Denge Üzerine: Tamamlanmış Simetri
Dengeyi güç eşitliği veya çatışmasızlık olarak değil, doğal simetriden tamamlanmış simetriye uzanan ilişkisel bir ontolojik süreç olarak yeniden tanımlayan bu çalışma; etkileşim, çatışma, direnç, karşılıklı sınırlanma ve hilal metaforu üzerinden dengenin kurucu yasasını sistematik biçimde ortaya koymaktadır.
1. Başlangıçtaki Doğal Ontolojik Durum
1.1 İlişki Öncesi Nötrlük
Her ontolojik ilişkinin mantıksal olarak önvarsaydığı bir başlangıç zemini bulunur. Bu zemin, varlıkların henüz birbirleriyle herhangi bir etkileşime girmediği, dolayısıyla aralarında üstünlük, bağımlılık, egemenlik ya da karşılıklı belirlenim ilişkilerinin kurulmadığı ilk konumlanıştır. Burada aktörler aynı uzam içinde bulunabilir; fakat birbirlerinin ontolojik sınırlarına henüz temas etmedikleri için hiçbirinin diğerini belirleme, dönüştürme ya da sınırlandırma kapasitesi fiilen ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle söz konusu durum, varlıkların eşit güce sahip olduklarının değil, güçlerinin henüz ilişki içinde görünür hâle gelmediğinin ifadesidir. Nötrlük, burada bilinçli bir uzlaşmanın, dengelenmiş bir mücadelenin ya da karşılıklı ödünleşmenin sonucu değildir; bütün bunlardan önce gelen ilişki öncesi ontolojik konumdur.
Bu aşamada üstünlüğün bulunmaması, üstünlüğün ortadan kaldırılmış olmasından değil, onu mümkün kılacak ilişkinin henüz kurulmamış olmasından kaynaklanır. Aynı biçimde bağımlılık da mevcut değildir; çünkü bağımlılık ancak bir varlığın başka bir varlığın belirlenim alanına girmesiyle oluşabilir. Karşılıklı belirlenim de yoktur; zira belirlenim, en az iki aktör arasında gerçekleşen fiilî bir etkileşimi gerektirir. İlişki kurulmadığı sürece hiçbir varlık diğerinin nedeni, sınırı ya da sonucu hâline gelemez. Böylece başlangıçtaki nötrlük, bütün ontolojik ilişkilerin öncesinde bulunan ve herhangi bir asimetrinin henüz ortaya çıkmadığı simetrik bir konum oluşturur.
Ne var ki bu simetri, çoğu zaman düşünüldüğü gibi tamamlanmış bir denge değildir. Çünkü burada görülen eşitlik, bütün güçlerin sınanıp birbirlerini karşılıklı olarak sınırlamalarından değil, hiçbir gücün henüz fiilen kullanılmamış olmasından doğmaktadır. Varlıkların sahip olduğu bütün kapasite, etkide bulunma imkânı ve direnç potansiyeli yalnızca imkân düzeyinde bulunmaktadır. Bunların hiçbiri henüz ontolojik görünürlük kazanmamıştır. Dolayısıyla başlangıçtaki simetri, gerçekleşmiş belirlenimlerin dengesi değil; gerçekleşmemiş belirlenimlerin ortak sessizliğidir.
Bunun nedeni, varlığın kendi doğasını yalnızca kendi içine kapanarak açığa çıkaramamasıdır. Bir varlığın ne ölçüde etkileyebildiği, neye direnebildiği, hangi sınırlar içinde hareket ettiği ve hangi belirlenimleri üretebildiği ancak başka varlıklarla kurduğu ilişkiler içinde anlaşılabilir. Etkileşim gerçekleşmeden önce bütün bu özellikler potansiyel olarak mevcut olsa bile henüz ontolojik anlamda görünür değildir. Başlangıçtaki nötrlük tam da bu yüzden tamamlanmış bir varoluş biçimini değil, henüz aktüelleşmemiş bir ontolojik düzeni ifade eder. Burada eksik olan varlığın özü değil, özün ilişki içinde görünürlük kazanmasıdır.
Yan yanalık ile ilişki aynı şey değildir. Aynı ontolojik uzamı paylaşan iki varlık, birbirlerine temas etmedikleri sürece yalnızca birlikte bulunurlar; fakat birbirlerini belirlemezler. Belirlenim, salt birlikte bulunmanın değil, fiilî karşılaşmanın ürünüdür. Bu nedenle başlangıç durumunda görülen simetri, aktörlerin birbirlerine eşit ölçüde güç uygulamalarından değil, birbirlerine henüz hiçbir güç uygulamamalarından doğmaktadır. İlk bakışta dengeye benzeyen bu yapı, gerçekte dengenin önkoşuludur; çünkü denge ancak ilişki kurabilecek aktörlerin varlığını varsayar, fakat onların henüz ilişkiye girmemiş olmalarını değil.
Başlangıçtaki doğal ontolojik durum böylece paradoksal bir özellik taşır. Bir taraftan hiçbir üstünlüğün bulunmadığı simetrik bir yapı sunar; diğer taraftan bu simetri henüz ontolojik bakımdan tamamlanmış değildir. Çünkü burada varlıklar kendi güçlerini açığa çıkarmamış, sınırlarını deneyimlememiş ve birbirlerinin belirlenim alanına girmemiştir. Sahip oldukları bütün kapasite yalnızca potansiyel hâlde bulunmaktadır. Bu nedenle ilişki öncesi nötrlük, dengenin kendisi değil; dengenin biçimsel olarak andırdığı ilk ontolojik simetridir. İleride ortaya çıkacak denge de yine simetrik olacaktır; ancak bu ikinci simetri, güçlerin hiç kullanılmamasından değil, bütünüyle açığa çıkmış olmalarına rağmen hiçbirinin mutlak üstünlüğe dönüşememesinden doğacaktır. İlk simetri potansiyelin simetrisi, ikinci simetri ise aktüelleşmiş belirlenimlerin yeniden ürettiği simetridir; aralarındaki ontolojik ayrım, dengenin bütün teorik yapısını kuran temel ekseni oluşturur.
1.2 Üstünlük, Bağımlılık ve Karşılıklı Belirlenimin Yokluğu
Üstünlük, çoğu zaman bir varlığın kendi içinde taşıdığı mutlak bir nitelik gibi düşünülür. Oysa ontolojik bakımdan üstünlük, tek başına bir varlığa ait olabilecek içkin bir özellik değildir; yalnızca ilişki içinde kurulabilen göreli bir konumdur. Bir aktörün üstün sayılabilmesi için başka bir aktörün hareket alanını sınırlandırabilmesi, onun üzerinde belirleyici etki üretebilmesi veya kendi belirlenimini karşı tarafın belirlenimine tercih ettirebilmesi gerekir. Dolayısıyla üstünlük, varlığın özünde bulunan sabit bir sıfat değil, ilişki içinde oluşan yapısal bir sonuçtur. İlişkinin bulunmadığı yerde üstünlükten söz etmek, henüz kurulmamış bir yapıyı varmış gibi kabul etmek anlamına gelir.
Aynı ilke bağımlılık için de geçerlidir. Bağımlılık, bir varlığın kendi hareketini sürdürebilmek için başka bir varlığın belirlenim alanına ihtiyaç duymasıyla ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle bağımlılık, ilişkinin tek taraflılaşmış biçimidir. İlişki kurulmadan önce hiçbir varlık diğerinin hareket koşullarını belirleyemeyeceği için bağımlılık da henüz meydana gelmez. Her aktör kendi ontolojik bütünlüğünü potansiyel olarak korur; fakat bu bütünlük, başka aktörlerle sınanmadığı için yalnızca kendi içinde bulunan bir imkân olarak kalır. Dolayısıyla başlangıç durumunda bağımsızlık, kazanılmış bir özerklik değil; henüz sınanmamış bir ilişkisizliktir.
Karşılıklı belirlenim de aynı şekilde yalnızca etkileşimle birlikte ortaya çıkar. Belirlenim, bir varlığın başka bir varlığın hareket sınırlarını değiştirmesi, yönlendirmesi veya yeniden düzenlemesi anlamına gelir. İki varlık birbirlerinin davranışlarını hiçbir biçimde etkilemiyorsa aralarında belirlenim ilişkisi de bulunmaz. Bu nedenle ilişki öncesi nötrlükte aktörler birbirlerinden tamamen yalıtılmış oldukları için değil, henüz birbirlerinin ontolojik sınırlarına temas etmedikleri için belirlenimsizdir. Belirlenimsizlik burada mutlak bir kopukluğu değil, ilişkinin henüz başlamamış olmasını ifade eder.
Dikkat edilmesi gereken nokta, bu belirlenimsizliğin ontolojik bir eksiklikten değil, zamansal öncelikten kaynaklanmasıdır. Başlangıç durumu, varlıkların ilişki kuramayacağı bir dünya tasarlamaz; aksine bütün ilişkilerin zorunlu olarak geçmek zorunda olduğu ilk mantıksal zemini gösterir. Çünkü üstünlük, bağımlılık ve belirlenim kavramlarının tamamı, ancak önceden birbirinden bağımsız konumlanan aktörler arasında kurulabilir. Başlangıçta bu ilişkilerin bulunmaması, onların imkânsız olduğu anlamına değil; henüz fiilen gerçekleşmediği anlamına gelir.
Burada dikkat çekici olan başka bir nokta da üstünlüğün ve bağımlılığın birbirinden ayrı süreçler olmamasıdır. Bir tarafın üstünlük kazanması aynı anda diğer tarafın bağımlılık üretmesi anlamına gelir. Aynı şekilde hiçbir üstünlüğün bulunmadığı başlangıç durumunda hiçbir bağımlılık da bulunmaz. Dolayısıyla nötrlük yalnızca güçlerin eşitliği değil, aynı zamanda bütün hiyerarşik yapıların henüz oluşmamış olmasıdır. Hiç kimse yöneten değildir; çünkü henüz yönetilen yoktur. Hiç kimse belirleyen değildir; çünkü henüz belirlenen yoktur. İlişkinin yokluğu, bu kavramların tamamını mantıksal olarak askıda bırakır.
Başlangıçtaki doğal ontolojik durum bu nedenle hiyerarşisizliğin bilinçli biçimde kurulduğu bir düzen değil, hiyerarşinin henüz doğmadığı ilk konumdur. Burada hiçbir aktör diğerine üstün değildir; fakat bunun nedeni güçlerinin birbirlerini dengelemesi değildir. Aynı biçimde hiçbir aktör bağımlı değildir; fakat bunun nedeni bağımlılığın aşılmış olması da değildir. İlişki kurulmadan önce üstünlük de bağımlılık da karşılıklı belirlenim de yalnızca mümkünlük olarak vardır. Henüz gerçekleşmemiş olmaları, başlangıç simetrisini oluşturan temel ontolojik ilkedir.
1.3 Yan Yanalığın Ürettiği Biçimsel Simetri
Yan yanalık ile ilişki çoğu zaman aynı olguymuş gibi değerlendirilir. Oysa ontolojik bakımdan bu iki durum birbirinden bütünüyle farklıdır. Yan yanalık yalnızca varlıkların aynı ontolojik uzam içinde bulunmalarını ifade eder; ilişkinin kurulması ise bu ortak uzamın karşılıklı belirlenim üretmeye başlamasıdır. Aynı ortamı paylaşan iki varlık, birbirlerine hiçbir etkide bulunmuyorsa yalnızca birlikte bulunmaktadır; henüz birbirlerinin ontolojik gerçekliğinin kurucu unsuru hâline gelmemiştir. Bu nedenle ortak mekân, ortak ilişki anlamına gelmez.
Yan yanalığın oluşturduğu simetri tamamen biçimseldir. Burada aktörlerin gerçekten eşit olmalarından değil, henüz eşitsizlik üretecek herhangi bir sürecin işlememiş olmasından söz edilir. Güç farklılıkları, direnç kapasiteleri, etkide bulunma potansiyelleri ya da hareket imkânları fiilen sınanmadığı için bunların hiçbirisi ilişkinin yapısını belirleyemez. Sonuç olarak bütün aktörler simetrik görünür. Ancak bu görünüm, güçlerin gerçekten dengelenmiş olmasının değil, güçlerin henüz görünür olmamasının sonucudur.
Bu nedenle başlangıçtaki simetri içeriksel değil, biçimseldir. İçerik bakımından aktörlerin birbirlerinden farklı olup olmadığını söylemek mümkün değildir; çünkü farklılık ancak ilişki içinde anlam kazanır. Bir kuvvet ancak başka bir kuvvete göre güçlü veya zayıf olabilir. Direnç ancak başka bir kuvvet tarafından sınandığında direnç niteliği kazanır. Hareket ancak başka hareketlerle karşılaştığında yön, hız ya da etki kazanır. İlişki kurulmadan önce bütün bu nitelikler yalnızca potansiyel düzeyde bulunur. Dolayısıyla biçimsel simetri, içeriksel özdeşlik anlamına gelmez.
İlk ontolojik konumun taşıdığı simetri, aslında sessizliğin simetrisidir. Sessizlik burada yalnızca fiziksel hareketin bulunmamasını değil, belirlenim üreten bütün ilişkilerin henüz başlamamış olmasını ifade eder. Varlıklar birbirlerine karşı suskundur; çünkü henüz birbirlerinin ontolojik sınırlarına hiçbir soru yöneltmemişlerdir. Hiçbir direnç test edilmemiş, hiçbir kuvvet sınanmamış, hiçbir belirlenim üretilmemiştir. Simetrinin kaynağı tam da bu ortak suskunluktur.
Biçimsel simetrinin en önemli özelliği, kendi başına sürdürülebilir olmamasıdır. Çünkü potansiyel hâlde bulunan her ontolojik kapasite, doğası gereği ilişki içinde görünür olma eğilimi taşır. Güç kullanılmak, etki karşılık bulmak, direnç sınanmak ister. Bu nedenle yan yanalık, varlığın nihai durağı değil, ontolojik hareketin başlangıç eşiğidir. Simetrinin korunuyor görünmesi, ilişkinin sonsuza kadar ertelenebileceği anlamına gelmez. Tam tersine, potansiyelin varlığı, ilişki ihtimalini kendi içinde sürekli taşır.
Biçimsel simetri bu bakımdan paradoksal bir yapı oluşturur. Bir taraftan bütün aktörleri aynı düzlemde buluşturur; diğer taraftan bu düzlemin kalıcılığını garanti etmez. Çünkü onu mümkün kılan şey güçlerin dengelenmesi değil, henüz açığa çıkmamış olmalarıdır. Varlıklar ilk kez birbirlerinin sınırlarına temas ettikleri anda bu sessiz simetri çözülmeye başlar ve ontolojik hareket görünür hâle gelir. Yan yanalığın ürettiği simetri böylece kendi içinde dengenin biçimini taşısa da, henüz dengenin kendisi değildir; yalnızca onun mantıksal önkoşulunu oluşturan ilişki öncesi biçimsel simetridir.
1.4 Potansiyel Hâldeki Güçler ve Gerçekleşmemiş Belirlenimler
Her varlık, ilişki kurmadan önce de belirli kapasitelere sahiptir. Etkileyebilme, direnebilme, dönüştürebilme ya da belirlenebilme gibi bütün ontolojik imkânlar, varlığın yapısında potansiyel olarak mevcuttur. Ancak potansiyel, fiilen görünür hâle gelmiş bir belirlenim değildir. Gücün var olması ile gücün kendisini göstermesi aynı olaya karşılık gelmez. Varlık, ilişki öncesinde bütün olanaklarını kendi bünyesinde taşır; fakat bunların hiçbiri henüz başka bir varlık tarafından doğrulanmış, sınanmış ya da görünür kılınmış değildir. Dolayısıyla başlangıçtaki ontolojik simetri, güçsüzlüğün değil, görünür hâle gelmemiş güçlerin ortak durumudur.
Potansiyel kavramı burada eksiklikle karıştırılmamalıdır. Henüz aktüelleşmemiş olmak, ontolojik bakımdan yetersiz olmak anlamına gelmez. Tohumun ağaç olmaması, onun eksik olduğu anlamına gelmediği gibi, ilişki öncesindeki varlığın da kendi kapasitesini henüz göstermemiş olması, özünde eksiklik bulunduğu anlamına gelmez. Değişen şey varlığın ne olduğu değil, sahip olduğu imkânların hangi ölçüde görünürlük kazandığıdır. Potansiyel ile aktüel arasındaki fark, özsel içerikte değil; aynı özün görünme kipindedir.
Bir varlığın gerçekten güçlü olup olmadığını yalnızca kendi varlığına bakarak söylemek mümkün değildir. Güç, ilişki içinde doğrulanan bir belirlenimdir. Hiçbir dirençle karşılaşmamış bir kuvvetin sınırları bilinemez; hiçbir engelle yüzleşmemiş bir hareketin kapasitesi ölçülemez. Aynı şekilde hiçbir baskıyla karşılaşmamış bir direncin de gerçekten ne kadar dirençli olduğu belirlenemez. Ontolojik özellikler, kendi başlarına sessizdir; onları konuşur hâle getiren şey ilişkidir. Gücün dili, etkidir; direncin dili, karşı-etkidir; sınırın dili ise karşılaşmadır.
Gerçekleşmemiş belirlenimler bu nedenle ontolojik bakımdan askıda bulunan belirlenimlerdir. Askıda olmak, yok olmak anlamına gelmez; yalnızca fiilî bir ilişki tarafından henüz görünür kılınmamış olmayı ifade eder. Her kapasite kendi gerçekleşme ihtimalini içinde taşır; fakat bu ihtimal, başka varlıklarla kurulan ilişki gerçekleşinceye kadar yalnızca imkân olarak kalır. Başlangıç durumundaki simetriyi meydana getiren de tam olarak bu ortak askı hâlidir. Hiçbir belirlenim ortadan kaldırılmamıştır; yalnızca henüz belirlenim niteliği kazanmamıştır.
Varlığın sahip olduğu ontolojik potansiyel, kendisini gerçekleştirmeye yönelen doğal bir eğilim taşır. Bunun nedeni, potansiyelin kendi başına tamamlanmış bir kip olmaması değil; görünürlüğünün ancak aktüelleşme aracılığıyla mümkün olmasıdır. Etkileyebilme kapasitesi etkide bulunmadan, direnebilme kapasitesi direnç göstermeden, belirleyebilme kapasitesi belirleme ilişkisine girmeden yalnızca soyut bir imkân olarak kalır. Varlık kendi yapısını değiştirmeden, yalnızca kendi yapısını görünür kılar. İlişki öncesinde sessiz kalan bütün ontolojik özellikler, etkileşim başladığında kendilerini tek tek açığa çıkarmaya başlar.
Başlangıç simetrisinin temelinde işte bu ortak potansiyellik bulunur. Hiçbir aktör henüz üstün değildir; çünkü üstünlüğü oluşturacak kapasite sınanmamıştır. Hiçbir aktör henüz bağımlı değildir; çünkü bağımlılığı doğuracak belirlenim gerçekleşmemiştir. Hiçbir kuvvet güçlü ya da zayıf değildir; çünkü güç ancak başka güçlerle kurduğu ilişkide anlam kazanır. Potansiyel hâlde bulunan bütün belirlenimler, birbirlerine göre henüz sessizdir. Sessizlik burada yokluğun değil, gerçekleşmeyi bekleyen ontolojik imkânların ortak biçimidir.
1.5 Başlangıç Simetrisinin Ontolojik Eksikliği
Başlangıçtaki simetri ilk bakışta kusursuz bir denge görünümü verebilir. Hiçbir üstünlüğün bulunmaması, hiçbir bağımlılığın oluşmaması ve hiçbir belirlenimin ortaya çıkmaması, sanki bütün ontolojik sorunların çözülmüş olduğu izlenimini yaratır. Oysa söz konusu simetri, tamamlanmış bir düzeni değil, henüz kendi içeriğini üretmemiş bir yapıyı ifade eder. Çünkü simetrinin değeri yalnızca üstünlüğün bulunmamasında değil, üstünlüğün hangi süreç sonunda bulunmadığında ortaya çıkar. Başlangıç durumunda bu süreç henüz yaşanmamıştır.
Eksiklikten söz edilirken kastedilen şey, varlığın özünde bulunan bir yetersizlik değildir. Hiçbir varlık ilişki öncesinde ontolojik bakımdan yarım ya da kusurlu değildir. Eksik olan, varlığın kendi ontolojik kapasitesini ilişki içinde görünür kılmış olmasıdır. Başka bir ifadeyle eksik olan öz değil, özün belirlenmiş görünümüdür. Bu ayrım son derece önemlidir; çünkü aksi durumda varlığın ancak ilişki sayesinde var olduğu gibi yanlış bir sonuca ulaşılır. Oysa ilişki, varlığı meydana getirmez; var olanın ne olduğunu görünür hâle getirir.
Henüz sınanmamış bir kapasitenin sınırları bilinemez. Direnme gücü hiçbir baskıyla karşılaşmadan, etkide bulunma kapasitesi hiçbir karşı-etki üretmeden, hareket özgürlüğü hiçbir engelle yüzleşmeden yalnızca soyut bir imkân olarak kalır. Böyle bir durumda varlığın gerçek ontolojik profili de görünmez. Başlangıç simetrisinin eksikliği tam olarak burada ortaya çıkar. Simetri vardır; fakat simetriyi oluşturan aktörlerin gerçekten neye sahip oldukları henüz bilinmemektedir. Sessizlik korunmaktadır; ancak sessizliğin arkasındaki ontolojik yoğunluk henüz açığa çıkmamıştır.
İlişki öncesindeki nötrlük bu nedenle varlığın nihai biçimi değildir. Varlık, kendi doğası gereği ilişkiseldir. Başka varlıklarla karşılaşmadan, sınırlarını test etmeden ve kendi etkisini fiilen üretmeden ontolojik görünürlüğünü tamamlayamaz. Bunun anlamı, varlığın ilişki olmadan var olamayacağı değildir; ilişki olmadan kendi belirlenimini gerçekleştiremeyeceğidir. Varlığın taşıdığı bütün imkânlar, ancak karşılaşmanın içinde belirlenim niteliği kazanır.
Başlangıç simetrisi böylece çift yönlü bir karakter taşır. Bir taraftan bütün asimetrilerin henüz doğmamış olması nedeniyle ortak bir nötrlük sunar; diğer taraftan bu nötrlük, ontolojik hareketin henüz başlamamış olmasının sonucudur. Sessizlik ile olgunluk aynı şey değildir. Hareketsizlik ile tamamlanmışlık da aynı anlama gelmez. Simetrinin yalnızca bulunuyor olması, onun ontolojik bakımdan en yüksek biçimine ulaştığını göstermez. Başlangıç durumunda korunan simetri, henüz kendisini doğrulamamış bir simetridir.
İşte tam da bu nedenle başlangıçtaki doğal ontolojik durum, dengenin kendisi olarak değil, dengenin mantıksal öncülü olarak değerlendirilmelidir. Simetri mevcuttur; fakat henüz sınanmamıştır. Üstünlüksüzlük vardır; fakat mücadeleden geçmemiştir. Belirlenimsizlik korunmaktadır; fakat belirlenimlerin karşılıklı olarak birbirlerini sınırlandırmaları sonucunda değil, henüz hiçbir belirlenimin gerçekleşmemesi nedeniyle korunmaktadır. Ontolojik hareket başladığında bu ilk simetri çözülmeye başlayacak, ancak daha sonra bambaşka bir temelde yeniden kurulacaktır. İlk simetrinin eksikliği de tam olarak kendi biçimini yalnızca potansiyel düzeyde taşıyor olmasından kaynaklanır.
1.6 Hareket Öncesi Simetri Olarak Doğal Durum
Doğal ontolojik durumun en ayırt edici özelliği, simetrinin herhangi bir hareketin ürünü olmamasıdır. Burada simetri, birbirlerini dengelemiş kuvvetlerin ulaştığı bir sonuç değil; henüz hiçbir kuvvetin ilişki içinde görünür hâle gelmemiş olmasının başlangıç koşuludur. Hareket başlamadan önce üstünlük de yoktur, üstünlüğün ortadan kaldırılması da yoktur. Benzer şekilde bağımlılık da bulunmaz; çünkü bağımlılığı doğuracak karşılıklı belirlenimler henüz oluşmamıştır. Simetri, ilişkilerin sonunda korunmuş bir düzen değil, ilişkilerin öncesindeki ortak konumlanıştır.
Hareket öncesi simetriyi anlamanın en önemli koşulu, onu durağanlıkla özdeşleştirmemektir. Durağanlık, fiziksel ya da fenomenal bir gözlem olarak hareketin bulunmamasını ifade edebilir; hareket öncesi simetri ise bundan daha derin bir ontolojik düzeye işaret eder. Burada mesele yalnızca aktörlerin fiilen hareketsiz olması değildir. Esas belirleyici olan, hiçbir ontolojik belirlenimin henüz başka bir belirlenime bağlanmamış olmasıdır. Güçler kendi içlerinde vardır; fakat birbirlerine yönelmemiştir. Dirençler mevcuttur; fakat henüz sınanmamıştır. Etki kapasitesi taşınmaktadır; ancak henüz herhangi bir karşı-etkiyle ilişkiye girmemiştir.
İlk simetri bu nedenle mutlak bir boşluk değildir. Tam tersine, yoğun bir potansiyel taşır. Sessiz görünen bu ontolojik zemin, gerçekte sayısız mümkün belirlenimin aynı anda bulunduğu bir imkân alanıdır. Fakat bu imkânların hiçbiri diğerleri karşısında öncelik kazanmadığı için sistem bütünüyle nötr görünür. Nötrlük burada güçlerin yokluğu anlamına gelmez; güçlerin henüz birbirlerine yönelmemiş olması anlamına gelir. Dolayısıyla doğal ontolojik durum, potansiyelin en yoğun olduğu fakat belirlenimin henüz görünmediği ilk evredir.
İlişki kurulmadığı sürece hiçbir varlık kendi sınırını da tam anlamıyla bilemez. Çünkü sınır, yalnızca kendi içine bakılarak keşfedilen bir özellik değildir. Bir varlığın sınırı, başka bir kuvvetle karşılaştığında nerede durduğu, hangi noktada direndiği veya hangi noktada geri çekildiğiyle birlikte belirginleşir. Başlangıç durumunda ise henüz hiçbir karşılaşma yaşanmadığı için sınırlar da yalnızca potansiyel olarak vardır. Her varlık kendi ontolojik imkânını taşır; fakat bu imkânın gerçek kapsamı henüz belirlenmemiştir.
Aynı nedenle hareket öncesi simetri, tamamlanmış bir düzen olarak da görülemez. Düzen kavramı belirli ilişkilerin kurulmasını, belirlenimlerin birbirlerine bağlanmasını ve sistemin kendi iç işleyişini oluşturmasını gerektirir. İlişki öncesinde ise henüz işleyen bir sistem bulunmaz; yalnızca sistemin kurulabileceği ortak ontolojik zemin vardır. Simetri, işleyen ilişkilerin sonucu olmadığı için henüz ontolojik yoğunluğa sahip değildir. Onu oluşturan şey, karşılıklı sınırlandırmalar değil, ortak belirlenimsizliktir.
Doğal ontolojik durum bu bakımdan varlığın ilk görünümüdür; fakat son görünümü değildir. İlk görünüm olması, daha düşük bir ontolojik değer taşıdığı anlamına gelmez. Burada bulunan simetri, sonraki bütün ilişkilerin mantıksal önkoşulunu oluşturur. Bununla birlikte bu ilk simetri kendi içinde kapalı kalmaz; çünkü taşıdığı potansiyel, doğası gereği ilişki kurmaya yönelir. Hareket öncesi simetri böylece ontolojik tarihin başlangıç noktası hâline gelir. Henüz hiçbir kuvvet konuşmamaktadır; fakat hepsi konuşabilecek kapasiteyi taşımaktadır. Sessizlik, tam da bu nedenle boşluk değil, henüz söylenmemiş bütün belirlenimlerin ortak ufkudur.
2. Varlığın Etkileşim İçinde Açığa Çıkışı
Ontolojik bakımdan hiçbir varlık kendi üzerine kapanmış mutlak bir bütünlük olarak düşünülemez. Her varlık belirli bir iç yapıya, belirli kapasitelere ve belirli eğilimlere sahip olsa da bunların ne anlama geldiği, ancak başka varlıklarla kurduğu ilişkiler içinde anlaşılır. İlişki, varlığa sonradan eklenen rastlantısal bir durum değildir; varlığın kendisini görünür kılmasının zorunlu koşuludur. Dolayısıyla etkileşim, varlığın özüne dışarıdan müdahale eden ikinci bir süreç değil, onun ontolojik belirlenimlerinin fiilen ortaya çıkmasını sağlayan kurucu ilkedir.
Tek başına düşünülen bir güç, yalnızca soyut bir güçtür. Gerçek güce dönüşebilmesi için başka bir güce yönelmesi, onunla karşılaşması ve kendi etkisini fiilen üretmesi gerekir. Aynı ilke direnç için de geçerlidir. Direnç, yalnızca direnilecek bir kuvvet bulunduğunda ontolojik anlam kazanır. Baskı görmeyen bir direncin sınırları bilinemez; engellenmeyen bir hareketin kapasitesi ölçülemez; karşılık bulmayan bir etkinin kapsamı belirlenemez. Varlığın sahip olduğu bütün ontolojik nitelikler, ilişki sayesinde yalnızca görünür olmakla kalmaz; aynı zamanda kendi gerçek kapsamlarını da ortaya koyar.
Etkileşim, burada yalnızca fiziksel temas olarak anlaşılmamalıdır. Birbirlerinin hareket alanını değiştiren, yönünü etkileyen, sınırlarını yeniden çizen veya belirlenimlerini dönüştüren her ilişki ontolojik anlamda etkileşimdir. Dolayısıyla karşılaşma, çatışma, iş birliği, rekabet, direnç ya da karşılıklı uyum gibi birbirinden oldukça farklı görünen süreçlerin tamamı aynı ontolojik ilkenin farklı görünümleridir. Ortak özellikleri, her birinin varlıkları kendi potansiyellerini görünür kılmaya zorlamasıdır.
İlişki kurulduğu anda başlangıçtaki sessizlik çözülmeye başlar. Daha önce yalnızca mümkün olan belirlenimler artık fiilen gerçekleşmeye başlar. Hangi varlığın ne ölçüde etkileyebildiği, hangi sınırlar içinde direnebildiği, hangi hareketleri sürdürebildiği ve hangi baskılar karşısında geri çekildiği görünür hâle gelir. Başlangıçta yalnızca potansiyel olarak bulunan ontolojik yapı, etkileşim sayesinde kendi somut biçimini kazanmaya başlar. Varlığın kendisini açığa çıkarması tam olarak bu süreci ifade eder.
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli ayrım, etkileşimin varlığa yeni bir öz kazandırmamasıdır. İlişki, varlığı başka bir şeye dönüştüren dışsal bir ekleme değildir. Görünür hâle gelen şey zaten var olan ontolojik kapasitelerdir. Değişen, özün kendisi değil; özün görünme kipidir. Potansiyel aktüelleşir, fakat aktüelleşen şey daha önce var olmayan yeni bir içerik değildir. Ontolojik hareket, varlığı yeniden yaratmaz; varlığın zaten sahip olduğu imkânları belirlenmiş hâle getirir.
İlişki böylece yalnızca iki varlık arasında kurulan dışsal bir bağ olmaktan çıkar. Aynı zamanda her varlığın kendisini tanıdığı, sınırlarını keşfettiği ve kendi kapasitesini görünür kıldığı ontolojik aynaya dönüşür. Varlık ancak başka bir varlıkla karşılaştığında kendi gücünü, kendi direncini ve kendi belirlenim alanını öğrenebilir. Etkileşim bu nedenle yalnızca başkasını değiştiren bir süreç değildir; aynı zamanda her varlığın kendisini kendisine açığa çıkardığı kurucu ontolojik olaydır.
2.1 Varlığın İlişkisel Yapısı
Varlık çoğu zaman kendi içine kapanmış, bütün belirlenimlerini yalnızca kendi özünden alan bağımsız bir töz gibi düşünülür. Böyle bir yaklaşım, varlığın kendi iç bütünlüğünü açıklayabilse bile bu bütünlüğün nasıl görünür hâle geldiğini açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü hiçbir ontolojik kapasite, yalnızca kendi içine bakılarak bütünüyle kavranamaz. Bir varlığın ne olduğu kadar, neyi etkileyebildiği, hangi kuvvetlere direnebildiği ve hangi sınırlar içinde varlığını sürdürebildiği de onun ontolojik yapısının ayrılmaz parçalarıdır. Bütün bu belirlenimler ise ancak ilişki içinde görünür hâle gelir. Varlık bu nedenle yalnızca kendi özüyle değil, kurduğu ilişkiler aracılığıyla da anlaşılabilecek bir yapıya sahiptir.
İlişkisellik, varlığın özünü ortadan kaldıran bir ilke değildir. Tam tersine, özün görünürlük kazanmasının zorunlu koşuludur. Bir varlığın belirli özelliklere sahip olması ile bu özelliklerin ontolojik bakımdan belirlenmiş hâle gelmesi aynı olaya karşılık gelmez. Etkileyebilme kapasitesi, gerçekten etkileyebildiği anda; direnebilme kapasitesi, gerçekten direnç gösterebildiği anda; sınırları ise başka sınırlarla karşılaştığı anda belirginleşir. Öz değişmez; fakat özün hangi içeriklere sahip olduğu ilişki içinde görünürlük kazanır. İlişki böylece özü dönüştüren değil, onu belirlenmiş hâle getiren süreç olarak işlev görür.
Kendi başına düşünülen hiçbir ontolojik nitelik tam anlamıyla tanımlanamaz. Güç, karşısında başka bir güç bulunmadığında yalnızca soyut bir imkân olarak kalır. Aynı durum direnç için de geçerlidir. Direnç, kendisini zorlayan bir kuvvet olmaksızın yalnızca teorik bir kapasitedir. Hareket, engelle karşılaşmadığında sınırlarını gösteremez; etki, karşı-etki üretmediğinde kapsamını ortaya koyamaz. Dolayısıyla ilişki, yalnızca iki varlığı birbirine bağlayan dışsal bir olay değil, ontolojik niteliklerin anlam kazandığı zorunlu bağlamdır.
Karşılaşmanın taşıdığı kurucu işlev tam da burada ortaya çıkar. Bir varlık başka bir varlığın belirlenim alanına girdiği anda yalnızca onu etkilemeye başlamaz; aynı zamanda kendisi de etkilenebilir hâle gelir. Etki ile etkilenme birbirinden ayrılabilen iki bağımsız süreç değildir. Her etkide bulunma girişimi, aynı zamanda karşı tarafın direnciyle, sınırlarıyla ve kendi belirlenimleriyle karşılaşmayı içerir. Böylece her ilişki çift yönlü bir ontolojik açıklık üretir. Varlık yalnızca karşısındakini tanımaz; aynı zamanda kendisini de tanımaya başlar.
İlişkisellik burada epistemolojik bir gözlem olmaktan daha fazlasını ifade eder. Sorun yalnızca varlığı daha iyi tanımak değildir. Asıl mesele, varlığın belirlenimlerinin fiilen ilişki içinde oluşmasıdır. Güç, yalnızca gözlemcinin bilgisi bakımından değil, ontolojik gerçekliği bakımından da ilişki içinde güç hâline gelir. Direnç yalnızca fark edildiği için değil, gerçekten direnildiği için direnç niteliği kazanır. İlişki bu nedenle yalnızca bilgi üreten bir süreç değildir; ontolojik belirlenim üreten bir süreçtir.
Varlığın ilişkisel yapısı, onu bağımsız olmaktan çıkarmaz; fakat bağımsızlığın anlamını yeniden tanımlar. Bağımsızlık, hiçbir ilişkiye ihtiyaç duymamak değildir. Böyle bir bağımsızlık, bütün belirlenimlerin sessiz kaldığı soyut bir kapanıştan başka bir şey üretmez. Ontolojik anlamda bağımsızlık, ilişki kurabilmesine rağmen kendi belirlenimini bütünüyle yitirmemek, başka belirlenimlerle karşılaşmasına rağmen kendi ontolojik bütünlüğünü sürdürebilmektir. İlişki, varlığı yok eden bir süreç değil; onun kendisini gerçekleştirebildiği zorunlu ufuktur.
2.2 Etkileşimin Varlığa Dışarıdan Eklenen Bir Olay Olmaması
Etkileşim çoğu zaman varlığın kendi başına tamamlandıktan sonra sonradan katıldığı ikincil bir süreç gibi ele alınır. Önce varlık vardır, ardından ilişki kurar ve sonunda çeşitli değişimlere uğrar. Böyle bir sıralama ilk bakışta sezgisel görünse de ontolojik bakımdan önemli bir eksiklik taşır. Çünkü ilişkiyi yalnızca sonradan eklenen dışsal bir olay olarak görmek, varlığın belirlenimlerinin nasıl görünür hâle geldiğini açıklayamaz. Etkileşim, tamamlanmış bir varlığın üzerine eklenen dış katman değil; varlığın taşıdığı potansiyelleri fiilî belirlenimlere dönüştüren kurucu süreçtir.
Her ontolojik kapasite, gerçekleşebilmek için uygun bir ilişki zemini gerektirir. Gücün etkide bulunması, direncin sınanması, hareketin sınırlarını göstermesi veya belirlenimin başka belirlenimlerle karşılaşması ancak etkileşim içinde mümkündür. Bu nedenle etkileşim, varlığın dışında bulunan rastlantısal bir çevre değildir. Varlığın taşıdığı imkânlar, kendi gerçek anlamlarını ancak bu süreç içinde kazanır. İlişki olmaksızın kapasite vardır; fakat kapasitenin belirlenmiş gerçekliği yoktur.
Yine de buradan, varlığın yalnızca ilişki sayesinde var olduğu sonucu çıkarılamaz. Böyle bir iddia, varlığın özünü bütünüyle dışsal süreçlere bağımlı hâle getirir ve ontolojik önceliği tersine çevirir. Varlık, ilişki kurulmadan önce de vardır; fakat henüz kendi belirlenimlerini fiilen ortaya koymamıştır. Etkileşim, varlığı meydana getirmez; var olanın ne olduğunu görünür kılar. Değişen şey varlığın özü değil, özün gerçekleşme kipidir. Bu ayrım korunmadığında ilişkisellik, kurucu olmaktan çıkıp indirgemeci bir açıklamaya dönüşür.
