Cimrilik Üzerine: Dolaşımdan Azade Tözün Metafiziği

Cimriliği ekonomik bir kusurdan çıkarıp, ilişkisel gerçekliğe karşı sabit töz ve dışsal ontolojik referans üretme arzusu olarak çözümleyen bir inceleme.

1. İlişkisel Ontoloji ve Dolaşım

1.1. Varlığın Tekil Töz Değil İlişkisel Belirlenim Olarak Kuruluşu

İlişkisel ontoloji, varlığı kendi içine kapanmış, değişmez, yalnızca kendi içkin nitelikleriyle açıklanabilir bir töz olarak düşünmek yerine, başka varlıklarla kurduğu ilişkiler, maruz kaldığı etkiler ve ürettiği karşı-etkiler içerisinde belirlenen bir oluş tarzı olarak kavrar. Buradaki temel mesele, varlığın kendi başına hiçbir niteliğe sahip olmadığını ileri sürmek değildir; daha radikal ve aynı zamanda daha dikkatli bir iddia söz konusudur: bir varlığın ne olduğu, yalnızca kendisine atfedilen içsel özelliklerin toplamıyla tüketilemez. Varlık, ilişki içerisinde belirlenir, ilişki içerisinde görünür hâle gelir ve sahip olduğu kimi olanakları ancak başka varlıklarla karşılaşması sayesinde fiilleştirir. Dolayısıyla ilişki, önceden tamamlanmış tözlerin başına sonradan gelen dışsal bir ilinti değil, varlığın fiilî belirleniminin kurucu koşullarından biridir.

Klasik töz düşüncesi, varlığın temelini süreklilikte, özdeşlikte ve kendi kendine yeterlilikte arama eğilimindedir. Bir şeyin gerçekten “o şey” olması için değişimin, dışsal etkilerin ve ilişkisel belirlenimlerin altında değişmeden kalan bir çekirdeğe sahip olduğu varsayılır. Böyle bir ontolojik modelde ilişki ikincildir: önce varlık vardır, ardından başka varlıklarla ilişkiye girer. İlişkisel yaklaşım ise bu sıralamayı problemli hâle getirir. Çünkü bir varlığın sahip olduğu birçok belirlenim, ilişkiden önce tanımlanabilir değildir. Bir şeyin sertliği, başka bir şeye direnmesiyle; ağırlığı belirli bir çekim alanı içinde; toplumsal statüsü başka statülerle fark ilişkisi içerisinde; ekonomik değeri değişim ve tanınma ağında; anlamı yorumlayan bilinçler ve göstergeler sistemi içinde görünür hâle gelir. İlişkiden tamamen arındırılmış bir varlık düşünülebilse bile, onun fiilî olarak hangi özelliklere sahip olduğunu söylemek giderek güçleşir.

Varlığın ilişkisel kurulumu fark ilişkisiyle başlar. Bir şeyin “bu” olarak belirlenebilmesi, başka şeylerden ayrılmasını gerektirir. Özdeşlik, ilk bakışta salt içsel bir özellik gibi görünse de, tanınabilir hâle geldiği anda zaten özdeş olmayanla karşıtlık üzerinden kurulmuştur. Bir şeyin kendi sınırı, sınırın dışında kalan başka şeylerle olan ayrım sayesinde belirlenir. Dolayısıyla en temel tekillik iddiası dahi ilişkiselliği önvarsayar. “A, A’dır” biçimindeki mantıksal özdeşlik ilkesi düşünsel olarak kapalı görünebilir; fakat ontolojik bir varlığı A olarak belirlemek, onu A olmayanlardan ayırmayı gerektirir. Böylece özdeşlik bile kendisini fark ilişkisi üzerinden görünür kılar.

Temas, ilişkinin daha yoğun bir biçimidir. Varlık başka bir varlıkla temas ettiğinde yalnızca dışsal bir karşılaşma yaşamaz; kendi belirlenimlerinden bazıları açığa çıkar. Direnç, kırılganlık, geçirgenlik, esneklik, dayanıklılık veya dönüşebilirlik gibi birçok özellik temas olmaksızın yalnızca soyut potansiyeller olarak düşünülebilir. Bir cismin direnci başka bir kuvvetle karşılaşmadan, bir yüzeyin geçirgenliği başka bir maddeyle temas etmeden, bir organizmanın uyum kapasitesi çevresel değişimle karşılaşmadan fiilen görünür hâle gelmez. Etkileşim, varlığın zaten sahip olduğu nitelikleri yalnızca dışarıdan test eden bir mekanizma değildir; hangi niteliklerin ontolojik olarak etkinleşeceğini belirleyen bir sahadır.

Aynı durum toplumsal ve sembolik varlıklar için daha da belirgindir. Bir kişinin “otorite sahibi” olması, yalnızca kendi içinde taşıdığı bir özellik değildir; başkalarının tanıması, itaat etmesi veya ona belirli bir yetki atfetmesi gerekir. Bir para biriminin ekonomik değeri, kâğıdın veya dijital kaydın kendi maddi yapısında bulunmaz; güven, hukuk, değişim ve toplumsal kabul ilişkilerinde oluşur. Bir sözcüğün anlamı, ses veya yazı biçiminin içinde kapalı şekilde beklemez; dilsel sistemdeki farkları, kullanım biçimleri ve yorum ilişkileri sayesinde belirlenir. Bir nesnenin “armağan” olması bile onun fiziksel niteliklerinden değil, veren, alan ve aralarındaki karşılıklılık ilişkisinden doğar. Böyle örnekler, varlığın bazı belirlenimlerinin ancak ilişki içinde ortaya çıkabildiğini gösterir.

İlişkisel ontolojinin güçlü formunda varlık, tamamlanmış bir çekirdeğin çevresine sonradan eklenen bağlardan oluşmaz. Daha uygun model, belirli bir sürekliliğe sahip düğüm noktalarının, girdikleri ilişkiler aracılığıyla sürekli yeniden belirlenmesidir. Varlık kendi sınırlarını tamamen kaybetmez; fakat bu sınırlar geçirimsiz duvarlar olmaktan çıkar. Sınır, artık ilişkisizliğin değil, ilişkinin gerçekleştiği eşik olarak anlaşılır. Bir şey başka bir şeye tam da kendi sınırı üzerinden temas eder; ayrılık ile bağlantı aynı anda işler. Bu nedenle tekillik ve ilişkisellik karşıt ilkeler değildir. Tekil varlık, ilişkilerden kaçabildiği ölçüde değil, ilişkiler içinde belirli bir süreklilik ve özgüllük koruyabildiği ölçüde tekil kalabilir.

Varlığın ilişkisel belirlenimi, sabitlik kavramını da yeniden düşünmeyi gerektirir. Sabit olmak ile ilişkiden bağımsız olmak aynı şey değildir. Bir varlık belirli özelliklerini korurken yoğun biçimde etkileşim içinde bulunabilir. Hatta kimi sabitlikler, ilişkilerin devamlılığı sayesinde mümkün olur. Bir organizmanın bütünlüğü çevresiyle madde ve enerji alışverişini kesmesi sayesinde değil, bu alışverişi belirli bir düzen içinde sürdürebilmesi sayesinde korunur. Bir kurum, onu meydana getiren ilişkiler ortadan kalktığında fiziksel binaları yerinde dursa bile kurum olma niteliğini kaybedebilir. Bir dilin yapısı, sürekli kullanım ve aktarım içerisinde değişirken aynı zamanda belirli bir süreklilik taşıyabilir. Sabitlik burada akışın yokluğu değil, akış içerisinde korunan bir düzenlilik hâline gelir.

Bu ayrım cimrilik açısından belirleyicidir. Cimri varlık anlayışında sabitlik, ilişkisizlikle özdeşleştirilme eğilimindedir. Nesne ne kadar az el değiştirirse, ne kadar az kullanılırsa, ne kadar az paylaşılırsa veya başka ilişkiler içine girerse o kadar fazla “kendisi” olarak kalacağı varsayılır. İlişkisel ontoloji açısından ise nesnenin özdeşliği ile onun dolaşımdan çekilmesi arasında zorunlu bir bağ yoktur. Bir şey ilişkilenirken kendisi kalabilir, dönüşürken süreklilik gösterebilir ve başka bağlamlarda yeni belirlenimler kazanırken başlangıçtaki bazı özelliklerini koruyabilir. Dolayısıyla ilişki, varlığın özdeşliğini bozmak zorunda değildir; kimi durumlarda o özdeşliğin fiilî olarak nasıl işlediğini görünür hâle getirir.

Değer meselesi de benzer şekilde ilişkisel olarak düşünülmelidir. Bir varlığın değerini mutlak tekilliğine yerleştirmek, onu taşıdığı ilişkisel kapasiteden ayırmak anlamına gelir. Elbette bazı nesneler belirli maddi özellikleri nedeniyle kıymetlidir; fakat “değer” çoğu zaman bu özelliklerin belirli ilişkiler içinde ne anlama geldiğine bağlıdır. Kullanılabilirlik, nadirlik, değiştirilebilirlik, sembolik önem, işlev veya toplumsal tanınma gibi değer biçimlerinin hiçbiri salt içkin maddi yapıdan türetilemez. Aynı nesne farklı ilişkisel konfigürasyonlarda farklı ontolojik ve toplumsal roller üstlenebilir. Dolayısıyla değer, nesnenin içinde değişmeden duran bir öz değil, çoğu kez ilişkiler içerisinde belirginleşen bir gerçeklik biçimidir.

Anlam da aynı mantığa tabidir. Hiçbir gösterge yalnız başına kendisine kapalı biçimde anlam taşımaz; anlam, farkların ve bağlantıların oluşturduğu sistem içinde açığa çıkar. Bir sözcüğün diğer sözcüklerden farkı, hangi bağlamlarda kullanıldığı ve hangi nesnelere ya da deneyimlere gönderimde bulunduğu onun anlam alanını belirler. Bir nesnenin kişisel anlamı bile yalnızca o nesnenin maddi yapısından kaynaklanmaz; hafıza, sahiplik, kullanım, kayıp, miras veya ilişki tarihleriyle kurduğu bağlar içinde oluşur. Böylece anlam, değer, işlev ve kimlik gibi kategorilerin tamamı, varlığın kapalı tekilliğinin ötesine işaret eder.

İlişkiyi ontolojik olarak kurucu kabul etmek, varlığı bütünüyle çözündürmek anlamına gelmez. Her şeyi ilişkilerin toplamına indirgemek de en az katı tözcülük kadar indirgemeci olabilir. Buradaki daha hassas konum, varlığın tekil sürekliliğini inkâr etmeden, bu sürekliliğin ilişkisel koşullar altında gerçekleştiğini kabul etmektir. Bir varlığın belirli içkin nitelikleri olabilir; fakat bu niteliklerin hangi anlamı, işlevi veya etkiyi taşıdığı ilişki içinde belirlenir. Ontolojik ağırlık yalnızca töze değil, töz ile ilişki arasındaki karşılıklı belirlenime dağıtılır.

İlişkisel ontoloji açısından varlığın en önemli özelliklerinden biri etkilenebilme ve etkileyebilme kapasitesidir. Tamamen etkilenmez ve hiçbir şeyi etkilemez bir varlık, ontolojik olarak düşünülse bile fiilî gerçeklik içinde neredeyse görünmez bir konuma düşer. Etki, varlığın dış dünyada iz bırakma biçimidir; karşı-etki ise dış dünyanın o varlık üzerinde bıraktığı izin göstergesidir. Varlık, bu karşılıklı belirlenim içerisinde hem süreklilik hem değişim taşır. Kendisi olmak, değişmemek anlamına gelmez; kendisi olarak belirli dönüşümlerden geçebilmek anlamına da gelebilir.

Cimriliğin teorik zemini burada ortaya çıkar. Eğer varlığın fiilî belirlenimi ilişki, etki, karşı-etki ve dönüşüm içinde kuruluyorsa, nesneyi mümkün olduğunca ilişkiden uzaklaştırmak onu “daha saf” bir ontolojik duruma taşımak değildir. Tam tersine, onun bazı gerçekleşme biçimlerini askıya almak anlamına gelebilir. Cimri tutum ise tam burada ters bir metafizik üretir: nesnenin en gerçek hâlinin, en az ilişkilendiği hâl olduğunu varsayar. Böylece ilişki varlık kurucu değil, varlık bozucu; dolaşım gerçekleştirici değil, eksiltici; değişim ise yeni belirlenimlerin oluşumu değil, özden uzaklaşma olarak değerlendirilir.

İlişkisel ontoloji açısından daha tutarlı sonuç farklıdır: varlık kendi içine kapandığı ölçüde tamamlanmaz. Onun kimliği, anlamı, işlevi ve değeri, başka varlıklarla kurduğu ilişkiler içinde farklı düzeylerde görünür hâle gelir. Tekillik korunabilir, fakat tekillik ontolojik yalıtılmışlık değildir. Sabitlik sürdürülebilir, fakat sabitlik etkileşimsizlik değildir. Bir varlığın kendine özgü olması, onun hiçbir şeye bağlanmamasını değil, belirli ilişkiler içinde kendine özgü bir konum ve süreklilik üretmesini ifade eder. Dolayısıyla cimriliğin varsaydığı kapalı töz modeli, ilişkisel gerçekliğin kendisinden çok, gerçekliğin belirli bir anını dondurarak mutlaklaştıran bir ontolojik yanılsamaya yaklaşır.

1.2. Tekilliğin Soyutlayıcı Aklın Rasyonel Kesiti Oluşu

Tekil varlık fikrinin kendiliğinden ve apaçık görünmesi, onun ontolojik olarak mutlak olduğu anlamına gelmez. Zihin gerçekliği kavrayabilmek için sürekli olarak ayrımlar üretir; sınırlar çizer, benzerlikleri kümeler, farklılıkları belirginleştirir ve ilişkisel süreklilik içindeki bazı noktaları bağımsız birimler hâlinde düşünür. Bu işlem düşüncenin temel koşullarından biridir. Her şeyi bütün ilişkileriyle aynı anda kavramak mümkün olmadığı için akıl, gerçekliğin belirli parçalarını geçici olarak diğerlerinden ayırır ve onları “tekil şeyler” biçiminde sabitler. Dolayısıyla tekillik, yalnızca nesnenin kendisinden değil, onu kavrayan aklın ayrıştırıcı faaliyetinden de kaynaklanır.

Bir nesneyi “bu şey” olarak işaretlemek, ilk bakışta yalnızca onu tanımaktır. Fakat daha yakından bakıldığında her işaretleme bir sınır üretir: bu şey burada başlar, burada biter; şu nitelikler ona aittir, diğerleri ona ait değildir; şu ilişkiler onun tanımı açısından temel, diğerleri tali kabul edilir. Zihin böylece gerçekliğin sürekliliğini kavramsal olarak keser. Bu kesme işlemi yanlış değildir; tersine, düşünmenin işlemesi için zorunludur. Sorun, epistemik ayrıştırmanın ontolojik bağımsızlıkla özdeşleştirilmesiyle başlar. Bir şeyi düşüncede tek başına ele alabiliyor olmak, onun gerçeklikte de tek başına var olduğu anlamına gelmez.

Rasyonel kesit kavramı tam olarak bu farkı ifade eder. Akıl, ilişkisel bütünlük içerisinde belirli yoğunlaşma noktalarını seçer ve onları geçici olarak diğer ilişkilerden bağımsızmış gibi inceler. Bir insanı biyolojik organizma, yurttaş, mülk sahibi, çalışan, ebeveyn ya da hukuki özne olarak ayrı ayrı ele almak mümkündür; her bir yaklaşım aynı varlığı farklı ilişkilerden soyutlayarak belirli bir kesit içinde inceler. Nesne değişmez, fakat hangi ilişkilerinin görünür olduğu değişir. Dolayısıyla “tekil varlık” dediğimiz şey, çoğu zaman ilişkisel gerçekliğin bütünü değil, aklın belirli amaçlarla seçtiği bir perspektifsel yoğunlaşmadır.

Bu nedenle tekilliğin ontolojik statüsü ile epistemik işlevi birbirinden ayrılmalıdır. Epistemik düzeyde tekillik son derece güçlüdür; çünkü düşünmenin, sınıflandırmanın ve nedensel analiz yapmanın temel aracıdır. Ontolojik düzeyde ise tekilliği mutlaklaştırmak, ilişkilerin kurucu etkisini görünmez kılar. Bir ağacın fiziksel sınırlarını çizmek mümkündür; ancak ağacın yaşamını topraktan, sudan, ışık döngüsünden, atmosferden ve biyolojik çevresinden tamamen bağımsız düşünmek mümkün değildir. Tekil ağaç vardır, fakat onun varlığı ilişkisiz değildir. Aklın çizdiği sınır, gerçekliğin bütün ilişkilerini iptal etmez.

Aynı durum toplumsal nesnelerde daha belirgin hâle gelir. Bir banknotu tekil nesne olarak ele alabilir, kâğıdını, rengini, ağırlığını veya üzerindeki işaretleri inceleyebiliriz. Fakat onun “para” oluşu, bu tekil maddi özelliklerden türemez. Para, hukuk, güven, değişim, tanınma ve kolektif kabul ilişkileri içinde para hâline gelir. Banknot tekil bir nesne olarak fiziksel gerçekliğe sahiptir; fakat ekonomik belirlenimi ilişkisel bir düzlemde ortaya çıkar. Akıl banknotu ilişkilerinden ayırarak inceleyebilir, ancak bu ayrıştırma onun ekonomik varlığının ilişkilerden bağımsız olduğu anlamına gelmez.

Tekilliğin rasyonel olarak kurulması, özdeşlik düşüncesini de yeniden yorumlamayı gerektirir. Bir şeyin kendisiyle özdeş olduğunu söylemek mantıksal açıdan zorunlu olabilir; fakat ontolojik özdeşlik zaman, dönüşüm ve ilişki içinde işleyen daha karmaşık bir yapıdır. Bir insan çocukluktan yetişkinliğe değişirken “aynı kişi” olarak kabul edilir; bir kurum yöneticileri, çalışanları ve mekânı değişse bile belirli bir süreklilik gösterebilir; bir nesne kullanım sırasında yıpransa da aynı nesne olarak tanınabilir. Özdeşlik burada mutlak değişmezlik değil, değişimler boyunca sürdürülen belirli bir sürekliliktir. Zihin bu sürekliliği tekillik kategorisi altında sabitler ve zamansal farklılıkları tek bir özdeşlik çizgisi içinde toplar.

Rasyonel kesme işlemi tam da bu nedenle ontolojik sabitlik izlenimi yaratabilir. Zihin, sürekli dönüşen bir varlığı aynı isim altında tekrar tekrar tanıdıkça, isim verilen şeyin altında değişmeyen bir çekirdek bulunduğunu varsaymaya eğilimlidir. Oysa isimsel ve kavramsal süreklilik ile metafizik tözün mutlak sabitliği arasında zorunlu bir bağ yoktur. Bir şey, sürekli ilişki ve dönüşüm içinde bulunmasına rağmen belirli bir kimlik sürekliliği taşıyabilir. Akıl bu sürekliliği kavramsal olarak sabitler; fakat sabitleme işlemi varlığın ontolojik olarak durduğu anlamına gelmez.

Cimrilik açısından kritik hata, tam burada ortaya çıkar. Zihin tarafından sınırlandırılmış tekil nesne, sanki ilişkilerinden önce ve ilişkilerinden bağımsız olarak tamamlanmış bir tözmüş gibi ele alınır. Nesne bir kez “benim şeyim” olarak tanımlandığında, onun mevcut konfigürasyonu ontolojik ayrıcalık kazanır. İlişkilere girmeden önceki veya mülkiyet alanına girdiği andaki hâli, nesnenin asıl ve korunması gereken biçimi gibi görülmeye başlanır. Böylece rasyonel kesit, ontolojik ideal hâline gelir.

Tekillik ile mülkiyet birleştiğinde bu etki daha da yoğunlaşır. Sahip olunan şey, yalnızca diğer nesnelerden değil, aynı zamanda diğer öznelerden de ayrılır. “Benim” kategorisi, nesnenin fiziksel sınırına ek olarak ilişkisel bir sınır daha üretir. Nesne artık yalnızca “bu şey” değil, “bana ait olan bu şey”dir. Böylece aklın analitik ayrımı mülkiyet aracılığıyla pratik bir kapatma işlemine dönüşebilir. Nesnenin başka ilişkiler içine girmesi, yalnızca fiziksel veya işlevsel dönüşüm değil, sahiplik tarafından kurulmuş tekil konumun bozulması anlamına gelir.

Cimri bilinç, bu tekil konumu koruma eğiliminde olduğu ölçüde, rasyonel olarak üretilmiş sınırı ontolojik bir mutlaklığa dönüştürür. Bir nesnenin başka biri tarafından kullanılması, paylaşılması, devredilmesi veya dönüştürülmesi, onun “kendisi” olma durumuna yönelik bir tehdit gibi algılanabilir. Oysa değişen çoğu zaman nesnenin bütünü değil, ilişkisel konfigürasyonudur. Nesne aynı kalırken sahiplik ilişkisi değişebilir; fiziksel bütünlüğünü korurken işlevi genişleyebilir; başka bir bağlama girerken yeni bir değer biçimi kazanabilir. Tekillik ortadan kalkmaz; yalnızca tekilliğin ilişkiler ağı içindeki konumu değişir.

Soyutlayıcı akıl ise konum ile öz arasında kolayca bir özdeşlik kurabilir. Bir nesnenin belirli anda sahip olduğu özellikler, onun zorunlu ve nihai özüymüş gibi anlaşılır. Mevcut durum başlangıç noktası olmaktan çıkar ve normatif ontolojik ölçüye dönüşür. Nesne daha sonra değiştiğinde, bu değişim yeni bir varoluş biçimi olarak değil, ilk ve gerçek durumdan eksilme olarak yorumlanır. Cimrilik tam da bu metafizik muhafazakârlığı içselleştirir: ilk konfigürasyon korunması gereken hakikat, sonraki dönüşümler ise kayıp ihtimali taşıyan sapmalardır.

Oysa ilişkisel ontoloji açısından bir varlığın belirli bir anda aldığı biçim, ilişkisel tarihinin yalnızca bir kesitidir. Hiçbir moment zorunlu olarak diğerlerinden daha “gerçek” değildir. Bir nesne üretildiği anda, satın alındığında, kullanıldığında, devredildiğinde veya başka bir işleve geçtiğinde farklı ilişkisel konfigürasyonlara girer. Tekillik bu konfigürasyonların içinden geçebilir ve sürekliliğini koruyabilir. Aklın yaptığı şey bu hareketli dizinin belirli bir noktasını dondurup kavramaktır; dondurulan görüntüyü varlığın bütün hakikati saymak ise düşünsel yöntemi metafizik hakikatle karıştırmak olur.

Tekil değerin mutlaklaştırılması da aynı hata üzerinden gelişir. Nesnenin belirli anda sahip olduğu değer, sanki ilişkilerinden bağımsız olarak onun içinde depolanmış gibi anlaşılır. Oysa değer çoğu zaman ilişkisel konfigürasyonla birlikte değişir. Kullanılmayan bir araç ile kullanılan araç aynı maddi nesne olabilir; ancak işlevsel değerlerinin gerçekleşme biçimi farklıdır. Devredilmeyen bir para miktarı ile dolaşıma giren aynı para, nominal olarak aynı olabilir fakat üretmiş olduğu ilişkiler bütünü aynı değildir. Değerin biçimi değişebilir; akıl ise başlangıçtaki değeri sabitleyerek sonraki dönüşümü eksilme şeklinde okuyabilir.

Tekillik fikrinin en güçlü yanı, dünyayı anlaşılabilir kılmasıdır; en büyük tehlikesi ise dünyayı gerçekte olduğundan daha atomik göstermesidir. Kavramsal sınırlar ontolojik duvarlara dönüştüğünde, ilişki dışsal, tekillik asli görünür. Böyle bir düzende varlıkların birbirine temas etmesi, tamamlanmış özlerin geçici karşılaşması olarak okunur. İlişkisel yaklaşım ise sınırların gerçekliğini reddetmeden onların mutlaklığını reddeder. Varlıklar tekildir, fakat tekillikleri ilişkisellikten bağımsız değildir; sınırları vardır, fakat bu sınırlar etkileşimin sona erdiği yer değil, çoğu zaman başladığı yerdir.

Cimrilik, tekilliğin bu rasyonel sabitlenmesini maddi dünyada koruma çabasına dönüştürdüğü ölçüde ontolojik karakter kazanır. Nesne bir kez belirli ve sahip olunan bir tekillik olarak kavrandığında, onun başka ilişkilerle yeniden belirlenmesi tehdit olarak hissedilir. Cimri bilinç, aklın yaptığı ayrımı gerçekliğe dayatır: düşüncede sınırlandırdığı şeyi pratikte de mümkün olduğunca ilişkiden yalıtmak ister. Böylece tekillik bir kavrama biçimi olmaktan çıkar, muhafaza edilmesi gereken bir ontolojik rejime dönüşür.

Dolayısıyla tekilliğin rasyonel kesit oluşu, cimriliğin neden sabit töz arayışına yöneldiğini anlamanın temel taşlarından biridir. Akıl gerçekliği kavramak için onu böler; cimri bilinç ise bu bölünmüşlüğü gerçekliğin ideal hâli sanır. İlişkisel varlık, analitik olarak kapalı birime dönüştürülür; ardından bu kapalı birimin ilişkiden korunması, varlığın korunmasıyla özdeşleştirilir. Cimriliğin metafizik yanılgısı burada filizlenir: düşüncenin geçici olarak ayırdığı tekilliği, gerçekliğin ilişkiden azade ve değişmez özü olarak kabul etmek.                                                                                                                                       

1.3. Etkileşim, Devinim ve Bağın Varlık Kurucu Niteliği

Varlığı ilişkisel biçimde düşünmek, etkileşimi yalnızca varlıklar arasında sonradan gerçekleşen ikincil bir hadise olmaktan çıkarır. Eğer bir varlığın belirlenimleri başka varlıklarla kurduğu fark, temas, direnç, alışveriş ve dönüşüm ilişkileri içinde açığa çıkıyorsa, etkileşim artık hazır ve tamamlanmış tözlerin birbirine dışarıdan temas etmesi değildir. Etkileşim, varlığın ne olduğunun fiilen görünür hâle geldiği ontolojik sahalardan biridir. Bir şeyin taşıdığı kapasite, sınır, direnç, işlev veya yönelim, başka bir şeyle karşılaşmadığı sürece yalnızca soyut bir olanak olarak düşünülebilir; karşılaşma gerçekleştiğinde ise söz konusu özellikler edimsel belirlenim kazanır. Dolayısıyla etkileşim, varlığın dışındaki bir olay değil, varlığın kendi olanaklarını açığa çıkaran kurucu bir harekettir.

Burada “kurucu” sözcüğü, her varlığın bütünüyle dış ilişkiler tarafından üretildiği anlamına gelmez. İlişkisel ontolojiyi böyle okumak, tözcülüğün karşısına eşit ölçüde indirgemeci bir ilişki mutlakçılığı koymak olurdu. Daha isabetli yaklaşım, varlığın içkin nitelikleri ile ilişkisel belirlenimleri arasında karşılıklı bir oluş ilişkisi bulunduğunu kabul etmektir. Bir varlık belirli yapısal özellikler taşır; fakat bu özelliklerin ne anlama geleceği, hangi sınırlar içinde işleyeceği ve hangi sonuçları üreteceği ilişki içinde ortaya çıkar. Aynı maddi yapı, farklı çevresel koşullarda farklı tepkiler verebilir; aynı insan, farklı toplumsal konumlarda farklı roller üstlenebilir; aynı nesne, farklı kullanım bağlamlarında başka işlevler kazanabilir. Varlığın içkinliği vardır, fakat bu içkinlik ilişkisel gerçekliğin dışında kendi başına tamamlanmış değildir.

Etkileşim aynı zamanda belirlenim üretir. Bir varlık yalnızca başka bir varlıktan etkilenmez; karşılaşma, her iki tarafın konumunu da değiştirebilir. Bir nesne kullanıldığında fiziksel olarak aşınabilir, fakat aynı zamanda işlevini gerçekleştirir. Bir bilgi paylaşıldığında kaynağından eksilmez, fakat başka bir bilinçte yeni düşünsel bağlantılar üretir. Bir para birimi el değiştirdiğinde sahibinden çıkar, fakat başka bir ekonomik ilişkiyi mümkün kılar. Bir insan başka biriyle ilişki kurduğunda kendi kimliğinin bazı boyutlarını görünür hâle getirir ve aynı anda karşısındaki öznenin belirlenimlerinden etkilenir. Etkileşim böylece tek yönlü bir aktarma değil, karşılıklı yeniden belirlenme sürecidir.

Devinim kavramı da bu çerçevede yalnızca fiziksel hareket anlamına gelmez. Bir varlığın mekânda yer değiştirmesi devinimin yalnızca en görünür biçimidir. Ontolojik açıdan daha önemli olan, varlığın ilişkisel konumunun değişmesi, yeni bağlara girmesi, bazı bağlardan çıkması, işlev değiştirmesi veya farklı etkiler üretmeye başlamasıdır. Para aynı banka hesabında durduğu hâlde farklı hukuki statüler kazanabilir; bir nesne aynı fiziksel yerde kalırken mülkiyet ilişkisi değişebilir; bir fikir fiziksel bir taşıyıcıdan diğerine geçtiğinde yeni yorum alanlarına açılabilir. Devinim, bu nedenle yalnızca mekânsal değil, ilişkisel ve belirlenimsel bir harekettir.

Bağ ise etkileşim ile devinim arasında süreklilik sağlar. Tekil karşılaşmalar kısa süreli olabilir; bağ, karşılaşmanın belirli bir düzenlilik kazanmasıdır. Bir varlığın kimliği, çoğu zaman bu devamlı bağların içinde istikrar kazanır. Aile bağları, hukuki ilişkiler, ekonomik dolaşım ağları, dilsel sistemler, toplumsal roller veya biyolojik bağımlılıklar, varlıkların yalnızca birbirine temas ettiği değil, birbirinin belirlenimlerini zaman içinde taşıdığı yapılardır. İlişkisel ontoloji bu nedenle yalnızca anlık karşılaşmaların ontolojisi değildir; süreklilik gösteren bağların da varlık kurucu etkisini hesaba katar.

Süreklilik ile ilişki arasında kurulan bağ, sabitlik düşüncesini daha incelikli hâle getirir. Sabitlik, etkileşimin yokluğu olmak zorunda değildir. Bir yapı, belirli ilişkilerin devamlılığı sayesinde sabit kalabilir. Organizmanın yaşamsal bütünlüğü madde ve enerji alışverişini keserek değil, belirli sınırlar içinde düzenleyerek korunur. Bir kurumun sürekliliği, üyelerinin ve ilişkilerinin belli bir örüntü içinde devam etmesine bağlıdır. Bir dil, milyonlarca kullanım edimi içinde sürekli değişirken yine de tarihsel süreklilik taşır. Dolayısıyla sabitlik, çoğu zaman akışın kesilmesi değil, akış içinde belirli bir düzenin korunmasıdır.

Cimrilik açısından belirleyici hata, sabitliği ilişkisizlikle karıştırmaktır. Nesnenin değişmemesi, başkasının kullanımına geçmemesi, el değiştirmemesi veya farklı bir işleve yönelmemesi, onun daha eksiksiz korunduğu şeklinde yorumlanır. Etkileşimsel ontoloji ise korunmanın her zaman yalıtılma anlamına gelmediğini gösterir. Bir varlık bazı ilişkiler sayesinde süreklilik kazanabilir, bazı ilişkiler aracılığıyla işlevini sürdürebilir ve bazı dönüşümler yoluyla kendi varoluş tarzını gerçekleştirebilir. Varlığı ilişkiden çekmek, bu nedenle otomatik olarak onu daha bütün hâle getirmez.

Etkileşimdeki karşılıklılık özellikle önemlidir. Bir varlık başka bir varlığı etkilediğinde, çoğu zaman kendisi de o ilişkinin sonuçlarına maruz kalır. Etkileşim bir yönelim kadar bir açıklık da gerektirir. Etkilemek, etkilenme ihtimalini beraberinde taşır. Cimri tutumun ilişkiye mesafesi, tam da bu açıklığın içerdiği belirsizlikle bağlantılıdır. Nesne dolaşıma girdiğinde, artık yalnızca sahibinin belirlediği koşullar altında var olmaz; başka kullanımlar, başka yorumlar, başka sahiplik biçimleri ve başka dönüşümler mümkün hâle gelir. Etkileşim, nesnenin ilişkisel geleceğini açar. Cimrilik ise bu açıklığı ontolojik risk olarak okuyabilir.

Bir şeyin hangi ilişkilere gireceğinin tam olarak kontrol edilememesi, devinimi belirsizlikle ilişkilendirir. Sabit nesne öngörülebilir; dolaşan nesne ise yeni bağlara açıktır. Ancak belirsizlik ile eksilme aynı şey değildir. Yeni bir ilişki, nesnenin bazı niteliklerini zayıflatabileceği gibi bazılarını da güçlendirebilir; bazı işlevlerini ortadan kaldırırken yeni işlevler üretebilir. İlişkisel ontoloji açısından esas mesele, varlığın başlangıçtaki konfigürasyonunu ne ölçüde koruduğu değil, hangi ilişkiler içinde hangi belirlenimlere kavuştuğudur. Cimrilik ise ontolojik ölçütü değişmezliğe bağladığı için, ilişki tarafından üretilen yeni belirlenimleri kayıp hanesine yazma eğilimindedir.

Etkileşimin varlık kurucu niteliği, değer meselesinde daha görünür olur. Bir nesnenin değeri, çoğu zaman sadece sahip olduğu fiziksel özelliklerden değil, hangi ilişkiler içinde ne yapabildiğinden kaynaklanır. Bir araç kullanılmadığında fiziksel bütünlüğünü koruyabilir; fakat kullanım değeri fiilen gerçekleşmez. Bir para miktarı saklandığında mülkiyet niceliği korunur; fakat değişim ilişkisi askıya alınır. Bir bilgi yalnızca tek bir bilinçte kaldığında düşünsel bütünlüğünü sürdürebilir; ancak başka bilinçlerle karşılaşmadığı için yeni yorumlar veya etkiler üretmez. İlişkiden yalıtılan değer ortadan kalkmayabilir, fakat ilişkisel gerçekleşme kapasitesi daralır.

Bağların varlık üzerindeki kurucu etkisi kimlik açısından da önemlidir. Bir şey yalnızca kendisine ait özelliklerle değil, içinde bulunduğu bağlar aracılığıyla tanınır. “Miras”, “armağan”, “emanet”, “sermaye”, “borç”, “hatıra” veya “koleksiyon parçası” gibi belirlenimlerin hiçbiri fiziksel nesnenin maddesinde doğrudan bulunmaz. Aynı nesne, farklı bağlar içinde tamamen farklı ontolojik statüler kazanabilir. Nesne tekil olarak aynı kalırken ilişkisel kimliği değişir. Dolayısıyla kimlik, mutlak kapalılık içinde saklanan sabit bir çekirdek değil, belirli sürekliliklerle ilişkisel dönüşümlerin kesiştiği bir yapıdır.

Cimrilik, nesnenin ilişkisel kimliğini ikincilleştirip onun tekil sahiplik durumunu ontolojik olarak ayrıcalıklı hâle getirir. Nesne “bende olduğu” sürece temel konfigürasyonunun korunduğu kabul edilir. Oysa sahiplik de başlı başına bir ilişkidir; nesnenin en saf, ilişkisiz hâli değildir. Cimri öznenin “ilişkiden koruduğu” nesne gerçekte mülkiyet ilişkisi içinde son derece belirli bir konuma sabitlenmiştir. Buradaki paradoks, ilişkinin bütünüyle reddedilmemesidir; belli bir ilişkinin, yani sahiplik ilişkisinin mutlaklaştırılması ve diğer ilişkilerin onun karşısında tehdit sayılmasıdır.

Dolayısıyla cimrilik, mutlak ilişkisizlikten çok, ilişkiler hiyerarşisi kurar. Sahiplik ilişkisi korunması gereken asli ilişki hâline gelirken, paylaşım, kullanım, aktarım ve dönüşüm ilişkileri ikincil veya tehlikeli sayılır. Nesne ilişkisiz değildir; tek bir ilişkinin egemenliği altında tutulur. Bu nokta önemlidir, çünkü cimriliğin metafiziğini daha hassas biçimde tanımlamayı mümkün kılar. Sorun varlığın hiçbir ilişkiye girmemesi değil, ilişkisel çoğulluğunun bastırılarak tek bir sabit sahiplik ilişkisine indirgenmesidir.

Etkileşimsel ontoloji ise varlığın tek bir bağ tarafından tüketilemeyeceğini kabul eder. Aynı nesne aynı anda kullanım, sahiplik, değişim, sembolik anlam, tarihsel hafıza ve toplumsal statü ilişkilerinin parçası olabilir. Varlığın zenginliği, bu ilişkilerin toplamında görünür hâle gelir. Tek bir ilişkiyi mutlaklaştırmak, diğer belirlenim olanaklarını daraltır. Cimri tutum nesneyi korumaya çalışırken, onun ilişkisel çoğulluğunu tek bir sahiplik ekseninde dondurur.

Varlık bu nedenle yalnızca “olan” değil, aynı zamanda “ilişkilenebilen” bir gerçekliktir. Etkilenebilme, etkileyebilme, bağ kurabilme, dönüşebilme ve yeni konfigürasyonlara girebilme kapasitesi, varlığın fiilî dünyadaki hareket alanını oluşturur. Her ilişkinin olumlu olmadığı kabul edilse bile, ilişkinin kendisini ontolojik bozulma olarak görmek mümkün değildir. Bazı ilişkiler korur, bazıları dönüştürür, bazıları tüketir, bazıları çoğaltır; fakat varlığın dünya içindeki gerçekliği zaten bu farklı ilişki biçimleri boyunca açığa çıkar.

Cimriliğin ilişkisel ontolojiyle çatışması tam da burada yoğunlaşır. Cimri bilinç, varlığın bütünlüğünü etkileşimden korunma kapasitesine bağladığı ölçüde, devinimi varlık kaybı olarak okur. Oysa etkileşimsel modelde hareket, varlığın başına gelen dışsal bir bozulma değil, varlığın mümkün belirlenimlerinin açıldığı ontolojik sahadır. Bir nesne ilişkiler içinde başkalaşabilir, ancak başkalaşma her zaman özsel yok oluş değildir. Bazen varlığın taşıdığı olanaklar ancak bu başkalaşma içinde gerçeklik kazanır.

1.4. Dolaşımın İlişkisel Varlığı Fiilleştiren Ontolojik Hareket Oluşu

Dolaşım, etkileşimin süreklilik kazanmış ve yön değiştirebilen biçimi olarak düşünüldüğünde, ekonomik anlamının çok ötesinde bir ontolojik kavrama dönüşür. Bir şeyin dolaşıma girmesi, yalnızca fiziksel olarak bir yerden başka bir yere taşınması veya bir sahipten diğerine geçmesi değildir. Dolaşım, varlığın başka varlıklarla yeni bağlantılar kurması, farklı bağlamlara yerleşmesi ve ilişkisel kapasitesini fiilî hâle getirmesidir. Böyle bakıldığında dolaşım, hareket eden nesnenin dışsal kaderi değil, onun varlık tarzının bazı boyutlarını gerçekleştiren süreçtir.

Bir nesne durağan hâlde belirli özellikler taşır; dolaşıma girdiğinde ise bu özelliklerden bazıları yeni işlevler kazanır. Kullanılan araç, aktarılan bilgi, verilen para, paylaşılan mekân veya devredilen mülkiyet yalnızca yer değiştirmez; ilişkisel statü değiştirir. Aynı nesne, başka bir kullanıcıyla karşılaştığında yeni bir kullanım bağlamına; başka bir sahiplik ilişkisine geçtiğinde yeni bir hukuki konuma; sembolik olarak aktarıldığında farklı bir anlam sistemine yerleşebilir. Dolaşımın ontolojik değeri, nesnenin tekil varlığını yok etmesinde değil, tekil varlığın taşıdığı ilişkisel olasılıkları açmasında bulunur.

Buradaki fiilleşme kavramı dikkatle kullanılmalıdır. Dolaşıma girmeyen bir varlık “yok” değildir; taşıdığı potansiyeller ortadan kalkmış sayılmaz. Ancak bazı belirlenimleri gerçekleşmeden kalabilir. Bir enstrüman çalınmadığında hâlâ enstrümandır, fakat ses üretme kapasitesi edimselleşmez. Bir kitap okunmadığında maddi varlığını sürdürür, fakat düşünsel aktarım işlevi gerçekleşmez. Para saklandığında nominal nicelik korunur, fakat değişim ilişkisine girmediği sürece ekonomik işlevlerinden bazıları askıda kalır. Dolaşım, bu yüzden varlığın kendisini yaratmaz; varlığın belirli ilişkisel olanaklarını gerçeklik düzeyine taşır.

Daha güçlü bir ilişkisel tez ise bazı belirlenimlerin dolaşımdan önce mevcut olmadığını kabul eder. Bir nesne yalnızca başka birine verildiğinde “armağan” olur; yalnızca belirli bir ekonomik işlem içinde “ödeme” statüsü kazanır; ancak dolaşım ağında başka mallarla ilişkilendirildiğinde değişim değeri fiilen işler. Aynı şekilde bir fikir, başkasının zihnine geçtiğinde yeni yorumların ve karşı-fikirlerin nesnesi hâline gelebilir. Dolaşım burada gizli bir özelliği açığa çıkarmaktan daha fazlasını yapar; ilişkinin kendisi yeni bir ontolojik belirlenim üretir.

İlişkisel varlık açısından dolaşım, tekilliğin çözülmesi anlamına gelmez. Bir varlık dolaşırken kendi maddi veya kavramsal sürekliliğini koruyabilir. Para el değiştirirken aynı para birimi olarak tanınır; kitap farklı okuyucular arasında dolaşırken aynı fiziksel nesne olarak kalabilir; bir fikir farklı bilinçlerce ele alınırken belirli bir çekirdek yapı taşıyabilir. Dolaşımın karşıtı özdeşlik değildir. Asıl mesele, özdeşliğin hareket içinde de sürdürülebilmesidir. Böylece varlık, hem kendisi kalır hem de farklı ilişkiler içinde başka belirlenimler kazanır.

Cimrilik, tam olarak bu hareketli özdeşliği kabul etmekte zorlanır. Nesnenin kendisi olarak kalabilmesi için mümkün olduğunca aynı konfigürasyonda tutulması gerektiğini varsayar. Dolaşım, bu nedenle yalnızca mülkiyet sınırlarının değişmesi değil, varlığın kendi sabit formundan uzaklaşması gibi algılanır. Kullanım yıpranma, devir kopuş, paylaşım kontrol kaybı ve dönüşüm özdeşliğin zayıflaması olarak okunur. Cimri metafiziğinde nesnenin başlangıç durumu normatif bir üstünlük kazanır: mümkün olduğunca o hâlde kalmak, varlığın korunmasının ölçütü hâline gelir.

Oysa başlangıç konfigürasyonunun ontolojik olarak ayrıcalıklı kabul edilmesi için zorunlu bir neden yoktur. Bir nesnenin üretildiği, satın alındığı veya ilk kez sahiplenildiği an, onun bütün varoluş olanaklarının tamamlandığı nokta değildir. Nesne farklı ilişkiler boyunca başka anlamlar, işlevler ve değerler kazanabilir. Bir eşya miras hâline gelebilir, bir araç kolektif kullanım nesnesine dönüşebilir, para yatırıma çevrilebilir, bilgi yeni bir teorinin parçası olabilir. Her dönüşüm nesnenin önceki durumundan uzaklaşmadır, fakat her uzaklaşma ontolojik eksilme değildir.

Dolaşımın önemli özelliklerinden biri değer biçimlerini dönüştürmesidir. Bir şey bir ilişkiden diğerine geçtiğinde, sahip olduğu değerin biçimi değişebilir. Para harcandığında eldeki nicelik azalır, fakat başka bir nesne, hizmet, deneyim veya ilişki ortaya çıkabilir. Bir nesne hediye edildiğinde mülkiyet değeri kaybedilebilir, fakat sembolik veya ilişkisel değer üretilebilir. Bilgi paylaşıldığında tekil sahiplik avantajı azalabilir, fakat düşünsel etki genişleyebilir. Dolayısıyla dolaşım her durumda değeri çoğaltmaz; ancak değerin yalnızca tek bir biçimde var olmadığını gösterir.

Cimrilik tam tersine, belirli bir değer biçimini mutlaklaştırma eğilimindedir. Sahip olunan miktar, korunmuş nesne, değişmemiş konfigürasyon veya tekil erişim hakkı gerçek değer olarak kabul edilir; bunların dönüşmesi kayıp olarak okunur. Böylece değer dönüşümü ile değer yok oluşu birbirine karıştırılır. Bir şey başka bir ilişkisel forma geçtiğinde, başlangıçtaki değer biçiminin azalması tüm değerin azaldığı izlenimini üretir. Cimrilik bu nedenle yalnızca niceliği değil, belirli bir ontolojik konfigürasyonu muhafaza eder.

Kullanım, dolaşımın bu niteliğini en açık biçimde gösterir. Kullanılan şey çoğu zaman fiziksel olarak aşınır; fakat aynı anda işlevini yerine getirir. Sandalye üzerine oturuldukça yıpranabilir, kalem yazdıkça tükenebilir, araç sürüldükçe eskir. Eğer korunma tek ölçüt olsaydı, en iyi sandalye hiç oturulmayan, en iyi kalem hiç yazmayan, en iyi araç hiç kullanılmayan araç olurdu. Fakat böyle bir koruma, işlevsel varlığın askıya alınmasını gerektirir. Nesnenin maddi konfigürasyonu korunurken, kullanım aracılığıyla gerçekleştirebileceği ilişkiler ortadan kaldırılır.

Burada “koruma” ile “gerçekleştirme” arasında temel bir ayrım ortaya çıkar. Bir şeyi korumak, onun belirli bir hâlini sürdürmek anlamına gelebilir; fakat o hâli sürdürmek, her zaman varlığın tüm olanaklarını korumak değildir. Aksine, bazı olanaklar yalnızca belirli dönüşümlere izin verildiğinde gerçekleşebilir. Tohumu kusursuz biçimde muhafaza etmek, onun tohum hâlini korur; fakat filizlenme olanağını askıya alabilir. Parayı dolaşımdan uzak tutmak miktarı koruyabilir; fakat onun başka ekonomik ilişkiler üretmesini engeller. Bilgiyi tek bir yerde kapalı tutmak içeriği muhafaza edebilir, fakat bilgi olmanın toplumsal ve düşünsel etkisini sınırlar.

Dolaşımın ontolojik hareket olarak kavranması, “dışarı çıkmak” ile “eksilmek” arasındaki zorunlu bağı da çözer. Bir varlığın tekil sahiplik alanından çıkması, varlığın kendisinin azalması değildir. Değişen şey çoğu zaman ilişkisel konumdur. Nesne başka birine geçtiğinde varlığını sürdürebilir; başka bir kullanım kazandığında ontolojik tarihine yeni bir belirlenim eklenebilir. Dolayısıyla sahiplik alanından çıkış ile varlıktan eksilme arasında doğrudan bir özdeşlik kurulamaz.

Cimri bilinç ise tam tersini varsayar. Sahip olunan şey özneye yakın olduğu ve onun kontrolü altında kaldığı sürece ontolojik olarak korunmuş görünür. Nesnenin öznenin erişim alanından uzaklaşması, yalnızca ekonomik denetimin değil, ontolojik bütünlüğün de azalması gibi deneyimlenebilir. Böylece dolaşım, nesnenin kendine özgü ilişkisel tarihi olmaktan çıkar ve sahibinden uzaklaşma ekseninde değerlendirilir. Nesne artık kendi ilişkileriyle değil, özneyle arasındaki mesafeyle ölçülür.

Dolaşımın karşılıklı yapısı bu tek merkezli modeli bozar. Bir nesne başka bir ilişkiye girdiğinde yalnızca sahibinden uzaklaşmaz; başka bağlara yaklaşır. Birinden çıkış, başka bir ilişkisel konfigürasyona giriş anlamına gelebilir. Cimri perspektif ilk hareketi görür, ikinciyi değersizleştirir. “Benden çıktı” ifadesi ontolojik kayıp gibi okunurken, “başka bir ilişkide gerçekleşti” kısmı görünmez kalır. Böylece nesnenin varoluşu tek bir sahiplik referansına indirgenir.

İlişkisel ontoloji açısından dolaşımın önemi tam da tek merkezli referansı kırmasında yatar. Bir varlık yalnızca tek bir öznenin çevresinde dönmez; çok sayıda ilişkinin kesişiminde bulunabilir. Sahiplik bunlardan biridir, fakat tüm ontolojik belirlenimleri tüketmez. Kullanım, değişim, aktarım, sembolik anlam, hukuki statü, toplumsal işlev ve tarihsel bağ da nesnenin ilişkisel profilinin parçalarıdır. Dolaşım, bu profilin farklı yönlerinin fiilen devreye girmesini sağlar.

Cimrilik ise nesnenin ilişkisel çoğulluğunu daraltarak, sahiplik ilişkisini merkezîleştirir. Nesne mümkün olduğunca aynı özneye bağlı, aynı durumda, aynı kontrol rejimi altında tutulur. Böylece dolaşım yalnızca azaltılmaz; varlığın farklı ilişkiler içinde yeniden belirlenebilme kapasitesi de bastırılır. Korunan şey, nesnenin bütün ontolojik imkânları değil, belirli bir ilişkisel düzenin sürekliliğidir.

Dolaşıma girmeyen varlık bu nedenle mutlak anlamda “korunmuş” sayılmaz. Belirli maddi, hukuki veya niceliksel özellikleri korunabilir; fakat aynı anda başka ilişkisel olanaklardan mahrum bırakılabilir. Varlığın bir momenti muhafaza edilirken, başka momentlerinin gerçekleşmesi engellenebilir. Cimriliğin metafizik problemi burada keskinleşir: muhafaza edilen konfigürasyon, varlığın kendisiyle özdeşleştirilir ve diğer mümkün varoluş biçimleri sanki ontolojik kayıpmış gibi dışlanır.

Dolaşım ilişkisel varlığın fiilleşmesiyse, cimrilik de bu fiilleşmenin sistematik biçimde sınırlandırılmasıdır. Nesne, mümkün ilişkilerinden çekilerek sabit bir sahiplik ekseninde tutulur. Varlığın korunması adına onun devinim alanı daraltılır; değişmeme, bütünlüğün ölçütüne dönüştürülür. İlişkisel ontoloji açısından ise varlığın bütünlüğü yalnızca ne kadar değişmeden kaldığıyla değil, hangi ilişkiler içinde hangi potansiyellerini gerçekleştirebildiğiyle de anlaşılır. Cimriliğin sabit töz arayışı, tam da bu ikinci boyutu görünmez kılar.                                                                                                                

2. Cimriliğin Sabit Töz Yanılgısı

2.1. Dolaşımın Eksilme, İlişkinin Aşınma Olarak Kodlanması

Cimrilik ilk bakışta ekonomik davranış düzeyinde tanımlanır: vermemek, harcamamak, paylaşmamak, elde tutmak, biriktirmek. Fakat bu davranışların tamamını yalnızca kaynak kaybından kaçınma refleksiyle açıklamak, cimriliğin altında çalışan daha derin ontolojik varsayımı gözden kaçırır. Cimri bilinç açısından sahip olunan şeyin dolaşıma girmesi, yalnızca mülkiyet alanından uzaklaşması değildir; nesnenin sahip olduğu bütünlükten bir şey kaybetmesi gibi kavranır. Nesne öznenin kontrolü altında, aynı konfigürasyonda ve başka ilişkilerden görece korunmuş biçimde kaldığı sürece “tam” görünür. Kullanım, paylaşım, aktarım ya da başkalaşma başladığında ise başlangıçtaki bu tamlığın bozulduğu varsayılır. Böylece ekonomik kayıp korkusunun altında, varlığın en gerçek hâlinin değişmeden kalan hâli olduğuna ilişkin sessiz bir metafizik yerleşir.

Dolaşımın eksilme olarak kodlanması niceliksel düşünceden beslenir, fakat nicelikle sınırlı değildir. Bir miktar para harcandığında eldeki para gerçekten azalabilir; bir yiyecek tüketildiğinde fiziksel miktarı eksilir; bir nesne verildiğinde sahiplik sona erebilir. Cimri ontoloji, bu belirli kayıp biçimlerini genelleştirerek dolaşımın kendisine ait evrensel bir ilke hâline getirir. Nesnenin ilişkiye girmesiyle gerçekleşebilecek yeni işlevler, değer dönüşümleri veya ilişkisel belirlenimler ikincilleştirilir; başlangıçtaki niceliğin korunması temel ölçüt olur. Böylece “azalma ihtimali” ile “ilişkiye girme” neredeyse eşanlamlı hâle gelir.

Paylaşım burada özellikle tehdit edici bir harekettir. Paylaşılan şey fiziksel olarak aynı miktarda kalsa bile, tekil sahiplik niteliği zayıflayabilir. Bir mekân başkasına açıldığında yok olmaz; ancak artık yalnızca tek öznenin kullanım alanı değildir. Bir bilgi aktarıldığında kaynağından silinmez; fakat bilgi üzerindeki tekil erişim ayrıcalığı azalabilir. Bir nesne ortak kullanıma açıldığında fiziksel bütünlüğünü koruyabilir; fakat mülkiyetin kurduğu mutlak kontrol rejimi gevşer. Dolayısıyla cimri bilinç için eksilme yalnızca maddenin azalması değildir; tekil sahiplik alanının genişlemeye zorlanması da eksilme sayılabilir.

Dolaşımın aşınma olarak algılanması da aynı mantığın devamıdır. Aşınma, maddi kullanımın kaçınılmaz sonucu olabilir; kullanılan şey eskir, devredilen şey üzerinde denetim azalır, başka bağlamlara giren nesne başlangıçtaki biçimini korumayabilir. Cimrilik bu olgusal ihtimalleri ontolojik bir ilkeye dönüştürür. Nesne ne kadar çok ilişkiye girerse o kadar fazla aşınacağı, ne kadar fazla dönüşürse o kadar özünden uzaklaşacağı düşünülür. İlişkinin kendisi böylece bozulma riskinin taşıyıcısı hâline gelir.

Oysa aşınma ile gerçekleşme birbirini zorunlu olarak dışlamaz. Kullanılan bir kalem tükenir, fakat yazma işlevini ancak tükenerek gerçekleştirir. Bir enstrüman çalındıkça aşınabilir, ancak müzik üretme kapasitesi tam da kullanım içinde fiilleşir. Bir bina kullanıldıkça eskir, fakat barınma veya ortak yaşam işlevini ancak ilişkiye açıldığında yerine getirir. Fiziksel yıpranmayı ontolojik kayıp olarak mutlaklaştırmak, varlığın kullanım ve etkileşim aracılığıyla gerçekleştirdiği belirlenimleri görünmez kılar.

Cimri metafiziğin temel işlemlerinden biri, varlığın başlangıç konfigürasyonuna ayrıcalık tanımaktır. Nesnenin ilk edinildiği, satın alındığı, üretildiği veya sahibinin kontrol alanına girdiği hâl, korunması gereken asli biçim gibi düşünülür. Bundan sonraki her değişim, bu “ilk tamlık”tan uzaklaşma olarak yorumlanabilir. Oysa ilişkisel ontoloji açısından başlangıç durumu ontolojik olarak zorunlu bir üstünlüğe sahip değildir. O yalnızca varlığın ilişkisel tarihindeki bir momenttir. Sonraki ilişkiler, nesnenin ontolojik tarihine dışarıdan eklenen bozulmalar olmak zorunda değildir; yeni belirlenimler de üretebilir.

Eksilme fikri, özdeşliğin yanlış biçimde durağanlıkla özdeşleştirilmesinden de kaynaklanır. Bir şeyin kendisi olarak kalabilmesi için değişmemesi gerektiği düşünülür. Böyle bir yaklaşım, özdeşliği zamansal ve ilişkisel süreklilik yerine değişmez konfigürasyonda arar. Nesnenin biçimi, sahibi, işlevi veya ilişkisel konumu değiştiğinde, aynı nesne olmaktan uzaklaştığı varsayılır. Halbuki birçok varlık değişerek sürekliliğini korur. Beden, kurum, dil, toplumsal rol veya maddi nesne belirli dönüşümlerden geçebilir ve yine de tanınabilirliğini sürdürebilir. Kimlik, mutlak durağanlık değil, değişim içindeki süreklilik olarak da düşünülebilir.

Cimrilik açısından sorun, değişimin kontrol edilemezliğiyle daha da yoğunlaşır. Nesne dolaşıma girdiğinde, sahibinin onun gelecekteki ilişkileri üzerindeki tekil belirleyiciliği zayıflar. Başka biri nesneyi farklı kullanabilir, dönüştürebilir, yeniden devredebilir veya ona başka bir anlam atfedebilir. Böylece dolaşım, nesnenin ilişkisel geleceğini açar. Cimri özne ise açık geleceği potansiyel eksilme olarak okur; çünkü nesnenin gelecekte nasıl var olacağı artık yalnızca kendi iradesine bağlı değildir.

Kontrol kaybının ontolojik kayıp gibi deneyimlenmesi, sahiplik ile varlığın bütünlüğü arasında kurulan özdeşliği güçlendirir. “Benim denetimimde” olan şey aynı zamanda “tam olarak korunmuş” sayılır. Nesne başkasının erişimine açıldığında, yalnızca kontrol alanı genişlemez; varlığın bütünlüğü de tehdit altında hissedilir. Böylece mülkiyet ilişkisi, nesnenin ontolojik sınırlarının garantörü gibi işlev görür. Cimri bilinç, nesneyi sahiplik alanında tuttuğu ölçüde onun kendisiyle özdeş kaldığına inanır.

İlişkinin eksilme olarak kodlanması, varlığın ilişkisel doğasını tersine çevirir. Başka varlıklarla bağ kurmak, yeni belirlenimlerin ortaya çıktığı bir süreç olmaktan çıkar ve mevcut belirlenimlerin çözülmeye başladığı bir süreç gibi görünür. İlişki varlığa eklemlenen bir imkân değil, varlığı seyrelten bir dışsallık hâline gelir. Nesneye ne kadar fazla ilişki eklenirse, onun tekil özünün o kadar az saf kalacağı varsayılır. Bu nedenle cimrilik, ilişki çoğulluğuna karşı tekil sahiplik bağını korumaya yönelir.

Burada dikkat çekici bir terslik vardır: cimrilik ilişkiyi bütünüyle reddetmez. Tam tersine, belirli bir ilişkiyi — sahiplik ilişkisini — diğer tüm ilişkilerin üzerine çıkarır. Nesne ile özne arasındaki mülkiyet bağı asli, diğer ilişkiler ise ikincil kabul edilir. Paylaşım, kullanım, devretme, armağan etme, ortaklaştırma veya dönüştürme gibi ilişkiler, mülkiyet bağının saf konumunu zayıflatan hareketler olarak değerlendirilir. Cimriliğin kapanması bu nedenle mutlak ilişkisizlik değil, ilişkisel çoğulluğun tek bir bağ altında dondurulmasıdır.

Aşınma korkusu yalnızca nesnenin maddi yapısına değil, sahiplik ilişkisinin sembolik gücüne de yöneliktir. Yalnızca sahibinin erişebildiği bir şey, başkalarının kullanımına açıldığında ayrıcalık değerini kaybedebilir. Nadir olan yaygınlaştığında, özel olan ortaklaştığında, saklı olan görünür olduğunda, nesnenin özne açısından taşıdığı statü değişebilir. Dolayısıyla cimrilik, yalnızca nesnenin maddesini değil, onun tekil sahipliğe bağlı sembolik değerini de muhafaza etmek ister.

Dolaşımın eksilme olarak algılanması, zamanla da yakın bir bağ taşır. Dolaşıma giren şey zamanın etkilerine daha fazla açılır; kullanılır, değişir, başka bağlamlara taşınır. Saklanan nesne ise zamandan tamamen kurtulmasa bile, kontrollü bir durağanlık içinde tutulmaya çalışılır. Cimri bilinç, böylece zamansallığı da bir tür aşınma olarak deneyimler. Değişmemek yalnızca ilişkiden değil, zamansal dönüşümden korunmak anlamına gelir. Nesnenin sabitliği, zamana karşı küçük bir direnç alanı üretir.

Ancak ilişkisel ontoloji açısından zaman ve ilişki varlığın düşmanları değildir. Varlık zaten zaman içinde belirlenir, başka varlıklarla karşılaşır ve farklı konfigürasyonlardan geçer. Değişimden bütünüyle kaçırılmış bir nesnenin “daha gerçek” olduğunu söylemek için ontolojik bir gerekçe yoktur. Tam tersine, değişimin tamamen dışına çıkarılan bir varlığın birçok işlevi askıya alınabilir. Cimrilik, varlığı korumaya çalışırken onun zamansal ve ilişkisel gerçekleşmesini daraltır.

Eksilme kodlamasının daha derin sonucu, dönüşümün değersizleştirilmesidir. Bir varlık başka bir değer biçimine geçtiğinde, başlangıçtaki biçim azalabilir. Para mala dönüşür, mal kullanıma, kullanım deneyime, deneyim bilgiye veya başka ilişkilere dönüşebilir. Cimri bilinç, bu dönüşüm zincirinin yalnızca ilk kaybını görür: para azaldı, nesne elden çıktı, kontrol zayıfladı. Sonraki ilişkisel üretimler ontolojik olarak daha düşük statüde değerlendirilir. Böylece değer dönüşümü ile değer kaybı birbirine karıştırılır.

İlişkisel açıdan ise değer tek bir biçime kapatılamaz. Bir varlığın değeri, sabit bir öz gibi içinde taşınabileceği kadar, farklı ilişkilerde yeniden belirlenebilir. Nesne dolaşıma girdiğinde bazı değer biçimlerini kaybedebilir, bazılarını kazanabilir. Cimrilik bütün bu çoğulluğu tek bir ölçüte indirger: elde tutulan formun korunması. Böylece varlığın farklı ilişkilerdeki gerçekleşme olanakları, mevcut konfigürasyonun sürekliliği uğruna bastırılır.

Cimriliğin ontolojik yanılgısı tam olarak burada derinleşir. Dolaşım ile eksilme arasında zorunlu bir bağ kurulur; etkileşim aşınma, dönüşüm bozulma, paylaşım kayıp olarak okunur. Varlığın başkalaşabilme kapasitesi ontolojik zenginlik değil, özsel risk sayılır. Sabit kalmak, bütünlüğün ölçüsü hâline gelir. Nesne ne kadar az ilişkiye girerse o kadar fazla kendisi, ne kadar az dolaşırsa o kadar fazla korunmuş, ne kadar az değişirse o kadar fazla tam kabul edilir.

Böyle bir varlık modeli, cimriliği basit bir davranıştan çıkarıp metafizik bir tavra dönüştürür. Cimri, yalnızca sahip olduğu şeyi kaybetmek istemez; sahip olunan şeyin başka ilişkiler içinde yeniden belirlenmesine karşı çıkar. Onu mevcut hâlinde tutarak, varlığı zamanın, başkalığın ve dolaşımın dönüştürücü etkisinden koruduğunu düşünür. Oysa korunan şey çoğu zaman varlığın kendisi değil, yalnızca onun belirli bir andaki ilişkisel konfigürasyonudur.

2.2. Nesnenin İlişkisel Değil Kapalı ve Sabit Töz Olarak Kavranması

Cimriliğin ontolojik mantığı, nesnenin varlığını ilişkisel belirlenimlerden ayırıp kapalı bir töz içinde yoğunlaştırır. Nesne, başka varlıklarla kurduğu ilişkiler sayesinde anlam, işlev veya değer kazanan bir düğüm noktası olarak değil, zaten kendi içinde tamamlanmış ve dışarıyla ilişkiye girdiğinde yalnızca değişme riski taşıyan bir öz gibi düşünülür. Böylece nesnenin hakikati ilişkisel tarihinden, kullanımından ve dönüşümünden çekilip onun değişmeden kalabilen çekirdeğine yerleştirilir. Cimrilik açısından korunması gereken şey tam da bu çekirdektir.

Kapalı töz fikrinin temelinde, varlığın özdeşliğinin kendi kendine yeterlilikte bulunduğu varsayımı yer alır. Nesne kendi sınırları içinde kaldığı sürece ne olduğu açıktır; başka ilişkiler içine girdikçe bu açıklık bulanıklaşır. Başkasına verilen bir nesne artık başka bir mülkiyet ilişkisine, kullanılan bir nesne başka bir işlevsel tarihe, dönüştürülen bir nesne başka bir forma açılır. Cimri ontoloji, bu yeni belirlenimleri nesnenin varlığına eklenen zenginlikler olarak değil, ilk ve saf hâlinin çözülmeleri olarak görür.

Töz burada yalnızca felsefi bir kavram değil, pratik bir güvenlik modeli hâline gelir. Değişmeyen şey güvenlidir; çünkü gelecekte ne olacağı büyük ölçüde öngörülebilir. Nesne aynı yerde, aynı sahiplik altında ve benzer koşullarda tutulduğu sürece, onun varlığı üzerinde kontrol sürdürülür. İlişkisel dünya ise belirsizlik getirir. Başkalık, nesnenin kontrol dışındaki belirlenimlere açılması demektir. Dolayısıyla cimri bilinç için tözsellik, yalnızca varlığın metafizik temeli değil, aynı zamanda değişime karşı korunmanın biçimidir.

Bu nedenle cimri, nesnenin özdeşliğini ilişkisel süreklilik içinde değil, değişimin minimuma indirilmesinde arar. Bir varlığın farklı ilişkilerden geçerek aynı kalabilmesi fikri onun metafizik modeline yabancıdır. Özdeşlik ile durağanlık birbirine yaklaştırılır; hareket arttıkça özdeşlik zayıflar. Oysa ilişkisel ontoloji, özdeşliğin hareket içinde de korunabileceğini kabul eder. Bir şeyin kendisi olması, hiçbir değişim yaşamaması demek değildir. Tanınabilirliğin, yapısal sürekliliğin veya işlevsel bütünlüğün değişen ilişkiler boyunca sürdürülebilmesi mümkündür.

Kapalı töz modelinde dış dünya temel olarak bozucu bir unsur gibi görünmeye başlar. Başka insanlar nesneyi kullanabilir, değiştirebilir, tüketebilir veya farklı biçimde değerlendirebilir. Toplumsal dolaşım, nesnenin başlangıçtaki statüsünü değiştirebilir. Zaman fiziksel yapısını aşındırabilir. Kullanım yüzeyini yıpratabilir. Cimri metafizik bütün bu değişim biçimlerini aynı kategori altında toplar: varlığın kendi kendisiyle özdeşliğine yönelmiş tehditler. Böylece ilişkisel gerçekliğin çok farklı hareketleri tek bir eksilme şemasına indirgenir.

Nesnenin kapalı töz olarak kavranması, sahiplik ilişkisini de ontolojik olarak güçlendirir. Sahip olmak yalnızca hukuki veya ekonomik bir ilişki değil, nesnenin sabitliğini güvence altına alan bir koruma biçimi hâline gelir. Nesne “benim” olduğu sürece onun nerede duracağına, nasıl kullanılacağına, kimlerin erişebileceğine ve hangi ilişkilere gireceğine özne karar verir. Mülkiyet, böylece varlığın ilişkisel açıklığını daraltan bir sınır işlevi görür. Nesnenin kapalı özdeşliği ile sahibin kontrolü birbirini destekler.

Burada önemli bir paradoks belirir: cimri bilinç nesneyi ilişkisizleştirdiğini düşünürken, gerçekte onu tek bir ilişkiye daha güçlü biçimde bağlar. Nesne, sahiplik ilişkisine sabitlenir. Başka ilişkilerden çekildikçe sahibine olan bağı yoğunlaşır. Dolayısıyla kapalı töz, mutlak ilişkisizlik değildir; ilişkisel çoğulluğun tek bir merkez etrafında düzenlenmesidir. Nesnenin farklı bağlara girebilme kapasitesi kısıtlanır ve “sahip olunan şey” kimliği diğer tüm olası kimliklerinin önüne geçirilir.

Cimriliğin tözsel modeli böylece çift katmanlıdır. Birinci katmanda nesne, kendi içinde tamamlanmış bir varlık olarak kabul edilir. İkinci katmanda ise bu tamamlanmışlığın korunması için mülkiyet sınırı ontolojik muhafaza mekanizmasına dönüşür. Nesne ne kadar az başkalarıyla ilişki kurarsa, o kadar fazla kendi özüne sadık kalacağı varsayılır. Sahiplik, nesnenin tekilliğini koruyan dışsal kabuk gibi işlev görür.

İlişkisel ontoloji açısından bu yaklaşımın temel sorunu, nesnenin ilişkisel belirlenimlerini arızi saymasıdır. Oysa bir nesnenin birçok özelliği ancak ilişkide anlam kazanır. “Değişim aracı”, “armağan”, “emanet”, “koleksiyon parçası”, “miras”, “araç”, “sermaye” veya “hatıra” gibi statüler nesnenin içinde hazır bekleyen sabit nitelikler değildir. Aynı fiziksel varlık, farklı ilişkiler içinde farklı ontolojik statüler kazanabilir. Dolayısıyla nesnenin ilişkisel tarihini onun dışındaki tali olaylar gibi değerlendirmek, varlığın önemli bir bölümünü görmezden gelmek anlamına gelir.

Kapalı töz fikri aynı zamanda nesnenin zaman içindeki farklı hâllerinden birini mutlaklaştırır. Sahip olunduğu andaki durum, sanki nesnenin gerçek özüymüş gibi korunmak istenir. Daha sonraki değişiklikler bu özden sapma olarak görülür. Oysa nesnenin ontolojik tarihi, tek bir anın sonsuzlaştırılmasıyla açıklanamaz. Bir varlık farklı zamanlarda farklı ilişkiler içinde bulunabilir ve bu ilişkilerin tümü onun tarihsel varoluşunun parçalarıdır. Cimrilik ise tarihsel oluşu dondurarak tek bir anı töz hâline getirir.

Bu dondurma, değer anlayışını da belirler. Nesnenin değeri, sahip olduğu mevcut biçimde ve sahibin kontrolü altında bulunur. Başka bir kullanıma geçtiğinde, farklı bir bağlamda anlam kazandığında veya başka bir öznenin yaşamına dâhil olduğunda üretebileceği değer tali görülür. Böylece değer, ilişkisel çoğalma veya dönüşüm yerine sabit muhafaza ile özdeşleştirilir. Cimri, nesnenin ne olabileceğinden çok, ne olarak kaldığına önem verir.

Sabit töz arayışı, potansiyel kavramını da sınırlar. Bir nesnenin taşıdığı farklı kullanım veya ilişki olasılıkları, onun ontolojik zenginliği olarak görülmez; aksine, mevcut durumunu bozabilecek tehditler olarak algılanabilir. Bir şeyin başka biri tarafından kullanılabilmesi, başka bir işe yarayabilmesi, başka bir anlam kazanabilmesi veya farklı bir dolaşıma girebilmesi, cimri perspektifte nesnenin kontrol dışına çıkması demektir. Potansiyel, burada genişleme değil belirsizlik üretir.

İlişkisel ontoloji ise varlığın olasılıklarını sabit özden tamamen ayırmaz; fakat onları yalnızca özün içinde kapalı biçimde de tutmaz. Birçok olasılık, başka varlıklarla kurulacak ilişkiler sayesinde ortaya çıkar. Nesne tek başına belirli kapasitelere sahip olabilir, ancak hangi kapasitenin fiilleşeceği ilişkiye bağlıdır. Dolayısıyla nesneyi ilişkilerden korumak, yalnızca onu değişimden korumak değil, bazı potansiyellerinin hiç gerçekleşmemesini de sağlamaktır.

Cimrilik, tam bu nedenle nesnenin varlığını onun fiilî ilişkilerinden ayırarak ontolojik olarak yoksullaştırır. Nesne korunmuş görünür, fakat ilişkisel profili daralır. Tekil sahiplik kimliği yoğunlaşırken kullanım, paylaşım, değişim, aktarım ve dönüşüm gibi başka kimlikleri geri çekilir. Nesne maddi olarak var olmaya devam eder, fakat ontolojik hareket alanı küçülür. Sabitlik artarken ilişkisel çoğulluk azalır.

Kapalı töz modelinin en güçlü yanı, özneye bir güvenlik duygusu vermesidir. Nesnenin ne olduğunu, nerede bulunduğunu ve kime ait olduğunu belirlemek kolaydır. İlişkisel dünya ise sürekli yeniden belirlenme içerir. Bir varlık başka ilişkiler içine girdikçe daha karmaşık bir ontolojik profile sahip olur; tek bir merkezden açıklanması zorlaşır. Cimri bilinç, bu karmaşıklığa karşı nesneyi basitleştirir: “benim olan, bende kalan, değişmeyen şey.” Böylece ontolojik çoğulluk, sahiplik üzerinden tek bir sabit tanıma indirgenir.

Söz konusu indirgeme, cimriliğin neden yalnızca maddi kaynaklarla ilgili olmadığını da açıklar. Aynı yapı zaman, bilgi, dikkat, mekân, erişim veya sembolik ayrıcalık üzerinde de kurulabilir. Paylaşılabilecek herhangi bir şey, başkasının ilişkisel alanına girdiği anda tekil sahiplik biçimini zayıflatabilir. Cimri mantık açısından mesele nesnenin maddesinden çok, onun özneye münhasır bağının korunmasıdır. Dolayısıyla sabit töz arayışı, çok farklı içeriklerde aynı ontolojik şemayı tekrar edebilir.

Nesnenin ilişkisel değil kapalı töz olarak kavranması, sonunda varlık ile sahiplik arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Nesnenin “kendisi” olmasıyla “bana ait olması” birbirine yaklaşır. Başkasına geçtiğinde yalnızca sahibi değişmiş olmaz; sanki ontolojik statüsü de eksilmiş gibi hissedilir. Bu nedenle cimrilik, mülkiyet kaybını varlık kaybına yakın biçimde deneyimleyebilir. Sahip olunanın dışarı çıkması, öznenin kurduğu sabit varlık düzeninin bozulması anlamına gelir.

Kapalı töz, ilişkisel gerçeklik içinde fiilen mümkün olmayan bir ideal hâline geldikçe, cimrilik sürekli savunma üretmek zorunda kalır. Nesneyi değişimden, kullanımdan, başkalıktan ve dolaşımdan uzak tutmak gerekir. Fakat hiçbir nesne tüm ilişkilerden gerçekten koparılamaz; zaman, mekân, maddi koşullar ve mülkiyetin kendisi zaten ilişkiseldir. Cimri metafizik bu nedenle ilişkisiz bir varlık üretmez; belirli ilişkileri bastırarak nesneyi daraltılmış bir ilişkisel rejime hapseder.

Tam da burada sabit töz arayışının temel yanılgısı görünür hâle gelir: nesnenin varlığını korumak ile onun ilişkilerini azaltmak aynı şey değildir. Bir varlık başka ilişkiler içinde de sürekliliğini koruyabilir, hatta bazı belirlenimlerini yalnızca bu ilişkiler sayesinde gerçekleştirebilir. Cimrilik ise varlığın ilişkisel kapasitesini onun bütünlüğüne karşı bir tehdit sayarak, nesnenin en gerçek hâlinin en kapalı hâli olduğuna inanır. Böylece tekillik mutlaklaştırılır, sahiplik ontolojik sınır hâline gelir ve sabitlik, varlığın hakikat ölçüsüne dönüştürülür.                                                                                                                     

2.3. Kapalılığın Güvenlik, Durağanlığın Bütünlük Olarak Kurulması

Cimriliğin tözsel mantığı, yalnızca nesnenin ilişkilerden uzak tutulmasını değil, bu uzaklığın pozitif bir değer olarak kurulmasını da içerir. Kapalılık burada pasif bir durum değildir; güvenliğin ontolojik biçimine dönüşür. Nesne dışarıya açıldığında başka kullanımlara, başka faillere, başka anlamlara ve öngörülemeyen dönüşümlere maruz kalır. Kapalı tutulduğunda ise ilişkisel ufku daralır, fakat tam da bu daralma özne açısından korunmuşluk hissi üretir. Böylece varlığın dışarıya açıklığı bir imkân değil, risk; kapalılığı ise ontolojik emniyet olarak kodlanır. Cimrilik, nesnenin başka varlıklarla bağ kurma kapasitesini azaltırken bunu bir eksiltme değil, tam tersine bütünlüğün muhafazası olarak deneyimler.

Kapalılığın güvenlikle özdeşleşmesi, varlığın başkalığa maruz kalmasından duyulan tedirginlikle yakından bağlantılıdır. Her ilişki, nesnenin yalnızca başka bir varlığa temas etmesi değil, aynı zamanda kendi mevcut belirlenimlerinin dışına çıkma ihtimalidir. Kullanılabilir olan kullanılabilir, değiştirilebilir olan değiştirilebilir, aktarılabilir olan başka bir mülkiyet rejimine girebilir, yorumlanabilir olan başka bir anlam kazanabilir. Dolayısıyla ilişki, ontolojik açıdan daima belli bir açıklık taşır. Cimri bilinç ise açıklığın bu yapısını kabul etmek yerine, onu varlığın bütünlüğünü tehdit eden bir belirsizlik olarak değerlendirir.

Burada güvenlik fikri doğrudan denetimle birleşir. Kapalı tutulan nesne, yalnızca ilişkilerden korunmuş değildir; aynı zamanda öznenin belirleyici konumunun devamını sağlar. Kim erişebilir, kim kullanabilir, ne zaman kullanılabilir, ne kadar değişebilir, hangi bağlama taşınabilir gibi soruların cevabı tek merkezde kalır. Nesnenin ilişkisel geleceği daraltıldıkça öznenin kontrolü genişler. Böylece güvenlik, nesnenin varlığına ilişkin nötr bir durum olmaktan çıkıp öznenin ilişki ağını tekelleştirmesiyle kurulan bir rejime dönüşür.

Durağanlık da aynı şekilde bütünlükle özdeşleştirilir. Nesne değişmeden kaldığı sürece kendisiyle özdeş olduğu varsayılır; bu nedenle dönüşüm, özdeşliğin çözülmesi gibi görünür. Oysa ilişkisel ontoloji bakımından bütünlük ile değişmezlik aynı şey değildir. Bir yapı değişebilir ve yine de sürekliliğini koruyabilir. Bir varlık farklı bağlamlara girebilir, yeni işlevler kazanabilir, hatta bazı niteliklerini yitirirken başka nitelikler edinebilir. Ontolojik bütünlük, her durumda ilk konfigürasyonun donmuş biçimde muhafazası değildir.

Cimrilik ise bütünlüğü bir tür statik kapanma olarak kurar. Varlığın ne kadar az değiştiği, ne kadar az yer değiştirdiği, ne kadar az paylaşıldığı ve ne kadar az başka ilişkiler içine girdiği onun ne kadar “korunmuş” olduğunun ölçüsüne dönüşür. Bu modelde hareket, bütünlüğün karşıtı gibi algılanır. Değişmeyen nesne daha tam; dolaşan nesne daha eksik kabul edilir. Böyle bir anlayış, varlığın ilişkisel ve zamansal doğasını ikincilleştirir.

Aslında burada iki farklı bütünlük anlayışı karşı karşıyadır. Birincisi, kapalı bütünlüktür: varlık kendi sınırları içinde kalır, başka varlıklara minimum ölçüde açılır ve başlangıçtaki belirlenimlerini mümkün olduğunca korur. İkincisi ise ilişkisel bütünlüktür: varlık, farklı temaslar ve dönüşümler içinde belli bir süreklilik üretir. Cimrilik ilk modeli mutlaklaştırır ve ikinci modeli bozulma olarak değerlendirir. Oysa birçok varlık biçimi, tam da ilişkisel bütünlük sayesinde varlığını sürdürebilir.

Bir organizmanın yaşamı bunun açık örneğidir. Organizma dış dünyaya tamamen kapanarak değil, madde ve enerji alışverişini belirli bir düzen içinde sürdürerek bütünlüğünü korur. Tam kapalılık burada güvenlik değil, ölüm anlamına gelebilir. Benzer biçimde bir toplumsal kurum, hiçbir ilişki üretmeden yalnızca kendi biçimsel yapısını muhafaza ederse işlevsizleşebilir. Bir dil, kullanılmadığında sözlüklerde korunabilir fakat yaşayan bir dil olma niteliğini giderek kaybedebilir. Bu örnekler, bütünlüğün her zaman hareketsizlikten doğmadığını gösterir.

Cimri mantık ise canlı veya dinamik bütünlük yerine arşivsel bir bütünlüğe eğilimlidir. Korunan şey mümkün olduğunca dokunulmamış, değiştirilmemiş ve dış müdahaleden uzak tutulur. Nesnenin mevcut hâli, sanki tarih dışı bir doğruluk taşıyormuş gibi dondurulur. Bu nedenle cimrilik yalnızca sahip olma değil, varlığı bir tür arşiv nesnesine dönüştürme eğilimidir. Nesne yaşamak, kullanılmak veya başka ilişkilere girmek yerine muhafaza edilmek üzere tutulur.

Kapalılığın güvenliğe dönüşmesi aynı zamanda kayıp ihtimalinin ontolojik ölçüsünü genişletir. Kayıp yalnızca nesnenin tamamen elden çıkması değildir. Onun değişmesi, başkası tarafından kullanılması, farklı bir anlam kazanması veya öznenin tekil kontrolünden uzaklaşması da kayıp olarak hissedilebilir. Böylece “kaybetme” kategorisi son derece genişler. Nesnenin ilişkisel açıklığına ait hemen her hareket, eksilmenin bir biçimine dönüşebilir.

Söz konusu yapı, cimriliğin neden yalnızca ekonomik miktarla açıklanamayacağını da gösterir. Bazı kişiler maddi olarak çok şey harcayabilir, fakat belirli nesneler, bilgiler, alanlar veya ilişkiler üzerinde aşırı kapalılık kurabilir. Cimrilik burada miktarsal tasarruftan çok, ilişkisel erişimin sınırlandırılması şeklinde çalışır. Bir şeyi paylaşmamak, onu fiziksel olarak kaybetme korkusundan değil, başkalarının o varlıkla ilişki kurmasını istememekten kaynaklanabilir. Kapalılık böylece mülkiyetin ötesinde bir ontolojik kontrol biçimi hâline gelir.

Durağanlığın bütünlük olarak kabul edilmesi zamanın etkisini de problemli hâle getirir. Zaman, varlıkların biçimlerini, anlamlarını ve ilişkilerini değiştirir. Cimri bilinç açısından zamanın bu dönüştürücü etkisi, varlığın özdeşliğine yönelik sürekli bir tehdit gibi deneyimlenebilir. Bu nedenle nesneyi yalnızca dolaşımdan değil, mümkün olduğunca zamansal değişimden de koruma arzusu doğar. Saklamak, muhafaza etmek, kullanmamak veya temas ettirmemek, zamanın etkisini azaltmanın araçlarına dönüşür.

Fakat zamanın askıya alınması mümkün değildir. En kapalı nesne bile maddi süreçlere, çevresel koşullara ve eskimeye maruz kalır. Bu nedenle cimriliğin durağanlık arzusu hiçbir zaman tam olarak gerçekleşemez. Yine de özne, mutlak sabitliği gerçekleştiremese bile ona yaklaşmaya çalışır. Böylece cimrilik yalnızca mevcut nesneleri koruyan bir pratik değil, imkânsız bir ontolojik sabitlik idealini sürekli yeniden üreten bir yönelim hâline gelir.

Bütünlüğün durağanlıkla özdeşleştirilmesi, dönüşümün yaratıcı niteliğini görünmez kılar. Bir varlık başka bir forma geçtiğinde veya yeni bir bağ kurduğunda, başlangıçtaki bazı özelliklerini kaybedebilir; fakat bu kayıp yeni belirlenimlerin koşulu da olabilir. Cimri metafizik, dönüşümün bu çift yönlü doğasını tek yönlü biçimde okur. Kaybedilen görünür, kazanılan ikincilleştirilir. Böylece dönüşüm, üretim değil çözülme olarak kavranır.

Kapalılığın güvenliği aynı zamanda dışsal başkalığın ontolojik değersizleştirilmesini de içerir. Nesnenin sahiplik alanı dışında gireceği ilişkiler, öznenin kurduğu mevcut ilişki kadar değerli görülmez. Başkasının kullanımında ortaya çıkacak işlev, başka bir bağlamda kazanılacak anlam veya farklı bir ilişkisel düzende oluşacak değer, nesnenin mevcut sahiplik konumuna kıyasla daha düşük ontolojik statüde değerlendirilir. Cimrilik böylece tek bir referans merkezini ayrıcalıklı hâle getirir.

Burada nesnenin korunmasıyla öznenin merkezî konumunun korunması birbirine yaklaşır. Nesne kapalı kaldıkça, özne onun ilişkisel evreninin merkezinde kalır. Dolaşım başladığında bu merkezî konum zayıflar. Nesne başka ilişkiler kurar ve öznenin tek belirleyici referansı olmaktan çıkar. Kapalılık bu nedenle yalnızca nesneye güvenlik sağlamaz; öznenin nesne üzerindeki ontolojik ayrıcalığını da muhafaza eder.

Cimriliğin savunmacı karakteri tam burada görünür hâle gelir. Savunulan şey yalnızca maddi varlık değil, nesnenin belirli bir ilişkisel düzen içinde kalmasıdır. Kapalı tutulan nesne, sahiplik merkezli ontolojik konfigürasyonu korur. Durağanlık, bu konfigürasyonun zamansal sürekliliğini sağlar. Güvenlik ise tüm sürecin normatif gerekçesine dönüşür.

İlişkisel ontoloji açısından ise güvenlik ile kapalılık arasında zorunlu bir bağ yoktur. Bazı varlıklar ilişkiler sayesinde korunur, bazıları dolaşım sayesinde işlevini sürdürür, bazıları değişim sayesinde varlığını devam ettirir. Aynı şekilde bütünlük de değişmezlikten ibaret değildir. Varlık, kendi sınırlarını korurken ilişkilere açılabilir; farklı dönüşümler içinde süreklilik sağlayabilir. Cimriliğin tözsel modeli bu olasılığı reddeder ve varlığın en güvenli hâlini en kapalı hâliyle özdeşleştirir.

Böylece kapalılık güvenlik, durağanlık bütünlük, ilişki risk ve dönüşüm eksilme hâline gelir. Cimri bilinç, nesnenin varlığını korumak adına onun ilişkisel dünyasını küçültür. Koruma arttıkça hareket azalır, hareket azaldıkça özdeşliğin daha sağlam kaldığı varsayılır. Fakat ilişkisel ontoloji açısından tam da burada temel bir terslik vardır: varlığın bütünlüğü korunurken, o bütünlüğün hangi ilişkiler içinde fiilen anlam ve işlev kazanacağı giderek daha fazla sınırlandırılır.

2.4. Dolaşımdan Çekilen Varlığın Korunmak Yerine Gerçekleşme İmkânlarından Mahrum Kalması

Bir varlığın dolaşımdan çekilmesi ilk bakışta onun korunması gibi görünür. Daha az kullanım, daha az temas, daha az dönüşüm ve daha az aktarım; fiziksel bütünlüğün, mülkiyetin veya mevcut konfigürasyonun daha uzun süre korunmasını sağlayabilir. Cimrilik tam olarak bu görünür korumaya yaslanır. Nesne ne kadar az ilişkiye girerse o kadar az risk taşır. Fakat ilişkisel ontoloji açısından korunan şey ile varlığın bütünü arasında ayrım yapmak gerekir. Çünkü bir nesnenin mevcut hâlinin korunması, onun tüm varoluş olanaklarının korunması anlamına gelmez.

Dolaşımdan çekilen varlık bazı belirlenimlerini muhafaza ederken bazılarını fiilen kullanamaz. Kullanılmayan araç işlev kapasitesini taşımaya devam eder, fakat o kapasite gerçeklik kazanmaz. Paylaşılmayan bilgi içerik olarak varlığını sürdürebilir, ancak yeni bilinçlerle ilişki kurmaz. Harcanmayan para nominal olarak mevcuttur, fakat değişim, yatırım, üretim veya toplumsal bağ kurma biçimlerine girmez. Saklanan nesne maddi biçimini korur, fakat başka işlevsel ve sembolik konfigürasyonlara geçemez. Dolayısıyla dolaşımdan çekilme, varlığı yok etmez; fakat onun ontolojik hareket alanını daraltır.

Buradaki temel ayrım, potansiyel ile gerçekleşme arasındadır. Bir varlık belirli olanaklara sahip olabilir, ancak bu olanakların fiilleşmesi ilişki gerektirebilir. Bir müzik aleti ses üretme kapasitesini içinde taşır, fakat çalınmadığında bu kapasite yalnızca potansiyel olarak kalır. Bir mekân kullanım imkânı taşır, fakat kimse tarafından kullanılmadığında bu işlev edimsel hâle gelmez. Bir metin anlam üretme potansiyeline sahiptir, fakat okunmadığında yorum ilişkisine girmez. Varlık korunur, ancak gerçekleştirebileceği ilişkilerin önemli bir bölümü askıda kalır.

Cimrilik ise potansiyelin askıda kalmasını kayıp olarak görmez; tersine, korunmanın başarısı olarak yorumlar. Nesne kullanılmadığı için yıpranmaz, verilmediği için elden çıkmaz, paylaşılmadığı için başkalarının müdahalesine açılmaz. Böylece gerçekleştirilmemiş olanakların bedeli görünmez kalır. Koruma yalnızca mevcut maddi veya sahiplik durumuna göre ölçüldüğü için, gerçekleşmeyen ilişkilerin ontolojik kaybı hesaba katılmaz.

İlişkisel ontoloji açısından ise gerçekleşmeme de belirli bir eksilme biçimi olarak düşünülebilir. Burada eksilme, varlığın maddi olarak azalması değildir; taşıdığı bazı ilişkisel imkanların fiilî dünyaya geçememesidir. Bir varlık yok olmaz, fakat daha az ilişkisel belirlenim üretir. Bu nedenle dolaşımdan çekilen nesne, korunmuş olduğu kadar mahrum bırakılmıştır da. Hangi yönün ağır bastığı nesnenin türüne, ilişki biçimine ve bağlama göre değişebilir; fakat cimrilik genellikle yalnızca korunma tarafını görür.

Kullanım değeri bu gerilimin en açık örneklerinden biridir. Bir şey kullanılmak üzere yapılmışsa, hiç kullanılmaması fiziksel sürekliliğini artırabilir fakat işlevsel varlığını bastırır. Bir sandalye müze nesnesi olarak korunabilir; o durumda başka bir ilişkisel statü kazanır. Ancak sıradan bir sandalyeyi sırf yıpranmasın diye hiç kullanmamak, sandalye olmanın kullanım boyutunu askıya almak demektir. Dolayısıyla koruma, nesnenin hangi ontolojik statü içinde korunacağı sorusundan bağımsız düşünülemez.

Aynı sorun ekonomik değerde de ortaya çıkar. Para dolaşımdan çekildiğinde tamamen değersizleşmez; hatta bazı koşullarda birikim işlevi taşır. Fakat paranın ekonomik varlığı yalnızca saklama kapasitesinden ibaret değildir. Değişim, ödeme, yatırım, borç verme ve başka işlemler paranın farklı ilişkisel işlevlerini açar. Cimrilik bu işlevleri sistematik biçimde bastırdığında, parayı yalnızca korunabilir niceliğe indirger. Böylece ekonomik varlık, tek bir değer biçiminde dondurulur.

Toplumsal bağ üretme kapasitesi de dolaşımın önemli bir boyutudur. Verme, paylaşma, ödünç verme veya ortak kullanım, yalnızca nesnenin el değiştirmesi değildir; özneler arasında güven, karşılıklılık, yükümlülük, yakınlık veya tanınma ilişkileri üretebilir. Elbette her dolaşım olumlu bağ yaratmaz ve her paylaşım ahlaki açıdan değerli değildir. Fakat nesnenin tamamen dolaşımdan çekilmesi, bu ilişkisel üretim ihtimallerini de sınırlar. Cimrilik, nesneyi saklarken onun aracılık edebileceği toplumsal bağları da iptal edebilir.

Burada varlığın “işlevsizleşmesi” mutlak bir işlev kaybı olarak anlaşılmamalıdır. Saklanan nesne yine de güvenlik, rezerv, sembolik statü veya geleceğe yönelik potansiyel işlev taşıyabilir. Ancak ilişkisel ontoloji açısından önemli olan, tek bir işlevin diğer tüm mümkün işlevlerin yerine geçirilmemesidir. Cimrilik, “elde tutma” işlevini öylesine merkezîleştirir ki, nesnenin diğer ilişkisel olanakları giderek tali hâle gelir.

Donuklaşma kavramı tam da bu daralmayı ifade eder. Donuklaşan varlık ortadan kalkmaz; fakat ilişkisel hareketliliğini kaybeder. Aynı konfigürasyonun tekrarında tutulur, yeni bağlara girmesi engellenir ve varlığın ilişki tarihi minimuma indirilir. Maddi bütünlük artabilir, ancak ontolojik çeşitlilik azalır. Böylece nesnenin varoluşu tek bir sahiplik ve muhafaza rejimine sıkışır.

Cimrilik açısından bu daralma bir problem gibi görünmez, çünkü ontolojik ölçüt zaten sabitliğe göre kurulmuştur. Ne kadar az ilişki, o kadar az değişim; ne kadar az değişim, o kadar fazla korunma. İlişkisel ontoloji ise aynı durumu farklı ölçer: ne kadar az ilişki, o kadar az gerçekleşme ihtimali. Buradaki çatışma, iki farklı varlık anlayışının çatışmasıdır. Biri varlığın hakikatini değişmeden kalmada, diğeri ise belirli bir süreklilik içinde ilişki kurabilmede arar.

Varlığın gerçekleşme imkânlarından mahrum kalması, kimlik düzeyinde de işler. Bir nesne farklı ilişkiler içine girdiğinde yeni statüler kazanabilir. Armağan, miras, emanet, koleksiyon parçası, üretim aracı, ortak kullanım nesnesi veya hatıra gibi kimlikler dolaşım yoluyla ortaya çıkabilir. Nesne ilişkiden çekildiğinde, bu olası kimliklerin çoğu hiç oluşmaz. Tekil sahiplik kimliği korunur; ilişkisel kimlik çeşitliliği ise bastırılır.

Cimrilik bu nedenle yalnızca nesnenin hareketini durdurmaz; onun olası ontolojik tarihini de kısaltır. Bir varlığın gelecekte hangi ilişkiler içine girebileceği, hangi anlamları kazanabileceği ve hangi etkileri üretebileceği daha baştan sınırlandırılır. Dolaşımdan çekilme, fiziksel bir muhafaza kadar geleceğin kapanmasıdır. Nesnenin açık ilişkisel ufku, mevcut sahiplik düzeninin devamlılığı uğruna daraltılır.

Koruma paradoksu burada belirginleşir. Bir varlığı korumak için onu ilişkiden çekmek, kimi zaman varlığın taşıdığı belirli potansiyelleri korurken onların gerçekleşmesini engeller. Saklanan tohum çürümeden korunabilir, fakat toprağa değmezse filizlenmez. Kullanılmayan araç kusursuz kalabilir, fakat işlevini gerçekleştirmez. Paylaşılmayan bilgi bozulmadan korunabilir, fakat etkisizleşebilir. Cimrilik böylece koruma adına gerçekleşmeyi erteleyen, hatta kimi zaman ortadan kaldıran bir ontolojik stratejiye dönüşür.

İlişkisel açıdan bakıldığında “korunan varlık” ile “gerçekleşen varlık” arasında zorunlu bir özdeşlik yoktur. Varlık bazen korunarak, bazen kullanılarak, bazen dönüşerek, bazen başka ilişkiler içine girerek süreklilik sağlar. Hangi biçimin daha uygun olduğu bağlama göre değişebilir. Cimriliğin sorunu ise bu çoğulluğu reddetmesi ve korumayı tek ontolojik ölçüt hâline getirmesidir.

Dolaşımdan çekilen nesnenin toplumsal etkisi de azalabilir. Bir varlık ilişkiye girdiğinde yalnızca kendisi belirlenmez; çevresindeki diğer varlıkları da etkiler. Kullanılan araç üretime katkıda bulunabilir, paylaşılan kaynak bir başka öznenin kapasitesini artırabilir, dolaşan bilgi yeni kararlar üretebilir. Nesnenin sabit tutulması, bu karşı-etki zincirlerinin başlamasını engeller. Dolayısıyla cimrilik, yalnızca nesnenin kendi ilişkisel gerçekleşmesini değil, onun başka varlıklar üzerinde oluşturabileceği etkileri de sınırlar.

Aynı nedenle dolaşım ontolojik çoğalma olarak değilse bile ontolojik yayılım olarak düşünülebilir. Bir varlık farklı ilişkilere girdiğinde etkisinin alanı genişler. Nesnenin maddesi çoğalmaz, fakat etkilerinin dağılımı değişir. Cimrilik ise bu yayılımı keserek varlığı özneye yakın bir bölgede tutar. Etki alanı küçülür, sahiplik bağı yoğunlaşır.

Dolaşımdan çekilen varlık bu yüzden iki farklı anlamda korunur ve kaybedilir. Mevcut konfigürasyonu korunur; fakat başka konfigürasyonlara geçme kapasitesinin fiilî kullanımı kaybedilir. Maddi bütünlük sürdürülebilir; fakat ilişkisel tarih kısalır. Tekil sahiplik güçlenir; fakat çoğul belirlenimler azalır. Cimrilik yalnızca ilk tarafı pozitif kabul ettiği için ikinci tarafı görmez.

Korumanın ontolojik olarak mutlaklaştırılması, sonunda varlığın kendisi ile varlığın tek bir anı arasındaki farkı siler. Nesnenin mevcut durumu varlığın bütünü sanılır. Oysa ilişkisel ontoloji açısından mevcut durum, varlığın tarihindeki yalnızca bir konfigürasyondur. Onu sonsuza kadar korumak, varlığın bütününü muhafaza etmek değil, belirli bir momenti diğer tüm olasılıkların üzerine çıkarmaktır.

Cimrilik tam bu nedenle paradoksal bir biçimde varlığı korumaya çalışırken varlığın mümkün dünyasını küçültür. Nesne elde kalır, fakat ilişkileri azalır; biçimi korunur, fakat işlevleri daralır; sahiplik devam eder, fakat yeni belirlenimler ortaya çıkmaz. Korunmuşluk görünümü altında gerçekleşme olanakları sistematik biçimde askıya alınır. İlişkisel ontoloji açısından cimriliğin en temel çelişkilerinden biri tam olarak budur: varlığı kaybetmemek adına, onun ilişki içinde var olabileceği yolların önemli bir bölümünden vazgeçmek.                                                                                                                               

2.5. Akış Ontolojisine Karşı Savunmacı Metafizik Olarak Cimrilik

Cimriliğin ontolojik yapısı, yalnızca nesnenin korunmasına yönelik yerel bir davranış biçimi olarak değil, değişim, ilişki ve dolaşım karşısında geliştirilen daha genel bir savunma mantığı olarak anlaşılabilir. İlişkisel ontoloji varlığı temas, devinim, karşı-etki ve dönüşüm içerisinde kavrarken cimri tutum, aynı hareketleri varlığın bütünlüğüne yönelmiş tehditler gibi kodlar. Böylece mesele bir nesnenin verilmemesi veya harcanmaması olmaktan çıkar; gerçekliğin akışsal karakterine karşı sabitliği üstün ontolojik biçim olarak kuran bir metafizik ortaya çıkar. Cimrilik, sahip olunan şeyin kaybolmasını engellemekten daha fazlasını yapar: varlığın değişmeden, dağılmadan, başkasına açılmadan ve başka ilişkiler tarafından yeniden belirlenmeden kalabileceği küçük bölgeler üretmeye çalışır.

“Akış ontolojisi” burada her şeyin sürekli çözüldüğü, hiçbir sürekliliğin bulunmadığı radikal bir değişim metafiziği anlamına gelmez. Akış, ilişkilerin ve belirlenimlerin zaman içinde hareket etmesini, varlıkların yeni karşılaşmalara girmesini ve kimliklerin değişim içinde süreklilik taşımasını ifade eder. Bir varlık hem belirli bir bütünlüğe sahip olabilir hem de ilişkiler boyunca dönüşebilir. Akışın karşıtı bu nedenle özdeşlik değil, mutlak kapanmadır. Cimrilik ise özdeşliği ancak kapanma yoluyla güvence altına alabileceğini varsaydığında, akışı zorunlu olarak tehdit kategorisine yerleştirir.

Savunmacı metafiziğin ilk ilkesi, mevcut olanın gelecekteki olanaklardan daha güvenilir kabul edilmesidir. Elde bulunan nesnenin ne olduğu bilinir, nerede bulunduğu bilinir, hangi ilişki içinde yer aldığı belirlenmiştir. Dolaşıma girdiğinde ise ilişkisel geleceği açılır. Başka kullanımlar, başka anlamlar, başka sahiplik biçimleri ve başka dönüşümler mümkün hâle gelir. Cimri bilinç, bu açık geleceği ontolojik zenginlik olarak değil, kontrolün dağıldığı bir belirsizlik alanı olarak deneyimler. Mevcut konfigürasyonun korunması, böylece gelecekteki mümkün belirlenimlere tercih edilir.

Cimriliğin savunması yalnızca kayıp ihtimalinden kaçınmaya dayanmaz; belirsizliğin kendisini azaltmaya çalışır. Bir nesne aynı yerde ve aynı sahiplik rejimi içinde tutulduğunda, ilişkisel değişkenlik minimuma iner. Nesnenin gelecekte hangi işlevlere gireceği, kim tarafından kullanılacağı veya hangi bağlamlara taşınacağı büyük ölçüde kontrol altında kalır. Böylece sabitlik, sadece varlığın korunması değil, ontolojik olasılık alanının daraltılması anlamına gelir. Cimri özne, mümkün olanı azaltarak mevcut olanı güvenli hâle getirir.

Savunmacı karakterin ikinci boyutu, başkalığın etkisini sınırlamaktır. İlişki her zaman başka bir varlığa maruz kalma içerir. Başkası nesneyi kullanabilir, değerlendirebilir, dönüştürebilir veya nesneye sahibinden farklı bir anlam verebilir. Cimri metafizik, başkalığın bu üretici ve dönüştürücü kapasitesini potansiyel ihlal olarak görür. Nesne başkalarının ilişkisel alanına girdiğinde, öznenin kurduğu tekil ontolojik düzen bozulabilir. Bu nedenle nesnenin korunması aynı zamanda başkalığın etkisinden korunmasıdır.

Kapalı mülkiyet alanı burada metafizik bir sınır işlevi görür. Hukuki olarak sahiplik nesnenin kime ait olduğunu belirler; cimri ontoloji ise bu sınırı varlığın güvenli bölgesi hâline getirir. “Benim olan” yalnızca bana ait değildir, aynı zamanda benim ilişkisel düzenim içinde kalması gereken şeydir. Sahiplik alanının dışına çıkmak, nesnenin başka merkezler tarafından yeniden belirlenebilmesi anlamına gelir. Böylece mülkiyet sınırı, ekonomik bir sınır olmaktan çıkar ve ontolojik kapalılığın pratiğine dönüşür.

Savunmacı metafizik, varlığın değişime maruz kalmasını pasif bir tehdit olarak görmekle yetinmez; değişimin kendisini eksilme yönünde yorumlayan bir ölçü sistemi kurar. Nesne dönüştüğünde, başlangıçtaki hâlinden uzaklaşır. Cimri bilinç bu uzaklığı yeni bir belirlenime geçiş olarak değil, asıl konfigürasyonun çözülmesi olarak değerlendirir. Değişim ne üretirse üretsin, ilk durumun kaybı temel referans olarak kalır. Böylece akışın her hareketinde önce kaybedilen görülür, kazanılan ise ontolojik olarak ikincil hâle gelir.

Bu ölçü sistemi, cimriliği muhafazakâr bir varlık anlayışına yaklaştırır. Buradaki muhafazakârlık politik değil, ontolojiktir: varlığın doğruluğu mevcut formun devamlılığıyla ölçülür. Bir nesne, ilişki veya değer biçimi ne kadar az dönüşürse o kadar fazla kendi hakikatine sadık kaldığı varsayılır. Dönüşüm ise mevcut özdeşlikten uzaklaşma olarak okunur. Böyle bir ontolojik muhafazakârlıkta “aynı kalmak” yalnızca mümkün varoluş biçimlerinden biri değildir; diğer biçimlere üstün sayılan normatif bir varlık modeli hâline gelir.

Akış ontolojisi açısından ise başlangıç konfigürasyonuna böyle bir metafizik ayrıcalık tanımak zordur. Bir varlığın zaman içindeki ilk, orta veya sonraki hâlleri, ilişkisel tarihinin farklı kesitleridir. Her bir kesit başka ilişkiler tarafından belirlenmiştir. Nesnenin satın alındığı an da, kullanıldığı an da, devredildiği an da ilişkiseldir. Dolayısıyla cimriliğin “saf başlangıç hâli” olarak korumaya çalıştığı durum bile aslında belirli üretim, değişim ve sahiplik ilişkilerinin sonucudur. Sabit töz olarak görülen şey, çoğu zaman önceki bir akışın dondurulmuş momentidir.

Bu nokta savunmacı metafiziğin içsel çelişkisini gösterir. Cimrilik akışın ürettiği bir nesneyi, akıştan korumaya çalışır. Nesne zaten üretim, emek, değişim, satın alma, miras veya başka dolaşım süreçleri sayesinde mevcut sahiplik konumuna gelmiştir. Fakat belirli bir anda bu hareket kesilir ve o an ontolojik norm hâline getirilir. Geçmişteki dolaşım nesnenin oluşumunun parçası kabul edilirken gelecekteki dolaşım tehdit olarak kodlanır. Böylece akış tamamen reddedilmez; öznenin lehine sonuçlandığı noktada durdurulmak istenir.

Cimriliğin savunmacı yapısı, zamanla da benzer bir ilişki kurar. Zamanın akışı varlığın konfigürasyonlarını değiştirir; nesneler eskir, anlamlar dönüşür, sahiplik ilişkileri sonlanabilir. Cimri bilinç, bu zamansal değişim karşısında mümkün olduğunca sabit referanslar üretmeye çalışır. Saklamak, istiflemek, kullanmamak veya elden çıkarmamak, yalnızca ekonomik davranışlar değil, zamanın dönüştürücü hareketine karşı geliştirilen mikro-stratejiler hâline gelir. Nesne aynı kaldıkça, zamanın akışı içinde belirli bir sabitlik noktası korunmuş olur.

Ancak hiçbir nesne zamanı bütünüyle durduramaz. Saklanan şey de eskir, ekonomik değeri değişebilir, sembolik anlamı dönüşebilir veya sahibinin onunla kurduğu ilişki farklılaşabilir. Cimriliğin mutlak sabitlik arzusu bu yüzden hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmez. Savunma sürekli yeniden üretilmek zorundadır. Daha fazla kontrol, daha az kullanım, daha sıkı sınırlar ve daha yoğun sahiplik, değişimin kaçınılmazlığını telafi etmeye çalışır.

Savunmacı metafizik yalnızca fiziksel nesnelerde değil, soyut varlıklarda da görülebilir. Bilginin paylaşılmaması, zamanın başkalarına ayrılmaması, mekânın ortak kullanıma açılmaması veya erişimin sınırlanması, aynı yapının farklı içerikleridir. Ortak olan, belirli bir varlığın başka ilişkiler içine girmesinin öznenin tekil kontrolünü azaltmasıdır. Cimrilik böylece maddi nesneye özgü bir tutum olmaktan çıkar ve ilişkisel açıklığı sınırlandıran daha genel bir ontolojik kapanma formu hâline gelir.

Kapalılığın güvenlik üretmesi, cimri öznenin varlığı ilişkisizleştirdiği anlamına gelmez. Daha önce görüldüğü gibi, nesne sahiplik ilişkisi içinde yoğun biçimde sabitlenmiştir. Savunulan şey mutlak ilişkisizlik değil, ilişkilerin tek bir merkezin hâkimiyetinde tutulmasıdır. Akışın çoğulluğu yerine tekil sahiplik sürekliliği geçirilir. Nesne farklı bağlar arasında dolaşmak yerine, özne–nesne ekseninde tekrarlanan aynı ilişkiye kapatılır.

Bu nedenle cimrilik bir “ilişki reddi”nden çok “ilişkisel çoğulluğun reddi” olarak daha doğru anlaşılabilir. Nesnenin varlığı başka bağlantılarla genişlemesin, farklı özneler tarafından yeniden belirlenmesin, başka işlevlere dağılmasın istenir. Tek bir ilişki, mümkün ilişkilerin önüne geçirilir. Böylece sahiplik varlığın ontolojik merkezi, diğer ilişkiler ise merkezin bütünlüğünü tehdit eden çevresel hareketler hâline gelir.

Savunmacı metafiziğin üçüncü boyutu, değer dönüşümüne karşı geliştirdiği dirençtir. Dolaşımda değer biçim değiştirir; sahiplik değeri kullanım değerine, ekonomik değer sembolik değere, maddi rezerv toplumsal ilişkiye dönüşebilir. Cimri mantık bu dönüşümler içinde başlangıçtaki biçimin kaybını esas alır. Yeni değer biçiminin ortaya çıkması, eski biçimin azalmasını telafi etmeyebilir; çünkü başlangıç formu ontolojik olarak daha güvenli ve daha ölçülebilir görünür. Sabit nicelik, değişken ilişkisel değerlerden üstün tutulur.

Dolayısıyla cimrilik, yalnızca “daha çok sahip olmak” istemez. Bazen çokluk ikinci plandadır; asıl arzu, sahip olunanın statüsünü değiştirmeden muhafaza etmektir. Aynı miktarın, aynı nesnenin, aynı erişim hakkının ve aynı kontrol ilişkisinin devamı, birikimin niceliksel büyümesinden bile daha temel olabilir. Cimriliğin tözsel yönü burada belirginleşir: amaç yalnızca çoğaltmak değil, sabitlemektir.

İstifçilikle cimrilik arasındaki akrabalık da böyle anlaşılabilir. İstifçilik nesneleri yoğun biçimde bir arada tutarken, cimrilik dolaşımı ve aktarımı sınırlayabilir; fakat her iki durumda da nesnenin özne çevresinde sabit tutulması ortak bir mantık taşır. Nesne dışarıdaki ilişkiler alanına verilmez, öznenin kurduğu kapalı evrende muhafaza edilir. Biriktirme bu anlamda yalnızca niceliksel çoğalma değil, sabit referansların çoğaltılmasıdır.

Akış ontolojisine karşı savunma kurmak, varlığın gerçekliğini ortadan kaldırmaz; fakat gerçekliğin hareketini tek bir norm altında disipline etmeye çalışır. Değişim kaçınılmaz olduğundan, cimrilik değişimi bütünüyle durduramaz. Yapabildiği şey, belirli nesnelerin dolaşımını azaltmak, ilişkilerini sınırlamak ve mevcut konfigürasyonu olabildiğince uzatmaktır. Böylece evrensel akış içinde lokal sabitlik adacıkları üretir.

Tam da bu nedenle cimrilik bir ontolojik psikoz metaforuyla ifade edilebilir: gerçekliğin ilişki, zaman ve dönüşüm içinde işleyen yapısına karşı, sanki varlık ancak akıştan çekildiğinde gerçek kalabilirmiş gibi davranan bir kapanma rejimi kurar. Burada “psikoz” klinik bir teşhis değil, gerçekliğin temel ilişkisel hareketiyle kurulan yapısal uyumsuzluğu ifade eder. Akış tehdit, kapalılık güvenlik, durağanlık bütünlük olarak tersine çevrilir. Varlık kendi ilişkileri içinde fiilleşebilecekken, değişmeden tutulabildiği ölçüde gerçek kabul edilir.

Cimriliğin metafiziği bu noktada en yoğun biçimine ulaşır: nesneyi korumak, onu ilişkisel dünyadan mümkün olduğunca çekmekle eşdeğer hâle gelir. Oysa çekilme nesnenin varlığını saflaştırmaz; yalnızca onun ilişkisel hareketini kısıtlar. Akış bütünüyle durdurulamaz, fakat varlığın belirli bir momenti dondurulabilir. Cimrilik, tam da bu dondurmayı ontolojik güvenlik sanarak, sabit tözü ilişkisel gerçekliğin yerine geçirmeye çalışır.

3. Bilincin Sabit Referans İhtiyacı ve Cimriliğin Kaynağı

3.1. Bilincin Kendisine Diğer Nesneler Gibi Referans Verememesi

Cimriliğin neden böyle bir sabitlik rejimine ihtiyaç duyduğu sorusu, nesnenin özelliklerinden önce bilincin kendi yapısına yönelmeyi gerektirir. Eğer gerçeklik genel olarak ilişkisel, etkileşimsel ve zamansal bir hareket içerisinde kavranabiliyorsa, insan bilincinin bu hareketin içinde neden sabit, kapalı ve değişmez referanslar üretmeye yöneldiği ayrıca açıklanmalıdır. Burada bilinç, ilişkisel ontolojinin dışına yerleştirilmiş metafizik bir töz olarak ele alınmayacaktır. Aksine sorun, bilincin kendisini diğer varlıkları kavradığı biçimde kavrayamamasından doğan yapısal asimetride aranabilir.

Bir masa, taş, beden veya başka herhangi bir nesne, bilinç için dışsal bir referans nesnesi hâline getirilebilir. Nesnenin belirli sınırları, özellikleri, konumu ve başka nesnelerle ilişkileri gözlemlenebilir. Bilinç, onu karşısına alır ve “o” olarak belirler. Kendi bilincini nesneleştirmeye çalıştığında ise aynı yapı eksiksiz biçimde tekrar edilemez; çünkü nesneleştirme ediminin kendisi hâlâ bir bilinç tarafından gerçekleştirilmektedir. Bilinç kendisini nesne yaptığında, nesneleştirilen bilinç ile bu nesneleştirmeyi yapan bilinç konumu arasında yeni bir ayrım oluşur.

Burada basit bir sonsuz gerileme iddiasından çok, öz-referansın yapısal farklılığı söz konusudur. Bir nesneyi işaret ettiğimde, işaret eden ile işaret edilen ayrılabilir. Kendimi bilinç olarak işaret ettiğimde ise işaret etme edimi de söz konusu bilincin etkinliğinin bir parçasıdır. “Kendi bilincimi düşünüyorum” dediğim anda, düşüncenin nesnesi hâline gelen bilinç ile onu düşünen öznel konum tam olarak çakışmaz. Nesneleştirilen ben, düşünmenin konusu olur; fakat düşünme ediminin yürütüldüğü konum yeniden arka planda kalır.

Gören göz benzetmesi yapısal problemi görünür kılar. Göz başka nesneleri görür, fakat kendi görme edimini aynı düzlemde doğrudan nesne gibi göremez. Aynada kendi gözünü görebilir, gözün fiziksel yapısını inceleyebilir veya görme hakkında düşünebilir; fakat bütün bu süreçlerde “görüyor olma” ediminin kendisi yine işlemenin koşulu olarak kalır. Bilinç de kendi içeriklerini, geçmiş düşüncelerini, duygularını ve hatta kendi zihinsel süreçlerini gözlemleyebilir; ancak bu gözlem her defasında gözlemleyen bir öznel konumu varsayar.

Öz-farkındalık bu nedenle dışsal nesne farkındalığıyla aynı yapıda değildir. Dış nesne, bilinç karşısında belirli bir mesafeye yerleştirilebilir. Öz-farkındalıkta ise mesafe hiçbir zaman tam değildir. Kişi kendisini nesneleştirirken aynı anda nesneleştirmenin öznesidir. Böylece bilinç kendisiyle ilişki kurar, fakat bu ilişki özne–nesne ayrımını tamamen kapatmaz. Tam tersine, özne kendisini nesne hâline getirdiği her anda yeni bir öznel konum üretir.

Meta-referans gerilimi burada ortaya çıkar. Bilinci işaret eden bir temsil oluşturulduğunda, o temsilin “bilinç” olarak anlaşılabilmesi için başka bir bilinç edimi gerekir. “Ben” kavramı, aynadaki görüntü, biyografik anlatı, psikolojik tanım veya nörolojik betimleme bilince gönderimde bulunabilir; fakat bunların hiçbiri gönderimi gerçekleştiren bilinç ediminin kendisini tüketmez. Her temsil, bilince ilişkin bir nesne üretir; fakat temsilin kavranması yine temsil edilemeyen etkin bir konum bırakır.

Bilinç bu nedenle kendi üzerine kapanmaya çalıştığında sürekli bir fazlalık üretir. Kendisine dair ne kadar ayrıntılı bir betimleme yaparsa yapsın, betimlemeyi yapan konum betimlemenin dışında kalır. Bu dışarıda kalış, bilincin metafizik olarak dünyadan bağımsız olduğu anlamına gelmez. Daha dar bir tez söz konusudur: bilinç, kendisini kendi deneyiminde diğer nesnelerle aynı referans yapısı içinde tamamen tüketemez. Kendisinin hem konusu hem koşulu olduğu için öz-referans asimetrik kalır.

Descartes’ın cogito’sunun ayrıcalığı da bu yönden okunabilir. “Düşünüyorum” ifadesi, dışarıdaki bir nesneye ilişkin ampirik bir tespitten farklıdır. Yanılıyor, kuşku duyuyor veya hayal görüyor olsam bile, bütün bu içeriklerde düşünme ediminin gerçekleşiyor oluşu kendisini doğrudan verir. Buradaki önemli unsur, sabit ve değişmez bir metafizik ruh tözünü zorunlu olarak kabul etmek değildir. Daha sınırlı düzeyde, düşünme ediminin kendi gerçekleşmesine içkin bir öz-gönderim taşıdığı söylenebilir. Bilinç, kendisini diğer nesneleri bildiği biçimde bilmeden önce zaten kendisine eşlik eden bir öz-farkındalık biçimi taşır.

Cogito bu anlamda nesnel bilgi üretmekten çok, öznel referansın özel statüsünü görünür kılar. Dış nesnenin varlığı hakkında kuşku duyulabilir; fakat kuşkulanmanın gerçekleşmesi, kuşkunun öznesine ilişkin belirli bir öz-gönderim oluşturur. “Ben”in ne olduğu, hangi töze sahip olduğu veya zamansal olarak nasıl sürdüğü tartışmalı kalabilir; yine de bilinç ediminin kendisine eşlik eden bir birinci-şahıs konumu ortadan kalkmaz. Cimrilik açısından önemli olan da doğrudan bu metafizik töz iddiası değil, bilincin kendisini deneyimleme biçiminde üretilen süreklilik ve merkezlilik izlenimidir.

Kantçı transandantal apersepsiyon kavramı bu yapıyı daha dikkatli biçimde formüle etmeye imkân verir. Kant açısından “ben düşünüyorum” tasarımının temsillerime eşlik edebilmesi, deneyimin birlik koşullarından biridir. Farklı duyumların, düşüncelerin ve tasarımların tek bir deneyim alanına ait olarak kavranabilmesi, onların aynı öz-bilinç birliği altında ilişkilendirilebilmesini gerektirir. Burada ampirik bir kişilik tasviri değil, deneyimin mümkünlüğüne ilişkin biçimsel bir birlik söz konusudur.

Böyle bir birlik, bilincin kendi içinde sabit metafizik bir töz olduğunu kanıtlamaz. Transandantal özne, ampirik nesne gibi gözlemlenebilen bir şey değildir. Tam tersine, deneyimin nesnelerini aynı deneyim alanında birleştiren koşul olarak işler. Bilincin kendisini dış nesnelerle aynı düzlemde tam olarak nesneleştirememesi de buradan anlaşılabilir: deneyimi mümkün kılan birlik, deneyimin sıradan bir içeriğine indirgenemez.

Bu yapısal fark, öz-farkındalığa özgü bir süreklilik izlenimi doğurur. Deneyim içerikleri sürekli değişebilir; düşünceler, duygular, beden durumları ve çevresel koşullar dönüşebilir. Buna rağmen bütün bu farklı içerikler “benim deneyimim” olarak bir araya gelir. Bilincin yaşantısı, değişen içeriklerin altında onları birbirine bağlayan bir referans sürekliliği üretir. “Dün düşündüğüm”, “şimdi gördüğüm” ve “yarın yapacağım” gibi zamansal ifadeler aynı öznel merkeze bağlanabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, fenomenolojik sürekliliğin metafizik değişmezlikle karıştırılmamasıdır. Bilincin kendisini süreklilik olarak deneyimlemesi, onun gerçekten hiçbir değişime uğramayan bir töz olduğunu göstermez. Kişinin kişiliği, hafızası, bedeni, düşünceleri ve öz-algısı değişebilir. Yine de değişimlerin tamamı birinci-şahıs deneyimi içinde “bana olan değişimler” şeklinde yaşanabilir. Böylece içerik değişirken referans merkezi görece sabit görünür.

İlişkisel ontoloji açısından bilinç de elbette ilişkiler tarafından belirlenir. Dil, beden, toplumsal çevre, hafıza, kültür ve diğer insanlar öznenin kimliğini şekillendirir. Bilinci mutlak ilişkisizlik olarak tanımlamak, makalenin kendi ontolojik zeminine aykırı olurdu. Buradaki mesele bilincin ilişkiden bağımsız olması değil; kendi ilişkisel varlığını birinci şahıs deneyiminde diğer varlıkların ilişkisel yapısıyla aynı biçimde kavrayamamasıdır. Bilinç ilişkisel bir varlıktır, fakat kendi ilişkiselliğine erişimi asimetriktir.

Tam nesneleştirilemezlik, bilincin kendisini değişimin dışında konumlandırdığı izlenimine de katkıda bulunabilir. Değişen şeyler gözlemlenebilir; kendi düşüncelerinin değiştiğini, bedeninin yaşlandığını, ilişkilerinin dönüştüğünü kişi fark eder. Fakat fark etme edimi her defasında yeniden bir gözlem noktası üretir. “Ben değiştim” dediğinde bile, değişimi karşılaştıran bir öznel süreklilik varsayılır. Böylece bilinç, kendi değişimlerini bile değişimin tanığı olan bir referans merkezi üzerinden kavrar.

Bu referans merkezinin ontolojik statüsü açık ve basit değildir. Onu mutlak, değişmez bir ruh tözü saymak zorunlu değildir; fakat tamamen sıradan bir nesneye indirgemek de öznel deneyimin yapısını açıklamakta yetersiz kalabilir. Daha uygun ifade, bilincin öz-gönderimsel bir birlik biçimi taşıdığıdır. Bu birlik, değişen içeriklerin birbirine bağlanmasını ve kişinin kendisini zamansal olarak aynı deneyim çizgisine yerleştirmesini sağlar.

Cimrilik açısından kritik olan, söz konusu öz-gönderimsel yapının dış dünyadaki nesnelere nasıl taşınabileceğidir. Bilinç kendisini doğrudan elinde tutulan bir nesne gibi kavrayamaz; fakat deneyim içinde süreklilik, merkezlilik ve kendine eşlik etme hissi üretir. Dış dünyanın nesneleri ise dolaşır, eskir, devredilir, kaybolur ve başkalarının ilişkilerine açılır. Bilincin kendi deneyimindeki görece sabit referans ile dış dünyanın değişkenliği arasında böylece bir gerilim oluşabilir.

Buradaki gerilim yalnızca bilişsel değildir; varlık anlayışını biçimlendirebilecek kadar temel bir farktır. Bilinç, kendisini değişimin içindeki bir nesne olarak gözlemleyebildiği kadar, aynı değişimi yaşayan merkez olarak da deneyimler. Kendi üzerine yöneldiğinde tam bir dışsallık kuramaz. Dış nesne ise karşısına konulabilir, tutulabilir, sınırlandırılabilir ve mülkiyet altına alınabilir. Böylece bilinçte doğrudan nesneleştirilemeyen süreklilik, dışarıda daha somut referanslar aracılığıyla temsil edilebilir hâle gelir.

Cimriliğin bilinçle ilişkisi tam da bu noktada önem kazanır. Eğer öz-farkındalık özneye değişen dünyanın ortasında belirli bir referans sürekliliği sağlıyorsa, dış nesnenin sabitliği bu sürekliliğin maddi bir karşılığı olarak işlev görebilir. Sahip olunan, değişmeden kalan, öznenin çevresinden uzaklaşmayan nesne; içsel olarak doğrudan nesneleştirilemeyen sabitlik hissinin dışarıdaki temsilcisine dönüşme potansiyeli taşır. Böylece cimriliğin sabit töz arayışı yalnızca nesnenin doğasına ilişkin yanlış bir teoriden değil, bilincin kendi öz-referans biçiminden türeyen bir sabitlik talebinden de beslenebilir.        

3.2. Öz-Farkındalık, Meta-Referans ve Öz-Gönderimsel Süreklilik

Öz-farkındalık, bilincin kendisini sıradan bir nesneyi kavradığı biçimde kavramamasından doğan özel bir ilişki biçimidir. Dışarıdaki bir nesne, bilinç tarafından belirli özellikleri, sınırları ve konumu olan bir şey olarak karşıya alınabilir; özne ise kendisine yöneldiğinde hem gözlemleyen hem gözlemlenen konumunu aynı anda taşır. Böylece bilincin kendisiyle kurduğu ilişki, klasik özne–nesne karşıtlığını tam olarak yeniden üretmez. Öz-farkındalıkta “ben”, bir yandan düşüncenin nesnesine dönüşürken, öte yandan bu nesneleştirmeyi gerçekleştiren etkin konum olarak varlığını sürdürür. Bilinç kendisini yakalamaya çalıştıkça, kendisini kavrayan yeni bir referans düzeyi ortaya çıkar.

Meta-referans geriliminin kaynağı tam da burada bulunur. Bir şey hakkında konuşurken veya düşünürken, referansın nesnesi ile referanslama edimini gerçekleştiren bilinç arasında belirli bir ayrım kurulabilir. Bilincin kendisini referanslamasında ise aynı ayrım tam bir dışsallık kazanamaz. “Ben kendimi düşünüyorum” denildiğinde, düşüncenin nesnesi olan “ben” ile düşünme edimini sürdüren “ben” mantıksal olarak birbirinden ayrılabilir; fakat yaşantısal düzeyde ikisi aynı öz-farkındalık alanının parçalarıdır. Bilinç kendisini ne kadar nesneleştirirse nesneleştirsin, nesneleştirme ediminin gerçekleştiği birinci-şahıs konumu geride kalır.

Bu yapı, bilincin kendi üzerine yaptığı her gönderimin yeni bir üst düzey üretmesi anlamına gelir. Kişi kendi düşüncesini gözlemleyebilir; ardından o gözlemi de gözlemleyebilir; sonra kendi gözlem sürecinin farkına varabilir. Her refleksif hareket, daha önce nesneleştirilmiş olan katmanı içerik hâline getirirken yeni bir öznel konum oluşturur. Meta-referans, bu nedenle yalnızca teorik bir sonsuz gerileme problemi değildir; bilincin kendisini hiçbir zaman bütünüyle tek ve nihai bir nesne biçiminde sabitleyememesini ifade eder.

Bilinç hakkında oluşturulan hiçbir gösterge de bu yapıyı bütünüyle kapatamaz. “Ben” sözcüğü, kişisel ad, aynadaki görüntü, biyografik anlatı, psikolojik profil, beden imgesi veya nörolojik açıklama bilince işaret edebilir; fakat bunların her biri bilinç için yeniden kavranması gereken bir temsil hâline gelir. Gösterge bilinci temsil eder, fakat göstergeyi “bana ait” olarak tanıyan edim başka bir öz-farkındalık düzeyi gerektirir. Böylece bilinç kendisine dışarıdan bir referans üretmeye çalıştığında, dışsal referans yeniden içsel bir tanıma ediminin içine çekilir.

Öz-farkındalığın özgüllüğü, burada kendi kendisiyle tamamen özdeş ve değişmez bir metafizik töz kanıtlamakta değil, kendisine referans verme biçiminin nesnel referanstan farklı olmasında yatar. Bir taş kendisini taş olarak belirlemez; bir masa kendi varlığını nesneleştirmez. Bilinç ise kendi durumlarını konu edinebilir ve bu konu edinme edimini de fark edebilir. Kendisinin hem farkına varılan hem de farkına varan olması, öz-farkındalığı etkileşimsel gerçeklik içinde ayrıksı bir deneyim tarzına dönüştürür.

Bu ayrıksılık, bilinci ilişkisel ontolojinin dışına yerleştirmez. Bilincin içeriği, dili, hafızası, bedeni, toplumsal konumu ve kendilik tasavvuru son derece ilişkiseldir. İnsan kendisine ilişkin kavramlarını dahi başka insanlardan, kültürel kategorilerden, dilsel yapılardan ve toplumsal tanınmadan bağımsız biçimde oluşturmaz. Dolayısıyla öz-farkındalık ilişkisizlik değildir. Asimetri, bilincin kendi ilişkisel oluşuna erişim tarzında bulunur. Kendi varlığını başka bir nesne gibi dışarıdan bütünüyle kuşatamaz; ilişkilerini kavrarken dahi onları kavrayan konumun içindedir.

Böyle bir yapı, öznenin kendisi için hiçbir zaman tamamlanmış bir referans olamaması sonucunu doğurabilir. Kişi kendisini belirli sıfatlarla tanımlar: bedenim, mesleğim, geçmişim, karakterim, düşüncelerim, sahip olduklarım, ilişkilerim. Fakat bu tanımlamaların her biri değişebilir ve yine de kişi onları “benim değişen özelliklerim” olarak yaşayabilir. “Ben” ile “bana ait özellikler” arasındaki bu fark, öz-farkındalığın tüm belirlenimlerinin arkasında süreklilik taşıyan bir referans merkezi izlenimi üretir.

Süreklilik burada çok önemlidir. Bilinç içerikleri aralıksız değişir. Düşünceler gelir ve gider, duyumlar değişir, hafıza yeniden kurulur, duygular dönüşür, beden yaşlanır, toplumsal roller farklılaşır. Buna rağmen bütün bu değişimler tek bir deneyim çizgisinin parçaları olarak birbirine bağlanabilir. “Dün ben”, “şimdi ben” ve “gelecekte ben” arasında kurulan bağlantı, içeriklerin sabitliği sayesinde değil, öz-gönderimsel süreklilik sayesinde mümkün olur.

