Dünyanın Çalışma Yasaları — Çin: Kayıt 5

Son haftadaki gelişmeler, Çin’in küresel siyasette yalnızca bir aktör olarak değil, farklı ontolojik stratejilerle hareket eden bir yapı olduğunu gösteriyor. Çin; doğrudan çatışma yerine potansiyel baskı, resmi statüler yerine fiili durumlar, içerik yerine form, eylem yerine tekrar ve dil üzerinden varlık üretimi gibi yöntemlerle alan kuruyor. Bu çerçevede Çin’in hamleleri, klasik güç rekabetinden ziyade varlığın nasıl kurulduğu, zamanın nasıl kullanıldığı ve sınırların nasıl üretildiği üzerinden okunmayı gerektiriyor.

Evrenselliğin Ele Geçirilmesi

NeurIPS boykotu, yüzeyde bir konferans krizidir; derinde ise evrensellik iddiasının kime ait olacağına dair bir ontolojik mücadeledir. Çin’in geri çekilişi, dışlanmaya verilen refleksif bir tepki değil; bilginin hangi merkez tarafından “genel akıl” olarak kodlanacağına yönelik bir kırılma anıdır. Çünkü modern dünyada güç, doğrudan zor uygulayarak değil; hangi ölçünün “normal”, hangi bilginin “meşru”, hangi standardın “doğal” olduğunu belirleyerek işler. NeurIPS gibi yapılar, bu belirleme sürecinin en yoğunlaştığı düğüm noktalarıdır.

Her tekil siyasal-bilişsel birim, kendi perspektifini yalnızca bir görüş olarak sürdürmek istemez; onu evrenselmiş gibi işletmek ister. Bu, basit bir propaganda arzusu değildir; varoluşsal bir zorunluluktur. Çünkü bir perspektif kendini açıkça “tekil” olarak sunduğu sürece, diğer perspektiflerle eşit düzlemde kalır ve sürekli olarak tartışmaya açıktır. Oysa kendi sınırlarını görünmez kılarak evrensel gibi işlediğinde, artık tartışılan bir görüş olmaktan çıkar; tartışmanın zeminine dönüşür. Bu dönüşüm, gücün en rafine biçimidir. Artık rakiplerle mücadele etmek gerekmez; rakipler, zaten o zeminde düşünmek zorunda kalır.

Siyaset alanında bu durum daha da keskinleşir. Çünkü burada nihai hedef yalnızca karar almak değil; karar alma süreçlerinin hangi mantıkla işleyeceğini belirlemektir. Bir devletin ya da bloğun görüşleri “taraflardan biri” olarak algılandığında karşı çıkılabilir; fakat aynı görüşler “küresel standart”, “teknik gereklilik” ya da “bilimsel norm” biçiminde dolaşıma girdiğinde, bunlara karşı çıkmak irrasyonel ya da geri kalmışlık olarak kodlanır. Böylece siyasal irade, doğrudan siyasal görünmeden, evrensellik maskesi altında işler. Bu maskenin en güçlü taşıyıcıları ise modern dünyada teknoloji, yapay zekâ ve bilimsel kurumlar haline gelmiştir.

Yapay zekâ ve ileri teknoloji alanları, günümüzde yalnızca teknik üretim alanları değildir; bunlar, insanlığın geleceğine dair ortak aklın temsilcisi gibi algılanır. Bu nedenle bu alanlarda kurulan her yapı, yalnızca bir kurum değil; aynı zamanda bir evrensellik makinesidir. NeurIPS gibi konferanslar, bu makinenin işlediği yerlerdir. Hangi makalenin kabul edildiği, hangi yaklaşımın geçerli sayıldığı, hangi araştırma çizgisinin “ileri” olarak tanımlandığı burada belirlenir. Bu kararlar teknik görünür; ancak teknik olanın kendisi, zaten belirli bir epistemik düzenin ürünüdür.

ABD yaptırımı altındaki kurumların dışlanmasıyla ortaya çıkan kırılma tam burada başlar. Bu karar, yüzeyde güvenlik veya etik gerekçelerle açıklanabilir; fakat işleyiş düzeyinde farklı bir şey üretir: Bilimsel kabul mekanizması, jeopolitik filtreyle birleşir. Bu birleşim, yalnızca bazı aktörlerin dışlanması anlamına gelmez; daha derinde, bilginin dolaşımının hangi kriterlerle belirleneceğini yeniden tanımlar. Artık mesele, bir makalenin doğruluğu ya da katkısı değil; hangi epistemik bloktan geldiğidir. Böylece bilim, görünürde evrensel kalırken, içeride bloklaşmış bir yapı üretir.

Bu noktada paradoksal bir durum ortaya çıkar. Kurum, taraflı bir mekanizma üretmeye başlasa bile, evrensellik imajını tamamen kaybetmez. Hâlâ küresel ölçekte referans alınır, hâlâ bilimsel prestijin merkezi olarak görülür, hâlâ “en iyilerin toplandığı yer” olarak algılanır. Bu da şu sonucu doğurur: Kurumun içindeki filtreler, dışarıda evrensel kriterler gibi görünmeye devam eder. Böylece belirli bir perspektif, kendi kararlarını evrensel aklın doğal sonucuymuş gibi dolaşıma sokabilir. Bu, açık bir taraflılıktan çok daha güçlü bir konumdur. Çünkü burada güç, görünmez hale gelmiştir.

Çin’in kaygısı tam olarak bu görünmezlikte yoğunlaşır. Sorun yalnızca dışlanmak değildir; asıl sorun, rakibin kendi perspektifini evrenselmiş gibi işletme kapasitesidir. Eğer bir merkez, teknoloji ve bilim gibi evrensellik çağrıştıran alanlar üzerinden kendi normlarını dayatabiliyorsa, bu yalnızca bugünkü rekabeti değil, gelecekteki bilgi düzenini de belirler. Hangi kurumların saygın kabul edileceği, hangi araştırmaların meşru sayılacağı, hangi aktörlerin sistem dışı olarak kodlanacağı bu yolla şekillenir. Bu da epistemik üstünlük demektir. Epistemik üstünlük ise askeri ya da ekonomik üstünlükten daha derin bir düzlemdir; çünkü gerçekliğin nasıl tanımlanacağını belirler.

Toplumsal algı bu sürecin taşıyıcı zemini olur. Geniş kitleler ve uluslararası ağlar, bu tür dışlamaları çoğu zaman jeopolitik hamleler olarak değil, teknik düzenlemeler olarak algılar. “Standart”, “güvenlik kriteri”, “etik denetim” gibi ifadeler, politik kararların üzerini örter. Böylece belirli bir perspektif, kendi siyasal tercihlerini doğrudan savunmak zorunda kalmadan, onları teknik zorunluluk gibi sunabilir. Bu durum, tekil olanın evrensel gibi görünmesini sağlar. Artık belirli bir merkez, yalnızca güçlü değil; aynı zamanda “haklı”, “doğal” ve “kaçınılmaz” görünür.

Çin’in hızlı ve sert tepkisi bu nedenle yüzeydeki politik gerilimle açıklanamaz. Burada algılanan şey, bir konferansın ötesine geçen bir epistemik yapılaşmadır. Eğer teknoloji ve bilim alanları, rakip tarafından normatif filtre olarak kullanılmaya başlanıyorsa, bu yalnızca bugünkü dışlamaları değil; yarının bilgi mimarisini de belirler. Bu durumda mesele, bir organizasyona katılım değil; hangi bilginin dünya ölçeğinde geçerli sayılacağı sorusudur. Çin açısından bu, sistemin dışında kalmakla eşdeğer değildir; sistemin tanımının rakip tarafından yapılması riskidir.

Bu nedenle verilen tepki, yalnızca geri çekilme değildir; aynı zamanda bir ayrışma sinyalidir. Evrensel olduğu iddia edilen alanın aslında belirli bir merkezin uzantısı olarak işlediği düşünüldüğünde, o alanda kalmak, o merkezin epistemik üstünlüğünü kabul etmek anlamına gelir. Bu kabul, kısa vadede bilimsel erişim sağlar; fakat uzun vadede bağımlılık üretir. Çin’in tercih ettiği şey ise bu bağımlılığı kesmek ve gerekirse alternatif epistemik alanlar kurmaktır. Çünkü evrensellik iddiası tek bir merkezde yoğunlaştığında, diğer tüm aktörler o merkezin türevine dönüşür.

Modern dünyada evrensellik, artık metafizik bir kategori değil; teknik altyapılar, veri akışları ve bilimsel kurumlar üzerinden üretilen bir imgedir. Bu imgeyi kim kontrol ederse, yalnızca bilgiye değil, geleceğin anlamına da hükmeder. NeurIPS krizi, bu imgenin tarafsızlığını kaybettiği anda nasıl bir gerilim ürettiğini gösterir. Ortaya çıkan çatlak, basit bir kurum krizi değildir; evrenselliğin kime ait olduğu sorusunun görünür hale gelmesidir.

Bu bağlamda mesele şu noktada düğümlenir: Bir perspektifin güç kazanması değil, kendi gücünü güç olarak göstermeden işletebilmesi. Çin’in tepki verdiği şey tam olarak budur. Çünkü açık güçle mücadele edilebilir; fakat evrensellik kılığına bürünmüş güç, mücadele edilmesi gereken bir nesne olmaktan çıkar ve mücadelenin zeminini belirler. Bu zemin ele geçirildiğinde, artık tartışma değil, uyum söz konusu olur. NeurIPS boykotu, bu zeminin tek bir merkez tarafından kapatılmasına karşı verilen erken bir müdahaledir.                                                                                                                                                   

Formun Simetrisi

Çin’in, ABD’nin ticaret pratiklerine karşı iki ayrı karşı-soruşturma başlatması, yüzeyde karşılıklı ekonomik hamleler ya da diplomatik gerilim olarak okunabilir. Ancak bu gelişme, daha derinde, çatışmanın artık içerik üzerinden değil; form üzerinden kurulduğunu gösterir. Burada mesele, neyin yapıldığı değil; nasıl yapıldığıdır. Çünkü taraflar aynı şeyi yapmaz; fakat aynı şekilde hareket eder.

Klasik güç anlayışı, içerik üzerinden işler. Ekonomik kapasite, teknolojik üstünlük, üretim gücü ya da askerî imkanlar, aktörler arasındaki farkları belirler. Bu farklar, doğrudan eylemlere yansır ve asimetrik bir yapı oluşturur. Bir taraf daha güçlüdür, diğeri daha zayıf; bu durum, yapılan eylemlerin etkisini de belirler. Ancak bu asimetri, tamamen ortadan kaldırılamaz. Hiçbir aktör, kısa vadede içerik düzeyinde eşitlik kuramaz.

Bu noktada form devreye girer. İçerikte eşitlenemeyen aktörler, eylemin biçimi üzerinden bir denge kurmaya çalışır. ABD bir soruşturma başlatır; Çin de aynı şekilde karşı-soruşturma açar. Bu iki eylem, içerik olarak farklı olabilir; hedefleri, kapsamları ve etkileri değişkenlik gösterebilir. Ancak biçim aynıdır. Bu biçimsel benzerlik, taraflar arasında bir tür operatif simetri üretir.