Kurucu olmak ile üretici olmak aynı anlama gelmez. Üretici bir süreç, daha önce bulunmayan yeni bir varlık meydana getirir. Kurucu süreç ise mevcut olanın belirlenmiş biçimini açığa çıkarır. Etkileşim tam olarak ikinci anlamda kurucudur. Varlığın sahip olduğu ontolojik içerik, ilişki sayesinde yeni baştan üretilmez; hangi içeriklerin gerçekten var olduğu görünür hâle gelir. Dolayısıyla etkileşim, yaratıcı değil açıklayıcı; ekleyici değil belirginleştirici bir işleve sahiptir.
Kapasitenin aktüelleşmesi de aynı ilkeye dayanır. Potansiyel hâlde bulunan bir güç, etkileşim başladığında başka bir güce dönüşmez. Aynı güç, yalnızca soyut imkân olmaktan çıkarak fiilî belirlenim niteliği kazanır. Direnç, hareket, etki ya da sınır gibi bütün ontolojik özellikler de aynı biçimde düşünülebilir. İlişki onların özünü değiştirmez; yalnızca sessiz olanı görünür, örtük olanı belirgin, mümkün olanı gerçekleşmiş hâle getirir.
Etkileşimin dışsal bir olay olarak değil, ontolojik yapının içkin unsuru olarak anlaşılması bu nedenle zorunludur. Varlık ile ilişki birbirinden tamamen bağımsız iki katman oluşturmaz. Varlık, ilişki içinde kendisini tüketmez; ilişki de varlığa yabancı bir müdahale değildir. Aynı ontolojik sürecin iki farklı görünümünü meydana getirirler. Biri potansiyeli taşır, diğeri o potansiyeli görünür kılar. Böylece etkileşim, varlığa sonradan eklenen bir bölüm olmaktan çıkar; varlığın kendi belirlenimlerini gerçekleştirebildiği asli ontolojik hareket olarak anlaşılır.
2.3 Potansiyelden Aktüele Geçiş
Potansiyel ile aktüel arasındaki ilişki, çoğu zaman niceliksel bir artış ya da varlığa sonradan eklenen yeni bir içerik olarak yorumlanır. Oysa ontolojik açıdan aktüelleşme, varlığın daha önce sahip olmadığı bir öz kazanması değildir. Potansiyel hâlde bulunan belirlenimlerin, ilişki sayesinde görünür ve fiilî hâle gelmesidir. Aynı ontolojik içerik, farklı görünme kipleri arasında yer değiştirir. Değişen şey varlığın ne olduğu değil; ne olduğunun hangi ölçüde belirlenmiş biçimde ortaya çıktığıdır.
Her potansiyel, kendi içinde belirli bir gerçekleşme imkânını taşır. Ancak imkân, kendi başına ontolojik görünürlüğe sahip değildir. Bir kuvvetin etkileyebilme kapasitesine sahip olması ile gerçekten etkide bulunması aynı düzlemde değerlendirilemez. İlk durumda güç yalnızca mümkünlük olarak vardır; ikinci durumda ise belirlenmiş bir gerçeklik kazanmıştır. Potansiyelden aktüele geçiş tam olarak bu ontolojik sıçramayı ifade eder. Burada yeni bir öz meydana gelmez; mevcut öz, belirlenmiş bir görünüm kazanır.
Aktüelleşme, edilgin bir açılma süreci değildir. Varlığın kendi içine kapanarak gerçekleştirdiği tek taraflı bir dönüşüm de değildir. Potansiyel, ancak başka belirlenimlerle karşılaştığında kendi sınırlarını ve kapasitesini açığa çıkarabilir. Güç, karşısında başka güçler bulunduğunda; direnç, kendisini zorlayan etkiler ortaya çıktığında; hareket ise engeller veya alternatif yönelimlerle yüzleştiğinde aktüelleşir. İlişki olmaksızın potansiyel kendi içine kapanmış soyut bir imkân olarak kalır. Karşılaşma gerçekleştiğinde ise aynı potansiyel, belirlenmiş ontolojik içerik hâline gelir.
Her aktüelleşme aynı zamanda bir belirlenmedir. Potansiyel hâlde bulunan kapasite, teorik olarak çok sayıda mümkün görünüm taşıyabilir. İlişki başladığında bu mümkünlüklerden belirli olanları fiilen gerçekleşir. Böylece varlığın soyut imkân alanı, somut belirlenimler üretmeye başlar. Belirlenim burada özgürlüğün ortadan kalkması anlamına gelmez; belirsizliğin görünür biçimler kazanması anlamına gelir. Potansiyelin sınırları, aktüelleşme sayesinde ilk kez ontolojik gerçeklik niteliği kazanır.
Aktüelleşmenin taşıdığı en önemli özelliklerden biri de geri döndürülemez olmasıdır. Potansiyel hâlde bulunan bir kapasite görünürlük kazandıktan sonra, sanki hiç görünmemiş gibi başlangıçtaki sessizliğe bütünüyle geri dönemez. Çünkü artık o kapasite ilişki içinde sınanmış, belirlenmiş ve kendi ontolojik profilini açığa çıkarmıştır. Varlığın özü değişmemiş olsa bile, ontolojik tarihi değişmiştir. Daha önce yalnızca mümkün olan bir belirlenim, artık gerçekleşmiş bir belirlenim olarak varlığın ilişkisel geçmişine katılmıştır.
Potansiyelden aktüele geçiş bu nedenle yalnızca tek tek özelliklerin görünür olması değildir. Aynı zamanda varlığın kendi ontolojik kimliğini fiilen kurmaya başlamasıdır. Kimlik burada psikolojik ya da toplumsal bir kategori olarak değil, belirlenimlerin somutlaşmış örgütlenmesi anlamında kullanılmaktadır. Varlık, ilişki öncesinde bütün kapasitelere sahip olabilir; ancak bu kapasitelerin hangilerinin gerçekten nasıl işlediği, hangi sınırlar içinde etkili olduğu ve hangi dirençlerle karşılaşınca değiştiği ancak aktüelleşme süreci boyunca görünür hâle gelir. Potansiyel sessiz bir imkândır; aktüel ise aynı imkânın ontolojik olarak konuşmaya başlamış biçimidir.
2.4 Etki, Karşı-Etki ve Direnç
Etkileşim hiçbir zaman tek yönlü gerçekleşmez. Bir varlığın başka bir varlık üzerinde etkide bulunması, aynı anda karşı tarafın da belirli bir tepki üretmesini mümkün kılar. Bu tepki bazen doğrudan karşı koyma, bazen uyum sağlama, bazen yön değiştirme, bazen de etkilenme biçiminde ortaya çıkabilir; ancak hangi biçimi alırsa alsın, hiçbir etki mutlak bir boşluk içinde gerçekleşmez. Her etki, kendisini karşılayan başka bir ontolojik yapı ile yüzleşmek zorundadır.
Etkinin gerçek kapsamı da ancak karşı-etki sayesinde anlaşılır. Hiçbir dirençle karşılaşmayan bir kuvvetin ne kadar güçlü olduğu belirlenemez. Aynı biçimde her baskıya anında boyun eğen bir yapı için de gerçek direnç kapasitesinden söz edilemez. Güç ile direnç birbirlerini karşılıklı olarak görünür kılar. Güç, direnci sınarken kendi sınırlarını öğrenir; direnç ise gücü karşılayarak kendi ontolojik kapasitesini ortaya koyar. İlişkinin iki tarafı da birbirini yalnızca değiştirmez; aynı zamanda birbirini tanımlar.
Karşı-etki, ilk etkinin basit bir yansıması değildir. Ontolojik açıdan her varlık kendi belirlenim alanına sahip olduğu için, gelen etkiyi kendi yapısı doğrultusunda yeniden üretir. Aynı kuvvet farklı varlıklarda farklı sonuçlar doğurabilir. Bunun nedeni etkinin değişmesi değil, karşılayan ontolojik yapının farklı olmasıdır. Böylece etkileşim, tek taraflı nedensellikten çok karşılıklı belirlenim sürecine dönüşür. Her aktör, yalnızca aldığı etkiyi pasif biçimde taşımaz; onu kendi ontolojik yapısı içinde yeniden biçimlendirir.
Direnç de yalnızca engelleme olarak anlaşılmamalıdır. Direnç, bir belirlenimin başka bir belirlenim tarafından bütünüyle ortadan kaldırılamamasıdır. Bir kuvvet başka bir kuvveti tamamen yok edebiliyorsa direnç ortadan kalkmış olur. Fakat karşı taraf kendi ontolojik bütünlüğünü belirli ölçüde koruyabiliyorsa, direnç fiilen ortaya çıkmış demektir. Direncin özü, hareketi durdurmak değil; başka bir belirlenimin mutlaklaşmasını engellemektir. Böylece direnç, yalnızca savunmacı bir tepki olmaktan çıkar; ilişkinin yapısını kuran temel ontolojik ilkelerden biri hâline gelir.
Etki ile direnç arasındaki ilişki, sürekli yeniden şekillenen dinamik bir süreçtir. Her yeni karşılaşma, tarafların önceki belirlenimlerini yeniden sınar. Daha önce güçlü görünen bir kapasite başka bir ilişkide yetersiz kalabilir; daha önce görünmeyen bir direnç farklı bir karşılaşmada belirleyici hâle gelebilir. Ontolojik yapı bu nedenle donmuş bir güç dağılımından oluşmaz. İlişkiler sürdükçe belirlenimler de sürekli görünürlük kazanır, sınanır ve kendi gerçek kapsamlarını açığa çıkarır.
Her etkileşim aynı zamanda çift yönlü bir ontolojik keşiftir. Bir varlık yalnızca karşısındakini ne ölçüde etkileyebildiğini öğrenmez; aynı zamanda kendi sınırlarını da keşfeder. Karşısındaki yalnızca engel değildir; kendi ontolojik profilini görünür kılan aynadır. Etki, karşı-etki ve direnç böylece üç ayrı olay olmaktan çıkar. Aynı ilişkinin birbirinden ayrılmayan üç görünümü hâline gelirler. Hiçbiri diğerinden bağımsız düşünülemez; çünkü her biri ancak diğerlerinin varlığı içinde kendi ontolojik anlamını kazanır.
2.5 Varlığın Kendi Sınırlarını Başka Kuvvetler İçinde Sınaması
Hiçbir varlık, kendi sınırlarını yalnızca kendi içine bakarak bütünüyle bilemez. Çünkü sınır, özün kendi içinde taşıdığı kapalı bir bilgi değil; başka belirlenimlerle kurduğu ilişkinin ortaya çıkardığı ontolojik bir gerçekliktir. Bir kuvvetin nerede etkisini yitirdiği, bir direncin hangi noktaya kadar sürdürülebildiği ya da bir hareketin hangi koşullarda yön değiştirdiği ancak başka kuvvetlerle karşılaşma sırasında görünür hâle gelir. Sınır bu nedenle yalnızca varlığın kendisine ait değildir; aynı zamanda başka varlıklarla kurduğu ilişkinin ortak ürünüdür.
Bir varlık, ilişki öncesinde kendi kapasitesine sahip olabilir; ancak kapasitesinin gerçek kapsamını bilemez. Etkileyebilme imkânı ile gerçekten neyi etkileyebildiği aynı değildir. Aynı biçimde direnebilme potansiyeli ile gerçekten hangi baskılar karşısında direncini sürdürebildiği de ancak ilişki içinde anlaşılabilir. Ontolojik sınır, soyut bir özellik değil, sınanmış bir belirlenimdir. Sınanmamış bir kapasite henüz kendi sınırını tanımamaktadır; çünkü sınır, ancak karşılaşma sayesinde görünürlük kazanır.
Karşılaşma aynı zamanda varlığın kendi hakkında sahip olduğu örtük bilgiyi de açığa çıkarır. Daha önce yalnızca mümkün olan özellikler, ilişki sırasında belirli biçimler alır. Güç hangi noktaya kadar genişleyebileceğini, direnç hangi noktaya kadar korunabileceğini, hareket ise hangi engeller karşısında yön değiştirdiğini bu süreç içinde öğrenir. Burada öğrenme psikolojik anlamda bilgi edinmek değildir. Varlığın kendi ontolojik yapısının fiilen belirlenmesidir. Başka bir ifadeyle ilişki, yalnızca dış dünyayı görünür kılmaz; varlığın kendisini de kendisine görünür hâle getirir.
Hiçbir sınır mutlak yalnızlık içinde oluşmaz. Bir çizginin sınır olabilmesi için iki alanı birbirinden ayırması gerektiği gibi, ontolojik sınır da en az iki belirlenimin karşılaşmasını gerektirir. Karşılaşma olmadan sınır yalnızca teorik bir ihtimaldir. Varlık başka kuvvetlerle ilişkiye girdiği anda ise bu ihtimal belirlenmiş bir gerçeklik hâline gelir. Böylece sınır, soyut bir tasarım olmaktan çıkar; ilişki içinde sürekli doğrulanan dinamik bir yapıya dönüşür.
Sınanma süreci yalnızca başarısızlıkların ortaya çıkması anlamına gelmez. Aynı zamanda görünmeyen kapasitenin keşfedilmesini de mümkün kılar. Bir varlık, kendi gücünü çoğu zaman onu zorlayan başka bir güç sayesinde fark eder. Aynı şekilde kendi kırılganlığını da yine karşılaşmalar aracılığıyla öğrenir. Dolayısıyla ilişki yalnızca eksikleri açığa çıkaran bir mekanizma değildir; gizli kalmış imkânları da görünür kılan ontolojik bir işleve sahiptir. Güç ile sınır, aynı süreç içinde birlikte görünürlük kazanır.
Ontolojik bakımdan hiçbir sınır nihai değildir. Her yeni ilişki, daha önce belirlenmiş sınırları yeniden sınayabilir. Daha önce ulaşılamaz görünen bir eşik aşılabilir; daha önce mutlak sanılan bir güç beklenmedik biçimde sınırlanabilir. Bunun nedeni varlığın özünün sürekli değişmesi değildir. Farklı ilişkiler, aynı ontolojik kapasitenin farklı yönlerini görünür hâle getirir. Varlık böylece kendi sınırlarını tek bir karşılaşmada değil, kurduğu bütün ilişkilerin toplamı içinde aşamalı olarak keşfeder. Ontolojik gelişim, yeni bir öz kazanmak değil; zaten sahip olunan özün farklı belirlenimlerini giderek daha kapsamlı biçimde görünür kılmaktır.
2.6 Ontolojik Kapasitenin Görünürlük Kazanması
Bir varlığın ontolojik kapasitesi ile bu kapasitenin görünür olması birbirine indirgenemez. Kapasite, özün taşıdığı imkânı ifade eder; görünürlük ise bu imkânın belirlenmiş biçimde ortaya çıkmasını. Aynı öz, uzun süre boyunca görünmeden varlığını sürdürebilir. Bunun nedeni kapasitenin eksik olması değil, onu görünür kılacak ilişkinin henüz gerçekleşmemiş olmasıdır. Dolayısıyla ontolojik görünürlük, varlığın yeni bir nitelik kazanması değil, mevcut niteliğinin belirlenmiş hâlde ortaya çıkmasıdır.
Görünürlük yalnızca dışarıdan bakan bir gözlemcinin bilgi edinmesi anlamına da gelmez. Esas dönüşüm, ontolojik düzeyde gerçekleşir. Bir güç, gerçekten etkide bulunduğu anda yalnızca başkaları tarafından fark edilmez; aynı zamanda fiilen güç olarak işlemeye başlar. Direnç de ancak direnildiğinde direnç niteliği kazanır. Potansiyelin görünür hâle gelmesi, yalnızca epistemolojik bir aydınlanma değil; ontolojik bir gerçekleşmedir. Varlığın taşıdığı kapasite artık soyut bir ihtimal olmaktan çıkmış, belirlenmiş bir gerçeklik hâline gelmiştir.
İlişkinin taşıdığı açıklayıcı işlev tam da bu noktada belirginleşir. Etkileşim, görünmeyeni görünür hâle getirir; fakat görünür hâle gelen şeyi üretmez. Daha önce bulunmayan bir güç yaratılmaz, yeni bir öz eklenmez, dışarıdan farklı bir içerik yüklenmez. Açığa çıkan her belirlenim, zaten varlığın kendi yapısında bulunan ontolojik imkânın gerçekleşmiş biçimidir. İlişki, varlığın yerine konuşmaz; onun sessiz kalan belirlenimlerini konuşabilir hâle getirir.
Görünürlük kazanmak aynı zamanda belirli bir tarih kazanmaktır. Potansiyel hâlde bulunan kapasite zamansız bir imkân olarak düşünülebilir; ancak aktüelleşmiş kapasite artık belirli karşılaşmaların, belirli dirençlerin ve belirli etkilerin içinden geçmiştir. Aynı öz korunmasına rağmen, artık ilişki tarafından sınanmış bir ontolojik geçmiş oluşmuştur. Varlığın belirlenimleri yalnızca mevcut durumunu değil, hangi ilişkiler aracılığıyla görünür hâle geldiğini de taşımaya başlar. Ontolojik görünürlük, bu anlamda aynı zamanda tarihsel görünürlüktür.
Her görünürlük aynı ölçüde tamamlanmış değildir. Tek bir ilişki, varlığın bütün kapasitesini açığa çıkarmaya yetmeyebilir. Farklı karşılaşmalar farklı yönleri görünür kılar. Bazı ilişkiler gücü öne çıkarırken, bazıları direnci, bazıları ise kırılganlığı görünür hâle getirebilir. Bu nedenle ontolojik kapasitenin görünürlüğü tek seferlik bir olay değildir. Her yeni ilişki, aynı özün daha önce sessiz kalmış başka belirlenimlerini açığa çıkarabilir. Varlığın ontolojik profili giderek zenginleşir; fakat bu zenginleşme yeni özlerin eklenmesiyle değil, mevcut özün daha geniş biçimde görünürlük kazanmasıyla gerçekleşir.
İlişki öncesindeki sessizlik ile ilişki sonrasındaki görünürlük arasındaki fark tam da burada belirginleşir. Başlangıçta bütün kapasite örtük biçimde vardır; fakat hiçbirisi kendi gerçek kapsamını göstermemektedir. Karşılaşmalar çoğaldıkça, etkiler ve dirençler birbirini sınadıkça, aynı ontolojik içerik giderek daha belirgin bir yapı kazanır. Varlık değişmeden kalır; fakat kendisini taşıma biçimi değişir. Sessiz potansiyel, görünür belirlenime dönüşür. Ontolojik kapasitenin görünürlük kazanması, varlığın kendisini yeniden üretmesi değil, zaten sahip olduğu gerçekliği giderek daha açık biçimde ortaya koymasıdır.
2.7 Kendini Tamamlama ile Kendini Açığa Çıkarma Arasındaki Ayrım
Ontolojik tartışmalarda en sık karşılaşılan kavramsal karışıklıklardan biri, varlığın ilişki içinde kendisini "tamamladığı" düşüncesidir. İlk bakışta bu ifade güçlü görünse de dikkatle incelendiğinde önemli bir sorun taşır. Çünkü tamamlanmak, eksik olan bir özün sonradan bütün hâline gelmesini ima eder. Böyle bir yaklaşım ise varlığın ilişki öncesinde ontolojik bakımdan yetersiz olduğu sonucuna götürür. Oysa ilişki öncesindeki varlık, öz bakımından eksik değildir; yalnızca sahip olduğu belirlenimler henüz görünür hâle gelmemiştir. Dolayısıyla etkileşim, eksik bir özü tamamlamaz; görünmeyen bir özü açığa çıkarır.
Tamamlama ile açığa çıkarma arasındaki fark, öz ile görünüş arasındaki fark kadar köklüdür. Tamamlanan şey, daha önce sahip olmadığı bir parçayı kazanır. Açığa çıkan şey ise zaten mevcut olanın görünür hâle gelmesidir. Bir heykeltıraşın mermer bloğun içine yeni bir heykel yerleştirmemesi, yalnızca zaten orada bulunan biçimi görünür kılması nasıl farklı iki süreçse, ontolojik belirlenimlerin görünürlük kazanması da aynı mantıkla işler. İlişki, varlığa yeni bir ontolojik içerik eklemez; onun zaten taşıdığı içeriklerin belirlenmiş biçimde görünmesini sağlar.
Varlığın ilişki öncesindeki potansiyel durumu bu nedenle tamamlanmamış değil, görünürlüğü gerçekleşmemiş bir durumdur. Potansiyel ile eksiklik aynı kavram değildir. Eksiklik, bulunması gereken bir niteliğin yokluğunu ifade eder. Potansiyel ise mevcut niteliğin henüz fiilî görünüm kazanmamış olmasını ifade eder. Aralarındaki fark yalnızca dilsel değildir; bütün ontolojik sistemin yönünü belirleyen temel ayrımlardan biridir. Eğer potansiyel eksiklik olarak yorumlanırsa, ilişki varlığı kuran dışsal bir güç hâline gelir. Potansiyel görünürlüğün ön aşaması olarak yorumlandığında ise ilişki, var olanın belirlenimlerini görünür kılan içkin süreç hâline gelir.
İlişkinin kurucu niteliği de tam olarak burada anlaşılır. Kurucu olmak, varlığı üretmek anlamına gelmez. Kurucu olmak, varlığın hangi belirlenimlere sahip olduğunu görünür kılan koşulu oluşturmak anlamına gelir. Aynı öz, farklı ilişkiler içinde farklı yönlerini açığa çıkarabilir; fakat ortaya çıkan her yön zaten özün kendi yapısına aittir. İlişki yalnızca bu görünürlüğün gerçekleşmesini mümkün kılar. Böylece ontolojik hareket, yaratıcı değil açıklayıcı bir işlev üstlenir.
Açığa çıkma süreci aynı zamanda varlığın kendi hakkında sahip olduğu örtük imkânların somutlaşmasıdır. İlişki öncesinde bir kuvvet kendi etkisinin kapsamını bilmez; çünkü henüz hiçbir dirençle karşılaşmamıştır. Bir direnç de kendi sınırlarını bilmez; çünkü henüz hiçbir baskı altında sınanmamıştır. Etkileşim başladığında ise daha önce yalnızca mümkün olan bütün bu belirlenimler görünür hâle gelir. Varlık yeni bir öz kazanmaz; kendi özünü fiilen yaşamaya başlar. Görünürlük burada dışarıdan verilen bir kimlik değil, içeride bulunan yapının dışa açılmasıdır.
Kendini açığa çıkarma, tek seferde tamamlanan bir olay da değildir. Her yeni ilişki, varlığın daha önce sessiz kalmış başka belirlenimlerini görünür kılabilir. Aynı öz, farklı karşılaşmalarda farklı yönleriyle belirlenir. Bu nedenle ontolojik görünürlük sürekli genişleyen bir süreçtir. Genişleyen şey öz değildir; özün görünür hâle gelmiş kısmıdır. Varlık, her yeni etkileşimle birlikte kendisine yeni bir içerik eklemez; zaten taşıdığı ontolojik derinliği giderek daha kapsamlı biçimde ortaya koyar. Tam da bu nedenle etkileşim, varlığı tamamlayan değil, varlığın zaten sahip olduğu gerçekliği görünür kılan ontolojik açıklık alanıdır.
3. Etkileşimin Asimetri Üretme Eğilimi
İlişki öncesindeki doğal simetri, varlıkların henüz birbirlerini belirlemedikleri ortak başlangıç durumunu ifade eder. Etkileşim başladığı andan itibaren ise bu sessiz simetri korunarak devam etmez. Çünkü her karşılaşma, tarafların yalnızca birbirlerini görünür kılmalarını değil, aynı zamanda birbirlerinin hareket alanına müdahale etmelerini de içerir. Etkileşim, salt görünürlük üreten nötr bir süreç değildir; aynı zamanda belirlenimlerin karşı karşıya geldiği dinamik bir alandır. Varlıklar kendi kapasitelerini görünür kıldıkça, bu kapasiteler birbirlerinin sınırlarını etkilemeye, genişletmeye veya daraltmaya başlar.
Karşılıklı belirlenimin başladığı her yerde farklılaşma da başlar. Çünkü hiçbir iki ontolojik yapı bütünüyle özdeş değildir. Her varlık kendi kapasitesi, direnci, hareket biçimi ve belirlenim alanıyla ilişkiye katılır. Bu farklılıklar başlangıçta görünmez durumdadır; ancak etkileşim onları giderek belirginleştirir. Güçler aynı ölçüde etkide bulunmaz, dirençler aynı yoğunlukta karşılık vermez, hareketler aynı sınırlar içinde gerçekleşmez. Böylece başlangıçta sessizlik nedeniyle korunan simetri, yerini görünür farklılaşmalara bırakmaya başlar.
Asimetri burada ahlaki ya da siyasal anlamda olumsuz bir kavram değildir. Öncelikle ontolojik bir olgudur. Bir belirlenimin başka bir belirlenim üzerinde daha etkili olması, bir kuvvetin başka bir kuvveti daha fazla sınırlandırabilmesi veya bir hareketin diğerine göre daha geniş etki alanı oluşturabilmesi, ilişkinin doğal sonuçlarından biridir. İlişki kurulmuşsa belirlenimler artık birbirlerinden bağımsız kalamaz. Her temas, tarafların başlangıçtaki nötrlüğünü değiştirir ve yeni belirlenim ağları oluşturur.
Asimetrinin ortaya çıkmasının nedeni, varlıkların öz bakımından eksik ya da kusurlu olmaları değildir. Aynı şekilde yalnızca niceliksel güç farklılıklarından da kaynaklanmaz. Asimetri, belirlenimlerin karşılıklı ilişki içinde işlemeye başlamasının doğal sonucudur. Her varlık kendi ontolojik bütünlüğünü koruyarak ilişkiye katılır; fakat bu bütünlük, başka bütünlüklerle karşılaştığında kaçınılmaz olarak farklı etkiler üretir. İlişki ne kadar yoğunlaşırsa, belirlenimler de o ölçüde görünür ve karşılıklı olarak etkili hâle gelir.
Başlangıçtaki biçimsel simetri ile etkileşim sonrasındaki asimetri arasındaki fark tam da bu noktada ortaya çıkar. İlk durumda hiçbir belirlenim henüz görünür değildir; ikinci durumda ise belirlenimler birbirlerini sınamaya başlamıştır. Sessizlik yerini farklılaşmaya bırakır. Ancak bu farklılaşma, varlıkların özünü değiştirdiği için değil, özlerin artık fiilen ilişki içinde görünür olmaya başlaması nedeniyle ortaya çıkar. Asimetri, görünürlüğün doğal eşlikçisidir. Belirlenim varsa farklılaşma da vardır; çünkü belirlenim, bir varlığın başka bir varlıkla kurduğu ilişkinin somut biçimidir.
Etkileşimin taşıdığı bu eğilim, ontolojik hareketin en temel dinamiklerinden birini oluşturur. İlişki kurulduğu andan itibaren belirlenimler yalnızca görünür olmaz; aynı zamanda birbirlerini etkilemeye başlar. Her etki yeni karşı-etkiler doğurur, her karşı-etki yeni sınırlar oluşturur ve her sınır yeni belirlenimlere zemin hazırlar. Böylece ilişki, başlangıçtaki nötrlüğü koruyan bir mekanizma olmaktan çıkar; farklılaşmayı sürekli yeniden üreten ontolojik bir süreç hâline gelir. Asimetrinin kaynağı da tam olarak bu karşılıklı belirlenim hareketidir.
3.1 Her Kuvvetin Kendi Belirlenimini Genişletme Eğilimi
İlişki kurulduğu andan itibaren hiçbir ontolojik belirlenim tamamen edilgin kalmaz. Her varlık, yalnızca başka belirlenimlerden etkilenen pasif bir unsur değildir; aynı zamanda kendi belirlenimini ilişkinin içine taşıyan etkin bir merkezdir. Etkileşim, yalnızca karşı tarafın ne olduğunun görünür hâle geldiği bir süreç değil, her varlığın kendi ontolojik yapısını ilişkinin bütününe yansıtmaya başladığı dinamik bir harekettir. Bu nedenle ilişki içinde bulunan her kuvvet, yalnızca var olmakla yetinmez; kendi belirlenimini mümkün olan en geniş alana taşımaya yönelir.
Belirlenimin genişlemesi, yalnızca fiziksel anlamda daha fazla alan kaplamak demek değildir. Asıl mesele, bir belirlenimin başka belirlenimler üzerinde etkili olmaya başlamasıdır. Bir kuvvet ne kadar çok ilişkiyi kendi ilkesine göre düzenleyebiliyorsa, belirlenim alanı da o ölçüde genişler. Dolayısıyla genişleme niceliksel olmaktan önce nitelikseldir. Aynı büyüklüğe sahip iki kuvvetten biri daha fazla belirlenim üretebiliyorsa, ontolojik etkisi de daha kapsamlıdır. Genişleyen şey yalnızca hareket alanı değil, belirleme kapasitesidir.
Her belirlenim kendi devamlılığını da korumaya çalışır. Çünkü belirlenimin ortadan kalkması, o belirlenimin ilişki içindeki etkinliğini yitirmesi anlamına gelir. Etkileşim içinde bulunan hiçbir kuvvet kendi belirlenim alanını kendiliğinden daraltmaz. Aksine her belirlenim, kendi etkisini sürdürebileceği ve mümkünse genişletebileceği yeni ilişkiler üretme eğilimi gösterir. Bu eğilim bilinçli bir irade olarak anlaşılmamalıdır. Ontolojik yapının kendi işleyişine içkin olan yönelimdir. Güç, etkide bulunabildiği ölçüde güç olarak kalır; etkisini yitirdiği ölçüde belirlenim niteliğini kaybetmeye başlar.
Bir belirlenimin genişlemesi aynı anda başka belirlenimlerle karşılaşması anlamına gelir. Hiçbir kuvvet boşluk içinde genişleyemez. Her genişleme girişimi, başka bir belirlenimin sınırına temas eder. İşte tam bu noktada ilişki gerçek anlamda ontolojik yoğunluk kazanmaya başlar. Çünkü bir belirlenimin genişleme eğilimi, başka belirlenimlerin de kendi alanlarını koruma eğilimiyle karşı karşıya gelir. Böylece etkileşim, tek taraflı bir yayılma olmaktan çıkar; karşılıklı belirlenimlerin birbirlerini sınadığı dinamik bir yapıya dönüşür.
Belirlenimin genişleme eğilimi yalnızca egemenlik kurma isteği olarak yorumlanmamalıdır. Daha temel düzeyde bu eğilim, varlığın kendi ontolojik yapısını fiilen gerçekleştirme biçimidir. Bir kapasite görünür hâle geldikten sonra etkisini yalnızca tek bir noktada bırakmaz; kendi mantığını ilişkinin tamamına taşımaya çalışır. Etki, doğası gereği kendisini tekrar eder. Bir belirlenim yalnızca ortaya çıkmak istemez; ortaya çıktıktan sonra varlığını sürdürebileceği ilişkisel bir süreklilik de üretmek ister. Bu nedenle her belirlenim, kendi varlığını koruyabilmek için aynı zamanda kendi belirlenim alanını genişletme eğilimi taşır.
Etkileşimin ilk hareketi tam da bu nedenle simetriyi korumaz. Başlangıçta sessizlik içinde yan yana bulunan belirlenimler, görünür hâle geldikleri anda kendi etkilerini genişletmeye yönelirler. Her biri ilişkiyi kendi ontolojik ilkesi doğrultusunda biçimlendirmeye çalışır. Fakat bu yönelim, hiçbir zaman tek başına gerçekleşmez. Aynı eğilim bütün belirlenimlerde bulunduğu için her genişleme girişimi başka bir genişleme girişimiyle karşılaşır. Ontolojik hareketin dinamizmi de tam olarak bu karşılaşmadan doğar.
3.2 Üstünlük ve Bağımlılık İlişkilerinin Doğuşu
Belirlenimlerin karşılıklı olarak genişleme eğilimi göstermesi, ilişkinin sonsuza kadar nötr kalmasını imkânsız hâle getirir. Çünkü her belirlenim kendi etkisini artırmaya çalışırken, kaçınılmaz olarak başka belirlenimlerin hareket alanına müdahale etmeye başlar. Bu müdahale başlangıçta küçük farklılıklar şeklinde ortaya çıkabilir; ancak ilişki yoğunlaştıkça bazı belirlenimler diğerlerinden daha etkili olmaya başlar. İşte üstünlük ilişkisi tam da bu noktada doğar. Üstünlük, başlangıçtan itibaren mevcut olan bir özellik değil; karşılıklı belirlenimlerin giderek farklı yoğunluklarda işlemeye başlamasının ontolojik sonucudur.
Üstünlük, çoğu zaman yalnızca daha güçlü olmak şeklinde anlaşılır. Oysa ontolojik bakımdan üstünlük, yalnızca büyük bir kuvvete sahip olmak değildir. Asıl belirleyici olan, kendi belirlenimini başka belirlenimlerin üzerine taşıyabilmektir. Bir kuvvet çok güçlü olabilir; fakat başka belirlenimleri dönüştüremiyor veya onların hareket alanını değiştiremiyorsa üstünlük üretmez. Buna karşılık daha sınırlı bir kuvvet, ilişkinin genel yönünü belirleyebiliyorsa üstünlük konumu kazanabilir. Dolayısıyla üstünlük niceliksel güçten çok, belirleme kapasitesiyle ilgilidir.
Her üstünlük aynı anda bir bağımlılık ilişkisi de üretir. Çünkü bir belirlenim diğerinin hareket alanını kendi ilkesi doğrultusunda düzenlemeye başladığında, karşı taraf artık kendi belirlenimini bütünüyle bağımsız biçimde sürdüremez. Bağımlılık burada mutlak bir teslimiyet anlamına gelmez. Daha temel anlamda, kendi hareket koşullarının belirli ölçüde başka bir belirlenim tarafından şekillendirilmeye başlanmasıdır. Böylece üstünlük ve bağımlılık aynı ontolojik olayın iki farklı görünümü hâline gelir. Birinin bulunduğu yerde diğeri de zorunlu olarak ortaya çıkar.
Başlangıçtaki nötrlükte bu iki kavramın bulunmamasının nedeni de tam olarak budur. Henüz hiçbir belirlenim başka bir belirlenimi etkilemediği için ne üstünlük vardır ne de bağımlılık. Etkileşim başladıktan sonra ise belirlenimler yalnızca görünür olmakla kalmaz; birbirlerinin hareket alanını da değiştirmeye başlar. İlişkinin derinleşmesiyle birlikte bazı belirlenimler daha fazla etkili olurken, bazıları bu etkiler karşısında kendi hareketlerini yeniden düzenlemek zorunda kalır. Üstünlük ve bağımlılık böylece ilişkinin sonradan eklenmiş dışsal unsurları değil, belirlenimin doğal sonuçları olarak ortaya çıkar.
Üstünlük hiçbir zaman tek taraflı bir ilan değildir. Bir varlığın kendisini üstün görmesi ontolojik üstünlük oluşturmaz. Üstünlük ancak başka belirlenimlerin gerçekten onun etkisi altında yeniden biçimlenmeye başlamasıyla gerçekleşir. Aynı biçimde bağımlılık da yalnızca öznel bir kabul değildir. Başka bir belirlenim, bir varlığın hareket koşullarını fiilen değiştirebiliyorsa bağımlılık ortaya çıkmış demektir. Her iki kavram da yalnızca ilişkinin içinde anlam kazanır; ilişki dışında tek başlarına var olamazlar.
Ontolojik açıdan bakıldığında üstünlük ile bağımlılık, ilişkinin doğal fakat zorunlu olmayan yönelimleridir. Her etkileşim bu ihtimali kendi içinde taşır; çünkü her belirlenim kendi etkisini genişletmeye çalışır. Bununla birlikte hiçbir üstünlük mutlak değildir ve hiçbir bağımlılık da başlangıç anında tamamlanmış biçimde ortaya çıkmaz. Her ikisi de ilişkinin ilerleyişi içinde sürekli yeniden üretilen, sınanan ve değişebilen belirlenimlerdir. Bu nedenle üstünlük ile bağımlılık, sabit statüler değil; karşılıklı belirlenim hareketinin dinamik sonuçları olarak anlaşılmalıdır.
3.3 Tek Taraflı Belirlenim ve Egemenlik
Üstünlük ile egemenlik aynı olgu değildir. Üstünlük, bir belirlenimin başka bir belirlenim üzerinde daha etkili hâle gelmesini ifade ederken; egemenlik, bu etkinliğin ilişkinin genel mantığını tek başına belirleyebilecek ölçüde genişlemesini ifade eder. Başka bir deyişle üstünlük, belirlenimler arasındaki yoğunluk farkıdır; egemenlik ise bu farkın ilişkiyi tek merkezli hâle getirecek kadar büyümesidir. Her egemenlik üstünlük içerir; fakat her üstünlük zorunlu olarak egemenliğe dönüşmez.
Tek taraflı belirlenim, ilişkinin yönünün giderek tek bir ontolojik ilke tarafından düzenlenmeye başlamasıyla ortaya çıkar. İlişkinin bütün aktörleri varlıklarını sürdürmeye devam edebilir; ancak hareket koşulları, sınırları ve belirlenimleri büyük ölçüde tek bir belirlenimin etkisi altında şekillenmeye başlar. Böylece karşılıklı belirlenim giderek zayıflar; ilişkinin simetrik karakteri çözülür ve belirlenim tek bir eksen etrafında yoğunlaşır. Egemenlik, tam da bu yoğunlaşmanın ontolojik biçimidir.
Egemenliğin ayırt edici özelliği, yalnızca etkide bulunması değildir. Her belirlenim zaten belirli ölçüde etkide bulunur. Egemen olan belirlenim ise yalnızca etkileyen değil, diğer belirlenimlerin nasıl etkide bulunacağını da belirleyen belirlenimdir. Artık ilişki içinde gerçekleşen hareketler yalnızca kendi iç dinamiklerinden doğmaz; egemen belirlenimin oluşturduğu sınırlar içinde anlam kazanır. Böylece diğer aktörler bütünüyle ortadan kalkmasa bile, kendi ontolojik hareketlerini bağımsız biçimde kurabilme kapasitelerini giderek kaybetmeye başlar.
İlişkinin tek taraflılaşması, karşılıklı belirlenimin tamamen sona erdiği anlamına gelmez. Egemen olan belirlenim de başka belirlenimlerle ilişki kurmaya devam eder. Ancak bu ilişkilerin yönü artık büyük ölçüde önceden belirlenmiştir. Karşı tarafın ürettiği etkiler, ilişkinin genel yapısını dönüştürecek güçten yoksun kalmaya başlar. Böylece ilişki biçimsel olarak çift taraflı görünse bile ontolojik olarak tek merkezli işlemeye yönelir. Egemenlik, tam da bu görünüş ile işleyiş arasındaki ayrımda kendisini gösterir.
Her egemenlik, yalnızca karşı tarafın sınırlarını daraltmaz; aynı zamanda kendi belirlenim alanını da genişletir. Çünkü tek taraflı belirlenim yalnızca savunmacı bir yapı değildir. Kendi mantığını ilişkinin tamamına yaymaya çalışır. Başlangıçta yalnızca belirli bir alanda etkili olan ilke, zamanla yeni ilişkileri de kendi belirlenim alanına katmaya yönelir. Böylece egemenlik, statik bir üstünlük olmaktan çıkar; sürekli genişleme eğilimi taşıyan ontolojik bir süreç hâline gelir.
Yine de egemenlik hiçbir zaman yalnızca egemen olanın özellikleriyle açıklanamaz. Aynı ölçüde önemli olan unsur, diğer belirlenimlerin ne ölçüde direnç üretebildiğidir. Çünkü tek taraflı belirlenim ancak karşı belirlenimler kendi etkilerini sürdüremediği ölçüde güçlenebilir. Egemenlik bu nedenle tek bir kuvvetin büyüklüğünden değil, ilişkinin bütününde karşılıklı belirlenimin zayıflamasından doğar. Bir belirlenimin mutlaklaşması, diğer belirlenimlerin ontolojik etkinliğini kaybetmesiyle mümkün hâle gelir.
3.4 Bir Kuvvetin İlişkinin Bütününü Kendi İlkesine İndirmesi
Her ontolojik ilişki, kendi içinde birden fazla belirlenim taşır. Etkileşime katılan her varlık ilişkiye kendi hareket mantığını, kendi sınırlarını ve kendi belirlenimlerini getirir. İlişkinin çoğul yapısı tam da buradan doğar. Ancak belirlenimlerden biri giderek daha baskın hâle geldiğinde, ilişkinin çok merkezli karakteri çözülmeye başlar. Artık ilişki farklı ilkelerin ortak ürünü olmaktan çıkar; tek bir ilkenin diğer bütün belirlenimleri kendi mantığı içinde yeniden düzenlediği bir yapıya dönüşür.
İndirgeme tam olarak burada ortaya çıkar. İndirgeme, diğer belirlenimlerin fiziksel olarak ortadan kaldırılması değildir. Esas belirleyici olan, onların artık kendi ilkeleri doğrultusunda işlememeleridir. Varlıklarını sürdürseler bile, hareketlerini egemen belirlenimin oluşturduğu çerçeve içinde gerçekleştirmek zorunda kalırlar. Böylece çoğulluk görünüşte korunurken, ontolojik işleyiş giderek tek bir belirlenimin mantığına bağlanır. İlişkinin çeşitliliği biçimsel olarak varlığını sürdürebilir; fakat belirleyici ilke artık tek merkezlidir.
Bir kuvvetin ilişkinin bütününü kendi ilkesine indirgemesi, yalnızca geniş bir etki alanına sahip olmasıyla açıklanamaz. Asıl mesele, diğer belirlenimlerin anlamını da yeniden tanımlayabilmesidir. Direnç artık yalnızca egemen belirlenime göre anlam kazanır; hareket onun oluşturduğu sınırlar içinde yorumlanır; hatta karşı çıkış bile çoğu zaman onun belirlediği çerçeve içinde gerçekleşir. Böylece egemen belirlenim yalnızca ilişkiye katılan aktörleri değil, ilişkinin kavramsal yapısını da biçimlendirmeye başlar.
İlişkinin tek ilkeye indirgenmesi, çoğulluğun tamamen yok olması anlamına gelmez. Farklı belirlenimler hâlâ mevcuttur; ancak bunlar artık kendi ontolojik ağırlıklarıyla değil, egemen ilkeye olan uzaklıkları veya yakınlıkları üzerinden değerlendirilir. Başka bir ifadeyle farklılık korunur; fakat belirleyici olmaktan çıkar. Çeşitlilik artık ilişkinin kurucu unsuru değil, tek bir ilkenin çevresinde sıralanan ikincil görünüşler hâline gelir.
Ontolojik indirgeme aynı zamanda ilişkinin üretkenliğini de sınırlar. Çünkü karşılıklı belirlenim zayıfladıkça yeni belirlenim üretme kapasitesi azalır. Farklı ilkelerin birbirlerini dönüştürdüğü yaratıcı alan daralır ve ilişki giderek tekrar eden tek yönlü hareketlere dönüşür. Egemen belirlenim kısa vadede kendi etkinliğini artırıyor gibi görünse de, ilişkinin çoğul karakterini kaybettikçe kendi gelişim imkânını da daraltmaya başlar. Tek merkezli yapı, belirlenimi yoğunlaştırırken aynı zamanda çeşitlenme kapasitesini azaltır.
Bir kuvvetin ilişkinin bütününü kendi ilkesine indirgemesi böylece yalnızca güç artışı değildir. Aynı zamanda ilişkinin ontolojik mimarisinin değişmesidir. Başlangıçta birçok belirlenimin birlikte kurduğu ortak yapı, giderek tek bir belirlenimin çevresinde örgütlenmeye başlar. Diğer belirlenimler varlıklarını sürdürseler bile, artık ilişkinin yönünü kuran asli ilkeler olmaktan uzaklaşırlar. İlişkinin mantığı çoğulluktan tekilliğe doğru kayar; belirlenimin ağırlık merkezi de buna paralel olarak tek bir ontolojik eksende yoğunlaşır.
3.5 Etkileşimin Normal Sonucu Olarak Hiyerarşi
Karşılıklı belirlenim süreci belirli bir yoğunluğa ulaştığında, ilişkinin bütün aktörlerinin aynı ölçüde etkili kalması giderek zorlaşır. Her belirlenim kendi etkisini genişletmeye çalışırken, ilişki içinde kaçınılmaz olarak farklı yoğunluklar oluşmaya başlar. Bazı belirlenimler daha fazla yön verir, bazıları daha fazla yönlendirilir; bazıları ilişkinin genel akışını şekillendirirken, bazıları bu akışın içinde kendi konumunu yeniden ayarlamak zorunda kalır. Hiyerarşi tam da bu farklı yoğunlukların süreklilik kazanmasıyla ortaya çıkar. Dolayısıyla hiyerarşi, dışarıdan kurulmuş keyfî bir düzen değil, belirlenimlerin ilişki içinde farklı etkiler üretmesinin doğal ontolojik sonucudur.
Hiyerarşiyi yalnızca yukarı ve aşağı ilişkisi olarak anlamak eksik kalır. Ontolojik bakımdan hiyerarşi, belirlenimlerin ilişki üzerindeki etkilerinin aynı düzeyde olmamasıdır. Bir belirlenim ilişkinin yönünü diğerlerinden daha fazla etkileyebiliyorsa, ilişki içinde daha merkezi bir konuma yerleşmeye başlar. Buna karşılık etkisi daha sınırlı kalan belirlenimler, kendi hareketlerini giderek daha fazla bu merkezî belirlenime göre ayarlamak zorunda kalırlar. Böylece hiyerarşi, yalnızca konumsal değil, belirlenimsel bir farklılaşmadır.
Her hiyerarşik yapı, ilişkinin çoğulluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaz. Alt düzeyde bulunan belirlenimler de etkide bulunmaya devam eder. Ancak bu etkilerin kapsamı artık aynı değildir. Bazı belirlenimler ilişkinin genel yönünü değiştirebilirken, bazıları yalnızca yerel değişimler üretebilir. Aralarındaki temel fark nicelikten çok işlevselliktir. Merkezî belirlenim ilişkinin bütününü düzenleyebilirken, çevresel belirlenimler yalnızca belirli kesitlerde etkili olabilir. Hiyerarşik düzen tam da bu işlevsel farklılaşmanın kalıcı hâle gelmesiyle oluşur.
İlişkinin hiyerarşik karakter kazanması, başlangıçtaki simetrinin ortadan kalktığını gösterir. İlk durumda hiçbir belirlenim diğerinden daha merkezi değildir; çünkü henüz hiçbir belirlenim görünür hâle gelmemiştir. Etkileşim ilerledikçe ise görünürlük yalnızca farklılık üretmez; farklılıkların kendi içinde sıralanmasını da mümkün kılar. Aynı ilişki içinde bazı belirlenimler daha baskın, bazıları daha sınırlı hâle gelir. Simetrinin yerini böylece derecelenmiş belirlenimler almaya başlar.
Hiyerarşinin doğal olması, zorunlu olarak kalıcı olduğu anlamına gelmez. Ontolojik ilişkiler durağan yapılardan oluşmadığı için hiyerarşik konumlar da mutlak değildir. Yeni karşılaşmalar, yeni dirençler ve yeni belirlenimler, mevcut sıralamaları değiştirebilir. Daha önce çevrede bulunan bir belirlenim merkezî hâle gelebilir; uzun süre baskın kalan bir belirlenim ise etkisini kaybedebilir. Hiyerarşi bu nedenle donmuş bir yapı değil, sürekli yeniden üretilen ilişkisel bir düzendir. Kalıcılığı, değişmezliğinden değil, sürekli yeniden kurulabilmesinden kaynaklanır.
İlişkinin doğal akışı içinde hiyerarşinin ortaya çıkması, onun ontolojik bakımdan nihai durum olduğu anlamına da gelmez. Hiyerarşi, belirlenimlerin birbirleriyle kurduğu ilişkinin belirli bir görünümüdür. Karşılıklı belirlenim sürdüğü sürece hiyerarşik yapı da sürekli sınanır. Hiçbir merkez mutlak değildir, hiçbir çevre de sonsuza kadar çevre olarak kalmaz. Ontolojik hareket devam ettikçe hiyerarşiler kurulur, çözülür ve yeniden kurulur. Hiyerarşi böylece belirlenimin kaçınılmaz ama geçici örgütlenme biçimlerinden biri olarak anlaşılmalıdır.
4. Dengenin Ortaya Çıkış Koşulları
Başlangıçtaki doğal simetri ile etkileşim sürecinde ortaya çıkan hiyerarşi arasında doğrusal ve tek yönlü bir ilişki kurmak yanıltıcı olur. Eğer ontolojik hareket yalnızca belirlenimlerin sürekli genişlemesinden ibaret olsaydı, her ilişki sonunda mutlak egemenlik ortaya çıkardı. Böyle bir durumda tek taraflı belirlenim giderek bütün ilişkiyi kapsar, diğer belirlenimler ise zamanla tamamen etkisiz hâle gelirdi. Oysa ilişkisel gerçeklik bunun her zaman böyle işlemediğini gösterir. Belirlenimler yalnızca genişlemez; aynı zamanda başka belirlenimlerle sürekli karşılaşır, sınanır ve sınırlandırılır. İşte dengeyi mümkün kılan koşullar da tam bu karşılıklı sınırlandırma sürecinde ortaya çıkar.
Her belirlenim kendi etkisini artırmaya yönelirken, karşısındaki belirlenimler de aynı ontolojik eğilimi taşır. Dolayısıyla hiçbir genişleme girişimi boşluk içinde gerçekleşmez. Her hareket başka bir hareketle, her etki başka bir karşı-etkiyle ve her belirlenim başka belirlenimlerle yüzleşmek zorundadır. Karşılaşmalar yoğunlaştıkça tek taraflı belirlenimin önünde doğal sınırlar oluşmaya başlar. Bir kuvvet kendi etkisini artırabilir; ancak aynı anda başka kuvvetlerin etkisiyle de karşılaşır. Böylece ilişki yalnızca yayılma değil, karşılıklı sınırlanma mantığı içinde işlemeye başlar.
Dengenin ortaya çıkabilmesi için öncelikle bütün belirlenimlerin fiilen ilişkiye katılması gerekir. Başlangıçtaki sessiz simetri bunun için yeterli değildir; çünkü henüz hiçbir kapasite görünür hâle gelmemiştir. Aynı şekilde tek taraflı egemenlik de denge oluşturmaz; çünkü karşılıklı belirlenim zayıflamıştır. Denge ancak bütün ontolojik kapasitelerin görünür hâle geldiği, birbirlerini sınadığı ve buna rağmen hiçbirinin diğerlerini bütünüyle ortadan kaldıramadığı ilişkisel zeminde mümkün olur. Dolayısıyla denge, hareketsizliğin değil; hareketin bütün sonuçlarının birlikte var olduğu özel bir ontolojik durumdur.
Karşılıklı sınırlandırma, belirlenimlerin ortadan kalkması anlamına gelmez. Aksine her belirlenim kendi etkisini sürdürmeye devam eder. Ancak bu etki artık mutlak değildir. Her kuvvet başka kuvvetlerin varlığı nedeniyle kendi sınırını sürekli yeniden deneyimler. Böylece belirlenimler birbirlerini yok etmek yerine birbirlerinin mutlaklaşmasını engellemeye başlar. İlişkinin karakteri de tam bu noktada değişir. Egemenlik üretmeye yönelen süreç, giderek karşılıklı sınırlanma üreten bir yapıya dönüşür.
Dengenin önkoşulları bu nedenle yalnızca güçlerin büyüklüğüyle açıklanamaz. Aynı büyüklükteki kuvvetler de birbirlerini tamamen ortadan kaldırabilir; farklı büyüklükteki kuvvetler ise uzun süre karşılıklı sınırlandırma içinde varlıklarını sürdürebilir. Belirleyici olan niceliksel eşitlik değil, hiçbir belirlenimin ilişkinin tamamını tek başına kendi ilkesine indirememesidir. Başka bir ifadeyle dengeyi mümkün kılan şey, güçlerin aynı olması değil; hiçbir gücün mutlak hâle gelememesidir.
Dengenin ortaya çıkış koşulları böylece başlangıçtaki doğal simetriden bütünüyle farklı bir ontolojik zemine dayanır. İlk simetri, henüz hiçbir belirlenimin görünür olmamasından kaynaklanıyordu. Buradaki simetri ise bütün belirlenimlerin görünür olmasına rağmen hiçbirinin tek başına ilişkiyi belirleyememesinden doğar. Sessizlik yerini karşılıklı hareketlere bırakmıştır; ancak bu hareketler sonunda ilişki yeniden üstünlüksüz bir yapıya yönelmektedir. Dengeyi mümkün kılan koşulların tamamı, tam da bu karşılıklı görünürlük ile karşılıklı sınırlandırmanın aynı anda gerçekleşebilmesinde yatar.
4.1 Bütün Aktörlerin Harekete Geçmesi
Denge, başlangıçtaki doğal simetri gibi hareketsizliğin ürünü değildir. Aynı şekilde tek taraflı egemenliğin zayıflamasıyla kendiliğinden ortaya çıkan pasif bir durum da değildir. Ontolojik bakımdan dengenin kurulabilmesi için ilişkinin bütün aktörlerinin kendi belirlenimlerini fiilen ortaya koymuş olmaları gerekir. Hiçbir kapasitenin görünmeden kaldığı, hiçbir kuvvetin sınanmadığı veya hiçbir belirlenimin ilişkiye katılmadığı bir yapı, ancak başlangıçtaki sessiz simetriyi yeniden üretir. Oysa denge, sessizlikten değil; bütün belirlenimlerin görünür hâle gelmesinden sonra ortaya çıkan ilişkisel bir durumdur.
Her aktörün harekete geçmesi, yalnızca fiziksel anlamda etkinlik göstermesi değildir. Asıl önemli olan, sahip olduğu ontolojik kapasiteyi ilişkinin içine taşımasıdır. Bir varlık etkileyebilme, direnebilme, yön değiştirebilme ya da belirleyebilme kapasitesine sahipse, bunların tamamı fiilen ilişki içinde görünür hâle gelmelidir. Potansiyelin örtük kalmaya devam ettiği bir yapı, henüz ontolojik yoğunluğa ulaşmamıştır. Çünkü görünmeyen kapasite, ilişkinin gerçek yapısını da görünmez bırakır.
İlişkiye katılmayan her belirlenim, ilişkinin eksik kurulmasına neden olur. Böyle bir durumda oluşan denge görünümü, gerçekte belirlenimlerin karşılıklı sınanmasının değil, bazı belirlenimlerin henüz devreye girmemesinin sonucudur. Bir kuvvet etkisini henüz göstermemişse, onun oluşturabileceği karşı-etki de ortaya çıkmayacaktır. Aynı biçimde bir direnç henüz sınanmamışsa, ilişkinin gerçek sınırları da belirlenmiş sayılamaz. Dengenin ontolojik anlam kazanabilmesi için ilişkinin hiçbir boyutunun gizli kalmaması gerekir.
Bütün aktörlerin harekete geçmesi aynı zamanda ilişkinin bütün olasılıklarının açığa çıkması anlamına gelir. Her karşılaşma yeni belirlenimler üretir; her belirlenim başka belirlenimlerle yeni ilişkiler kurar. Böylece ilişki giderek kendi potansiyelini tüketmeye, yani taşıdığı bütün ontolojik imkânları görünür kılmaya başlar. Hareket yalnızca niceliksel olarak çoğalmaz; ilişkisel derinlik de kazanır. Varlıklar artık yalnızca birbirlerini etkilemez, birbirlerinin hangi koşullarda etkili olabileceklerini de görünür hâle getirirler.
Ontolojik hareketin tamamlanması, bütün aktörlerin aynı sonucu üretmesi anlamına gelmez. Her biri kendi belirlenimini, kendi sınırlarını ve kendi kapasitesini ilişkiye farklı biçimlerde taşır. Tam da bu nedenle hareket ne kadar yoğunlaşırsa, ilişkinin gerçek yapısı da o ölçüde görünür olur. Sessizlik döneminde yalnızca varsayılabilen bütün farklılıklar, artık fiilen sınanmış belirlenimler hâline gelir. İlişkinin gerçek karakteri, bütün aktörler kendi ontolojik ağırlıklarını ortaya koyduktan sonra belirginleşir.
Dengenin kurulabilmesi için gerekli ilk koşul işte budur. Hiçbir belirlenim gizli kalmamalı, hiçbir kapasite yalnızca potansiyel düzeyinde bırakılmamalıdır. İlişki, taşıdığı bütün ontolojik imkânları fiilen yaşamış olmalıdır. Çünkü ancak bütün aktörler kendi belirlenimlerini bütünüyle ortaya koyduklarında, bunların birbirlerini hangi ölçüde sınırlayabildiği de anlaşılabilir. Denge, eksik hareketin değil; tamamıyla görünür hâle gelmiş ontolojik hareketin ürünüdür.
4.2 Güçlerin Açığa Çıkması ve Sınanması
Bir kuvvetin gerçekten var olması ile gerçekten sınanmış olması arasında ontolojik bakımdan önemli bir fark vardır. Güç, ilişki öncesinde potansiyel olarak mevcut olabilir; ancak bu potansiyelin gerçek kapsamı ancak başka güçlerle karşılaştığında belirlenebilir. Hiçbir kuvvet kendi kendisini doğrulayamaz. Çünkü doğrulama, en az iki belirlenimin karşılıklı olarak birbirlerinin sınırlarını görünür hâle getirmesini gerektirir. Güç bu nedenle yalnızca sahip olunan bir özellik değil, sınanmış bir ontolojik gerçekliktir.
Açığa çıkma ile sınanma aynı süreç içinde gerçekleşir. Bir kuvvet kendisini görünür kıldığı anda, aynı zamanda başka kuvvetler tarafından sınanmaya da başlar. Etkide bulunabilme kapasitesi ancak karşı-etkiler aracılığıyla gerçek kapsamını gösterir. Direnç de ancak baskıyla karşılaştığında kendi sınırlarını açığa çıkarır. Böylece her görünürlük, aynı anda bir sınanma anlamına gelir. Ontolojik belirlenimler yalnızca görünmezlikten görünürlüğe geçmez; aynı zamanda belirsizlikten belirlenmişliğe de geçer.
Sınanmanın temel işlevi, kuvvetlerin gerçek kapsamını ortaya çıkarmasıdır. İlişki öncesinde her kapasite teorik olarak sınırsız düşünülebilir. Çünkü onu sınırlayan hiçbir belirlenim henüz görünür değildir. Karşılaşmalar başladığında ise her kuvvet kendi sınırını başka kuvvetlerin varlığı içinde deneyimler. Bazıları beklenenden daha geniş etki alanı oluştururken, bazıları ilk karşılaşmada geri çekilmek zorunda kalabilir. Gücün gerçek profili de tam olarak bu sınanma süreci içinde görünürlük kazanır.
Her sınanma aynı zamanda karşılıklı bir sınamadır. Bir kuvvet yalnızca karşısındaki belirlenimi test etmez; kendisi de test edilir. Bu çift yönlü yapı son derece önemlidir. Çünkü ilişki tek taraflı ölçüm üreten bir mekanizma değildir. Karşılaşan her iki taraf da kendi kapasitesini aynı anda görünür kılar. Bir tarafın etkisi diğer tarafın direncini açığa çıkarırken, o direnç de ilk tarafın gerçek etkisini belirler. Böylece ontolojik belirlenimler birbirlerini tek yönlü olarak değil, karşılıklı biçimde kurarlar.
Sınanmış güç ile potansiyel güç arasında niteliksel bir fark oluşur. Öz değişmemiştir; ancak öz artık soyut bir imkân olmaktan çıkmıştır. Varlık hangi sınırlar içinde etkili olabildiğini, hangi koşullarda geri çekildiğini ve hangi ilişkilerde kendi belirlenimini sürdürebildiğini fiilen göstermiştir. Böylece güç yalnızca varsayılan bir kapasite olmaktan çıkar; ontolojik tarihi bulunan belirlenmiş bir gerçekliğe dönüşür. İlişkinin her yeni aşaması da bu tarihi daha da derinleştirir.
Dengenin kurulabilmesi açısından sınanma vazgeçilmezdir. Sınanmamış güçler arasında gerçek bir denge kurulamaz. Çünkü hangi kuvvetin hangi ölçüde etkili olduğu henüz bilinmemektedir. Aynı şekilde hangi belirlenimin hangi noktada sınırlandığı da görünür değildir. Denge, yalnızca güçlerin varlığını değil, güçlerin birbirlerini fiilen sınamış olmalarını da gerektirir. Ancak sınanmış belirlenimler, karşılıklı sınırlandırmanın gerçek kapsamını oluşturabilir ve böylece ontolojik anlamda dengeden söz edilebilecek ilişkisel zemini meydana getirebilir.
4.3 Karşılıklı Belirlenim
İlişki kurulduğu andan itibaren hiçbir belirlenim artık yalnızca kendi iç mantığıyla varlığını sürdüremez. Her ontolojik hareket, başka ontolojik hareketlerle kesişmeye başlar ve bu kesişme, tarafların birbirlerini yalnızca etkilemeleriyle sınırlı kalmaz. Aynı zamanda her biri, diğerinin hangi biçimde var olacağını da belirli ölçüde şekillendirir. İşte karşılıklı belirlenim, iki ya da daha fazla belirlenimin birbirlerinin ontolojik görünümüne aktif biçimde katılmasıdır. Burada hiçbir belirlenim bütünüyle bağımsız kalamaz; fakat aynı zamanda hiçbir belirlenim bütünüyle ortadan da kalkmaz. Her biri diğerlerinin gerçekliğinin kurucu koşullarından biri hâline gelir.
Belirlenim kavramı çoğu zaman tek yönlü nedensellikle karıştırılır. Bir varlık diğerini etkiler, diğeri de yalnızca bu etkinin sonucu olarak değişir. Oysa karşılıklı belirlenim bundan çok daha derin bir ontolojik yapıya işaret eder. Etkileyen de etkilenen de aynı süreç içinde yeniden belirlenir. Bir kuvvet karşısındaki direnci değiştirirken, o direnç de ilk kuvvetin gerçek kapsamını belirler. Hareket engeli dönüştürürken, engel de hareketin yönünü ve sınırını yeniden çizer. Dolayısıyla ilişkinin hiçbir tarafı yalnızca neden veya yalnızca sonuç değildir. Her belirlenim aynı anda hem belirleyen hem belirlenen konumundadır.
Karşılıklılık burada simetrik nicelik anlamına gelmez. Taraflar birbirlerini aynı yoğunlukta belirlemek zorunda değildir. Bir belirlenim diğerinden daha güçlü olabilir, daha geniş etki alanına sahip olabilir veya ilişkinin genel yönünü daha fazla etkileyebilir. Ancak karşılıklı belirlenimin var olabilmesi için en azından her iki tarafın da diğerinin ontolojik yapısında gerçek bir iz bırakması gerekir. Taraflardan biri diğerini tamamen belirliyor, buna karşılık kendisi hiçbir biçimde etkilenmiyorsa artık karşılıklı belirlenimden değil, tek taraflı belirlenimden söz edilir.
İlişkinin derinleşmesi, karşılıklı belirlenimin de derinleşmesi anlamına gelir. İlk karşılaşmalarda yalnızca yüzeysel etkiler ortaya çıkabilir. Zamanla belirlenimler birbirlerinin sınırlarını daha ayrıntılı biçimde tanımaya başlar. Her yeni karşılaşma, önceki belirlenimlerin yeniden düzenlenmesine yol açar. Böylece ilişki doğrusal biçimde ilerlemez; sürekli kendisini yeniden kuran döngüsel bir karakter kazanır. Taraflar artık yalnızca ilk karşılaşmanın aktörleri değildir. Geçmiş ilişkilerin oluşturduğu belirlenimleri de birlikte taşımaktadırlar.
Karşılıklı belirlenimin en önemli sonucu, hiçbir ontolojik yapının mutlak kapalılık içinde kalamamasıdır. Bir varlık kendi özünü koruyabilir; ancak ilişki kurduğu anda bu öz artık yalnızca kendi iç mantığıyla görünmez. Başka belirlenimlerle temas ettikçe yeni görünürlük biçimleri kazanır. Bunun anlamı özün değişmesi değildir. Öz aynı kalırken, özün belirlenmiş görünümü sürekli yeniden biçimlenir. İlişki böylece varlığı dönüştürmekten önce, onun görünme biçimini karşılıklı olarak yeniden kurar.
Denge açısından bakıldığında karşılıklı belirlenim vazgeçilmez bir ilkedir. Çünkü denge, belirlenimlerin birbirlerinden tamamen bağımsız kalmalarıyla kurulmaz. Tam tersine, bütün belirlenimlerin birbirlerini gerçekten etkilemeleri, buna rağmen hiçbirinin diğerlerini bütünüyle kendi belirlenimine indirgeyememesi gerekir. Karşılıklı belirlenim ne kadar gerçek ve yoğun olursa, belirlenimlerin birbirlerini sınırlandırma kapasitesi de o ölçüde artar. Böylece ilişki yalnızca etki üretmez; aynı zamanda mutlaklaşmayı engelleyen içsel bir denge mekanizması da üretmeye başlar.
4.4 Karşılıklı Sınırlanma
Belirlenimlerin karşılıklı olması, onların sınırsız olduğu anlamına gelmez. Aksine her belirlenim, başka belirlenimlerle karşılaştığı ölçüde kendi sınırını da görünür hâle getirir. Etki genişlemek ister; ancak başka etkilerle karşılaşınca bu genişleme belirli noktalarda durmak zorunda kalır. Direnç kendi bütünlüğünü korumaya çalışır; fakat başka dirençlerle yüzleştiğinde kendi sınırlarını deneyimler. Böylece ilişkinin bütün aktörleri aynı anda hem etkide bulunur hem de etkilerinin sınırlandırıldığını görür. Karşılıklı sınırlanma tam olarak bu çift yönlü ontolojik süreçtir.
Sınırlanma çoğu zaman yalnızca engellenmek şeklinde yorumlanır. Oysa ontolojik bakımdan sınır, yalnızca kısıtlama değildir; aynı zamanda belirlenimin gerçek biçimini ortaya çıkaran koşuldur. Hiçbir sınırı olmayan bir güç, gerçekte tanımlanabilir bir güç değildir. Çünkü hangi noktaya kadar etkili olduğu bilinmeyen bir kapasitenin kapsamı da belirlenemez. Başka belirlenimler tarafından sınırlandırılmak, bir gücün zayıflığını değil; gerçek ontolojik profilini görünür kılar. Sınır, belirlenimi yok etmez; ona somut biçimini kazandırır.
Karşılıklı sınırlanmanın en önemli özelliği, tek taraflı olmamasıdır. Her belirlenim başka belirlenimleri sınırlandırırken aynı anda kendisi de sınırlandırılır. Taraflar arasındaki yoğunluk farklı olabilir; ancak hiçbir belirlenim bütünüyle sınırsız değildir. En güçlü görünen ontolojik yapı bile başka belirlenimlerin varlığı nedeniyle kendi etki alanını sonsuza kadar genişletemez. Böylece ilişkinin içinde doğal bir fren mekanizması oluşur. Güç, yalnızca kendi büyüklüğüyle değil; karşılaştığı sınırlarla birlikte tanımlanmaya başlar.
Sınırlanma aynı zamanda ilişkinin çoğulluğunu koruyan ilkedir. Eğer belirlenimlerden biri diğerlerini hiçbir dirençle karşılaşmadan bütünüyle kendi alanına katabilseydi, ilişki kısa süre içinde tek merkezli hâle gelirdi. Karşılıklı sınırlanma ise bu süreci sürekli kesintiye uğratır. Her genişleme girişimi başka bir belirlenimin sınırına çarpar; her merkezileşme eğilimi başka merkezlerin varlığıyla karşılaşır. Böylece ilişki tek bir belirlenimin mutlak hâkimiyetine indirgenemez.
Ontolojik açıdan sınırlanma olumsuz bir olay değildir. Çoğu zaman sınır, eksiklik veya başarısızlık olarak düşünülür. Oysa belirlenimin gerçekliği tam da sınır sayesinde görünür olur. Sınırsız bir belirlenim yalnızca teorik bir varsayım olabilir; fiilî ontolojik ilişkiler ise daima başka belirlenimlerle birlikte gerçekleşir. Her sınır, aynı zamanda başka belirlenimlerin varlığını doğrular. İlişkiyi mümkün kılan da budur. Çünkü hiçbir belirlenim tek başına ilişki kuramaz; ilişki ancak farklı belirlenimlerin birbirlerini aynı anda hem mümkün hem de sınırlı kılmalarıyla ortaya çıkar.
Karşılıklı sınırlanma böylece dengenin en temel koşullarından biri hâline gelir. Belirlenimler görünür olmuş, güçlerini ortaya koymuş ve birbirlerini gerçekten etkilemiş olsalar bile, hiçbirinin mutlaklaşamaması ancak bu karşılıklı sınırlandırma sayesinde mümkündür. İlişkinin bütün aktörleri kendi ontolojik ağırlıklarını korurken aynı zamanda başka aktörlerin ağırlığını da hesaba katmak zorunda kalırlar. Dengeyi mümkün kılan unsur tam da budur: belirlenimlerin ortadan kalkması değil, her belirlenimin başka belirlenimler tarafından gerçek anlamda sınırlandırılması.
4.5 Hiçbir Kuvvetin Mutlaklaşamaması
Her belirlenim, ilişki içinde kendi etkisini genişletme eğilimi taşır; ancak hiçbir ontolojik ilişki yalnızca tek bir belirlenimden oluşmadığı için bu eğilim sonsuza kadar kesintisiz biçimde ilerleyemez. Bir kuvvet ne kadar güçlü olursa olsun, ilişki kurduğu anda başka belirlenimlerin varlığını da kabul etmek zorundadır. Çünkü ilişki, tek başına gerçekleştirilen bir eylem değil; en az iki ontolojik yapının ortak gerçekliğidir. Ortaklık bulunduğu sürece de hiçbir belirlenim bütünüyle mutlaklaşamaz. Mutlaklaşma ancak karşısında hiçbir belirlenimin kalmadığı varsayımsal bir durumda mümkündür. Böyle bir durumda ise artık ilişkiden söz edilemez.
Mutlaklık, yalnızca büyük güç sahibi olmak anlamına gelmez. Ontolojik bakımdan mutlak olan belirlenim, kendi sınırlarını yalnızca kendisinin belirlediği belirlenimdir. Başka hiçbir kuvvet onun hareket alanını daraltamaz, yönünü değiştiremez veya etkisini yeniden düzenleyemez. Böyle bir yapı, başka belirlenimlerin fiilen hiçbir ontolojik ağırlığa sahip olmamasını gerektirir. Oysa gerçek bir ilişki tam tersini içerir. İlişki kurulduğu anda her belirlenim, en azından başka belirlenimlerin varlığını hesaba katmak zorunda kalır. Dolayısıyla ilişki ile mutlaklık aynı ontolojik zeminde birlikte var olamaz.
Her karşılaşma, mutlaklaşma ihtimalini içerdiği kadar onun sınırını da içinde taşır. Bir kuvvet kendi etkisini artırabilir, genişletebilir ve uzun süre baskın kalabilir. Bununla birlikte başka belirlenimlerin bütünüyle ortadan kalkmadığı her durumda kendi belirlenimini sürekli yeniden üretmek zorunda kalacaktır. Çünkü karşı tarafta kalan her ontolojik ağırlık, ne kadar küçük olursa olsun, yeni bir karşı-etki üretme potansiyeline sahiptir. Mutlaklaşmanın önündeki en temel engel de tam olarak budur. Belirlenimlerin tamamı hiçbir zaman aynı anda tek bir ilkeye indirgenemez.
Bir kuvvetin mutlaklaşamaması, onun zayıf olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, en güçlü belirlenimler bile kendi sınırlarını başka belirlenimlerin varlığı içinde deneyimler. Güç ne kadar büyürse büyüsün, ilişkiyi tamamen tek yönlü hâle getiremediği sürece ontolojik bakımdan mutlak değildir. Gücün büyüklüğü ile mutlaklık birbirinden farklı kategorilerdir. İlkinde belirlenimin kapsamı genişler; ikincisinde ise başka bütün belirlenimler anlamsız hâle gelir. İlişkisel ontoloji açısından ikinci durum mümkün değildir; çünkü belirlenim kavramı zaten çoğulluk varsayar.
Mutlaklaşmanın gerçekleşememesi aynı zamanda ilişkinin sürekliliğini de mümkün kılar. Eğer belirlenimlerden biri bütünüyle mutlak hâle gelseydi, karşılıklı belirlenim sona ererdi. Karşılıklı belirlenimin sona ermesi ise ilişkinin kendisinin ortadan kalkması anlamına gelir. Çünkü ilişki, en az iki etkin belirlenimin birbirlerini gerçekten etkileyebilmesini gerektirir. Tek bir belirlenimin kaldığı yerde artık karşılıklılık değil, yalnızca tek yönlü işleyiş vardır. Böyle bir yapı ontolojik anlamda ilişki değil, belirlenimin tekilleşmesidir.
Dengenin temel koşullarından biri tam da bu nedenle hiçbir kuvvetin mutlaklaşamamasıdır. Belirlenimler kendi güçlerini bütünüyle ortaya koymuş, birbirlerini gerçekten sınamış ve etkilemiş olsalar bile, hiçbirinin diğer bütün belirlenimleri kendi içinde eritme kapasitesine ulaşamaması gerekir. Ontolojik hareket böylece mutlak egemenlik üretmek yerine, karşılıklı etkinliklerin birbirlerini sürekli sınırladığı dinamik bir yapı oluşturur. Mutlaklaşmanın imkânsızlığı, belirlenimlerin başarısızlığını değil; ilişkinin ontolojik gerçekliğini ifade eder.
4.6 Hiçbir Aktörün Diğerini Tümüyle Silememesi
Ontolojik ilişkilerde karşılaşılan en önemli yanılsamalardan biri, güçlü olanın sonunda zayıf olanı bütünüyle ortadan kaldıracağı düşüncesidir. İlk bakışta bu beklenti oldukça doğal görünür. Çünkü belirlenimlerin sürekli genişlediği bir süreçte, daha güçlü olan belirlenimin zamanla diğerlerini tamamen etkisiz hâle getireceği varsayılır. Ancak böyle bir sonuç gerçekleştiği anda ilişkinin kendisi de ortadan kalkar. Bir aktör diğerini bütünüyle silebilseydi, artık karşılıklı belirlenim değil, tek taraflı bir varlık alanı kalırdı. Dolayısıyla ontolojik ilişki kendi önkoşulunu kaybetmiş olurdu.
Silme kavramı burada fiziksel yok etme anlamında kullanılmamaktadır. Asıl kastedilen, bir belirlenimin diğer belirlenim üzerinde hiçbir ontolojik etki bırakamayacak hâle gelmesidir. Bir aktör fiziksel olarak varlığını sürdürebilir; ancak artık hiçbir karşı-etki üretemiyor, ilişkinin yönünü en küçük ölçüde bile değiştiremiyor ve yalnızca diğer belirlenimin sonucu olarak hareket ediyorsa, ontolojik bakımdan silinmiş sayılır. Çünkü belirlenim üretme kapasitesi ortadan kalkmıştır. Varlık sürmektedir; fakat ontolojik etkinlik sona ermiştir.
Gerçek ilişkilerde ise bu mutlak silinme gerçekleşmez. Bunun nedeni, her aktörün belirli bir ontolojik ağırlığa sahip olmasıdır. Ağırlık burada niceliksel büyüklük anlamına gelmez. Her belirlenimin ilişkiye taşıdığı kendine özgü etki kapasitesidir. Bu kapasite tamamen yok olmadıkça, karşı taraf üzerinde az ya da çok bir karşı-etki üretmeye devam eder. Dolayısıyla hiçbir aktör bütünüyle sessizleştirilemez. Etkisinin kapsamı daralabilir, hareket alanı küçülebilir veya belirlenim gücü zayıflayabilir; ancak ontolojik ağırlığı sürdüğü sürece ilişkiye katkıda bulunmayı bırakmaz.
Her silme girişimi aynı zamanda yeni bir direnç üretme ihtimalini de içinde taşır. Çünkü belirlenim baskı altına girdikçe, kendi ontolojik bütünlüğünü koruyabilmek için farklı biçimlerde yeniden görünür hâle gelmeye çalışır. Direnç bazen doğrudan karşı koyma olarak, bazen yön değiştirme olarak, bazen de yeni ilişki biçimleri kurarak ortaya çıkabilir. Biçimi değişse bile temel ilke aynıdır: belirlenim bütünüyle yok olmaz; yalnızca yeni görünüm biçimleri geliştirir. İlişkisel yapı böylece sürekli kendisini yeniden üretme kapasitesi kazanır.
Hiçbir aktörün bütünüyle silinememesi, ilişkinin çoğulluğunu da korur. Çoğulluk yalnızca aktör sayısının fazla olması değildir. Esas olan, her aktörün ilişkiye gerçek anlamda ontolojik katkı sunabilmesidir. Bir belirlenim ne kadar sınırlanırsa sınırlansın, hâlâ başka belirlenimlerin hareketini etkileyebiliyorsa çoğulluk devam etmektedir. Böylece ilişki tek merkezli yapıya dönüşmekten korunur. Farklı belirlenimler, farklı yoğunluklarda da olsa, ortak ontolojik alanı birlikte kurmayı sürdürürler.
Dengenin kurulabilmesi açısından bu ilke belirleyici öneme sahiptir. Çünkü denge, yalnızca hiçbir kuvvetin mutlaklaşamamasıyla açıklanamaz. Aynı zamanda hiçbir aktörün ontolojik etkinliğini bütünüyle kaybetmemesi gerekir. Her belirlenim kendi ağırlığını koruyabildiği sürece ilişki gerçek anlamda karşılıklı kalabilir. Böylece belirlenimler birbirlerini ortadan kaldırmadan, birbirlerinin mutlaklaşmasını engelleyerek aynı ontolojik alan içinde varlıklarını sürdürürler. Dengeyi mümkün kılan çoğulluk da tam olarak bu silinemez ontolojik etkinlikten doğar.
4.7 Tek Taraflı Bağımlılığın Kurulamaması
Tek taraflı bağımlılık, ontolojik ilişkinin bütün yönünün yalnızca bir belirlenim tarafından kurulması anlamına gelir. Böyle bir durumda taraflardan biri kendi hareket koşullarını bütünüyle başka bir belirlenimden alırken, karşı taraf aynı ilişki içinde hiçbir gerçek bağımlılık üretmez. İlk bakışta güçlü ile zayıf arasındaki her ilişkinin doğal sonucu buymuş gibi düşünülebilir. Oysa ontolojik açıdan tam anlamıyla tek taraflı bir bağımlılık kurulamaz. Çünkü ilişki, tanımı gereği karşılıklı belirlenim içerir. Bir belirlenimin başka bir belirlenim üzerinde etkili olabilmesi için öncelikle onunla ilişki kurması gerekir. İlişki kurduğu anda ise kendisi de en azından belirli ölçüde karşı tarafın varlığını hesaba katmaya başlamıştır.
Bağımlılık, yalnızca ihtiyaç duymak değildir. Ontolojik anlamda bağımlılık, kendi belirlenimini sürdürebilmek için başka bir belirlenimin sürekli varlığını gerektirmektir. Böyle düşünüldüğünde üstün görünen belirlenim de bütünüyle bağımsız değildir. Çünkü üstünlüğünü ancak üzerinde etkide bulunduğu başka belirlenimlerle birlikte sürdürebilir. Tamamen yalnız kalan bir belirlenim artık üstün de olamaz; çünkü üstünlük kavramı başka belirlenimlerin varlığını zorunlu olarak varsayar. Böylece üstün olan belirlenim bile ilişkiye ontolojik olarak bağımlıdır. Bağımlılık biçimleri farklılaşabilir; fakat ilişki bütünüyle tek taraflı hâle gelemez.
Her egemenlik ilişkisi görünüşte tek yönlüdür; ancak daha yakından incelendiğinde egemen olan belirlenimin de karşı taraf tarafından sınırlandığı görülür. Egemen belirlenim kendi etkisini sürdürebilmek için karşı tarafın verdiği tepkileri, direnç biçimlerini ve hareketlerini sürekli dikkate almak zorundadır. Karşı belirlenimin bütün davranışları anlamsız olsaydı, onları yönetmeye de gerek kalmazdı. Egemenlik tam da bu nedenle paradoksal bir yapı taşır. Ne kadar güçlü olursa olsun, kendi egemenliğini sürdürebilmek için egemen olduğu belirlenimlerin varlığına ve belirli ölçüde etkin kalmasına ihtiyaç duyar.
Bağımlılığın karşılıklı karakteri yalnızca egemenlik ilişkilerinde değil, en basit etkileşimlerde de görülebilir. İki belirlenim birbirlerini etkiledikleri anda her biri diğerinin sınırlarını dikkate almak zorunda kalır. Bir hareket, karşısındaki dirence göre biçim değiştirir; direnç de hareketin yönüne göre yeniden örgütlenir. Hiçbir taraf kendi belirlenimini bütünüyle bağımsız biçimde sürdüremez. Karşılıklı belirlenim ilerledikçe taraflar birbirlerinin ontolojik gerçekliğinin ayrılmaz parçaları hâline gelirler. Böylece bağımlılık tek yönlü olmaktan çıkar, ilişkinin ortak niteliğine dönüşür.
Tek taraflı bağımlılığın kurulamamasının temel nedeni, hiçbir belirlenimin mutlak kapalılık içinde işleyememesidir. Her ontolojik yapı, ilişkiye girdiği andan itibaren başka belirlenimlerin etkisini kendi işleyişine katmak zorundadır. Etkinin yoğunluğu değişebilir; ancak bu zorunluluk ortadan kalkmaz. En güçlü belirlenim bile kendi hareketini bütünüyle kendi iç mantığıyla sürdüremez. Çünkü karşısındaki belirlenimler onun hangi koşullarda etkili olacağını, hangi sınırlar içinde hareket edeceğini ve hangi dirençlerle karşılaşacağını sürekli yeniden belirlemektedir.
Dengenin kurulabilmesi açısından bu ilke ayrı bir önem taşır. Eğer tek taraflı bağımlılık gerçekten kurulabilseydi, ilişki kısa süre içinde mutlak egemenliğe dönüşürdü. Oysa belirlenimler birbirlerini yalnızca etkileyen değil, aynı zamanda birbirlerine ihtiyaç duyan yapılardır. İhtiyaç burada psikolojik ya da araçsal bir zorunluluk değildir; ontolojik karşılıklılıktır. Her belirlenim kendi gerçekliğini ilişki içinde kurduğu için, hiçbir belirlenim diğerini tamamen edilgin hâle getiremez. Taraflar farklı yoğunluklarda etkide bulunsalar bile, ilişkiyi birlikte kurmaya devam ederler. Tek taraflı bağımlılığın imkânsızlığı da tam olarak bu ortak ontolojik kuruculuktan doğar.
5. Dengenin Ontolojik Tanımı
5.1 Dengenin Durağanlık Olmaması
Denge, en yaygın biçimde hareketin sona erdiği, değişimin durduğu veya ilişkinin artık yeni belirlenimler üretmediği bir durum olarak düşünülmektedir. Böyle bir anlayış, dengenin yalnızca fenomenal görünümünü esas alır. Dışarıdan bakıldığında büyük ölçekli değişimlerin görülmemesi, çoğu zaman sistemin hareketsiz olduğu izlenimini doğurur. Oysa ontolojik açıdan görünür değişimin azalması ile hareketin ortadan kalkması aynı şey değildir. Hareket, yalnızca yön değiştiren büyük dönüşümlerden ibaret değildir; belirlenimlerin birbirlerini sürekli etkilemeleri de hareketin kendisidir. Dolayısıyla dengenin durağanlık olarak yorumlanması, hareket kavramını gereğinden fazla daraltan bir bakış açısına dayanır.
Her ontolojik belirlenim, kendi etkisini sürdürme eğilimini korur. İlişki kurulmuşsa, belirlenimler birbirlerini etkilemeye devam ederler. Hiçbir kuvvet kendi varlığını askıya almaz; hiçbir belirlenim kendi ontolojik karakterinden vazgeçmez. Etkiler devam eder, karşı-etkiler devam eder, dirençler devam eder ve her belirlenim ortak ontolojik alan içinde kendi ağırlığını korumaya çalışır. Böyle bir yapıda hareket hiçbir zaman bütünüyle sona ermez. Dengenin kurulmuş olması yalnızca bu hareketlerin artık tek yönlü sonuçlar üretemediğini gösterir.
Hareketin devam ediyor olması, dengenin sürekli bozulduğu anlamına da gelmez. Çünkü denge, hareketin yokluğu üzerine değil, hareketlerin karşılıklı sınırlandırılması üzerine kuruludur. Her belirlenim kendi etkisini genişletmeye çalışırken başka belirlenimlerin etkisiyle karşılaşır. Aynı süreç ters yönde de gerçekleşir. Böylece hareketler birbirlerini ortadan kaldırmadan birbirlerinin kapsamını sınırlarlar. İlişkinin bütünü, sürekli işleyen fakat tek merkezli hâle gelemeyen çok katmanlı bir hareket alanına dönüşür.
Durağanlık düşüncesi, çoğu zaman değişimin bulunmadığı varsayımını da beraberinde getirir. Ontolojik açıdan ise denge tam tersine sürekli değişim üreten bir yapıdır. Belirlenimler her karşılaşmada birbirlerinin sınırlarını yeniden görünür hâle getirir, önceki ilişkileri yeniden düzenler ve ortak ontolojik alanın güncel biçimini yeniden kurarlar. İlişki hiçbir zaman donmuş bir yapı oluşturmaz. Aynı belirlenimler varlıklarını sürdürseler bile, aralarındaki ilişkiler sürekli yeniden örgütlenmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, değişimin her zaman yapısal dönüşüm anlamına gelmemesidir. Belirlenimler arasındaki karşılıklı etkiler çoğu zaman ilişkinin temel ilkesini değiştirmeden gerçekleşebilir. Her yeni karşılaşma farklı yoğunluklar üretir; ancak bu farklılıklar ilişkinin tek taraflı egemenliğe dönüşmesini sağlamaz. Hareket devam ederken ilişkinin temel ontolojik yapısı korunabilir. Denge tam olarak bu süreklilik ile değişimin aynı yapı içinde birlikte bulunabilmesini ifade eder.
Dengenin durağanlık olmadığı sonucuna ulaşmak, onun hareketin karşıtı olmadığını da göstermektedir. Hareket ile denge birbirini dışlayan iki farklı ontolojik durum değildir. Aksine denge, hareketin kendi içinde ulaştığı belirli bir örgütlenme biçimidir. Belirlenimler etkinliklerini sürdürür, karşılıklı belirlenim devam eder ve ontolojik hareket kesintisiz olarak işlemeyi sürdürür; ancak bütün bu süreç boyunca hiçbir belirlenim diğer bütün belirlenimleri tek başına kendi ilkesi altında toplayamaz. Dengeyi mümkün kılan da tam olarak hareketin sona ermesi değil, hareketin tek taraflı mutlaklığa dönüşememesidir.
5.2 Dengenin Niceliksel Güç Eşitliğine İndirgenememesi
Denge kavramı çoğu zaman niceliksel eşitlik üzerinden tanımlanır. İki ya da daha fazla kuvvetin aynı büyüklüğe sahip olduğu, aynı yoğunlukta etkide bulunduğu veya birbirlerine eşdeğer kapasite taşıdığı durumların dengeli olduğu kabul edilir. İlk bakışta bu yaklaşım oldukça ikna edici görünmektedir. Çünkü eşitlik fikri, üstünlüğün bulunmadığı bir yapıyı çağrıştırmaktadır. Ancak ontolojik açıdan niceliksel eşitlik ile üstünlüğün bulunmaması aynı olgu değildir. Bir ilişkinin dengede olmasını sağlayan unsur, tarafların aynı büyüklüğe sahip olmaları değil, hiçbir belirlenimin ilişkinin tamamını tek başına belirleyememesidir.
İlişkiye katılan belirlenimler çoğu zaman farklı yoğunluklara sahiptir. Bazıları daha geniş etki alanı oluşturabilir, bazıları daha güçlü direnç kapasitesi gösterebilir, bazıları ise belirli koşullarda diğerlerinden çok daha etkili hâle gelebilir. Böyle farklılıkların bulunması, ilişkinin zorunlu olarak dengesiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü ontolojik denge niceliklerin benzerliğine değil, belirlenimlerin karşılıklı olarak birbirlerini sınırlandırabilmelerine dayanır. Bir kuvvet diğerinden daha güçlü olabilir; ancak bu güç onu mutlak belirleyici hâline getiremiyorsa denge bozulmuş değildir.
Niceliksel eşitlik aynı zamanda yanıltıcı bir ölçüttür. İki belirlenim aynı büyüklüğe sahip olsa bile, bunlardan biri ilişkinin bütün yönünü kendi ilkesi doğrultusunda düzenleyebiliyorsa ortada gerçek anlamda denge bulunmamaktadır. Buna karşılık büyüklükleri oldukça farklı olan belirlenimler, birbirlerinin mutlaklaşmasını engelleyebiliyorlarsa ilişkisel simetri korunabilir. Demek ki dengenin ölçütü niceliksel benzerlik değil, ontolojik karşılıklılıktır.
Güç kavramının kendisi de yalnızca niceliksel olarak düşünülemez. Ontolojik güç, belirlenimin başka belirlenimler üzerinde oluşturabildiği gerçek etkidir. Aynı büyüklükte görünen iki kuvvet farklı ilişkiler içinde bütünüyle farklı sonuçlar üretebilir. Çünkü güç yalnızca kendi iç yapısından değil, ilişki kurduğu diğer belirlenimlerden de etkilenmektedir. Böylece niceliksel ölçümler, ilişkinin gerçek ontolojik karakterini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Belirlenimlerin birbirlerinden farklı yoğunluklarda bulunmaları, ilişkinin doğal yapısının bir parçasıdır. Ontolojik çoğulluk zaten tam anlamıyla özdeş kuvvetlerden oluşamaz. Her belirlenim kendi karakterini, kendi yönelimini ve kendi etki biçimini taşır. İlişkiyi kuran da tam olarak bu farklılıklardır. Denge bu farklılıkları ortadan kaldırmaz; yalnızca onların tek taraflı egemenliğe dönüşmesini engeller. Böylece niceliksel çeşitlilik korunurken ontolojik simetri de varlığını sürdürebilir.
Dengenin niceliksel güç eşitliğine indirgenememesi, onun daha derin bir ilkeye dayandığını göstermektedir. Güçler eşit olabilir veya olmayabilir; belirleyici olan bu değildir. Esas belirleyici olan, hiçbir belirlenimin diğer bütün belirlenimleri kendi ilkesi altında eriterek ilişkinin tek sahibi hâline gelememesidir. Ontolojik denge, niceliklerin benzerliğinden değil, karşılıklı sınırlandırmanın sürekliliğinden doğmaktadır.
5.3 Dinamik Simetri Rejimi
Simetri kavramı çoğu zaman değişmeyen, durağan ve hareketsiz yapılarla ilişkilendirilmektedir. Böyle bir kullanımda simetri, hareket başlamadan önceki düzeni veya değişimin sona erdiği son durumu ifade eder. Oysa ontolojik açıdan simetri yalnızca durağan yapılara özgü değildir. Belirlenimlerin sürekli hareket ettiği, birbirlerini etkilediği ve karşılıklı olarak yeniden düzenlediği ilişkiler de simetrik olabilir. Böyle bir durumda simetri, hareketsizliğin değil; hareketin belirli bir örgütlenme biçiminin adı hâline gelir.
Dinamik simetri rejiminde bütün belirlenimler etkinliklerini sürdürmektedir. Hiçbiri kendi ontolojik karakterinden vazgeçmez, hiçbiri ilişki dışına çekilmez ve hiçbiri yalnızca edilgin bir unsur hâline gelmez. Ortak ontolojik alan sürekli yeni etkiler, yeni karşı-etkiler ve yeni dirençler üretmektedir. Buna rağmen ilişkinin genel yapısı tek merkezli hâle dönüşmez. Hareket devam ederken simetri de korunmaktadır. Rejimin dinamik niteliği tam olarak bu eşzamanlılıktan kaynaklanır.
Dinamik simetri, hareketlerin birbirlerini sürekli yeniden dengelediği ilişkisel bir yapıdır. Her belirlenim kendi etkisini genişletmeye çalışırken başka belirlenimlerin etkisiyle karşılaşır. Her genişleme yeni bir karşılaşma üretir; her karşılaşma yeni bir sınır oluşturur; her sınır da yeni hareketlerin başlangıç noktası hâline gelir. Böylece simetri tek seferde kurulmuş durağan bir durum olmaktan çıkar ve sürekli yeniden üretilen ilişkisel bir rejime dönüşür.
Bu rejimde üstünlükler ortaya çıkabilir, belirli belirlenimler geçici olarak daha etkili hâle gelebilir ve ilişkinin bazı kesitlerinde belirli yönelimler baskınlaşabilir. Ancak bütün bu farklılaşmalar, ortak ontolojik alanın tek taraflı olarak kapatılmasına izin vermez. Çünkü diğer belirlenimler kendi ontolojik etkinliklerini korumaya devam ederler. Geçici üstünlükler kalıcı mutlaklığa dönüşemediği sürece simetrik yapı da korunmuş olur.
Dinamik simetri rejimi aynı zamanda ontolojik çoğulluğun sürekliliğini de güvence altına alır. Simetri burada farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla kurulmaz. Tam tersine, farklı belirlenimlerin aynı ilişkisel yapı içinde birlikte etkin kalabilmeleri sayesinde oluşur. Her belirlenim kendi özgünlüğünü korurken aynı zamanda başka belirlenimlerin özgünlüğünü de ortadan kaldıramaz. Böylece simetri özdeşlikten değil, karşılıklı etkin çoğulluktan doğmaktadır.
Ontolojik dengeyi doğru biçimde anlayabilmek için simetriyi durağan bir şekil olarak değil, dinamik bir rejim olarak düşünmek gerekir. İlişki sürekli hareket üretir; hareket sürekli yeni belirlenimler üretir; buna rağmen ortak ontolojik yapı üstünlüksüz karakterini koruyabilir. Simetri böylece değişimin karşıtı olmaktan çıkar, değişimin kendi içinde kurduğu en yüksek ilişkisel düzen hâline gelir.
5.4 Etkin Kuvvetlerin Üstünlüksüz Bir Yapı Üretmesi
İlk bakışta güçlü belirlenimlerin bulunduğu bir ilişkide üstünlüğün kaçınılmaz olduğu düşünülebilir. Gerçekten de her belirlenim kendi etkisini genişletmeye çalışır ve ilişki içinde farklı yoğunluklar meydana gelir. Bazı kuvvetler daha geniş etki alanına sahip olabilir, bazıları belirli koşullarda diğerlerinden daha belirleyici hâle gelebilir. Fakat ontolojik bakımdan belirleyici olan, bu farklı yoğunlukların bulunması değil; bunların ilişkinin bütününü tek merkezli bir yapıya dönüştürüp dönüştürememesidir. Denge tam da burada özgün karakterini gösterir. Etkin kuvvetlerin varlığı üstünlüğü zorunlu kılmaz; tersine, karşılıklı etkinlik belirli koşullar altında üstünlüksüz bir yapı da üretebilir.
Her kuvvet kendi ontolojik eğilimi gereği belirlenim alanını genişletmeye yönelir. Bu yönelim dışarıdan eklenmiş bir amaç değil, belirlenimin kendi doğasının sonucudur. Ancak aynı yönelim bütün diğer belirlenimlerde de bulunduğu için hiçbir genişleme boşluk içinde gerçekleşmez. Her etki başka etkilerle, her yönelim başka yönelimlerle ve her belirlenim başka belirlenimlerle karşılaşır. Böylece ilişki tek yönlü ilerleyen doğrusal bir süreç olmaktan çıkar; karşılıklı olarak birbirini dönüştüren çok merkezli bir yapıya dönüşür.
Etkin kuvvetlerin üstünlüksüz bir yapı üretmesi, onların zayıflamasından kaynaklanmaz. Kuvvetler kendi güçlerinden hiçbir şey kaybetmeden de birbirlerinin mutlaklaşmasını engelleyebilirler. Burada ortadan kalkan unsur güç değil, tek taraflı sonuç üretme kapasitesidir. Her belirlenim kendi ontolojik ağırlığını korur; fakat aynı ağırlık başka belirlenimlerin ağırlıklarıyla sürekli karşılaşır. Ortaya çıkan ilişkisel yapı, güçlerin silinmesiyle değil, güçlerin karşılıklı olarak birbirlerini sınırlamalarıyla oluşur.
Üstünlüksüzlük çoğu zaman etkisizlikle karıştırılır. Oysa ontolojik dengede belirlenimler son derece etkindir. Her biri ilişkiye gerçek katkıda bulunur, gerçek direnç üretir ve ortak yapının oluşumunda kurucu rol oynar. Üstünlüğün bulunmaması, etkilerin zayıf olmasından değil; etkilerin karşılıklı olarak birbirlerini dengelemesinden doğmaktadır. İlişkiyi kuran da tam olarak bu karşılıklı etkinliktir. Sessizlik değil, yoğun etkileşim simetriyi meydana getirmektedir.
Belirlenimlerin tamamı ortak ontolojik alanın oluşumuna katıldığı için, hiçbir kuvvet ilişkinin tek sahibi olamaz. Her belirlenim ilişkiye kendi ilkesini taşırken aynı zamanda başka ilkeler tarafından da çevrelenmektedir. Böylece ortak yapı tek bir belirlenimin genişlemiş biçimi olmaktan çıkar; bütün belirlenimlerin karşılıklı etkinlikleriyle oluşan ortak ontolojik alan hâline gelir. Üstünlüksüzlük de bu ortaklığın doğal sonucudur.
Dengenin kurucu mantığı açısından bakıldığında, etkin kuvvetlerin varlığı ile üstünlüksüzlüğün bulunması arasında herhangi bir çelişki yoktur. Tam tersine, üstünlüksüz yapı ancak gerçekten etkin kuvvetlerin bulunduğu ilişkilerde ortaya çıkabilir. Etkisiz belirlenimlerin bulunduğu yerde simetri değil, yalnızca görünürde bir sessizlik vardır. Gerçek denge ise bütün belirlenimlerin kendi ontolojik ağırlıklarıyla ortak ilişkiye katıldıkları hâlde hiçbirinin diğer bütün belirlenimleri kendi ilkesi altında toplayamadığı dinamik ilişkisel yapıdır.
5.5 Belirlenimlerin Yokluğu Değil, Birbirlerini Sınırlaması
Denge çoğu zaman belirlenimlerin etkisizleştiği, farklılıkların silindiği veya karşıt yönelimlerin ortadan kalktığı bir durum gibi tasavvur edilir. Böyle bir yaklaşım, simetrinin ancak belirlenimlerin yokluğuyla mümkün olabileceğini varsayar. Oysa ontolojik açıdan belirlenimlerin ortadan kalktığı bir yerde ilişkiden de söz edilemez. Çünkü ilişkiyi kuran unsur tam da farklı belirlenimlerin aynı ontolojik alan içinde karşılaşmalarıdır. Belirlenimlerin bulunmadığı bir yapı simetrik değil, belirlenimsizdir. Denge ise belirlenimsizlik değil, belirlenimlerin birlikte var olabilmesidir.
Her belirlenim kendi yönünü, kendi etkisini ve kendi ontolojik karakterini ilişkiye taşır. Hiçbiri ortak yapı içinde erimez, kendi özgünlüğünü kaybetmez veya yalnızca başka belirlenimlerin uzantısına dönüşmez. İlişkinin çoğulluğu tam da bu farklı belirlenimlerin korunması sayesinde mümkündür. Eğer belirlenimlerden biri tamamen ortadan kalkarsa, ilişkinin kurucu çeşitliliği de aynı ölçüde azalacaktır. Denge ise çeşitliliğin azalmasını değil, çeşitliliğin karşılıklı olarak sürdürülebilmesini ifade eder.
Sınırlama ile yok etme arasındaki ayrım burada temel öneme sahiptir. Yok etmek, başka bir belirlenimin ontolojik etkinliğini tamamen ortadan kaldırmaktır. Sınırlamak ise onun etkinliğinin kapsamını belirlemektir. Ontolojik ilişkiler ikinci ilke üzerinden işlemektedir. Her belirlenim başka belirlenimlerin hareket alanını sınırlar; fakat onların ontolojik varlıklarını ortadan kaldırmaz. Böylece ilişki tek taraflı hâkimiyet üretmeden varlığını sürdürebilir.
Karşılıklı sınırlama aynı zamanda belirlenimlerin gerçek biçimlerini de görünür hâle getirir. Sınırsız olduğu varsayılan bir belirlenimin gerçek kapsamı hiçbir zaman bilinemez. Ancak başka belirlenimlerle karşılaştığında hangi noktaya kadar etkili olabildiği, hangi koşullarda geri çekildiği ve hangi sınırlar içinde hareket ettiği anlaşılabilir. Sınır burada yalnızca kısıtlama değil, ontolojik görünürlüğün de koşuludur. Her belirlenim başka belirlenimler sayesinde kendi gerçek kapsamını öğrenmektedir.
Belirlenimlerin birbirlerini sınırlamaları, ilişkinin çoğul karakterini sürekli yeniden üretir. Her yeni karşılaşma yeni sınırlar meydana getirirken, bu sınırlar da başka karşılaşmalar için yeni başlangıç noktaları oluşturur. Böylece ilişki donmuş bir dengeye ulaşmaz; karşılıklı belirlenimlerin birbirlerini sürekli yeniden düzenlediği dinamik bir yapı hâline gelir. Belirlenimler ortadan kalkmadıkları için hareket sürer; birbirlerini sınırladıkları için de hareket mutlak üstünlüğe dönüşemez.
Ontolojik dengenin özü tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Denge, farklı belirlenimlerin silinmesiyle oluşan boş bir eşitlik değildir. Her belirlenimin kendi ontolojik ağırlığını koruduğu, buna rağmen diğer bütün belirlenimlerin ağırlığını da hesaba katmak zorunda kaldığı ilişkisel simetridir. Korunan şey belirlenimsizlik değil, belirlenimlerin karşılıklı olarak birbirlerini sınırlandırabilmeleridir. Dengenin sürekliliğini sağlayan ilke de tam olarak bu ortak ontolojik sınırlama rejimidir.
5.6 Tamamlanmış Simetri Olarak Denge
Dengenin en ayırt edici niteliği, başlangıçta yalnızca imkân olarak bulunan simetrinin, bütün ontolojik hareketin ardından yeniden kurulmuş olmasıdır. İlişki öncesindeki doğal durumda simetri vardır; ancak bu simetri henüz hiçbir belirlenimin sınanmamış olmasına dayanır. Bütün ontolojik kapasiteler örtük durumdadır ve ortak yapı, kullanılmamış imkânların oluşturduğu sessiz bir eşdeğerlik taşır. Denge ise aynı biçimsel yapıyı bütünüyle farklı bir ontolojik zeminde yeniden kurar. Artık hiçbir belirlenim gizli değildir; her biri kendi etkisini göstermiş, kendi sınırlarını deneyimlemiş ve başka belirlenimlerle gerçek anlamda karşılaşmıştır. Simetri korunmuştur; fakat onu taşıyan ontolojik içerik bütünüyle değişmiştir.
Tamamlanmış simetri kavramındaki "tamamlanma", herhangi bir eksikliğin giderilmesi anlamına gelmez. Burada kastedilen, başlangıçta yalnızca potansiyel olarak mevcut bulunan bütün belirlenimlerin fiilen görünür hâle gelmiş olmasıdır. Her kuvvet kendi kapasitesini kullanmış, her direnç kendi sınırlarını göstermiş, her belirlenim ortak ontolojik alan içinde gerçek etkisini üretmiştir. İlişki artık varsayımlar üzerine değil, gerçekleşmiş ontolojik belirlenimler üzerine kurulmaktadır. Tamamlanan şey varlığın özü değil; varlığın ilişkisel görünürlüğüdür.
Tamamlanmış simetri, hareketin sona erdiği son nokta değildir. Ontolojik hareket devam eder; ancak hareketin karakteri değişmiştir. Başlangıçta görünmeyen potansiyelleri görünür kılmaya yönelen süreç, artık görünür hâle gelmiş belirlenimlerin karşılıklı olarak birbirlerini yeniden düzenledikleri sürekli bir ilişkisel yapıya dönüşür. Böylece simetri yalnızca korunmaz; her yeni karşılaşmada yeniden üretilir. Tamamlanmışlık da tek seferlik bir sonuç değil, sürekli güncellenen ilişkisel bir bütünlük anlamı taşır.
Başlangıçtaki simetri ile tamamlanmış simetri arasındaki en önemli farklardan biri de ontolojik hafızadır. İlk durumda hiçbir karşılaşmanın izi bulunmaz. Belirlenimler birbirleri hakkında henüz hiçbir ilişkisel içerik üretmemiştir. Tamamlanmış simetri ise bütün karşılaşmaların, bütün dirençlerin ve bütün karşılıklı belirlenimlerin izini kendi içinde taşır. Her belirlenim yalnızca kendi ontolojik karakterini değil, diğer belirlenimlerle kurduğu ilişkinin tarihini de ortak yapının parçası hâline getirmiştir. Simetrinin derinliği tam olarak bu ilişkisel yoğunluktan doğmaktadır.
Tamamlanmış simetri aynı zamanda ilişkinin en yüksek çoğulluk düzeyidir. Çünkü hiçbir belirlenim diğerlerini kendi içinde eritmemiş, hiçbir kuvvet ortak ontolojik alanın tek sahibi olamamış ve hiçbir yönelim diğer bütün yönelimleri bütünüyle ortadan kaldıramamıştır. Farklılıkların tamamı korunmuş, ancak aynı zamanda birbirlerinin sınırlarını da belirlemişlerdir. Böylece ortak yapı, farklı belirlenimlerin rastlantısal yan yanalığından değil; karşılıklı olarak birbirlerini tanımış ve sınırlandırmış etkin ontolojik çoğulluktan meydana gelmiştir.
Ontolojik açıdan dengeyi "tamamlanmış simetri" olarak tanımlamak, bütün önceki çözümlemelerin ortak sonucunu ifade etmektedir. Simetri artık hareket öncesinin sessiz eşdeğerliği değildir; hareketin bütün sonuçlarını kendi içinde taşıyan ilişkisel üstünlüksüzlüktür. Her belirlenim kendi gerçekliğini bütünüyle görünür hâle getirmiş, buna rağmen hiçbirisi ortak ontolojik alanın tek belirleyicisi olamamıştır. Dengenin ulaştığı en yüksek ontolojik biçim de tam olarak bu tamamlanmış simetridir.
6. İki Simetri Arasındaki Ontolojik Ayrım
Dengenin gerçek ontolojik anlamı ancak başlangıçtaki doğal simetri ile birlikte değerlendirildiğinde bütünüyle anlaşılabilir. İlk bakışta her iki yapı da aynı görünümü paylaşmaktadır. Hiçbir belirlenim diğerleri üzerinde mutlak üstünlük kuramaz ve ortak ontolojik alan tek merkezli bir yapıya dönüşmez. Yalnızca bu görünüş esas alındığında, denge ile başlangıç durumunun aynı olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Ancak ontolojik çözümleme derinleştirildiğinde, aynı biçimin bütünüyle farklı iki varlık kipine karşılık geldiği görülmektedir. Görünüş ortak olsa da kurucu nedenler birbirinden tamamen farklıdır.
Başlangıç simetrisi ilişki öncesine aittir. Belirlenimler henüz birbirlerini sınamamış, potansiyellerini açığa çıkarmamış ve ortak ontolojik alan üzerinde gerçek etkiler oluşturmamıştır. Dengedeki simetri ise ilişkinin bütün aşamalarından geçildikten sonra ortaya çıkar. Her belirlenim kendi etkisini göstermiş, her kuvvet başka kuvvetlerle karşılaşmış ve her direnç gerçek sınırlarını görünür hâle getirmiştir. Aynı üstünlüksüz görünüm, iki farklı ontolojik tarihin sonucudur.
Bu ayrım yalnızca kronolojik değildir. İki simetri arasında niteliksel bir ontolojik fark bulunmaktadır. Başlangıçtaki simetri görünmeyen potansiyeller üzerine kuruludur; dengedeki simetri ise bütünüyle görünür olmuş belirlenimlerin karşılıklı sınırlandırılması üzerine kurulmaktadır. İlkinde ilişki henüz yoktur, ikincisinde ise ilişki en yüksek yoğunluğuna ulaşmıştır. Dolayısıyla simetriyi meydana getiren nedenler değişmiş, biçim ise korunmuştur.
İki simetri arasındaki farkın anlaşılması, dengenin neden basit bir geri dönüş olmadığını da açıklamaktadır. Eğer süreç sonunda yalnızca başlangıç tekrar edilmiş olsaydı, bütün ontolojik hareket anlamsız hâle gelirdi. Oysa hareket yalnızca yeni belirlenimler üretmemiş; aynı zamanda başlangıçta görünmeyen bütün ontolojik kapasiteleri de görünür kılmıştır. Süreç sonunda yeniden kurulan simetri, artık bu karşılaşmaların tamamını kendi içinde taşıyan daha yoğun bir ilişkisel yapıdır.
İki simetriyi birbirinden ayıran temel ilke, belirlenimlerin ontolojik durumudur. Başlangıçta belirlenimler potansiyel hâlde bulunmaktadır; dengede ise aynı belirlenimler bütünüyle aktüelleşmiş durumdadır. Buna rağmen hiçbirisi diğer bütün belirlenimleri kendi ilkesi altında toplayamamıştır. Böylece üstünlüksüzlük korunurken, onu meydana getiren ontolojik içerik bütünüyle dönüşmüştür.
İlişkisel ontolojinin en özgün sonuçlarından biri tam da burada ortaya çıkar. Ontolojik hareket, başlangıç biçimini ortadan kaldırmadan onu daha yüksek bir ilişkisel yoğunluk içinde yeniden kurabilmektedir. Aynı simetrik biçim iki farklı ontolojik düzlemde varlık kazanır. Birincisi kullanılmamış potansiyellerin simetrisi, ikincisi ise bütünüyle görünür olmuş fakat mutlaklaşamamış belirlenimlerin simetrisidir. İki simetri arasındaki ayrım da tam olarak bu ontolojik farklılıktan doğmaktadır.
6.1 Başlangıçtaki Belirlenimsiz Simetri
Başlangıçtaki doğal durum, ontolojik bakımdan belirlenimlerin bulunmadığı değil, belirlenimlerin henüz ilişki içinde görünür hâle gelmediği bir simetridir. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü belirlenimin yokluğu ile belirlenimin kullanılmamış olması aynı ontolojik duruma karşılık gelmez. Her varlık kendi ontolojik kapasitesini zaten taşımaktadır; ancak bu kapasite henüz başka belirlenimlerle karşılaşmadığı için fiilî bir belirlenim üretmemektedir. Dolayısıyla başlangıç simetrisi, içeriksiz bir boşluk değil, gerçekleşmeyi bekleyen ontolojik imkânların ortak durumudur.
Belirlenimsizlik burada mutlak anlamsızlık anlamına gelmez. Varlıklar kendi doğalarını, kendi güçlerini ve kendi potansiyellerini taşımaktadırlar. Fakat bunların hiçbiri henüz ortak ontolojik alan içinde etkinlik kazanmamıştır. Üstünlük yoktur; çünkü üstünlük ancak karşılaştırmalı bir belirlenimdir. Bağımlılık yoktur; çünkü bağımlılık ilişki gerektirir. Egemenlik yoktur; çünkü egemenlik başka belirlenimler üzerinde kurulan bir yönelimdir. Başlangıç simetrisi, ilişkiyle ortaya çıkan bütün bu ontolojik kategorilerin henüz mümkünlük düzeyinde bulunduğu doğal zemindir.
Bu nedenle başlangıçtaki simetri edilginlik olarak da anlaşılmamalıdır. Edilgin olmak, etkinliğin bulunabileceği bir ilişkide etkinlik göstermemektir. Oysa başlangıç durumunda ilişki henüz kurulmamıştır. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey geri çekilme, vazgeçme ya da baskılanma değildir. Belirlenimlerin tamamı kendi ontolojik bütünlüklerini korumaktadır; yalnızca bu bütünlük henüz başka belirlenimlerle karşılaşarak görünür hâle gelmemiştir. Sessizlik, etkinliğin bastırılması değil, ilişkinin henüz başlamamış olmasının doğal sonucudur.
Başlangıç simetrisinin en önemli özelliği, bütün belirlenimlerin eşit derecede görünmez olmasıdır. Hiçbir belirlenim diğerlerinden daha baskın değildir; fakat bunun nedeni güçlerin birbirlerini dengelemesi de değildir. Hiçbir güç henüz kendisini gösterecek ilişkisel zemine sahip değildir. Üstünlüğün bulunmaması, karşılıklı sınırlandırmanın değil, ortak görünmezliğin sonucudur. Ontolojik simetriyi meydana getiren ilke de tam olarak budur.
Belirlenimsiz simetri aynı zamanda ontolojik hareketin başlangıç koşuludur. Eğer belirlenimler daha en baştan birbirlerini fiilen belirlemiş olsalardı, hareket zaten başlamış olurdu. Başlangıç simetrisi ise hareket öncesindeki ortak mümkünlük alanını ifade eder. Her ontolojik süreç bu görünmez eşdeğerlikten doğar. Belirlenimlerin görünür hâle gelmesiyle birlikte simetri bozulmaz; yalnızca farklı bir ontolojik aşamaya geçer. İlk simetrinin özgünlüğü de tam olarak belirlenimlerin henüz fiilî ilişki üretmemesinde yatmaktadır.
Dolayısıyla başlangıçtaki belirlenimsiz simetri, varlıkların güç taşımadığı bir durum değildir. Tam tersine, bütün güçlerin henüz kullanılmamış olduğu ortak ontolojik zemindir. Her belirlenim kendi bütünlüğünü korur; ancak hiçbirisi henüz başka belirlenimlerin gerçekliğinin kurucu unsuru hâline gelmemiştir. Başlangıç simetrisinin üstünlüksüz karakteri de bu ortak ilişkisel görünmezlikten doğmaktadır.
6.2 Dengedeki Karşılıklı Belirlenmiş Simetri
Dengedeki simetri, başlangıçtaki belirlenimsiz simetrinin tam karşıtı değildir; fakat bütünüyle farklı bir ontolojik düzleme aittir. Burada bütün belirlenimler görünür hâle gelmiş, bütün ontolojik kapasiteler fiilen kullanılmış ve bütün kuvvetler başka kuvvetlerle gerçek karşılaşmalar yaşamıştır. Hiçbir belirlenim artık yalnızca kendi içinde bulunan potansiyel değildir. Her biri ortak ontolojik alanın aktif kurucu unsurlarından biri hâline gelmiştir. Simetrinin korunması, görünmezlikten değil; karşılıklı belirlenimin en yüksek yoğunluğundan doğmaktadır.
Karşılıklı belirlenmiş simetride her belirlenim aynı anda iki farklı işleve sahiptir. Bir yandan başka belirlenimleri etkiler, onların hareket alanını yeniden düzenler ve ortak ontolojik yapıya kendi ilkesini taşır. Öte yandan aynı süreç içinde kendisi de başka belirlenimlerin etkisi altında yeniden biçimlenir. Böylece hiçbir belirlenim yalnızca belirleyen ya da yalnızca belirlenen konumunda kalmaz. İlişki bütünüyle çift yönlü ontolojik kuruculuk üzerine inşa edilir.
Belirlenimlerin görünür olması, simetrinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. İlk bakışta çok sayıda etkin kuvvetin bulunduğu bir yapının kaçınılmaz olarak üstünlük üreteceği düşünülebilir. Ancak karşılıklı belirlenim derinleştikçe her belirlenim başka belirlenimlerin sınırlarıyla karşılaşır. Kendi etkisini genişletmeye çalışırken aynı anda kendi etki alanının da sınırlandığını deneyimler. Böylece görünürlük üstünlüğe değil, karşılıklı sınırlandırmaya dönüşür. Simetrinin yeni zemini de tam olarak bu ilişkisel karşılıklılıktır.
Dengedeki simetrinin ayırt edici özelliği, bütün belirlenimlerin ontolojik tarih taşımasıdır. Hiçbir belirlenim artık ilişki öncesindeki ilk hâlinde değildir. Her biri karşılaşmaların, dirençlerin, genişleme girişimlerinin ve sınırlandırmaların izini kendi ontolojik yapısında taşımaktadır. Ortak simetri artık kullanılmamış imkânlardan değil, gerçekleşmiş ilişkilerden meydana gelmektedir. Böylece simetri yalnızca korunmaz; aynı zamanda ontolojik olarak derinleşir.
Karşılıklı belirlenmiş simetri, çoğulluğun en gelişmiş biçimidir. Her belirlenim kendi özgünlüğünü korurken, aynı zamanda diğer belirlenimlerin özgünlüğünü de ortak yapının zorunlu koşulu olarak kabul etmek zorundadır. Tek bir belirlenimin mutlaklaşması mümkün olmadığı için, ortak ontolojik alan bütün belirlenimlerin eşzamanlı etkinliğiyle kurulmaya devam eder. Çoğulluk burada geçici bir yan yanalık değil, ilişkinin kurucu ilkesi hâline gelir.
Başlangıçtaki belirlenimsiz simetri ile dengedeki karşılıklı belirlenmiş simetri aynı biçimsel sonucu paylaşmaktadır: üstünlüksüzlük. Bununla birlikte bu üstünlüksüzlüğün kaynağı bütünüyle değişmiştir. İlkinde görünmeyen potansiyeller ortak simetri üretirken, ikincisinde bütünüyle görünür olmuş belirlenimler birbirlerini sürekli sınırlandırarak aynı simetrik biçimi yeniden kurmaktadır. Ontolojik farklılık tam olarak bu belirlenim düzeyinde ortaya çıkmaktadır.
6.3 Hareket Öncesi Simetri
Başlangıçtaki simetrinin en temel özelliği, ontolojik hareket başlamadan önceki ilişkisel düzeni ifade etmesidir. Buradaki "önce" yalnızca kronolojik bir sıralamayı göstermez. Asıl önemli olan, belirlenimlerin henüz birbirlerinin gerçekliğine fiilen katılmamış olmalarıdır. Her varlık kendi ontolojik bütünlüğünü taşımakta, fakat bu bütünlük henüz başka varlıkların sınırlarını, yönelimlerini veya hareket alanlarını değiştirecek etkin bir ilişki üretmemektedir. Dolayısıyla hareket öncesi simetri, karşılıklı belirlenimin bulunmadığı ilk ontolojik konfigürasyondur.
Her ontolojik kapasite burada kendi içinde tamdır; ancak hiçbir kapasite henüz ilişki sayesinde görünürlük kazanmamıştır. Güç vardır, fakat uygulanmamıştır. Direnç vardır, fakat sınanmamıştır. Etki üretme imkânı vardır, fakat henüz başka belirlenimlerin gerçekliğiyle karşılaşmamıştır. Hareket öncesi simetri tam da bu kullanılmamış ontolojik yoğunluk üzerine kurulmaktadır. Sessizlik, boşluktan değil; henüz açığa çıkmamış etkinlikten doğmaktadır.
İlişkinin bulunmaması, belirlenimlerin birbirlerinden tamamen kopuk olduğu anlamına da gelmez. Aynı ontolojik alanın üyeleri olmaları, onların potansiyel olarak ilişkiye açık olduklarını göstermektedir. Ancak bu açıklık henüz fiilî bir karşılaşmaya dönüşmediği için hiçbir belirlenim diğerinin gerçekliğini kuran unsur hâline gelmemektedir. Hareket öncesi simetriyi oluşturan temel ilke de tam olarak budur. Ortak ontolojik zemin mevcuttur; fakat bu ortaklık henüz karşılıklı belirlenim üretmez.
Hareket öncesindeki simetri aynı zamanda bütün olası ilişkilerin başlangıç koşuludur. Eğer belirlenimler daha ilk anda birbirlerini belirlemeye başlamış olsalardı, artık hareket öncesinden değil, hareketin kendisinden söz edilirdi. Dolayısıyla bu ilk simetri, ontolojik sürecin dışında kalan durağan bir alan değil; sürecin doğmasını mümkün kılan ilk ilişkisel eştir. Bütün karşılaşmalar, bütün çatışmalar ve bütün sınırlandırmalar bu başlangıç noktasından hareketle ortaya çıkmaktadır.
Dikkat edilmesi gereken nokta, hareket öncesi simetrinin ideal ya da ayrıcalıklı bir durum olarak okunmaması gerektiğidir. Buradaki üstünlüksüzlük, belirlenimlerin birbirlerini aşmayı öğrenmiş olmalarından kaynaklanmaz. Bunun nedeni, henüz hiçbir belirlenimin böyle bir girişimde bulunmamış olmasıdır. Başka bir ifadeyle üstünlüksüzlük burada kazanılmış değil, ilişki kurulmadığı için doğal olarak mevcut olan bir özelliktir. İlk simetrinin ontolojik niteliği de tam olarak bu edilmemiş karşılaşmalara dayanır.
Hareket öncesi simetri böylece ontolojik sürecin sessiz başlangıcı olarak anlaşılmalıdır. Varlıkların tamamı kendi güçlerini taşımakta, ancak hiçbir güç henüz başka güçlerle gerçek anlamda temas etmemektedir. Simetriyi meydana getiren unsur karşılıklı sınırlandırma değil, karşılıklı belirlenimin henüz başlamamış olmasıdır. Bu nedenle ilk simetri, bütün ontolojik hareketin çıkış noktası olan doğal ilişkisel eşdeğerliktir.
6.4 Hareket Sonrası Simetri
Ontolojik hareket tamamlandıktan sonra ulaşılan simetri, başlangıçtakine biçimsel olarak benzese de bütünüyle farklı bir ilişkisel yapıya sahiptir. Artık hiçbir belirlenim yalnızca kendi içinde duran bir potansiyel değildir. Her biri başka belirlenimlerle karşılaşmış, kendi etkisini üretmiş, dirençle karşılaşmış ve ortak ontolojik alanın oluşumuna doğrudan katılmıştır. Hareket sonrası simetri, kullanılmamış imkânların değil; gerçekleşmiş belirlenimlerin ortak düzenidir.
Süreç boyunca her belirlenim kendi sınırlarını yalnızca teorik olarak değil, fiilen öğrenmiştir. Etki üretmeye çalışan her kuvvet başka kuvvetlerle karşılaşmış; genişlemeye çalışan her yönelim başka yönelimler tarafından sınırlandırılmıştır. Böylece hiçbir belirlenim yalnızca kendi doğasına dayanarak varlığını sürdürmez. Her biri artık diğer belirlenimlerle kurduğu ilişkinin taşıdığı izleri de kendi ontolojik yapısının ayrılmaz parçası hâline getirmiştir. Hareket sonrası simetri, bu ortak tarih sayesinde meydana gelir.
İlk simetriden farklı olarak burada üstünlüksüzlük doğal bir başlangıç koşulu değildir. Üstünlük kurma eğilimi defalarca ortaya çıkmış, belirlenimler kendi etkilerini genişletmeye çalışmış ve ortak ontolojik alan üzerinde farklı yoğunluklar oluşmuştur. Buna rağmen hiçbir belirlenim ilişkinin tamamını kendi ilkesi altında toplayamamıştır. Simetri, girişimlerin yokluğu sayesinde değil; girişimlerin karşılıklı olarak sınırlandırılması sayesinde korunmuştur. Aynı biçim artık çok daha derin bir ontolojik sürecin sonucudur.
Hareket sonrası simetrinin taşıdığı en önemli özelliklerden biri ilişkisel yoğunluğudur. Başlangıçtaki eşdeğerlik yalnızca ortak potansiyellere dayanırken, burada ortak yapı sayısız karşılaşmanın, sayısız sınırlandırmanın ve sayısız karşılıklı belirlenimin birikimi üzerinde yükselmektedir. Her yeni ilişki ortak ontolojik alanı yeniden biçimlendirirken, simetrik düzen de bu yeni içerikle birlikte kendisini yeniden üretmektedir. Dolayısıyla simetri artık statik bir başlangıç durumu değil; sürekli işleyen ilişkisel bir düzen hâline gelmiştir.
Hareket sonrası simetri, belirlenimlerin birbirlerini ortadan kaldırmadan birlikte var olabilmelerinin en gelişmiş biçimidir. Hiçbir kuvvet kendi etkinliğini kaybetmez, hiçbir belirlenim ortak yapıdan silinmez ve hiçbir yönelim edilgin bir unsur hâline dönüşmez. Aynı anda etkin kalan bütün belirlenimler, birbirlerinin ontolojik varlığını sınırlandırırken aynı zamanda mümkün de kılarlar. İlişkisel çoğulluk en yüksek yoğunluğuna tam da bu aşamada ulaşmaktadır.
Hareket sonrası simetriyi başlangıçtakinden ayıran esas unsur, üstünlüksüzlüğün kaynağıdır. İlkinde üstünlük henüz kurulmamıştır; ikincisinde ise kurulmaya çalışılmış fakat mutlak biçimde sürdürülememiştir. Aynı simetrik biçim böylece iki farklı ontolojik süreçten doğmaktadır. Birincisi ilişkinin henüz başlamadığı doğal eşdeğerlik, ikincisi ise bütün ilişkilerin ardından yeniden kurulmuş olan dinamik üstünlüksüzlüktür.
6.5 Kullanılmamış Güçlerin Simetrisi
Başlangıçtaki simetriyi doğru kavrayabilmek için, onun yalnızca belirlenimsizlik üzerinden değil, kullanılmamış güçler üzerinden de okunması gerekir. Ontolojik bakımdan hiçbir varlık güçten yoksun değildir. Her varlık kendi doğasına ait belirlenim kapasitesini, etki üretme imkânını ve ilişkisel yönelimini bünyesinde taşımaktadır. Ancak bu güçler henüz fiilen kullanılmadıkları için ortak ontolojik alan üzerinde görünür sonuçlar meydana getirmezler. Başlangıç simetrisini kuran unsur da tam olarak budur. Güçlerin bulunmaması değil, bütün güçlerin aynı ölçüde kullanılmamış olması.
Kullanılmamışlık, güçlerin eksik olduğu anlamına gelmez. Aksine bütün ontolojik kapasiteler bütünüyle mevcuttur. Fark yalnızca bunların henüz ilişkiye dönüşmemiş olmasındadır. Bir kuvvetin gerçek kapsamı ancak başka kuvvetlerle karşılaştığında görünür hâle gelir. Direnç gösterebilme kapasitesi ancak direnç gerektiren bir karşılaşmada ortaya çıkar. Belirleme gücü de ancak başka belirlenimlerin bulunduğu bir ilişkisel alan içinde fiilen işlerlik kazanabilir. Dolayısıyla başlangıç simetrisindeki görünmezlik, ontolojik yoksunluğun değil, kullanılmamışlığın sonucudur.
Her güç burada kendi içinde tam bir imkân olarak bulunmaktadır. Bununla birlikte hiçbirisi henüz başka güçlerin gerçekliğini değiştiren etkin bir unsur hâline gelmemiştir. Güçlerin tamamı kendi iç bütünlüklerini korudukları için aralarında herhangi bir üstünlük ilişkisi de kurulamaz. Çünkü üstünlük yalnızca iki ya da daha fazla etkin belirlenimin karşılaştırılmasıyla anlam kazanan ilişkisel bir kategoridir. Karşılaştırmanın henüz mümkün olmadığı yerde üstünlükten de söz edilemez.
Başlangıç simetrisini meydana getiren eşdeğerlik, güçlerin aynı büyüklükte olmalarından kaynaklanmaz. Böyle bir eşitlik varsayımı, başlangıç durumunu niceliksel bir ölçüye indirgemek olurdu. Ontolojik açıdan belirleyici olan, bütün güçlerin henüz aynı ontolojik durumda bulunmalarıdır. Her biri kullanılmayı bekleyen bir potansiyel olarak vardır. Hiçbirisi fiilen etkin olmadığı için ortak ontolojik alan üzerinde ayrıcalıklı bir konuma da sahip değildir. Simetri, büyüklüklerin benzerliğinden değil, kullanılmamışlığın ortaklığından doğmaktadır.
İlişkisel süreç başladığında aynı güçler görünür hâle gelecek, birbirlerini sınayacak ve ortak ontolojik yapının kurucu unsurlarına dönüşeceklerdir. Ancak başlangıç aşamasında bunların hiçbiri henüz gerçekleşmemiştir. Her güç yalnızca kendi imkânını taşır; fakat bu imkânın gerçek kapsamı henüz bilinemez. Dolayısıyla ilk simetri, bilinmeyen güçlerin değil, kullanılmamış güçlerin ortak ontolojik düzenidir.
Kullanılmamış güçlerin simetrisi, bütün ontolojik hareketin üzerinde yükseleceği ilk zemini oluşturmaktadır. Ortak yapı henüz hiçbir belirlenimin tarihini taşımamakta, hiçbir karşılaşmanın izini barındırmamakta ve hiçbir sınırlandırmanın sonucunu içermemektedir. Güçlerin tamamı aynı başlangıç konumunda bulunduğu için simetri doğal olarak korunmaktadır. İlk simetrinin özgün niteliği de tam olarak bütün ontolojik kapasitelerin henüz ortak tarih üretmemiş olmasından kaynaklanmaktadır.
6.6 Kullanılmış Fakat Mutlaklaşamamış Güçlerin Simetrisi
Dengeye ulaşıldığında aynı güçler artık bütünüyle farklı bir ontolojik konuma yerleşmiş olur. Başlangıçta yalnızca potansiyel olarak bulunan bütün belirlenimler fiilen etkinlik kazanmış, ilişki kurmuş, karşılaşmış ve kendi etkilerini ortak ontolojik alan üzerinde görünür hâle getirmiştir. Buna rağmen hiçbir güç ilişkinin bütününü tek başına belirleyen mutlak ilkeye dönüşememiştir. Son simetriyi kuran temel özellik de tam olarak budur. Güçlerin kullanılmamış olması değil, kullanılmalarına rağmen mutlaklaşamamış olmaları.
Her kuvvet süreç boyunca kendi etki alanını genişletmeye çalışmıştır. Her belirlenim ortak yapıyı kendi ilkesi doğrultusunda düzenleme eğilimi göstermiştir. Ancak aynı eğilim başka belirlenimlerde de bulunduğu için hiçbir genişleme sınırsız biçimde devam edememiştir. Her güç başka güçlerle karşılaşmış, onların dirençleriyle sınırlandırılmış ve kendi kapsamını bu karşılaşmalar içinde yeniden belirlemek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla süreç sonunda korunan simetri, pasifliğin değil; yoğun ontolojik etkinliğin ürünüdür.
Mutlaklaşamamak, başarısızlık anlamına da gelmez. Her belirlenim kendi gerçek etkisini üretmiş, kendi kapasitesini açığa çıkarmış ve ortak ontolojik alanın biçimlenmesine katkıda bulunmuştur. Engellenen şey güçlerin varlığı değildir. Sınırlanan yalnızca bu güçlerin tek taraflı ve sonsuz belirleyiciliğidir. Böylece her kuvvet kendi ontolojik ağırlığını korurken, aynı anda başka kuvvetlerin ağırlığını da tanımak zorunda kalmaktadır.
İlk simetride güçlerin sınırları bilinmiyordu; çünkü henüz sınanmamışlardı. Son simetride ise her güç kendi gerçek kapsamını deneyim yoluyla öğrenmiştir. Hangi noktaya kadar genişleyebileceği, hangi dirençlerle karşılaşacağı ve hangi sınırlar içinde etkili olabileceği artık fiilen ortaya çıkmıştır. Böylece simetri yalnızca korunmuş olmaz; aynı zamanda ontolojik bilgi de üretmiş olur. Sürecin sonunda korunan üstünlüksüzlük, artık deneyimden geçmiş belirlenimlerin ortak sonucudur.
Kullanılmış fakat mutlaklaşamamış güçlerin simetrisi, ontolojik çoğulluğun en gelişmiş biçimini temsil eder. Her belirlenim kendi özgün karakterini korur, fakat bu karakter artık yalnızca kendi iç yapısından ibaret değildir. Başka belirlenimlerle kurduğu bütün ilişkiler onun ontolojik gerçekliğinin ayrılmaz parçası hâline gelmiştir. Ortak simetri de bu karşılıklı tarih tarafından sürekli yeniden üretilmektedir.
İlk ve son simetri arasındaki biçimsel benzerliğe rağmen, onları birbirinden ayıran temel fark tam da güçlerin ontolojik durumunda ortaya çıkmaktadır. Başlangıçta bütün güçler kullanılmamış olduğu için üstünlük bulunmamaktadır. Sürecin sonunda ise bütün güçler kullanılmış, sınanmış ve görünür hâle gelmiş olmalarına rağmen yine hiçbirisi mutlak üstünlüğe ulaşamamıştır. Son simetriyi ilkinden ayıran özgün derinlik de tam olarak bu gerçekleşmiş fakat mutlaklaşamamış ontolojik etkinlikten doğmaktadır.
6.7 Negatif Simetri ile Pozitif Simetri Arasındaki Fark
Başlangıç simetrisi ile denge arasındaki ontolojik ayrımı daha açık hâle getirebilmek için, bu iki yapıyı negatif simetri ve pozitif simetri olarak ayırmak mümkündür. Buradaki negatif ve pozitif kavramları değer yargısı bildiren ifadeler değildir. Hiçbiri diğerinden daha iyi, daha gelişmiş ya da daha arzu edilir bir durumu temsil etmez. Ayrım yalnızca simetrinin hangi ontolojik ilke üzerinden kurulduğunu göstermek amacıyla kullanılmaktadır. Aynı biçimsel görünümün iki farklı kurucu mantığa sahip olması, bu kavramsal ayrımı gerekli kılar.
Negatif simetri, belirlenimlerin henüz birbirleri üzerinde fiilî etkiler üretmemesinden doğan simetridir. Üstünlük yoktur; çünkü üstünlük kurulmamıştır. Egemenlik yoktur; çünkü egemenlik üretecek ilişkiler henüz başlamamıştır. Bağımlılık yoktur; çünkü belirlenimler birbirlerinin gerçekliğine henüz katılmamaktadır. Simetriyi meydana getiren unsur, karşılıklı sınırlandırma değil; belirlenimlerin ortak ilişkisel görünmezliğidir. Bu nedenle negatif simetri, ontolojik hareketin öncesine ait doğal eşdeğerliktir.
Pozitif simetri ise bütünüyle farklı bir ilkeden doğmaktadır. İlişkiler kurulmuş, belirlenimler görünür hâle gelmiş, güçler kullanılmış ve ortak ontolojik alan sayısız karşılaşmanın ürünü hâline gelmiştir. Buna rağmen hiçbir belirlenim diğer bütün belirlenimleri kendi ilkesi altında toplayamamıştır. Üstünlüğün bulunmaması artık ilişkinin eksikliğinden değil, ilişkinin en yüksek yoğunluğundan kaynaklanmaktadır. Aynı simetrik biçim burada karşılıklı belirlenimlerin sürekli yeniden ürettiği dinamik bir düzen olarak varlık kazanmaktadır.
Negatif simetri ile pozitif simetri arasındaki en temel fark, üstünlüksüzlüğün nedenidir. İlkinde üstünlük henüz ortaya çıkmamıştır. İkincisinde ise üstünlük kurma yönündeki bütün girişimler başka belirlenimlerle karşılaşarak sınırlandırılmıştır. Sonuç aynı görünmektedir; ancak o sonuca götüren ontolojik süreç bütünüyle farklıdır. Aynı biçim, iki ayrı kurucu mantığın ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu ayrım, simetrinin yalnızca geometrik ya da biçimsel bir özellik olmadığını da göstermektedir. Aynı biçim, farklı ontolojik nedenlerden doğabilir. Simetrinin gerçek anlamını belirleyen unsur dış görünüş değil, onu meydana getiren ilişkisel ilkedir. Negatif simetri görünmeyen belirlenimlerin ortak durumunu ifade ederken, pozitif simetri görünür hâle gelmiş belirlenimlerin karşılıklı sınırlandırılmasını ifade etmektedir. Ontolojik çözümleme tam da bu kurucu farklılığı görünür kılar.
Pozitif simetriyi negatif simetrinin basit bir devamı olarak görmek de doğru değildir. İlişkisel süreç yalnızca ilk durumu uzatmaz; onu ontolojik olarak dönüştürür. Başlangıçta görünmez olan bütün belirlenimler süreç boyunca kendi gerçekliklerini açığa çıkarır, ortak ontolojik alanı biçimlendirir ve sonunda yeni bir simetrik yapı meydana getirir. Böylece ilk simetri korunurken, onu taşıyan ontolojik içerik bütünüyle değişmiş olur. Simetrinin aynı kalması, onu meydana getiren nedenlerin de aynı olduğu anlamına gelmez.
Negatif simetri ile pozitif simetri arasındaki ayrım, bütün ontolojik hareketin mantığını tek kavramsal eksen üzerinde toplamaktadır. Hareket öncesindeki üstünlüksüzlük ile hareket sonrasındaki üstünlüksüzlük aynı ontolojik kategori değildir. Birincisi kullanılmamış güçlerin ortak sessizliğine, ikincisi ise bütünüyle etkin hâle gelmiş güçlerin karşılıklı sınırlandırılmasına dayanmaktadır. İlişkisel ontolojinin simetri anlayışı da tam olarak bu iki farklı üstünlüksüzlük biçimi arasındaki ayrım üzerine kurulmaktadır.
7. Başlangıç Simetrisinin Yeniden Kuruluşu
Ontolojik hareketin en dikkat çekici sonucu, başlangıçta mevcut olan simetrik biçimin süreç sonunda yeniden görünür hâle gelmesidir. İlk bakışta aynı üstünlüksüz yapının tekrar ortaya çıkması, bütün hareketin başlangıç noktasına geri döndüğü izlenimini verebilir. Böyle bir yorum ise ilişkinin ürettiği bütün ontolojik dönüşümleri göz ardı eder. Çünkü süreç boyunca belirlenimler görünür hâle gelmiş, güçler sınanmış, karşılıklı etkiler oluşmuş ve ortak ontolojik alan bütünüyle değişmiştir. Korunan şey tarih değil, tarihin üzerinde yeniden kurulan biçimdir.
Başlangıç simetrisinin yeniden kuruluşu, ilk durumun olduğu gibi geri getirilmesi anlamına gelmez. İlişki kurulduktan sonra hiçbir belirlenim artık hareket öncesindeki ontolojik konumunda değildir. Her karşılaşma ortak yapıya yeni içerikler ekler, her sınırlandırma belirlenimlerin gerçek kapsamını görünür hâle getirir ve her etkileşim ortak ontolojik tarihin ayrılmaz bir parçasına dönüşür. Dolayısıyla süreç sonunda yeniden görülen simetri, ilk simetrinin tekrarı değil; onun ilişkisel olarak yeniden üretilmiş biçimidir.
Biçimin korunması ile içeriğin dönüşmesi aynı anda gerçekleşmektedir. Üstünlüksüzlük yeniden ortaya çıkar; ancak artık kullanılmamış güçlerin sessizliğine dayanmaz. Aynı simetrik yapı bu kez karşılıklı belirlenimlerin, sınanmış güçlerin ve ortak ontolojik tarihin üzerinde yükselmektedir. Hareket yalnızca yeni belirlenimler üretmemiş, aynı zamanda başlangıçta doğal olarak mevcut olan simetrik biçimi daha derin bir ilişkisel zeminde yeniden kurmuştur.
Süreç boyunca hiçbir belirlenim başlangıçtaki görünmez konumuna geri dönmez. Her biri kendi tarihini, kendi karşılaşmalarını ve kendi sınırlarını ortak ontolojik yapının içinde taşımaya devam eder. Buna rağmen ilişkinin bütünü yeniden üstünlüksüz karakter kazanabilir. Böylece başlangıç ile son arasındaki benzerlik, içerik özdeşliğinden değil; yapısal benzerlikten doğmaktadır. Aynı biçim farklı ontolojik içerikler üzerinde yeniden varlık kazanmaktadır.
Başlangıç simetrisinin yeniden kuruluşu, ontolojik hareketi doğrusal ilerleme ile basit döngüsellik arasında üçüncü bir yapıya yerleştirir. Süreç ne yalnızca ileri doğru ilerleyen tek yönlü bir çizgidir ne de başlangıcı olduğu gibi tekrar eden kapalı bir çevrimdir. Hareket ilerledikçe ilk biçim yeniden görünür olur; ancak bu görünürlük artık bütün ilişkisel tarihin taşıdığı yoğunluk sayesinde mümkün hâle gelir. Böylece başlangıç ile son arasında yalnızca biçimsel bir akrabalık korunurken, ontolojik içerik sürekli derinleşmektedir.
İlişkisel ontolojinin ulaştığı temel sonuçlardan biri de burada belirginleşmektedir. Ontolojik hareket, başlangıçtaki simetrik biçimi ortadan kaldırmadan onu yeniden kurabilmektedir. İlk simetri süreç boyunca kaybolmaz; farklı ontolojik aşamalardan geçerek yeni içerikler kazanır ve sonunda daha yoğun bir ilişkisel yapı içinde yeniden görünür hâle gelir. Başlangıcın yeniden kuruluşu da tam olarak bu yapısal süreklilik sayesinde mümkün olmaktadır.
7.1 Dengenin Basit Bir Geri Dönüş Olmaması
Dengenin başlangıçtaki simetrik yapıya benzemesi, ilk bakışta ontolojik hareketin herhangi bir yenilik üretmediği ve sonunda yalnızca ilk duruma geri dönüldüğü düşüncesini doğurabilir. Böyle bir yorum, simetriyi yalnızca dış görünüş üzerinden değerlendirdiği için eksiktir. Gerçekten de başlangıçta da üstünlük bulunmamaktadır, süreç sonunda da üstünlük bulunmamaktadır. Ancak aynı sonucun iki farklı ontolojik süreçten doğmuş olması, bu benzerliğin yalnızca biçimsel düzeyde kaldığını göstermektedir. Başlangıç ile denge arasındaki ortaklık, tarihin geri sarılması değil, aynı ilişkisel düzenin farklı ontolojik temeller üzerinde yeniden kurulmuş olmasıdır.
Geri dönüş düşüncesi, hareketin ürettiği bütün belirlenimlerin ortadan kalkmasını gerektirir. Eğer süreç sonunda gerçekten başlangıca dönülmüş olsaydı, karşılaşmaların hiçbir kalıcı etkisi bulunmamalı, belirlenimlerin birbirleri üzerinde oluşturduğu bütün ilişkisel içerikler silinmeli ve ortak ontolojik alan ilk hâline eksiksiz biçimde geri dönmeliydi. Oysa ontolojik hareket tam tersine ilerlemektedir. Her karşılaşma ortak yapıya yeni belirlenimler eklemekte, her sınırlandırma ilişkinin gerçek kapsamını biraz daha görünür kılmakta ve her etkileşim ortak ontolojik tarihin ayrılmaz bir parçası hâline gelmektedir. Dolayısıyla süreç sonunda korunan simetri, geçmişi ortadan kaldırarak değil, geçmişi kendi bünyesinde taşıyarak varlığını sürdürmektedir.
Başlangıç ile denge arasındaki biçimsel benzerlik, ontolojik sürekliliğin göstergesidir; kronolojik tekrarın değil. İlk simetrinin taşıdığı üstünlüksüz yapı korunmaktadır, fakat bu üstünlüksüzlüğün dayandığı neden bütünüyle değişmiştir. Başlangıçta hiçbir belirlenim henüz etkin değildir. Dengeye ulaşıldığında ise bütün belirlenimler etkinliklerini göstermiş, birbirlerini sınamış ve ortak yapının oluşumuna doğrudan katılmıştır. Aynı biçim böylece farklı ilişkisel içerikler üzerinde yeniden görünür hâle gelmektedir.
Sürecin sonunda ilk duruma gerçekten dönülmüş olsaydı, ontolojik hareket kendi anlamını da ortadan kaldırmış olurdu. Hareketin ürettiği bütün belirlenimler geçici hâle gelir, bütün karşılaşmalar iz bırakmadan kaybolur ve ilişki yalnızca başlangıç ile son arasında anlamsız bir dolaşım üretirdi. İlişkisel ontoloji ise tam tersini savunmaktadır. Hareket her aşamada ortak ontolojik alanı dönüştürmekte, belirlenimlerin görünürlüğünü artırmakta ve başlangıçta yalnızca mümkün olan ilişkisel yapıyı fiilen kurmaktadır. Korunan şey yalnızca simetrik biçimdir; sürecin kendisi ise geri alınamaz biçimde ilerlemektedir.
Başlangıç ile denge arasındaki ilişki, aynı yapının iki kez yaşanması olarak anlaşılmamalıdır. İlk simetri henüz ilişki üretmemiş güçlerin ortak görünmezliğine dayanırken, son simetri bütünüyle görünür olmuş belirlenimlerin karşılıklı sınırlandırılmasına dayanmaktadır. Aynı ontolojik biçim iki farklı tarihsel yoğunluk üzerinde yeniden kurulmaktadır. Bu nedenle denge, başlangıcın ikinci kez yaşanması değil; başlangıçta yalnızca mümkün olan simetrinin ilişkisel olarak gerçekleştirilmiş biçimidir.
Dengenin basit bir geri dönüş olmaması, ontolojik hareketin yaratıcı niteliğini de ortaya koymaktadır. Süreç sonunda ilk biçim korunur; fakat artık bu biçim bütün karşılaşmaların, bütün dirençlerin ve bütün belirlenimlerin taşıdığı ilişkisel derinliği kendi içinde barındırmaktadır. Başlangıç görünüş olarak yeniden elde edilir; ontolojik içerik ise aynı kalmaz. Dengeyi başlangıçtan ayıran temel özellik de tam olarak bu geri döndürülemez ilişkisel yoğunluktur.
7.2 Etkileşim Sonrasında İlişki Öncesi Duruma Dönmenin İmkânsızlığı
Ontolojik hareket başladıktan sonra ilişki öncesindeki duruma eksiksiz biçimde geri dönmek artık mümkün değildir. Bunun nedeni yalnızca zamanın ileriye doğru akması değildir. Asıl belirleyici olan, her karşılaşmanın belirlenimlerin ontolojik yapısında kalıcı izler bırakmasıdır. Bir kez ilişki kurulmuşsa, belirlenimler artık yalnızca kendi iç doğalarından ibaret değildir. Başka belirlenimlerle kurdukları bütün ilişkiler, onların ontolojik gerçekliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Böylece süreç yalnızca dışsal olaylar dizisi üretmez; varlıkların ilişkisel içeriğini de geri döndürülemez biçimde dönüştürür.
İlişki öncesindeki simetri, karşılaşmaların hiç yaşanmamış olmasına dayanıyordu. Aynı durumun yeniden kurulabilmesi için yalnızca üstünlüğün ortadan kalkması yeterli değildir. Aynı zamanda bütün karşılaşmaların ontolojik etkilerinin de bütünüyle silinmesi gerekir. Böyle bir silinme ise ilişkisel ontoloji açısından mümkün değildir. Çünkü her belirlenim süreç boyunca yalnızca başkalarını etkilemez; kendisi de etkilenir. Karşılıklı belirlenim, ilişkinin tamamını geri alınamaz bir tarih hâline getirir.
Her etkileşim ortak ontolojik alanın yapısını yeniden düzenler. Yeni sınırlar oluşur, yeni direnç biçimleri ortaya çıkar ve belirlenimlerin gerçek kapsamı görünür hâle gelir. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra ilişki öncesindeki görünmezlik durumuna dönmek artık mümkün değildir. Görünür olan yeniden görünmez olmaz; yalnızca yeni ilişkiler içinde farklı biçimlerde yeniden belirlenebilir. Bu nedenle süreç sonunda ulaşılan simetri, ilk simetrinin yerine geçen yeni bir ontolojik düzendir.
İmkânsız olan şey, simetrinin yeniden kurulması değildir; ilk simetriyi mümkün kılan ontolojik koşulların yeniden elde edilmesidir. Başlangıçta belirlenimler henüz ortak tarih taşımıyordu. Sürecin sonunda ise her belirlenim bütün karşılaşmaların izini kendi bünyesinde barındırmaktadır. Aynı üstünlüksüz yapı yeniden ortaya çıksa bile artık onu taşıyan belirlenimler aynı değildir. Ontolojik hareket onları geri dönülmez biçimde ilişkisel varlıklara dönüştürmüştür.
İlişki öncesi duruma dönülememesi, ontolojik sürekliliğin en temel göstergelerinden biridir. Süreç boyunca hiçbir belirlenim yaşadığı karşılaşmaları kaybetmez, hiçbir sınırlandırma hiç gerçekleşmemiş gibi ortadan kalkmaz ve hiçbir ilişkisel içerik başlangıçtaki görünmezlik düzeyine bütünüyle çekilemez. Her yeni etkileşim ortak ontolojik tarihe eklenen yeni bir katman oluşturur. Bu tarih, sonraki bütün ilişkilerin sessiz zemini olarak varlığını sürdürür.
Dengenin ulaştığı simetrik yapı, tam da bu nedenle başlangıçtan farklı bir ontolojik düzleme aittir. İlk simetriye geri dönülemez; fakat ilk simetrinin biçimi yeniden üretilebilir. Sürecin geri alınamaması ile simetrinin yeniden kurulabilmesi arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine ontolojik hareket, geri döndürülemeyen bir tarihin içinde aynı ilişkisel biçimi yeniden görünür kılabildiği ölçüde kendi özgün mantığını ortaya koymaktadır.
7.3 Belirlenimlerin Silinememesi
Ontolojik hareketin geri döndürülemez olmasının temel nedenlerinden biri, süreç boyunca ortaya çıkan belirlenimlerin bütünüyle silinememesidir. Burada sözü edilen silinemezlik, belirlenimlerin hiçbir zaman değişmeyeceği anlamına gelmez. Belirlenimler sürekli yeniden düzenlenebilir, farklı ilişkiler içinde yeni anlamlar kazanabilir ve farklı yoğunluklarda etkinlik gösterebilir. Ancak bir kez gerçekleşmiş olan ontolojik belirlenim, hiç gerçekleşmemiş bir mümkünlük durumuna geri indirgenemez. İlişki, kendi tarihini daima ortak ontolojik yapının içinde taşır.
Her karşılaşma yalnızca anlık bir etkileşim üretmez; aynı zamanda belirlenimlerin birbirlerini nasıl sınırlandırabileceklerini de görünür hâle getirir. Süreç boyunca edinilen bu ilişkisel içerik, belirlenimlerin sonraki bütün karşılaşmalarına sessiz biçimde eşlik eder. Böylece belirlenimler yalnızca kendi doğalarının taşıyıcısı olmaktan çıkar, geçmiş ilişkilerinin de taşıyıcısı hâline gelir. Ontolojik tarih, dışarıdan eklenmiş rastlantısal bir kayıt değil; belirlenimlerin kendi yapısının parçasıdır.
Silinemezlik ilkesi, belirlenimlerin donduğu anlamına da gelmez. Aynı belirlenim farklı ilişkiler içinde farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir. Etki alanı genişleyebilir ya da daralabilir, yeni karşılaşmalar yeni sınırlar oluşturabilir ve ortak ontolojik yapı sürekli yeniden düzenlenebilir. Buna rağmen daha önce kurulmuş ilişkiler bütünüyle yok olmaz. Yeni belirlenimler eskilerini ortadan kaldırmaz; onların üzerine eklenerek ortak ontolojik tarihi daha karmaşık ve daha yoğun hâle getirir.
İlişkisel ontolojide geçmiş, yalnızca kronolojik olarak geride kalan olayların toplamı değildir. Geçmiş, belirlenimlerin bugün sahip oldukları ilişkisel yapının kurucu unsurudur. Bir belirlenimin bugünkü kapsamı, yalnızca mevcut ilişkilerden değil; daha önce geçtiği bütün karşılaşmalardan da etkilenmektedir. Dolayısıyla geçmiş silinirse, bugünkü ontolojik yapı da açıklanamaz hâle gelir. Belirlenimlerin silinemezliği, ilişkinin sürekliliğini mümkün kılan temel ilkelerden biridir.
İlk simetriye geri dönmenin imkânsızlığı da tam olarak buradan kaynaklanmaktadır. Başlangıçtaki belirlenimsiz görünüm, hiçbir ontolojik tarihin bulunmadığı bir duruma karşılık geliyordu. Oysa süreç tamamlandıktan sonra her belirlenim ortak tarihin taşıyıcısı hâline gelmiştir. Simetrik yapı yeniden kurulabilir; fakat onu oluşturan belirlenimler artık tarihsiz değildir. Aynı biçim korunurken, biçimi taşıyan ontolojik içerik geri döndürülemeyecek ölçüde değişmiştir.
Belirlenimlerin silinememesi, ontolojik hareketin doğrusal karakterini güvence altına almaktadır. Süreç kendi üzerine kapanan dairesel bir tekrar üretmez; her yeni karşılaşma ortak yapıya kalıcı bir ilişkisel içerik ekler. Böylece ontolojik tarih sürekli genişler, belirlenimler sürekli derinleşir ve simetrik yapı her yeniden kuruluşunda daha yoğun bir ilişkisel zemine dayanır. Dengenin başlangıçtan farklı olmasının en önemli nedenlerinden biri de tam olarak bu silinemez ilişkisel birikimdir.
7.4 Başlangıç Biçiminin Yeniden Üretilmesi
Ontolojik hareketin sonunda yeniden ortaya çıkan şey, başlangıcın kendisi değil; başlangıçta mevcut olan biçimsel yapıdır. Bu ayrım, ilişkinin bütün mantığını belirleyen temel noktalardan biridir. Süreç boyunca belirlenimler değişmiş, ortak ontolojik alan yeni içerikler kazanmış ve ilişkisel tarih sürekli genişlemiştir. Buna rağmen üstünlüksüz yapı yeniden görünür hâle gelebilmektedir. Yeniden kurulan unsur, başlangıcın tarihsel konumu değil; başlangıcın taşıdığı simetrik ilişkisel biçimdir.
Biçimin yeniden üretilmesi, başlangıç koşullarının tekrar edilmesini gerektirmez. Aynı simetrik düzen bütünüyle farklı ontolojik içerikler üzerinde de kurulabilir. İlk simetrinin dayandığı görünmez potansiyeller, süreç sonunda yerini görünür ve sınanmış belirlenimlere bırakır. İçerik dönüşmesine rağmen üstünlüksüzlüğün korunabilmesi, biçimin içerikten bağımsız olarak yeniden üretilebildiğini göstermektedir. Aynı ilişkisel düzen, farklı ontolojik temeller üzerinde yeniden varlık kazanabilmektedir.
Yeniden üretim kavramı burada mekanik tekrar anlamına gelmez. Mekanik tekrar, önceki yapının hiçbir değişiklik olmaksızın yeniden ortaya çıkmasını ifade eder. Oysa ontolojik yeniden üretim, önceki biçimin yeni ilişkisel içerikler üzerinde yeniden kurulmasıdır. İlk simetri ile son simetri arasındaki ortaklık da tam olarak bu düzeydedir. Korunan şey aynı tarih değildir; aynı ilişkisel ilkenin farklı tarihsel yoğunluklar üzerinde yeniden gerçekleşmesidir.
Başlangıç biçiminin yeniden kurulabilmesi, belirlenimlerin birbirlerini ortadan kaldırmamasına bağlıdır. Eğer süreç boyunca tek bir belirlenim bütün diğerlerini kendi içinde eritmiş olsaydı, başlangıçtaki üstünlüksüz yapının yeniden görünmesi mümkün olmazdı. Ortak ontolojik alan ancak çoğulluk korunduğu sürece simetrik karakterini yeniden kazanabilir. Dolayısıyla yeniden üretim, karşılıklı sınırlandırmanın doğal sonucudur. Her belirlenim diğerlerinin varlığını koruduğu ölçüde ortak biçim de korunabilir.
Başlangıç biçiminin yeniden üretilmesi, ontolojik hareketin kendi içinde tutarlı olduğunu da göstermektedir. Süreç başlangıç ilkesini ortadan kaldırmaz; onu görünür, sınanmış ve ilişkisel olarak derinleşmiş bir düzeyde yeniden gerçekleştirir. Hareket böylece kendi çıkış noktasını inkâr etmeden ilerler. İlk simetri kaybolmaz; bütün ilişkilerin ardından daha yoğun bir içerikle yeniden görünür hâle gelir.
İlişkisel ontolojinin ulaştığı simetri anlayışı, tam da bu yeniden üretim ilkesine dayanmaktadır. Dengenin değeri, başlangıcı tekrar etmesinde değil; başlangıçta yalnızca potansiyel olarak bulunan simetrik yapıyı ilişkisel tarih boyunca koruyabilmesindedir. Süreç boyunca her şey değişebilir, belirlenimler yeniden düzenlenebilir ve ortak ontolojik alan sürekli dönüşebilir. Buna rağmen üstünlüksüz biçim yeniden kurulabiliyorsa, ontolojik hareket kendi en derin yapısal sürekliliğini de ortaya koymuş olur.
7.5 Yapısal Tekrar ile Özdeş Tekrar Arasındaki Ayrım
Ontolojik hareketin sonunda başlangıçtaki simetrik biçimin yeniden görünür hâle gelmesi, tekrar kavramının dikkatle yeniden düşünülmesini gerektirir. İlk bakışta aynı biçimin ikinci kez ortaya çıkması, özdeş bir tekrarın gerçekleştiği izlenimini verebilir. Ancak ontolojik açıdan aynı biçimin yeniden kurulması ile aynı varlık durumunun yeniden yaşanması birbirinden bütünüyle farklıdır. Simetri yeniden görünür hâle gelir; fakat onu meydana getiren ontolojik içerik artık başlangıçtakinin aynısı değildir. Tekrarlanan şey tarih değil, tarihin üzerinde yeniden kurulan yapısal ilkedir.
Özdeş tekrar, bir yapının bütün belirlenimleriyle birlikte ikinci kez aynı şekilde gerçekleşmesini ifade eder. Böyle bir tekrarın mümkün olabilmesi için süreç boyunca meydana gelen hiçbir ontolojik değişimin kalıcı olmaması gerekir. Karşılaşmalar iz bırakmamalı, belirlenimler eski konumlarına eksiksiz biçimde geri dönmeli ve ortak ontolojik alan ilk durumunu bütünüyle yeniden kazanmalıdır. İlişkisel ontoloji açısından böyle bir durum mümkün değildir. Çünkü her etkileşim ortak yapıya geri alınamaz yeni belirlenimler eklemektedir. Sürecin sonunda yeniden görülen simetri, bu nedenle özdeş tekrar değil, yapısal tekrardır.
Yapısal tekrar, biçimin korunurken içeriğin dönüşmesini ifade eder. Aynı ilişkisel ilke yeni ontolojik içerikler üzerinde yeniden gerçekleşebilir. Başlangıçta üstünlüksüzlük görünmeyen belirlenimlerden doğarken, süreç sonunda aynı üstünlüksüzlük görünür ve sınanmış belirlenimlerin karşılıklı sınırlandırılmasından doğmaktadır. Korunan unsur simetrik yapıdır; değişen unsur ise o yapıyı taşıyan ontolojik içeriktir. Böylece tekrar, değişimin karşıtı olmaktan çıkar; değişimin taşıdığı süreklilik hâline gelir.
Tekrarın yapısal karakteri, ontolojik hareketin doğrusal ilerleyişiyle de uyumludur. Süreç hiçbir aşamada kendi üzerine kapanmaz. Her yeni karşılaşma ortak ontolojik alanı biraz daha genişletir, her yeni belirlenim önceki ilişkisel yapıyı daha karmaşık hâle getirir ve her yeni sınırlandırma simetrinin hangi ilke üzerinde korunduğunu biraz daha görünür kılar. Hareket sürekli ilerlerken aynı yapısal düzen yeniden üretilebildiği için, süreklilik ile dönüşüm birbirini dışlayan iki ayrı ilke olmaktan çıkar.
Yapısal tekrarın mümkün olmasının nedeni, ontolojik biçimin tek tek belirlenimlerden daha genel bir ilişkisel ilke olmasıdır. Belirlenimler değişebilir, yeni ilişkiler kurulabilir, farklı yoğunluklar oluşabilir ve ortak ontolojik alan sürekli yeniden düzenlenebilir. Buna rağmen hiçbir belirlenim diğer bütün belirlenimleri kendi ilkesi altında toplayamıyorsa, simetrik yapı yeniden kurulabilir. Aynı biçim, farklı içerikler üzerinde defalarca gerçekleşebilir. Yapısal tekrarın dayandığı temel mantık da tam olarak budur.
İlişkisel ontoloji açısından bakıldığında tekrar, geçmişi yeniden yaşamak değil; geçmiş boyunca korunan yapısal ilkenin yeni ontolojik içerikler üzerinde yeniden gerçekleşmesidir. Denge bu anlamda başlangıcın ikinci kez yaşanması değildir. Başlangıçta bulunan simetrik düzen, bütün ilişkisel tarihin ardından yeniden kurulmaktadır. Özdeş tekrarın imkânsızlığı ile yapısal tekrarın zorunluluğu arasındaki ayrım da ontolojik hareketin en temel özelliklerinden birini oluşturmaktadır.
7.6 Başlangıç Simetrisinin Daha Yüksek Düzeyde Kuruluşu
Ontolojik hareket yalnızca başlangıç biçimini yeniden üretmekle kalmaz; aynı zamanda onu daha yüksek bir ilişkisel düzlemde yeniden kurar. Buradaki "daha yüksek" ifadesi değer bildiren hiyerarşik bir üstünlüğü değil, ontolojik yoğunluğun artmasını ifade etmektedir. Başlangıçta simetri ilişki öncesindeki ortak görünmezliğe dayanırken, süreç sonunda aynı simetri bütün karşılaşmaların, bütün sınırlandırmaların ve bütün belirlenimlerin ortak tarihi üzerinde yükselmektedir. Aynı biçim korunur; fakat onu taşıyan ilişkisel zemin çok daha derin bir içerik kazanır.
Başlangıç simetrisinin ilk biçimi yalnızca potansiyellerin ortak durumunu yansıtıyordu. Her belirlenim kendi ontolojik kapasitesini taşıyor, fakat bu kapasite henüz gerçek karşılaşmalar içinde sınanmıyordu. Süreç boyunca bütün bu potansiyeller fiilen görünür hâle gelir. Güçler kullanılır, sınırlar ortaya çıkar, dirençler görünür olur ve belirlenimlerin gerçek kapsamı ortak ontolojik alan içinde açıklık kazanır. Yeniden kurulan simetri artık yalnızca mümkün olanın değil, gerçekleşmiş olanın simetrisidir.
Daha yüksek düzeyde kuruluş, başlangıç ilkesinin terk edilmesi anlamına gelmez. Tam tersine, süreç boyunca korunan simetrik biçim yeni ilişkisel içeriklerle giderek daha zengin hâle gelir. Başlangıçta yalnızca örtük olarak bulunan üstünlüksüzlük, artık karşılıklı belirlenimlerin içinden geçerek yeniden görünür olur. Böylece simetri doğal bir başlangıç özelliği olmaktan çıkar; ilişkisel tarihin ulaştığı ontolojik dengeye dönüşür.
İlişkisel yoğunluğun artması, simetrinin daha kırılgan ya da daha zayıf hâle geldiği anlamına da gelmez. Aksine simetrinin dayandığı ontolojik temel genişlemektedir. Artık üstünlüksüz yapı yalnızca karşılaşmaların yokluğuna değil, karşılaşmaların sürekliliğine rağmen korunabilmektedir. Her yeni belirlenim simetrinin sınanmasına yol açarken, aynı süreç simetrinin hangi ilke sayesinde sürdüğünü de yeniden doğrular. Böylece simetrik yapı her yeniden kuruluşunda daha derin bir ontolojik temele oturur.
Başlangıç simetrisinin daha yüksek düzeyde kurulması, ontolojik hareketin kendi iç tutarlılığını da göstermektedir. Süreç başlangıç ilkesini ortadan kaldırarak değil, onu ilişkisel olarak olgunlaştırarak ilerlemektedir. Hareket boyunca ortaya çıkan hiçbir belirlenim başlangıç biçimini bütünüyle yok edemez. Tam tersine bütün belirlenimler, karşılıklı sınırlandırmalar yoluyla aynı biçimin yeniden kurulmasına katkıda bulunurlar. Böylece simetri hareketin dışında kalan durağan bir ilke olmaktan çıkar; hareketin kendi iç mantığı tarafından sürekli yeniden üretilen ontolojik düzen hâline gelir.
Ontolojik sürecin ulaştığı son nokta, başlangıçtan kopmuş yeni bir yapı değildir. Aynı şekilde başlangıcın değişmeden korunmuş ikinci bir örneği de değildir. Yeniden kurulan simetri, başlangıç biçimini bütün ilişkisel tarih boyunca taşıyarak daha yoğun, daha görünür ve daha derin bir ontolojik düzlemde yeniden gerçekleştirmektedir. Başlangıç ile son arasındaki süreklilik de tam olarak bu yapısal korunma ve ilişkisel derinleşmenin birlikte gerçekleşmesi sayesinde mümkün olmaktadır.
8. Ontolojik Hareketin Paradoksu
Ontolojik hareket ilk bakışta doğrusal bir ilerleme gibi görünmektedir. Belirlenimler görünür hâle gelir, karşılaşmalar gerçekleşir, güçler sınanır ve ortak ontolojik alan sürekli yeni içerikler kazanır. Sürecin her aşaması bir önceki aşamanın üzerine yeni belirlenimler eklediği için hareket sürekli ileriye doğru ilerlemektedir. Buna rağmen hareketin sonunda yeniden ortaya çıkan simetrik biçim, başlangıçtaki doğal yapıyla dikkat çekici bir benzerlik taşımaktadır. Aynı üstünlüksüzlük yeniden kurulmakta, aynı ilişkisel düzen yeniden görünür hâle gelmekte ve başlangıçta bulunan simetrik ilke farklı bir ontolojik düzlemde tekrar ortaya çıkmaktadır. İlk bakışta birbirine aykırı görünen bu iki olgu, ontolojik hareketin temel paradoksunu meydana getirir.
Paradoksun kaynağı, hareketin yönü ile biçimin yönünün aynı olmamasıdır. Ontolojik tarih sürekli ileriye doğru genişlerken, ilişkisel biçim başlangıçtaki simetrik yapıya yeniden yaklaşmaktadır. Hareket ilerledikçe başlangıç koşulları geri gelmez; ancak başlangıçta görülen yapısal düzen yeniden kurulabilir. Böylece süreç doğrusal olarak ilerlerken biçimsel düzeyde dairesel bir yakınlaşma gerçekleşir. Ontolojik hareket ne yalnızca ileri doğru akan doğrusal bir çizgidir ne de kendi üzerine kapanan kapalı bir döngüdür. Paradoks tam olarak bu iki yönelimin aynı süreç içinde birlikte bulunmasından doğmaktadır.
İlişkisel ontoloji açısından bu paradoks herhangi bir mantıksal çelişki değildir. Çelişki ancak aynı şeyin aynı bakımdan hem değiştiğini hem değişmediğini söylemekle ortaya çıkar. Burada ise değişen ile korunan farklı ontolojik düzlemlere aittir. Ortak ontolojik içerik sürekli değişmekte, belirlenimler sürekli yeni ilişkiler üretmekte ve süreç geri döndürülemez biçimde ilerlemektedir. Buna karşılık simetrik biçim, bütün bu değişim boyunca yeniden kurulabilmektedir. Hareket ile biçim farklı ontolojik düzeylere ait olduğu için, aralarındaki görünür karşıtlık gerçek bir çelişki oluşturmaz.
Ontolojik hareketin paradoksu aynı zamanda süreklilik ile dönüşüm arasındaki ilişkinin de yeniden yorumlanmasını sağlar. Çoğu kuram bu iki kavramı birbirinin karşıtı olarak ele alır. Bir yapı ya değişmektedir ya da aynı kalmaktadır. İlişkisel ontoloji ise aynı süreç içinde her iki ilkenin de birlikte gerçekleşebileceğini göstermektedir. Belirlenimler dönüşür, ortak ontolojik alan genişler ve ilişkisel tarih sürekli derinleşir; buna rağmen simetrik yapı korunarak yeniden üretilebilir. Süreklilik değişimin alternatifi olmaktan çıkar; değişimin kendi içinde taşıdığı yapısal ilke hâline gelir.
Paradoksun çözümü, ontolojik hareketin tek bir eksen üzerinden okunamayacağını göstermektedir. Yalnızca tarihsel ilerleme dikkate alınırsa simetrinin yeniden görünmesi açıklanamaz. Yalnızca simetrik biçim dikkate alınırsa da belirlenimlerin geçirdiği bütün ilişkisel dönüşümler görünmez hâle gelir. Sürecin gerçek mantığı ancak her iki eksenin birlikte değerlendirilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Ontolojik tarih ileriye doğru genişlerken, ilişkisel biçim başlangıçtaki ilkesini koruyarak yeniden görünür hâle gelmektedir.
Ontolojik hareketin paradoksu böylece bütün sistemin merkezî ilkelerinden biri hâline gelir. Hareket başlangıçtan uzaklaşmadan ilerleyemez; ancak başlangıç biçimine yaklaşmadan da tamamlanamaz. İleriye doğru akan tarih ile yeniden kurulan simetrik yapı aynı sürecin birbirini tamamlayan iki farklı yönünü oluşturmaktadır. Dengenin özgün ontolojik karakteri de tam olarak bu paradoksal birlik sayesinde anlaşılabilir.
8.1 Zamanın İleriye Doğru Akışı
Ontolojik hareketin temel özelliklerinden biri, zamanın geri döndürülemez biçimde ileriye doğru işlemesidir. Buradaki zaman yalnızca fiziksel olayların art arda sıralanmasını ifade etmez. Asıl belirleyici olan, her yeni ilişkinin ortak ontolojik alana yeni belirlenimler eklemesi ve bu belirlenimlerin sonraki bütün süreçlerin ayrılmaz parçası hâline gelmesidir. Zaman ilerledikçe yalnızca olaylar çoğalmaz; ontolojik tarih de sürekli derinleşir. Her karşılaşma ortak yapının taşıdığı ilişkisel içeriği genişletir.
İleriye doğru akışın en önemli sonucu, ontolojik hareketin geri alınamamasıdır. Bir belirlenim görünür hâle geldikten sonra yeniden hiç görünmemiş duruma indirgenemez. Bir karşılaşma yaşandıktan sonra o karşılaşmanın ilişkisel etkisi bütünüyle silinemez. Her yeni belirlenim ortak ontolojik tarihin kalıcı bir unsuru olarak varlığını sürdürür. Böylece süreç yalnızca yeni olaylar üretmez; aynı zamanda kendi geçmişini de sürekli büyütür. İleriye doğru akan zaman, ortak ontolojik alanın birikimli karakterini güvence altına alır.
Her an önceki anlardan farklıdır; çünkü ortak yapı artık daha fazla ilişkisel içerik taşımaktadır. Aynı belirlenimler yeni karşılaşmalar yaşayabilir, benzer yönelimler yeniden ortaya çıkabilir veya önceki ilişkiler farklı biçimlerde tekrar kurulabilir. Buna rağmen hiçbir an önceki anla özdeş değildir. Ortak ontolojik alan her yeni süreçte biraz daha genişlemekte, belirlenimler biraz daha fazla ilişkisel tarih taşımakta ve simetrinin dayandığı içerik sürekli yoğunlaşmaktadır. Zamanın ileriye doğru akışı tam olarak bu geri döndürülemez birikim sayesinde gerçekleşmektedir.
İleriye doğru ilerleyen zaman, başlangıcın değersizleştiği anlamına da gelmez. Başlangıç sürecin gerisinde bırakılan önemsiz bir aşama değildir. Bütün ontolojik hareket ilk simetrinin açtığı imkân üzerinde yükselmektedir. Ancak bu başlangıç artık geçmişte donmuş bir nokta olarak değil, bütün sonraki ilişkilerin sessiz önkoşulu olarak varlığını sürdürmektedir. İlk ilke korunur; fakat süreç ilerledikçe onun üzerine sürekli yeni ontolojik katmanlar eklenir.
Ontolojik zaman doğrusal olduğu için hiçbir aşama diğerinin yerine geçmez. Başlangıç ortadan kalkmaz, süreç tarafından içerilir. Karşılaşmalar başlangıcı silmez, onun üzerine yeni ilişkiler inşa eder. Denge de önceki aşamaları geçersiz kılmaz; onları kendi ilişkisel bütünlüğü içinde taşır. Böylece zaman yalnızca ilerleyen bir çizgi değil, aynı zamanda bütün geçmiş katmanlarını bünyesinde koruyan bir ontolojik derinlik hâline gelir.
İleriye doğru akan zaman, ontolojik hareketin yaratıcı karakterini de ortaya koymaktadır. Süreç her aşamada yeni belirlenimler üretir, yeni sınırlar görünür kılar ve ortak ontolojik alanı daha yoğun bir yapıya dönüştürür. Bu nedenle hareketin sonunda yeniden görülen simetri, hiçbir zaman başlangıçtaki tarihsel duruma dönüş anlamına gelmez. Aynı biçim yeniden kurulsa bile, onu taşıyan ontolojik zaman geri çevrilemez biçimde ilerlemiş olmaktadır.
8.2 Biçimin Başlangıca Yaklaşması
Ontolojik hareket ilerledikçe ortak ilişkisel yapının başlangıçtaki simetrik biçime yeniden yaklaşması, sürecin en dikkat çekici özelliklerinden biridir. Buradaki yakınlaşma, kronolojik olarak geriye gitmeyi değil; biçimsel düzeyde aynı ontolojik ilkenin yeniden görünür hâle gelmesini ifade eder. Hareket boyunca belirlenimler değişmekte, ortak ontolojik alan sürekli yeni içerikler kazanmaktadır. Buna rağmen simetrik düzen giderek daha belirgin bir biçimde yeniden kurulmaktadır. Yakınlaşan şey tarih değil, tarihin üzerinde yeniden gerçekleşen ilişkisel biçimdir.
Biçim ile içerik arasındaki ayrım bu noktada belirleyici hâle gelir. İçerik bakımından süreç başlangıçtan sürekli uzaklaşmaktadır. Her yeni karşılaşma ortak ontolojik alanı daha karmaşık, daha yoğun ve daha tarihsel bir yapıya dönüştürmektedir. Biçim bakımından ise aynı süreç ters yönde işlemektedir. Üstünlüksüz ilişkisel yapı giderek daha belirgin hâle gelmekte, hiçbir belirlenimin ortak ontolojik alanı tek başına düzenleyememesi yeniden görünür olmaktadır. Böylece içerik ilerledikçe biçim başlangıca yaklaşmaktadır.
Yakınlaşmanın gerçekleşebilmesi, başlangıç biçiminin süreç boyunca bütünüyle kaybolmamasına bağlıdır. Simetri hareketin ilk anında ortadan silinip yerine bambaşka bir ilke geçseydi, süreç sonunda aynı yapının yeniden kurulması mümkün olmazdı. Oysa ontolojik hareket boyunca değişen şey simetrinin kendisi değil, simetrinin hangi ilişkisel içerik üzerinde gerçekleştiğidir. İlk ilke hiçbir aşamada bütünüyle yok olmaz; yalnızca farklı ontolojik koşullar içinde yeniden görünürlük kazanır.
Biçimin başlangıca yaklaşması, hareketin kendi içinde düzeltici bir eğilim taşıdığı anlamına da gelmez. Süreç boyunca belirlenimler bilinçli olarak simetriyi hedeflemezler. Her belirlenim kendi ontolojik eğilimi doğrultusunda etki alanını genişletmeye çalışır. Simetrik düzen, bu yönelimlerin ortak bir amaca hizmet etmelerinden değil; birbirlerini karşılıklı olarak sınırlandırmalarından doğmaktadır. Dolayısıyla başlangıç biçimine yakınlaşma, belirlenimlerin niyetlerinden bağımsız olarak ilişkinin kendi ontolojik mantığı içinde gerçekleşmektedir.
Yakınlaşma kavramı aynı zamanda başlangıç ile son arasındaki bağı da açıklığa kavuşturur. Süreç boyunca ilk simetri unutulmaz, ancak olduğu gibi korunmaz da. Başlangıç biçimi, her yeni belirlenim tarafından yeniden sınanır, yeniden görünür olur ve yeni ilişkisel içeriklerle birlikte yeniden kurulur. Aynı biçim, her yeniden kuruluşunda daha yoğun bir ontolojik zemine dayanır. Yakınlaşmanın anlamı da tam olarak burada ortaya çıkar. İlk ilke korunurken onu taşıyan ilişkisel dünya sürekli genişlemektedir.
Biçimin başlangıca yaklaşması, ontolojik hareketin paradoksal yapısını daha açık hâle getirmektedir. Tarih ileriye doğru genişledikçe biçim ilk simetrik düzene yeniden yaklaşmaktadır. Hareket yönünü değiştirmeden ilerlemekte, fakat ilerledikçe başlangıçta yalnızca doğal olarak mevcut olan üstünlüksüz yapı daha derin bir ilişkisel düzlemde yeniden görünür hâle gelmektedir. Aynı biçim ile farklı tarih arasındaki bu birlik, ontolojik hareketin en özgün özelliklerinden birini oluşturmaktadır.
8.3 Doğrusal Hareket İçinde Dairesel Yapı
Ontolojik hareket bütünüyle doğrusal olsaydı, süreç boyunca ortaya çıkan hiçbir yapı başlangıçtaki biçimle yeniden kesişemezdi. Buna karşılık bütünüyle dairesel olsaydı, bütün belirlenimler belirli bir sürenin ardından ilk konumlarına geri döner ve ortak ontolojik tarih kendisini sürekli tekrar eden kapalı bir döngüye dönüşürdü. İlişkisel ontoloji bu iki modelden hiçbirini yeterli görmez. Hareket doğrusal olarak ilerlemekte, buna rağmen ilişkisel biçim dairesel bir düzen sergilemektedir. Aynı süreç içinde iki farklı hareket mantığı birlikte işlemektedir.
Doğrusallık, ontolojik tarihin geri döndürülemez biçimde ilerlemesini ifade eder. Her yeni belirlenim ortak yapıya kalıcı bir içerik ekler, her karşılaşma ilişkisel alanı yeniden düzenler ve her sınırlandırma belirlenimlerin gerçek kapsamını biraz daha görünür hâle getirir. Sürecin hiçbir aşaması silinmez, hiçbir tarihsel katman ortadan kalkmaz ve hiçbir belirlenim yaşanmamış hâline geri dönmez. Hareket bu yönüyle sürekli ileriye doğru genişleyen bir çizgi oluşturmaktadır.
Dairesel olan ise tarih değil, tarihin üzerinde yeniden kurulan biçimdir. Başlangıçta görülen üstünlüksüz ilişkisel yapı, bütün karşılaşmaların ardından yeniden görünür hâle gelir. Ancak bu görünürlük, başlangıç noktasına fiziksel ya da zamansal dönüş anlamına gelmez. Daire burada kronolojik değil, yapısaldır. Aynı ontolojik ilke farklı tarihsel içerikler üzerinde yeniden gerçekleşmektedir. Böylece doğrusal hareket ile dairesel yapı birbirini dışlayan iki model olmaktan çıkar.
Doğrusal tarih ile dairesel biçimin aynı süreç içinde birlikte bulunabilmesi, ontolojik düzeylerin birbirinden ayrılması sayesinde mümkündür. Tarih belirlenimlerin karşılaşmalarından oluşmaktadır ve bu nedenle sürekli genişlemektedir. Biçim ise bu karşılaşmaların hangi ilişkisel ilke altında örgütlendiğini göstermektedir. Tarih ilerlerken biçim yeniden kurulabilir. Aynı biçim farklı tarihsel içeriklerin ortak düzeni olarak tekrar tekrar gerçekleşebilir. Böylece hareket yalnızca çizgisel ya da yalnızca döngüsel olmaktan kurtularak iki yönlü bir ontolojik karakter kazanır.
İlişkisel ontolojinin simetri anlayışı da bu iki katmanlı yapı üzerine kurulmaktadır. Süreç boyunca hiçbir belirlenim ilk konumuna dönmez; fakat ortak ilişkisel düzen başlangıçta sahip olduğu üstünlüksüz karakteri yeniden kazanabilir. Aynı biçim farklı belirlenimlerin, farklı karşılaşmaların ve farklı tarihsel yoğunlukların üzerinde yeniden görünür olur. Dairesellik burada olayların tekrarı değil, ilişkisel ilkenin sürekliliğidir.
Doğrusal hareket içinde dairesel yapının bulunması, ontolojik hareketin neden ne yalnızca ilerleme ne de yalnızca tekrar olarak anlaşılabileceğini göstermektedir. Hareket sürekli yeni ilişkiler üretmekte, ortak ontolojik alanı derinleştirmekte ve tarihi geri döndürülemez biçimde genişletmektedir. Buna rağmen başlangıçta görülen simetrik düzen her yeniden kuruluşunda farklı bir içerik üzerinde yeniden görünür olmaktadır. İlişkisel ontolojinin paradoksal hareket modeli de tam olarak bu iki yönün aynı süreç içinde birleşmesinden doğmaktadır.
8.4 Başlangıçtan Uzaklaşarak Başlangıç Biçimine Dönüş
Ontolojik hareket ilerledikçe süreç zorunlu olarak başlangıçtan uzaklaşmaktadır. Her yeni karşılaşma ortak ontolojik alana yeni belirlenimler eklemekte, her etkileşim belirlenimlerin gerçek kapsamını biraz daha görünür kılmakta ve her sınırlandırma ortak yapıyı önceki hâlinden farklı bir noktaya taşımaktadır. Hareketin bu yönü bütünüyle doğrusaldır. Başlangıçta bulunmayan hiçbir ilişkisel içerik süreç sonunda ortadan kaybolmaz. Buna rağmen aynı süreç içinde başlangıçta görülen simetrik biçim giderek yeniden belirginleşmektedir. Uzaklaşma ile dönüşün aynı hareket içinde birlikte gerçekleşmesi, ontolojik paradoksun en görünür ifadelerinden biridir.
Burada söz konusu olan dönüş, başlangıcın tarihsel konumuna yönelen bir geri hareket değildir. Süreç hiçbir aşamada kendi izlerini silmez, belirlenimleri eski görünmezlik durumuna geri çekmez veya karşılaşmaları hiç yaşanmamış hâle getirmez. Hareket ilerlemeye devam ederken başlangıçta yalnızca doğal olarak mevcut olan ilişkisel düzen yeniden kurulmaktadır. Böylece başlangıca dönen şey tarih değil, tarihin üzerinde yeniden gerçekleşen biçimsel ilkedir.
Başlangıçtan uzaklaşma ile başlangıç biçimine dönüş arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Uzaklaşan unsur, belirlenimlerin taşıdığı ontolojik içeriktir. Her belirlenim süreç boyunca yeni ilişkiler kurar, yeni sınırlar deneyimler ve ortak tarihin daha karmaşık bir parçası hâline gelir. Yakınlaşan unsur ise ortak ilişkisel ilkedir. Üstünlüksüz yapı yeniden görünür olur; ancak artık bütünüyle farklı bir ontolojik yoğunluk üzerinde yükselmektedir. Aynı hareket içinde içerik uzaklaşırken biçim yaklaşmaktadır.
Sürecin bu karakteri, başlangıcın yalnızca geçmişte kalmış bir an olmadığını da göstermektedir. İlk simetri, hareket tarafından geride bırakılan geçici bir aşama değildir. Bütün ontolojik süreç boyunca sessiz biçimde korunan yapısal ilke olarak varlığını sürdürmektedir. Karşılaşmalar arttıkça bu ilke kaybolmaz; tersine daha görünür hâle gelir. Başlangıç biçiminin yeniden ortaya çıkabilmesi de tam olarak bu yapısal süreklilik sayesinde mümkün olmaktadır.
Başlangıçtan uzaklaşarak başlangıç biçimine dönmek, hareketin kendi kendisini inkâr ettiği anlamına da gelmez. Hareket boyunca elde edilen hiçbir belirlenim terk edilmez, hiçbir ilişkisel kazanım ortadan kalkmaz ve hiçbir ontolojik tarih silinmez. Aynı simetrik düzen, bütün bu ilişkisel içerikleri kendi bünyesinde taşıyarak yeniden kurulmaktadır. Dönüşün özgünlüğü de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Hareket ilerledikçe başlangıç biçimi daha zengin bir ontolojik zeminde yeniden gerçekleşmektedir.
İlişkisel ontolojinin hareket anlayışı böylece doğrusal ilerleme ile yapısal geri dönüşü aynı sistem içinde birleştirmektedir. Süreç başlangıçtan uzaklaşmadan gelişemez; fakat başlangıç biçimine yeniden yaklaşmadan da kendi ilişkisel bütünlüğünü kuramaz. Aynı hareket hem yeni ontolojik içerikler üretmekte hem de başlangıçta yalnızca doğal olarak mevcut bulunan simetrik yapıyı daha derin bir düzlemde yeniden görünür hâle getirmektedir.
8.5 Potansiyel Simetriden Aktüelleşmiş Simetriye Geçiş
Ontolojik hareketin bütünü, simetrinin ortadan kalkması ile yeniden kurulması arasında gerçekleşen rastlantısal bir süreç değildir. Süreç daha yakından incelendiğinde, başlangıçta potansiyel olarak bulunan simetrinin giderek aktüelleştiği görülmektedir. İlk simetri zaten mevcuttur; ancak henüz bütün ontolojik belirlenimlerin fiilen görünür olduğu bir yapı değildir. Hareket ilerledikçe aynı simetri, belirlenimlerin gerçekleşmiş etkinlikleri üzerinde yeniden kurulmaktadır. Dolayısıyla süreç, simetrinin yokluğundan varlığına değil; potansiyel durumundan aktüelleşmiş durumuna doğru ilerlemektedir.
Potansiyel simetri, kullanılmamış ontolojik güçlerin ortak düzenidir. Her belirlenim kendi kapasitesini taşımakta, fakat bu kapasite henüz başka belirlenimlerle gerçek karşılaşmalar yaşamamaktadır. Üstünlüksüzlük bu nedenle doğal olarak korunmaktadır. Hiçbir belirlenim ortak ontolojik alanı tek başına düzenleyemez; çünkü henüz böyle bir girişimde bulunabilecek ilişkisel zemin oluşmamıştır. İlk simetrinin taşıdığı üstünlüksüzlük, kullanılmamışlığın ortak sonucudur.
Hareket başladığında aynı belirlenimler görünür hâle gelmeye başlar. Her güç kendi gerçek etkisini üretir, her yönelim kendi sınırlarıyla karşılaşır ve her belirlenim ortak ontolojik yapının kurucu unsuru hâline gelir. Simetri bu süreç boyunca bütünüyle kaybolmaz; yalnızca görünüş bakımından geri plana çekilir. Çünkü belirlenimler geçici üstünlükler kurabilir, farklı yoğunluklar oluşturabilir ve ortak ontolojik alan üzerinde çeşitli yönelimler meydana getirebilir. Buna rağmen karşılıklı sınırlandırma derinleştikçe simetrik yapı yeniden belirginleşmeye başlar.
Aktüelleşmiş simetri, başlangıçta örtük olarak bulunan ilkenin artık bütünüyle görünür hâle gelmiş biçimidir. Üstünlüksüzlük yalnızca doğal bir başlangıç özelliği olmaktan çıkar; belirlenimlerin tamamının fiilen sınanmış olmasına rağmen korunabilen ilişkisel düzene dönüşür. Aynı ilke bu kez potansiyeller üzerinde değil, gerçekleşmiş ontolojik tarihin üzerinde varlık kazanmaktadır. Aktüelleşme kavramı tam da bu görünürlük değişimini ifade etmektedir.
Potansiyelden aktüele geçiş yalnızca tek tek belirlenimlerin dönüşümünü anlatmaz. Aynı zamanda simetrinin kendi ontolojik statüsünü de değiştirmektedir. İlk durumda simetri, kullanılmamış güçlerin ortak sonucu olarak vardır. Son durumda ise aynı simetri, kullanılmış fakat mutlaklaşamamış güçlerin ortak düzeni hâline gelmiştir. Değişen şey simetrik ilke değil, simetrinin üzerinde yükseldiği ontolojik zemindir. Böylece süreç boyunca simetri daha görünür, daha yoğun ve daha ilişkisel bir karakter kazanmaktadır.
İlişkisel ontoloji açısından ontolojik hareketin özü, potansiyel simetrinin aktüelleşmiş simetriye dönüşmesidir. Başlangıçta yalnızca mümkün olan üstünlüksüz yapı, bütün karşılaşmaların ardından fiilen gerçekleşmiş ilişkisel düzene dönüşmektedir. Hareket böylece yeni bir simetri icat etmez; başlangıçta örtük olarak bulunan simetrik ilkeyi bütünüyle görünür ve gerçekleşmiş hâle getirir.
8.6 İleri Hareketin Tamamlanmış Başlangıç Üretmesi
Ontolojik hareketin ulaştığı son nokta, başlangıcın ortadan kaldırılması değil; başlangıçta yalnızca potansiyel olarak bulunan ilişkisel ilkenin tamamlanmış biçimde yeniden kurulmasıdır. Buradaki tamamlanma, başlangıcın eksik olduğu anlamına gelmez. Başlangıç kendi ontolojik koşulları içinde zaten tamdır. Ancak taşıdığı simetrik ilke henüz bütün belirlenimlerin fiilen görünür olduğu bir ilişkisel yapı üzerinde gerçekleşmiş değildir. Hareket ilerledikçe aynı ilke, gerçekleşmiş karşılaşmaların, sınanmış güçlerin ve karşılıklı sınırlandırmaların ortak zemini hâline gelir. Böylece süreç sonunda yeniden kurulan yapı, başlangıcın tekrarından çok başlangıç ilkesinin tamamlanmış görünürlüğünü ifade eder.
İleri hareket ile tamamlanmış başlangıç arasındaki ilişki, doğrusal zaman ile yapısal sürekliliğin aynı sistem içinde birleştiğini göstermektedir. Hareket hiçbir aşamada geriye dönmez. Ortak ontolojik tarih sürekli genişler, belirlenimler sürekli yeni ilişkiler kurar ve süreç her adımda daha yoğun bir ilişkisel dünya üretir. Buna rağmen başlangıçta yalnızca örtük olarak bulunan simetrik düzen giderek daha açık biçimde görünür olur. Hareket ilerledikçe başlangıç kaybolmaz; tersine kendi en gelişmiş görünümüne ulaşır.
Tamamlanmış başlangıç düşüncesi, ilk simetrinin süreç sonunda aynen korunması anlamına gelmez. Korunan şey başlangıçtaki görünmezlik değildir. Korunan şey, görünmezliğin taşıdığı üstünlüksüz ilişkisel ilkedir. Süreç boyunca görünmez olan bütün belirlenimler fiilen etkin hâle gelir, bütün ontolojik kapasiteler sınanır ve ortak yapı yoğun bir ilişkisel tarihe dönüşür. Aynı üstünlüksüzlük bu kez gerçekleşmiş belirlenimlerin ortak düzeni olarak yeniden kurulmaktadır. Başlangıç tamamlanırken içerik bütünüyle değişmektedir.
İleri hareketin ürettiği tamamlanmış başlangıç, ontolojik tarihin kendi üzerine kapanmadığını da göstermektedir. Tarih ilerlemeye devam ederken simetrik biçim yeniden görünür olur. Böylece süreç ne başlangıcı geride bırakarak onu geçersiz kılar ne de başlangıcı olduğu gibi tekrar ederek hareketi anlamsızlaştırır. Başlangıç ilkesi, bütün ilişkisel gelişim boyunca korunur ve her yeni belirlenimle birlikte daha görünür bir ontolojik temel hâline gelir. Süreklilik ile dönüşüm aynı yapı içinde birbirini tamamlamaktadır.
Tamamlanmış başlangıç aynı zamanda belirlenimlerin ulaştığı en yüksek ilişkisel olgunluğu da ifade eder. Her belirlenim kendi gerçek kapasitesini göstermiş, başka belirlenimlerin sınırlarını deneyimlemiş ve kendi sınırlarını da fiilen öğrenmiştir. Buna rağmen ortak ontolojik alan tek merkezli bir yapıya dönüşmemiştir. Başlangıçta doğal olarak bulunan üstünlüksüzlük, artık bütün ilişkisel tarihin ardından yeniden kurulmaktadır. Aynı biçim böylece çok daha yoğun bir ontolojik zeminde gerçekleşmektedir.
Ontolojik hareketin ulaştığı en genel sonuçlardan biri de tam olarak budur. Hareket yalnızca yeni belirlenimler üretmez; aynı zamanda başlangıçta yalnızca mümkün olan simetrik düzeni bütünüyle gerçekleşmiş bir ilişkisel yapıya dönüştürür. İleriye doğru akan tarih ile yeniden kurulan başlangıç ilkesi aynı ontolojik sürecin birbirini tamamlayan iki yönünü oluşturur. Hareket tamamlandığında elde edilen şey, başlangıcın geri gelişi değil; başlangıç ilkesinin bütün ontolojik içeriğiyle görünür hâle gelmiş son biçimidir.
9. Öze Dönüşün Yeniden Yorumlanması
Öze dönüş düşüncesi, felsefe tarihinde çoğu zaman başlangıçtaki saf duruma geri dönme, sonradan kazanılmış belirlenimlerden arınma veya varlığın ilk hâline yeniden ulaşması şeklinde yorumlanmıştır. Böyle bir yaklaşım, özü tarih öncesinde bulunan değişmez bir durum olarak ele alır. İlişkisel ontoloji açısından ise öze dönüş farklı bir anlam taşımaktadır. Çünkü ontolojik hareketin hiçbir aşaması geri alınamaz. Karşılaşmalar silinemez, belirlenimler ilk görünmezlik durumuna çekilemez ve ortak ontolojik tarih ortadan kaldırılamaz. Buna rağmen süreç sonunda başlangıçta görülen simetrik ilke yeniden görünür hâle gelmektedir. Öze dönüş, tam da bu nedenle geçmişe dönüş değil; başlangıçta bulunan ontolojik ilkenin ilişkisel tarih boyunca yeniden kurulması olarak anlaşılmalıdır.
Bu yorum, öz kavramını da yeniden tanımlamayı gerektirir. Öz, süreç başlamadan önce geride bırakılan tarihsel bir nokta değildir. Aynı şekilde süreç boyunca değişmeden duran hareketsiz bir töz de değildir. Öz, ontolojik hareket boyunca kendisini farklı içerikler üzerinde yeniden gerçekleştirebilen yapısal ilkedir. Başlangıçta doğal olarak mevcut olan üstünlüksüz düzen, süreç sonunda yeniden görünür hâle geldiğinde öz de kendi en açık ilişkisel biçimini kazanmış olur. Böylece öz, tarihin dışında duran değişmez bir çekirdek olmaktan çıkar; tarihin bütün gelişimi boyunca korunan yapısal sürekliliğe dönüşür.
Öze dönüşün yeniden yorumlanması, başlangıç ile son arasındaki ilişkinin de farklı biçimde anlaşılmasını sağlar. Başlangıç geride bırakılan bir aşama değildir; süreç boyunca sessiz biçimde taşınan ontolojik ilkedir. Son ise başlangıçtan kopmuş yeni bir dünya değildir; aynı ilkenin gerçekleşmiş ilişkisel görünümüdür. Hareket boyunca değişen şey özün kendisi değil, özün üzerinde görünür olduğu ontolojik içeriktir. Böylece dönüş, geriye doğru ilerleyen kronolojik bir hareket olmaktan çıkar; ileriye doğru ilerleyen ilişkisel bir gerçekleşme hâline gelir.
İlişkisel ontoloji açısından öze dönüş, belirlenimlerden kaçmak ya da ilişkileri terk etmek anlamına da gelmez. Tam tersine öz, ancak bütün belirlenimlerin görünür hâle geldiği, bütün ilişkilerin yaşandığı ve bütün karşılaşmaların ortak ontolojik alanı biçimlendirdiği süreç sonunda en açık görünümüne ulaşmaktadır. Hareket özü örten değil, görünür kılan bir işleve sahiptir. Bu nedenle öze dönüş, tarihsel geri çekilme değil; ontolojik açıklığın en yüksek düzeye ulaşmasıdır.
Öz ile hareket arasındaki ilişki de bu yorum sayesinde yeni bir anlam kazanır. Hareket özü bozan bir süreç değildir. Aynı şekilde öz de hareketi durduran değişmez bir merkez değildir. Hareket özü görünür kılar, öz ise hareket boyunca korunan yapısal ilkeyi temsil eder. Böylece ikisi birbirini dışlayan değil, birbirini mümkün kılan iki ontolojik boyut hâline gelir. Süreç ilerledikçe öz daha açık görünür olur; öz korundukça hareket kendi bütünlüğünü sürdürebilir.
Öze dönüşün yeniden yorumlanması, ilişkisel ontolojinin simetri anlayışını daha geniş bir felsefi çerçeveye yerleştirmektedir. Dengeye ulaşmak geçmişe dönmek değildir. Denge, başlangıçta yalnızca doğal olarak mevcut bulunan ontolojik ilkenin bütün ilişkisel tarih boyunca korunarak yeniden görünür hâle gelmesidir. Böylece öz, başlangıçta bırakılmış eski bir durum olmaktan çıkar; hareketin sonunda en yoğun biçimde gerçekleşen yapısal ilke hâline gelir.
9.1 Varlığın Doğal Ontolojik Duruma Yönelimi
Ontolojik hareket boyunca her belirlenim kendi etki alanını genişletmeye çalışmasına rağmen, sürecin bütünü tek taraflı egemenliğe değil, yeniden simetrik bir yapıya yönelmektedir. İlk bakışta paradoks gibi görünen bu durum, varlığın yalnızca kendi belirlenimini artırmaya çalışan parçaların toplamı olmadığını göstermektedir. Her belirlenim kendi ontolojik eğilimini izler; ancak ortak ontolojik alanın ulaştığı genel yapı, hiçbir belirlenimin tek başına amaçlamadığı farklı bir ilişkisel düzene dönüşmektedir. Dengenin ortaya çıkışı, tek tek belirlenimlerin iradesinden değil, ilişkinin kendi ontolojik mantığından kaynaklanmaktadır.
Doğal ontolojik durumdan söz edilirken kastedilen şey, hareketten önceki tarihsel başlangıç değildir. Aynı şekilde bütün ilişkilerin ortadan kalktığı yalıtılmış bir varlık hâli de değildir. Doğal olan, ortak ontolojik alanın hiçbir belirlenimin mutlak belirleyiciliği altında kapanmamasıdır. İlişkiler kurulabilir, belirlenimler çoğalabilir ve ortak yapı sürekli yeni içerikler kazanabilir; ancak bütün bunlara rağmen ortak ontolojik düzen yeniden üstünlüksüz karakterini koruyabiliyorsa, varlık kendi doğal ilişkisel ilkesine yönelmiş olmaktadır.
Her belirlenim kendi genişleme eğilimiyle hareket ederken aynı zamanda başka belirlenimlerin genişleme eğilimleriyle de karşılaşmaktadır. Hiçbir belirlenim kendi sınırlarını tek başına belirleyemez. Ortak ontolojik alan, her belirlenimin başka belirlenimler tarafından yeniden tanımlandığı karşılıklı bir düzen üretmektedir. Böylece tek tek yönelimler farklı doğrultular izlese bile, bütün ilişki giderek simetrik karakterini yeniden kazanmaktadır. Doğal ontolojik yönelim tam olarak bu ilişkisel bütünlükte ortaya çıkmaktadır.
Buradaki yönelim, bilinçli bir amaç ya da teleolojik bir hedef olarak anlaşılmamalıdır. Varlık simetriyi istemez; simetriyi gerçekleştiren ilişkisel ilkeler doğrultusunda hareket eder. Her belirlenim kendi ontolojik doğasına uygun biçimde etkinlik gösterirken, ortak yapı karşılıklı sınırlandırmalar sayesinde üstünlüksüz bir düzene doğru biçimlenmektedir. Yönelimin kaynağı tek tek belirlenimlerin iradesi değil, ilişkinin kurucu mantığıdır.
Doğal ontolojik duruma yönelim aynı zamanda simetrinin rastlantısal olmadığını da göstermektedir. Eğer üstünlüksüzlük yalnızca belirli koşullar altında tesadüfen ortaya çıkan geçici bir sonuç olsaydı, süreç boyunca yeniden görünür hâle gelmesi beklenmezdi. Oysa ontolojik hareket ilerledikçe simetrik yapı farklı içerikler üzerinde tekrar tekrar kurulabilmektedir. Bu süreklilik, simetrinin ortak ontolojik düzenin temel ilkelerinden biri olduğunu göstermektedir.
İlişkisel ontoloji açısından denge, dışarıdan kurulmuş yapay bir düzen değildir. Ortak ontolojik alan, belirlenimlerin kendi etkinlikleri içinde simetrik yapıyı yeniden üretebilecek içsel ilkelere sahiptir. Varlığın doğal ontolojik duruma yönelimi de tam olarak bu içsel ilişkisel mantığı ifade etmektedir. Hareket ilerledikçe ortak tarih genişler; buna rağmen üstünlüksüz yapı yeniden kurulabiliyorsa, süreç kendi doğal ontolojik düzenini gerçekleştirmektedir.
9.2 Öze Dönüşün Etkileşimsizlik Anlamına Gelmemesi
Öze dönüş düşüncesi çoğu zaman ilişkilerden uzaklaşmak, dış etkilerden arınmak veya varlığı yeniden yalnızlaştırmak biçiminde yorumlanmaktadır. Böyle bir yaklaşım, özü ilişkisizliğin içinde aradığı için ontolojik hareketi özden uzaklaştıran bir süreç olarak görmektedir. İlişkisel ontoloji ise tam tersini savunmaktadır. Öz, ilişkilerin dışında değil; ilişkilerin bütünü içinde korunabilen yapısal ilkedir. Dolayısıyla öze dönüş, etkileşimden kaçmak değil; etkileşim boyunca simetrik düzeni yeniden kurabilmektir.
İlişkiyi ortadan kaldırmak, başlangıçtaki görünmezlik durumunu yeniden elde etmek anlamına gelmez. Bir kez karşılaşmalar yaşandıktan sonra ortak ontolojik tarih geri alınamaz. Belirlenimler artık yalnızca kendi iç doğalarını değil, birbirleriyle kurdukları ilişkilerin bütün izlerini de taşımaktadır. Böyle bir durumda ilişkisizlik mümkün olmadığı gibi, ontolojik bakımdan anlamlı da değildir. Çünkü belirlenimlerin gerçek kapsamı ancak ilişki içinde görünür hâle gelmektedir.
Özün korunması, belirlenimlerin birbirlerinden uzak tutulmasına bağlı değildir. Tam tersine belirlenimler ne kadar yoğun biçimde karşılaşırsa, ortak ontolojik ilkenin hangi koşullar altında sürdürülebildiği de o kadar açık biçimde ortaya çıkar. Simetrik yapı, ilişki kurulmadığı için değil; ilişki kurulmasına rağmen korunabildiği için ontolojik değer taşımaktadır. Böylece etkileşim, özü bozan değil; özün görünürlüğünü artıran bir işlev üstlenmektedir.
İlişkilerin çoğalması özü ortadan kaldırmaz; yalnızca özün üzerinde gerçekleştiği ontolojik içeriği genişletir. Her yeni karşılaşma ortak tarihe yeni belirlenimler ekler, her yeni sınırlandırma simetrik yapının hangi ilke sayesinde korunduğunu biraz daha görünür kılar. Öz aynı kalırken, onu taşıyan ilişkisel dünya sürekli derinleşmektedir. Böylece öze dönüş, tarihsel sadeleşme değil; ilişkisel yoğunlaşmanın ulaştığı yapısal süreklilik hâline gelir.
Etkileşim ile öz arasındaki ilişki karşıtlık üzerinden kurulamaz. Etkileşim olmadan belirlenimler görünür olmaz; belirlenimler görünür olmadan da simetrinin gerçek kapsamı ortaya çıkmaz. Süreç boyunca yaşanan her karşılaşma, özün yeni bir ilişkisel görünüm kazanmasına katkıda bulunmaktadır. Öz, ilişkiden korunarak değil; ilişki boyunca kendisini yeniden üreterek varlığını sürdürmektedir.
İlişkisel ontoloji açısından öze dönüş, varlığın dünyadan çekilmesi değil, dünyanın bütün ilişkileri içinde kendi yapısal bütünlüğünü koruyabilmesidir. Etkileşim ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın, ortak ontolojik alan yeniden üstünlüksüz karakterini kazanabiliyorsa öz de aynı ölçüde gerçekleşmiş olur. Öze dönüşün anlamı böylece ilişkisizlikten değil, ilişkisel süreklilikten doğmaktadır.
9.3 İlişki İçinde Kendini Kaybetmeden Kalma
İlişkisel ontolojinin en temel iddialarından biri, ilişki kurmanın ontolojik kimliği ortadan kaldırmadığıdır. Pek çok kuram, yoğun etkileşimin sonunda belirlenimlerin kendi özgün karakterlerini yitireceğini veya daha güçlü belirlenimlerin içinde eriyerek bağımsızlıklarını kaybedeceğini varsayar. Böyle bir anlayışta ilişki, farklılıkları koruyan değil, onları giderek homojenleştiren bir süreçtir. Oysa dengeyi mümkün kılan şey tam tersidir. İlişki derinleşirken belirlenimler birbirlerine dönüşmez; kendi ontolojik sınırlarını koruyarak ortak bir düzen üretirler.
Her belirlenim, ilişki boyunca yalnızca başkasını etkilemez; aynı zamanda kendisi de etkilenir. Ancak etkilenmek ile ortadan kalkmak aynı şey değildir. İlişki, belirlenimlerin kimliğini silmez; yalnızca onların gerçek kapsamını görünür hâle getirir. Bir belirlenimin nerede başladığı, nerede sona erdiği ve hangi ölçüde etkili olabildiği ancak başka belirlenimlerle kurduğu ilişkiler sayesinde açığa çıkar. Kimlik böylece ilişkiye rağmen korunan değil, ilişki içinde sınanarak belirginleşen ontolojik bir nitelik hâline gelir.
Kendini kaybetmeden kalmak, değişmeden kalmak anlamına da gelmez. Belirlenimler süreç boyunca yeni ilişkiler kazanır, farklı yönelimler geliştirir ve ortak ontolojik tarihin giderek daha yoğun parçaları hâline gelir. Buna rağmen hiçbir belirlenim başka bir belirlenimin uzantısına indirgenmez. Her biri kendi ontolojik merkezini koruyarak ortak yapının kurucu unsuru olmaya devam eder. İlişkisel bütünlük, farklılıkların ortadan kalkmasıyla değil; farklılıkların birbirini yok edememesiyle kurulmaktadır.
Karşılıklı sınırlandırmanın en önemli sonuçlarından biri de budur. Her belirlenim başka belirlenimlerin sınırını oluştururken, kendi sınırını da onlar sayesinde öğrenmektedir. Böylece ilişki tek yönlü bir nüfuz alanı olmaktan çıkar. Ortak ontolojik alan, hiçbir belirlenimin kendisini bütünüyle diğerine aktaramadığı, aynı zamanda hiçbir belirlenimin bütünüyle kapanamadığı karşılıklı bir açıklık üretmektedir. Kimlik, tam da bu açıklık içinde korunmaktadır.
İlişki içinde kendini kaybetmeden kalabilmek, ontolojik bütünlüğün yalnızca içe kapanmayla sağlanamayacağını da göstermektedir. Bir belirlenim başka belirlenimlerle karşılaşmadığında kendi gerçek sınırlarını da bilemez. Sınırların bilgisi ancak karşılaşma sayesinde ortaya çıkar. Dolayısıyla ilişki, ontolojik bütünlüğü tehdit eden dışsal bir unsur değil; bütünlüğün hangi ilke üzerinde kurulduğunu görünür kılan zorunlu bir süreçtir.
Denge bu nedenle belirlenimlerin birbirlerinden uzaklaşmasıyla değil, birbirlerini ortadan kaldıramamalarıyla kurulmaktadır. Her belirlenim kendi ontolojik kimliğini korur, fakat aynı anda başka belirlenimlerin varlığını da kabul etmek zorunda kalır. İlişkisel ontolojinin öze dönüş anlayışı da tam olarak bu noktada özgünleşmektedir. Öz, ilişkiden korunarak değil; ilişkinin tamamı içinde kendisini kaybetmeden varlığını sürdürebildiği ölçüde gerçekleşmektedir.
9.4 Tek Taraflı Belirlenime İndirgenmeme
Her ontolojik belirlenim, ortak ilişkisel alan üzerinde belirli bir etki üretme kapasitesine sahiptir. Ancak hiçbir belirlenim, bu kapasitesi nedeniyle ortak yapının tek açıklayıcı ilkesi hâline gelemez. Tek taraflı belirlenim, bütün ilişkisel çoğulluğun tek bir merkezin uzantısı olarak yorumlanmasını ifade eder. Böyle bir durumda diğer bütün belirlenimler bağımsız ontolojik statülerini kaybeder ve yalnızca baskın belirlenimin farklı görünümlerine indirgenmiş olur. İlişkisel ontoloji, denge kavramını tam da bu indirgemeciliğin karşıtı olarak kurmaktadır.
Ortak ontolojik alan, tek bir belirlenimin mantığıyla açıklanabilecek kapalı bir sistem değildir. Her belirlenim kendi etkisini üretir; fakat aynı anda başka belirlenimlerin etkileriyle de karşılaşır. Hiçbir yönelim bütünüyle bağımsız işlemez. Ortaya çıkan ilişkisel yapı, tek bir nedenin doğrusal sonucu değil; çok sayıda belirlenimin karşılıklı etkileşiminden doğan ortak düzendir. Böylece hiçbir belirlenim bütünün yerine geçemez.
Tek taraflı belirlenime indirgenmeme ilkesi, yalnızca güç dağılımına ilişkin bir önerme değildir. Asıl mesele, ontolojik açıklamanın kendisidir. Eğer ortak yapı tek bir belirlenim üzerinden açıklanabiliyorsa, diğer bütün belirlenimler yalnızca ikincil unsurlar hâline gelir. Oysa dengeyi mümkün kılan şey, her belirlenimin açıklayıcı değere sahip olması fakat hiçbirinin tek başına yeterli olmamasıdır. Ortak ontolojik düzen, tek nedenli değil; ilişkisel olarak çoğul nedenlidir.
Karşılıklı sınırlandırma burada yalnızca pratik bir işlev görmez; aynı zamanda epistemolojik bir sonuç da üretir. Her belirlenim başka belirlenimler tarafından sınırlandırıldığı için, hiçbirinin açıklama kapasitesi mutlaklaşamaz. Bir belirlenim ortak yapının yalnızca belirli bir yönünü görünür kılabilir. Bütünün bilgisi ise ancak bütün belirlenimlerin birlikte değerlendirilmesiyle mümkün olur. Böylece ontolojik çoğulluk aynı zamanda epistemolojik çoğulluğu da zorunlu hâle getirir.
Tek taraflı belirlenimin reddedilmesi, belirlenimlerin eşdeğer olduğu anlamına gelmez. Sürecin farklı aşamalarında bazı belirlenimler daha etkili, bazıları daha belirleyici veya daha görünür olabilir. Ancak bu geçici yoğunluklar, ortak ontolojik alanın tamamını açıklayacak mutlak bir üstünlüğe dönüşemez. Dengenin ilişkisel mantığı, her üstünlüğü başka üstünlüklerle karşı karşıya getirerek onu sınırlamaktadır. Böylece geçici yoğunluklar korunurken kalıcı tek-merkezlilik engellenmiş olur.
İlişkisel ontolojinin öze dönüş anlayışı açısından bakıldığında da aynı ilke geçerlidir. Öz, tek bir belirlenimin mutlaklaşması değildir. Tam tersine öz, hiçbir belirlenimin ortak ontolojik alanı kendi başına temsil edemediği ilişkisel bütünlüktür. Denge bu nedenle belirlenimlerin ortadan kaldırılmasıyla değil, hiçbir belirlenimin bütünün yerine geçememesiyle kurulmaktadır. Ontolojik bütünlük, tek taraflı hâkimiyetin değil, karşılıklı sınırlandırılmış çoğulluğun ürünüdür.
9.5 Etkileşimden Kaçmadan Ontolojik Bütünlüğü Koruma
Ontolojik bütünlük çoğu zaman dış etkilerden uzak durmak, değişime karşı kapanmak veya ilişki alanını mümkün olduğunca daraltmak şeklinde anlaşılmıştır. Böyle bir yaklaşım, bütünlüğü kırılgan bir yapı olarak düşünür. İlişki arttıkça bütünlüğün bozulacağı, karşılaşmalar yoğunlaştıkça özün parçalanacağı varsayılır. İlişkisel ontoloji ise ontolojik bütünlüğü yalıtılmışlık üzerinden değil, ilişkinin tamamı içinde korunabilen yapısal süreklilik üzerinden tanımlar. Bütünlüğün gerçek ölçütü, ilişki kurmamak değil; ilişki kurarken kendisini kaybetmemektir.
Her belirlenim ortak ontolojik alanın parçası olduğu ölçüde sürekli yeni karşılaşmalar yaşamaktadır. Hiçbir belirlenim bütünüyle kapalı kalamaz. Çünkü var olmak, aynı zamanda başka belirlenimlerle ortak bir ilişkisel alan paylaşmak anlamına gelir. Karşılaşmalar çoğaldıkça belirlenimlerin sınırları daha açık hâle gelir, etkileri daha görünür olur ve ortak ontolojik yapı daha yoğun bir tarih üretir. Etkileşim böylece bütünlüğü bozan dışsal bir kuvvet olmaktan çıkar; bütünlüğün hangi ilke üzerinde kurulduğunu görünür kılan zorunlu ontolojik koşula dönüşür.
Ontolojik bütünlüğün korunması, belirlenimlerin değişmeden kalmasını gerektirmez. Süreç boyunca her belirlenim yeni ilişkiler kazanır, önce sahip olmadığı belirlenimler edinir ve ortak tarihin farklı katmanlarına eklemlenir. Buna rağmen belirlenimler kendi ontolojik kimliklerini bütünüyle yitirmezler. Değişim, kimliğin ortadan kalkması değil; kimliğin farklı ilişkisel bağlamlar içinde yeniden görünür hâle gelmesidir. Böylece bütünlük, durağanlıkla değil, süreklilikle açıklanır.
Karşılıklı sınırlandırma ilkesi, ontolojik bütünlüğün korunmasında merkezi bir işleve sahiptir. Bir belirlenim başka belirlenimleri sınırlarken aynı anda kendi sınırlarını da onların varlığı sayesinde öğrenmektedir. Bu çift yönlü ilişki, hiçbir belirlenimin ortak yapıyı tek başına temsil etmesini engeller. Aynı zamanda hiçbir belirlenimin bütünüyle silinmesine de izin vermez. Ortak ontolojik alan hem farklılıkları korumakta hem de onları ortak bir düzen içinde bir arada tutmaktadır. Bütünlüğün kaynağı tam da bu karşılıklı açıklıktır.
İlişkiden kaçınarak bütünlüğü koruma düşüncesi, ontolojik bakımdan kendi içinde çelişkilidir. Çünkü ilişki kurulmadığında belirlenimlerin gerçek kapsamı hiçbir zaman görünür olmaz. Sınanmamış bir bütünlük yalnızca varsayımsal olarak vardır; fiilen doğrulanmış değildir. Oysa denge, bütün karşılaşmalar yaşandıktan sonra da korunabilen ontolojik bütünlüğü ifade etmektedir. Böyle bir bütünlük, yalnızca potansiyel değil, gerçekleşmiş ilişkisel tarihin de taşıdığı yapısal ilkedir.
İlişkisel ontoloji açısından öze dönüşün en önemli anlamlarından biri de burada ortaya çıkmaktadır. Öz, dünyadan uzaklaşarak korunmaz; dünyanın bütün karşılaşmaları içinde yeniden gerçekleşir. Etkileşim ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın, ortak ontolojik alan üstünlüksüz karakterini koruyabiliyorsa ontolojik bütünlük de aynı ölçüde korunmuş olur. Denge, ilişkilerin sona ermesi değil; ilişkilerin en yoğun hâli içinde yapısal sürekliliğin sürdürülebilmesidir.
9.6 Dengenin İlişkisel Öze Dönüş Olarak Okunması
Önceki bölümlerde geliştirilen çözümlemeler birlikte değerlendirildiğinde, dengenin klasik anlamda bir son durum olmadığı açıkça görülmektedir. Denge, hareketin durduğu, ilişkilerin sona erdiği veya belirlenimlerin etkisini kaybettiği durağan bir evre değildir. Aynı şekilde başlangıçtaki doğal nötrlüğün tarihsel olarak yeniden yaşanması da değildir. İlişkisel ontoloji açısından denge, öze dönüş düşüncesinin yeni bir ontolojik yorumunu temsil etmektedir. Burada öz, tarih öncesinde bırakılmış bir başlangıç noktası değil; bütün ontolojik hareket boyunca korunan yapısal ilkedir.
İlişkisel öze dönüş kavramı, başlangıçta doğal olarak bulunan simetrik düzen ile hareket sonunda yeniden kurulan simetrik düzen arasındaki sürekliliği ifade etmektedir. Her iki durumda da üstünlüksüzlük korunmaktadır; ancak korunma biçimleri aynı değildir. İlk simetri kullanılmamış belirlenimlerin ortak düzenidir. Son simetri ise kullanılmış, sınanmış ve karşılıklı olarak sınırlandırılmış belirlenimlerin ortak düzenidir. Aynı ilke farklı ontolojik yoğunluklar üzerinde yeniden gerçekleşmektedir. Dengenin özgünlüğü de tam olarak bu farklılıkta yatmaktadır.
Öze dönüşün ilişkisel olarak okunması, hareket ile öz arasındaki görünür karşıtlığı ortadan kaldırmaktadır. Hareket özü terk eden bir süreç değildir; özün giderek daha görünür hâle geldiği ilişkisel gelişimdir. Her yeni karşılaşma ortak ontolojik alanı genişletirken, aynı anda simetrik ilkenin hangi koşullar altında sürdürülebildiğini de daha açık biçimde göstermektedir. Öz böylece hareketin alternatifi olmaktan çıkar; hareket boyunca gerçekleşen yapısal sürekliliğe dönüşür.
Dengeye ulaşıldığında başlangıçtan kalan tek şey soyut bir benzerlik değildir. Korunan unsur, başlangıçtan beri ortak ontolojik alanı mümkün kılan ilişkisel ilkedir. Değişen ise bu ilkenin üzerinde gerçekleştiği tarihsel içeriktir. Ortak ontolojik alan artık sayısız karşılaşmanın, sınanmış belirlenimlerin ve gerçekleşmiş ilişkilerin taşıdığı yoğun bir yapı hâline gelmiştir. Buna rağmen aynı simetrik düzen yeniden kurulabilmektedir. Böylece öze dönüş, tarihsel sadeleşme değil; tarihsel yoğunlaşmanın ulaştığı yapısal süreklilik olarak anlaşılmalıdır.
Bu yorum, dengenin neden yalnızca siyasal, toplumsal veya fiziksel bir denge modeli olarak okunamayacağını da göstermektedir. Burada söz konusu olan denge, belirli alanlara ait özel bir düzen değil; ilişkinin kendisine ait evrensel ontolojik ilkedir. Nerede belirlenimler karşılıklı olarak birbirlerini sınırlandırıyor ve hiçbir belirlenim ortak alanı tek başına temsil edemiyorsa, aynı ilişkisel öz farklı içerikler üzerinde yeniden görünür olmaktadır. Denge bu nedenle belirli nesnelerin değil, ilişkinin ontolojik yapısına ait bir kategoridir.
İlişkisel ontolojinin denge kuramı böylece tamamlanmış simetri düşüncesiyle öze dönüş düşüncesini aynı sistem içinde birleştirmektedir. Öz, başlangıçta bulunan fakat tarihle birlikte kaybolan bir durum değildir. Hareket boyunca taşınan, ilişkiler içinde sınanan ve denge noktasında en açık görünümüne ulaşan yapısal ilkedir. Denge de bu ilkenin, gerçekleşmiş ontolojik tarihin tamamı üzerinde yeniden görünür hâle gelmiş son biçimini ifade etmektedir.
10. Hilal Metaforunun Ontolojik Yapısı
Ontolojik hareketin bütününü tek bir geometrik biçimle ifade etmek gerekirse, bunu en isabetli şekilde temsil eden metafor hilaldir. Hilal, başlangıç ile son arasında kurulan yapısal sürekliliği, doğrusal zaman ile yeniden kurulan simetrik biçimi ve ontolojik tarihin geri döndürülemez ilerleyişini aynı anda görünür kılabilmektedir. Burada kullanılan metafor estetik bir benzetme üretmek amacıyla seçilmiş değildir. Hilal, ilişkisel ontolojinin hareket mantığını en yoğun biçimde taşıyan geometrik form olduğu için tercih edilmektedir.
Bir çember, başlangıç noktasına eksiksiz geri dönüşü temsil eder. Çemberde başlangıç ile son özdeştir; hareket kendi tarihini silerek başladığı yere ulaşır. Böyle bir yapı, ilişkisel ontolojinin ileri sürdüğü geri döndürülemez tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Doğrusal çizgi ise başlangıç ile son arasında hiçbir biçimsel akrabalık bırakmaz. Süreç yalnızca ileriye doğru ilerlediği için simetrik yapının yeniden kurulmasını açıklayamaz. Hilal ise her iki modelin eksik bıraktığı yönleri aynı biçim içinde bir araya getirir. Hareket doğrusal olarak ilerlerken biçim başlangıca yeniden yaklaşır; fakat hiçbir zaman tarihsel olarak ilk noktaya geri dönmez.
Hilalin iki ucu birbirine benzemektedir; ancak aynı nokta değildir. Aralarında uzanan eğri, ontolojik tarihin bütün karşılaşmalarını, sınırlandırmalarını ve ilişkisel yoğunluğunu temsil etmektedir. İlk uçta doğal olarak mevcut bulunan simetri yer alırken, ikinci uçta tamamlanmış simetri bulunmaktadır. İki uç arasındaki benzerlik yapısaldır; farklılık ise tarihsel ve ilişkiseldir. Böylece hilal, aynı biçimin farklı ontolojik yoğunluklar üzerinde yeniden kurulmasını görünür kılan bir model hâline gelir.
Metaforun taşıdığı en önemli özelliklerden biri de hareketin sürekliliğini korumasıdır. Hilal üzerinde ilerleyen çizgi hiçbir yerde kopmaz, sıçramaz veya kendi dışına çıkmaz. Başlangıçta açılan ontolojik süreç, bütün karşılaşmaları kendi bünyesinde taşıyarak ikinci uca ulaşmaktadır. Böylece başlangıç ile denge arasındaki bağ sonradan kurulmuş dışsal bir ilişki değil, aynı hareketin kesintisiz devamı olarak anlaşılmaktadır. Simetri korunurken tarih de korunmaktadır.
Hilalin geometrik yapısı, ilişkisel ontolojinin zaman anlayışını da açıklığa kavuşturmaktadır. Hareket boyunca zaman sürekli ileriye doğru akmaktadır; buna rağmen biçim başlangıca giderek daha fazla benzemektedir. Eğrinin tamamı ileri yönlüdür, fakat iki uç arasında kurulan yapısal benzerlik başlangıç ilkesinin süreç sonunda yeniden görünür hâle gelmesini mümkün kılmaktadır. Böylece doğrusal zaman ile biçimsel süreklilik aynı geometrik yapı içinde birlikte temsil edilebilmektedir.
Hilal metaforu, denge kuramının yalnızca açıklayıcı bir benzetmesi değildir. İlişkisel ontolojinin hareket mantığını görsel düzlemde ifade eden yapısal modeldir. Başlangıç nötrlüğü, karşılaşmalar, tarihsel yoğunlaşma ve tamamlanmış simetri aynı geometrik düzen içinde birbirleriyle ilişkili hâle gelmektedir. Bu nedenle hilal, sistemin dışından eklenmiş sembolik bir unsur değil; sistemin kendi iç mantığının geometrik ifadesidir.
10.1 Hilalin İlk Ucu Olarak Başlangıç Nötrlüğü
Hilalin ilk ucu, ontolojik hareketin henüz başlamadığı doğal simetriyi temsil etmektedir. Buradaki nötrlük, belirlenimlerin bulunmadığı boş bir alan değildir. Tam tersine bütün belirlenimler ontolojik olarak mevcuttur; ancak henüz birbirlerini fiilen belirleyen ilişkiler içine girmemişlerdir. Güçler vardır, yönelimler vardır ve potansiyeller bütünüyle korunmaktadır. Buna rağmen hiçbir belirlenim ortak ontolojik alan üzerinde üstünlük kurabilecek tarihsel bir konuma ulaşmamıştır.
Başlangıç nötrlüğünün en önemli özelliği, simetrinin herhangi bir mücadelenin ürünü olmamasıdır. Üstünlüksüzlük karşılıklı sınırlandırmalar sonucunda elde edilmiş değildir. Belirlenimler henüz kendi gerçek etkilerini göstermedikleri için mutlaklaşma da ortaya çıkmamaktadır. Simetrik düzen doğal olarak mevcuttur. Bu nedenle ilk uç, gerçekleşmiş ilişkilerin değil; gerçekleşmemiş ontolojik imkânların ortak alanını temsil etmektedir.
Nötrlük kavramı burada edilgenlik anlamına da gelmez. Başlangıçta bulunan belirlenimler hareketsiz nesneler değildir. Her biri kendi ontolojik kapasitesini bütünüyle taşımaktadır. Fakat bu kapasite henüz ortak ilişkisel tarih içinde sınanmamıştır. Dolayısıyla nötrlük, güçsüzlükten değil; kullanılmamış güçlerin karşılıklı simetrisinden doğmaktadır. İlk ucu oluşturan yapının özgünlüğü de tam olarak burada ortaya çıkar.
Hilalin başlangıç noktası, sonraki bütün ontolojik hareketin imkân koşuludur. Eğer ilk simetri bulunmasaydı, süreç sonunda yeniden kurulacak simetrik yapı ile başlangıç arasında hiçbir yapısal bağ kurulamazdı. Tamamlanmış simetriyi mümkün kılan ilke, daha hareket başlamadan doğal biçimde mevcut bulunmaktadır. İlk uç böylece yalnızca kronolojik başlangıç değil, aynı zamanda bütün sistemin yapısal referans noktası hâline gelmektedir.
Başlangıç nötrlüğü, tarihsel içerikten yoksun olduğu için eksik değildir. Tarih henüz oluşmamıştır; fakat onu mümkün kılacak bütün ontolojik potansiyeller hazır durumdadır. İlk uçta bulunan simetri, gerçekleşmiş ilişkilerin sonucu değil, ilişkilerin gerçekleşebilmesini sağlayan ortak zemindir. Sürecin bütünü bu zemin üzerinde yükselmektedir. Ontolojik hareket ilerledikçe tarih değişecek, ilişkiler çoğalacak ve belirlenimler sınanacaktır; ancak ilk uçta bulunan simetrik ilke süreç boyunca korunmaya devam edecektir.
Hilalin ilk ucu böylece yalnızca başlangıcı temsil etmez. Aynı zamanda tamamlanmış simetrinin hangi ontolojik ilke üzerine kurulacağını da göstermektedir. Doğal nötrlük ile tamamlanmış denge arasındaki yapısal akrabalık, hilalin bütün geometrisini anlamlı hâle getiren temel ilişkidir.
10.2 Hilalin İkinci Ucu Olarak Denge
Hilalin ikinci ucu, ontolojik hareketin sona erdiği kronolojik bir nokta olmaktan çok, ilişkisel sürecin kendi yapısal ilkesini bütünüyle görünür hâle getirdiği evreyi temsil etmektedir. İlk uçta doğal olarak bulunan simetri, burada artık gerçekleşmiş ontolojik tarihin üzerinde yeniden kurulmaktadır. Aradaki fark yalnızca zamanın ilerlemiş olması değildir. Ortak ontolojik alan artık karşılaşmaların, sınırlandırmaların ve görünür hâle gelmiş belirlenimlerin taşıdığı yoğun bir ilişkisel yapıya dönüşmüştür. Aynı simetri bu kez gerçekleşmiş tarihin bütünü üzerinde varlığını sürdürmektedir.
İkinci uç, ilk uca benzediği için onun tekrarı değildir. Benzerlik yapısal düzeydedir; ontolojik içerik ise bütünüyle farklıdır. İlk simetri kullanılmamış potansiyellerin ortak düzeniyken, ikinci simetri gerçekleşmiş potansiyellerin karşılıklı sınırlandırılmış düzenidir. Aynı üstünlüksüzlük korunmaktadır; ancak artık belirlenimlerin hiçbiri varsayımsal değildir. Her biri kendi etkisini göstermiş, sınırlarını deneyimlemiş ve ortak ilişkisel tarihin etkin bir parçası hâline gelmiştir. Böylece ikinci uç, ilk ilkenin daha yoğun bir ontolojik görünümünü temsil eder.
Hilalin bu ikinci ucu aynı zamanda ilişkinin kendi olgunluğunu da ifade etmektedir. Süreç boyunca yaşanan hiçbir karşılaşma ortak ontolojik alanı tek merkezli bir yapıya dönüştürememiştir. Geçici üstünlükler oluşmuş, belirli belirlenimler farklı anlarda daha güçlü görünmüş olabilir; ancak bunların hiçbiri kalıcı ontolojik hâkimiyete dönüşmemiştir. Karşılıklı sınırlandırma her belirlenimi yeniden ortak yapının parçası hâline getirmiştir. Dengenin anlamı da tam olarak burada ortaya çıkar. Üstünlüksüzlük, ilişkinin dışında değil, ilişkinin tamamı içinde yeniden kurulmaktadır.
İkinci ucun en ayırt edici özelliği, tarih ile biçimin artık birbirinden ayrılmaz hâle gelmesidir. Başlangıçta simetri tarihten önce bulunurken, burada simetri tarihin içinden doğmaktadır. Ortak ontolojik alan ne kadar yoğunlaşmışsa, simetrik ilke de aynı ölçüde daha görünür olmaktadır. Böylece tarih, simetriyi bozan değil; onun hangi ontolojik ilkeye dayandığını açıklayan ilişkisel zemine dönüşmektedir.
Dengeyi hilalin ikinci ucu olarak düşünmek, onu durağan bir son nokta şeklinde yorumlamayı da engeller. Burada temsil edilen şey, hareketin sona ermesi değil; hareket boyunca taşınan yapısal ilkenin tamamlanmış görünümüdür. Tarih kendi yoğunluğunu korur, belirlenimler kendi farklılıklarını korur ve ortak ontolojik alan çoğulluğunu korur. Korunan bütün bunların üzerinde yeniden kurulan simetrik düzendir. Böylece ikinci uç, hareketin inkârı değil; hareketin kendi ilişkisel mantığını tamamlamasıdır.
Hilalin iki ucu arasındaki benzerlik de en açık biçimde burada anlaşılmaktadır. İlk uç ile ikinci uç aynı ontolojik ilkeye sahiptir; ancak aynı ontolojik dünyaya sahip değildir. Birinde potansiyel vardır, diğerinde gerçekleşme vardır. Birinde doğal simetri vardır, diğerinde tamamlanmış simetri vardır. Hilal metaforunun kurucu gücü de tam olarak bu yapısal süreklilik ile tarihsel farklılığı aynı biçimde bir araya getirebilmesinden kaynaklanmaktadır.
10.3 İki Uç Arasındaki Etkileşim Eğrisi
Hilalin anlamını belirleyen yalnızca iki ucu değildir. Asıl belirleyici unsur, bu iki ucu birbirine bağlayan eğridir. Çünkü başlangıç nötrlüğü ile tamamlanmış simetri arasındaki bütün ontolojik hareket bu eğri üzerinde gerçekleşmektedir. Eğri, yalnızca başlangıç ile son arasındaki mesafeyi gösteren geometrik bir çizgi değildir. Aynı zamanda belirlenimlerin birbirlerini görünür kıldığı, sınadığı, sınırlandırdığı ve ortak ontolojik tarihi birlikte ürettiği ilişkisel sürecin kendisini temsil etmektedir.
Eğri boyunca ilerleyen hareket doğrusal bir gelişim çizgisi oluşturmaz. Her yeni karşılaşma ortak ontolojik alanı yeniden düzenler, her yeni belirlenim önceki ilişkilerin anlamını değiştirir ve her sınırlandırma ortak yapının farklı bir yönünü görünür hâle getirir. Sürecin hiçbir aşaması yalnızca öncekinin mekanik devamı değildir. Eğri bu nedenle tek yönlü nedenselliği değil, karşılıklı belirlenimlerin sürekli yeniden örgütlendiği dinamik ilişkisel alanı simgelemektedir.
Hilalin eğrisi aynı zamanda ontolojik tarihin yoğunluğunu da ifade eder. Başlangıç ile son arasındaki uzaklık fiziksel bir mesafe değildir; yaşanmış ilişkilerin derinliğidir. Eğri uzadıkça yalnızca zaman geçmez. Ortak ontolojik alan yeni belirlenimler kazanır, farklı sınırlar görünür olur ve simetrik ilkenin hangi koşullar altında korunabildiği giderek daha açık biçimde anlaşılır. Eğrinin uzunluğu, kronolojik süreden çok ilişkisel zenginliği temsil etmektedir.
Bu eğri üzerinde hiçbir nokta gereksiz değildir. Sürecin herhangi bir aşaması çıkarıldığında, ikinci uç artık ilk uçla aynı yapısal bağı kuramaz. Çünkü tamamlanmış simetri yalnızca son anda gerçekleşen bir olay değildir; bütün karşılaşmaların ortak sonucudur. Eğrinin her bölümü, simetrinin gerçekleşmesine katkıda bulunan ilişkisel bir katmanı temsil etmektedir. Başlangıç ile denge arasındaki yapısal süreklilik de ancak bu kesintisiz hareket sayesinde korunabilmektedir.
Eğriyi oluşturan hareketin en önemli özelliği, hiçbir zaman kendi dışına çıkmamasıdır. Ontolojik süreç, başlangıçta açılan ilişkisel alanın dışında ikinci bir varlık düzlemi kurmaz. Aynı belirlenimler, aynı ortak ontolojik alan içinde birbirlerini yeniden tanımlar ve aynı ilişkisel bütünlük içinde simetriyi yeniden üretirler. Böylece eğri, kopuşların değil; sürekliliğin geometrik ifadesi hâline gelir.
Hilalin iki ucu yalnızca eğri sayesinde tek bir ontolojik yapı oluşturabilmektedir. Başlangıç nötrlüğü ile tamamlanmış denge birbirinden bağımsız iki durum değildir; aynı ilişkisel hareketin farklı ontolojik görünümleridir. Eğri de bu iki görünüm arasındaki tarihsel, ilişkisel ve yapısal sürekliliği temsil ederek hilal metaforunu tamamlayan asli unsur hâline gelmektedir.
10.4 Karşılaşma, Çatışma ve Direncin Dairesel Yapıdaki Yeri
Hilal metaforunun anlaşılabilmesi için iki uç kadar, bu uçlar arasında gerçekleşen karşılaşmaların ontolojik işlevi de açıklığa kavuşturulmalıdır. İlk bakışta çatışma ile simetri birbirini dışlayan iki kavram gibi görünmektedir. Çatışma varsa simetri bozulmuş, simetri varsa çatışma sona ermiş kabul edilir. İlişkisel ontoloji ise bu karşıtlığı kabul etmez. Çünkü simetri, çatışmanın bulunmadığı bir alan değil; çatışmanın hiçbir belirlenimi mutlaklaştıramadığı ilişkisel düzendir. Dolayısıyla karşılaşma, çatışma ve direnç hilalin eğrisi üzerinde sonradan ortaya çıkan istisnai olaylar değil, eğrinin kendisini oluşturan kurucu süreçlerdir.
Karşılaşma, belirlenimlerin birbirlerini ilk kez görünür hâle getirdikleri ontolojik andır. Bir belirlenim kendi başına bulunduğu sürece yalnızca potansiyelini taşır; gerçek sınırları henüz bilinmez. Başka belirlenimlerle ilişkiye girdiği anda ise sahip olduğu kapasite ilk kez fiilen sınanmaya başlar. Böylece karşılaşma yalnızca iki belirlenimin temas etmesi değildir. Aynı zamanda her belirlenimin kendi ontolojik kapsamını öğrenmeye başladığı süreçtir. Eğri üzerindeki ilk hareketler bu nedenle görünmez potansiyellerin görünür belirlenimlere dönüşmesini temsil etmektedir.
Çatışma ise karşılaşmanın zorunlu sonuçlarından biridir. Farklı belirlenimler ortak ontolojik alan üzerinde etkilerini genişletmeye çalıştıkları ölçüde, yönelimleri kaçınılmaz olarak birbirleriyle kesişmektedir. Fakat çatışmanın anlamı burada bir belirlenimin diğerini bütünüyle ortadan kaldırması değildir. Çatışma, belirlenimlerin birbirlerinin sınırını üretme biçimidir. Her karşıtlık aynı anda iki belirlenimin de gerçek kapsamını görünür kılar. Böylece çatışma yıkıcı olmaktan önce açıklayıcı bir ontolojik işleve sahip olur.
Direnç, bu sürecin tamamlayıcı unsurudur. Bir belirlenim ancak başka bir belirlenim tarafından sınırlandırılabildiği ölçüde kendi etkisinin mutlak olmadığını öğrenebilir. Direnç bulunmadığında güç kendisini sınırsız sanabilir; fakat bu yalnızca sınanmamış bir varsayımdır. Gerçek ontolojik güç, ancak karşı dirençle karşılaştığında kendi gerçek ölçüsünü kazanır. Direnç böylece çatışmayı uzatan dışsal bir engel değil, belirlenimlerin ontolojik kimliğini kesinleştiren ilişkisel ilkedir.
Hilalin eğrisi boyunca ilerleyen bütün karşılaşmalar, çatışmalar ve dirençler ortak bir sonuca yönelmektedir. Hiçbiri tek başına simetri üretmez; ancak her biri simetrinin kurulabilmesi için zorunlu bir katman oluşturur. Belirlenimler birbirlerini sınadıkça mutlaklaşma ihtimali giderek azalır, karşılıklı sınırlandırma giderek derinleşir ve ortak ontolojik alan yeniden üstünlüksüz karakterini kazanmaya başlar. Simetri, çatışmanın sona ermesiyle değil; çatışmanın hiçbir belirlenimi mutlaklaştıramamasıyla gerçekleşmektedir.
Hilal metaforunun dairesel karakteri de tam olarak burada anlam kazanmaktadır. Eğri üzerindeki her karşılaşma, ikinci ucu başlangıca biraz daha yaklaştırmaktadır. Hareket doğrusal olarak ilerlerken, çatışmalar ve dirençler aynı anda simetrik biçimin yeniden kurulmasına katkıda bulunmaktadır. Böylece hilalin eğrisi yalnızca zamanın akışını değil; karşılaşmaların yapısal olarak simetriyi nasıl yeniden ürettiğini de görünür hâle getiren ontolojik model hâline gelmektedir.
10.5 Aynı Noktaya Değil, Aynı Biçime Yaklaşma
Hilal metaforunun en temel işlevlerinden biri, başlangıç ile denge arasındaki ilişkinin yanlış anlaşılmasını engellemektir. Hareket sonunda başlangıca yaklaşıldığı söylendiğinde, bunun kronolojik ya da mekânsal bir geri dönüş olduğu düşünülebilir. Oysa ilişkisel ontoloji açısından yakınlaşılan şey başlangıç noktası değildir. Yakınlaşılan, başlangıçta doğal olarak mevcut bulunan simetrik biçimdir. Nokta ile biçim arasındaki bu ayrım, sistemin bütün hareket mantığını belirleyen temel ilkelerden biridir.
Başlangıç noktası, ontolojik tarihin henüz oluşmadığı tekil bir andır. Karşılaşmalar gerçekleşmemiş, belirlenimler sınanmamış ve ortak ontolojik alan tarihsel yoğunluk kazanmamıştır. Hareket ilerledikçe bu durum geri alınamaz biçimde değişmektedir. Yaşanan hiçbir ilişki silinmez, hiçbir belirlenim ilk görünmezlik durumuna geri çekilemez ve hiçbir karşılaşma ontolojik tarihten çıkarılamaz. Dolayısıyla ikinci uç hiçbir zaman ilk noktanın kendisi olamaz. Tarih geri dönmez; yalnızca ilerler.
Biçim ise tarihten bağımsız olarak aynı yapısal ilkenin farklı içerikler üzerinde yeniden gerçekleşebilmesini ifade eder. Başlangıçta doğal olarak bulunan üstünlüksüzlük, hareket sonunda yeniden görünür hâle geldiğinde nokta değişmiş olsa da biçim korunmuş olur. Yakınlaşmanın anlamı tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Korunan unsur tarihsel konum değil, ontolojik ilkedir. Böylece süreç kendi geçmişini inkâr etmeden yapısal sürekliliğini sürdürebilmektedir.
Aynı biçime yaklaşma düşüncesi, ilerleme ile tekrar arasındaki görünür karşıtlığı da ortadan kaldırmaktadır. Eğer hareket aynı noktaya dönseydi, süreç boyunca yaşanan bütün karşılaşmalar anlamsızlaşırdı. Buna karşılık başlangıç biçimiyle hiçbir ilişki kurulamasaydı, tamamlanmış simetri doğal simetriyle aynı ontolojik ilkeye sahip olamazdı. İlişkisel ontoloji bu iki uç yorumu da reddeder. Hareket ilerlemekte, fakat ilerledikçe başlangıçta bulunan yapısal düzen yeniden görünür olmaktadır.
Hilalin geometrisi de bu nedenle kapalı bir çember oluşturmaz. İkinci uç ilk uca yaklaşır; ancak onun üzerine kapanmaz. Aralarında her zaman ontolojik tarihin ürettiği ilişkisel farklılık bulunmaktadır. Aynı biçim korunurken farklı tarih korunmaktadır. Aynı simetrik ilke sürerken farklı ontolojik yoğunluk varlığını devam ettirmektedir. Hilal, bu nedenle ne eksik tamamlanmış bir çember ne de yalnızca eğilmiş bir doğru olarak anlaşılabilir. Kendine özgü geometrik anlamı tam da iki ucu özdeşleştirmeden birbirine yaklaştırabilmesinden doğmaktadır.
İlişkisel ontolojinin denge kuramı açısından ulaşılan sonuç da budur. Denge, başlangıç noktasının yeniden elde edilmesi değildir. Denge, başlangıçta yalnızca doğal olarak bulunan simetrik biçimin, gerçekleşmiş ontolojik tarihin tamamı üzerinde yeniden kurulmasıdır. Yakınlaşılan şey geçmiş değil; geçmiş boyunca korunan yapısal ilkedir. Böylece hilal metaforu, hareketin neden aynı yere değil, aynı ontolojik biçime yöneldiğini en açık şekilde görünür kılmaktadır.
10.6 Gerçekleşmemiş Simetriden Tamamlanmış Simetriye Hilalsi Hareket
Hilal metaforunun bütün unsurları birlikte değerlendirildiğinde, temsil ettiği hareketin özünün gerçekleşmemiş simetriden tamamlanmış simetriye doğru ilerleyen ilişkisel süreç olduğu görülmektedir. Buradaki hareket, simetrinin yokluğundan simetrinin varlığına geçiş değildir. Simetri başlangıçta da vardır; ancak henüz ontolojik tarihin tamamı üzerinde gerçekleşmiş değildir. Süreç ilerledikçe aynı ilke giderek daha yoğun ilişkisel içerikler üzerinde görünür hâle gelir. Böylece hilalsi hareket, yeni bir simetri üretmekten çok mevcut simetrinin gerçekleşme sürecini ifade eder.
Gerçekleşmemiş simetri, belirlenimlerin henüz kendi potansiyellerini fiilen ortaya koymadıkları doğal düzeni temsil etmektedir. Bütün ontolojik kapasiteler mevcuttur; fakat ortak ilişkisel tarih henüz oluşmamıştır. Üstünlüksüzlük doğal olarak korunmaktadır; çünkü hiçbir belirlenim kendi gerçek etkisini sınayabilecek ilişkisel zemine sahip değildir. İlk simetri bu nedenle eksik olduğu için değil, henüz gerçekleşmemiş olduğu için başlangıç noktasını oluşturmaktadır.
Hilalsi hareket başladığında belirlenimler kendi ontolojik kapasitelerini fiilen görünür hâle getirmeye başlarlar. Karşılaşmalar çoğalır, dirençler ortaya çıkar, sınırlar belirginleşir ve ortak ontolojik alan giderek daha karmaşık bir tarih üretir. Her yeni ilişki simetriden uzaklaşma izlenimi doğurabilir; çünkü belirli anlarda bazı belirlenimler diğerlerine göre daha baskın görünmektedir. Ancak bu görünür yoğunluklar, hareketin nihai yönünü değiştiremez. Karşılıklı sınırlandırma derinleştikçe aynı simetrik ilke yeniden belirginleşmektedir.
Tamamlanmış simetriye ulaşıldığında değişen şey ilkenin kendisi değildir. Değişen, ilkenin üzerinde yükseldiği ontolojik zemindir. Başlangıçta doğal olarak bulunan üstünlüksüzlük, artık gerçekleşmiş ilişkilerin tamamı üzerinde yeniden kurulmaktadır. Her belirlenim kendi gerçek kapsamını öğrenmiş, her karşılaşma ortak tarihin kalıcı parçası olmuş ve her sınırlandırma ortak yapının kurucu unsuru hâline gelmiştir. Aynı simetri böylece çok daha yoğun bir ontolojik içerik üzerinde yeniden gerçekleşmektedir.
Hilalsi hareketin özgünlüğü, başlangıç ile son arasında kurduğu yapısal süreklilikte yatmaktadır. İlk uç ile ikinci uç aynı ilkeye sahiptir; buna rağmen aynı tarihsel içeriği paylaşmazlar. Eğri boyunca gerçekleşen bütün karşılaşmalar, simetrinin hangi ilişkisel koşullar altında korunabileceğini görünür kılar. Hareketin sonunda ulaşılan düzen, başlangıcın inkârı değildir; başlangıçta bulunan yapısal ilkenin bütün ontolojik tarih boyunca doğrulanmış biçimidir.
Hilal metaforu böylece yalnızca denge kuramını görselleştiren yardımcı bir benzetme olmaktan çıkar. Gerçekleşmemiş simetriden tamamlanmış simetriye uzanan ontolojik hareketin geometrik modeli hâline gelir. Başlangıç nötrlüğü, karşılaşmalar, çatışmalar, dirençler, karşılıklı sınırlandırmalar ve yeniden kurulan üstünlüksüzlük aynı yapı içinde birbirine bağlanır. İlişkisel ontolojinin hareket mantığı, hilalin geometrik düzeni sayesinde tek bir biçim altında bütünlüğünü kazanmış olur.
11. Dengenin Nihai Ontolojik Formülü
Önceki bölümlerde geliştirilen bütün çözümlemeler, denge kavramının tek bir tanım altında indirgenemeyecek kadar çok katmanlı bir ontolojik yapı taşıdığını göstermektedir. Denge, yalnızca güçlerin eşitliği değildir; yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir; yalnızca karşılıklı sınırlanma değildir; yalnızca simetri de değildir. Bütün bu kavramlar, dengenin farklı görünümlerini açıklamaktadır. Asıl mesele, bunların hangi ontolojik ilke altında birleştiğini ortaya koymaktır. Son bölümün amacı da bu dağınık görünen çözümlemeleri tek bir sistematik bütünlük içinde yeniden toplamaktır.
İlişkisel ontoloji açısından hiçbir kavram, kendi başına bütünü temsil etmez. Simetri tek başına düşünüldüğünde tarih görünmez hâle gelir. Hareket tek başına ele alındığında simetrik süreklilik açıklanamaz. Karşılaşma merkeze alındığında başlangıç nötrlüğü kaybolur; başlangıç öne çıkarıldığında ise gerçekleşmiş ontolojik tarih ihmal edilir. Dolayısıyla sistem, yalnızca bu kavramların birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden anlaşılabilir. Nihai formül, tek tek kavramları değil, onların oluşturduğu ilişkisel örgüyü ifade etmek zorundadır.
Başlangıçta doğal olarak bulunan simetri, ontolojik hareket boyunca görünüşte parçalanır; ancak gerçekte yalnızca gerçekleşme sürecine girer. Karşılaşmalar belirlenimleri görünür kılar, çatışmalar sınırları belirler, direnç mutlaklaşmayı engeller ve karşılıklı sınırlandırma ortak ontolojik alanı yeniden üstünlüksüz yapıya yöneltir. Sürecin sonunda ortaya çıkan denge, başlangıç ilkesinin yeniden üretilmesi değildir; aynı ilkenin gerçekleşmiş ontolojik tarihin tamamı üzerinde yeniden görünür hâle gelmesidir. Böylece başlangıç ile son arasında doğrusal zaman korunurken yapısal süreklilik de korunmaktadır.
Nihai ontolojik formül oluşturulurken herhangi bir aşamanın ayrıcalıklı konuma yerleştirilmesi mümkün değildir. Başlangıç olmadan hareket açıklanamaz; hareket olmadan tamamlanmış simetri kurulamaz; karşılıklı sınırlandırma olmadan üstünlüksüzlük korunamaz; üstünlüksüzlük olmadan da denge kendi ontolojik anlamını kaybeder. Her unsur diğerinin zorunlu koşulu olarak işlev görmektedir. Sistemin bütünlüğü de tam olarak bu karşılıklı bağımlılıkta ortaya çıkmaktadır.
Son bölümde amaçlanan şey, yeni kavramlar üretmek değil; şimdiye kadar kurulan ontolojik yapıyı en yoğun ve en genel biçimiyle ifade etmektir. Böylece denge, yalnızca belirli olayları açıklayan yerel bir teori olmaktan çıkarak, ilişkinin kendisini açıklayan genel ontolojik ilke olarak formüle edilecektir. Bütün önceki çözümlemeler, bu genel ilkenin farklı görünümlerini hazırlamaktadır.
Dengenin nihai ontolojik formülü, ilişkisel ontolojinin yalnızca sonuç kısmını değil, aynı zamanda bütün hareket mantığını da tek bir kavramsal çerçeve altında toplamaktadır. Başlangıç nötrlüğünden tamamlanmış simetriye uzanan süreç, artık birbirinden kopuk aşamalar değil; tek bir ontolojik düzenin ardışık görünümleri olarak okunabilir hâle gelmektedir.
11.1 Başlangıç Nötrlüğü Olarak Gerçekleşmemiş Simetri
Nihai ontolojik formülün ilk bileşeni, başlangıçta bulunan simetrinin doğru biçimde anlaşılmasıdır. Çünkü hareketin sonunda yeniden kurulan denge, ancak başlangıçta mevcut olan ontolojik ilkenin ne olduğu açık biçimde kavrandığında açıklanabilir. Başlangıç nötrlüğü, belirlenimlerin bulunmadığı boş bir alan değildir. Aynı şekilde farklılıkların ortadan kalktığı özdeşlik durumu da değildir. Burada temsil edilen yapı, bütün belirlenimlerin henüz fiilen karşılaşmadıkları doğal simetridir.
Gerçekleşmemiş simetri kavramı, başlangıçın eksikliğini değil, ontolojik durumunu ifade etmektedir. Simetri zaten vardır; ancak henüz gerçekleşmiş ilişkiler üzerinde görünür değildir. Belirlenimler kendi potansiyellerini taşımakta, fakat bu potansiyeller ortak ontolojik tarihin içinde sınanmamaktadır. Üstünlüksüzlük de tam olarak bu nedenle doğal olarak korunmaktadır. Hiçbir belirlenim henüz kendi etkisini mutlaklaştırabilecek ilişkisel zemine sahip değildir.
Başlangıç nötrlüğünün taşıdığı önem, yalnızca hareketin ilk anı olmasından kaynaklanmaz. Aynı zamanda tamamlanmış simetrinin yapısal referansını oluşturur. Süreç boyunca yaşanan bütün karşılaşmalar, ilk simetrinin hangi koşullar altında yeniden gerçekleşebileceğini ortaya koymaktadır. Böylece başlangıç, yalnızca geçmişte bırakılmış tarihsel bir nokta değil; hareket boyunca sessizce korunan ontolojik ilkedir.
Gerçekleşmemiş simetri aynı zamanda ortak ontolojik alanın açıklığını da temsil etmektedir. Belirlenimler henüz birbirlerini sınırlandırmadıkları için, sahip oldukları bütün potansiyeller geleceğe açıktır. Ortak tarih yazılmamıştır; fakat yazılabilmesini mümkün kılacak bütün ontolojik koşullar mevcuttur. Başlangıç nötrlüğü bu nedenle yalnızca durağan bir bekleyiş değil, gerçekleşmeye hazır potansiyellerin ortak düzenidir.
İlk bileşenin doğru anlaşılması, dengenin neden başlangıca dönüş olarak yorumlanamayacağını da açıklamaktadır. Denge, başlangıçtaki gerçekleşmemiş simetrinin yeniden elde edilmesi değildir. Tam tersine aynı simetrik ilkenin gerçekleşmiş ontolojik tarihin tamamı üzerinde yeniden görünür hâle gelmesidir. Böylece başlangıç nötrlüğü, nihai formülün ilk halkasını oluşturarak bütün sistemin ontolojik temelini belirlemektedir.
11.2 Etkileşim Olarak Potansiyelin Aktüelleşmesi
Nihai ontolojik formülün ikinci bileşeni, hareketin neyi dönüştürdüğünü açıklamaktadır. Ontolojik hareket yeni bir varlık üretmez, belirlenimlere dışarıdan yeni bir öz kazandırmaz ve başlangıçta bulunmayan ontolojik ilkeler meydana getirmez. Hareketin gerçekleştirdiği dönüşüm, başlangıçta potansiyel olarak mevcut bulunan ontolojik kapasitenin fiilen görünür hâle gelmesidir. Etkileşim bu nedenle yalnızca belirlenimler arasındaki temas değildir; potansiyelin aktüelleştiği ontolojik süreçtir.
Potansiyel, henüz gerçekleşmemiş olmakla birlikte var olmayan bir imkân değildir. Her belirlenim daha başlangıçta kendi ontolojik kapasitesini taşımaktadır. Ancak bu kapasite yalnızca kendi içinde kaldığı sürece gerçek kapsamı bilinemez. Potansiyelin neyi mümkün kıldığı ancak başka belirlenimlerle ilişkiye girdiğinde anlaşılabilir. Etkileşim, görünmeyen kapasiteyi görünür belirlenime dönüştüren ilişkisel zemindir. Hareket başlamadan önce yalnızca mümkün olan şey, süreç ilerledikçe fiilen gerçekleşmeye başlamaktadır.
Aktüelleşme kavramı burada niceliksel büyüme anlamına gelmez. Bir belirlenim yalnızca daha güçlü hâle geldiği için aktüelleşmiş olmaz. Asıl değişim, sahip olduğu ontolojik kapasitenin sınanabilir ve görünür hâle gelmesidir. Başka belirlenimlerle kurduğu her ilişki, onun gerçek etki alanını biraz daha belirginleştirir. Aynı süreç, yalnızca kendi kapasitesini değil, sınırlarını da görünür kılar. Dolayısıyla aktüelleşme, sınırsız genişleme değil; gerçek kapsamın açığa çıkmasıdır.
Her karşılaşma yalnızca tek bir belirlenimin potansiyelini gerçekleştirmez. Aynı anda bütün belirlenimler birbirlerinin aktüelleşme sürecine katkıda bulunurlar. Bir belirlenim, başka belirlenimin sınırını oluştururken kendi sınırını da öğrenmektedir. Böylece etkileşim tek yönlü bir gerçekleşme süreci değildir. Ortak ontolojik alanın tamamı karşılıklı olarak birbirini aktüelleştiren ilişkiler ağına dönüşmektedir. Her belirlenim hem etkin hem edilgin, hem belirleyen hem belirlenen konumunda bulunmaktadır.
Potansiyelin aktüelleşmesi, hareketin neden zorunlu olduğunu da açıklamaktadır. Eğer belirlenimler yalnızca kendi potansiyellerini taşıyıp hiçbir zaman ilişkiye girmeselerdi, ortak ontolojik alan gerçekleşmiş bir dünya hâline gelemezdi. Simetri doğal olarak korunurdu; fakat bu simetri sınanmamış olurdu. Dengenin ontolojik değeri ise tam tersine gerçekleşmiş belirlenimler üzerinde yeniden kurulabilmesinden kaynaklanmaktadır. Hareket, bu nedenle simetrinin alternatifi değil; onun gerçekleşme koşuludur.
İlişkisel ontolojinin nihai formülü açısından etkileşim, belirlenimlerin dışsal olarak birbirlerine temas etmeleri değil, potansiyellerini ortak ontolojik tarih içinde görünür hâle getirmeleridir. Hareket ilerledikçe yeni özler üretilmez; başlangıçtan beri mevcut olan ontolojik kapasiteler gerçekleşmiş ilişkilere dönüşür. Böylece başlangıçta örtük olan dünya, süreç sonunda bütünüyle görünür bir ilişkisel yapıya kavuşur.
11.3 Karşılıklı Sınırlanma Olarak Mutlaklaşmanın Engellenmesi
Potansiyeller aktüelleştikten sonra nihai ontolojik formülün üçüncü bileşeni devreye girmektedir. Belirlenimlerin görünür hâle gelmesi tek başına denge üretmez. Her belirlenim kendi gerçek etkisini ortaya koyduğunda, aynı anda ortak ontolojik alan üzerinde daha geniş bir belirleyicilik kurma eğilimi de göstermektedir. Eğer bu eğilim herhangi bir sınırla karşılaşmazsa, ortak yapı tek taraflı belirlenime dönüşür. Dengenin kurulabilmesi için potansiyelin gerçekleşmesi kadar, gerçekleşmiş gücün mutlaklaşamaması da zorunludur.
Mutlaklaşma, bir belirlenimin yalnızca güçlü olması değildir. Güç, ontolojik yapının doğal unsurlarından biridir. Mutlaklaşma ise belirli bir gücün ortak ontolojik alanı tek başına açıklayabilecek, düzenleyebilecek ve temsil edebilecek konuma yükselmesidir. Böyle bir durumda diğer bütün belirlenimler kendi bağımsız ontolojik statülerini kaybederler. Ortak yapı çoğulluğunu yitirerek tek merkezli bir düzen hâline gelir. İlişkisel ontolojinin reddettiği asıl durum da budur.
Karşılıklı sınırlanma ilkesi, mutlaklaşmayı doğrudan ortadan kaldırmaz; onu ontolojik olarak imkânsız hâle getirir. Her belirlenim başka belirlenimlerin sınırına çarptığı ölçüde kendi etki alanının mutlak olmadığını öğrenmektedir. Aynı ilke bütün belirlenimler için geçerlidir. Hiçbiri ortak ontolojik alanı tek başına belirleyemez; çünkü her biri başka belirlenimlerin varlığını hesaba katmak zorundadır. Sınır burada dışarıdan konulan yasak değil, ilişkinin kendi yapısından doğan zorunlu ilkedir.
Karşılıklı sınırlanmanın en önemli sonucu, çoğulluğun korunmasıdır. Bir belirlenimin mutlaklaşması engellendiğinde yalnızca diğer belirlenimler korunmuş olmaz. Aynı zamanda ortak ontolojik alanın ilişkisel karakteri de korunmuş olur. Çünkü ilişki ancak karşılıklı belirleyiciliğin bulunduğu yerde mümkündür. Tek taraflı hâkimiyet ortaya çıktığında ilişki sona erer; geriye yalnızca tek merkezli belirlenim kalır. Denge ise tam tersine ilişkinin hiçbir zaman tek taraflılaşmaması sayesinde kurulmaktadır.
Bu ilke, hareketin bütün aşamalarında sürekli olarak işlemektedir. Karşılıklı sınırlanma yalnızca sürecin sonunda gerçekleşen tek seferlik bir olay değildir. Her karşılaşmada yeniden üretilir, her dirençte yeniden görünür olur ve her yeni belirlenimde yeniden işler. Ortak ontolojik alan, bu sürekli sınır üretme kapasitesi sayesinde çoğulluğunu koruyabilmektedir. Denge de bu sürekliliğin tamamlanmış görünümünden başka bir şey değildir.
Nihai ontolojik formül açısından bakıldığında karşılıklı sınırlanma, simetrinin fiilî güvencesini oluşturmaktadır. Başlangıçta doğal olarak bulunan üstünlüksüzlük, hareket sonunda artık karşılıklı sınırlandırılmış belirlenimlerin ortak düzeni olarak yeniden kurulmaktadır. Böylece mutlaklaşmanın engellenmesi, yalnızca belirli güçleri sınırlayan pratik bir mekanizma değil; tamamlanmış simetriyi mümkün kılan temel ontolojik ilke hâline gelmektedir.
11.4 Üstünlüksüzlüğün İlişki İçinden Yeniden Üretilmesi
Nihai ontolojik formülün dördüncü bileşeni, denge kuramının en ayırt edici yönünü oluşturmaktadır. Çünkü şimdiye kadar geliştirilen bütün çözümlemeler tek bir noktada birleşmektedir: Üstünlüksüzlük, ilişkinin dışında korunmaz; ilişkinin içinden yeniden üretilir. İlişkisel ontolojinin klasik simetri anlayışlarından ayrıldığı temel nokta da budur. Simetri, belirlenimlerin birbirlerinden uzak durduğu doğal bir başlangıç durumu olarak kalmaz. Aynı simetrik ilke, gerçekleşmiş karşılaşmaların tamamı içinde yeniden görünür hâle gelir. Denge böylece ilişkisizliğin değil, ilişkinin en olgun biçiminin ürünü olur.
Üstünlüksüzlüğün yeniden üretilmesi, hiçbir belirlenimin etkisini kaybetmesiyle gerçekleşmez. Ortak ontolojik alanın bütün belirlenimleri etkinliklerini sürdürmektedir. Her biri kendi yönelimini korumakta, kendi ontolojik kapasitesini fiilen ortaya koymakta ve ortak tarihin kurucu unsuru olmaya devam etmektedir. Korunan şey güçlerin yokluğu değildir; güçlerin hiçbirinin ortak yapının tek temsilcisine dönüşememesidir. Üstünlüksüzlük, güçsüzlüğün değil; karşılıklı etkinliğin ulaştığı ilişkisel dengedir.
Bu nedenle dengeyi pasif bir eşitlik olarak yorumlamak mümkün değildir. Pasif eşitlikte farklılıklar görünmez hâle gelir, belirlenimler birbirlerinden ayrışamaz ve ortak yapı durağanlaşır. İlişkisel ontolojide ise farklılıklar bütünüyle korunmaktadır. Belirlenimler aynı değildir; aynı yoğunlukta değildir; aynı etki alanına da sahip değildir. Buna rağmen hiçbiri diğer bütün belirlenimlerin ontolojik statüsünü ortadan kaldıracak ölçüde mutlaklaşamaz. Üstünlüksüzlüğün anlamı, farklılıkların silinmesi değil; farklılıkların tek merkezli hâkimiyete dönüşememesidir.
İlişkinin yeniden üretici karakteri burada açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Her yeni karşılaşma, ilk bakışta simetriyi bozuyormuş gibi görünse de, aynı anda simetrinin yeniden kurulmasına katkıda bulunmaktadır. Belirlenimler birbirlerini sınadıkça sınırları daha açık hâle gelir; sınırlar görünür oldukça karşılıklı sınırlanma daha güçlü işler; karşılıklı sınırlanma derinleştikçe de üstünlüksüz yapı yeniden belirginleşir. Aynı süreç hem farklılaşmayı hem de simetrik bütünlüğü birlikte üretmektedir.
Üstünlüksüzlüğün ilişki içinden yeniden üretilmesi, ontolojik hareketin yaratıcı yönünü de açıklamaktadır. Hareket yalnızca belirlenimleri görünür kılmaz; aynı zamanda simetrinin doğal bir veri olmaktan çıkarak gerçekleşmiş bir ontolojik ilkeye dönüşmesini sağlar. Başlangıçta kendiliğinden mevcut bulunan üstünlüksüzlük, hareket sonunda doğrulanmış üstünlüksüzlük hâline gelir. Aynı biçim korunurken onu taşıyan ontolojik gerekçe daha derin ve daha kapsamlı bir içerik kazanmaktadır.
İlişkisel ontolojinin denge kuramı böylece üstünlüksüzlüğü korunması gereken kırılgan bir durum olarak değil, ilişkinin kendi iç mantığı tarafından sürekli yeniden üretilen yapısal ilke olarak tanımlamaktadır. Simetri, hareket tarafından tehdit edilen değil; hareket sayesinde doğrulanan ontolojik düzendir. Dengenin özgünlüğü de tam olarak burada ortaya çıkar. Üstünlüksüzlük, ilişki sona erdiği için değil, ilişki kendi bütünlüğüne ulaştığı için yeniden görünür hâle gelmektedir.
11.5 Denge Olarak Tamamlanmış Simetri
İlişkisel ontolojinin denge kuramı, bütün çözümlemeler sonunda tek bir ontolojik kavram etrafında bütünleşmektedir: tamamlanmış simetri. Bu kavram, başlangıç nötrlüğünü, potansiyelin aktüelleşmesini, karşılıklı sınırlanmayı ve üstünlüksüzlüğün yeniden üretimini tek bir ilişkisel yapı içinde bir araya getirmektedir. Denge, bu unsurlardan yalnızca biri değildir; hepsinin aynı ontolojik hareket içinde birbirini zorunlu olarak tamamlamasının sonucudur. Tamamlanmış simetri, sistemin ulaştığı son ilke olmasının nedeni budur.
Başlangıçta bulunan simetri ile tamamlanmış simetri arasındaki ilişki artık bütün açıklığıyla görülebilmektedir. İlk durumda simetri, henüz gerçekleşmemiş ontolojik potansiyellerin ortak düzenidir. Son durumda ise aynı simetri, bütünüyle gerçekleşmiş ontolojik tarihin ortak düzeni hâline gelmiştir. Aralarındaki fark ilkenin değişmesi değildir. Fark, ilkenin üzerinde yükseldiği ilişkisel dünyanın bütünüyle dönüşmüş olmasıdır. Aynı simetrik yapı, farklı ontolojik yoğunluklar üzerinde yeniden kurulmaktadır.
Tamamlanmış simetri, ontolojik hareketin sona erdiği donmuş bir denge noktası olarak anlaşılmamalıdır. Burada tamamlanan şey hareket değil, hareket boyunca taşınan yapısal ilkedir. Karşılaşmaların yaşanmış olması, belirlenimlerin görünür hâle gelmiş olması ve karşılıklı sınırlanmanın ortak yapıya bütünüyle işlemiş olması sayesinde simetri artık gerçekleşmiş bir ontolojik statü kazanmıştır. Böylece denge, zamanın durması değil; yapısal ilkenin tam görünürlüğe ulaşmasıdır.
Sistemin bütün kavramları tamamlanmış simetri içinde kendi gerçek yerini bulmaktadır. Başlangıç nötrlüğü, hareketin ontolojik önkoşulu olarak; etkileşim, potansiyelin gerçekleşme süreci olarak; karşılıklı sınırlanma, mutlaklaşmayı engelleyen kurucu ilke olarak; üstünlüksüzlük ise ortak ontolojik düzenin yapısal karakteri olarak aynı bütünün parçaları hâline gelmektedir. Her kavram tek başına eksik kalırken, tamamlanmış simetri onların ilişkisel birliğini ifade etmektedir.
İlişkisel ontolojinin denge anlayışı bu nedenle yalnızca belirli olaylara uygulanabilecek özel bir model değildir. Belirlenimlerin bulunduğu her ontolojik düzlemde aynı ilke geçerlidir. Nerede karşılıklı etkileşim potansiyelleri görünür kılıyor, nerede görünür hâle gelen belirlenimler birbirlerini sınırlıyor ve nerede hiçbir belirlenim ortak yapıyı tek başına temsil edemiyorsa, orada tamamlanmış simetri yeniden gerçekleşmektedir. Denge, belirli bir alanın değil; ilişkinin evrensel ontolojik biçimidir.
Böylece başlangıçta doğal olarak mevcut bulunan gerçekleşmemiş simetri, etkileşim yoluyla potansiyellerini görünür kılmakta; görünür hâle gelen belirlenimler karşılıklı olarak birbirlerini sınırlamakta; karşılıklı sınırlanma üstünlüksüzlüğü yeniden üretmekte ve bütün bu süreç sonunda denge, tamamlanmış simetri olarak ortaya çıkmaktadır. İlişkisel ontolojinin nihai formülü, ontolojik hareketin bütününü tek bir ilke altında birleştiren sistematik yapı olarak tam da bu ilişkisel sürekliliği ifade etmektedir.
Tepkiniz Nedir?