Günlük Freestyle 17
İzdüşümden tutulum kavramına uzanan bu bölüm; varlığın sınırlarını, işlevin ontolojik statüsünü, entropiye karşı koruma mekanizmalarını, örüntülerin görünmez omurgalarını ve öznenin dünyayla kurduğu ilişki biçimlerini mikro-ontolojik kavramlar üzerinden inceliyor.
İzdüşüm
Bir varlığın yalnızca bulunduğu yerde var olduğunu düşünmek, varlığı kendi ontolojik sınırlarına hapsetmektir; oysa izdüşüm, bir şeyin kendisi ile ona ait ontik uzantılar arasındaki mesafeyi görünür kılan kavramdır. Çünkü hiçbir nesne yalnızca kendi bulunduğu noktada etkili olmaz; bulunduğu yerden taşarak kendisine ait olmayan mekânlarda da kendisine bağlı varlıklar üretir. Bir insanın itibarı, bir devletin korku kapasitesi, bir düşünürün metinleri, bir yıldızın gecikmeli ışığı ya da bir dağın ufukta bıraktığı siluet, nesnenin kendisi olmaksızın da nesneye ait bir gerçekliğin dolaşımda kalabileceğini gösterir. İzdüşüm bu nedenle temsil değil, varlığın kendi dışına açılmış ontik alanıdır. Graham Harman’ın nesne yönelimli ontolojisinde hiçbir nesne ilişkilerine indirgenemez; her nesne erişilemeyen, geri çekilmiş bir çekirdeğe sahiptir. Fakat tam da bu geri çekilmişlik nedeniyle nesne, kendisini doğrudan vermek yerine sürekli izdüşümler üretir. Dünyada karşılaştığımız şeylerin büyük bölümü nesnelerin kendileri değil, onların çeşitli izdüşümleridir. Bir ağacın gölgesi ağacın özü değildir ama ağaca aittir; bir kişinin hatırası kişinin kendisi değildir ama onsuz da düşünülemez. Böyle bakıldığında izdüşüm, varlığın kendi özünden vazgeçmeden kendi dışına taşabilme kapasitesini ifade eder. Nesne kendi ontolojik bütünlüğünü korurken aynı anda kendisinden uzak coğrafyalarda, başka zihinlerde, başka zamanlarda ve başka ilişkiler içerisinde ontik parçalar üretebilir. Dolayısıyla izdüşüm, bir varlığın yalnızca ne olduğu sorusuna değil, nerelerde olmaya devam ettiği sorusuna verilen cevaptır; çünkü bazı şeyler en güçlü biçimde bulundukları yerde değil, bulunmadıkları yerlerde bıraktıkları ontik izler aracılığıyla var olurlar.
Artık
Her işlev kendi gerçekleşme sürecinde yalnızca amaçlanan sonucu üretmez; aynı zamanda o sonuca hizmet etmeyen, fakat süreç sona erdiğinde ortadan da kaybolmayan kalıntılar bırakır. Artık, tam olarak bu kalıntısallığın ontolojik adıdır. Bir üretim sürecinin atıkları, bir yemeğin geride kalan parçaları, bir düşüncenin unutulmuş öncülleri, bir ilişkinin işlevsizleşmiş alışkanlıkları ya da bir organizmanın dışarı attığı maddeler aynı mantığa bağlıdır: Bir zamanlar daha büyük bir işlevsel bütünün parçası olan şey, o bütün sona erdiğinde veya kendisini yeniden organize ettiğinde sistemin dışında kalır. İnsan zihni dünyayı büyük ölçüde işlevler üzerinden anlamlandırdığı için, işlevsizleşen bu kalıntılar rahatsız edici bir karakter kazanır. Çünkü anlam, çoğu zaman bir şeyin ne işe yaradığı sorusuna verilen cevap üzerine kurulur; artık ise bu soruya tatmin edici bir cevap veremez. Bu nedenle tiksinti yalnızca hijyenik ya da biyolojik bir refleks değildir; daha derinde, zihnin kendi anlam haritasını koruma çabasıdır. Artık, işlevsel dünyanın sınırlarında duran ve mevcut düzenin kategorilerine tam olarak yerleşemeyen bir varlık biçimi olduğu için dışlanır. Fakat artığın yarattığı rahatsızlık bununla da sınırlı değildir. Asıl kırılma, zihnin artığın ontolojik olarak hâlâ mevcut olduğunu kabul etmek zorunda kalmasıyla ortaya çıkar. Çünkü artık anlamsız olabilir, işlevsiz olabilir, hatta istenmeyebilir; fakat yine de vardır. İşte bu noktada özne kendi dünyasının işlevsel kurgusuyla varlığın kendisi arasındaki mesafeyi fark etmeye başlar. Zihin belirli şeyleri anlamlı, gerekli ve meşru kabul ederek kendi gerçekliğini inşa eder; artık ise bu inşanın dışında kalan bir varlık olarak ortaya çıkar ve dünyanın yalnızca öznenin anlam şemalarından ibaret olmadığını hatırlatır. Tiksindirici olan şey yalnızca çürüme, bozulma ya da kir değildir; öznenin kendi sembolik evrenine ait olmayan bir varlığın yine de var olmaya devam etmesidir. Bu nedenle artık, işlevin başarısız kalıntısı olmaktan çok daha fazlasıdır; öznenin kurduğu dünyanın sınırlarını görünür kılan ontolojik bir anomalidir. Bir anlamda artık, “benim dünyam” ile “varlığın kendisi” arasındaki farkın maddi biçimde görünür hâle gelmesidir. İnsan onu uzaklaştırmak ister çünkü artık yalnızca düzenin dışında değildir; düzenin kendisinin mutlak olmadığını da açığa çıkarır. Böylece artık, tiksintinin nesnesi olmanın ötesinde, öznenin anlamlandırıcı egemenliğine karşı sessizce varlığını sürdüren ve her şeyin insan tarafından kurulmuş bir kurguya indirgenemeyeceğini hatırlatan meta-ontolojik bir tanığa dönüşür.
Kalıntı
Bir işlev sona erdiğinde geride kalan her şey aynı ontolojik statüye sahip değildir. İlk bakışta kalıntı ile artık benzer görünür; ikisi de kendilerini üreten asli bağlamın dışında kalmış yapılardır. Fakat ayrım tam da burada başlar. Artık, eski işlevini kaybettiği anda yeni bir organizasyon içerisinde yer bulamayan ve bu nedenle sistem tarafından dışarı itilen varlıktır; kalıntı ise eski işlevinden kopmasına rağmen başka ilişkiler içerisinde yeniden anlam kazanabilen varlıktır. Bu nedenle kalıntı, başarısız bir devamlılık değil, işlevsel göçün fenomenidir. Bir harabenin taşları yeni bir yapının malzemesine dönüşebilir, terk edilmiş bir fikir başka bir teorinin öncülü olabilir, ölmüş bir yıldızın saçtığı elementler yeni gezegenlerin hammaddesi hâline gelebilir. Kalıntı burada geçmişin gereksiz uzantısı olarak değil, yeni organizasyonların potansiyel bileşeni olarak var olur. Bu açıdan kalıntı, ontolojik değerini üretildiği ilk işlevden almaz; farklı bağlamlarla ilişki kurabilme kapasitesinden alır. İnsan zihninin artıklara karşı geliştirdiği dışlayıcı refleks kalıntılara karşı aynı yoğunlukta çalışmaz; çünkü zihin kalıntıda hâlâ bir kullanılabilirlik, bir eklemlenebilirlik ve bir anlam ihtimali görür. Artık sistemin dışında kalırken, kalıntı başka sistemlerin eşiğinde bekler. Dolayısıyla kalıntı, tamamlanmış bir geçmişin donmuş izi değil, henüz gerçekleşmemiş ilişkilerin rezervidir. Bir anlamda artık ontolojik olarak mevcut fakat işlevsel olarak sürgün edilmiş bir varlıkken, kalıntı ontolojik olarak dolaşımda kalmayı başarmış bir varlıktır. Bu nedenle kalıntının mantığı ölüm değil dönüşümdür; sona ermiş bir bütünün içinden çıkarak yeni bütünlerin hammaddesine dönüşebilmesidir. Kalıntı, hiçbir şeyin yalnızca ait olduğu bağlam tarafından tanımlanamayacağını gösterir. Bir varlığın gerçek potansiyeli bazen ne olduğu yerde değil, oradan koparıldıktan sonra kurabileceği yeni ilişkilerde ortaya çıkar. Bu yüzden kalıntı, geçmişin enkazı değil, geleceğin henüz örgütlenmemiş imkânıdır.
Yontum
Dönüşüm çoğu zaman varlığın en temel yasalarından biri olarak kabul edilir; her şey değişir, biçimler birbirine dönüşür ve hiçbir form mutlak bir sabitlik içinde kalmaz. Fakat bu geçişliliğin kendisi soyut bir ilkedir; görülebilen şey geçişin kendisi değil, yalnızca önceki ve sonraki formlardır. Bir ağacın tohuma, tohumun ağaca, kayanın kuma ya da çocuğun yetişkine dönüşmesi belirli sonuçlar üretir, ancak dönüşümün kendisi fenomenal olarak yakalanamaz. Yontum bu nedenle yalnızca bir nesneyi şekillendirme pratiği değil, geçişliliği görünür ve denetlenebilir kılma girişimidir. Bir heykeltıraşın taşı yontması, marangozun ağacı işlemesi ya da bir zanaatkârın ham maddeyi belirli bir forma zorlaması, doğanın dağınık ve çoğu zaman öngörülemez dönüşümlerine karşı insanın kendi dönüşüm alanını kurması anlamına gelir. Çünkü yontumda dönüşüm rastlantıya bırakılmaz; hangi parçanın çıkarılacağına, hangi yüzeyin korunacağına ve hangi formun ortaya çıkacağına irade karar verir. Bu açıdan yontum, geçişliliğin kendisini üretmekten çok onu sahiplenme çabasıdır. İnsan dönüşümün efendisi değildir; hiçbir özne evrendeki bütün değişimleri kontrol edemez. Fakat yontum aracılığıyla en azından belirli bir nesne üzerinde formdan forma geçişin yönünü tayin edebilir. Bu nedenle yontum, ontolojik düzeyde bir telafi mekanizması gibi çalışır. Geçişliliğin bütünüyle bizim kontrolümüzde olmaması karşısında, sınırlı da olsa kontrol edilebilir dönüşüm adaları yaratır. Taşın içinden bir heykel çıkarmak yalnızca yeni bir nesne üretmek değildir; aynı zamanda dönüşümün kör ve anonim karakterine karşı iradenin izini bırakmaktır. Bu yüzden yontumun özü kesmekte, eksiltmekte ya da biçim vermekte değil, geçişliliği rastlantısal bir süreç olmaktan çıkarıp amaçlı bir süreç hâline getirmektedir. İnsan yontarken yalnızca nesneyi dönüştürmez; aynı zamanda dönüşüm karşısındaki edilgen konumunu da dönüştürür. Formların kendiliğinden akışına maruz kalan bir varlık olmaktan çıkar, en azından belirli bir ölçekte formların yönünü belirleyebilen bir özneye dönüşür. Yontum bu nedenle bir nesnenin değişimi kadar, değişimin kendisi üzerinde kısmi egemenlik kurma arzusunun da fenomenal görünümüdür.
Seğirme
Bedenin her hareketini iradenin sonucu olarak düşünmeye alışkın bir bilinç için seğirme rahatsız edici bir olaydır; çünkü burada hareket vardır fakat karar yoktur, eylem vardır fakat özne yoktur. Bir kasın aniden ve irade dışı biçimde kasılması, zihin ile beden arasında kurduğumuz doğal birlik fikrinde küçük bir yarık açar. Günlük deneyimde beden çoğu zaman iradenin aracı gibi görünür; el kaldırılır çünkü kaldırmak istenir, yürünür çünkü yürümeye karar verilmiştir. Seğirme ise bu simetriyi bozar ve bedende, zihnin emir komuta zincirinden bağımsız işleyebilen bir hareket alanı bulunduğunu açığa çıkarır. Bu nedenle seğirme yalnızca fizyolojik bir olay değil, aynı zamanda zihin–beden dualitesini görünür kılan fenomenal bir kırılmadır. Hareketin kaynağının özne olmadığı bir anda, beden kendi başına çalışan yarı-otonom bir sistem gibi görünmeye başlar. Heideggerci bir açıdan düşünüldüğünde bu durum angst ile de ilişkilendirilebilir; çünkü angst yalnızca belirli bir şeyden korkmak değil, dünyanın anlamlı ve tutarlı görünümünü taşıyan örtülerin kısa süreliğine geri çekilmesidir. Seğirme de benzer biçimde, öznenin kendi varlığı üzerindeki mutlak hâkimiyet yanılsamasını zedeler. İnsan kendisini bedeninin efendisi olarak tasarlar; fakat seğiren bir kas, bu egemenliğin eksiksiz olmadığını hatırlatır. Bir anlığına ortaya çıkan bu irade dışı hareketlilik, Dasein'ın dünyaya yerleştirdiği düzen duygusuna küçük bir yabancılık unsuru ekler. Çünkü hareket gerçekleşmiştir ama onu isteyen kimse yoktur; beden davranmıştır ama özne karar vermemiştir. Bu nedenle seğirme, yalnızca kasların kısa süreli kasılması değil, öznenin kendisini dünyanın merkezine yerleştiren anlatıda açılan mikro bir çatlaktır. İnsan çoğu zaman kendi varlığını bütünlüklü, denetlenebilir ve iradeye tabi bir yapı olarak deneyimler; seğirme ise bu bütünlüğün altında işleyen anonim süreçleri görünür kılar. Tam da bu yüzden fenomenal düzeyde küçücük bir olay olmasına rağmen ontolojik düzeyde çok daha büyük bir soruyu ima eder: Hareket eden gerçekten ben miyim, yoksa “ben” dediğim şey zaten çok daha geniş ve kısmen denetlenemez bir işleyişin sonradan kurulmuş açıklamasından mı ibaret?
Sakınım
Dünyadaki her yapı çözülmeye, dağılmaya, dönüşmeye ve kendisini meydana getiren ilişkileri yavaş yavaş kaybetmeye eğilimlidir; bu nedenle hiçbir düzen kendisini yalnızca var olarak sürdüremez, aynı zamanda korunmak zorundadır. Sakınım, tam da bu koruma eyleminin ontolojik adıdır. Burada söz konusu olan şey yalnızca bir nesneyi zarar görmekten uzak tutmak değildir; daha derinde, entropinin sürekli genişleyen etkisine karşı belirli bir formu muhafaza etme çabası vardır. Çünkü her şey akışa bırakıldığında yalnızca nesneler değil, onları anlamlandıran referans noktaları da çözülmeye başlar. İnsan zihni bütünüyle değişken bir evrende kendisini temellendiremez; düşünmek için sürekliliklere, karar vermek için sabitliklere, kimlik kurmak için korunmuş yapılara ihtiyaç duyar. Bu nedenle sakınım, yalnızca nesneyi değil, nesne aracılığıyla öznenin kendi yönelimini de korur. Bir insanın hatıralarını muhafaza etmesi, bir toplumun geleneklerini sürdürmesi, bir kütüphanenin arşivlerini koruması ya da bir bireyin belirli ilkelere sadık kalması ilk bakışta farklı davranışlar gibi görünür; fakat hepsi aynı ontolojik işleve sahiptir: Entropi karşısında referans üretmek. Çünkü sakınılan şey ortadan kalktığında çoğu zaman onun etrafında kurulmuş anlam ağı da dağılır. Bu açıdan kişi sakındığı nesneyi korurken yalnızca dışsal bir varlığı muhafaza etmez; aynı zamanda kendi konumunu, kendi sürekliliğini ve kendi yön duygusunu da korur. Sakınımın paradoksu burada ortaya çıkar: Korunan şey çoğu zaman nesnenin kendisi gibi görünürken, gerçekte korunan öznenin dünyayla kurduğu ilişki biçimidir. Zira tamamen entropiye teslim edilmiş bir evrende hiçbir şey yeterince uzun süre aynı kalamaz ve hiçbir şey yeterince uzun süre aynı kalmadığında anlamın üzerine oturabileceği sabit bir zemin de oluşamaz. Bu nedenle sakınım, değişime karşı kör bir direnç değil, değişimin içinde yön kaybetmemenin koşuludur; entropiyi bütünüyle durduramaz fakat onun karşısına süreklilik adacıkları yerleştirir. İnsan bazen bir nesneyi, bir değeri, bir geleneği ya da bir hatırayı sakındığını düşünür; oysa çoğu zaman sakındığı şey, bütün bunlar aracılığıyla kendi varlığının dağılmadan kalabilme imkânıdır.
Kıpırdanım
Hareket ile durağanlık çoğu zaman birbirini dışlayan iki kesin durum gibi düşünülür; oysa deneyim bu iki kutup arasında, kendisi başlı başına bir kategori oluşturan belirsiz bir eşik bölgesi içerir. Kıpırdanım, tam olarak bu eşiğin fenomenal adıdır. Çünkü harekete geçişin kendisi doğrudan gözlemlenebilen bir nesne değildir; görülebilen şey ya harekettir ya da durağanlık. Bir şeyin dururken hareket etmeye başlaması arasında gerçekleşen geçiş ise ontolojik olarak mevcut olmasına rağmen fenomenal olarak yakalanması güç, soyut bir ara-formdur. Kıpırdanım bu nedenle belirli bir hareket türünü değil, hareketin henüz kendisi olmadan önceki ön-gerilimini ifade eder. Titreşim, hafif sarsıntı, yer değiştirmeye hazırlanan bir beden, yönünü henüz açığa çıkarmamış bir irade ya da kırılmak üzere olan bir sessizlik aynı mantığın farklı görünümleridir. Burada önemli olan şey, kıpırdanımın ne durağanlığa ne de harekete tam olarak ait olmasıdır; çünkü her ikisi de belirli durumları ifade ederken kıpırdanım durumlar arasındaki geçişliliğin fenomenal görünümünü oluşturur. Epistemik açıdan bakıldığında da kıpırdanım önemli bir boşluğu doldurur; zira zihin çoğu zaman değişimi ancak sonuçları ortaya çıktıktan sonra kavrayabilir. Kıpırdanım ise değişimin sonucunu değil, yaklaşmakta olan dönüşümün ilk işaretini temsil eder. Bu nedenle bir nesnenin hareket edeceğini, bir toplumun dönüşeceğini, bir düşüncenin kırılacağını ya da bir ilişkinin yön değiştireceğini çoğu zaman hareketin kendisinden değil, önce ortaya çıkan kıpırdanımlardan anlarız. Böylece kıpırdanım, durağanlık ile hareket arasındaki görünmez geçişin görünürleşmiş hâline dönüşür; ne tam varış ne tam başlangıçtır, fakat her başlangıcın içinden geçmek zorunda olduğu fenomenal eşiktir.
Yalpalama
Mutlak istikrar çoğu zaman hiç sapmamakla özdeşleştirilir; fakat yaşayan hiçbir sistem, hiçbir özne ve hiçbir yapı varlığını kusursuz bir doğrusal hat üzerinde sürdüremez. Yalpalama, tam da bu nedenle hata ya da dağılma değil, özün kendi bütünlüğünü koruyarak gerçekleştirdiği kontrollü sapmaların adıdır. Bir geminin dalgalar arasında yönünü kaybetmeden sağa sola eğilmesi, yürüyen bir bedenin düşmemek için sürekli denge kayıpları üretmesi ya da bir düşüncenin kendi merkezini terk etmeden farklı ihtimalleri yoklaması aynı mantığa dayanır. Burada belirleyici olan şey sapmanın gerçekleşmesi değil, sapmanın özü ortadan kaldırmamasıdır. Çünkü mutlak katılık çoğu zaman kırılganlık üretirken, belirli ölçüde yalpalayabilen yapılar değişken koşullara uyum sağlayabilir. Bu açıdan yalpalama, özden kopuş değil, özün çevresiyle kurduğu müzakerenin fenomenal görünümüdür. Hareket vardır fakat yön kaybı yoktur; sapma vardır fakat çözülme yoktur; esneme vardır fakat dağılma yoktur. Bu nedenle yalpalama, öz ile çevre arasındaki gerilimin ürettiği mikro manevra alanını temsil eder. Öz kendi kimliğini koruyabilmek için zaman zaman kendisinden küçük ödünler verir, küçük yön değişiklikleri yapar, küçük dengesizlikler üretir; aksi durumda kırılmak zorunda kalır. Dolayısıyla yalpalama, istikrarın karşıtı değil, istikrarın gerçekleşme biçimlerinden biridir. Hatta birçok durumda bir yapının gerçekten sağlam olup olmadığı, hiç sapmamasından değil, sapabildiği hâlde özünü koruyabilmesinden anlaşılır. Çünkü özün gücü yalnızca kendisini muhafaza etmesinde değil, kendisini kaybetmeden ne kadar uzaklaşabildiğinde de ortaya çıkar; yalpalama tam olarak bu mesafenin, yani özün kendi etrafında açabildiği meşru manevra alanının adıdır.
Verim
Bir şeyin verimli olduğu söylendiğinde çoğu zaman onun kendi işlevini başarıyla yerine getirdiği düşünülür; oysa işlev kavramı kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü hiçbir işlev yalnızca kendisi için var olmaz; her işlev daha büyük bir işlevler ağı içerisinde konum kazanır. Bir kalbin görevi kan pompalamaktır, fakat bu eylem yalnızca organizmanın bütünü içerisinde anlamlıdır; bir işçinin emeği üretim sürecine, bir sözcüğün anlamı dile, bir organın hareketi bedene, bir yıldızın varlığı galaktik düzene bağlanır. Verim bu nedenle tekil bir varlığın kapasitesini değil, o varlığın kendisini aşan bir bütünlük içerisindeki işlevsel uyumluluğunu ifade eder. Tam da bu noktada Lacan’ın Büyük Öteki kavramı ontolojik bir genişleme kazanır. Büyük Öteki yalnızca toplumsal kuralların, dilin ya da sembolik düzenin toplamı değildir; daha genel anlamda her tekil varlığın anlamını aldığı aşkın işlevler ağını temsil eder. Bir şey verimli olduğunda aslında yalnızca kendi amacını gerçekleştirmez; kendisini mümkün kılan daha geniş bir düzenin işleyişine katkıda bulunur. Bu yüzden verim, öznenin ya da nesnenin kendi içine kapalı bir başarısı değildir; her zaman kendisini aşan bir bağlama hizmet eder. Bir arının polen taşıması yalnızca arının eylemi değildir; ekosistemin yeniden üretimidir. Bir hücrenin bölünmesi yalnızca hücrenin hareketi değildir; organizmanın sürekliliğidir. Bir insanın konuşması yalnızca bireysel bir ifade değil, dilin kendisini yeniden üretmesidir. Böyle bakıldığında verim, tekilin kendi işlevini yerine getirmesi kadar, bütünü görünmez biçimde ayakta tutan ontolojik dolaşıma katılması anlamına gelir. Hiçbir varlık yalnızca kendisi için işlemez; işlediği her an kendisini aşan bir yapının devamlılığına da hizmet eder. Verimin derin mantığı da burada ortaya çıkar: Görünürde tekil olan faaliyetlerin altında, onları kendi anlamlarına yerleştiren daha büyük bir işlevler evreni vardır. Bir şey verimli olduğunda aslında kendi varlığını değil, kendisini de içeren daha geniş bir düzenin varlığını yeniden üretmektedir; bu nedenle verim, bireysel başarıdan çok ontolojik katılımın fenomenal görünümüdür.
Kapanım
Bir şeyin sona erdiği düşünülen anların büyük bölümü gerçekte varlığın değil, yalnızca belirli bir işlevin sona erdiği anlardır. Kapanım bu nedenle yok oluşu değil, işlev ile varlık arasındaki farkın görünür hâle gelmesini ifade eder. Çünkü gündelik düşünce çoğu zaman bir şeyi yaptığı şeyle özdeşleştirir; çalışan fabrika üretimdir, konuşan insan sözdür, işleyen kurum faaliyettir, atan kalp yaşamın kendisidir. Oysa bir işlev durduğunda ortaya çıkan şey çoğu zaman boşluk değil, daha önce işlev tarafından örtülmüş olan çıplak varlıktır. Bir dükkân kapandığında bina ortadan kaybolmaz, bir devlet işlevsizleştiğinde coğrafya yok olmaz, bir insan emekli olduğunda varlığı sona ermez, bir ilişkinin bitmesi de tarafların ontolojik gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Kapanımın felsefi önemi tam da burada ortaya çıkar; çünkü hareketin sona ermesiyle birlikte öz ilk kez kendi başına görünür hâle gelir. Sürekli işleyen mekanizmalar çoğu zaman öz ile işlev arasındaki ayrımı gizlerken, kapanım bu özdeşliği kırar. Bu nedenle kapanım bir eksilme değil, bir ayrıştırmadır; varlığın, üzerine yapışmış faaliyetlerden soyutlanarak kendisini yeniden göstermesidir. Heideggerci anlamda araç bozulduğunda nasıl ilk kez araç olarak fark ediliyorsa, kapanım da işlev durduğunda varlığın işlevden daha geniş bir kategori olduğunu açığa çıkarır. Burada ortaya çıkan farkındalık belirli bir aydınlanma karakteri taşır; çünkü öznenin dikkatini sürekli gerçekleşen eylemlerden çekerek onları mümkün kılan ontolojik zemine yöneltir. İnsan çoğu zaman hareketi varlık, üretimi gerçeklik, etkinliği yaşam sanır; fakat kapanım, hareketin çekilmesiyle birlikte varlığın hâlâ orada kalabildiğini gösterir. Bu yüzden kapanım yalnızca bir son değil, aynı zamanda bir ifşadır; özün, kendisini işlevlerle karıştıran bakıştan kurtulup kendi başına görünür olduğu eşik. Bir şeyin kapanması bazen onun bittiğini değil, ilk kez ne olduğunun anlaşılmaya başlanmasını mümkün kılar.
Eğreti
Bazı eksiklikler zihni rahatsız eder, bazıları ise zamanla görünmez hâle gelir. Eğreti, tam da bu ikinci durumu ifade eden paradoksal bir varoluş biçimidir. Çünkü eğreti olan şey aslında olması gereken yere tam olarak ait değildir; biçim ile bağlam, işlev ile taşıyıcı ya da ihtiyaç ile çözüm arasında belirli bir uyumsuzluk bulunur. Buna rağmen sistem bütünüyle çökmez. Tam tersine, bu uyumsuzluk belirli telafi mekanizmaları sayesinde gündelik işleyiş içerisinde normalleşir. Bir sandalyenin kırık ayağının altına sıkıştırılan bir kitap, geçici olması gereken bir çözümün yıllarca kullanılması, bir kurumun yapısal eksiklerini alışkanlıklarla örtmesi ya da bir insanın karakterindeki çatlakları belirli rutinlerle dengelemesi aynı mantığın farklı tezahürleridir. Burada dikkat çekici olan şey, kırılmanın ortadan kalkmaması fakat görünmezleşmesidir. Eğreti yapı kusursuz değildir; herkes onun tam olarak yerine oturmadığını bilir. Ancak telafi mekanizması yeterince işlediği sürece zihin bu uyumsuzluğu sistemin doğal bir parçası olarak kabul etmeye başlar. Bu nedenle eğreti, eksikliğin giderilmesi değil, eksiklikle birlikte yaşamanın ontolojisidir. Kırılma hâlâ vardır fakat artık tehdit olarak algılanmaz. İnsan zihni normalde tutarsızlıkları düzeltmeye çalışırken, eğreti durumlarda tam tersini yapar; tutarsızlığı içselleştirir ve onu yeni norm hâline getirir. Bu açıdan eğreti, istisnanın kurala dönüşmesidir. Çünkü burada düzen, kusursuz uyumdan değil, uyumsuzluğun yönetilebilir olmasından doğar. Eğreti olan şeyin ilginçliği de buradadır: Eksik olmasına rağmen çalışır, yabancı olmasına rağmen kabul edilir, geçici olmasına rağmen kalıcılaşır. Böylece eğreti, zihnin gerçekliği yalnızca mükemmel bütünlükler üzerinden kurmadığını gösterir. Çoğu zaman insanlar dünyayı, tam oturan yapılardan çok, yeterince işleyen telafiler üzerinden deneyimler. Bu nedenle eğreti, kusurun bastırılması değil, kusurun evcilleştirilmesidir; kırılmanın inkâr edilmeden sistemin içine alınmasıdır. Hatta birçok durumda düzeni mümkün kılan şey, kusursuzluk değil, eğretiliğin fark edilmesine rağmen onunla yaşamayı öğrenmiş olmaktır. Eğreti bu yüzden yalnızca yerine tam oturmayan bir şeyi değil, zihnin kırılmayı kendi gerçekliğine dahil ederek onu tehdit olmaktan çıkardığı nadir ontolojik biçimlerden birini temsil eder.
Yedek
Bir şeyin yedeğinin bulunması ilk bakışta güvenlik, süreklilik ve istikrar hissi üretir; fakat ontolojik açıdan bakıldığında yedek kavramı son derece rahatsız edici bir kırılma içerir. Çünkü yedek, belirli bir varlığın ortadan kalkmasının sistem açısından nihai bir kayıp yaratmayacağını ilan eder. Bir parçanın, bir çalışanın, bir yöneticinin, bir askerin, hatta belirli durumlarda bir ilişkinin veya toplumsal rolün yedeklenebilir olması, o varlığın benzersizliğinden çok işlevinin önemli olduğunu gösterir. Burada kriz yaratan şey, işlev ile varlık arasındaki ayrımın görünür hâle gelmesidir. İnsan çoğu zaman kendisini yerine getirilemez bir öz olarak düşünmek ister; ancak yedek kavramı, sistemlerin çoğunlukla özleri değil işlevleri koruduğunu açığa çıkarır. Çünkü işlev hiçbir zaman yalnızca tekil bir varlığa ait değildir; her işlev daha büyük bir işlevler ağına bağlıdır ve bu ağın devamlılığı belirli bir taşıyıcıya değil, işlevin sürmesine ihtiyaç duyar. Bir kişi gider, diğeri gelir; bir parça bozulur, yenisi takılır; bir organizma ölür, tür yaşamaya devam eder. İşleyiş sürdüğü sürece sistem kendi açısından bir kayıp yaşamaz. Tam da bu nedenle yedek, Lacancı anlamda Büyük Öteki'nin önceliğini görünür kılar; çünkü önemli olan tekilin kendisi değil, tekilin hizmet ettiği daha büyük düzenin devamlılığıdır. Fakat özne açısından bu farkındalık huzur değil, çoğu zaman varoluşsal bir sarsıntı üretir. Eğer yerime başkası geçebiliyorsa, eğer sistem benim yokluğumda da çalışabiliyorsa, eğer beni değerli kılan şey yalnızca yerine getirdiğim işlevse, o hâlde benim ontolojik özgüllüğümün statüsü nedir? Yedek kavramının yarattığı rahatsızlık tam olarak burada ortaya çıkar. Çünkü yedek, varlığın kendisini değil, işlevini merkeze alır ve böylece öznenin kendisini vazgeçilmez bir merkez olarak kurma arzusunu zedeler. Bu nedenle yedek yalnızca teknik bir güvenlik mekanizması değildir; öznenin dünyadaki yerini sorgulamasına neden olan ontolojik bir olaydır. İnsana, ait olduğunu düşündüğü düzenin aslında onu değil, onun gerçekleştirdiği işlevi istediğini hatırlatır. Bu farkındalık ise kaçınılmaz olarak şu soruyu doğurur: Eğer işleyiş benim yokluğumda da devam edecekse, ben gerçekten bu düzenin vazgeçilmez bir parçası mıyım, yoksa yalnızca geçici bir taşıyıcısı mı? Yedek kavramı, işte bu soru aracılığıyla varlığı kendi işlevsel maskesinden ayırır ve özneyi, işlevler dünyasının ötesinde kendisine ait bir ontolojik gerekçe aramaya zorlar.
Durgunluk
Durgunluk çoğu zaman hareketin yokluğu olarak düşünülür; oysa bir şeyin durgun olarak algılanabilmesi için öncelikle hareket edebilen bir varlık olması gerekir. Bir kayanın hareketsizliği durgunluk değildir, çünkü onda beklenen şey zaten hareketsizliktir. Durgunluk, ancak normal koşullarda akış, değişim, dönüşüm ya da hareket üreten bir yapının beklenmedik biçimde stabil görünmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle durgunluk, hareketin karşıtı olmaktan çok hareketin dolaylı bir ifadesidir. Sakinleşmiş bir deniz, düşmüş bir piyasa oynaklığı, suskunlaşmış bir kalabalık ya da uzun süre aynı fikirde kalan bir zihin, durgun olarak görünür; fakat bu görünümün anlamı ancak geçmişteki hareketlilik referans alınarak kurulabilir. Durgunluğun paradoksu tam da burada ortaya çıkar: Kendisi hareketsizliğe işaret ederken, anlamını hareketten alır. Hareket hiç var olmamış olsaydı durgunluk diye bir kategori de oluşamazdı. Bu açıdan durgunluk, hareketin yokluğu değil, hareketin askıya alınmış biçimidir. Hatta çoğu durumda durgunluk ne kadar belirginse, altında varsayılan hareketlilik de o kadar büyüktür. Çünkü zihin durgunluğu fark ettiğinde aslında sessizce şunu söylemektedir: “Burada normalde bir hareket bekliyordum.” Böylece kavram kendi karşıtına bağımlı hâle gelir ve diyalektik bir tersine dönüş yaşanır. Durgunluk, hareketsizliğin değil, hareket beklentisinin fenomenal görünümüne dönüşür. Bir nehrin donmuş yüzeyi, akışın ortadan kalktığını değil, hâlâ orada olduğunu fakat görünmezleştiğini düşündürür; sakin bir insan, öfkenin imkânını tamamen yitirmiş biri değil, onu askıya almış biri gibi görünür. Bu nedenle durgunluk mutlak bir statiklik değil, potansiyel hareketin yoğunlaşmış hâlidir. Hareketin tamamen yok olduğu yerde durgunluk değil, yalnızca durağanlık vardır; durgunluk ise her zaman geri dönebilecek bir hareketliliğin gölgesini taşır. Bu yüzden kavram, ilk bakışta ifade ettiği şeyin tersini içinde barındırır: Durgunluk, hareketin karşıtı değil, hareketin görünmezleşerek kendisini dolaylı biçimde hissettirdiği ontolojik bir eşiktir.
Sahan
Bazı nesneler, kullanımın yoğunluğu nedeniyle ontolojik görünürlüklerini kaybederler. Sahan da bunlardan biridir. Gündelik yaşam içerisinde o kadar belirli işlevlerle özdeşleşmiştir ki, çoğu zaman onun bir metal yığını olduğu unutulur. İnsan sahana baktığında demiri, çeliği ya da maddesel varlığı görmez; yemek pişirme aracını görür. Tam da bu nedenle sahan, nesnelerin anlamını kendi ontolojik bütünlüklerinden değil, Dasein’ın dünyası içerisindeki konumlarından aldığını gösteren güçlü bir örnektir. Heidegger’in işaret ettiği gibi nesneler çoğu zaman karşımıza “şey” olarak değil, “kullanılan şey” olarak çıkarlar. Çekiç çakma eylemi içerisinde, masa üzerine yazı yazma pratiği içerisinde, sahan ise pişirme ve beslenme düzeni içerisinde anlam kazanır. Böylece metal geri çekilir, işlev öne çıkar. Lacancı açıdan bakıldığında da benzer bir süreç işler; çünkü sahanın ne olduğu yalnızca fiziksel özellikleri tarafından belirlenmez. Ona yüklenen anlamlar, mutfak kültürü, aile pratiği, üretim biçimleri ve sembolik düzen tarafından şekillendirilir. Bir çocuk için ev hissini, bir toplum için geleneksel mutfağı, bir başkası için yalnızca ekonomik bir eşyayı temsil edebilir. Nesne burada kendi maddeselliğinden çok Büyük Öteki'nin kurduğu anlam ağları içerisinde var olur. Fakat tam da bu yüzden sahan üzerine düşünmek ilginç bir ontolojik kırılma yaratır. Çünkü kişi bir anlığına işlevi ve kültürel anlamı geri çekip yalnızca nesnenin kendisine baktığında, bütün bu sembolik katmanların altında duran çıplak metalle karşılaşır. O anda fark edilen şey, nesnenin sahip olduğu anlamların onun maddesel varlığıyla zorunlu olarak özdeş olmadığıdır. Sahanın mutfak eşyası olması metalin doğal kaderi değildir; belirli tarihsel, kültürel ve pratik örgütlenmelerin sonucudur. Bu nedenle sahan, nesnelerin yalnızca ne olduklarını değil, nasıl anlamlandırıldıklarını da görünür kılar. Bir yanda indirgenemez ontolojik bütünlük olarak metal, diğer yanda onu çevreleyen işlevler, kültürel kodlar ve sembolik atamalar bulunur. Sahanın felsefi önemi tam olarak bu gerilimde ortaya çıkar: İnsan, nesnelerin kendileriyle değil, çoğu zaman onlar üzerine kurulmuş anlam sistemleriyle ilişki kurar. Ancak bazen en sıradan mutfak eşyası bile, işlevin ve kültürün altındaki çıplak varlığı yeniden görünür kılarak, dünyanın sandığımız kadar doğal değil, büyük ölçüde yorumlanmış bir gerçeklik olduğunu hatırlatır.
Tutulum
Bir örüntüye dışarıdan bakıldığında, onu oluşturan bütün unsurların eşit ağırlığa sahip olduğu izlenimi oluşabilir; ancak hiçbir karmaşık yapı gerçekten böyle işlemez. Her örüntü, görünürde çok sayıda öğeden meydana gelse de, bu öğelerin tamamı aynı yoğunlukta ilişki üretmez. Bazı noktalar diğerlerine göre daha fazla bağlantıyı üzerinde toplar, daha fazla akışı yönlendirir ve daha fazla anlam taşır. Tutulum, tam olarak bu yoğunlaşma bölgelerini ifade eder. Bir örüntünün devamlılığını sağlayan şey, unsurların çokluğu değil, ilişkilerin belirli düğümlerde birikmesidir. Çünkü bütün ilişkiler bütünüyle yatay dağılsaydı, yapı kendi ağırlığını taşıyamaz ve sürekli dağılma riskiyle karşı karşıya kalırdı. Bu nedenle her örüntü, farkında olsun ya da olmasın, kendi içerisinde tutulum noktaları üretmek zorundadır. Bir toplum belirli kurumlar etrafında, bir düşünce sistemi belirli kavramlar etrafında, bir bireyin kimliği belirli anılar ve değerler etrafında, bir ekosistem ise belirli türler etrafında örgütlenir. İlk bakışta bu merkezler yalnızca örüntünün parçaları gibi görünür; oysa gerçekte örüntünün bütünlüğünü mümkün kılan şey onlardır. Tutulumun ontolojik önemi de burada ortaya çıkar. Çünkü tutulum, yalnızca ilişkilerin yoğunlaştığı bir nokta değil, dağılma eğilimi taşıyan bir yapının kendi üzerine çökmesini engelleyen görünmez bir organizasyon ilkesidir. Bir anlamda her örüntü, kendisini ayakta tutan tutulum noktaları kadar vardır. İlişkiler bu düğümlerde yoğunlaşır, anlam bu düğümlerde birikir ve süreklilik bu düğümler aracılığıyla korunur. Bu nedenle tutulum, bir örüntünün merkezi olmak zorunda değildir; fakat onun omurgasıdır. Görünürde dağınık olan yapılar bile çoğu zaman sessizce bu ontolojik yoğunlaşma merkezlerine yaslanır ve varlıklarını onların taşıdığı gerilim sayesinde sürdürebilir.
Tepkiniz Nedir?