Bu simetri, gerçek bir eşitlik değildir. Sonuçlar eşitlenmez; güç dengesi değişmez. Ancak eylemin yapılış biçimi eşitlendiği için, taraflar kendilerini aynı düzlemde konumlandırır. Bu durum, çatışmanın doğasını değiştirir. Artık mesele, kimin daha güçlü olduğu değil; kimin aynı form içinde karşılık verebildiğidir. Böylece form, içerikteki eşitsizliği dengeleyen bir araç haline gelir.

Bu bağlamda soruşturma, yalnızca bir hukuki süreç değildir. O, aynı zamanda bir pozisyon üretme mekanizmasıdır. Bir taraf soruşturma başlattığında, bu yalnızca bir iddia değil; aynı zamanda bir konumlandırmadır. Karşı tarafın da aynı formda yanıt vermesi, bu konumlandırmayı kabul etmediğini gösterir. Böylece süreçler, araç olmaktan çıkar ve doğrudan çatışmanın kendisi haline gelir.

Bu durum, hukuki mekanizmaların nötr olmadığını da ortaya koyar. Soruşturma, yaptırım ya da düzenleme gibi araçlar, yalnızca belirli bir gerçeği ortaya çıkarmak için kullanılmaz. Aksine, bu araçlar çoğaltılabilir, taklit edilebilir ve karşılıklı olarak uygulanabilir. Bu çoğaltılabilirlik, formun önemini artırır. Çünkü form, içerikten bağımsız olarak yeniden üretilebilir.

Bu yeniden üretim, bir yansıtma etkisi yaratır. Taraflar, birbirlerine aynı eylemi değil; aynı eylem biçimini yansıtır. Bu yansıma, çatışmayı doğrudan çözüme götürmez; aksine sürdürür. Çünkü her yeni hamle, karşı tarafta aynı formda bir yanıt üretir. Böylece süreç, içerik üzerinden değil; form üzerinden ilerleyen bir döngüye dönüşür.

Sonuç olarak bu gelişme, modern çatışmaların yalnızca içerik üzerinden anlaşılmasının yetersiz olduğunu gösterir. Artık güç, yalnızca sahip olunan kaynaklarla değil; bu kaynakların nasıl kullanıldığıyla ilgilidir. Bu kullanım biçimi, yani form, aktörler arasında yeni bir denge kurar. Bu denge, gerçek bir eşitlik yaratmaz; ancak eşitlik hissi üretir. Ve bu his, çatışmanın devam etmesini sağlayan temel unsurlardan biri haline gelir.

Bu nedenle simetri, artık içerikte değil; eylemin formunda kurulur. İçerikte eşit olamayan aktörler, formda eşit davranarak kendilerini aynı düzlemde konumlandırır. Bu konumlandırma, modern siyasal ve ekonomik çatışmaların en belirleyici özelliklerinden biridir. Çünkü burada mesele, neyin yapıldığı değil; nasıl yapıldığıdır.

Sürekliliğin Tözlüğü

Çin’in Tayvan Boğazı çevresindeki üslerde eski J-6 savaş uçaklarını insansız saldırı dronlarına dönüştürerek yeniden konuşlandırması, yüzeyde maliyet optimizasyonu ya da askeri adaptasyon olarak okunabilir. Ancak bu gelişme, daha derinde, varlığın ne olduğu ve bir şeyin ne zaman “aynı şey” olarak kaldığı sorusunu yeniden açar. Burada mesele, eski bir platformun modernize edilmesi değil; değişim içinde sürekliliğin nasıl korunduğuna dair ontolojik bir kırılmadır.

Klasik düşüncede töz, değişmeyen, sabit ve taşıyıcı olan olarak tanımlanır. Görünüşler, işlevler ve parçalar değişebilir; fakat töz bu değişimlerin altında sabit kalır. Bu nedenle töz, doğrudan görünmezdir; çünkü görünür olan her şey zaten değişime tabidir. Görülebilen, ölçülebilen ve tanımlanabilen şeyler, tözün farklı tezahürleridir. Töz ise bu tezahürlerin arkasında, değişmeden kalan unsur olarak düşünülür. Ancak modern teknolojik dönüşümler, bu sabitlik fikrini zorlar. Çünkü artık yalnızca parçalar değil, işlevler ve kullanım biçimleri de değişmektedir.

J-6 örneği, bu zorlanmanın somutlaşmış halidir. Bir zamanlar pilotlu savaş uçağı olarak kullanılan bu platform, artık insansız saldırı aracına dönüştürülmektedir. Bu dönüşüm yalnızca teknik bir modifikasyon değildir. Uçağın parçaları değişmiş olabilir, iç sistemleri yeniden yapılandırılmıştır, pilot tamamen ortadan kaldırılmıştır ve en önemlisi, uçağın işlevi kökten dönüşmüştür. Artık hava üstünlüğü sağlamak için değil; farklı bir stratejik amaçla, çoğu zaman tek kullanımlık bir saldırı aracı olarak konumlandırılmaktadır. Bu durumda klasik soru yeniden ortaya çıkar: Bu hâlâ aynı uçak mıdır?

Bu soru, Theseus’un Gemisi paradoksunun modern bir versiyonudur. Geminin tüm parçaları değiştirildiğinde, hâlâ aynı gemi olup olmadığı sorusu, burada daha da radikalleşir. Çünkü J-6 örneğinde yalnızca parçalar değil; işlev, kullanım biçimi ve varlık tarzı da değişmiştir. Buna rağmen bu nesne, hâlâ “J-6” olarak adlandırılır. Bu adlandırma, yüzeysel bir isimlendirme değildir; daha derin bir sürekliliğin işaretidir. Bu süreklilik, parçaların toplamında ya da işlevin kendisinde bulunmaz. Bu nedenle töz, artık sabit bir öz olarak değil; değişim boyunca devam eden bir hat olarak düşünülmelidir.

Bu noktada tözün görünmezliği yeni bir anlam kazanır. Töz, saklı olduğu için görünmez değildir; değişim boyunca kesintisiz kaldığı için görünmezdir. Göz, değişimi algılar: yeni parçaları, farklı işlevleri, dönüşen kullanımları. Ancak bu değişimlerin altında devam eden sürekliliği doğrudan algılayamaz. Çünkü bu süreklilik, belirli bir özellikte ya da belirli bir formda yoğunlaşmaz. O, farklı kipler arasında akan bir varlık çizgisidir. Bu nedenle töz, artık değişmeyen bir çekirdek değil; değişimin kendisi içinde süreklilik kazanan bir yapıdır.

“Yeniden işlevlendirme ontolojisi” tam olarak bu durumu ifade eder. Bir nesne, kullanım amacını kaybettiğinde ortadan kalkmaz; başka bir kipte yeniden ortaya çıkar. Eski savaş uçağı, değersiz bir hurda haline gelmez; aksine, yeni bir varlık biçimi içinde yeniden anlam kazanır. Bu dönüşüm, nesnenin kimliğini ortadan kaldırmaz; onu yeniden yazar. Böylece varlık, sabit bir özden ziyade, dönüşüm içinde kendini koruyan bir süreklilik olarak belirir.

Bu durum, modern savaş teknolojilerinin işleyişine dair daha geniş bir perspektif sunar. Artık mesele yalnızca yeni teknolojiler üretmek değildir; mevcut olanın nasıl yeniden işlevlendirileceğidir. Bu, varlığın ekonomik ya da stratejik değerinden önce, ontolojik statüsünü değiştirir. Bir nesne, belirli bir işlevi yerine getirdiği sürece var değildir; aksine, farklı işlevler içinde yeniden var olabilir. Bu nedenle “eski” olan, aslında yok olmuş değil; yalnızca yanlış kategorize edilmiş bir potansiyeldir.

Bu perspektiften bakıldığında, insan unsurunun çıkarılması da yalnızca teknik bir detay değildir. Pilotun ortadan kaldırılması, nesnenin risk profilini değiştirir; ancak daha önemlisi, onun varlık kipini dönüştürür. Artık bu araç, insanla birlikte çalışan bir sistem değil; kendi başına işleyen bir varlıktır. Bu dönüşüm, nesnenin ontolojik statüsünü yeniden tanımlar. İnsanla birlikte var olan bir sistemden, insanı dışlayan bir varlık kipine geçiş, yalnızca işlevsel değil; varlıksal bir değişimdir.

Sonuç olarak J-6’nın dronlara dönüştürülmesi, modern teknolojinin yalnızca ilerleme üzerinden değil; dönüşüm ve süreklilik üzerinden işlediğini gösterir. Varlık, sabit bir öz olarak korunmaz; farklı kipler içinde kendini yeniden üretir. Bu üretim sürecinde töz, görünür bir çekirdek olarak değil; değişim boyunca devam eden bir süreklilik olarak işlev görür. Bu nedenle bir şeyin aynı kalması, onun değişmemesiyle değil; değişim içinde kesintisiz olarak devam etmesiyle mümkündür.

Derinliğin Hesaplanması

Çin’in deniz tabanını haritalama ve sensör ağlarını genişletme hamlesi, yüzeyde askeri kapasite artışı ya da denizaltı savaşı hazırlığı olarak okunabilir; ancak bu gelişme, daha derinde, görünmez olanın nasıl bilgiye dönüştürüldüğü ve varlığın hangi koşullarda “bilinebilir” hale geldiği sorusunu açığa çıkarır. Burada mesele, yalnızca bir coğrafyanın kontrol edilmesi değil; doğrudan erişilemeyen bir alanın, hesaplama yoluyla ontolojik olarak yeniden kurulmasıdır.

Deniz tabanı ve derin deniz, klasik anlamda duyusal erişimin dışında kalan bir alandır. Görülemez, doğrudan algılanamaz, sürekli değişken ve kapalıdır. Bu nedenle bu alan, epistemik olarak eksik değil; ontolojik olarak “kapalı”dır. Bu kapalılık, onu sıradan bir bilinmezlikten ayırır. Burada söz konusu olan, henüz keşfedilmemiş bir veri seti değil; doğrudan veri üretmeyen bir varlık düzlemidir. Bu yönüyle derin deniz, Kantçı anlamda numenal karakter taşır: doğrudan fenomenal deneyime açılmayan, ancak varlığı kabul edilen bir alan.

Ancak modern teknolojik sistemler, bu kapalılığı ortadan kaldırmaz; onu dönüştürür. Sensör ağları, sonar sistemleri ve veri işleme mekanizmaları, bu doğrudan erişilemeyen alanı olduğu gibi “görünür” kılmaz. Bunun yerine, bu alanı hesaplanabilir hale getirir. Yani burada olan şey, numenal olanın fenomenal hale gelmesi değildir; daha radikal bir süreçtir: görünmez olan, hesaplama yoluyla yeniden üretilir. Bu üretim, klasik temsil anlayışını aşar. Çünkü temsil, var olan bir şeyin yansımasını içerir; burada ise varlık, doğrudan verilmediği için, hesaplama içinde kurulmak zorundadır.

Bu noktada veri kavramı da dönüşür. Veri artık doğrudan alınan bir ölçüm değildir; parçalı, eksik ve dolaylı sinyallerin işlenmesiyle elde edilen bir yapı haline gelir. Bu yapı, gerçekliğin kendisiyle birebir örtüşmez; ancak onun işlevsel bir eşdeğerini üretir. Böylece deniz tabanı, olduğu haliyle bilinmez; fakat hesaplama içinde yeniden var edilir. Bu yeniden var ediliş, bir temsil değil; bir tür ontolojik ikamedir. Gerçeklik, doğrudan değil, model aracılığıyla kurulur.

Bu bağlamda sensör ağları, yalnızca veri toplama araçları değildir; bunlar, görünmeyeni ontolojik olarak işlenebilir hale getiren altyapılardır. Dağıtık biçimde çalışan bu ağlar, tekil bir gözün yerini almaz; aksine, sürekli veri akışı üreten bir algı sistemi kurar. Bu sistem, merkezî bir bakıştan ziyade, süreklilik içinde işleyen bir hesaplama rejimi üretir. Böylece algı, bireysel bir deneyim olmaktan çıkar; altyapısal bir sürece dönüşür. Görmek, artık gözle değil; ağla gerçekleşir.

Bu dönüşüm, mekân anlayışını da değiştirir. Klasik egemenlik, yüzey üzerinde kurulur: kara sınırları, hava sahası, görünür coğrafya. Ancak derin deniz, bu yüzeysel egemenlik modeline dirençlidir. Çünkü burada kontrol edilecek olan şey, görünür bir alan değil; erişilemeyen bir hacimdir. Bu nedenle derinliğin ele geçirilmesi, mekânın yeniden tanımlanmasını gerektirir. Mekân artık yalnızca fiziksel bir yer değil; epistemik olarak kurulmuş bir alandır. Bu alan, ölçümler, hesaplamalar ve modeller aracılığıyla var olur.

Bu durum, görünmezliğin doğasını da dönüştürür. Denizaltı savaşının temel mantığı, görünmezliktir: tespit edilemeyen, izlenemeyen ve bu nedenle etkili olan bir varlık biçimi. Ancak sensör ağlarının yaygınlaşmasıyla birlikte bu görünmezlik ortadan kaldırılmaz; bunun yerine çözülür. Yani görünmez olan, doğrudan görünür hale gelmez; fakat hesaplanabilir hale geldiği için, artık mutlak bir gizlilik sağlayamaz. Bu, görünmezliğin imkânsızlaşması değil; koşullu hale gelmesidir.

Bu süreçte ortaya çıkan en önemli kırılma, varlık bilgisinin niteliğinde gerçekleşir. Klasik epistemolojide bilgi, ya doğrudan deneyime ya da deneyimin türevlerine dayanır. Burada ise bilgi, doğrudan deneyimin yokluğunda üretilir. Bu nedenle bu bilgi, ontik değil; ontolojik bir karakter taşır. Yani burada elde edilen şey, belirli nesnelerin özelliklerine dair veri değil; doğrudan varlık düzeyine ilişkin bir yapı bilgisidir. Deniz tabanı, artık yalnızca fiziksel bir gerçeklik değil; hesaplama içinde kurulmuş bir ontolojik alan haline gelir.

Bu bağlamda Çin’in yaptığı şey, yalnızca askeri hazırlık değildir. Burada kurulan şey, görünmez olanın varlık rejimini değiştiren bir altyapıdır. Deniz, doğal bir ortam olmaktan çıkar; işlenmiş, modellenmiş ve hesaplanmış bir sisteme dönüşür. Bu sistem içinde varlık, doğrudan verilmez; hesaplama yoluyla üretilir. Böylece gerçeklik, olduğu haliyle değil; hesaplanabilir olduğu ölçüde anlam kazanır.

Sonuç olarak bu gelişme, modern dünyada bilginin ve varlığın nasıl dönüştüğünü gösterir. Görünmeyen artık yalnızca bilinmeyen değildir; hesaplanabilir olduğu sürece yönetilebilir hale gelir. Bu da güç kavramını yeniden tanımlar. Güç, artık yalnızca sahip olunan araçlarda değil; görünmeyen alanları hesaplanabilir hale getirme kapasitesinde yoğunlaşır. Derinlik, bu kapasitenin sınandığı yerdir. Ve bu sınama, varlığın kendisinin nasıl kurulduğuna dair yeni bir ontolojik düzlem açar.                                     

Zamanın Kırılması

Tayvan’ın, ABD’nin silah teslimatlarında artık “yüksek aciliyet” duygusuyla hareket ettiğini vurgulaması, yüzeyde askeri hızlanma ya da bürokratik ivmelenme olarak okunabilir. Ancak bu gelişme, daha derinde, zamanın nasıl organize edildiği ve ne zaman kırıldığı sorusunu açığa çıkarır. Burada mesele, yalnızca silahların teslim edilme süresi değil; düzenin zamanı nasıl dağıttığı ve bu dağılımın hangi koşullarda kesintiye uğratıldığıdır.

Düzen, çoğu zaman istikrar, öngörülebilirlik ve süreklilik olarak anlaşılır. Ancak bu özelliklerin tamamı, zamanın belirli bir biçimde organize edilmesine dayanır. Takvimler, planlar, prosedürler ve metodolojiler, zamanın lineer ve bölünebilir hale getirilmesinin araçlarıdır. Bu araçlar sayesinde gelecek, kontrol edilebilir parçalara ayrılır ve bu parçalar üzerinden yönetilir. Bu nedenle düzen, yalnızca mekânsal bir organizasyon değil; esas olarak zamansal bir dağıtım sistemidir. Her şeyin bir sırası, bir zamanı ve bir gecikmesi vardır. Bu gecikme, yalnızca teknik bir zorunluluk değil; düzenin kendisini mümkün kılan bir özelliktir. Çünkü düzen, anlık tepkilerle değil; ertelenmiş kararlarla var olur.

Bu bağlamda düzen, zamanı yayar. Olaylar arasına mesafe koyar, kararları geciktirir ve potansiyelleri geleceğe taşır. Bu yayılma, kontrol üretir. Çünkü zaman ne kadar bölünür ve dağıtılırsa, o kadar yönetilebilir hale gelir. Bu nedenle düzen, her zaman belirli bir sabrı, belirli bir beklemeyi ve belirli bir ertelemeyi içerir. Bu erteleme, yalnızca dışsal bir zorunluluk değil; düzenin içsel mantığıdır.

Ancak bu yayılmış zaman yapısı, her durumda sürdürülebilir değildir. Belirli koşullar altında, bu lineer ve metodolojik zaman kırılır. Bu kırılma, kaos olarak adlandırılır; ancak kaos burada düzensizlikten ziyade zamansal bir yoğunlaşmayı ifade eder. Kaos, zamanın dağılmadığı, aksine sıkıştığı andır. Gelecek ile şimdi arasındaki mesafe ortadan kalkar ve tüm potansiyeller, tek bir ana yığılır. Bu yığılma, aciliyet olarak deneyimlenir.

Bu nedenle aciliyet, basit bir hızlanma değildir. Aciliyet, zamanın farklı bir kipidir. Düzenin yaydığı zamanın aksine, aciliyet zamanı yoğunlaştırır. Bu yoğunlaşma, karar alma süreçlerini dönüştürür. Artık mesele, neyin yapılacağı değil; neyin hemen yapılması gerektiğidir. Bu da düzenin temel mantığını askıya alır. Ancak bu askıya alma, düzenin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Aksine, aciliyet çoğu zaman düzenin içinden doğar. Uzun süreli beklemeler, gecikmeler ve ertelenmiş kararlar, belirli bir noktada kendi sınırına ulaşır ve bu sınırda bir kırılma üretir.

Bu kırılma, istisna olarak adlandırılabilir. Ancak burada istisna, klasik anlamda düzenin dışındaki bir durum değildir. İstisna, düzenin kendi içinde ürettiği bir yarıktır. Bu yarık, zamanın lineer akışını keser ve yeni bir zaman kipini devreye sokar. Bu kip, aciliyettir. Bu nedenle aciliyet, istisnanın içselleştirilmiş halidir. Yani istisna artık dışsal bir sapma değil; düzenin kendi işleyişi içinde ortaya çıkan bir zorunluluktur.

Tayvan’ın söylemi tam olarak bu noktada anlam kazanır. Uzun süreli beklemeler ve gecikmiş teslimatlar, belirli bir zamansal düzenin parçasıdır. Bu düzen, kararları erteleyerek ve süreçleri uzatarak çalışır. Ancak belirli bir noktada, bu erteleme sürdürülemez hale gelir. Bu noktada “aciliyet” söylemi ortaya çıkar. Bu söylem, yalnızca hız talebi değildir; aynı zamanda mevcut zaman düzeninin yetersizliğinin ilanıdır. Yani Tayvan, yalnızca daha hızlı teslimat istemez; aynı zamanda mevcut takvimsel düzenin kırılmasını talep eder.

Bu talep, daha geniş bir antropolojik boyuta da işaret eder. İnsan, yalnızca kaostan kaçan bir varlık değildir. Aynı zamanda, belirli koşullar altında kaosu üretmek isteyen bir varlıktır. Çünkü düzenin sunduğu erteleme, her zaman arzu edilen sonuçları sağlamaz. Bu durumda insan, düzenin içinden bir yarık açarak, geleceğe ait olanı şimdiye çekmek ister. Bu çekiş, zamansal bir şiddet içerir. Gelecek, doğal akışı içinde beklenmez; zorlanarak şimdinin içine alınır.

Bu bağlamda aciliyet, yalnızca dışsal bir tehditten doğmaz; aynı zamanda içsel bir arzunun sonucudur. Bu arzu, zamanın kontrol edilmesi değil; kırılmasıdır. Çünkü bazı durumlarda kontrol, gecikme anlamına gelir ve gecikme, kayıp üretir. Bu nedenle aciliyet, kontrolün askıya alınması değil; farklı bir kontrol biçiminin devreye girmesidir. Bu yeni kontrol, zamanın yoğunlaştırılması üzerinden çalışır.

Tayvan’ın vurguladığı “aciliyet”, yalnızca askeri bir hızlanma değil; zamanın ontolojik olarak yeniden yapılandırılmasıdır. Düzenin yaydığı lineer zaman, belirli bir noktada kırılır ve bu kırılma, yeni bir zaman kipini ortaya çıkarır. Bu kip, aciliyettir. Aciliyet, düzenin karşıtı değil; onun içinden doğan bir istisna halidir. Ve bu istisna, zamanı yeniden şekillendirerek, potansiyeli doğrudan şimdiye taşır.              

Dikkatin Zorunluluğu

Tayvan’ın, ABD’nin Orta Doğu’daki savaş nedeniyle dikkatinin dağılmasının Çin tarafından fırsata çevrilebileceği yönündeki kaygısı, yüzeyde stratejik bir “meşguliyet” sorunu olarak okunabilir. Ancak bu gelişme, daha derinde, gücün nerede bulunduğundan çok, dikkatin nereye yöneldiği ve bu yönelimin ne ölçüde özgür olduğu sorusunu açığa çıkarır. Burada mesele, askeri kapasitenin dağılımı değil; bilincin yöneliminin nasıl belirlendiğidir.

Dikkat, ilk bakışta bilinçle özdeş bir olgu gibi görünür. İnsan ya da devlet, nereye bakacağına, neye odaklanacağına ve hangi meseleyi önceliklendireceğine karar verir. Bu nedenle dikkat, çoğu zaman iradenin bir uzantısı olarak düşünülür. Ancak bu yaklaşım, dikkatin yönelimini belirleyen daha derin bir yapıyı göz ardı eder. Çünkü dikkat, bilinçte gerçekleşse de, onun yöneldiği alan çoğu zaman bilinç tarafından seçilmez; koşullar tarafından belirlenir. Bu durum, bilinç ile irade arasındaki klasik özdeşliği kırar.

Bu kırılma, dikkatin ontolojik statüsünü yeniden tanımlar. Dikkat, ne tamamen içsel bir kararın ürünü ne de tamamen dışsal bir zorunluluğun sonucudur. O, bu iki düzlem arasında işleyen bir arayüzdür. Bilinç, dikkat üzerinden dünyaya yönelir; ancak aynı zamanda dünya da dikkat üzerinden bilince sızar. Bu nedenle dikkat, özgürlüğün doğrudan ifadesi değil; özgürlüğün sınırlandığı ve yönlendirildiği bir alandır. Bilinç, kendini özgür hisseder; fakat neye yöneldiği çoğu zaman bu özgürlüğün dışında belirlenir.

Bu durum, diyalektik bir yapı üretir. Bir yanda bilinç, kendini iradi bir merkez olarak kurar; diğer yanda konjonktürel koşullar, bu merkezin yönelimini belirler. Bu iki unsur karşı karşıya gelmez; aksine, dikkat düzleminde birleşir. Dikkat, bu birleşimin gerçekleştiği noktadır. Bu nedenle dikkat, ne saf özgürlük ne de saf zorunluluktur; yönlendirilmiş bir özgürlüktür. Bilinç, dikkat ettiği sürece özgürdür; ancak neye dikkat ettiği, çoğu zaman bu özgürlüğün dışında belirlenmiştir.

ABD’nin mevcut durumu, bu yapının somut bir örneğidir. Orta Doğu’daki savaş, yalnızca askeri kaynakları değil; aynı zamanda dikkat yoğunluğunu da belirli bir alana çeker. Bu çekim, bilinçli bir tercih olarak görülebilir; ancak gerçekte bu tercih, koşulların dayattığı bir zorunluluktur. ABD, dikkatini Orta Doğu’ya yöneltir çünkü yöneltmek zorundadır. Bu zorunluluk, bilinçli bir karar gibi görünse de, aslında konjonktürel baskıların sonucudur. Bu nedenle burada olan şey, bir tercih değil; yönlendirilmiş bir dikkat hareketidir.

Bu yönelimin en önemli sonucu, boşluk üretmesidir. Dikkat sınırsız değildir; bir noktaya yoğunlaştığında, diğer alanlardan çekilir. Bu çekilme, doğrudan bir eksilme yaratır. Bu eksilme, güç kaybı olarak değil; dikkat boşluğu olarak ortaya çıkar. Bu boşluk, doğrudan görünmez; ancak diğer aktörler tarafından algılanabilir. Çin’in burada gördüğü şey, ABD’nin gücünden ziyade, dikkatinin eksildiği alandır. Bu eksilme, bir fırsat üretir. Çünkü fırsat, çoğu zaman aktif eylemlerden değil; boşluklardan doğar.

Bu bağlamda güç, yalnızca sahip olunan kapasiteyle değil; bu kapasitenin nereye yöneltildiğiyle ilgilidir. Bir devletin askeri gücü, her yerde eşzamanlı olarak etkili olamaz. Bu nedenle güç, dikkat aracılığıyla yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma, aynı anda başka bir yerde zayıflama anlamına gelir. Bu durum, eşzamanlılığın imkânsızlığını ortaya koyar. Hiçbir aktör, tüm alanlarda aynı anda tam dikkat ve kontrol sağlayamaz. Bu nedenle her yoğunlaşma, aynı anda bir boşluk üretir.

Bu boşluk, yalnızca stratejik değil; ontolojik bir fenomendir. Çünkü burada söz konusu olan, bir şeyin yokluğu değil; dikkatin yokluğudur. Dikkat, bir alanı var kılar; onun üzerine yoğunlaştığında o alan anlam kazanır. Dikkatin çekildiği alan ise, varlığını sürdürse bile, etkinliğini kaybeder. Bu nedenle dikkat, yalnızca algısal bir süreç değil; varlıkla ilişkili bir belirleyicidir. Neye bakıldığı, neyin gerçek ve önemli olduğunu belirler.

Tayvan’ın kaygısı, bu bağlamda yalnızca askeri bir zayıflama korkusu değildir. Bu kaygı, dikkat boşluğunun yaratacağı ontolojik sonuçlara işaret eder. ABD’nin dikkati başka bir alana yöneldiğinde, Tayvan çevresi yalnızca savunmasız kalmaz; aynı zamanda daha az “gerçek”, daha az “öncelikli” hale gelir. Bu durum, Çin için bir hareket alanı açar. Bu alan, doğrudan bir güç artışından değil; karşı tarafın dikkatinin eksilmesinden doğar.

Bu gelişme, modern dünyada gücün yalnızca maddi kapasiteyle değil; dikkat dağılımıyla belirlendiğini gösterir. Dikkat, bilinçte gerçekleşen bir süreç olsa da, onun yönü çoğu zaman bilinç tarafından belirlenmez. Koşullar, bu yönü şekillendirir ve böylece irade, kendi sınırları içinde hareket etmek zorunda kalır. Bu nedenle bilinç, iradenin mutlak alanı değil; iradenin sınırlandığı ve yönlendirildiği bir düzlemdir. Ve bu düzlemde, güç yalnızca sahip olunan şey değil; nereye bakıldığı ve nereye bakılamadığı üzerinden kurulur.                                                                                                                     

Eşiğin Kaldırılması

Hong Kong’da polisin ulusal güvenlik soruşturmaları kapsamında telefon ve bilgisayar şifrelerini talep edebilmesi, yüzeyde hukuki bir yetki genişlemesi gibi görünür. Ancak bu gelişme, daha derinde, mahremiyetin ne olduğu ve öznenin hangi koşullarda özne olarak kalabildiği sorusunu açığa çıkarır. Burada mesele, yalnızca verilere erişim değil; öznenin iç alanını dış dünyadan ayıran son eşiğin nasıl ortadan kaldırıldığıdır.

Mahremiyet, çoğu zaman bireyin gizli tuttuğu bilgi ya da kişisel alan olarak anlaşılır. Ancak bu tanım yetersizdir. Mahremiyet, öznenin kamusal olarak tanımlanabilen tüm niteliklerinin ötesinde, indirgenemez olarak kaldığı alandır. Birey, toplum içinde rol, kimlik ve davranışlarıyla görünür hale gelir; ancak bu görünürlüğün ötesinde, tamamen erişilemeyen bir iç alan taşır. Bu iç alan, öznenin nesneye indirgenemediği yerdir. Bu nedenle mahremiyet, yalnızca bir hak değil; öznel varlığın ontolojik koşuludur.

Dijital çağda bu iç alan, fiziksel sınırlar üzerinden değil; teknik eşikler üzerinden kurulur. Şifre, bu eşiklerin en yoğunlaşmış biçimidir. Bir cihazın ya da hesabın şifreyle korunması, yalnızca teknik bir güvenlik önlemi değildir; bu, öznenin kendine ait alanını dış dünyadan ayırma biçimidir. Şifre, iç ile dış arasındaki sınırı temsil eder. Bu sınır, öznenin kendini koruduğu, dışarıya açmadığı ve dolayısıyla nesneleşmeye direndiği noktadır.

Bu nedenle şifrenin talep edilmesi, doğrudan veriye erişimden daha derin bir müdahaledir. Burada zor, verinin kendisine değil; veriye açılan eşiğe uygulanır. Bir cihazın ele geçirilmesi, içeriğe erişimi garanti etmez; ancak şifrenin verilmesinin zorunlu kılınması, bu eşiği ortadan kaldırır. Böylece öznenin iç alanı, teknik bir bariyer olmaktan çıkar ve hukuki olarak açılabilir hale gelir. Bu durum, mahremiyetin doğrudan askıya alınmasıdır.

Bu askıya alma, öznenin tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelmez; ancak öznenin kendini koruma kapasitesini zayıflatır. Çünkü özne, yalnızca görünür olan niteliklerinden ibaret değildir; aynı zamanda görünmeyen, erişilemeyen ve kendine saklı olan boyutlarıyla vardır. Bu boyut ortadan kaldırıldığında, birey tamamen çözümlenebilir hale gelir. Çözümlenebilirlik ise nesneleşmenin temel koşuludur. Bir şey ne kadar erişilebilir ve analiz edilebilir hale gelirse, o ölçüde nesneye yaklaşır.

Bu bağlamda mahremiyetin askıya alınması, bireyin özne statüsünün dönüşmesi anlamına gelir. Birey hâlâ varlığını sürdürür; ancak artık tamamen okunabilir bir yapıya indirgenir. Bu indirgeme, onu toplumsal bir özne olmaktan çıkarmaz; fakat özne olarak kendini dış dünyaya kapatma imkânını ortadan kaldırır. Böylece birey, kendi üzerinde tam kontrol sahibi bir varlık olmaktan ziyade, dış müdahalelere açık bir nesne haline gelir.

Bu süreç, yalnızca bireysel bir dönüşüm değildir; aynı zamanda egemenliğin doğasının değiştiğini gösterir. Klasik egemenlik, mekân üzerinde kurulur: sınırlar, duvarlar ve fiziksel ayrımlar üzerinden işler. Ancak dijital çağda egemenlik, bu fiziksel sınırları aşar ve erişim koşulları üzerinden tanımlanır. Kimlerin neye erişebileceği, hangi verilerin açılabileceği ve hangi eşiklerin kaldırılabileceği belirleyici hale gelir. Bu nedenle egemenlik, artık yalnızca mekânı değil; eşikleri kontrol eder.

Hong Kong’daki düzenleme, bu dönüşümün somut bir örneğidir. Devlet, doğrudan bireyin içeriğine değil; bu içeriğe açılan kapıya hükmeder. Bu kapı açıldığında, bireyin iç alanı dış dünyaya tamamen entegre olur. Bu entegrasyon, bireyin ortadan kalkması değil; fakat tamamen görünür ve erişilebilir hale gelmesi anlamına gelir. Bu da özne ile nesne arasındaki sınırın bulanıklaşmasına yol açar.

Sonuç olarak bu gelişme, mahremiyetin yalnızca korunması gereken bir hak değil; öznel varlığın temel koşulu olduğunu gösterir. Bu koşul askıya alındığında, birey yok olmaz; ancak kendine ait kalan alanını kaybeder. Bu kayıp, bireyin toplumsal konumunu tamamen ortadan kaldırmaz; fakat onu daha geçirgen, daha erişilebilir ve dolayısıyla daha nesneleşmiş bir varlık haline getirir. Bu nedenle şifre, yalnızca teknik bir araç değil; öznenin son sınırıdır. Bu sınır kaldırıldığında, özne varlığını sürdürür; ancak artık kendine ait olan hiçbir yer kalmaz.

Tözün Dağılımı

PLA bağlantılı üniversitelerin, ABD kısıtlamalarına rağmen Nvidia yapay zekâ çipleri içeren Super Micro sunuculara dolaylı yollarla erişmesi, yüzeyde bir yaptırım ihlali gibi görünür; fakat bu olayın asıl anlamı, modern teknolojik düzende “töz”ün nasıl işlediğinin açığa çıkmasıdır. Burada yaşanan şey, bir ürünün kaçak yollarla elde edilmesi değil; yapay zekâ çağının ontolojik taşıyıcısının, yani sistemin zorunlu unsurunun, klasik kontrol mekanizmalarına dirençli biçimde yayılmasıdır. Olay, teknik bir tedarik sorunu değil; tözün doğasının değişmiş olmasının doğrudan sonucudur.

Aristoteles’ten beri bilinen ayrım, burada yeniden işlev kazanır: töz ve onun görünüşleri. Töz, kendinde var olan ve diğer tüm varlık biçimlerinin taşıyıcısı olan zorunlu unsurdur; görünüşler ise bu tözün farklı tezahürleridir. Modern yapay zekâ ekosisteminde bu ayrım son derece net biçimde yeniden kurulabilir. Yapay zekâ modelleri, uygulamalar, arayüzler, servisler ve algoritmalar, bu sistemin görünüşleridir; fakat bunların tamamını mümkün kılan şey, yüksek yoğunluklu hesaplama kapasitesidir. Bu kapasitenin somut karşılığı olan yapay zekâ çipleri ise, bu sistemin tözüdür. Çip olmadan model yoktur; model olmadan uygulama yoktur; dolayısıyla çip, tüm sistemin ontolojik önkoşuludur.

Tözün klasik özelliği görünmez olmasıdır; ancak bu görünmezlik, fiziksel olarak saklı olmasından değil, yapısal konumundan kaynaklanır. Töz, tekil bir nesne olarak değil, tüm varyasyonların ortak zorunluluğu olarak işlediği için doğrudan görünmez hale gelir. Zihin, farklılıkları ayırt eder; biçimleri, varyasyonları, karşıtlıkları görür. Ancak tüm bu farklılıkların altında yatan ortak koşulu ayırt edemez. Çünkü o koşul, her yerde aynı biçimde bulunduğu için, ayırt edilebilir bir fark üretmez. Fark üretmeyen şey ise görünürlük kazanmaz. Bu nedenle töz, saklandığı için değil, her yerde olduğu için görünmezdir.

Yapay zekâ çiplerinin görünmezliği de tam olarak bu mantıkla işler. Bu çipler küçük oldukları için ya da gizli tutuldukları için görünmez değildir; aksine, tüm sistemlere homojen biçimde dağılmış oldukları için görünmezdir. Yapay zekâ üretimi, farklı şirketler, farklı modeller ve farklı uygulamalar üzerinden çeşitleniyor gibi görünse de, bu çeşitliliğin tamamı aynı zorunlu altyapıya dayanır. Bu altyapı, yani hesaplama gücü, tüm varyasyonların ortak koşuludur. Bu nedenle çip, tekil bir nesne olmaktan çıkar; sistemin kendisiyle özdeşleşen bir zorunluluk haline gelir. Bu zorunluluk, her yerde bulunduğu için belirli bir yerde yakalanamaz; belirli bir yerde olmadığı için de görünür bir hedefe dönüşmez.

Bu noktada tözün klasik formu kırılır ve yeni bir biçime geçer: töz artık tekil bir taşıyıcı değil, dağıtılmış bir yapıdır. Yapay zekâ çipleri, belirli bir merkezde toplanmış sabit nesneler olarak değil; küresel tedarik zincirleri, veri merkezleri, akademik ağlar ve ticari sistemler içinde sürekli dolaşan unsurlar olarak var olur. Bu dolaşım, tözü nesne olmaktan çıkarır ve ağ haline getirir. Artık töz, bir yerde bulunan bir şey değil; birden fazla yerde eşzamanlı olarak işleyen bir yapıdır. Bu durum, klasik kontrol mekanizmalarının doğrudan işlemesini imkânsız hale getirir.

Yaptırımların temel mantığı, nesneleri hedef almaktır. Bir ürün, bir teknoloji ya da bir altyapı belirli bir aktöre verilmez; bu şekilde kontrol sağlanır. Ancak bu mantık, nesnelerin sabit, izlenebilir ve tekil olduğu varsayımına dayanır. Yapay zekâ çipleri söz konusu olduğunda bu varsayım çöker. Çünkü burada hedef alınan şey, tekil bir ürün değil; tüm sistemin zorunlu altyapısıdır. Bu altyapı, farklı parçalar halinde, farklı kanallar üzerinden, farklı bağlamlarda yeniden konumlandırılabilir. Böylece yaptırım, yalnızca belirli bir görünüşü engeller; fakat töz, başka bir form altında akmaya devam eder.

PLA bağlantılı üniversitelerin dolaylı yollarla bu çiplere erişebilmesi, bu nedenle bir istisna değil; sistemin doğal sonucudur. Bu erişim, bir güvenlik açığından çok, yapının kendisinden kaynaklanır. Çünkü töz, belirli bir sınır içinde tutulamaz; tutulmaya çalışıldıkça farklı yollar üzerinden yeniden dolaşıma girer. Parçalanabilir, yeniden paketlenebilir, farklı ürünler içinde taşınabilir ve farklı bağlamlarda yeniden ortaya çıkabilir. Bu durum, “kaçak” olarak tanımlanan şeyin aslında yapısal bir yayılım biçimi olduğunu gösterir. Yani burada olan şey, kuralların ihlali değil; kuralların töz karşısında yetersiz kalmasıdır.

Bu gelişme, modern teknolojik düzenin temel bir gerçeğini açığa çıkarır: kontrol, artık nesneler üzerinden kurulamaz. Çünkü nesneler, yerini dağıtılmış altyapılara bırakmıştır. Bu altyapılar, belirli bir merkezde yoğunlaşmadığı için doğrudan hedef alınamaz. Bu da şu sonucu doğurur: yaptırımlar, yüzeyde işliyor gibi görünse de, derinde töz akmaya devam eder. Sistem, engellenmiş gibi görünür; fakat aynı anda farklı kanallar üzerinden yeniden üretilir.

Bu bağlamda yapay zekâ çipleri, yalnızca teknik bileşenler değildir; bunlar, modern dünyanın ontolojik taşıyıcılarıdır. Bu taşıyıcılar, görünür olmayan fakat her şeyi mümkün kılan bir düzlemde işlediği için, klasik güç mekanizmalarının ötesinde bir etki üretir. Bu etki, doğrudan müdahale edilemeyen, ancak sürekli olarak hissedilen bir yapıdır. Bu nedenle yapay zekâ çağında güç, yalnızca kimde olduğu ile değil; hangi altyapının nasıl dağıldığı ile belirlenir.

PLA bağlantılı üniversitelerin bu çiplere erişmesi, bu dağılımın kontrol edilemezliğini somutlaştırır. Bu olay, bir ihlal değil; yeni ontolojik düzenin işleyiş biçimidir. Töz, artık sabit değildir; dolaşımdadır. Dolaşım, kontrolün önüne geçer. Ve kontrol, nesneleri hedef almaya devam ettikçe, töz ağlar içinde görünmez biçimde genişler.                                                                                                                           

Tözün Kipleri

Huawei’nin geliştirdiği 950PR yapay zekâ çipi için ByteDance ve Alibaba gibi devlerin sipariş hazırlığında olması, yüzeyde Çin’in teknoloji bağımsızlığına yönelik bir hamle olarak okunabilir; ancak bu gelişmenin asıl anlamı, yapay zekâ çağında töz ile ilinek arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasıdır. Burada söz konusu olan yalnızca bir ürünün piyasaya sürülmesi ya da alternatif bir tedarik zincirinin oluşması değil; varlığın nasıl gerçekleştiğine dair daha derin bir ontolojik düzenin kurulmasıdır. Bu düzen, töz ile ilineğin birbirinden ayrılabilir kategoriler olmadığını, aksine aynı varlığın farklı kipleri olarak işlediğini açığa çıkarır.

Klasik felsefede töz ve ilinek ayrımı, varlığın taşıyıcısı ile onun değişebilir özellikleri arasındaki farkı ifade eder. Töz, kendinde var olan ve diğer tüm özellikleri taşıyan zorunlu unsurdur; ilinek ise bu tözün üzerine eklenen, değişebilen ve farklılaşabilen niteliklerdir. Ancak bu ayrım, modern teknolojik sistemler söz konusu olduğunda yetersiz kalır. Çünkü burada töz, tek başına var olan bir çekirdek olarak kalmaz; ilinek olmadan fiilen etkisizdir. Aynı şekilde ilinek de tözden bağımsız olarak var olamaz. Bu nedenle yapay zekâ çağında töz ve ilinek, ayrı ontolojik kategoriler değil; aynı varlığın iki farklı kipidir: biri potansiyel, diğeri aktüel.

Yapay zekâ çipleri bu bağlamda töz olarak ele alınabilir. Çünkü tüm yapay zekâ sistemlerinin varlık koşulunu oluştururlar. Ancak bu çipler, tek başlarına bir güç üretmez. Bir veri merkezinde duran bir çip, potansiyel bir varlıktır; ancak kullanılmadığı sürece etkisizdir. Bu potansiyelin aktüelleşmesi, yani gerçek bir güç haline gelmesi, ilinekler aracılığıyla gerçekleşir. Bu ilinekler, modeller, uygulamalar, platformlar, kullanıcı ağları ve veri akışlarıdır. İşte Alibaba, ByteDance gibi şirketler tam da bu noktada devreye girer. Bu şirketler, çipin taşıdığı potansiyeli görünür ve etkili hale getiren kiplerdir.

Bu nedenle burada kurulan yapı, basit bir üretim–dağıtım ilişkisi değildir. Huawei’nin çipi üretmesi, tek başına bir egemenlik anlamına gelmez; fakat bu çipin Alibaba ve ByteDance gibi yapılar tarafından işlenmesi, yayılması ve sistemlere entegre edilmesi, tözün dünyaya açılmasıdır. Bu açılma, ilineğin işleviyle gerçekleşir. İlinek, burada bir ek ya da süs değildir; tözün hareketidir. Töz, kendi başına sabit bir çekirdek olarak kalmaz; ilinekler aracılığıyla dolaşıma girer, çoğalır ve görünür hale gelir. Bu nedenle töz ve ilinek arasında hiyerarşik bir ilişki kurmak yetersizdir; aralarında zorunlu bir birlik vardır.

Bu birlik, modern güç anlayışını da dönüştürür. Klasik analizlerde güç, çoğu zaman üretim kapasitesi, lojistik ağlar ya da dağıtım sistemleri üzerinden okunur. Ancak bu yaklaşım, tözü ve ilineği birbirinden ayırdığı için eksik kalır. Çünkü üretim tek başına yeterli değildir; dağıtım tek başına da yeterli değildir. Güç, bu ikisinin birlikteliğinde ortaya çıkar. Daha doğru bir ifadeyle güç, töz ile ilineğin aynı sistem içinde birbirini tamamlamasıyla oluşur. Bu nedenle yapay zekâ çağında güç, ne yalnızca çip üretiminde ne de yalnızca platformlarda bulunur; güç, bu iki düzlemin ontolojik birlikteliğidir.

Bu çerçevede Huawei ile Alibaba arasındaki ilişki, sıradan bir tedarik ilişkisi olarak değil; bir varlık rejimi olarak okunmalıdır. Huawei, tözün üretimidir; Alibaba ise bu tözün kipler aracılığıyla yayılmasıdır. Bu iki yapı birlikte çalıştığında, ortaya yalnızca bir teknoloji ekosistemi değil; kendi kendini taşıyan bir ontolojik bütünlük çıkar. Bu bütünlük, dış müdahalelere karşı daha dirençlidir. Çünkü burada hedef alınabilecek tekil bir unsur yoktur. Çipi hedef almak, yalnızca potansiyeli sınırlamak anlamına gelir; fakat ilinekler bu potansiyeli farklı yollarla yeniden aktüelleştirebilir. Aynı şekilde yalnızca platformları hedef almak da yetersizdir; çünkü töz var olduğu sürece yeni ilinekler üretilebilir.

Bu durum, yaptırım mekanizmalarının neden sınırlı kaldığını da açıklar. Yaptırımlar, genellikle tözü hedef alır; belirli bir teknolojinin üretimi ya da erişimi engellenir. Ancak bu yaklaşım, töz ile ilineğin zorunlu birlikteliğini göz ardı eder. Töz, ilinekler aracılığıyla dolaşıma girdiği için, doğrudan kontrol edilemez hale gelir. Bir çip doğrudan elde edilemese bile, farklı kanallar, ara yapılar ve alternatif ağlar üzerinden sisteme dahil edilebilir. Bu nedenle yaptırımlar, yüzeyde etkili gibi görünse de, derinde töz–ilinek sisteminin akışını durduramaz.

Daha da önemlisi, bu birliktelik yeni bir egemenlik biçimi üretir. Egemenlik artık yalnızca üretim araçlarını kontrol etmekten ibaret değildir; aynı zamanda bu araçların nasıl kullanılacağını, nasıl yayılacağını ve hangi bağlamlarda anlam kazanacağını belirlemekle ilgilidir. Huawei’nin çip üretimi, bu egemenliğin yalnızca bir parçasıdır. Asıl egemenlik, bu çiplerin hangi platformlarda, hangi uygulamalarda ve hangi kullanıcı ağlarında işleneceğini belirleyen yapılarla birlikte ortaya çıkar. Bu nedenle Alibaba ve ByteDance gibi şirketler, yalnızca ekonomik aktörler değil; tözün dünyadaki kiplerini organize eden yapılardır.

Bu perspektiften bakıldığında, Çin’in attığı adım, basit bir teknolojik bağımsızlık hamlesi değildir. Burada kurulan şey, töz ile ilineğin aynı sistem içinde bütünleştiği bir yapı, yani kendi kendine yeten bir ontolojik alan üretimidir. Bu alan, dışa bağımlılığı azaltmanın ötesinde, kendi normlarını ve kendi gerçeklik biçimlerini üretebilme kapasitesi taşır. Çünkü töz ve ilinek birlikte işlediğinde, sistem yalnızca var olmaz; aynı zamanda kendini yeniden üretir.

Bu nedenle Huawei’nin çipi ile Alibaba’nın platformları arasındaki ilişki, modern dünyanın en temel dönüşümlerinden birini temsil eder. Artık varlık, sabit bir çekirdek ile onun üzerine eklenen özellikler arasındaki ayrımla açıklanamaz. Varlık, kendi kipleri içinde dolaşan, kendini farklı biçimlerde açan ve bu açılma süreciyle güç kazanan bir yapı haline gelmiştir. Bu yapı içinde töz, ilineğin dışında değil; ilineğin içinde hareket eder. Ve bu hareket, modern güç düzeninin gerçek merkezini oluşturur.                  

Potansiyelin Diplomasiye Taşınması

ABD’li yetkililerin, Çin’in önde gelen çip üreticisi SMIC’in İran ordusuna çip üretim teknolojisi sağladığını ileri sürmesi, yüzeyde bir yaptırım ihlali ya da güvenlik krizi gibi görünür; ancak bu gelişme, yapay zekâ ve ileri teknoloji çağında tözün yalnızca dağılım ve görünmezlik üzerinden değil, aynı zamanda potansiyel olarak tutulması ve diplomatik alana taşınması üzerinden işlediğini açığa çıkarır. Burada söz konusu olan, yalnızca bir teknolojinin transferi değil; henüz tam anlamıyla gerçekleşmemiş bir gücün, nasıl görünür hale getirileceği ve ne zaman gerçek güce dönüştürüleceği sorusudur.

Önceki düzlemde töz, tüm sistemlerin zorunlu altyapısı olarak ele alınır ve görünmezliği, her yere dağılmış olmasından kaynaklanır. Ancak bu olayda farklı bir durum ortaya çıkar: töz yalnızca dağılmaz; aynı zamanda tutulur. Çip üretim teknolojisi, doğrudan geniş ölçekli bir yayılıma açılmaz; belirli aktörler arasında, belirli koşullar altında ve sınırlı biçimde dolaşıma sokulur. Bu durum, tözün yalnızca varlık koşulu olarak değil, aynı zamanda birikim nesnesi olarak da işlediğini gösterir. Töz burada aktif bir akış değil; kontrollü bir potansiyel halindedir. Bu nedenle ortaya çıkan şey, basit bir teknoloji transferi değil; donmuş bir güç formudur.

Tözün potansiyel olarak tutulması, onun doğrudan güç üretmediği anlamına gelir. Bir teknolojiye sahip olmak, o teknolojiyi kullanmakla aynı şey değildir. Çip üretim kapasitesi, kendi başına bir etki yaratmaz; bu kapasitenin hangi bağlamda, hangi ölçekte ve hangi amaçla kullanıldığı belirleyici olur. Bu nedenle töz, potansiyel haldeyken henüz güç değildir; yalnızca güç olma ihtimalidir. Bu ihtimal, uygun koşullar altında gerçekleşebilir; ancak bu gerçekleşme, teknik düzlemde kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Tam da bu noktada diplomatik alan devreye girer. Çünkü bir potansiyelin güç haline gelebilmesi için yalnızca var olması yeterli değildir; aynı zamanda tanınması, konumlandırılması ve diğer aktörler tarafından hesaba katılması gerekir. Diplomasi, bu tanınmanın üretildiği alandır. Bir teknoloji, uluslararası düzlemde bir tehdit, bir denge unsuru ya da bir pazarlık aracı olarak kodlandığında, artık yalnızca teknik bir kapasite olmaktan çıkar ve gerçek bir güç haline gelir. Bu nedenle töz, diplomatik alana taşınmadıkça, potansiyel olarak kalır; ancak diplomasiye girdiği anda, görünür ve etkili bir unsura dönüşür.

SMIC–İran hattında olan şey tam olarak budur. Çin, teknolojiyi doğrudan küresel ölçekte açmaz; onu belirli bir aktöre, belirli bir bağlamda aktarır. İran ise bu teknolojiyi hemen maksimum kapasitede kullanmak yerine, belirli ölçüde tutar ve konumlandırır. Bu durum, tözün tam anlamıyla aktüelleşmediğini, ancak potansiyel olarak biriktiğini gösterir. Bu birikim, tek başına bir güç üretmez; ancak uygun anda, uygun bağlamda devreye sokulduğunda, yüksek yoğunluklu bir etki yaratabilir. Bu nedenle burada söz konusu olan, anlık bir güç gösterisi değil; zamana yayılmış bir güç rezervidir.

ABD’nin bu durumu ifşa etmesi ise, bu potansiyeli görünür kılma çabasıdır. Çünkü görünmeyen bir töz, diplomatik düzlemde etkisizdir. Bir kapasite, ancak diğer aktörler tarafından fark edildiğinde ve hesaba katıldığında güç haline gelir. ABD’nin yaptığı şey, bu teknolojik aktarımı teknik bir detay olmaktan çıkarıp, uluslararası bir mesele haline getirmektir. Bu sayede potansiyel olan şey, tartışılan, değerlendirilen ve tepki üretilen bir unsura dönüşür. Bu dönüşüm, tözün diplomatik alana taşınmasıdır.

Bu süreç, görünmezliğin doğasını da değiştirir. Önceki modelde görünmezlik, tözün her yere dağılmış olmasından kaynaklanıyordu; yani yapısal bir görünmezlik söz konusuydu. Burada ise görünmezlik, bilinçli olarak korunur. Töz, tamamen açığa çıkarılmaz; belirli bir belirsizlik içinde tutulur. Bu belirsizlik, stratejik bir araçtır. Çünkü tamamen görünür hale gelen bir kapasite, doğrudan hedef haline gelir; tamamen görünmez olan bir kapasite ise etkisiz kalır. Bu nedenle töz, tam görünürlük ile tam görünmezlik arasında, kontrollü bir eşikte tutulur.

Bu eşik, modern güç anlayışının yeni biçimini tanımlar. Güç artık yalnızca sahip olunan şey değil; neyin ne kadar görünür olduğu ile ilgilidir. Tözün tamamen açığa çıkarılması, onu tüketilebilir ve hedeflenebilir hale getirir; tamamen saklanması ise onu etkisiz kılar. Bu nedenle gerçek güç, tözün hangi ölçüde görünür kılındığı ile belirlenir. Diplomasi, bu görünürlük derecesinin ayarlandığı alandır.

Bu çerçevede töz, yalnızca bir altyapı ya da bir üretim kapasitesi değildir; aynı zamanda bir zamanlama meselesidir. Ne zaman açığa çıkarılacağı, ne kadar paylaşılacağı ve hangi bağlamda kullanılacağı belirleyicidir. SMIC’in İran’a teknoloji sağlaması, bu zamanlamanın ilk adımıdır; ABD’nin bunu ifşa etmesi ise bu zamanlamayı bozma ya da hızlandırma girişimidir. Bu iki hamle, tözün nasıl yönetildiğine dair iki farklı stratejiyi temsil eder.

Sonuç olarak ortaya çıkan yapı, üç katmanlı bir güç modeli üretir. İlk katman tözdür: varlık koşulu ve potansiyel güç. İkinci katman, bu tözün belirli bağlamlarda kullanılmasını sağlayan pratiklerdir. Üçüncü katman ise diplomatik alandır: bu potansiyelin tanındığı, adlandırıldığı ve gerçek güç haline geldiği düzlem. Bu üç katman birlikte işlediğinde, modern dünyada güç yalnızca sahip olunan bir şey değil; yönetilen bir süreç haline gelir.

Bu bağlamda SMIC–İran olayı, basit bir teknoloji transferi değildir. Bu olay, tözün yalnızca var olmakla yetinmediğini; saklandığını, biriktirildiğini ve uygun anda görünür kılınarak güce dönüştürüldüğünü gösterir. Modern dünyada güç, artık yalnızca üretim kapasitesinde değil; bu kapasitenin ne zaman ve nasıl görünür hale getirildiğinde yoğunlaşır.                                                                                                  

İlan Edilmeden İşgal

Fransa ile Filipinler arasında Güney Çin Denizi bağlamında imzalanan askerî anlaşma, yüzeyde iki devlet arasındaki klasik bir güvenlik iş birliği olarak okunabilir. Ancak bu gelişme, daha derinde, egemenliğin nasıl kurulduğu ve işgalin hangi koşullarda “işgal” olarak adlandırılabildiği sorusunu açığa çıkarır. Çünkü burada karşı karşıya olunan şey, ilan edilmiş bir savaş ya da resmî bir işgal değildir; buna rağmen sahada sürekli hissedilen, kesintisiz bir baskı ve varlık halidir. Bu durum, resmiyet ile fiiliyat arasındaki ilişkinin kırıldığı bir ontolojik eşiğe işaret eder.

Klasik egemenlik anlayışı, resmiyet üzerinden işler. Sınırlar çizilir, savaş ilan edilir, anlaşmalar imzalanır ve bu süreçler hukuki olarak tanınır. Bu tanınma, var olan durumu meşrulaştırır ve ona bir isim verir. İsim verilen şey, aynı zamanda yönetilebilir hale gelir. Hukuk, bu nedenle yalnızca kuralları değil; aynı zamanda varlık biçimlerini tanımlar. Bir durumun “işgal” olarak adlandırılması, onun hukuki ve politik düzlemde belirli bir kategoriye yerleştirilmesi anlamına gelir.

Ancak Çin’in Güney Çin Denizi’nde Filipinler’e karşı uyguladığı politika, bu kategorilerin dışında işler. Burada açık bir işgal yoktur; çünkü sınır ihlali ilan edilmez, savaş başlatılmaz ve resmi bir statü değişikliği yapılmaz. Buna rağmen sahada sürekli bir varlık söz konusudur: gemiler dolaşır, askerî unsurlar konuşlanır ve alan fiilen kontrol altında tutulur. Bu durum, işgalin klasik tanımını aşar. Çünkü işgal vardır; fakat ilan edilmemiştir.

Bu nedenle burada söz konusu olan şey, “fiili işgal simülasyonu”dur. Ancak bu simülasyon, sahte bir gerçeklik değil; ilan edilmemiş bir gerçekliktir. İşgal hissi üretilir, ancak işgal statüsü tanımlanmaz. Bu ayrım kritik önemdedir. Çünkü hukuk, ilan edilen durumlar üzerinden çalışır. Bir şey ancak adlandırıldığında, kategorize edildiğinde ve resmiyet kazandığında hukuki müdahale alanına girer. Oysa burada olan şey, adlandırılmadan işleyen bir varlık biçimidir. Bu nedenle fiiliyat, resmiyetin önüne geçer.

Bu durum, resmiyet ile fiiliyat arasında bir asimetri üretir. Fiiliyat, sahada sürekli olarak kendini dayatır; ancak resmiyet bu durumu tanımlayamaz. Bu tanımsızlık, müdahale mekanizmalarını da felç eder. Çünkü hukuki ve diplomatik araçlar, belirli kategorilere dayanır. Savaş, işgal, ihlal gibi kavramlar, ancak belirli koşullar altında devreye girer. Ancak burada bu koşulların hiçbiri tam anlamıyla oluşmaz. Bu nedenle ortaya çıkan durum, ne tam anlamıyla barış ne de açık bir çatışmadır.

Çin’in uyguladığı strateji, tam olarak bu gri alanı işletir. Sürekli dolaşan gemiler, konuşlandırılan askerî unsurlar ve kesintisiz varlık, alan üzerinde fiili bir kontrol üretir. Ancak bu kontrol, hiçbir zaman resmiyet kazanmaz. Bu sayede Çin, alanı “zaten kendisine aitmiş gibi” işletir. Bu işletme, doğrudan ele geçirme değil; sürekli varlık üzerinden kurulan bir egemenliktir. Bu egemenlik, eylemden çok potansiyel üzerinden işler. Sürekli mevcut olan müdahale ihtimali, doğrudan eylemden daha güçlü bir baskı üretir.

Bu baskı, psikolojik bir alan yaratır. Filipinler için mesele yalnızca fiziksel kontrol değildir; aynı zamanda sürekli bir tehdit hissidir. Bu tehdit, gerçekleşmemiştir; ancak her an gerçekleşebilir. Bu nedenle burada güç, gerçekleşmiş eylemde değil; sürekli ertelenen eylem ihtimalinde yoğunlaşır. Bu durum, potansiyelin kendisinin bir güç biçimi haline geldiğini gösterir.

Filipinler’in Fransa ile yaptığı anlaşma ise bu fiili duruma karşı resmî bir yanıt üretme çabasıdır. Ancak burada bir uyumsuzluk ortaya çıkar. Sorun fiilidir; çözüm ise resmîdir. Filipinler, diplomasi ve anlaşmalar üzerinden güvenlik üretmeye çalışır; ancak karşı karşıya olduğu durum, bu mekanizmaların tanımlayabildiği bir kategoriye tam olarak uymaz. Bu nedenle bu tür anlaşmalar, doğrudan çözüm üretmekten ziyade, bir tür sembolik denge oluşturur.

Bu uyumsuzluk, modern egemenlik anlayışının dönüşümünü gösterir. Artık egemenlik, yalnızca ilan edilen sınırlar ve açık eylemler üzerinden kurulmaz. Bunun yerine, sürekli varlık ve potansiyel baskı üzerinden işleyen bir model ortaya çıkar. Bu modelde önemli olan, neyin resmen yapıldığı değil; neyin sürekli olarak yapılabilir halde tutulduğudur. Bu nedenle egemenlik, statik bir durum değil; dinamik bir süreç haline gelir.

Sonuç olarak bu gelişme, modern dünyada işgalin artık yalnızca ilan edilen bir durum olmadığını gösterir. İşgal, resmiyet kazanmadan da yaşatılabilir. Bu yaşatma, sürekli varlık ve potansiyel baskı üzerinden gerçekleşir. Bu nedenle fiili işgal, resmiyetin tanıyamadığı bir varlık biçimi haline gelir. Ve bu biçim, klasik hukuk ve diplomasi araçlarının ötesinde, yeni bir egemenlik paradigması üretir.              

Adlandırmanın Gerçekliği

Tayvan’ın, Kamerun’daki WTO zirvesine vize belgelerinde yer alan “Taiwan, province of China” ifadesi nedeniyle katılmayı reddetmesi, yüzeyde diplomatik bir hassasiyet ya da protokol krizi gibi görünebilir. Ancak bu gelişme, daha derinde, dilin ne yaptığı ve hangi koşullarda yalnızca temsil olmaktan çıkıp gerçeklik üreten bir güç haline geldiği sorusunu açığa çıkarır. Burada mesele, bir ifadenin doğruluğu ya da yanlışlığı değil; bir adlandırmanın doğrudan varlık statüsü üretmesidir.

Dil, klasik olarak temsil edici bir araç olarak düşünülür. Kelimeler, nesneleri, durumları ve ilişkileri yansıtır; ancak kendi başlarına bir varlık üretmezler. Bu anlamda dil, ontolojik olarak zayıf bir konuma sahiptir. Söylenen şey ile olan şey arasında her zaman bir mesafe bulunur. Dil, bu mesafeyi kapatmaz; yalnızca işaret eder. Ancak bu durum, dilin her bağlamda aynı şekilde işlediği anlamına gelmez. Belirli düzlemlerde, dil yalnızca yansıtıcı olmaktan çıkar ve doğrudan kurucu bir işlev kazanır.

Diplomasi, bu dönüşümün gerçekleştiği alandır. Diplomatik düzlem, dilsel ifadelerin yalnızca anlam taşımadığı; aynı zamanda sonuç ürettiği bir yapıdır. Bir devletin tanınması, bir sınırın kabul edilmesi ya da bir statünün belirlenmesi, fiziksel bir müdahaleden önce dilsel olarak kurulur. Bu nedenle diplomasi, dilin ontolojik olarak etkin hale geldiği bir düzlemdir. Burada söylenen şey, yalnızca bir ifade değil; aynı zamanda bir eylemdir.

Bu çerçevede “Taiwan, province of China” ifadesi, basit bir hata ya da teknik bir yanlışlık olarak değerlendirilemez. Bu ifade, Tayvan’ın varlık statüsünü belirleyen bir adlandırmadır. Tayvan’ı bağımsız bir aktör olarak değil; başka bir yapının alt birimi olarak tanımlar. Bu tanım, fiziksel gerçekliği doğrudan değiştirmez; ancak diplomatik düzlemde Tayvan’ın nasıl konumlandırılacağını belirler. Bu nedenle bu ifade, bir temsil değil; bir statü atamasıdır.

Bu noktada küçük görünen hataların neden büyük sonuçlar doğurduğu anlaşılır hale gelir. Diplomatik düzlemde her ifade, belirli bir ontolojik yük taşır. Yanlış ya da kasıtlı bir adlandırma, yalnızca bir iletişim sorunu değil; varlık statüsüne yönelik bir müdahaledir. Bu müdahale, doğrudan fiziksel bir değişim yaratmasa bile, ilişkiler ağını yeniden şekillendirir. Bir aktörün nasıl adlandırıldığı, onun nasıl muamele göreceğini belirler.

Tayvan’ın zirveye katılmama kararı, bu nedenle sembolik bir tepki değildir. Bu karar, dilsel bir müdahaleye karşı verilen ontolojik bir yanıttır. Tayvan, kendisine atfedilen statüyü kabul etmediğini, dolayısıyla bu statü üzerinden kurulmuş bir düzleme dahil olmayacağını ilan eder. Bu durum, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; aynı zamanda varlık üretiminde aktif bir rol oynadığını gösterir.

Bu bağlamda diplomasi, yalnızca devletler arası ilişkileri düzenleyen bir mekanizma değildir. Diplomasi, dilin temsil olmaktan çıkıp gerçeklik üretmeye başladığı bir alandır. Burada kelimeler, nesneleri işaret etmekle kalmaz; onları belirli bir ontolojik konuma yerleştirir. Bu yerleştirme, fiziksel gerçekliğin ötesinde, ilişkisel bir gerçeklik üretir. Bu gerçeklik, doğrudan görülmez; ancak sonuçları somuttur.

Bu gelişme, modern dünyada dilin pasif bir araç olmadığını gösterir. Dil, belirli koşullar altında, doğrudan varlık statüsü üretir. Diplomasi, bu koşulların en yoğunlaştığı düzlemdir. Bu düzlemde küçük görünen ifadeler, büyük ontolojik sonuçlar doğurur. Çünkü burada söylenen şey, yalnızca bir söz değil; bir konumlandırmadır. Ve bu konumlandırma, varlığın nasıl tanınacağını belirler.                                      

Zamanın Anlamı

Donald Trump’ın Pekin ziyaretinin 14–15 Mayıs tarihleri için yeniden planlanması, yüzeyde basit bir takvim değişikliği gibi görünebilir. Ancak bu tür bir yeniden zamanlama, diplomatik olayların yalnızca içerikleriyle değil; gerçekleşme anlarıyla da anlam kazandığını gösterir. Burada mesele, ziyaretin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değil; ne zaman gerçekleşeceğidir. Ve bu “ne zaman” sorusu, zamanın yalnızca bir arka plan değil; aktif bir anlam üretim mekanizması olduğunu ortaya koyar.

Klasik düşüncede anlam, çoğunlukla mekânsal ve nesnel değişimler üzerinden kurulur. Bir olayın içeriği, tarafları, gerçekleştiği yer ve ortaya çıkardığı sonuçlar, onun anlamını belirler. Bu çerçevede zaman, genellikle nötr bir akış olarak kabul edilir. Olaylar zaman içinde gerçekleşir; ancak zamanın kendisi bu olaylara anlam katmaz. O, yalnızca bu olayların gerçekleşmesine imkân tanıyan bir zemin olarak düşünülür.

Ancak diplomatik süreçler, bu varsayımı tersine çevirir. Burada zaman, yalnızca olayların gerçekleştiği bir ortam değil; doğrudan anlam üreten bir unsurdur. Aynı olay, farklı zamanlarda gerçekleştiğinde farklı anlamlar üretir. Bir ziyaretin erkene alınması, ertelenmesi ya da belirli bir tarihe sabitlenmesi, olayın içeriğini değiştirmese bile, onun nasıl okunacağını dönüştürür. Bu durum, zamanın nesne olmamasına rağmen, nesne gibi işlev gördüğünü gösterir.

Zaman, bu bağlamda bir semantik taşıyıcı haline gelir. Olayın kendisi sabit kalırken, zamanın değişmesi anlamın değişmesine yol açar. Bu, anlamın yalnızca “ne olduğu”ndan değil; “ne zaman olduğu”ndan da türediğini ortaya koyar. Böylece zaman, ölçülebilir bir akış olmaktan çıkar ve manipüle edilebilir bir unsur haline gelir. Bu manipülasyon, doğrudan müdahale yoluyla değil; zamanın yeniden düzenlenmesi yoluyla gerçekleşir.

Diplomaside bu durum daha da belirgindir. Ziyaretlerin zamanlaması, çoğu zaman içeriklerinden daha fazla anlam taşır. Bir görüşmenin ne zaman gerçekleştiği, hangi olayların öncesine ya da sonrasına denk geldiği, hangi krizlerin ortasında planlandığı, o görüşmenin nasıl yorumlanacağını belirler. Bu nedenle diplomasi, yalnızca aktörler ve eylemler üzerinden değil; zamanın nasıl organize edildiği üzerinden de işler.

Trump’ın Pekin ziyaretinin yeniden planlanması, bu bağlamda yalnızca teknik bir düzenleme değildir. Bu değişiklik, ziyaretin anlamını yeniden üretir. Aynı aktörler, aynı amaçlar ve aynı mekân korunur; ancak zamanın kaydırılması, bu sabit unsurların nasıl okunacağını değiştirir. Bu nedenle burada olan şey, olayın kendisinin değil; onun anlamının yeniden yazılmasıdır.

Bu durum, zamanın ontolojik statüsünü yeniden düşünmeyi gerektirir. Zaman, yalnızca geçen bir şey değil; anlam üreten bir yapıdır. Olaylar mekânda gerçekleşir; ancak anlam, zaman içinde kurulur. Bu nedenle zaman, pasif bir arka plan değil; aktif bir üretim alanıdır. Bu üretim, doğrudan görünmez; ancak sonuçları belirleyicidir.

Sonuç olarak bu gelişme, modern diplomatik süreçlerin yalnızca mekânsal ve nesnel unsurlar üzerinden değil; zamansal düzenlemeler üzerinden de işlediğini gösterir. Zaman, bu süreçlerde yalnızca ölçülen bir değişken değil; anlamın kendisini şekillendiren bir faktördür. Bu nedenle bir olayın ne olduğu kadar, ne zaman olduğu da belirleyicidir. Ve bu belirleyicilik, zamanın artık nötr bir akış değil; semantik bir güç olduğunu ortaya koyar.                                                                                                                                   

Kısır Döngünün Şiddeti

Çin’in, ABD ve İsrail’i Orta Doğu’daki askerî eylemleri durdurmaya çağırırken tırmanmanın bir “kısır döngü” yaratacağını vurgulaması, yüzeyde diplomatik bir uyarı gibi görünür. Ancak bu ifade, daha derinde, şiddetin nasıl işlediğine ve neden bazı çatışmaların çözülmeden sürekli kendini yeniden ürettiğine dair ontolojik bir yapıyı açığa çıkarır. Burada mesele, yalnızca karşılıklı saldırılar değil; bu saldırıların neden bir sonuca ulaşmadığıdır.

Klasik düşüncede eylem, bir sonuca yönelir. Bir müdahale yapılır, bir hedef belirlenir ve bu hedefe ulaşıldığında süreç kapanır. Bu modelde zaman, doğrusal bir ilerleme olarak işler. Eylem, geçmişten kopar ve geleceğe doğru bir çözüm üretir. Ancak Orta Doğu’daki mevcut çatışma dinamiği, bu modeli bozar. Burada eylemler sonuç üretir; fakat bu sonuçlar nihai değildir. Aksine, her sonuç yeni bir eylemin gerekçesine dönüşür. Böylece süreç kapanmaz; sürekli yeniden başlar.

Bu durum, “kısır döngü” olarak adlandırılır. Ancak bu döngü, basit bir tekrar değildir. Bu, eylemin kendi tekrarını üreten bir yapı haline gelmesidir. Bir tarafın saldırısı, diğer tarafın karşılık vermesini tetikler. Bu karşılık, ilk saldırıyı meşrulaştırır ve yeni bir saldırıyı mümkün kılar. Böylece her adım, önceki adımı doğrular. Eylem, problemi çözmez; problemin devam etmesini sağlar. Bu nedenle eylem, nihai bir sonuç üretmek yerine, kendi tekrarının koşullarını üretir.

Ancak bu döngünün oluşmasının daha derin bir nedeni vardır. Bu neden, şiddetin belirli bir düzeyde sabitlenmiş olmasıdır. Taraflar, birbirlerine karşı sürekli müdahalede bulunur; ancak bu müdahaleler, döngüyü kıracak ölçekte değildir. Çünkü böyle bir kırılma, “makro” düzeyde bir şiddet gerektirir. Bu tür bir şiddet, çatışmayı tamamen farklı bir aşamaya taşır; ya kesin bir sonuç üretir ya da yapıyı radikal biçimde dönüştürür. Ancak mevcut küresel konjonktür, bu tür bir sıçramaya izin vermez.

Bu nedenle taraflar, belirli bir şiddet eşiğinin altında kalmak zorundadır. Bu eşik, çatışmayı tamamen sonlandıracak kadar yüksek değildir; ancak tamamen durduracak kadar da düşük değildir. Böylece ortaya bir tür “kontrollü şiddet” rejimi çıkar. Bu rejimde eylemler sürekli devam eder; fakat hiçbir zaman nihai bir çözüm üretmez. Şiddet, ne tamamen yok edilir ne de tamamen serbest bırakılır. Bu ara durum, döngünün sürmesini sağlar.

Bu noktada zaman da farklı bir şekilde işlemeye başlar. Zaman artık ileriye doğru akan bir süreç değildir; kendi üzerine katlanan bir yapıya dönüşür. Her yeni an, öncekinin bir tekrarıdır. Gelecek, geçmişten kopmaz; aksine onu yeniden üretir. Bu nedenle çatışma, ilerlemez; yalnızca devam eder. Bu devamlılık, hareket varmış gibi görünse de, aslında durağan bir yapıdır.

Bu döngünün kırılmamasının nedeni, yalnızca tarafların iradesi değil; aynı zamanda küresel sistemin sınırlarıdır. Büyük ölçekli bir tırmanma, daha geniş bir savaşı tetikleyebilir ve bu, mevcut uluslararası dengeleri tehdit eder. Bu nedenle aktörler, bilinçli ya da zorunlu olarak, belirli bir şiddet seviyesinde kalır. Bu seviye, çatışmayı sürdürmek için yeterlidir; ancak sonlandırmak için yetersizdir.

Sonuç olarak ortaya çıkan yapı, kendini yeniden üreten bir şiddet sistemidir. Bu sistemde eylemler, çözüm üretmek için değil; süreci devam ettirmek için gerçekleşir. Her müdahale, yeni bir müdahalenin gerekçesine dönüşür. Bu nedenle çatışma, dışarıdan bakıldığında dinamik görünse de, aslında kapalı bir devre içinde işler. Bu devre, yalnızca tarafların eylemleriyle değil; aynı zamanda bu eylemleri sınırlayan küresel koşullarla da beslenir. Ve bu koşullar değişmediği sürece, döngü kırılmaz; yalnızca sürer.            

Dışlanmanın Varlığı

Fransa’nın açıkladığı G7 davetli listesinde Çin’e yer verilmemesi, yüzeyde diplomatik bir tercih ya da stratejik bir dışlama olarak okunabilir. Ancak bu gelişme, daha derinde, siyasetin yalnızca var olanlar üzerinden değil; aynı zamanda olmayanlar üzerinden nasıl kurulduğunu gösterir. Burada mesele, Çin’in toplantıya katılmaması değil; bu katılmamanın nasıl üretildiğidir. Çünkü bu yokluk, doğal ya da rastlantısal değildir; aktif olarak inşa edilmiştir.

Klasik ontoloji, varlığı “olan” üzerinden düşünür. Bir şey vardır ya da yoktur; bu ikilik, ontolojik analizlerin temelini oluşturur. Ancak siyasal düzlem, bu basit ayrımı aşar. Burada yokluk, pasif bir eksiklik değil; aktif bir üretimdir. Bir aktörün davet edilmemesi, onun yalnızca dışarıda kalması anlamına gelmez; aynı zamanda “dışarısı” olarak konumlandırılması anlamına gelir. Bu nedenle dışlama, yok sayma değil; belirli bir varlık biçimi atamasıdır.

G7 örneğinde bu durum açıkça görülür. Çin, fiziksel olarak toplantıda bulunmaz; ancak bu yokluk, nötr bir durum değildir. Aksine, davet listesi üzerinden aktif olarak üretilmiş bir konumdur. G7, yalnızca kimleri çağırdığıyla değil; kimleri çağırmadığıyla da tanımlanır. Bu nedenle davet, basit bir katılım çağrısı değil; ontolojik bir kabul mekanizmasıdır. Davet edilenler, belirli bir düzenin “içinde” yer alırken; davet edilmeyenler, bu düzenin “dışında” konumlandırılır.

Bu bağlamda siyaset, yalnızca varlıkları organize eden bir alan değildir; aynı zamanda yoklukları da üretir. Bu üretim, doğrudan görünmez; ancak son derece etkilidir. Çünkü bir aktörün dışarıda bırakılması, onun etkisizleştirilmesi anlamına gelmez. Aksine, bu dışlama, o aktörü belirli bir karşıtlık konumuna yerleştirir. Bu konum, çoğu zaman içeridekiler kadar belirleyici hale gelir.

Bu nedenle burada söz konusu olan şey, “siyasetin negatif ontolojisi” olarak adlandırılabilir. Negatif ontoloji, yokluğun pasif bir durum olmadığını; aksine aktif olarak üretildiğini ifade eder. Bu üretim, belirli sınırlar, kategoriler ve ayrımlar üzerinden gerçekleşir. Bir aktörün dışarıda bırakılması, onun ortadan kaldırılması değil; belirli bir ontolojik kategoriye yerleştirilmesidir.

Bu durum, merkez ve çevre arasındaki ilişkinin de yeniden düşünülmesini gerektirir. Merkez, yalnızca kendi içinde bulunanlarla tanımlanmaz; aynı zamanda dışarıda bıraktıklarıyla da kurulur. Bu nedenle dışarısı, doğal bir alan değil; merkez tarafından üretilmiş bir kategoridir. G7, bu anlamda yalnızca bir toplantı değil; aynı zamanda bir sınır çizme mekanizmasıdır. Bu sınır, fiziksel değil; ontolojiktir.

Sonuç olarak Fransa’nın davet listesi, yalnızca diplomatik bir tercih değil; varlık üretimidir. Çin’in listede yer almaması, onun yokluğu değil; belirli bir şekilde var edilmesidir. Bu varlık, içeridekilerden farklıdır; ancak aynı ölçüde kurucudur. Çünkü siyaset, yalnızca var olanları düzenlemez; aynı zamanda olmayanları da üretir. Ve bu üretim, modern dünyanın güç ilişkilerini belirleyen en temel mekanizmalardan biridir         

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow