Günlük Freestyle 28
Referandumdan krize uzanan on beş kavramın, gündelik anlamlarının altındaki ontolojik işleyişleri yoğun ve özgün tanımlarla çözümleniyor.
Manifesto
Henüz kurulmamış bir düzen, manifesto aracılığıyla kendi geçmişini bugünün içine yerleştirmeye başlar; çünkü manifesto, geleceğe ait olanı yalnızca tasarlamaz, onu şimdiden tarihsel bir neden gibi işletir. Teori normalde etkisini pratiğe aktarıldığı ölçüde kazanırken manifesto bu zorunlu sıralamayı bozar: Söylem, eyleme dönüşmeden önce eylemin sonuçlarından bazılarını üretir; taraftar toplar, karşıtlıkları belirginleştirir, mevcut düzeni savunmaya zorlar ve gelecekte kurulması hedeflenen yapının kavramsal sınırlarını şimdiden gerçekliğe dayatır. Böylece teori ile pratik arasındaki ayrım bütünüyle ortadan kalkmasa da aralarındaki nedensel hiyerarşi askıya alınır; pratik artık teorinin etkili olabilmesi için geçmesi gereken zorunlu eşik olmaktan çıkar. Manifesto salt bir düşünce metni değildir, fakat tamamlanmış bir eylem de değildir; teorinin kendi biçimini terk etmeden pratik değer kazanabildiği istisnai bir düşünce formudur. Henüz gerçekleşmemiş düzen, manifestoda ilk kurumunu edinir; gelecekteki dünya daha ortada yokken, o dünyanın geçmişinde yer alacak kurucu belge bugünde ortaya çıkar ve böylece gerçekleşmemiş olan, gerçekleşmesinin koşullarını önceden üretmeye başlar.
Karizma
Karizma, öznenin kendi içinde taşıdığı yalın bir nitelik değil, başka öznelerin olasılık uzayını sessizce büken görünmez bir eğriliktir. Etkisini, karşısındakilerin dikkatini, güvenini, yönelimini ve davranış ihtimallerini yeniden dağıtarak gösterir; fakat bu kuvvet, fiziksel güzellik gibi büyük ölçüde bireyin doğal yapısına ait sabit bir özellik değildir. Karizma kültürel kodların, ortak beklentilerin ve başkalarının kişisel değerlendirmelerinin kesişiminde kolektif olarak üretilir; buna rağmen üretildiği toplumsal zeminden koparak belirli bir bireyle neredeyse mutlak biçimde özdeşleşir. Onu ayırt edici kılan çelişki de burada bulunur: Kaynağı çoğul bilinçlerdir, fakat anlamı tekil özneye aittir. Toplum belirli davranışları, görünüşleri, ses tonlarını veya tavırları karizmatik olarak tanımadıkça karizma ortaya çıkmaz; yine de ortaya çıktığı anda “toplumun ona yüklediği bir değer” gibi değil, kişinin doğrudan kendi varlığından yayılan içkin bir kuvvet gibi algılanır. Böylece kolektif yapı kendi üretimini görünmezleştirir ve oluşturduğu etiketi bireyin özüymüş gibi ona yapıştırır. Karizma bu nedenle toplumsal olarak kurulmasına rağmen semantik düzeyde mutlak bireyselliğe dönüşen nadir paradigmalardan biridir: Başkalarının özne hakkında ürettiği ortak hüküm, sonunda öznenin kendisine aitmiş gibi işleyen ve çevresindeki mümkün davranışları biçimlendiren kişisel bir ontolojik alan hâline gelir.
İmaj
İmaj, görünüşün yüzeysel bir kopyası değil, varlığın kendi yokluğunda dahi onun adına etkide bulunabilen bağımsız ikizidir. Kaynağını öznenin doğal varlığından alır, fakat onun basit bir sonucu olarak kalmaz; özneyle özdeşleştiği anda ondan ayrışmış bir etki alanı kazanır ve böylece öznenin sınırlarını genişleten bir operatöre dönüşür. Buradaki genişleme, dış dünyadaki bir nesnenin araçsallaştırılmasına benzemez; çünkü araç, etkisini ancak öznenin onu kullanmasıyla üretir ve eylemin asıl faili yine özne olarak kalır. İmaj ise kullanılmayı bekleyen dışsal bir unsur değildir: Öznenin kimliğine eklemlendiği için herhangi bir doğrudan eylem, hareket ya da müdahale gerektirmeden işler. Kişi konuşmadığında, görünmediğinde, hatta fiziksel olarak ortamda bulunmadığında bile imajı beklentileri düzenleyebilir, davranışları yönlendirebilir ve ilişkilerin biçimini önceden belirleyebilir. Böylece öznenin nedensel kapasitesi bedensel mevcudiyetinin ötesine taşınır; eylem üretmeyen özne, kendisiyle özdeşleşmiş temsil aracılığıyla yine de sonuç üretmeye devam eder. İmaj tam da bu nedenle öznenin yerini alan bir temsil değil, onun etkinliğini mekânsal ve zamansal sınırlarının dışına çıkaran ikinci bir varoluş kipidir: Öznenin hareket etmeden etkide bulunabilmesini, bulunmadan mevcut kalabilmesini ve kendi doğal sınırlarını aşmadan genişleyebilmesini sağlayan ontolojik uzantıdır.
Slogan
Slogan, anlamın küçültülmesi değil, düşüncenin taşıdığı ontolojik yoğunluğun en az dilsel malzemeyle korunmasıdır; bu nedenle onun mantığı, Ockham’ın usturasında yalnızca “az söz kullanma” ilkesi olarak değil, açıklamaya gereksiz varlıklar ve kategoriler eklememe zorunluluğu olarak okunabilir. Zihin, gerçekliği kavrayabilmek için tümeller, sınıflar ve ara kavramlar üretir; oysa reel düzlemde karşılaşılan şeyler, bu rasyonel çoğaltmaların altında kalan tekil varlıklardır. Slogan da düşünceyi yüzeysel hâle getirmek yerine, onun çevresinde birikmiş açıklayıcı fazlalıkları keserek kavramsal çekirdeği doğrudan görünür kılmaya çalışır. Uzun bir düşünce zincirindeki her cümleyi korumaz; fakat o zincirin bütün halkalarını zorunlu kılan merkezi gerilimi tek bir dilsel biçimde toplar. Bu bakımdan iyi slogan, düşüncenin özeti değildir; düşüncenin geri kalanını kendi içinde potansiyel olarak taşıyan sıkıştırılmış formudur. Kelimeler azalırken anlam azalmaz, tersine her kelimenin taşıdığı ontolojik yük artar; açıklama genişliğini kaybederken kurucu ilke yoğunlaşır. Slogan böylece düşüncenin derinliğini terk etmeden dilsel hacminden vazgeçebildiği, çokluğu tekilliğe indirgemek yerine çokluğun düzenleyici ilkesini tek bir ifadede muhafaza ettiği kavramsal bir yoğunlaşma biçimine dönüşür.
Prestij
Prestij, geçmişte üretilmiş bir etkinin zamanın tek yönlü akışına rağmen çözülmeyerek geleceğin nedenleri arasındaki yerini korumasıdır. Şimdiki zamanda ortaya çıkan her etki aynı kaynaktan gelmez: Bazıları öznenin mevcut eylemlerinden doğarken bazıları artık tamamlanmış, geride kalmış ve doğrudan yeniden üretilmeyen başarıların tortusu olarak işlemeye devam eder. Prestij, tam da bu iki nedensellik türünü birbirinden ayırmak için kurulan kavramsal etikettir; öznenin bugün ne yaptığıyla değil, daha önce yaptıklarının bugünde hâlâ ne kadar etkili olduğuyla ilgilidir. Böylece geçmiş, yalnızca hatırlanan bir içerik olmaktan çıkar ve şimdiki ilişkileri düzenleyen, beklentileri belirleyen, gelecekteki imkânların dağılımını değiştiren etkin bir kuvvet hâline gelir. Prestij bu anlamda ünün ya da olumlu değerlendirmenin kendisi değildir; geçmişte oluşmuş değerin, kendisini doğuran olay ortadan kalktıktan sonra da nedensel kapasitesini sürdürmesidir. Zaman olayları geride bırakırken prestij onların etkisini geride bırakmaz; geçmişi şimdiye taşıyarak öznenin gelecekteki hareket alanına ekler ve böylece tamamlanmış olanı, henüz gerçekleşmemiş olan üzerinde işlemeye devam eden bir neden olarak korur.
Referandum
Referandum, tekil bilinçlerin birbirini anlaması, birbirleriyle uzlaşması ya da ortak bir düşünsel zeminde buluşması gerekmeksizin kolektif bir özne üretebildiği ontolojik istisnadır. Olağan durumda ortak irade, bireysel bilinçlerin karşılıklı etkileşim yoluyla belirli bir anlam çevresinde birleşmesini ve böylece bilinçli bir uzlaşı kurmasını gerektirir; burada kolektif özne, önceden gerçekleşmiş bir ortaklaşmanın sonucu olarak doğar. Referandumda ise bu sıra tersine çevrilir: Bireyler birbirlerinin gerekçelerini bilmeden, niyetlerini paylaşmadan ve hatta bütünüyle karşıt anlam dünyaları içinde kalarak aynı siyasal sonucun kurucu unsurlarına dönüşebilirler. Ortak özne, ortak bilincin dışavurumu olmaktan çıkar; birbirinden yalıtılmış iradelerin sayısal bileşiminden sonra keşfedilen bir üst belirlenim hâline gelir. Böylece bireysellik kolektif bütün içinde eritilmez, tersine mümkün olduğunca korunur; her irade kendi içeriğiyle yalnız bırakılırken yalnızca yönelimin biçimsel sonucu ortaklaştırılır. Referandum bu nedenle demokrasiyi kolektivist bir uzlaşma modelinden kısmen uzaklaştırarak objektivist bir düzleme taşır: Amaç, bireyleri ortak bir bilinçte birleştirmek değil, onların öznel gerekçelerini birbirinden ayırarak toplam iradenin nesnel biçimini açığa çıkarmaktır. Burada “halk” önceden var olan birleşik bir özne değildir; birbirini anlamayan tekilliklerin, tam da yalıtılmışlıklarını koruyarak ürettikleri sonuç içinde sonradan beliren siyasal bir varlıktır.
Otorite
Otorite, doğruluğun kaynağı değil, doğrulama yetkisinin işleyebilmesi için kendi doğrulanma ihtiyacı askıya alınmış merkezdir. İnsan, verdiği hükmün başkalarınca kabul edilmesine ihtiyaç duyar; fakat doğrulama zincirindeki her merci aynı anda doğrulanmayı beklerse hiçbir karar son biçimine ulaşamaz, çünkü her hüküm kendisini meşrulaştıracak başka bir hükme doğru sonsuzca ertelenir. Nesnel ve kesin olduğu kabul edilen bir doğrulamanın kurulabilmesi için zincirin belirli bir noktada kesilmesi, bir merkezin kendi geçerliliğini her işlemde yeniden kanıtlamadan başkalarının iddiaları hakkında hüküm verebilmesi gerekir. Otorite tam olarak bu kesintinin kurumsallaşmış biçimidir: Doğruyu kendiliğinden ürettiği için değil, doğrulanma talebinden geçici ya da yapısal olarak muaf tutulduğu için doğrulama işlemini sonuçlandırabilir. Böylece otoritenin objektifliği, onun yanılmaz olmasından değil, kişisel kabul arayışını hükmün dışına çıkaran konumundan doğar; kendi doğrulanma ihtiyacını işlemin içine katmadığı ölçüde başkalarının doğruluğunu ortak bir ölçüte bağlayabilir. Otorite bu nedenle hakikatin sahibi değil, doğrulamanın sonsuza dek geriye çekilmesini engelleyen sonlandırıcı işlevdir; bütün hükümler doğrulanmak zorundayken doğrulayan merkezin aynı anda doğrulanma talebinde bulunmamasını sağlayarak geçerli kararın mümkün olduğu sabit zemini kurar.
Sigorta
Sigorta, henüz gerçekleşmemiş olayların şimdiki zamanda ekonomik varlık statüsü kazanmasıdır. Gelecek içerik bakımından belirsiz olsa da olay üretmesi bakımından kaçınılmazdır; insan zihni de bu kaçınılmazlığı, henüz hangi sonucun gerçekleşeceğini bilmese bile geleceğin mutlaka bir şey getireceğine dair deterministik bir varsayımla düzenler. Ontolojik düzlemde gerçekleşecek olanı bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir: Kaza, hastalık, kayıp ya da yıkım meydana geldiğinde olay artık geri alınamaz ve gerçeklik tekil sonucunu dayatır. Sigorta ise olayın kendisini engellemek yerine, onun ekonomik sonucunu henüz gerçekleşmeden bugüne taşıyarak bu zorunluluk içinde yapay bir manevra alanı açar. Prim, gelecekteki mümkün kaybın şimdiki karşılığına; poliçe ise henüz var olmayan olayın bugünde tanınmış ekonomik biçimine dönüşür. Böylece özne, geleceğin nedensel akışından çıkamaz fakat o akışın kendisi üzerindeki sonuçlarını yeniden dağıtabilir; ontolojik zorunluluğu ortadan kaldırmadan ekonomik belirlenimi esnetir. Sigortanın özgürlük duygusu üretmesi de buradan kaynaklanır: İnsan, olacak olanı kontrol edemese bile onun ardından oluşacak yükün biçimine önceden müdahale edebildiğini hisseder. Bu bakımdan sigorta yalnızca mali bir güvence değil, geleceğin kaçınılmazlığı karşısında öznenin çaresizlik duygusunu düzenleyen bilinçdışı bir regülasyon aracıdır; determinizmi aşmaz, fakat onun içinde ekonomik bir kaçış koridoru açarak belirlenmişlik deneyimini katlanılabilir hâle getirir.
Garanti
Garanti, geleceği gerçekten belirlemek değil, geleceğin olumsallığını bugünün dili içinde geçici olarak iptal etme girişimidir. İnsan zihni bir yandan geleceğin henüz bilinmediğini kabul ederken diğer yandan olayların belirli bir nedensel düzen içinde gerçekleşeceğine inanmak ister; bilinmezlik ile determinizm arzusu arasındaki gerilim de tam burada doğar. Sigorta, gerçekleşecek olayın kesinliğini ortadan kaldırmadan onun sonuçları içinde ekonomik bir manevra alanı açarken garanti ters yönde işler: Olası sonucun yükünü dağıtmak yerine, sonucun kendisini şimdiden güvenilir ve sabitmiş gibi ilan eder. Ne var ki garanti geleceğin ontolojik açıklığını gerçekten kapatamaz; yalnızca “olacaktır”, “çalışacaktır”, “karşılanacaktır” gibi bağlayıcı ifadeler aracılığıyla olumsallığı dilsel düzlemde askıya alır. Böylece henüz gerçekleşmemiş bir durum, gerçekleşmesi zorunluymuş gibi bugünün ilişkilerine dâhil edilir; özne geleceği bilmez, fakat ona yönelik güvenini sözleşme, vaat veya taahhüt biçiminde nesnelleştirir. Garanti bu nedenle kesinliğin kendisi değil, kesinliğin geleceğe önceden yüklenmiş semantik formudur: Belirsizliği ortadan kaldırmaz, fakat belirsizliğin psikolojik etkisini azaltmak için geleceği şimdiden belirlenmiş gibi konuşulabilir hâle getirir.
İnisiyatif
İnisiyatif, mevcut seçeneklerden birini tercih etmek değil, tercih edilebilir olanın sınırlarını değiştirme kudretidir. Seçim, önceden kurulmuş bir imkânlar kümesi içinde gerçekleşir ve özneye özgürlük tanırken onu aynı anda bu kümenin sınırlarına bağımlı kılar; inisiyatif ise kendisine sunulan alternatiflerin zorunluluğunu reddederek yeni bir seçenek üretir, mevcut olanlardan bazılarını hükümsüzleştirir ya da kararın kurulduğu zemini bütünüyle dönüştürür. Bu yüzden her inisiyatif bir seçim içerirken her seçim inisiyatif taşımaz: Seçen özne oyunun hamlesini belirler, inisiyatif alan özne ise oyunun hangi hamlelere izin vereceğine müdahale eder. Modern demokrasinin özgürlük yanılsaması da çoğu zaman seçeneklerin çoğulluğunu özgürlüğün kendisi gibi sunmasına dayanır; oysa seçenek kümesi öznenin dışında belirlenmişse, tercihlerin çeşitliliği yalnızca önceden tasarlanmış bir alan içindeki hareket serbestliğidir. Marcuse’nin tek boyutluluk eleştirisiyle ilişkilendirilebilecek biçimde inisiyatif, öznenin kendisine ayrılmış konumlar arasında dolaşmayı bırakıp konumların düzenlenişine yönelmesidir. Bu bakımdan inisiyatif yalnızca cesaretli bir karar değil, özgürlüğün seçim düzeyinden imkân üretme düzeyine taşındığı gerçek devrimci harekettir: Özne artık kendisine verilen dünyada ne yapacağını seçmez, hangi dünyanın seçilebilir olacağını belirlemeye başlar.
Algı
Doğanın kesintisiz akışı kendi başına hiçbir “şey” sunmaz; algılanabilir nesne, ancak sürekliliğin belirli bir noktada kesilmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle algı, önceden tamamlanmış varlıkları yalnızca gören edilgin bir yeti değil, akışın içinden sınırlar çıkararak ilk kez nesne üreten ontolojik yarıktır. Kesintinin bulunmadığı mutlak süreklilikte bilinç ne karşısındaki varlığı ayırabilir ne de kendisini ona göre konumlandırabilir; çünkü özne ile nesnenin belirlenmesi, önce aralarında bir sınırın kurulmasını gerektirir. Felsefe tarihinde tekrar tekrar beliren zihin–doğa ikilikleri de bu gereksinimin metafizik biçimi olarak okunabilir: Doğayı kesitler hâlinde kavrayacak zihnin, onunla birlikte akıp gitmeyen, akıştan görece bağımsız ve sabit bir gözlem zemini taşıdığı varsayılır. Zihin gerçekten doğanın dışında bulunmak zorunda değildir; fakat algının mümkün olabilmesi için kendisini en azından işlevsel olarak akıştan ayırması, değişenin karşısında değişmeyen bir referans noktasıymış gibi kurması gerekir. Böylece algı, doğanın içinde bulunan bilincin doğadan geçici bir mesafe üreterek sürekliliği parçalaması; parçaları nesne, bu parçalama konumunu ise özne olarak belirlemesidir. Gözlemci denilen şey de önceden verilmiş sabit bir varlık değil, sonsuz akışın kesilebilmesi için varsayılması zorunlu olan göreli sabitliğin adıdır.
Risk
Risk, geleceğin bilinmemesi değil, aynı geleceğin birbirini ontolojik olarak dışlayan birden fazla biçimde eşzamanlı bulunmasıdır. Olasılık alanı çokludur; aynı olayın gerçekleşebilecek farklı sonuçları henüz fiilîleşmeden önce birlikte var olur, fakat gerçeklik bu çokluğu taşıyamaz ve yalnızca birini aktüelleştirir. Risk tam olarak olasılığın çoğulluğu ile gerçekleşmenin tekilliği arasındaki bu asimetriden doğar: Gelecek, karar anında birçok yöne açıkken sonuç anında bütün alternatifleri dışlayarak yalnızca tek bir biçime kapanır. Bu nedenle risk, salt bilgi eksikliğine indirgenemez; sonuçlar bütünüyle bilinse, hatta her birine kesin olasılık değerleri atanabilse bile çokluk ile tekillik arasındaki ontolojik gerilim ortadan kalkmaz. Özneyi tedirgin eden şey yalnızca ne olacağını bilmemesi değil, henüz aynı anda mümkün olan dünyalardan yalnızca birinin gerçekliğe dönüşecek ve diğerlerinin gerçekleşmemiş imkânlar olarak geri çekilecek olmasıdır. Risk böylece belirsizliğin psikolojik adı değil, mümkün olanın çoğul yapısıyla gerçek olanın tekil yapısı arasındaki kapanmaz farktır; geleceğin birçok biçimde var olup yalnızca bir biçimde gerçekleşebilmesinin ürettiği ontolojik basınçtır.
Fırsat
Fırsat, nedenlerin sonuçlardan daha yavaş hareket ettiği ontolojik açıklıktır; ancak buradaki yavaşlık, neden ile sonucun birbirinden bağımsız iki töz olmasından değil, nedenin zamana yayılan bir oluş sürecini, sonucun ise bu sürecin belirli bir anda görünür hâle gelen yoğunlaşmış biçimini temsil etmesinden kaynaklanır. Gerçekte sonuç, nedenin dışına sonradan eklenen ayrı bir varlık değil, aynı bütünün tamamlanmış görünümüdür; buna rağmen bilinç, sürecin uzunluğu ile sonucun ani belirişi arasındaki zamansal fark nedeniyle onları iki ayrı şeymiş gibi kavrar. Fırsat tam olarak bu farkın yöntemsel biçimde kullanılmasından doğar: Henüz tamamlanmamış nedenler zinciri, gelecekte üreteceği sonuçtan yapısökümsel olarak ayrıştırılır; sonuç, sürecin sonunda zorunlu olarak beliren bir kapanış olmaktan çıkarılarak önceden tasarlanabilen ve nedenler arasına yeniden yerleştirilebilen eksik bir parça hâline gelir. Fırsatı gören özne, yalnızca geleceği tahmin etmez; oluş sürecini geriye doğru okuyarak henüz görünür olmayan sonucu bir yapboz parçası gibi nedenler düzeninin sonuna yerleştirir ve ardından mevcut nedenlerin gerçekten o sonuca bağlanıp bağlanamayacağını sınar. Bu nedenle fırsat, rastlantısal bir imkânla karşılaşmak değil, sonuç henüz gerçeklik kazanmadan önce onu nedenlerinden ayırabilme ve bu ayrımın açtığı zamansal boşlukta yeniden konumlandırabilme metodolojisidir. Neden ile sonuç arasındaki birlik bozulmaz; fakat bilinç, onların farklı hızlarda görünür olmasından yararlanarak henüz kapanmamış sürece müdahale edebileceği bir açıklık üretir.
Tehdit
Tehdit, gelecekteki bir zararın basitçe vaat edilmesi değil, henüz var olmayan bir sonucun bugünkü nedensellik düzenine önceden katılmasıdır. Normal koşullarda neden önce gelir, sonuç ise onun ardından doğar; tehdidin kurduğu zaman rejiminde ise bu sıra işlevsel olarak tersine çevrilir, çünkü gelecekte gerçekleşebilecek zarar daha ortaya çıkmadan şimdiki davranışları biçimlendirmeye başlar. Öznenin geri çekilmesi, itaat etmesi, kararını değiştirmesi ya da savunmaya geçmesi için zararın fiilen meydana gelmesi gerekmez; yalnızca mümkün bir sonuç olarak dile getirilmesi, onun bugünde neden gibi işlemesine yeter. Böylece tehdit, geleceği haber veren nötr bir öngörü olmaktan çıkar ve gerçekleşmemiş olanı şimdinin etkin kuvvetlerinden birine dönüştürür. Buradaki tersine nedensellik, geleceğin gerçekten geçmişe etki etmesi değil, geleceğe ait bir sonucun temsil yoluyla bugüne taşınarak mevcut nedenler arasına yerleştirilmesidir. Tehdit bu nedenle istisnai bir zaman paradigmasıdır: Sonuç henüz yoktur, fakat yokluğuna rağmen davranış üretir; zarar gerçekleşmemiştir, fakat şimdiyi çoktan kendi etrafında düzenlemeye başlamıştır.
Kriz
Kriz, olayların ya da farklılıkların çoğalması değil, dünyanın eski ayrımlar altında artık var olamamasıdır. Düzen, gerçekliği yalnızca sınıflandırmaz; hangi farkların anlamlı, hangi karşıtlıkların kurucu ve hangi olayların birbirinden ayrılabilir olduğunu da belirler. Kriz anında zorlaşan şey, çok fazla yeni olgunun ortaya çıkması değil, mevcut olguların eski kategoriler içinde birbirinden seçilememesidir; daha önce belirgin sınırlarla ayrılan alanlar iç içe geçer, kavramlar açıklama güçlerini kaybeder ve düzenin kurduğu farklar çözülmeye başlar. Bu nedenle kriz ilk anda anlamların artışı gibi görünse de ontolojik düzeyde tam tersine, ayrımların azalmasıdır: Ekonomik olan siyasal olandan, istisna kuraldan, tehdit fırsattan, neden sonuçtan yeterince ayrılamaz hâle gelir. Eski düzenin kavramları varlığını sürdürür, fakat artık dünyadaki karşılıklarını sabitleyemez; gerçeklik kategorilerden taşarken düşünce hâlâ onu geçerliliğini yitirmiş ayrımlar aracılığıyla tutmaya çalışır. Kriz tam olarak bu gecikmenin adıdır: Dünya çoktan başka bir farklılaşma rejimine geçmiş, fakat onu kavrayacak yeni ayrımlar henüz kurulmamıştır. Dolayısıyla kriz, düzenin içinde olayların birikmesi değil, düzenin dünyayı ayrıştırma kapasitesini kaybetmesi; varlığın eski anlam şemasına sığmadığı hâlde yeni bir şemaya da henüz kavuşmadığı ontolojik eşiktir.
Tepkiniz Nedir?