Öz-gönderimsel süreklilik, bilincin kendi deneyimlerini aynı referans merkezine bağlama kapasitesidir. Burada metafizik olarak hiçbir zaman değişmeyen bir cevher varsaymak gerekmez. Süreklilik, daha çok farklı yaşantıların aynı birinci-şahıs perspektifi içinde birbirine eklemlenebilmesiyle oluşur. Kişi dün düşündüğü şeyi bugün hatırladığında, geçmişteki zihinsel içeriği şimdiki öz-farkındalık alanına bağlar. Böylece değişen içeriklerin üzerinde belirli bir referans birliği kurulur.

Tam da bu birlik nedeniyle bilinç kendisini kendi değişimlerinin dışında duran bir gözlemci gibi deneyimlemeye eğilim gösterebilir. “Fikirlerim değişti”, “bedenim değişti”, “hayatım değişti” gibi ifadeler, değişen şeylerle onları değişmiş olarak tanıyan öznel merkez arasında ayrım kurar. Elbette tanıyan merkez de zaman içinde değişmektedir; fakat değişimin kendisini fark etme edimi, her anda yeni bir süreklilik noktası üretir. Böylece bilinç, kendi dönüşümlerini bile değişimin içinden değil, değişimi kuşatan bir perspektiften yaşıyormuş gibi hissedebilir.

Buradaki sabitlik fenomenolojik bir sabitliktir. Öznenin gerçekten zaman dışı ve değişmez olması gerekmez; önemli olan kendisini deneyimleme biçimidir. Bir yaşam boyunca kişiliğin büyük ölçüde değişmesi, öz-farkındalıkta süreklilik hissinin tamamen yok olmasını gerektirmez. Değişen özelliklerin tamamı hâlâ aynı öznel tarihin parçaları olarak örgütlenebilir. Dolayısıyla bilincin “sabitliği”, içeriklerin değişmezliği değil, içeriklerin bağlandığı referans yapısının devamlılığıdır.

Cimrilik açısından belirleyici olan da bu deneyimsel yapı ile dış dünyanın karşıtlığıdır. Bilincin içerikleri sürekli değişse bile öz-gönderimsel merkez, değişimlerin içinden geçen bir süreklilik üretir. Dışarıdaki nesneler ise farklı biçimde görünür: el değiştirir, tükenir, eskir, kullanılır, başkaları tarafından dönüştürülür ve sonunda öznenin erişiminden tamamen çıkabilir. Böylece içeride deneyimlenen referans sürekliliği ile dışarıdaki varlıkların görünür dolaşımı arasında bir asimetri oluşur.

Özne dış dünyadaki değişimleri belirgin biçimde görebilir; kendi öz-referansının değişimini ise aynı açıklıkta nesneleştiremez. Bir nesnenin eskidiğini iki farklı tarihte karşılaştırmak mümkündür. Kendi öz-farkındalığının sürekliliği ise bizzat karşılaştırmayı mümkün kılan perspektifin içinde yer alır. Bu yüzden dış dünya değişken, öznel merkez ise görece sabit görünmeye daha yatkındır. Burada epistemik bir perspektif farkı, ontolojik bir fark gibi deneyimlenmeye başlayabilir.

Meta-referans gerilimi sabitlik arayışını bu nedenle yalnızca teorik olarak değil, pratik olarak da besleyebilir. Bilinç kendi üzerine tam olarak kapanamadığı ölçüde, kendisini belirleyecek dışsal göstergelere ihtiyaç duyabilir. İsim, beden, mekân, sosyal rol, hatıralar ve sahip olunan nesneler öznenin kimliğini dış dünyada işaretleyen referans noktaları hâline gelir. İçeride hiçbir zaman tam olarak nesneleştirilemeyen “ben”, dışarıdaki belirli şeyler aracılığıyla somutlaştırılabilir.

Sahiplik bu noktada güçlü bir dışsal referans üretir. “Ben neyim?” sorusunun yanında “bana ait olan nedir?” sorusu da kimliğin sınırlarını maddi dünyaya uzatır. Sahip olunan ev, kitap, para, eşya veya kişisel nesne yalnızca ekonomik varlık değildir; öznenin süreklilik anlatısına bağlanabilir. Yıllardır aynı nesneye sahip olmak, geçmişteki ben ile şimdiki ben arasında maddi bir köprü kurabilir. Nesnenin sabitliği, öz-gönderimsel sürekliliğin dışarıdaki izi hâline gelebilir.

Her sahipliğin cimrilik anlamına gelmediği açıktır. Ontolojik mekanizma, sahip olunan nesnenin öznenin kendi sürekliliğini doğrulayan vazgeçilmez bir sabit referansa dönüşmesiyle belirginleşir. Nesnenin kaybı yalnızca kullanım veya ekonomik değer kaybı olmaktan çıkıp kimlik sürekliliğinin dışsal bir parçasının kopması gibi deneyimlenmeye başladığında, mülkiyet ile öz-farkındalık birbirine daha sıkı bağlanır.

Cimrilik böylece öz-gönderimsel sürekliliğin dış dünyada maddileştirilmesi olarak okunabilir. Bilinç kendi sürekliliğini doğrudan bir nesne biçiminde karşısına koyamaz; fakat değişmeden kalan nesneler, bu sürekliliğin dışsal temsilcileri hâline gelebilir. “Ben hâlâ benim” şeklindeki içsel deneyim, “bana ait olan hâlâ bende” şeklindeki maddi süreklilik tarafından desteklenir. İçsel özdeşlik ile mülkiyet sürekliliği birbirinin analojik karşılıklarına dönüşür.

Meta-referans gerilimi burada dışsal töz arayışına bağlanır. Bilinç kendisine nihai bir referans üretmekte zorlandığı için, kendi çevresinde daha kolay işaretlenebilir ve kontrol edilebilir referanslar oluşturabilir. Sahip olunan nesne belirli sınırları olan, karşıya konulabilen, sayılabilen, saklanabilen ve korunabilen bir varlıktır. Bilincin kendi özdeşliği fenomenolojik olarak karmaşık ve tam nesneleştirilemezken, nesnenin sahiplik statüsü çok daha kesin görünür.

Cimri öznenin nesneyi dolaşımdan uzak tutması bu nedenle yalnızca nesneye ilişkin bir tutum değildir. Dolaşıma sokulan nesne değişebilir, uzaklaşabilir ve öznenin yaşamından tamamen çıkabilir. Sabit dışsal referans böylece kırılır. Nesnenin elde tutulması ise onun öznenin kimlik alanındaki konumunu devam ettirir. Dolayısıyla kayıp, yalnızca nesnenin kaybı değil, öz-farkındalığın dışarıda kurduğu işaret sistemindeki bir sabit noktanın kaybı hâline gelebilir.

Öz-gönderimsel süreklilik ile cimrilik arasındaki ilişki, “insan bilinci sabittir, bu yüzden cimridir” gibi kaba bir nedenselliğe indirgenmemelidir. Bilincin öz-referans yapısı cimriliği zorunlu kılmaz; yalnızca cimriliğin kullanabileceği ontolojik bir şema sağlar. Aynı bilinç yapısı farklı kültürel, psikolojik ve ekonomik koşullarda tamamen başka davranış biçimleri üretebilir. Buradaki tez zorunlu nedensellik değil, yapısal uygunluktur: bilincin kendi sürekliliğini deneyimleme biçimi, sabit dışsal referanslara yatırım yapabilecek bir zemin oluşturur.

Cimrilik söz konusu olduğunda bu zemin belirli bir yönde radikalleşir. Öznenin kendi sürekliliği ile nesnenin değişmezliği arasında giderek daha güçlü bir bağ kurulur. Nesnenin korunması, yalnızca malın korunması değil, dışsal kimlik referansının da korunması olur. Dolaşım ise nesneyi farklı ilişkilere açtığı için, öznenin onun üzerindeki sabit referansını zayıflatır. Böylece ilişkisel ontolojinin doğal hareketi, bilincin öz-gönderimsel güvenlik ihtiyacı açısından tehditkâr görünmeye başlayabilir.

3.3. Cogito ve Transandantal Apersepsiyonun Sabit Öznel Referans Açısından İşlevi

Bilincin kendisiyle kurduğu özel ilişkinin felsefi tarih içindeki en belirgin formülasyonlarından biri cogito’dur. Descartes’ın “düşünüyorum” hareketinin burada önemli oluşu, doğrudan tözsel düalizmi veya değişmez ruh anlayışını benimsemeyi gerektirmez. Asıl önem taşıyan nokta, düşünme ediminin kendi gerçekleşmesine eşlik eden indirgenemez bir öz-gönderim taşımasıdır. Bilinç dış dünyadaki her nesnenin varlığından kuşku duyabilir; ancak kuşku ediminin kendisi gerçekleşirken, bu edime birinci şahıs düzeyinde eşlik eden öznel konum bütünüyle ortadan kaldırılamaz. Cogito, böylece bilincin kendi varlığına dışsal nesnelerden farklı bir erişim biçimi olduğunu görünür kılar.

Descartes’ın radikal kuşkusu dış dünyaya ilişkin bütün sabit referansları askıya alır. Duyular aldatabilir, dünya rüya olabilir, matematiksel kesinlik dahi kötü bir cin varsayımı altında sorgulanabilir. Fakat bütün bu kuşkunun içinde kuşku duyma ediminin gerçekleştiği gerçeği kalır. Kuşku kendi kendisini iptal edemez; çünkü kuşku duyulduğu anda düşünme vardır. Burada öznenin ne tür bir varlık olduğu henüz belirlenmese bile, düşünme ediminin kendisine eşlik eden bir öznel referans ortaya çıkar.

Cimrilik teorisi bakımından cogito’nun önemi, buradan “bilinç değişmez tözdür” sonucunu çıkarmakta değildir. Böyle bir sonuç ilişkisel ontolojiyle gereksiz bir çatışma yaratır. Daha verimli olan, cogito’nun bilincin öznel kesinliği ile dış dünyanın değişkenliği arasındaki yapısal farkı göstermesidir. Dış nesneler hakkında bilgi aracılı, kuşkuya açık ve ilişkisel olabilirken, düşünme ediminin gerçekleşmesine ilişkin farkındalık daha doğrudan görünür. Böylece özne, dış dünyanın değişken ve kuşkulu karakteri karşısında kendi öz-gönderiminde görece ayrıcalıklı bir referans noktası deneyimler.

Cogito’nun bu ayrıcalığı kolayca tözselleştirilebilir. “Düşünüyorum”dan “düşünen değişmez bir tözüm” sonucuna geçildiğinde, öz-farkındalığın fenomenolojik kesinliği metafizik sabitliğe dönüştürülmüş olur. Cimriliğin ontolojik mekanizması da benzer bir dönüşüm içerir: öznel deneyimdeki süreklilik, dış dünyadaki sabit nesnelere projekte edilir. Dolayısıyla cogito burada cimriliğin doğrudan felsefi kaynağı değil, bilincin kendi sürekliliğini sabit töz şeklinde yorumlamaya ne kadar elverişli olduğunu gösteren bir modeldir.

Kant’ın transandantal apersepsiyon anlayışı, söz konusu problemi daha incelikli biçimde ele almaya imkân verir. Kant, deneyimin birliği için “ben düşünüyorum” tasarımının temsillerime eşlik edebilmesini gerekli görür. Farklı duyumlar, kavramlar ve deneyimler birbirinden kopuk parçalar hâlinde kalmıyorsa, onları tek bir bilinç alanına ait olarak birleştiren bir sentez söz konusudur. Transandantal apersepsiyon tam da bu birlik ilkesine işaret eder.

Buradaki “ben”, ampirik kişilik özelliklerinin toplamı değildir. Yaş, karakter, anılar, beden, toplumsal statü veya psikolojik eğilimler transandantal apersepsiyonun içeriğini oluşturmaz. Daha temel düzeyde, farklı temsillerin “benim temsillerim” olarak aynı bilinç içinde bir araya gelebilmesinin koşuludur. Dolayısıyla Kantçı özne, deneyim içinde gözlemlenen sıradan bir nesne değil, deneyim birliğinin biçimsel koşuludur.

Bu ayrım, bilincin neden kendisini dünya içindeki başka nesnelerle tamamen aynı tarzda kavrayamadığını açıklar. Bir sandalye, masa veya taş deneyimin nesnesidir; özne ise bu nesnelerin aynı deneyim alanı içinde birleştirilmesini mümkün kılan sentezin tarafıdır. Elbette kişi kendi bedenini, duygularını ve düşüncelerini de nesneleştirebilir; fakat bunlar ampirik benliğin içerikleridir. Tüm içeriklere eşlik eden biçimsel birlik ise kendisini aynı tarzda nesne olarak sunmaz.

Transandantal apersepsiyon bu nedenle sabit öznel referans bakımından son derece önemlidir. Deneyimin içeriği değişse de, içeriklerin aynı öz-farkındalık alanına bağlanmasını mümkün kılan birlik formu süreklilik izlenimi üretir. Bir anın duyumu, başka bir anın düşüncesi ve geçmişe ilişkin hafıza tek bir deneyim zincirine bağlanır. “Ben düşünüyorum” ifadesi her temsile fiilen bilinçli biçimde eşlik etmese bile, temsillerin aynı özneye ait olarak birleştirilebilirliğinin biçimsel koşulu hâline gelir.

Buradaki sabitlik, bir nesnenin değişmezliği gibi düşünülmemelidir. Transandantal apersepsiyon zaman içinde duran belirli bir nesne değildir; aksine değişen deneyimin birlik biçimidir. Bu nedenle cimrilik teorisi açısından asıl önemli ayrım şudur: bilinç kendi sürekliliğini “aynı içeriklerin korunması” sayesinde değil, farklı içerikleri aynı referans altında birleştirebildiği için deneyimler. Dış nesnenin sabitliği ise başka türdendir; nesne fiziksel veya mülkiyetsel olarak aynı kalabilir.

Sorun, bu iki sabitlik biçiminin birbirine benzetilmesiyle başlayabilir. Öznel süreklilik ilişkisel ve sentetik bir birliktir; dışsal nesne sabitliği ise belirli bir konfigürasyonun sürekliliğidir. Bilinç, kendi içindeki ilk tür sabitliği ikinci tür üzerinden maddileştirmeye yöneldiğinde, öz-farkındalık ile nesne muhafazası arasında metaforik fakat güçlü bir bağ oluşur. “Ben değişimler boyunca aynı deneyim çizgisiyim” hissi, “bana ait olan değişimler boyunca aynı nesne olarak kalsın” talebiyle dışarıya taşınabilir.

Cimrilik tam da bu aktarımı radikalleştiren pratiklerden biri olarak okunabilir. Öznenin kendi deneyimindeki birlik, nesnenin sabitliğiyle desteklenmeye başlanır. Sahip olunan şeyin değişmeden kalması, öznenin çevresinde zamansal süreklilik işaretleri üretir. Yıllar boyunca saklanan para, kullanılmayan eşya, değiştirilmeyen koleksiyon veya elden çıkarılmayan nesne, dış dünyanın akışına karşı devamlılık sembollerine dönüşebilir.

Cogito’nun öznel kesinliği ile transandantal apersepsiyonun birlik işlevi burada aynı noktada buluşur: bilincin kendi deneyiminde doğrudan veya biçimsel bir merkezlilik üretmesi. Dış dünya ise bu merkezlilikten farklıdır; nesneler öznenin iradesinden bağımsız ilişkiler kurabilir, kaybolabilir, dönüşebilir ve başka bağlara girebilir. Sabit öznel referans ile değişken nesnel dünya arasındaki gerilim, cimri metafiziğin ihtiyaç duyduğu karşıtlığı sağlar.

Bilincin söz konusu merkezi konumu mutlaklaştırıldığında, özne kendisini ilişkisel gerçekliğin içindeki düğümlerden biri olarak değil, ilişkilerin etrafında düzenlendiği merkez olarak görmeye başlayabilir. Oysa ilişkisel ontoloji açısından bilinç de başka varlıklarla kurduğu ilişkiler içinde belirlenir. Cogito’nun öznel kesinliği veya transandantal apersepsiyonun biçimsel birliği, bilinci ontolojik olarak ilişkisiz hâle getirmez. Fakat fenomenolojik perspektifte özne, kendi deneyim alanının kaçınılmaz merkezi olduğu için kendisini evrensel merkez sanma eğilimine açık kalabilir.

Cimrilik bu merkezileşmeyi nesne dünyasına taşır. Sahip olunan şeyin değeri, onun kendi ilişkisel tarihinden çok özneyle ilişkisine göre ölçülür. Nesne “bende” olduğu sürece doğru yerde, güvenli ve bütün kabul edilir. Başkasına geçtiğinde ya da farklı dolaşımlara açıldığında, özne merkezli ontolojik düzen bozulur. Böylece birinci-şahıs perspektifinin kaçınılmaz merkeziliği, nesnel varlıkların tek bir özne etrafında sabitlenmesi gerektiği düşüncesine dönüşebilir.

Kantçı ayrım burada özellikle koruyucu bir işlev de görebilir. Transandantal apersepsiyonun birlik sağlaması, öznenin metafizik olarak değişmez bir töz olduğunu göstermez. Deneyimin birlik koşulu ile dünyadaki bir şeyin tözsel sabitliği birbirinden ayrılmalıdır. Cimrilik tam tersine, bilincin birlik deneyimini tözselleştirir ve bu tözselliği dış nesnelerde yeniden üretmeye çalışır. İçsel birliğin biçimsel karakteri, maddi değişmezliğe çevrilir.

Aynı yanlış geçiş cogito açısından da kurulabilir. “Düşünüyorum”un inkâr edilemezliği, “ben değişmez bir cevherim” şeklinde okunursa öz-farkındalık ontolojik kapalılığa dönüşür. Cimri bilinç ise benzer biçimde “sahip olduğum şey bana ait olarak süreklidir” deneyimini, “o hâlde değişmeden kalmalıdır” talebine dönüştürür. Böylece öznel referansın kesinliği, dışsal varlığın durağanlığına model olur.

Bilinç kendi deneyimini tek bir merkezde birleştirebildiği için, dışarıdaki nesnelerin de tek bir sahiplik merkezi altında tutulması psikolojik ve ontolojik olarak çekici hâle gelebilir. Dağılan, dolaşan ve farklı ilişkiler arasında yeniden belirlenen nesne, öznenin kendi öz-farkındalığındaki birlik modeline uymaz. Tek bir merkez etrafında korunan nesne ise bu modele daha kolay eklemlenir. Cimrilik, ilişkisel çoğulluğu öznel birlik modeline uydurarak dış dünyayı sadeleştirir.

Burada “sabit referans” ifadesi artık daha kesin biçimde tanımlanabilir. Sabit referans, hiç değişmeyen metafizik bir töz olmak zorunda değildir; öznenin farklı deneyimleri aynı kimlik hattına bağlamasını sağlayan süreklilik noktasıdır. Cimrilik, bu içsel referans yapısına dışsal analojiler üretir. Nesne ne kadar uzun süre aynı sahiplik içinde kalırsa, öznenin maddi çevresindeki süreklilik o kadar güçlü görünür.

Nesnenin elden çıkması bu nedenle yalnızca ekonomik bir ayrılık değildir. Dışsal süreklilik zincirinin bir halkası kopar. Sahip olunan şeyin başka bir ilişki ağına geçmesi, öznenin kendi çevresinde kurduğu sabit referans sistemini zayıflatır. Cimrilik, dolaşımı engelleyerek yalnızca nesnenin hareketini değil, öznel kimliğin dışsal göstergelerindeki dönüşümü de sınırlamaya çalışır.

Cogito ve transandantal apersepsiyon böylece cimrilik teorisinde bağımsız bir bilinç felsefesi kurmak için değil, sabitlik arzusunun neden bilince bu kadar kolay eklemlenebildiğini açıklamak için işlev görür. Bilinç kendisini değişen deneyimin altında bir birlik olarak yaşar; fakat bu birlik nesnel bir töz değildir. Cimrilik ise söz konusu biçimsel ve fenomenolojik sürekliliği dışarıda somutlaştırır, maddileştirir ve sahip olunan nesnelerin durağanlığına yükler.

Böylece cimri metafiziğin sabit tözü yalnızca nesneye ilişkin yanlış bir ontolojik yargı olmaktan çıkar. Nesnenin sabitliği, bilincin kendi öz-gönderimsel birliğinin dışsal biçimine dönüşür. Varlığın dolaşıma girmesi artık yalnızca o varlığın değişmesi değil, öznenin kendi sürekliliğini maddi dünyada temsil eden bir referansın çözülmesi anlamını taşımaya başlar. Cimriliğin ilişkiden kaçışı, tam da bu nedenle öz-farkındalığın dışsal sabitlik arayışıyla birleşerek daha derin bir ontolojik savunma biçimi kazanır.           

3.4. Bilincin Kendi Süreklilik Deneyimini Dış Nesneye Projeksiyonu

Bilincin kendi üzerine yöneldiğinde deneyimlediği süreklilik ile dış dünyanın değişkenliği arasındaki asimetri, sabitlik arzusunun yalnızca öznel düzeyde kalmamasına yol açabilir. İnsan, kendi düşüncelerinin, duygularının, bedeninin ve toplumsal konumlarının değiştiğini fark eder; fakat bütün bu değişimleri yine aynı öznel tarih içinde birbirine bağlar. “Ben değiştim” yargısı bile değişimin arkasında en azından referans bakımından devam eden bir özne konumunu varsayar. Öz-farkındalığın ürettiği bu süreklilik, metafizik olarak değişmez bir cevherin kanıtı olmak zorunda değildir; ancak yaşantısal düzeyde güçlü bir sabitlik hissi meydana getirir. Dış dünya ise aynı biçimde verilmez. Nesneler kaybolur, el değiştirir, aşınır, işlev değiştirir, başka insanların kullanımına girer ve öznenin erişiminden çıkabilir. İçerideki referans sürekliliği ile dışarıdaki ilişkisel devinim arasındaki fark, bilincin kendi süreklilik modelini nesnel dünyaya taşımaya elverişli bir zemin üretir.

Projeksiyon burada basit bir psikolojik yansıtma anlamına gelmez. Daha temel düzeyde, bilincin kendi varoluşunu kavramak için kullandığı süreklilik modelinin dışsal nesnelere ontolojik ölçüt olarak uygulanmasından söz edilmektedir. Öznenin kendisini değişen içeriklere rağmen aynı öznel çizginin devamı olarak deneyimlemesi, “gerçek varlık” ile “süreklilik” arasında güçlü bir bağ kurulmasına neden olabilir. Ardından aynı şema dış dünyaya taşınır: bir şey ne kadar değişmeden kalırsa, o kadar fazla kendisi; ne kadar fazla ilişkisel dönüşüme uğrarsa, o kadar az sabit kabul edilir. Böylece bilincin fenomenolojik sürekliliği, nesnenin maddi veya ilişkisel durağanlığına model olur.

Ancak iki süreklilik biçimi özdeş değildir. Bilincin sürekliliği, değişen deneyim içeriklerini aynı öz-referans hattı üzerinde birleştiren zamansal ve sentetik bir birliktir. Nesnenin sabitliği ise belirli özelliklerin, konumun, sahipliğin veya maddi konfigürasyonun korunmasıyla ilgilidir. Öznenin kendi deneyimindeki birlik, içeriklerin değişmesini engellemez; tam tersine, değişen içerikleri aynı yaşam çizgisine bağlayabilmesi sayesinde oluşur. Cimri mantığın yaptığı ise içsel sürekliliğin bu dinamik yapısını dışsal durağanlığa tercüme etmektir. Bilincin “değişirken aynı kalabilme” biçimi, nesnenin “değişmemek yoluyla aynı kalması” şeklinde maddileştirilir.

Buradaki çarpıtma son derece önemlidir. Öz-farkındalık aslında değişim ile sürekliliği birlikte taşıyabilir. İnsan yaşlanır, düşünceleri dönüşür, geçmiş benliklerinden uzaklaşır ve yine de bütün bu dönüşümleri kendi yaşamının parçaları olarak bir arada tutabilir. Dış nesneye projekte edilen sabitlik modeli ise çoğu zaman bu dinamizmi kaybeder. Nesne değiştiğinde, sahibinden uzaklaştığında veya başka ilişkilere girdiğinde sürekliliği sanki bozulmuş gibi değerlendirilir. Böylece bilincin kendi varlığında tolere ettiği değişim, nesnede kabul edilmez hâle gelir.

Projeksiyonun gerçekleşebilmesi için nesnenin belirli bir öznel anlam taşıması gerekir. Her dış nesne, bilincin sürekliliğini temsil eden bir dayanak noktasına dönüşmez. Özellikle uzun süre sahip olunan, kişisel tarihle bağlantılı, ekonomik güvenliği temsil eden veya öznenin kontrol alanıyla özdeşleşmiş nesneler daha güçlü sabit referanslar hâline gelebilir. Bir ev, para birikimi, kişisel eşya veya sürekli muhafaza edilen herhangi bir varlık, yalnızca sahip olunan şey değildir; öznenin zaman içindeki devamlılığını dışarıda görünür kılan bir işaret işlevi görebilir.

Böyle bir nesnenin değeri, maddi niteliğinin ötesine geçer. Uzun yıllardır aynı nesneye sahip olmak, geçmiş benlik ile şimdiki benlik arasında somut bir süreklilik sağlar. Nesne değişmemiş veya en azından öznenin mülkiyet alanında kalmışsa, dış dünyanın dönüşümü içinde belirli bir sabit nokta varlığını sürdürmüş olur. “O zaman da bendeydi, şimdi de bende” biçimindeki süreklilik, bilincin kendi zamansal özdeşliğine maddi bir karşılık üretir. Nesne, öznenin tarihinden ayrı bir şey olmaktan çıkıp o tarihin somut işaretlerinden biri hâline gelir.

Cimrilik açısından mesele tam da bu ilişkinin yoğunlaşmasıdır. Sahip olunan şeyin korunması, dışsal bir sabitliğin devamı anlamına geldiği ölçüde, nesneye yönelik kayıp korkusu yalnızca ekonomik değildir. Nesnenin elden çıkması, öznenin kendi geçmişiyle veya özdeşlik çizgisiyle kurduğu maddi bağlardan birinin kesilmesi anlamına gelebilir. Böylece dışarıdaki nesne, bilincin kendi süreklilik hissine bağlanarak ontolojik ağırlık kazanır.

Projeksiyon aynı zamanda bilincin kendi tamamlanmamış referans yapısını telafi eder. İnsan kendisini tek bir nesne gibi karşısına koyamaz; kendi kimliğine ilişkin her tanım yeni sorular, yeni bağlamlar ve yeni öznel konumlar açabilir. “Ben kimim?” sorusunun nihai bir nesnel cevabı olmayabilir. Buna karşılık “bu benimdir” ifadesi çok daha kesin görünür. Nesnenin sınırları bellidir, sahiplik ilişkisi hukuken veya fiilen tanımlanabilir, nesne sayılabilir, saklanabilir ve korunabilir. Dolayısıyla kendilikteki belirsizlik, mülkiyet alanındaki belirlenmişlikle dengelenebilir.

Burada sahip olunan nesne bir tür ontolojik sabitleyici işlev kazanır. Öznenin kendisi karmaşık, ilişkisel ve sürekli dönüşen bir varlıkken, dışsal nesne daha basit bir referans olarak kullanılabilir. “Ben” değişebilir, fakat “bana ait olan” değişmeden kalabilir. Böylece özne, kendi özdeşliğini doğrudan sabitlemek yerine çevresindeki nesnelerin durumunu sabitler. Dışarıda oluşturulan düzen, içerideki süreklilik hissini destekler.

Bu mekanizma cimriliği yalnızca malın değerine bağlamaktan çıkarır. Nesne ekonomik açıdan önemsiz olsa bile, öznenin sürekliliği için güçlü bir işaret taşıyabilir. Bu nedenle bazı insanlar maddi değeri düşük şeylerden ayrılmakta zorlanırken çok daha pahalı varlıkları kolaylıkla elden çıkarabilir. Ontolojik açıdan belirleyici olan nesnenin fiyatı değil, öznel referans sistemindeki konumudur. Sabitlik talebi, ekonomik niceliğin ötesinde kimlik ve süreklilikle ilişkilidir.

Cimrilik daha genel düzeyde düşünüldüğünde, para gibi soyut ve değiştirilebilir varlıklar da benzer işlev görebilir. Para tek tek nesnelerden farklıdır; belirli nesnelere dönüştürülebilir, sayılabilir ve miktar olarak biriktirilebilir. Tam da bu soyutlanabilirliği, onu güçlü bir sabit referans hâline getirir. Nesneler eskir, işlevini kaybeder veya özel anlamlarını yitirebilir; para ise niceliksel bir ölçü olarak öznenin kontrol alanının devamlılığını gösterebilir. “Sahip olduğum miktar” dış dünyanın değişkenliği içinde sayısal bir süreklilik üretir.

Niceliğin sabitliği, bilincin özdeşlik arzusuna özel bir güvenlik sağlar. İlişkisel değerler belirsizdir; dostluk, itibar, kullanım, deneyim veya karşılıklılık kolayca ölçülemez. Sahip olunan miktar ise hesaplanabilir. Cimri bilinç böylece ilişkisel olarak dönüşen değer biçimleri yerine ölçülebilir ve saklanabilir biçimleri ayrıcalıklı kılabilir. Sayılabilir olan, değişken ilişkilerin yerine sabit referans olarak geçirilir.

Projeksiyonun bir başka sonucu, nesnenin değişiminin öznenin değişimi gibi hissedilmesidir. Sahip olunan şeyin kaybolması veya dönüşmesi, yalnızca dış dünyada gerçekleşen bir olay olmaktan çıkar. Eğer nesne öznenin kimlik alanına dâhil edilmişse, nesnenin statüsündeki değişim benliğin genişletilmiş sınırlarında da bir değişim yaratır. Bu yüzden nesneye ilişkin kayıp, nesnenin maddi değerinden çok daha büyük bir anlam taşıyabilir.

Cimrilik bu kayıp ihtimalini önceden engelleyerek öznel sürekliliğin çevresine koruyucu bir çeper kurar. Nesne verilmez, kullanılmaz veya dolaşıma sokulmaz; çünkü her ilişki onun mevcut konumunu değiştirme ihtimali taşır. Dışsal sabit referansın korunması, böylece etkileşimin azaltılmasını gerektirir. Öznenin kendi sabitliğini temsil eden şey, mümkün olduğunca hareketten uzak tutulur.

Fakat burada ironik bir ontolojik terslik vardır. Bilincin kendi sürekliliği aslında ilişkilerin ve değişimin içinde sürdürülürken, onu temsil eden nesneden ilişkisizlik talep edilir. İnsan kendisi bedensel, toplumsal ve zihinsel dönüşümler boyunca var olur; buna rağmen dışsal referanslarının değişmemesini isteyebilir. Öz-farkındalığın dinamik sürekliliği, nesnenin statik sürekliliğine çevrilir. Cimriliğin tözsel yanılgısı tam da bu çeviride güçlenir.

Projeksiyon aynı zamanda mülkiyet ilişkisinin ontolojik statüsünü yükseltir. Nesne “benim” olduğu için yalnızca kullanım veya tasarruf hakkına tabi değildir; öznenin kimliğinin maddi çevresine dâhil olur. Sahiplik, varlıklar arasındaki birçok ilişkiden biri olmaktan çıkıp öznenin kendi özdeşliğiyle bağlantılı özel bir ilişkiye dönüşür. Böylece nesnenin dolaşıma girmesi, sıradan bir ilişki değişikliği değil, benliğin dışsal yapısında bir çözülme gibi hissedilebilir.

Bilincin süreklilik deneyimini dış dünyaya projekte etmesi, cimriliğin neden sabit nesneler aradığını açıklarken aynı zamanda cimriliğin ilişkisel ontolojiyle neden çatıştığını da gösterir. İlişkisel ontoloji varlığın değişim içinde sürekliliğini kabul eder; cimri metafizik ise öznenin kendi süreklilik hissini nesnenin değişmezliğinde doğrulamak ister. Nesneye yüklenen görev, yalnızca var olmak değil, öznenin sürekliliğini temsil etmektir. Bu temsil görevi güçlendikçe nesnenin dolaşımına karşı direnç de artar.

Sonuçta dışsal nesne, bilincin kendi özdeşliğinin doğrudan kopyası değildir; fakat onun maddi referansı hâline gelebilir. Öznenin kendisinde soyut, refleksif ve tam nesneleştirilemez olan süreklilik, nesnede somut, ölçülebilir ve korunabilir bir biçim kazanır. Cimrilik bu dışsal sabitliği sıradan sahiplikten daha ileri taşır: nesnenin değişmemesi, öznenin kendi sürekliliğinin kanıtına dönüşür. Dolaşım ise yalnızca nesnenin hareketini değil, bu dışsal özdeşlik temsilinin güvenilirliğini de tehdit eder.

3.5. Mülkiyetin Özdeşliğin Maddi Uzantısına Dönüşmesi

Mülkiyet ilk bakışta özne ile nesne arasında hukuki, ekonomik veya fiilî bir tasarruf ilişkisi olarak tanımlanabilir. Bir şeyin “bana ait” olması, onu kullanma, devretme, saklama veya başkalarının erişimini sınırlama yetkisini ifade eder. Cimriliğin ontolojik yapısında ise mülkiyet, bu işlevsel tanımın ötesine geçerek öznenin kendilik sınırlarını maddi dünyaya genişleten bir ilişkiye dönüşür. Sahip olunan şey artık yalnızca öznenin kontrolündeki bir dış nesne değildir; öznenin kendi sürekliliğinin, geçmişinin, kapasitesinin ve dünyadaki konumunun uzantısı hâline gelir.

“Ben” ile “benim” arasındaki mesafe burada daralır. Dilsel olarak iki ayrı kategori gibi görünen bu alanlar, deneyimsel düzeyde birbirine karışabilir. Bedenim, evim, param, kitabım, odam, eşyam veya koleksiyonum yalnızca bana ait şeyleri belirtmez; kimliğimin dünyada nasıl sınırlandığını da gösterir. Sahiplik, öznenin fiziksel bedeninin bittiği yerde sona ermeyen genişletilmiş bir alan kurar. İnsan yalnızca bedeniyle değil, kendisine ait kabul ettiği nesneler, mekânlar ve kaynaklar üzerinden de dünyada belirli bir sınır üretir.

Mülkiyetin özdeşliğin maddi uzantısına dönüşmesi, öznenin nesneyle kurduğu ilişkinin sürekliliği sayesinde gerçekleşir. Tek seferlik kullanım veya geçici erişim, nesneyi kimliğe aynı yoğunlukta bağlamayabilir. Uzun süreli sahiplik ise nesneyi öznenin yaşam tarihine ekler. Bir nesne yıllar boyunca aynı kişiye ait olduğunda, farklı yaşam dönemlerini birbirine bağlayan maddi bir süreklilik hattı oluşturabilir. Nesnenin tarihi ile öznenin biyografisi kesişir.

Böyle bir durumda nesneyi kaybetmek, yalnızca dışsal bir varlıktan mahrum kalmak değildir. Öznenin maddi olarak genişletilmiş sınırlarından bir parça geri çekilir. “Benim olan” artık “ben olmayan fakat bana ait olan” salt dışsallık statüsünü aşmışsa, kayıp benliğin çevresel bütünlüğünde bir eksilme gibi hissedilebilir. Cimrilik bu nedenle mülkiyet kaybına, nesnenin piyasa değerinin açıklayamayacağı yoğunlukta tepki verebilir.

Para ve birikim, özdeşliğin maddi genişlemesinin en soyut fakat güçlü biçimlerinden biridir. Tek tek eşyalardan farklı olarak para, gelecekteki olanakların genel eşdeğerine dönüşebilir. Sahip olunan para yalnızca mevcut bir miktar değildir; satın alınabilecek şeylerin, korunabilecek güvenliğin ve gelecekte kullanılabilecek kapasitenin yoğunlaşmış biçimidir. Dolayısıyla para miktarı, öznenin potansiyel etki alanının nicel göstergesi gibi işleyebilir.

Cimri özne açısından para harcamak bu nedenle yalnızca belli bir tutarı azaltmaz; gelecekteki mümkün kontrol alanını da küçültür. Henüz belirli bir nesneye veya ilişkiye dönüşmemiş para, çok sayıda olasılığı açık tutar. Harcandığında ise bu genel potansiyel belirli bir ilişkiye bağlanır. Cimrilik, potansiyelin bu somutlaşmasını kayıp olarak okuyabilir; çünkü açık ve kontrol edilebilir olanak alanı daralır. Birikim böylece geleceğin maddi rezervine dönüşür.

Mülkiyetin kimlikle birleşmesi, sahip olunan nesnenin öznenin statüsünü veya kendilik anlatısını temsil etmesiyle daha da güçlenir. Bir ev güvenlik, bir kitaplık düşünsel kimlik, belirli nesneler geçmiş, para bağımsızlık, bir koleksiyon süreklilik veya kontrol anlamına gelebilir. Nesneye yüklenen bu anlamlar, mülkiyeti salt ekonomik ilişki olmaktan çıkarıp öznenin kendisini dış dünyada ifade ettiği sembolik bir yapıya dönüştürür.

Cimrilik burada mülkiyetin temsil işlevini mutlaklaştırır. Nesne yalnızca benim için bir şeyi temsil etmez; bende kalması gerekir. Çünkü temsilin sürekliliği sahiplik sürekliliğine bağlanmıştır. Nesne başkasına geçtiğinde fiziksel varlığı ortadan kalkmasa bile, benim özdeşliğimin dışsal parçası olma konumunu kaybeder. Böylece devretme, yalnızca mülkiyet değişimi değil, öznel anlamın maddi taşıyıcısının elden çıkmasıdır.

“Ben hâlâ benim” ile “bana ait olan hâlâ bende” arasındaki ilişki, cimriliğin ontolojik merkezlerinden birini oluşturur. İlk ifade öz-farkındalığın zamansal sürekliliğini, ikincisi bu sürekliliğin maddi dünyadaki uzantısını belirtir. İki süreklilik birbirini desteklemeye başladığında, sahip olunanların korunması özdeşliğin korunmasıyla yakınlaşır. Nesnenin değişmeden kalması, kişinin geçmişten bugüne taşıdığı aynı “ben”in dışsal kanıtlarından biri hâline gelir.

Mülkiyet bu noktada yalnızca sahiplik değil, sabitleme işlevi görür. Nesne başkalarıyla çok sayıda ilişkiye girebilecek bir varlık olmasına rağmen, mülkiyet onu belirli bir özneye bağlar. Bu bağın kendisi zorunlu olarak problemli değildir; ilişkisel ontoloji sahipliği de diğer ilişkiler gibi kabul edebilir. Cimrilik ise sahiplik ilişkisini varlığın diğer olası ilişkileri üzerinde mutlaklaştırdığında farklı bir ontolojik rejim kurar. Nesnenin “benim olması”, onun en önemli belirlenimine dönüşür.

Böylece nesnenin kullanım değeri, değişim değeri, sembolik ilişkileri veya başka öznelerle kurabileceği bağlar, mülkiyet belirleniminin altında sıralanır. Bir nesne kullanılabilir, paylaşılabilir, devredilebilir veya başka işlevlere açılabilir; fakat tüm bu hareketler “bana ait olma” statüsünü zayıflatıyorsa tehdit olarak algılanabilir. Cimrilik, nesnenin ontolojik çoğulluğunu sahiplik ilişkisine tabi kılar.

Mülkiyetin özdeşlik uzantısı hâline gelmesi, sınır meselesini de değiştirir. Öznenin maddi sınırı artık deriyle bitmez; kendisine ait kabul ettiği şeylerin çevresine kadar genişler. Başkasının bu alana müdahalesi, yalnızca nesneye temas değil, öznenin genişletilmiş sınırına müdahale gibi hissedilebilir. Paylaşmaya yönelik isteksizlik böylece “malımı vermek istemiyorum” biçimindeki ekonomik ifadeden daha derin bir anlam kazanır: “benim sınırlarıma dâhil olan bir şeyi dışarıya bırakmak istemiyorum.”

Cimrilik bu genişletilmiş benlik alanını mümkün olduğunca sabit tutar. Sahip olunan nesneler değiştikçe, elden çıktıkça veya başka ilişkilere açıldıkça benliğin dışsal sınırı da yeniden çizilir. Cimri özne ise yeniden çizimi minimuma indirmeye çalışır. Mülkiyet alanının devamlılığı, kimliğin çevresindeki maddi konturun devamlılığı olarak işler.

İstifçilikle ortak mekanizma burada daha açık hâle gelir. Çok sayıda nesnenin biriktirilmesi yalnızca fiziksel çokluk oluşturmaz; öznenin çevresindeki maddi benlik alanını genişletebilir. Her nesne “bana ait olan” kategorisine eklendikçe öznenin dışsal referans ağı büyür. Nesnelerin elden çıkarılması ise bu alanı daraltır. Dolayısıyla biriktirme, bazı durumlarda nicel servet arzusundan çok özdeşliğin maddi çevresini çoğaltma işlevi taşıyabilir.

Cimrilik ve istifçilik arasında yine de ayrım korunmalıdır. Cimrilik daha çok dolaşımı, verme ve harcamayı sınırlandırabilir; istifçilik nesnelerin terk edilmesine veya atılmasına karşı direnç üretebilir. Ontolojik düzeyde kesiştikleri nokta, nesnenin özne çevresindeki sabit konumunu koruma isteğidir. Her iki durumda da nesne, yalnızca dış dünyaya ait bir varlık olmaktan çıkar ve benliğin devamlılığını destekleyen dışsal bir dayanak hâline gelebilir.

Mülkiyetin özdeşlikle birleşmesi, nesnenin değerini öznenin ona atfettiği işlevden bağımsızlaştırabilir. Kullanılmayan, ekonomik olarak önemsiz veya pratik değerini kaybetmiş bir nesne bile “benim” olduğu için korunabilir. Bu durumda mülkiyet ilişkisi, nesnenin diğer değer biçimlerinden daha güçlü hâle gelmiştir. Nesnenin işlevsel varlığı sönse bile sahiplik kimliği devam eder ve cimri ontoloji açısından bu devamlılık yeterli olabilir.

İlişkisel ontoloji açısından burada ilginç bir paradoks ortaya çıkar. Cimrilik, nesneyi ilişkilerden korumaya çalışırken onu özneyle aşırı yoğun bir ilişkiye bağlar. Yani nesne hiçbir zaman gerçekten ilişkisiz değildir; sahiplik ilişkisi diğer tüm bağları bastıracak kadar merkezî hâle gelir. Cimrilik böylece ilişkisel ontolojiyi bütünüyle reddetmez, fakat ilişki alanını tek bir eksende monolitikleştirir. Çoklu bağların yerine tekil mülkiyet bağı geçirilir.

Bu merkezileşme, nesnenin bağımsız ilişkisel tarihini de küçültür. Nesne başka insanların yaşamlarına, başka işlevlere veya başka anlam dünyalarına girmek yerine sürekli aynı öznenin çevresinde kalır. Varlığın dolaşımsal açıklığı, kimliğin maddi devamlılığı uğruna sınırlandırılır. Nesne korunurken, onun özne dışındaki ontolojik olanakları daraltılır.

Mülkiyet bu şekilde genişletilmiş özdeşliğe dönüştüğünde, dolaşıma yönelik direnç anlaşılır hâle gelir. Verme, nesneyi yalnızca elden çıkarmaz; benliğin maddi sınırını geri çeker. Harcama, yalnızca ekonomik niceliği azaltmaz; potansiyel kontrol alanını küçültür. Paylaşım, yalnızca kullanım hakkını bölmez; nesnenin özneye münhasır bağını gevşetir. Her hareket, özdeşliğin dışsal örgütlenmesine dokunur.

Cimrilik böylece kendisini koruma ile nesneyi koruma arasındaki ayrımı bulanıklaştırır. Öznenin korumaya çalıştığı şeyin hangisi olduğu giderek belirsizleşir: para mı, nesne mi, sahiplik statüsü mü, kontrol mü, yoksa bütün bunlar aracılığıyla dış dünyada kurulan benlik sürekliliği mi? Ontolojik yaklaşım tam da bu belirsizliği görünür kılar. Nesneye yönelik aşırı muhafaza, nesnenin kendisinden daha geniş bir özdeşlik düzenini koruyor olabilir.

Mülkiyetin maddi uzantı niteliği, cimriliğin neden ilişkisel gerçekliğe karşı direnç ürettiğini de açıklar. İlişkisel dünya nesneleri tek bir merkeze bağlı bırakmaz; varlıklar dolaşır, anlam değiştirir, farklı faillere bağlanır ve yeni konfigürasyonlara girer. Özdeşliğini mülkiyetin sürekliliğiyle genişleten özne ise bu hareketi yalnızca nesnenin hareketi olarak yaşayamaz. Dış dünyanın akışı, kendi genişletilmiş benlik sınırlarının değişmesi anlamına gelir.

Cimri mülkiyet bu nedenle bir çeşit ontolojik sabitleme tekniğine dönüşür. Öznenin kendisinde doğrudan nesneleştiremediği süreklilik, sahip olunan şeylerin devamlılığıyla çevrelenir. Nesne bende kaldıkça, ben ile dünya arasındaki sınırın belirli bir kısmı değişmeden kalır. Sahiplik, bilincin öz-referansının maddi karşılığı; nesne ise özdeşliğin dışsal taşıyıcısı olur.

Böyle bir yapıda mülkiyet artık yalnızca “bir şeye sahip olmak” değildir. Öznenin kendi varlığını dış dünyaya yaydığı, onu maddi referanslarla çevrelediği ve sürekliliğini bu referansların kalıcılığı üzerinden güçlendirdiği ontolojik bir ilişki hâline gelir. Cimrilik de tam bu genişlemenin savunma mekanizması olarak belirginleşir: sahip olunan şey dolaşıma girdiğinde yalnızca nesne hareket etmez; öznenin dışarıya taşınmış özdeşlik alanı da çözülmeye başlar.                                                                     

3.6. Cimrilik ve İstifçiliğin Dışsal Sabitlik Üretme Biçimleri

Cimrilik ile istifçilik aynı davranış değildir; biri dolaşıma, harcamaya ve vermeye karşı direnç üzerinden, diğeri ise nesnelerden ayrılma ve onları terk etme güçlüğü üzerinden görünürlük kazanabilir. Yine de ontolojik düzeyde ikisi arasında ortak bir mekanizma kurulabilir: her ikisi de değişken, ilişkisel ve zamansal dünya içinde öznenin çevresinde görece sabit bir nesne alanı üretir. Nesnenin korunması, yalnızca ekonomik bir rezervin veya maddi bir varlığın devamlılığını sağlamaz; öznenin kendi süreklilik deneyimini dış dünyada tekrar edebileceği belirli referans noktaları meydana getirir. Cimrilik dolaşımı keserek, istifçilik ise nesneyi öznenin çevresinden çıkarmayı reddederek aynı temel ontolojik eğilimin farklı biçimlerini açığa çıkarabilir: varlığı ilişkisel hareketten çekip sabit bir sahiplik düzeninde tutmak.

Aralarındaki fark ilk olarak ilişkinin hangi aşamasında kapanma üretildiğinde görülür. Cimrilik, nesnenin özne alanından dışarı çıkmasını engellemeye yoğunlaşır. Para harcanmaz, nesne verilmez, kullanım paylaşılmaz, kaynak başka ilişkilere aktarılmaz. İstifçilik ise çoğu zaman daha geniş bir hareketle çalışır; işlevini kaybetmiş, kullanım değeri azalmış veya gelecekte kullanılma ihtimali son derece düşük nesneler bile öznenin çevresinde tutulur. Cimrilikte dolaşımın kapısı kapanırken, istifçilikte kopuşun kapısı kapanır. Birinde “benden çıkmasın”, diğerinde “benden ayrılmasın” mantığı öne çıkar. Ontolojik ortaklık ise nesnenin özneyle kurduğu ilişkinin sürekliliğinin diğer ilişkisel olasılıklara üstün tutulmasıdır.

Cimrilik bakımından dışsal sabitlik, özellikle sahip olunan değerin mevcut formunun korunmasında belirginleşir. Para başka bir şeye dönüşmediğinde para olarak kalır; nesne devredilmediğinde aynı mülkiyet bağı sürer; paylaşılmayan kaynak öznenin tekil kullanımına açık kalır. Böylece sahiplik ilişkisi zamansal olarak uzatılır. Cimri özne nesnenin tüm değişimini durduramaz, fakat onun ilişkisel statüsünün belirli bir boyutunu sabit tutabilir: “bana ait olma” durumunu. Bu sabitlik, dış dünyanın geri kalanındaki değişim karşısında son derece güçlü bir referans oluşturur.

İstifçilikte aynı mekanizma daha maddi ve mekânsal bir yoğunluk kazanabilir. Nesneler yalnızca sahiplik kategorisi altında değil, fiziksel olarak da öznenin yakınında birikir. Çevre giderek geçmiş ilişkilerin, kullanılmamış imkânların ve terk edilmeyen nesnelerin maddi deposuna dönüşür. Her nesne farklı bir zamansal kesitin taşıyıcısı olabilir; eski bir eşya geçmişteki bir yaşam dönemine, işlevsiz bir araç gelecekteki muhtemel kullanıma, önemsiz görünen bir parça belirli bir edinme anına bağlanabilir. Nesneyi atmak böylece yalnızca fiziksel alan açmak değildir; belirli bir zamansal referansı öznenin maddi çevresinden çıkarmaktır.

Dışsal sabitlik tam da bu zamansal boyutta önem kazanır. Bilincin kendisi sürekli değişen deneyimleri bir yaşam çizgisinde birleştirirken, sahip olunan nesneler geçmiş ile şimdi arasında fiziksel süreklilik işaretleri oluşturabilir. Bir nesnenin yıllarca aynı kişinin çevresinde kalması, zamansal mesafeyi maddi olarak aşan bir bağ üretir. “Ben o zaman da vardım” biçimindeki öz-farkındalık, “bu nesne o zaman da bendeydi” biçiminde dışsal bir karşılık bulur. Cimrilik ve istifçilik, bu karşılığın kaybolmasına karşı farklı derecelerde direnç gösterebilir.

Nesnenin kalıcılığı, bilincin kendi süreklilik deneyimini doğrulayan dışsal bir kanıt gibi işlemeye başladığında, nesneden ayrılmanın anlamı da değişir. Artık sadece ekonomik değer kaybedilmez; öznenin yaşam çizgisinin belirli bir maddi tanığı da ortadan kalkar. Nesne başka birinin eline geçtiğinde veya tamamen yok edildiğinde, geçmiş ile şimdi arasındaki somut bağlardan biri çözülür. Bu nedenle nesnenin fiilî kullanım değeri sıfıra yaklaşsa bile öznel referans değeri yüksek kalabilir.

Cimrilikte söz konusu referans daha soyut biçimde de kurulabilir. Özellikle para, mülkiyet miktarı veya birikim, tek tek nesnelerin biyografik anlamına ihtiyaç duymadan sabitlik sağlayabilir. Sayı, soyutluğu sayesinde zaman içinde karşılaştırılabilir. Sahip olunan miktarın korunması veya artması, öznenin dünyadaki maddi konumunun sürekliliğini ölçülebilir hâle getirir. İstifçilikte “aynı nesne bende kalıyor” biçiminde çalışan sabitlik, cimrilikte “aynı değer alanı bende kalıyor” biçimine dönüşebilir. Farklı içeriklere rağmen her iki yapı da öznenin dış çevresinde devamlılık üreten bir sahiplik rejimine dayanır.

Bu noktada nesnelerin işlevsel değerinden çok referans işlevleri önem kazanır. Cimri bireyin kullanmadığı bir kaynak, istifçinin kullanmadığı bir eşya veya yalnızca gelecekteki bir ihtimal için tutulan herhangi bir varlık, pratik açıdan pasif olabilir; fakat ontolojik olarak öznenin sabitlik düzeninde aktif bir rol oynayabilir. “Kullanılmıyor” olması “hiçbir işe yaramıyor” anlamına gelmez; nesne öznenin kontrol, süreklilik ve sahiplik hissini taşıyor olabilir. Tam da bu nedenle salt faydacı açıklamalar cimrilik ve istifçiliğin bazı biçimlerini kavramakta yetersiz kalır.

Dışsal sabitlik üretimi aynı zamanda dünyanın belirsizliğine verilen bir cevaptır. İlişkiler sona erebilir, toplumsal roller değişebilir, ekonomik koşullar bozulabilir, beden yaşlanabilir, kimlik anlatıları dönüşebilir. Sahip olunan nesne ise belirli ölçüde daha kolay kontrol edilebilir. Özne diğer insanların davranışını belirleyemez; fakat nesneyi vermemeyi seçebilir. Geleceğin nasıl şekilleneceğini bilemez; fakat bir miktar parayı elinde tutabilir. Kendi yaşamındaki bütün değişimleri engelleyemez; fakat çevresindeki bazı nesnelerin konumunu sabitleyebilir. Böylece mülkiyet, geniş bir değişkenlik alanı içinde sınırlı fakat yönetilebilir bir ontolojik istikrar bölgesi sunar.

Cimrilik bu istikrarı dolaşımı engelleyerek üretir. Dış dünyaya çıkmayan nesne öznenin denetim alanında kalır. İstifçilik ise ayrışmayı engelleyerek aynı alanı genişletir; yeni nesneler eklenir fakat eskiler çıkarılmaz. Birincisi mevcut sınırın geçirgenliğini azaltırken, ikincisi sınırın içerdiği maddi referansların sayısını artırabilir. İkisinde de özne ile nesne arasındaki bağın çözülmesi dirençle karşılanır.

İlişkisel ontoloji açısından burada önemli bir paradoks vardır. Dışsal sabitlik üretmek isteyen bilinç, nesneyi ilişkiden azade etmeye çalışıyor görünür; oysa gerçekte belirli bir ilişkiyi olağanüstü ölçüde yoğunlaştırır. Nesne özneye ait olarak kalır, özne çevresinde tutulur ve başka ilişkilerin bu bağı değiştirmesine izin verilmez. Dolayısıyla ortaya çıkan şey ilişkisiz varlık değil, tek-merkezli bir ilişkisellik biçimidir. Sahiplik bağı genişlerken ilişkisel çeşitlilik daralır.

Bu nedenle cimrilik ile istifçilik, etkileşimin tamamen ortadan kaldırılmasından çok, etkileşimin yönünün kontrol edilmesi olarak düşünülebilir. Nesne özneyle ilişki içinde kalmalıdır, fakat diğer öznelerle veya sistemlerle kuracağı ilişkiler sınırlandırılmalıdır. Böylece varlığın açık ilişkisel ağı hiyerarşik hâle gelir. Bir ilişki — sahiplik — diğerlerinin koşulunu belirler. Nesnenin dolaşımı, kullanımı ve dönüşümü ancak bu merkezî ilişkinin güvenliğini bozmadığı ölçüde kabul edilebilir.

Sabitliğin bu şekilde dışarıda üretilmesi, bilincin kendi ontolojik belirsizliğini de kısmen telafi eder. Öznenin kim olduğu sürekli değişen bir sorudur; sahip olduğu şeyler ise daha belirgin biçimde listelenebilir. Kişi kendisini eksiksiz bir kavram altında tüketemese de mülkiyet alanının sınırlarını daha kesin biçimde gösterebilir. Öz-farkındalığın açık uçluluğuna karşı sahiplik kapalı bir envanter sunar. Nesne, bilincin kendisine veremediği kesinliği maddi düzeyde sağlayabilir.

İstifçilikte envanterin büyümesi, öznenin dışsal dünyadaki izlerinin de büyümesi gibi işleyebilir. Her nesne belirli bir sahiplik ilişkisini tekrar eder: “bu da benim.” Bu tekrar, çokluk üzerinden süreklilik üretir. Cimrilikte ise aynı yapı nesne sayısından bağımsız biçimde işleyebilir; elde tutulan her değer, “henüz benden çıkmadı” şeklinde sahiplik sürekliliğini yeniden doğrular. Böylece dışsal sabitlik hem nicelik hem süre üzerinden kurulabilir.

Nesnenin elden çıkarılması, bu açıdan yalnızca sahiplik ilişkisinin sonlanması değildir; öznenin çevresinde kurulmuş sabitlik ağında bir boşluk açılmasıdır. Her ayrılık aynı yoğunlukta yaşanmaz; fakat cimrilik veya istifçilik arttıkça bu boşluk daha fazla ontolojik önem kazanabilir. Nesne ortadan kalktığında yalnızca bir dış varlık değil, öznenin kendi sürekliliğine bağladığı referans noktalarından biri de kaybolur. Koruma dürtüsünün yoğunluğu, nesnenin objektif değerinden ziyade bu referans işlevinin ağırlığıyla açıklanabilir.

İlişkisel dünya ise sürekli olarak bu sabitliği tehdit eder. Nesneler kullanıldığında aşınır, piyasaya çıktığında başka değerlere dönüşür, başkaları tarafından kullanıldığında farklı anlamlar kazanır. Dolaşım, nesneyi özne merkezli ilişkiden çıkarıp daha geniş bir ilişki ağına açar. Cimrilik ve istifçilik bu genişlemeye direnerek nesnenin ontolojik tarihini öznenin çevresinde yoğunlaştırır.

Böylece dışsal sabitlik, yalnızca “değişmeyen nesne” anlamına gelmez. Daha temel düzeyde, öznenin nesneyle kurduğu ilişkinin değişmeden kalmasıdır. Nesne fiziksel olarak eskise bile hâlâ “benim” olabilir; işlevsizleşse bile öznenin çevresinde kalabilir. Sabitliğin asıl taşıyıcısı çoğu zaman nesnenin maddi yapısından çok sahiplik ilişkisinin kendisidir. Cimrilik ve istifçilik, bu ilişkinin sürekliliğini varlığın sürekliliğinin yerine geçirebilir.

Dışsal sabitlik üretiminin ontolojik sonucu, öznenin kendi çevresinde bir tür durağan töz alanı kurmasıdır. Dünya değişir, fakat bazı şeyler “bende” kalır; ilişkiler dönüşür, fakat belirli sahiplik bağları sürer; zaman ilerler, fakat geçmişten gelen nesneler aynı çevrede bulunmaya devam eder. Bilinç böylece kendi öz-gönderimsel sürekliliğine dış dünyada maddi karşılıklar yaratır.

Cimrilik ve istifçilik tam da bu ölçüde sabit töz arayışının pratik biçimleri olarak okunabilir. Burada töz, klasik metafiziğin soyut cevheri değildir; öznenin değişimin içinden çekip kendi çevresinde sabitlemeye çalıştığı nesnel sürekliliklerdir. Dolaşım kesilir, kopuş ertelenir, sahiplik uzatılır. Nesne ne kadar uzun süre aynı özneye bağlı kalırsa, dış dünyanın akışına karşı o kadar güçlü bir referans noktası hâline gelir. Bilincin içsel özdeşliği, böylece maddi dünyanın belirli bölgelerinde tekrar edilerek çoğaltılır.

4. Sabit Ontolojik Referans Arzusu Olarak Cimrilik

4.1. Nesnenin Öznenin Sürekliliğini Taşıyan İkincil Töze Dönüşmesi

Nesnenin öznenin sürekliliğini temsil eden dışsal bir referansa dönüşmesi, cimriliğin ontolojik yapısında belirleyici bir eşiktir. Artık sahip olunan şey yalnızca değer taşıyan, kullanılabilen veya değiştirilebilen bir nesne değildir; öznenin kendi özdeşlik deneyimini dışarıda sabitleyen bir taşıyıcı hâline gelir. Bilincin kendisinde fenomenolojik olarak bulunan süreklilik, nesnenin maddi ve mülkiyetsel devamlılığı üzerinden dış dünyada ikinci kez kurulmuş olur. Nesne bu noktada salt “şey” olma statüsünü aşar ve öznenin kendi sürekliliğini temsil eden ikincil bir töz işlevi kazanmaya başlar.

“İkincil töz” ifadesi burada klasik Aristotelesçi teknik anlamıyla kullanılmaz. Kastedilen, öznenin kendi varoluşunda doğrudan sabitleyemediği sürekliliği dış nesneye devrederek, o nesneyi bir tür maddi özdeşlik merkezi hâline getirmesidir. Nesne ontolojik olarak gerçekten değişmez bir cevhere dönüşmez; fakat özne tarafından sanki değişmeden kalması gereken bir taşıyıcıymış gibi işlevselleştirilir. Dolayısıyla ikincil tözsellik nesnenin kendi doğasından değil, bilincin ona yüklediği sabit referans görevinden doğar.

Bilincin kendi özdeşliği doğrudan nesne gibi tutulamaz. Kişi “ben” dediğinde belirli bir referans merkezi oluşturur; fakat bu merkezin maddi sınırlarını nesne gibi gösteremez. Beden değişir, düşünceler dönüşür, anılar yeniden düzenlenir, toplumsal kimlikler farklılaşır. Buna rağmen özne kendisini bütün bu değişimlerin aynı yaşam çizgisi içindeki taşıyıcısı olarak deneyimler. Nesne ise bu soyut sürekliliğe somut bir biçim verebilir. Yıllardır aynı yerde duran, aynı kişiye ait olan veya aynı sahiplik bağı içinde korunan şey, öznenin zamansal özdeşliğini maddi olarak temsil eder.

Nesnenin ikincil tözleşmesi tam da bu temsilin zorunluluğa dönüşmesiyle başlar. Sıradan sahiplikte nesne kaybedilebilir, devredilebilir veya başka bir şeye dönüştürülebilir; öznenin kimliği bununla bütünüyle sarsılmak zorunda değildir. Cimri yapıda ise nesnenin sürekliliği öznenin sürekliliğine daha sıkı bağlanır. “Ben hâlâ benim” duygusu, “bana ait olan hâlâ bende” olgusuyla doğrulanır. İkinci ifade birincinin maddi desteği hâline geldikçe, nesnenin dolaşımı öznenin özdeşlik düzeninde daha büyük bir tehdit üretir.

İkincil tözün en önemli özelliği, değişimden mümkün olduğunca korunmasıdır. Nesneye değer kazandıran şey artık yalnızca ne işe yaradığı veya hangi ilişkilere girebildiği değildir; aynı kalabilmesidir. Birikmiş para harcanmadığı için, saklanan nesne devredilmediği için, kullanılmayan eşya başlangıçtaki hâline yakın tutulabildiği için değer kazanabilir. Sabitlik, başlı başına ontolojik bir özellik gibi değerlendirilir.

Bu durumda nesnenin işlevi tersine döner. Normalde nesne başka varlıklarla ilişki kurabilme kapasitesi üzerinden anlam kazanırken, ikincil töz olarak nesne tam tersine ilişkiden korunma kapasitesi üzerinden değerlenir. Kullanılmak için var olan şey kullanılmadığında, değişim için var olan şey dolaşıma girmediğinde, paylaşılabilir olan paylaşılmadığında bile “başarılı” sayılabilir; çünkü artık temel işlevi ilişkisel potansiyelini gerçekleştirmek değil, öznenin sabitlik ihtiyacını taşımaktır.

Nesnenin ikincil tözleşmesi, cimriliğin neden bazı durumlarda ekonomik rasyonaliteyle çelişebildiğini de açıklar. Bir varlığın kullanılması, yatırım yapılması, dönüştürülmesi veya devredilmesi daha fazla ekonomik değer üretebilecek olsa bile, nesnenin mevcut formda tutulması tercih edilebilir. Çünkü söz konusu tercih yalnızca ekonomik kazanç–kayıp hesabına bağlı değildir. Nesne sabit kaldığı sürece, öznenin dışsal referans sisteminde taşıdığı tözsel işlev devam eder. Dönüşüm daha rasyonel olsa bile sabitliğin ontolojik değeri ağır basabilir.

İkincil töz aynı zamanda geçmişi muhafaza eder. Öznenin yaşamındaki önceki dönemlerden kalan nesneler, geçmiş benliğin maddi kalıntıları olarak işlev görebilir. Nesneye bakıldığında yalnızca nesnenin kendisi değil, onunla bağlantılı eski bir yaşam dönemi de çağrılır. Bu nedenle nesneyi korumak, geçmişteki öznel konfigürasyonları bugüne taşımak anlamına gelebilir. Tözsellik burada zamansal sürekliliğin maddi yoğunlaşmasıdır.

Cimrilik açısından daha soyut nesneler de aynı işlevi üstlenebilir. Biriktirilmiş para, tek tek anıların taşıyıcısı olmayabilir; fakat öznenin ekonomik sürekliliğini ve kendine yeterlilik hissini temsil eder. Miktarın korunması, geçmiş emek, fedakârlık veya kazanımın bugünde varlığını sürdürmesi gibi algılanabilir. Harcamak, yalnızca bugünkü bir tüketim değildir; geçmişte biriktirilmiş öznel zamanın da dönüşmesidir. Bu nedenle para, öznenin yaşam enerjisinin maddi tortusu gibi tözselleştirilebilir.

Nesnenin öznenin geçmişini taşıması, onun geleceğe ilişkin güvenlik işleviyle birleştiğinde daha güçlü bir sabitlik üretir. Sahip olunan şey hem “nereden geldiğimi” hem de “gelecekte neye dayanabileceğimi” temsil edebilir. Böylece nesne yalnızca şimdiki zamanda bulunan bir varlık değildir; geçmiş ile gelecek arasında öznenin sürekliliğini bağlayan bir köprü hâline gelir. Cimrilik bu köprünün değişmeden kalmasını istemekle, zamansal bütünlüğünü de güvence altına almaya çalışır.

İkincil tözleşme süreci, nesnenin özne dışındaki ilişkilerinin değersizleşmesine neden olur. Nesnenin başka bir insan için ne ifade edebileceği, başka bir bağlamda hangi işlevi gerçekleştireceği veya dolaşım içinde hangi yeni değerleri üreteceği geri plana düşer. En önemli belirlenim artık öznenin sürekliliğini taşımasıdır. Böylece nesnenin ontolojik çoğulluğu tek bir temsil işlevine indirgenir.

Nesne bu anlamda öznenin dışsal “ben” parçalarından birine dönüşebilir. Elbette nesne gerçekten öznenin kendisi değildir; fakat fenomenolojik ve sembolik düzeyde benlik sınırına eklemlenir. Kaybı bu nedenle salt dışsal kayıp gibi hissedilmez. Nesnenin özneye ait olmaktan çıkması, benliğin maddi uzantısının küçülmesi anlamına gelir. İkincil töz, tam da bu yüzden kolayca devredilemeyen bir varlık hâline gelir.

Cimriliğin dolaşıma direnci burada en açık ontolojik anlamını bulur. Nesne dolaşıma girdiğinde yalnızca yer değiştirmez; ikincil töz olarak taşıdığı sabit referans işlevi de bozulur. Başkasına verilen nesne artık aynı sahiplik bağının taşıyıcısı değildir. Harcanan para başka bir değer formuna dönüşür. Paylaşılan kaynak özneye münhasır olmaktan çıkar. Dolayısıyla dolaşım, dışsal özdeşlik taşıyıcısını hareketlendirerek onun tözsel işlevini zayıflatır.

Bu nedenle cimri özne nesneden yalnızca “kalmasını” değil, belirli bir ilişkisel konumda kalmasını talep eder. Fiziksel nesnenin varlığını sürdürmesi yeterli değildir; bana ait kalması, benim erişim alanımda bulunması ve benim kurduğum sabitlik düzenine bağlı olması gerekir. Nesne başkasına verildikten sonra fiziksel olarak kusursuz biçimde korunabilir; fakat öznenin açısından ikincil töz işlevini büyük ölçüde kaybetmiştir. Demek ki tözsellik maddede değil, özne–nesne ilişkisinin sürekliliğinde kurulmaktadır.

Buradan önemli bir sonuç çıkar: cimrilik nesnenin kendi tözünü korumaz; aslında nesneye yüklenmiş öznel tözselliği korur. Görünüşte “şeyi olduğu gibi tutma” arzusu vardır, fakat korunmak istenen şey, nesnenin öznenin kimlik düzenindeki sabit konumudur. Nesnenin maddi yapısı bu konumun taşıyıcısıdır; asıl önem taşıyan ise onun özneyle bağının çözülmemesidir.

İkincil tözleşme aynı zamanda öznenin etkileşimsel evrene karşı kendisine bir direnç yüzeyi yaratmasıdır. Dünya içindeki hiçbir ilişki bütünüyle sabit değildir; fakat nesne belirli ölçüde sabitlenebilir. İnsan diğer insanların değişimini kontrol edemez, toplumsal bağların sürekliliğini garanti edemez, kendi bedenini veya psikolojik yapısını durduramaz. Buna karşılık sahip olunan şeylerin bir kısmını saklayabilir, kilitleyebilir, paylaşmayabilir veya devretmeyebilir. Böylece değişimin engellenebildiği küçük bir alan kurulur.

Nesnenin ikincil töz hâline gelmesi, bu alanın yalnızca pratik değil metafizik önem kazanmasını sağlar. Sabit nesne, “değişim her şeyi götürmüyor” düşüncesinin maddi kanıtına dönüşür. Bazı şeyler tutulabilir, bazı ilişkiler dondurulabilir, bazı değer biçimleri dönüştürülmeden muhafaza edilebilir. Cimrilik, bu sınırlı gerçekliği genelleştirerek sabitliği varlığın ideal biçimi gibi konumlandırır.

Fakat ilişkisel ontoloji açısından ikincil tözün kendisi de ilişkisel bir üretimdir. Nesnenin özne için sabit referans hâline gelmesi, özne ile nesne arasındaki özel ilişkinin sonucudur. Dolayısıyla cimrilik ilişkiden kaçmaya çalışırken bile ilişkisel bir yapı üretir. Paradoks, ilişkinin reddedilmesinde değil, tek bir ilişkinin tözselleştirilmesindedir. Sahiplik bağı zamansız ve değişmez bir hakikat gibi ele alınır; diğer ilişkiler bu tözselleştirilmiş bağa göre ölçülür.

Nesne ikincil töze dönüştüğünde, tekilliği de farklı bir anlam kazanır. Artık yalnızca diğer nesnelerden ayrılmış bir varlık değildir; öznenin özdeşliğini taşıdığı için ayrıcalıklı bir tekilliktir. Aynı işlevi görebilecek başka bir nesne onun yerini kolayca alamayabilir. Çünkü mesele işlevsel eşdeğerlik değil, süreklilik taşıyan aynı referansın korunmasıdır. İkame edilebilirlik azaldıkça tözsel değer artar.

Cimrilik bu açıdan yalnızca miktar biriktirme değil, belirli referansları süreklileştirme pratiğidir. Her nesne eşit ağırlık taşımaz; bazıları öznenin maddi kimliğinde yoğunlaşır. Birikim çoğaldıkça, dış dünyada öznenin sürekliliğini taşıyan sabit noktaların sayısı da artabilir. Böylece benlik yalnızca tek bir maddi referansa değil, nesnelerden oluşan bütün bir sabitlik alanına yayılır.

İkincil töz kavramı, cimriliğin görünürde nesne merkezli fakat derinde özne merkezli doğasını açığa çıkarır. Nesne korunmaktadır, fakat korumanın nedeni yalnızca nesnenin kendi değeri değildir. Nesnenin taşıdığı öznel süreklilik korunur. Varlık dolaşımdan çekilmektedir, fakat gerçekte sabitlenen şey öznenin dış dünyadaki referans düzenidir. Böylece cimrilik, nesnenin tözünü bulmaya çalışırken farkında olmadan kendi özdeşliğinin maddi temsilini üretir.

Nesnenin ikincil töze dönüşmesiyle birlikte cimrilik artık yalnızca “elde tutma” pratiği olarak anlaşılamaz. Sahip olunan varlık, bilincin kendi sürekliliğini dış dünyada yeniden kurduğu ontolojik bir taşıyıcı hâline gelir. Onu dolaşımdan korumak, maddi bir şeyi saklamak kadar öznenin dışarıya taşınmış özdeşliğini değişimden korumaktır. Cimriliğin sabit töz arayışı böylece nesne ile bilinç arasındaki sınırı bulanıklaştırır: özne kendi sabitliğini nesneye aktarır, nesne ise bu sabitliği geri yansıtarak öznenin süreklilik duygusunu doğrular.                                                                                                                      

4.2. Tözselliğin Bilinçten Nesneye Aktarılması

Bilincin kendi sürekliliğini dış dünyadaki nesneler aracılığıyla temsil etmesi, cimriliğin ontolojik yapısında yalnızca sembolik bir yansıtma olarak kalmaz; daha ileri düzeyde, tözsellik fikrinin öznel alandan nesnel alana aktarılmasına dönüşür. Öz-farkındalık kendisini değişen içeriklere rağmen süreklilik taşıyan bir referans merkezi olarak deneyimler. Düşünceler, duygular, bedensel durumlar ve toplumsal konumlar değişirken “ben” bütün bu değişimlerin içinden geçen bir birlik olarak hissedilir. Bu süreklilik doğrudan maddi bir nesne değildir ve öznenin karşısına bütünüyle dışsal biçimde konulamaz. Cimrilik ise söz konusu içsel sabitlik hissini dış dünyada daha somut ve denetlenebilir bir formda yeniden üretir: sahip olunan nesne, değişmeden kalması beklenen bir tözsel taşıyıcı hâline gelir.

Tözselliğin aktarılması, nesnenin gerçekten metafizik olarak değişmez bir cevhere dönüşmesi anlamına gelmez. Burada belirleyici olan, öznenin nesneyi hangi ontolojik işlevle donattığıdır. Bilinç kendi sürekliliğini fenomenolojik olarak yaşar, fakat onu maddi bir şey gibi tutamaz. Nesne ise tutulabilir, saklanabilir, sayılabilir, korunabilir ve başkalarının erişiminden uzaklaştırılabilir. Böylece öznel sürekliliğin soyut yapısı, nesnede maddi bir karşılık kazanır. Nesne, bilincin kendi içinde tam olarak sabitleyemediği özdeşliği dış dünyada taşımaya başlar.

Aktarımın ilk aşaması, özne ile sahip olunan şey arasındaki ilişkinin sıradan mülkiyet bağını aşmasıdır. Bir nesneye sahip olmak, başlangıçta yalnızca tasarruf yetkisi anlamına gelebilir. Fakat nesne zaman içinde öznenin kimlik anlatısına, güvenlik duygusuna veya süreklilik deneyimine bağlandıkça, mülkiyet ilişkisi ontolojik bir yoğunluk kazanır. “Bu bana ait” ifadesi giderek “bu benim sürekliliğimin bir parçası” anlamına yaklaşır. Nesnenin değişmesi veya elden çıkması da bu nedenle yalnızca ekonomik veya pratik bir değişiklik olmaktan çıkar.

Öznenin kendi sürekliliğini nesneye aktarması, varlığın iki farklı sabitlik biçimini birbirine yaklaştırır. Bilincin sabitliği içeriklerin değişmesine rağmen referans birliğinin sürmesidir; nesnenin sabitliği ise çoğu zaman fiziksel, mülkiyetsel veya ilişkisel konfigürasyonunun mümkün olduğunca korunmasıdır. Cimrilik, bu iki farklı yapıyı özdeşleştirerek öznel sürekliliği nesnel durağanlığa tercüme eder. Bilincin “değişimler boyunca aynı referans merkezi” olma biçimi, nesnenin “değişmemek yoluyla aynı kalması” şeklinde dışsallaştırılır.

Söz konusu tercüme, cimriliğin sabitlik idealindeki temel çarpıtmadır. Bilinç kendi sürekliliğini aslında dönüşümlerin içinden geçerek üretir. İnsan çocukluktan yetişkinliğe, farklı düşünce ve ilişki biçimlerinden geçerken aynı kişisel tarih içinde varlığını sürdürebilir. Fakat nesneye aktarılan tözsellik hareketi tersine çevirir: değişim sürekliliğin içinde taşınmak yerine sürekliliğe karşı tehdit gibi görülür. Öz-farkındalığın dinamik birliği, nesnenin statik bütünlüğüne dönüştürülür.

Cimri bilinç bu yüzden nesnenin yalnızca var olmasını istemez; belirli bir biçimde var olmasını ister. Nesne aynı mülkiyet ilişkisi içinde kalmalı, mümkün olduğunca az başkalaşmalı ve öznenin kontrol alanından uzaklaşmamalıdır. Bir varlığın fiziksel olarak varlığını sürdürmesi, tözsel işlevi açısından yeterli değildir. Başkasına verilen nesne hâlâ vardır; fakat öznenin sürekliliğini temsil eden referans olma niteliğini kaybedebilir. Demek ki nesneye aktarılan tözsellik, salt maddi süreklilik değil, özneyle kurulan ilişkinin sürekliliğidir.

Bu nokta cimriliğin neden nesnenin kendi ontolojik tarihine karşı kayıtsız kalabildiğini gösterir. Nesne başka bir öznenin elinde daha yoğun kullanılabilir, daha fazla işlev görebilir veya farklı anlamlar kazanabilir. İlişkisel ontoloji açısından bunların tümü varlığın yeni belirlenimleridir. Cimri ontoloji için ise nesnenin asli belirlenimi, “bana ait olma” konumudur. Nesne başka ilişkilerde ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, bu merkezî bağ çözülmüşse öznenin perspektifinden temel tözsel süreklilik kırılmıştır.

Tözselliğin aktarılması aynı zamanda sahiplik ilişkisinin zaman üstü bir niteliğe bürünmesine neden olur. Gerçekte hiçbir mülkiyet ilişkisi zorunlu olarak ebedî değildir; hukuki, ekonomik veya biyografik koşullarla değişebilir. Cimri bilinç ise sahiplik sürekliliğini olabildiğince zamandan bağımsızlaştırmaya çalışır. “Şimdi benim” kolayca “bende kalmalı”ya, oradan da “bende kaldığı sürece korunmuş olur”a dönüşür. Geçici bir ilişkisel durum, normatif ve tözsel bir zorunluluk gibi kavranır.

Burada varlığın belirli bir andaki konfigürasyonu da tözselleştirilir. Nesne edinildiği anda hangi durumda ise o hâl, sanki onun asıl ontolojik biçimiymiş gibi ayrıcalık kazanabilir. Kullanım, dönüşüm veya devretme bu ilk durumun çözülmesi olarak görülür. Böylece nesnenin tarih içindeki bir momenti, tüm zamanlara yayılması gereken bir öz hâline gelir. Cimrilik yalnızca sahipliği değil, belirli bir zamansal kesiti de dondurur.

Aktarılan tözsellik kontrol aracılığıyla korunur. Bilinç kendi içsel değişimini bütünüyle denetleyemez; düşüncelerin, duyguların, bedenin ve ilişkilerin dönüşümünü tam olarak durduramaz. Dış nesne ise daha yüksek ölçüde kontrol edilebilir. Saklanabilir, kilitlenebilir, paylaşılmayabilir, harcanmayabilir. Böylece içsel düzeyde gerçekleştirilemeyen mutlak sabitlik dışarıda pratik tekniklerle yaklaşılabilir bir hedef hâline gelir. Cimrilik, tözsellik arzusunu kontrol edilebilir nesneler üzerinde uygular.

Kontrol arttıkça nesnenin ilişkisel hareket alanı daralır. Başkasının kullanımı engellenir, devretme geciktirilir, tüketim azaltılır veya dolaşım tamamen kesilir. Bu işlemler nesnenin fiziksel yapısını koruyabilir; ancak daha temel düzeyde nesnenin özneyle kurduğu tekil ilişkinin devamını sağlar. Cimrilik, nesnenin tözünü değil, özneye bağlanmış tözsel statüsünü korur.

Tözselliğin bilinçten nesneye aktarılması, kimlik ile mülkiyet arasındaki ayrımı da inceltir. Nesnenin kaybı, sahip olunan varlığın azalması kadar, öznenin dışsal özdeşlik yapısında bir boşluk açılması anlamına gelebilir. Kişi sahip olduğu şeyi kendisiyle aynılaştırdığı ölçüde, mülkiyet kaybı bir tür benlik kaybına yaklaşır. Bu nedenle cimriliğin bazı biçimlerinde nesneden ayrılmaya karşı gösterilen direnç, nesnenin kullanım veya piyasa değeriyle orantılı olmayabilir.

Özellikle uzun süre korunmuş nesneler, bu tözsel aktarımın yoğunlaştığı alanlardır. Bir şey yıllarca aynı kişinin çevresinde kaldığında, nesnenin sürekliliği öznenin biyografik sürekliliğiyle üst üste binebilir. Nesne geçmişteki benlik hâlleriyle bugünkü özne arasında somut bir bağlantı kurar. Onu kaybetmek, fiziksel bir nesneden ayrılmak kadar geçmişin maddi bir izinden ayrılmak anlamına gelir. Böylece nesnenin tözsel değeri zamanla artar.

Para ve birikimde aynı süreç daha soyut bir biçim alır. Belirli banknotların kendisi değişebilir; dijital kayıtlar fiziksel taşıyıcı bile gerektirmeyebilir. Buna rağmen sahip olunan miktar öznenin dışsal sürekliliğinin nicel göstergesine dönüşebilir. Burada töz nesnenin fiziksel aynılığında değil, miktarın veya sahiplik kapasitesinin devamlılığında bulunur. Cimrilik, maddi nesne yerine soyut değeri tözselleştirebilir.

Dolayısıyla “töz” cimrilik içinde tek bir biçimde ortaya çıkmaz. Bazen belirli nesnenin fiziksel devamlılığı, bazen mülkiyet statüsünün sürmesi, bazen parasal miktarın korunması, bazen de erişim ve kontrol hakkının değişmemesi tözsel işlev üstlenebilir. Ortak nokta, değişken ilişkisel dünya içinde belirli bir referansın mümkün olduğunca aynı kalmasıdır. Cimrilik, hangi içerikle çalışırsa çalışsın, değişimi sınırlayarak sabit bir özdeşlik noktası üretir.

İlişkisel ontoloji açısından burada dikkat çekici bir tersine dönüş gerçekleşir. Bilinç kendi özdeşliğini dışarıya aktardığında, nesneye kendisinde bile bulunmayan türden bir değişmezlik yükler. Öznenin kendi sürekliliği değişim içindedir; fakat nesneden değişimsizlik talep edilir. Bilinç ilişkisel bir varlıkken, kendi sabitlik modelini ilişkiden arındırılmış biçimde dışsallaştırır. Böylece özne, sahip olmadığı mutlak tözselliği nesnede üretmeye çalışır.

Nesnenin bu rolü bir tür ontolojik vekâlet olarak düşünülebilir. Bilinç mutlak sabit töz olma iddiasını kendi deneyiminde güvence altına alamaz; dış dünyadaki nesne onun adına sabit kalır. Özne değişir, nesne korunur; ilişkiler dönüşür, sahiplik sürdürülür; yaşamın koşulları değişkenleşir, fakat belirli bir maddi referans aynı yerde tutulur. Nesne böylece öznenin gerçekleştiremediği sabitliği vekâleten taşır.

Cimrilik de tam bu vekâleti koruyan pratik hâline gelir. Dolaşıma izin vermemek, nesnenin özne adına taşıdığı sabitliği korumaktır. Başkalaşmayı sınırlamak, ikincil tözün çözülmesini engellemektir. Sahipliği sürdürmek, öznenin dışsal özdeşlik referansını zamana karşı sabitlemektir. Böylece vermeme veya biriktirme davranışlarının ardında, daha derin bir ontolojik transfer süreci işler.

Tözselliğin nesneye aktarılması aynı zamanda ilişkisel ontolojinin içinden çıkan paradoksal bir girişimdir. Aktarımın kendisi bir ilişkidir; öznenin nesneye sabitlik yüklemesi, nesneyi kendi kimlik yapısına bağlaması ve onun dolaşımını sınırlaması bütünüyle ilişkisel süreçlerdir. Cimrilik ilişkiden kaçarken bile ancak ilişki aracılığıyla bunu yapabilir. Bu nedenle cimriliğin hedefi mutlak ilişkisizlikten çok, değişmeyen tekil bir ilişki üretmektir.

Sahiplik bağı bu anlamda tözselleştirilmiş ilişkidir. Normalde ilişkiler başlar, değişir ve sona erebilir. Cimri bilinç ise belirli bir ilişkiyi, yani özne ile sahip olunan şey arasındaki bağı, sanki varlığın değişmez özüne aitmiş gibi ele alır. Nesne yalnızca “benimle ilişkili” değildir; “bana ait olması onun doğru ontolojik konumudur” düşüncesine yaklaşılır. İlişkisel bir olgu, özsel bir zorunluluğa çevrilir.

Böylece tözsellik gerçekten nesneye taşınırken, nesnenin tözü de paradoksal biçimde özneyle kurduğu ilişkiye bağlanır. Cimri bilinç bir yandan nesnenin kendi içine kapalı ve sabit olduğunu düşünür; diğer yandan bu sabitliğin temel koşulunu nesnenin kendisine ait kalmasında bulur. Nesnenin “kendi başına tözü” ile “bana ait oluşu” iç içe geçer. Sonuçta nesne ne gerçekten ilişkisizdir ne de bağımsızdır; öznenin sabitlik arzusuna bağlanmış ilişkisel bir töz üretimine dönüşür.

Cimriliğin derin ontolojik yapısı, tam da bu aktarım sayesinde açıklık kazanır. Bilinç kendisinde deneyimlediği öz-gönderimsel sürekliliği nesneye yükler; nesnenin değişmezliği aracılığıyla kendi sürekliliğini dış dünyada yeniden üretir. Sahip olunan şey böylece yalnızca korunması gereken bir değer değil, öznenin ontolojik güvenliğini taşıyan bir sabitlik merkezi hâline gelir. Varlığın ilişkisel hareketi karşısında nesneye yüklenen tözsellik, bilincin kendisini tanımlama ve süreklileştirme arzusunun maddi biçimidir.

4.3. Koruma Paradoksu: Varlığın Değil Konfigürasyonun Muhafazası

Cimriliğin en temel paradokslarından biri, “varlığı koruma” iddiasının çoğu zaman varlığın kendisinden çok, onun belirli bir anda aldığı konfigürasyonu korumasıdır. Nesne dolaşımdan çekildiğinde, kullanım sınırlandığında veya devretme engellendiğinde gerçekten de bazı özellikler muhafaza edilebilir. Fiziksel yapı daha az aşınabilir, sahiplik ilişkisi sürdürülebilir, nicelik azalmaz veya nesnenin belirli bir düzen içindeki konumu korunabilir. Fakat bütün bunlar varlığın tamamının korunduğunu göstermez. Korunan, varlığın ilişkisel tarihindeki belirli bir kesittir; onun başka ilişkilerde alabileceği biçimler ise fiilen askıya alınır.

“Konfigürasyon” burada bir varlığın belirli bir anda taşıdığı maddi, işlevsel, ilişkisel ve sahiplik belirlenimlerinin bileşimini ifade eder. Bir nesne aynı fiziksel yapıda, aynı sahiplik ilişkisi içinde ve aynı kullanım durumunda tutulduğunda mevcut konfigürasyonu süreklileştirilmiş olur. Cimrilik, bu sürekliliği varlığın korunmasıyla özdeşleştirir. Oysa ilişkisel ontoloji açısından varlık, tek bir konfigürasyonda tüketilemez; zaman içinde farklı ilişkisel düzenlere geçebilir ve bu geçişlerin tümü onun varoluş tarihinin parçalarıdır.

Bir kitabın rafta hiç açılmadan saklanması fiziksel konfigürasyonunu büyük ölçüde koruyabilir. Fakat kitap okunabilir, paylaşılabilir, tartışılabilir veya başka bir düşünsel bağlamın parçası olabilir. Saklama işlemi kitabın varlığını ortadan kaldırmaz; ancak onun belirli ilişkisel olanaklarını gerçekleştirmeden bırakır. Korunan şey kitabın belirli maddi durumu, askıya alınan şey ise okuma ve aktarım aracılığıyla kazanabileceği belirlenimlerdir. Cimrilik ilkini varlığın bütünüyle özdeşleştirdiğinde paradoks doğar.

Aynı mantık para için de geçerlidir. Para elde tutulduğunda sahiplik ve nominal miktar korunabilir; ancak harcama, yatırım, borç verme veya bağış gibi farklı ilişkisel konfigürasyonlara geçmez. Cimri tutum mevcut para formunu korur ve bunu değerin korunması olarak yorumlar. Oysa para başka bir şeye dönüştüğünde tamamen yok olmayabilir; yalnızca değer biçimi değişir. Para mal, hizmet, sermaye, güven veya toplumsal ilişki biçiminde yeni belirlenimler kazanabilir. Mevcut konfigürasyonu korumak, tüm olası değer biçimlerini korumak değildir.

Koruma paradoksu, varlığın sabit özü olduğu varsayımıyla yakından ilişkilidir. Eğer bir şeyin gerçek varlığı tek bir temel biçimde bulunuyorsa, o biçimi korumak varlığın kendisini korumak anlamına gelir. İlişkisel ontoloji ise böyle bir özdeşliği sorgular. Bir varlığın belirlenimleri zamanla ve ilişkilerle değişebilir; değişim onun mutlaka ortadan kalktığı anlamına gelmez. Dolayısıyla korunacak tek ve nihai bir konfigürasyonun bulunması zorunlu değildir.

Cimrilik belirli bir anı seçip onu normlaştırır. Nesnenin mevcut sahibine ait olduğu, kullanılmadığı, belirli bir miktarda bulunduğu veya değişmeden kaldığı durum “doğru” konfigürasyon olarak ele alınır. Sonraki her dönüşüm bu normdan sapma hâline gelir. Böylece zamansal bir kesit, ontolojik bir ölçüte dönüştürülür. Nesnenin tarihindeki bir moment, tüm diğer momentlerden daha gerçek kabul edilir.

Bu yaklaşım, korumanın kendisini nötr olmaktan çıkarır. Her koruma bir seçimdir: neyin korunacağı, hangi özelliklerin değişmesine izin verileceği ve hangi ilişkilerin engelleneceği belirlenir. Cimrilik çoğu zaman mülkiyet, nicelik ve mevcut biçim gibi belirlenimleri önceliklendirir. Kullanım, aktarım, ilişkisel etki ve yeni anlamların oluşumu ise ikincil hâle gelir. Böylece koruma, varlığın tüm boyutlarını eşit biçimde muhafaza etmez; belirli boyutları diğerlerinin pahasına ayrıcalıklı kılar.

İlişkisel ontoloji açısından varlığın gerçekleşmesi, tam da farklı konfigürasyonlara geçebilme kapasitesini içerir. Bir varlık her ilişkide tamamen başka bir şeye dönüşmez; fakat ilişkiler onun bazı potansiyellerini açığa çıkarabilir. Bu nedenle varlığı yalnızca mevcut hâlinde tutmak, onun fiilî bütünlüğünü korumaktan çok mümkün ontolojik geleceklerini daraltabilir. Cimrilik nesnenin şimdiki zamanını korurken gelecekteki varlık biçimlerini sınırlar.

Korumanın zamanla kurduğu ilişki de burada belirleyicidir. Bir nesnenin mevcut konfigürasyonunu mümkün olduğunca uzun süre devam ettirmek, zamanın etkisini azaltma girişimidir. Ancak varlık zamansallığın dışına çıkarılamaz. Saklanan nesne de yaşlanır, bağlamı değişir, ekonomik değeri dönüşür ve sahibinin onunla kurduğu anlam ilişkisi farklılaşabilir. Dolayısıyla cimrilik yalnızca ilişkisel akışı değil, zamansal akışı da dondurmaya çalışır; fakat hiçbir zaman tam bir başarı elde edemez.

Konfigürasyonun korunması bu nedenle gerçek bir sabitlikten çok, değişim oranını azaltma pratiğidir. Cimri özne nesneyi zamanın dışına çıkarmaz; yalnızca belirli değişimleri geciktirir. Kullanılmadığında aşınma yavaşlar, paylaşılmadığında sahiplik bağı sürer, harcanmadığında nicelik korunur. Fakat değişim tamamen ortadan kalkmaz. Bu yüzden sabit töz aslında sürekli bakım gerektiren yapay bir durağanlıktır.

Burada cimriliğin savunmacı metafiziği yeniden belirginleşir. Koruma kendiliğinden gerçekleşmez; nesneyi ilişkilerden uzak tutmak, sınırlar koymak ve dolaşımı kontrol etmek gerekir. Sabitlik üretmek aktif bir pratiktir. Varlık doğal olarak akış içinde olduğu için, durağan konfigürasyonun sürdürülmesi sürekli müdahale gerektirir. Cimrilik, tam anlamıyla pasif elde tutma değil, değişimi baskılayan aktif ontolojik yönetimdir.

Paradoks daha da derinleşir: varlığın belirli biçimini korumak için o varlığın gerçekleştirebileceği bazı işlevleri ortadan kaldırmak gerekebilir. Bir şeyi yıpranmaktan korumak için kullanmamak, kaybolmaktan korumak için paylaşmamak, azalmasını önlemek için harcamamak gerekir. Böylece koruma başarılı oldukça ilişkisel gerçekleşme azalabilir. Cimrilik, varlığın kaybını önlerken varlığın etkinliğini sınırlayan bir mekanizma hâline gelir.

“Fiilî varoluşun azalması” ifadesi burada dikkatle anlaşılmalıdır. Nesne ontolojik olarak daha az var olmaz; maddi varlığı aynı yoğunlukta sürebilir. Azalan şey, ilişkisel ve işlevsel gerçekleşme alanıdır. Nesne daha az sayıda bağa girer, daha az etki üretir ve daha az belirlenim kazanır. Dolayısıyla eksilme niceliksel varoluşa değil, fiilleşmiş ilişkisel olanaklara ilişkindir.

Cimriliğin kendisi açısından ise bu fiilleşmeme bir kayıp değildir. Tam tersine, nesnenin değişmeden kalmasını sağladığı için başarı sayılır. İşte iki ontolojinin çatışması burada en çıplak hâline ulaşır. Tözsel model, varlığın korunan özdeşliğini temel alır; ilişkisel model ise varlığın etki ve ilişki kapasitesini de hesaba katar. Aynı nesne birinci modele göre kusursuz biçimde korunmuş, ikinci modele göre ontolojik olarak daraltılmış olabilir.

Mülkiyet bu paradoksu daha da güçlendirir. Nesnenin sahiplik konfigürasyonunu korumak, onun başka öznelerle kurulabilecek ilişkilerini sınırlar. “Bende kalması” bir tür varlık güvenliği üretirken “başka biriyle ilişkiye girebilmesi” olasılığını azaltır. Cimrilik böylece varlığın kendisini değil, özneye göre belirlenmiş konumunu muhafaza eder.

Bu nedenle korunmuş nesne her zaman “aynı nesne” değildir. Fiziksel olarak aynı kalsa bile ilişkisel bağlamı değişebilir. Kullanılmayan bir araç zamanla işlevsel olarak anlamsızlaşabilir, biriktirilen para enflasyon veya ekonomik dönüşüm nedeniyle değer kaybedebilir, saklanan bilgi bağlam değiştikçe güncelliğini yitirebilir. Cimrilik sabitliği koruduğunu düşünürken, dış dünyanın ilişkisel hareketi nesnenin statüsünü yine de değiştirebilir. Kapalılık, varlığı ilişkilerden tamamen kurtaramaz.

Bu nokta sabit töz idealinin imkânsızlığını gösterir. Bir nesne diğer varlıklardan mutlak biçimde yalıtılamaz. Fiziksel çevre, zaman, toplumsal anlam ve ekonomik koşullar nesneyi etkilemeye devam eder. Cimrilik ancak belirli ilişkileri azaltabilir; tüm etkileşimi ortadan kaldıramaz. Dolayısıyla korunmuş konfigürasyon bile aslında kontrollü fakat yine ilişkisel bir oluş durumudur.

Konfigürasyonun mutlaklaştırılması, varlığın tarihini de daraltır. Bir varlığın kimliği yalnızca şu anda ne olduğundan değil, hangi dönüşümlerden geçtiğinden ve hangi ilişkiler içinde bulunduğundan oluşabilir. Cimrilik ise bu tarihsel açılımı mümkün olduğunca kısa tutar. Nesnenin mevcut hâli uzatılır, gelecekteki ilişkisel dallanma sınırlandırılır. Böylece varlığın tarihi tek bir konfigürasyon çevresinde yoğunlaşır.

Burada “dolaşıma sokulmayan varlık korunmuş olmaz; çoğu zaman yalnızca ilişkisinden mahrum bırakılmış olur” tezi tam ontolojik anlamına kavuşur. Elbette bazı bağlamlarda dolaşımdan çekilmek gerçekten koruyucu olabilir; hassas bir nesnenin muhafazası veya gelecekteki kullanım için kaynak ayrılması buna örnektir. Ancak cimrilik bu yerel koruma mantığını ontolojik bir yasa hâline getirir. İlişkisizliğin varlığı her durumda daha fazla koruduğunu varsayar. İlişkisel ontoloji ise koruma ile ilişki arasında böyle zorunlu bir karşıtlık olmadığını gösterir.

Bazı varlıklar ancak ilişki sayesinde korunabilir. Organizmalar çevreleriyle alışveriş yapmak zorundadır, kurumlar etkileşim sürdürdükçe var olur, dil kullanım yoluyla canlı kalır, para dolaşım sistemi içinde ekonomik anlamını korur. Dolayısıyla yalıtım her zaman koruma değildir. Kimi durumlarda ilişki kesildiğinde korunmak istenen varlığın temel işlevi de ortadan kalkar.

Cimrilik işte bu farkı siler. Nesnenin bir belirlenimini — çoğunlukla sahiplik veya maddi sürekliliği — varlığın bütünü olarak kabul eder. Diğer belirlenimlerin gerçekleşmemesi, ontolojik kayıp olarak hesaba katılmaz. Böylece belirli bir konfigürasyonun muhafazası, varlığın bütünsel korunması sanılır.

Koruma paradoksunun özne açısından daha derin bir anlamı da vardır. Nesnenin konfigürasyonunu sabitlemek, aslında öznenin kendi dışsal referansını sabitlemektir. Nesne değişmediği sürece, öznenin onunla kurduğu kimlik bağı da daha az değişir. Bu nedenle nesnenin “korunması” gerçekte öznenin süreklilik modelinin korunmasıdır. Varlığın kendisinden çok, özne–nesne ilişkisinin belirli formu muhafaza edilir.

Cimriliğin koruma mantığı bu açıdan özne merkezlidir. Nesne başka ilişkiler içinde varlığını sürdürebilir, farklı işlevler kazanabilir ve hatta daha yoğun bir ontolojik etkinlik gösterebilir. Fakat öznenin sahiplik düzeninden çıktığı anda “kaybedilmiş” sayılır. Varlığın devam etmesi yeterli değildir; özneye göre doğru konfigürasyonda devam etmesi gerekir.

Nihayet koruma paradoksu, cimriliğin sabit töz arayışındaki temel çelişkiyi açığa çıkarır. Cimri özne varlığı kaybetmemek için onun hareketini sınırlar; hareket sınırlanınca varlığın bazı ilişkisel gerçekleşmeleri ortadan kalkar. Nesnenin mevcut formu korunur, fakat mümkün formlarının bir bölümü iptal edilir. Böylece korunmuşluk ile yoksullaşma aynı anda meydana gelir. Cimrilik, varlığın bir konfigürasyonunu korurken onun ilişki içinde başka türlü var olabilme kapasitesini daraltır ve tam da bu nedenle, koruma iddiasının içinde ontolojik bir eksiltme üretir.                                                                   

4.4. İlişkisel Gerçekliğe Karşı Yapay Tözsellik Rejimi

Cimrilik, nesnenin belirli bir konfigürasyonunu koruma çabasından daha ileri gittiğinde, ilişkisel gerçekliğin hareketine karşı alternatif bir varlık düzeni kurmaya başlar. Bu düzenin temel ilkesi, varlığın değerini ilişki kapasitesinde değil, değişmeden kalabilme derecesinde aramaktır. Nesne ne kadar az kullanılır, ne kadar az aktarılır, ne kadar az başkalaşır ve ne kadar uzun süre aynı sahiplik ilişkisi içinde tutulursa, o kadar fazla kendi tözünü koruduğu varsayılır. Böylece cimrilik, yalnızca dolaşımı sınırlayan bir davranış biçimi değil, etkileşimin kurucu olduğu bir ontolojik evrende etkileşimsizliği ideal hâle getiren yapay bir tözsellik rejimi üretir.

“Yapay” niteliği burada özellikle önemlidir. Cimri öznenin korumaya çalıştığı sabitlik, nesnenin doğal veya zorunlu ontolojik durumu değildir. Nesne zaten üretim, edinim, kullanım, değişim, tarih ve çevresel etkileşimlerin içinden geçerek mevcut konumuna ulaşmıştır. Sahip olunan para daha önce sayısız değişim ilişkisine girmiş, nesne üretim sürecinde farklı maddelerle ve emek biçimleriyle ilişkilendirilmiş, kişisel eşya bir satın alma veya aktarım zincirinin sonunda öznenin mülkiyetine dâhil olmuştur. Dolayısıyla cimriliğin “değişmeden korunması gereken şey” olarak gördüğü nesne, zaten uzun bir ilişkisel tarihin ürünüdür. Yapay tözsellik rejimi, bu tarihin belirli bir anında hareketi keser ve tam o kesiti nesnenin asli hâliymiş gibi sabitler.

Böyle bir rejimde varlığın tarihi iki farklı değere ayrılır. Nesneyi öznenin sahipliğine getiren geçmiş hareketler kabul edilir; fakat onu bu konumdan çıkarabilecek gelecekteki hareketler tehdit sayılır. Bir meta satın alınana kadar dolaşım meşrudur, satın alındıktan sonra dolaşımın devamı kayıp olarak görülebilir. Para kazanılana kadar ekonomik akış gereklidir, elde edildikten sonra harcanması eksilme gibi algılanabilir. Nesne özneye ulaşıncaya dek değişim üretici, özneye ulaştıktan sonra ise bozucu hâle gelir. Cimriliğin metafizik asimetrisi burada belirginleşir: akış, öznenin sabitlik alanını kuruncaya kadar kabul edilir; ardından akışın kendisi problemleştirilir.

Bu durum, cimriliğin gerçekten akış karşıtı olmaktan çok akışı özne merkezli biçimde durdurmak isteyen bir yapı olduğunu gösterir. Gerçekliğin etkileşimsel hareketi tamamen reddedilemez; çünkü özne sahip olduğu nesnelere bile bu hareket sayesinde ulaşmıştır. Cimri tavır, akışı ortadan kaldırmak yerine kendi lehine sonuçlandığı momenti ontolojik son nokta hâline getirir. Nesne özneye geldiğinde dolaşım sanki doğal tamamlanma noktasına ulaşmış gibi kabul edilir. Sonraki her hareket, bu tamamlanmışlığı bozacak bir geriye gidiş olarak görünür.

Yapay tözsellik rejiminin merkezinde bu nedenle özneye göre tanımlanmış bir “doğru konum” fikri bulunur. Nesnenin doğru yeri yalnızca fiziksel bir mekân değildir; öznenin kontrol alanıdır. Nesne bende kaldığı sürece doğru ilişkisel konumda bulunur; başkasına geçtiğinde veya yeni bir kullanıma açıldığında bu konum bozulur. Böylece mülkiyet, ontolojik norm üretir. “Bana ait” olmak, nesnenin birçok olası ilişkisel statüsünden biri olmaktan çıkar ve onun korunması gereken temel biçimine dönüşür.

İlişkisel ontoloji açısından ise hiçbir sahiplik konumu varlığın nihai ontolojik durağı olmak zorunda değildir. Mülkiyet, diğer ilişkiler gibi tarihsel, toplumsal ve hukuki koşullara bağlı bir bağdır. Nesne bir özneye aitken belirli bir konum kazanır; başka bir özneye geçtiğinde farklı bir konuma yerleşir. Sahiplik değişimi nesnenin varlığını yok etmez, yalnızca ilişkisel haritasını değiştirir. Cimrilik, bu haritanın tek bir noktasını mutlaklaştırarak ilişkisel çoğulluğu ontolojik sapma gibi gösterir.

Yapay tözsellik bu nedenle nesnenin ilişkisel zamanını da dondurur. Varlıkların tarihi, onların yalnızca başlangıçtaki niteliklerinden değil, geçirdikleri dönüşümlerden oluşur. Bir nesne kullanıldığında, devredildiğinde, farklı bir anlam kazandığında veya başka bir kişinin yaşamına girdiğinde ilişkisel tarihi genişler. Cimri rejim ise tarihi uzatmak yerine tek bir ilişkiyi zamansızlaştırmak ister. “Bana ait olma” hâli mümkün olduğunca kesintisiz sürmeli ve nesnenin sonraki tüm ilişkileri bu sürekliliğe tabi olmalıdır.

Sabitlik böylece doğal bir özellik olmaktan çıkarak sürekli üretilmesi gereken bir yönetim biçimine dönüşür. Nesneyi aynı durumda tutmak için kullanım sınırlandırılır, erişim kontrol edilir, paylaşım azaltılır, dolaşım engellenir. Tözsellik burada keşfedilen değil, pratik olarak inşa edilen bir şeydir. Cimri özne nesnenin içinde hazır bulunan değişmez özü bulmaz; onu çeşitli ilişkilerden çekerek değişmezlik görünümüne yaklaştırır.

Bu açıdan cimrilik, varlığın belirli bir bölümünü yönetilebilir bir durağanlık bölgesine dönüştüren mikro-ontolojik bir iktidar biçimi gibi düşünülebilir. Öznenin tüm evren üzerinde egemenliği yoktur; fakat sahip olduğu nesnelerin ilişkisel hareketini belli ölçüde düzenleyebilir. Kimin erişeceği, ne zaman kullanılacağı, verilip verilmeyeceği veya hangi dönüşümlere izin verileceği kontrol edilir. Böylece nesnenin açık ilişkisel geleceği daraltılır ve öznenin iradesi etrafında belirlenen kapalı bir ontolojik alan oluşturulur.

Bu alanın yapaylığı, devamlı bakım gerektirmesinden de anlaşılır. Eğer sabitlik varlığın doğal hâli olsaydı, onu korumak için sürekli bir müdahaleye gerek kalmazdı. Oysa nesneler kendiliğinden eskir, ekonomi değişir, ihtiyaçlar dönüşür, toplumsal ilişkiler yeni kullanım talepleri üretir. Cimrilik, bu doğal veya toplumsal hareketleri bastırmak için tekrar tekrar “hayır” demek zorundadır. Vermemek, harcamamak, paylaşmamak veya dönüştürmemek birer negatif edimdir; fakat tam da bu negatif edimlerin sürekli tekrarına ihtiyaç vardır.

Yapay tözsellik rejimi varlığın yalnızca dış ilişkilerini azaltmakla kalmaz, onun olası değer biçimlerini de hiyerarşik hâle getirir. Sabit, ölçülebilir ve sahiplik altında kalabilen değer biçimleri üstün; dönüşen, dağılan veya ilişki içinde yeniden oluşan değerler daha düşük statüde görülür. Para elde tutulduğu sürece “gerçek”, deneyime dönüştüğünde geçici; nesne sahiplik altında kaldığı sürece güvenli, paylaşıldığında seyrelmiş; bilgi tekil erişimde kaldığı sürece ayrıcalıklı, dolaştığında değer kaybetmiş gibi düşünülebilir. Değerin ilişkisel biçimleri, sabit mülkiyet biçimlerine göre değerlendirilir.

Bu hiyerarşi cimriliğin neden niceliğe büyük önem verebildiğini de açıklar. Nicelik, ilişkiden daha kolay sabitlenebilir. “Ne kadar bende var?” sorusu, “hangi ilişkiler üretildi?” sorusundan daha kesin cevaplanabilir. İlişkiler niteliksel olarak karmaşık, öngörülemez ve ölçülmesi güç olabilir; sahip olunan miktar ise sayılabilir. Cimri metafizik, ölçülebilir sabitliği ontolojik güvenlik lehine kullanır. Sayı, ilişkisel belirsizliğin yerine geçebilecek bir referans olur.

Fakat yapay tözsellik yalnızca nicelikte çalışmaz. Bir nesnenin aynılığını, belirli bir mekânın tekil kullanımını, bir bilginin paylaşılmamasını veya öznenin kendi zamanını dolaşımdan çekmesini de aynı şema altında düşünmek mümkündür. Ortak yapı, varlığın başka belirlenimlere açılmasını engelleyerek mevcut biçimin sürekliliğini ayrıcalıklı hâle getirmektir. Cimrilik, hangi içerikle çalışırsa çalışsın, değişimin karşısına muhafaza edilmiş bir referans noktası koyar.

İlişkisel gerçekliğe karşı kurulan bu rejimin ontolojik olarak başarısız olmaya mahkûm bir yönü vardır. Hiçbir nesne bütün ilişkilerinden koparılamaz. En sıkı biçimde saklanan şey bile zamana, çevresel koşullara ve toplumsal anlam değişimlerine maruz kalır. Para dolaşımdan çekilebilir ama ekonomik sistemdeki değişimlerden etkilenir. Bir eşya kullanılmayabilir fakat materyal olarak yaşlanır. Bir bilgi saklanabilir fakat tarihsel bağlam değiştikçe anlamı dönüşür. Cimrilik bu nedenle mutlak töz üretemez; yalnızca bazı ilişkileri bastırarak görece sabitlik yaratabilir.

Mutlak başarısızlık ihtimali, cimriliğin savunmacı yoğunluğunu artırabilir. Sabitliğin hiçbir zaman tam olmaması, daha fazla kontrol ihtiyacı doğurur. Nesne korunur, fakat yine de zaman geçer; para saklanır, fakat değeri değişebilir; sahiplik sürer, fakat ölüm veya hukuki değişim gibi olaylar bu sürekliliği sona erdirebilir. Cimri metafizik tam da kontrol edemediği geniş akış karşısında kontrol edebildiği küçük alanlara daha fazla bağlanabilir.

Tözselliğin yapaylığı, cimriliğin paradoksal biçimde ilişkisel ontolojiyi doğruladığı anlamına da gelir. Nesneyi ilişkisiz hâle getirmek için bile öznenin onunla belirli ilişkiler kurması gerekir. Saklamak, korumak, kilitlemek, biriktirmek ve vermemek, özne ile nesne arasında aktif bağlar üretir. Başka ilişkileri iptal eden bu bağlar, nesnenin ilişkisel yapısını ortadan kaldırmaz; yalnızca ilişkilerin dağılımını değiştirir. Cimrilik, ilişkiden kaçamaz; sadece ilişkileri tek merkezde yoğunlaştırabilir.

Bu nedenle “yapay tözsellik rejimi” ifadesi, cimriliğin özünü salt kapalılıkta değil, ilişkilerin kasıtlı biçimde tekilleştirilmesinde bulur. Nesne ilişkiden azade değildir; özneyle olan ilişkisine hapsedilir. Hareket tamamen sona ermez; belli yönlerde bloke edilir. Varlık mutlak sabit olmaz; belirli bir konfigürasyonun tekrarına zorlanır. Tözsellik, böylece ilişkisizlikten değil, ilişkisel çoğulluğun kontrol edilmesinden üretilir.

Cimriliğin ontolojik patolojisi de tam olarak burada tanımlanabilir. Patoloji, sabitlik arzusunun varlığın ilişkisel yapısıyla uyuşmamasında yatar. Varlık çoğul ilişkiler içinde belirlenirken cimrilik onu tek bir sahiplik eksenine indirger; varlık zaman içinde dönüşürken cimrilik belirli bir momenti dondurur; değer farklı biçimlere geçebilirken cimrilik başlangıç biçimini mutlaklaştırır. Gerçekliğin hareketi ile cimri metafiziğin güvenlik modeli arasında yapısal bir uyumsuzluk oluşur.

“Ontolojik psikoz” ifadesi burada klinik anlamından ayrılarak kullanılacaksa tam da bu uyumsuzluğu karşılayabilir. Cimri bilinç gerçekliğin ilişkisel hareketini bütünüyle inkâr etmez; fakat onun anlamını tersine çevirir. Etkileşimi gerçekleşme değil aşınma, dolaşımı değer üretimi değil eksilme, başkalaşmayı yeni belirlenim değil bozulma, kapalılığı ise varlığın ideal güvenlik biçimi olarak okur. Gerçekliğin yapısı ortadadır, fakat onun ontolojik anlamı ters kodlanır.

Yapay tözsellik rejimi bu nedenle gerçekliğe karşı kurulmuş ikinci bir ontolojik düzen gibidir. İlk düzende varlık ilişki, zaman ve dönüşüm içinde belirlenir. İkinci düzende ise varlığın doğruluğu, mümkün olduğunca aynı kalabilmesine bağlanır. Cimrilik ilk düzeni ortadan kaldıramaz; fakat sahip olduğu nesneler çevresinde ikinci düzeni mümkün olduğunca sürdürmeye çalışır. Sahiplik, muhafaza, kontrol ve durağanlık bu alternatif metafiziğin araçlarına dönüşür.

İlginç olan, öznenin güvenlik üretmek için inşa ettiği bu ikinci düzenin aslında daha kırılgan olmasıdır. Bir varlığın kimliği ilişkiler içinde sürdürülüyorsa, onu tek bir ilişkiye bağlamak söz konusu ilişkinin kopmasını daha yıkıcı hâle getirir. Nesnenin değeri yalnızca “bende olması” üzerinden kurulmuşsa, sahipliğin sonlanması tüm değerin kaybı gibi hissedilebilir. İlişkisel çoğulluk direnç üretirken tekil tözsellik kırılganlık yaratabilir. Cimrilik güvenlik ararken, kendi ontolojik sistemini tek bir bağın sürekliliğine bağımlı kılar.

Böylece yapay tözsellik rejimi kendi karşıtını içinde taşır. Değişimden kaçmak için sabitlik kurulur; sabitlik arttıkça değişim daha tehditkâr hâle gelir. Nesnenin ilişkileri daraltılır; daraldıkça tekil sahiplik bağının önemi büyür. Sahiplik bağı büyüdükçe kayıp ihtimali daha ağır bir anlam kazanır. Cimrilik güvenliği artırmaya çalışırken kaybın ontolojik maliyetini de yükseltir.

İlişkisel ontoloji ise daha farklı bir bütünlük anlayışına izin verir. Varlığın kendisi olmak için her zaman aynı durumda kalması gerekmez. Özdeşlik değişim içinde sürdürülür, değer ilişki içinde biçim değiştirir ve bütünlük etkileşimle birlikte var olabilir. Cimriliğin yapay tözselliği, bu hareketli bütünlüğü kabul etmek yerine güvenliği statik özdeşlikte arar. Nesnenin ilişkisel yaşamını azaltarak onu daha “gerçek” kıldığını düşünür; fakat gerçekte yaptığı, varlığın mümkün belirlenimlerini tek bir konfigürasyon etrafında daraltmaktır.

Cimrilik böylece yalnızca sahip olunan şeyleri korumaz; varlığın nasıl var olması gerektiğine ilişkin sessiz bir yasa koyar. İdeal varlık az değişen, az dolaşan, az etkilenen ve belirli bir öznenin kontrolünden çıkmayan varlıktır. Bu yasa, etkileşimsel gerçekliğin yapısıyla uyuşmadığı ölçüde sürekli bir savunma gerektirir. Yapay tözsellik rejimi tam da bu savunmanın ontolojik adıdır: akış içinde bulunan varlığı, tek bir sabit referansa indirgeyerek hareketten koruma girişimi.

4.5. Cimriliğin Nihai Ontolojik Tanımı: Dolaşımdan Azade Sabit Referans Üretimi

Cimriliği yalnızca para harcamama, paylaşmama veya sahip olunanı biriktirme eğilimiyle tanımlamak, onun görünür davranış biçimini tarif eder; fakat bu davranışların ortak ontolojik çekirdeğini açıklamaz. Daha temel düzeyde cimrilik, varlığın ilişkisel ve dolaşımsal doğası karşısında sabit bir referans üretme girişimi olarak düşünülebilir. Cimri özne sahip olduğu şeyi yalnızca kaybetmek istemez; onun ilişkiler tarafından yeniden belirlenmesini, farklı değer biçimlerine dönüşmesini, başkalarının alanına girmesini ve özneyle kurduğu tekil bağın çözülmesini sınırlamak ister. Dolayısıyla cimrilik, mülkiyetin korunmasından önce, varlığı dolaşımdan azade bir sabitliğe yerleştirme arzusudur.

Burada “dolaşımdan azade” ifadesi mutlak ilişkisizlik anlamına gelmez. Böyle bir durum ontolojik olarak mümkün değildir; nesne en azından özneyle, zamanla, mekânla ve maddi çevresiyle ilişki içindedir. Cimriliğin yaptığı daha belirli bir şeydir: nesnenin ilişkisel çoğulluğunu azaltarak onu tek bir hâkim ilişki içinde sabitlemek. Sahiplik bağı korunur, diğer dolaşımsal ilişkiler sınırlandırılır. Dolayısıyla cimri sabitlik, ilişkiden yoksunluk değil, ilişki alanının merkezîleştirilmesidir.

Sabit referans ise öznenin değişen dünya içinde tekrar tekrar aynı noktaya dönebileceği bir dışsal süreklilik alanıdır. “Bu hâlâ benim”, “bu hâlâ bende”, “bu miktar hâlâ korunuyor” veya “bu nesne hâlâ aynı yerde” gibi ifadeler, dış dünyadaki değişime karşı süreklilik üreten referanslardır. Nesne yalnızca var olmakla kalmaz; öznenin kendi zamansal ve ontolojik devamlılığının işaretine dönüşür.

Cimriliğin kökünde bu nedenle salt yoksullaşma korkusu değil, referans çözülmesi korkusu bulunabilir. Sahip olunan şey dolaşıma girdiğinde, maddi veya ekonomik değer azalmasa bile öznenin ona ilişkin sabit konumu değişir. Paylaşılan şey artık yalnızca ona ait değildir, verilen nesne başka bir ilişkinin parçasıdır, harcanan para başka bir değer formuna dönüşmüştür. Böylece öznenin dış dünyada kurduğu belirli bir süreklilik noktası hareketlenir.

Nesnenin hareketi, cimri ontolojide öznenin referans sistemindeki hareket olarak yaşanır. Bu nedenle dolaşım yalnızca dışsal bir süreç değildir. Bir şeyin sahibinden çıkması, öznenin kendi çevresinde kurduğu ontolojik haritanın yeniden çizilmesini gerektirir. Sahip olunanların alanı daralır, bazı sınırlar değişir ve nesnenin özneyle kurduğu sabit ilişki sona erer. Cimrilik bu yeniden çizimi mümkün olduğunca engellemeye çalışır.

Buradan cimriliğin neden sabit töz düşüncesine yöneldiği anlaşılır. Eğer nesnenin değeri ilişkiler içinde oluşuyorsa, dolaşım onun farklı belirlenimlere geçmesini sağlayabilir. Fakat cimri bilinç için varlığın temel değeri ilişkisel üretkenliğinde değil, mevcut konumunu koruyabilmesindedir. Nesnenin tözü, onun “neye dönüşebileceğinde” değil, “ne olarak kalabildiğinde” aranır. Sabitlik ontolojik değer, dolaşım ise ontolojik risk hâline gelir.

Nihai tanımda cimrilik bu yüzden “vermemek”ten daha kapsamlıdır. Vermeme yalnızca sabit referans üretiminin bir tekniğidir. Harcamamak, paylaşmamak, saklamak, istiflemek veya dönüştürmemek de aynı işlevi görebilir. Davranışların biçimi değişir; ontolojik yönelim aynı kalır: sahip olunan varlığın ilişkisel ufkunu daraltmak ve onun özneyle kurduğu belirli bağı süreklileştirmek.

İstifçilik bu tanım içinde cimriliğin özdeş bir karşılığı değil, benzer mekanizmanın başka bir görünümü olarak yer alır. Cimrilik dolaşıma çıkışı azaltırken, istifçilik nesnenin özne alanından kopuşunu engeller. Her iki durumda da dışsal sabit referanslar korunur veya çoğaltılır. Nesneler öznenin çevresinde kaldıkça dünya içindeki belirli noktalar değişimin akışından mümkün olduğunca çekilmiş olur.

Cimriliğin ontolojik karakteri, nesnenin sabitliği ile öznenin özdeşliği arasındaki bağda en yoğun hâline ulaşır. Bilinç kendisini değişimler içinden geçen bir süreklilik olarak deneyimler; fakat bu sürekliliğin mutlak bir nesnesini kendi içinde bulamaz. Dışarıdaki nesne ise daha kolay sınırlandırılır. Ona sahip olunabilir, yeri belirlenebilir, hareketi kontrol edilebilir ve statüsü korunabilir. Öznenin soyut sürekliliği, nesnenin maddi veya mülkiyetsel sürekliliğiyle tamamlanır.

Böylece “ben hâlâ benim” ile “bana ait olan hâlâ bende” arasında ontolojik bir köprü kurulur. İkinci ifade birincinin kanıtı değildir; fakat onun dışsal temsili olabilir. Cimrilik bu temsili güçlendirdiğinde nesnenin korunması, öznenin kendi sürekliliğini koruma pratiğine dönüşür. Nesnenin kaybı da bu yüzden salt ekonomik bir kayıp olmanın ötesine geçer.

Cimrilik, bu anlamda bilincin kendisini tanımlama arzusunun maddi uzantılarından biridir. Kişi kimliğini yalnızca düşünceler, anılar ve toplumsal roller aracılığıyla değil, sahip olduğu şeylerle de çevreler. Mülkiyet alanı büyüdükçe benliğin dışsal referansları çoğalabilir. Fakat cimrilikte belirleyici olan bu referansların sayısından çok, çözülmelerine karşı gösterilen dirençtir.

Sabit ontolojik referans üretimi, öznenin dış dünyayı kendi süreklilik modeline göre yeniden düzenlemesidir. Etkileşimsel gerçeklikte hiçbir varlık yalnızca tek bir ilişkiye indirgenemez; cimri özne ise sahip olunan nesneyi mümkün olduğunca tek bir ilişkisel eksende tutar. Böylece dış dünyanın açık ontolojisine karşı kapalı bir mikrokozmos kurulur. Nesnenin potansiyel ilişkileri bastırılır, sahiplik bağı merkezileştirilir ve değişim kontrol altında tutulur.

Cimrilik burada evrensel akışın tamamını durdurmaya çalışan naif bir girişim değildir. Daha sınırlı fakat daha somut bir düzeyde, öznenin erişebildiği varlıkların akışını yavaşlatır. Bu nedenle cimrilik bir tür lokal metafiziktir: evreni bütünüyle sabitleyemez, fakat kendi mülkiyet alanında sabitlik üretir. Değişimin kozmik düzeyde kaçınılmazlığı, sahip olunan nesnelerin mikro düzeyde muhafazasıyla telafi edilir.

Bu lokal metafiziğin güvenlik üretmesi tesadüf değildir. Değişim belirsizlik taşır; sabit referans ise tanınabilirlik sağlar. Öznenin hayatındaki insanlar, roller, fikirler ve koşullar değişebilir; fakat saklanan nesne veya biriktirilmiş değer aynı kalabilir. Cimrilik böylece ontolojik belirsizliği azaltan bir düzenek gibi işleyebilir. Dış dünyada “en azından bu hâlâ burada” denilebilecek noktalar yaratılır.

Fakat güvenlik ile varlığın gerçekliği arasında burada yeniden ayrım yapmak gerekir. Sabit referans güvenli hissettirebilir, ancak varlığı ilişkisel olmaktan çıkarmaz. Nesne hâlâ zamanın, ekonomik sistemin, toplumsal anlamların ve maddi süreçlerin parçasıdır. Cimrilik yalnızca bu ilişkilerin belirli bir kısmını görünmez veya etkisiz hâle getirir. Sabit töz üretimi hiçbir zaman tamamlanamaz; yalnızca belirli hareketlerin bastırıldığı bir görünüm oluşturulabilir.

Bu nedenle cimrilik, gerçekliği ontolojik olarak dönüştürmekten çok onun belirli bir bölümünü yanlış okumaktır. İlişki varlığın eksilmesi gibi, sabitlik ise varlığın kendisi gibi kabul edilir. Nesnenin ilişkisel tarihindeki tek bir moment, onun özüne dönüştürülür. Sahiplik geçici bir bağ olmaktan çıkar ve varlığın doğal konumu gibi düşünülür.

Cimriliğin “ontolojik psikoz” olarak nitelenebilmesi de bu ters okumaya dayanır. Klinik bir patoloji iddiasından ziyade, varlığın ilişkisel yapısını sistematik biçimde ters kodlayan bir metafizik söz konusudur. Gerçekliğin akışsal karakteri tehdit, ilişkisel açıklık eksilme, başkalaşma bozulma; buna karşılık kapalılık güvenlik, durağanlık bütünlük ve sahiplik ontolojik doğruluk olarak değerlendirilir. Cimri bilinç, varlığın ilişkiler içinde nasıl gerçekleştiğini görmek yerine, ilişkiden korunabildiği ölçüde gerçek olduğunu varsayar.

Nihai ontolojik formül bu nedenle “cimrilik = sahip olma arzusu” biçiminde kurulamaz. Sahiplik pek çok durumda cimrilik olmaksızın var olabilir. Belirleyici olan, sahipliğin varlığı sabitlemek için kullanılmaya başlanmasıdır. Nesnenin özneyle ilişkisi öylesine ayrıcalıklı hâle gelir ki, diğer ilişkilerin tamamı bu bağın korunmasına göre değerlendirilir. Cimrilik, sahipliği bir ekonomik statüden ontolojik sabitleme mekanizmasına dönüştürür.

Aynı nedenle “cimrilik = kaybetme korkusu” tanımı da yetersizdir. Kayıp korkusu yüzeyde doğrudur; fakat neyin kaybedildiğini sormak gerekir. Kaybedilen yalnızca para, eşya veya kullanım hakkı değildir. Sabit referans, kontrol alanı, özdeşliğin dışsal taşıyıcısı ve nesnenin özneye göre doğru konumu da kaybedilir. Ontolojik açıklama, ekonomik kaybın altında bu daha geniş referans kaybını görünür hâle getirir.

Cimrilik ayrıca yalnızca “fazla koruma” olarak da görülemez. Korumanın kendisi birçok durumda rasyonel ve gerekli olabilir. Cimriliği ayıran, korumanın varlığın belirli bir konfigürasyonunu mutlaklaştırması ve diğer gerçekleşme biçimlerini sistematik olarak eksilme diye değerlendirmesidir. Sorun muhafazanın varlığı değil, muhafazanın varlığın tek doğru biçimine dönüştürülmesidir.

İlişkisel ontoloji açısından daha tutarlı bir varlık anlayışı, koruma ile dönüşümün karşıt olmadığını kabul eder. Bir şey bazı ilişkiler içinde sürekliliğini koruyabilir, bazı ilişkiler aracılığıyla yeni belirlenimler kazanabilir. Varlığın kendi özdeşliği, yalnızca değişimsizlikte değil, değişim içinde sürdürülebilen örüntülerde de bulunabilir. Cimri metafizik ise bu hareketli özdeşliği reddedip durağan özdeşliği ayrıcalıklı kılar.

Dolayısıyla cimriliğin nihai ontolojik tanımı, bilincin ilişkisel ve dolaşımsal gerçeklik içerisinde kendisi için dışsal, denetlenebilir ve mümkün olduğunca değişmez referanslar üretme arzusu olarak verilebilir. Nesne bu arzunun taşıyıcısıdır; mülkiyet onu özneye sabitler; dolaşımdan çekme ise sabitliğin pratiğini oluşturur. Cimri özne sahip olduğu şeyi yalnızca kendisine ait tutmaz, onun ilişkisel tarihini de kendi referans düzenine bağlar.

Daha yoğun biçimde ifade edildiğinde cimrilik, varlığın ilişkisel oluşunu durağan töze indirgeme girişimidir. Varlık ilişki içinde belirlenirken cimrilik onu ilişkiden korumaya çalışır; dolaşım yeni belirlenimler üretirken cimrilik dolaşımı eksilme sayar; değişim sürekliliğin bir biçimi olabilirken cimrilik sürekliliği değişmezlikte arar. Böylece nesnenin tekil hâli ontolojik olarak mutlaklaştırılır.

Cimriliğin en derin paradoksu da tam burada bulunur. Öznenin üretmek istediği sabit referans, ancak ilişkisel bir evrende anlamlı olabilir. “Benim” dediği şey başka sahiplik biçimlerinden, “koruduğu” şey olası kayıplardan, “sabit” saydığı şey değişim ihtimalinden farkı sayesinde belirlenir. Sabitlik bile kendi anlamını akışa karşıtlığından alır. Dolayısıyla cimrilik, ilişkiyi reddederken bile ilişkisel farklılıklara bağımlıdır.

Bu paradoks cimriliğin ontolojik projesini imkânsızlaştırır fakat ortadan kaldırmaz. Mutlak ilişkisizlik üretilemez, fakat ilişkiler azaltılabilir; zaman durdurulamaz, fakat değişim geciktirilebilir; varlık sabit töze dönüştürülemez, fakat belirli konfigürasyonlar uzun süre korunabilir. Cimrilik tam da bu sınırlı başarıların üzerine kurulur. Tam olarak gerçekleştiremeyeceği bir sabitliği, maddi dünyanın belirli bölgelerinde sürekli yeniden üretir.

Son kertede cimri öznenin aradığı şey nesnenin kendisinden daha fazlasıdır. Aradığı, etkileşimsel gerçekliğin ortasında kendisini tanımlayabileceği ve dönüşümün etkilerinden görece koruyabileceği bir dışsal sabitlik noktasıdır. Nesne, bu noktayı sağlayabildiği ölçüde ekonomik değerinin ötesine geçer. Ona sahip olmak yalnızca bir şeye sahip olmak değil, akış içinde değişmeden kaldığı varsayılan bir referansa sahip olmaktır.

Cimrilik böyle anlaşıldığında ahlaki kategorilerden önce ontolojik bir savunma biçimi olarak belirir. Vermemenin, biriktirmenin ve dolaşımdan çekmenin altında, varlığın hareketli yapısına karşı sabit töz üretme arzusu bulunur. Nesneye yüklenen sabitlik bilincin kendi öz-gönderimsel sürekliliğinin dışsal karşılığına dönüşür; mülkiyet bu karşılığı süreklileştirir, kapalılık ise onu başkalığın dönüştürücü etkilerinden korumaya çalışır. Varlığın ilişkisel doğası karşısında cimrilik, kendi çevresinde küçük bir değişmezlik metafiziği kurar: dolaşımı azaltır, tekilliği mutlaklaştırır ve sahip olunan şeyi, öznenin akış içindeki varlığını sabitleyen ontolojik bir referansa dönüştürür.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow