OntoHaber 13
25–26 Şubat haberleri, modern dünyanın farklı alanlarında işleyen görünmez düzenleme mantıklarını açığa çıkarır: kolektif belleğin yeniden kurulumu, diplomatik söylem ile pratik güç arasındaki gerilim, misilleme döngülerinin makineleşmesi, ritüelin mekânsal sabitleyici işlevi, mülkiyet şiddetinin varoluşsal korku üretimi, ittifakların moral retoriği ve otomasyonla regülasyonun emekten algoritmaya kayması. Bu başlıklar, güncel olayların ardında işleyen ontolojik ve psiko-politik örüntüleri yoğunlaştırılmış biçimde ortaya koyar.
Anma ve Kolektif Belleğin Kurulumu
Jesse Jackson için Chicago’da başlatılan anma törenleri, ilk bakışta yalnızca tarihsel bir figürün hatırlanması gibi görünür. Oysa “anmak” fiili, salt geçmişe dönük bir hatırlama değildir; her anma eylemi, şimdi içinde geçmişin yeniden kurulması anlamına gelir. Hatırlama, zihinde pasif bir çağırma işlemi değil, geçmişin bugünün kavramsal ve değer eksenleri üzerinde yeniden inşa edilmesidir. Bu nedenle anma, bir hafıza koruma değil, bir bellek kurulum faaliyetidir. Jesse Jackson gibi figürler söz konusu olduğunda bu kurulum bireysel değil, kolektif ölçekte gerçekleşir: bireysel belleğin yeniden kuruluşu bireysel hatırlama ile, kolektif belleğin yeniden kuruluşu ise toplumsal anma ritüelleriyle yürütülür.
Kolektif anmanın zorunluluğu tam da burada ortaya çıkar. Eğer kolektif bellek, ortak ritüeller ve simgesel işlemlerle yeniden kurulmazsa, hatırlama süreci bireylerin tekil belleklerine dağılır. Bu durumda geçmiş figürün anlamı, ortak değerler ekseninde değil, her bireyin duyusal ve kişisel algı alanı içinde yeniden kurulur. Kolektif kurulumun yokluğunda hatırlama parçalanır; figür, toplumsal değerler düzleminde değil, bireysel izlenimler düzleminde yaşamaya başlar. Bu parçalanma, özellikle Jesse Jackson gibi evrensel insanlık eşitliği ilkesini savunmuş bir figür için paradoksal biçimde trajik sonuçlar üretir. Çünkü bireysel bellek kurulumunda, kişinin fiziksel görünümü, ten rengi, bedensel özellikleri gibi doğrudan duyu verilerine dayalı unsurlar yeniden hatırlama sürecine dahil olur. Oysa Jackson’ın mücadelesi, tam da insanın bu tür fiziksel belirlenimlerden bağımsız bir varlık olarak görülmesi gerektiği fikrine dayanıyordu.
Bu nedenle kolektif anma, bedensel olanın değil, izlerin yeniden kurulumu anlamına gelir. Kolektife dahil olan bedenler değil, topluma bırakılan izlerdir. Bir kişinin kolektif bellekteki varlığı, fiziksel varlığının değil, tarihsel ve ahlaki etkilerinin sürekliliğidir. Anma ritüelleri bu soyut izleri —eşitlik, adalet, insanlık onuru gibi değerleri— yeniden kurar ve dolaşıma sokar. Bu kurulumda kişinin yaptığı eylemler, savunduğu ilkeler ve bıraktığı manevi miras merkezîdir; duyu verileri geri plana çekilir. Kolektif bellek, figürü fiziksel özelliklerinden arındırarak değerler düzlemine sabitler.
Buna karşılık bireysel anma, böyle bir soyutlama zorunluluğu taşımaz. Bireysel bellek, figürü kolektif değerler ekseninde yeniden kurmak zorunda değildir; kişi, hatırladığı figürü kendi algısal deneyimleriyle bütünleştirir. Bu nedenle bireysel hatırlama, fiziksel özellikleri, dış görünümü, hatta önyargıları yeniden üretme potansiyeli taşır. Kolektif olarak tamamen değerler alanına ait olan bir figür, bireysel bellekte yeniden bedenselleştirilebilir. Bu durum Jesse Jackson örneğinde kritik bir gerilim üretir: insanı ten renginden bağımsız görme idealini savunan bir figür, bireysel hatırlamada tam da ten rengi üzerinden yeniden algılanabilir. Bireysel bellek, figürü istemeden de olsa onun mücadele ettiği kategorilere geri çekebilir.
Bu nedenle kolektif anma törenlerinin işlevi, yalnızca geçmiş bir lideri onurlandırmak değildir. Asıl işlev, figürün anlamını bireysel algı alanına dağılmadan, kolektif değerler düzleminde yeniden kurmaktır. Anma ritüeli, hatırlamayı duyusal verilerden soyutlayarak değerler alanına sabitleyen bir toplumsal mekanizmadır. Jesse Jackson’ı anmak, onun eylemlerini dışarıdan takdir etmekten ibaret değildir; onun kurmaya çalıştığı hümanistik bakış açısını sürdürmenin kendisidir. Anma, bu anlamda yalnızca geçmişe yönelen bir saygı değil, belirli bir insan anlayışının şimdi içinde yeniden üretilmesidir.
Dolayısıyla kolektif anma, hedefinden bağımsız olarak hümanistik bir eylemdir. Çünkü kolektif anma yokluğunda hatırlama, bireysel kurulumlara bırakılır; bireysel kurulumlar ise figürü duyu verileri üzerinden yeniden üretir ve böylece önyargı kategorilerinin geri dönmesine zemin hazırlar. Kolektif bellek, figürü bedensel belirlenimlerden arındırarak evrensel değerler düzleminde tutar. Jesse Jackson için yapılan anmaların önemi, yalnızca bir sivil haklar liderinin hatırlanması değil, insanı fiziksel farklılıklardan bağımsız görme ilkesinin toplumsal hafızada yeniden kurulmasıdır. Bu nedenle Jackson’ı anmak, onun ideallerini sürdürmenin kendisidir: anma, hatırlanan kişiden bağımsız olarak, eşitlikçi insan anlayışının kolektif düzlemde yeniden kurulmasıdır.
Jeopolitik Aşağılama ve Ortak İradenin Yeniden Kurulumu
ABD’nin Grönland üzerindeki söylemsel ve stratejik baskısı sonrasında Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in erken seçim çağrısı, yalnızca bir iç siyasal takvim kararı değil, egemenliğin kolektif temsiline yönelmiş dışsal bir statü sarsıntısının içerde meşruiyet ritüeliyle onarılmasıdır. Modern ulus-devlet yapısında lider figürü, yönetsel bir birey olmanın ötesinde, kolektif egemenliğin somutlaşmış yüzüdür; ulusal özne, dış dünyada kendisini lider aracılığıyla görür ve tanır. Bu nedenle dış aktör tarafından liderin ya da devletin aşağı konumda gösterilmesi, yalnızca diplomatik bir gerilim değil, kolektif öznenin statü algısında ontolojik bir aşınma üretir. ABD’nin Grönland söylemi, Danimarka’nın egemenlik alanının tartışmaya açıldığı, dolayısıyla devletin ve onun temsilcisi olan liderin uluslararası hiyerarşide küçültüldüğü bir anlatı kurmuştur. Bu anlatı, Danimarka toplumunda yalnızca hükümetin değil, onunla özdeşleşmiş ulusal öznenin de aşağı konumda algılandığı bir kompleks tetiklemiştir. Çünkü ulus-devletlerde lider, halktan ayrı bir özne değil, kolektif benliğin dışa vurumudur; liderin itibarı, kolektif öznenin itibarıdır.
Bu bağlamda ortaya çıkan refleks, Rousseau’nun volonté générale kavramıyla anlaşılabilir. Rousseau’da egemenlik, bireylerin toplam iradesi değil, onların tekilleşmiş ortak iradesidir; bu irade, temsil edilemez ve bölünemez bir bütünlük taşır. Lider, bu iradenin sahibi değil, yalnızca tezahürüdür. Dolayısıyla liderin uluslararası düzlemde itibarsızlaştırılması, temsilcinin zayıflaması değil, temsil edilen ortak iradenin zayıflaması gibi algılanır. ABD’nin Grönland üzerinden kurduğu söylemsel üstünlük, Danimarka liderini küçülten bir anlatı üretirken, bu anlatı otomatik olarak onunla özdeşleşmiş halkın kolektif benlik algısını da zedelemiştir. Bu noktada sarsılan şey hükümetin performansı değil, ulusal öznenin egemenlik duygusudur. Ortak irade, dış dünyada zayıf görünme durumunu tolere edemez; çünkü egemenlik, tanınma üzerinden var olur. Tanınmanın zedelenmesi, egemenliğin kendisinin zedelenmesi anlamına gelir.
Erken seçim çağrısı, bu nedenle liderin güven tazeleme hamlesi olmaktan çok, ortak iradenin meşruiyetinin yeniden kurulması ritüelidir. Seçim burada siyasal tercihlerin rekabeti değil, egemenliğin yeniden kutsanması işlevi görür. Dışsal aşağılanma algısı altında kolektif benlik, kendi iradesini yeniden ifade ederek statü kaybını telafi etmeye yönelir. Bu süreçte seçmen ile lider arasındaki ilişki temsil ilişkisi olmaktan çıkar; Rousseaucu anlamda tekilleşmiş ortak iradenin yeniden somutlaşması hâline gelir. Halk, seçim aracılığıyla yalnızca hükümeti belirlemez; kendi egemenliğini yeniden ilan eder. Lider, bu ilan edilmiş egemenliğin taşıyıcısı olarak yeniden konumlanır. Böylece lider ile halk arasındaki özdeşleşme bağı, dış baskı nedeniyle zayıflayan egemenlik temsilini yeniden sağlamlaştırır.
Bu mekanizma, jeopolitik baskının iç siyaseti yeniden kurucu etkisinin tipik formudur. Dış aktörün söylemsel müdahalesi, ulusal öznenin kolektif statü algısını yaraladığında, siyasal sistem bunu en yüksek meşruiyet prosedürü olan seçimle onarır. Seçim sonucunda ortaya çıkan yetki, yalnızca yönetsel bir mandat değil, ortak iradenin yeniden teyididir. Bu teyit, dış dünyaya yönelik bir egemenlik beyanı işlevi de görür: halk, lideri yeniden yetkilendirerek kolektif iradesinin hâlâ geçerli ve güçlü olduğunu ilan eder. Bu nedenle erken seçim, hükümetin performans değerlendirmesi değil, egemenliğin yeniden kurulmasıdır. Dış baskı, içerde irade yoğunlaşması üretir; ortak irade, seçim aracılığıyla kendisini yeniden tekilleştirir.
ABD–Grönland gerilimi bağlamında Danimarka’daki erken seçim çağrısı bu açıdan bir iç siyasal manevra değil, egemenliğin kolektif temsiline yönelmiş dışsal bir sarsıntıya verilen ontolojik bir yanıttır. Liderin uluslararası düzlemde küçültülmesi, halkın kendisini küçültülmüş hissetmesine yol açtığında, kolektif özne bu statü kaybını ancak kendi iradesini yeniden kutsayarak telafi edebilir. Seçim, bu kutsamanın kurumsal biçimidir. Rousseaucu anlamda egemen olanın halk olduğu ilkesi, burada pratikte yeniden tesis edilir: halk, kendi iradesini yeniden ifade ederek hem lideri hem de kendisini yeniden meşrulaştırır. Böylece dışarıda zayıflayan egemenlik temsili, içeride ortak iradenin yeniden kurulmasıyla güçlendirilir. Erken seçim, bu bağlamda liderin değil, kolektif egemenliğin yeniden doğuşudur.
Söylem–Pratik Gerilimi ve Müzakere Öncesi Şiddet
ABD–Ukrayna Cenevre görüşmeleri öncesinde Rusya’nın yoğun İHA ve füze saldırısı gerçekleştirmesi, salt askerî bir operasyon olarak değil, söylem ile pratik arasındaki psiko-politik gerilimi yönetmeye yönelik bir zamanlama stratejisi olarak okunabilir. Diplomasi, doğası gereği pratik eylemin kendisi değil, eylem olasılığının temsili üzerinden işleyen bir ön-kurulum alanıdır. Müzakere masasında dile getirilen her talep, doğrudan uygulanmış güçten değil, uygulanabilir güç ihtimalinden meşruiyet devşirir. Bu nedenle diplomatik söylem, pratiğin yerini tutmaz; fakat pratiğin yokluğunda da var olamaz. Söylem, pratiğin simülasyonudur: henüz gerçekleşmemiş eylemin olasılıksal temsili. Bu yapı, söylemin sürekli olarak pratiğe dayanma zorunluluğu nedeniyle içsel bir gerilim taşır. Çünkü söylem, gücünü pratikten alır ama kendisi pratik değildir; teorik bir güç temsili olarak kalır.
Bu gerilim, müzakere öncesi dönemlerde yoğunlaşır. Taraflar henüz sahada yeni bir fiilî durum üretmeden masaya oturduklarında, diplomatik söylem, güncel pratik gerçeklikle tam örtüşmeyen bir temsil alanına dönüşür. Söylem, pratikten kopma riski taşır; pratikten kopan söylem ise inandırıcılığını yitirir. Bu durum, psiko-politik düzlemde hazımsızlık üretir: güç iddiası, fiilî güç gösterimiyle eşleşmediğinde, aktör kendi söyleminin temsili boşluk taşıdığını hisseder. Bu boşluk, söylemin kendisinin pratik olamamasından doğan yapısal bir eksikliktir. Diplomatik dil, eylemin nedenidir ama eylemin kendisi değildir; fakat eylem olma yönünde sürekli bir basınç taşır. Teorik güç, pratik güce dönüşmek ister; çünkü teorik güç ancak pratik olasılığıyla var olabilir.
Rusya’nın müzakere öncesi yoğun saldırısı, bu söylem-pratik ayrımının yarattığı gerilimi tersine çevirme hamlesi olarak görülebilir. Saldırı, diplomatik söylemi önceleyen bir pratik kurulumdur: önce sahada fiilî güç yoğunluğu yaratılır, ardından bu fiilî durum diplomatik dilin temeline yerleştirilir. Böylece söylem, pratikten türeyen bir temsil hâline gelir; pratik, söylemin simülasyonu olmaktan çıkar, söylem pratiğin simülasyonu hâline gelir. Bu tersine çevirme, müzakere masasında dile getirilecek her iddianın doğrudan sahadaki gerçeklikle eşleşmesini sağlar. Rusya, söylemin pratiğe dönüşememe gerilimini ortadan kaldırmak için pratiği söylemin önüne yerleştirir; böylece teorik güç temsili, güncel fiilî güç üzerinden meşruiyet kazanır.
Bu manevra, psiko-politik düzlemde bir özdeşleşme kurar: aktör, kendi söylemiyle kendi pratiği arasındaki mesafeyi sıfırlar. Söylem ile pratik arasındaki boşluk kapandığında, diplomatik ifade artık olasılık değil, gerçekleşmiş güç yoğunluğunun devamı gibi algılanır. Müzakere, bu durumda geleceğe dönük bir planlama alanı değil, hâlihazırda kurulmuş güç dengesinin dilsel teyidi hâline gelir. Rusya’nın saldırıyı görüşme öncesine yerleştirmesi, masaya mevcut güç yoğunluğunu sabitleyerek oturma amacını taşır: söylem, pratiğin gerisinden değil, doğrudan içinden konuşur.
Bu açıdan yoğun saldırı, yalnızca askerî baskı üretme amacı taşımaz; diplomatik söylemin ontolojik zeminini pratikle doldurma işlevi görür. Söylem, pratikten bağımsız kaldığında temsilî bir boşluk üretir; pratikten türediğinde ise gerçeklik yoğunluğu kazanır. Rusya’nın hamlesi, teorik gücün pratik güce dayanma zorunluluğunu en üst düzeyde görünür kılan bir düzenlemedir. Önce pratik, sonra söylem sıralaması, diplomatik temsil ile fiilî güç arasındaki yapısal ayrımı azaltır ve müzakereyi sahadaki durumun dilsel uzantısına dönüştürür. Bu nedenle saldırı, cephe kazanımından ziyade söylem-pratik gerilimini çözmeye yönelik sofistike bir kurulumdur: müzakere masasına pratik yoğunluk yerleştirme hamlesi.
Aracı Diplomasisi ve Savaş İhtimalinin Korunumu
Cenevre’de ABD ile İran arasında yürütülen dolaylı nükleer görüşmeler, iki aktörün doğrudan temasının neredeyse yalnızca savaş koşulunda mümkün olduğu bir ilişki yapısının ürünüdür. ABD–İran hattında doğrudan yüz yüze temas, artık sıradan diplomatik etkileşim kategorisine ait değildir; bu temas biçimi, tarihsel gerilim yoğunluğu nedeniyle “istisnai temas” statüsüne kaymıştır. Bu nedenle tarafların doğrudan masaya oturması, normal diplomasi değil, olağanüstü bir karşılaşma gibi algılanır. Böyle bir ortamda doğrudan diplomatik temas, tarafların karşılıklı tehditlerinin ciddiyetini zayıflatma riski taşır. Özellikle ABD’nin İran’a yönelik askerî tehdit söylemi, pratik istisna hâli olan savaş ihtimaline dayanarak işlev görür; bu ihtimalin inandırıcılığı, taraflar arasındaki mesafenin korunmasına bağlıdır. Doğrudan temas, bu mesafeyi sembolik olarak azaltır ve savaş ihtimalinin ciddiyetini diplomatik normalleşme görüntüsü altında gölgeleyebilir.
Bu nedenle dolaylı müzakere biçimi, diplomasi ile savaş ihtimali arasındaki gerilimli dengeyi koruma mekanizmasıdır. ABD ve İran aynı anda iki zorunluluğu taşır: bir yandan diplomasi yapmak, diğer yandan savaş tehdidinin inandırıcılığını sürdürmek. Doğrudan temas bu iki zorunluluğu çelişkiye sokar; çünkü diplomatik karşılaşma, tarafların birbirini fiilen muhatap aldığı ve ilişkiyi normalleştirdiği izlenimini yaratır. Bu izlenim, pratik istisna hâli olan savaş ihtimalinin ontolojik ağırlığını azaltır. Dolaylı müzakere ise bu sorunu çözer: taraflar diplomatik içerik üretir fakat temasın kendisi aracı aktörler üzerinden gerçekleştiği için karşılaşma normalleşmesi oluşmaz. Mesafe korunur, tehdit söylemi havada kalmaz, savaş ihtimali sembolik olarak askıda tutulur.
Aracı diplomasisi bu bağlamda yalnızca teknik bir müzakere yöntemi değil, tehdit inandırıcılığının korunmasına yönelik koreografik bir düzenlemedir. Taraflar doğrudan konuşmadıklarında, karşılıklı düşmanlık statüsü sürer; düşmanlık statüsü sürdüğünde ise askerî ihtimal gerçekçi kalır. Bu nedenle aracı, yalnızca mesaj taşıyan bir kanal değil, mesafeyi koruyan bir yapısal unsurdur. Aracı aktörün varlığı, iki ana aktörün birbirini doğrudan tanımasını engelleyerek ilişkiyi hâlâ çatışma eşiğinde tutar. Böylece diplomasi yapılırken savaş ihtimali yumuşatılmaz; savaş ihtimali korunurken diplomasi de terk edilmez. Dolaylı müzakere, bu iki zorunluluğun eşzamanlı sürdürülmesini mümkün kılar.
ABD–İran görüşmelerindeki “pratik öneriler”in aracı üzerinden konuşulması, bu nedenle diplomatik içeriğin üretimi ile temasın sembolik mesafesi arasında bilinçli bir ayrım kurar. İçerik ilerler, fakat ilişki normalleşmez. Taraflar fiilen müzakere eder, fakat doğrudan karşılaşma gerçekleşmez. Bu yapı, savaş ihtimalini diplomatik yumuşama altında eritmeme stratejisidir. Dolaylı müzakere, pratik istisna hâli olan savaş olasılığının ontolojik ciddiyetini koruyarak diplomasi yapma formudur. Bu nedenle ABD–İran hattında aracı diplomasisi, zayıf temas değil, tersine mesafe korunumu üzerinden yürüyen güçlü temas biçimidir: diplomasi ile savaş ihtimalinin aynı anda var kalabildiği koreografik bir düzen.
Misilleme Döngüsü ve Haklılığın Otomasyonu
Afganistan’ın Pakistan’a yönelik saldırı başlattığını açıklaması ve bunun Pakistan’ın önceki hava saldırıları ile sivil kayıp iddialarına dayandırılması, uluslararası çatışmalarda sık görülen bir meşruiyet üretim mekanizmasını ortaya koyar: misilleme hakkı üzerinden haklılığın döngüsel biçimde yeniden üretilmesi. Bu yapı, etik değerlendirmeden bağımsız olarak işleyen nedensel bir zincire dayanır. Bir aktör şiddet uygular; karşı aktör bu eylemi gerekçe göstererek karşılık vermek zorunda olduğunu ilan eder. Bu zorunluluk, eylemin etik olup olmamasından değil, önceki eylemin varlığından türetilir. Böylece haklılık, normatif bir yargı olmaktan çıkar, nedensel bir reaksiyon kalıbına dönüşür.
Haklılığın bu şekilde nedensel zincire bağlanması, onu değerlendirme alanından çıkarıp otomatik tepki alanına yerleştirir. Misilleme söylemi, “önce o yaptı” gerekçesine dayandığında, karşılık verme eylemi tartışma dışı bırakılır; etik veya orantı ölçütleri ikincil hâle gelir. Bu durumda şiddet, bilinçli tercih değil, zorunlu reaksiyon gibi sunulur. Haklılık böylece öznenin etik sorumluluğundan ayrılarak mekanik bir nedensellik formuna girer. Bir eylem, kendisine eşlik eden gerekçe zinciri sayesinde karşı eylemi üretir; karşı eylem yeni bir gerekçe oluşturur. Bu yapı, kendi kendini sürdüren bir şiddet üretim mekanizmasıdır.
Bu mekanizma döngüseldir çünkü her reaksiyon yeni bir neden yaratır. Pakistan’ın saldırısı Afganistan için misilleme gerekçesi olur; Afganistan’ın saldırısı Pakistan için yeni misilleme gerekçesi üretir. Tarafların her biri kendi eylemini savunma veya karşılık olarak konumlandırdığı sürece, şiddet hiçbir zaman ilk eylem olarak algılanmaz; her eylem önceki eylemin sonucu olarak sunulur. Böylece sorumluluk sürekli geriye itilerek ortadan kaldırılır. Şiddetin faili belirsizleşir, çünkü her taraf kendisini yalnızca tepki veren aktör olarak görür. Haklılık, etik değerlendirme yerine nedensel pozisyon üzerinden tanımlanır: önce saldırıya uğrayan taraf olmak, otomatik haklılık statüsü üretir.
Uluslararası sistemde misilleme hakkının evrensel bir norm olarak kabul edilmesi, bu döngüyü yapısal olarak kalıcı kılar. Devletler, karşı saldırıyı meşru savunma kapsamında gördükçe, şiddet uygulama eylemi hukuki ve diplomatik meşruiyet kazanır. Bu meşruiyet, çatışmayı sonlandırma değil, sürdürme işlevi görür; çünkü her misilleme, sonraki misillemenin gerekçesini yaratır. Misilleme hakkı böylece barışı koruyan değil, şiddeti süreklileştiren bir normatif çerçeveye dönüşür. Haklılık, etik ilke değil, reaksiyon zincirinin pozisyonu hâline gelir. Bu durumda çatışma, tarafların niyetlerinden bağımsız olarak kendini üretir; şiddet, aktörlerin tercihinden çok döngünün zorunluluğu gibi görünür.
Afganistan–Pakistan hattındaki karşılıklı saldırı açıklamaları bu mekanizmanın tipik örneğidir. Her iki taraf da eylemini önceki saldırıya yanıt olarak tanımlar; böylece şiddet, bağımsız bir karar değil, zorunlu bir karşılık gibi meşrulaştırılır. Bu söylem biçimi, çatışmayı durduracak etik değerlendirme alanını ortadan kaldırır; çünkü tartışma, eylemin doğru olup olmadığı üzerine değil, kimin önce başlattığı üzerine kayar. Oysa döngüsel şiddet yapısında “ilk eylem” sürekli geriye itilerek belirsizleşir. Bu nedenle misilleme mantığı, başlangıcı olmayan bir çatışma üretir.
Haklılığın makineleşmesi tam olarak bu noktada ortaya çıkar: haklılık artık bilinçli bir etik yargı değil, nedensel pozisyona bağlı otomatik bir statüdür. Bir aktör saldırıya uğradığını ilan ettiği anda, karşılık verme eylemi meşru kabul edilir. Bu otomasyon, şiddeti öznenin etik sorumluluğundan ayırır ve reaksiyon zincirinin zorunlu sonucu gibi gösterir. Böylece şiddet, seçilmiş eylem değil, kaçınılmaz süreç olarak sunulur. Bu sunum, çatışmanın sonlandırılmasını zorlaştırır; çünkü hiçbir taraf kendisini başlatıcı olarak görmez, yalnızca tepki veren olarak konumlandırır.
Bu nedenle misilleme normunun evrenselleşmesi, küresel ölçekte sürekli çatışma potansiyeli üretir. Haklılığın nedensel döngüye bağlanması, şiddeti etik denetimden çıkararak kendi kendini sürdüren bir mekanizma hâline getirir. Afganistan ve Pakistan arasındaki karşılıklı saldırı söylemleri, bu makineleşmiş haklılık üretiminin güncel tezahürüdür: her eylem haklı, çünkü her eylem önceki eylemin sonucudur. Bu mantık sürdüğü sürece şiddet döngüsü sonlanmaz; dünya siyaseti, karşılıklı misillemelerin oluşturduğu bitimsiz bir spiral içinde hareket eder.
Toprak, Mekân ve Ritüelin Kategorik Koruma İşlevi
Japonya’da Warabi Hadaka Matsuri gibi arkaik hasat ritüellerinin modernleşmiş toplumsal yapı içinde sürdürülmesi, yalnızca kültürel süreklilik ya da folklorik gelenek koruma meselesi değildir. Bu tür ritüeller, toplumun varoluşsal kategorilerini korumaya yönelik derin bir sembolik mekanizmanın işleyişine işaret eder. Özellikle tarım ve toprak etrafında örgütlenen arkaik ritüeller, toprağın yalnızca üretim nesnesi ya da ekonomik kaynak değil, mekânın temsili olarak sabitlenmesi ihtiyacına dayanır. Arkaik toplumlar için toprak, üretim içeriğinden bağımsız olarak tüm üretim ve yaşam süreçlerini mümkün kılan taşıyıcı katmandır; yani sistemin işleyişinin parçası değil, işleyişin gerçekleştiği zemindir. Bu nedenle toprak, kategorik olarak içerik düzlemine değil, mekânsal taşıyıcılık düzlemine aittir.
Karl Polanyi’nin toprağın metalaşmasına karşı geliştirdiği eleştiri bu bağlamda yeniden yorumlanabilir. Polanyi, toprağın meta hâline gelmesini toplumsal yıkım riski olarak görür; çünkü toprak, piyasa mantığına tabi kılındığında toplumun doğal temeli çözülür. Ancak arkaik toplum perspektifinden bakıldığında mesele yalnızca ekonomik değildir. Toprak, arkaik bilinçte mekânın kendisidir: insan faaliyetlerinden bağımsız, onları mümkün kılan varlık zemini. Mekânın özü gereği içerikten bağımsız olması gerekir; çünkü içerik, mekân içinde gerçekleşir. Eğer mekân da içerik gibi işleyişe tabi olursa, taşıyıcı ile taşınan arasındaki kategorik ayrım ortadan kalkar. Bu durum, toplumun ontolojik yapısında bir kriz üretir: işleyişi mümkün kılan zemin de işleyişin nesnesi hâline gelir. Böylece toplum, kendisini taşıyan temeli kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalır.
Arkaik ritüeller, bu kategorik krizi önleme işlevi görür. Toprağı düzenli olarak ritüel pratikler aracılığıyla temsil etmek, onu sistemin içerik alanından çıkarıp mekânsal taşıyıcılık alanında sabitleme işlemidir. Hasat ritüelleri bu açıdan üretimin kutlanması değil, toprağın mekânsal statüsünün yeniden teyididir. Ritüelde toprak, üretim nesnesi değil, topluluğun üzerinde bulunduğu varlık zemini olarak anlamlandırılır. Böylece toprak, ekonomik işleyişten bağımsız bir kategori olarak korunur. Bu koruma, toplumun ontolojik bütünlüğünün korunmasıdır; çünkü mekân ile içerik arasındaki ayrım sürdüğü sürece sistem kendisini taşıyan zeminle karışmaz.
Modern toplumda ise toprak açık biçimde sistemin parçası hâline gelmiştir. Tarım, sanayi ve piyasa ilişkileri içinde toprak üretim faktörü, mülkiyet nesnesi ve değişim değeri taşıyan varlık olarak işlenir. Bu durum, arkaik mekân-toprak özdeşliğini çözer; toprak artık taşıyıcı zemin değil, işleyişin içeriği olur. Mekânın içerikleşmesi, kategorik bir kayma yaratır: sistem, üzerinde kurulu olduğu zemini de kendi işleyişine dahil eder. Bu kayma, arkaik bilinçte derin bir ontolojik tehdit olarak algılanır; çünkü taşıyıcı zemin işleyişe tabi olduğunda, toplumun kendisini sabitleyen mekânsal referans çözülür. Bu çözülme, Polanyi’nin işaret ettiği toplumsal yıkım riskinin daha derin ontolojik boyutudur: yalnızca ekonomik değil, kategorik bir erozyon.
Japonya’da Warabi Hadaka Matsuri gibi ritüellerin sürdürülmesi, bu kategorik kaymayı sembolik düzeyde dengeleme girişimi olarak okunabilir. Modern Japonya’da toprak fiilen piyasa ve üretim sistemine entegre olmuştur; ancak ritüeller aracılığıyla toprak imgesi hâlâ arkaik mekân kategorisinde tutulur. Ritüel pratik, toprağı sistem içeriğinden soyutlayarak mekânsal taşıyıcı statüsünde yeniden temsil eder. Böylece toplum, modern işleyiş içinde toprakla kurduğu pratik ilişkiyi sürdürürken, sembolik düzlemde toprağı hâlâ sistem-dışı zemin olarak deneyimler. Ritüel, toprağın kategorik konumunu eylemsel olarak sabitler: toprak üretim faktörü olarak kullanılır, fakat toplumsal bilinçte mekân olarak kalır.
Bu nedenle arkaik tarım ritüelleri, modernleşmeye direnç değil, kategorik koruma mekanizmasıdır. Toprağın mekânsal taşıyıcılık statüsünün tamamen içerikleşmesi, toplumun ontolojik referansını aşındırabilir. Ritüel, bu aşınmayı engelleyen sembolik bir tampon görevi görür. Japonya örneğinde modern sistem ile arkaik mekân bilinci arasında kurulan bu çift yapı, kategorik krizi çözmenin yoludur: toprak fiilen sistem içinde, sembolik olarak sistem dışında tutulur. Böylece toprak, modern ekonomide işlenen bir kaynak olmasına rağmen, ritüel aracılığıyla hâlâ mekânın temsili olarak kalır.
Warabi Hadaka Matsuri gibi ritüellerin sürekliliği bu açıdan modern toplumun geçmişe bağlılığı değil, mekân kategorisini koruma ihtiyacının ifadesidir. Toprak-mekân temsili sabitlenmediğinde, taşıyıcı ile içerik arasındaki ayrım eriyebilir; bu da toplumun kendi varlık zeminiyle kurduğu ilişkinin çözülmesine yol açabilir. Ritüel, toprağın kategorik statüsünü sürekli yeniden kurarak bu çözülmeyi önler. Böylece modern Japon toplumu, toprağın sistem içine entegre olduğu gerçeğiyle yaşarken, ritüel aracılığıyla onun arkaik mekân temsili olma işlevini sürdürür. Bu pratik, modernleşmiş çevrede arkaik ritüelin neden kalıcı bir topluluk sabiti olarak varlığını koruduğunu açıklayan derin ontolojik mantığı ortaya koyar.
Mülke Yönelik Şiddet ve Varoluş Korkusunun Tetiklenmesi
Batı Şeria’da yerleşimci şiddeti bağlamında araçların yakılması gibi eylemler, yalnızca mülke zarar verme ya da maddi kayıp yaratma amacı taşıyan vandalizm biçimleri olarak değil, özneyi dolaylı yoldan varoluşsal güvencesizlik alanına iten sofistike bir şiddet yöntemi olarak okunabilir. İnsan öznesi, yalnızca biyolojik bir varlık değil, çevresinde kurduğu maddi ve sembolik uzantılarla birlikte var olur. Ev, araç, eşyalar, gündelik yaşam düzeni gibi unsurlar, öznenin dünyada yerleşik olma hâlinin somutlaşmış biçimleridir. Bu uzantılar ortadan kaldırıldığında ya da tehdit edildiğinde, zarar yalnızca dışsal nesnelere verilmez; öznenin dünyayla kurduğu süreklilik ilişkisi de parçalanır. Bu nedenle mülke yönelik saldırı, doğrudan bedene yönelmiş şiddet kadar, hatta bazı bağlamlarda daha derin bir güvencesizlik hissi üretebilir.
Varoluş korkusu, öznenin dış dayanaklarından sıyrıldığı durumda ortaya çıkan temel korku biçimidir. İnsan, dünyada kendisini nesneler, mekânlar ve alışkanlıklar aracılığıyla sabitler; bu sabitleme, varoluşun sürekliliğini deneyimleme imkânı sağlar. Öznenin sahip olduğu eşyalar ve mülkler, yalnızca ekonomik değer taşımaz; onlar, öznenin kimliğinin ve dünyadaki yerinin maddi uzantılarıdır. Bu uzantıların hedef alınması, öznenin dünyaya tutunma noktalarının ortadan kaldırılması anlamına gelir. Böyle bir durumda özne, kendi başına, çıplak varlığıyla karşı karşıya kalır. Bu karşılaşma, varoluş korkusunun en saf biçimini üretir: dünyada yerleşik olma hissinin kaybı.
Bu nedenle mülke yönelik şiddet, özneyi doğrudan yok etmekten ziyade, onu kendisiyle baş başa bırakma stratejisi olarak işlev görebilir. Bedensel şiddet, özneyi ortadan kaldırır; mülkiyet şiddeti ise özneyi ortadan kaldırmadan, onun dünyayla kurduğu ilişkileri aşındırır. Bu aşınma, öznenin süreklilik duygusunu zayıflatır ve güvencesizlik hissini kalıcı hâle getirir. Araç yakma gibi eylemler, mağduru fiziksel olarak yok etmese bile, onun gündelik yaşam düzenini ve mekânsal güvenliğini parçalayarak sürekli tehdit altında yaşama hissi üretir. Bu durum, korkunun episodik değil, sürekli bir hâl almasına yol açar.
Batı Şeria bağlamında mülke yönelik saldırılar, bu açıdan alan hâkimiyeti ve korku mühendisliği stratejisi olarak okunabilir. İnsanlara doğrudan saldırmak yerine onların yaşam araçlarını hedef almak, özneyi sürekli güvencesizlik deneyimi içinde tutar. Araç, ev ya da tarımsal ekipman gibi nesneler, öznenin hareket, barınma ve üretim kapasitesinin somutlaşmış biçimleridir. Bu nesnelerin yok edilmesi, öznenin dünyadaki etkinliğini kısıtlar ve yaşam alanını daraltır. Böylece korku yalnızca anlık saldırı anında değil, gündelik yaşamın her anında hissedilen bir duruma dönüşür. Öznenin dünyada serbestçe hareket edebilme ve yerleşik olma imkânı zedelenir.
Bu perspektiften bakıldığında mülke yönelik şiddet, özneyi varoluş korkusuna sürükleyen dolaylı bir yöntem olarak değerlendirilebilir. Öznenin bedeni değil, onu dünyada yerleşik kılan maddi uzantıları hedef alındığında, özne fiziksel olarak varlığını sürdürür fakat ontolojik güvencesini kaybeder. Bu kayıp, çıplak varoluş deneyimini tetikler: özne, kendisini taşıyan nesnel düzeneklerden koparıldığında, dünyada tek başına kalmış hissiyle yüzleşir. Bu nedenle mülkiyet şiddeti, korkuların en temel biçimini —varoluş korkusunu— harekete geçirebilen sofistike bir şiddet metodolojisi olarak anlaşılabilir. Batı Şeria’daki araç yakma eylemleri, bu metodolojinin somut tezahürü olarak, özneyi doğrudan yok etmeksizin onun dünyadaki yerleşikliğini parçalayarak kalıcı korku üretme stratejisi niteliği taşır.
İttifakın Moral Dili ve Çıkarın Örtük Yapısı
Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail ziyareti, modern devlet ittifaklarının yapısal bir gerilimini görünür kılar: ittifaklar fiilen stratejik çıkar ortaklığına dayanırken, söylemsel düzlemde dostluk, değerler ve tarihsel yakınlık diliyle sunulur. Bu iki katman arasındaki ayrım yalnızca diplomatik retorik tercihi değil, ittifakların sürdürülebilirliği açısından işlevsel bir zorunluluktur. Devletler arasındaki ilişkiler çoğunlukla karşılıklı çıkar düzenlemelerine dayanır; savunma işbirliği, teknoloji transferi, güvenlik koordinasyonu gibi alanlar bu maddi temeli oluşturur. Ancak bu tür ilişkilerin yalnızca çıkar düzleminde açıkça tanımlanması, ilişkinin istikrarlı biçimde sürdürülmesini zorlaştırabilir. Bu nedenle çıkar temelli ittifaklar, moral kavramlar üzerinden temsil edilir: dostluk, ortak değerler, tarihsel bağlar gibi ifadeler, ilişkinin görünür yüzünü oluşturur.
Karşılıksız sevgi ya da saf dostluk söylemi bu bağlamda analiz edildiğinde, tamamen çıkarsız bir bağın varlığını değil, böyle bir bağa duyulan manevi ihtiyacın ifadesini temsil eder. “Karşılıksız” olarak adlandırılan sevgi biçimi bile, özünde ilişkiyi sürdürmeye yönelik bir anlam ihtiyacından beslenir. Bu ihtiyaç, ilişkideki tarafların birbirini salt araç olarak görme bilincinin doğuracağı soğukluğu dengelemeye yöneliktir. Başka bir ifadeyle, karşılıksızlık ideali, ilişkinin yalnızca çıkar mantığına indirgenmesinin yarattığı gerilimi azaltan sembolik bir formdur. İttifaklarda da benzer bir mekanizma işler: devletler karşılıklı fayda temelinde işbirliği yaparken, bu ilişkiyi yalnızca fayda diliyle ifade etmekten kaçınır; çünkü böyle bir ifade, tarafların birbirini araçsal gördüğü gerçeğini çıplak hâlde görünür kılar.
Bu noktada moral söylem, ilişkinin gerçek doğasını gizlemekten ziyade onu sürdürülebilir kılma işlevi görür. Eğer taraflar ilişkiyi tamamen çıkar temelli olarak tanımlasa, bu tanımın bilinci ilişkiyi kırılgan hâle getirebilir; çünkü çıkar değiştiğinde bağın da değişeceği kabul edilmiş olur. Oysa dostluk ve değer söylemi, ilişkiyi çıkarın ötesinde bir süreklilik alanına yerleştirir. Bu söylem, ittifakı yalnızca fayda değişkenine bağlı olmayan bir bağ gibi gösterir; böylece ilişki daha kalıcı ve güvenilir algılanır. Moral dil, çıkarın yerine geçmez; fakat çıkarın çıplak bilincinin ilişkide yaratacağı çözülme riskini dengeler. Bu nedenle ittifak retoriğinde sevgi, dostluk ve ortak değerler gibi kavramlar, özünde karşılıklı çıkarların bulunduğu ilişkiler ağını sürdürülebilir kılan sembolik araçlar olarak işlev görür.
Modi’nin İsrail ziyareti bu yapının tipik örneğidir. Hindistan ve İsrail arasında savunma teknolojisi, istihbarat işbirliği ve güvenlik stratejileri gibi somut çıkar alanları vardır. Ancak ziyaret söylemi, bu çıkar alanlarını doğrudan vurgulamak yerine iki ülke arasındaki dostluk, ortak tehdit algısı ve tarihsel yakınlık gibi moral kategoriler üzerinden ifade edilir. Bu söylem, ilişkinin yalnızca stratejik gereklilikten doğduğu izlenimini azaltır. Taraflar, birbirleriyle işbirliği yapmayı zorunlu çıkarların sonucu değil, karşılıklı değerlerin doğal uzantısı gibi sunar. Böylece ittifak, fayda temelli bir düzenleme olmaktan çıkıp moral bir bağ görünümü kazanır.
Bu açıdan moral dil ile çıkar dili arasındaki gerilim, ittifakların temel yapısal özelliğidir. Çıkar dili ilişkinin maddi temelini oluşturur; moral dil ise bu temelin çıplak araçsallık olarak algılanmasını engeller. Moral söylem kullanılmadığında, taraflar birbirini yalnızca çıkar nesnesi olarak gördüklerinin bilincine daha açık hâlde varır; bu bilinç, ilişkinin sürekliliğini zayıflatabilir. Bu nedenle ittifaklar, özünde karşılıklı faydaya dayansa da, kendilerini dostluk ve değerler üzerinden anlatır. Moral dil, çıkarın varlığını ortadan kaldırmaz; fakat onu ilişkisel açıdan kabul edilebilir ve sürdürülebilir hâle getirir.
Dolayısıyla Modi’nin İsrail ziyareti bağlamında gözlenen retorik, salt diplomatik nezaket değil, ittifakların psikopolitik sürdürülebilirlik mekanizmasının parçasıdır. Devletler arasındaki bağ, yalnızca çıkar temelli olarak algılandığında kırılganlaşır; moral kategorilerle çerçevelendiğinde ise kalıcılık kazanır. Bu nedenle sevgi, dostluk ve ortak değer söylemi, özünde çıkarların bulunduğu ilişkilerin bilinç düzeyinde taşınabilir olmasını sağlayan sembolik formdur. İttifakın moral dili ile çıkar dili arasındaki gerilim, modern diplomatik ilişkilerin yapısal gerilimidir; moral dil bu gerilimi çözen değil, yönetilebilir kılan söylemsel araçtır.
Otomasyon ve Regülasyonun Yer Değiştirmesi
Yapay zekâ yatırımlarının artmasıyla birlikte şirketlerde işten çıkarmaların hızlanması, yalnızca emek talebinin azalması gibi ekonomik bir dönüşümü değil, üretim sisteminin regülasyon mantığının kökten değişimini ifade eder. İnsan emeğiyle işleyen üretim düzeninde süreçler mekanik değil, çok katmanlı bir düzenleme yapısına dayanıyordu. Bu düzenleme, yalnızca kurallar ve performans ölçütleriyle değil, insanın öznel geri bildirimi, sosyal normları, kurumsal müzakereleri ve davranış esnekliği aracılığıyla gerçekleşiyordu. Çalışanlar işi yalnızca uygulayan unsurlar değil, süreci sürekli yorumlayan, esneten, yavaşlatan ya da hızlandıran aktörlerdi. Bu nedenle insan emeği sistemi, deterministik olmayan, adaptif bir regülasyon alanıydı. Kurallar uygulanır, fakat aynı zamanda değerlendirilir; performans ölçülür, fakat aynı zamanda adalet algısı ve anlam duygusu tarafından dengelenirdi. Üretim sürecine bu tür öznel ve sosyal geri bildirimlerin dahil olması, sistemin katılaşmasını önleyen bir iç düzenleme mekanizması oluşturuyordu.
Bu regülasyon yapısı, insan emeği sistemine “ruhluluk” atfedilmesine yol açan temel unsurdu. Ödül-ceza mekanizmaları yalnızca üretkenlik ölçütlerine bağlı değildi; takdir, aidiyet, deneyim ve sezgi gibi ölçülemeyen faktörler de sürecin parçasıydı. Bir çalışanın performansı yalnızca çıktı miktarıyla değil, ekip içi rolü, kurumsal hafızası ve bağlamsal bilgisiyle birlikte değerlendiriliyordu. Bu çok boyutlu düzenleme, üretim sistemini yalnızca verimlilik mantığına indirgenmekten koruyordu. İnsan emeğiyle işleyen sistemde regülasyon, davranış düzeyinde ve süreç içinde gerçekleşiyordu; kuralların uygulanışı bile insan yorumuna açıktı. Böylece üretim düzeni, mekanik bir akıştan ziyade sürekli dengelenen bir sosyal-organik yapı hâline geliyordu.
Yapay zekâ ve otomasyon sistemine geçişle birlikte bu düzenleme mantığı ortadan kalkmaz; fakat yer değiştirir. Artık regülasyon, süreç içinde çalışan davranışları aracılığıyla değil, sistem tasarımı düzeyinde gerçekleşir. Algoritmalar, belirlenen hedef fonksiyonları ve performans metriklerini optimize eder; bu optimizasyon sırasında öznel yorum, sosyal norm veya etik sezgi devreye girmez. Yapay zekâ sistemi, tanımlanmış hedefler doğrultusunda en verimli sonucu üretmeye yönelir; ancak bu yönelim yalnızca ölçülebilir değişkenler üzerinden işler. Böylece regülasyonun doğası normatif-sosyal olmaktan matematiksel-performans temelli hâle dönüşür. İnsan emeği sisteminde regülasyon, uygulama sırasında oluşan geri bildirimlerle gerçekleşirken, otomasyon sisteminde regülasyon önceden tanımlanmış model ve veri yapısına gömülüdür.
Bu dönüşüm, regülasyonun yok olması değil, emek düzeyinden model düzeyine kaymasıdır. İnsan emeği düzeninde süreç içi sapmalar, hatalar veya inisiyatifler sistemi dengeleyici işlev görürdü; çalışanlar kuralları ihlal edebilir, esnetebilir veya bağlamsal çözüm üretebilirdi. Bu tür davranışlar, üretim sistemine öngörülemeyen fakat stabilite sağlayan geri bildirimler eklerdi. Otomasyon sisteminde ise sapma, hata veya yorum alanı minimize edilir; süreç, tanımlı metrikler doğrultusunda optimize edilir. Bu nedenle regülasyon, davranış çeşitliliği üzerinden değil, hedef parametreler üzerinden gerçekleşir. İnsan emeği sistemi çok boyutlu regülasyon içerirken, otomasyon sistemi dar metrik regülasyona yönelir.
Bu daralma, üretim düzeninin stabilite yapısını etkileyebilir. İnsan emeği sisteminde ölçülemeyen fakat işleyişi sürdüren faktörler bulunur: moral, deneyim, sezgisel bilgi, sosyal bağlar ve örtük kurumsal hafıza. Bu unsurlar, performans ölçütlerine doğrudan yansımayan fakat sistemin sürekliliğini destekleyen düzenleyici katmanlar oluşturur. Otomasyon geçişi, bu ölçülemeyen stabilite faktörlerini sistem dışına iter; çünkü algoritmik optimizasyon yalnızca ölçülebilir değişkenleri işler. Böylece üretim sistemi, verimlilik açısından artış gösterse bile, sosyal-organik denge unsurlarını kaybedebilir. Bu durum, regülasyonun kaybı değil, regülasyon alanının daralmasıdır.
Yapay zekâ yatırımları ve buna bağlı işten çıkarmalar bu bağlamda yalnızca maliyet optimizasyonu değil, regülasyon mimarisinin yeniden yapılandırılması anlamına gelir. İnsan emeği sisteminde düzenleme, çalışanların süreç içi geri bildirimleri aracılığıyla dağıtılmış biçimde gerçekleşiyordu; otomasyon sisteminde ise düzenleme, model tasarımı ve veri seçimi düzeyinde merkezileşir. Regülasyon, davranışsal çokluk yerine algoritmik tekillik üzerinden yürütülür. Bu nedenle otomasyon, yalnızca emek bileşenini azaltmaz; üretim sisteminin düzenleme mantığını değiştirir. İnsan emeğine dayalı üretim düzeni, yorum ve sapma içeren adaptif bir yapıydı; otomasyon düzeni ise hedef fonksiyonlara bağlı deterministik bir optimizasyon yapısıdır.
Bu dönüşümün sistemi “bataklığa sürüklemesi” zorunlu değildir; ancak stabilite kaynaklarının değişmesi anlamına gelir. İnsan emeği düzeninde stabilite, ölçülemeyen sosyal ve öznel geri bildirimlerden besleniyordu; otomasyon düzeninde stabilite, model doğruluğu ve veri bütünlüğüne bağlı hâle gelir. Böylece üretim sistemi, sosyal-organik dengeden matematiksel-optimizasyon dengesine geçer. Yapay zekâya geçiş, yalnızca işçilerin yerini makinelerin alması değil, regülasyonun emekten algoritmaya taşınmasıdır. Bu nedenle işten çıkarmalar, üretim süreçlerinin mekanikleşmesi değil, düzenleme mantığının yeniden konumlanması olarak anlaşılmalıdır. Otomasyonun görünmeyen siyaseti, tam da bu yer değiştirmede ortaya çıkar: sistem artık insanlar tarafından süreç içinde dengelenmez, önceden tanımlanmış optimizasyon hedefleri tarafından yönetilir.
Savaşın Mekanikleşmesi
Rusya’nın Afrikalı askerleri kullanması, yüzeyde görülen etik ihlalin ötesinde, savaşın ontolojik karakterine dair daha derin bir dönüşümü görünür kılar. İlk bakışta bu olgu, yalnızca insan kaynağının ucuz emek havuzlarından temin edilmesi veya savaşın maliyetinin periferik toplumlara kaydırılması gibi pragmatik açıklamalarla yorumlanabilir. Ancak bu pratik, savaşın başlangıçta ulusal yoğunlaşma olarak ortaya çıkan istisna hâlinden, zamanla ulusötesi işlevselliğe dayalı mekanik bir aygıta evrilmesini açığa çıkarır. Dolayısıyla söz konusu olgu, askeri tedarik stratejisinin ötesinde, savaşın kendi süreklilik mantığının nasıl işlediğini gösteren yapısal bir semptom niteliği taşır.
Klasik egemenlik kuramında, özellikle Carl Schmitt’te, istisna hâli politik olanın en yoğun biçimde açığa çıktığı momenttir: egemen, düzeni askıya alma yetkisiyle kendini gösterir; kolektif özne, dost-düşman ayrımında kristalize olur. Bu bağlamda savaş, ulusal birliğin varoluşsal bilincini yoğunlaştıran tarihsel moment olarak düşünülebilir. Ancak bu yoğunlaşma, ontolojik olarak kalıcı değil, zamansal olarak kırılgandır. Savaşın başlangıç evresinde ulus, kendini tehdit karşısında bütünleşmiş bir özne olarak deneyimler; fakat savaş uzadıkça bu özneleşme biçimi çözülmeye başlar. Böylece Schmittçi yoğunlaşma momenti, tarihsel sürecin yalnızca ilk fazını temsil eder. Uzayan savaş, bu fazı aşındırarak yerini giderek teknikleşmiş ve işlevselleşmiş bir organizasyona bırakır.
Bu noktada savaşın ikinci fazı belirir: mekanikleşme. Uzun süreli savaş, ulusal mobilizasyonu sürdürülebilir kılmak için onu işlevsel bileşenlere ayırır. İnsan unsuru, ulusal özdeşleşmenin taşıyıcısı olmaktan çıkarak operasyonel verimlilik ölçütleriyle değerlendirilen değiştirilebilir bir modüle indirgenir. Asker artık ulusun fedakârlık figürü değil, lojistik zincirin bir parçasıdır. Seçim kriteri aidiyet veya vatanseverlik değil; maliyet, esneklik ve ikame edilebilirliktir. Bu dönüşüm, savaşın özünde ulusal yoğunlaşma değil, giderek artan mekanikleşme eğilimi taşıdığını gösterir. Savaş sürdükçe ulusal duygu yoğunluğu artmaz; tersine süreç anonimleşir, teknikleşir ve insan bileşenini işlevsel parametreye indirger.
Rusya’nın Afrikalı asker kullanımı, bu mekanikleşmenin somut tezahürüdür. Ulusal ordunun homojenliği çözülür; yerini küresel ölçekte devşirilmiş heterojen insan bileşenlerinden oluşan bir kuvvet yapısı alır. Bu yapı, ulusal kimlikten ziyade operasyonel optimizasyon mantığıyla örgütlenir. Böylece savaş, ulusun ifadesi olmaktan çok ulusötesi bir işlevsel mekanizmaya yaklaşır. Ulus, savaşın özsel nedeni değil, savaş makinesinin tarihsel olarak kullandığı bir mobilizasyon formu olarak görünür. Başlangıçta ulusal bilinç savaşın taşıyıcısıdır; fakat savaşın sürekliliği, bu bilinci aşındırarak yerini mekanik işlevselliğe bırakır.
Bu dönüşüm yalnız pragmatik maliyet hesaplarının sonucu değildir; savaşın kendi süreklilik mantığından doğar. Modern savaş, süreklilik kazandıkça kendini yeniden üretmek zorundadır. Bu yeniden üretim, insan kaynağını ulusal sınırlar içinde tutarak gerçekleştirilemez; çünkü ulusal toplumun demografik ve psikolojik dayanıklılığı sınırlıdır. Savaş uzadıkça, yerli nüfusun kayıp eşiği ve siyasal maliyet artar. Bu nedenle savaş makinesi, sürdürülebilirliğini korumak için insan bileşenini dışsallaştırır. Periferik toplumlar, bu noktada işlevsel rezervuar hâline gelir. Böylece savaş, ulusal öznenin yoğunlaşması olmaktan çıkar; küresel ölçekte devşirilen modüllerden oluşan bir mekanizmaya dönüşür. Afrikalı askerlerin kullanılması, bu yapısal zorunluluğun açık ifadesidir.
Bu perspektiften bakıldığında, istisna hâli ulusalcılığın doruğu değil, mekanikleştirici bir sürecin başlangıcıdır. Schmittçi yoğunlaşma momenti, savaşın kısa vadeli ontolojik görünümünü yakalar; fakat uzun vadeli dinamik, bu yoğunlaşmanın çözülmesi ve yerini işlevselliğe bırakmasıdır. Savaşın zamansal fazları böylece ayrışır: ilk fazda ulusal birlik yoğunlaşır, ikinci fazda bu birlik mekanikleşir. Bu nedenle savaşın özü ulusal yoğunlaşma değildir; yoğunlaşma yalnızca başlangıç momentidir. Savaş sürdükçe ulusal içerik aşınır ve yerini anonim işlevselliğe bırakır. Rusya örneği, bu ikinci fazın güncel ifşasıdır.
Bu durum, ulusun ontolojik konumuna dair köklü bir yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Eğer savaş sürdükçe ulusal bağlar çözülüyor ve yerini işlevsel modüller alıyorsa, ulus savaşın doğal ürünü değildir. Tersine, ulus insanın mekanikleşmenin ötesine geçme çabasının tarihsel formu olarak düşünülebilir. İnsan, salt işlevsel birimlere indirgenmemek için kolektif anlam yapıları kurar; ulus bu yapıların en güçlülerinden biridir. Ancak savaşın süreklilik mantığı, bu anlam yapısını aşındırır ve insanı yeniden işlevsel bileşene indirger. Böylece savaş, ulusun ifadesi değil, ulusun çözülmesine yol açan süreç hâline gelir.
Rusya’nın Afrikalı asker kullanımı bu açıdan yalnızca etik ihlal veya askeri pragmatizm değil, savaşın ulusal özneyi aşındıran mekanik karakterinin açık bir göstergesidir. Savaşın uzun vadeli seyri, ulusal kimliği yoğunlaştırmaz; aksine onu işlevsel parametreye dönüştürür. Bu nedenle savaş, “tüm ulusal yapılar savaşmak üzere kuruludur” önermesini doğrulamaz. Tam tersine, ulusal yapıların savaşın mekanikleştirici mantığına karşı insanın kurduğu anlam bariyerleri olduğunu düşündürür. Ulus, savaşın ontolojik kaynağı değil; savaşın çözmeye yöneldiği anlam formudur.
Sonuçta ortaya çıkan tablo nettir: savaşın zamansal gelişimi, ulusal yoğunlaşmadan mekanikleşmeye doğru ilerler. Başlangıçta kolektif özne olarak görünen ulus, süreç uzadıkça işlevsel bileşenlere çözülür. Afrikalı askerlerin kullanılması bu çözülmenin somut tezahürüdür. Böylece savaşın ontolojik karakteri, ulusal bilincin doruğu değil, giderek artan işlevselleşme ve anonimleşme olarak belirir. Bu gerçeklik, savaşın ulus temelli doğasına dair yerleşik varsayımı tersine çevirir: uluslar savaş için kurulmamıştır; savaş sürdükçe ulusları çözen mekanik bir süreçtir. Rusya’nın pratiği, bu dönüşümün çağdaş ve görünür bir ifşasıdır.
Prosedürel İstisna
Birleşik Krallık’ta “Palestine Action” yasağını hukuka aykırı bulan karara rağmen yasağın temyiz sürecinde yürürlükte kalması, modern devletin istisna rejimini nasıl dönüştürdüğünü gösteren tipik bir örnektir. Burada dikkat çekici olan, yasağın hukuka uygunluğunun henüz kesinleşmemiş olmasına rağmen fiilen uygulanmaya devam etmesidir. Böylece hukuki ihtilaf süreci, istisnai tedbirin askıya alınması gereken alan olmaktan çıkar; tam tersine, istisnanın sürekliliğini sağlayan prosedürel bir zemin hâline gelir. Devlet, yasağın meşruiyeti tartışılırken bile yasağı yürürlükte tutar ve bu süre içinde fiili durumu norm gibi işletir. Bu durum, istisna hâlinin artık olağan hukukun dışında kalan geçici bir kopuş değil, hukukun kendi süreçleri içine yerleşmiş kalıcı bir işleyiş biçimine dönüştüğünü gösterir.
Klasik egemenlik anlayışında istisna, hukukun askıya alındığı anlık karar momentidir. Egemen, düzeni korumak adına hukuku geçici olarak devre dışı bırakır ve kriz ortadan kalktığında hukuk yeniden yürürlüğe girer. Oysa prosedürel istisna durumunda hukuk askıya alınmaz; aksine hukuki süreç devam ederken istisnai tedbir uygulanmayı sürdürür. Bu, istisnanın artık hukukun dışında değil, hukukun zamanına yerleştiğini gösterir. Temyiz süreci, istisnanın geçici askıya alınma alanı olmaktan çıkıp istisnai uygulamanın sürdürüldüğü zaman aralığına dönüşür. Böylece istisna, karar momentinden süreç momentine kayar. Devlet, istisnai tedbiri uygularken hukuki denetim altında görünür; fakat denetim sonuçlanana kadar fiili durum değişmeden kalır. Bu yapı, istisnanın hukuki prosedür aracılığıyla kalıcılaşmasının temel mekanizmasıdır.
Bu mekanizmanın somut işleyişi basittir: önce yasak konur, ardından yasak yargı tarafından tartışmaya açılır, fakat tartışma süresince yasak kaldırılmaz. Bu süre içinde yasak fiilen norm gibi işler. Aktivist faaliyetler durdurulur, örgüt etkisizleştirilir ve kamusal algıda yasaklılık durumu yerleşir. Temyiz süreci uzadıkça fiili yasak kalıcılaşır. Sonuçta yasağın hukuka uygunluğu nihai olarak iptal edilse bile, istisna zaten amacına ulaşmış olur. Yani prosedür, hukuki doğruluğu belirlemeden önce fiili sonucu üretir. Bu nedenle prosedürel istisna, hukuki denetimin varlığını korurken fiili denetimi etkisizleştirir.
Prosedürel istisnanın istismar edilebilirliği tam da bu zamansal asimetriden doğar. Hukuki süreçler doğası gereği yavaştır; oysa idari yasak anında etkili olur. Devlet, bu hız farkını kullanarak tartışmalı tedbirleri uzun süre yürürlükte tutabilir. Özellikle güvenlik, terör veya kamu düzeni gibi alanlarda yasaklar konur ve ardından temyiz süreçleri başlar. Yargı denetimi sürerken yasak devam ettiği için devlet, hukuki belirsizlik dönemini fiili kontrol alanına dönüştürür. Böylece hukuk, istisnayı durduran güç olmaktan çıkar; istisnanın zaman kazanma aracına dönüşür. Prosedür, normu koruyan mekanizma değil, istisnayı sürdüren araç hâline gelir.
Bu yapı yalnız teknik bir hukuki ayrıntı değil, modern egemenliğin dönüşümüdür. İstisna artık hukukun dışına taşan dramatik kopuş anı değildir; hukuki prosedürün içine yerleşmiş süreklilik rejimidir. Devlet, yasaklama gücünü doğrudan askıya alma biçiminde değil, prosedürel süreklilik biçiminde kullanır. Böylece hukukun askıya alınmasına gerek kalmaz; hukuk yürürlükte görünürken istisna fiilen devam eder. Bu nedenle prosedürel istisna, klasik istisna teorilerinin ötesinde, çağdaş devletin daha rafine bir kontrol formunu temsil eder. Egemenlik artık hukuku askıya alarak değil, hukuki süreçleri uzatarak işler.
“Palestine Action” yasağı örneği bu mantığın açık ifşasıdır. Yasağın hukuka aykırı olabileceği kabul edilmesine rağmen, temyiz süresince yürürlükte kalması, istisnanın prosedür aracılığıyla sürdürüldüğünü gösterir. Bu süre içinde örgüt fiilen yasaklı kalır, faaliyetleri durur ve kamusal alanda etkisi silinir. Hukuki karar nihai olarak ne olursa olsun, istisnai durum fiilen yaşanmış ve sonuç üretmiştir. Böylece hukuk, istisnayı denetleyen yapı olmaktan çıkar; istisnanın uygulanma zamanını genişleten yapı hâline gelir.
Prosedürel istisna kavramı bu nedenle modern devletin temel kontrol tekniklerinden birini tanımlar: hukuki ihtilaf sürecini istisnai tedbirin yürürlük alanına dönüştürmek. Bu teknik, hukukun askıya alınmasını gerektirmez; hukuku korur gibi görünürken istisnayı kalıcılaştırır. Devlet, yasaklama gücünü hukukun dışında değil, hukukun zamanında kullanır. Bu durum, istisnanın doğasını değiştirir: istisna artık hukukun karşıtı değil, hukuki prosedürün içkin işleyişidir.
Sonuçta bir tedbirin hukuka uygunluğu tartışılırken bile tedbir yürürlükte kalıyorsa, istisna artık geçici değildir. Hukuki süreç, normun askıya alınma alanı olmaktan çıkmış; istisnanın sürdürüldüğü alan hâline gelmiştir. Prosedürel istisna, modern egemenliğin hukuku askıya almadan istisnayı kalıcılaştırma biçimidir. Birleşik Krallık’taki bu karar, istisnanın çağdaş formunun hukuki süreç içinde nasıl yerleştiğini somut biçimde gösterir.
Suçun Egemenlik-Ötesi Alanı
2025’te Madrid’de öldürülen eski Ukraynalı siyasetçi cinayetinin şüphelisinin Almanya’da yakalanması, yüzeyde yalnızca uluslararası bir kaçış ve yakalama vakası gibi görünür. Oysa bu olay, suçun artık klasik anlamda devlet egemenliği alanları içinde dolaşan bir faaliyet olmaktan çıkıp, egemenlik-ötesi bir yeraltı düzeninde işlediğini gösterir. Failin bir ülkede saldırı gerçekleştirip başka bir ülkede bulunabilmesi, suçun çoklu egemenlik alanına yayılmasından ziyade, egemenliklerin üstünde işleyen bir görünmez alan içinde hareket etmesiyle açıklanır. Bu alan, devlet sınırlarının ötesinde, küresel ölçekte örgütlenmiş yeraltı ağlarının kurduğu paralel düzeni ifade eder.
Soğuk Savaş sonrası dönemde dünya ekonomisinin ve iletişim altyapısının küreselleşmesi, yalnızca sermaye ve ticaret akışlarını değil, suçun örgütlenme biçimini de dönüştürmüştür. Sınırlar geçirgenleştikçe, suç unsurları da yerel mafya yapılarından küresel ağlara evrilmiştir. Bu dönüşüm, suçun mekânsal mantığını değiştirmiştir: eskiden belirli şehir veya ülkelerle özdeşleşen suç örgütleri, artık ulusötesi tedarik, finans ve lojistik hatlarına sahip kurumsal yapılara dönüşmüştür. Böylece suç, devletlerin coğrafi egemenlik alanları içinde hareket eden bir fenomen olmaktan çıkar; küresel ağların kendi egemenlik alanını kurduğu bir düzleme yerleşir. Bu nedenle siyasi suikast gibi eylemler, farklı ülkeler arasında dağılmış operasyonlar değil; egemenlik-ötesi yeraltı düzeninin tekil mekânı içinde gerçekleşen hareketlerdir.
Bu egemenlik-ötesi alanın temel özelliği, devlet sınırlarının suç için artık belirleyici olmamasıdır. Failin hareket ettiği alan, hukuki yetki haritalarından bağımsızdır; finans, silah, kimlik ve lojistik kaynaklar küresel ağlar üzerinden sağlanır. Böylece suç, belirli devletlerin koruma veya hoşgörüsüne bağlı yerel yapı olmaktan çıkar; küresel ölçekte işleyen bir organizasyonel ekosistem hâline gelir. Bu ekosistemde suç aktörleri, tıpkı küresel şirketler gibi, farklı ülkelerde farklı işlevler üstlenir: bir yerde planlama, başka yerde icra, başka yerde saklanma. Ancak bu dağılım, egemenlikler arası geçiş değil; tek bir ağın farklı düğümlerinde gerçekleşen işlemlerdir. Suçun gerçek mekânı, devlet sınırları değil, bu ağın kendisidir.
Bu dönüşüm aynı zamanda suçun iktidar ilişkisini de değiştirir. Klasik dönemde organize suç, belirli devletlerle simbiyotik ilişki içinde var olur; yerel iktidarlarla pazarlık eden yarı-özerk yapılar olarak işlerdi. Küreselleşme sonrası aşamada ise suç, doğrudan egemenlerin değil, egemen-ötesi sermaye ağlarının hizmetine girer. Finansal akışların, kara para devrelerinin ve lojistik hatların küreselleşmesi, suçun da bu sermaye düzenine entegre olmasına yol açmıştır. Böylece suç, ulusal politik çıkarların aracı olmaktan çıkar; küresel sermaye dolaşımının karanlık altyapısına dönüşür. Siyasi suikastlar dahi bu bağlamda, devletler arası çatışmanın uzantısı olmaktan çok, küresel güç ağlarının operasyonları olarak anlaşılabilir.
Madrid suikastı dosyasında şüphelinin Almanya’da yakalanması, bu egemenlik-ötesi suç alanının görünür bir kesitidir. Failin farklı ülkelerde bulunabilmesi, devlet egemenlikleri arasında kaymasından değil; devletlerin üstünde işleyen ağın içinde hareket etmesinden kaynaklanır. Bu ağ, sınırların geçirgenliğinden doğmuş ve zamanla kurumsallaşmıştır. Dolayısıyla olay, suçun transnasyonelleşmesi değil; küresel yeraltı egemenliğinin mekânsal birliği içinde gerçekleşmiş bir hareket olarak okunmalıdır. Devletlerin yakalama ve yargılama süreçleri, bu ağın yalnızca yüzeydeki temas noktalarını ele geçirir; suçun gerçek alanı ise bu egemenlik-ötesi düzlemde kalır.
Modern suç, egemenlikler arasında dolaşan bir faaliyet değil; egemenliklerin üstünde işleyen küresel bir alanın işlevidir. Sınırların geçirgenleşmesi, suçun yerelden globale geçmesine değil; küresel bir yeraltı düzeninin doğmasına yol açmıştır. Siyasi suikast gibi eylemler, bu düzenin tekil mekânında gerçekleşir ve devletler yalnızca sonradan müdahil olur. Madrid vakası, suçun artık devletlerin egemenlik alanına ait değil, egemenlik-ötesi sermaye ve ağ yapılarının kurduğu paralel egemenliğe ait olduğunu gösteren çağdaş bir örnektir.
Tepkiniz Nedir?