Uyanış Eşiğinde Angst: Anlamın Kesintisi
Uyanış eşiğindeki negatif duygulanımı, iki anlam dünyası arasındaki kesinti, Heideggerci Angst ve ölümün dolayımsızlaşması üzerinden ele alan ontolojik bir inceleme.
1. Uyanışın Bilimsel Eşiği
1.1 Sleep Inertia ve Uyanış Sonrası Geçiş Durumu
Uyanmak, gündelik deneyimde çoğu zaman keskin bir sınır gibi algılanır: kişi bir anda uykuda olmaktan çıkar ve uyanık hale gelir. Fizyolojik ve bilişsel araştırmalar ise bu görünürde basit geçişin gerçekte zamana yayılan, farklı sistemlerin farklı hızlarda yeniden örgütlendiği heterojen bir süreç olduğunu göstermektedir. Uyku literatüründe sleep inertia, yani uyku ataleti, tam olarak bu ara duruma verilen addır. Kavram yalnızca sabah sersemliği ya da kısa süreli dikkat dağınıklığını ifade etmez; uykunun sona ermiş olmasına rağmen uyanıklığa özgü bilişsel, duygusal ve nörofizyolojik organizasyonun henüz bütünüyle kurulmadığı geçici bir rejimi tanımlar. Kişi davranışsal olarak uyanmış olabilir, gözlerini açabilir, çevresini algılayabilir ve hatta hareket etmeye başlayabilir; fakat uyanıklığın bütün işlevsel düzeni aynı anda devreye girmez. Uyanış böylece iki durum arasındaki sıfır süreli bir kesinti değil, uykunun etkilerinin çözülürken uyanık organizasyonun kademeli olarak kurulduğu bir eşik olarak belirir.
Sleep inertia araştırmalarının temel bulgularından biri, uyanış sonrası bilişsel kapasitenin tam uyanıklık düzeyine hemen ulaşmamasıdır. Tepki süresi yavaşlayabilir, dikkat dağılabilir, karar verme kapasitesi geçici olarak zayıflayabilir ve kişinin çevresel yönelimi birkaç dakika boyunca olağan düzeyinin altında kalabilir. Derin uyku evrelerinden veya biyolojik gecenin belirli noktalarından gerçekleşen uyanışlarda bu etkilerin daha belirginleşebilmesi, söz konusu geçişin yalnızca öznel bir “uykulu hissetme” durumundan ibaret olmadığını gösterir. Uyanıklık davranışının başlamasıyla uyanık bilişsel organizasyonun tamamlanması arasında ölçülebilir bir zaman farkı bulunmaktadır. Dolayısıyla “uyanmış olmak” ile “uyanıklık rejiminin bütünüyle kurulmuş olması” aynı fenomen değildir.
Nörofizyolojik çalışmalar bu ayrımı daha açık hale getirir. EEG, PET ve fMRI bulguları, beynin bütün bölgelerinin aynı anda ve aynı hızla uyanıklık düzenine dönmediğini göstermektedir. Uyanışın ilk dakikalarında bazı ağlar uyanıklığa özgü faaliyet düzeylerine yaklaşırken başka bölgeler uykuya daha yakın örüntüler taşımaya devam edebilir. Özellikle yüksek düzey bilişsel bütünleştirme, yürütücü işlevler ve karmaşık yönelim süreçleriyle ilişkili kortikal bölgelerin yeniden örgütlenmesi daha gecikmeli gerçekleşebilir. Böylece beyin, kısa süre boyunca ne bütünüyle uykuya ne de bütünüyle uyanıklığa ait olan tekil bir çalışma biçimi sergiler. Sleep inertia'nın nörofizyolojik önemi de burada ortaya çıkar: söz konusu durum yalnızca iki sabit rejim arasındaki geçiş değil, her ikisinin özelliklerinin belirli ölçülerde aynı anda bulunabildiği hibrit bir organizasyon evresidir.
Uyanışın bu heterojenliği, uyku ile uyanıklığı birbirini dışlayan iki kapalı kategori olarak düşünmenin yetersizliğini gösterir. Uyku sona ererken uyanıklık bir anda bütünlüklü biçimde başlamaz; farklı işlevsel katmanlar zamansal olarak üst üste binebilir. Organizmanın dış dünyaya davranışsal olarak dönmesi, bütün bilişsel ağların aynı anda yeniden senkronize olduğu anlamına gelmez. Algı çevreye açılmışken yönelim henüz bulanık olabilir; kişi nerede olduğunu bilirken zamansal konumunu birkaç saniye sonra hatırlayabilir; bedensel hareket mümkünken karmaşık düşünme olağan hızına ulaşmamış olabilir. Uyanışın gündelik deneyimde kimi zaman “birkaç saniyelik tuhaflık” olarak yaşanması, bu çok katmanlı yeniden örgütlenmenin öznel yüzlerinden biridir.
Burada özellikle önemli olan nokta, sleep inertia'nın bir eksiklik durumu olarak görülmesinin tek başına yeterli olmamasıdır. İlk bakışta uyanıklığın tamamlanmamış biçimi gibi görünse de, söz konusu eşik kendine özgü bir organizasyona sahiptir. Uykuya ait süreçlerin bütünüyle silinmediği, uyanıklığa ait süreçlerin ise henüz tam olarak bütünleşmediği bu kısa dönem, bilinç açısından ayrı bir geçiş yapısı meydana getirir. Başka bir ifadeyle sleep inertia yalnızca “daha az uyanıklık” değildir; uyku ile uyanıklığın farklı katmanlarının eşzamanlı biçimde bulunabildiği geçici bir durumdur. Bu nedenle fenomenolojik açıdan da yalnızca düşük performansla açıklanabilecek bir arıza değil, bilincin bir düzlemden diğerine yeniden örgütlendiği özgül bir eşik olarak okunabilir.
Ruby ve arkadaşlarının 2024 tarihli nörofizyolojik değerlendirmesi sleep inertia'yı, uyanış sonrasında ortaya çıkan geçici hipo-uyarılmışlık durumu olarak ele alırken bilişsel bozulma, konfüzyon ve negatif duygusal tonun aynı çerçevede bulunabileceğini vurgular. Araştırmaların ortak işaret ettiği nokta, uyanışın homojen bir geçiş olmadığıdır. Uykusal örüntülerin belirli süre boyunca korunması, uyanıklığa özgü ağların farklı hızlarda devreye girmesi ve tam bilişsel bütünleşmenin gecikmesi, uyanışın kendi içinde zamansal bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Böylece uyku ile uyanıklık arasındaki sınır, tek bir anla işaretlenebilecek çizgi olmaktan çıkar; organizmanın aşamalı biçimde bir dünya rejiminden diğerine yeniden bağlandığı bir süreç haline gelir.
Bilimsel açıdan burada şimdilik belirlenmesi gereken en önemli sonuç şudur: insan uyanırken yalnızca uyku durumunu terk etmez; uyanıklığın bütünlüğünü yeniden kurar. Bu yeniden kuruluş tamamlanana kadar ortaya çıkan ara rejim, uyanışın kendisine ait özgün bir süreklilik taşır. Sleep inertia kavramının teorik değeri tam da buradadır. Kavram, uykudan uyanıklığa geçişin sıfır noktasını değil, iki durum arasında oluşan zamansal ve işlevsel kalınlığı görünür hale getirir. Uyanışın bilimsel olarak zaten bir eşik yapısı taşıması, bilincin aynı anda hem çözülmüş bir önceki düzlemin izlerini hem de kurulmakta olan yeni düzlemin öğelerini barındırabileceğini gösterir.
1.2 Emotional Sleep Inertia ve Negatif Duygulanım
Sleep inertia uzun süre esas olarak bilişsel performans kaybı üzerinden incelendi. Uyanıştan hemen sonra tepki süresinin uzaması, dikkat kapasitesinin düşmesi, karar vermenin yavaşlaması ve yürütücü işlevlerin tam olarak devreye girmemesi, fenomenin en kolay ölçülebilen yönlerini oluşturuyordu. Fakat uyanış deneyimi yalnızca bilişsel bir gecikmeden ibaret değildir. Kişi aynı anda belirli bir duygusal tona da uyanır; gündüz bilincinde olağan kabul edilen duygusal denge, uyanışın ilk anlarında aynı biçimde kurulmuş olmayabilir. Bazı kişilerde huzursuzluk, irritabilite, belirsiz bir sıkıntı, isteksizlik veya açıklanması güç bir negatiflik kısa süreli olarak belirginleşebilir. Bu nedenle sleep inertia'nın duygusal boyutu, bilişsel sersemliğin ikincil bir yan etkisi olmaktan ziyade, uyanış geçişinin kendi bileşenlerinden biri olarak ele alınmaya başlanmıştır.
Carciofo'nun 2023 tarihli çalışması burada özellikle önemlidir. Sleep inertia ile sabah duygulanımını birbirinden ayırmayı amaçlayan psikometrik analiz, uyanış deneyiminin tek boyutlu olmadığını göstermiş ve bilişsel, fizyolojik ve duygusal sleep inertia bileşenlerini birbirinden ayrıştırmıştır. Emotional sleep inertia, böylece uyanış sonrasında yaşanan duygusal değişimi daha genel bir “kötü sabah ruh hali” kategorisinin içine eritmeden ele alma imkânı verir. Kavramın önemi yalnızca yeni bir etiket üretmesinde değil, uyanışın duygulanımsal örgütlenmesinin de zamansal olarak yeniden kurulduğunu göstermesindedir. Kişinin bedeni uyanabilir, çevresini algılamaya başlamış olabilir, bilişsel işlevleri kademeli biçimde geri dönebilir; fakat duygusal dünya aynı hızda olağan gündüz düzenine yerleşmeyebilir.
Negatif duygulanımın burada özel bir ağırlığı vardır. Ruby ve arkadaşlarının sleep inertia'nın nörofizyolojisini değerlendirdiği 2024 tarihli çalışmada uyanış sonrası durum yalnızca bilişsel bozulma veya konfüzyonla değil, sıklıkla negatif duygusal durum ile birlikte ele alınır. Bu ifade, uyanışın duygusal açıdan nötr bir geçiş olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Negatiflik her uyanışta ve her bireyde aynı yoğunlukta ortaya çıkmak zorunda değildir; yine de fenomenin ölçülebilir bir bileşeni olarak tanınması, uykudan uyanıklığa geçiş sırasında yalnızca düşünme kapasitesinin değil, dünyanın duygusal olarak nasıl açıldığına ilişkin düzenin de geçici biçimde farklılaşabileceğini gösterir.
Duygusal sleep inertia'nın yalnızca “uykusu bölünmüş insanın morali bozulur” şeklinde açıklanması yetersiz kalır. Çünkü kavram, uyanıştan sonraki duygusal durumun kendi zamansallığı bulunduğunu düşündürür. Normal uyanık yaşamda duygulanım, çevredeki nesnelerle, kişilerle, beklentilerle, amaçlarla ve içinde bulunulan bağlamla sürekli olarak yeniden düzenlenir. Sabahın ilk anlarında ise bu ilişkilerin tamamı aynı anda etkinleşmeyebilir. Öznenin çevresi fiziksel olarak vardır, fakat o çevrenin duygusal anlamı henüz tam yoğunluğuna ulaşmamış olabilir. Oda tanıdıktır ama gündelik işlevi henüz ön plana çıkmamıştır; saat görülür ama o saatin gün içerisindeki görevlerle ilişkisi henüz belirgin değildir; telefon masadadır fakat mesajlar, ilişkiler ve sosyal yükümlülükler henüz özneyi kendi içine çekmemiştir. Duygulanımın bu kısa süreli askıda kalışı, negatif valansın neden uyanışla birlikte daha görünür hale gelebildiğini düşünmek için önemli bir zemin sağlar.
Burada negatif duygulanımı yalnızca belirli bir olumsuz düşüncenin sonucu olarak görmemek gerekir. Kişi henüz herhangi bir kötü olay düşünmeden de huzursuz olabilir. Belirli bir tehdit, kayıp veya başarısızlık temsil edilmeksizin ortaya çıkan sıkıntı, duygulanımın içerikten önce örgütlenebildiğini gösterir. Uyanış sonrası negatiflik bu nedenle belirli bir nesneye yönelmiş korkudan farklıdır. Kişi bazen neye karşı huzursuz olduğunu söyleyemez; negatiflik nesnesiz, belirsiz ve bütünsel bir ton olarak deneyimin üzerine yayılır. Bu özellik, emotional sleep inertia'yı yalnızca psikolojik bir “kötü hissetme” hali olmaktan çıkarır ve duygulanımın dünyayla kurulan genel ilişki biçiminden doğabileceği ihtimalini güçlendirir.
Uyanıklığın olağan duygusal düzeninde anlam ilişkileri önemli bir istikrar işlevi görür. Günlük yaşam, kişiyi sürekli olarak belirli yönelimlere bağlar: yapılacak işler, konuşulacak insanlar, sürdürülen projeler, tamamlanacak görevler, geleceğe ilişkin beklentiler ve geçmişten taşınan süreklilikler. Duygulanım bu göndermelerden bağımsız değildir; öznenin neye doğru yaşadığını belirleyen dünya aynı zamanda nasıl hissettiğinin de çerçevesini oluşturur. Uyanışın ilk anlarında bu örgü bütünüyle yeniden kurulmadığında duygulanım daha az belirlenmiş, daha yaygın ve daha nesnesiz bir biçim alabilir. Emotional sleep inertia'nın negatif tarafı, tam da bu geçici belirsizlik içerisinde daha dikkat çekici hale gelir.
Bilimsel literatür bu noktada fenomeni ölçer fakat onun ontolojik anlamını zorunlu olarak açıklamaz. Çalışmalar duygusal sleep inertia'nın varlığını, bireysel farklılıklarını ve başka değişkenlerle ilişkisini gösterebilir; fakat neden uyanışın kimi anlarda pozitif değil de negatif bir tona eğilim gösterebildiği sorusu yalnızca psikometriyle tüketilemez. Negatiflik, uyanıklığın tam kurulmamış olmasına eşlik eden rastlantısal bir yan ürün olabilir; fakat aynı zamanda öznenin dünyayla kurduğu anlam ilişkisinin geçici biçimde seyrelmesinin deneyimsel izi de olabilir. Buradaki bilimsel veri, negatif duygulanımın gerçekliğini ve tekrarlanabilirliğini sabitler; onun neden tam da geçiş anında ortaya çıkabildiğini anlamak ise daha derin bir fenomenolojik çözümleme gerektirir.
Emotional sleep inertia'nın teorik değeri böylece yalnızca uyku biliminin sınırları içinde kalmaz. Kavram, uyanışın duygusal anlamda da yeniden kurulması gereken bir rejim olduğunu gösterir. İnsan gözlerini açtığında yalnızca çevresini yeniden algılamaz; o çevreyle kurduğu duygusal yönelim de kademeli olarak yerine oturur. Negatif duygulanımın bu kısa aralıkta belirginleşebilmesi, uyanışın yalnızca nörofizyolojik bir eşik değil, öznenin dünyaya yeniden yerleşme sürecinin duygusal olarak hissedilebilir bir safhası olduğunu düşündürür.
1.3 Bilimsel Verinin Ontolojik Soruna Açılması
Sleep inertia ve emotional sleep inertia araştırmaları, uyanışın tek hamlede gerçekleşmediğini ve bu geçişin yalnızca bilişsel değil duygusal bir farklılaşma da taşıyabildiğini gösterir. Fakat bilimsel verinin sağladığı açıklama burada belirli bir sınırda durur. Nörofizyoloji hangi ağların ne kadar sürede yeniden etkinleştiğini, hangi uyku evresinden uyanışın daha yoğun atalet yarattığını ve negatif duygulanımın hangi bireysel değişkenlerle ilişkili olduğunu gösterebilir. Psikometri, duygusal sleep inertia'yı ölçebilir ve onu bilişsel ya da fizyolojik bileşenlerden ayırabilir. Bunların hiçbiri kendi başına, öznenin neden uyanış anında dünyayı belirli bir varoluşsal ton içerisinde deneyimlediğini açıklamak zorunda değildir. Bilimin ölçtüğü fenomen ile o fenomenin Dasein açısından taşıdığı anlam aynı düzlemde değildir.
Ontolojik sorun tam burada açılır. Uyanış sırasında meydana gelen değişim yalnızca beynin işlem hızının artması değildir; özne aynı zamanda kendisini belirli bir dünyaya yeniden yerleştirir. Uyandığı anda nerede olduğunu hatırlaması, kim olduğunu bilmesi, günün hangi zamanında bulunduğunu kavraması ve karşısındaki nesnelerin ne işe yaradığını yeniden tanıması tek tek bilgi parçalarının geri çağrılması gibi görünse de, aslında çok daha bütünsel bir yeniden örgütlenmenin parçalarıdır. Kişi yalnızca bir odada bulunduğunu fark etmez; o odanın kendi odası olduğunu, yataktan kalkacağını, belirli bir günün başladığını, önünde belirli görevler ve ilişkiler bulunduğunu yeniden kavrar. Uyanıklığın kurulması, böylece bir veri setinin erişilebilir hale gelmesinden çok, öznenin anlamlı bir dünyanın içine yeniden yerleşmesidir.
Sleep inertia'nın geçişsel yapısı bu nedenle ontolojik açıdan özel bir önem taşır. Eğer uyanıklık bir anda tamamlanmıyorsa, Dasein'ın gündelik dünyaya bağlanması da bir anda tamamlanmak zorunda değildir. Beynin işlevsel ağlarının kademeli olarak yeniden örgütlenmesi, fenomenolojik düzeyde dünyanın göndergesel bütünlüğünün de kademeli biçimde geri dönmesine eşlik edebilir. Burada doğrudan bir özdeşlik kurulamaz; nörofizyolojik süreç ile ontolojik yapı aynı şey değildir. Fakat biri diğerinin mümkün olduğu maddi koşulu açıklarken, diğeri öznenin bu geçişi nasıl yaşadığını kavramsallaştırır. Bilimsel veri ile fenomenolojik analiz böylece birbirini ikame etmek yerine farklı açıklama düzeylerinde birbirini tamamlar.
Uyanışın ilk anlarında çevredeki nesneler fiziksel olarak ortadan kalkmaz. Oda aynı odadır, beden aynı bedendir, saat aynı saati gösterir. Değişen şey, bu varolanların Dasein için taşıdığı göndergesel yoğunluğun yeniden kurulma biçimidir. Tam uyanıklıkta her nesne daha geniş bir anlam ilişkisine bağlıdır: saat yalnızca zamanı göstermez, yapılacak işleri ve geleceği açar; telefon yalnızca teknik bir nesne değildir, sosyal ilişkiler ağını taşır; pencere yalnızca fiziksel açıklık değil, günün başlamasının işaretidir. Uyanışın ilk saniyelerinde bu ilişkiler henüz aynı bütünlük içinde çalışmadığında varolanlar mevcudiyetlerini korurken dünyasallıkları geçici olarak seyrekleşebilir.
Tam da burada “geçiş” kavramı yalnızca temporal olmaktan çıkar. Uyku ile uyanıklık arasında geçen süre birkaç saniye veya dakika olabilir, fakat mesele yalnızca zamanın akması değildir. Bir anlam örgüsünden diğerine geçilir. Rüya sırasında geçerli olan mekânlar, kişiler, amaçlar ve tehditler uyanışla birlikte bir anda ontolojik statülerini kaybeder. Birkaç saniye önce kaçılması gereken şey artık yoktur; ulaşılması gereken hedef anlamsızlaşır; konuşulan kişi belki hiç var olmamıştır. Buna karşılık uyanık hayatın anlam ilişkileri de aynı anda tam güçleriyle geri dönmeyebilir. Dasein böylece bir dünyanın bağlayıcılığını kaybettiği, diğerinin ise henüz bütünüyle kurulmadığı kısa bir aralıkta bulunur.
Bilimsel olarak ölçülen sleep inertia'nın ontolojik değeri, tam da böyle bir ara yapının mümkün olduğunu göstermesindedir. Uyanışın heterojenliği, iki kapalı durum arasındaki temiz bir sınır fikrini bozar. Bilinç, bir rejimden diğerine geçerken bir süre ikisinin izlerini aynı anda taşıyabilir. Fenomenolojik açıdan bunun daha radikal karşılığı, öznenin de bir anlam dünyasından diğerine sıfır süreli bir geçiş yapmamasıdır. Dünya, Dasein için yeniden açılmak zorundadır; başka bir deyişle uyanıklık yalnızca algının başlaması değil, anlamın tekrar bağlayıcı hale gelmesidir.
Negatif duygulanım böyle bir yapı içerisinde yeni bir anlam kazanır. Eğer duygular yalnızca tek tek nesnelere verilen tepkiler olsaydı, uyanış sonrası nesnesiz huzursuzluk açıklanması güç bir artık olarak kalırdı. Fakat duygulanım, Dasein'ın dünya ile kurduğu bütünsel ilişkinin bir tonu olarak düşünülürse negatifliğin belirli bir nesneye ihtiyaç duymaması anlaşılır hale gelir. Dünya henüz tam anlamıyla kurulmamışsa, duygulanım da belirli gönderimlere bağlanmaksızın daha çıplak bir biçimde ortaya çıkabilir. Huzursuzluğun “nedenini” bulamamak, nedenin hiç olmadığı anlamına gelmez; neden tekil bir varolanda değil, dünyanın özne için henüz olağan bütünlüğüne ulaşmamış olmasında yatabilir.
Böylece bilimsel verinin ontolojik soruna açıldığı yer, “sleep inertia neden vardır?” sorusundan farklıdır. Burada sorulan şey, uyanışın geçişli yapısının Dasein'ın dünyasallığı açısından ne ifade ettiğidir. Uykudan uyanıklığa geçerken yalnızca sinirsel aktivasyon seviyeleri değişmez; özne yeniden geçmişine, geleceğine, bedenine, çevresine ve olanaklarına bağlanır. Bir dünyanın bütünlüğü yeniden kurulurken kısa süreli bir açıklık meydana gelir ve emotional sleep inertia'nın negatif tonu bu açıklığın öznel göstergelerinden biri olarak düşünülebilir.
Bilimsel bulgunun rolü böylece sınırları belirli fakat güçlüdür. Sleep inertia, uyanışın süreksiz ve heterojen olduğunu; emotional sleep inertia ise bu heterojenliğin duygusal bir bileşen taşıyabildiğini gösterir. Ontolojik çözümleme bu verilerden doğrudan sonuç çıkarmaz; onların açtığı fenomenolojik alanı kavramsallaştırır. Uyanışın ölçülebilir biçimde geçişli olması, Dasein'ın da dünyaya yeniden yerleştiği bir geçiş anının varlığını düşünmek için maddi ve deneysel bir temel sağlar. Negatif duygulanım ise bu geçişin yalnızca bilişsel eksiklik olarak değil, dünyanın özne için geçici biçimde farklı açılması olarak yaşanabileceğini gösteren en önemli işaretlerden biri haline gelir.
2. İki Anlam Dünyası Olarak Uyku ve Uyanıklık
2.1 Uyanık Dünyada Dasein ve Gönderim Ağı
Uyanık bilinç, dünyayı karşısında duran nötr nesnelerin toplamı olarak deneyimlemez. Dasein için dünya, her varolanın başka bir şeye gönderimde bulunduğu, kullanımın amaca, amacın projeye, projenin geleceğe, geleceğin ise öznenin kendi varoluşuna bağlandığı örgütlü bir anlam alanıdır. Heidegger'in dünya-içinde-varlık çözümlemesinin temel önemi burada yatar: insan önce çıplak nesnelerle karşılaşıp daha sonra onlara anlam yükleyen bağımsız bir bilinç değildir. Anlamlandırma sonradan eklenen zihinsel bir işlem olmaktan ziyade, varolanların Dasein için ilk kez görünür hale gelmelerinin koşuludur. Bir şey ancak belirli bir ilişkiler ağı içerisinde “bir şey” olarak açılır.
Gündelik yaşamın olağanlığı bu yapıyı görünmez kılar. Masanın masa, kapının kapı, telefonun telefon olarak algılanması sanki doğrudan nesnenin kendisinden kaynaklanıyormuş gibi görünür. Oysa her biri daha geniş bir gönderim düzeni içerisinde işlev kazanır. Kapı bir yerden başka bir yere geçmeye, telefon başka insanlarla ilişkiye, saat belirli bir zamansal düzene, yatak dinlenmeye, giysi bedensel ve toplumsal görünüme bağlanır. Nesnenin anlamı kendi maddi sınırları içerisinde kapanmaz; başka kullanımlara, beklentilere ve olanaklara doğru sürekli genişler. Dünya tam da bu göndermelerin birbirine bağlanmasıyla bir bütünlük kazanır.
Dasein'ın kendisi de bu ağın dışında değildir. Öznenin kim olduğu, dünyadan bağımsız biçimde içeride saklanan sabit bir öz tarafından belirlenmez; kendi olanaklarına, ilişkilerine, geçmişine ve geleceğine yönelme biçimi içerisinde açığa çıkar. Bir kişi sabah uyandığında yalnızca adını hatırlamaz; adıyla birlikte kendi biyografik sürekliliği, ilişkileri, sorumlulukları, beklentileri ve henüz gerçekleştirilmemiş olanakları da yeniden etkinleşir. “Ben” dediği şey, çıplak bir kendilik noktasından çok, geçmiş ve gelecek arasında kurulmuş dünyasal bağlantıların merkezidir. Dasein'ın kendisini anlaması ile dünyayı anlaması bu nedenle birbirinden ayrılabilir iki işlem değildir.
Gönderim ağının zamansal karakteri özellikle önemlidir. Gündelik dünya yalnızca şimdi bulunan şeylerden oluşmaz; geçmişten taşınan anlamlarla geleceğe açılan olanakların birlikte örgütlendiği bir zamansallık içinde işler. Bir masa geçmişte yapılmış işleri çağrıştırabilir ve üzerinde yapılacak yeni çalışmalara açılabilir. Bir telefon mevcut bir nesne olmanın ötesinde beklenen mesajlara, geçmiş konuşmalara ve gelecekte kurulacak ilişkilere bağlanır. Dasein'ın dünyası, böylece yalnızca mevcut olanların toplamı değil, zamansal olarak genişlemiş bir gönderimler alanıdır. Gündelik hayatın sürekliliği de büyük ölçüde bu zamansal bağların kesintisiz biçimde işlemesine dayanır.
Anlam dünyasının gücü, Dasein'ı sürekli olarak belirli yönelimlere taşımasında görülür. İnsan çoğu zaman “var olduğunun” çıplak gerçeği üzerinde düşünmez; çünkü varoluşu zaten yapılacak, kullanılacak, beklenen, korkulan, sevilen ve amaçlanan şeyler arasında dağılmıştır. Günün programı, karşılaşılacak insanlar, ekonomik zorunluluklar, bedensel ihtiyaçlar ve kişisel projeler özneyi sürekli olarak dünyaya bağlar. Bu bağlanma yalnızca dikkatin dağılması değildir. Dasein'ın dünyada bulunma biçiminin kendisidir. Varoluş, kendisini tek başına tema haline getirmek yerine dünyadaki olanakların peşinde akar.
Gündelik anlamlandırmanın kendiliğindenliği burada temel bir ontolojik işlev üstlenir. İnsan her sabah çevresindeki nesnelerin anlamını baştan üretmez; dünya büyük ölçüde zaten tanıdık biçimde açılır. Odanın ne olduğu, yatağın ne işe yaradığı, günün hangi pratik düzen içerisinde ilerleyeceği ve kişinin kendisini hangi ilişkiler içinde konumlandırdığı refleksif düşünmeye ihtiyaç duymaksızın erişilebilir hale gelir. Anlamın bu otomatikliği, Dasein'ın dünyaya sürekli olarak yeniden yerleşmesini mümkün kılar. Dünya üzerinde düşünülmesi gereken problem olmaktan çıkar ve öznenin bütün yönelimlerini taşıyan sessiz zemin haline gelir.
Tam da bu nedenle anlam dünyasının varlığı çoğu zaman fark edilmez. Bir sistem sorunsuz işlediğinde kendi yapısını geri plana çeker. Dasein, nesnelerin neden anlamlı olduğunu sorgulamak yerine doğrudan onların anlamları içerisinde hareket eder. Kullanım ilişkileri, toplumsal roller, zaman düzeni ve gelecek projeleri bir arada çalışırken dünyanın kurulmuşluğu görünmez hale gelir. Anlamın doğal ve kendiliğindenmiş gibi deneyimlenmesi, onun ontolojik üretim koşullarının gündelik bilinçten çekilmesine yol açar.
Uyanık dünyadaki güven duygusunun önemli bir kısmı da bu süreklilikten beslenir. Buradaki güven yalnızca psikolojik rahatlık anlamına gelmez; Dasein'ın dünyaya ne yapacağını bilerek yerleşebilmesidir. Nesnelerin işlevleri, insanların rolleri, zamanın yönü ve kişinin kendi olanakları belirli bir tanıdıklık içinde birbirine bağlandığında dünya öngörülebilir bir yapı kazanır. Her şey mutlak anlamda güvenli olmak zorunda değildir; tehlike, belirsizlik ve kayıp da aynı dünya içerisinde anlamlandırılabilir. Önemli olan, olumsuz olanın bile bir gönderim sistemi içerisinde yer bulmasıdır. Tehlike belirli bir şeyden gelir, kayıp belirli bir ilişkinin kaybıdır, başarısızlık belirli bir projenin başarısızlığıdır. Böylece negatif deneyimler bile dünyasallığın dışında değil, onun içinde yaşanır.
Dasein'ın uyanık yaşamı bu nedenle yalnızca bilinç açıklığıyla değil, gönderimsel yoğunlukla karakterize edilir. Uyanık olmak, yalnızca çevresel uyaranlara yanıt verebilmek değildir; çevrenin geçmiş, gelecek, kullanım, ilişki ve olanaklarla örülmüş bir dünya olarak yeniden erişilebilir hale gelmesidir. Dünya kendisini bu bütünlük içinde sunduğunda Dasein da kendi yerini bilir. Beden belirli bir mekânda, kişi belirli bir yaşam öyküsünde, şimdi belirli bir gelecek yönelimi içinde anlam kazanır.
Gündelik anlam dünyasının ontolojik işlevi en açık biçimde, onun geçici olarak zayıfladığı durumlar düşünüldüğünde görünür hale gelir. Dünya içerisindeki tek tek varolanların mevcudiyeti değişmeden kalabilir; fakat aralarındaki gönderimlerin yoğunluğu azaldığında deneyimin bütünü farklılaşır. Aynı oda yabancılaşabilir, aynı nesneler anlamsızlaşabilir, aynı biyografik bilgiler duygusal bağlayıcılıklarını kaybedebilir. Dolayısıyla dünyasallık nesnelerin fiziksel varlığına indirgenemez. Dasein'ı dünyaya yerleştiren şey, onların arasında kurulmuş ve çoğu zaman görünmez biçimde işleyen anlam örgüsüdür.
Uyanık dünya bu bakımdan Dasein'ın yalnızca içinde bulunduğu bir çevre değil, kendisini sürekli olarak anlayabildiği ve sürdürebildiği ontolojik düzendir. Kişinin geçmişi burada tutulur, geleceği burada açılır, mevcut eylemleri burada yön kazanır. Anlam ağı kesintisiz çalıştığı sürece varoluş kendi temel koşullarını tema haline getirmeden devam eder. Dünya Dasein'ı taşır; Dasein da kendi olanaklarını bu taşıyıcı yapı içerisinde gerçekleştirir.
2.2 Rüya Dünyasının Geçici Dünyasallığı
Rüya, ilk bakışta uyanık dünyanın karşıtı gibi görünür. Uyanıklık gerçekliğe, rüya ise gerçek olmayan imgelerin serbest dolaşımına aitmiş gibi düşünülür. Fakat fenomenolojik açıdan rüyayı yalnızca gerçekliğin bozulmuş kopyası olarak görmek yetersizdir. Rüya sırasında özne çoğu zaman karşılaştığı şeyleri anlamsız görüntüler olarak izlemez; onlarla ilişki kurar, onlardan etkilenir, belirli amaçlara yönelir, tehlikelerden kaçar, kişilerle konuşur ve mekânların içerisinde hareket eder. Başka bir ifadeyle rüya, ontolojik statüsü uyanık dünyadan farklı olsa bile, deneyimlenirken kendi içinden bir dünyasallık üretir.
Rüyadaki anlamlandırma çoğu zaman refleksif bir sorgulamaya ihtiyaç duymaz. Bir sokak görülür ve onun sokak olduğu kabul edilir; karşılaşılan kişi tanıdık olarak yaşanır; bir tehlike ortaya çıktığında ondan kaçmak gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Rüyanın fiziksel tutarsızlıkları veya nedensel kopuklukları, deneyim anında çoğu zaman dünyanın bütünlüğünü ortadan kaldırmaz. Mekânlar birbirine imkânsız biçimde bağlanabilir, kişiler bir anda değişebilir, zaman sıçrayabilir; yine de özne bütün bunların içerisinde belirli bir yönelim sürdürebilir. Rüyanın dünyasallığı, mantıksal tutarlılıktan ziyade deneyimin kendi iç bağlayıcılığıyla korunur.
Burada önemli olan, rüyadaki varolanların tek tek anlam taşımasından çok, birbirlerine gönderimde bulunmalarıdır. Bir ev yalnızca görülen bir yapı değildir; güvenli bir yer, kaçılması gereken bir mekân veya geçmişe ait bir alan olabilir. Bir kişi yalnızca yüz olarak görünmez; tehdit, yakınlık, otorite veya kayıp gibi ilişkisel anlamlar taşır. Rüyadaki nesneler de kendi başlarına kapalı değildir; belirli eylemlere, beklentilere ve amaçlara doğru açılırlar. Böylece rüya, uyanık dünyadaki gönderim ağının birebir kopyası olmadan da kendi içindeki ilişkiler üzerinden bir anlam bütünlüğü kurabilir.
Rüyanın geçici dünyasallığı, öznenin ona gömülü olması sayesinde özellikle güçlüdür. Rüya görüldüğü sırada onun gerçeklik statüsü çoğunlukla sorgulanmaz. Dasein, “şu anda rüya tarafından üretilmiş bir temsil alanındayım” şeklinde refleksif bir mesafe kurmaz; yaşanan dünya doğrudan deneyimin sahnesi haline gelir. Ontolojik statünün askıda kalması, rüyanın kendi içinde bağlayıcı olabilmesini mümkün kılar. Bir tehdit gerçek olmadığı halde korku gerçektir; bir kayıp gerçekten meydana gelmediği halde üzüntü yaşanabilir; bir başarı dış dünyada gerçekleşmediği halde haz yaratabilir. Duygulanım, rüyanın ontolojik gerçekliğinden değil, onun deneyim sırasında kurduğu dünyasallığın bağlayıcılığından beslenir.
Rüya bu açıdan anlamın yalnızca dış dünyanın fiziksel istikrarına bağlı olmadığını gösteren güçlü bir fenomenolojik örnektir. Dasein, dış çevreden büyük ölçüde kopmuşken bile kendi içerisinde ilişkisel bir dünya kurabilir. Görülen şeylerin gerçek dünyadaki karşılıklarının bulunması zorunlu değildir; önemli olan, deneyim sırasında birbirlerine anlamlı biçimde bağlanmalarıdır. Rüya dünyası böylece anlamlandırmanın dış gerçekliğe pasif biçimde eklenmediğini, Dasein'ın dünyasallık kurma kapasitesinin deneyimin yapısına içkin olduğunu açığa çıkarır.
Geçicilik burada belirleyici bir özelliktir. Uyanık dünya görece yüksek süreklilik taşır; aynı kişiler, mekânlar, biyografik ilişkiler ve toplumsal roller günler ve yıllar boyunca korunabilir. Rüya dünyası ise çoğu zaman yalnızca deneyim sürdüğü müddetçe bağlayıcıdır. Uyanışla birlikte onun mekânları ortadan kalkar, görevleri hükümsüzleşir, tehditleri geçerliliğini kaybeder ve kişiler eski ontolojik statülerine döner. Birkaç saniye önce tüm dikkati ve duygulanımı belirleyen dünya, uyanış sonrasında hızla “yalnızca rüya” kategorisine yerleştirilebilir.
Rüyanın bu kadar hızlı ontolojik statü kaybetmesi, deneyim sırasında kurduğu anlamın sahte veya etkisiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bağlayıcılığın bir anda ortadan kalkabilmesi onun geçici dünyasallığının yapısını görünür kılar. Rüyadayken anlam gerçek zamanlı olarak işler; uyanıldığında ise aynı anlamlar artık Dasein'ın eylemlerini düzenleyemez. Rüyada bir yerden kaçmak zorunluyken uyanıştan sonra o zorunluluk yok olur. Rüyada ulaşılması gereken hedef, gözlerin açılmasıyla birlikte bütün pratik önemini kaybedebilir. Anlamın varlığı ile fiziksel gerçeklik böylece birbirinden ayrılır: rüyanın dünyası kalıcı değildir ama deneyim sırasında yine de dünyadır.
Rüya ile uyanıklık arasındaki farkı yalnızca “gerçek” ve “gerçek olmayan” karşıtlığıyla kurmak bu nedenle ontolojik açıdan yetersiz kalır. Uyanık dünya fiziksel ve toplumsal sürekliliğe dayanırken rüya dünyası çok daha kırılgan ve geçici bir bütünlük taşır; yine de her ikisinde de Dasein, karşılaştığı varolanları belirli anlam ilişkileri içerisinde deneyimler. Dünyasallığın temel ölçütü burada varolanların ontolojik statülerinin eşitliği değil, öznenin içinde bulunduğu düzlemin yönelim, anlam ve ilişki üretebilmesidir.
Rüya deneyiminin bu yapısı, Dasein'ın anlamlandırma faaliyetinin ne kadar hızlı yeni bir dünya oluşturabileceğini de gösterir. Uyanık yaşamda yıllar içinde kurulan biyografik bütünlüğe karşılık rüya birkaç saniye içinde bir mekân, geçmiş, tehdit ve amaç üretip bunları birbirine bağlayabilir. Rüyanın ortasında kişi kimi zaman oraya nasıl geldiğini bilmeden bulunduğu yeri zaten tanıdık kabul eder; hiç yaşanmamış bir geçmiş rüyanın iç mantığında sanki önceden varmış gibi deneyimlenebilir. Dünya yalnızca algılanan mevcut içeriklerden değil, onların arkasında varsayılan ilişkilerden de oluşur.
Dasein'ın rüya sırasında aktif kalması tam olarak burada anlaşılır. Aktivite yalnızca hareket etmek veya düşünmek değildir; karşılaşılanı sürekli olarak bir dünya içerisinde konumlandırmaktır. Rüyanın fragmanları anlamlandırılır, ilişkiler kurulup sürdürülür ve deneyim kendi geçici bütünlüğüne kavuşur. Bilincin uykuda olması, dünyasallık üretiminin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. Yalnızca bu dünyasallığın dayandığı ontolojik ve algısal zemin değişir.
Rüyanın geçici dünyası bu nedenle uyanık dünyaya kıyasla ikincil bir “anlamsızlık alanı” değildir. Ontolojik statüsü farklı olsa da anlam üretme bakımından kendi içinde işleyen bir düzendir. Dasein her iki rejimde de dünyasız değildir; farklı koşullar altında farklı dünyalara yerleşir. Rüyanın çözülmesi de tam bu nedenle yalnızca imgelerin kaybolması değil, kısa süre önce bağlayıcı olan bütün bir gönderim sisteminin geçerliliğini yitirmesidir.
2.3 İki Düzlemde Anlamlandırmanın Sürekliliği
Uyku ile uyanıklık arasındaki fark, anlamlandırmanın bir düzlemde var olup diğerinde ortadan kalkması değildir. Daha doğru ayrım, anlamlandırmanın iki farklı ontolojik rejimde farklı malzemeler ve farklı süreklilik dereceleri üzerinden işlemesidir. Uyanık yaşamda Dasein fiziksel çevreye, biyografik belleğe, toplumsal ilişkilere ve pratik amaçlara bağlı görece istikrarlı bir dünya içerisinde hareket eder. Rüyada ise aynı istikrar korunmaz; mekânlar değişebilir, kişiler dönüşebilir, nedensellik kırılabilir ve zaman kesintili biçimde ilerleyebilir. Buna rağmen her iki düzlemde de deneyim tamamen anlamsız fragmanların rastlantısal yığılmasına dönüşmez. Dasein, karşılaştığını sürekli olarak bir bağlama yerleştirir ve o bağlam üzerinden yönelim üretir.
Anlamlandırmanın sürekliliği, iki dünyanın içerik bakımından aynı olduğu anlamına gelmez. Uyanık dünyanın anlamı çoğunlukla dış çevrenin sürekliliğiyle desteklenir; aynı nesneler, aynı insanlar ve aynı toplumsal kurallar tekrar tekrar karşılaşılan bir zemin oluşturur. Rüyadaki anlam ise çok daha geçici bir örgütlenmeye dayanır. Yine de Dasein'ın temel yönelimi değişmez: karşılaşılan şeyleri yalnızca çıplak veri olarak almak yerine onları bir ilişkiler bütününün parçaları olarak deneyimler. Bir varolanın ne olduğu, ne işe yaradığı, ne ifade ettiği veya hangi eylemi gerektirdiği her iki düzlemde de deneyimin içerisinde kendiliğinden belirir.
Rüyada bir kapının açılması gerektiği, birinden kaçılması gerektiği veya belirli bir yere ulaşmanın önemli olduğu hissedildiğinde özne bunun mantıksal gerekçelerini önceden kurmaz. Anlam, eylemden önce açık bir önerme olarak formüle edilmez; doğrudan yönelimin içinde işler. Uyanık yaşamda da benzer bir yapı vardır. Kişi her sabah yatağından kalkarken yatağın ne olduğunu, kapının ne işe yaradığını veya telefonun hangi ilişkiler ağını temsil ettiğini kavramsal olarak yeniden çözümlemez. Dünya büyük ölçüde zaten anlamlı biçimde açılır. Her iki durumda da Dasein'ın anlamlandırması refleksif düşünmeden önce işleyen, deneyimi mümkün kılan bir arka plan düzeni oluşturur.
Sürekliliğin en önemli taraflarından biri, öznenin kendisini de her iki düzlemde belirli bir konum içerisinde bulmasıdır. Uyanık bilinçte kişi kendi adı, bedeni, geçmişi ve geleceğiyle görece istikrarlı bir özdeşlik taşır. Rüyada bu özdeşlik parçalanabilir veya dönüşebilir; kişi başka bir yerde, başka bir yaşta veya olağan yaşamıyla uyuşmayan bir durumda bulunabilir. Buna rağmen rüya içerisinde yine bir “ben” konumu vardır. Bir şeylerden korkan, isteyen, arayan, kaçan veya karar veren bir yönelim merkezi bulunur. Dasein'ın dünya ile ilişkisi böylece hem uyanıklıkta hem rüyada bir perspektif içerisinde örgütlenir.
Dünyasallığın sürekliliğini sağlayan şey, içeriklerin kalıcılığı değil, anlam ilişkilerinin sürekli yeniden kurulmasıdır. Rüya dünyası birkaç saniye içinde baştan aşağı değişebilir; fakat yeni sahne de hemen yeni bir anlam alanı üretir. Bir sokaktan bir eve geçildiğinde önceki bağlam kaybolabilir, yine de yeni mekân içerisinde neyin önemli olduğu hızla belirlenir. Dasein, ontolojik zeminin değişmesine rağmen dünyasız kalmaz; yeni içerikleri yeni bir anlam örgüsü içerisinde birbirine bağlar. Uyanık dünya daha kararlı olsa da benzer bir işleyiş taşır. Gün içerisinde bağlamlar değişir, roller farklılaşır, fakat özne her durumda yeniden neyin ne anlama geldiğini belirleyen bir gönderim sistemi içerisinde hareket eder.
Anlamlandırmanın otomatikliği burada belirleyicidir. İnsan çoğu zaman bir dünya kurduğunu deneyimlemez; doğrudan kurulmuş dünyanın içerisinde bulunur. Rüyada da uyanıklıkta da anlamlandırma mekanizması çoğunlukla görünmezdir çünkü kendi ürününü doğal ve hazır bir gerçeklik gibi sunar. Rüyadaki bir kişinin neden tehdit oluşturduğu açıklanmayabilir; yine de tehdit olarak yaşanır. Uyanık yaşamda belirli bir görev neden önemli olduğu sürekli sorgulanmadan yerine getirilir. Her iki düzlemde de anlamlandırmanın koşulları geri çekilir, anlamlandırılmış dünya ise ön plana çıkar.
Tam da bu nedenle iki rejim arasındaki ortaklık, içerik düzeyinden daha derin bir yerde aranmalıdır. Uyanık dünya gerçeklik bakımından rüyadan farklıdır; rüya ise ontolojik süreklilik bakımından uyanıklığa eşitlenemez. Fakat Dasein'ın deneyim yapısı açısından ikisi de belirli bir dünyaya yerleşme biçimidir. Her iki durumda da özne kendisini varolanların rastlantısal toplamı içerisinde değil, anlamlı ilişkilerin düzenlediği bir alanda bulur. Uyanıklığın istikrarı ile rüyanın geçiciliği arasında büyük fark bulunmasına rağmen, dünyaya anlam üzerinden bağlanma ortak kalır.
Bu ortaklık, rüya ile uyanıklık arasındaki geçişin neden yalnızca bilinç seviyesindeki bir değişiklik olarak düşünülemeyeceğini de gösterir. Bir düzlemden diğerine geçerken Dasein yalnızca farklı görüntüler görmeye başlamaz; bir anlam sisteminin bağlayıcılığından diğerinin bağlayıcılığına geçer. Rüyadaki korkunun nedeni, amacı ve mekânı uyanışla birlikte geçerliliğini kaybeder; uyanık dünyanın amaçları ve ilişkileri yeniden etkinleşir. Geçiş, dolayısıyla içerik değişiminden daha radikal bir dönüşüm içerir: hangi dünyanın yönelimleri belirleyebileceği yeniden belirlenir.
İki düzlemde anlamlandırmanın sürekliliği, Dasein'ın dünyayla ilişkisinin temel biçimini görünür kılar. Dasein, yalnızca uyanıkken anlam üreten ve uyuduğunda bu kapasitesini tamamen kaybeden bir varlık değildir. Rüya, anlamın fiziksel dünyanın sürekliliğinden bağımsız biçimde de kurulabildiğini gösterir. Uyanıklık ise bu anlamlandırmanın daha istikrarlı, toplumsal ve biyografik bir örgütlenmeye bağlandığı rejimdir. Ayrım böylece anlamın varlığı ile yokluğu arasında değil, anlam dünyalarının kuruluş koşulları arasındadır.
Her iki düzlem de kendi içinden yaşandığında belirli bir doğal görünüm kazanır. Rüya sürerken rüya dünyasının kurulmuşluğu çoğu zaman fark edilmez; uyanık yaşam sürerken de gündelik dünyanın anlam ağı sorgulanmadan işler. Dasein her iki durumda da dünyayı kuran koşulları değil, dünyanın içinde karşılaştığı varolanları tema haline getirir. Anlamlandırma işleminin kendisi arka planda kaldığı için dünya doğrudan, zorunlu ve kendinden menkul görünür. İki anlam dünyası arasındaki temel süreklilik, tam olarak bu görünmez üretim yapısında bulunur.
3. Uyku–Uyanıklık Arasındaki Ontolojik Geçişlilik
3.1 Rüya Dünyasının Çözülmesi
Uyanışın ilk kırılması, yeni dünyanın kurulmasından önce eski dünyanın bağlayıcılığını kaybetmesiyle gerçekleşir. Rüya sona ererken yalnızca belirli imgeler silinmez; birkaç saniye önce bütün yönelimi düzenleyen bir anlam sistemi geçerliliğini yitirir. Rüyada kaçılan tehdit artık tehdit değildir, ulaşılmak istenen yer artık hedef değildir, karşılaşılan kişiler artık mevcut ilişkiler sisteminin parçası değildir. Dasein'ın içinde bulunduğu dünya, içeriklerini tek tek geri çekmekten çok, bir bütün olarak ontolojik statü değiştirir. Uyanışın radikalliği tam da burada yatar: yaşanan dünya bir anda “gerçeklik” olmaktan çıkar ve geçmiş bir rüya olarak yeniden sınıflandırılır.
Rüya dünyasının çözülmesi sıradan bir unutma süreci değildir. Unutulan bir gündelik olay, geçmişte gerçek olarak yaşanmış olma statüsünü korur; yalnızca erişilebilirliği azalır. Rüya ise uyanışla birlikte daha temel bir dönüşüm geçirir. İçerik hatırlansa bile onun bağlayıcılığı sona erer. Kişi rüyasında kendisini tehlikede hissetmiş olabilir ve uyandığında sahnenin ayrıntılarını eksiksiz hatırlayabilir; yine de artık kaçması gerekmez. Anlam bellekte korunabilir, fakat pratik zorunluluğunu kaybeder. Böylece rüyanın çözülmesi, içeriğin kaybından çok anlamın ontolojik yetkisinin geri çekilmesi olarak anlaşılmalıdır.
Geçiş anının ilginçliği, bu geri çekilmenin her zaman tek bir anda tamamlanmamasıdır. Uyanışın ilk saniyelerinde rüyaya ait duygulanım bedende ve bilinçte sürebilir. Korku devam ederken korkunun nesnesi ortadan kalkmış olabilir; üzüntü kalırken kaybın gerçek olmadığı fark edilebilir; yoğun bir özlem, kendisine yöneldiği kişi veya durumun yalnızca rüyaya ait olduğu bilgisiyle birlikte varlığını sürdürebilir. Böyle anlarda duygulanım ile onu taşıyan dünya kısa süreli olarak birbirinden ayrılır. Dünya çözülmüş, fakat onun duygusal izi henüz tamamıyla silinmemiştir.
Bu ayrışma rüyanın dünyasallığının ne kadar gerçek bir bağlayıcılık ürettiğini gösterir. Eğer rüya yalnızca anlamsız imgelerin pasif seyri olsaydı, uyanışla birlikte ortadan kalkması herhangi bir ontolojik kırılma yaratmazdı. Oysa rüyanın duygusal ve yönelimsel etkileri uyanıklığa sarkabilir. Dasein birkaç saniye boyunca artık var olmayan bir dünyanın duygulanımını taşır. Bu durum, anlam dünyalarının yalnızca temsil düzeyinde değil, bedensel ve duygusal düzeyde de özneyi örgütleyebildiğini gösterir.
Rüya dünyasının çözülmesi aynı zamanda bir gerçeklik yeniden sınıflandırmasıdır. Uyanışta Dasein yalnızca “başka bir yerdeyim” demez; az önce yaşadığı dünyanın ontolojik derecesini yeniden belirler. Birkaç saniye önce sorgulanmadan kabul edilen mekân, kişi ve olaylar artık “rüya” kategorisine çekilir. Bu yeniden sınıflandırma, dünyaların bağlayıcılığının ne kadar hızlı değişebildiğini açığa çıkarır. Anlam devam edebilir, anı korunabilir, duygulanım sürebilir; fakat o dünyanın eylem belirleme gücü bir anda ortadan kalkar.
Çözülme süreci burada yalnızca rüyanın kaybolması değil, Dasein'ın yönelim merkezinin yeniden boşalmasıdır. Rüyanın içinde özne belirli bir amaca, korkuya, ilişkiye veya mekâna yönelmişken uyanışla birlikte bu yönelimlerin zemini çekilir. Eski hedefler anlamsızlaşır fakat yeni hedefler henüz aynı kuvvetle yerleşmemiş olabilir. Kısa süreliğine Dasein ne rüyanın amaçlarına ne de gündelik dünyanın amaçlarına tam anlamıyla bağlanır. Rüya dünyasının çözülmesi bu bakımdan yalnızca negatif bir sonlanma değil, yönelimin geçici olarak merkezsizleşmesidir.
Gündelik uyanıklıkta dünya sürekliliğinin güçlü olması, böyle bir çözülmenin ne kadar sıra dışı olduğunu görünmez kılar. Normal yaşamda bir bağlamdan diğerine geçerken anlam dünyası tamamen ortadan kalkmaz; işten eve, evden sokağa veya bir konuşmadan başka bir etkinliğe geçilirken temel biyografik ve ontolojik süreklilik korunur. Rüyadan uyanışta ise önceki dünyanın tamamı kendi statüsünü kaybedebilir. Birkaç saniye içinde geçerli olan bütün gönderimler hükümsüz hale gelir. Bu nedenle rüya dünyasının çözülmesi, Dasein'ın deneyimlediği en keskin anlam kopuşlarından biridir.
Çözülmenin bir başka önemli boyutu, rüyanın kendi içinden fark edilmediğinde daha radikal yaşanmasıdır. Lucid olmayan rüyada Dasein dünyaya bütünüyle gömülüdür; dolayısıyla uyanış, yalnızca içerik değişimi değil, dünyanın statüsünün beklenmedik biçimde çökmesidir. Bir anlam bütünü kendi iç mantığıyla sürerken aniden geçersiz hale gelir. Uyanışın ilk anında ortaya çıkabilen şaşkınlık, tam da bu ontolojik statü değişiminin fenomenolojik belirtisidir. “Neredeyim?” sorusu yalnızca mekânsal yönelim problemi değildir; hangi dünyanın hâlâ geçerli olduğunun yeniden belirlenmesidir.
Rüyanın çözülmesi bu yüzden yok oluş ile unutma arasında özel bir yerde durur. Dünya artık mevcut değildir, fakat tamamen yok olmuş da değildir; izleri bellekte, bedende ve duygulanımda bir süre taşınabilir. Dasein böylece artık bağlayıcı olmayan bir dünyanın kalıntılarını, kurulmakta olan yeni dünyanın içinde taşır. Bu kalıntılar uyanışın ilk saniyelerini saf uyanıklık olmaktan çıkarır ve geçişe özgü bir yoğunluk kazandırır.
Ontolojik geçişliliğin ilk momenti tam olarak burada belirir. Uyanış, yeni dünyanın başlamasından önce eski dünyanın statüsünü çözer. Dasein bir anlam bütünlüğünün içinde bulunurken o bütünlüğün bağlayıcılığını kaybeder ve kısa süreliğine kendi yönelimlerini taşıyan zeminin geri çekildiğini deneyimler. Rüya dünyasının çözülmesi, anlamın yalnızca üretilebildiğini değil, aynı hızla ontolojik yetkisini kaybedebildiğini de gösterir. Uyanışın eşiği bu nedenle basit bir bilinç değişimi değil, bir dünyanın Dasein üzerindeki hükmünün sona erdiği an olarak anlaşılmalıdır.
3.2 Uyanık Dünyanın Gecikmeli Yeniden Kuruluşu
Rüya dünyasının çözülmesi, uyanık dünyanın bütün anlam yapısının aynı anda ve eksiksiz biçimde geri dönmesi anlamına gelmez. Uyanışın ilk anlarında çevre algılanabilir, beden hareket edebilir, kişi nerede bulunduğunu kısmen kavrayabilir; buna rağmen gündelik dünyanın bütün göndergesel ağı henüz eski yoğunluğuna ulaşmamış olabilir. Uyanıklık burada yalnızca gözlerin açılmasıyla değil, Dasein’ın yeniden kendi biyografisine, zamanına, mekânına, ilişkilerine ve olanaklarına bağlanmasıyla tamamlanır. Fiziksel çevrenin yeniden görünür hale gelmesi ile o çevrenin anlamlı bir dünya olarak yeniden kurulması arasında ince fakat teorik açıdan belirleyici bir fark vardır.
Kişi uyandığında önce odasını görebilir, ardından nerede olduğunu bütünüyle hatırlayabilir; saati fark edebilir, sonra günün hangi günü olduğunu ve kendisini hangi görevlerin beklediğini yeniden kurabilir. İsim, beden, geçmiş, sosyal roller ve geleceğe ilişkin beklentiler tek bir anda aynı yoğunlukta sahneye çıkmaz. Çoğu zaman bu süreç olağanüstü hızlı gerçekleştiği için fark edilmez; fakat tam da bu hızın içindeki kısa gecikme, uyanıklığın aslında önceden verilmiş yekpare bir durum olmadığını gösterir. Dasein, uyandığında yalnızca dünyaya dönmez; kendi dünyasının içine yeniden yerleşir.
Gündelik dünyanın yeniden kurulması, hafızanın basitçe açılmasıyla sınırlı değildir. Bellek elbette belirleyici bir rol oynar, fakat dünya yalnızca hatırlanan bilgilerden oluşmaz. Bir kişinin kim olduğu, hangi ilişkilerin içinde bulunduğu, neyi beklediği, neden kalkması gerektiği, hangi hedeflere yöneldiği ve çevresindeki nesnelerin onun için ne ifade ettiği, birbirinden bağımsız bilgi parçaları değildir. Bunlar bütünsel bir varoluş düzeni meydana getirir. Uyanışın tamamlanması, söz konusu parçaların tek tek geri çağrılmasından çok, aralarındaki ilişkinin yeniden etkinleşmesiyle gerçekleşir.
Uyanık dünyanın gücü de burada açığa çıkar. Rüyaya kıyasla daha kalıcı olan fiziksel ve toplumsal çevre, Dasein’a hızla yeniden bağlanabileceği güçlü referans noktaları sunar. Yatak, oda, telefon, pencere, saat, başka insanların varlığı ve günün ışığı, özneyi yeniden gündelik gerçekliğe sabitler. Fakat bu sabitleme yalnızca duyusal değildir. Her nesne daha geniş bir anlam ağına kapı açar. Telefon sosyal ilişkilere, saat gelecekteki yükümlülüklere, oda yaşanan geçmişe, beden mevcut ihtiyaçlara, dışarıdan gelen sesler ortak dünyaya doğru uzanır. Uyanıklığın yeniden kuruluşu bu nedenle fiziksel çevrenin geri dönüşünden çok, fiziksel çevrenin taşıdığı gönderimlerin tekrar bağlayıcı hale gelmesidir.
Hipnopompik deneyimin tuhaflığı da tam olarak burada oluşur. Kişi çevresini tanımaya başlamış olabilir, ancak çevrenin kendisini hâlâ tam olarak içine çekmediği kısa bir zaman aralığı yaşayabilir. Oda tanıdıktır ama henüz gündelik etkinliklerin merkezi değildir; gün başlamıştır ama henüz belirli bir geleceğe açılmamıştır; kişi kendisinin kim olduğunu bilir ama bu bilginin bütün biyografik ağı henüz etkinleşmemiştir. Dünya vardır, fakat henüz gündelik dünyanın olağan yoğunluğu içinde mevcut değildir. Dasein çevresine dönmüş, fakat çevresi onu bütün anlam bağlantılarıyla henüz kuşatmamıştır.
Gecikmeli yeniden kuruluşun zamansal yönü burada özellikle önemlidir. Uyanık dünya yalnızca mekânsal olarak değil, zamansal olarak da yeniden açılmak zorundadır. Rüyadan çıkan özne bir anda yalnızca “burada” olduğunu değil, “şimdi”nin hangi geçmişten geldiğini ve hangi geleceğe doğru açıldığını da yeniden kurar. Günün tarihi, sabahın saati, yapılacak işler, geçmişte verilmiş kararlar ve gelecekte beklenen olaylar Dasein’ı zamansal sürekliliğin içine yeniden yerleştirir. Uyanışın ilk anlarında bu süreklilik henüz tam güçle kurulmadığında şimdi, alışılmış geçmiş–gelecek ağına daha az bağlı ve daha çıplak biçimde deneyimlenebilir.
Biyografik sürekliliğin geri dönüşü de benzer bir işlev taşır. Gündelik yaşamda insan kendisini tek tek anlardan oluşan dağınık bir varlık olarak deneyimlemez; geçmişteki kendisiyle gelecekteki kendisini aynı yaşam çizgisi üzerinde bağlar. Uyanıştan sonra bu süreklilik çoğu zaman otomatik olarak geri gelir. Kişi dün ne yaptığını, bugün ne yapacağını, hangi ilişkilerin ve sorumlulukların içinde bulunduğunu yeniden bilir. Biyografik anlatı yalnızca hafızayı düzenlemez; mevcut varoluşa yön verir. Uyanışın hemen ardından bu anlatının yoğunluğundaki geçici zayıflama, Dasein’ı kendi yaşam öyküsünün tam desteği olmaksızın kısa süreliğine kendisiyle baş başa bırakabilir.
Toplumsal roller de dünyanın yeniden kurulmasının önemli parçalarıdır. İnsan yalnızca bireysel geçmişine değil, başkalarıyla kurduğu ilişkilere göre de kim olduğunu bilir. Çocuk, ebeveyn, arkadaş, çalışan, öğrenci, sevgili veya başka bir rol; her biri belirli beklentiler ve olanaklar taşır. Uyandıkça bu toplumsal bağlantılar yeniden etkinleşir ve özneyi ortak dünyaya geri yerleştirir. Dünya artık yalnızca “benim karşımdaki çevre” değil, başkalarıyla paylaşılan ve karşılıklı beklentilerle düzenlenen bir alan haline gelir. Böylece uyanıklığın yeniden kuruluşu aynı zamanda yalnızlıktan ortak dünyaya geri bağlanma sürecidir.
Gündelik amaçların geri dönüşü bu örgütlenmeyi tamamlayan başka bir katmandır. Dasein’ın varoluşu yalnızca mevcut olanla sınırlı değildir; sürekli olarak henüz gerçekleşmemiş olanaklara doğru açılır. Sabah yapılacak işler hatırlandığında gelecek yeniden yapısallaşır. Önceki birkaç saniyede yalnızca belirsiz bir “şimdi” olarak bulunan zaman, birden görevlerle, planlarla ve beklentilerle dolmaya başlar. Geleceğin tekrar anlamlı hale gelmesi, öznenin şimdiki varlığını da yeniden belirler. İnsan yalnızca var olan değil, bir şeye doğru var olan hale gelir.
Uyanık dünyanın gecikmeli kurulması dolayısıyla eksiklikten çok yeniden bütünleşme sürecidir. Uyanışın ilk anı, dünyanın parçalarının henüz birbirine bütünüyle bağlanmadığı bir rejim olarak düşünülebilir. Algı vardır fakat gönderimler seyrektir; bellek vardır fakat biyografik yoğunluk henüz tam değildir; beden vardır fakat gündelik amaçlar henüz bütünüyle yön vermemiştir. Zaman geçtikçe bu parçalar yeniden bir bütün oluşturur ve Dasein kendisini alışılmış dünya-içinde-varlık düzeninin içinde bulur.
Dünyanın yeniden kurulması tamamlandığında geçişin kendisi de görünmezleşir. Kişi birkaç dakika sonra çoğu zaman nasıl uyandığını düşünmeden gündelik faaliyetlerine devam eder. Dünya yeniden kendiliğinden işler, anlam ilişkileri tekrar sessiz zemin haline gelir ve onların yeniden kurulmuş olduğu unutulur. Uyanışın geçişsel niteliği böylece kendi sonucunun başarısı tarafından silinir. Anlam sistemi yeniden bağlayıcı hale geldikçe onun kısa süre önce askıda bulunmuş olması da deneyimin arka planına çekilir.
Uyanıklığın gecikmeli yeniden kuruluşu, bu nedenle yalnızca nörofizyolojik bir toparlanma değil, Dasein’ın yeniden dünyasallaşması olarak anlaşılabilir. Fiziksel çevreye dönmek, dünyaya dönmek için yeterli değildir; çevrenin yeniden anlam, zaman, ilişki ve olanaklarla örülmesi gerekir. Uyanışın ontolojik ağırlığı, tam da bu kademeli yeniden bağlanmada bulunur. Bir dünya sona ermişken diğerinin bütünlüğü henüz tamamlanmamış olabilir ve Dasein kısa süreliğine kendi olağan gönderim düzeninin dışında değilse bile onun zayıflamış sınırlarında bulunabilir.
3.3 İki Anlam Sistemi Arasındaki Ontolojik Boşluk
Rüya dünyasının çözülmesi ile uyanık dünyanın yeniden kurulması arasında kalan aralık, iki dünyanın basitçe üst üste geldiği nötr bir kesişim değildir. Burada daha radikal bir yapı belirir: birinci dünyanın anlamları bağlayıcılığını kaybetmiş, ikinci dünyanın anlamları ise henüz tam bağlayıcılık kazanmamıştır. Dasein böylece iki ayrı anlam sisteminin arasında, hiçbirinin onu bütünüyle taşımadığı kısa süreli bir konuma yerleşir. Ontolojik boşluk tam olarak bu ara konuma verilen addır. Söz konusu boşluk, hiçbir şeyin var olmadığı bir hiçlik değil; anlamın kendi sürekliliğinin geçici olarak kesildiği bir açıklıktır.
“Boşluk” kavramı burada dikkatle kullanılmalıdır. Uyanış anında dünya fiziksel olarak yok olmaz, bilinç bütünüyle kapanmaz ve özne mutlak anlamsızlık içinde kalmaz. Nesneler görülür, beden hissedilir, bazı anılar erişilebilir olabilir. Eksilen şey varolanların kendisi değil, onları aynı dünya içinde birbirine bağlayan göndergesel yoğunluktur. Dasein bir şeyler algılar fakat algıladıkları henüz gündelik yaşamın bütün ilişkiler sistemine tam olarak yerleşmemiş olabilir. Boşluk, bu nedenle içerik yokluğu değil, içerikler arasındaki ontolojik bağların geçici gevşemesidir.
Rüya ile uyanıklığın birbirinden farklı anlam rejimleri olması, aradaki açıklığı daha belirgin kılar. Rüyanın içindeyken rüyaya ait tehditler, amaçlar ve ilişkiler gerçek zamanlı olarak yönelim üretir. Uyanık dünyada ise başka tehditler, başka amaçlar ve başka ilişkiler devreye girer. Geçiş anında ilk sistem çöktüğünde onun yönelimleri artık işlevsizdir; ikinci sistem henüz tam kurulmadığında yeni yönelimler de aynı kuvvetle etkin değildir. Dasein kısa süreliğine ne rüyanın geleceğine ne de uyanık dünyanın geleceğine tam olarak yönelmiş halde bulunur. Böylece zaman, amaç ve anlam arasındaki olağan bağ zayıflar.
Ontolojik boşluğun en önemli özelliklerinden biri, Dasein’ın dünyasallık üretiminin normalde görünmez olan koşullarını açığa çıkarabilmesidir. Gündelik yaşamda dünya hazır görünür; rüyada da rüya dünyası yaşanırken kendi kurulmuşluğunu gizler. İki rejim arasındaki kesinti ise dünyanın “zaten orada” olmadığını değil, Dasein için anlamlı dünya olabilmesinin sürekli bir bağlanma gerektirdiğini görünür hale getirir. Bir dünya çözülür ve diğeri yeniden kurulur. Böylece anlamın kalıcılığı değil, kuruluşu deneyimin merkezine yaklaşır.
Söz konusu açıklık, Dasein’ın kendisini belirli bir dünya içindeki konumlarından geçici olarak kısmen soyutlanmış biçimde deneyimleyebilmesine de imkân verir. Rüyadaki rol sona ermiştir; uyanık yaşamdaki roller henüz bütün kuvvetleriyle geri dönmemiştir. Kişi hâlâ aynı kişidir, fakat onu gündelik olarak tanımlayan bütün ilişkisel belirlenimler birkaç saniyeliğine zayıflayabilir. İsim, meslek, görev, ilişki, geçmiş ve gelecek yok olmaz; fakat henüz varoluşun bütününü kuşatan belirleyici çerçeve haline gelmemiş olabilir. Dasein böylece kendi ontik belirlenimlerinin altında daha çıplak bir varlık duygusuyla karşılaşabilir.
Buradaki çıplaklık metafizik bir özün açığa çıkması anlamına gelmez. Mesele, gündelik belirlenimlerin tamamen ortadan kalkması değil, onların alışılmış bağlayıcılığının azalmasıdır. Dasein hiçbir dünyaya ait olmayan saf bir özneye dönüşmez; aksine dünya-içinde-varlığın ne kadar güçlü biçimde anlam ağlarına dayandığı, bu ağların geçici olarak gevşemesi sayesinde fark edilir hale gelir. Ontolojik boşluk bu nedenle dünyasızlığın kendisi değil, dünyasallığın askıya yakın hale geldiği sınır durumudur.
Zamansal yapı açısından da benzer bir çözülme yaşanabilir. Rüya kendi zamanını kaybetmiştir, uyanık günün geleceği ise henüz tam olarak açılmamıştır. Şimdi, geçmiş ve gelecek arasındaki olağan bağlantıların zayıfladığı kısa bir yoğunluk kazanabilir. Dasein çoğu zaman varoluşunu gelecekteki olanaklara doğru yaşarken, burada gelecek henüz belirli hedeflerle dolmamıştır. Geçmiş de aynı biçimde tam olarak geri dönmediğinde mevcut an olağan biyografik süreklilikten daha bağımsız hissedilebilir. Ontolojik boşluk böylece yalnızca mekânsal ve anlamsal değil, zamansal bir seyrelme de üretir.
Duygulanım açısından bu durumun nötr kalması zorunlu değildir. Dünya Dasein için yalnızca bilgi sağlama işlevi görmez; aynı zamanda yönelim, güven, beklenti ve süreklilik üretir. Gönderimlerin zayıflaması, öznenin neye doğru var olduğunu belirleyen yapının da geçici olarak seyrelmesi anlamına gelir. Belirli bir nesneye yönelmeyen huzursuzluk, sıkıntı veya genel negatif ton, böyle bir rejimde anlaşılır hale gelir. Duygulanımın kaynağı tek bir kötü olay değil, anlamı dağıtan dünyanın olağan bütünlüğündeki kesintinin kendisi olabilir.
Ontolojik boşluk tam da bu nedenle psikolojik “kafa karışıklığı” kavramıyla özdeşleştirilemez. Kafa karışıklığı, belirli bilgilerin erişilemezliğini veya bilişsel yönelimin bozulmasını anlatabilir. Buradaki mesele daha geniştir: Dasein’ın karşılaştığı varolanların kendi yerlerine oturmasını sağlayan bağlamın henüz tamamlanmamış olmasıdır. Kişi nerede olduğunu biliyor olabilir ama bulunduğu yerin yaşamındaki bütün anlamları henüz geri dönmemiştir; kim olduğunu biliyor olabilir fakat bu kimliğin bütün ilişkisel ağı henüz duygusal ve pratik bağlayıcılık kazanmamıştır. Bilişsel bilgi mevcutken dünyasal yoğunluk eksik kalabilir.
İki anlam sistemi arasındaki açıklığın kısa sürmesi onun felsefi önemini azaltmaz. Tam tersine, çoğu ontolojik yapı gündelik yaşamda ancak kesintiye uğradığı anda görünür olur. Dil bozulduğunda dilin yapısı, araç çalışmadığında kullanım ilişkisi, toplumsal düzen askıya alındığında normların taşıyıcı gücü nasıl belirginleşiyorsa, anlam dünyasının geçici olarak gevşemesi de dünyasallığın normalde görünmez kalan kurucu işlevini görünür hale getirir. Uyanış eşiğinin teorik değeri, süre bakımından küçük olmasına rağmen yapısal olarak yoğun olmasından kaynaklanır.
Rüya ve uyanıklık arasında kalan bu kısa açıklıkta Dasein’ın deneyimi, bir dünyanın yitirilmesi ile diğerinin kazanılması arasında basit bir değişim değildir. Asıl belirleyici olan, anlamın bir an için kendi sürekliliğini garanti edememesidir. Rüyadaki dünya geri alınmıştır; gündelik dünya ise henüz bütünüyle geri verilmemiştir. Dasein bu aralıkta yalnızca iki içerik kümesi arasında değil, iki ayrı varoluşsal bağlanma biçimi arasında bulunur.
Ontolojik boşluk kavramı böylece hipnopompik geçişin en yoğun felsefi tanımını verir: Dasein’ın anlamdan yoksun kalması değil, anlamın kendisini taşıyan dünyaların geçici olarak bağlayıcılıklarını kaybetmesi. Dünya tamamen yok olmadığı için burada mutlak hiçlik yoktur; fakat dünyanın olağan kendiliğindenliği kırıldığı için anlamın arka plan niteliği de korunamaz. Dasein kısa süreliğine anlamlandırılmış dünyanın içinde yaşamaktan çok, anlamlandırılmış dünyanın yeniden kurulmasına maruz kalır. Geçişin ontolojik açıklığı, tam olarak bu maruz kalışın içinde belirir.
4. Hipnopompik Eşiğin Yapısı
4.1 İki Dünyanın Geçici Bağlayıcılık Kaybı
Hipnopompik eşik, uykudan uyanıklığa geçişin yalnızca fizyolojik değil, dünyasallık bakımından da en kırılgan anıdır. Rüya dünyası çözülmeye başlamıştır; onun içinde geçerli olan kişiler, tehditler, mekânlar ve amaçlar artık önceki bağlayıcılıklarını korumaz. Uyanık dünya ise fiziksel olarak geri dönmüş olsa bile, henüz bütün biyografik ve pratik yoğunluğuyla özneyi kuşatmış değildir. Böylece Dasein kısa bir süre için iki dünya arasında basitçe “yer değiştirmez”; her iki dünyanın da kendisini yönlendirme gücünün geçici olarak zayıfladığı bir eşikte bulunur.
Bağlayıcılık burada anlamın var olup olmamasından farklıdır. Rüyadaki bir kişi hâlâ hatırlanabilir, uyanık odadaki nesneler de algılanabilir; fakat her ikisinin Dasein üzerindeki yönelimsel gücü aynı anda düşük olabilir. Rüya artık eylem talep etmez, uyanık dünya ise henüz yeni eylem zincirlerini tam olarak dayatmamıştır. Birkaç saniyeliğine özne, anlamların içerik olarak mevcut olduğu fakat onları taşıyan pratik zorunlulukların henüz tam kurulmadığı bir rejimde kalabilir.
Rüya dünyasının bağlayıcılık kaybı özellikle radikaldir çünkü orada biraz önce yaşananların ontolojik statüsü değişir. Rüya içindeki tehdit gerçek zamanlı olarak kaçılması gereken bir şeyken, uyanışla birlikte yalnızca hatırlanan bir görüntüye dönüşebilir. Benzer biçimde rüyadaki arzu, hedef veya kayıp da pratik geçerliliğini yitirir. Dasein böylece daha birkaç saniye önce bütün davranışını ve duygulanımını düzenleyen anlamların bir anda hükümsüzleşebildiğini deneyimler. Bu ani statü kaybı, dünyasallığın sürekliliğini doğal ve zorunlu bir yapı gibi yaşama alışkanlığında kısa bir yarılma yaratır.
Uyanık dünyanın bağlayıcılığının gecikmesi ise ters yönde işler. Fiziksel çevre geri gelir fakat onun anlamları her zaman tek bir anda tam gücüyle devreye girmez. Odanın tanınması ile o odanın gündelik hayat içindeki yerinin yeniden hissedilmesi aynı şey değildir. Saat görülür ama günün programı henüz hatırlanmamış olabilir; telefon tanınır ama onun sosyal ilişkiler ağıyla bağlantısı henüz duygusal olarak etkinleşmemiştir. Dünya burada yok değildir; yalnızca özneyi kendisine bağlayan ilişkiler henüz tam yoğunluğa ulaşmamıştır.
Hipnopompik eşiğin ayırt edici niteliği, tam da bu iki zayıflamanın çakışmasında belirir. Bir anlam sistemi çözülürken diğeri henüz tam kurulmadığı için Dasein kısa süreliğine yönelimlerin seyrekleştiği bir alanda kalır. Gündelik yaşamda bir bağlamdan başka bir bağlama geçerken temel dünya sürekliliği korunur; işten eve giderken kişi hâlâ aynı biyografik dünyanın içindedir. Uyanışta ise önceki dünya yalnızca sahne değiştirmez, ontolojik statüsünü kaybeder. Yeni dünya da aynı anda eksiksiz biçimde kurulmadığında geçiş, sıradan bağlam değişimlerinden çok daha keskin bir kopuş niteliği kazanır.
Bağlayıcılık kaybının önemli bir sonucu, öznenin belirli amaçlara yönelme kapasitesinin kısa süreli olarak azalabilmesidir. Rüyada peşinden gidilen hedef artık geçerli değildir; uyanık yaşamın hedefleri ise henüz tam olarak hatırlanmamış olabilir. Dasein böyle bir anda “ne yapması gerektiği” tarafından taşınmaz. Günlük varoluşun olağan akışında sürekli olarak bir sonraki eyleme doğru yönelen bilinç, birkaç saniye için bu yönelimsel zincirin dışında kalabilir. Anlam sistemi tamamen yok olmaz, fakat geleceğe doğru açılan pratik yapısı seyrelir.
Aynı şey toplumsal kimlik için de geçerlidir. Uyanık dünyada kişi kendisini yalnızca bireysel bir varlık olarak değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde anlar. Bu ilişkiler sabahın ilk anında bellekte mevcut olabilir fakat henüz aynı bağlayıcılıkla hissedilmeyebilir. Sosyal roller, sorumluluklar ve beklentiler yeniden etkinleşene kadar Dasein kendi biyografik ve toplumsal belirlenimlerinden kısmen soyutlanmış bir deneyim yaşayabilir. Buradaki soyutlanma mutlak bir kimlik kaybı değildir; kimliğin gündelik yaşamda taşıdığı yönlendirici kuvvetin geçici olarak zayıflamasıdır.
Hipnopompik eşiğin duygusal yoğunluğu da bu bağlayıcılık kaybıyla ilişkilendirilebilir. Dünyanın anlamlılığı yalnızca bilişsel yönelim üretmez; aynı zamanda güven, süreklilik ve aidiyet duygusunun da temelini oluşturur. Dasein, kendisini belirli ilişkiler ve projeler içinde bulduğu sürece varoluşu yönsüz değildir. İki dünyanın birden bağlayıcılığının zayıfladığı kısa anda ise bu taşıyıcı yapı da gevşer. Negatif duygulanımın nesnesiz biçimde yükselmesi, böyle bir yönelim boşluğunun duygusal karşılığı olarak düşünülebilir.
Burada önemli olan, hipnopompik eşiği iki dünyanın eşit ölçüde var olduğu bir karışım alanı gibi düşünmemektir. Rüya ve uyanıklık aynı ontolojik statüde üst üste binmez. Daha ziyade birinin geçerliliği geri çekilirken diğerinin geçerliliği henüz tam kurulmamıştır. Eşik bu yüzden sentez değil, geçici bir askıdır. Dasein aynı anda iki dünyada yaşamaz; bir dünyanın bağlayıcılığını kaybetmiş, diğerinin bağlayıcılığına ise henüz tam olarak teslim olmamıştır.
Anlamın bağlayıcılığındaki bu geçici zayıflama, hipnopompik deneyimi sıradan bilişsel sersemlikten ayıran temel ontolojik boyuttur. Kişinin dikkatinin düşük olması veya tepki süresinin yavaşlaması önemli olsa da, asıl mesele dünyayla kurulan ilişkinin yeniden düzenlenmesidir. Çevre aynı çevredir fakat onun özne üzerindeki anlam ağırlığı değişmiştir. Rüya hâlâ iz bırakır, uyanıklık ise henüz kendi bütünlüğünü kurmaktadır. Dasein’ın deneyimi bu iki süreç arasında açılan kısa aralıkta olağan gündelik bağlanma biçiminden uzaklaşır.
Hipnopompik eşik böylece iki dünyanın birbirine karıştığı değil, iki anlam rejiminin aynı anda tam bağlayıcı olamadığı bir geçiş alanı olarak tanımlanabilir. Rüyanın hükmü sona ermiş, uyanıklığın hükmü ise henüz tamamlanmamıştır. Bu kısa zayıflama, Dasein’ın dünyaya bağlanmasının ne kadar ilişkisel, zamansal ve sürekli yeniden üretilen bir yapı olduğunu görünür kılar.
4.2 Biyografik ve Pratik Gönderimlerin Askıya Alınması
Dasein’ın gündelik dünyaya bağlanmasını sağlayan en güçlü yapılardan biri biyografik sürekliliktir. İnsan kendisini yalnızca mevcut anda bulunan bir organizma olarak yaşamaz; geçmişini taşıyan, geleceğe yönelen ve kendi yaşamını belirli bir anlatı içerisinde birleştiren varlık olarak deneyimler. İsim, yaş, ilişkiler, alışkanlıklar, sorumluluklar, kişisel projeler ve geçmiş deneyimler tek tek bilgilerden oluşmaz; birlikte öznenin “kim olduğu” hissini meydana getirir. Uyanık yaşamın istikrarı büyük ölçüde bu biyografik ağın kesintisiz işlemesine dayanır.
Hipnopompik eşikte biyografik bilgi bütünüyle silinmek zorunda değildir. Kişi kendi adını, nerede yaşadığını veya hayatındaki temel ilişkileri biliyor olabilir. Fakat bilginin erişilebilir olması ile onun varoluşu yönlendiren etkin bir anlam ağına dönüşmesi aynı şey değildir. Uyanışın ilk anlarında biyografik unsurlar henüz birbirleriyle olağan yoğunlukta bağlanmamış olabilir. Kimlik bilinir fakat henüz hissedilmez; geçmiş hatırlanabilir ama şimdi üzerindeki yönlendirici gücü düşük olabilir; gelecek vardır fakat henüz projeler ve sorumluluklarla doldurulmamıştır.
Biyografik gönderimlerin askıya yakın hale gelmesi, Dasein’ın gündelik özdeşliğinin ne kadar ilişkisel olduğunu açık eder. “Ben” yalnızca zihinsel bir etiketten ibaret değildir; belirli bir yaşam öyküsü, sosyal çevre ve gelecek olanakları tarafından taşınır. Kişi uyandığında bu ağ tekrar bütünleşene kadar kendisini çok kısa süreliğine daha az belirlenmiş biçimde deneyimleyebilir. Buradaki belirsizlik, kişiliğin veya belleğin ortadan kalkması anlamına gelmez; öznenin kendisini taşıyan ilişkisel yapının henüz tam olarak yeniden etkinleşmemesidir.
Pratik gönderimler de benzer biçimde gündelik varoluşun sürekliliğini sağlar. İnsan çoğu zaman dünyayı teorik olarak değil, bir şeyler yaparak deneyimler. Yataktan kalkılır, ışık açılır, telefon kontrol edilir, hazırlanılır, işe gidilir, birileriyle konuşulur. Her eylem başka bir eyleme, her nesne başka bir amaca bağlanır. Bu pratik zincir Dasein’ı sürekli olarak geleceğe doğru taşır ve mevcut anı belirli görevler içinde konumlandırır. Gündelik dünya tam da bu nedenle durağan bir nesneler toplamı değil, kullanım ve yönelimlerin sürekli işlediği bir ağdır.
Uyanış eşiğinde söz konusu pratik ağ henüz tam olarak aktive olmamış olabilir. Kişi yatakta yatmaktadır fakat “kalkmalıyım” yönelimi henüz belirginleşmemiştir; saat vardır fakat “geç kalıyorum” anlamı henüz kurulmamıştır; telefon görünür fakat “mesajları kontrol etmeliyim” çağrısı ortaya çıkmamıştır. Nesneler mevcuttur ama pratik göndermeleri sessizleşmiştir. Dünyanın kullanım boyutundaki bu geçici gerileme, Dasein’ın kendisini daha az yönlendirilmiş bir şekilde deneyimlemesine yol açabilir.
Pratik gönderimlerin askıda kalması, geleceğin yapısını da doğrudan etkiler. Gündelik yaşamda gelecek çoğunlukla soyut bir zaman boşluğu değildir; yapılacak şeyler tarafından doldurulur. Toplantı, çalışma, yemek, görüşme, seyahat veya herhangi bir görev geleceğe belirli bir şekil verir. Sabahın ilk anlarında bu projeler henüz zihinsel ve duygusal olarak etkinleşmediğinde gelecek kısa süreliğine daha biçimsiz görünebilir. Dasein’ın “bir şeye doğru” varoluşu zayıfladığında mevcut an da daha yoğun ve daha korunaksız bir karakter kazanır.
Biyografik ve pratik gönderimlerin askıya alınması birbirinden bağımsız iki süreç değildir. Gelecekte yapılacak işler, kişinin kim olduğuna ilişkin anlatının parçasıdır; geçmişte edinilmiş roller de bugünkü görevleri belirler. Çalışmak, bir ilişkiyi sürdürmek, belirli bir projeyi devam ettirmek veya belirli bir yerde yaşamak, biyografi ile pratiğin birleştiği noktalardır. Uyanış sırasında bu ağın bütünlüğü henüz tam kurulmadığında özne hem kimlik hem yönelim açısından kısa süreli bir seyrelme yaşayabilir.
Toplumsal dünya da aynı yapı içinde geri çekilebilir. Dasein gündelik olarak yalnızca kendi projeleriyle değil, başkalarının beklentileri ve varlığıyla da yönlendirilir. İnsanların isimleri, yüzleri ve ilişkisel konumları bellekte var olmaya devam etse de, uyanışın ilk saniyelerinde ortak dünyanın baskısı henüz hissedilmeyebilir. Kişi henüz kimseye cevap vermek, bir rolü yerine getirmek veya sosyal bir düzene yeniden katılmak zorunda değildir. Bu kısa aralık, gündelik toplumsallığın olağan bağlayıcılığının geçici olarak seyrelmesine izin verir.
Askıya alınma kavramı burada tam bir yokluğu değil, etkinlik kaybını ifade eder. Biyografik ve pratik gönderimler potansiyel olarak mevcuttur; birkaç saniye sonra yeniden güçlü biçimde devreye girebilirler. Fakat hipnopompik eşikte onların var olması ile özneyi taşıması arasında bir fark açılır. Dasein kim olduğunu bilse bile henüz kimliğinin bütün yükünü taşımayabilir; görevlerini hatırlasa bile henüz onların geleceğine yerleşmemiş olabilir. Anlamın bilişsel erişilebilirliği ile varoluşsal bağlayıcılığı birbirinden ayrılır.
Bu ayrım, uyanış sonrası duygulanımın neden bazen açıklanması güç bir boşluk ya da huzursuzluk biçiminde yaşanabileceğini de anlaşılır kılar. Gündelik yaşamda duygular çoğunlukla belirli bağlamlar içinde yer alır: sevincin, kaygının, öfkenin veya korkunun bir yönelimi vardır. Biyografik ve pratik bağların zayıfladığı anda duygulanım da bu bağlamlardan yoksun kalabilir. Negatif ton ortaya çıktığında özne neden kötü hissettiğini belirlemekte zorlanabilir çünkü duygulanımı belirli bir nesneye bağlayan gündelik ağ henüz tam olarak kurulmamıştır.
Dasein’ın kendisi açısından en belirleyici sonuç, varoluşun bir süre için daha az dolayımlanmış hale gelmesidir. Normalde kişi kendisini sürekli olarak bir şey aracılığıyla deneyimler: yaptığı iş, ilişkileri, geçmişi, planları, alışkanlıkları ve bedensel pratikleri üzerinden. Hipnopompik eşikte bu aracılık katmanları zayıfladığında öznenin kendi varoluşu daha doğrudan hissedilebilir. Buradaki doğrudanlık saf ve aracısız bir özün keşfi değildir; yalnızca gündelik belirlenimlerin sağladığı yoğun çerçevenin geçici olarak incelmesidir.
Biyografik ve pratik gönderimler yeniden kurulduğunda dünya hızla olağan biçimini kazanır. Saat yeniden aceleyi, telefon yeniden ilişkileri, beden yeniden ihtiyaçları, gün yeniden görevleri çağırmaya başlar. Dasein kendisini tekrar kendi yaşam çizgisi üzerinde bulur ve kısa süreli açıklık kapanır. Bu yeniden bağlanma o kadar sıradan ve hızlıdır ki birkaç saniye önceki askıya alınma çoğu zaman kayda bile geçmez.
Hipnopompik eşikte biyografik ve pratik gönderimlerin zayıflaması, Dasein’ın gündelik kimliğinin sabit bir öz değil, sürekli etkin tutulan ilişkiler ağı olduğunu açığa çıkarır. İnsan yalnızca kendi geçmişini hatırladığı için değil, o geçmişin mevcut amaçlara ve gelecekteki olanaklara bağlandığı ölçüde belirli bir dünya içinde yaşar. Uyanışın kısa süreli askısı, bu bütünlüğün yeniden kurulmadan önceki halini görünür hale getirir: Dasein vardır, dünya da vardır; fakat onları birbirine bağlayan gündelik yaşam örgüsü henüz tam bağlayıcılık kazanmış değildir.
4.3 Hipnopompik Eşik Olarak Ontolojik Açıklık
Hipnopompik eşik, Dasein’ın ne bütünüyle rüya dünyasına ne de tam anlamıyla uyanık dünyanın gündelik örgüsüne bağlı olduğu kısa süreli bir açıklık olarak düşünülebilir. Buradaki açıklık, bilincin boşalması veya öznenin dünyasız kalması anlamına gelmez. Daha incelikli olan, dünyanın olağan bağlayıcılığının zayıflaması ve anlamın kendisini taşıyan ilişkisel ağın geçici olarak seyrelmesidir. Dasein hâlâ algılar, hisseder, hatırlar ve kendisini belirli ölçülerde tanır; fakat bütün bu içerikler henüz tek bir dünyasallık düzeni içinde aynı yoğunlukla birleşmemiştir. Eşik, tam da bu tamamlanmamış bütünlük nedeniyle ontolojik bir açıklık niteliği kazanır.
Gündelik yaşamda anlamın nasıl kurulduğu çoğu zaman görünmezdir. Dünya zaten anlamlıymış gibi deneyimlenir; nesneler, insanlar, amaçlar ve zaman kendi yerlerini doğal biçimde bulur. Dasein’ın bu ağı sürekli yeniden üretmesi veya ona sürekli yeniden bağlanması, deneyimin arka planına çekilir. Hipnopompik durumda ise bu arka planın sürekliliği kısa süreliğine bozulur. Rüyanın dünyası çözülmüş, uyanık dünyanın ilişkileri henüz tamamıyla etkinleşmemiştir. Böylece normalde görünmez kalan “dünyanın kurulmuşluğu” kendisini doğrudan göstermese bile, onun eksikliği üzerinden hissedilebilir hale gelir.
Ontolojik açıklığın en önemli özelliği, anlamın tamamen kaybolmaması fakat kendi doğallığını yitirmesidir. Kişi odasını tanıyabilir, fakat odanın gündelik işlevi henüz tam olarak geri dönmemiş olabilir. Kendi bedenini hissedebilir, fakat o beden henüz yapılacak işlerin, ilişkilerin ve toplumsal rollerin merkezine yerleşmemiştir. Zaman akmaktadır, ama zamanın hangi geleceğe doğru ilerlediği henüz belirginleşmemiş olabilir. Dünya vardır; fakat dünya olmayı sağlayan göndergesel yoğunluk zayıftır.
Açıklık kavramı burada Heideggerci anlamda önemli bir yön taşır. Dasein’ın varoluşu, varolanların yalnızca önünde bulunmasıyla değil, onların belirli bir dünya içinde açılmasıyla mümkündür. Dünya geri çekildiğinde veya anlam ilişkileri seyrekleştiğinde varolanlar ortadan kalkmaz; fakat onların Dasein için taşıdığı gündelik anlam da aynı biçimde devam etmez. Hipnopompik eşik, bu nedenle varolanların yokluğunu değil, onların dünyasal yerleşimindeki geçici belirsizliği görünür kılar.
Anlamın doğal görünümünü kaybetmesi, öznenin kendi varoluşunu da farklı biçimde deneyimlemesine yol açabilir. Gündelik kimlik, biyografik süreklilik ve pratik yönelimler Dasein’ı sürekli olarak belirli bir yaşam çizgisi üzerinde tutar. Uyanışın ilk anlarında bu çizgi henüz tam yoğunluğuna ulaşmadığında, varoluş daha az dolayımlanmış biçimde hissedilebilir. Kişi kendisini bir meslek, ilişki, görev veya plan üzerinden değil, daha çıplak bir “var olma” duygusu içinde bulabilir. Buradaki çıplaklık metafizik bir özün keşfi değil, gündelik belirlenimlerin geçici olarak geri çekilmesidir.
Hipnopompik açıklığın özgünlüğü, bu deneyimin istemli olmamasında da yatar. Dasein bilinçli bir felsefi soyutlama yaparak dünyayı paranteze almaz; anlam ağının zayıflaması geçişin kendi yapısından doğar. Dolayısıyla burada fenomenolojik indirgeme benzeri bir sonuç, teorik bir yöntem uygulanmadan ortaya çıkabilir. Gündelik dünyanın olağanlığı birkaç saniyeliğine tam olarak kurulmadığında, özne kendisini normalde üzeri kapalı kalan bir varoluşsal açıklık içinde bulur.
Bu istemsiz açıklık, deneyimin neden kimi zaman güçlü duygusal ton taşıdığını da anlaşılır kılar. Dasein kendisini belirleyen ve yönlendiren anlam ilişkilerinin zayıflamasını bilinçli biçimde seçmez. Dünya henüz tekrar “yerine oturmamışken” özne bu eksik örgütlenmeye maruz kalır. Böyle bir maruz kalış, güven ve süreklilik duygusunun geçici olarak zedelenmesine neden olabilir. Negatif duygulanımın nesnesiz ve yaygın biçimde ortaya çıkması da tam olarak bu yapı içinde düşünülmeye uygundur.
Hipnopompik eşik, zamanın deneyimlenişini de dönüştürebilir. Gündelik uyanıklıkta şimdi, geçmişin devamı ve geleceğin başlangıcıdır. Sabahın ilk anlarında ise bu iki yön henüz tam olarak kurulmadığında mevcut an daha yoğun ve daha kapalı hissedilebilir. Gelecek belirli projelerle açılmadığı, geçmiş de biyografik anlamıyla henüz tam geri dönmediği için şimdi kendi üzerinde daha fazla ağırlık kazanır. Dasein böyle bir anda, geleceğe doğru akmak yerine kısa süreliğine kendi varlığının mevcudiyetinde tutulabilir.
Ontolojik açıklığın kısa sürmesi onun önemini azaltmaz. Tam tersine, çoğu ontolojik yapı gündelik süreklilik içinde görünmezleştiği için ancak kesintiler aracılığıyla fark edilir. Uyanışın geçişsel yapısı, dünyanın özne için sürekli olarak yeniden kurulması gereken bir düzen olduğunu gösterir. Dünyasallık, varolanların pasif biçimde bir arada bulunması değil, onların anlam, zaman ve yönelim içinde birbirine bağlanmasıdır. Hipnopompik eşik bu bağların henüz tam kurulmadığı anı açığa çıkararak dünyanın kurucu yapısını görünür hale getirir.
Dasein burada iki dünya arasında basitçe boşlukta asılı kalmaz; daha çok dünyasallığın kendi şartlarına maruz kalır. Rüya dünyasının çözülmesi, anlamın geçici olabileceğini; uyanık dünyanın yeniden kurulması ise anlamın sürekli olarak yeniden etkinleştiğini gösterir. Eşik, bu iki hareketin kesiştiği yerde anlamın kendiliğindenliğini bozar. Dünya artık yalnızca yaşanan zemin değil, kurulabilen ve çözülebilen bir yapı olarak sezilebilir.
Hipnopompik açıklık bu bakımdan bilincin en sıradan fakat ontolojik olarak en yoğun sınır durumlarından biridir. Her gün tekrar edebilmesi onu önemsizleştirmez; aksine gündelikliğin içinde saklanan bir yapıyı sürekli yeniden üretir. Uyanmak, yalnızca uykudan çıkmak değildir. Dasein kısa süreliğine bir dünyanın çözülmesine tanık olur, ardından başka bir dünyanın yeniden bağlayıcı hale gelişine girer. Açıklık, tam olarak bu iki hareket arasındaki kırılgan aralıkta ortaya çıkar.
5. Heideggerci Angst ve Anlamın Geri Çekilişi
5.1 Korku ile Angst Arasındaki Ontolojik Ayrım
Heideggerci çözümlemede korku ile Angst arasındaki ayrım, yalnızca duyguların şiddeti veya psikolojik içeriği bakımından yapılmaz; her ikisi Dasein’ın dünya ile kurduğu ilişkinin farklı yapılarında ortaya çıkar. Korku, belirli bir varolana yönelir. Tehlike somutlaştırılabilir, gösterilebilir veya en azından belirli bir olasılığa bağlanabilir. Kişi hastalıktan, kazadan, saldırıdan, kayıptan veya yaklaşan belirli bir olaydan korkar. Korkunun dünyası bu nedenle hâlâ örgütlüdür: tehdit vardır, tehdit edilen şey vardır ve tehditten kaçınmaya yönelik belirli olanaklar bulunur.
Angst’ta ise bu yapı bozulur. Duygulanım belirli bir varolana sabitlenemez; huzursuzluk bütün dünyaya yayılır ve tekil bir nesneye indirgenemez. Dasein “neyden” kaygılandığını söylemekte zorlanır çünkü sorun dünyadaki belirli bir şey değildir. Heidegger açısından burada asıl geri çekilen, varolanların gündelik anlamlılık düzenidir. Nesneler ortadan kalkmaz, fakat alışılmış gönderimleri ve pratik önemleri çözülmeye başlar. Dünya, Dasein’ı her zamanki biçimde taşıyan tanıdık düzen olmaktan uzaklaşır.
Korku ile Angst arasındaki ontolojik fark böylece nesnenin belirlenebilirliği üzerinden değil, dünyasallığın yapısı üzerinden kavranmalıdır. Korkuda dünya bozulmaz; aksine tehdit, tam da mevcut anlam dünyasının içinde yerini bulur. Bir hastalık korkusu bedenin değerine, gelecek planlarına ve yaşam sürekliliğine bağlanır. Bir iş kaybı korkusu ekonomik düzen, toplumsal statü ve gelecek projeleri içinde anlam kazanır. Dasein korktuğunda hâlâ neyin tehlikede olduğunu ve hangi dünyanın tehdit altında bulunduğunu bilir.
Angst ise bu güvenli düzeni daha temel düzeyde sarsar. Tehdidin belirli bir noktada bulunmaması, Dasein’ın dikkatini dünya içindeki tekil varolanlardan çekerek dünyanın kendisinin bağlayıcılığına yöneltir. Gündelik varolanlar alışılmış önemlerini kaybettiğinde Dasein bir süre için onların arasında ne yapacağını bilemez hale gelebilir. Amaçların, araçların ve ilişkilerin anlamı zayıflar; dünya yine vardır, fakat özneyi kendisine çağıran olağan yönelimlerini kaybetmiştir.
Hipnopompik eşikte ortaya çıkabilecek negatif duygulanımın korkudan ziyade Angst’a yaklaşabileceği nokta da buradadır. Eğer uyanış sonrası huzursuzluk belirli bir rüya içeriğine, gerçek bir tehdide veya bedensel tehlikeye yönelmişse fenomen korku yapısında kalabilir. Buna karşılık nesne belirlenemiyor, dünya kısa süreliğine yabancı veya anlamsal olarak seyrelmiş hissediliyor ve varoluşun kendisi ağırlaşıyorsa, duygulanım daha farklı bir ontolojik rejime geçer. Burada tehdit edilen belirli bir şey yoktur; Dasein’ın dünyaya yerleşme biçimi geçici olarak problemleşmiştir.
Angst’ın nesnesizliği, onun anlamsız olduğu anlamına gelmez. Aksine nesnesiz oluş, duygulanımın çok daha geniş bir yapıya yöneldiğini gösterir. Korku tekil bir varolana odaklanırken Angst, Dasein’ın dünya-içinde-varlık biçiminin tamamını etkiler. Bu yüzden Angst yaşandığında çevredeki her şey aynı anda tanıdık ve yabancı görünebilir. Nesneler biçimlerini korur, fakat ne ifade ettikleri ve neden önemli oldukları konusunda belirgin bir mesafe oluşur.
Gündelik anlam ağının geri çekilmesi, Dasein’ı kendi varoluşuyla daha doğrudan karşı karşıya bırakır. Normal yaşamda kişi kendisini sürekli olarak yaptığı şeyler üzerinden anlar; çalışır, konuşur, planlar, bekler, üretir, tüketir, ilişki kurar. Angst anında bu faaliyetler kendiliğindenliğini kaybettiğinde, Dasein’ın “ne yaptığı” ile “var olduğu” arasındaki fark belirginleşir. Varoluş, gündelik faaliyetlerin ardında gizlenen çıplak bir koşul olarak hissedilebilir.
Korku tam tersine bu ayrımı örtmeye devam eder. Korkulan nesne, Dasein’ı yeniden dünya içindeki belirli bir eyleme çağırır: kaçmak, korunmak, çözüm bulmak, yardım istemek, tehlikeyi azaltmak. Korku bu nedenle dünyasallığın sürekliliğini bozmaz; çoğu zaman onu daha da güçlendirir. Tehlike belirli olduğu için eylem de belirli hale gelir. Angst ise eylemin bu yönelimini kaybettirir; ne yapılması gerektiği değil, varoluşun kendisinin nasıl mümkün olduğu hissedilir hale gelir.
Hipnopompik eşikte iki anlam dünyasının geçici bağlayıcılık kaybı, Angst’ın bu yapısıyla güçlü bir paralellik taşır. Rüyanın göndermeleri çözülmüş, uyanık dünyanın göndermeleri henüz yeniden kurulmamışsa, Dasein’ın yönelimi belirli nesnelere bağlanmakta zorlanabilir. Negatif duygulanım böyle bir anda belirli bir korku nesnesi üretmeden ortaya çıkabilir. Duygunun yoğunluğu, tehdit nesnesinin büyüklüğünden değil, dünya ile özne arasındaki anlam ilişkilerinin zayıflamasından kaynaklanabilir.
Angst’ın ontolojik önemi tam olarak burada belirginleşir. Duygulanım, yalnızca zihinsel bir tepki değil, dünyanın Dasein için nasıl açıldığını değiştiren bir varoluş kipidir. Korku dünyayı tehdit altında gösterirken Angst, dünyanın kendisini geçici olarak çekilmiş veya yabancılaşmış biçimde açabilir. Dasein böylece yalnızca bir şeyden korkmaz; dünyayı anlamlı kılan düzenin kırılganlığıyla karşılaşır.
Korku ile Angst arasındaki ayrım, ölüm meselesi açısından da belirleyicidir. Ölüm belirli bir hastalık, kazaya uğrama ihtimali veya yakın tehlike üzerinden düşünüldüğünde korkunun nesnesi haline gelebilir. Fakat ölüm, Dasein’ın bütün olanaklarının sonlanabilirliği olarak deneyimlendiğinde artık tekil bir tehdit olmaktan çıkar. Burada mesele “şu olay yüzünden ölebilirim” değildir; varoluşun kendisinin nihai sınırı görünür hale gelir. Angst, ölümü belirli bir olaydan ayırarak onu Dasein’ın kendi varlık yapısına içkin bir olanak olarak açabilir.
Hipnopompik deneyimde ortaya çıkabilecek yoğun ölüm duygusunun ayırt edici niteliği de tam burada bulunur. Belirli bir tehlike yokken ölümün birden fazla gerçek, yakın veya çıplak hissedilmesi, korkudan çok Angst yapısına yaklaşır. Ölüm hakkındaki bilgi değişmez; değişen, bu bilginin yerleştirildiği dünyasal çerçevedir. Gündelik gönderimler zayıfladığında ölüm, başka olaylardan biri olmaktan çıkarak varoluşun sınırı olarak belirginleşebilir.
Heideggerci ayrım böylece hipnopompik negatif duygulanımı daha kesin biçimde kavramsallaştırmaya izin verir. Her huzursuzluk Angst değildir ve her ölüm düşüncesi de ontolojik ölüm Angst’ı olarak görülmemelidir. Belirleyici olan, duygunun belirli bir varolana mı yöneldiği yoksa dünyanın anlamlılık örgüsünün geri çekilişiyle mi bağlantılı olduğudur. Hipnopompik eşik ikinci yapıyı mümkün kılan ayrıcalıklı bir durumdur; çünkü burada Dasein’ın normalde kendisini taşıyan göndergesel dünya zaten geçici olarak zayıflamış durumdadır.
5.2 Gündelik Anlam Ağının Dasein’ı Taşıması
Dasein gündelik yaşamda kendi varoluşunu sürekli olarak doğrudan tema haline getirmez. Çoğu zaman kendisini yaptığı işler, sürdürdüğü ilişkiler, üstlendiği roller ve yöneldiği amaçlar aracılığıyla yaşar. Dünya yalnızca çevresinde bulunan nesnelerden oluşmadığı gibi, Dasein da yalnızca bu nesnelerin karşısında duran bağımsız bir özne değildir. Her iki tarafı birbirine bağlayan şey, kullanımdan beklentiye, geçmişten geleceğe, bedensel ihtiyaçtan toplumsal sorumluluğa kadar uzanan geniş bir anlam ağıdır. Gündelik hayatın istikrarı büyük ölçüde bu ağın kesintisiz biçimde işlemesine dayanır.
Anlam ağı Dasein’ı taşır çünkü her an neyin önemli, neyin önemsiz, neyin yapılabilir, neyin beklenebilir olduğunu belirler. İnsan sabah uyandığında çoğu zaman varoluşunun anlamını yeniden kurmaz; doğrudan yapılacak şeylerin içine girer. Saat belli bir zorunluluğu, telefon belli ilişkileri, kapı dışarı çıkma olanağını, masa çalışma ihtimalini, beden ise açlık, yorgunluk veya hareket gereksinimini açar. Varolanların anlamı tekil değildir; her biri başka göndermelere bağlanır ve bu bağlar Dasein’ın gün içindeki yönelimini önceden organize eder.
Gündelik dünyanın taşıyıcı gücü yalnızca işlevsel değildir. Aynı zamanda ontolojik bir süreklilik üretir. Kişi dün yaptığı şeylerle bugün yapacağı şeyler arasında bir bağ kurar, mevcut ilişkilerini geçmiş deneyimleriyle ilişkilendirir ve gelecekte gerçekleştirmek istediği olanaklar üzerinden kendisini anlar. Böylece varoluş, birbirinden kopuk anların toplamı gibi deneyimlenmez; süreklilik gösteren bir yaşam çizgisi haline gelir. Anlam ağı, bu yaşam çizgisinin içindeki öğeleri birbirine bağlayarak Dasein’ın kendi varlığını da tanınabilir kılar.
Toplumsal dünya bu taşıyıcılığın başka bir katmanını oluşturur. Dasein kendisini yalnızca bireysel projeleriyle değil, başkalarının beklentileri, ortak normlar, sorumluluklar ve karşılıklı ilişkiler üzerinden de konumlandırır. Belirli bir kişinin varlığı, geçmiş bir ilişkinin hatırlanması, bir görevin yerine getirilmesi veya toplumsal bir rolün sürdürülmesi, özneyi ortak dünyaya sabitler. İnsan varoluşu böylece yalnızca “ben ne yapıyorum?” sorusuyla değil, “kimlerle, hangi bağlamda ve hangi beklentiler içinde var oluyorum?” sorusuyla da örgütlenir.
Dasein’ın taşıdığı gündelik yükler çoğu zaman olumsuz görünse bile ontolojik olarak stabilizatör işlev görebilir. İş baskısı, ekonomik kaygı, sosyal yükümlülük veya belirli sorumluluklar kişinin huzurunu azaltabilir; yine de bunların her biri dünyayı belirli bir yapı içinde tutar. Kaygının nedeni bellidir, çözüm olasılıkları az ya da çok tanımlanabilir ve özne neyle ilişkili olduğunu bilir. Gündelik sıkıntının kendisi bile anlam ağının içinde yer alır. Kişi neden yorulduğunu, neden kızdığını, neyi kaybetmek istemediğini veya hangi sorumluluğun ağırlık yarattığını belirleyebilir.
Tam da bu nedenle gündelik anlam ağı yalnızca olumlu anlamların üreticisi değildir. Tehdit, kayıp, başarısızlık ve korku da onun içinde anlam kazanır. Dünya Dasein’ı korumak için her şeyi olumlu hale getirmez; daha temel olarak, yaşanan şeyleri belirli ilişkiler içine yerleştirir. Bir başarısızlık belirli bir projeye, bir kayıp belirli bir ilişkiye, bir korku belirli bir tehdide bağlanabildiği sürece deneyim dünyasal bir çerçeve içinde kalır. Negatif olan bile anlamlandırılmıştır.
Gündelik ağın başka bir işlevi, Dasein’ı sürekli olarak geleceğe yöneltmesidir. İnsan çoğunlukla yalnızca şu anda ne olduğuna değil, biraz sonra ne yapacağına, ertesi gün ne olacağına ve daha uzun vadede hangi olanaklara ulaşabileceğine göre yaşar. Gelecek böylece boş bir zaman alanı değil, projelerin ve beklentilerin düzenlediği bir ufuktur. Bu ufuk Dasein’ın şimdiki varoluşunu da hafifletir; çünkü mevcut an tek başına bütün ağırlığı taşımak zorunda kalmaz. Şimdi, daha geniş bir zamansal örgünün içindeki bir geçiş noktası haline gelir.
Geçmiş de aynı şekilde taşıyıcıdır. Biyografik bellek, yalnızca yaşanmış olayların deposu değildir; mevcut kimliğin sürekliliğini sağlayan bir yapı olarak işler. Kişi neyi sevdiğini, neye alıştığını, kimlerle ilişkili olduğunu ve hangi deneyimlerden geçtiğini bildiği ölçüde kendisini belirli bir yaşamın içinde bulur. Geçmişin bu örgütleyici işlevi, Dasein’ın şimdiye düşmesini engeller; mevcut an sürekli olarak önceden yaşanmış anlamlarla bağlanır.
Gündelik dünyanın taşıyıcılığı böylece üç temel düzeyde işler: varolanları pratik göndermeler içinde düzenler, Dasein’ı biyografik sürekliliğe yerleştirir ve geleceğe yönelik olanakları açık tutar. Bu üç yapı birlikte çalıştığında insan varoluşu nadiren çıplak biçimde kendisiyle karşılaşır. Kişi “varım” demekten çok “şunu yapıyorum”, “buraya gidiyorum”, “onu bekliyorum”, “bunu kaybetmek istemiyorum” biçiminde yaşar. Varlık, sürekli olarak dünyasal ilişkiler tarafından taşınır ve dağıtılır.
Heideggerci anlamda gündelikliğin örtücü niteliği tam olarak burada anlaşılır. Örtme, basit bir kendini kandırma biçimi değildir. Dasein’ın dünyaya gömülü olması kendi ontolojik yapısının bir sonucudur. İnsan varoluşunun temel koşullarını sürekli düşünerek yaşayamaz; çünkü varoluş zaten pratik yönelimler ve ilişkiler içinde gerçekleşir. Dünya, Dasein’ın kendi sonluluğunu, zeminsizliğini ve olumsallığını her an doğrudan deneyimlemesini engelleyen bir tampon işlevi görmez yalnızca; daha temelde, bu varoluşun yaşanabilir biçimini kurar.
Anlam ağının gücü de kendi görünmezliğinden gelir. İşlediği sürece fark edilmez, çünkü Dasein doğrudan onun üzerinden dünyaya yönelir. İnsan saatin anlamını değil, saate bakarak yapması gerekeni düşünür; ilişkinin ontolojik işlevini değil, o ilişkinin içindeki kişiyi önemser; geleceğin yapısını değil, gelecekte gerçekleştirmek istediği projeyi izler. Böylece anlam ağının kendisi arka plana çekilir ve yalnızca onun sağladığı yönelimler görünür hale gelir.
Gündelik dünyanın Dasein’ı taşıması, öznenin anlamın yokluğunda değil, anlamın fazlalığı içinde yaşadığını gösterir. Her nesne, ilişki ve zaman dilimi başka bir şeye bağlanır; Dasein sürekli olarak bu bağlantıların içinde hareket eder. Varoluşun çıplak ağırlığı, çoğu zaman bu yoğun göndergesellik tarafından dağıtılır. Dünya yalnızca yaşanan bir çevre değil, Dasein’ın kendi varlığını doğrudan taşımak zorunda kalmadan var olabilmesini mümkün kılan ilişkisel bir düzen haline gelir.
5.3 Anlamlandırmanın Askıya Alınması ve Çıplak Varoluş
Angst’ın ayırt edici gücü, Dasein’ın gündelik anlam ağını bütünüyle yok etmesinde değil, onun bağlayıcılığını geçici olarak gevşetmesinde yatar. Varolanlar ortadan kalkmaz, dünya fiziksel olarak çözülmez ve özne tüm bilişsel kapasitesini kaybetmez. Değişen şey, daha önce kendiliğinden işleyen anlam ilişkilerinin eski kesinlikleriyle çalışmamasıdır. Nesneler hâlâ oradadır fakat neden önemli oldukları, hangi amaca bağlandıkları ve Dasein’ı neye doğru yönelttikleri geçici olarak zayıflayabilir.
Anlamlandırmanın askıya alınması tam bir anlamsızlık değildir. Daha doğru ifadeyle, anlamın olağan akışının duraksamasıdır. Dasein gündelik yaşamda karşılaştığı varolanları hemen belirli kullanım, ilişki ve gelecek bağlantıları içine yerleştirirken, Angst anında bu otomatik yerleştirme işlemi sekteye uğrayabilir. Dünya bir anda yabancılaşır çünkü varolanların biçimleri değil, onların alışılmış yönelimsel çağrıları değişmiştir. Masa yine masadır, oda yine odadır, beden yine bedendir; fakat bütün bunların Dasein için ne yaptığı daha az kendiliğinden hale gelir.
Hipnopompik eşikte benzer bir askıya alınma doğal biçimde ortaya çıkabilir. Rüyanın anlamlandırma sistemi çözülmüş, uyanık dünyanın anlamlandırma sistemi ise henüz bütünüyle devreye girmemiştir. Dasein böyle bir anda kendi varoluşunu taşıyan gündelik göndermelerin tam desteğine sahip değildir. Bu durum bilinçli bir soyutlama veya felsefi refleksiyon yoluyla yaratılmaz; geçişin kendisi anlamın olağan akışında kısa süreli bir kesinti üretir.
Çıplak varoluş kavramı burada dikkatle anlaşılmalıdır. Dasein’ın bütün belirlenimlerinden kurtulmuş saf bir özüne ulaşıldığı iddia edilmez. İnsan hâlâ bedenseldir, tarihsel bir geçmişe sahiptir, belirli bir mekânda bulunur ve daha önce kurulmuş ilişkiler ağının parçasıdır. “Çıplaklık”, bütün bu belirlenimlerin ortadan kalkmasını değil, onların özneyi taşıyan anlam gücünün geçici olarak azalmasını ifade eder. Dasein daha az şey olur değil; daha az şey aracılığıyla kendisini deneyimler.
Gündelik hayatta varoluşun doğrudan deneyimlenmesini engelleyen en önemli yapı, sürekli yönelim üretimidir. Kişi bir hedefe doğru yaşadığında mevcut varoluşu o hedefin içinde anlam kazanır. Sabah işe gitmek, birini görmek, bir metni tamamlamak, bir sorunu çözmek veya yalnızca yemek hazırlamak bile Dasein’ı kendisinden dışarıya yöneltir. Anlamlandırmanın askıya alındığı anda bu dışarıya yönelim zayıflar ve özne kısa süreliğine kendi varoluşunun mevcudiyetine daha fazla maruz kalabilir.
Söz konusu maruz kalış, neden negatif duygulanımla birlikte görülebileceğini de açıklar. Gündelik anlam ağı yalnızca yönelim değil, ontolojik mesafe de üretir. Dasein kendisini sürekli olarak bir sonraki eyleme, gelecekteki projeye veya başkalarıyla kurduğu ilişkiye doğru açtığı için kendi varoluşunun sınırlarını doğrudan taşımaz. Askıya alınma anında bu mesafe azalır. Gelecek henüz dolmamış, geçmiş henüz bütün bağlayıcılığıyla geri dönmemiş ve şimdi daha fazla ağırlık kazanmıştır.
Çıplak varoluşun deneyimi bu nedenle içerik açısından fakir fakat ontolojik açıdan yoğundur. Dasein’ın çevresinde daha az şey olmak zorunda değildir; fakat şeylerin anlamını taşıyan bağlar seyrekleştiğinde mevcut varlık daha fazla hissedilebilir hale gelir. Gündelik dünyanın yoğun göndergeselliği altında dağılan “var olma” duygusu, kısa süreliğine tek başına belirginleşir. Bu belirginlik rahatlatıcı olmak zorunda değildir; aksine varoluşun kendisinin herhangi bir dış gerekçeye dayanmadığını hissettirebilir.
Angst’ın temel yapısı da burada görünür olur. Korku Dasein’ı belirli bir tehlikeye bağlar ve dolayısıyla dünyaya yeniden yerleştirir. Angst ise belirli bir nesne sunmadığı için öznenin yönelimini çözmezden önce onu boşlukta bırakabilir. Dasein neye karşı tepki vermesi gerektiğini bilemez çünkü yaşanan negatiflik tek bir varolana bağlı değildir. Dünya içindeki yollar kapanmamıştır; fakat bu yolların neden izlenmesi gerektiğine dair gündelik kendiliğindenlik zayıflamıştır.
Anlamlandırmanın askıya alınması, dünyayı yok etmekten çok onun kurulmuşluğunu görünür hale getirir. Gündelik yaşamda anlam doğal görünür çünkü Dasein sürekli olarak onun içinde hareket eder. Askı anında ise dünyanın kendiliğindenliği kırılır ve anlamın sürekli etkin tutulması gereken bir ilişki olduğu sezilebilir. Dasein, dünyayı hazır bulmakla kalmadığını; onun içinde kendi yönelimleri, geçmişi ve geleceği aracılığıyla sürekli olarak konumlandığını dolaylı biçimde fark eder.
Hipnopompik eşikte bu farkındalık her zaman kavramsal değildir. Kişi “dünyasallığım geçici olarak çözülüyor” diye düşünmez. Fenomen daha ilkel biçimde hissedilir: açıklanamayan huzursuzluk, anlamsal boşluk, yabancılık, zamansal yoğunluk veya varoluşun kendi ağırlığı. Ontolojik çözümleme tam da bu ön-kavramsal deneyimin yapısını görünür hale getirir. Duygulanım, teorik bilginin öncesinde dünyanın Dasein için nasıl açıldığını gösteren bir kip haline gelir.
Çıplak varoluşun ortaya çıkışı, Dasein’ın kendi olumsallığıyla karşılaşmasını da kolaylaştırır. Gündelik anlam sistemi kişinin neden burada olduğunu sürekli olarak sormasını gerektirmez; yapılacak şeyler bu sorunun yerini alır. Anlam ağının zayıfladığı anda ise varoluşun kendisi gerekçesiz biçimde mevcut kalır. Kişi vardır, fakat bu varlığı hemen bir rol, amaç veya projeyle tamamlamayabilir. Varoluşun koşulsuz mevcudiyeti böylece daha doğrudan bir fenomenolojik ağırlık kazanır.
Biyografik anlatının geçici seyrelmesi de aynı yönde işler. Dasein normalde kendisini geçmişten geleceğe uzanan bir hikâye içinde kavrar. Bu hikâye mevcut anı tek başına bırakmaz; her şimdi daha önce olanlara ve henüz olacaklara bağlanır. Hipnopompik askıda bu zamansal örgü kısa süreliğine zayıfladığında Dasein kendisini daha az anlatısal, daha çok doğrudan mevcut olarak deneyimleyebilir. Çıplaklık tam da bu anlatı azalmasının içinden belirir.
Anlamlandırmanın askıya alınması dolayısıyla dünyadan kopuş değil, dünyanın taşıyıcı işlevinin geçici olarak görünür hale gelmesidir. Dasein normalde kendi varoluşunu dünyasal ilişkiler aracılığıyla yaşar; bu ilişkiler zayıfladığında varoluşun ne kadar büyük ölçüde onların içinde dağıtıldığı fark edilir. Çıplak varoluş, dünyasız insanın saf hali değil, dünyanın normalde örttüğü varoluşsal yoğunluğun kısa süreliğine daha az dolayımlanmış biçimde hissedilmesidir.
Angst tam da böyle bir yoğunlukta ortaya çıkar. Negatiflik belirli bir içerikten değil, Dasein’ın alışılmış anlamlandırma mekanizmasının kendiliğindenliğini yitirmesinden doğabilir. Dünya hâlâ oradadır, fakat artık aynı ölçüde taşımaz; Dasein hâlâ kendisidir, fakat kendisini tanımlayan göndermeler geçici olarak daha sessizdir. Geriye kalan şey boşluk değil, varoluşun kendi ağırlığıdır.
6. Negatif Duygulanımın Ontolojik Yorumu
6.1 Negatifliğin Fizyolojik Açıklamaya İndirgenemezliği
Uyanış sonrası negatif duygulanımın fizyolojik temeli bulunabilir; fakat fenomeni yalnızca nörofizyolojik gecikmeye indirgemek, deneyimin yapısal boyutunu eksik bırakır. Sleep inertia sırasında beynin farklı bölgelerinin farklı hızlarda yeniden örgütlenmesi, bilişsel performansın geçici olarak düşmesi ve duygusal tonun değişebilmesi bilimsel olarak açıklanabilir. Yine de “neden negatif?” sorusu yalnızca aktivasyon düzeyiyle cevaplanmış olmaz. Çünkü düşük uyarılmışlık kendi başına belirli bir duygusal valansı zorunlu kılmaz; aynı nörofizyolojik eşik farklı bireylerde farklı duygulanımsal sonuçlar üretebilir. Negatifliğin ontolojik önemi, fizyolojik koşulun üzerine sonradan eklenen metafizik bir yorumda değil, Dasein’ın bu geçişi nasıl yaşadığında ortaya çıkar.
Fizyolojik açıklama, uyanışın neden heterojen olduğunu gösterebilir. Beynin bütün işlevsel ağları aynı anda normal uyanıklık düzenine dönmediğinde dikkat, yönelim, karar verme ve duygusal regülasyon kısa süreli olarak farklı çalışabilir. Ancak Dasein açısından mesele yalnızca belirli işlevlerin geçici zayıflaması değildir. Aynı anda dünyayla kurulan anlam ilişkilerinin yoğunluğu da değişebilir. Çevre görülür ama henüz tam anlamıyla gündelik çevre olarak hissedilmez; kimlik bilinir ama henüz bütün biyografik ağırlığıyla etkinleşmez; gelecek mevcuttur ama henüz projelerle doldurulmamıştır. Negatif duygulanım bu koşullar altında yalnızca “beyin henüz açılmadı” şeklinde açıklanamayacak kadar ilişkisel bir karakter kazanır.
İndirgemeciliğin temel problemi, deneyimin içeriği ile koşulunu birbirine karıştırmasıdır. Nörofizyolojik süreç fenomenin ortaya çıkabileceği zemini oluşturur; fakat fenomenin Dasein için ne anlama geldiğini açıklamaz. Örneğin belirli bir beyin aktivasyon örüntüsü huzursuzlukla korelasyon gösterebilir, fakat huzursuzluğun neden nesnesiz, neden varoluşsal ve neden bazen ölüm düşüncesine açık hale geldiği ayrı bir sorudur. Bilimsel veri burada vazgeçilmezdir, çünkü eşik durumunun gerçek ve ölçülebilir olduğunu gösterir. Ontolojik yorum ise bu eşikte neyin çözüldüğünü ve neyin yeniden kurulmakta olduğunu anlamaya çalışır.
Negatif duygulanımın belirli bir nesneye bağlanmaması, onu ontolojik çözümleme açısından özellikle önemli hale getirir. Eğer kişi yalnızca kötü bir rüyanın içeriğinden etkileniyorsa ya da uyanır uyanmaz belirli bir tehdidi hatırlıyorsa, duygulanımın kaynağı açık biçimde gösterilebilir. Fakat nesne belirsiz olduğunda ve yalnızca yoğun bir sıkıntı, yabancılık ya da varoluşsal ağırlık hissedildiğinde, açıklama dünyadaki tekil bir varolana değil, dünya ile özne arasındaki bağın kendisine yönelmek zorunda kalır. Dasein’ın duygulanımı, karşılaştığı belirli şeylerden önce dünyasallığın genel tonunu yansıtabilir.
Burada negatifliğin “yanlış” veya “bozuk” bir durum olduğu varsayımı da sorgulanmalıdır. Gündelik bilinç çoğu zaman pozitif ya da nötr bir dengeyi normal kabul eder ve bu dengeden sapmayı arıza olarak görür. Oysa hipnopompik negatiflik, dünya ilişkisinin geçici yeniden örgütlenmesinin doğal bir sonucu olabilir. Dasein’ın alışılmış anlam ağı zayıfladığında, süreklilik ve yönelim duygusunun da geçici olarak azalması şaşırtıcı değildir. Negatif ton, bu eksikliğin rastlantısal bir yan ürünü değil, anlamın geri çekilmesine verilen varoluşsal tepki olarak okunabilir.
Fizyolojik düzey ile ontolojik düzey arasında kurulan ilişki özdeşlik değildir. Anlam dünyasının çözülmesi beyin aktivasyonuna indirgenemez; aynı şekilde nörofizyolojik geçiş de felsefi kategorilerle açıklanamaz. İki düzlem farklı sorulara cevap verir. Birincisi hangi süreçlerin gerçekleştiğini, ikincisi bu süreçlerin Dasein için nasıl bir dünya deneyimi oluşturduğunu araştırır. Negatif duygulanımı daha bütünlüklü anlamak için her iki düzeyin birbirine karıştırılmadan birlikte düşünülmesi gerekir.
Duygulanımın ontolojik karakteri, Heideggerci çerçevede zaten merkezi bir yere sahiptir. Stimmung yalnızca içsel psikolojik durum değildir; dünyanın Dasein’a hangi tonda açıldığını belirleyen temel bir varoluş kipidir. İnsan önce nötr bir dünya algılayıp daha sonra ona duygular eklemez. Dünya her zaman belirli bir duygusal açıklık içinde görünür. Hipnopompik negatiflik bu açıdan, uyanış sırasında dünyanın nasıl açıldığına ilişkin bir değişim olarak okunabilir. Dünya henüz tam tanıdık, güvenli ve yönlendirici değildir; dolayısıyla duygulanım da bu geçici belirsizliği taşır.
Negatif valansın yoğunlaşması, anlam ağının geri çekilişiyle birlikte düşünülünce daha anlaşılır hale gelir. Gündelik dünya özneyi sürekli olarak belirli yönelimlere bağlar ve bu yönelimler varoluşu yapılandırır. Uyanışın ilk anlarında yönelimlerin zayıflaması, Dasein’ın dünyayla kurduğu ilişkinin daha az belirlenmiş hale gelmesine yol açar. Belirsizlik burada yalnızca bilişsel değil, ontolojik bir belirsizliktir: neyin önemli olduğu, hangi geleceğin açıldığı ve öznenin hangi pratik bağlam içinde bulunduğu henüz aynı kesinlikte kurulmamıştır. Negatif duygulanım bu bağlamda, yönelimin yetersizliğinin hissedilen biçimi olarak ortaya çıkabilir.
Fizyolojik açıklamaya indirgenemeyen bir başka nokta, negatifliğin zamansal yapısıdır. Hipnopompik eşik kısa sürer ve anlam ağının yeniden kurulmasıyla birlikte çoğu zaman dağılır. Eğer fenomen yalnızca kimyasal veya elektriksel bir gecikmeyle açıklansaydı, duygulanımın içerikle ve dünyasal bağlarla bu kadar yakın eşleşmesi açıklanması güç olurdu. Oysa gündelik ilişkiler, projeler ve kimlik yeniden etkinleştikçe negatif tonun azalması, duygulanımın dünyasallıkla birlikte örgütlendiğini düşündürür.
Negatifliğin ontolojik yorumu, bilimi reddetmeden onun açıklama sınırını belirler. Nörofizyoloji eşik durumunu ve duygusal farklılaşmayı doğrular; fenomenoloji ise bu farklılaşmanın hangi varoluşsal yapı içinde yaşandığını açıklar. Dasein için önemli olan, beynin tam olarak hangi milisaniyede hangi ağı etkinleştirdiğinden çok, dünyanın o anda nasıl bir bütünlük içinde açıldığıdır. Negatif duygulanım, bu bütünlükteki geçici zayıflamanın en belirgin izlerinden biri olabilir.
6.2 Emotional Sleep Inertia’nın Fenomenolojik Yüzü
Emotional sleep inertia kavramı, uyanış sonrası duygulanımın yalnızca bilişsel sersemliğe eşlik eden rastlantısal bir yan etki olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Fenomenolojik açıdan ise kavramın değeri, Dasein’ın uyanış sırasında dünyaya nasıl yeniden yerleştiğini görünür hale getirmesinde yatar. Negatif duygulanım burada bağımsız bir semptom olarak değil, yeniden dünyasallaşmanın öznel yüzü olarak ele alınabilir. Uyanışın biyolojik geçişi ile anlam dünyasının yeniden kuruluşu aynı anda gerçekleştiğinde, duygulanım her iki sürecin kesişim noktasında yoğunlaşır.
Fenomenolojik yüz, ilk olarak duygunun nesnesiz karakterinde belirir. Kişi uyandığında kötü hissettiğini fark edebilir fakat bu hissi belirli bir olaya bağlayamayabilir. Ortada tehdit yoktur, kayıp yoktur, henüz gündelik yaşamın sorunları bile tam olarak hatırlanmamış olabilir. Buna rağmen bir sıkıntı, huzursuzluk veya açıklanması güç bir ağırlık vardır. Böyle bir duygulanım, dünya içindeki tekil nesnelerden önce gelen daha genel bir açılış biçimine işaret eder. Dasein önce dünyayı belirli bir tonda deneyimler, sonra o dünya içinde tekil şeylere yönelir.
Emotional sleep inertia’nın fenomenolojik özgüllüğü, tam da bu ön-nesnel düzeyde ortaya çıkar. Uyanık dünyanın göndergeleri henüz tam olarak aktive olmadığında duygulanım da belirli bir yönelime bağlanmadan yaygın biçimde hissedilebilir. Negatiflik, belirli bir “neden” bulamamasına rağmen gerçekliğini korur. Dasein’ın dünyaya bağlanmasının henüz tamamlanmadığı bu anda duygu, nesneye yönelik olmaktan çok dünya ilişkisinin kendisine ait hale gelir.
Rüyanın kalıntıları da bu fenomenolojik yapıyı etkileyebilir. Uyanış sırasında rüya içeriği çözülmüş olsa bile onun duygusal izi sürmeye devam edebilir. Korkunun nesnesi ortadan kalkmıştır fakat bedensel gerilim devam eder; üzüntünün nedeni artık gerçek değildir fakat duygulanım birkaç saniye daha korunur. Böyle anlarda Dasein, artık geçerli olmayan bir dünyanın duygusal etkisini yeni dünyanın henüz tamamlanmamış bağlamı içinde taşır. Duygu ile dünya arasındaki alışılmış eşleşme bozulur ve negatiflik daha çıplak biçimde hissedilebilir.
Uyanık dünya yeniden kurulduğunda duygulanım da yeni nesnelere ve bağlamlara bağlanmaya başlar. Kişi neden kalkması gerektiğini, kimi göreceğini, hangi görevi yerine getireceğini ve günün nasıl ilerleyeceğini hatırladıkça negatif ton belirli yönelimlere dağılır. Duygulanımın yaygınlığı azalır çünkü dünya yeniden parçalanmış bir boşluk değil, ilişkiler ağı haline gelir. Böylece emotional sleep inertia’nın çözülmesi yalnızca duygunun şiddet kaybetmesi değil, duygunun yeniden dünyasallaşmasıdır.
Fenomenolojik açıdan önemli bir başka nokta, uyanışın ilk anlarında öznenin kendi bedenini de farklı biçimde deneyimleyebilmesidir. Beden henüz gündelik eylemlerin aracı olarak tam etkinleşmemiş olabilir; daha çok ağırlık, yorgunluk veya saf mevcudiyet olarak hissedilir. Normalde beden dünyaya yönelmenin sessiz zeminiyken, hipnopompik durumda kendisi belirginleşebilir. Bedensel ağırlık ile anlamsal seyrelme birleştiğinde negatif duygulanımın yoğunlaşması daha anlaşılır hale gelir.
Zaman deneyimi de emotional sleep inertia’nın fenomenolojik yüzünün parçasıdır. Uyanışın ilk anlarında gelecek henüz projelerle dolmadığında şimdi daha kapalı ve ağır hissedilebilir. Geçmişin biyografik bağlantıları da henüz tam olarak geri dönmediğinde Dasein kısa süreliğine zamansal bir yalıtılmışlık yaşayabilir. Negatif duygulanım böyle bir şimdiye yapışır; çünkü onu dağıtacak geçmiş ve gelecek yönelimleri henüz yeterince güçlü değildir.
Anlam dünyasının yeniden kurulmasıyla birlikte duygunun değişmesi, emotional sleep inertia’yı statik bir ruh hali olmaktan çıkarır. Fenomen geçişseldir; kendi yapısı gereği çözülmeye eğilimlidir. Dasein dünyaya yeniden bağlandıkça negatiflik de bağlam kazanır, dağıtılır veya tamamen kaybolur. Buradaki geçicilik, duygulanımın dünyasallıkla ne kadar yakın ilişkili olduğunu gösterir. Dünya yeniden düzenlendiğinde duygusal ton da yeniden düzenlenir.
Fenomenolojik yüzün bir başka özelliği, uyanışın sıradanlığı içinde çoğu zaman fark edilmemesidir. Kişi birkaç dakika sonra gündelik işlerine döndüğünde kısa süreli negatifliğin ontolojik yoğunluğu silinir. Deneyim hafızada yalnızca “kötü uyandım” gibi yüzeysel bir ifade olarak kalabilir. Oysa kısa aralıkta yaşanan şey, Dasein’ın bir anlam dünyasından diğerine geçerken duygulanımının da yeniden örgütlenmesidir.
Emotional sleep inertia bu nedenle yalnızca uyku biliminin ölçtüğü bir alt faktör olarak değil, Dasein’ın dünyasallık değişimine eşlik eden duygusal yüzey olarak düşünülebilir. Bilimsel terim fenomeni işaret eder; fenomenolojik çözümleme ise onun yapısını açar. Uyanış sonrası negatiflik, anlamın eksikliğinden çok, anlam dünyasının yeniden bağlayıcı hale gelme sürecindeki geçici kırılganlıktan doğar.
Dasein’ın dünyaya yeniden yerleşmesi tamamlandığında duygusal ataleti taşıyan açıklık da kapanır. Nesneler yeniden işlev kazanır, gelecek yeniden açılır, geçmiş yeniden bağlanır ve kimlik tekrar gündelik yoğunluğuna ulaşır. Negatif duygulanımın çözülmesi böylece yalnızca bir hissin geçmesi değil, dünyasallığın yeniden stabil hale gelmesidir. Emotional sleep inertia’nın fenomenolojik yüzü, tam olarak bu kısa süreli instabilitenin deneyimde bıraktığı izdir.
6.3 Dünyanın Yeniden Kuruluşunun Duygusal Gerilimi
Uyanış sonrası negatif duygulanım, yalnızca çözülmüş bir anlam dünyasının kalıntısı olarak değil, yeni dünyanın yeniden kurulma sürecinde ortaya çıkan bir gerilim olarak da düşünülebilir. Dasein bir anlam rejiminden diğerine geçerken yalnızca eski bağlardan kopmaz; aynı anda yeni bağların içine yeniden yerleşir. Bu yeniden yerleşme, gündelik deneyimde neredeyse tamamen görünmez olduğu için çoğu zaman sorunsuz ve ani bir geçiş gibi yaşanır. Oysa hipnopompik eşik, dünyasallığın yeniden tesisinin kendiliğinden değil, zamansal ve katmanlı bir süreç olduğunu gösterir. Negatif duygulanımın önemli bir bölümü, tam da bu yeniden örgütlenmenin henüz tamamlanmamış olmasından doğan ontolojik gerilimle ilişkilendirilebilir.
Dünyanın yeniden kurulması, yalnızca daha önce bilinen bilgilerin geri çağrılması değildir. Dasein’ın kimliği, zamanı, mekânı, bedeni, ilişkileri ve geleceği aynı anda yeniden bağlanmak zorundadır. Bu unsurlar tek tek erişilebilir olsa bile aralarındaki bütünlük henüz kurulmamış olabilir. Kişi nerede olduğunu bilir, fakat o yerin gün içindeki anlamı henüz belirgin değildir; kim olduğunu bilir, fakat kimliğini taşıyan sosyal ve pratik ilişkiler henüz etkinleşmemiştir; günün başladığını fark eder, fakat günün hangi yönelimlerle ilerleyeceği henüz açıklık kazanmamıştır. Yeniden kuruluşun gerilimi, tam olarak bilginin varlığı ile dünyasallığın tamamlanması arasındaki bu farkta belirir.
Dasein gündelik yaşamda çoğu zaman dünyanın kendisini taşıdığını fark etmez. Amaçlar, sorumluluklar ve ilişkiler özneyi sürekli olarak belirli yönlere çeker ve böylece varoluşun yönsüz kalmasını engeller. Uyanış eşiğinde bu çekim kuvveti henüz tam olarak geri dönmediğinde, özne bir süre için kendi varoluşunu daha az dağıtılmış biçimde taşımak zorunda kalır. Negatif duygulanımın gerilim karakteri burada ortaya çıkar: dünya geri dönmektedir, fakat henüz özneyi tam olarak içine almamıştır.
Yeniden kuruluş aynı zamanda bir seçim veya bilinçli karar süreci değildir. Dasein kendi dünyasını sabah uyandığında baştan kurmaya karar vermez; anlam ilişkileri büyük ölçüde kendiliğinden geri gelir. Fakat bu kendiliğindenlik, onların zamansal bir süreç içinde örgütlenmediği anlamına gelmez. Tam tersine, normalde görünmez olan bu örgütlenme hipnopompik eşikte kısa süreliğine açığa çıkar. Dünya yeniden bağlayıcı hale geldikçe duygulanım da belirli nesnelere, ilişkilere ve geleceklere yönelir.
Gerilim kavramının önemli tarafı, negatifliğin yalnızca eksiklikten kaynaklanmadığını göstermesidir. Dasein boşlukta kalmaz; aynı anda çözülme ve yeniden bağlanma süreçlerini yaşar. Rüyanın anlamları geri çekilirken uyanık dünyanın anlamları yeniden yükselir. Bu iki hareketin çakışması, kısa süreli bir ontolojik istikrarsızlık yaratır. Eski dünya artık taşımamakta, yeni dünya ise henüz bütünüyle taşımamaktadır. Negatif duygulanım bu iki hareket arasındaki gerilim hattında yoğunlaşabilir.
Duygusal gerilim, özellikle yönelimlerin yeniden dağıtılmasında görünür hale gelir. Rüyada belirli bir tehdide, arzuya veya hedefe yönelmiş olan özne, uyanışla birlikte bu yönelimi kaybeder. Yeni dünyada ise başka hedefler ve zorunluluklar devreye girmeye başlar. Birkaç saniyelik aralıkta yönelimlerin boşalması ve yeniden doldurulması, Dasein’ın duygulanımını da kararsızlaştırabilir. Duygu henüz yeni dünyada bir nesneye bağlanmamış olduğu için yaygın, belirsiz ve yoğun hissedilebilir.
Biyografik sürekliliğin yeniden kurulması da benzer bir gerilim taşır. Uyanık yaşamda kişi kendi geçmişiyle geleceği arasında süreklilik kurarak kendisini tanır. Hipnopompik durumda bu anlatı geri gelirken, kısa süreliğine parçalı veya zayıf olabilir. Dasein’ın “ben kimim?” sorusunu bilinçli olarak sorması gerekmez; yine de kimliğin bütünsel hissi bir anda değil, kademeli biçimde yeniden yerleşebilir. Negatif duygulanımın yoğunluğu, öznenin kendi yaşam anlatısıyla arasındaki bu geçici mesafeye de bağlanabilir.
Zamansal yeniden kuruluş, gerilimin en belirgin boyutlarından biridir. Uyanık dünyanın zamanı geleceğe doğru açıktır; yapılacak işler, beklentiler ve planlar şimdiyi sürekli olarak ileriye taşır. Uyanışın ilk anında bu gelecek henüz dolmamışsa, şimdi olağan akışından daha yoğun hale gelir. Dasein bir süre için geleceğin hafifletici etkisinden yoksun kalabilir. Gelecek geri geldiğinde ise mevcut an yeniden daha geniş bir zamansal örgünün içine yerleşir ve duygusal yoğunluk çözülmeye başlar.
Toplumsal dünyanın geri dönüşü de gerilimi azaltan başlıca mekanizmalardan biridir. Kişi başkalarıyla kurduğu ilişkileri hatırladıkça yalnızca sosyal bağlarını değil, kendi konumunu da yeniden bulur. Başkalarının varlığı Dasein’ı ortak bir gerçekliğe sabitler. Uyanışın ilk anlarında bu ortak dünya henüz etkin değilse, özne daha yalıtılmış bir mevcudiyet hissi yaşayabilir. İlişkilerin yeniden hatırlanması ve duygusal olarak etkinleşmesiyle birlikte dünya tekrar paylaşılan bir alan haline gelir.
Negatif duygulanımın azalması böylece dünyanın yeniden kurulmasının başarısıyla birlikte düşünülebilir. Dasein kendi geçmişine, geleceğine, bedenine ve ilişkilerine yeniden bağlandıkça hipnopompik eşikteki açıklık kapanır. Dünya yeniden tanıdıklaşır ve varoluşun ağırlığı gündelik anlamlar arasında dağılır. Duygusal gerilim, anlamın geri dönmesiyle ortadan kalkar veya daha belirli duygulara dönüşür.
Uyanış sonrası negatifliğin ontolojik yorumu tam da bu nedenle statik değildir. Mesele yalnızca dünyanın bir an için zayıflaması değil, ardından aktif biçimde yeniden kurulmasıdır. Dasein iki rejim arasında pasif biçimde sürüklenmez; kendi dünyasallığı yeniden organize olur. Duygulanım da bu yeniden organizasyonun ritmine bağlı olarak değişir. Negatiflik, çözülen ve kurulan dünyaların arasındaki geçişin hissedilen gerilimidir.
7. Ölümün Gündelik Dolayımlanması
7.1 Ölüm Bilgisinin Anlam Dünyasına Yerleştirilmesi
Ölüm, Dasein’ın bilmediği veya yalnızca istisnai anlarda karşılaştığı bir gerçek değildir. İnsan kendi sonluluğunu düşünsel olarak kavrayabilir, başkalarının ölümünü deneyimleyebilir ve ölümün kaçınılmaz olduğunu gündelik bilginin bir parçası olarak taşıyabilir. Buna rağmen ölüm çoğu zaman varoluşun merkezinde sürekli olarak hissedilmez. Bunun nedeni ölüm bilgisinin bastırılmış veya unutulmuş olması değil, gündelik anlam dünyası içinde belirli bir konuma yerleştirilmesidir. Ölüm bilinir, fakat bu bilgi sayısız başka gönderim tarafından çevrelenir ve böylece fenomenolojik yoğunluğunu kaybeder.
Gündelik dünya ölümü çoğunlukla zamansal bir mesafeye yerleştirir. Ölüm “bir gün” gerçekleşecektir; şimdi ise yapılacak işler, sürdürülecek ilişkiler ve tamamlanacak projeler vardır. Bu zamansal uzaklık ölümün kesinliğini ortadan kaldırmaz, fakat onu mevcut anın dışına iter. Dasein kendi sonluluğunu bilir, ancak gelecek çoğu zaman ölümden önceki olanaklarla doludur. Böylece ölüm, geleceğin tamamını kaplayan tek olanak olmaktan çıkar ve uzun bir zaman çizgisinin uzak ucuna yerleştirilir.
Biyografik anlatı da ölüm bilgisini düzenleyen temel yapılardan biridir. İnsan kendisini geçmişten geleceğe uzanan bir yaşam hikâyesinin içinde kavrar. Çocukluk, eğitim, ilişkiler, meslek, hedefler ve henüz gerçekleşmemiş planlar bu hikâyenin sürekliliğini oluşturur. Ölüm bu anlatının sonu olarak bilinir, fakat anlatının içindeki diğer bölümler daha yakın ve daha yoğun olduğu için sonluluk gündelik deneyimin merkezinden uzaklaşır. Dasein yaşamını “öleceğim” önermesi üzerinden değil, “şunu yapacağım”, “buraya gideceğim”, “bunu tamamlayacağım” gibi yönelimler üzerinden sürdürür.
Toplumsal anlam dünyası da ölümün fenomenolojik ağırlığını dönüştürür. Ölüm tıbbi, hukuki, dinsel, kültürel ve ritüel kategoriler içine yerleştirilebilir. Hastalık, yaşlılık, cenaze, miras, yas veya anma gibi çerçeveler, ölümün çıplak sonluluk karakterini belirli pratik ve sembolik düzenler içinde anlamlandırır. Bu düzenler ölümü ortadan kaldırmaz; onu ortak dünyanın içine taşır. Ölüm, tamamen kavranamaz bir yok oluş olmaktan çıkıp toplumsal olarak tanımlanmış bir olay biçimi kazanır.
Gündelik dil de benzer bir dolayımlama üretir. İnsan “ölmek”, “hayatını kaybetmek”, “vefat etmek”, “son günlerini yaşamak” gibi ifadelerle ölümün çıplaklığını sembolik yapılara yerleştirir. Dil, sonluluğu kavramsallaştırarak onu iletişim içinde taşınabilir hale getirir. Ölüm böylece yalnızca varoluşun mutlak kesintisi olarak değil, konuşulabilir ve sınıflandırılabilir bir olgu olarak görünür.
Dasein’ın pratik yönelimleri bu dolayımlamayı daha da güçlendirir. Her yeni proje, geleceğin hâlâ açık olduğu varsayımını taşır. Bir plan yapmak, belirli bir geleceğin gerçekleşebilir olduğunu kabul etmektir. Bir ilişkiyi sürdürmek, zamansal devamlılığı varsayar. Bir hedefe çalışmak, henüz tamamlanmamış bir geleceğe doğru yaşamak anlamına gelir. Gündelik pratikler ölümün yokluğunu garanti etmez; fakat Dasein’ı sürekli olarak ölümden önceki olanaklara bağlar.
Ölüm bilgisi böylece iki farklı düzeyde var olur. Kavramsal düzeyde son derece açıktır: herkes ölümlüdür ve kişi kendi ölümünün kaçınılmaz olduğunu bilir. Fenomenolojik düzeyde ise bu bilgi sürekli olarak aynı yoğunlukta yaşanmaz. Bilgi sabit kalırken onun duygusal ve ontolojik ağırlığı değişebilir. Dasein günün büyük bölümünde sonluluğunu düşünmeden yaşayabilir, ancak bu durum ölüm bilgisinin kaybolduğu anlamına gelmez; yalnızca başka anlam ilişkilerinin onu çevrelemesiyle ilgilidir.
Heideggerci açıdan gündelikliğin ölümü dolayımlaması yalnızca bir savunma mekanizması değildir. Dasein’ın dünya-içinde-varlık yapısı gereği, varoluş kendisini sürekli olarak belirli olanaklara dağıtır. Ölüm ise bütün bu olanakların sınırını oluşturur. Gündelik dünya içinde yaşamak, zorunlu olarak bu sınıra sürekli bakmak anlamına gelmez. Tam tersine Dasein, varoluşunu gerçekleştirebilmek için kendi olanaklarının içine yerleşir ve sonluluğunu çoğu zaman arka plana iter.
Ölümün uzaklaştırılması bu nedenle yanlış bir inançtan değil, anlamın örgütlenme biçiminden doğar. Kişi ölümsüz olduğunu düşünmek zorunda değildir; yalnızca ölümün şu anda pratik olarak belirleyici olmaması yeterlidir. Bir toplantıya hazırlanırken, kitap okurken, biriyle konuşurken veya yemek yerken ölüm bilgisi ontolojik olarak geçerliliğini korur, fakat eylemin yönelimini belirlemez. Dünya içindeki diğer anlamlar daha yakın ve daha güçlüdür.
Gündelik anlam ağının ölüm üzerindeki etkisi, sonluluğu yok etmek değil, onu dolayımlamak olarak tanımlanabilir. Ölüm doğrudan bir varoluşsal sınır olarak değil, zaman, biyografi, kültür ve proje aracılığıyla deneyimlenir. Böylece Dasein ölümle arasına epistemik değil, fenomenolojik bir mesafe koyar. Ne olacağını bilir fakat bu bilgiyi sürekli olarak bütün varoluşunun merkezinde taşımaz.
Dolayımın gücü, ölüm düşüncesinin gündelik yaşamda çoğu zaman soyut kalabilmesini açıklar. “Bir gün öleceğim” önermesi mantıksal olarak son derece güçlüdür; yine de duygusal olarak sıradanlaşabilir. Çünkü cümledeki “bir gün”, ölüm ile mevcut an arasında büyük bir dünyasal mesafe üretir. O mesafeyi dolduran şey takvimsel zaman değil, Dasein’ın bütün projeleri ve ilişkileridir.
Ölümün gündelik anlam dünyasına yerleştirilmesi, dolayısıyla sonluluğun inkârı değil, onun yaşayabilir bir dünya içinde konumlandırılmasıdır. Dasein’ın hayatı ölümün kesinliğiyle çelişmeden sürdürülebilir çünkü ölüm bilgisi başka anlamlarla çevrelenir. Dünya, ölümün ontolojik statüsünü değiştirmez; yalnızca onun Dasein için hangi yoğunlukta ve hangi mesafeden görüneceğini belirler.
7.2 Gelecek, Proje ve İlişkilerin Ölümü Mesafelendirmesi
Dasein’ın ölümle kurduğu gündelik ilişki, yalnızca ölüm bilgisinin zihinsel olarak bastırılmasıyla açıklanamaz. Daha temel olan, varoluşun sürekli olarak geleceğe doğru açılması ve bu geleceğin projeler, ilişkiler, görevler ve beklentiler tarafından doldurulmasıdır. Ölüm kesin olsa bile, gündelik yaşamın yapısı onu hemen şimdiye ait bir gerçeklik olarak deneyimlemeyi engeller. Dasein kendisini sürekli olarak henüz gerçekleşmemiş olanaklara doğru uzatır; dolayısıyla ölüm, varoluşun mutlak sınırı olarak bilinse de pratik olarak ertelenmiş bir ufuk içinde tutulur.
Gelecek burada yalnızca kronolojik zaman değildir. Dasein açısından gelecek, yapılacak şeylerin, sürdürülecek ilişkilerin, tamamlanacak projelerin ve henüz gerçekleşmemiş olanakların alanıdır. İnsan yarın ne yapacağını düşündüğünde, birkaç ay sonraki bir hedefe çalıştığında veya yıllar sonrasına ilişkin bir plan kurduğunda yalnızca zamanı bölümlere ayırmaz; kendi varlığını gelecekteki olanaklara bağlar. Bu bağlanma, ölümün kesinliğini iptal etmez fakat onu mevcut deneyimin merkezinden uzaklaştırır. Dasein’ın dikkati ölümün geleceğine değil, ölümden önce mümkün olan geleceklere dağılır.
Projeler bu mesafelendirmeyi özellikle güçlü biçimde üretir. Bir projeye başlamak, geleceğin hâlâ açık olduğu varsayımını içerir. Yazılacak bir metin, tamamlanacak bir eğitim, kurulacak bir ilişki, edinilecek bir beceri veya sürdürülecek bir çalışma, Dasein’ın kendisini gelecek içinde tasarlamasını gerektirir. Proje ne kadar belirginse, gelecek de o kadar yapılandırılmış hale gelir. Ölüm böyle bir düzen içinde geleceğin tek ve mutlak belirleyicisi olmaktan çıkar; sayısız başka olanağın uzağında, onları sonlandırabilecek nihai sınır olarak kalır.
Pratik yaşamın sıradanlığı bu mekanizmayı sürekli yeniden üretir. İnsan sabah kalktığında birkaç saat sonra yapacağı şeyi, gün sonunda tamamlamak istediği işi veya ertesi güne bırakacağı görevi düşünür. Bu küçük projeler bile geleceğin açık olduğu hissini güçlendirir. Varoluş sürekli olarak bir sonraki ana bağlandığı için ölüm, henüz gelmemiş olan en uç sınır olarak deneyimlenir. Günlük hayatın sürekliliği, Dasein’a geleceğin açık olduğu yönünde sürekli bir fenomenolojik doğrulama sunar.
İlişkiler de ölümün mesafelendirilmesinde benzer bir işlev görür. Başkalarıyla kurulan bağlar, yalnızca mevcut anda yaşanan karşılaşmalardan ibaret değildir; geçmiş hatıraları ve gelecek beklentileri de içerir. Bir kişiyi sevmek, onunla yeniden görüşmeyi beklemek, birlikte yapılacak şeyleri düşünmek veya ilişkinin devamını varsaymak geleceği ilişkisel biçimde yapılandırır. Dasein böylece kendi sonluluğunu yalnızca bireysel bir zaman çizgisi üzerinden değil, başkalarıyla paylaştığı süreklilik içinde yaşar.
Toplumsal roller de geleceği önceden biçimlendirir. Çalışan, öğrenci, ebeveyn, arkadaş veya herhangi bir sosyal konum, belirli süreklilik beklentileri yaratır. Rol yalnızca “şimdi kim olduğumu” değil, yarın ne yapacağımı da belirler. Dasein bu rollere yerleştikçe geleceği daha az açık bir belirsizlik, daha çok belirli görevlerin ve ilişkilerin devamı olarak yaşar. Ölümün radikalliği ise tam tersine bütün rollerin ve projelerin aynı anda sona erebilirliğini içerir. Gündelik yaşam, bu radikalliği sayısız küçük süreklilik aracılığıyla dağıtır.
Biyografik anlatı da aynı mesafelendirme işlevini güçlendirir. Kişi yaşamını bir başlangıçtan sona doğru uzanan tek çizgi olarak değil, içinde farklı dönemler, hedefler ve dönüşümler bulunan bir süreç olarak deneyimler. Gelecekteki kendisine dair imgeler üretir, değişeceğini varsayar ve henüz yaşanmamış deneyimlere yer açar. Ölüm, bu anlatının sonu olarak bilinse bile anlatının içeriği tarafından sürekli olarak ertelenir. Dasein önce yaşayacağı şeyleri düşünür; sonlanmayı çoğu zaman yaşamın tamamlanmasının uzağında tutar.
Geleceğin bu kadar yoğun biçimde projelerle dolması, ölümün fenomenolojik olarak neden soyutlaşabildiğini açıklar. Ölüm kesinliği bakımından en güçlü olanaklardan biridir, fakat gündelik yönelim bakımından çoğu zaman en zayıf olanlardan biri haline gelir. İnsan, gerçekleşme ihtimali çok daha düşük olan bir planı ölümden daha somut hissedebilir; çünkü proje pratik gönderimlerle doğrudan dünyaya bağlıdır. Ölüm ise her şeyi mümkün olmaktan çıkarabilecek mutlak sınır olmasına rağmen, mevcut eylemi belirleyen gönderim ağının dışında tutulabilir.
İlişkisel süreklilik de ölümün yalnızca bireysel sonlanma olarak deneyimlenmesini engeller. Dasein kendisini başkalarının dünyasında da sürdürür: insanlar tarafından hatırlanacağını, kurduğu şeylerin devam edeceğini, ilişkilerin kendisinden sonra da belirli izler taşıyacağını düşünebilir. Bu düşünceler ölümün ontolojik nihailiğini ortadan kaldırmaz, ancak öznel deneyimde onun mutlak kopuş niteliğini dolaylı hale getirir. Kişi kendi sonluluğunu bile ortak dünyanın sürekliliği içinde anlamlandırır.
Gündelik projelerin ve ilişkilerin taşıdığı mesafe, ölüm düşüncesinin duygusal şiddetini de azaltır. Ölüm hakkında düşünmekle ölümün sonluluk olarak doğrudan hissedilmesi arasında önemli bir fark vardır. Gündelik yaşamda ölüm düşüncesi çoğu zaman kavramsal kalır; çünkü düşünce hemen başka anlamlarla çevrelenir. “Öleceğim” bilgisi, “ama önce şunları yapacağım”, “şu insanlarla yaşayacağım”, “şu projeleri tamamlayacağım” gibi yönelimlerle birlikte var olur. Dasein ölümün kesinliğini bilirken aynı anda geleceğin çoklu olanaklarını yaşayabilir.
Mesafelendirme bu yüzden yalın bir inkâr mekanizması değildir. Dasein ölümden kaçmak için sahte bir gelecek üretmez; dünya-içinde-varlık zaten gelecek olanaklara yönelmiş bir yapıdır. Proje, ilişki ve beklenti, varoluşun doğal kipleridir. Ölümün gündelik olarak geri planda kalması, bu yapının sonucudur. Dasein sürekli olarak henüz olmadığı şeye doğru yaşadığı için nihai sonluluk, pratik yönelimlerin gerisinde tutulur.
Tam da burada ölüm ile anlam arasında ters yönlü bir ilişki belirir. Dünya ne kadar yoğun projeler, ilişkiler ve gelecek beklentileriyle örgütlenirse ölüm o kadar fazla dolayımlanır. Buna karşılık bu ağ zayıfladığında ölümün fenomenolojik mesafesi de daralabilir. Ölüm bilgisinin kendisi değişmeden, onu uzak tutan geleceksel ve ilişkisel katmanlar geri çekilebilir. Mesafe takvimsel değil, anlam ilişkilerinin yoğunluğuyla kurulur.
Dasein’ın ölümle gündelik ilişkisinde belirleyici olan, bu nedenle ölümün ne kadar uzakta olduğu değil, araya kaç katman anlam yerleştiğidir. Yıllar sonra gerçekleşmesi beklenen bir ölüm çok yakın hissedilebilir; tam tersine, nesnel olarak yakın bir ölüm gündelik projeler içinde soyut kalabilir. Fenomenolojik mesafe kronolojik zamandan daha çok dünyasallığın örgütlenme biçimine bağlıdır.
Gelecek, proje ve ilişkiler ölümün kesinliğini ortadan kaldırmaz; onu yaşanabilir bir dünyanın içine dağıtır. Dasein kendi sonluluğunu taşırken aynı zamanda başka şeylere doğru yaşayabilir. Ölümün mesafelendirilmesi, tam da bu çoklu yönelimin ürünüdür: sonluluk aynı kalır, fakat dünya onunla Dasein arasına sayısız anlam bağlantısı yerleştirir.
7.3 Ölümün Fenomenolojik Yoğunluğunun Gündelik Olarak Azaltılması
Ölümün gündelik dünyada geri planda kalması, onun ontolojik önemini kaybettiği anlamına gelmez. Değişen şey ölümün fenomenolojik yoğunluğudur. Aynı bilgi, farklı anlam rejimleri içinde bütünüyle farklı ağırlıklar taşıyabilir. “Bir gün öleceğim” önermesi mantıksal olarak değişmeden kalırken, gündelik yaşamın içinde çoğu zaman zayıf bir duygusal etki üretir. Çünkü Dasein bu bilgiyi çıplak biçimde değil, projeler, ilişkiler, zaman düzenleri ve toplumsal anlamlarla çevrelenmiş halde taşır.
Fenomenolojik yoğunluk, bir düşüncenin yalnızca bilinmesiyle değil, varoluşun ne kadarını kapladığıyla ilgilidir. Ölüm gündelik deneyimde genellikle bütün ufku kaplamaz. Aynı anda başka şeyler vardır: açlık, iş, konuşma, merak, arzu, plan, yorgunluk, eğlence, sorumluluk. Her biri Dasein’ın dikkatini ve duygulanımını başka yönlere dağıtır. Ölüm böylece varoluşun en kesin sınırı olmasına rağmen deneyimin tek belirleyicisi olmaktan çıkar.
Dünyanın anlam yoğunluğu, ölümün ağırlığını doğrudan azaltan bir tampon gibi değil, onu başka ilişkiler içine dağıtan bir yapı gibi çalışır. Kişi bir yakınını kaybettiğinde bile ölüm, cenaze düzenlemeleri, yas ritüelleri, aile ilişkileri, hatıralar ve toplumsal destek aracılığıyla dünyaya yeniden yerleştirilir. Acı ortadan kalkmaz, fakat çıplak sonluluk bir dizi anlam pratiği içinde taşınabilir hale gelir. Gündelik dünya ölümle yüzleşmeyi engellemez; onu yapılandırır.
Dil de fenomenolojik yoğunluğun azaltılmasında önemli rol oynar. Ölüm kavramsallaştırıldığında belirli bir kategoriye dönüşür. “Ölüm”, “vefat”, “son”, “kayıp”, “hayatın bitişi” gibi ifadeler, sonluluğu dilsel bir form içine sokar. Dil aracılığıyla ölüm hakkında konuşulabilir, tartışılabilir ve bilgi üretilebilir. Bu kavramsallaştırma, ölümün varoluşsal radikalliğini tamamen ortadan kaldırmasa da onu düşünsel olarak işlenebilir hale getirir.
İstatistiksel ve tıbbi söylemler de benzer biçimde ölümün çıplaklığını nesnelleştirir. Yaşam beklentisi, hastalık riski, ölüm oranı veya tedavi ihtimali gibi kategoriler sonluluğu ölçülebilir değişkenlere dönüştürür. Dasein kendi ölümünü böylece yalnızca “varlığımın sona ermesi” olarak değil, belirli risklerin ve olasılıkların konusu olarak düşünebilir. Ölümün mutlak karakteri, olasılıksal bir dil içinde kısmen evcilleştirilir.
Gündelik zaman deneyimi de ölümün yoğunluğunu sürekli olarak seyreltir. İnsan çoğu zaman “şimdi” ile “ölüm” arasında büyük bir ara bölge varsayar. Bu ara bölge kronolojik olarak ne kadar uzun olursa olsun asıl önemli olan anlamla doldurulmuş olmasıdır. Gelecek günler, yıllar ve projeler ölümün önüne yerleşir. Sonluluk geleceğin kapanışı olarak kalır, fakat gelecek aynı zamanda sayısız başka olanak içerdiği için ölüm bütün zaman ufkunu ele geçiremez.
Ölümün fenomenolojik yoğunluğunun azalması, gündelik dünyayı sahte veya yüzeysel yapmaz. Aksine Dasein’ın yaşayabilmesi için gerekli bir anlam dağılımı üretir. Eğer ölümün ontolojik kesinliği her an bütün yoğunluğuyla deneyimlenseydi, gündelik pratiklerin büyük bölümü sürekli olarak askıya alınabilirdi. Dünya içindeki yönelimler, sonluluğun mutlak ağırlığını başka anlamlarla birlikte taşıyabilmeyi mümkün kılar.
Heideggerci gündeliklik eleştirisi burada basitçe “insanlar ölümü unutuyor” şeklinde okunmamalıdır. Sorun unutmak değil, ölümün “herkesin başına gelen” genelleştirilmiş bir olaya indirgenmesidir. Dasein kendi ölümünü tekil ve devredilemez olanak olarak deneyimlemek yerine, ölümü ortak dünyanın sıradan bir olgusu olarak düşünebilir. “İnsanlar ölür” önermesi doğru olsa da, kendi ölümünün varoluşsal tekilliğini dağıtır. Ölüm böylece kişisel sonluluk olmaktan çıkıp genel biyolojik gerçekliğe dönüşür.
Bu genelleştirme fenomenolojik yoğunluğu azaltmanın en güçlü yollarından biridir. Başkalarının ölümü görülebilir, anlatılabilir ve kavramsallaştırılabilir; kendi ölüm ise hiçbir zaman tamamlanmış bir deneyim olarak sahiplenilemez. Gündelik bilinç bu farkı çoğu zaman kapatır ve kendi ölümünü de başkalarının ölümü gibi düşünülebilir bir olay haline getirir. Böylece ölüm bilgisi korunurken onun radikal tekilliği geri plana çekilir.
Dasein’ın gündelik anlam dünyası aynı zamanda sürekli olarak yeniden başlangıç üretir. Her sabah yeni bir gün, her proje yeni bir yönelim, her ilişki yeni bir gelecek açar. Bu tekrarlanan başlangıçlar varoluşun sonlu olduğu bilgisini geçersiz kılmaz, fakat yaşamın kendisini sürekli olarak açık bir süreç gibi deneyimletir. Ölüm nihai kapanış iken gündeliklik aralıksız mikro-açılımlar üretir.
Fenomenolojik yoğunluğun azalması dolayısıyla unutma değil, yoğunluğun dağıtılmasıdır. Ölüm bilgisi tek başına bırakılmaz; onun çevresine zaman, proje, ilişki, dil ve toplumsal anlam katmanları yerleşir. Dasein ölümün kesinliğini taşırken aynı anda başka anlamlara yönelir. Sonluluk varoluşun tamamını belirleyen tek merkez olmaktan çıkar ve dünyasal ağın içinde bir sınır olarak kalır.
Bu dağılımın önemi, anlam ağı zayıfladığında daha açık hale gelir. Ölümü uzak tutan şey yalnızca “henüz zamanım var” düşüncesi değildir; Dasein’ı şimdi ile son arasında taşıyan bütün dünyasal yapıların varlığıdır. Projeler çekildiğinde, gelecek seyrekleştiğinde, biyografik anlatı kısa süreliğine zayıfladığında ve ilişkilerin duygusal bağlayıcılığı azaldığında ölümün kendisi değişmeden kalır, fakat onunla mevcut varoluş arasındaki anlam mesafesi daralır.
Gündelik dünyanın yaptığı şey sonluluğu gizlemekten daha karmaşıktır. Ölümü yaşanabilir bir mesafeye yerleştirir, onun ontolojik kesinliğini başka olanakların arasında dağıtır ve Dasein’a sonluluğuna rağmen dünyada hareket edebilme imkânı verir. Ölümün fenomenolojik yoğunluğu, tam da bu nedenle sabit değildir; dünyanın anlam yoğunluğuyla ters orantılı biçimde değişebilir. Dasein ne kadar güçlü biçimde geçmişine, geleceğine, ilişkilerine ve projelerine bağlanırsa ölüm o kadar fazla dolayımlanır; bu bağların seyrelmesi ise aynı ölüm bilgisini bambaşka bir varoluşsal ağırlığa taşıyabilir.
8. Hipnopompik Ölüm Angst’ı
8.1 Ölümün Anlamsal Mesafesinin Çökmesi
Ölümün gündelik yaşam içindeki uzaklığı, çoğu zaman kronolojik bir uzaklık değildir. İnsan ölümün ne zaman gerçekleşeceğini bilmez; buna rağmen onu çoğunlukla “henüz değil” biçiminde yaşar. Bu “henüz değil”, salt takvimsel bir beklentiden doğmaz. Ölüm ile mevcut varoluş arasına yerleşmiş projeler, ilişkiler, görevler, alışkanlıklar ve gelecek tasarımları tarafından üretilir. Dasein kendisini bir sonraki ana, güne, haftaya veya yıla doğru açtıkça sonluluk, bütün bu yönelimlerin gerisinde konumlanır. Ölümün fenomenolojik mesafesi böylece zamanın niceliğiyle değil, anlam dünyasının yoğunluğuyla kurulur.
Hipnopompik eşik tam da bu mesafenin geçici olarak daralabildiği bir durumdur. Rüya dünyasının anlamları çözülmüş, uyanık dünyanın gündelik gönderimleri ise henüz bütün gücüyle geri dönmemiştir. Dasein’ı geleceğe taşıyan pratik yönelimler, toplumsal ilişkiler ve biyografik süreklilik kısa süreliğine zayıfladığında ölümün karşısında duran anlamsal katmanlar da seyrekleşir. Ölüm burada fiziksel olarak yakınlaşmaz; ölüm ihtimali artmaz; ölüm hakkında yeni bir bilgi edinilmez. Değişen şey, ölümün varoluşa hangi mesafeden göründüğüdür.
Gündelik yaşamda “öleceğim” bilgisi çoğu zaman daha geniş bir anlatının içine yerleştirilir. Kişi önce yapacağı şeyleri, yaşayacağı ilişkileri, gerçekleştireceği projeleri ve sürdüreceği alışkanlıkları düşünür. Ölüm bu anlatının sonunda yer alır veya en azından başka olanaklarla çevrelenir. Hipnopompik eşikte ise anlatının bu dağıtıcı gücü geçici olarak azalabilir. Dasein birkaç saniye boyunca kendi geleceğini henüz belirli projelerle doldurmamışsa, ölüm karşısında duran “önce”lerin sayısı fenomenolojik olarak azalır. Sonluluk, uzak bir ufuktan daha doğrudan bir sınır haline gelebilir.
Anlamsal mesafenin çökmesi, ölümün daha çok düşünülmesiyle karıştırılmamalıdır. Ölüm düşüncesi zihinde açıkça formüle edilmeden de sonluluk duygusu yoğunlaşabilir. Negatif duygulanım önce gelir, ardından zihin bu duygulanımı ölüm fikriyle bağlayabilir. Burada kavramsal sıra, gündelik rasyonel düşünmeden farklı olabilir. Dasein önce dünyasal desteğin seyrelmesini yaşar; ölüm, bu seyrelmenin en radikal anlamı olarak belirir. Sonluluk böylece çıkarım yoluyla ulaşılan bir sonuç değil, varoluşun açıklığında hissedilen bir sınır haline gelir.
Ölümün anlamsal mesafesi, biyografik süreklilik tarafından da korunur. Kişi kendisini geçmişten geleceğe uzanan tek bir yaşam çizgisi içinde düşündüğünde ölüm, bu çizginin sonuna yerleştirilir. Hipnopompik durumda biyografik anlatı henüz tam olarak geri dönmemişse, yaşam çizgisinin içindeki konum da geçici biçimde belirsizleşebilir. Dasein “hayatımın şu noktasındayım ve önümde bunlar var” şeklindeki gündelik yerleşimini henüz kurmadan mevcut olduğunda, ölümle arasındaki anlatısal uzaklık zayıflar.
Geleceğin seyrelmesi burada merkezi bir rol oynar. Normalde şimdi, geleceğe doğru açılan bir geçiş noktasıdır. Hipnopompik eşikte gelecek henüz görevlerle ve projelerle biçimlenmemişse, mevcut an kendi üzerine kapanabilir. Dasein “sonra”ya doğru taşınmadığında, varoluşun sonlanabilirliği de mevcut ana daha yakın hissedilebilir. Ölüm gelecekteki bir olay olmaktan çok, varoluşun her anında mevcut olan sınır olarak belirginleşir.
Anlamsal mesafenin çökmesi, ölümün ontolojik statüsünü değiştirmez; onun fenomenolojik erişilebilirliğini değiştirir. Gündelik dünyada ölüm sürekli olarak başka anlamların arkasında kalırken, eşik durumunda bu anlamların bir kısmı geri çekildiğinde sonluluk daha az dolayımlanmış biçimde görünür. Dasein’ın ölümle karşılaşması yeni bir bilgi edinimi değil, zaten sahip olduğu bilginin taşıdığı mesafenin kaybıdır.
Hipnopompik ölüm Angst’ının yoğunluğu da tam olarak buradan doğar. Dasein, ölümün “bir gün” gerçekleşeceğini bilmekten çok, kendi varlığının hiçbir dünyasal anlam tarafından nihai olarak garanti edilmediğini hisseder. Projeler vardır ama onları tamamlayacağı garanti değildir; ilişkiler vardır ama onları sürdüreceği kesin değildir; biyografik anlatı vardır ama devamı zorunlu değildir. Gündelik yaşamda bu olumsallık başka anlamların içinde dağılırken, hipnopompik eşikte daha çıplak hale gelebilir.
Ölümün anlamsal mesafesinin daralması, onu psikolojik olarak “yakın” hissettirebilir fakat bu yakınlık mekânsal veya zamansal değildir. Sonluluk Dasein’ın kendi varlık yapısına ait olduğu için aslında hiçbir zaman uzak değildir; uzaklık yalnızca gündelik anlamlandırma tarafından üretilir. Hipnopompik eşik, bu mesafenin ne kadar kurulmuş bir şey olduğunu kısa süreliğine görünür hale getirir.
Dasein yeniden gündelik dünyaya yerleştiğinde ölüm de tekrar mesafelenir. Günün görevleri, ilişkiler, gelecek planları ve toplumsal roller yeniden bağlayıcı hale geldikçe sonluluk daha geniş bir yaşam örgüsünün içine yerleşir. Aynı ölüm bilgisi birkaç dakika sonra daha az yoğun hissedilebilir. Değişen ölüm değil, onu çevreleyen dünyanın yeniden kurulmuş olmasıdır.
Hipnopompik ölüm Angst’ı bu nedenle ölümün ani biçimde hatırlanması olarak değil, ölüm ile Dasein arasındaki anlamsal aralığın geçici çöküşü olarak tanımlanabilir. Gündelik dünyanın yoğunluğu sonluluğu uzaklaştırır; eşik durumu ise bu yoğunluğu seyrelterek ölümün varoluşa içkin sınır karakterini daha doğrudan hale getirir.
8.2 Ölüm Bilgisinden Sonluluğun Dolayımsızlaşmasına
Ölüm bilgisi ile ölümün fenomenolojik olarak yaşanması arasında temel bir ayrım vardır. Dasein ölümün kaçınılmaz olduğunu kavramsal olarak bilir; bu bilgi gündelik yaşam boyunca varlığını korur. Fakat bilmek ile sonluluğu doğrudan hissetmek aynı şey değildir. Bilgi, dilsel ve kavramsal bir yapı içinde taşınabilir; sonluluk deneyimi ise Dasein’ın kendi varoluşuna yönelir ve yalnızca “insanlar ölür” önermesini değil, “benim bütün olanaklarım sona erebilir” yapısını açığa çıkarır.
Gündelik ölüm bilgisi çoğunlukla genelleştirilmiştir. Ölüm biyolojik bir gerçek, toplumsal bir olay veya istatistiksel bir olasılık olarak düşünülebilir. Böyle bir çerçevede ölüm doğru bir bilgi olarak korunur fakat Dasein’ın tekilliğine tam olarak temas etmez. “Herkes ölecek” önermesi, kendi ölümünü de içerir; yine de genellik, sonluluğun kişisel ve devredilemez karakterini dağıtır. Ölüm bir türün özelliği gibi görünürken, Dasein’ın kendi varlığının sonu olma niteliği geri planda kalabilir.
Hipnopompik eşikte söz konusu genelleştirmenin gücü azalabilir. Dasein henüz ortak dünyanın kavramsal ve pratik çerçevelerine bütünüyle dönmemişken ölüm, nesnel bir bilgi olmaktan çok kendi varoluşuna ait sınır olarak belirginleşebilir. Burada “ölüm vardır” önermesi ile “ben sona erebilirim” deneyimi arasındaki mesafe daralır. Sonluluk, dışarıdan bilinen bir olgu olmaktan çıkıp öznenin kendi mevcudiyetine içkin bir olanak haline gelir.
Dolayımsızlaşma kavramı, ölümün bütün aracılardan tamamen arındığı metafizik bir erişimi ifade etmez. Dasein her zaman belirli bir dil, beden, tarih ve dünya içinde yaşar. Kastedilen, gündelik anlam katmanlarının geçici olarak zayıflamasıyla ölüm bilgisinin daha az sembolik, daha az toplumsal ve daha az biyografik filtre üzerinden hissedilmesidir. Ölüm aynı kalır; fakat ona ulaşan yol kısalır.
Bu kısalma özellikle benlik ile ölüm arasındaki ilişkinin değişiminde görünür. Gündelik yaşamda kişi ölümü çoğu zaman gelecekteki kendisine ait bir olay gibi düşünür. Şimdiki ben ile ölecek ben arasında uzun bir yaşam çizgisi varsayılır. Hipnopompik eşikte bu zamansal ayrım zayıfladığında, ölecek olanın gelecekteki başka bir ben değil, tam olarak şimdi var olan ben olduğu hissi güçlenebilir. Sonluluk böylece uzaklaştırılmış bir biyografik son olmaktan çıkar ve mevcut varoluşun yapısal sınırına dönüşür.
Heideggerci anlamda ölümün devredilemezliği de burada belirginleşir. Başkasının ölümü görülebilir, onun için yas tutulabilir, hatta ölüm süreci gözlemlenebilir; fakat Dasein kendi ölümünü hiçbir zaman başkasının yerine yaşadığı gibi yaşayamaz. Kendi ölüm, bütün olanakların kendi açısından kapanmasıdır. Gündelik genellemeler bu tekilliği bulanıklaştırırken, anlam ağının seyrelmesi onu yeniden keskinleştirebilir.
Sonluluğun dolayımsızlaşması korkunun nesnesini de belirsizleştirir. Dasein belirli bir hastalıktan veya kazadan korkmuyorsa, ölümün hangi nedenden geleceği önemli değildir. Hatta ölümün yakın olup olmadığı bile ikincil hale gelir. Duygulanımın merkezinde “nasıl öleceğim?” değil, “varlığım sona erebilir” yapısı bulunur. Bu nedenle fenomen korkudan Angst’a yaklaşır; belirli tehdit geri çekilir, sonluluğun kendisi ön plana çıkar.
Dolayımsız sonluluk deneyimi, dünyanın anlamsal gücünü tamamen yok etmez fakat onu geçici olarak yetersiz hale getirebilir. Günlük projeler ölüm karşısında bir anda küçük veya uzak görünebilir; ilişkiler varlığını korurken sonluluğu tamamen engelleyemeyecekleri hissedilebilir; geleceğin bütün planları aynı anda koşullu hale gelir. Dasein’ın dünyası dağılmaz, ancak dünyadaki hiçbir anlamın ölüm karşısında mutlak güvence sunamadığı belirginleşir.
Burada önemli olan, ölüm Angst’ını nihilizmle karıştırmamaktır. Dünyasal anlamların ölüm karşısında nihai garanti sağlamaması, onların anlamsız olduğu anlamına gelmez. Bir ilişkinin sonlu olması onun değersizliğini, bir projenin yarım kalabilir olması onun gereksizliğini göstermez. Sonluluğun dolayımsızlaşması yalnızca anlamın mutlak olmadığını, Dasein’ın bütün projelerinin kendi varoluşunun sonluluğu içinde gerçekleştiğini açığa çıkarır.
Hipnopompik eşikte negatif duygulanımın ölüm fikrine bağlanması bu nedenle rastlantısal olmayabilir. Dünya henüz Dasein’ı bütün anlam katmanlarıyla sarmalamadığında, varoluşun sonlu yapısı daha az dolayımlanmış biçimde hissedilebilir. Ölümün kendisi yeni değildir; yeni olan, onu çevreleyen gündelik mesafenin kısa süreliğine zayıflamasıdır.
Sonluluğun dolayımsızlaşması, “ölüm şimdi olacak” şeklinde bir inanç gerektirmez. Kişi ölümün yakın olmadığını rasyonel olarak bilebilir ve yine de onun varoluşsal gerçekliğini yoğun biçimde hissedebilir. Tam da bu ayrım, hipnopompik ölüm Angst’ını panik veya somut ölüm korkusundan ayırır. Dasein bir tehlike hesabı yapmaz; kendi varlığının süreksizliğini hisseder.
Gündelik anlam dünyası yeniden bütünleştiğinde ölüm bilgisi tekrar kavramsal mesafesine çekilir. Gelecek yeniden projelerle dolar, toplumsal dünya yeniden etkinleşir ve biyografik anlatı kaldığı yerden devam eder. Sonluluk ortadan kalkmaz; yalnızca yeniden dolayımlanır. Hipnopompik eşikte kısa süreliğine yaşanan yoğunluk, böylece ölümün kendisindeki değişimden değil, Dasein’ın onu taşıma biçimindeki dönüşümden kaynaklanır.
Ölüm bilgisinden sonluluğun dolayımsızlaşmasına geçiş, hipnopompik ölüm Angst’ının merkezini oluşturur. Bilinen ölüm, yaşanan sonluluğa dönüşür; genel bilgi, tekil varoluşa geri döner; gelecekteki olay, mevcut varlığın sınırı olarak hissedilir. Angst’ın yoğunluğu tam olarak bu dönüşümde belirir.
8.3 Ölüm Angst’ının Ontolojik Yoğunlaşması
Hipnopompik ölüm Angst’ının ayırt edici niteliği, ölüm düşüncesinin sıradan biçimde hatırlanmasından daha fazla bir yoğunluk taşımasıdır. Dasein gündelik yaşamda ölümün kaçınılmazlığını bilir; buna rağmen bu bilgi çoğu zaman kavramsal düzeyde kalır ve varoluşun tamamını kaplamaz. Hipnopompik eşikte ise aynı bilgi, gündelik dünyayı taşıyan anlam katmanlarının geçici olarak seyrelmesiyle birlikte çok daha doğrudan bir ağırlık kazanabilir. Ölüm burada yeni bir içerik değildir; daha önce zaten bilinen sonluluğun fenomenolojik yoğunluğunun artmasıdır.
Yoğunlaşmanın temel koşulu, anlamın geri çekilişiyle birlikte ölümün diğer bütün olanaklardan ayrışmasıdır. Gündelik hayatta Dasein’ın önünde sayısız küçük ve büyük gelecek bulunur: yapılacak işler, kurulacak ilişkiler, sürdürülecek projeler, alınacak kararlar, tamamlanacak görevler. Ölüm bütün bunların sınırı olsa da aynı zamanda onların arasında görünmezleşir. Hipnopompik eşikte bu gelecekler henüz tam olarak yeniden kurulmadığında, ölüm diğer olanaklarla rekabet eden bir seçenek olmaktan çıkar ve bütün olanakları mümkün olmaktan çıkarabilecek nihai sınır olarak belirginleşir.
Burada yoğunlaşan şey yalnızca korku değildir. Korku, tehdidin belirginliğiyle artar; ölüm Angst’ında ise belirginlik tam tersine ortadan kalkabilir. Dasein neden, ne zaman veya nasıl öleceğini düşünmeyebilir. Buna rağmen kendi varlığının sona erebilirliği bütün deneyimin üzerine yayılabilir. Duygulanım belirli bir nedene yönelmediği için daha geniş bir varoluş alanını kaplar. Ölüm, tekil bir olay olmaktan çok Dasein’ın bütün dünya ilişkilerinin sınırı haline gelir.
Ontolojik yoğunluk tam da bu yayılma biçiminde ortaya çıkar. Ölüm, yalnızca bedensel yaşamın sona ermesi olarak değil, Dasein açısından bütün dünyasallığın kapanması anlamına gelir. Kişinin projeleri, ilişkileri, geleceği, hatırladığı geçmişi ve dünyadaki bütün yönelimleri ancak var olduğu sürece onun için açılabilir. Kendi ölümü, bu anlam alanlarının yalnızca bir kısmının değil, tamamının kendi açısından sona ermesi demektir. Hipnopompik eşikte gündelik anlam bağları zaten zayıflamışken, ölümün bu bütünsel karakteri daha çıplak biçimde hissedilebilir.
Dasein’ın ölüm karşısındaki tekilliği de yoğunlaşmanın önemli bir boyutudur. Gündelik dünyada ölüm çoğu zaman başkalarıyla paylaşılan genel bir biyolojik gerçek olarak kavranır. İnsanlar ölür, toplumlar ölüm ritüelleri geliştirir, kültürler ölüm hakkında anlam sistemleri kurar. Ancak kendi ölüm hiçbir zaman tam anlamıyla ortaklaştırılamaz. Dasein kendi sonluluğunu başkasına devredemez. Hipnopompik eşikte toplumsal dünyanın bağlayıcılığı geçici olarak zayıfladığında, ölümün bu devredilemezliği daha belirgin hale gelebilir.
Ölüm Angst’ının yoğunlaşması, aynı zamanda Dasein’ın kendi varlığıyla arasındaki mesafenin daralmasıdır. Gündelik yaşamda insan kendisini sürekli olarak başka şeyler aracılığıyla deneyimler. Ne yaptığı, kiminle olduğu, neyi istediği ve gelecekte ne yapacağı, varoluşun kendisini dolaylı hale getirir. Hipnopompik eşikte bu aracılıkların bir kısmı geri çekildiğinde Dasein kendisini daha az dolaylı biçimde hisseder. Ölüm de tam olarak bu çıplaklaşmış varoluşa bağlandığında olağanüstü bir yoğunluk kazanır.
Zamansal yapı burada yeniden belirleyici hale gelir. Gündelik ölüm düşüncesi çoğunlukla geleceğe yerleştirilirken, Angst içinde sonluluk şimdinin içine yaklaşır. Bu yaklaşma, ölümün gerçekten yakın olduğuna ilişkin bir inanç değildir. Daha çok, “bir gün” ifadesinin sağladığı fenomenolojik korumanın zayıflamasıdır. Dasein kendi varlığının şu anda da sonlu olduğunu hisseder. Ölüm gerçekleşmese bile sonluluk mevcut varlığın yapısına ait olarak deneyimlenir.
Hipnopompik eşikte zamanın geçmiş ve gelecek arasında henüz tam olarak örgütlenmemiş olması, bu yoğunluğu artırabilir. Gelecek yeterince dolu değilse, şimdiki varoluş başka olanaklara doğru dağılamaz. Geçmişin biyografik sürekliliği henüz güçlü değilse, mevcut benlik de daha az anlatısal hale gelir. Sonluluk böyle bir anda yalnızca yaşam öyküsünün sonu değil, mevcut varlığın kendi yapısı olarak görünür.
Negatif duygulanımın ölüm Angst’ına dönüşmesi de tam burada açıklanabilir. Emotional sleep inertia düzeyinde belirsiz bir huzursuzluk, sıkıntı veya ağırlık olarak başlayan duygu, Dasein’ın varoluşsal yapısı içinde belirli bir anlama kavuşabilir. Dünya yeterince bağlayıcı olmadığında duygunun nesnesizliği ölümün nesnesiz sonluluk karakteriyle birleşir. Kişi belirli bir şeyden korkmaz; varlığın sürmemesi ihtimali bütün deneyimi kuşatır.
Yoğunluk yalnızca duygunun şiddetiyle ölçülmemelidir. Ontolojik yoğunluk, bir düşüncenin Dasein’ın varoluşunun ne kadar geniş bir kısmını aynı anda etkilediğiyle ilgilidir. Ölüm Angst’ında sonluluk, yalnızca bedenin gelecekteki durumu değil, bütün projelerin, ilişkilerin ve olanakların sınırı olarak hissedilir. Bu yüzden kısa süren bir hipnopompik deneyim bile gündelik hayatta saatlerce süren ölüm düşüncesinden daha derin hissedilebilir.
Dasein’ın gündelik dünyaya yeniden bağlanmasıyla bu yoğunluk çoğu zaman çözülür. Projeler geri gelir, zaman yeniden geleceğe açılır, ilişkiler yeniden etkinleşir ve ölüm tekrar daha geniş bir anlam dünyasının içinde konumlanır. Sonluluk değişmez; yalnızca onun deneyimde kapladığı alan daralır. Birkaç dakika önce varoluşun tamamını kuşatan ölüm düşüncesi, yeniden başka düşünceler arasındaki yerini alır.
Hipnopompik ölüm Angst’ının ontolojik yoğunlaşması böylece üçlü bir yapı üzerinden tanımlanabilir: anlam mesafesinin daralması, sonluluğun dolayımsızlaşması ve ölümün bütün olanakların sınırı olarak genişlemesi. Dasein ölüm hakkında daha fazla bilgi edinmez; ölümün varoluşla ilişkisini daha az dolaylı biçimde yaşar. Yoğunluk tam olarak bu dolayımsızlıkta ortaya çıkar.
9. Lucid Rüya ve Seçici Farkındalık
9.1 Rüyanın Ontolojik Statüsünün Fark Edilmesi
Lucid rüya, rüya dünyasının yalnızca yaşanmadığı, aynı zamanda rüya olduğunun fark edildiği özel bir bilinç durumudur. Sıradan rüyada Dasein, karşılaştığı dünyaya bütünüyle gömülüdür; mekânların, kişilerin ve olayların ontolojik statüsünü sorgulamaz. Dünya, deneyimin doğrudan zemini olarak işler. Lucid farkındalık ortaya çıktığında ise aynı dünya bir anda farklı bir statü kazanır: yaşanan çevre artık yalnızca “dünya” değil, “rüya olarak dünya” haline gelir.
Buradaki dönüşüm basit bir bilgi artışı değildir. Dasein yalnızca yeni bir önerme öğrenmez; içinde bulunduğu bütün deneyim alanının statüsünü yeniden değerlendirir. “Şu anda rüya görüyorum” farkındalığı, tekil bir nesneye ilişkin bilgi değil, bütün dünyaya ilişkin meta-düzey bir bilgidir. Bir anda rüya içindeki kişiler, mekânlar ve olaylar aynı fenomenal varlıklarını korurken farklı bir ontolojik çerçeveye yerleşirler.
Rüyanın ontolojik statüsünün fark edilmesi, anlam dünyasının doğallığını kırar. Lucid olmayan durumda rüya kendi kurulmuşluğunu gizler; Dasein doğrudan onun içindeki şeylerle meşguldür. Lucid anda ise dünyanın kendisi tema haline gelir. Öznenin dikkatinin yönü tekil nesnelerden onların ait olduğu düzleme doğru kayar. “Ne oluyor?” sorusunun yerine “bu hangi tür dünyada oluyor?” sorusu geçer.
Bu farkındalık, dünyasallığın kendisini görünür kılar. Rüya, artık yalnızca içinde yaşanan bir sahne değil, belirli bir bilinç rejiminin ürettiği anlam alanı olarak kavranır. Dasein kendi deneyiminin arka planını fark etmeye başlar. Dünya, kendiliğinden ve zorunlu görünümünü kaybeder; kurulmuş, değişebilir ve sona erebilir bir yapı olarak belirir.
Lucid farkındalığın ontolojik önemi, rüya dünyasının bağlayıcılığını tamamen yok etmemesinde yatar. Kişi rüyada olduğunu bilmesine rağmen rüya içindeki nesneleri görmeye, hareket etmeye, duygulanmaya ve karar vermeye devam edebilir. Böylece iki düzey aynı anda korunur: Dasein hem rüyanın içinde yaşar hem de onun rüya olduğunu bilir. Dünyaya gömülme ile dünyayı dünya olarak kavrama aynı anda mevcut hale gelir.
Bu ikili yapı, sıradan deneyimde gizli kalan önemli bir ayrımı görünür hale getirir. Dasein normalde dünyadaki varolanlara yönelirken dünyanın ontolojik statüsünü sorgulamaz. Lucid rüyada ise dünya ile onun statüsü birbirinden ayrışır. Görülen nesne aynı nesne olarak kalırken, “gerçek bir çevrenin nesnesi” olmaktan çıkar ve “rüya dünyasının nesnesi” olarak yeniden anlam kazanır. Böylece ontolojik statü, deneyimin anlamını kökten değiştiren bağımsız bir katman haline gelir.
Rüyada farkındalığın artması her zaman dünyayı ortadan kaldırmaz; bazen tam tersine onu daha yoğun hale getirebilir. Kişi rüya gördüğünü bildiğinde çevreye daha dikkatli bakabilir, ayrıntıları daha bilinçli deneyimleyebilir ve rüyanın olanaklarını isteyerek kullanabilir. Fakat burada belirleyici olan, dünyanın artık mutlak bağlayıcılık taşımamasıdır. Rüyanın kuralları değiştirilebilir, tehditlerin statüsü yeniden değerlendirilebilir ve yaşananların geçiciliği bilinebilir.
Ontolojik bağlayıcılığın bu zayıflaması, Angst açısından özel bir imkân yaratır. Dünya varlığını sürdürmesine rağmen onun kendiliğindenliği kırılmıştır. Dasein artık yalnızca dünyadaki şeylerle değil, o dünyanın geçici ve kurulmuş karakteriyle de karşılaşır. Birkaç saniye önce sorgulanmadan gerçeklik olarak kabul edilen bütün çevrenin bir bilinç rejimine ait olduğu fark edilir. Dünyanın statüsünün böylesine hızlı değişebilmesi, anlamın ne kadar koşullu olduğunu açığa çıkarabilir.
Lucid rüya deneyimi, hipnopompik eşiğin ters yönden işleyen bir benzeri olarak düşünülebilir. Uyanışta rüyanın ontolojik statüsü dışarıdan yeniden belirlenirken, lucid rüyada bu statü içeriden fark edilir. Her iki durumda da Dasein, içinde bulunduğu dünyanın yalnızca içeriklerini değil, dünya olma biçimini tema haline getirir. Böylece dünyasallık arka plandan çıkar ve deneyimin doğrudan konusu haline gelir.
Seçici farkındalık tam da burada anlam kazanır. Dasein’ın dikkati normalde dünyadaki belirli şeylere yönelirken, lucid anda seçici biçimde dünyanın ontolojik statüsüne kayar. Bu kayma, anlam ağının kendiliğinden işleyişini kesintiye uğratır. Dünya artık yalnızca yaşanmaz; aynı anda değerlendirilir, sınıflandırılır ve kendi koşulları içinde fark edilir.
Rüyanın ontolojik statüsünün fark edilmesi, Dasein’ın kendi dünyasallık üretme kapasitesine de dolaylı bir erişim sağlar. Bir dünyanın bütünüyle ikna edici biçimde kurulabildiği ve ardından onun rüya olduğunun fark edilmesiyle farklı bir statüye geçtiği görülür. Böylece anlamın nesnelerin içinde sabit biçimde bulunmadığı, Dasein’ın belirli bir dünya rejimine yerleşmesiyle bağlayıcılık kazandığı daha açık hale gelir.
Lucid rüya bu nedenle yalnızca uyku fenomeni değil, dünya ile farkındalık arasındaki ilişkinin yoğun bir örneğidir. Dasein, normalde kendisini görünmez kılan dünyasallığın kendi statüsünü fark ettiği anda, deneyimin arka planı ön plana çıkar. Dünya hâlâ vardır, fakat artık kendi doğallığını kaybetmiştir; Dasein ilk kez yalnızca onun içinde değil, onun “bir dünya” olduğunu bilerek var olur.
9.2 Dünyanın “Bir Dünya” Olarak Görünürleşmesi
Gündelik deneyimin temel özelliklerinden biri, dünyanın kendi statüsünü gizlemesidir. Dasein çoğu zaman çevresindeki şeyleri görür, kullanır, değerlendirir ve onlara göre hareket eder; fakat bu ilişkilerin tamamını mümkün kılan dünyasallık doğrudan tema haline gelmez. Dünya, içinde yaşanan zemin olarak geri planda kalır. Nesneler görünürdür, ilişkiler görünürdür, amaçlar görünürdür; onların hep birlikte “bir dünya” oluşturduğu yapı ise çoğu zaman fark edilmeden işler. Seçici farkındalık bu görünmezliği kırar. Dasein artık yalnızca dünyanın içindeki şeylere değil, onların ait olduğu dünyanın kendisine yönelir.
Lucid rüyada gerçekleşen dönüşüm bu açıdan son derece belirgindir. Birkaç saniye önce sorgulanmadan yaşanan çevre, “rüya” olduğunun fark edilmesiyle ontolojik bir nesne haline gelir. Mekân ortadan kalkmaz, kişiler yok olmaz ve olaylar devam edebilir; fakat hepsi artık başka bir statü altında deneyimlenir. Dasein yalnızca “şu kişi burada” veya “şu olay oluyor” demez; bütün bu içeriklerin “bir rüya dünyasına ait olduğunu” bilir. Böylece dünyanın içeriğiyle dünyanın statüsü birbirinden ayrılır.
Bu ayrım, deneyimin yapısında önemli bir kırılma yaratır. Normalde içerik ile dünya aynı akış içinde yaşanır. Dasein bir şeyin hangi ontolojik rejime ait olduğunu sürekli olarak sorgulamaz; doğrudan onunla ilişki kurar. Seçici farkındalık ise içeriklerin üzerinde ikinci bir katman açar. Artık yalnızca nesnenin ne olduğu değil, onun hangi dünya içinde var olduğu da önem kazanır. “Şey” ile “şeyin dünyası” arasındaki fark görünür hale gelir.
Dünyanın “bir dünya” olarak görünürleşmesi, onun zorunlu ve mutlak görünümünü de zayıflatır. Rüya sırasında dünya kendisini kendi içinde yeterli bir gerçeklik olarak sunabilir. Lucid farkındalık ortaya çıktığında ise aynı dünya geçici, kurulmuş ve belirli bir bilinç rejimine bağlı olarak kavranır. Burada deneyimin kendisi ortadan kalkmaz; yalnızca onun ontolojik zorunluluğu kırılır. Dünya artık tek mümkün zemin değil, belirli koşullar altında kurulmuş bir zemin olarak görünür.
Uyanış anında da benzer bir kırılma gerçekleşebilir. Rüyanın sona ermesiyle birlikte Dasein yalnızca yeni bir çevreye geçmez; az önce içinde bulunduğu dünyanın statüsünün değiştiğini fark eder. Rüya “gerçeklik” olmaktan çıkar ve geçmiş bir deneyim alanına dönüşür. Aynı anda uyanık dünya yeniden bağlayıcı hale gelir. İki dünya arasındaki bu statü değişimi, dünyasallığın doğal görünümünü kısa süreliğine açığa çıkarır. Dasein, bir dünyanın çözülüp diğerinin kurulabildiğini deneyimler.
Dünyanın dünya olarak görünürleşmesi, anlamın da sabit bir özellik olmadığını gösterir. Rüyadaki nesneler belirli anlamlar taşırken uyanışla birlikte aynı anlamların geçerliliği sona erer. Uyanık dünyadaki nesneler ise başka göndergeler içinde anlam kazanır. Böylece anlam, nesnenin değişmez özelliği değil, belirli bir dünyasallık rejimi içinde kurulan ilişkisel bir yapı olarak belirir. Seçici farkındalık, bu ilişkisel yapıyı gündelik görünmezliğinden çıkarır.
Ontolojik açıdan en önemli noktalardan biri, Dasein’ın dünyayı ancak belirli bir konumdan deneyimleyebilmesidir. Her dünya, özne için bir yönelim merkezi üretir. Rüyada bu merkez rüya dünyasının içinde, uyanıklıkta ise gündelik dünyanın içinde kurulur. Dünyanın “bir dünya” olarak fark edilmesi, Dasein’ın kendi konumunun da göreli hale gelmesine yol açar. Öznenin yalnızca dünyanın içinde bulunduğu değil, belirli bir dünyaya yerleşmiş olduğu fark edilir.
Seçici farkındalık bu nedenle yalnızca epistemik değil, ontolojik bir mesafe üretir. Dasein kendi deneyimine dışarıdan tamamen çıkamaz; yine de içinde bulunduğu dünyanın statüsüyle arasında bir fark oluşturabilir. Lucid rüyada kişi hâlâ rüyanın içindedir fakat ona bütünüyle gömülü değildir. Uyanışta ise rüyadan çıkmıştır ama onun bir dünya olarak nasıl işlediğini geriye dönük biçimde kavrayabilir. Her iki durumda da dünya artık yalnızca yaşanan değil, statüsü fark edilen bir yapı haline gelir.
Bu mesafe, anlam dünyasının bağlayıcılığını da dönüştürür. Rüyanın gerçek olmadığını bilen kişi, rüyadaki tehdidi aynı biçimde değerlendirmeyebilir; çünkü tehdidin ontolojik zemini değişmiştir. Uyanışta da rüyanın amaçları ve zorunlulukları bir anda geçerliliğini kaybeder. Böylece anlamın gücü yalnızca içeriğin kendisinden değil, o içeriğin ait olduğu dünyanın kabul edilmiş statüsünden doğar. Dünyanın statüsü görünür hale geldiğinde anlamın bağlayıcılığı da yeniden değerlendirilir.
Dasein’ın gündelik dünyayla ilişkisi de aynı mantık altında düşünülebilir. Uyanık dünya fiziksel, toplumsal ve biyografik sürekliliği nedeniyle rüya dünyasından çok daha güçlü bir ontolojik bağlayıcılık taşır. Ancak hipnopompik eşikte, rüya dünyasının kısa süre önce bütünüyle gerçeklik olarak yaşanmış olması, uyanık dünyanın kendi görünmez kurucu koşullarını da sezdirir. Dasein bir dünyanın nasıl kurulabildiğini ve nasıl çözülebildiğini deneyimlediğinde, “dünya” artık yalnızca nesnelerin toplamı değil, belirli bir anlam ve gerçeklik rejimi olarak fark edilebilir.
Dünyanın görünürleşmesi burada şüpheciliğe indirgenmemelidir. Amaç uyanık dünyanın gerçekliğini rüyayla eşitlemek veya ikisinin ontolojik statüsünü belirsizleştirmek değildir. Asıl mesele, her iki durumda da Dasein’ın yalnızca içeriklerle değil, içeriklerin anlamlı hale geldiği bir bütünlükle ilişki kurduğunu göstermektir. Rüya ve uyanıklık ontolojik olarak farklıdır; fakat her ikisi de özne için bir dünya oluşturdukları ölçüde belirli bir bağlayıcılık üretir.
Seçici farkındalık, bu bağlayıcılığın kaynağını kısa süreliğine görünür hale getirir. Dasein bir dünyanın yalnızca içinde bulunmaz; o dünyanın gerçeklik, anlam ve yönelim koşullarına göre kendisini düzenler. Dünya “bir dünya” olarak fark edildiğinde, anlamın kendiliğindenliği kırılır ve onun kurulmuşluğu açığa çıkar. Bu açığa çıkış, gündelik deneyimde çoğu zaman gizli kalan ontolojik bağı görünür kılar: Dasein’ın varlığı ile dünyasallığın kuruluşu birbirinden bağımsız değildir.
9.3 Dünyasallık Üretiminin Refleksif Açığa Çıkışı
Dünyasallığın en temel özelliklerinden biri, kendi üretim koşullarını gizlemesidir. Dasein bir dünyaya yerleştiğinde çoğu zaman anlamlandırdığının farkında olmadan anlamların içinde yaşar. Nesneler hazır, ilişkiler doğal, zaman akış halinde ve gelecek belirli olanaklara açık görünür. Dünyanın bu kendiliğindenliği, anlamlandırma sürecini görünmez kılar. Seçici farkındalık ortaya çıktığında ise Dasein yalnızca belirli bir dünyanın içeriğini değil, o dünyanın kurulmuşluğunu da fark etmeye başlar. Refleksif kırılma, tam olarak bu görünmez üretim yapısının kısa süreliğine açığa çıkmasıdır.
Lucid rüya bu yapıyı son derece saf biçimde gösterir. Dasein rüyada olduğunu fark ettiği anda, birkaç saniye önce sorgulanmadan kabul edilen dünyanın aslında kendi bilinç rejimi içinde kurulmuş olduğunu kavrar. Mekânlar, kişiler ve olaylar hâlâ deneyimlenmektedir; ancak artık onların ontolojik statüsünün dış gerçeklikle aynı olmadığı bilinir. Böylece rüya dünyasının anlamları ilk kez kendi koşullarından ayrılarak görülür. Dünya yalnızca vardır; aynı zamanda kurulmuştur.
Refleksif açığa çıkış, anlamlandırmayı bilinçli ve istemli bir üretim olarak görmek anlamına gelmez. Dasein rüyayı veya uyanık dünyayı oturup tasarlamaz. Dünyasallık büyük ölçüde ön-refleksif ve kendiliğinden işler. Fakat seçici farkındalık, bu kendiliğindenliğin sonuçlarını geri dönük biçimde görünür hale getirir. Öznenin fark ettiği şey “ben şimdi dünyayı yaratıyorum” değildir; daha çok, dünyayı doğal ve zorunlu zannederken aslında belirli bir anlam rejiminin içinde bulunduğudur.
Dünyasallık üretiminin refleksif hale gelmesi, Dasein’ın kendi konumunu da değiştirir. Normalde özne dünyanın içindeki şeylere doğru yönelirken, burada bir an için yönelimin koşullarına döner. Rüyadaki nesneye bakmakla rüyanın “bir dünya” olduğunu fark etmek arasında seviye farkı vardır. İlkinde Dasein içerikte hareket eder; ikincisinde ise içeriği mümkün kılan dünyasallık düzeyine yaklaşır. Bu geçiş, deneyimin kendi yapısının tema haline gelmesidir.
Hipnopompik eşik de benzer biçimde dünyasallık üretimini görünür kılar, fakat farklı bir yönden. Lucid rüyada dünya henüz sürerken statüsü fark edilir; uyanışta ise bir dünyanın çözülmesi ve diğerinin yeniden kurulması arasındaki süreksizlik deneyimlenir. Dasein rüyadan çıktığında, birkaç saniye önce bütün gerçeklik alanını oluşturan dünyanın nasıl bir anda hükümsüzleştiğini fark eder. Uyanık dünyanın geri dönüşü ise başka bir anlam sisteminin yeniden bağlayıcılık kazanmasıdır. İki hareket birlikte düşünüldüğünde, dünyasallığın durağan değil, sürekli yeniden kurulan bir yapı olduğu belirginleşir.
Refleksif açığa çıkış, özellikle anlamın doğal görünümüne yönelik güçlü bir kırılma yaratır. Gündelik durumda bir nesnenin anlamı sanki nesnenin kendisine aitmiş gibi görünür. Oysa rüyada aynı nesne bambaşka bir işlev, tehdit veya ilişki içinde ortaya çıkabilir. Uyanışla birlikte bu anlam çözülür ve başka bir anlam sistemi devreye girer. Dasein, anlamın yalnızca nesnelerde bulunmadığını; dünya içindeki göndergesel bağlardan doğduğunu deneyimsel olarak sezer.
Dünyasallık üretiminin fark edilmesi, Dasein’ın kendi varoluşunun da dünyayla birlikte kurulduğunu gösterir. Rüyadaki “ben” ile uyanık “ben” aynı ontolojik statüde işlemez; yine de her ikisi de belirli bir dünyaya göre konumlanır. Öznenin kim olduğu, neye yöneldiği ve neyi önemli bulduğu bulunduğu dünyasallık rejimine göre değişebilir. Bu nedenle dünya yalnızca Dasein’ın karşısında duran çevre değil, onun kendi yönelim merkezini de kuran yapıdır.
Refleksif açıklığın duygusal yoğunluğu da buradan kaynaklanabilir. Dasein, kendisini taşıyan dünyanın mutlak ve kendinden menkul olmadığını sezdiğinde gündelik güvenin bir bölümü zayıflar. Rüya dünyası birkaç saniye önce bütün gerçeklik iken artık geçersizdir; uyanık dünya ise tekrar bütün ağırlığıyla kurulmaktadır. Bu hızlı statü değişimi, anlamın sürekliliğinin kendiliğinden olmadığını hissettirebilir. Negatif duygulanım, böyle bir ontolojik kırılmanın ön-kavramsal duygusal karşılığı olarak ortaya çıkabilir.
Buradaki refleksivite tamamen kavramsal olmak zorunda değildir. Dasein, dünyasallık üretimini teorik olarak formüle etmese bile onun kesintisini hissedebilir. Yabancılık, boşluk, ağırlık veya geçicilik duyguları, dünyanın doğal görünümünün zayıfladığı anlarda ortaya çıkabilir. Ontolojik çözümleme, bu duyumların altında işleyen yapıyı kavramsal hale getirir; deneyimin kendisi ise çoğu zaman teoriden önce gelir.
Dünyasallık üretiminin refleksif açığa çıkışı, uyanık dünya ile rüya dünyasının eşit olduğu anlamına gelmez. Aralarındaki gerçeklik farkı korunur. Ancak Dasein açısından her ikisinin de anlamlı bir bütünlük kurması, dünyanın yalnızca dışsal varolanların toplamı olmadığını gösterir. Dünya, öznenin yönelimleri, zamanı, belleği ve ilişkileriyle birlikte kurulan ontolojik bir düzendir.
Seçici farkındalık burada özel bir rol oynar çünkü Dasein’ı kendi dünyasallığının pasif taşıyıcısı olmaktan çıkarıp onun statüsünü fark eden bir konuma getirir. Dünya aynı anda hem yaşanır hem de kendi kurulmuşluğu içinde görünür. Bu çift konum, sıradan deneyimde nadiren mümkün olur; çünkü gündelik anlam ağı ne kadar sorunsuz işlerse kendi koşullarını o kadar başarılı biçimde gizler.
Hipnopompik ve lucid eşikler, dünyasallığın bu gizli yapısını farklı yönlerden açığa çıkarır. Birinde dünya çözülürken, diğerinde dünya sürmekteyken statüsü fark edilir. Her iki durumda da Dasein’ın temel deneyimi ortak bir noktaya ulaşır: dünya yalnızca içinde bulunulan şey değil, bağlayıcılığı kurulabilen ve çözülebilen bir anlam bütünlüğüdür. Refleksif farkındalık, bu bütünlüğü kendiliğinden zeminden çıkarıp ontolojik bir problem haline getirir.
Dünyasallık üretiminin görünür hale gelmesi, Angst ile kurulan ilişkinin de temelini güçlendirir. Anlam artık mutlak ve kendiliğinden değilse, Dasein’ın onu taşıyan dünyaya güveni kısa süreliğine askıya alınabilir. Angst burada anlamın yokluğundan değil, anlamın nasıl kurulduğunun ve ne kadar koşullu olduğunun fark edilmesinden doğar. Dasein, dünyasız kalmaz; daha rahatsız edici bir şeyle karşılaşır: dünyanın kendiliğinden değil, sürekli olarak kurulmakta olduğunu fark eder.
10. Angst’ın Yeniden Tanımlanması
10.1 Angst’ın Anlam Yokluğundan Ayrılması
Angst çoğu zaman yüzeysel biçimde anlamsızlıkla ilişkilendirilir. Dünya anlamını kaybeder, insan hiçbir şeye bağlanamaz ve buradan varoluşsal sıkıntı doğar gibi düşünülür. Oysa burada daha dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Angst’ın ortaya çıktığı yapı, anlamın bütünüyle yok olması değildir; anlamın gündelik bağlayıcılığının zayıflaması ve Dasein’ın bu bağlayıcılığın nasıl kurulduğuna daha doğrudan maruz kalmasıdır. Mutlak anlamsızlık, hiçbir gönderimin, hiçbir yönelimin ve hiçbir dünyanın kalmadığı bir durum olurdu. Hipnopompik eşikte yaşanan ise bundan farklıdır: dünya hâlâ vardır, Dasein hâlâ algılar ve ilişki kurabilir, fakat anlam henüz olağan kendiliğindenliğiyle işlemez.
Anlam yokluğu ile anlamın geri çekilişi arasındaki ayrım tam da burada belirleyicidir. Bir şeyin anlam taşımaması, onun hiçbir ilişkisel bağa sahip olmaması demektir. Oysa Angst sırasında gündelik ilişkiler tamamen silinmez; daha çok etkilerini kaybeder, sessizleşir veya geçici olarak yetersiz hale gelir. Dasein aynı nesneleri görmeye devam eder fakat onların neden önemli olduğu, hangi geleceğe bağlandıkları veya hangi pratik yönelimi gerektirdikleri eskisi kadar güçlü değildir. Dünya ortadan kalkmaz; dünyasallığın taşıyıcı kuvveti zayıflar.
Hipnopompik eşik bu ayrımı son derece net hale getirir. Uyanışın ilk anlarında kişinin çevresi bütünüyle anlamsız değildir. Oda tanınabilir, beden hissedilebilir, bazı bilgiler erişilebilir olabilir. Fakat bütün bunların gündelik yaşam içindeki yeri henüz tam olarak kurulmamıştır. Anlam vardır fakat düşük yoğunlukta; gönderimler mevcuttur fakat henüz tam bağlayıcı değildir. Angst’ın zemini de tam olarak bu seyrelmiş dünyasallıkta ortaya çıkar.
Negatif duygulanımın anlam yokluğuyla özdeşleştirilmesi, duygunun neden bazen dünyaya yeniden bağlanmayla birlikte hızla azaldığını açıklamakta yetersiz kalır. Eğer sorun mutlak anlamsızlık olsaydı, birkaç gündelik gönderimin geri dönmesiyle fenomenin çözülmesi beklenmezdi. Oysa projeler, ilişkiler ve zaman duygusu yeniden kurulduğunda Dasein’ın duygusal tonu da değişebilir. Bu durum, Angst’ın kaynağının hiçbir anlamın bulunmamasından çok, anlamın taşıyıcılığındaki geçici zayıflık olduğunu düşündürür.
Anlam yokluğu fikri ayrıca dünyayı pasif bir içerik deposu gibi düşünme riskini taşır. Sanki anlamlar tek tek nesnelere yapıştırılmış ve Angst sırasında bu etiketler kaldırılmış gibi bir model ortaya çıkar. Heideggerci dünyasallık ise çok daha ilişkisel bir yapı içerir. Anlam, nesnenin içinde duran sabit özellik değil, kullanımlar, projeler, zaman ve başkalarıyla kurulan göndergeler arasındaki ağdan doğar. Angst sırasında geri çekilen şey de bu ağın bütünsel bağlayıcılığıdır.
Dasein açısından asıl sarsıcı olan, hiçbir şeyin anlam taşımaması değil, anlamın mutlak ve kendiliğinden olmadığının hissedilmesidir. Gündelik yaşamda dünya kendi koşullarını gizler; anlamlar doğal görünür ve özne onların nasıl kurulduğunu düşünmez. Eşik durumunda bu doğal görünüm kırıldığında anlamın sürekli yeniden üretilen bir yapı olduğu daha belirgin hale gelir. Angst’ın derinliği, tam da bu yapısal kırılmadan beslenir.
Böyle bir yaklaşım Angst’ı nihilizmden de ayırır. Nihilizm, değerlerin veya anlamların geçersizliğine ilişkin daha kapsamlı bir düşünsel pozisyon olabilir. Angst ise bundan önce gelen, daha ön-kavramsal bir duygulanım biçimidir. Dasein herhangi bir felsefi sonuca ulaşmadan da dünyanın bağlayıcılığındaki zayıflığı hissedebilir. Hipnopompik eşikte yaşanan negatiflik de çoğu zaman böyle işler: özne “hayat anlamsız” diye düşünmez; daha önce kendisini taşıyan anlam sisteminin henüz tam kurulmamış olmasını hisseder.
Angst’ın anlam yokluğundan ayrılması, ölümle ilişkisini de daha net hale getirir. Ölüm, anlamın tamamen kaybolması yüzünden yoğunlaşmaz; onu dolayımlayan anlam katmanlarının seyrelmesiyle daha doğrudan hale gelir. Eğer gündelik dünya projeler, ilişkiler ve geleceksel yönelimler aracılığıyla ölümü mesafelendiriyorsa, bu ağ zayıfladığında ölümün fenomenolojik ağırlığı artabilir. Buradaki mekanizma anlamsızlık değil, dolayım kaybıdır.
Anlamın geri çekilişi Dasein’ı yalnızca boşluğa değil, kendi varlığının kurucu koşullarına daha yakın bir konuma getirir. İnsan normalde anlamın içinde yaşar ve onun üretimini fark etmez. Eşik durumunda anlamın azalması, dünyanın nasıl taşındığını görünür hale getirir. Angst bu nedenle yıkıcı olmasının yanında açığa çıkarıcıdır. Dasein’ın gündelik dünyasallığı ne kadar güçlü biçimde geri çekilirse, varoluşun kendi üzerine dönme ihtimali o kadar artar.
Burada “geri çekilme” terimi de dikkatle anlaşılmalıdır. Dünya bilinçten silinmez; özne hiçbir ilişki kuramaz hale gelmez. Geri çekilen şey, gündelikliğin otomatik ve görünmez taşıyıcılığıdır. Dasein artık dünyaya tamamen doğal biçimde gömülmez; kısa süreliğine onunla arasındaki bağın kırılganlığını hisseder. Angst’ın ontolojik niteliği tam olarak bu kırılganlıkta belirir.
Hipnopompik eşikte anlamın yeniden kurulmasıyla Angst’ın azalması, bu tanımı güçlendirir. Dünya tekrar yoğunlaştığında, Dasein yeniden projelerine, ilişkilerine ve zamansal sürekliliğine bağlanır. Anlam geri gelirken yalnızca bilişsel düzen değil, varoluşsal taşıyıcılık da yeniden kurulur. Angst’ın çözülmesi, bu nedenle anlamsızlığın giderilmesi değil, dünyasallığın yeniden bağlayıcı hale gelmesidir.
Angst’ı anlam yokluğundan ayırmak, fenomeni çok daha kesin bir ontolojik zemine yerleştirir. Dasein’ın yaşadığı şey boşluk değildir; anlamın kendi koşullarının kısa süreliğine görünür olmasıdır. Dünya hâlâ oradadır, fakat artık eskisi kadar sessiz ve kendiliğinden işlememektedir. Angst, tam olarak bu aralıktan doğar: anlamın yokluğundan değil, anlamın taşıyıcılığının geçici olarak askıya alınmasından.
10.2 Anlam Dünyasının Kuruluşunun Görünür Hale Gelmesi
Dasein gündelik yaşamda anlamın kuruluşunu değil, kurulmuş anlamların sonuçlarını yaşar. Bir nesnenin ne işe yaradığını, bir ilişkinin ne ifade ettiğini veya bir hedefin neden önemli olduğunu çoğu zaman ayrıca düşünmez. Dünya, sürekli açıklanması gereken bir problem olarak değil, zaten anlaşılmış bir zemin olarak işler. Bu kendiliğindenlik, dünyasallığın en güçlü özelliklerinden biridir. Anlam ne kadar sorunsuz çalışırsa kendi kuruluş koşullarını o kadar başarılı biçimde gizler.
Hipnopompik ve lucid eşikler tam da bu gizlenmenin geçici olarak bozulduğu anları üretir. Lucid rüyada Dasein içinde bulunduğu dünyanın rüya olduğunu fark ettiğinde, dünya ilk kez kendi statüsüyle birlikte görünür hale gelir. Hipnopompik uyanışta ise rüya dünyasının çözülmesi ve uyanık dünyanın yeniden kurulması, dünyaların bağlayıcılığının sabit olmadığını gösterir. Her iki durumda da anlamın doğal görünümü kırılır ve dünya, yaşanan içerik olmaktan çıkıp kendi kuruluşu içinde sezilebilir hale gelir.
Anlam dünyasının kuruluşunun görünür hale gelmesi, Dasein’ın deneyiminde seviye değişimi yaratır. Normalde özne dünyadaki varolanlara yönelirken burada bir an için onların nasıl bir bütünlük oluşturduğuna yaklaşır. Dikkat yalnızca nesneden nesneye hareket etmez; nesnelerin arka planındaki dünyasallık yapısına temas eder. Bu temas çoğu zaman teorik bir kavrayış değildir; daha çok dünyanın yabancılaşması, askıya alınması veya geçici olarak “yerine oturmamış” görünmesi biçiminde hissedilir.
Kuruluşun görünür hale gelmesi, dünyanın yapay veya keyfi olduğu anlamına gelmez. Uyanık dünya fiziksel, toplumsal ve tarihsel sürekliliğe dayanır; rüyadan çok daha farklı bir ontolojik statüye sahiptir. Fakat Dasein açısından her iki dünyada da anlamın bağlayıcılığı belirli ilişkiler üzerinden işler. Dünya, yalnızca varolanların toplamı değil, onların birbirine gönderimde bulunduğu bütünlüktür. Bu bütünlük kesintiye uğradığında anlamın nasıl üretildiği daha belirgin hale gelir.
Dasein’ın kendi kimliği de bu kuruluşla birlikte görünürleşir. Kişi normalde kendisini sabit bir öz gibi deneyimleyebilir; oysa hipnopompik eşik, kimliğin biyografik, zamansal ve toplumsal bağlardan ne kadar güçlü biçimde beslendiğini gösterir. Bu bağlar zayıfladığında “ben” tamamen ortadan kalkmaz, fakat daha az belirlenmiş hale gelir. Böylece kimliğin de dünyasallığın dışında duran bağımsız bir çekirdek olmadığı, dünya ile birlikte sürekli olarak yeniden bağlandığı sezilebilir.
Zamanın kuruluşu da benzer biçimde açığa çıkar. Gündelik yaşamda geçmiş, şimdi ve gelecek kesintisiz bir akış gibi görünür. Oysa uyanışın ilk anlarında geleceğin projelerle henüz dolmamış olması ve geçmişin biyografik yoğunluğunun gecikmeli geri dönmesi, zamanın da dünyasallığın parçası olduğunu gösterir. Şimdi, kendiliğinden geleceğe akan nötr bir nokta değildir; anlamlı yönelimler tarafından sürekli olarak ileriye doğru açılır. Bu yönelimler zayıfladığında zamanın olağan akışı da fenomenolojik olarak değişebilir.
Kuruluşun görünür hale gelmesi, anlamın kırılganlığını da ortaya koyar. Dasein’ın dünyası son derece sağlam görünse bile onun deneyimsel bağlayıcılığı sürekli olarak belirli bilişsel, bedensel, zamansal ve toplumsal süreçlere bağlıdır. Rüya dünyasının birkaç saniyede kurulup çözülmesi, anlamın ne kadar hızlı örgütlenebildiğini gösterir; uyanık dünyanın hipnopompik eşikte kademeli geri dönüşü ise bağlayıcılığın yeniden tesis edildiğini açığa çıkarır.
Angst burada anlamın kırılganlığının duygulanımsal karşılığı haline gelir. Dasein dünyanın mutlak olmadığı bilgisine teorik olarak sahip olmadan da, onun bağlayıcılığının geçici olarak zayıflamasını hissedebilir. Bu his, güvenin basit psikolojik kaybından daha derindir; çünkü Dasein yalnızca belirli bir şeye değil, kendi dünyaya yerleşme biçiminin koşulluluğuna maruz kalır.
Dünyasallığın kuruluşunun görünürleşmesi, ölüm Angst’ının neden özel bir yoğunluk kazanabildiğini de açıklar. Eğer dünya kendiliğinden ve mutlak değilse, Dasein’ın bütün projeleri ve ilişkileri de kendi varoluşunun sürekliliğine bağlıdır. Ölüm, bu kuruluşun kişisel düzeyde nihai kesintisi olarak görünür. Gündelik anlam ağı ne kadar güçlü olursa bu kesinti o kadar dolayımlanır; ağın kırılganlığı görünür hale geldiğinde ise sonluluk daha doğrudan hissedilebilir.
Refleksif farkındalığın önemli tarafı, Dasein’ın kendisini dünyadan bağımsız hale getirmemesinde yatar. Dünya kurulduğunu fark etmek, dünyanın dışına çıkmak değildir. Öznenin kendisi de aynı anlam ilişkilerinin içinde kalır. Seçici farkındalık yalnızca bağı kırar değil, bağı görünür hale getirir. Dasein hâlâ dünyadadır; fakat ilk kez dünya ile arasındaki ilişkinin yapısını sezebilir.
Anlam dünyasının görünürleşmesi bu nedenle yalnızca bilişsel bir kazanım değildir. Duygusal ve varoluşsal bir bedeli de vardır. Gündelikliğin güvenli kendiliğindenliği zayıfladığında Dasein, anlamın sürekli yeniden kurulması gerektiğini hisseder. Bu farkındalık özgürleştirici de olabilir, sarsıcı da; hipnopompik eşikte ise çoğu zaman negatif duygulanım biçiminde ortaya çıkması daha olasıdır çünkü süreç istemsiz ve ani gerçekleşir.
Dünyanın kuruluşunun görünür hale geldiği anlar, Dasein’ın kendi varoluşunun yapısına en çok yaklaştığı anlardır. Burada görünen şey boşluk değil, bağdır; anlamsızlık değil, anlamın nasıl kurulduğudur. Angst’ın ontolojik değeri tam olarak bu açığa çıkışta yatar. Dasein dünyanın içinde yaşamakla yetinmez; kısa süreliğine dünyanın kendisini nasıl taşıdığını da hisseder.
Anlam dünyasının kuruluşunun görünürleşmesi böylece Angst’ı yalnızca negatif bir duygulanım olmaktan çıkarır. Angst, dünyasallığın kendiliğindenliğinin kırıldığı ve Dasein’ın kendi anlam üretme koşullarına maruz kaldığı bir açıklık haline gelir. Uyanış eşiğinin yoğunluğu da tam burada belirir: bir dünya çözülürken diğerinin kurulması, anlamın varlığını değil, anlamın nasıl mümkün olduğunu kısa süreliğine görünür kılar.
10.3 Anlam Sürekliliğinin Kesintisi Olarak Angst
Angst’ın en temel yapısı, anlamın bütünüyle ortadan kalkması değil, anlamın sürekliliğinin kısa süreli olarak kırılmasıdır. Dasein gündelik yaşamda dünyayı kesintisiz bir anlam örgüsü içinde deneyimler. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine bağlanır; nesneler kullanım ilişkileri içinde yer alır; insanlar toplumsal konumlarıyla belirir; eylemler amaçlara, amaçlar daha geniş projelere açılır. Bu süreklilik o kadar güçlüdür ki anlamın kendisi görünmez hale gelir. Dünya yalnızca vardır ve Dasein onun içinde hareket eder. Angst, tam olarak bu akışın kendiliğindenliğinin bozulduğu anda belirir.
Sürekliliğin kesilmesi, dünyanın parçalanması anlamına gelmez. Nesneler hâlâ vardır, özne hâlâ çevresini algılayabilir ve belleğin önemli bölümü korunabilir. Fakat anlamların birbirine eklenme hızı ve bağlayıcılığı zayıfladığında dünya alışılmış bütünlüğünü kaybetmeye başlar. Bir şeyin ne olduğu bilinirken neden önemli olduğu henüz hissedilmeyebilir; bir gelecek tasavvur edilebilirken o geleceğe doğru yönelim oluşmayabilir. Dasein böyle bir anda dünyadan tamamen kopmaz, fakat dünyayı taşıyan bağlantıların süreksizleşmesine maruz kalır.
Hipnopompik eşik, bu kesintinin en belirgin örneklerinden biridir çünkü burada iki anlam rejimi ardışık biçimde birbirinin yerini alır. Rüyadaki göndergeler artık geçerli değildir; uyanık dünyanın göndergeleri ise henüz tam yoğunluk kazanmaz. Dasein bir anlam sisteminden diğerine geçerken aradaki süreklilik garanti edilmez. Kısa süreli boşluk, anlamın hiç olmamasından değil, eski anlamların çözülmesi ile yenilerinin bağlayıcı hale gelmesi arasındaki gecikmeden doğar.
Angst’ın zamansal yapısı da tam olarak bu gecikmeyle ilişkilidir. Gündelik yaşamda şimdi, geçmişten gelen süreklilikle geleceğe açılan projeler arasında bir geçiş noktasıdır. Hipnopompik durumda geçmişin biyografik ağı henüz tam etkinleşmemiş, gelecek ise henüz pratik olanaklarla doldurulmamış olabilir. Şimdi böylece kendi üzerine kapanır ve Dasein’ı olağan zamansal dağılımdan daha yoğun biçimde kendi mevcudiyetine çeker. Angst’ın ağırlığı, tam da bu zaman yoğunlaşmasının içinde hissedilebilir.
Anlam sürekliliğinin kesintisi, Dasein’ın kendilik deneyimini de dönüştürür. Normalde kişi kim olduğunu geçmişi, ilişkileri, sorumlulukları ve gelecekteki hedefleri üzerinden anlar. Bu öğeler arasındaki bağ zayıfladığında benlik tamamen kaybolmaz; fakat daha az örgütlenmiş hale gelir. Dasein kendisini bir rolün, projenin veya anlatının merkezinde değil, daha doğrudan bir varoluş olarak hissedebilir. Angst’ın “çıplaklık” karakteri tam olarak bu azaltılmış dolayımdan doğar.
Kesinti aynı zamanda dünyayı taşıyan güven duygusunu da zayıflatır. Gündelik anlam sistemi özneye yalnızca ne yapacağını değil, neden burada olduğunu da dolaylı biçimde söyler. Projeler, ilişkiler ve alışkanlıklar varoluşu sürekli olarak gerekçelendirir. Bu gerekçelendirme kavramsal değildir; kişi her an yaşamının anlamını formüle etmez. Yine de dünya onu sürekli olarak belirli yönelimlere yerleştirir. Anlam sürekliliği kırıldığında bu yönelimsel güven kısa süreliğine kaybolabilir.
Angst’ın nesnesizliği de burada daha açık hale gelir. Dasein belirli bir şeyden korkmaz çünkü kesintiye uğrayan şey tekil bir nesneyle ilişkisi değil, dünyanın bütünsel bağlayıcılığıdır. Negatif duygulanım belirli bir tehdide yönelmediği için bütün deneyime yayılır. Korkuda dünya ayakta kalır ve tehdit onun içinde belirir; Angst’ta ise dünyanın kendisi geçici olarak daha az taşıyıcı hale gelir.
Sürekliliğin kesilmesi, anlamın olumsuzlanması anlamına da gelmez. Dasein’ın daha sonra aynı ilişkilere ve projelere geri dönmesi, onların geçersiz olduğunu göstermez. Hipnopompik eşik yalnızca onların bağlayıcılığının sabit olmadığını açığa çıkarır. Anlam, bir kez kurulup sonsuza kadar aynı yoğunlukta kalan bir yapı değildir; sürekli olarak yeniden etkinleşir, güçlenir ve gerektiğinde geri çekilebilir. Angst bu dinamik yapının duygulanımsal izidir.
Ölüm Angst’ı açısından bakıldığında kesinti daha radikal bir sonuç üretir. Gündelik anlam sürekliliği ölümü sayısız başka olanak arasında dolayımlar. Bu süreklilik kısa süreliğine bozulduğunda ölüm, geleceğin uzak ucundaki tekil olay olmaktan çıkarak varoluşun mevcut sınırı olarak belirginleşebilir. Dasein’ın ölüm hakkındaki bilgisi aynı kalır; fakat bu bilgiyi çevreleyen anlam katmanları azaldığı için sonluluk daha yoğun hissedilir.
Anlam sürekliliğinin yeniden kurulmasıyla Angst’ın azalması da teorinin en güçlü noktalarından biridir. Dünya yeniden tanıdıklaştıkça, geçmiş ve gelecek birbirine bağlandıkça, projeler ve ilişkiler yeniden etkinleştiğinde Dasein tekrar gündelik akışın içine yerleşir. Negatif duygulanımın yoğunluğu azalır çünkü varoluş yeniden anlamların arasında dağılır. Angst, sürekliliğin yeniden tesis edilmesiyle birlikte kendi ontolojik açıklığını kaybeder.
Bu nedenle Angst, anlamın yokluğu olarak değil, anlamın sürekliliğinin kırıldığı anda Dasein’ın kendi dünyasallığının koşullarına maruz kalması olarak tanımlanabilir. Kesinti ne kadar kısa olursa olsun, anlamın kendiliğindenliğini askıya alır ve dünyanın sürekli yeniden kurulması gereken bir yapı olduğunu görünür hale getirir. Dasein’ın yaşadığı negatiflik de tam olarak bu kırılmanın duygulanımsal yoğunluğudur.
11. Hipnopompik Eşiğin Genel Ontolojik Statüsü
11.1 Negatif Duygulanımın Ontolojik İz Olarak Konumu
Hipnopompik eşikte ortaya çıkan negatif duygulanım, yalnızca uyanışın yan etkisi olarak değil, dünyasallığın geçici dönüşümünün deneyimde bıraktığı bir iz olarak ele alınabilir. Buradaki “iz” kavramı, duygunun ontolojik sürecin doğrudan kanıtı olduğu anlamına gelmez. Daha ziyade, Dasein’ın anlam dünyasıyla kurduğu ilişkinin geçici olarak zayıflamasının öznel düzeyde hissedilebilir hale gelmesini ifade eder. Sleep inertia araştırmalarının tanımladığı negatif duygusal ton, bu yapının ampirik olarak gözlemlenebilir yüzünü oluştururken ontolojik çözümleme, duygunun hangi dünyasal koşullar içinde yoğunlaşabileceğini açıklamaya çalışır.
Negatif duygulanımın iz niteliği, onun çoğu zaman belirli bir nesneye yönelmemesinde belirginleşir. Uyanışın ilk anlarında kişi kötü bir olay düşünmeden, herhangi bir tehdit algılamadan veya henüz gündelik sorunlarını hatırlamadan da sıkıntı yaşayabilir. Duygu bu durumda dünyadaki tekil bir olaya tepki olmaktan çıkar ve daha genel bir açılış biçimini yansıtır. Dasein, dünyayı henüz tam kurulmamış bir bütünlük içinde deneyimlediği ölçüde duygulanım da belirsiz, yaygın ve nesnesiz hale gelebilir.
Ontolojik iz, anlamın kendisinin duygulanım yoluyla görünür hale gelmesine işaret eder. Gündelik yaşamda anlam çoğu zaman fark edilmez çünkü sorunsuz biçimde işler. Hipnopompik negatiflik ise bu işleyişteki geçici zayıflığı hissettirir. Dasein doğrudan “anlam sistemim henüz kurulmadı” diye düşünmez; bunun yerine huzursuzluk, boşluk, yabancılık veya ağırlık hisseder. Duygu, kavramdan önce gelir ve dünyasallığın değişimini ön-refleksif biçimde işaretler.
Bu iz aynı zamanda nörofizyolojik ve fenomenolojik düzeyleri birbirine bağlayan bir temas noktasıdır. Uyanışın heterojen bir beyin durumu olduğu bilimsel olarak gösterilebilir; duygusal sleep inertia da bu geçişin duygusal bileşenlerinden biridir. Ontolojik yorum ise söz konusu duygunun neden belirli durumlarda varoluşsal bir yoğunluk kazanabileceğini açıklar. İki düzlem birbirine indirgenmeden aynı fenomenin farklı katmanlarını tarif eder.
Negatifliğin geçiciliği de iz kavramını güçlendirir. Dünya yeniden kurulduğunda, projeler ve ilişkiler geri döndüğünde, zaman tekrar geçmiş ve gelecek arasında örgütlendiğinde duygusal yoğunluk çoğu zaman azalır. Duygunun çözülmesi, dünyasallığın yeniden stabil hale gelmesiyle eşzamanlıdır. Böylece negatiflik, sabit bir ruh halinden çok geçişin ritmini takip eden bir fenomen olarak görünür.
Hipnopompik eşikte duygunun yoğunluğu bireyden bireye değişebilir. Her uyanışta aynı negatiflik ortaya çıkmayabilir ve her kişi bu deneyimi aynı biçimde yaşamaz. Ontolojik modelin amacı evrensel bir psikolojik zorunluluk ileri sürmek değildir. Daha önemli olan, negatif duygulanım ortaya çıktığında onun yalnızca rastlantısal bir içerik olarak değil, dünyasallığın geçici seyrelmesiyle ilişkili olabilecek yapısal bir işaret olarak anlaşılabilmesidir.
Ölüm Angst’ı da bu iz yapısının en yoğun biçimlerinden biridir. Negatif duygulanım henüz belirli bir nesneye bağlanmamışken sonluluk, Dasein’ın varoluşunun en radikal sınırı olarak öne çıkabilir. Burada ölüm duygunun nedeni olmaktan çok, anlamın geri çekildiği açıklıkta duygunun kazandığı en güçlü ontolojik içeriktir. Dasein’ın bütün projelerinin, ilişkilerinin ve zamanının sonlu olması, negatifliğin kendisini ölümle bütünleştirmesine imkân verir.
İz kavramı, duygulanımı yalnızca psikolojik bir belirti olmaktan çıkarırken onu metafizik bir hakikat göstergesine de dönüştürmez. Negatif hissetmek dünyanın “gerçekte anlamsız” olduğunu kanıtlamaz. Daha sınırlı fakat daha güçlü bir şeyi gösterir: Dasein’ın dünyayla kurduğu anlam ilişkisinin duygusal olarak hissedilebilir bir yapısı vardır ve bu ilişki geçici olarak zayıfladığında duygulanım da değişebilir.
Hipnopompik negatiflik bu nedenle bir tür ontolojik hassasiyet noktasıdır. Dasein’ın gündelik dünyaya ne kadar güçlü biçimde bağlandığını, tam da bu bağın geçici olarak zayıflaması sayesinde hissettirir. Dünyanın normal taşıyıcılığı görünmezken, onun azalması duygusal olarak belirgin hale gelir. Negatiflik, kaybolan anlamın değil, anlamın taşıyıcılığındaki değişimin izi olarak anlaşılır.
Dasein yeniden gündelik dünyanın içine yerleştiğinde bu iz silikleşir. Kişi işlerine döner, ilişkilerini hatırlar, geleceğe yeniden yönelir ve birkaç dakika önceki yoğunluk sıradan bir “kötü uyanma” deneyimine dönüşebilir. Ancak fenomenolojik çözümleme açısından o kısa duygu değişimi, dünyasallığın sürekli ve otomatik görünümünün ardında işleyen yeniden kuruluş sürecinin en doğrudan göstergelerinden biridir.
11.2 Dünyasızlık Değil Dünyanın Yeniden Kuruluşu
Hipnopompik eşiği ontolojik olarak tanımlarken en önemli ayrımlardan biri, burada Dasein’ın gerçekten “dünyasız” hale gelmediğini kabul etmektir. Uyanışın ilk anlarında anlam ilişkilerinin zayıflaması, rüya dünyasının çözülmesi ve gündelik dünyanın henüz bütün bağlayıcılığıyla geri dönmemesi, ilk bakışta kısa süreli bir dünyasızlık izlenimi verebilir. Oysa Dasein’ın dünya-içinde-varlık yapısı bütünüyle ortadan kalkmaz. Algı, beden, bellek, mekânsal yönelim ve anlamlandırma kapasitesi belirli ölçülerde işlemeye devam eder. Askıya alınan şey dünyanın varlığı değil, belirli bir dünyanın tamamlanmış ve kendiliğinden işleyen organizasyonudur.
Dünyasızlık varsayımı, hipnopompik eşikte yaşanan kopuşu gereğinden fazla mutlaklaştırır. Eğer Dasein gerçekten dünyasızlaşsaydı, ortada anlamların zayıflamasından söz edilebilecek bir zemin de kalmazdı. Oysa deneyimin özgüllüğü tam tersine, anlamın tümüyle silinmemesinde yatar. Rüyaya ait bazı imgeler ve duygular hâlâ taşınabilir; uyanık çevrenin bazı öğeleri tanınmaya başlamıştır; beden yatağın içinde hissedilir; mekânsal yönelim yavaşça geri gelir. Dasein hiçbir dünyanın bulunmadığı bir hiçliğe düşmez, iki farklı dünyasal organizasyon arasındaki geçişin tamamlanmamışlığına maruz kalır.
Bu nedenle eşikteki ontolojik açıklığı bir yokluk değil, yeniden kuruluş üzerinden tanımlamak daha isabetlidir. Rüya dünyasının anlam sistemi artık eski biçimiyle sürdürülemezken uyanık dünya parçalarını yeniden bir araya getirmektedir. Oda fiziksel çevre olmaktan yeniden “benim odam”a, saat sıradan göstergeden günün programına, beden çıplak ağırlıktan gündelik eylemlerin merkezine, şimdi ise yalıtılmış bir andan geçmiş ve geleceğe bağlı zamansal konuma dönüşür. Dünya bir anda bulunmuş olmaktan çok, birbirinden farklı gönderimlerin yeniden bütünleşmesiyle giderek bağlayıcı hale gelir.
Yeniden kuruluş kavramı uyanış deneyimini pasif bir geri dönüşten de ayırır. Dasein sanki önceden hazırlanmış bir dünya sahnesine yeniden bırakılıyormuş gibi düşünülemez. Fiziksel çevre elbette uykuda da varlığını sürdürür; fakat “dünya” Heideggerci anlamda yalnızca çevrenin fiziksel mevcudiyeti değildir. Dünya, varolanların Dasein açısından birbirine bağlandığı anlam, kullanım, zaman ve olanak bütünlüğüdür. Dolayısıyla uyanmak, dış çevrenin yeniden mevcut hale gelmesi değil, bu çevrenin yeniden dünyasallaşmasıdır.
Biyografik benliğin dönüşü bu yeniden dünyasallaşmanın en belirgin katmanlarından biridir. Uyanış sırasında kişi kendi yaşam çizgisini tekrar kurdukça çevre de başka bir anlam kazanır. Bulunulan oda geçmiş yaşantılarla, günün saati gelecekteki yükümlülüklerle, çevredeki nesneler alışkanlıklarla ve başka insanların varlığı toplumsal rollerle birleşir. Dasein’ın “kim olduğu” ile “hangi dünyada bulunduğu” aynı yeniden kuruluş hareketinin farklı yüzleridir. Kimliğin geri dönmesi dünyayı, dünyanın geri dönmesi de kimliği belirginleştirir.
Zamansallığın yeniden kurulması aynı derecede kurucudur. Hipnopompik eşikte şimdi, gündelik geleceğe henüz tam olarak bağlanmamış olabilir. Birkaç saniye sonra yapılacak şeylerin hatırlanması, yalnızca birtakım bilgilerin zihne gelmesi değildir; zamanın yeniden yön kazanmasıdır. Sabah bir başlangıca, gün bir projeler dizisine, mevcut an ise gelecek olanaklara açılan konuma dönüşür. Dasein’ın gündelik dünyaya geri dönmesi, bu nedenle aynı zamanda kendi zamansal genişliğini yeniden kazanmasıdır.
Pratik göndermeler de dünyayı giderek yoğunlaştırır. Yatak artık yalnızca üzerinde bulunulan bir yüzey değil, kalkılacak yer; telefon bakılacak araç; kapı geçilecek açıklık; giysi giyilecek nesne haline gelir. Nesneler kullanım ilişkilerine geri döndükçe Dasein’ın çevresi de yeniden eylem alanına dönüşür. Dünya tam olarak burada tekrar taşımaya başlar: neyin yapılacağı, neyin beklenebileceği ve hangi yönelimlerin mümkün olduğu giderek açıklık kazanır.
Bu yeniden kuruluş süreci, negatif duygulanımın neden uyanışla birlikte belirip sonra sönebileceğini de anlaşılır kılar. Anlam ağının henüz seyrek olduğu ilk anda Dasein daha az yönlendirilmiş ve daha az dolayımlanmış bir varoluş yaşarken, dünyanın bütünleşmesiyle birlikte duygulanım da yeniden bağlam kazanır. Huzursuzluk bir nesneye bağlanabilir, gündelik kaygılara dönüşebilir veya bütünüyle ortadan kalkabilir. Anlam yoğunluğu arttıkça duygunun çıplak yaygınlığı azalır.
Dünyasızlık ile yeniden kuruluş arasındaki ayrım, Angst’ın niteliğini de korur. Angst’ın ortaya çıkması için bütün anlamların silinmesi gerekmez; tersine anlamların geçici bağlayıcılık kaybı yeterlidir. Dasein’ın sarsıldığı şey dünyanın bulunmaması değil, dünyanın kendiliğinden ve kesintisiz biçimde verilmediğinin hissedilmesidir. Eğer eşik tam bir dünyasızlık olsaydı, dünyanın yeniden kurulmasının kendisi de fenomenolojik olarak izlenemezdi. Gerilim, tam olarak dünyanın hâlâ kısmen mevcut fakat henüz tamamlanmamış olmasından doğar.
Rüya ile uyanıklık arasındaki geçiş bu bakımdan ontolojik bir kopuştan çok, dünyasallığın yeniden dağılımıdır. Birinci dünyanın göndergeleri gücünü kaybederken ikincinin göndergeleri güç kazanır. Dasein’ın yönelimi bir sistemden diğerine aktarılır; geçmiş, gelecek ve benlik yeniden bağlanır; varolanlar başka bir gerçeklik rejiminin içindeki yerlerini alır. Hipnopompik eşik, bu aktarımın tamamlanmadığı kısa aralıktır.
Dünyanın yeniden kuruluşu tamamlandığında kendi kuruluş süreci yeniden gizlenir. Oda artık sorgulanmadan tanıdık, gelecek doğal biçimde açık, kimlik kendiliğinden sürekli ve nesneler pratik anlamlarıyla hazır hale gelir. Dasein dünyanın nasıl geri geldiğini düşünmeden onun içinde yaşamaya başlar. Başarılı dünyasallığın karakteristik özelliği budur: kendisini üreten bağlar kurulduğunda bağların kuruluşu görünmezleşir.
Hipnopompik eşik tam da bu nedenle dünyasızlığın deneyimi değil, dünyanın verilmiş olmaktan çıkıp yeniden kurulurken yakalandığı geçici bir ontolojik aralık olarak anlaşılmalıdır. Dasein dünyasını kaybedip saf bir hiçliğe düşmez; bir dünyasallık rejiminin çözülmesinden diğerinin bütünleşmesine geçer. Angst’ın yoğunluğu da bu geçişte anlamın yokluğundan değil, anlamın henüz yeniden kendi kendini gizleyecek kadar tamamlanmamış olmasından kaynaklanır.
11.3 Uyanış Eşiğinin Ontolojik Açıklık Olarak Son Tanımı
Uyanış eşiğinin ontolojik statüsü, uyku ile uyanıklık arasında bulunan kısa bir kronolojik aralık olmaktan daha fazlasını içerir. Belirleyici olan sürenin birkaç saniye veya birkaç dakika oluşu değil, bu süre içerisinde Dasein’ın dünyayla kurduğu ilişkinin biçim değiştirmesidir. Rüyanın bağlayıcılığı geri çekilir, uyanık dünyanın göndergeleri kademeli olarak yeniden kurulur ve iki rejim arasındaki süreklilik kısa süreliğine zayıflar. Hipnopompik eşik, böylece zamanı ölçülebilen bir geçiş olmaktan çıkarak dünyasallığın yeniden düzenlendiği ontolojik bir açıklık haline gelir.
“Açıklık” burada boşluğun eşanlamlısı değildir. Eşik, hiçbir anlamın bulunmadığı nötr bir sıfır noktası oluşturmaz. Tam tersine, rüyadan kalan anlam kırıntıları, uyanıklığa geri dönen yönelimler, bedensel duyumlar, duygulanım ve ilk biyografik bağlantılar aynı anda farklı yoğunluklarda bulunabilir. Açıklığı özel kılan şey içerik azlığı değil, içerikleri tek bir dünyada birleştiren düzenin henüz tamamlanmamış olmasıdır. Dasein, anlamın yokluğunu değil, anlamın henüz kesin biçimini kazanmamışlığını deneyimler.
Ontolojik açıklığın ilk bileşeni dünya değişimidir. Rüya yalnızca bir görüntüler dizisi olarak sona ermez; kendine ait mekânı, zamanı, ilişkileri ve yönelimleriyle birlikte bağlayıcılığını kaybeder. Uyanık dünya ise fiziksel çevrenin geri gelmesinden çok daha geniş bir anlam sisteminin yeniden etkinleşmesiyle kurulur. İki dünya arasındaki geçiş, bu nedenle bilinç içeriğinin değişmesinden daha radikaldir: Dasein’ın hangi göndergeler tarafından yönlendirileceği değişir.
İkinci bileşen anlam sürekliliğinin kesintisidir. Gündelik yaşamda anlamlar birbirine neredeyse kusursuz biçimde eklenir; bir eylem diğerine, bir şimdi geleceğe, bir nesne kullanıma, bir kimlik sosyal ilişkilere bağlanır. Hipnopompik eşikte bu eklemlenme geçici olarak yavaşlayabilir. Eski anlamlar artık taşımamakta, yeniler ise henüz yeterince yoğunlaşmamaktadır. Angst için belirleyici olan ontolojik açıklık, anlamın tam olarak bu ara durumda kendi sürekliliğini kaybetmesiyle oluşur.
Üçüncü bileşen Dasein’ın kendi varlığına ilişkin dolayımların seyrelmesidir. Biyografi, sosyal roller, gelecek projeleri ve pratik görevler insanın kimliğine dışarıdan eklenen süsler değildir; öznenin kendisini gündelik olarak yaşama biçiminin parçalarıdır. Bu belirlenimler henüz tam bağlayıcı olmadığında Dasein kendi varoluşunu daha az aracılı biçimde hissedebilir. Var olmak ile bir şey yapmak, bir rol taşımak veya belirli bir geleceğe doğru hareket etmek arasındaki gündelik özdeşlik geçici olarak gevşer.
Dördüncü bileşen duygulanımsal negatifliktir. Emotional sleep inertia araştırmalarının ampirik olarak işaret ettiği negatif duygusal ton, ontolojik açıklığın psikolojik yüzü olarak düşünülebilir. Negatiflik her uyanış için zorunlu değildir; fakat ortaya çıktığında onu yalnızca rastlantısal bir ruh hali olarak değerlendirmek fenomenin dünyasal boyutunu gözden kaçırır. Dasein’ın anlam sürekliliğindeki zayıflığı nesnesiz huzursuzluk olarak hissetmesi, duygulanım ile dünyasallık arasındaki bağı görünür hale getirir.
Beşinci bileşen Angst’ın nesnesiz yapısıdır. Uyanış eşiğindeki negatiflik belirli bir tehdide bağlanmadığında, korkunun yapısından uzaklaşıp dünyanın genel bağlayıcılığına ilişkin bir duygulanıma dönüşebilir. Dasein neyin kötü olduğunu gösteremez; çünkü problem dünyadaki bir varolan değil, varolanların anlamlı bir bütün içinde kendisini taşıma biçimidir. Dünya devam eder, fakat onun gündelik güvenilirliği kısa süreliğine incelir.
Ölüm Angst’ı bu açıklığın en radikal yoğunlaşma biçimidir. Gündelik yaşamda sonluluk projeler, ilişkiler, gelecek ve biyografi aracılığıyla dolayımlanırken hipnopompik eşikte bu katmanların seyrelmesi ölümle Dasein arasındaki fenomenolojik mesafeyi daraltabilir. Ölümün ontolojik niteliği değişmez; onun hakkında daha doğru veya daha fazla bilgi de edinilmez. Fark, sonluluğun artık uzak bir biyografik sona değil, mevcut varoluşun kendi sınırına ait olarak hissedilmesidir.
Lucid farkındalık ise açıklığın başka bir biçimini gösterir. Rüya henüz sürerken onun ontolojik statüsünün fark edilmesi, Dasein’ın dünya içine gömülü yöneliminden dünyanın kendisine ilişkin refleksif konuma geçmesine izin verir. Uyanış eşiğinde dünya çözülerek, lucid rüyada ise sürerken kendi kurulmuşluğunu açığa çıkarır. Her iki durumda ortak olan, normal deneyimde arka planda kalan dünyasallığın kendisinin bir an için görünür hale gelmesidir.
Buradan hareketle hipnopompik eşiğin özgünlüğü yalnızca “iki bilinç hali arasında bulunmak” şeklinde tanımlanamaz. Daha kesin olarak eşik, iki anlam dünyası arasında dünyasallığın kendi bağlayıcılığının geçici olarak açığa çıktığı rejimdir. Rüyanın çözülmesi, uyanıklığın yeniden kurulması ve Dasein’ın bu ikisi arasındaki kısa süreli yönelim zayıflığı tek bir yapının parçalarıdır. Uyanış bir içerik değişikliği olmaktan çıkıp dünyaya bağlanmanın yeniden düzenlenmesi haline gelir.
Açıklığın epistemik bir sonuçtan önce duygulanımsal olarak yaşanması da önemlidir. Dasein genellikle uyanırken dünyasallık hakkında teorik bir bilgi üretmez. Dünyanın kuruluş koşulları önce yabancılık, huzursuzluk, ağırlık veya ölüm Angst’ı biçiminde hissedilebilir. Fenomenolojik çözümleme daha sonra bu deneyimin mantığını kavramsallaştırır. Dolayısıyla Angst burada ontolojik bilgiden sonra gelen duygu değil, ontolojik yapının kavramsal bilgiden önce hissedildiği kiplerden biri haline gelir.
Hipnopompik açıklık günlük olarak tekrar edebilmesine rağmen gündelikliğin karşıtıdır. Her sabah meydana gelebilecek kadar sıradan, fakat gündelik dünyanın kendi kurulmuşluğunu kısa süreliğine görünür kılacak kadar sıra dışıdır. Dasein birkaç saniye sonra yeniden dünyanın içine gömüldüğünde bu açıklık kapanır; anlam bir kez daha doğal, kimlik sürekli, gelecek açık ve varolanlar kendiliğinden işlevsel görünür. Eşiğin ontolojik ayrıcalığı, tam da kapanmadan önce dünyasallığın kendi eklemlenmesini kısa süreliğine açık bırakmasında yatar.
Uyanış eşiği böylece nihai olarak bir eksiklik rejimi değil, kuruluşun görünürlük rejimi olarak tanımlanabilir. Rüya dünyasının sona ermesi bir anlam sisteminin çözülebilirliğini, uyanık dünyanın geri dönüşü başka bir anlam sisteminin yeniden bütünleşebilirliğini, aradaki negatif duygulanım ise Dasein’ın bu değişime yalnızca bilişsel değil varoluşsal olarak maruz kaldığını gösterir. Angst, anlamın yok olduğu yerde değil, anlamın kendisini henüz mutlak ve doğal gösterecek kadar sağlamlaşmadığı anda yoğunlaşır.
Hipnopompik eşiğin ontolojik açıklığı bu nedenle tek bir formülle ifade edilebilir: Dasein uyanırken dünyasız kalmaz; bir dünyanın bağlayıcılığından diğerinin bağlayıcılığına geçerken, dünyaya bağlı oluşunun kendisi kısa süreliğine görünür hale gelir. Negatif duygulanım bu görünürlüğün duygusal izi, Angst onun varoluşsal yoğunluğu, ölüm Angst’ı ise anlamın gündelik dolayımının en çok geri çekildiği noktada sonluluğun kazandığı en radikal biçimdir.
Tepkiniz Nedir?