mekânsallığın farklı görünüşleridir. Kullanılan edatlar, hâl ekleri ve yön belirten sözcükler değişebilir; fakat hepsi ortak bir kurucu işleve hizmet eder. Dil, uzamsal ilişkileri tek bir sembol altında toplamak yerine, her ilişki tipini ayrı araçlarla temsil etmektedir.

Gösterme zamirleri de aynı sistemin önemli parçalarından biridir. "Bu", "şu", "o" gibi ifadeler yalnızca nesneleri işaret etmez; aynı zamanda konuşmacının bulunduğu konuma göre mekânsal ayrımlar kurarlar. Benzer biçimde "burada", "orada", "şurada" gibi sözcükler de fiziksel uzamı dil içerisinde yeniden inşa eder. Dikkat edilirse bunların hiçbiri mekânın kendisini temsil etmez; mekânsal ilişkileri temsil eder. Bu ayrım son derece önemlidir. Dil, mekânı nesneleştirmek yerine mekânsallığı işlevsel ilişkiler ağı olarak yeniden kurmaktadır.

Hareket fiilleri de bu temsil düzeninin ayrılmaz parçalarıdır. "Gitmek", "gelmek", "çıkmak", "girmek", "yaklaşmak", "uzaklaşmak", "yükselmek" veya "inmek" gibi fiiller yalnızca hareket bildirmez; aynı zamanda belirli mekânsal yönelimleri de içerir. Böylece hareket ile mekân birbirinden bağımsız temsil edilmez. Dil, yönelimi ve hareketi ortak bir yapı içerisinde işleterek mekânsal deneyimi bütüncül biçimde yeniden üretir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bütün bu yapıların tek tek bağımsız görünmelerine rağmen aynı transandantal ilkeye dayanıyor olmalarıdır. Edatlar başka bir gramatik kategoriye, gösterme zamirleri başka bir kategoriye, hareket fiilleri ise bambaşka bir kategoriye ait görünmektedir. Oysa ontolojik düzeyde hepsi aynı kurucu işlevin farklı uzantılarıdır. Mekânın dil içerisinde parçalı görünmesi, temsil ettiği yapının da çok boyutlu olmasının doğal sonucudur.

Şimdiye kadar geliştirilen çözümleme sayesinde önemli bir karşılaştırma yapılabilmektedir. Zaman süreçleri sıraladığı için gramer boyunca dağıtılmıştır. Mekân konumsal ilişkileri düzenlediği için edatlar, yönelimler ve gösterim sistemleri boyunca yayılmıştır. Salt varlık ise yüklemelerin ortak taşıyıcısını temsil ettiği için "şey" gibi merkezi bir isimsel yapıda yoğunlaşmıştır. Üç transandantal kategori aynı düzeyde temel olmalarına rağmen, işlevleri farklı olduğu için temsil biçimleri de zorunlu olarak farklılaşmaktadır.

Dolayısıyla "şey" kavramının tek merkezli yapısı artık daha güçlü biçimde anlaşılmaktadır. Onu zaman ve mekândan ayıran unsur önem derecesi değil, ontolojik fonksiyonudur. Zaman akışı, mekân konumu, salt varlık ise taşıyıcılığı kurar. Dil de her birini kendi kuruluş mantığına uygun farklı araçlarla yeniden temsil eder. Böylece doğal dil, yalnızca iletişim sağlayan rastlantısal bir sistem olmaktan çıkar; transandantal kategorileri kendi iç mantığına göre yeniden örgütleyen son derece sofistike bir ontolojik yapı olarak görünmeye başlar.                                                                                                                           

8.6. Salt Varlığın Nötr İsimsel Merkeze Duyduğu İhtiyaç

Zamanın gramatik yapılara, mekânın ise konumsal ilişkilere dağılarak temsil edildiği gösterildikten sonra geriye temel soru kalmaktadır: Salt varlık neden aynı yolu izlemez? Neden onun temsili, dilin bütününe dağılmış örtük bir işleyiş yerine "şey" gibi nötr bir isimsel merkez etrafında yoğunlaşır? Bu sorunun cevabı, salt varlığın temsil ettiği ontolojik işlevde aranmalıdır. Çünkü salt varlık, süreçleri düzenlemez ve ilişkileri örgütlemez; doğrudan yüklemenin yöneldiği taşıyıcı kutbu meydana getirir. Taşıyıcılık ise doğası gereği merkezileştirici bir işlevdir. Bu nedenle onun dilsel karşılığı da merkezî olmak zorundadır.

Her yüklem, belirli ya da belirsiz olsun, sonunda tek bir ontolojik odağa bağlanır. "Kırmızıdır", "koşuyor", "eskidir", "düşünüyor", "parlıyor" veya "değişiyor" gibi birbirinden tamamen farklı yüklemler, anlamlarını ancak aynı taşıyıcı üzerinde birleşebildikleri ölçüde kazanırlar. Eğer taşıyıcılık da zaman gibi bütün dile dağılmış olsaydı, hangi yüklemin hangi ontolojik merkeze ait olduğu sürekli belirsizleşirdi. Dolayısıyla yükleme yapısının kararlılığı, taşıyıcının açık biçimde temsil edilmesini gerektirir.

Tam da burada isim kategorisinin neden ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu anlaşılmaktadır. Dilde isimler çoğunlukla varlık merkezlerini temsil ederken, sıfatlar belirlenimleri, fiiller süreçleri, zarflar ise bu süreçlerin çeşitli kiplerini düzenler. Elbette bu ayrım mutlak değildir; ancak dilin genel yönelimi böyledir. Salt varlık, belirli bir süreç ya da belirli bir ilişki değil, doğrudan doğruya varlık merkeziyle ilgili olduğu için temsilinin isimsel düzlemde yoğunlaşması teorik olarak beklenen sonuçtur.

Fakat burada kullanılan isim, sıradan isimlerden de farklı olmak zorundadır. Çünkü "masa", "insan", "gezegen" veya "ağaç" gibi isimler belirli varlık türlerini ifade ederler. Salt varlık ise herhangi bir türe indirgenemez. O hâlde gerekli olan şey, belirli bir türü göstermeyen fakat yine de isimsel merkez görevini sürdüren nötr bir yapıdır. "Şey", tam olarak bu ihtiyacın ürünüdür. Ne belirli bir tür bildirir ne de ontolojik merkezi kaybeder. Böylece isim olmanın yapısal avantajını korurken, belirli içeriklere bağlanmaktan kaçınır.

Buradaki nötrlük, içeriksizlik anlamına gelmemektedir. Daha önce de vurgulandığı gibi "şey" içeriksiz değildir; belirli içeriklerden bağımsızdır. Aradaki fark son derece önemlidir. İçeriksizlik hiçbir belirlenimin bulunmadığı anlamına gelebilir. İçerikten bağımsızlık ise her türlü belirlenimin yüklenebileceği ortak bir merkez oluşturur. "Şey" ikinci anlamda nötrdür. Bu nedenle herhangi bir belirlenimi dışlamaz; tam tersine hepsini taşıyabilecek kadar genel kalır.

Aslında nötr isimsel merkezin zorunluluğu, teorinin başında tartışılan sonsuz gerileme problemine de yeniden bağlanmaktadır. Eğer taşıyıcı da belirli bir nitelik olsaydı, onu taşıyacak başka bir taşıyıcı gerekecekti. Aynı şekilde, taşıyıcıyı temsil eden dilsel yapı da belirli bir tür adı olsaydı, bu kez o türün neden bütün yüklemelerin ortak merkezi olduğu ayrıca açıklanmak zorunda kalacaktı. "Şey" tam da bu sorunu aşmaktadır. Çünkü belirli bir türün adı değildir; yalnızca taşıyıcılığın isimsel görünümüdür.

Dilin ekonomisi açısından da aynı çözüm oldukça işlevseldir. Her yeni belirlenim tipi için ayrı bir ontolojik merkez üretmek yerine, bütün belirlenimlerin bağlanabileceği tek bir nötr merkez oluşturmak hem daha tutarlı hem de daha esnektir. Böylece dil, sonsuz sayıdaki olası yüklemeyi sınırlı sayıdaki kurucu ilke üzerinden yönetebilir. "Şey" bu ekonominin en temel düğüm noktalarından biridir.

Dolayısıyla salt varlığın neden nötr isimsel merkeze ihtiyaç duyduğu artık açıkça görülebilmektedir. Bu ihtiyaç rastlantısal değildir; taşıyıcılığın ontolojik karakterinden doğmaktadır. Süreçler dağılabilir, ilişkiler çeşitlenebilir, belirlenimler çoğalabilir; fakat bütün bunların bağlandığı ontolojik merkezin tekil ve nötr kalması gerekir. "Şey", işte bu zorunluluğun dil içerisindeki en yalın çözümüdür.

8.7. Yükleme Yapısının “Şey”i Açıkça Gerektirmesi

Şimdiye kadar geliştirilen bütün çözümlemeler, "şey" kavramının dil içerisinde rastlantısal olarak bulunmadığını göstermektedir. Ancak teoriyi tamamlamak için bir adım daha atılmalıdır. Buraya kadar "şey"in yüklemeyi kolaylaştırdığı gösterildi; şimdi ise daha güçlü bir iddia savunulacaktır: Yükleme yapısının kendisi, belirli durumlarda "şey" gibi bir temsil mekanizmasını zorunlu kılar. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca pratik kolaylık değildir; yüklemenin mantıksal bütünlüğüdür.

Yükleme, doğası gereği iki kutuplu bir işlemdir. Bir tarafta yüklenen belirlenim, diğer tarafta ise bu belirlenimin yöneldiği ontolojik merkez bulunur. Belirlenim açıkça ifade edilirken ontolojik merkez tamamen ortadan kaldırılamaz. Çünkü böyle bir durumda yükleme fiili kendi yönelimini kaybeder. "Koşuyor" denildiğinde koşan, "ısıtıyor" denildiğinde ısıtan, "değişiyor" denildiğinde değişen bir varlığın en azından varsayılması gerekir. Dil, bu varsayımı tamamen silerek çalışamaz.

Belirli isim mevcut olduğunda sorun zaten ortaya çıkmaz. "İnsan koşuyor.", "Kedi uyuyor.", "Makine çalışıyor." gibi önermelerde yükleme doğrudan belirli öznelere bağlanmaktadır. Fakat belirli isim bilinmediğinde ya da özellikle kullanılmadığında aynı mantık işlemeye devam etmek zorundadır. İşte "şey", tam bu noktada devreye girerek yükleme yapısının eksilmesini engeller. Böylece belirlenim korunurken ontolojik merkez de görünür biçimde muhafaza edilir.

Aslında doğal dilin birçok yapısı bu zorunluluğu açık biçimde göstermektedir. "Bir şey değişti.", "Bir şey eksik.", "Bir şey hissediyorum.", "Bir şey olacak." gibi ifadelerde yükleme hiçbir zaman tek başına bırakılmaz. Konuşmacı belirli özneyi bilmese bile dil, yüklemin askıda kalmasına izin vermez. Bunun nedeni, yüklemenin yalnızca anlamsal değil, ontolojik bir ilişki kuruyor olmasıdır. İlişkinin ikinci kutbu tamamen silindiği anda önerme de çözülmeye başlar.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, "şey"in yalnızca yüzey yapıda görünen bir sözcük olmadığıdır. Dilin derin yapısında zaten var olan taşıyıcı kabulü, belirli koşullar altında yüzeye çıkarak görünür hâle gelir. Başka bir ifadeyle "şey", yükleme yapısına dışarıdan eklenen yardımcı bir unsur değildir; yüklemenin içinde örtük olarak bulunan ontolojik zorunluluğun açık temsilidir. Kelimenin vazgeçilmezliği de tam olarak buradan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle "şey" bulunmasa bile taşıyıcılık ortadan kalkmaz; yalnızca örtük hâle gelir. Buna karşılık belirli durumlarda örtüklük iletişim için yeterli olmaz. Bağlamın yetersiz kaldığı, belirlenimin ertelendiği veya araştırmanın henüz başlangıç aşamasında bulunduğu durumlarda taşıyıcılığın açık biçimde temsil edilmesi gerekir. Dil, bu ihtiyacı "şey" aracılığıyla karşılar. Böylece örtük transandantal kabul, gerektiğinde açık dilsel yapıya dönüşebilmektedir.

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuca ulaşılmaktadır. "Şey" yükleme yapısına sonradan eklenmiş pratik bir kolaylık değildir. Tersine, yükleme mantığının zaten içerdiği taşıyıcı gereksiniminin görünür ifadesidir. Dil, belirli isimlerin eksik olduğu her durumda bu kurucu zorunluluğu yeniden üretmek zorundadır. "Şey" de tam olarak bu yeniden üretimin en genel ve en ekonomik biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.                                                                                                   

8.8. Kurucu Kategorilerin Dil İçindeki Farklı Temsil Yolları

Şimdiye kadar yapılan çözümlemeler, zaman, mekân ve salt varlık gibi transandantal yapıların aynı ontolojik düzlemde yer almalarına rağmen neden birbirlerinden farklı dilsel görünümler ürettiklerini açıklığa kavuşturmaktadır. Artık bu farklılıkları tek tek ele almak yerine, bunları ortak bir ilke altında toplamak mümkündür. Savunulan temel tez şudur: Dil, transandantal kategorileri tek tip bir model üzerinden temsil etmez; her kurucu kategoriyi, onun ontolojik fonksiyonuna uygun bir temsil mekanizmasıyla yeniden üretir. Temsil biçimindeki çeşitlilik, dilin düzensizliğinden değil; temsil edilen yapıların işlevsel farklılıklarından kaynaklanmaktadır.

Bunun anlamı oldukça önemlidir. Eğer dil yalnızca düşüncenin mekanik bir kopyası olsaydı, bütün a priori kategorilerin aynı türden dilsel karşılıklara sahip olması beklenirdi. Oysa doğal diller tam tersini göstermektedir. Bazı kurucu yapılar fiil sistemlerine yayılır, bazıları edatlar ve yönelimler boyunca örgütlenir, bazıları ise isimsel merkezler aracılığıyla temsil edilir. İlk bakışta düzensiz görünen bu çeşitlilik, daha yakından incelendiğinde son derece sistematik bir ilkeye bağlanmaktadır. Temsil biçimi, temsil edilen fonksiyonun yapısal özelliklerini izlemektedir.

Zaman bunun ilk örneğidir. Zamansallık, olayları tek tek meydana getirmez; onların hangi sırayla gerçekleşeceğini mümkün kılar. Böyle bir işlev, doğal olarak bütün süreçlere nüfuz etmek zorundadır. Dolayısıyla dil de zamanı tek bir sözcükte yoğunlaştırmaz; fiil çekimlerine, kip sistemlerine, görünüş kategorilerine ve zamansal zarflara dağıtır. Çünkü temsil edilen ilke, zaten süreçlerin tamamına yayılmış durumdadır.

Mekân ikinci örneği oluşturmaktadır. Onun görevi belirli bir ontolojik merkez meydana getirmek değil, çok sayıdaki varlığı birbirlerine göre konumlandırmaktır. Bu nedenle dil, mekânı da tek bir isim aracılığıyla değil; yönelim ifadeleri, gösterme sistemleri, hâl ekleri, edatlar ve hareket fiilleri boyunca yeniden kurar. Temsil burada da temsil edilen yapının karakterini izlemektedir. Konumsal ilişkiler çok yönlü olduğu için, dilsel temsil de çok merkezli hâle gelmektedir.

Salt varlık ise üçüncü ve farklı bir işlev üstlenmektedir. Onun görevi süreçleri sıralamak veya konumları düzenlemek değildir. Asıl işlevi, bütün belirlenimlerin bağlanabileceği ortak ontolojik taşıyıcıyı kurmaktır. İşlev tek merkezli olduğu için, temsil de tek merkezli olur. "Şey" kavramı tam bu nedenle ortaya çıkmaktadır. Dil, taşıyıcılığı bütün sisteme dağıtmak yerine nötr bir isimsel odakta yoğunlaştırarak temsil etmektedir. Böylece temsil biçimi ile ontolojik fonksiyon tam anlamıyla örtüşmektedir.

Burada ulaşılan sonuç yalnızca "şey" kavramını açıklamakla kalmaz; aynı zamanda daha genel bir dil kuramı önerir. Dil, kavramları gelişigüzel adlandıran bir etiketleme sistemi değildir. O, düşüncenin kurucu ilkelerini kendi sınırları içerisinde ikinci kez inşa eden üretici bir yapıdır. Her temsil biçimi, yalnızca semantik tercihlerin değil, aynı zamanda temsil edilen ontolojik fonksiyonun sonucudur. Böylece gramer ile metafizik arasında beklenenden çok daha güçlü bir bağlantı kurulmuş olmaktadır.

Bu yaklaşım aynı zamanda makalenin başındaki temel iddiayı da yeni bir düzeye taşımaktadır. "Şey" kavramının önemi, yalnızca belirlenmemiş varlıkları göstermesinde değildir. Onun gerçek önemi, dilin transandantal yapıları nasıl yeniden kurduğunu görünür hâle getirmesidir. "Şey", tek başına ele alındığında yalnızca sıradan bir sözcük gibi görünebilir; fakat zaman ve mekânın temsil biçimleriyle karşılaştırıldığında, dilin kurucu mantığını açığa çıkaran teorik bir anahtara dönüşmektedir.

Üç transandantal kategori arasında kurulan ayrım, rastgele bir sınıflandırma değildir. Her biri düşüncenin farklı bir önsel koşulunu temsil etmekte; dil de her biri için farklı ama sistematik bir yeniden kurulum modeli geliştirmektedir. Böylece doğal dil, yalnızca düşüncenin sonuçlarını aktaran pasif bir araç olmaktan çıkar; düşüncenin kurucu mimarisini kendi içerisinde yeniden inşa eden aktif bir ontolojik sistem olarak anlaşılmaya başlanır.

9. “Şey” İşlevinin Diller Arası Evrenselliği

9.1. Tek Sözcük Evrenselliği ile İşlevsel Evrensellik Arasındaki Ayrım

"Şey" kavramının ontolojik işlevi ortaya konulduktan sonra, doğal olarak şu soru gündeme gelir: Eğer bu kadar temel bir yapıdan söz ediliyorsa, aynı mekanizma bütün dillerde de bulunmak zorunda mıdır? İlk bakışta bu soruya doğrudan "evet" cevabı vermek cazip görünmektedir. Fakat böyle bir cevap teorik bakımdan eksik olur. Çünkü burada ayırt edilmesi gereken iki farklı evrensellik anlayışı vardır. Birincisi tek bir sözcüğün bütün dillerde bulunmasını ifade eden sözcüksel evrenselliktir. İkincisi ise aynı ontolojik işlevin farklı dilsel araçlarla yerine getirilmesini ifade eden işlevsel evrenselliktir. Makalenin savunduğu görüş, ikinci anlamdaki evrenselliktir.

Bu ayrım yapılmadığında teori gereksiz yere kırılgan hâle gelir. Çünkü doğal diller tarihsel gelişimleri, ses yapıları, gramer sistemleri ve kavramsal örgütlenmeleri bakımından büyük çeşitlilik gösterirler. Bir dilin tek bir sözcükle ifade ettiği anlamı başka bir dil iki sözcükle, üçüncü bir dil zamirsel yapılarla, dördüncü bir dil ise bağlamsal kullanımlarla karşılayabilir. Dolayısıyla belirli bir ses dizisinin evrensel olduğunu savunmak yerine, belirli bir ontolojik fonksiyonun evrensel olduğunu savunmak çok daha güçlü ve savunulabilir bir teorik zemindir.

Aslında dilbilim de uzun zamandır bu iki düzlemi birbirinden ayırmaktadır. Evrensel olan çoğu zaman tek tek sözcükler değil, onların yerine getirdiği bilişsel ve iletişimsel fonksiyonlardır. İnsan dilleri farklı görünseler bile aynı temel ihtiyaçlara cevap vermek zorundadırlar. Gönderimde bulunmak, yükleme yapmak, zaman ilişkileri kurmak, konum belirtmek ve belirlenmemiş varlıklardan söz edebilmek bunlardan bazılarıdır. "Şey" üzerine geliştirilen teori de tam olarak bu düzlemde yer almaktadır.

Burada savunulan iddia dikkatle sınırlandırılmalıdır. Söylenen şey, Türkçedeki "şey" kelimesinin birebir karşılığının bütün dillerde bulunduğu değildir. Savunulan görüş, her doğal dilin belirlenmemiş fakat ontolojik olarak kabul edilmiş bir varlığa gönderimde bulunabilecek bir mekanizma geliştirmek zorunda olduğudur. Çünkü daha önce gösterildiği gibi yükleme yapısının kendisi böyle bir ontolojik merkezi gerektirmektedir. Temsil biçimi değişebilir; gereksinim değişmez.

Böyle bakıldığında teorinin dayanağı yalnızca sözlük karşılaştırmaları olmaktan çıkar. Dayanak artık dilin ontolojik mimarisıdır. Eğer bütün doğal diller yükleme yapısını koruyorsa, yüklemenin yöneldiği belirlenmemiş ontolojik merkezin de bir biçimde temsil edilmesi gerekir. Bunun tek bir isimle mi, birkaç farklı ifadeyle mi, zamirlerle mi yoksa başka gramatik araçlarla mı gerçekleştirildiği ikinci derecede bir meseledir. Esas olan, fonksiyonun korunmasıdır.

Bu yaklaşım metodolojik açıdan da daha sağlamdır. Çünkü teoriyi tek tek kelimelere bağlamak yerine, onların yerine getirdiği yapısal görevlere bağlamaktadır. Böylece herhangi bir dilde Türkçedeki "şey" ile birebir örtüşmeyen kullanım biçimleri teoriyi çürütmek yerine, tam tersine zenginleştirir. Her yeni dil, aynı ontolojik fonksiyonun farklı yollarla nasıl temsil edildiğini gösteren yeni bir örnek hâline gelir.

Bundan sonraki incelemenin amacı, bütün dillerde aynı sözcüğü bulmaya çalışmak değildir. Amaç, farklı dillerin belirlenmemiş ontolojik taşıyıcıyı hangi araçlarla temsil ettiğini araştırmaktır. Böylece teorinin odağı ses dizilerinden ontolojik işlevlere kaymaktadır.                                                                    

9.2. Kaba Evrensellik İddiasının Sınırları

İşlevsel evrensellik ile sözcüksel evrensellik arasındaki ayrım yapıldıktan sonra, teorinin hangi anlamda evrensellik iddiasında bulunduğu daha kesin biçimde sınırlandırılmalıdır. Felsefi sistemlerin önemli bir kısmı, savunabileceklerinden daha geniş iddialar ileri sürdükleri için gereksiz eleştirilerle karşılaşmıştır. Aynı hata burada da yapılmamalıdır. Savunulan görüş, bütün doğal dillerin aynı kelimeye sahip olduğu değildir; aynı ontolojik zorunluluğu farklı biçimlerde çözmek zorunda olduklarıdır. Böyle bir sınırlama, teoriyi daraltmaz; aksine daha güçlü ve daha savunulabilir hâle getirir.

Öncelikle doğal dillerin tarihsel gelişimlerinin birbirinden bağımsız olduğu kabul edilmelidir. Her dil farklı kültürel çevrelerde, farklı toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda ve farklı gramatik gelenekler içerisinde şekillenmiştir. Böylesine çeşitlilik gösteren sistemlerin aynı ses dizilerini veya aynı sözlük yapılarını paylaşmasını beklemek zaten gerçekçi değildir. Fakat tarihsel çeşitlilik ile bilişsel zorunluluk aynı şey değildir. Dilsel biçimler değişebilirken, bu biçimlerin karşılamak zorunda olduğu temel ontolojik ihtiyaçlar değişmeyebilir.

İşte teorinin dayandığı nokta tam olarak burasıdır. Eğer belirlenimlerden bağımsız olarak yükleme yapılabiliyorsa, yüklemelerin yöneldiği nötr bir ontolojik merkez de bir şekilde temsil edilmek zorundadır. Bu temsil bazen tek bir isimle, bazen birkaç farklı ifadeyle, bazen zamirlerle, bazen de bağlama dayalı daha karmaşık yapılarla gerçekleştirilebilir. Temsil araçlarının farklılaşması, temsil edilen zorunluluğun ortadan kalktığını göstermez. Tersine, aynı ihtiyacın farklı sistemler tarafından farklı biçimlerde çözüldüğünü gösterir.

Bu nedenle teorinin doğrulanması için bütün dillerde birebir aynı kelimenin bulunması gerekmez. Böyle bir beklenti zaten dilbilimin genel ilkeleriyle de uyumlu değildir. Önemli olan soru şudur: Bir dil, henüz belirlenmemiş fakat ontolojik olarak kabul edilmiş bir varlıktan söz etmek istediğinde bunu nasıl başarır? İşte araştırılması gereken temel mesele budur. Cevap her dilde farklı olabilir; fakat sorunun kendisi ortaktır.

Aslında aynı metodolojik yaklaşım başka dilsel kategorilerde de benimsenmektedir. Örneğin bütün dillerde aynı zaman sistemi bulunmaz. Bazılarında geçmiş zaman onlarca farklı biçime ayrılırken, bazılarında gelecek zaman ayrı bir çekim bile oluşturmayabilir. Buna rağmen bütün diller olaylar arasındaki zamansal ilişkileri ifade edebilir. Demek ki evrensel olan belirli çekim biçimleri değil, zamansallığın temsil edilmesi ihtiyacıdır. "Şey" üzerine kurulan teori de tam olarak aynı mantıkla işlemektedir.

Bu ayrım teoriyi gereksiz metafizik yüklerden de kurtarmaktadır. Çünkü artık savunulan şey belirli bir kelimenin doğuştan evrenselliği değil, dilin ontolojik mimarisının zorunlu olarak ürettiği temsil mekanizmalarıdır. Böylece araştırma alanı sözlük karşılaştırmalarından daha derin bir düzeye, yani dilin kurucu ilkelerine taşınmaktadır.

Sonuç olarak kaba evrensellik iddiası bilinçli biçimde terk edilmektedir. Onun yerine çok daha güçlü bir tez önerilmektedir: Diller farklı olabilir; fakat yükleme yapısı sürdüğü sürece belirlenmemiş ontolojik taşıyıcının bir biçimde temsil edilmesi zorunludur. Evrensel olan ses dizileri değil, temsil edilmesi gereken ontolojik fonksiyondur.

9.3. Tek Kelime, Çoklu Kelime ve Zamirsel Yapılar

İşlevsel evrensellik anlayışı benimsendiğinde, doğal dillerin aynı ontolojik ihtiyacı birbirinden oldukça farklı yollarla karşılayabildiği görülmektedir. Bazı diller belirlenmemiş varlığı tek bir genel isim aracılığıyla temsil ederken, bazıları farklı kullanım alanlarına göre birden fazla sözcük geliştirmiştir. Başka diller ise aynı görevi zamirsel yapılar, belirsizlik ifadeleri veya bağlamsal gönderimler üzerinden yerine getirebilir. Çeşitlilik burada teorinin karşıtı değil, doğrudan doğrulayıcı unsurudur.

Tek kelimeli çözümler ilk bakışta en görünür örnekleri oluştururlar. Türkçedeki "şey", İngilizcedeki thing, Fransızcadaki chose veya İspanyolcadaki cosa gibi sözcükler, çok geniş kullanım alanlarına sahip genel isimlerdir. Belirli varlık türlerinden bağımsız olarak kullanılabilir, gerektiğinde yüklemenin nötr taşıyıcısını oluşturabilir ve belirlenimin ertelendiği durumlarda ontolojik merkezi koruyabilirler. Bu tür dillerde temsil tek bir sözcük üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bununla birlikte her dil aynı ölçüde tek merkezli değildir. Bazılarında farklı ontolojik alanlar için farklı genel isimler kullanılmaktadır. Somut nesneler, olaylar, durumlar veya soyut olgular birbirlerinden ayrı sözcüklerle temsil edilebilir. İlk bakışta bu durum teoriyi zorlaştırıyormuş gibi görünse de, aslında yalnızca temsilin daha ayrıntılı biçimde özelleştiğini göstermektedir. Ortak nokta değişmez: Belirlenmemiş ontolojik merkez yine korunmaktadır.

Zamirsel yapılar ise daha farklı bir temsil biçimi ortaya koymaktadır. Belirli bağlamlarda "o", "biri", "birisi", "birileri", "öyle bir şey", "herhangi bir şey" gibi ifadeler, belirlenmemiş ontolojik merkezin kurulmasını sağlayabilir. Burada temsil doğrudan genel isim üzerinden değil, gönderim ilişkisi üzerinden gerçekleşmektedir. Böylece dil, aynı fonksiyonu farklı gramatik kategoriler arasında dağıtarak yerine getirebilmektedir.

Bağlamın rolü de küçümsenmemelidir. Bazı doğal dillerde belirlenmemiş varlık, açık bir sözcük kullanılmadan yalnızca konuşma bağlamı sayesinde anlaşılabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Açık temsilin bulunmaması, ontolojik merkezin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Taşıyıcılık yine korunmaktadır; yalnızca temsil biçimi daha örtük hâle gelmiştir. Demek ki açık sözcük ile örtük gönderim arasında işlev bakımından zorunlu bir fark bulunmamaktadır.

Bu çeşitlilik önemli bir metodolojik sonuca götürmektedir. Eğer araştırma yalnızca sözlük maddelerine odaklanırsa, farklı diller birbirlerinden tamamen kopuk sistemler gibi görünürler. Oysa dikkat ontolojik fonksiyona yöneltildiğinde, birbirinden çok farklı gramatik çözümlerin aynı temel ihtiyacı karşıladığı anlaşılır. Böylece karşılaştırmanın ölçütü sözcükler değil, onların yerine getirdiği yapısal görev hâline gelir.

Aslında bu yaklaşım, makalenin genel metoduyla da tam bir uyum içindedir. Başlangıçtan itibaren amaç belirli kelimelerin sözlük anlamlarını incelemek değil, onların temsil ettiği ontolojik fonksiyonları ortaya koymaktı. Aynı ilke burada da korunmaktadır. Tek kelime, çoklu kelime veya zamirsel yapı gibi farklı çözümler, aynı kurucu gereksinimin alternatif dilsel gerçekleşmeleridir.

Dolayısıyla doğal diller arasındaki çeşitlilik, teorinin zayıf noktası olmaktan çok en güçlü kanıtlarından biri hâline gelmektedir. Çünkü birbirinden bağımsız gelişmiş sistemlerin aynı ontolojik ihtiyacı farklı yöntemlerle çözmeleri, temsil edilen yapının dilin rastlantısal tercihlerinden daha derin olduğunu düşündürmektedir. Değişen sözcüklerdir; değişmeyen ise belirlenimden önce gelen ontolojik taşıyıcının dil içerisinde korunması zorunluluğudur.                                                                                                       

9.4. Belirlenmemiş Varlığa Gönderimin Evrensel Gereksinimi

Şimdiye kadar gösterilen ayrımlar, tartışmayı artık daha temel bir düzleme taşımaya imkân vermektedir. Asıl soru artık "Bütün dillerde 'şey' kelimesi var mıdır?" değildir. Asıl soru şudur: Her doğal dil, henüz belirlenmemiş fakat varlığı kabul edilmiş bir nesneden söz edebilmek zorunda mıdır? Makalenin savunduğu görüşe göre cevap evettir. Çünkü bu gereksinim belirli bir kültürün, belirli bir dil ailesinin veya belirli bir tarihsel gelişimin ürünü değildir; yükleme yapısının doğrudan sonucudur.

İnsan zihni hiçbir zaman yalnızca tamamen belirlenmiş nesnelerle karşılaşmaz. Deneyim sürekli olarak eksik, belirsiz ve gelişmeye açık durumlar üretir. Uzaktan görülen bir siluet, kaynağı bilinmeyen bir ses, adı unutulan bir nesne, henüz tanımlanamamış bilimsel bir olgu veya yalnızca sezgisel olarak fark edilen bir ilişki, düşüncenin olağan çalışma alanına dahildir. Eğer dil yalnızca tam belirlenmiş nesneleri temsil edebilseydi, insan deneyiminin çok büyük bir kısmı ifade edilemez durumda kalırdı. Dolayısıyla belirlenmemiş varlığa gönderimde bulunabilmek, istisnai değil; dilin gündelik işleyişi için vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Burada "belirlenmemiş" sözcüğünün özellikle dikkatli anlaşılması gerekir. Kastedilen, varlığın bulunup bulunmadığının bilinmediği durum değildir. Kastedilen, varlığın kabul edildiği fakat hangi belirlenimlere sahip olduğunun henüz açıklanmadığı durumdur. Başka bir ifadeyle gönderimin nesnesi belirsiz değildir; yalnızca eksik belirlenmiştir. Bu ayrım korunmadığında, epistemik eksiklik ile ontolojik eksiklik birbirine karışır ve teorinin temel zemini kaybolur.

Aslında iletişimin kendisi bile bu gereksinimi sürekli yeniden üretmektedir. İnsanlar konuşurken çoğu zaman düşüncelerini tamamlanmış hâlde aktarmamaktadır. Konuşma ilerledikçe kavramlar netleşir, ayrıntılar eklenir ve ilk ifadeler giderek daha kesin biçimler kazanır. Böyle bir süreçte dilin başlangıç aşamalarını taşıyabilmesi gerekir. "Bir şey...", "şöyle bir şey...", "öyle bir durum..." gibi yapılar tam da bu hareketli düşünceyi kesintiye uğratmadan sürdürebilmektedir. Böylece dil yalnızca tamamlanmış bilgiyi değil, bilginin oluşum sürecini de temsil edebilir.

Bilimsel araştırma açısından gereksinim daha da belirgindir. Hipotezler çoğu zaman belirlenmemiş varlıklardan hareketle kurulur. Araştırmacı başlangıçta yalnızca belirli bir etkinin, mekanizmanın veya yapının bulunduğunu düşünür; onun ayrıntılı özelliklerini ise araştırma ilerledikçe keşfeder. Eğer dil böyle ön-belirlenim aşamalarını temsil edemeseydi, araştırmanın ilk adımı dahi kurulamazdı. Bilimsel teorilerin gelişim mantığı, belirlenmemiş ontolojik merkezin korunmasına doğrudan bağlıdır.

Felsefi analizler de aynı ilkeye dayanır. Kavramsal çözümleme yapılırken çoğu zaman belirli örneklerden bilinçli olarak uzaklaşılır. Amaç, tek tek nesneleri değil, onların ortak ontolojik koşullarını araştırmaktır. Böyle durumlarda belirlenmiş isimler teorik hareket alanını daraltabilir. Buna karşılık belirlenmemiş ontolojik gönderimler, analizin mümkün olduğunca genel düzeyde yürütülmesini sağlar. "Şey" kavramının teorik değeri de büyük ölçüde bu soyutlama kapasitesinden kaynaklanmaktadır.

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Belirlenmemiş varlığa gönderimde bulunabilmek, doğal dillerin rastlantısal olarak geliştirdiği yardımcı bir teknik değildir. İnsan düşüncesinin işleyiş biçimi, böyle bir gönderimi zorunlu kılmaktadır. Diller arasındaki farklılıklar temsil araçlarını değiştirebilir; fakat temsil edilmesi gereken gereksinim ortadan kalkmaz. Bu nedenle evrensel olan belirli bir sözcük değil, belirlenimden önce gelen varlık kabulünü dil içerisinde sürdürebilme zorunluluğudur.

9.5. Doğal Anlamsal Üstdil ve Semantik İlkseller

Buraya kadar geliştirilen teori, felsefi ve ontolojik gerekçeler üzerinden inşa edildi. Ancak ilginç biçimde, çağdaş dilbilimin belirli yaklaşımları da farklı hareket noktalarından benzer gözlemlere ulaşmaktadır. Özellikle Doğal Anlamsal Üstdil (Natural Semantic Metalanguage) yaklaşımı, insan dillerinde kültürden bağımsız bazı temel anlamların bulunduğunu savunur. Bu yaklaşımın amacı metafizik kurmak değildir; diller arasında ortak anlam çekirdeklerini belirlemektir. Yine de ulaştığı bazı sonuçlar, burada geliştirilen teori açısından dikkat çekici destekler sunmaktadır.

Doğal Anlamsal Üstdil kuramının temel varsayımı şudur: Bazı anlamlar daha basit kavramlara indirgenemez. Bunlar başka kavramlarla tanımlanmak yerine, diğer kavramların tanımlanmasında kullanılırlar. Kuram bu tür temel anlamlara "semantik ilksel" adını vermektedir. Eğer gerçekten böyle indirgenemez anlamlar varsa, bunların doğal dillerin büyük bölümünde, hatta tamamında bir karşılığının bulunması beklenir. Çünkü başka anlamların inşası bu temel çekirdekler üzerine kurulmaktadır.

İşte "bir şey" anlamı da bu ilkseller arasında önerilen temel adaylardan biridir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta oldukça önemlidir. Kuram, bütün dillerde aynı sözcüğün bulunduğunu iddia etmez. İddia edilen şey, "bir şey" anlamının her dilde bir biçimde ifade edilebildiğidir. Böylece odak yine ses dizilerinden anlam fonksiyonlarına kaymaktadır. Bu yaklaşım, makalenin işlevsel evrensellik anlayışıyla dikkat çekici biçimde örtüşmektedir.

Elbette iki teori özdeş değildir. Doğal Anlamsal Üstdil yaklaşımı, "bir şey" anlamının neden evrensel olduğunu ontolojik gerekçelerle açıklamaz. Onun ilgilendiği alan daha çok anlambilimdir. Burada geliştirilen teori ise aynı olgunun neden ortaya çıktığını açıklamaya çalışmaktadır. Başka bir ifadeyle biri betimleyici, diğeri açıklayıcı düzeydedir. Buna rağmen ulaştıkları ortak nokta önemlidir. İkisi de "bir şey" anlamının rastlantısal olmadığını kabul etmektedir.

Aslında bu paralellik teorinin kapsamını da genişletmektedir. Eğer felsefi ontoloji ile çağdaş anlambilim birbirlerinden bağımsız biçimde benzer sonuçlara ulaşıyorsa, bunun yalnızca tesadüf olduğu kolayca söylenemez. Aynı olgunun farklı disiplinlerde yeniden ortaya çıkması, temsil edilen yapının insan dilinin daha temel katmanlarına ait olabileceğini düşündürmektedir. Böylece "şey" kavramı yalnızca metafiziğin değil, dilbilimin de merkezî tartışmalarından biri hâline gelmektedir.

Yine de önemli bir ayrım korunmalıdır. Burada geliştirilen teori, Doğal Anlamsal Üstdil yaklaşımını yalnızca destekleyici bir gözlem olarak kullanmaktadır; ona dayanmamaktadır. Çünkü makalenin temel iddiası semantik ilksellerin varlığı değil, bu ilksellerden biri olarak görülen "bir şey" anlamının neden zorunlu olarak ortaya çıktığıdır. Başka bir ifadeyle semantik ilksel, burada son nokta değil; açıklanması gereken olgunun kendisidir.

Dolayısıyla Doğal Anlamsal Üstdil kuramı, teorinin yerine geçen bir açıklama sunmaz; aksine teorinin temas ettiği olgunun bağımsız biçimde gözlemlendiğini gösterir. Dilbilim aynı sonuca anlam çözümlemeleri üzerinden ulaşırken, burada önerilen ontolojik yaklaşım aynı yapının metafizik temelini kurmaya çalışmaktadır. İki yaklaşım farklı sorular sormakta, fakat dikkat çekici biçimde aynı merkezî olgu etrafında buluşmaktadır.                                                                                                                          

9.6. “Bir Şey” Anlamının İndirgenemezliği

Doğal Anlamsal Üstdil yaklaşımının "bir şey" anlamını semantik ilkseller arasında değerlendirmesi, daha temel bir felsefi soruyu gündeme getirmektedir: "Bir şey" neden indirgenemez görünmektedir? Başka bir ifadeyle, neden bu anlam daha basit kavramlara ayrıştırılarak açıklanamamaktadır? Makalenin önerdiği ontolojik çerçeve açısından bunun cevabı oldukça açıktır. Çünkü "bir şey", belirli bir varlık türünü değil, bütün belirlenimlerden önce gelen salt varlık kabulünü temsil etmektedir. Kendisi zaten diğer belirlenimlerin kurulabilmesi için gerekli olan zemini oluşturduğu için, daha aşağı bir kavrama indirgenemez.

Bir kavramı tanımlayabilmek için, onu başka kavramlar aracılığıyla açıklamak gerekir. "Kırmızı" belirli renk deneyimleri üzerinden, "masa" belirli kullanım özellikleri üzerinden, "kuş" biyolojik nitelikleri üzerinden tanımlanabilir. Fakat "bir şey" kavramını açıklamaya çalışıldığında kullanılan her ifade, istemeden yine aynı ontolojik zemine geri döner. "Var olan herhangi bir nesne", "herhangi bir varlık", "belirli olmayan nesne" gibi bütün açıklamalar, açıklanmak istenen yapıyı zaten önceden varsaymaktadır. Böylece tanım döngüsel hâle gelir.

Bu döngüsellik, kavramın eksikliğini değil; tersine temel oluşunu göstermektedir. Çünkü bazı kavramlar başka kavramların yardımıyla kurulmaz; diğer kavramların kurulmasını mümkün kılar. Tıpkı mantıkta aksiyomların başka önermelerden türetilmemesi gibi, ontolojik düzlemde de bazı kabuller daha temel açıklamalara ihtiyaç duymazlar. Salt varlık bunlardan biridir. "Şey" de bu temel kabulün dil içerisindeki karşılığı olduğu için, aynı indirgenemezliği paylaşmaktadır.

Dikkat edilirse burada savunulan indirgenemezlik psikolojik değildir. İnsanların kelimeyi açıklamakta zorlanmaları tek başına yeterli kanıt oluşturmaz. Asıl mesele, açıklamanın mantıksal yapısıdır. Her tanım, tanımlanan kavramdan daha temel unsurlara dayanmak zorundadır. Oysa "bir şey" anlamını çözümlemeye çalışan her tanım, sonunda yine belirli bir varlığa gönderimde bulunmak zorunda kalmaktadır. Böylece tanımlama girişimi kendi önkoşuluna geri dönmektedir.

Bu özellik, "şey"in neden son derece geniş kullanım alanına sahip olduğunu da açıklar. Belirli kavramlar yalnızca belirli nesne sınıflarına uygulanabilir. "Şey" ise belirli sınıfların hiçbirine ait değildir. Tam tersine, bütün sınıfların ortak önkoşulunu temsil eder. Soyut nesneler, fiziksel varlıklar, zihinsel içerikler, kurmaca karakterler, matematiksel yapılar veya henüz tanımlanmamış olgular aynı ontolojik merkez üzerinden düşünülebilir. Böyle geniş bir kapsama sahip olabilmesinin nedeni de belirli içeriklerden bağımsız kalabilmesidir.

Aslında indirgenemezlik ile nötrlük arasında doğrudan ilişki vardır. Belirli içeriklere sahip kavramlar başka içeriklere ayrıştırılabilirler. İçerikten bağımsız olan ontolojik merkez ise ayrıştırıldığında yine kendisine geri dönmektedir. Çünkü onu meydana getiren daha basit belirlenimler bulunmamaktadır. "Şey"in nötrlüğü, tam da bu nedenle onun indirgenemezliğinin kaynağıdır.

Buradan ulaşılan sonuç önemlidir. Eğer "bir şey" gerçekten semantik ilksel olarak değerlendiriliyorsa, bunun nedeni yalnızca bütün dillerde bulunması değildir. Daha derindeki neden, onun temsil ettiği ontolojik yapının başka kavramlara indirgenemeyecek kadar temel olmasıdır. Böylece semantik ilksellik ile ontolojik önsellik aynı teorik zeminde birleşmektedir.

9.7. Dilsel Biçimlerin Farklı, Ontolojik İşlevin Ortak Olması

Şimdiye kadar yapılan çözümlemeler, doğal dillerin "şey" işlevini farklı yollarla temsil edebildiğini göstermektedir. Ancak bu çeşitliliğin teorik anlamı daha ayrıntılı biçimde ele alınmalıdır. Çünkü ilk bakışta biçimsel farklılıkların, temsil edilen ontolojik yapının da farklı olduğu izlenimi doğabilir. Oysa burada savunulan görüş tam tersidir. Dilsel biçimler değişebilir; fakat onları gerekli kılan ontolojik işlev aynı kalır. Çeşitlilik yüzeydedir, zorunluluk ise daha derin yapıda yer alır.

Bunu anlamanın en kolay yolu, farklı dillerdeki zaman sistemlerini düşünmektir. Bazı diller onlarca farklı geçmiş zaman biçimine sahipken, bazıları geçmiş ile şimdiyi bile aynı çekim altında kullanabilir. Buna rağmen hiçbir dil zamansallığı bütünüyle ortadan kaldıramaz. Çünkü farklı olan çekim sistemidir; ortak olan ise olayların zamansal olarak örgütlenmesi gereğidir. "Şey" işlevi de aynı mantıkla değerlendirilmelidir. Sözcükler değişebilir; belirlenmemiş ontolojik taşıyıcının temsil edilmesi zorunluluğu değişmez.

Bu nedenle teorinin odağı hiçbir zaman tek tek kelimeler olmamalıdır. Aynı fonksiyon bazen genel isimlerle, bazen zamirlerle, bazen belirsizlik yapılarıyla, bazen de birkaç farklı sözcüğün birlikte çalışmasıyla yerine getirilebilir. Önemli olan hangi sözcüğün kullanıldığı değil, belirlenmemiş varlığın yüklem açısından korunup korunmadığıdır. İnceleme nesnesi ses dizileri değil, onların üstlendikleri ontolojik görevdir.

Dil tipolojisi açısından bakıldığında da bu yaklaşım daha açıklayıcıdır. İzole diller, eklemeli diller, çekimli diller veya bambaşka gramatik yapılara sahip sistemler birbirlerinden oldukça farklı görünürler. Fakat bu çeşitlilik, onların düşünceyi kurarken aynı temel sorunlarla karşılaşmadıkları anlamına gelmez. Her doğal dil belirlenim yüklemek, gönderimde bulunmak, ayrım yapmak ve ilişki kurmak zorundadır. Aynı ontolojik gereksinimler farklı gramatik çözümler üretmektedir.

Aslında burada biyolojiyle ilginç bir benzerlik kurulabilir. Farklı canlı türlerinin gözleri birbirlerinden oldukça farklı yapılara sahiptir. Böcek gözü, memeli gözü ve kafadanbacaklıların gözü aynı anatomiye sahip değildir. Buna rağmen hepsi görme işlevini yerine getirir. Evrensel olan belirli anatomik yapı değil, görme fonksiyonudur. Diller arasındaki durum da buna benzemektedir. Evrensel olan belirli sözcükler değil, onların yerine getirdiği ontolojik fonksiyonlardır.

Bu bakış açısı aynı zamanda teoriyi gereksiz dogmatizmden de korumaktadır. Çünkü herhangi bir dilde Türkçedeki "şey" ile birebir örtüşmeyen bir kullanım keşfedildiğinde teori çökmemektedir. Tam tersine, araştırmanın yeni sorusu ortaya çıkmaktadır: Aynı ontolojik görev bu dilde hangi mekanizmalar aracılığıyla yerine getirilmektedir? Böylece istisna gibi görünen örnekler, teoriyi zayıflatmak yerine daha da zenginleştiren yeni inceleme alanları hâline gelir.

Sonuç olarak dilsel biçimlerin farklı olması, temsil edilen ontolojik yapının farklı olduğu anlamına gelmez. Aynı kurucu işlev, farklı tarihsel ve gramatik koşullar altında farklı yüzey biçimleri kazanabilir. Bu nedenle teorinin gerçek konusu sözlük maddeleri değil; doğal dillerin tamamında yeniden üretilen ortak ontolojik zorunluluktur. "Şey" kavramı da bu zorunluluğun Türkçedeki en görünür örneklerinden biri olarak değerlendirilmelidir.                                                                                                                     

9.8. Dillerin Kendi Ontolojik Ayrımlarına Göre Yeniden Kurulumları

Farklı doğal dillerin aynı ontolojik işlevi farklı biçimlerde temsil etmeleri, bu temsilin tamamen rastlantısal olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, her dil belirlenmemiş varlığı temsil ederken kendi iç ontolojik ayrımlarını da sisteme dâhil eder. Başka bir ifadeyle, ortak olan gereksinimdir; farklı olan ise bu gereksinimin hangi kavramsal sınıflandırmalar üzerinden çözüldüğüdür. Böylece doğal diller yalnızca aynı problemi çözmezler; onu kendi dünyayı düzenleme biçimlerine göre yeniden biçimlendirirler.

Bazı diller somut nesneler ile olayları keskin biçimde birbirinden ayırırken, bazıları aynı genel kavram altında daha geniş bir kullanım alanı oluşturabilir. Bazılarında cansız nesneler ile soyut olgular farklı dilsel kategorilere yerleştirilirken, bazılarında aynı gösteren farklı bağlamlarda her iki alanı da kapsayabilir. Dışarıdan bakıldığında bunlar yalnızca sözlük farklılıkları gibi görünür. Oysa daha derinde her biri, dilin varlık alanını nasıl yapılandırdığına ilişkin ontolojik tercihlerdir.

Bu durum, belirlenimlerin doğasına ilişkin farklı vurgular üretir. Bir dil, nesnelerin maddeselliğini daha belirgin hâle getirirken başka bir dil süreçleri veya olayları daha ayrıksı bir ontolojik statüye yerleştirebilir. Böylece "şey" işlevini yerine getiren yapılar da tek tip olmaktan çıkar. Aynı yükleme zorunluluğu korunur; fakat yüklemenin bağlandığı nötr merkezin kapsamı, ilgili dilin genel ontolojik mimarisi tarafından biçimlendirilir.

Önemli olan nokta şudur: Bu farklılaşmalar, taşıyıcı fikrini ortadan kaldırmaz. Taşıyıcının hangi alanları kapsadığı değişebilir; fakat belirlenimlerin bir taşıyıcıya bağlanması ilkesi değişmez. Dolayısıyla çeşitlilik, teorinin temelini sarsmak yerine onun hangi düzeyde kurulması gerektiğini gösterir. İnceleme, tek tek sözcüklerden çok, sözcüklerin hangi ontolojik ayrımları temsil ettiğine yönelmelidir.

Aslında her doğal dil, dünyayı yalnızca adlandırmaz; aynı zamanda belirli biçimde keser, ayırır ve yeniden düzenler. Aynı fiziksel gerçeklik, farklı dillerde farklı kavramsal sınırlar kazanabilir. Bazı ayrımlar belirginleşirken bazıları geri planda kalabilir. Fakat hangi ayrımlar seçilirse seçilsin, belirlenimlerin yüklenebileceği ontolojik merkez korunmak zorundadır. Çünkü bu merkez olmadan yapılan bütün sınıflandırmalar havada kalacaktır.

Burada ulaşılan sonuç, makalenin genel yöntemi açısından da önemlidir. "Şey" kavramı tek başına ele alınan bağımsız bir sözcük değildir; dilin bütün ontolojik örgütlenmesi içerisinde anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla farklı diller karşılaştırılırken yalnızca kelime karşılıkları incelenmemeli; her dilin varlık alanını hangi temel ayrımlar üzerinden yeniden kurduğu araştırılmalıdır. Böyle yapıldığında, yüzeyde birbirinden oldukça uzak görünen sistemlerin derinde aynı ontolojik problemi çözmeye çalıştıkları fark edilir.

Bu nedenle diller arasındaki çeşitlilik, ontolojik görevin değiştiğini değil; aynı görevin farklı kavramsal mimariler içerisinde yeniden gerçekleştirildiğini göstermektedir. Her doğal dil kendi iç mantığına sadık kalarak belirlenmemiş varlığı temsil edecek araçlar geliştirir. İşlev ortaktır; yeniden kurulum biçimi ise dile özgüdür.

10. Farklı Dillerde “Şey”in Dilsel Biçimleri

10.1. İngilizcede Thing ve Something

Teorinin şimdiye kadar kurduğu ontolojik çerçeve, artık belirli doğal dillere uygulanabilir durumdadır. Buradaki amaç, farklı diller arasında sözlük karşılaştırması yapmak değildir. Amaç, aynı ontolojik fonksiyonun somut dilsel sistemlerde nasıl görünür hâle geldiğini incelemektir. İlk örnek olarak İngilizce seçilebilir. Bunun nedeni yalnızca yaygın kullanımı değil; "thing" ve "something" ayrımının belirlenmemiş ontolojik taşıyıcılığı oldukça açık biçimde temsil etmesidir.

İngilizcede thing sözcüğü genel olarak belirli ya da belirlenebilir bir varlığı ifade eden nötr isimdir. Fiziksel nesnelerden soyut olgulara kadar oldukça geniş bir kullanım alanına sahiptir. "The strange thing is...", "The first thing I noticed...", "This thing doesn't work." gibi ifadelerde belirli nesne türlerinden bağımsız olarak kullanılabilir. Sözcüğün kapsayıcılığı, onun belirli içeriklerden çok daha genel bir ontolojik merkeze işaret ettiğini göstermektedir.

Something ise aynı yapının belirlenmemiş gönderim biçimini oluşturur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, some unsurunun yalnızca nicelik bildirmemesidir. Birleşik yapı, belirli fakat henüz tanımlanmamış bir varlığa gönderimde bulunur. "Something happened.", "I heard something.", "There is something on the table." gibi ifadelerde konuşmacı söz konusu varlığın kimliğini açıklamaz; fakat onun varlığını açık biçimde kabul eder. Böylece yüklem ile taşıyıcı arasındaki ontolojik ilişki korunur.

İngilizcede bu yapı yalnızca gündelik konuşmaya özgü değildir. Felsefi metinlerde de something son derece yoğun biçimde kullanılmaktadır. Özellikle metafizik, epistemoloji ve mantık tartışmalarında belirli örneklerden bağımsız genel çözümlemeler yapılırken bu tür ifadeler sıkça tercih edilir. Bunun nedeni yalnızca dilsel alışkanlık değildir. Genel ontolojik analiz, belirli nesne adlarından çok belirlenmemiş taşıyıcılara ihtiyaç duyar. İngilizce de bu gereksinimi thing ve something ayrımı üzerinden karşılamaktadır.

İlginç olan nokta, İngilizcede thing sözcüğünün zamanla çok farklı yan anlamlar kazanmış olmasıdır. Olaylar, meseleler, durumlar, özellikler ve hatta kişiler bile belirli bağlamlarda thing ile ifade edilebilir. İlk bakışta bu genişleme, sözcüğün anlamını belirsizleştiriyormuş gibi görünebilir. Oysa teorik açıdan tam tersi söz konusudur. Belirli varlık türlerinden bağımsızlaşabildiği ölçüde, kelime ortak ontolojik merkeze yaklaşmaktadır. Kullanım alanının genişliği, taşıyıcı karakterini zayıflatmaz; güçlendirir.

Aynı yapı olumsuz ve soru biçimlerinde de korunmaktadır. "Did you see anything?", "There wasn't anything there." veya "Is there something wrong?" gibi ifadelerde belirlenim eksik kalırken ontolojik gönderim sürmektedir. Özellikle anything ile something arasındaki dağılım, belirlenmemiş varlığın farklı mantıksal kiplerde nasıl temsil edildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Değişen şey gönderimin mantıksal bağlamıdır; korunansa yine yüklemenin yöneldiği ontolojik merkezdir.

İngilizce örneği bu nedenle yalnızca sözlük benzerliği açısından değil, teorinin temel iddiasını doğrulayan yapısal özellikleri bakımından önemlidir. Thing ve something, Türkçedeki "şey" ile birebir özdeş değildir; fakat aynı ontolojik işlevi yerine getiren oldukça yakın temsil mekanizmalarıdır. Böylece teorinin işlevsel evrensellik ilkesi, ilk somut örneğinde açık biçimde gözlemlenebilmektedir.                        

10.2. Almancada Ding ve Sache

İngilizcede gözlemlenen yapı, farklı doğal dillerde aynı ontolojik işlevin başka kavramsal ayrımlar üzerinden gerçekleştirildiğini göstermektedir. Almanca bu bakımdan özellikle dikkat çekicidir. Çünkü belirlenmemiş varlığa gönderimde bulunurken tek bir genel isimle yetinmez; kullanım bağlamına göre Ding ve Sache arasında işlevsel bir ayrım geliştirir. İlk bakışta bu iki sözcük eş anlamlı gibi görünse de, dil içerisindeki dağılımları incelendiğinde farklı ontolojik vurgu alanlarına sahip oldukları anlaşılır.

Ding sözcüğü çoğu zaman fiziksel ya da nesnesel varlıklara daha yakın duran genel bir isimdir. Belirli bir nesnenin adı bilinmediğinde veya özellikle belirtilmek istenmediğinde rahatlıkla kullanılabilir. "Was ist das für ein Ding?" ya da "Da liegt ein Ding." gibi ifadelerde sözcük, belirli nitelikleri henüz açıklanmamış bir varlık merkezini temsil eder. Burada dikkat çekici olan unsur, sözcüğün belirli nesne türlerine indirgenmemesidir. Her ne kadar fiziksel çağrışımı güçlü olsa da, belirli taşıyıcıyı koruyan genel ontolojik işlevini sürdürmektedir.

Sache ise farklı bir kullanım alanı oluşturur. Bu sözcük çoğu zaman meseleleri, durumları, konuları, olayları veya soyut içerikleri ifade etmek için tercih edilir. Bir tartışma, hukuki konu, düşünsel mesele ya da açıklanması gereken bir problem çoğu zaman Sache ile dile getirilebilir. Böylece Almanca, belirlenmemiş ontolojik gönderimi tek bir merkezde toplamak yerine, farklı ontolojik alanlara göre iki ana temsil biçimi geliştirmiş görünmektedir.

İlk bakışta bu ayrım, burada geliştirilen teoriyi zorlaştırıyor gibi düşünülebilir. Çünkü Türkçedeki "şey" oldukça geniş bir kullanım alanına sahipken, Almanca aynı alanı iki temel kavram arasında paylaştırmaktadır. Oysa daha dikkatli incelendiğinde durum tam tersidir. Ayrışan şey ontolojik işlev değil, bu işlevin hangi varlık alanlarında nasıl özelleştirildiğidir. Her iki sözcük de belirlenmemiş taşıyıcılığı korumaktadır; yalnızca taşıyıcının gönderim alanı farklı biçimde sınırlandırılmıştır.

Bu ayrım, Almancanın genel kavramsal eğilimiyle de uyumludur. Dil, birçok konuda oldukça sistematik kavramsal ayrımlar üretme eğilimindedir. Aynı genel alan, farklı mantıksal kullanım biçimlerine göre ayrı sözcüklerle ifade edilebilir. Dolayısıyla Ding ile Sache arasındaki fark, rastlantısal sözlük çeşitliliğinden çok, dilin kendi ontolojik sınıflandırma alışkanlığının sonucudur.

Felsefi Almancada ise Ding sözcüğü özel bir önem kazanmıştır. Özellikle Kant'ın "Ding an sich" (kendinde şey) kavramı, "şey"in yalnızca gündelik kullanım değil, metafizik çözümleme açısından da merkezî bir rol üstlenebileceğini göstermektedir. Burada Ding, belirli niteliklerin ötesinde düşünülen ontolojik taşıyıcıya yaklaşan bir anlam katmanı kazanmaktadır. Elbette makalede savunulan teori ile Kant'ın sistemi özdeş değildir; ancak aynı sözcüğün böylesine temel metafizik tartışmaların merkezinde yer alması dikkat çekicidir.

Almanca örneği önemli bir metodolojik sonuca da işaret etmektedir. Bir dilde tek bir genel isim bulunması teoriyi doğrulamadığı gibi, birden fazla genel ismin bulunması da teoriyi zayıflatmaz. İncelenmesi gereken nokta sözcük sayısı değildir. Asıl mesele, belirlenmemiş ontolojik taşıyıcının hangi araçlarla temsil edildiğidir. Almanca bu görevi iki temel kavram arasında dağıtarak yerine getirmektedir. Böylece işlev korunmakta, yalnızca temsil mimarisi değişmektedir.

10.3. Fransızcada Chose ve İspanyolcada Cosa

Fransızca ile İspanyolca da aynı ontolojik ihtiyacı temsil eden oldukça ilginç örnekler sunmaktadır. Her iki dilde de kullanılan chose ve cosa sözcükleri, tarihsel gelişimleri bakımından farklı kökenlere sahip olsalar da, günümüzde belirlenmemiş varlığa gönderimde bulunabilen genel isimler olarak işlev görmektedir. Bu durum, aynı ontolojik gereksinimin birbirine yakın fakat bağımsız gelişmiş dil sistemlerinde benzer çözümler üretebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Fransızcadaki chose oldukça geniş bir kullanım alanına sahiptir. Somut nesnelerden soyut durumlara kadar farklı bağlamlarda kullanılabilir. "Quelque chose" ifadesi ise Türkçedeki "bir şey" yapısına oldukça yakın bir gönderim biçimi oluşturur. "Il y a quelque chose.", "J'ai vu quelque chose." veya "Quelque chose a changé." gibi cümlelerde konuşmacı belirli varlığı tanımlamaz; fakat onun varlığını açık biçimde kabul eder. Böylece belirlenmemiş ontolojik merkez korunurken, belirlenim sonraya bırakılır.

İspanyolcadaki cosa da benzer şekilde oldukça genel bir isimdir. "Algo" ile birlikte kullanıldığında ya da tek başına genel gönderimlerde yer aldığında belirlenmemiş varlığın temsilini sağlayabilir. "Hay algo.", "Vi una cosa.", "Algo pasó." gibi ifadelerde yine aynı temel mantık çalışmaktadır. Konuşmacı belirli özellikleri açıklamaz; buna rağmen yükleme askıda bırakılmaz. Çünkü yüklem, nötr ontolojik taşıyıcıya bağlanmaya devam eder.

Her iki dilde de dikkat çeken noktalardan biri, bu sözcüklerin zamanla deyimleşmiş birçok kullanım kazanmış olmalarıdır. Günlük konuşmalarda belirli nesneleri, durumları, olayları veya soyut meseleleri temsil edebilirler. Yüzeysel bakış açısından bu durum anlam bulanıklığı gibi değerlendirilebilir. Fakat burada geliştirilen teori açısından tam tersine, bu genişleme sözcüklerin belirli türlerden bağımsız ortak ontolojik merkezler hâline gelebildiğini göstermektedir. Kullanım alanı genişledikçe taşıyıcı karakter daha görünür olmaktadır.

Fransızca ve İspanyolca örnekleri aynı zamanda önemli bir tarihsel noktaya da işaret etmektedir. Her iki dil Latinceden türemiş olmasına rağmen, yüzyıllar boyunca bağımsız gelişim göstermiş ve kendi gramatik sistemlerini oluşturmuştur. Buna rağmen belirlenmemiş ontolojik gönderimi temsil eden genel isim yapıları korunmuştur. Ortak köken elbette açıklamanın bir parçasıdır; fakat açıklamanın tamamı değildir. Çünkü aynı işlev, Latinceden tamamen bağımsız gelişmiş birçok dilde de görülmektedir.

Buradan çıkarılabilecek sonuç açıktır. Farklı tarihsel süreçlerden geçmiş, farklı kültürel çevrelerde gelişmiş ve farklı gramatik özellikler kazanmış diller, belirlenmemiş ontolojik taşıyıcılığı temsil etmek için yine genel isimsel merkezler üretmektedir. Sözcüklerin fonetik biçimleri, semantik sınırları ve kullanım sıklıkları değişebilir; fakat yüklemenin yöneldiği nötr ontolojik merkezin korunması ortak özellik olarak varlığını sürdürmektedir.

Fransızca ve İspanyolca örnekleri, bu nedenle yalnızca karşılaştırmalı dilbilim açısından değil, makalenin temel ontolojik iddiası açısından da önem taşımaktadır. Aynı yapının birbirine yakın fakat bağımsız gelişmiş sistemlerde yeniden ortaya çıkması, belirlenmemiş varlığı temsil etme gereksiniminin tek bir kültürel geleneğin ürünü olmaktan çok, doğal dilin daha derin kurucu mantığına ait olduğunu düşündürmektedir.                                                                                                                                           

10.4. Arapçada Şayʾ ve Rusçada Veşç

Şimdiye kadar incelenen örnekler ağırlıklı olarak Batı Avrupa dillerine aitti. Teorinin yalnızca belirli bir dil ailesi içerisinde geçerliymiş gibi görünmemesi için farklı dil geleneklerine de bakmak gerekir. Arapça ile Rusça, tarihsel kökenleri, gramatik yapıları ve kavramsal örgütlenmeleri bakımından birbirlerinden oldukça farklı iki dil olmalarına rağmen, belirlenmemiş ontolojik taşıyıcılığı temsil eden genel isimsel yapılar geliştirmişlerdir. Bu durum, savunulan işlevsel evrensellik anlayışının yalnızca belirli bir kültürel çevreyle sınırlı olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.

Arapçada kullanılan šayʾ (شيء) sözcüğü, anlam alanı bakımından dikkat çekici bir genişliğe sahiptir. Somut nesnelerden soyut olgulara, olaylardan düşünsel içeriklere kadar çok farklı bağlamlarda kullanılabilir. "Bir şey" anlamındaki šayʾ yapısı, belirli varlığın henüz açıklanmadığı fakat varlığının kabul edildiği durumlarda doğal biçimde kullanılmaktadır. Böylece kelime, belirli isimlerin yerine geçen rastlantısal bir dolgu değil; yüklemenin bağlanabileceği nötr ontolojik merkezlerden biri olarak işlev görmektedir.

Arap düşünce tarihinde bu sözcüğün yalnızca gündelik kullanım düzeyinde kalmadığı da görülmektedir. Özellikle klasik kelâm, felsefe ve mantık metinlerinde šayʾ kavramı, varlık tartışmalarının merkezî terimlerinden biri hâline gelmiştir. Bir şeyin "şey" sayılabilmesi için hangi koşulları taşıması gerektiği, mümkün varlıkların "şey" olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği veya zihinsel varlıkların hangi anlamda "şey" kabul edileceği gibi tartışmalar uzun süre devam etmiştir. Bu durum, kelimenin yalnızca sözlük düzeyinde değil, ontolojik çözümlemelerde de temel bir rol üstlenebildiğini göstermektedir.

İlginç olan noktalardan biri de şudur: Arapça metafizik geleneğinde "şey" ile "mevcûd" (var olan) kavramları her zaman tam anlamıyla özdeş kabul edilmemiştir. Bazı filozoflar ve kelâmcılar, "şey" kavramının varlıktan daha geniş bir kapsamı bulunduğunu tartışmışlardır. Makalede savunulan sistem bu tartışmayla birebir örtüşmese de, "şey" kavramının metafizik düzeyde bağımsız biçimde incelenmiş olması dikkat çekicidir. Bu durum, farklı düşünce geleneklerinin aynı kelimeyi benzer teorik ağırlık merkezlerine yerleştirebildiğini göstermektedir.

Rusçada ise genel isim işlevini büyük ölçüde veşç (вещь) karşılamaktadır. Sözcük, belirli nesne türlerine indirgenmeyen geniş bir kullanım alanına sahiptir. Fiziksel nesneleri ifade edebildiği gibi, bağlama göre daha soyut gönderimlerde de kullanılabilir. Bir nesnenin adı bilinmediğinde, belirtilmek istenmediğinde ya da genel düzeyde konuşulduğunda veşç doğal bir temsil mekanizması olarak devreye girmektedir. Böylece yükleme ile taşıyıcı arasındaki ilişki açık biçimde korunmaktadır.

Rusçada da kelimenin gündelik kullanımı zamanla oldukça genişlemiştir. Belirli nesnelerin yanında meseleleri, ilginç durumları veya açıklanması gereken olguları ifade eden kalıplaşmış kullanımlar ortaya çıkmıştır. İlk bakışta bu genişleme anlamsal dağınıklık gibi görünse de, teorik açıdan bunun tam tersi söz konusudur. Çünkü belirli nesne türlerinden bağımsızlaşabilen her kullanım, kelimenin ortak ontolojik merkeze yaklaşmasını sağlamaktadır. Böylece kullanım alanının genişliği, taşıyıcı karakteri zayıflatmamakta; daha görünür hâle getirmektedir.

Arapça ile Rusça karşılaştırıldığında önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Biri Sami dil ailesine, diğeri Hint-Avrupa dil ailesine ait olan; gramerleri, ses sistemleri ve tarihsel gelişimleri bakımından birbirlerinden oldukça uzak iki dil, belirlenmemiş ontolojik taşıyıcılığı temsil etmek için yine genel isimsel merkezler geliştirmiştir. Sözcüklerin tarihsel kökenleri farklıdır, semantik sınırları birebir aynı değildir ve kullanım ayrıntıları değişmektedir. Buna rağmen temsil edilen ontolojik fonksiyon korunmaktadır.

Dolayısıyla Arapça šayʾ ile Rusça veşç, teorinin önemli örneklerinden ikisini oluşturmaktadır. Her iki sözcük de farklı kültürel ve dilsel gelenekler içerisinde gelişmiş olmasına rağmen, belirlenmemiş fakat ontolojik olarak kabul edilmiş varlığı yükleme yapısı içerisinde koruyabilmektedir. Böylece makalenin temel iddiası bir kez daha doğrulanmaktadır: Evrensel olan belirli sözcükler değil, belirlenimden önce gelen ontolojik taşıyıcının dil içinde temsil edilmesi gereğidir.

10.5. Mandarin Çincesinde Dōngxi

Mandarin Çincesi, şimdiye kadar incelenen dillerden oldukça farklı bir gramatik ve tarihsel yapıya sahiptir. Bu nedenle burada gözlemlenen temsil biçimi özel önem taşımaktadır. Çünkü teori gerçekten yapısal bir düzeyde kuruluyorsa, yalnızca Hint-Avrupa veya Sami dillerinde değil, tipolojik olarak oldukça farklı sistemlerde de benzer ontolojik işlevlerin bulunması beklenmelidir. Mandarin bu bakımdan güçlü bir sınama alanı sunmaktadır.

Mandarin Çincesinde gündelik dilde "şey" anlamını karşılayan en yaygın ifadelerden biri dōngxi (东西) sözcüğüdür. İlginç biçimde bu kelimenin tarihsel kökeni "doğu" ve "batı" anlamına gelen iki karakterin birleşmesinden oluşmaktadır. Buna rağmen çağdaş kullanımda kelime artık genel olarak "nesne", "eşya" veya "şey" anlamını taşımaktadır. Tarihsel köken ile güncel ontolojik işlev arasında doğrudan özdeşlik kurmak mümkün değildir. Çünkü dil tarih boyunca kendi kavramsal merkezlerini yeniden örgütleyebilmektedir.

Dōngxi, belirli nesnenin adı bilinmediğinde veya özellikle belirtilmek istenmediğinde rahatlıkla kullanılabilir. Günlük konuşmalarda "Ne aldın?", "Masanın üzerinde bir şey var.", "Bir şey unuttum." gibi ifadelerde genel ontolojik taşıyıcı görevini üstlenmektedir. Konuşmacı belirlenimleri açıkça ifade etmese bile yükleme askıda kalmamaktadır. Böylece kelime, nötr ontolojik merkezin korunmasını sağlayan dilsel araçlardan biri hâline gelmektedir.

Mandarinin analitik yapısı dikkate alındığında, bu kullanımın ayrı bir önemi vardır. Dil büyük ölçüde çekim eklerinden bağımsız çalışmasına rağmen, belirlenmemiş ontolojik gönderim ihtiyacını yine genel isimsel yapılar üzerinden çözmektedir. Demek ki temsil mekanizmasının ortaya çıkması, belirli gramatik tipolojilere bağlı değildir. Çekimli, eklemeli veya analitik diller farklı yapılara sahip olabilir; fakat yükleme mantığının gerektirdiği ontolojik merkez korunmaya devam eder.

Elbette dōngxi sözcüğünün kullanım alanı Türkçedeki "şey" ile bütünüyle özdeş değildir. Mandarin Çincesinde belirli bağlamlarda başka genel ifadeler de tercih edilebilir ve soyut içerikler farklı yapılarla temsil edilebilir. Ancak teorinin beklentisi zaten birebir sözlük eşdeğerliği değildir. İncelenen nokta, belirlenmemiş varlığın hangi mekanizmalarla korunabildiğidir. Dōngxi, bu görevi üstlenen temel yapılardan biri olarak değerlendirilebilir.

Burada özellikle dikkat çekici olan unsur, tipolojik uzaklığa rağmen aynı ontolojik çözümün yeniden ortaya çıkmasıdır. Hint-Avrupa dillerinden oldukça farklı gelişmiş bir sistemde bile yükleme yapısı belirlenmemiş ontolojik merkezi açık ya da örtük biçimde koruma eğilimindedir. Böylece teori belirli dil ailelerinin ortak mirasına indirgenmekten kurtulmaktadır. Temsil edilen yapı, daha genel bir dilsel zorunluluğa işaret etmektedir.

Mandarin örneği, makalenin temel tezini önemli ölçüde güçlendirmektedir. Farklı yazı sistemi, farklı gramatik örgütlenme ve farklı tarihsel gelişim çizgisine rağmen, belirlenmemiş ontolojik taşıyıcının korunmasına yönelik genel isimsel mekanizmalar yine ortaya çıkmaktadır. Böylece "şey" kavramı, yalnızca belirli dillerin sözlüklerinde bulunan bir kelime olmaktan çıkar; doğal dilin en temel ontolojik ihtiyaçlarından birine verilen farklı tarihsel cevaplardan biri olarak anlaşılmaya başlanır.                             

10.6. Japoncada Mono ile Koto Ayrımı

Japonca, şimdiye kadar incelenen örnekler arasında teorik açıdan en ilginç yapılardan birini sunmaktadır. Çünkü bu dil, Türkçedeki "şey" kavramını tek bir genel isim altında toplamaktan ziyade, varlık alanını iki temel ontolojik eksen üzerinden düzenleme eğilimi göstermektedir. En genel düzeyde mono (物) ile koto (事) arasındaki ayrım, yalnızca sözlük anlamı bakımımından değil, dünyayı kavramsallaştırma biçimi bakımından da dikkat çekicidir. Bu nedenle Japonca, işlevsel evrensellik tezini desteklerken aynı zamanda doğal dillerin ontolojik ayrımları nasıl çeşitlendirebildiğini de açık biçimde göstermektedir.

Mono, genel olarak nesneleri, varlıkları ve maddesel taşıyıcıları ifade eden bir kavramdır. Belirli bir fiziksel nesneden söz edilirken kullanılabileceği gibi, daha genel gönderimlerde de işlev görebilir. Günlük konuşmalarda adı bilinmeyen ya da belirtilmek istenmeyen birçok nesne için mono doğal biçimde kullanılmaktadır. Böylece sözcük, belirli belirlenimlerden bağımsız olarak ontolojik taşıyıcının korunmasına hizmet eder. Bu yönüyle Türkçedeki "şey" kavramına oldukça yakın bir işlev üstlenmektedir.

Koto ise bambaşka bir alanı temsil eder. Bu sözcük çoğunlukla olayları, durumları, olguları, gerçekleşmeleri, ilişkileri ve soyut içerikleri ifade etmek için kullanılır. Başka bir ifadeyle Japonca, nesneler ile olayları aynı genel isim altında toplamamış; bunları daha başlangıçta iki farklı ontolojik kategori hâline getirmiştir. Böylece belirlenmemiş gönderim korunurken, gönderimin ait olduğu varlık alanı daha ilk aşamada ayrıştırılmış olur.

İlk bakışta bu durum, makalenin savunduğu tek merkezli taşıyıcılık anlayışıyla çelişiyormuş gibi görünebilir. Oysa dikkatli incelendiğinde tam tersi anlaşılır. Ayrılan şey taşıyıcılık ilkesi değildir; taşıyıcılığın uygulanacağı ontolojik alanlardır. Japonca, "belirlenmemiş varlık" kavramını bütünüyle reddetmemekte; yalnızca bu varlığın nesnesel mi yoksa olaysal mı olduğuna ilişkin ayrımı daha erken yapmaktadır. Böylece aynı ontolojik ihtiyaç daha ayrıntılı kavramsal sınıflandırmalarla karşılanmaktadır.

Bu ayrım, Japon düşünce geleneğinin genel eğilimleriyle de uyumludur. Süreçler, ilişkiler ve gerçekleşmeler çoğu zaman nesneler kadar temel ontolojik statü kazanabilmektedir. Dil de bu eğilimi kendi yapısına taşımış görünmektedir. Böylece belirlenmemiş taşıyıcı tek tip olmaktan çıkmakta; farklı ontolojik düzlemler için farklı genel temsil merkezleri oluşmaktadır. Fakat her iki durumda da ortak nokta değişmez: Belirlenimler yine taşıyıcısız bırakılmamaktadır.

Aslında Japonca örneği teorinin kapsamını genişletmektedir. Başlangıçta "şey" işlevi tek bir genel isim üzerinden incelenmişti. Japonca ise aynı işlevin tek bir merkez yerine iki büyük ontolojik kategori arasında bölüştürülebileceğini göstermektedir. Böylece işlevsel evrensellik anlayışı daha esnek ve daha açıklayıcı hâle gelmektedir. Evrensel olan tek sözcük değil; belirlenimlerin ontolojik merkezlere bağlanması gereğidir.

Dolayısıyla mono ile koto ayrımı, teoriye istisna oluşturmamaktadır. Tam tersine, doğal dillerin aynı temel ontolojik zorunluluğu kendi kavramsal mimarilerine göre nasıl yeniden düzenlediklerini gösteren en güçlü örneklerden biri hâline gelmektedir. Burada çeşitlenen şey zorunluluğun kendisi değil; zorunluluğun dil içerisindeki örgütlenme biçimidir.

10.7. Svahilicede Kitu

Hint-Avrupa, Sami ve Doğu Asya dillerinin ardından Afrika dillerine bakıldığında da benzer bir ontolojik gereksinimin farklı biçimlerde temsil edildiği görülmektedir. Svahili, özellikle isim sınıfları bakımından oldukça gelişmiş bir sisteme sahip olmasına rağmen, belirlenmemiş varlığa gönderimde bulunmayı sağlayan genel isimsel yapılar geliştirmiştir. Bu durum, temsil edilen ontolojik işlevin belirli gramatik yapılardan bağımsız olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Svahilicede kitu, en genel anlamıyla "şey", "nesne" veya "eşya" anlamlarını karşılayan temel sözcüklerden biridir. Belirli nesnenin adı bilinmediğinde, açıklanmak istenmediğinde ya da yalnızca genel düzeyde gönderimde bulunulacağında doğal biçimde kullanılabilir. Böylece kelime, belirlenmiş tür adlarından bağımsız olarak yüklemenin bağlanabileceği ortak ontolojik merkezi temsil etmektedir.

Svahilinin isim sınıfları sistemi burada özellikle dikkat çekmektedir. Dilde isimler belirli sınıflara ayrılır ve bu sınıflar cümledeki birçok gramatik öğeyi etkiler. İlk bakışta böylesine ayrıntılı bir sınıflandırma sisteminin genel ontolojik merkez ihtiyacını ortadan kaldıracağı düşünülebilir. Oysa tam tersi görülmektedir. Ayrıntılı sınıflandırmalar kurulabilmesi için bile öncelikle belirli varlıkların taşıyıcı olarak kabul edilmesi gerekir. Dolayısıyla sınıflandırmanın karmaşıklığı arttıkça, ontolojik merkezin önemi azalmamakta; daha görünmez fakat daha temel hâle gelmektedir.

Kitu sözcüğünün kullanım alanı da yalnızca fiziksel nesnelerle sınırlı değildir. Bağlama göre daha genel gönderimlerde veya belirli açıklık düzeyinin özellikle ertelendiği durumlarda da kullanılabilmektedir. Bu esneklik, kelimenin belirli nesne türlerinden çok daha genel bir taşıyıcı fonksiyonu üstlendiğini göstermektedir. Nitelikler değişebilir; gönderimin ontolojik merkezi korunur.

Burada yeniden aynı ilke karşımıza çıkmaktadır. Farklı tarihsel kökenlere, farklı gramatik yapılara ve farklı kavramsal örgütlenmelere sahip diller, belirlenmemiş ontolojik gönderim ihtiyacını tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Her biri kendi sistemine uygun çözümler geliştirmektedir. Svahili de bu çözümlerden birini, isim sınıfları sistemini koruyarak fakat genel isimsel merkezi de muhafaza ederek üretmiştir.

Tipolojik açıdan değerlendirildiğinde bu örnek oldukça önemlidir. Çünkü Svahili, şimdiye kadar incelenen dillerden belirgin biçimde farklı bir gramatik organizasyona sahiptir. Buna rağmen yükleme mantığının gerektirdiği taşıyıcı yine korunmaktadır. Böylece teori, yalnızca belirli dil ailelerinin ortak mirasına değil, doğal dilin daha genel kurucu ilkelerine dayandırılabilmektedir.

Sonuç olarak kitu, yalnızca Svahilinin sözlüğünde bulunan genel bir isim değildir. Belirlenmemiş fakat ontolojik olarak kabul edilmiş varlığın temsil edilmesini sağlayan dilsel mekanizmalardan biridir. Böylece Afrika dilleri de, farklı tarihsel ve yapısal özelliklerine rağmen, aynı temel ontolojik zorunluluğu kendi iç sistemleri içerisinde yeniden kurmaktadır.                                                                       

10.8. Semantik Kapsam Farklarının Teori Açısından Anlamı

Farklı doğal dillere ait örnekler yan yana getirildiğinde ilk dikkat çeken unsur, aynı ontolojik işlevin hiçbir dilde bütünüyle aynı semantik sınırlar içerisinde temsil edilmemesidir. Bazı dillerde genel isim daha çok fiziksel nesnelere yaklaşırken, bazılarında olayları, soyut olguları ve zihinsel içerikleri de rahatlıkla kapsayabilir. Kimileri tek bir sözcük etrafında yoğunlaşırken, kimileri aynı alanı birkaç farklı kavram arasında paylaştırır. Yüzeyden bakıldığında bu çeşitlilik, ortak bir teorinin kurulmasını zorlaştırıyor gibi görünebilir. Oysa dikkat ontolojik işleve yöneltildiğinde, tam tersine teoriyi güçlendiren en önemli gözlemlerden biri hâline gelir.

Her doğal dil, dünyayı kendi tarihsel gelişimi içerisinde belirli kavramsal kesitlere ayırır. Aynı fiziksel gerçeklik farklı dillerde farklı ontolojik sınıflandırmalar altında örgütlenebilir. Bir dil nesneler ile olayları aynı genel isim altında toplayabilirken, başka bir dil bunları daha başlangıçta birbirinden ayırabilir. Bazı sistemlerde soyut içerikler fiziksel nesnelerden ayrı temsil edilirken, bazılarında aynı genel gösteren her iki alanı da kapsar. Fakat bütün bu farklılıklar, belirlenimlerin taşıyıcısız bırakıldığı anlamına gelmez. Değişen taşıyıcılık ilkesi değil, taşıyıcılığın hangi ontolojik alanlara nasıl dağıtıldığıdır.

Dolayısıyla semantik kapsamın geniş ya da dar olması, teorinin doğruluğunu belirleyen temel ölçüt değildir. Asıl belirleyici olan soru şudur: Dil, belirli nitelikleri henüz açıklanmamış bir varlığı yükleme yapısı içerisinde koruyabiliyor mu? Eğer cevap evetse, temsil edilen ontolojik işlev korunmaktadır. Aynı işlev bazen daha geniş kapsamlı, bazen daha uzmanlaşmış semantik alanlar içerisinde gerçekleştirilebilir. Temsil biçiminin çeşitlenmesi, temsil edilen zorunluluğun ortadan kalktığını göstermez.

Aslında bu durum başka dilsel kategorilerde de gözlemlenmektedir. Renk adları bunun iyi örneklerinden biridir. Bazı diller tek bir sözcükle ifade edilen renk alanını başka diller birkaç ayrı kategoriye ayırabilir. Buna rağmen bütün insanlar renk deneyimine sahiptir. Evrensel olan belirli renk adları değil, renk ayrımlarının temsil edilmesidir. "Şey" işlevi de benzer biçimde değerlendirilmelidir. Evrensel olan belirli sözcükler değildir; belirlenmemiş ontolojik merkezin korunmasıdır.

Bu yaklaşım teoriyi gereksiz biçimde katı olmaktan da kurtarmaktadır. Çünkü artık herhangi bir dilde "şey" kavramının Türkçedeki kullanımdan farklı sınırlar taşıması problem oluşturmamaktadır. Tam tersine, her farklılık doğal dilin aynı ontolojik görevi hangi kavramsal stratejilerle çözdüğünü gösteren yeni bir inceleme alanı açmaktadır. Böylece çeşitlilik, istisna değil; araştırmanın temel verisi hâline gelir.

Semantik kapsam farklılıklarının başka önemli bir sonucu daha vardır. Bir dilin genel isim kavramı ne kadar genişlerse genişlesin, yine de sonsuz anlam taşıyamaz. Her sözcük belirli bağlamlarda daha doğal, belirli bağlamlarda ise daha sınırlı kullanılır. Bu durum, doğal dillerin tamamen sınırsız sistemler olmadığını; kendi iç ontolojik ekonomilerine göre çalıştıklarını göstermektedir. Aynı ontolojik işlev korunurken, her dil kendi tarihsel deneyimi doğrultusunda temsil sınırlarını yeniden çizer.

Böyle bakıldığında karşılaştırmalı dil incelemeleri yalnızca sözlük araştırmaları olmaktan çıkar. Her dil, varlığı hangi temel kategoriler altında düşündüğünü de dolaylı biçimde ortaya koyar. Genel isimlerin kapsamı, olaylarla nesneler arasındaki ayrımlar, soyut içeriklerin hangi düzeyde temsil edildiği veya belirlenmemiş gönderimin hangi yapılara dağıtıldığı, dilin derin ontolojik mimarisine ilişkin önemli ipuçları sunar. Böylece semantik çeşitlilik, metafizik çözümleme için de değerli bir veri kaynağı hâline gelir.

Sonuç olarak farklı dillerde gözlenen kapsam farklılıkları, teorinin zayıf noktası değildir. Aksine, aynı ontolojik zorunluluğun farklı kavramsal mimariler içerisinde yeniden kurulabildiğini göstermektedir. Evrensel olan belirli anlam sınırları değil, belirlenimden önce gelen ontolojik taşıyıcının herhangi bir biçimde temsil edilmesi gereğidir. Semantik çeşitlilik bu gereğin nasıl gerçekleştirildiğini değiştirir; fakat gereğin kendisini değiştiremez.

11. Töz ile Dil Arasında Köprü Olarak “Şey”

11.1. Ontolojik Taşıyıcı ile Dilsel Taşıyıcının Birleşmesi

Makalenin başlangıcında töz kavramı, ilineksel niteliklerin üzerinde taşındığı ontolojik zemin olarak tanımlanmıştı. Ardından dilin yalnızca nitelikleri değil, bu niteliklerin bağlandığı taşıyıcıyı da temsil etmek zorunda olduğu gösterildi. Şimdi ise bu iki çözümleme aynı sistem içerisinde birleştirilebilir. Çünkü "şey" kavramının gerçek teorik değeri, yalnızca dilsel bir genel isim olmasında değil; ontolojik taşıyıcılık ile dilsel taşıyıcılık arasında kurduğu köprüde ortaya çıkmaktadır. Bu köprü kurulmadan ne töz kuramı tamamlanabilir ne de "şey" kavramının zorunluluğu tam anlamıyla açıklanabilir.

Öncelikle iki farklı düzey birbirinden dikkatle ayrılmalıdır. Ontolojik taşıyıcı, niteliklerin gerçekten üzerinde bulunduğu metafizik zemindir. Dilsel taşıyıcı ise yüklemlerin bağlandığı sentaktik merkezdir. Bunlar aynı şey değildir. Birincisi varlığın kendisine, ikincisi ise varlığın temsiline ilişkindir. Fakat farklı olmaları, aralarında hiçbir ilişki bulunmadığı anlamına da gelmez. Aksine, ikinci yapı birincinin mümkün olduğu ölçüde kurulabilir.

Dil, nitelikleri taşıyıcısız bırakamadığı için kendi içerisinde bir özne merkezi oluşturur. Bu merkez, doğrudan doğruya metafizik töz değildir; fakat töz fikrinin dilsel düzlemde yeniden örgütlenmiş biçimidir. Başka bir ifadeyle dil, ontolojiyi olduğu gibi kopyalamaz. Ontolojik zorunlulukları kendi gramatik ve semantik sınırları içerisinde yeniden işler hâle getirir. "Şey" kavramı da tam bu yeniden kurulumun en açık örneğidir.

Buradaki ilişkinin temsil ilişkisi olduğu özellikle vurgulanmalıdır. "Şey" kelimesi tözü meydana getirmez; töz de kelimeden oluşmaz. Kelime yalnızca, düşüncede zaten varsayılan ontolojik taşıyıcının dil içerisindeki temsil noktasını oluşturur. Böylece dil, kendisinden önce gelen metafizik kabulü kendi sınırları içerisinde yeniden görünür hâle getirir. Temsil edilen ile temsil eden arasındaki ayrım korunurken, yapısal bağ da koparılmaz.

Aslında yükleme mantığının tamamı bu ilişkiye dayanmaktadır. Her yüklem, yalnızca dilbilgisel özneye değil; daha derinde ontolojik taşıyıcıya yönelmektedir. Dilbilgisel özne görünürde sentaktik bir unsur olsa da, işlevini ancak daha temel ontolojik kabul sayesinde sürdürebilir. Eğer niteliklerin taşıyıcıya ihtiyaç duyduğu düşüncesi tamamen ortadan kaldırılırsa, yükleme yapısının neden var olduğu da açıklanamaz hâle gelir.

Bu nedenle "şey" kavramı, sıradan bir isim olmaktan çok daha fazla teorik yük taşımaktadır. O, ontolojik taşıyıcının doğrudan kendisi değildir; fakat onun dil içerisinde kaybolmasını engelleyen temsil merkezidir. Böylece metafizik ile dil arasında ilk bakışta görünmeyen fakat son derece güçlü bir süreklilik kurulmuş olur. Ontolojik düzeyde töz ne işlev görüyorsa, dilsel düzeyde "şey" aynı işlevin temsil edilmiş biçimini üstlenmektedir.

Bütün çözümlemeler birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Töz ile "şey" arasında özdeşlik kurulmamaktadır; fakat ikisi tamamen bağımsız yapılar olarak da bırakılmamaktadır. Aralarındaki ilişki, temsil üzerinden kurulan yapısal bir sürekliliktir. Töz niteliklerin ontolojik taşıyıcısıdır; "şey" ise bu taşıyıcılık ilkesinin dil içerisinde yükleme yapılabilir hâle gelmesini sağlayan asgari temsil noktasıdır. Böylece metafizik ile dil, birbirinden kopuk iki disiplin olmaktan çıkarak aynı kurucu mantığın farklı katmanları olarak anlaşılmaya başlanır.                                                                    

11.2. Tözün Dil İçindeki Asgari İzdüşümü

Önceki çözümlemede "şey"in ontolojik taşıyıcılık ile dilsel taşıyıcılık arasında bir köprü kurduğu gösterilmişti. Fakat bu ilişkinin mahiyeti daha da hassas biçimde belirlenmelidir. Çünkü "şey" kavramını doğrudan tözle özdeşleştirmek teoriyi gereksiz ölçüde metafizikleştirir; buna karşılık onu yalnızca gündelik dilin genel bir sözcüğü olarak görmek de taşıdığı ontolojik ağırlığı bütünüyle görünmez hâle getirir. Daha isabetli olan yaklaşım, "şey"i tözün kendisi değil, töz fikrinin dil içerisinde alabileceği en indirgenmiş ve en genel temsil biçimi olarak değerlendirmektir.

"Asgari izdüşüm" ifadesi özellikle bu nedenle kullanılmaktadır. Bir izdüşüm, temsil ettiği yapının tamamını taşımaz; yalnızca belirli yönlerini görünür hâle getirir. Üç boyutlu bir cismin iki boyutlu gölgesi nasıl cismin bütün iç yapısını içermezse, "şey" kavramı da tözün bütün metafizik yükünü dil içerisinde yeniden üretmez. Buna rağmen gölge ile cisim arasında kurulan ilişki rastlantısal değildir. Aynı şekilde "şey" ile töz arasındaki ilişki de keyfî bir benzerlikten değil, yapısal bir zorunluluktan doğmaktadır.

Dilin görevi metafizik sistemler kurmak değildir. Onun temel görevi, düşüncenin yükleme yapısını işletebilecek temsil araçlarını üretmektir. Bu nedenle dil, tözün mahiyetini, varlık tarzını veya metafizik statüsünü açıklamaya çalışmaz. Yalnızca niteliklerin bağlanabileceği nötr bir merkez oluşturur. Tam da bu nedenle "şey", tözün tam karşılığı değil; töz fikrinin dil içerisinde işlevsel hâle getirilmiş en sade görünümüdür.

Bu indirgenme zorunlu bir indirgenmedir. Çünkü doğal dil, metafizik ayrıntıları sürekli yeniden üretmek üzere tasarlanmamıştır. Gündelik konuşmada "şey" denildiğinde hiç kimse Aristotelesçi tözü, skolastik cevheri veya modern ontolojik tartışmaları bilinçli olarak düşünmez. Buna rağmen aynı kelime, bütün bu sistemlerin ortak kabul ettiği taşıyıcılık ilkesini sessiz biçimde korumaya devam eder. Böylece metafizik içerik geri çekilir; fakat metafiziğin en temel işlevsel çekirdeği yaşamaya devam eder.

Aslında bu durum dilin genel çalışma mantığıyla da uyumludur. Birçok kavram, felsefi çözümlemelerde son derece karmaşık anlam katmanlarına sahip olabilir; fakat gündelik dil bunların yalnızca işlevsel çekirdeğini kullanır. "Neden", "kimlik", "öz", "ilişki", "değişim" veya "zaman" gibi kavramlar da benzer biçimde çalışmaktadır. İnsanlar bu sözcükleri kullanırken kapsamlı metafizik sistemler kurmazlar; buna rağmen kullandıkları kelimeler derin ontolojik varsayımları sessizce taşımaya devam eder.

"Şey" kavramını diğerlerinden ayıran özellik ise, doğrudan doğruya taşıyıcılık ilkesini temsil etmesidir. Birçok kavram belirli nitelikleri veya ilişkileri ifade ederken, "şey" bunların yüklenebileceği ontolojik merkezi temsil eder. Dolayısıyla indirgenen yalnızca anlam zenginliği değildir; aynı zamanda metafizik derinliktir. Fakat indirgenme ne kadar büyük olursa olsun, taşıyıcılık ilkesi kaybolmamaktadır.

Bu nedenle "şey" kavramı basit bir belirsizlik sözcüğü olarak değerlendirildiğinde, aslında onun temsil ettiği en önemli katman gözden kaçırılmış olur. Belirsizlik yalnızca yüzeyde görülen işlevidir. Daha derindeki yapı, belirlenimlerden önce gelen ontolojik merkeğin dil içerisinde korunmasıdır. "Şey", bu korumayı mümkün olan en ekonomik, en genel ve en nötr biçimde gerçekleştirdiği için töz fikrinin asgari izdüşümü olarak değerlendirilmektedir.                                                                                                

11.3. “Şey”in Tözün Kendisi Olmaması

Makalenin şimdiye kadarki çözümlemeleri yanlış anlaşılmaya açık önemli bir noktayı özellikle netleştirmeyi gerektirmektedir. "Şey" kavramının tözün dil içerisindeki temsil mekanizması olduğu söylenmektedir; fakat bundan "şey = töz" sonucu çıkarılmamalıdır. Böyle bir özdeşlik hem ontolojik düzeyleri birbirine karıştırır hem de temsil ile temsil edilen arasındaki zorunlu ayrımı ortadan kaldırır. Teorinin gücü tam da bu ayrımı koruyabilmesinden kaynaklanmaktadır.

Öncelikle töz ile kelime farklı ontolojik düzlemlere aittir. Töz, niteliklerin taşıyıcısı olduğu varsayılan metafizik ilkedir. "Şey" ise doğal dil içerisinde kullanılan bir gösterendir. Birincisi varlığa ilişkindir; ikincisi varlığın temsiline. Birincisi ontolojik açıklamanın konusu olurken, ikincisi dil çözümlemesinin konusudur. Aynı düzleme ait olmayan iki yapının doğrudan özdeşleştirilmesi kategorik bir hata oluşturacaktır.

Temsil kavramının kendisi de böyle bir özdeşliği dışlamaktadır. Bir harita şehir değildir; bir matematiksel model fiziksel evren değildir; bir portre temsil ettiği insan değildir. Fakat bunların hiçbiri temsil ilişkisini geçersiz kılmaz. Aksine temsilin mümkün olabilmesi için temsil eden ile temsil edilen arasında belirli bir mesafenin bulunması gerekir. "Şey" ile töz arasındaki ilişki de aynı mantıkla anlaşılmalıdır. Kelime, tözün yerine geçmez; yalnızca onun dil içerisinde temsil edilebilir yönünü görünür hâle getirir.

Burada dikkat edilmesi gereken ikinci nokta, temsilin seçici karakteridir. Her temsil, temsil ettiği yapının yalnızca belirli özelliklerini aktarabilir. "Şey" kavramı tözün metafizik ayrıntılarını, varlık tarzını, ontolojik statüsünü veya felsefi tartışmalarını dile taşımaz. Koruduğu unsur çok daha temel ve daha sınırlıdır: Niteliklerin bağımsız kalamayacağı, onların bir taşıyıcıya yönelmek zorunda olduğu kabulü. Dolayısıyla temsil edilen şey tözün bütünü değil, töz fikrinin kurucu işlevidir.

Bu ayrım korunmadığında iki farklı hata ortaya çıkabilir. Birinci hata, "şey" kelimesine gereğinden fazla metafizik yük yüklemektir. Böyle yapıldığında gündelik dil kullanan herkesin farkında olmadan kapsamlı ontolojik teoriler kurduğu gibi gerçekçi olmayan sonuçlara ulaşılır. İkinci hata ise bunun tam tersidir. Kelimeyi yalnızca sıradan bir dolgu sözcüğü saymak, onun temsil ettiği kurucu yapıyı bütünüyle görünmez kılar. Burada önerilen yaklaşım bu iki uç arasında dengeli bir konum almaktadır.

Aslında dil sürekli olarak benzer temsil ilişkileri kurmaktadır. Matematiksel semboller sayıları meydana getirmez; yalnızca onları temsil eder. Nota işaretleri müziğin kendisi değildir; müziğin yazılabilir biçimidir. Kimyasal formüller maddelerin yerine geçmez; onların belirli özelliklerini gösterir. Aynı mantık burada da geçerlidir. "Şey" tözü üretmez; töz fikrinin dilsel olarak işletilebilir hâle gelmesini sağlar.

Böyle bakıldığında temsil ilişkisi teorinin zayıf noktası değil, en güçlü taraflarından biri hâline gelir. Çünkü hem ontolojinin bağımsızlığını korur hem de dilin neden belirli temsil araçları geliştirmek zorunda olduğunu açıklayabilir. Töz metafiziğin konusu olmaya devam eder; "şey" ise doğal dilin. İkisini birbirine bağlayan unsur özdeşlik değil, yapısal temsil ilişkisidir.

"Şey" kavramının değeri, töz olması değil; töz fikrini dil içerisinde mümkün olan en genel biçimde temsil edebilmesidir. Bu temsil, metafiziğin bütün ayrıntılarını taşımaz; fakat niteliklerin taşıyıcıya ihtiyaç duyduğu yönündeki kurucu kabulü sentaktik ve semantik düzlemde işler hâle getirir. Böylece ontoloji ile dil arasındaki ilişki ne indirgenmiş ne de koparılmış olur; her iki alan kendi düzeyini koruyarak aynı kurucu ilke etrafında birbirine bağlanır                                                                                 

11.4. Metafizik İçeriğin Dilsel Temsilde Daralması

"Şey"in tözün kendisi değil, onun dil içerisindeki temsil mekanizması olduğu kabul edildiğinde, doğal olarak yeni bir soru ortaya çıkar: Eğer temsil edilen yapı metafizik bakımdan bu kadar derinse, neden gündelik dilde son derece sıradan ve hatta çoğu zaman önemsiz görünen bir sözcük olarak kullanılmaktadır? Bu sorunun cevabı, temsil sürecinin kaçınılmaz olarak indirgeme üretmesinde yatmaktadır. Dil, metafizik yapıların tamamını doğrudan taşımaz; onları kendi işleyişine uygun ölçüde sadeleştirir. Böylece ontolojik yoğunluk korunurken, temsil edilen içerik işlevsel düzeye indirgenir.

Her temsil, zorunlu olarak seçicidir. Hiçbir temsil sistemi temsil ettiği yapının bütün katmanlarını eksiksiz biçimde yeniden üretemez. Bir coğrafya haritası yeryüzünün tamamını içermez; yalnızca yön bulmak için gerekli ilişkileri gösterir. Bir anatomi şeması canlı organizmanın bütün biyolojik süreçlerini taşımaz; yalnızca belirli yapıları görünür hâle getirir. Temsilin başarısı, temsil edilen yapının tamamını kopyalamasında değil, gerekli olan işlevi koruyabilmesindedir. Dil de metafizik içerikleri aynı ilkeye göre yeniden düzenlemektedir.

Dolayısıyla töz kavramı dile geçtiğinde, onun bütün metafizik tartışmaları kelime içerisinde korunmaz. Aristoteles'in cevher anlayışı, skolastik metafiziğin ayrıntıları, modern ontolojinin eleştirileri veya çağdaş metafizik tartışmaları "şey" sözcüğünün içerisinde hazır olarak bulunmaz. Korunan unsur bunların ortak çekirdeğidir: Niteliklerin bağımsız olamayacağı ve bir taşıyıcıya yönelmek zorunda bulunduğu kabulü. Dil, ayrıntıları değil, kurucu fonksiyonu muhafaza eder.

Bu indirgeme rastlantısal değildir. Doğal dilin amacı metafizik öğretmek değildir. İnsanlar konuşurken sürekli olarak ontolojik teoriler kurmaya çalışsalardı, iletişim olağanüstü derecede yavaşlar ve pratik işlevini büyük ölçüde kaybederdi. Dil bu sorunu, karmaşık kurucu yapıları mümkün olan en ekonomik biçimde temsil ederek çözer. Böylece kullanıcılar metafizik sistemleri bilinçli olarak düşünmeden de aynı kurucu ilkeler üzerinde konuşabilirler.

Aslında bu durum, dilin bütün kavramsal ekonomisinin temel özelliklerinden biridir. Bir insan "neden", "öz", "kimlik", "ilişki", "değişim" veya "zaman" dediğinde bu kavramların felsefe tarihinde kazandığı bütün anlam katmanlarını bilinçli biçimde kullanmaz. Buna rağmen kullandığı kelimeler, yüzlerce yıllık düşünsel gelişimin damıttığı işlevsel çekirdekleri taşımaya devam eder. "Şey" de aynı mantıkla işlemektedir. Gündelik görünümü, temsil ettiği metafizik yoğunluğu ortadan kaldırmaz.

Burada ilginç bir ters orantı bulunmaktadır. Bir kavram gündelik dil içerisinde ne kadar temel hâle gelirse, temsil ettiği derin yapı çoğu zaman o kadar görünmez olur. Çünkü en sık kullanılan yapılar artık bilinçli dikkat konusu olmaktan çıkarlar. İnsan yürürken ayak hareketlerini sürekli analiz etmediği gibi, konuşurken de "şey" kavramının ontolojik işlevini sürekli düşünmez. Fakat bilinçli dikkat ortadan kalksa bile kurucu mekanizma çalışmaya devam eder.

Bu nedenle "şey"in sıradan görünmesi, onun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, en temel yapılar çoğu zaman en görünmez yapılardır. İnsan zihni sürekli kullandığı kurucu mekanizmaları olağanlaştırdığı için, onların teorik ağırlığı gündelik deneyimde hissedilmez. Felsefi çözümlemenin görevi de tam olarak bu görünmezliği yeniden görünür hâle getirmektir. "Şey" kavramı üzerine yapılan inceleme, sıradan görünen bir kelimenin arkasında ne kadar kapsamlı bir ontolojik mimari bulunduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak metafizik içeriğin daralması, kayıp değil; temsilin zorunlu biçimidir. Dil, tözü bütün ayrıntılarıyla yeniden üretmez; fakat onun yükleme yapısı açısından vazgeçilmez olan çekirdeğini korur. Böylece gündelik konuşmanın en basit kelimelerinden biri, fark edilmeyen fakat son derece derin bir ontolojik sürekliliği taşımaya devam eder.

11.5. Niteliklerden Önce Taşıyıcı Bulunduğu Kabulünün İşletilmesi

Makalenin başından itibaren savunulan temel ilke, niteliklerin kendi başlarına var olamayacağı, zorunlu olarak bir taşıyıcıya yönelmeleri gerektiğiydi. Şimdi bu ilkenin dil içerisinde nasıl fiilen işletildiği daha açık biçimde gösterilebilir. Çünkü "şey" kavramının bütün teorik ağırlığı, tam da bu kabulün her yükleme işleminde sessizce yeniden çalıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Kelime yeni bir ontolojik ilke üretmez; zaten varsayılan ilkeyi dilsel sistem içerisinde işler hâle getirir.

Bir önerme kurulduğunda dikkat çoğu zaman yükleme yönelir. İnsanlar "kırmızı", "hareket ediyor", "sert", "eski", "güzel" veya "tehlikeli" gibi belirlenimlere odaklanırlar. Oysa bu belirlenimlerin tamamı, daha ilk anda belirli bir taşıyıcıya bağlanmış durumdadır. Dil hiçbir zaman nitelikleri bütünüyle serbest bırakmaz. Belirlenim ne kadar ön plana çıkarsa çıksın, onun ait olduğu ontolojik merkez de aynı anda korunmaktadır.

Bu durum özellikle belirli isimlerin kullanılmadığı cümlelerde daha görünür hâle gelir. "Bir şey hareket ediyor.", "Bir şey eksik.", "Bir şey değişti." gibi ifadelerde konuşmacı taşıyıcının kim olduğunu açıklamaz. Buna rağmen yükleme askıda kalmaz. Çünkü dil, belirlenmiş isim bulunmasa bile taşıyıcılık ilkesini açık biçimde işletmeye devam eder. "Şey" kavramı burada yalnızca belirsizlik ifade etmez; niteliğin ontolojik dayanağını görünür biçimde korur.

İşletilen kabul aslında son derece ekonomiktir. Dil her önermede yeniden "nitelikler bağımsız değildir", "taşıyıcı zorunludur", "ilineksel belirlenimler töze ihtiyaç duyar" gibi metafizik açıklamalar yapmaz. Bunların tamamı tek bir genel temsil mekanizması içerisinde yoğunlaştırılır. Böylece karmaşık ontolojik ilke, gündelik konuşmanın doğal akışı içerisinde kesintisiz biçimde işlemeye devam eder.

Burada özellikle "işletilme" kavramı önemlidir. Çünkü "şey" kelimesi taşıyıcılık ilkesini yalnızca temsil etmez; aynı zamanda her kullanımında onu yeniden etkinleştirir. Her yeni yükleme, aynı ontolojik kabulü yeniden varsayar. Dolayısıyla kelimenin görevi yalnızca geçmişte kurulmuş metafizik düşünceleri hatırlatmak değildir. O, dil çalıştığı sürece taşıyıcılık ilkesini fiilen uygulayan bir mekanizma hâline gelir.

Bu nedenle "şey" kavramı ile töz arasındaki ilişki yalnızca teorik benzerlikten ibaret değildir. İki yapı aynı işlevsel mantığın farklı düzeylerdeki gerçekleşmeleridir. Ontolojik düzeyde töz nitelikleri taşırken, dilsel düzeyde "şey" aynı taşıyıcılık ilkesinin yükleme yapısı içerisinde işlemeye devam etmesini sağlar. Böylece temsil ile işlev birbirini tamamlar. Kelime yalnızca metafiziği göstermez; metafiziğin dil içerisindeki operasyonel devamlılığını da mümkün kılar.

Bütün çözümlemeler birlikte değerlendirildiğinde ulaşılan sonuç oldukça nettir. Doğal dil, farkında olmadan metafiziğin en temel ilkelerinden birini her gün yeniden işletmektedir. İnsanlar "şey" dediklerinde çoğu zaman yalnızca konuşmayı sürdürdüklerini düşünürler. Oysa aynı anda, niteliklerden önce taşıyıcının bulunduğu yönündeki önsel kabul de sessizce yeniden yürürlüğe girmektedir. "Şey" kavramının gerçek teorik değeri tam olarak burada ortaya çıkmaktadır: O, metafizik ilkenin yalnızca dilsel sembolü değil, aynı zamanda onun gündelik düşünce içerisinde sürekli işler durumda kalmasını sağlayan temel temsil mekanizmasıdır                                                                                                            

11.6. Düşüncedeki Örtük Varlığın Dilde Görünürleşmesi

Makalenin ilk bölümlerinden itibaren üzerinde durulan temel ayrımlardan biri, düşünce ile dil arasındaki temsil farkıydı. Düşünce birçok kurucu ilkeyi açık biçimde dile getirmeden kullanabilirken, dil aynı ilkeleri kendi sınırları içerisinde yeniden görünür hâle getirmek zorundadır. "Şey" kavramı bu bakımdan yalnızca ontolojik taşıyıcının temsil edildiği bir kelime değildir; düşüncede sessizce işleyen bir kabulün, dil düzleminde görünür bir gösterene dönüşmesidir. Onun en temel işlevlerinden biri de örtük olanı açık temsile çevirmesidir.

İnsan herhangi bir nesneyi algılarken önce bilinçli olarak "burada bir taşıyıcı vardır" diye düşünmez. Algı doğrudan nesnenin belirlenimlerine yönelir. Renk, biçim, hareket, ağırlık, sıcaklık veya işlev gibi özellikler dikkat alanına girerken, bütün bu özellikleri taşıyan ontolojik merkez arka planda sessizce çalışmaya devam eder. Zihin, taşıyıcıyı ayrıca düşünmeden de onu kullanabilir. İşte bu nedenle salt varlık bilgisi başlangıçta örtük karakter taşımaktadır.

Dil ise aynı örtüklükle çalışamaz. Çünkü dil, belirli gösterenlerden oluşan sınırlı bir sistemdir. Düşüncenin sezgisel olarak taşıdığı birçok unsur, dil içerisinde kullanılabilmek için açık temsil biçimleri kazanmak zorundadır. Bir yüklem kurulacağı anda taşıyıcılık artık yalnızca sessiz bir varsayım olarak bırakılamaz; gerektiğinde sözcükler aracılığıyla görünür hâle getirilmelidir. "Şey" kavramı tam olarak bu dönüşümün ürünüdür. Düşüncede örtük olan ontolojik merkez, dilde açık gösterene bağlanmaktadır.

Burada görünürleşen şey metafiziğin bütünü değildir. Görünürleşen, metafiziğin dil açısından vazgeçilmez olan işlevsel çekirdeğidir. Başka bir ifadeyle dil, örtük taşıyıcılık ilkesini alır; onu kendi semantik ve sentaktik yapısına uygun en sade biçime dönüştürür. Böylece düşüncenin derin katmanlarında sessizce çalışan kabul, konuşma sırasında gerektiğinde doğrudan kullanılabilir hâle gelir.

Bu görünürleşme, düşüncenin eksikliğini değil; dilin farklı çalışma biçimini göstermektedir. Düşünce imgeler, sezgiler ve ilişkiler üzerinden ilerleyebilir. Dil ise bunların önemli bir kısmını açık göstergelere dönüştürmeden sürdüremez. Dolayısıyla "şey" kavramı, düşüncenin yapamadığını yapan bir araç değildir. Aynı kurucu yapının iki farklı temsil rejimi içerisindeki görünüşlerinden biridir. Farklı olan ilke değil, temsil tarzıdır.

Aslında bütün doğal diller benzer dönüşümler üretmektedir. Sessiz biçimde işleyen birçok bilişsel kabul, konuşma sırasında belirli dilsel yapılara dönüşmektedir. Gösterme zamirleri, kişi ekleri, zaman yapıları veya kip sistemleri de benzer biçimde düşüncede örtük bulunan ilişkileri açık temsil biçimlerine çevirmektedir. "Şey" bu genel mekanizmanın ontolojik taşıyıcılık alanındaki karşılığıdır.

Böyle bakıldığında "şey" yalnızca belirsiz bir isim olmaktan tamamen uzaklaşmaktadır. O artık düşüncenin görünmeyen katmanları ile dilin görünür yüzeyi arasında kurulan geçiş noktalarından biri olarak anlaşılmaktadır. Kelime, ontolojik taşıyıcıyı üretmez; fakat düşüncenin sessizce kullandığı bu yapının dil içerisinde kaybolmasını da engeller. Böylece düşünce ile dil arasındaki süreklilik korunurken, iki sistemin farklı çalışma tarzları da açıklanmış olur.

"Şey", örtük varlığın açık temsilidir. Düşünce taşıyıcılığı sessizce kullanabilir; dil ise aynı taşıyıcılığı gerektiğinde görünür göstergelerle yeniden kurar. Bu nedenle kelimenin önemi yalnızca yükleme yapısını sürdürmesinde değil, düşüncenin görünmeyen ontolojik temelini dilin görünür düzeni içerisine aktarabilmesinde yatmaktadır.

11.7. Ontolojik Temelin Dilsel Dizge İçinde Yeniden Kurulması

Şimdiye kadar geliştirilen çözümlemeler tek bir noktada birleşmektedir: Dil, ontolojik temeli dışarıdan ödünç alan pasif bir araç değildir. Tam tersine, kendisinden önce gelen kurucu ilkeleri kendi sınırları içerisinde yeniden örgütleyen üretici bir sistemdir. "Şey" kavramı da bu yeniden kurulumun en temel örneklerinden biridir. Çünkü burada temsil edilen yalnızca tek bir sözcük değil, dilin kendi ontolojik temelini içeriden kurabilme kapasitesidir.

Doğrudan doğruya metafizik zemin üzerinde duran düşünce ile, belirli göstergelerden oluşan dil aynı düzlemde faaliyet göstermez. Aralarında yapısal bir dönüşüm gerçekleşir. Ontolojik taşıyıcılık ilkesi, dil içerisine geçtiğinde artık metafizik bir açıklama olarak değil; sentaktik ve semantik bir işlev olarak çalışmaya başlar. Böylece aynı kurucu ilke farklı bir örgütlenme biçimi kazanır. Değişen ilkenin kendisi değildir; değişen onun temsil rejimidir.

Bu nedenle doğal dil kendi ontolojik zemininden bütünüyle bağımsız düşünülemez. İlk bakışta kelimeler yalnızca birbirlerine göndermede bulunuyormuş gibi görünür. Oysa her yükleme işlemi, her gönderim yapısı ve her genel isim kullanımı daha derindeki taşıyıcılık ilkesini sessizce yeniden üretmektedir. Dil, metafiziği açıkça konuşmasa bile onun en temel işlevlerinden bazılarını sürekli çalıştırmaktadır.

İlginç olan nokta, bu yeniden kurulumun kullanıcıların bilinçli tercihine bağlı olmamasıdır. Hiç kimse konuşurken "şimdi ontolojik temeli yeniden kuruyorum" diye düşünmez. Buna rağmen dil çalıştığı sürece aynı temel mekanizmalar işlemeye devam eder. Bu durum, kurucu ilkelerin bireysel bilinçten daha derin bir düzeyde faaliyet gösterdiğini göstermektedir. Dil, kullanıcılarının farkında olmadığı birçok yapıyı kendi iç mantığı sayesinde koruyabilmektedir.

Burada "yeniden kurulum" ifadesi özellikle önemlidir. Çünkü dil metafiziği olduğu gibi kopyalamaz. Eğer yalnızca kopyalama söz konusu olsaydı, her ontolojik ilkenin doğrudan sözlük karşılığı bulunması gerekirdi. Oysa doğal diller böyle çalışmamaktadır. Dil, metafizik yapıları kendi ekonomik kurallarına, gramatik örgütlenmesine ve semantik sınırlarına göre yeniden düzenlemektedir. "Şey" kavramı da tözü olduğu gibi aktarmamakta; taşıyıcılık ilkesini dil içerisinde işler durumda tutmaktadır.

Aslında bu durum, makalenin genel yaklaşımını özetleyen temel noktalardan biridir. Ontoloji ile dil birbirinden tamamen bağımsız iki disiplin değildir. Aralarında sürekli işleyen yapısal bir dönüşüm ilişkisi bulunmaktadır. Ontolojik düzeyde zorunlu olan ilkeler, dilsel düzeyde farklı biçimler kazanarak yaşamaya devam eder. Böylece metafizik düşüncenin kurucu unsurları, gündelik konuşmanın en sıradan görünen yapıları içerisinde bile sessizce varlığını sürdürür.

Dolayısıyla "şey" kavramının teorik değeri yalnızca belirlenmemiş varlıkları gösterebilmesinden kaynaklanmaz. Asıl önemi, dilin kendi ontolojik temelini içeriden yeniden kurabilme kapasitesini görünür hâle getirmesidir. Tek bir sözcük üzerinden başlayan çözümleme, sonunda doğal dilin tamamına ilişkin daha genel bir ilkeye ulaşmaktadır: Dil, yalnızca düşünceyi ifade eden bir sistem değil; düşüncenin kurucu ontolojik koşullarını kendi bünyesinde yeniden üreten üretici bir dizgedir.                     

11.8. “Şey”in Zorunlu Temsil Mekanizması Olarak Konumu

Makalenin başından itibaren geliştirilen bütün çözümlemeler, birbirinden bağımsız görünen üç ayrı alanın aslında aynı kurucu ilke etrafında birleştiğini göstermektedir. İlk düzeyde ontoloji yer almaktadır. Burada niteliklerin bağımsız biçimde var olamayacağı ve zorunlu olarak bir taşıyıcıya ihtiyaç duyduğu ortaya konulmuştur. İkinci düzey düşüncedir. Zihin, bu taşıyıcılık ilkesini çoğu zaman bilinçli olarak kurmadan, a priori bir kabul şeklinde kullanmaktadır. Üçüncü düzey ise dildir. Dil, düşüncenin sessizce kullandığı bu önsel yapıyı kendi kapalı dizgesi içerisinde açık bir temsil mekanizmasına dönüştürmektedir. "Şey" kavramı tam da bu üç katmanın kesiştiği noktada yer almaktadır.

Artık açıkça görülebilmektedir ki "şey", yalnızca belirsizlik ifade eden bir kelime değildir. Aynı şekilde yalnızca adı bilinmeyen nesneler için kullanılan pratik bir dolgu sözcüğü de değildir. Böyle değerlendirilmesi, onun üstlendiği görevin yalnızca yüzeyde görünen kısmını açıklayabilir. Gerçekte kelimenin yaptığı iş, belirlenimlerden önce gelen ontolojik taşıyıcının dil içerisinde sürekli temsil edilmesini sağlamaktır. Bu temsil olmaksızın yükleme yapısı eksik kalacak, niteliklerin bağlanacağı ortak merkez görünmez hâle gelecektir.

Dikkat edilirse "şey" her kullanımında aynı temel mantığı tekrar etmektedir. Konuşmacı belirli varlığı tanısın ya da tanımasın, adını hatırlasın ya da hatırlamasın, onu açıklamak istesin ya da istemesin, yükleme yine belirli bir ontolojik kutba yönelmektedir. Kelime, bilginin eksikliğini değil; varlık kabulünün sürekliliğini korur. Bu nedenle "şey"in temsil ettiği merkez epistemolojik değil, ontolojiktir. Eksik olan bilgi olabilir; fakat taşıyıcının varlığı hiçbir zaman askıya alınmaz.

Burada temsil mekanizmasının zorunlu karakteri de daha açık biçimde anlaşılmaktadır. Eğer doğal dil yalnızca belirli isimlerle çalışsaydı, belirlenmemiş varlıklara ilişkin bütün konuşmalar imkânsız hâle gelirdi. İnsan deneyimi ise sürekli olarak eksik belirlenmiş nesneler, yeni fark edilen olgular, henüz açıklanamayan ilişkiler ve geçici belirsizlikler üretmektedir. Dil bütün bu durumları ifade edebilmek için belirlenmiş adlardan daha genel bir ontolojik merkeğe ihtiyaç duyar. "Şey" tam olarak bu ihtiyacın sistematik cevabıdır.

Aynı mekanizma bilimsel düşüncede de, gündelik iletişimde de, felsefi çözümlemelerde de kesintisiz biçimde işlemektedir. Bilim insanı henüz açıklayamadığı bir olgudan söz ederken de, çocuk adını bilmediği bir nesneyi gösterirken de, filozof en genel ontolojik çözümlemeyi yürütürken de ortak bir temsil mantığı kullanılmaktadır. Elbette kullanılan ifadeler değişebilir; fakat yükleme ile taşıyıcı arasındaki ilişki korunur. Böylece "şey" tek bir kullanım alanına ait olmaktan çıkar; düşüncenin tamamına yayılan kurucu bir temsil biçimi hâline gelir.

Bu noktada makalenin başlangıcındaki töz çözümlemesine yeniden dönüldüğünde, başlangıç ile sonuç arasındaki süreklilik açık biçimde görülebilir. Başlangıçta töz, niteliklerin üzerinde taşındığı metafizik zemin olarak tanımlanmıştı. Ardından salt varlık bilgisinin deneyimden türemeyen a priori karakteri gösterildi. Daha sonra dilin bu örtük yapıyı kendi sınırları içerisinde yeniden kodlamak zorunda olduğu ortaya konuldu. Son aşamada ise "şey"in, bu yeniden kodlamanın en temel temsil mekanizması olduğu anlaşılmış oldu. Böylece ontoloji, düşünce ve dil arasında kurulan bütün bağlantılar aynı sistem içerisinde birleşmektedir.

Bütün bu nedenlerle "şey" kavramı, sözlükte rastlantısal biçimde bulunan genel bir isim olarak değerlendirilemez. Onun varlığı, doğal dilin belirlenimlerden önce gelen ontolojik taşıyıcıyı kendi bünyesinde temsil etme zorunluluğundan doğmaktadır. Kelime değişebilir, diller farklı çözümler geliştirebilir, semantik kapsam genişleyebilir ya da daralabilir; fakat temsil edilen kurucu işlev ortadan kalkmaz. "Şey", tözün kendisi değildir; fakat töz fikrinin dil içerisinde sürekli işler durumda kalmasını sağlayan en temel temsil mekanizmalarından biridir. Bu nedenle onun teorik değeri, gündelik kullanım sıklığında değil; doğal dil ile ontoloji arasındaki en derin bağlantılardan birini görünür hâle getirebilmesinde yatmaktadır.

12. Dilin Transandantal Ontolojisi

12.1. Dilin Kurucu Koşulları Kendi İçinde Yeniden Üretmesi

Makalenin ulaştığı sonuçlardan biri, dilin yalnızca hazır düşünceleri taşıyan edilgen bir araç olmadığıdır. Daha dikkatli incelendiğinde, doğal dilin kendisinden önce gelen bazı kurucu koşulları kendi bünyesinde yeniden örgütlediği görülmektedir. Başka bir ifadeyle dil, yalnızca düşüncenin dışavurumu değildir; düşüncenin mümkün olmasını sağlayan önsel yapıların da temsil edildiği ikinci bir kurulum alanıdır. "Şey" kavramı üzerinden yapılan çözümleme, bu daha genel ilkenin yalnızca ilk örneğini oluşturmaktadır.

Düşünce ile deneyimin işleyebilmesi için bazı koşulların önceden yürürlükte bulunması gerekir. Zaman, mekân, nedensellik, özdeşlik, ayrım, varlık ve benzeri kurucu kategoriler, deneyim tamamlandıktan sonra elde edilen bilgiler değildir. Tam tersine, herhangi bir deneyimin anlamlı biçimde kurulabilmesi için zaten işlemekte olmaları gerekir. İnsan zihni bunları çoğu zaman ayrıca düşünmez; onları kullanarak düşünür. Dolayısıyla bu yapılar, düşüncenin nesneleri olmaktan çok düşüncenin çalışma koşullarıdır.

Dil ise aynı koşulları farklı biçimde kullanmaktadır. Düşüncede sessiz biçimde işleyen önsel ilkeler, dil içerisinde belirli gramatik ve semantik mekanizmalar hâline gelir. Zaman fiil çekimleri ve görünüş sistemleriyle temsil edilir; mekân yönelim yapıları, edatlar ve gösterim sistemleriyle yeniden kurulur; özdeşlik çeşitli dilsel bağlama mekanizmalarıyla korunur; ontolojik taşıyıcılık ise "şey" gibi genel temsil yapıları aracılığıyla işletilir. Böylece düşüncenin örtük çalışma zemini, dilin açık örgütlenmesi içerisinde yeniden ortaya çıkar.

Buradaki "yeniden üretim" kavramı bilinçli bir faaliyet anlamına gelmez. Hiçbir doğal dil tarih boyunca oturup bu kurucu ilkeleri tek tek tasarlamamıştır. Dil, uzun tarihsel gelişimi içerisinde insan düşüncesinin zorunlu ihtiyaçlarını kendi yapısına yansıtarak bugünkü biçimini kazanmıştır. Dolayısıyla yeniden üretim, bireysel iradeyle gerçekleştirilen planlı bir tasarım değil; düşünce ile dil arasındaki sürekli yapısal etkileşimin doğal sonucudur.

Aslında doğal dillerin tarihsel evrimi de bu bakımdan yeniden değerlendirilebilir. Kelimeler değişebilir, gramatik yapılar dönüşebilir, eski biçimler kaybolabilir ve yenileri ortaya çıkabilir. Fakat bu değişimlerin altında yer alan bazı kurucu işlevler büyük ölçüde korunmaktadır. Bunun nedeni, değişimin yalnızca yüzey yapıda gerçekleşmesi; düşünceyi mümkün kılan temel gereksinimlerin ise varlığını sürdürmesidir. Dil değişir, fakat düşüncenin ihtiyaç duyduğu temel temsil mekanizmaları farklı biçimler altında yaşamaya devam eder.

Bu bakış açısı, doğal dili yalnızca iletişim sistemi olarak görmenin yetersiz olduğunu göstermektedir. Elbette dil iletişim kurmayı sağlar; ancak bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda düşüncenin kurucu ilkelerini kendi yapısı içerisinde yeniden düzenleyen üretici bir sistemdir. İletişim işlevi bu üretimin sonuçlarından biridir; üretimin kendisi değildir. "Şey" kavramının analizi, bu daha geniş teorik çerçevenin yalnızca tek bir örneğini görünür hâle getirmektedir.

Dil, yalnızca hazır ontolojik yapıları isimlendiren bir sözlük değildir. Kendisinden önce gelen kurucu ilkeleri, kendi sınırları ve kendi kuralları içerisinde yeniden işleyen ikinci bir ontolojik organizasyondur. Doğal dilin en sıradan görünen yapıları bile, dikkatle incelendiğinde düşüncenin en temel transandantal koşullarını sessizce yeniden üretmektedir. "Şey" kavramı bu yeniden üretimin en açık örneklerinden biri olarak, dil ile ontoloji arasındaki ilişkinin yüzeysel değil, kurucu bir ilişki olduğunu göstermektedir.            

12.2. A Priori Yapı ile Dilsel Gösteren Arasındaki İlişki

Makalenin ulaştığı temel sonuçlardan biri, a priori yapı ile dilsel gösteren arasında doğrudan bir özdeşlik kurulamayacağı, fakat aynı zamanda bunların birbirlerinden bütünüyle kopuk da düşünülemeyeceğidir. Çünkü biri düşüncenin kurucu koşulu, diğeri ise bu kurucu koşulun dil içerisindeki temsil aracıdır. Eğer ikisi özdeş kabul edilirse metafizik, dilbilgisine indirgenmiş olur. Tam tersine aralarındaki bütün bağ koparılırsa, dilin neden belirli temsil biçimlerini geliştirdiği açıklanamaz. Dolayısıyla kurulması gereken ilişki, özdeşlik değil; kurucu temsil ilişkisidir.

A priori yapı, herhangi bir deneyimden önce yürürlükte bulunan ve deneyimi mümkün kılan ilkedir. Salt varlık bilgisi de tam bu anlamda önseldir. İnsan herhangi bir niteliği algılamadan önce, o niteliğin bir taşıyıcıya ait olabileceği kabulü zaten işlemektedir. Dilsel gösteren ise bu önsel yapının kendisi değildir. O, düşüncenin zaten kullandığı kurucu ilkenin dil içerisinde yeniden kullanılabilir hâle getirilmiş görünümüdür. Böylece temsil edilen ile temsil eden arasındaki ontolojik ayrım korunurken, aralarındaki zorunlu bağ da açıklanabilir.

Gösterenin görevi, yeni bir ontolojik içerik üretmek değildir. Dil "şey" kelimesini ortaya çıkardığı için taşıyıcılık ilkesi doğmuş olmaz. Tam tersine taşıyıcılık ilkesi bulunduğu için dil, onu temsil edecek genel bir gösterene ihtiyaç duyar. Nedensellik yönü özellikle ters çevrilmemelidir. Kelime metafiziğin nedeni değil, sonucudur; fakat bu sonuç, dil çalışmaya başladıktan sonra metafiziğin sürekli temsil edilmesini de mümkün hâle getirir.

Aslında aynı mantık başka transandantal kategorilerde de gözlemlenebilir. Dil zamanı icat etmez; fakat zaman ilişkilerini fiil çekimleri, görünüş sistemleri ve zaman zarflarıyla temsil eder. Mekânı üretmez; fakat yönelimleri, konumları ve gösterimleri kendi yapısı içerisinde yeniden kurar. Kimliği oluşturmaz; fakat özdeşlik ilişkilerini zamirler, tekrarlar ve gönderim zincirleriyle korur. "Şey" de aynı ilkeye göre çalışmaktadır. Salt varlığı meydana getirmez; onun dil içerisinde görünür kalmasını sağlar.

Bu nedenle dilsel gösteren ile a priori yapı arasında tek yönlü değil, katmanlı bir ilişki bulunmaktadır. İlk katmanda düşünce önsel yapıyı zaten kullanmaktadır. İkinci katmanda dil, bu yapıyı temsil edecek araçları geliştirir. Üçüncü katmanda ise aynı araçlar gündelik kullanım içerisinde düşüncenin kurucu ilkelerini sürekli yeniden işler durumda tutar. Böylece gösteren yalnızca pasif bir etiket olmaktan çıkar; kurucu yapının operasyonel devamlılığını sağlayan aktif bir temsil mekanizmasına dönüşür.

Gösterenin aktif rolü yanlış anlaşılmamalıdır. Buradaki etkinlik, ontolojik yaratım anlamına gelmez. Dil yeni bir metafizik ilke oluşturmaz. Etkin olduğu alan temsil alanıdır. Kurucu ilkeyi sürekli erişilebilir, kullanılabilir ve yükleme yapısı içerisinde işletilebilir durumda tutar. Dolayısıyla gösterenin etkinliği, metafiziği üretmesinde değil; metafiziğin dil içerisinde unutulmamasını sağlamasında ortaya çıkar.

A priori yapı ile dilsel gösteren arasındaki ilişki, temsil kuramının en temel örneklerinden biridir. Önsel ilke düşüncenin derin yapısında sessizce çalışırken, dil aynı ilkeyi belirli göstergeler aracılığıyla görünür hâle getirir. "Şey" kavramı bu bakımdan ne yalnızca bir kelime ne de doğrudan metafizik ilkenin kendisidir. O, önsel ontolojik yapının doğal dil içerisindeki kurucu temsil biçimidir.

12.3. Kapalı Dizgenin Ontolojik Temellerini Temsil Etme Zorunluluğu

Makalenin erken bölümlerinde dilin "kapalı bir dizge" olduğu ileri sürülmüştü. Buradaki kapalılık, dilin dış dünyadan tamamen kopuk olduğu anlamına gelmiyordu. Kastedilen, dilin dışarıdan aldığı her içeriği kendi kuralları, kendi ayrımları ve kendi gösterenleri aracılığıyla yeniden düzenlemek zorunda olmasıydı. Şimdi bu ilkenin ontolojik sonucu daha açık biçimde görülebilir. Çünkü tam da bu kapalılık, dili kendi kuruluşundan önce gelen ontolojik temelleri içeriden temsil etmeye mecbur bırakmaktadır.

Eğer dil sınırsız ve doğrudan düşüncenin kendisi olsaydı, böyle bir temsil zorunluluğu ortaya çıkmayabilirdi. Düşünce zaten örtük olarak kullandığı kurucu ilkeleri ayrıca göstermek zorunda değildir. Fakat dil sınırlı bir gösteren sistemidir. Gösterenlerden oluştuğu için, kendi dışında kalan hiçbir kurucu koşulu doğrudan taşıyamaz. Onu ancak kendi bünyesine çevirerek kullanabilir. Böylece temsil, isteğe bağlı bir tercih olmaktan çıkar; sistemin var olabilmesinin zorunlu sonucu hâline gelir.

Burada "kapalı dizge" kavramı yeniden önem kazanmaktadır. Her kapalı sistem, kendisine dışarıdan gelen unsurları kendi iç kurallarına göre dönüştürmek zorundadır. Matematik, fiziksel nesneleri doğrudan taşımaz; onları sayısal modellere çevirir. Mantık, gündelik dili olduğu gibi kullanmaz; onu önerme biçimlerine dönüştürür. Dil de ontolojik ilkeleri doğrudan içine alamaz; onları semantik ve sentaktik yapılara çevirerek yeniden kurar. "Şey" kavramı tam olarak böyle bir dönüşüm ürünüdür.

Dolayısıyla temsil edilen yapı ile temsil sistemi arasında zorunlu bir dönüşüm gerçekleşmektedir. Salt varlık bilgisi düşüncede önsel ve sessiz biçimde bulunurken, dil aynı yapıyı açık bir genel isim biçiminde yeniden örgütler. Böylece ontolojik ilke artık metafizik açıklama olmaktan çıkıp dilsel işlev hâline gelir. Fakat işleve dönüşmesi, temsil ettiği ilkenin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Değişen yalnızca görünme biçimidir.

Bu yaklaşım, dil ile ontoloji arasındaki ilişkinin neden yüzeysel olmadığını da açıklar. Eğer dil yalnızca hazır düşünceleri isimlendiren pasif bir araç olsaydı, ontolojik temelleri ayrıca temsil etmek zorunda kalmazdı. Oysa doğal dil bunun tam tersini yapmaktadır. Kendi kurucu mekanizmalarını sürdürebilmek için düşüncenin temel ilkelerini sürekli kendi bünyesi içerisinde yeniden organize etmektedir. Böylece dil yalnızca dış dünyayı değil, kendi varlık koşullarını da temsil eden ikinci düzey bir sistem hâline gelmektedir.

Aynı ilke "şey" kavramıyla sınırlı değildir. Makalede ayrıntılı olarak incelenen örnek yalnızca taşıyıcılık ilkesidir. Fakat aynı mantık, başka transandantal yapılara da uygulanabilecek kadar geneldir. Dilin her kurucu temsil mekanizması, düşüncenin önsel koşullarından birini kendi sınırları içerisinde yeniden düzenlemektedir. Bu nedenle doğal dilin gramatik yapıları ile ontolojik ilkeleri arasında beklenenden çok daha derin bir yapısal akrabalık bulunmaktadır.

Dilin kapalı dizge oluşu, onun ontolojik temellerden bağımsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine onları temsil etmek zorunda olduğu anlamına gelir. Düşüncede örtük kalan kurucu ilkeler, dil içerisinde açık gösterenlere dönüşerek yeniden işler duruma gelir. "Şey" kavramı bu zorunlu temsil sürecinin yalnızca bir örneği değil, aynı zamanda en temel örneklerinden biridir. Çünkü o, doğal dilin kendi ontolojik temelini dışarıdan almadan, kendi iç örgütlenmesi içerisinde yeniden kurabildiğini gösteren en açık yapılardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.                                                                                          

12.4. Nitelik Temelli Dilsel İşlemlerin Gizli Ontolojik Zemini

Makalenin başından itibaren tekrar edilen temel ilke, doğal dilin büyük ölçüde nitelikler üzerinde çalıştığıdır. İnsan konuşurken çoğunlukla nesneleri betimler, karşılaştırır, sınıflandırır, ayırır, ilişkilendirir ve çeşitli yüklemler aracılığıyla belirler. "Kırmızı", "hızlı", "büyük", "eski", "yararlı", "tehlikeli", "hareket ediyor", "değişti" ya da "oluştu" gibi ifadelerin tamamı belirlenim üretmektedir. İlk bakışta dilin gerçek faaliyet alanı yalnızca bu niteliksel işlemlerden ibaretmiş gibi görünmektedir. Oysa daha dikkatli bakıldığında, bu işlemlerin tamamının görünmeyen ortak bir zemine dayandığı anlaşılır. Dil niteliklerle çalışır; fakat niteliklerin mümkün olmasını sağlayan ontolojik taşıyıcıyı da aynı anda sessizce işletir.

Dilsel çözümlemelerde dikkat çoğu zaman yüklem üzerinde yoğunlaşmaktadır. Çünkü gözle görülen değişim burada gerçekleşmektedir. Yeni sıfatlar eklenebilir, yeni fiiller kurulabilir, karşılaştırmalar yapılabilir veya ilişkiler değiştirilebilir. Buna karşılık yüklemin yöneldiği taşıyıcı çoğu zaman görünmez hâle gelir. Bunun nedeni taşıyıcının önemsiz olması değil; tam tersine sürekli çalıştığı için olağanlaşmasıdır. Sürekli kullanılan kurucu yapılar, bilinç tarafından giderek daha az fark edilir. "Şey" kavramı üzerine yapılan çözümleme tam da bu görünmez zemini yeniden görünür kılmayı amaçlamaktadır.

Her yükleme, mantıksal olarak iki farklı düzeyde işlemektedir. Birinci düzeyde belirli nitelik bulunmaktadır. İkinci düzeyde ise bu niteliğin yüklenebileceği ontolojik merkez yer almaktadır. Konuşma sırasında dikkat çoğu zaman yalnızca ilk düzeye yönelir. Fakat ikinci düzey ortadan kaldırıldığında birincisi de anlamını kaybetmektedir. Çünkü "kırmızı" ancak kırmızı olan bir varlığa, "hareket ediyor" ancak hareket eden bir taşıyıcıya, "sert" ancak sert olan bir merkeze yüklenebilir. Dil nitelikleri işlerken aynı anda taşıyıcılığı da sessiz biçimde korumaktadır.

İlginç olan nokta, bu zeminin çoğu zaman hiçbir açık sözcükle temsil edilmemesidir. Belirli isimlerin bulunduğu cümlelerde taşıyıcılık, doğrudan isim aracılığıyla yürütülür. "Masa kırmızıdır." denildiğinde ayrıca "şey" kelimesine ihtiyaç duyulmaz. Fakat burada da değişen yalnızca temsil aracıdır. Taşıyıcılık ilkesi aynen korunmaktadır. "Şey" kavramı yalnızca bu ilkenin açık biçimde görünür hâle geldiği durumların en belirgin örneğini oluşturmaktadır.

Dolayısıyla doğal dilin gerçek çalışma alanı yalnızca nitelikler değildir. Niteliklerin arkasında, onları sürekli taşıyan ikinci bir örgütlenme bulunmaktadır. Bu ikinci örgütlenme görünürde konuşmanın konusu değildir; fakat konuşmanın mümkün olmasının koşuludur. Dil, farkında olmadan iki işi aynı anda yürütmektedir. Bir taraftan belirlenimler üretirken, diğer taraftan bu belirlenimlerin ontolojik merkezini sürekli ayakta tutmaktadır.

Burada "gizli ontolojik zemin" ifadesi özellikle önem taşımaktadır. Gizlilik, var olmama anlamına gelmez; görünürde işlememe anlamına gelir. Nasıl gramer kuralları çoğu zaman konuşma sırasında bilinçli olarak düşünülmeden uygulanıyorsa, ontolojik taşıyıcılık ilkesi de benzer biçimde bilinçdışı düzeyde çalışmaktadır. Dil kullanıcıları çoğu zaman yalnızca ne söylediklerine dikkat ederler; söylediklerinin hangi ontolojik mekanizma sayesinde mümkün olduğuna değil. Oysa her cümle aynı temel zemini yeniden varsaymaktadır.

Böylece doğal dilin yalnızca semantik veya sentaktik kurallardan oluşmadığı anlaşılmaktadır. Onun daha derin katmanında, yükleme yapısını mümkün kılan görünmez ontolojik ilkeler bulunmaktadır. "Şey" kavramı üzerine yapılan çözümleme, bu görünmez katmanı açığa çıkarmaktadır. İncelenen tek bir kelime değildir; nitelik temelli bütün dilsel işlemlerin sessizce dayandığı kurucu ontolojik zemin görünür hâle getirilmektedir.

12.5. “Şey”in Semantik Değil, Transandantal İşlevi

Makalenin başından beri "şey" kavramının anlamı üzerine değil, üstlendiği işleve ilişkin çözümlemeler yapılmaktadır. Bu ayrım özellikle korunmalıdır. Çünkü "şey"i yalnızca semantik düzeyde değerlendirmek, teorinin ulaştığı en temel sonucu gözden kaçırır. Gerçekten de kelimenin sözlük anlamı ne kadar geniş veya dar olursa olsun, asıl belirleyici olan onun hangi ontolojik görevi yerine getirdiğidir. Bu nedenle "şey"in temel niteliği semantik değil, transandantal karakter taşımasıdır.

Semantik işlev, belirli bir anlam içeriğinin iletilmesiyle ilgilidir. Bir kelime belirli bir nesneyi, eylemi, niteliği veya ilişkiyi ifade eder. Bu açıdan bakıldığında "masa", "ağaç", "koşmak" veya "mavi" gibi sözcükler belirli anlam alanlarına sahiptir. "Şey" ise dikkat çekici biçimde bu tür belirli içeriklerden yoksundur. Kelimenin anlamı tam da belirlenmemişliğinden oluşmaktadır. İlk bakışta bu durum semantik zayıflık gibi görünebilir. Oysa teorik açıdan bunun tam tersi söz konusudur.

"Şey"in içerik bakımından nötr olması, onun işlev bakımından son derece güçlü olmasını sağlar. Çünkü belirli içeriklerle sınırlandırılmayan bir kavram, farklı yüklem türlerinin ortak taşıyıcısı hâline gelebilir. Eğer "şey" belirli bir nesne sınıfına ait olsaydı, yalnızca o sınıf içerisindeki gönderimlerde kullanılabilirdi. Oysa tam tersine, içerikten bağımsız kaldığı için her türlü belirlenimin yüklenebileceği ortak ontolojik merkez olarak çalışabilmektedir.

İşte bu noktada transandantal işlev ortaya çıkmaktadır. "Şey" belirli içerik aktarmaktan çok, içerik aktarımını mümkün kılan koşulu temsil etmektedir. Başka bir ifadeyle o, deneyimin nesnelerinden biri değildir; deneyimin dil içerisinde kurulabilmesini sağlayan önkoşullardan biridir. Tam da bu nedenle makalenin başından itibaren salt varlık bilgisiyle ilişkilendirilmiştir. Kelime yeni bilgi vermez; bilginin yüklenebileceği ontolojik alanı açık tutar.

Kant'ın transandantal çözümlemelerinde olduğu gibi burada da dikkat nesnelere değil, nesnelerin mümkün olma koşullarına yönelmektedir. Fakat makalenin özgün katkısı, aynı yaklaşımı doğrudan dil çözümlemesine uygulamasıdır. "Şey" kavramı belirli bir nesneyi açıklamak için değil, herhangi bir nesnenin dil içerisinde nasıl mümkün hâle geldiğini göstermek için incelenmektedir. Böylece kelimenin değeri anlam içeriğinden çok kurucu işleve kaymaktadır.

Bu nedenle "şey"in sık kullanılmasının teorik önemini azaltmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Aksine en sık kullanılan transandantal yapılar çoğu zaman en görünmez olanlardır. Dil kullanıcıları kelimeyi yüzlerce kez kullanabilir; fakat hangi kurucu ontolojik ilkeyi sürekli yeniden işlettiklerini hiç fark etmeyebilirler. İşlev bilinçten çekildikçe görünmezleşir; görünmezleştikçe de daha temel hâle gelir. "Şey" kavramı tam olarak böyle bir yapı sergilemektedir.

"Şey"in teorik değeri semantik içeriğinde değil, transandantal fonksiyonunda bulunmaktadır. O belirli anlamlar taşıyan sıradan bir genel isim değildir. Niteliklerin taşıyıcıya bağlanabilmesini sağlayan önsel kabulü dil içerisinde sürekli işler durumda tutan kurucu temsil mekanizmasıdır. Böyle bakıldığında kelimenin en önemli özelliği ne belirsizliği ne de genel oluşudur. En önemli özelliği, doğal dilin ontolojik temelini her kullanımında sessizce yeniden üretmesidir.                                                                

12.6. Dil, Düşünce ve Ontoloji Arasındaki Katmanlı Bağlantı

Makale boyunca üç farklı alan sürekli olarak birbirine temas etti: ontoloji, düşünce ve dil. İlk bakışta bunlar birbirlerinden bağımsız disiplinler gibi görünmektedir. Ontoloji varlığın ne olduğunu araştırır; düşünce zihinsel süreçlerle ilgilenir; dil ise iletişim ve anlam üretimiyle ilişkilendirilir. Fakat "şey" kavramı üzerinden yürütülen çözümleme, bu üç alanın yalnızca dışarıdan temas eden yapılar olmadığını, aynı kurucu ilkenin farklı katmanlarda görünüşe çıkan biçimleri olduğunu göstermektedir. Aralarındaki ilişki doğrusal değil; katmanlı ve birbirini tamamlayan bir ilişkidir.

Ontolojik katmanda en temel ilke, niteliklerin bağımsız varlıklar olarak düşünülemeyeceğidir. Her belirlenim zorunlu olarak bir taşıyıcıya yönelir. Bu taşıyıcılık ilkesi, herhangi bir dilsel tercih veya psikolojik alışkanlık sonucu ortaya çıkmaz. Varlığın kendisine ilişkin metafizik bir zorunluluktur. Dolayısıyla zincirin ilk halkasını ontoloji oluşturur. Burada henüz ne belirli kelimeler ne de bilinçli düşünme süreçleri bulunmaktadır; yalnızca varlığın kurucu düzeni söz konusudur.

İkinci katmanda düşünce yer alır. Zihin, ontolojik taşıyıcılığı her algıda yeniden ispatlamak zorunda değildir. Çünkü taşıyıcılık ilkesi zaten düşünmenin önsel koşullarından biri olarak işlemektedir. İnsan herhangi bir nesneyi kavrarken önce "bir taşıyıcı vardır" sonucuna ulaşmaz; doğrudan taşıyıcının üzerine yüklenmiş belirlenimleri algılar. Başka bir ifadeyle düşünce, ontolojik ilkeyi teorik olarak kurmadan pratik olarak kullanabilir. Bu nedenle taşıyıcılık, zihinde çoğunlukla örtük ve operasyonel bir yapı olarak kalmaktadır.

Üçüncü katman ise dildir. Düşüncenin sessizce kullandığı kurucu yapı, dil içerisinde artık belirli temsil araçlarına dönüşmek zorundadır. Çünkü dil, imgeler veya sezgiler üzerinden değil; göstergeler aracılığıyla işlemektedir. Gösterge kullanan her sistem, kendisinden önce gelen kurucu koşulları kendi bünyesi içerisinde yeniden temsil etmek zorunda kalır. "Şey" kavramı da tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Düşüncenin örtük kullandığı taşıyıcılık ilkesi, dilde açık temsil mekanizmasına dönüşmektedir.

Bu üç katman birbirlerinden türetilmez; fakat birbirlerini tamamlarlar. Ontoloji dilin ürünü değildir; dil de ontolojinin doğrudan kopyası değildir. Düşünce ise ikisinin tam ortasında yer alarak ontolojik ilkeyi bilişsel düzeyde işler, ardından dil aynı ilkeyi gösterensel düzeye taşır. Böylece tek bir kurucu ilke, üç farklı örgütlenme biçimi kazanmış olur. Değişen ilkenin kendisi değil; onun faaliyet gösterdiği düzlemdir.

Bu katmanlı yapı, makalenin başından beri kullanılan "yeniden temsil" kavramını da açıklamaktadır. Aynı ilke her aşamada yeniden kurulmaktadır; fakat hiçbir aşama öncekinin mekanik tekrarı değildir. Ontolojik taşıyıcılık düşüncede bilişsel önkoşul hâline gelir, dilde ise semantik ve sentaktik mekanizma biçimini alır. Böylece her katman kendisinden önce gelen yapıyı korurken, onu kendi işleyiş mantığına uygun biçimde yeniden örgütler.

İşte bu nedenle "şey" kavramı yalnızca dilbilimsel bir mesele değildir. Aynı zamanda epistemolojiyi, metafiziği ve bilişsel işleyişi aynı sistem içerisinde birbirine bağlayan düğüm noktalarından biridir. Kelimeyi yalnızca sözlük maddesi olarak okumak, onun temas ettiği katmanların büyük bölümünü görünmez bırakır. Oysa tek bir genel isim üzerinden başlayan çözümleme, sonunda dilin, düşüncenin ve ontolojinin birbirinden kopuk alanlar değil; aynı kurucu düzenin farklı görünüşleri olduğunu göstermektedir.

12.7. Belirlenimden Önce Varlığın Dil İçindeki Statüsü

Makalenin en başında ileri sürülen temel iddia, belirlenimin ontolojik olarak taşıyıcıdan sonra geldiğiydi. Renk, biçim, hareket, işlev veya herhangi başka bir nitelik ancak bir varlığa yüklenebilir. Şimdi bu ilke doğrudan dil açısından yeniden değerlendirilebilir. Çünkü dil de aynı sırayı korumaktadır. Belirlenimler konuşmanın görünen yüzünü oluştururken, onların bağlandığı varlık zemini daha derinde fakat sürekli etkin biçimde çalışmaktadır. "Şey" kavramı, belirlenimden önce varlığın dil içerisindeki bu özel statüsünü görünür kılan en açık örnektir.

Dil, belirli nitelikleri ifade ederken çoğu zaman taşıyıcıyı açıkça tartışmaz. İnsanlar "kırmızı", "eski", "hareket ediyor", "güçlü", "karmaşık" veya "değişti" gibi ifadeleri rahatlıkla kullanırlar. Ancak bu yüklemlerin tamamı, önceden kabul edilmiş bir ontolojik merkeğe yönelmektedir. Dil, belirlenimlerin hangi varlığa ait olduğunu değiştirebilir; fakat belirlenimlerin herhangi bir taşıyıcıya ait olması gerektiği ilkesini askıya alamaz. Bu ilke, her cümlenin sessizce kabul ettiği en temel koşullardan biridir.

Özellikle "şey" kavramı kullanıldığında bu durum daha görünür hâle gelir. "Bir şey oldu.", "Bir şey eksik.", "Bir şey değişiyor." gibi ifadelerde belirlenim son derece genel bırakılmış olabilir. Hatta taşıyıcının kimliği tamamen bilinmeyebilir. Buna rağmen dil, yüklemi boşlukta bırakmaz. Önce ontolojik merkezi korur; belirlenimler daha sonra açıklanabilir. Böylece dil de tıpkı ontoloji gibi belirlenimden önce varlığa öncelik vermektedir.

Bu öncelik zamansal değil, mantıksaldır. Amaç, önce fiziksel olarak taşıyıcının var olduğunu, daha sonra niteliklerin eklendiğini söylemek değildir. Söylenmek istenen, yükleme işleminin mantıksal düzenidir. Bir niteliğin nitelik olabilmesi için zaten yüklenebileceği bir merkezin varsayılması gerekir. Dolayısıyla belirlenim taşıyıcıdan sonra gelmektedir; çünkü anlamını ancak onun üzerinden kazanmaktadır.

İnsan zihni bu düzeni çoğu zaman bilinçli biçimde fark etmez. Günlük konuşma sırasında dikkat doğal olarak belirlenimlere yönelir. Fakat dikkat yönelmediği hâlde çalışan yapılar, ortadan kalkmış olmaz. Tam tersine onlar, konuşmanın en temel kurucu ilkeleri oldukları için görünmezleşmişlerdir. "Şey" kavramı üzerine yapılan çözümleme de tam olarak bu görünmez mantıksal önceliği yeniden görünür hâle getirmektedir.

Burada ulaşılan sonuç yalnızca "şey" kelimesiyle sınırlı değildir. Doğal dilin tamamı, belirlenimden önce varlığı varsayan aynı mantıksal mimari üzerine kurulmaktadır. Genel isimler, özel isimler, zamirler ve hatta örtük özne yapıları bile aynı taşıyıcılık ilkesini farklı yollarla sürdürmektedir. "Şey" bu geniş sistemin yalnızca en saf ve en nötr temsilidir. Belirli içeriklerden arındırıldığı için, altında çalışan ontolojik mekanizma diğer örneklere göre çok daha açık biçimde görülebilmektedir.

Dil, belirlenim ile varlık arasındaki öncelik ilişkisini rastlantısal olarak değil, kurucu düzeyde korumaktadır. Nitelikler konuşmanın görünen yüzünü oluştururken, varlık onların sessizce dayandığı mantıksal zemini oluşturmaktadır. "Şey" kavramı ise bu zeminin doğal dil içerisinde açık biçimde temsil edilebildiği en yalın yapılardan biri olarak, belirlenimden önce gelen varlık ilkesini her kullanımında yeniden işletmektedir.                                                                                                                                      

12.8. “Şey” Kavramının Sistem İçindeki Nihai Yeri

Makalenin başından sonuna kadar yürütülen çözümleme, başlangıçta oldukça sıradan görünen bir sözcüğün, gerçekte ne kadar geniş bir teorik ağın merkezinde bulunduğunu göstermektedir. İlk bakışta "şey", yalnızca adı bilinmeyen nesneleri ifade eden genel bir isim gibi görünmektedir. Fakat yapılan analizler, bu görünümün yalnızca yüzeyde kalan işleve ait olduğunu ortaya koymuştur. Daha derinde "şey", ontoloji, epistemoloji, düşünce ve dil arasında kurulan yapısal ilişkinin düğüm noktalarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla ulaşılan sonuç, tek bir kelimenin açıklanmasından çok, doğal dilin en temel çalışma ilkelerinden birinin görünür hâle getirilmesidir.

İlk kurucu adım ontolojik düzeyde atılmıştır. Niteliklerin bağımsız biçimde var olamayacağı, zorunlu olarak bir taşıyıcıya yönelmeleri gerektiği gösterilmiştir. Böylece töz, belirli bir nitelik değil; bütün belirlenimlerin yüklenmesini mümkün kılan ontolojik zemin olarak tanımlanmıştır. Ardından bu taşıyıcılık bilgisinin deneyimden türetilemeyeceği, çünkü deneyimin kendisinin zaten böyle bir kabulü önceden varsaydığı ortaya konulmuştur. Salt varlık bilgisi bu nedenle deneyimin ürünü değil, deneyimin önkoşulu olan a priori bir yapı olarak değerlendirilmiştir.

İkinci aşamada aynı yapı düşünce açısından incelenmiştir. Zihin, taşıyıcılık ilkesini bilinçli biçimde yeniden üretmeden kullanabilmektedir. Algı doğrudan belirlenimlere yönelse bile, belirlenimlerin bir varlığa ait olduğu kabulü sessizce işlemeye devam etmektedir. Böylece taşıyıcılık ilkesi düşüncenin açık nesnesi olmaktan çok, onun çalışma zemini olarak anlaşılmıştır. İnsan düşündüğü sırada çoğu zaman taşıyıcılığı düşünmez; taşıyıcılık sayesinde düşünür.

Üçüncü aşamada dikkat dile çevrilmiştir. Düşüncenin örtük biçimde kullandığı aynı kurucu ilke, dil içerisinde artık belirli temsil mekanizmalarına dönüşmektedir. Çünkü dil, sınırlı bir gösteren sistemidir ve kendi dışındaki kurucu koşulları doğrudan taşıyamaz. Onları kendi söz varlığı, semantik ayrımları ve sentaktik yapıları içerisinde yeniden kurmak zorundadır. "Şey" kavramı tam bu zorunlu yeniden kurulumun sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kelime, salt varlığı meydana getirmez; fakat onun dil içerisindeki temsilini mümkün kılar.

Ardından yapılan çözümlemeler, bu temsilin yalnızca Türkçeye özgü olmadığını göstermiştir. İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Rusça, Mandarin Çincesi, Japonca ve Svahili örnekleri üzerinden aynı ontolojik işlevin farklı tarihsel ve gramatik sistemlerde farklı biçimlerde yeniden kurulduğu görülmüştür. İncelenen diller arasında önemli semantik farklılıklar bulunmasına rağmen, belirlenmemiş fakat ontolojik olarak kabul edilmiş varlığın temsil edilmesi gereksinimi ortadan kalkmamaktadır. Böylece evrensel olanın belirli kelimeler değil, temsil edilen ontolojik işlev olduğu ortaya çıkmıştır.

Son aşamada ise dilin yalnızca hazır düşünceleri taşıyan edilgen bir araç olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Doğal dil, düşüncenin kurucu önkoşullarını kendi yapısı içerisinde yeniden örgütleyen üretici bir sistemdir. Zamanı, mekânı, özdeşliği, taşıyıcılığı ve başka birçok önsel yapıyı kendi gramatik ve semantik mekanizmaları aracılığıyla işler durumda tutmaktadır. "Şey" kavramı da bu üretici karakterin en görünür örneklerinden biridir. Onun önemi, belirli nesneleri göstermesinde değil; niteliklerden önce gelen ontolojik merkezi her kullanımında yeniden işler hâle getirmesinde yatmaktadır.

Böylece makalenin temel iddiası açık biçimde belirlenebilir. "Şey", sözlükte rastlantısal olarak bulunan belirsiz bir isim değildir; düşüncede a priori olarak işleyen salt varlık kabulünün, dilin kapalı dizgesi içerisinde yeniden temsil edilmesini sağlayan transandantal bir mekanizmadır. Tözün kendisi değildir; fakat töz fikrinin dil içerisinde işlev görebilecek en genel ve en ekonomik temsil biçimidir. Belirli içerik üretmez; içeriklerin yüklenebileceği ontolojik merkezi açık tutar. Bilgisizliği temsil etmez; belirlenimden önce gelen varlık kabulünü korur. Bu nedenle kelimenin gerçek değeri semantik kapsamında değil, doğal dilin en temel ontolojik koşullarından birini sürekli yeniden üretmesinde bulunmaktadır.

Makalenin ulaştığı teorik çerçeve, aynı zamanda daha genel bir araştırma programına da işaret etmektedir. Eğer "şey" gibi son derece sıradan görünen bir sözcük, düşüncenin en derin kurucu ilkelerinden birini temsil edebiliyorsa, doğal dilin diğer temel yapıları da benzer yöntemle yeniden incelenebilir. Zamirler, zaman yapıları, kipler, özdeşlik mekanizmaları, gösterim sistemleri ve daha birçok temel dilsel unsur, yalnızca gramatik işlevleri bakımından değil; temsil ettikleri transandantal koşullar açısından da analiz edilebilir. Böylece doğal dil, iletişim kurmaya yarayan rastlantısal bir araç olmaktan çıkar; insan düşüncesinin önsel mimarisini kendi sınırları içerisinde sürekli yeniden kuran ikinci bir ontolojik düzen olarak anlaşılabilir. "Şey" kavramı, bu düzenin en temel ve en görünür giriş kapılarından biridir.  

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow