İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Oyuncak Bebek Üzerine: Anneliğin Performatif Ontolojisi

Oyuncak bebeği ontolojik bir deney düzeneği olarak ele alarak anneliğin biyoloji, bakım, tekrar, rol ve kimlik arasındaki kuruluşunu çözümler.

UUmutcan Demir220 dk okuma71 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

OKAVRAM MİMARİSİ
Bölümler9Okumak istediğiniz bölümü seçin.

1. Anneliğin İki Katmanlı Yapısı

1.1. Biyolojik ve Evrimsel Yatkınlıklar

Annelik çoğu zaman tek parça bir duygu gibi düşünülür: çocuk doğar, anne ona yönelir, korur, besler, temas eder ve bütün bu davranışlar aynı kaynaktan çıkan doğal bir bütünlük olarak yorumlanır. Oysa kavramsal olarak burada en az iki ayrı mekanizma üst üste binmiştir. İlki, canlı ve kırılgan bir yavrunun varlığı karşısında harekete geçen biyolojik ve psikolojik yatkınlıklardır; ikincisi ise bakım davranışlarının tekrar edilmesiyle zaman içinde kurulan annelik kimliğidir. Gündelik deneyimde ikisi aynı bedende ve aynı ilişki içinde çalıştığı için birbirlerinden bağımsız biçimde görünmezler.

İlk katmanı katı ve değişmez bir “annelik içgüdüsü” olarak tanımlamak yetersizdir. Daha isabetli olan, bebeğin ağlaması, yüzü, kokusu, bedensel kırılganlığı ve yoğun bağımlılığı karşısında dikkat, koruma, temas ve bakım davranışlarını kolaylaştırabilen biyolojik, hormonal, algısal ve duygulanımsal eğilimlerden söz etmektir. Bunlar davranışı baştan sona belirleyen kapalı bir program değil; bazı uyaranların önemini yükselten ve belirli davranışları daha olası hâle getiren bir hazırlık zemini oluşturur.

İnsan yavrusunun uzun süre kendi yaşamını sürdürememesi bu zeminin evrimsel mantığını açıklar. Bebek beslenme, korunma, taşınma, sıcaklık ve çevresel düzenleme bakımından başka bir bedene bağımlıdır. Dolayısıyla bakım yalnızca duygusal yakınlık değil, doğrudan doğruya yavrunun varlığını sürdürmesinin koşullarından biridir. Ağlama sıradan bir ses olmaktan çıkarak eylem çağrısına; kırılganlık ise yalnızca fiziksel bir özellik olmaktan çıkarak yetişkin davranışını örgütleyen ilişkisel bir kuvvete dönüşür. Bebek fiziksel olarak güçsüzdür, fakat tam da bu güçsüzlüğü nedeniyle yetişkinin dikkatini, zamanını, uykusunu ve hareketlerini yoğun biçimde belirleyebilir.

Annelik ilişkisinin ilk katmanı bu nedenle öznel bir “sevgi duygusu”ndan daha geniştir. Beden başka bir bedene göre yeniden örgütlenir: zaman beslenme ve uyku aralıklarına göre parçalanır, mekân güvenliğe göre düzenlenir, dikkat sürekli olarak bebeğin durumuna yönelir. Taşıma, sallama, dokunma, temizleme ve besleme gibi davranışlar sözel kimlikten önce gelir. Kişi henüz kendisini annelik üzerinden düşünsel olarak tanımlamadan, davranış repertuvarı başka bir organizmanın ihtiyaçları etrafında şekillenmeye başlamıştır.

Yine de biyolojik yatkınlık tek başına annelik kimliğini açıklamaz. Gebelik, doğum, hormonal değişimler ve fiziksel yakınlık belirli bakım yönelimlerini güçlendirebilir; fakat “anne” dediğimiz kalıcı özne konumu yalnızca bunlardan türemez. Aksi hâlde biyolojik doğum yapmadan uzun süre bakım veren kişilerin annelik deneyimini açıklamak mümkün olmazdı. Biyoloji başlangıç koşullarından birini sağlayabilir; fakat kimliğin bütün içeriğini oluşturmaz.

Burada “anne olmak” ile “annelik davranışlarını gerçekleştirmek” arasındaki analitik fark belirginleşir. Biyolojik yakınlık kişiyi bazı duygulanımlara ve davranışlara yatkınlaştırabilir, fakat kimlik ancak bu yönelimlerin zamana yayılmasıyla yoğunlaşır. Bir kez gerçekleştirilen koruma ya da bakım eylemi kimlik üretmez; aynı davranışların sürekli tekrarlanması, kişinin gündelik varoluşunu düzenlemeye başlaması ve kendi geçmiş eylemleriyle süreklilik kurması gerekir. Başlangıçtaki biyolojik yönelim böylece davranışsal tarihe dönüşür.

Bu süreçte neden ile kimlik birbirine karışmaya başlar. Bebeğin ihtiyacı davranışı çağırır; davranış tekrarlandıkça alışkanlıklaşır; alışkanlık öz-algıyı biçimlendirir; oluşan kimlik de aynı davranışların yeniden üretilmesini kolaylaştırır. İlk anda dışsal bir ihtiyaca verilen tepki olan bakım, zamanla kişinin kendisini tanımladığı bir ilişki biçimine dönüşür. Annelik böylece yalnızca organizmanın bebeğe verdiği cevap değil, tekrar aracılığıyla kendisini üreten bir özneleşme döngüsü hâline gelir.

Dolayısıyla biyolojik annelik ile annelik kimliğini özdeşleştirmek temel bir kategori hatasıdır. Biyolojik yatkınlıklar, bebeğin belirli özelliklerini ayrıcalıklı uyaranlara dönüştürür ve bakım davranışının ortaya çıkmasını kolaylaştırır; fakat davranışın kalıcı bir kimlik kazanması için süreklilik gerekir. Annelik ne bütünüyle bedende önceden yazılmış bir programdır ne de biyolojiden bağımsız, salt kültürel bir roldür. Biyolojik olasılıkların, bedensel bakımın ve tekrarın birbirine eklemlendiği çok katmanlı bir özneleşme biçimidir.

Asıl ayrım da burada ortaya çıkar: biyoloji bakımın başlangıç koşullarını sağlayabilir, fakat annelik kimliğinin ne kadarının bu başlangıçtan, ne kadarının tekrarın biriktirdiği davranışsal tarihten üretildiği gerçek bir bebek söz konusu olduğunda kolayca görülemez. İki mekanizma aynı ilişkinin içinde birbirine kaynar ve sonradan kurulmuş olan, doğal olanın görünümünü almaya başlar.                              

1.2. Biyopsikolojik Bakım Eğilimleri

Annelik davranışını yalnızca biyolojik kökenlere bağlamak kadar, onu yalnızca kültürün öğrettiği bir rol olarak görmek de eksiktir. Bakım davranışı iki düzey arasında kurulur: organizmanın belirli uyaranlara karşı taşıdığı duyarlılık ile bu duyarlılığın psikolojik anlamlandırma süreçleri içinde biçimlenmesi. Bebek yalnızca biyolojik olarak korunması gereken bir yavru değildir; aynı zamanda yetişkinin algısında kırılganlık, bağımlılık, yakınlık ve sorumluluk gibi anlamlarla yüklenen bir varlıktır. Dolayısıyla bakım eğilimi, bedensel hazırlıkların psikolojik kategorilerle birleştiği bir ara düzlemde işler.

Bebeğin ağlaması bu yapının en açık örneklerinden biridir. Fiziksel olarak bakıldığında yalnızca işitsel bir uyarandır; fakat bakım ilişkisi içinde ağlama hızla ihtiyaç belirtisine dönüşür. Sesin anlamı, salt akustik özelliklerinden değil, onu çıkaran varlığın bağımlılığından kaynaklanır. Benzer şekilde yüz ifadesi, bedensel küçüklük ya da hareketlerdeki güçsüzlük de algısal olarak nötr kalmaz. Yetişkin, bu özellikleri korunma gereksiniminin işaretleri olarak okumaya başladığında biyolojik uyaran psikolojik bir çağrı niteliği kazanır.

Bakım eğilimlerini güçlü kılan tam da bu dönüşümdür. Organizmanın dikkat sistemi yalnızca bebeği fark etmez; bebeğin durumunu eylem gerektiren bir durum olarak sınıflandırır. Acıkma, ağlama, huzursuzluk veya bedensel rahatsızlık karşısında ortaya çıkan yönelim, çevredeki diğer uyaranlara verilen tepkiden farklı bir öncelik düzeyine çıkar. Böylece bebeğin varlığı, bakım veren kişinin dikkat ekonomisini yeniden düzenler. Hangi sesin önce duyulacağı, hangi hareketin tehlike olarak değerlendirileceği, hangi bedensel değişikliğin izleneceği artık yalnızca nesnel çevre tarafından değil, ilişki içindeki önem hiyerarşisi tarafından belirlenir.

Psikolojik düzeyde bakımın önemli bir bileşeni de karşıdaki varlığın durumunu sürekli tahmin etme zorunluluğudur. Bebek ihtiyaçlarını kavramsal olarak açıklayamaz; yetişkin davranışları yorumlamak, olası nedenleri ayırt etmek ve eksik bilgiden eylem çıkarmak zorundadır. Ağlamanın açlıktan mı, rahatsızlıktan mı, uykudan mı yoksa fiziksel bir sorundan mı kaynaklandığı çoğu zaman doğrudan verilmez. Bakım bu nedenle yalnızca tepki vermek değil, sürekli bir epistemik çalışma yürütmektir. Anne ya da bakım veren kişi, başka bir bedenin görünür belirtilerinden onun görünmeyen durumlarını çıkarsamaya çalışır.

Söz konusu çıkarım süreci tekrarlandıkça bebeğe ilişkin özel bir hassasiyet oluşur. Küçük davranış farkları, ses tonları ve bedensel değişiklikler giderek daha ince biçimde ayırt edilmeye başlanabilir. Başlangıçta yalnızca “ağlama” olarak algılanan bir olay zamanla farklı ihtiyaçların işaretlerine ayrışır. Bakım veren kişinin duyarlılığı böylece pasif bir özellik olmaktan çıkar; deneyim tarafından kalibre edilen bir algı sistemine dönüşür. Annelik burada yalnızca hissetmek değil, belirli bir varlığı diğerlerinden daha ayrıntılı okuyabilme kapasitesi de kazanır.

Koruma yönelimi de benzer biçimde yalnızca doğrudan tehlike anlarında ortaya çıkmaz. Bakım ilişkisi gelecekteki olası zararları önceden hesaplayan bir yapıya sahiptir. Keskin bir nesnenin kaldırılması, ortam sıcaklığının kontrol edilmesi, uyku pozisyonunun değiştirilmesi ya da bebeğin ulaşabileceği alanların yeniden düzenlenmesi, henüz gerçekleşmemiş olaylara verilen tepkilerdir. Dolayısıyla annelik davranışının biyopsikolojik katmanı yalnızca mevcut ihtiyaca yanıt üretmez; gelecekteki ihtimal ve riskleri de davranışın parçası hâline getirir. Bakım, mevcut olan kadar henüz gerçekleşmemiş olana da yönelir.

Sorumluluk duygusunun yoğunlaşması da aynı ilişki mimarisinden çıkar. Karşıdaki varlık kendi durumunu bütünüyle düzenleyemediği ölçüde, onun yaşayacağı sonuçların bir kısmı bakım veren kişinin eylemlerine bağlanır. Böylece gündelik kararların ağırlığı değişir. Bir yetişkinin kendi yemeğini geciktirmesi ile bebeğin beslenmesini geciktirmesi aynı psikolojik anlamı taşımaz; ikinci durumda başka bir varlığın iyilik hâli doğrudan bakım verenin davranışına bağlanmıştır. Annelik yönelimi böylece yalnızca yakınlık değil, başka bir varlığın durumunu kendi karar alanının içine alma biçimidir.

Burada önemli olan, biyopsikolojik bakım eğilimlerinin annelik kimliğini henüz tamamlamamasıdır. Dikkat, koruma, hassasiyet ve sorumluluk belirli davranışları mümkün kılar; fakat bunların kalıcı bir kimlik hâline gelmesi zaman ister. Bir kişiye karşı kısa süreli bakım göstermek ile gündelik yaşamın sürekli olarak bakım ilişkisi etrafında örgütlenmesi aynı şey değildir. Yatkınlık davranışın yönünü açar; kimlik ise davranışın tekrar içinde süreklilik kazanmasıyla oluşur.

Annelik davranışının psikolojik tarafı, biyolojik olan ile öğrenilmiş olan arasında kesin bir sınır çizilmesini de zorlaştırır. Bebeğe duyarlılık belirli biyolojik temellere dayanabilirken, bu duyarlılığın hangi davranış biçimlerine dönüştürüleceği deneyim, çevre ve kültürel pratiklerle şekillenir. Kucağa alma, yatıştırma, besleme, uyutma veya güvenliği sağlama teknikleri öğrenilebilir; fakat öğrenilmiş olmaları, onları bütünüyle dışsal ve yapay hâle getirmez. Bedenin yatkınlıkları ile öğrenilmiş davranış repertuvarları pratik içinde birleşir ve bakımın somut biçimini üretir.

Dolayısıyla biyopsikolojik bakım eğilimleri, anneliğin biyolojik altyapısı ile davranışsal kuruluşu arasında bir geçiş alanıdır. Yavrunun kırılganlığı organizmanın dikkatini çeker; dikkat psikolojik anlamlandırmaya dönüşür; anlamlandırma eylem üretir; eylem tekrarlandıkça daha hızlı ve otomatik hâle gelir. Başlangıçta ayrı ayrı işleyen süreçler giderek tek bir bakım sistemi gibi görünmeye başlar. Annelik kimliğinin daha sonra doğal, kendiliğinden ve bütünlüklü hissedilmesinde bu kaynaşmanın büyük payı vardır.

1.3. Tekrar Yoluyla Kurulan Annelik Kimliği

Bakım davranışının annelik kimliğine dönüşebilmesi için tekil eylemin ötesine geçmesi gerekir. Bir bebeği bir kez taşımak, beslemek ya da teselli etmek kişiyi anne yapmaz; fakat aynı davranışların günler, aylar ve yıllar boyunca tekrar edilmesi, eylem ile özne arasındaki ilişkiyi değiştirir. Başlangıçta dışsal bir ihtiyete verilen cevap olan davranış, zamanla kişinin gündelik varoluş biçimine yerleşir. Böylece annelik yalnızca hissedilen bir duygu veya sahip olunan biyolojik statü değil, tekrarın bedende ve davranışta bıraktığı süreklilik hâline gelir.

Tekrarın ilk etkisi davranışın otomatikleşmesidir. Sürekli yapılan eylemler her defasında sıfırdan karar verilmesini gerektirmez. Bebek ağladığında yönelmek, uyku saatlerini hesaba katmak, beslenme düzenini izlemek, dışarı çıkarken belirli nesneleri kontrol etmek ya da çevresel tehlikeleri önceden fark etmek giderek düşünsel bir emir beklemeden gerçekleşebilir. Davranışın otomatikleşmesi, bakımın önemsizleştiği anlamına gelmez; aksine, eylemin öznenin işleyişine daha derinden yerleştiğini gösterir. Bir zamanlar bilinçli olarak gerçekleştirilen pratikler zamanla bedenin ve gündelik rutinin varsayılan düzenine dönüşür.

Kimlik tam da burada davranışın üzerine eklenen soyut bir etiket olmaktan çıkar. Kişi önce “anne” kimliğine sahip olup daha sonra bu kimliğin gerektirdiği davranışları mekanik biçimde gerçekleştirmez; nedensellik kısmen ters yönde de işler. Sürekli bakım verme, zamanın ve dikkatin başka bir varlığa göre düzenlenmesi, belirli sorumlulukların tekrar tekrar üstlenilmesi ve aynı ilişki pozisyonunun korunması kişinin kendisini algılama biçimini dönüştürür. Yani annelik davranışın dışavurumu olduğu kadar, davranışın ürettiği bir sonuçtur.

Tekrarın kurucu gücü, tek tek eylemlerin birbirine bağlanmasından doğar. Bir davranış kendi başına geçicidir; geçmiş ve gelecek eylemlerle birleştiğinde ise süreklilik kazanır. Dün bebeği besleyen, bugün uyutan ve yarın yine onun ihtiyaçlarını karşılayacağını bilen özne, eylemler arasında zamansal bir bağ kurar. Böylece bakım yalnızca anlık müdahaleler toplamı değil, kişinin geçmişi ve geleceği boyunca uzanan bir rol hâline gelir. Kimlik de tam olarak böyle bir süreklilik talep eder: özne kendisini birbirinden kopuk anların değil, birbirine bağlanan davranışların taşıyıcısı olarak görmeye başlar.

Annelik kimliğinin davranışsal olarak inşa edilmesi, rolün bedende birikmesini de içerir. Bakım yalnızca zihinsel bir tasarım değildir; belirli hareketler, refleksler, zamanlama biçimleri ve mekânsal alışkanlıklar üretir. Bebeği taşıma biçiminden gece uyanmalarına, çevredeki riskleri fark etme hızından günlük planlamaya kadar birçok pratik, zaman içinde bedenin olağan repertuvarına katılır. Kişi anneliği yalnızca düşünmez; onu tekrar tekrar icra ettiği için beden düzeyinde de taşımaya başlar.

Burada sedimentasyon kavramı açıklayıcıdır. Tekrarlanan bakım davranışları zaman içinde üst üste çökelerek öznenin karakteristik hareket düzenini oluşturur. Her yeni eylem önceki davranışların üzerine eklenir; geçmiş tekrarlar mevcut davranışın nasıl gerçekleştirileceğini etkiler. Kimlik böylece bir anda ortaya çıkan sabit öz değil, davranışların tarihsel birikimidir. Anneliğin sürekliliği de tek tek eylemlerin değişmez olmasından değil, farklı eylemlerin aynı ilişkisel konumu yeniden üretmesinden kaynaklanır.

Tekrar yalnızca davranışı otomatikleştirmez; aynı zamanda norm üretir. Belirli bir bakım düzeni yeterince uzun süre sürdüğünde, yapılması gereken ile olağandışı olan arasındaki sınır belirginleşmeye başlar. Bebeğin beslenmesi, güvenliği veya gündelik ihtiyaçları artık her seferinde yeniden gerekçelendirilmesi gereken tercihler olmaktan çıkar. Bakım, ilişkide beklenen varsayılan davranış biçimine dönüşür. Böylece annelik kimliği yalnızca “ne yapıldığı” üzerinden değil, belirli eylemlerin yapılmamasının eksiklik olarak algılanması üzerinden de kurulur.

Öznenin kendilik algısı da bu süreklilik içinde yeniden örgütlenir. Kendi zamanını yalnızca kişisel ihtiyaçlarına göre düzenleyen biri ile gündelik kararlarında sürekli başka bir varlığın ihtiyaçlarını hesaba katan biri aynı öznel pozisyonda değildir. Bakım davranışı tekrarlandıkça “ben” kategorisinin pratik sınırları genişler; başka bir bedenin güvenliği, sağlığı ve ihtiyaçları kişinin kendi karar sisteminin kalıcı bileşenleri hâline gelir. Annelik kimliği böylece yalnızca kişinin kendisi hakkında düşündüğü bir sıfat değil, kararların hangi varlıkları içerdiğini belirleyen bir yapı kazanır.

Tekrarın en güçlü sonuçlarından biri, kimliğin başlangıçtaki nedeninden kısmen bağımsızlaşabilmesidir. İlk bakım davranışları bebeğin doğrudan talepleri tarafından tetiklenebilir; ancak zaman içinde oluşan rutinler, talebin açık biçimde bulunmadığı durumlarda bile devam eder. Bebek ağlamadan önce kontrol etmek, acıkmadan beslenme saatini hazırlamak veya henüz tehlike ortaya çıkmadan çevreyi düzenlemek, bakım sisteminin artık yalnızca anlık uyarana tepki vermediğini gösterir. Davranış kendi tarihini üretmiş ve gelecekteki eylemleri yönlendirecek bir yapı kazanmıştır.

Dolayısıyla annelik kimliğinin davranışsal boyutu, basit rol yapma ile karıştırılmamalıdır. Rol yapmak, dışsal bir modeli geçici olarak canlandırabilir; fakat sürekli tekrar, özne ile rol arasındaki mesafeyi azaltır. Yeterince uzun süre gerçekleştirilen pratikler yalnızca görünüşte bir annelik sahnesi oluşturmaz; kişinin dikkatini, zaman kullanımını, bedensel alışkanlıklarını ve kendisini tanımlama biçimini yeniden düzenleyebilir. Eylem burada temsil etmekten çıkarak kurucu hâle gelir.

Kimliğin tekrar yoluyla oluşması anneliğin biyolojik boyutunu geçersizleştirmez; iki mekanizmanın birbirine nasıl bağlandığını açıklar. Biyolojik ve psikolojik yatkınlıklar ilk bakım davranışlarını kolaylaştırabilir, fakat tekrar bu davranışlara zamansal dayanıklılık kazandırır. Başlangıçtaki yönelim sürekli pratikle birleştiğinde, biyolojik neden ile davranışsal sonuç arasındaki ayrım giderek silikleşir. Kişi sonunda bakım verdiği için anne gibi davranmaz yalnızca; anne olarak kendisini kurduğu için de bakım vermeye devam eder. Nedensellik iki yönlü hâle gelir.

Annelik kimliğinin en önemli özelliklerinden biri tam olarak bu geri besleme döngüsüdür. Davranış kimliği üretir, oluşan kimlik ise yeni davranışların olasılığını yükseltir. Her tekrar hem geçmişte kurulmuş rolü doğrular hem de gelecekteki eylemler için bir başlangıç noktası oluşturur. Kimlik böylece davranışlardan bağımsız bir töz değil, davranışları üretirken aynı davranışlar tarafından sürekli yeniden üretilen ilişkisel bir organizasyona dönüşür.

Sonuçta tekrar, anneliğin tali bir unsuru değil, onun sürekliliğini kuran temel mekanizmalardan biridir. Biyolojik yatkınlıklar bakımın başlamasını kolaylaştırabilir; fakat annelik kimliğini kalıcılaştıran şey, bakım davranışlarının zamana yayılması, bedende yerleşmesi ve öznenin kendisini bu pratikler aracılığıyla tanımaya başlamasıdır. “Anne” kategorisi böylece yalnızca doğumla edinilmiş bir statüyü değil, tekrarların biriktirdiği davranışsal tarihi de taşır.                                                                                

1.4. Duygudan Davranışa, Davranıştan Öznelik Konumuna

Annelik duygusu ile annelik kimliği arasındaki ilişki doğrusal değildir. İlk bakışta doğal sıralama, önce duygunun ortaya çıkması, ardından bu duygunun davranışa dönüşmesi ve son olarak davranışların kişiye “anne” niteliği kazandırması gibi görünür. Oysa gerçek süreç daha karmaşıktır. Duygulanım davranışı üretebilir; fakat davranış da duygulanımı yoğunlaştırabilir, süreklileştirebilir ve başlangıçta zayıf olan bir yönelimi zaman içinde güçlü bir kimlik bileşenine dönüştürebilir. Annelik dolayısıyla yalnızca içeriden dışarıya doğru işleyen bir ifade biçimi değildir; dışarıda tekrar edilen pratiklerin öznenin içine geri dönerek onu yeniden biçimlendirdiği döngüsel bir yapıya sahiptir.

Bir bebeği kucağa alma, besleme, temizleme, uyutma veya sakinleştirme eylemleri başlangıçta belirli ihtiyaçlara verilen cevaplar olabilir. Fakat davranış tekrarlandıkça yalnızca ihtiyacı gidermez; eylemi gerçekleştiren kişide de iz bırakır. Bakım veren özne, karşısındaki varlığın hangi durumlarda neye ihtiyaç duyduğunu öğrenir, kendi hareketlerini buna göre düzenler ve giderek başka bir bedenin durumunu sürekli olarak hesaba katmaya başlar. Böylece davranış, dış dünyadaki bir problemi çözerken aynı anda öznenin dikkat yapısını, zaman algısını ve sorumluluk sınırlarını dönüştürür.

Duygudan davranışa geçişin önemi, duygunun tek başına süreklilik yaratamamasında yatar. Yoğun bir sevgi veya koruma hissi geçici olabilir; kimlik ise zamansal dayanıklılık gerektirir. Annelik statüsünün kalıcılaşması, duygunun belirli pratikler içinde cisimleşmesine bağlıdır. Beslenme saatleri, uyku düzenleri, sağlık kontrolleri, güvenlik önlemleri ve gündelik bakım ritüelleri duyguyu davranışsal bir yapıya çevirir. Duygulanım böylece soyut bir iç yaşantı olmaktan çıkarak zaman ve mekân içinde düzenlenmiş eylemler sistemine dönüşür.

Davranışın öznelik üretmesi ise daha ileri bir aşamadır. Özne, yalnızca belirli eylemleri gerçekleştiren kişi değildir; bu eylemleri kendi kimliğinin sürekliliği içinde anlamlandıran kişidir. “Bebeği besledim” biçimindeki tekil bir eylem ile “onun bakımından sorumluyum” biçimindeki öznel konum arasında önemli bir fark vardır. İlkinde davranış sınırlı bir olaydır; ikincisinde ise davranışın kaynağı ve devamlılığı belirli bir benlik tanımına bağlanmıştır. Kişi artık yalnızca bir ihtiyaca yanıt vermemekte, kendisini o ihtiyete yanıt vermesi gereken kişi olarak konumlandırmaktadır.

Öznelik konumunun kurulması, sorumluluğun dışsal zorunluluktan içsel beklentiye dönüşmesiyle belirginleşir. Başlangıçta bebeğin ağlaması veya açlığı gibi somut uyaranlar bakım davranışını tetikleyebilir. Zaman içinde ise davranış yalnızca açık talebe bağlı kalmaz. Bakım veren kişi ihtiyacı önceden tahmin eder, çevreyi ona göre düzenler, belirli riskleri daha ortaya çıkmadan hesaplar ve davranışlarını karşıdaki varlığın gelecekteki durumuna göre planlar. Böylece bakım, dışarıdan gelen çağrılara verilen tepkilerin toplamı olmaktan çıkar; öznenin dünyayı nasıl algıladığını belirleyen kalıcı bir yönelim hâline gelir.

Kimliğin burada tözsel değil ilişkisel olması önemlidir. “Anne” kategorisi kişinin yalnızca kendi içinde taşıdığı bir özellik değildir; belirli bir başka varlıkla kurduğu ilişki içinde anlam kazanır. Bir öznenin anne olması, aynı zamanda bir başkasının onun bakımına bağımlı çocuk konumunda bulunmasını gerektirir. Dolayısıyla annelik, tek taraflı bir özelliğin değil, birbirine göre tanımlanan iki pozisyonun ürünüdür. Çocuk “bakılması gereken” varlık olarak konumlandıkça, ona sürekli bakım veren kişi de “bakımdan sorumlu” özne pozisyonunda sabitlenir.

İlişkisel yapı kimliğin neden davranışla bu kadar güçlü biçimde bağlantılı olduğunu da açıklar. Anne olmak yalnızca belirli bir biyolojik geçmişe sahip olmak değil, başka bir varlıkla belirli bir ilişki biçimini sürdürmektir. Bakım pratiklerinin kesintisiz tekrarı bu ilişkinin sınırlarını görünür kılar. Kimin ihtiyaçları önce dikkate alınacak, kimin güvenliği gözetilecek, hangi kararlar kimin iyiliğine göre değiştirilecek gibi sorular, anneliğin soyut tanımından çok pratik örgütlenmesini belirler.

Davranışın özneyi dönüştürmesi, zaman içinde rol ile benlik arasındaki mesafeyi de azaltır. Başlangıçta belirli bakım hareketleri dışsal görevler gibi hissedilebilir; fakat tekrar, bu görevleri kişinin olağan hareket repertuvarına katabilir. Belirli eylemler artık “anne gibi davranmak” biçiminde bilinçli olarak seçilmez; doğrudan kişinin kendiliğinden davranış düzeninin parçası hâline gelir. Rolün sürekli icrası, rol ile özne arasındaki ayrımı zayıflatır ve annelik kişinin kendisini dünyada konumlandırma yollarından birine dönüşür.

Burada önemli olan, davranışın kimliği yalnızca temsil etmediğini kabul etmektir. Geleneksel düşünme biçiminde davranış çoğu zaman içeride zaten var olan bir niteliğin dışsal göstergesi sayılır: kişi annedir, dolayısıyla annelik davranışları sergiler. Oysa nedensellik ters yönde de işler. Kişi belirli davranışları sürekli olarak gerçekleştirdiği, başka bir varlığın ihtiyaçlarını kendi gündelik düzeninin merkezine aldığı ve bu sorumluluğu zamansal olarak sürdürdüğü ölçüde annelik kimliğini pekiştirir. Davranış burada bir işaret değil, kimliğin üretim araçlarından biridir.

Annelik böylece duygu, davranış ve kimlik arasında karşılıklı etkilerin bulunduğu bir devre oluşturur. Duygu bakım davranışını kolaylaştırır; davranış ilişkiyi yoğunlaştırır; ilişki kişinin kendilik algısını yeniden düzenler; oluşan öznelik konumu ise yeni bakım davranışlarının daha doğal ve zorunlu hissedilmesini sağlar. Sistemin hiçbir aşaması bütünü bütünüyle açıklamaz. Annelik ne yalnızca hissedilen, ne yalnızca yapılan, ne de yalnızca olunan bir şeydir; hissetme, yapma ve olma süreçlerinin birbirini sürekli yeniden ürettiği bir özneleşme biçimidir.

2. Gerçek Bebekte Mekanizmaların İç İçe Geçmesi

2.1. Biyolojik Yakınlık ve Hormonal Süreçler

Gerçek bir bebek söz konusu olduğunda anneliğin farklı üretim mekanizmalarını birbirinden ayırmak güçleşir; çünkü biyolojik ilişki, bedensel süreçler, duygulanım ve bakım davranışı aynı zaman aralığında birbirinin üzerine biner. Gebelikten doğuma, doğumdan fiziksel bakımın başlamasına kadar geçen süreçte beden yalnızca başka bir organizmayla ilişkilenmez; aynı zamanda kendi fizyolojik düzeninde de önemli değişiklikler yaşar. Bu nedenle annelik deneyiminin ilk evrelerinde biyolojik yakınlık ile davranışsal kuruluş birbirinden bağımsız iki süreç gibi değil, ortak bir deneyimin parçaları gibi görünür.

Gebelik, anne ile çocuk arasındaki ilişkinin doğumdan önce başlamasını mümkün kılan özgün bir bedensel durum yaratır. Henüz çocuk dış dünyada bağımsız bir beden olarak bulunmadan, annenin gündelik yaşamı onun varlığına göre değişmeye başlar. Hareket, beslenme, uyku, sağlık takibi ve fiziksel risk algısı fetüsün varlığı hesaba katılarak yeniden düzenlenebilir. Böylece bakım davranışının bazı biçimleri, karşıdaki varlık doğrudan görülebilir bir özne hâline gelmeden önce bile ortaya çıkar. Başka bir organizmanın varlığı, annenin kendi bedeni üzerinden gündelik kararlarına müdahil olur.

Doğumla birlikte ilişki daha belirgin bir asimetri kazanır. Bebek artık ayrı bir beden hâline gelmiştir; fakat yaşamını sürdürebilmesi yoğun biçimde başkalarının bakımına bağlıdır. Biyolojik ayrılma, işlevsel bağımsızlık üretmez. Tam tersine, rahim içindeki doğrudan bedensel bağımlılık yerini dış dünyada beslenme, sıcaklık, koruma ve temas üzerinden sürdürülen başka bir bağımlılık biçimine bırakır. Dolayısıyla doğum anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi sona erdiren bir ayrılma değil, ilişkinin maddi biçimini değiştiren bir eşiktir.

Hormonal süreçler de bu dönemde bakım davranışının biyolojik zeminlerinden birini oluşturabilir. Doğum, emzirme ve bedensel temasla bağlantılı fizyolojik değişimler yakınlık, dikkat ve bakım davranışlarını etkileyebilir; fakat bunları annelik kimliğinin tek nedeni saymak doğru olmaz. Hormonlar belirli duygulanımları kolaylaştırabilir veya bazı davranışların ortaya çıkma olasılığını artırabilir, ancak karmaşık bir kimliği tek başına üretmez. Anneliği belirli hormonların doğrudan sonucu olarak açıklamak, toplumsal ilişkiyi, davranış tekrarını ve kişisel deneyimi biyokimyasal bir nedenselliğe indirgemek anlamına gelir.

Biyolojik yakınlığın etkisi yalnızca hormonal değildir. Çocuğun gebelik sürecinden itibaren annenin kendi bedensel tarihinde yer alması, ilişkiye zamansal bir derinlik kazandırır. Doğum anında karşılaşılan bebek bütünüyle yabancı bir varlık değildir; aylar boyunca bedensel varlığı hissedilmiş, hareketleri fark edilmiş ve annenin günlük yaşamına etkide bulunmuştur. Dolayısıyla çocuğa yönelik ilginin oluşumu, doğumdan sonra başlayan tek bir olaydan ziyade, bedensel ilişkinin farklı evreleri boyunca birikmiş bir süreklilik içinde gerçekleşebilir.

Fiziksel yakınlık, biyolojik ilişki ile davranışsal bakımın birleştiği önemli noktalardan biridir. Besleme, taşıma, ten teması ve uyutma gibi davranışlar aynı anda hem bebeğin somut ihtiyaçlarını karşılar hem de anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi yoğunlaştırır. Eylemin işlevsel ve duygusal sonuçları birbirinden ayrılmaz. Bebeği kucağa almak yalnızca fiziksel taşıma değildir; aynı zamanda kokunun, sıcaklığın, hareketin ve dokunmanın tekrarlandığı yoğun bir etkileşimdir. Böylece bakım eylemi kendi duygusal koşullarını da üretmeye başlar.

Tam da burada biyolojik neden ile davranışsal sonuç arasındaki sınır bulanıklaşır. Anne bebeğe biyolojik yakınlık nedeniyle mi yoğun ilgi göstermektedir, yoksa aylar boyunca sürekli bakım verdiği için mi bağ kuvvetlenmiştir? İki açıklama gerçek yaşamda kolayca birbirinden ayrılamaz. Biyolojik yakınlık bakım davranışını kolaylaştırabilir; bakım davranışının tekrarı ise ilişkinin duygusal yoğunluğunu artırabilir. Daha güçlü bağ yeni bakım davranışlarını teşvik eder ve böylece başlangıçtaki neden ile sonradan oluşan sonuç birbirini beslemeye başlar.

Ayrıca gerçek bebeğin sürekli geri bildirim üretmesi bu birleşmeyi güçlendirir. Temas edildiğinde sakinleşmesi, beslenmenin ardından rahatlaması, ağlamasının bakım sonrasında kesilmesi veya belirli kişilere farklı tepkiler vermesi, bakım veren kişinin davranışlarının sonuçlarını görünür kılar. Anne yalnızca bakım vermekle kalmaz; kendi bakımının karşıdaki canlı üzerinde yarattığı değişimi de gözlemler. Böylece biyolojik ilişkinin üzerine davranışsal bir doğrulama sistemi eklenir. Bakımın işe yaradığını görmek, bakım veren öznenin rolünü daha da pekiştirebilir.

Biyolojik yakınlığın özel konumu yine de mutlaklaştırılmamalıdır. Çocuğun genetik veya gebelik üzerinden anneyle ilişkili olması güçlü bir başlangıç koşulu oluşturabilir, fakat annelik kimliğinin yalnızca bu bağdan türediğini söylemek mümkün değildir. Evlat edinme, üvey annelik veya biyolojik doğumun bulunmadığı diğer uzun süreli bakım ilişkileri, annelik davranışlarının biyolojik bağlantı olmaksızın da kurulabileceğini gösterir. Biyoloji böylece önemli bir kaynak olmayı sürdürür; fakat kimliğin zorunlu ve yeterli nedeni hâline gelmez.

Gerçek bebeğin varlığında asıl kavramsal güçlük, bütün bu unsurların aynı anda çalışmasıdır. Gebelik geçmişi, hormonal süreçler, fiziksel temas, bebeğin gerçek ihtiyaçları, bakımın tekrar edilmesi ve davranışın sürekli geri bildirimle doğrulanması birbirine eklemlenir. Sonuçta annelik sanki tek bir kaynaktan kendiliğinden doğuyormuş gibi görünür. Oysa görünürdeki bütünlük, farklı mekanizmaların aynı ilişki içinde eşzamanlı çalışmasının ürünüdür.

Biyolojik yakınlık bu nedenle anneliğin açıklamasını tamamlayan bir son nokta değil, çok katmanlı sistemin başlangıç koşullarından biridir. Anne ile çocuk arasındaki bedensel tarih, fizyolojik değişimler ve doğum sonrası temas belirli bakım yönelimlerine güçlü bir zemin sağlayabilir; ancak annelik kimliğinin sürekliliği bu zeminin davranış, tekrar ve ilişki içinde işlenmesine bağlıdır. Gerçek bebeğin ayırt edici özelliği, bütün bu katmanları tek bir yaşantı içinde birleştirerek hangi etkinin nerede başlayıp diğerinin nerede devraldığını neredeyse görünmez hâle getirmesidir.                                                          

2.2. Bedensel Temas ve Gerçek İhtiyaç

Gerçek bebeğin annelik deneyimini oyuncak bebekten ayıran en temel özelliklerden biri, bakımın gerçek bir ihtiyaca bağlanmasıdır. Bebek acıkır, üşür, rahatsız olur, hastalanır, korkar, uyuyamaz ve yaşamını sürdürebilmek için dışarıdan müdahaleye ihtiyaç duyar. Bakım davranışı burada yalnızca sembolik veya temsilî değildir; doğrudan başka bir organizmanın bedensel durumunu düzenler. Kucağa almak, beslemek, temizlemek, üzerini örtmek veya sakinleştirmek yalnızca annelik rolünün görünür biçimleri değil, karşıdaki varlığın fizyolojik ve psikolojik dengesini etkileyen gerçek müdahalelerdir.

Gerçek ihtiyacın varlığı bakım davranışına özel bir zorunluluk kazandırır. Oyuncak bir bebeğin beslenmemesi hiçbir sonuç doğurmazken canlı bebeğin beslenmemesi doğrudan bedensel sonuçlar üretir. Dolayısıyla annelik pratiği yalnızca kişinin kendi isteğine veya hayal gücüne bağlı değildir; karşıdaki varlığın nesnel gereksinimleri tarafından sürekli olarak çağrılır. Bakım veren öznenin davranışı, kendi içsel duygularından bağımsız biçimde de harekete geçirilebilir. Kişi yorgun, isteksiz veya duygusal olarak uzak hissedebilir; yine de bebeğin ihtiyacı bakım davranışını zorunlu kılabilir.

Tam da bu nedenle gerçek bebekle kurulan ilişki güçlü bir dışsal nedensellik taşır. Bakımın başlangıç noktası çoğu zaman kişinin kendi içinde ürettiği bir senaryo değil, karşıdaki canlı organizmanın durumudur. Ağlama, açlık, ateş, huzursuzluk veya fiziksel tehlike, bakım veren kişinin dikkatini kendisine çeker ve eylem talep eder. Böylece annelik davranışının önemli bir kısmı, öznenin iç dünyasından değil, başka bir bedenin durumundan kaynaklanan zorunluluklarla şekillenir.

Bedensel temas bu zorunluluğu daha da yoğunlaştırır. Bebek yalnızca görülmez; taşınır, tutulur, beslenir, temizlenir ve sürekli fiziksel yakınlık içinde deneyimlenir. Dokunma burada yalnızca duygusal bağın ifadesi değildir; bakımın maddi aracıdır. Bebeğin beden sıcaklığını hissetmek, nefesini gözlemlemek, huzursuzluğunu hareketlerinden anlamak veya gevşediğini doğrudan fark etmek, bakım veren kişiye sürekli veri sağlar. İlişki böylece soyut bir “anne-çocuk” kategorisinden çıkarak yoğun bir bedensel geri bildirim sistemine dönüşür.

Temasın tekrarı, bebeğin bedensel durumlarını tanıma kapasitesini de artırabilir. Zamanla belirli hareketler, ağlama biçimleri veya huzursuzluk göstergeleri daha kolay ayırt edilir. Bakım veren kişi bebeği yalnızca genel bir kategori olarak değil, giderek daha ayrıntılı biçimde tanınan tekil bir beden olarak algılamaya başlar. Böylece annelik davranışı hem biyolojik yatkınlıklara hem de öğrenilmiş duyarlılığa dayanır. İlk bakışta “sezgi” gibi görünen birçok tepki, aslında uzun süreli bedensel temasın ürettiği ince ayarlı bir tanıma sisteminin sonucu olabilir.

Gerçek ihtiyaç, bakımın zaman yapısını da belirler. Yetişkin kendi yaşamını çoğu zaman planlayabilir, fakat bebek ihtiyaçlarını bu plana uydurmaz. Açlık, uyku, rahatsızlık veya hastalık zamanlaması bakım veren kişinin programını kesintiye uğratabilir. Böylece annelik yalnızca belirli davranışların tekrarı değil, başka bir varlığın ritmine göre kendi zamanını yeniden düzenleme pratiği hâline gelir. Bakım veren kişi kendi gündelik sürekliliğini korumak yerine, başka bir bedenin düzensiz ve değişken ihtiyaçlarına göre sürekli uyarlanmak zorunda kalabilir.

Mekân da aynı şekilde bebeğin gerçek gereksinimleri etrafında yeniden örgütlenir. Keskin nesneler kaldırılır, sıcaklık kontrol edilir, uyku alanı hazırlanır, ulaşılabilir bölgeler güvenli hâle getirilir. Bebeğin fiziksel kırılganlığı, çevrenin nötr bir alan olmaktan çıkıp bakım tarafından düzenlenen bir alana dönüşmesine neden olur. Böylece annelik yalnızca öznenin içsel kimliğinde değil, yaşadığı fiziksel çevrenin biçiminde de görünür hâle gelir.

Gerçek ihtiyacın sürekli olarak mevcut olması, annelik davranışına güçlü bir nedensel doğrulama sağlar. Bakım verildiğinde bebeğin durumu değişir; açlık azalır, ağlama kesilir, beden rahatlar veya tehlike ortadan kalkar. Eylemin sonucu gözlemlenebilir olduğu için bakım veren kişi kendi rolünün etkisini doğrudan deneyimler. Davranışın etkili olduğunu görmek, yalnızca pratik öğrenmeyi değil, öznelik konumunun pekişmesini de sağlar. “Bakım veriyorum” düşüncesi, karşıdaki canlının durumundaki değişim tarafından sürekli desteklenir.

Bununla birlikte gerçek ihtiyacın varlığı, annelik kimliğinin tümünü açıklamaz. Bebeğin gereksinimleri bakım davranışını başlatabilir ve sürdürmeye zorlayabilir; ancak bu davranışların zaman içinde öz-algıya nasıl dönüştüğü ayrı bir süreçtir. Zorunlu olarak yapılan bakım ile kişinin kendisini kalıcı biçimde anne olarak konumlandırması aynı şey değildir. Yine de gerçek ihtiyaç, bu dönüşüm için sürekli ve yoğun bir davranış zemini sağlar.

Bedensel temas ile gereksinim arasındaki ilişki, annelikte neden ile duygu arasındaki sınırı da bulanıklaştırır. Kişi bebeğe yakın olduğu için mi bakım verir, yoksa bakım verdiği için mi yakınlık duygusu güçlenir? Canlı bebeğin sürekli dokunulması, taşınması ve korunması gereken bir varlık olması, iki yönlü bir ilişki yaratır. İhtiyaç teması çağırır; temas ilişkiyi yoğunlaştırır; yoğunlaşan ilişki daha fazla bakım davranışını teşvik eder. Böylece biyolojik zorunluluk ile duygusal bağ birbirini karşılıklı olarak üretir.

Gerçek bebekte anneliğin neden tek bir öz gibi görünmeye başladığı tam olarak burada anlaşılır. Fiziksel ihtiyaç, bedensel temas, duygusal yakınlık, dikkat ve sorumluluk aynı eylem dizileri içinde birleşir. Bir davranış hem yaşamı sürdürür hem duygusal bağ yaratır hem de özneyi annelik konumunda sabitler. Aynı hareketin birden fazla işlev taşıması, anneliğin farklı katmanlarını birbirinden ayırmayı giderek zorlaştırır.

2.3. Toplumsal Beklenti ve Bakım Pratikleri

Annelik yalnızca biyolojik ve psikolojik süreçler içinde kurulmaz; toplumsal normlar da annelik davranışının biçimini, yoğunluğunu ve anlamını belirler. Bir toplumun “iyi anne”, “ilgili anne”, “fedakâr anne” veya “yetersiz anne” gibi kategoriler üretmesi, bakım davranışlarını yalnızca kişisel tercihler olmaktan çıkararak normatif bir çerçevenin içine yerleştirir. Böylece annelik, kişinin bebeğe karşı ne hissettiği kadar, nasıl davranması gerektiğine ilişkin toplumsal beklentiler tarafından da şekillenir.

Toplumsal normların etkisi bakımın hangi biçimlerinin meşru veya zorunlu sayılacağını belirlemesinde görünür. Bebeğin nasıl beslenmesi gerektiği, ne kadar süre fiziksel temas kurulacağı, uyku düzeninin nasıl örgütleneceği, hangi risklerin kabul edilebilir olduğu veya annenin ne ölçüde kendi yaşamından feragat etmesi gerektiği kültürel olarak farklılaşabilir. Dolayısıyla “doğal annelik davranışı” olarak görülen birçok pratik, biyolojik eğilimlerin üzerine eklenen tarihsel ve toplumsal biçimler taşır.

Bakım pratiklerinin bu normatif yapısı annelik kimliğini güçlendirir. Toplum yalnızca kişinin yaptığı davranışları gözlemlemez; bu davranışlara anlam yükler ve onları belirli bir kimliğin göstergeleri hâline getirir. Bir kadının bebeği beslemesi yalnızca fizyolojik bir ihtiyacı karşılamak olarak değil, “annelik görevi” olarak da kodlanabilir. Aynı şekilde yorgunluk, fedakârlık, sürekli gözetim veya bireysel arzuların geri plana itilmesi annelik kimliğinin beklenen unsurları hâline gelebilir.

Böyle bir normatif çerçeve, öznenin kendi davranışını değerlendirme biçimini de etkiler. Kişi bakım verirken yalnızca bebeğin ihtiyacına yanıt vermez; aynı zamanda kendisini kültürel bir annelik modeline göre ölçebilir. Yeterince ilgili olup olmadığı, yeterince sabırlı davranıp davranmadığı veya kendi ihtiyaçlarını fazla öne çıkarıp çıkarmadığı gibi sorular, biyolojik gereksinimin ötesine geçen bir öz-denetim üretir. Annelik böylece yalnızca dışarıdan gözlenen bir rol değil, öznenin kendi davranışlarını sürekli değerlendirdiği içselleştirilmiş bir norm hâline gelir.

Toplumsal beklentilerin en güçlü etkilerinden biri, bakım davranışını ahlaki bir kategoriye dönüştürmesidir. Bazı eylemler yalnızca pratik açıdan doğru veya yanlış değil, “iyi annelik” veya “kötü annelik” göstergesi olarak yorumlanır. Böylece anne, bebeğin ihtiyaçlarına ne kadar iyi cevap verdiği kadar, belirli ahlaki standartları ne ölçüde taşıdığı üzerinden de değerlendirilir. Kimlik bu noktada yalnızca ilişkisel değil, normatif bir yapıya kavuşur.

Bakım pratiklerinin gündelik yaşam içinde tekrar edilmesi toplumsal normların görünmezleşmesine neden olabilir. Belirli davranışlar yeterince uzun süre boyunca doğal, olağan ve beklenen biçimde gerçekleştirildiğinde, onların kültürel olarak kurulmuş olduğu fark edilmez. Anne belirli pratikleri yalnızca “öyle yapılması gerektiği” için sürdürür ve bu gerekliliğin tarihsel ya da toplumsal kökeni geri plana çekilir. Tekrar burada yalnızca kişisel kimliği değil, normun doğallık görünümünü de üretir.

Toplumun annelik rolünü güçlü biçimde tanımlaması, biyolojik yatkınlık ile öğrenilmiş davranış arasındaki ayrımı daha da karmaşıklaştırır. Bebek ağladığında ortaya çıkan koruma veya dikkat yöneliminin bir kısmı biyolojik temellere dayanabilirken, bu yönelimin hangi biçimde davranışa dönüşeceği kültürel repertuvar tarafından belirlenir. Aynı temel bakım ihtiyacı farklı toplumlarda farklı ritüeller, zamanlamalar ve roller aracılığıyla karşılanabilir. Dolayısıyla biyolojik gereksinim sabit olsa bile anneliğin görünür biçimi değişebilir.

Toplumsal öğrenmenin önemli bir kısmı doğrudan eğitimle değil, gözlem ve taklit yoluyla gerçekleşir. Çocuklukta görülen bakım pratikleri, aile içindeki rol dağılımları, çevredeki annelerin davranışları ve kültürel anlatılar annelik hakkında erken yaşlardan itibaren bir şema oluşturabilir. Böylece kişi anne olmadan çok önce, anneliğin nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin davranışsal ve duygusal modellerle karşılaşır. Annelik kimliği doğum anında sıfırdan başlamaz; daha önce edinilmiş normatif ve sembolik repertuvarlar yeni bakım deneyiminin içine taşınır.

Bakımın toplumsal olarak kodlanması cinsiyet rollerini de güçlendirebilir. Belirli toplumlarda bakımın doğal olarak kadına ait olduğu varsayımı, biyolojik yakınlık ile sosyal sorumluluğu birbirine eşitleyebilir. Böylece annenin bakım vermesi “doğal”, başka birinin aynı davranışı gerçekleştirmesi ise yardımcı veya ikincil bir rol olarak görülebilir. Böyle bir düzen, annelik kimliğinin yalnızca bireysel davranışlardan değil, toplumsal iş bölümünden de üretildiğini gösterir.

Toplumsal beklenti aynı zamanda davranışın yoğunluğunu artırabilir. Bebeğin gerçek ihtiyacı belirli bir bakım düzeyi gerektirse bile, kültürel normlar bunun ötesinde sürekli dikkat, fedakârlık veya öz-denetim talep edebilir. Böylece annelik davranışı yalnızca biyolojik gereksinime yanıt vermekten çıkar; toplumsal onay, suçluluk, yeterlilik hissi ve kimlik doğrulaması gibi psikolojik süreçlerle de beslenmeye başlar.

Anne açısından dışsal normların içselleştirilmesi, bakım davranışını kendi kendini sürdüren bir yapıya dönüştürebilir. Başlangıçta toplum tarafından beklenen davranışlar zamanla kişisel standartlara dönüşür. Kişi artık dışarıdan biri onu değerlendirmese bile kendi davranışını aynı ölçütlerle yargılamaya devam eder. Toplumsal norm böylece öznenin içine taşınır ve annelik kimliğinin parçası olur.

Gerçek bebek söz konusu olduğunda tüm bu toplumsal süreçler canlı bir ihtiyacın üzerine eklenir. Bebek gerçekten bakım talep eder; toplum ise bu bakımın nasıl verilmesi gerektiğini kodlar. Biyolojik gereksinim davranışın zorunlu çekirdeğini oluştururken kültürel düzen o davranışın biçimini, anlamını ve değerlendirme ölçütlerini belirler. Böylece anneliğin hangi kısmının bebeğin gerçek ihtiyacından, hangi kısmının normatif beklentilerden kaynaklandığını ayırmak giderek zorlaşır.

Bakım pratiklerinin toplumsal olarak düzenlenmesi, annelik kimliğinin neden yalnızca özel alana ait olmadığını da açıklar. Anne ile çocuk arasındaki ilişki mahrem görünse bile bu ilişki, aile yapısı, hukuk, eğitim, sağlık sistemi, çalışma yaşamı ve kültürel normlarla çevrilidir. Dolayısıyla annelik yalnızca iki kişi arasında kurulan bir bakım ilişkisi değil, geniş bir toplumsal örgütlenmenin içine yerleşmiş bir kimlik biçimidir.

Biyolojik ihtiyaç, bedensel temas ve toplumsal beklenti aynı davranışta birleştiğinde anneliğin yapısı daha da yoğunlaşır. Anne bebeği beslerken aynı anda onun gerçek ihtiyacını karşılar, fiziksel yakınlık kurar, tekrar yoluyla kendi bakım alışkanlıklarını pekiştirir ve kültürel olarak tanınan bir annelik pratiğini gerçekleştirir. Tek bir eylem birden fazla nedensel katmanı taşıdığı için, anneliğin hangi bölümünün “doğal”, hangi bölümünün öğrenilmiş, hangi bölümünün tekrarla kurulmuş olduğunu doğrudan gözlemlemek neredeyse imkânsız hâle gelir.                                                                                

2.4. Biyoloji ile Tekrarın Ayrıştırılamazlığı

Gerçek bebekle kurulan bakım ilişkisinde biyolojik yatkınlıklar ile tekrarlanan pratikler aynı davranışların içine yerleştiği için, bunların hangisinin hangi sonucu ne ölçüde ürettiğini saf biçimde gözlemlemek neredeyse imkânsızdır. Anne bebeğin ağlamasına yöneldiğinde, aynı anda biyolojik duyarlılık, öğrenilmiş bakım repertuvarı, toplumsal beklenti ve geçmiş tekrarların oluşturduğu alışkanlıklar devreye girebilir. Tek bir eylem birden fazla nedensel kaynaktan beslenir. Bu nedenle görünürde basit olan bakım davranışı, gerçekte farklı mekanizmaların kesiştiği yoğun bir düğüm noktasıdır.

Sorun yalnızca mekanizmaların aynı anda çalışması değildir; zaman içinde birbirlerini değiştirmeleridir. Biyolojik yatkınlık bakım davranışını başlatabilir, bakımın tekrarı duygusal bağı güçlendirebilir, güçlenen bağ dikkati daha hassas hâle getirebilir ve artan hassasiyet yeni bakım davranışlarının daha hızlı ortaya çıkmasını sağlayabilir. Böylece başlangıçta ayrı olarak düşünülebilecek süreçler giderek kapalı bir geri besleme döngüsü kurar. Neden ile sonuç arasındaki yön tek taraflı olmaktan çıkar; her unsur diğerinin yeniden üretim koşuluna dönüşür.

Bu döngü, annelik deneyiminin neden içsel ve doğal bir bütünlük gibi hissedildiğini açıklar. Tekrar yoluyla kazanılmış davranışlar yeterince yerleştiğinde, özne onları sonradan öğrenilmiş veya alışkanlık hâline gelmiş pratikler olarak deneyimlemeyebilir. Davranış o kadar hızlı, otomatik ve kendiliğinden gerçekleşmeye başlar ki, kişi onun kökenini artık ayırt edemez. Başlangıçta bilinçli olarak öğrenilmiş bir bakım pratiği bile zaman içinde refleks benzeri bir nitelik kazanabilir. Böylece tarihsel olarak kurulmuş olan, fenomenolojik düzeyde doğalmış gibi yaşanır.

Biyolojik olan da tekrarın etkisi altında yeniden biçimlenir. Belirli uyaranlara karşı başlangıçta mevcut olan duyarlılık, bakım deneyimi arttıkça incelik kazanabilir. Bebekle geçirilen zaman, onun davranışlarını daha ayrıntılı okumayı mümkün kılar; sesler, yüz ifadeleri ve bedensel hareketler arasında daha küçük farklar seçilmeye başlanır. Dolayısıyla biyolojik yatkınlık sabit bir başlangıç verisi olarak kalmaz; deneyim tarafından eğitilen bir algı sistemine dönüşür. Böylece “doğal” olan ile “öğrenilmiş” olan arasındaki sınır daha da geçirgen hâle gelir.

Tekrarın doğal görünmesi kadar, biyolojik yakınlığın davranışsal süreklilik tarafından güçlendirilmesi de ayrıştırmayı zorlaştırır. Anne çocuğa ilk anda belirli bir yakınlık hissedebilir; fakat aylar ve yıllar boyunca bakım vermek, bu ilişkiye yalnızca niceliksel süre değil, tarih kazandırır. Hastalıklar, uykusuz geceler, beslenme rutinleri, fiziksel temaslar, korunma anları ve gündelik kararlar ortak bir davranış geçmişi oluşturur. İlişkinin duygusal yoğunluğu artık yalnızca biyolojik bağın sonucu değil, birlikte biriken pratik tarihin de ürünüdür.

Böyle bir ilişkide “anne çocuğunu biyolojik olarak ona bağlı olduğu için mi korur, yoksa yıllarca koruduğu için mi ona daha derin bağlanır?” sorusu tek yönlü yanıtlanamaz. İki mekanizma birbirini besler. Biyolojik yakınlık davranışı teşvik eder; davranışın tekrarı bağı derinleştirir; derinleşen bağ koruma eğilimini artırır. Zamanla başlangıç noktasını belirlemek anlamsızlaşır, çünkü ilişki kendi kendini sürdüren bir sistem hâline gelmiştir.

Ayrıştırılamazlığı güçlendiren bir başka etken de gerçek bebeğin sürekli değişmesidir. Bakım davranışı sabit bir nesneye tekrar tekrar uygulanmaz; gelişen, öğrenen ve yeni ihtiyaçlar üreten bir varlığa yönelir. Yenidoğan dönemindeki bakım ile birkaç yıl sonraki bakım aynı değildir. Bebeğin bedensel ve psikolojik dönüşümü, annenin davranış repertuvarını sürekli olarak yeniden ayarlamasını gerektirir. Tekrar böylece basit bir kopyalama süreci olmaktan çıkar; değişen koşullara uyarlanan bir süreklilik kazanır.

Her yeni bakım aşaması önceki deneyimlerin üzerine kurulur. Annenin belli durumlara verdiği tepkiler, geçmişte öğrenilmiş davranışların ve oluşmuş kimlik yapısının etkisini taşır. Başlangıçtaki biyolojik yakınlık, yıllar sonra hâlâ ilişkinin temellerinden biri olabilir; fakat artık tek başına açıklayıcı değildir. Araya sayısız tekrar, ortak deneyim ve karşılıklı uyum girmiştir. Kimlik tarihsel bir katmanlaşma kazanır.

Toplumsal çevre de ayrıştırılamazlığı artırır. Biyolojik anneliğe kültürel olarak yüklenen anlamlar, kişinin kendi duygularını yorumlama biçimini etkileyebilir. Anne belirli bir davranışı gerçekten içsel bir eğilimle mi, öğrenilmiş bir normla mı, suçluluk duygusuyla mı yoksa alışkanlık nedeniyle mi gerçekleştiriyor, çoğu zaman kendisi bile kesin olarak ayırt edemez. Motivasyonlar tekil değildir; bir eylem aynı anda birden fazla kaynağa sahip olabilir.

Tam da burada annelik deneyiminin görünürdeki birliği ortaya çıkar. Biyoloji, duygu, davranış, tekrar ve norm birbirinden bağımsız katmanlar olarak değil, karşılıklı olarak birbirini dönüştüren bir sistem içinde çalışır. Sonuçta annelik, bileşenlerinin toplamından daha birleşik bir fenomen gibi deneyimlenir. Fakat bu bütünlük, tek bir kaynağın gücünden değil, farklı mekanizmaların sürekli birbirine eklemlenmesinden doğar.

Analitik sorun da buradan çıkar. Gerçek bir anne-çocuk ilişkisinde bakım davranışını gözlemlemek, tekrarın kendi başına ne kadar kimlik üretebildiğini göstermez; çünkü tekrar sürekli olarak canlı bebeğin gerçek ihtiyacı, biyolojik yakınlık ve duygusal geri bildirimle birlikte çalışır. Aynı şekilde biyolojik yatkınlığın etkisini ölçmeye çalışmak da zordur; çünkü bu yatkınlık kısa süre içinde tekrar ve deneyim tarafından dönüştürülür. Her değişken diğerinin içine sızar.

Dolayısıyla gerçek bebeğin bulunduğu durumda anneliğin davranışsal bileşenini saf hâliyle görmek güçtür. Bakımın her tekrarında aynı anda biyolojik bağ, dışsal zorunluluk, duygusal karşılık ve toplumsal anlam devrededir. Bu karmaşıklık anneliği zengin bir deneyim hâline getirirken kavramsal çözümlemeyi zorlaştırır. Anneliğin hangi kısmının organizmanın yatkınlıklarından, hangi kısmının tekrarın kurucu gücünden doğduğunu anlayabilmek için bu doğal birleşmenin bir noktada kesilmesi gerekir.

3. Oyuncak Bebeğin Ayrıştırıcı İşlevi

3.1. Biyolojik Koşulların Sistemden Çıkarılması

Oyuncak bebeğin teorik değeri, annelik davranışının biçimini korurken gerçek bebeğe özgü biyolojik koşulların büyük bölümünü ortadan kaldırabilmesinde yatar. Canlı bir bebekle karşılaştırıldığında oyuncak bebeğin metabolizması, açlığı, acısı, hastalığı, bedensel kırılganlığı ve hayatta kalma gereksinimi yoktur. Gebelik ilişkisi bulunmaz, genetik bağ zorunlu değildir, doğum süreci yoktur ve bakım verilmediğinde organizmanın zarar görmesi söz konusu değildir. Buna rağmen oyuncak bebek etrafında annelik davranışlarının biçimsel bir repertuvarı kurulabilir.

Tam da bu eksiltme, oyuncak bebeği sıradan bir temsil nesnesinden daha ilginç hâle getirir. Gerçek bebeğin biyolojik varlığı annelik davranışını zorunlu kılan güçlü bir dışsal neden üretirken oyuncak bebekte böyle bir zorunluluk yoktur. Oyuncak acıkmaz, fakat beslenebilir; üşümez, fakat üzeri örtülebilir; ağlamaz, fakat sakinleştirilebilir; uyku ihtiyacı duymaz, fakat yatağa yatırılabilir. Davranışın işlevsel gerekliliği ortadan kalkar, fakat davranışın formu varlığını sürdürebilir.

Böylece bakımın nedeni ile bakımın görünür biçimi birbirinden ayrılır. Gerçek bebeği beslemek yaşamı sürdürmeye yönelik işlevsel bir müdahaleyken oyuncak bebeği beslemek sembolik ve performatif bir eylemdir. İki durumda hareket benzer olabilir, fakat nedensel yapı farklıdır. İlkinde dış dünyada gerçekten giderilmesi gereken bir ihtiyaç vardır; ikincisinde ise özne davranışı kendi kurduğu ilişki şeması içinde üretir.

Oyuncak bebeğin biyolojik koşulları sistemden çıkarması, annelik davranışının yalnızca gerçek ihtiyaçlara verilmiş zorunlu tepkilerden ibaret olmadığını görmeyi mümkün kılar. Dışsal talep ortadan kalktığında bazı bakım davranışları yine de sürdürülebiliyorsa, eylemin kaynağının tamamen nesnenin biyolojik durumunda bulunmadığı anlaşılır. Kişinin kendi davranış repertuvarı, hayal gücü, gözlem yoluyla öğrendiği rol modelleri ve tekrar eğilimi de ilişkiyi taşıyabilir.

Buradaki ayrıştırma mantığı bir tür deneysel eksiltmeye benzer. Karmaşık bir sistemin belirli bileşenleri çıkarılır ve geriye kalan yapının nasıl davrandığı gözlemlenir. Gerçek bebeğin canlılığı, biyolojik talebi ve bedensel geri bildirimi sistemden kaldırıldığında, annelik davranışının ne kadarının ayakta kalabildiği görünür hâle gelir. Oyuncak bebek tam da bu nedenle anneliğin yalnızca temsili değil, bileşenlerini ayrıştırmaya yarayan kavramsal bir araçtır.

Biyolojik zorunluluğun yokluğu özellikle önemlidir. Gerçek bebekte bakımın yapılmaması sonuç üretir; oyuncak bebekte üretmez. Bir oyuncak bebeğin saatlerce beslenmemesi, yalnız bırakılması veya üzerinin örtülmemesi onun ontolojik durumunda hiçbir değişiklik yaratmaz. Dolayısıyla bakım davranışını dışarıdan zorlayan maddi bir yaptırım yoktur. Eylem gerçekleşiyorsa, onu açıklamak için başka mekanizmalar devreye sokulmalıdır.

Bu noktada annelik davranışının performatif boyutu daha görünür hâle gelir. Çocuk oyuncak bebeği kucağına aldığında yalnızca canlı bir bebeğe yapılabilecek hareketleri kopyalamaz; belirli bir ilişki şemasını yeniden kurar. Oyuncak “bakılması gereken bebek” statüsüne yerleştirilir ve bu statü, ona yönelen kişiyi de “bakım veren” konumuna taşır. Biyolojik bağ olmadığı hâlde ilişkisel roller biçimsel olarak kurulabilir.

Oyuncak bebeğin antropomorfik tasarımı burada işlevsel bir rol üstlenir. İnsan yavrusunun yüzüne, beden oranlarına veya giyim biçimine benzetilmiş olması, nesnenin sıradan bir materyal parçası olarak algılanmasını zorlaştırır. Şekil, ilişkiyi çağırır. Nesne canlı değildir; fakat görünüşü ve kültürel anlamı, ona canlı bir bebeğe uygulanabilecek davranışların yöneltilmesini mümkün kılar. Böylece biyolojik gerçeklik olmaksızın biyolojik ilişkinin sembolik biçimi kurulabilir.

Daha önemlisi, oyuncak bebeğin pasifliği davranışın özne kaynaklı bölümünü açığa çıkarır. Gerçek bebek sürekli talep üretir; oyuncak ise hiçbir şey istemez. Eğer çocuk onu beslemeye, uyutmaya veya korumaya devam ediyorsa, bakım dizisinin önemli bir kısmı artık karşıdaki nesnenin çağrısından değil, öznenin kendi zihinsel ve davranışsal örgütlenmesinden kaynaklanmaktadır. Cansızlık burada bir eksiklik değil, deneysel bir avantaj hâline gelir.

Gerçek bebeğin geri bildirimi de ortadan kalkmıştır. Oyuncak doymaz, sakinleşmez, acısı geçmez ve bakımın ardından değişen bir fizyolojik duruma sahip olmaz. Dolayısıyla bakım veren kişi davranışının etkisini biyolojik sonuç üzerinden doğrulayamaz. Buna rağmen eylem sürdürülebiliyorsa, annelik pratiğinin yalnızca sonuç odaklı olmadığını söylemek mümkün hâle gelir. Davranış, kendi iç düzenini ve sembolik anlamını taşıyabilir.

Biyolojik koşulların kaldırılması anneliğin “sahte” bir biçime indirgenmesi anlamına gelmez. Aksine, canlı bebeğin yarattığı zorunlulukları geçici olarak paranteze alarak bakım davranışının yapısal bileşenlerini daha açık görmeyi sağlar. Bir mekanizmanın belirli parçaları çıkarıldığında geriye kalan şey, sistemin hangi unsurlarının zorunlu, hangilerinin bağımsız biçimde yeniden üretilebilir olduğunu gösterir.

Oyuncak bebek bu anlamda annelik kavramı için bir sınır testi oluşturur. Gebelik, doğum, genetik bağ, hormonal süreçler ve gerçek biyolojik ihtiyaç olmadan bakım davranışlarının hangi ölçüde sürdürülebildiği sorusu, anneliğin minimum koşullarını araştırmaya açar. Eğer davranışların önemli bir bölümü bu unsurlar olmaksızın da kurulabiliyorsa, annelik kimliğinin tamamını biyolojiye bağlamak mümkün değildir.

Asıl teorik kırılma burada gerçekleşir: canlı bebek sistemden çıkarıldığında anneliğin bütünü ortadan kaybolmaz; belirli biçimleri varlığını sürdürür. Geriye kalan bu davranışsal çekirdek, tekrarın, rol şemalarının ve ilişkisel konumların kendi başlarına ne ölçüde kimlik üretebildiğini incelemeyi mümkün kılar. Oyuncak bebeğin gücü, anneliğin biyolojik temelini reddetmesinde değil, biyolojinin çekildiği yerde hangi yapının hâlâ ayakta kaldığını görünür kılmasındadır.                                                               

3.2. Bakım Davranışlarının Biçimsel Korunumu

Oyuncak bebeğin ayırt edici gücü, gerçek bebeğe ait biyolojik koşulların büyük bölümünü ortadan kaldırırken bakım davranışlarının biçimini korumasından kaynaklanır. Canlılık kaybolur, ihtiyaç ortadan kalkar, bedensel geri bildirim kesilir; fakat kucağa alma, sallama, besleme, yatırma, üzerini örtme, giydirme, konuşma ve koruma gibi eylemler aynı ilişki şeması içinde sürdürülebilir. Böylece davranışın işlevsel nedeni ile davranışın dışsal organizasyonu birbirinden ayrılmış olur. Oyuncak bebek, anneliğin biyolojik içeriğini değil, bakımın davranışsal sentaksını taşımaya devam eder.

“Biçimsel korunum” burada yalnızca hareketlerin yüzeysel benzerliği anlamına gelmez. Bir kaşığı oyuncak bebeğin ağzına götürmek fiziksel olarak basit bir el hareketidir; fakat eylem, “besleyen” ile “beslenen” arasında kurulan belirli bir ilişki içinde anlam kazanır. Aynı hareket başka bir nesneye uygulandığında bakım davranışı olarak algılanmayabilir. Dolayısıyla korunan şey yalnızca jest değil, jestin yer aldığı ilişkisel düzenektir. Oyuncak bebeğe yönelen eylemler, gerçek bebek bakımından devralınmış bir görev dağılımını yeniden üretir: bir taraf ihtiyaç sahibi olarak konumlandırılır, diğer taraf ihtiyacı karşılayan özne hâline gelir.

Bakımın biçimi bu nedenle nesnenin gerçek ontolojik özelliklerinden kısmen bağımsızlaşabilir. Oyuncak bebek gerçekte aç değildir; ancak “beslenmesi gereken” bir varlık olarak ele alınabilir. Uyku ihtiyacı yoktur; fakat yatağa yatırıldığında uyuyan bebek statüsü kazanır. Üşümez; yine de üzerinin örtülmesi koruma eylemi olarak anlamlandırılır. Nesnenin maddi gerçekliği ile ona atfedilen ilişkisel statü arasındaki mesafe, bakım davranışının yalnızca dış dünyanın nesnel taleplerine göre kurulmadığını gösterir.

Burada temsil ile pratik arasında önemli bir ayrım vardır. Oyuncak bebek gerçek bebeği temsil eder; fakat onunla kurulan ilişki yalnızca zihinsel bir temsil olarak kalmaz. Temsil davranışa dönüştüğünde, kişi bebeğe uygulanabilecek bir eylem dizisini gerçekten gerçekleştirir. Kollar onu taşır, eller kıyafetlerini değiştirir, belirli bir yere yatırır, üzerine örtü yerleştirir ve çoğu zaman sözlü hitaplarla ilişkiyi süreklileştirir. Dolayısıyla sembolik olan yalnızca düşüncede kalmaz; bedensel olarak icra edilir.

Beden açısından bakıldığında gerçek ve oyuncak bebek arasında şaşırtıcı bir yapısal süreklilik kurulabilir. Elin nesneyi destekleme biçimi, kucağa alınırken kullanılan pozisyon, sallama ritmi veya yatağa bırakma hareketi gerçek bakım repertuvarından alınabilir. Eylemin hedefindeki nesnenin canlı olmaması hareket dizisini zorunlu olarak bozmaz. Böylece bakımın maddi nedeni ortadan kalkarken bedensel tekniği korunur.

Aynı durum zaman düzeninde de görülebilir. Oyuncak bebekle oynayan çocuk yalnızca tek tek hareketleri taklit etmekle kalmaz; bunları bir bakım sekansı içinde birbirine bağlayabilir. Önce beslemek, ardından uyutmak, üzerini örtmek, uyandığında yeniden ilgilenmek gibi davranışlar nedensel bir hikâyeye dönüştürülür. Gerçekte hiçbir metabolik süreç yaşanmadığı hâlde bakımın zamansal mantığı korunur. Böylece oyuncak bebek yalnızca belirli eylemleri değil, eylemler arasındaki düzeni de taşıyan bir nesne olur.

Bakım davranışlarının biçimsel olarak korunabilmesi, annelik kimliğinin tamamen canlı bebeğin gerçek taleplerinden türemediğine ilişkin ilk güçlü işaretlerden biridir. Eğer anneliğe özgü sayılan davranışların tamamı yalnızca biyolojik gereksinime zorunlu yanıtlar olsaydı, gereksinimin ortadan kalkmasıyla davranışın da anlamını kaybetmesi beklenirdi. Oysa davranış yalnızca devam etmekle kalmaz; belirli bir rol ilişkisi içinde tutarlı biçimde örgütlenebilir.

Oyuncak bebeğe yönelik bakımda dikkat çekici olan bir başka nokta, eylemlerin çoğu zaman işlevlerinden arındırıldıktan sonra bile tanınabilir kalmasıdır. Besleme artık besin aktarmaz; uyutma uyku üretmez; teselli gerçek acıyı azaltmaz. Yine de bunların her biri bakım eylemi olarak anlaşılabilir. Demek ki davranışların kimliği yalnızca yarattıkları fiziksel sonuçlara bağlı değildir. Hareket, belirli bir ilişkinin parçası olarak yerleştirildiğinde işlevinden bağımsız bir sembolik ve kimliksel anlam taşıyabilir.

Burada ritüel kavramı açıklayıcı hâle gelir. Ritüel, sonucunu yalnızca doğrudan maddi etkisinden almayan, tekrar ve sembolik düzen sayesinde anlam kazanan davranış dizisidir. Oyuncak bebeği uyutmak gerçek uyku üretmez; fakat “uyutma” ritüelinin bütün biçimsel öğeleri yerine getirilebilir. Nesnenin yatağa konulması, üzerinin örtülmesi, sesin alçaltılması veya belirli bir süre yalnız bırakılması, gerçek biyolojik sonucu olmaksızın bakımın biçimini yeniden kurar.

Biçimsel korunumun asıl önemi, annelik davranışını işlev ile özdeşleştirmeyi engellemesidir. Bir davranışın biyolojik işlevi ortadan kalktığında biçimsel olarak sürdürülebilmesi, onun aynı zamanda öğrenilmiş, ilişkisel ve performatif bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Bakım yalnızca yaşamı sürdürmeye yarayan teknik müdahaleler toplamı değildir; belirli özne konumlarını birbirine bağlayan bir davranış dili de oluşturur.

Oyuncak bebek bu davranış dilinin gramerini görünür hâle getirir. Besleyen ve beslenen, koruyan ve korunan, uyutan ve uyutulan, teselli eden ve teselli edilen gibi karşılıklı konumlar tek tek eylemlerin içinde yeniden üretilir. Oyuncak bebeğin hiçbir gerçek talebi olmadığı hâlde söz konusu ikilikler kurulabiliyorsa, ilişkinin belirli kısmının nesnenin maddi ihtiyaçlarından değil, davranışın kendi örgütlenme biçiminden kaynaklandığı anlaşılır.

Üstelik bakımın biçimsel korunumu yalnızca dışarıdan görünen eylemleri değil, eylemlerin sırasındaki dikkat dağılımını da içerebilir. Oyuncak bebeğin nerede olduğu kontrol edilir, düşmemesi için belirli bir yere konulur, “üşüyebileceği” varsayılarak örtülür veya “acıkacağı” düşünülerek yemek hazırlanır. Gerçek tehlike ya da ihtiyaç bulunmadığı hâlde zihinsel dikkat, canlı bebeğe yöneltilebilecek biçimde düzenlenir. Dolayısıyla korunan yapı yalnızca motor davranış değildir; algı ve beklenti de rol şemasına göre organize edilir.

Bakım biçiminin böylece bağımsızlaşabilmesi, anneliğin davranışsal katmanını daha net ayırt etmeyi mümkün kılar. Gerçek annelikte işlev, duygu ve davranış tek olayda birleştiği için hangisinin hangisini taşıdığı belirsizdir. Oyuncak bebekte işlev geri çekildiğinde geriye eylemin formu kalır. Kalan yapı, annelik kimliğinin en azından belirli bölümünün tekrar edilebilir davranış organizasyonundan beslendiğini gösterir.

Oyuncak bebeğin teorik değeri tam olarak buradadır: gerçek bebeğe ait biyolojik sistemi kopyalamaz, fakat onun etrafında oluşmuş davranış düzenini yeniden kurulabilir hâle getirir. Böylece annelik yalnızca canlı bir yavruya verilen zorunlu tepki olmaktan çıkar; kendi biçimini taşıyabilen, başka bir nesne üzerinde yeniden icra edilebilen ve tekrar yoluyla belirli bir özne konumu üretebilen pratikler bütünü olarak görünür hâle gelir.

3.3. Gerçek Gereksinimin Yokluğunda Bakımın Sürekliliği

Oyuncak bebeğin annelik açısından yarattığı en güçlü ayrım, bakımın maddi gerekçesi ortadan kalktığı hâlde bakım davranışının devam edebilmesidir. Gerçek bir bebeğin ihtiyaçları eylemi zorunlu kılar; oyuncak bebeğin ise hiçbir şeyi zorunlu kılacak biyolojik durumu yoktur. Beslenmemesi açlığa, uyutulmaması yorgunluğa, üzerinin örtülmemesi soğuğa, yalnız bırakılması korkuya yol açmaz. Yine de bütün bu davranışlar sürdürülebilir. Bakımın sürekliliği artık nesnenin yaşamsal talebi tarafından açıklanamaz.

Buradaki fark küçük görünse de annelik kimliğinin yapısını anlamak bakımından belirleyicidir. Gerçek bebekte öznenin neden bakım verdiğini sorduğumuzda her zaman güçlü bir dışsal açıklama mevcuttur: çocuk buna ihtiyaç duymaktadır. Oyuncak bebekte aynı açıklama çöker. Nesne hiçbir şey istemediğine göre eylemin kaynağı başka yerde aranmalıdır. Bakım repertuvarının kendisi, öğrenilmiş rol şemaları, hayal gücü ve tekrar aracılığıyla oluşan davranışsal süreklilik daha belirgin hâle gelir.

Dışsal zorunluluğun yokluğu, eylemi bütünüyle keyfî hâle getirmez. Oyuncakla kurulan oyun içinde belirli bakım hareketleri kendi iç mantığını kazanabilir. Bebek “uyutulduktan” sonra sessiz davranmak, “acıkmış” kabul edildiğinde onu beslemek veya dışarı çıkarılırken üzerini giydirmek, maddi dünyada zorunlu değildir; fakat oyun düzeninin içinde tutarlılık taşıyabilir. Böylece biyolojik zorunluluğun yerini sembolik zorunluluk alır. Nesne gerçekten istemez, fakat kurulan ilişki onun istiyormuş gibi ele alınmasını gerektirir.

İlişkinin bu şekilde sürdürülebilmesi, insan davranışının yalnızca mevcut gerçeklik tarafından yönetilmediğini gösterir. Özne, karşısındaki varlığın gerçek durumundan farklı bir olası durum tasarlayabilir ve davranışını bu tasarıma göre düzenleyebilir. Oyuncak bebek acıkmaz; fakat “acıkmış bebek” senaryosu davranışı organize etmeye yeter. Dolayısıyla bakımın kaynağı bazen nesnenin gerçek ihtiyacı değil, öznenin nesneye atfettiği ihtiyaç olabilir.

Atfedilen ihtiyaç ile gerçek ihtiyaç arasındaki ayrım, davranışın özne tarafından ne kadar üretildiğini görünür hâle getirir. Gerçek bebekte ihtiyaç dış dünyadan gelir ve özne onu yorumlar. Oyuncak bebekte ise ihtiyacın kendisi de büyük ölçüde özne tarafından kurulmalıdır. Kişi hem “bebek acıktı” varsayımını üretir hem de bu varsayıma karşılık gelen besleme davranışını gerçekleştirir. Nedensel zincirin iki ucu da aynı zihinsel ve davranışsal sistem içinde kurulmuş olur.

Bakım davranışının bu koşullarda tekrar edilmesi, ilişkiye giderek daha fazla süreklilik kazandırabilir. Oyuncak bebeğin belirli bir adı olabilir, ona ait kıyafetler ayrılabilir, uyuduğu bir yer belirlenebilir veya gün içinde farklı bakım ritüelleri oluşturulabilir. Nesneye ilişkin geçmiş eylemler birikmeye başladığında, oyuncak artık yalnızca her oyunda sıfırdan kullanılan herhangi bir nesne olmaktan çıkar. Ona yönelik davranışların kendi tarihi oluşur.

Davranışsal tarih, bakım veren konumun da istikrar kazanmasını sağlar. Her yeni bakım eylemi önceki eylemlerle aynı özne pozisyonunu yeniden üretir. Oyuncağı besleyen, yatıran, taşıyan ve koruyan kişi tekrar tekrar aynı ilişki tarafında yer alır. Böylece annelik benzeri rol, tek bir jestin geçici taklidinden çıkarak zamana yayılan bir davranış düzenine dönüşebilir.

Gerçek gereksinimin bulunmadığı yerde tekrarın etkisi daha açık görülür; çünkü davranışı açıklamak için başvurulabilecek dışsal neden sayısı azalır. Oyuncak bebeğin varlığı özneyi hiçbir biyolojik sonuçla tehdit etmez. Bakım verilmediğinde suçlanacak maddi bir zarar ortaya çıkmaz. Buna rağmen eylem devam ediyorsa, tekrarın kendi kendini sürdürme kapasitesi daha görünür hâle gelir. Bir davranış, başlangıçta taklit veya oyun olarak ortaya çıkıp daha sonra alışılmış bir ilişki formuna dönüşebilir.

Tekrarın süreklilik üretmesi, bakım davranışının duygusal tonunu da değiştirebilir. Başlangıçta yalnızca yetişkinleri taklit etmek amacıyla gerçekleştirilen bir hareket, oyuncakla zaman geçirilmesi ve ona özel bir yer verilmesi sonucunda daha yoğun bir sahiplenme veya koruma duygusuyla birleşebilir. Burada duygu davranıştan önce gelmek zorunda değildir. Davranışın sürekliliği, nesneye verilen önemin artmasına ve yeni duygusal yatırımların oluşmasına katkıda bulunabilir.

Dolayısıyla “oyuncak zaten sevilmektedir, bu nedenle ona bakım verilir” şeklindeki tek yönlü açıklama eksik kalır. Ters nedensellik de mümkündür: sürekli bakım verildiği için oyuncak daha özel bir nesne hâline gelebilir. Kişi belirli bir varlık için ne kadar zaman, dikkat ve davranış harcarsa o varlığın öznel değeri de artabilir. Bakım yalnızca mevcut yakınlığın sonucu değil, yakınlığı üreten pratiklerden biri hâline gelir.

Gerçek ihtiyaçtan bağımsız bakımın sürdürülmesi, anneliğin davranışsal kısmında önemli bir özerkleşmeye işaret eder. Bakım pratiği başlangıçtaki nedeninden kısmen koparak kendi ritmini üretmeye başlayabilir. Gerçek annelikte de benzer mekanizma görülür: bakım zamanla yalnızca çocuğun açık talebine cevap vermekle sınırlı kalmaz; anne ihtiyacı önceden tahmin eder, rutinler oluşturur ve davranışı talep ortaya çıkmadan gerçekleştirir. Oyuncak bebek, bu özerkleşmiş yapıyı biyolojik zorunluluktan arındırılmış biçimde görünür kılar.

Sürekliliğin başka bir boyutu da davranışın yokluk üzerinden örgütlenebilmesidir. Oyuncak bebeğin gerçek açlığı, acısı veya korkusu yoktur; fakat bakım veren kişi tam da bu olmayan durumları varsayarak eylem üretir. Yokluk, davranışın önündeki engel olmak yerine hayal gücü aracılığıyla doldurulan bir boşluğa dönüşür. Böylece bakım yalnızca mevcut ihtiyaca cevap verme kapasitesi değil, ihtiyaç olasılığını üretip ona göre davranabilme kapasitesi kazanır.

Cansız nesnenin hiçbir geri bildirim vermemesi burada özellikle önemlidir. Oyuncak “teşekkür etmez”, rahatlamaz veya daha iyi hissettiğini göstermez. Eylem dışarıdan doğrulanmadığı hâlde devam edebilir. Bu durum, bakımın sürekli biçimde karşılık bekleyen bir değiş tokuş olmadığını gösterir. Öznenin kendi ilişki şeması, dışsal doğrulama olmaksızın da davranışı taşımaya yeterli olabilir.

Bakımın tek taraflı sürdürülmesi oyuncak bebeği ilginç bir sınır vakasına dönüştürür. Gerçek ilişkiler çoğu zaman karşılıklı geri bildirimlerle güçlenirken burada karşılıklılık minimuma iner. Buna rağmen ilişki anlamlı ve süreklilik taşıyan bir biçim kazanabilir. Böylece bakım davranışının en azından belirli ölçüde karşı tarafın aktif katılımından bağımsız olarak üretilebildiği görülür.

Gerçek gereksinimin yokluğunda sürdürülen bakım, anneliğin “sahte” veya değersiz bir kopyasını değil, davranışın kurucu tarafını görünür kılar. Oyuncak bebeğe verilen bakım gerçek bebeğin bakımına ontolojik olarak eşit değildir; fakat tam da bu eşitsizlik analitik açıdan değerlidir. Biyolojik sonuç, karşılıklı geri bildirim ve dışsal zorunluluk çıkarıldığında geriye kalan davranış, tekrarın tek başına ne ölçüde ilişki ve kimlik üretebildiğini daha açık biçimde gösterir.

Oyuncak bebeğin etrafında sürdürülen bakımın teorik ağırlığı böylece gerçek ihtiyacın bulunmamasından gelir. Canlı bebeğin talebi davranışı açıklamayı kolaylaştırırken cansız bebeğin sessizliği açıklamayı zorlaştırır; fakat tam da bu zorluk, görünmeyen mekanizmayı ortaya çıkarır. Nesne hiçbir şey istemediği hâlde bakım devam ediyorsa, annelik davranışının belirli kısmı yalnızca ihtiyaç tarafından çağrılan bir tepki değil, öznenin tekrar yoluyla kurabildiği bağımsız bir ilişki biçimidir.          

3.4. Neden ile Biçimin Ayrılması

Oyuncak bebeğin annelik davranışını çözümlemek açısından en önemli katkılarından biri, bakımın nedeni ile bakımın biçimini birbirinden ayırmasıdır. Gerçek bebekte bu iki unsur doğal olarak birbirine bağlıdır: bebek acıkır ve beslenir, üşür ve üzeri örtülür, ağlar ve sakinleştirilir. Eylemin formu, doğrudan karşıdaki canlı varlığın gereksiniminden doğar. Oyuncak bebekte ise aynı eylem biçimleri korunurken onları zorunlu kılan nedensel zemin ortadan kalkar. Böylece bakım davranışının yalnızca ihtiyacın sonucu olmadığını, belirli bir ilişki formu olarak kendi başına da yeniden kurulabildiğini görmek mümkün hâle gelir.

Neden ile biçim arasındaki ayrım ilk bakışta yalnızca teknik bir fark gibi görünse de annelik kimliğinin ontolojik yapısı açısından son derece belirleyicidir. Bir davranışın belirli bir nedenle başlamış olması, o davranışın anlamının bütünüyle bu nedene indirgenebileceği anlamına gelmez. Gerçek bebekte açlık besleme davranışının nedenidir; fakat besleme eylemi zaman içinde yalnızca açlığı gideren teknik bir müdahale olmaktan çıkar. Bakımın ritmi, bedenin hareketleri, öznenin dikkat biçimi ve ilişki içindeki konumu bu davranışın etrafında birikmeye başlar. Böylece nedensel başlangıç ile davranışsal form birbirinden kısmen bağımsızlaşabilir.

Oyuncak bebek tam da bu bağımsızlaşmayı görünür kılar. Beslenmesi gereken gerçek bir beden bulunmadığı hâlde “besleme” pratiği sürdürülebiliyorsa, besleme davranışının kimliği yalnızca metabolik sonuçta aranamaz. Aynı şekilde uyutma davranışı gerçek uykuya, teselli gerçek acının ortadan kalkmasına, örtme ise fiziksel ısınmaya bağlı olmadan da tanınabilirliğini koruyabilir. Eylem, sonuçtan ayrıldığı anda biçimsel bir özerklik kazanır.

Bakım davranışının bu özerkliği, annelik kimliğinin yalnızca doğal gereksinimlere verilen tepkilerin toplamı olmadığını gösterir. Öznenin bir davranışı gerçekleştirmesi, aynı zamanda belirli bir rolün biçimini tekrar etmesidir. Kaşığın oyuncak bebeğin ağzına götürülmesi yalnızca “yemek verme” jestini taklit etmez; bakım veren ile bakım alan arasındaki asimetrik ilişkiyi de yeniden üretir. Nesne gerçekte aç olmadığı hâlde, eylem ona açmış gibi davranılmasını gerektirir ve böylece oyuncak “bakıma muhtaç varlık” statüsüne yerleştirilir.

Neden ile biçimin ayrılması, eylemin anlamının nesnenin maddi durumundan ne ölçüde bağımsızlaşabileceğini de gösterir. Gerçeklik düzeyinde oyuncak bebek hiçbir bakım talebinde bulunmaz; fakat davranış düzeyinde ona yöneltilen pratikler ihtiyaç varmış gibi organize edilir. Böylece özne yalnızca mevcut gerçekliğe tepki vermekle kalmaz, kendi davranışıyla belirli bir ilişki gerçekliği kurar. Oyuncak bebeğin ontolojik statüsü değişmez; fakat ilişkisel statüsü davranış aracılığıyla değiştirilebilir.

Tam da bu ayrım, performatif olanın önemini artırır. Performatif davranış yalnızca önceden var olan bir durumu ifade etmez; belirli bir durumun kurulmasına katkıda bulunur. Oyuncak bebeğe sürekli olarak “bebek” gibi davranılması, onu biyolojik anlamda canlı hâle getirmez; fakat ilişki içinde bakım alması gereken bir varlık konumuna yerleştirir. Benzer biçimde ona bakım veren kişi de yalnızca anneliği temsil etmez; belirli davranışların tekrarıyla annelik benzeri bir özne pozisyonunu fiilen icra eder.

Dolayısıyla oyuncak bebekte mesele basitçe “gerçek olmayan bir bebeğe gerçekmiş gibi davranmak” değildir. Daha derindeki yapı, davranışın nedeninden koparak kendi ilişkisel dünyasını kurabilmesidir. Eylem, nesnenin gerçek özelliklerine bütünüyle teslim olmaz; aksine, nesneye belirli bir anlam ve statü yükleyerek davranışın kendi koşullarını üretir. Burada ilişki, yalnızca nesnenin ne olduğuna göre belirlenmez; öznenin ona nasıl davrandığı da ilişkinin ontolojik düzenini şekillendirir.

Bu durum annelik kimliği açısından kritik bir sonuç doğurur. Eğer belirli annelik pratikleri, onların biyolojik nedenleri olmaksızın sürdürülebiliyorsa, anneliğin davranışsal katmanının nedensel kökeninden kısmen ayrılabildiğini kabul etmek gerekir. Biyoloji davranışı başlatan güçlü bir zemin olabilir; fakat davranış bir kez örgütlendiğinde kendi biçimini ve tekrar mantığını taşıyabilir. Böylece anneliğin belirli unsurları, başlangıç nedenlerinden bağımsız biçimde yeniden üretilebilir hâle gelir.

Ayrımın en güçlü tarafı, annelik kimliğini doğrudan bir özden değil, süreçten hareketle düşünmeye zorlamasıdır. Özsel yaklaşım, anneliğin önce var olduğunu ve bakım davranışlarının bu içsel niteliğin dışavurumu olduğunu varsayar. Oyuncak bebek ise ters yöndeki olasılığı görünür kılar: bakım davranışları, önceden tamamlanmış bir annelik özünün sonucu olmak zorunda değildir; davranışların düzenli tekrarının kendisi de annelik benzeri bir öznelik üretebilir.

Neden ile biçim arasındaki kopuş, davranışın tarihsel yapısını da açığa çıkarır. Bir pratik başlangıçta belirli bir zorunluluktan doğabilir, fakat zamanla ilk nedeni ortadan kalksa bile devam edebilir. İnsan davranışının pek çok alanında görülen bu durum, annelik bakımında da geçerlidir. Bebeğin doğrudan talebi davranışı başlatır, tekrar onu alışkanlıklaştırır ve alışkanlık zamanla yeni bir gerekçe olmadan da kendisini sürdürebilir. Oyuncak bebek, bu mekanizmayı daha çıplak biçimde gösterir; çünkü başlangıç nedeni baştan itibaren bulunmaz.

Burada “biçim” yalnızca dış görünüş değildir. Davranışın sırası, ritmi, yönü, ilişkisel anlamı ve özneye yüklediği konum birlikte korunur. Oyuncağı kucağa almak yalnızca belirli bir hareket değil; onu korunacak varlık konumuna, kendini de koruyacak kişi konumuna yerleştiren ilişkisel bir düzenektir. Dolayısıyla biçim, fiziksel hareketten daha geniştir; içinde kimlik ve rol dağılımını da taşır.

Gerçek bebek bakımında neden ile biçim sürekli üst üste geldiği için bu ayrım görünmezdir. Canlı bebeğin ihtiyacı her eyleme sürekli bir meşruiyet ve işlev kazandırır. Oyuncak bebeğin sessizliği ise işlev ile davranış arasındaki bağı keser. Eylem artık yaşamsal sonuç üretmediği hâlde anlamını koruyorsa, annelik pratiğinin belirli bölümünün biyolojik zorunluluktan daha geniş bir yapıya sahip olduğu anlaşılır.

Sonuçta oyuncak bebek, anneliğin biyolojik kaynağını reddetmez; yalnızca annelik davranışını ona bütünüyle indirgemeyi imkânsızlaştırır. Neden geri çekildiğinde biçimin ayakta kalması, bakımın yalnızca ihtiyaç tarafından üretilmediğini, aynı zamanda öğrenilebilen, tekrarlanabilen ve kendi başına ilişkisel anlam taşıyabilen bir pratik olduğunu gösterir. Annelik burada kökeninden kopmuş bir taklit değil, nedeninden bağımsızlaşabilen davranış formu üzerinden yeniden düşünülebilir hâle gelir.

3.5. Oyuncak Bebek Bir Ontolojik Operatör Olarak

Oyuncak bebeği yalnızca çocukluk kültürüne ait bir nesne olarak görmek, onun kurduğu ilişkisel mekanizmayı fazlasıyla küçültür. Ontolojik açıdan daha ilginç olan, oyuncak bebeğin iki farklı varlık düzeni arasında işlem yapabilmesidir: biyolojik olarak cansız bir nesne olarak kalırken, davranışsal düzeyde canlı bir bebeğe ait ilişki biçimlerini üzerine çekebilir. Maddi statüsü değişmez, fakat onun çevresinde kurulan pratikler farklı bir ontolojik düzen üretir. Bu nedenle oyuncak bebek yalnızca temsil eden bir nesne değil, farklı statüler arasındaki sınırı görünür hâle getiren bir operatör olarak düşünülebilir.

Operatör kavramı burada belirli bir nesnenin yalnızca pasif biçimde var olması değil, bir ayrımı üretmesi veya görünür kılması anlamına gelir. Oyuncak bebek anneliği yaratmaz; fakat anneliğin bileşenlerini birbirinden ayırmaya imkân tanır. Canlı bebekte üst üste binen biyolojik yatkınlık, gerçek ihtiyaç, bakım davranışı, tekrar ve kimlik aynı bağlam içinde kaynaşır. Oyuncak bebek, bu sistemden biyolojik zorunluluğu çıkararak geriye kalan davranışsal ve ilişkisel yapıyı daha açık hâle getirir.

Dolayısıyla oyuncak bebeğin teorik işlevi, gerçek bebeğin küçük veya eksik bir kopyası olmasından doğmaz. Tam tersine, eksikliği onu analitik olarak güçlü kılar. Metabolizmasının, acısının, açlığının ve canlı geri bildiriminin olmaması, annelik davranışının hangi parçalarının bu unsurlardan bağımsız yaşayabildiğini sınamayı mümkün kılar. Cansızlık burada yetersizlik değil, ayrıştırma koşuludur.

Oyuncak bebeğin ontolojik operatör olarak çalışmasının ilk yolu, nesnenin maddi statüsü ile ilişkisel statüsü arasındaki farkı görünür kılmasıdır. Maddi olarak plastik, kumaş veya başka bir malzemeden yapılmış cansız bir nesnedir; ilişkisel olarak ise “bebek” konumuna yerleştirilebilir. Aynı nesne sıradan bir oyuncak olarak yerde durabilir veya belirli bakım pratikleri içine alındığında korunması, uyutulması, giydirilmesi gereken bir varlık hâline gelebilir. Nesne değişmemiştir; fakat ona bağlanan ilişki formu değişmiştir.

İkinci işlevi, öznenin konumunu da dönüştürmesidir. Oyuncak “bebek” olarak kurulduğunda, onunla ilişkiye giren kişi de nötr bir özne olarak kalmaz. Bakım veren, taşıyan, besleyen veya koruyan konuma yerleşir. Böylece nesneye atfedilen statü, karşı tarafta tamamlayıcı bir özne statüsü üretir. “Bebek” konumu tek başına var olmaz; karşısında onu bakım nesnesi olarak tanıyan bir “bakım veren” konumunu çağırır.

Buradaki karşılıklılık ontolojik açıdan önemlidir. Kimlikler birbirinden bağımsız, kapalı özler olarak değil, ilişki içinde belirlenen pozisyonlar olarak ortaya çıkar. Oyuncak bebeğin annelik analizindeki gücü tam olarak bu noktada yoğunlaşır: biyolojik annelik bulunmasa bile annelik benzeri rolün ilişkisel olarak kurulabileceğini gösterir. Dolayısıyla kimlik, yalnızca organizmanın içinden çıkan sabit bir özellik değil, belirli bir ilişki mimarisi içinde üretilen konumdur.

Oyuncak bebek aynı zamanda “varlık” ile “muamele” arasındaki farkı açığa çıkarır. Bir nesnenin ne olduğu ile ona nasıl davranıldığı her zaman birebir örtüşmek zorunda değildir. Oyuncak canlı değildir, fakat canlıymış gibi muamele görebilir. Bu muamele nesnenin ontolojik maddesini değiştirmez; fakat davranış dünyasında ona yeni bir statü kazandırır. İnsan ilişkilerinde kimliklerin bir kısmının da benzer biçimde karşılıklı muamele içinde kurulması, oyuncak bebeğin daha geniş bir ontolojik soruya açılmasını sağlar.

Bu noktada oyuncak bebek yalnızca çocuk psikolojisinin konusu olmaktan çıkar. Nesne, kimliğin ne kadarının maddi statüden, ne kadarının ilişkisel tanımadan üretildiğini test eden küçük bir deney düzeneğine dönüşür. Bir varlığa sürekli olarak belirli bir statü atfedildiğinde, bu statünün karşı taraftaki davranışları ne ölçüde dönüştürdüğü gözlenebilir. Annelik bağlamında sonuç açıktır: “bebek” olarak kurulan nesne, kendisine yönelen özneyi de belirli bakım davranışlarının taşıyıcısı hâline getirir.

Operatörün bir başka işlevi de görünmeyen mekanizmayı görünür kılmasıdır. Gerçek annelikte tekrarın kimlik üretme kapasitesi biyolojik bağın içinde kaybolur. Annelik davranışının neden ortaya çıktığı sorulduğunda doğal olarak canlı bebeğin varlığına, gebeliğe, biyolojik yakınlığa veya gerçek ihtiyaçlara başvurulur. Oyuncak bebek bu açıklamaların büyük kısmını devre dışı bıraktığında, tekrarın ve rol ilişkisinin payı daha açık biçimde seçilebilir hâle gelir.

Böylece oyuncak bebek anneliğin ontolojik minimumunu araştırmaya yarayan bir araç hâline gelir. Bir kimliğin hangi unsurlar çıkarıldığında hâlâ tanınabilir kaldığı sorusu, ontolojik analiz açısından son derece önemlidir. Gebelik, doğum, genetik bağ, metabolik ihtiyaç ve canlı geri bildirim kaldırıldığında bakım davranışının biçimi hâlâ kurulabiliyorsa, anneliğin bazı parçalarının bu koşullardan daha geniş olduğu kabul edilmelidir.

Yine de oyuncak bebeği gerçek anneliğin eşdeğeri saymak kategori hatası olur. Ontolojik operatörün görevi iki olguyu özdeşleştirmek değil, aralarındaki fark sayesinde bir yapıyı ayrıştırmaktır. Oyuncak bebeğe bakım vermek ile canlı bir çocuğun bakım sorumluluğunu taşımak aynı şey değildir; zaten analitik değer tam olarak bu eşitsizlikten doğar. Birinde biyolojik zorunluluk, yaşamsal risk ve gerçek karşılıklılık vardır; diğerinde bunlar yoktur. Farklılık, anneliğin hangi katmanlarının zorunlu olarak canlılığa bağlı, hangilerinin ise davranışsal olarak taşınabilir olduğunu görmeye yarar.

Oyuncak bebeğin ontolojik gücü, eksiltme yoluyla çalışmasında yatar. Karmaşık sistemden bazı bileşenleri kaldırır, fakat bütün yapıyı tamamen yok etmez. Geriye kalan şey tam da hangi katmanların bağımsız bir dayanıklılığa sahip olduğunu gösterir. Biyolojik gerçeklik çekildiğinde bakım davranışının tamamı ortadan kalkmıyorsa, annelik kimliğinin bir kısmının başka mekanizmalar tarafından taşındığı sonucuna ulaşılır.

Bu nedenle oyuncak bebek yalnızca temsil nesnesi değil, annelik kavramı üzerinde işlem yapan bir ayrıştırıcıdır. Biyolojik olan ile davranışsal olanı, ihtiyaç ile ritüeli, maddi statü ile ilişkisel statüyü, neden ile biçimi birbirinden ayırır. Üstelik bunu soyut bir düşünce deneyi düzeyinde değil, somut bir nesne üzerinden gerçekleştirir. Cansız beden, canlı ilişkilerin biçimini taşıyarak normalde birbirine yapışmış olan katmanları gözle görünür hâle getirir.

Oyuncak bebeğin en güçlü ontolojik sonucu da burada toplanır: bir kimliğin yalnızca ne olduğumuzdan değil, hangi ilişki içinde hangi davranışları sürekli olarak gerçekleştirdiğimizden da üretilebildiğini gösterir. Annelik kimliği biyolojik gerçeklikle güçlü biçimde bağlantılı olabilir; fakat oyuncak bebek, davranış ve tekrarın bu kimliğin içinde bağımsız bir kurucu paya sahip olduğunu açığa çıkarır. Böylece küçük bir çocukluk nesnesi, annelik kavramının iç yapısını kesip açan şaşırtıcı ölçüde güçlü bir kavramsal araç hâline gelir.                                                                                                                             

4. Taklitten Kimlik Üretimine

4.1. Bakım Davranışının Basit Taklidin Ötesine Geçmesi

Oyuncak bebeğe yönelik bakım davranışlarını yalnızca yetişkinlerin hareketlerini kopyalayan çocukça bir taklit olarak görmek, sürecin en yüzeysel düzeyinde kalmak olur. Taklit elbette başlangıç noktalarından biridir: çocuk çevresinde gördüğü besleme, taşıma, uyutma, üzerini örtme veya teselli etme biçimlerini yeniden üretir. Fakat aynı davranışlar tekrarlandıkça yalnızca dışarıdan alınmış jestlerin kopyaları olarak kalmaz; kendi ilişkisel anlamlarını, ritimlerini ve beklentilerini üretmeye başlar. Taklit böylece temsil edilen davranışın izini taşırken, zaman içinde yeni bir öznelik düzenine dönüşebilir.

Basit taklitte özne ile model arasında açık bir mesafe vardır. Bir hareket kopyalanır, fakat kopyalayan kişi o hareketin gerektirdiği rolü kalıcı biçimde üstlenmez. Oyuncak bebek bakımında ise belirli hareketlerin art arda tekrar edilmesi bu mesafeyi azaltabilir. Çocuk yalnızca “anne gibi” davranan biri olmaktan çıkar; oyun süresi içinde bakım veren kişi olarak istikrarlı bir konum kazanmaya başlar. Davranış artık dışarıdaki modelin yüzeysel tekrarı değil, ilişkinin içinden yeniden üretilen bir pratik hâline gelir.

Taklidin dönüşmesinde süreklilik belirleyicidir. Tek bir besleme hareketi kolayca kopyalama olarak açıklanabilir; fakat aynı oyuncağın tekrar tekrar beslenmesi, uyutulması, korunması ve ona ait bir bakım düzeninin oluşturulması davranışa zamansal derinlik kazandırır. Davranış dizileri birbirinden kopuk jestler olmaktan çıkar, ortak bir ilişki mantığı içinde birleşir. Öznenin her yeni hareketi, daha önce gerçekleştirilmiş bakım pratiklerinin devamı hâline gelir.

Böylece taklit, davranışın kaynağı olmaya devam etse bile açıklayıcı gücünü yitirir. Bir pratiğin dışarıdan öğrenilmiş olması, onun özne üzerinde kurucu etki yaratamayacağı anlamına gelmez. İnsan davranışlarının önemli bir kısmı zaten başkalarından gözlem yoluyla öğrenilir; ancak öğrenilmiş davranışlar zaman içinde kişinin kendi repertuvarına yerleşerek özgün bir alışkanlık ve kimlik sistemi oluşturabilir. Oyuncak bebeğe bakım da aynı mekanizmanın yoğunlaştırılmış bir örneğidir.

Taklitten kimlik üretimine geçişin ilk göstergesi, davranışın modelden bağımsızlaşmasıdır. Çocuk belirli bir bakım hareketini ilk kez çevresindeki bir yetişkinden görmüş olabilir; fakat oyun sırasında yetişkinin varlığına ihtiyaç duymadan aynı hareketleri sürdürebilir. Davranış artık sürekli dışsal örnek gerektirmez; zihinsel olarak içselleştirilmiş bir şema tarafından taşınır. Model geri çekilir, fakat pratik devam eder.

İçselleştirme yalnızca hareket dizisinin hatırlanması anlamına gelmez. Davranışla birlikte rol ilişkisi de içselleştirilir. “Bebek acıkınca beslenir”, “uyuyacağı zaman yatırılır”, “üşüyebileceği düşünülürse üzeri örtülür” gibi basit ilişki kuralları, oyunun içinde kendi normatif düzenini yaratır. Nesne belirli bir statü kazandığında, ona nasıl davranılması gerektiğine ilişkin beklentiler de belirir. Böylece taklit, davranışın yanında normu da taşımaya başlar.

Oyuncak bebeğin burada oynadığı rol, taklidin soyut kalmasını engellemektir. Yetişkinlerin davranışlarını yalnızca zihinsel olarak gözlemlemek ile aynı davranışları belirli bir nesne üzerinde tekrar etmek arasında önemli bir fark vardır. Nesne, hareketlerin yöneldiği sabit bir merkez sağlar. Kolların nereye uzanacağı, kaşığın kime götürüleceği, hangi bedenin örtüleceği veya hangi varlığa hitap edileceği belirlenir. Taklit, böylece maddi bir ilişki düzenine bağlanır.

Davranışın maddi bir nesne etrafında yoğunlaşması, öznenin kendi eylemlerini daha istikrarlı biçimde tekrar etmesine imkân tanır. Oyuncak bebek her seferinde “bakım alan” konumuna yerleştirildiğinde, bakım veren özne de karşıt konumda sabitlenir. Böylece tekrar yalnızca jestleri değil, iki taraflı bir rol dağılımını yeniden üretir. Kimlik, tam da bu tekrar eden karşılıklılık içinde daha belirgin hâle gelir.

Taklidin basit kopyalamanın ötesine geçmesinin bir başka göstergesi, davranışın yeni bağlamlara uygulanabilmesidir. Çocuk yalnızca gördüğü hareketleri birebir tekrar etmek zorunda değildir; onları farklı durumlara uyarlayabilir. Oyuncak bebeği “hasta” varsayabilir, “üşüdüğünü” düşünebilir veya “uyumak istemediği” bir senaryo kurabilir. Böylece öğrenilmiş bakım repertuvarı yeni hayali durumlar içinde yeniden örgütlenir. Kopyalanan davranış artık üretken hâle gelmiştir.

Üretkenlik, taklidin kimliksel dönüşümünün önemli bir aşamasıdır. Çünkü özne yalnızca geçmişte gördüğü örnekleri tekrar etmiyor, belirli bir rolün mantığını kullanarak yeni davranışlar türetiyordur. Bir bakım verenin ne yapması gerektiğine ilişkin şema, özgül senaryolara uygulanabilir hâle gelir. Taklit edilen hareketler böylece aralarında ortak bir ilke bulunan davranış ailesine dönüşür.

Oyuncak bebeğe yönelen bakımın duygusal tonu da bu dönüşümü güçlendirebilir. Başlangıçta yalnızca oyun olan bir etkinlik, zamanla sahiplenme, koruma veya yakınlık duygusuyla birleşebilir. Burada duygu her zaman davranıştan önce gelmez. Davranışın tekrarı, nesneye özel bir önem yükleyebilir; özel önem ise yeni bakım davranışlarını teşvik eder. Taklit böylece kendi duygusal koşullarını kısmen üretmeye başlar.

Taklit ile gerçek kimlik arasındaki sınırı kesin biçimde çizmek de bu nedenle zordur. Kimliklerin büyük bölümü zaten tekrar edilen pratiklerin, toplumsal modellerin ve ilişkisel beklentilerin içselleştirilmesiyle kurulur. Bir rolün başlangıçta taklit yoluyla öğrenilmiş olması, daha sonra kişinin öznel yapısına katılmasına engel değildir. Oyuncak bebek bu dönüşümü küçültülmüş ve yoğunlaştırılmış bir biçimde görünür hâle getirir.

Burada önemli olan, oyuncak bebeğe bakım veren kişinin “gerçekten anne” olduğunu ileri sürmek değildir. Ontolojik eşitlikten değil, mekanizma benzerliğinden söz edilmektedir. Gerçek annelik biyolojik, duygusal, toplumsal ve yaşamsal olarak çok daha kapsamlıdır; ancak oyuncak bebek, annelik kimliğinin belirli davranışsal bileşenlerinin taklitten başlayıp tekrar yoluyla daha istikrarlı özne pozisyonlarına dönüşebildiğini gösterir.

Taklidin ötesine geçiş tam olarak burada anlam kazanır. Dışarıdan alınan bir davranış önce tekrar edilir, ardından alışkanlıklaşır, ilişki şemalarıyla birleşir ve zamanla öznenin kendisini nasıl konumlandırdığını etkileyebilir. Taklit bu nedenle yalnızca başkasına benzeme girişimi değil, yeni kimlik biçimlerinin kurulabileceği ilk materyallerden biridir.

4.2. Tekrarın Özne Pozisyonu Üretmesi

Tekrarın annelik kimliği üzerindeki en güçlü etkisi, belirli davranışları yalnızca kalıcılaştırması değil, bu davranışların taşıyıcısını belirli bir özne pozisyonuna yerleştirmesidir. Bir eylem tekrarlandıkça “ne yapıldığı” kadar “kim tarafından yapıldığı” da istikrar kazanır. Oyuncak bebeği sürekli besleyen, taşıyan, uyutan ve koruyan kişi, yalnızca bakım davranışlarının faili değildir; aynı zamanda bu davranışların etrafında şekillenen belirli bir rolün taşıyıcısı hâline gelir.

Özne pozisyonu, kişinin içsel özünden bağımsız, ilişkisel olarak tanımlanan bir konumdur. “Bakım veren” olmak, yalnızca kişinin kendi özelliklerine değil, karşısında bakım alan bir varlığın bulunmasına bağlıdır. Oyuncak bebek “bebek” konumuna yerleştirildiğinde, onunla kurulan ilişki diğer tarafta tamamlayıcı bir pozisyon üretir. Böylece kimlik, tek başına bireyin içinde bulunan bir nitelik değil, iki taraf arasındaki davranışsal ilişki tarafından kurulan bir yapı hâline gelir.

Tekrarın burada yaptığı şey, bu konumu geçici olmaktan çıkarmaktır. İlk bakım eyleminde rol henüz zayıf ve anlıktır. Aynı ilişki düzeni tekrarlandıkça, öznenin oyundaki yeri giderek daha öngörülebilir hâle gelir. Oyuncağın ihtiyacını “karşılayan”, onu “koruyan” ve davranışlarını onun durumuna göre düzenleyen taraf sürekli aynı kişi oldukça, özne pozisyonu davranışsal süreklilik kazanır.

Süreklilik aynı zamanda beklenti üretir. Bir kez bakım veren kişinin sonraki anda da bakım vermesi zorunlu değildir; fakat tekrar arttıkça belirli eylemler rolün doğal devamı gibi görünmeye başlar. Oyuncak “acıkmış” olarak kurgulandığında onu besleyecek kişinin kim olduğu artık yeniden seçilmez; ilişki içindeki konumlar bunu önceden belirler. Böylece tekrar yalnızca geçmiş davranışı çoğaltmaz, gelecekteki davranışın olasılıklarını da yapılandırır.

Özne pozisyonunun güçlenmesi, davranışların giderek daha az dışsal komuta ihtiyaç duymasıyla görünür hâle gelir. Başlangıçta yetişkin tarafından “bebeğini yatır”, “üzerini ört” veya “yemeğini ver” gibi yönlendirmeler bulunabilir. Zaman içinde aynı eylemler dışarıdan hatırlatma olmadan gerçekleştirilmeye başlanabilir. Rol artık dışarıdan dayatılan bir senaryo değil, öznenin kendi davranış üretim sisteminin parçası hâline gelmiştir.

Tekrarın kurucu etkisi burada öz-algıya kadar uzanabilir. Kişi davranışlarını yalnızca tek tek eylemler olarak değil, belirli bir rolün parçaları olarak görmeye başladığında “ben ne yapıyorum?” sorusu yavaş yavaş “ben hangi konumdayım?” sorusuna dönüşür. Bakım pratikleri, öznenin kendisini tanımlamasında kullanılabilecek bir süreklilik yaratır. Kimlik böylece davranışlardan bağımsız bir isim değil, davranışların zaman içinde ürettiği bir sınıflandırma hâline gelir.

Bu mekanizma yalnızca oyun alanına özgü değildir. İnsan kimliklerinin büyük bölümü benzer biçimde işler. Öğretmek öğretmenlik konumunu, yönetmek yönetici konumunu, sürekli bakım vermek ise bakım veren özne konumunu güçlendirebilir. Kimlik çoğu zaman tek bir içsel karardan değil, aynı türden eylemlerin tekrarından doğan istikrardan beslenir. Oyuncak bebek bu genel mekanizmayı annelik bağlamında son derece görünür biçimde ortaya koyar.

Özne pozisyonunun oluşmasında beden de merkezi öneme sahiptir. Kimlik yalnızca zihinsel bir tanımlama değildir; belirli hareket biçimlerinde, dikkat yönelimlerinde ve gündelik ritimlerde somutlaşır. Oyuncak bebeği taşırken bedenin aldığı pozisyon, onu yatırırken uygulanan dikkat veya ona yönelik koruyucu hareketler aynı rolün bedensel ifadesini üretir. Tekrar edildikçe rol yalnızca düşüncede değil, hareket repertuvarında da yerleşir.

Zamansallık da özneleşmenin temel koşullarından biridir. Tek bir davranış kişiyi kalıcı bir pozisyona yerleştirmez; fakat davranışların geçmiş, şimdi ve gelecek arasında süreklilik kurması rolü yoğunlaştırır. Dün bakım veren, bugün bakım veren ve yarın da aynı davranışları gerçekleştirmesi beklenen özne, kendisini zamansal olarak aynı ilişkisel konumda bulur. Kimlik bu süreklilik sayesinde tekil olayların toplamından daha kalıcı bir yapıya dönüşür.

Tekrar aynı zamanda özne ile davranış arasındaki mesafeyi azaltır. İlk aşamada kişi belirli bir rolü “oynuyor” olabilir; fakat rol yeterince tekrarlandığında her eylemin öncesinde “şimdi anne gibi davranmalıyım” şeklinde bilinçli bir karar vermesi gerekmez. Davranış daha doğrudan ve kendiliğinden hâle gelir. Rolün performatif niteliği kaybolmaz; ancak performans artık yabancı ve dışsal hissettirmemeye başlar.

Burada performans ile samimiyet arasında zorunlu bir karşıtlık bulunmadığını görmek gerekir. Bir davranışın rol olarak öğrenilmiş olması, onun her zaman yapay kalacağı anlamına gelmez. Tekrar edilen performans, zamanla duyguların, alışkanlıkların ve öz-algının içine yerleşebilir. Kimliklerin bir bölümü tam da böyle oluşur: önce yapılan, sonra alışılan ve en sonunda “benim” olarak deneyimlenen pratikler yoluyla.

Özne pozisyonunun üretimi, karşı tarafın statüsüne de bağlıdır. Oyuncak bebek “sıradan nesne” konumuna geri çekildiğinde bakım veren rol de zayıflar. Aynı nesne yeniden “bebek” olarak ele alındığında bakım veren özne pozisyonu tekrar etkinleşebilir. Böylece kimliğin mutlak değil, bağlamsal ve ilişkisel olduğu görülür. Öznenin kim olduğu, belirli ölçüde hangi ilişki düzeninin içinde bulunduğuna bağlıdır.

Tekrarın etkisi tam da bu bağlamı istikrarlı hâle getirmesinde yatar. Nesne sürekli olarak bebek statüsünde tutuldukça ve aynı davranış dizileri onun etrafında yeniden üretildikçe ilişki geçici bir sahne olmaktan çıkar. Oyunun sınırları içinde belirli bir düzen, belirli sorumluluklar ve belirli özne konumları oluşur. Tekrar burada yalnızca hareket çoğaltan bir mekanizma değil, ilişkiyi süreklileştiren bir ontolojik yapı kurar.

Annelik benzeri özne pozisyonunun oyuncak bebek üzerinden oluşması, biyolojik anneliğin önemsiz olduğunu göstermez. Aksine, anneliğin içinde biyoloji dışında çalışan ikinci bir mekanizmayı ayırt etmeye imkân tanır. Canlı bebeğin bulunmadığı yerde bile bakım veren özne konumu kurulabiliyorsa, gerçek annelikte de davranış tekrarının kimliğe bağımsız bir katkı yaptığı kabul edilmelidir.

Tekrar yalnızca var olan kimliği yeniden ifade etmez; kimliğin koşullarını da üretir. Kişi belirli bir özne olduğu için aynı davranışları tekrar etmiyor olabilir yalnızca; aynı davranışları yeterince istikrarlı biçimde tekrar ettiği için de belirli bir özneye dönüşebilir. Oyuncak bebek, anneliğin davranışsal boyutunda bu ters nedenselliği görünür hâle getirir ve kimliği “önce öz, sonra eylem” modelinden çıkararak “eylem yoluyla özneleşme” eksenine taşır.                                                                                   

4.3. “Bebek” ve “Anne” Rollerinin Karşılıklı Kuruluşu

Oyuncak bebekle kurulan bakım ilişkisi tek taraflı değildir; yalnızca çocuğun oyuncağa bir anlam yüklemesiyle sınırlı kalmaz. “Bebek” statüsünün kurulması, karşı tarafta eşzamanlı olarak “anne” ya da en azından bakım veren bir özne pozisyonu üretir. İki rol birbirinden bağımsız biçimde var olmaz; biri diğerinin ilişkisel koşuludur. Oyuncak bebek ancak bakılması gereken bir varlık olarak konumlandırıldığında bakım veren özne de belirginleşir. Aynı şekilde bakım veren rolün icrası da oyuncağın “bebek” statüsünü güçlendirir. Böylece ilişki, iki ayrı kimliğin sonradan birbirine bağlanmasından ziyade, iki konumun birbirini aynı anda kurduğu bir yapı hâline gelir.

Oyuncak bebeğin nesnel özellikleri bu rolü tek başına belirlemeye yetmez. Plastik ya da kumaştan yapılmış bir nesnenin biçimsel olarak bebeğe benzemesi, onun zorunlu olarak bakım nesnesine dönüşeceği anlamına gelmez. Bebek statüsü, davranış içinde etkinleşir. Kucağa alındığında, yatırıldığında, besleniyormuş gibi yapıldığında veya korunacak bir varlık olarak ele alındığında nesnenin ilişkisel anlamı yoğunlaşır. Dolayısıyla oyuncak bebeğin “bebekliği” yalnızca tasarımında değil, ona yönelen pratiklerde de üretilir.

Aynı mekanizma özne tarafında da işler. Kişinin kendisini açıkça “anne” olarak adlandırması şart değildir; bakım davranışlarının örgütlenmesi onu fiilen o role benzer bir konuma yerleştirebilir. Oyuncağın ihtiyaçlarını hayal etmek, onun adına karar vermek, güvenliğini gözetmek ve bakım ritüellerini sürdürmek, öznenin davranışsal konumunu belirler. Kimlik burada önce adlandırılıp sonra uygulanmaz; pratik, kimlik kategorisinin içeriğini üretmeye başlar.

Karşılıklı kuruluşun temelinde asimetrik bir ilişki vardır. “Bebek” konumu bağımlılık, ihtiyaç ve korunma üzerinden tanımlanırken “anne” konumu sorumluluk, gözetim ve bakım üzerinden belirlenir. Roller eşit değildir, fakat birbirine bağlıdır. Bakım alanın pasifliği bakım verenin etkinliğini, bakım verenin etkinliği de bakım alanın bağımlı statüsünü pekiştirir. Oyuncak bebeğin gerçek anlamda bağımlı olmaması, bu rol dağılımının sembolik düzeyde kurulmasına engel değildir.

Asimetri aynı zamanda davranışın yönünü belirler. Oyuncak bebeğin özneye bakım verdiği bir düzen değil, öznenin oyuncağa yöneldiği bir düzen kurulur. Taşıyan, besleyen, koruyan ve karar veren taraf bellidir. Böylece annelik benzeri rol yalnızca belirli eylemlerden değil, eylemlerin sürekli olarak aynı yönde akmasından oluşur. Rol ilişkisini kuran şey, tekil jestlerden çok bu yönsel sürekliliktir.

“Bebek” ve “anne” rollerinin birbirini üretmesi, kimliğin statik bir özellik olmadığını da gösterir. Oyuncak bebek oyun dışına çıktığında ya da sıradan bir nesne olarak ele alındığında bakım veren pozisyon da zayıflar. Aynı nesne yeniden bakım ilişkisine sokulduğunda rol tekrar etkinleşebilir. Kimlik böylece her durumda aynı yoğunlukta taşınan sabit bir nitelik değil, belirli bir ilişki düzeni içinde aktive edilen konum hâline gelir.

İlişkinin bu bağlamsal yapısı, oyuncağın neden bazen sıradan eşya, bazen ise “bebek” olarak deneyimlenebildiğini açıklar. Maddi nesne aynıdır; değişen şey ona uygulanan ilişki biçimidir. Bir durumda yerde bırakılabilir, diğerinde düşmemesi için dikkatle taşınır. Aynı fiziksel varlık, farklı pratik düzenler içinde farklı ontolojik anlamlar kazanır. Statü maddeden değil, madde ile özne arasında kurulan ilişkinin biçiminden türemeye başlar.

Bakım veren özne için de benzer bir dönüşüm söz konusudur. Oyunun dışında kişi sıradan çocuk konumundayken, bakım ilişkisi başladığında davranışsal olarak başka bir role geçebilir. Ses tonu, hareket ritmi, dikkat biçimi ve karar alma biçimleri değişebilir. Kimlik burada kalıcı bir öz dönüşümünden ziyade, belirli bir pratik alan içinde aktive edilen özneleşme biçimi olarak ortaya çıkar.

Karşılıklı kuruluşun en önemli sonuçlarından biri, rollerin davranış tarafından sürekli doğrulanmasıdır. Oyuncak bebeği tekrar tekrar yatırmak onun “uyuyan bebek” statüsünü, onu beslemek “beslenmesi gereken bebek” statüsünü, korumak ise “kırılgan bebek” statüsünü güçlendirir. Aynı eylemler bakım veren kişiyi de giderek daha tutarlı biçimde annelik benzeri konuma yerleştirir. Böylece her yeni davranış, iki tarafın statüsünü aynı anda yeniden üretir.

Rol ilişkisi bir süre sonra kendi beklentilerini de doğurabilir. Oyuncak “bebek” ise belirli davranışların ona yönelmesi beklenir; bakım veren kişi de bu beklentilerin taşıyıcısı hâline gelir. Böylece ilişki yalnızca geçmiş eylemlerden değil, henüz gerçekleşmemiş davranışlara ilişkin öngörülerden de oluşur. Kimlik, neyin yapılmış olduğunu kadar neyin yapılmasının beklendiğini de kapsar.

Bu yapı, anneliği yalnızca bireysel psikoloji üzerinden açıklamanın sınırlarını gösterir. “Anne” olmak, içsel bir duyguya sahip olmaktan daha fazlasıdır; başka bir varlıkla belirli bir ilişki düzeni içinde konumlanmayı gerektirir. Oyuncak bebek bu düzenin biyolojik bağ olmadan da sembolik ve davranışsal olarak kurulabildiğini gösterir. Dolayısıyla annelik kimliğinin bir bölümü, öznenin kendi içinde taşıdığı niteliklerden ziyade, karşı tarafla kurduğu asimetrik bakım ilişkisine bağlıdır.

Karşılıklılık burada simetrik bir değiş tokuş anlamına gelmez. Oyuncak bebek hiçbir gerçek tepki vermediği hâlde rol üretimine katılır; çünkü varlığı ve ona atfedilen statü, öznenin davranışlarını örgütleyen sabit bir referans noktası sağlar. Nesne aktif fail değildir, fakat ilişki içindeki konumu öznenin eylemlerini yönlendirir. Böylece cansız bir varlık dahi rol dağılımının yapısal unsuru hâline gelebilir.

“Bebek” statüsünün kurulmasıyla “anne” statüsünün eşzamanlı olarak ortaya çıkması, kimliğin tek yönlü üretilemeyeceğini gösterir. Özne kendisini boşlukta anne olarak kurmaz; karşısında bakım verilmesi gereken bir varlık bulunması gerekir. Aynı şekilde bebek rolü de ancak bakım ilişkisi içinde tam anlamını kazanır. İki konum birbirlerini karşılıklı olarak tanımlar.

Oyuncak bebeğin kurduğu ilişki, anneliğin davranışsal boyutunda bu karşılıklı bağı son derece çıplak hâle getirir. Biyolojik bağın, gerçek ihtiyacın ve canlı geri bildirimin yokluğunda geriye rol ilişkisi kalır. Tam da bu sadeleşme sayesinde “anne” ve “bebek” kategorilerinin yalnızca biyolojik statüler değil, aynı zamanda birbirlerini davranış içinde üreten ilişkisel konumlar olduğu daha net görünür.

4.4. Kimliğin İlişkisel Yapısı

Kimliği yalnızca bireyin içinde bulunan sabit bir özellik olarak düşünmek, annelik gibi güçlü biçimde ilişkisel rolleri açıklamakta yetersiz kalır. “Anne” kategorisi, tek başına bir öznenin içinde kapalı biçimde var olan nitelik değildir; anlamını belirli bir başka varlıkla kurulan ilişkiden alır. Çocuk olmadan annelik rolü, bakım alan olmadan bakım veren kimliği ve karşılıklı konumlandırma olmadan ilişkisel statü kurulamaz. Kimlik bu nedenle yalnızca “kim olduğumuz” sorusuna değil, “kimin karşısında, hangi ilişki içinde, hangi davranışları sürdürüyoruz?” sorusuna da bağlıdır.

İlişkisel yaklaşım, öznenin kimliğini bağımsız bir töz olmaktan çıkarır. Kişi her bağlamda aynı biçimde konumlanmaz; farklı ilişkiler, farklı davranış repertuvarlarını etkinleştirebilir. Aynı kişi bir yerde çocuk, başka bir yerde arkadaş, başka bir ilişkide bakım veren olabilir. Kimliğin bu çoklu yapısı, öznenin tek ve değişmez bir özden ibaret olmadığını; toplumsal ve davranışsal ilişkiler içinde farklı konumlar alabildiğini gösterir.

Annelik rolü bu ilişkisel niteliği en açık biçimde taşıyan kimliklerden biridir. Kişinin kendisini anne olarak deneyimlemesi yalnızca biyolojik bir statüye değil, sürekli olarak belirli bir başkasının ihtiyaçlarıyla ilişkilenmesine dayanır. Çocuğun güvenliği, sağlığı, rahatlığı ve geleceği, annenin karar alanına dâhil oldukça öznenin benlik sınırları da pratik düzeyde genişler. Kişi yalnızca kendi bedeni ve çıkarları için değil, başka bir varlığın devamlılığı için de hareket etmeye başlar.

İlişkisel kimliğin temel özelliklerinden biri, karşı tarafın durumundaki değişimin öznenin konumunu da dönüştürmesidir. Bebek büyüdükçe, bağımsızlaştıkça ve bakım ihtiyacı azaldıkça annelik davranışının biçimi değişir. Kimlik devam edebilir, fakat rolün pratik içeriği aynı kalmaz. Bu durum, annelik kategorisinin sabit bir davranış listesiyle değil, değişen ilişki koşullarına göre yeniden örgütlenen bir yapı olduğunu gösterir.

Oyuncak bebek bu ilişkiselliği özellikle görünür kılar; çünkü biyolojik bağın yokluğunda rolün hangi unsurlarla ayakta kaldığı daha kolay seçilir. Oyuncağın “bebek” olarak konumlandırılması bakım veren kişiyi de tamamlayıcı role taşır. Nesnenin maddi yapısından bağımsız olarak kurulan bu karşılıklı konumlandırma, kimliğin yalnızca içsel bir özellik olmadığını doğrudan gösterir.

Kimliğin ilişkisel olması, onun gerçek olmadığı anlamına gelmez. Aksine, birçok kimlik tam da ilişkiler içinde gerçeklik kazanır. “Öğretmen” kimliği öğrencilerle, “doktor” kimliği hastalarla, “ebeveyn” kimliği çocuklarla ve “bakım veren” kimliği bakım alanlarla kurulan düzenli ilişkiler içinde anlam kazanır. Bu statülerin hiçbiri ilişkiden bağımsız düşünülemez; ilişki ortadan kalktığında kimliğin pratik içeriği de önemli ölçüde boşalır.

Dolayısıyla öznenin içinde hazır bulunan bir annelik özünden söz etmek yerine, anneliğin belirli ilişkiler içinde etkinleşen ve tekrar yoluyla güçlenen bir konum olduğunu düşünmek daha açıklayıcıdır. Biyolojik yakınlık bu konumu kurmayı kolaylaştırabilir, fakat rolün somut içeriği ilişki içinde üretilir. Koruma, besleme, gözetme, yönlendirme ve sorumluluk alma gibi davranışlar, annelik kimliğini yaşanabilir ve tanınabilir hâle getirir.

İlişkisellik aynı zamanda kimliğin neden davranış üzerinden sürekli doğrulanmaya ihtiyaç duyduğunu da açıklar. Bir rol yalnızca isimle sürdürülemez; belirli pratikler tarafından yeniden üretilmesi gerekir. “Anne” statüsü hukuki veya biyolojik olarak devam edebilir, fakat annelik kimliğinin deneyimsel yoğunluğu bakım ilişkilerinin biçimine göre değişebilir. Kimliğin canlılığı, rolün davranışsal olarak ne kadar etkin kaldığıyla bağlantılıdır.

Oyuncak bebek bağlamında bu doğrulama daha da belirgindir. Burada hiçbir biyolojik statü özneye otomatik olarak “anne” konumu vermez. Rol tamamen davranışların ve ilişkinin örgütlenmesi üzerinden kurulur. Bu nedenle oyuncak bebek, ilişkisel kimliğin en saf örneklerinden birini sunar: statü, biyolojik zorunluluktan değil, tekrar edilen pratiklerin oluşturduğu ilişki düzeninden türetilir.

İlişkisel kimlik aynı zamanda karşılıklı tanımaya bağlıdır; ancak oyuncak bebek örneği bu tanımanın her zaman bilinçli bir karşı özne tarafından verilmesi gerekmediğini gösterir. Oyuncak hiçbir şeyi tanımaz, fakat ona “bebek” statüsü atfedilmesi bakım veren kişinin davranışlarını yeterince örgütleyebilir. Burada tanıma, çift taraflı bilinçsel onaydan ziyade, ilişki düzeninin davranışsal olarak kurulması biçiminde işler.

Böylece kimliğin ilişkisel yapısı yalnızca iki bilinç arasında gerçekleşen sembolik alışverişe indirgenmez. Cansız nesneler de belirli statülerle donatıldıklarında öznenin davranış repertuvarını dönüştürebilir. Nesnenin kendisi fail değildir; ancak ilişkide işgal ettiği konum, öznenin hangi eylemleri gerçekleştireceğini belirleyebilir. Oyuncak bebeğin annelik analizindeki özel gücü tam olarak buradan gelir.

İlişkisel yaklaşım, kimlik ile ortam arasındaki bağı da görünür kılar. Öznenin hangi davranışları sergileyeceği, karşısındaki varlığın nasıl sınıflandırıldığına bağlıdır. Aynı oyuncak sıradan nesne olarak algılandığında ona yönelik bakım pratikleri durabilir; bebek olarak konumlandırıldığında ise aynı davranışlar yeniden etkinleşebilir. Kimlik, yalnızca kişinin içinde taşınan süreklilik değil, belirli bağlamların aktive ettiği davranış düzenidir.

Bu nedenle annelik kimliğini yalnızca doğum veya biyolojik bağ üzerinden tanımlamak eksik kalır. Biyolojik statü ilişkiye güçlü bir temel sağlayabilir, ancak anneliğin yaşanan içeriği karşılıklı bağımlılık, bakım, sorumluluk ve tekrar içinde oluşur. Oyuncak bebek ise bu bileşenlerden özellikle ilişkisel ve performatif olanları biyolojik zeminden ayırarak görünür hâle getirir.

Kimliğin ilişkisel yapısı aynı zamanda sabit öz anlayışını zayıflatır. Eğer bir kimlik belirli ilişki koşullarında güçleniyor, başka koşullarda zayıflıyor ve sürekli tekrar edilen davranışlarla yeniden üretiliyorsa, onu değişmez bir içsel cevher olarak düşünmek güçleşir. Kimlik daha çok, öznenin ilişki ağları içindeki konumlarının zamansal sürekliliği olarak anlaşılmaya başlar.

Annelik örneğinde bu süreklilik son derece yoğundur. Bakım ilişkisi yalnızca kısa süreli bir rol değişimi değil, yıllarca sürebilen ve öznenin gündelik yaşamını yeniden düzenleyebilen bir konum üretir. Bu nedenle annelik kimliği güçlü bir kalıcılık kazanabilir; fakat kalıcılığı onun tözsel olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, uzun süre boyunca tekrar edilen ilişkisel pratiklerin yoğunluğundan doğabilir.

Oyuncak bebek, söz konusu mekanizmayı küçültülmüş bir ölçekte görünür kılar: bir nesneye belirli bir rol atfedilir, özne onun karşısında tamamlayıcı konuma geçer, davranışlar tekrarlandıkça iki rol birbirini güçlendirir ve ilişki kendi iç tutarlılığını üretir. Kimlik böylece önceden verilmiş bir öz olmaktan çıkarak, davranış ile ilişkinin kesiştiği yerde kurulmuş bir pozisyona dönüşür.                                           

4.5. Sabit Tözden Performansa Geçiş

Annelik kimliğini sabit bir içsel öz olarak düşünmek, bakım davranışının kurucu gücünü görünmez hâle getirir. Tözsel yaklaşımda annelik, kişinin içinde önceden bulunan bir nitelik gibi ele alınır; davranışlar ise bu niteliğin dışarıya vurulmuş sonuçlarıdır. Böyle bir modelde nedensellik tek yönlüdür: kişi annedir, dolayısıyla annelik davranışları gerçekleştirir. Oysa oyuncak bebek örneği bu sıralamanın tersinden de işleyebildiğini gösterir. Belirli bakım eylemlerinin tekrar edilmesi, özneyi giderek daha belirgin bir bakım veren konumuna yerleştirebilir. Kimlik yalnızca davranışı açıklayan neden değil, davranışın üretebildiği sonuçlardan biri hâline gelir.

Performans kavramı burada yapaylık veya rol yapma anlamına gelmez. Daha temel anlamıyla performans, bir kimliğin tekrar edilen pratikler aracılığıyla görünür ve süreklilik kazanır hâle gelmesidir. Bir kişi bakım veren konumunda ne kadar düzenli hareket ederse, bu konum o kadar istikrarlı hâle gelir. Besleme, koruma, uyutma, kontrol etme ve teselli etme gibi eylemler yalnızca anneliği temsil etmez; annelik benzeri öznelik biçiminin pratik malzemesini üretir.

Töz ile performans arasındaki fark özellikle zaman boyutunda belirginleşir. Sabit öz anlayışı kimliği anlık olarak tamamlanmış kabul eder: kişi ya annedir ya değildir. Performans yaklaşımı ise kimliği süreç içinde düşünür. Eylemler tekrar edilir, alışkanlıklaşır, beklenti üretir ve öznenin kendisini algılama biçimine yerleşir. Kimlik tek bir anda verilmiş değildir; davranışların zamansal sürekliliği içinde yoğunlaşır.

Oyuncak bebeğin önemi de burada yeniden belirginleşir. Biyolojik annelik statüsü bulunmadığı hâlde belirli annelik pratiklerinin kurulabilmesi, davranışın yalnızca var olan bir özü dışa vurmadığını gösterir. Öznenin “anne” olarak biyolojik sınıflandırmaya sahip olmadığı durumda bile bakım repertuvarı etkinleşebiliyorsa, anneliğin en azından bir kısmı performatif olarak taşınabilir demektir.

Performansın gücü, tekrar aracılığıyla doğallık hissi üretmesidir. İlk zamanlarda bilinçli biçimde gerçekleştirilen bir davranış, yeterince sık tekrarlandığında kendiliğindenleşebilir. Öznenin her eylem öncesinde hangi role ait olduğunu düşünmesine gerek kalmaz. Davranış, bedenin ve dikkatin olağan düzenine yerleşir. Böylece tarihsel olarak öğrenilmiş ve tekrar yoluyla kazanılmış olan, öznel deneyimde “zaten böyleyim” hissine dönüşebilir.

Doğallık hissinin oluşması, töz yanılsamasının temel kaynaklarından biridir. Bir davranışın artık düşünmeden gerçekleştiriliyor olması, onun her zaman içsel bir özden kaynaklandığı anlamına gelmez. Tekrarın bıraktığı izler yeterince derinleştiğinde davranış ile benlik arasındaki mesafe azalır. Sonradan kazanılmış olan, doğuştan gelenle fenomenolojik olarak ayırt edilemez hâle gelebilir.

Annelik bağlamında bu dönüşüm son derece güçlüdür. Bakım pratikleri yalnızca zamanın küçük bir bölümünü değil, gündelik yaşamın tamamını düzenleyebilir. Uyku, yemek, hareket, çalışma ve sosyal yaşam başka bir varlığın ihtiyaçlarına göre yeniden örgütlendiğinde rol artık dışarıdan eklenmiş bir görev gibi durmaz. Öznenin bütün yaşam ritmine nüfuz eder. Performans böylece yüzeysel bir temsil olmaktan çıkarak yaşam biçimine dönüşür.

Sabit öz anlayışı, farklı annelik biçimlerini açıklamakta da zorlanır. Biyolojik annelik, evlat edinme, üvey annelik veya uzun süreli bakım ilişkileri birbirinden farklı başlangıç koşullarına sahip olabilir; buna rağmen benzer bakım pratikleri ve özneleşme biçimleri üretilebilir. Eğer annelik yalnızca biyolojik bir töz olsaydı, bu çeşitliliği aynı kavram altında toplamak güçleşirdi. Performans yaklaşımı ise annelik kimliğinin farklı kaynaklardan başlayıp benzer davranışsal örgütlenmelere ulaşabileceğini kabul eder.

Burada performans biyolojinin yerine konulmaz; onun yanına ikinci bir açıklama düzeyi ekler. Biyolojik yakınlık bazı eğilimleri güçlendirebilir ve bakımın başlamasını kolaylaştırabilir. Fakat bu başlangıç koşulları, kimliğin bütün geleceğini belirlemez. Davranışların nasıl tekrarlandığı, ilişkinin ne kadar sürdüğü ve öznenin yaşamına ne ölçüde yerleştiği kimliğin biçimini doğrudan etkiler.

Performansın kurucu olması, kimliğin tamamen keyfî olduğu anlamına da gelmez. Her rol sonsuz biçimde değiştirilemez; biyolojik, toplumsal ve ilişkisel sınırlar davranışın alanını belirler. Yine de bu sınırlar içinde kimliğin nasıl yoğunlaşacağı, hangi pratiklerin merkezileşeceği ve öznenin kendisini nasıl konumlandıracağı tekrar aracılığıyla biçimlenir. Kimlik böylece ne tamamen verilmiş ne de bütünüyle serbestçe seçilmiş bir yapı olur.

Oyuncak bebek bu ikiliği özellikle iyi gösterir. Nesne canlı değildir; özne biyolojik anne değildir; ancak bakım davranışlarının biçimi kurulabilir. Bunun anlamı, anneliğin bütünüyle performanstan ibaret olduğu değil, annelik kimliğinin performatif bir bileşen taşıdığıdır. Bu bileşen biyolojik koşullar çekildiğinde bile ayakta kalabilir.

Performans yaklaşımı ayrıca kimlik ile davranış arasındaki geri besleme döngüsünü daha iyi açıklar. Kişi bakım veren olarak davrandıkça bu rolü daha doğal deneyimleyebilir; rol doğal hâle geldikçe yeni bakım davranışları daha kolay ortaya çıkar. Böylece kimlik ve eylem birbirlerinin nedeni ve sonucu olur. Sabit öz modeli bu karşılıklı nedenselliği açıklamakta yetersiz kalır.

Tözsel anlayışta kimlik sanki davranışlardan önce tamamlanmış bir merkezdir. Performatif anlayışta ise merkez, davranışların kesiştiği yerde oluşur. “Anne” olmanın anlamı yalnızca belirli bir biyolojik geçmişten değil, belirli bir bakım tarihinden de çıkar. Kimlik, bedenin, zamanın ve ilişkinin tekrar yoluyla aynı yönde örgütlenmesidir.

Oyuncak bebeğin açtığı teorik yarık tam da burada önem kazanır. Gerçek annelikte doğa ile performans öylesine iç içe geçmiştir ki hangisinin nerede başladığı görülmez. Cansız oyuncak ise doğal nedenleri azaltırken davranışsal formu korur. Böylece anneliğin sabit töz gibi görünen kısmının ne kadarının tekrar tarafından üretildiğini daha açık biçimde düşünmek mümkün olur.                                                   

5.1. Oyuncak Bebek Bir Çıkarma Deneyi Olarak

Oyuncak bebeğin annelik kavramı açısından en güçlü işlevlerinden biri, karmaşık bir fenomeni eksiltme yoluyla analiz etmeye imkân vermesidir. Gerçek annelikte çok sayıda değişken aynı anda çalışır: gebelik, doğum, genetik bağ, hormonal süreçler, canlı bebeğin gerçek ihtiyaçları, fiziksel temas, karşılıklı geri bildirim, toplumsal normlar ve tekrar edilen bakım pratikleri birbirinin içine geçmiştir. Böyle bir bütün içinde hangi unsurun hangi sonucu ürettiğini doğrudan ayırt etmek güçtür. Oyuncak bebek ise bu sistemin belirli parçalarını çıkararak geriye kalan yapının ne ölçüde varlığını sürdürebildiğini gösterir.

Çıkarma deneyi mantığı basittir: bir olgunun zorunlu bileşenlerini anlamak için sistemden bazı unsurlar kaldırılır ve hangi özelliklerin kaybolup hangilerinin kaldığı gözlemlenir. Oyuncak bebek tam olarak böyle çalışır. Canlılık çıkarılır, gerçek biyolojik ihtiyaç çıkarılır, gebelik ve doğum ilişkisi çıkarılır, karşılıklı bedensel geri bildirim çıkarılır; buna rağmen bakım davranışlarının önemli bir bölümü biçimsel olarak sürdürülebilir.

Bu eksiltme işlemi anneliğin doğrudan tanımını vermez; daha değerli bir şey yapar: annelik için vazgeçilmez sanılan unsurların hangilerinin gerçekten zorunlu olduğunu sınar. Bir özellik çıkarıldığında bütün yapı çökmüyorsa, o özellik fenomenin önemli bir parçası olsa bile tek kurucu koşul değildir. Oyuncak bebek bu nedenle annelik kavramını parçalara ayıran bir düşünce aracı hâline gelir.

Gebeliğin yokluğu ilk önemli eksiltmedir. Oyuncak bebekle kurulan bakım ilişkisinde beden içinde taşınmış bir çocuk, doğum deneyimi veya prenatal bedensel süreklilik bulunmaz. Buna rağmen “bakım veren” ile “bakım alan” arasındaki davranışsal ilişki kurulabilir. Dolayısıyla gebelik, biyolojik anneliğin merkezi koşullarından biri olsa da bakım veren özne konumunun davranışsal olarak ortaya çıkması için zorunlu değildir.

Genetik bağ da aynı biçimde askıya alınır. Oyuncak bebek özneyle hiçbir kalıtsal bağ taşımaz. Buna rağmen ona özel isim verilmesi, korunması, taşınması veya belirli bakım ritüellerinin uygulanması mümkündür. Böylece genetik yakınlık ile bakım davranışı arasında zorunlu bir özdeşlik olmadığı görünür hâle gelir. Genetik bağ bakım motivasyonunu güçlendirebilir, fakat bakım formunun tek kaynağı değildir.

Canlılığın kaldırılması daha radikal bir eksiltmedir. Gerçek bebek kendi ihtiyaçlarını bedensel belirtiler aracılığıyla üretirken oyuncak bebek hiçbir talepte bulunmaz. Dolayısıyla davranışın dışsal tetikleyicisi ortadan kalkar. Yine de bakım pratiği devam edebiliyorsa, eylemi açıklamak için yalnızca karşıdaki organizmanın durumuna başvurmak yetersiz kalır. Öznenin kendi zihinsel şemaları, alışkanlıkları ve rol bilgisi devreye girer.

Karşılıklı geri bildirimin yokluğu da deneyin önemli parçalarından biridir. Gerçek bebek bakım sonrası sakinleşebilir, gülümseyebilir, uyuyabilir veya bedensel durumunda değişiklik gösterebilir. Oyuncak ise hiçbir şeyi doğrulamaz. Buna rağmen davranışın sürmesi, bakımın tamamen sonuç geri bildirimine bağlı olmadığını gösterir. Eylem, kendi sembolik düzeni içinde süreklilik taşıyabilir.

Çıkarma deneyinin en kritik sonucu, bakımın maddi işlevinin ortadan kalkmasına rağmen davranışın tanınabilir kalmasıdır. Oyuncak bebeği beslemek gerçekten besin aktarmaz, uyutmak uyku üretmez, üzerini örtmek beden sıcaklığını korumaz. Yine de bu eylemler “bakım” olarak anlaşılır. Demek ki bakım davranışının kimliği yalnızca fiziksel sonucuna bağlı değildir; ilişki biçimi ve rol dağılımı da davranışın anlamını taşır.

Oyuncak bebek böylece annelik kavramının minimum bileşenlerini araştırmaya imkân verir. Bir kimlikten hangi unsurlar çıkarıldığında geriye hâlâ tanınabilir bir yapı kalır? Biyolojik anneliğe ait temel koşullar çekildiğinde bakım ritüeli, rol dağılımı, dikkat ve tekrar korunuyorsa, annelik kimliğinin bazı parçalarının biyolojik temelden bağımsız bir dayanıklılığa sahip olduğu söylenebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, çıkarma deneyinin “gerçek anneliği oyuncakla eşitlemek” olmadığıdır. Tam tersine, farkların korunması analiz için zorunludur. Gerçek annelikte yaşamsal risk, sorumluluk, biyolojik bağ ve karşılıklılık vardır; oyuncak bebekte bunlar yoktur. Deneyin değeri, iki durumu aynılaştırmakta değil, fark sayesinde hangi bileşenin nerede kaybolduğunu gözlemlemektedir.

Çıkarma yöntemi aynı zamanda annelik kimliğinin katmanlı yapısını ortaya çıkarır. Eğer bütün fenomen tek bir kaynaktan doğsaydı, temel koşullardan biri çıkarıldığında tüm yapı çökerdi. Oysa bazı unsurlar kaybolurken bazıları kalır. Bu durum anneliğin tek merkezli değil, birden fazla üretim mekanizmasının birleşimi olduğunu destekler.

Oyuncak bebeğin cansızlığı burada özellikle işlevseldir. Gerçek bebekte bakım davranışının ortaya çıkması her zaman “zaten ihtiyacı vardı” diye açıklanabilir. Cansız nesnede bu açıklama devre dışı kalır. Böylece davranışın özne kaynaklı bileşeni daha görünür hâle gelir. Çocuk ihtiyacı varsayar, bakım senaryosunu kurar ve buna uygun eylemi gerçekleştirir. Nedenselliğin daha büyük bölümü öznenin içinde örgütlenmeye başlar.

Eksiltmenin analitik gücü, annelik kimliğinin hangi öğelerinin bağımsız çalışabildiğini göstermesinde yatar. Biyoloji, canlılık ve geri bildirim ortadan kaldırıldığında bile tekrar, rol ilişkisi ve bakım formu ayakta kalabiliyorsa, bunların annelik içinde ayrı bir üretim hattına sahip olduğu düşünülebilir. Gerçek annelikte bu hat diğerleriyle kaynaşır; oyuncak bebekte ise daha çıplak biçimde görünür.

Çıkarma deneyi ayrıca “zorunlu” ile “yeterli” koşullar arasındaki farkı netleştirir. Bir unsur anneliğin belirli biçimleri için çok önemli olabilir; ancak tek başına yeterli olmayabilir. Aynı şekilde bazı davranışlar biyolojik annelik olmadan da üretilebilir, fakat bu onların gerçek annelik deneyiminin tamamını oluşturduğu anlamına gelmez. Oyuncak bebek tam da bu mantıksal ayrımları görünür hâle getirir.

Sonuç olarak oyuncak bebek, anneliğin küçük bir kopyası olmaktan çok, kavramın iç mimarisini eksiltme yoluyla açığa çıkaran bir deney düzeneği gibi işler. Karmaşık sistemden canlılık, biyolojik zorunluluk ve gerçek ihtiyaç çekildiğinde bakımın hangi parçalarının ayakta kaldığı görülebilir. Böylece anneliğin yalnızca biyolojik bir statü değil, davranışsal, ilişkisel ve tekrara dayalı katmanlara sahip çoklu bir yapı olduğu daha açık biçimde anlaşılır.                                                                                        

5.2. Gebelik, Doğum ve Genetik Bağın Askıya Alınması

Oyuncak bebeğin annelik kavramı üzerinde yarattığı en radikal eksiltmelerden biri, anneliğin biyolojik başlangıç koşullarını bütünüyle askıya alabilmesidir. Gerçek annelikte gebelik, doğum ve genetik bağ, çoğu zaman annelik kimliğinin doğal temelleri olarak düşünülür. Çocuğun bedende taşınması, doğum yoluyla ayrı bir organizmaya dönüşmesi ve biyolojik soy ilişkisi içinde yer alması, anne ile çocuk arasındaki ilişkinin güçlü başlangıç noktalarıdır. Oyuncak bebekte ise bu üç koşulun hiçbiri bulunmaz. Buna rağmen bakım davranışlarının önemli bir kısmı kurulabilir. Böylece anneliğin biyolojik kökenleri ile davranışsal biçimi aynı kavram içinde ilk kez açık biçimde birbirinden uzaklaştırılabilir.

Gebeliğin yokluğu özellikle önemlidir; çünkü gebelik yalnızca kronolojik olarak annelikten önce gelen bir olay değil, annenin bedenini başka bir organizmanın varlığına göre aylar boyunca yeniden düzenleyen yoğun bir süreçtir. Bedensel hareketlerden beslenmeye, risk algısından sağlık takibine kadar birçok davranış doğmamış çocuğun varlığı hesaba katılarak değişebilir. Dolayısıyla gerçek annelikte bakım ilişkisinin başlangıcı, doğum anına indirgenemez. Anne bedeni daha çocuk bağımsız bir organizma hâline gelmeden onun varlığına göre davranmaya başlamıştır.

Oyuncak bebek bu prenatal sürekliliği tamamen ortadan kaldırır. Nesne öznenin bedeninden çıkmaz, onun fizyolojik tarihinde yer almaz ve herhangi bir gebelik deneyiminin sonucu değildir. Bakım ilişkisi doğrudan dışarıdaki bir nesneyle başlar. Böylece bakımın ortaya çıkabilmesi için önce bedensel bir iç içeliğin yaşanmasının zorunlu olmadığı görülür. Biyolojik anne-çocuk ilişkisinin en güçlü başlangıç koşullarından biri çekildiği hâlde, bakım veren ile bakım alan arasındaki davranışsal yapı yine de kurulabilir.

Doğumun askıya alınması da benzer bir ayrımı mümkün kılar. Doğum, biyolojik ilişkide yalnızca bir başlangıç anı değil, iki beden arasındaki ilişkinin biçim değiştirdiği eşiktir. Çocuk annenin bedeninden ayrılır; fakat bakım bağımlılığı devam eder. Bu nedenle gerçek annelikte doğum, biyolojik ayrılma ile ilişkisel sürekliliğin aynı anda yaşandığı özel bir olaydır. Oyuncak bebekte böyle bir eşik yoktur. Nesne zaten dışarıdadır ve bakım ilişkisine doğrudan hazır bir nesne olarak girer.

Bu eksiklik davranışın önemini artırır. Gerçek annelikte “anne” statüsü doğumla birlikte toplumsal ve biyolojik olarak güçlü biçimde tanımlanabilir. Oyuncak bebekte ise böyle bir statü önceden verilmez. Kimlik tamamen pratik üzerinden kurulmak zorundadır. Kişinin bakım veren konumuna geçmesi için onu biyolojik olarak anne ilan eden hiçbir olay yoktur; yalnızca nesneye yönelttiği davranışlar vardır. Böylece annelik benzeri özne pozisyonunun ne ölçüde eylemden üretilebildiği daha açık hâle gelir.

Genetik bağın yokluğu ise annelik ile soy ilişkisi arasındaki özdeşliği sınar. Gerçek annelik çoğu zaman genetik yakınlıkla birlikte düşünülür; çocuk annenin biyolojik devamı olarak kavranır. Bu bağ, bakım davranışına evrimsel ve duygusal açıdan güçlü bir zemin sağlayabilir. Fakat oyuncak bebeğin hiçbir genetik bağlantısı olmadığı hâlde ona yönelik bakım pratikleri kurulabiliyorsa, genetik yakınlığın annelik davranışının tek açıklaması olmadığı görülür.

Burada önemli olan genetik bağı önemsizleştirmek değil, onun açıklayıcı sınırını belirlemektir. Genetik akrabalık belirli bakım eğilimlerini güçlendirebilir, ancak davranışın biçimini tek başına üretmez. Oyuncak bebekte genetik bağ sıfıra indiği hâlde besleme, koruma, taşıma ve uyutma gibi pratikler devam edebilir. Dolayısıyla bakım davranışının en azından belirli kısmı, biyolojik akrabalık olmadan da sürdürülebilir bir yapıya sahiptir.

Evlat edinme ya da biyolojik bağ içermeyen gerçek bakım ilişkilerinin varlığı da aynı mantıksal noktayı destekler: annelik deneyiminin tamamını genetik akrabalıkla özdeşleştirmek kavramı gereğinden fazla daraltır. Oyuncak bebek ise bu durumu daha uç bir düzeye taşır. Yalnızca genetik bağ değil, canlılık ve gerçek karşılıklılık da çıkarılmıştır; buna rağmen davranış formu bütünüyle yok olmaz.

Gebelik, doğum ve genetik bağın aynı anda askıya alınması anneliğin başlangıç koşullarını neredeyse tamamen biyolojik zeminden söker. Geriye kalan bakım pratikleri böylece çok daha büyük analitik ağırlık kazanır. Çünkü bu pratikleri artık “zaten biyolojik anne olduğu için” açıklamak mümkün değildir. Davranışın kaynağı gözlem, öğrenme, taklit, hayal gücü, tekrar ve ilişkisel konumlandırma gibi başka mekanizmalara kayar.

Böyle bir eksiltme annelik kimliğini iki ayrı düzeyde düşünmeye zorlar. Birinci düzey biyolojik statüdür: belirli bir çocuğu doğurmuş olmak, genetik olarak ilişkili olmak veya gebelik yaşamış olmak. İkinci düzey ise davranışsal ve ilişkisel statüdür: bakım vermek, sorumluluk üstlenmek, başka bir varlığın ihtiyaçlarını kendi eylem alanına dâhil etmek. Gerçek annelikte iki düzey çoğu zaman üst üste gelir; oyuncak bebekte ise açık biçimde ayrılır.

Ayrımın teorik önemi, anneliğin özünü hangi düzeyde aradığımız sorusunu keskinleştirmesidir. Eğer annelik yalnızca biyolojik statü ise oyuncak bebekle kurulan bakım ilişkisinin annelik açısından hiçbir anlamı olmaması gerekir. Fakat davranış repertuvarı annelikle açık biçimde yapısal benzerlik taşıyorsa, biyolojik statünün yanında ikinci bir kurucu düzey bulunduğu kabul edilmelidir. Burada söz konusu olan gerçek annelik ile oyun içindeki rolü eşitlemek değil, aynı davranış mantığının farklı ontolojik koşullarda yeniden kurulabildiğini göstermektir.

Gebeliğin yokluğu aynı zamanda bedenin başlangıçtan itibaren anneliğe hazırlanması ihtimalini de ortadan kaldırır. Oyuncak bebeğe bakım veren kişi, önce hormonların veya prenatal bedensel değişimlerin belirlediği bir süreçten geçmez. Buna rağmen bakım hareketlerini öğrenebilir, tekrar edebilir ve belirli bir ilişki düzeni içinde sürdürebilir. Böylece davranışın biyolojik hazırlık olmaksızın da örgütlenebildiği görülür.

Doğumun yokluğu ise annelik statüsünü bir anda belirleyen sınır olayını kaldırır. Gerçek hayatta doğum, toplumsal olarak “anne” kimliğinin güçlü biçimde ilan edildiği bir eşiktir. Oyuncak bebekte kimlik böyle bir eşikten değil, davranışların kademeli birikiminden doğar. Rolün keskin başlangıç noktası yoktur; pratikler arttıkça konum belirginleşir. Kimlik burada olaydan çok süreç niteliği kazanır.

Genetik bağın çıkarılması da bakım ile sahiplik arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi mümkün kılar. Çocuğun “benim çocuğum” olarak görülmesi biyolojik yakınlıkla desteklenebilir; oyuncak bebekte ise sahiplenme bütünüyle davranışsal ve sembolik yollarla kurulabilir. Bir oyuncağa isim vermek, ona ait eşyalar ayırmak, onu korumak veya sürekli yanında taşımak nesneye özel bir statü kazandırabilir. Böylece “benim” ile “bakım verdiğim” kategorileri arasında biyolojiden bağımsız bir bağ kurulabilir.

Oyuncak bebeğin burada gösterdiği şey son derece nettir: anneliğin biyolojik koşulları güçlü olabilir, fakat annelikle ilişkilendirilen davranış biçimlerinin tamamı bu koşulların mantıksal uzantısı değildir. Gebelik, doğum ve genetik bağ çekildiğinde bazı unsurlar ortadan kalkar; fakat bakımın davranışsal çekirdeği bütünüyle çökmez. Tam tersine, biyolojik zeminin yokluğunda tekrar ve ilişki çok daha görünür hâle gelir.

Böylece annelik kimliği, yalnızca “nereden geldiğimiz” veya “kimi doğurduğumuz” üzerinden değil, hangi varlıklarla nasıl bir bakım ilişkisi kurduğumuz üzerinden de düşünülmeye başlanır. Biyolojik statü ile davranışsal öznelik aynı şey değildir; fakat gerçek annelikte çoğu zaman birbirlerini o kadar güçlü desteklerler ki aralarındaki fark görünmez. Oyuncak bebek bu iki düzeyi birbirinden ayırarak anneliğin biyolojik temelinin yanı sıra pratik bir kuruluş biçimine de sahip olduğunu açığa çıkarır.

5.3. Biyolojik Talebin Yokluğu

Oyuncak bebeğin annelik davranışını sınamak açısından sağladığı en sert koşul, karşı taraftan gelen hiçbir gerçek biyolojik talebin bulunmamasıdır. Canlı bebek bakım talep eder; bedeni açlık, ağrı, üşüme, yorgunluk, hastalık ve korku gibi durumlarla sürekli müdahale çağrısı üretir. Oyuncak bebek ise hiçbir durumda bakım istemez. Onun “ihtiyaçları” yalnızca ilişki içinde varsayılabilir. Böylece bakım davranışının dışsal nedeni neredeyse tamamen ortadan kalkar.

Gerçek bebekte bakımın zorunluluğu büyük ölçüde nesnel sonuçlara dayanır. Beslenme yapılmazsa açlık sürer, güvenlik sağlanmazsa zarar ihtimali artar, hastalık göz ardı edilirse fiziksel durum kötüleşebilir. Bakım veren kişinin davranışı bu nedenle gerçekliğin baskısı altındadır. Eylem yalnızca isteğe bağlı bir rol icrası değil, başka bir organizmanın yaşam koşullarına müdahaledir.

Oyuncak bebekte aynı davranışların hiçbir yaşamsal sonucu yoktur. Beslememek aç bırakmaz, üzerini örtmemek üşütmez, yatağa yatırmamak uykusuzluğa yol açmaz. Bakımın yapılması ile yapılmaması arasında nesnenin biyolojik durumu açısından hiçbir fark oluşmaz. Dolayısıyla eylemi zorlayan maddi bir gereklilik bulunmaz.

Tam da bu nedenle oyuncak bebeğe yönelen bakım, özne kaynaklı bileşeni çok daha görünür hâle getirir. Gerçek bebekte “neden bakım veriliyor?” sorusunun cevabı büyük ölçüde dış dünyada bulunabilir; oyuncak bebekte ise açıklama öznenin davranış repertuvarına, zihinsel şemalarına ve kurduğu senaryoya kayar. Kişi önce bir ihtiyacı varsayar, ardından kendi varsayımına uygun bir bakım eylemi üretir.

Burada önemli bir nedensel tersine dönüş gerçekleşir. Gerçek bebekte ihtiyaç önce gelir, davranış sonra; oyuncak bebekte ise davranış çoğu zaman ihtiyacın kendisini de üretir. Oyuncağın “acıkmış” olduğuna karar verilmesi, besleme eylemini mümkün kılar; fakat aynı zamanda onu “beslenmesi gereken” bir varlık olarak kurar. Dolayısıyla bakım yalnızca ihtiyaca cevap vermez, sembolik düzeyde ihtiyacın statüsünü de yaratır.

Biyolojik talebin yokluğu, annelik davranışının belirli kısmının reaksiyon olmaktan çıkıp projeksiyona dönüşmesini sağlar. Özne karşıdaki nesnenin gerçek durumunu okumaz; ona bir durum atfeder. “Üşüyor”, “uykusu geldi”, “korktu” veya “acıktı” gibi yüklemeler nesnenin içsel gerçekliğini değil, öznenin ilişki şemasını ifade eder. Buna rağmen bu atıflar davranış üretmeye yeterlidir.

Hayal gücü burada yalnızca oyuna estetik içerik sağlayan tali bir unsur değildir; bakımın nedensel mekanizmasının parçası hâline gelir. Gerçek biyolojik talep bulunmadığında ilişkiyi sürdürebilmek için eksik neden zihinsel olarak üretilir. Böylece bakım, gerçek ihtiyaca verilen tepki olmaktan çıkıp mümkün bir ihtiyacın simülasyonuna yönelen pratik hâline gelir.

Bu simülasyonun önemi, öznenin davranışı için her zaman gerçek bir dışsal zorunluluğa ihtiyaç duymadığını göstermesidir. Davranışın yapısı bir kez öğrenildiğinde, aynı ilişki koşulları sembolik olarak yeniden kurulabilir. Bir anlamda özne, canlı bebeğin talep mekanizmasını kendi zihinsel modeli içinde taşımaya başlar. Bebek ortada olmadığı hâlde “bebeğin neye ihtiyacı olacağı” bilgisi davranışı organize edebilir.

Biyolojik talebin yokluğu ayrıca sorumluluk kavramını da farklılaştırır. Gerçek bebekte sorumluluk maddi sonuçlarla desteklenir; oyuncak bebekte ise sorumluluğun oyun içindeki biçimi yalnızca öznenin kurduğu normlardan kaynaklanır. Oyuncağı yerde bırakmak gerçek bir zarara yol açmaz; fakat ilişki içinde “bebeği yalnız bırakmak” gibi anlamlandırılabilir. Böylece sorumluluk biyolojik sonuçtan sembolik kurala taşınır.

Bu sembolik sorumluluk, bakım davranışının kendi normatif yapısını yaratabildiğini gösterir. Bir kez oyuncak bebek “bakılması gereken” varlık olarak kurulduğunda, bazı davranışlar uygun, bazıları uygunsuz sayılabilir. Onu dikkatle taşımak, yatağa yatırmak veya “aç bırakmamak” oyunun iç mantığı içinde doğru davranışlar hâline gelir. Dış dünyada hiçbir biyolojik yaptırım bulunmamasına rağmen ilişki kendi normunu üretir.

Gerçek talebin yokluğu, bakım davranışındaki karşılıksızlığı da uç noktaya taşır. Oyuncak hiçbir şeyi istemez, bakımın ardından rahatlamaz ve verilen emeği tanımaz. Dolayısıyla bakım veren kişi karşı taraftan gelen olumlu geri bildirimle ödüllendirilmez. Eylem yine de devam edebiliyorsa, davranışın yalnızca ödül veya karşılıklılık mekanizmasına bağlı olmadığı anlaşılır.

Burada tekrar daha büyük önem kazanır. Dışsal talep davranışı zorlamadığından, bakımın devamlılığı giderek davranışın kendi geçmişine dayanır. Bir gün beslenen, ertesi gün uyutulan ve sürekli aynı ilişki içinde ele alınan oyuncak, önceki eylemlerin oluşturduğu bir tarih kazanır. Geçmiş pratikler sonraki davranışın gerekçelerinden biri hâline gelir. Kişi bir bakıma artık nesnenin ihtiyacına değil, daha önce kurmuş olduğu ilişki biçimine sadık kalmaktadır.

Biyolojik talebin kaldırılması annelik davranışını çıplaklaştırır. Canlı bebeğin zorlayıcı gereksinimleri olmadan geriye bakımın biçimi, rol şemaları, hayal gücü ve tekrar kalır. Bu unsurların yine de tutarlı bir ilişki kurabilmesi, annelik kimliğinin en azından davranışsal düzeyde gerçek ihtiyaçtan daha geniş bir yapıya sahip olduğunu gösterir.

Elbette gerçek ihtiyacın yokluğu, oyuncak bebeğe yönelik bakım ile gerçek anneliği eşitlemez. Aradaki fark tam tersine korunmalıdır. Gerçek annelik, başka bir canlının iyilik hâlinden doğrudan sorumlu olmanın etik ve maddi ağırlığını taşır; oyuncak bebekte böyle bir yük bulunmaz. Analitik değer, iki durumu aynı saymaktan değil, bu yük kaldırıldığında hangi davranışların hâlâ sürdürülebildiğini görmekten doğar.

Biyolojik talep ortadan kalktığında bakımın devam edebilmesi, anneliğin davranışsal boyutunun yalnızca zorunlu reaksiyonlardan ibaret olmadığını gösterir. Kişi karşısındaki varlığın gerçekten acıkmasını beklemeden besleme, gerçekten korkmasını beklemeden teselli, gerçekten üşümesini beklemeden koruma davranışını üretebilir. Davranış artık nesnenin mevcut durumuna tepki değil, bakım veren öznenin taşıdığı ilişki şemasının dışavurumu hâline gelir.

Oyuncak bebeğin sessizliği bu nedenle teorik olarak son derece değerlidir. Gerçek bebek sürekli olarak kendi varlığını duyurur; oyuncak ise hiçbir çağrı üretmez. Tam da bu sessizlik sayesinde bakımın hangi bölümünün karşıdaki varlıktan, hangi bölümünün bakım veren öznenin kendi davranış sisteminden kaynaklandığı daha açık biçimde seçilebilir. Nesne talep etmediği hâlde bakım devam ediyorsa, anneliğin belirli bir kısmının dışsal gereksinimden değil, tekrar yoluyla kurulmuş bakım kapasitesinden üretildiği görünür hâle gelir.                                                                                                                          

5.4. Bakım Ritüelinin Devamlılığı

Oyuncak bebeğin gerçek bir ihtiyaca sahip olmamasına rağmen bakım davranışlarının belirli bir düzen içinde sürdürülebilmesi, anneliğin davranışsal katmanında ritüelin ne kadar güçlü bir rol oynadığını gösterir. Beslemek, yatırmak, üzerini örtmek, giydirmek, taşımak ve teselli etmek gibi hareketler tek tek ele alındığında basit taklitler gibi görünebilir; fakat birbirlerini düzenli biçimde izlediklerinde daha geniş bir bakım sistemi oluştururlar. Davranış yalnızca tekrar edilmez, belirli bir sıra ve beklenti içinde örgütlenir. Böylece oyuncak bebeğin çevresinde biyolojik gereksinime dayanmayan fakat kendi iç tutarlılığına sahip bir gündelik düzen kurulabilir.

Ritüel kavramının burada taşıdığı anlam, davranışın boş veya anlamsız biçimde tekrarlanması değildir. Tam tersine, eylemin maddi sonucundan bağımsız olarak belirli bir ilişkisel anlamı koruyabilmesidir. Oyuncak bebeği yatağa yatırmak gerçek uyku üretmez; ancak “günün sonunda bebeğin uyutulması” biçimindeki davranış şemasını sürdürebilir. Beslemek metabolik bir ihtiyacı karşılamaz; fakat bakım veren ile bakım alan arasındaki rol dağılımını yeniden kurar. Eylemin fiziksel işlevi çekildiğinde, geriye onun ilişkisel işlevi kalır.

Ritüelin devamlılığı zamanla davranışları birbirine bağlayan bir hafıza üretir. Oyuncak bebek bir kez beslenip bırakılan herhangi bir nesne olmaktan çıkar; geçmişte ona nasıl davranıldığı, gelecekte nasıl davranılacağına ilişkin bir çerçeve oluşturur. Daha önce yatağa yatırılmış bir oyuncak yeniden “uyandırılabilir”, daha önce “hasta” olarak kurgulanmışsa sonraki oyunda onun iyileşip iyileşmediği düşünülebilir. Nesnenin maddi tarihinde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen ilişkisel bir geçmiş meydana gelir.

Bu geçmişin varlığı, davranışın her seferinde sıfırdan başlamasını engeller. Oyuncakla kurulan ilişki bir önceki eylemin izini sonraki eyleme taşır. Böylece tekrar basit çoğalma olmaktan çıkarak süreklilik üretir. Öznenin belleğinde oyuncakla ilgili belirli davranış örüntüleri birikir ve her yeni bakım sahnesi önceki sahnelerin devamı gibi kurulabilir.

Gerçek annelikte bakım ritüellerinin önemli bir bölümü biyolojik gereksinimlerden doğar. Beslenme saatleri, uyku düzenleri, temizlik ve güvenlik pratikleri çocuğun gerçek durumuna bağlıdır. Fakat bu davranışlar tekrarlandıkça yalnızca ihtiyaca yanıt olmaktan çıkar, gündelik yaşamın örgütleyici yapısına dönüşür. Oyuncak bebek, aynı dönüşümün işlevsel zorunluluk olmadan da biçimsel olarak kurulabildiğini gösterir. Böylece ritüelin yalnızca ihtiyacın sonucu değil, ilişkiyi sürdüren bağımsız bir mekanizma olduğu anlaşılır.

Bakım ritüelinin gücü, karar yükünü azaltmasında da görülür. Bir davranış düzenli hâle geldiğinde her seferinde yeniden gerekçelendirilmesi gerekmez. Oyuncak bebeğin akşam “uyutulması” oyun düzeninin olağan parçası hâline geldiğinde çocuk her defasında neden bunu yaptığını düşünmeyebilir. Davranış kendi geçmişi tarafından desteklenir. Tekrar, eylemin nedenini kısmen geçmiş eylemlerin kendisine dönüştürür.

Burada ilginç bir nedensellik biçimi ortaya çıkar: başlangıçta belirli bir rolü canlandırmak için yapılan davranış, yeterince tekrar edildiğinde rolün sürekliliğinin nedeni hâline gelir. Oyuncak bebeğin bakım nesnesi olarak kalması, ona sürekli bakım verilmesine; sürekli bakım verilmesi ise onun bakım nesnesi statüsünün güçlenmesine yol açar. Ritüel nesnenin statüsünü, nesnenin statüsü de ritüelin devamını destekler.

Bakım ritüelleri aynı zamanda zamanın belirli bölümlerini anlamlandırabilir. Oyunda “yemek zamanı”, “uyku zamanı”, “banyo zamanı” veya “dışarı çıkma zamanı” gibi ayrımlar kurulabilir. Gerçek biyolojik saat bulunmadığı hâlde zaman, bebeğe atfedilen ihtiyaçlara göre parçalanır. Böylece oyuncak bebek yalnızca davranışın hedefi değil, oyunun zamansal organizasyonunu belirleyen merkezlerden biri hâline gelir.

Mekânsal düzen de ritüelin parçası olabilir. Oyuncağın belirli bir yatağı, kıyafetleri veya bakım araçları varsa nesne çevresinde küçük bir bakım alanı oluşur. Oyuncağın nerede yatacağı, nerede besleneceği ya da hangi eşyaların ona ait olduğu belirlenebilir. Böylece bakım ilişkisinin sürekliliği yalnızca öznenin zihninde değil, çevrenin düzenlenmesinde de maddileşir.

Ritüel bu anlamda kimliği çevreye dağıtır. “Anne” rolü yalnızca kişinin zihinsel özdeşleşmesinde bulunmaz; belirli hareketlerde, zaman çizelgelerinde ve nesnelerin mekânsal yerleşiminde görünür hâle gelir. Oyuncak bebeğin yatağı, kıyafetleri veya beslenme araçları, bakım veren özne konumunun dışsal uzantılarına dönüşebilir. Kimlik böylece yalnızca kişinin içinde taşınan bir özellik olmaktan çıkarak davranış ve çevre arasında dağılmış bir düzen hâline gelir.

Tekrarın duygusal yatırım üretmesi de bakım ritüelinin önemli sonuçlarından biridir. Aynı nesneyle uzun süre boyunca düzenli etkileşim kurmak, onu diğer oyuncaklardan ayırabilir. Belirli bir oyuncak daha fazla taşınabilir, korunabilir veya özel bir yere sahip olabilir. Başlangıçtaki sevginin davranışı üretmesi mümkün olduğu gibi, sürekli bakım davranışının nesneye verilen değeri artırması da mümkündür. Ritüel yalnızca mevcut duyguyu ifade etmez; duygusal önem üretme kapasitesine de sahiptir.

Bakımın ritüelleşmesi, eylemler arasında normatif bir sıra kurulmasını sağlar. Oyuncak bebek “acıkmışsa” beslenmesi, “uykusu geldiyse” yatırılması gerektiği varsayılır. Gerçek bir zorunluluk bulunmamasına rağmen belirli davranışların yapılması uygun, yapılmaması ise oyun içindeki ilişkiyle uyumsuz görülebilir. Böylece ritüel kendi küçük normatif evrenini yaratır.

Ritüelin kurucu gücü en açık biçimde davranış kesintiye uğradığında anlaşılır. Düzenli olarak gerçekleştirilen bir bakım pratiğinin yapılmaması, maddi bir sonuç yaratmasa bile ilişki şemasında eksiklik hissi oluşturabilir. Oyuncak bebeğin yatağa yatırılmadan bırakılması fiziksel olarak hiçbir şey değiştirmez; fakat kurulmuş bakım düzeni açısından tamamlanmamış bir eylem gibi algılanabilir. Demek ki ritüel, kendi tamamlanma beklentisini üretmiştir.

Gerçek annelikte benzer mekanizma çok daha güçlü maddi ve duygusal sonuçlarla birlikte işler. Bakım pratikleri tekrarlandıkça yalnızca çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaz, annenin gündelik yaşamının sürekliliğini de oluşturur. Oyuncak bebekte yaşamsal zorunluluk kaldırıldığı için bu davranışsal sürekliliğin kendi başına taşıdığı kurucu güç daha net görünür.

Bakım ritüelinin devamlılığı, annelik kimliğinin neden yalnızca duyguya indirgenemeyeceğini de açıklar. Duygular dalgalanabilir; davranış düzenleri ise bu dalgalanmaların ötesinde sürebilir. Kişi her an aynı yoğunlukta yakınlık hissetmese bile bakım pratikleri devam edebilir. Tekrar, kimliğe duygulanımdan daha istikrarlı bir zamansal zemin sağlar.

Oyuncak bebek böylece anneliğin davranışsal sürekliliğini laboratuvar benzeri bir sadelik içinde görünür hâle getirir. Gerçek ihtiyacın, biyolojik sonucun ve zorunlu sorumluluğun olmadığı yerde bakım ritüelleri yine de birbirine bağlanabiliyorsa, annelik kimliğinin belirli bölümünün tekrarlanan davranış organizasyonundan beslendiği kabul edilmelidir. Ritüel, yalnızca anneliğin görünür yüzü değil, onun sürekliliğini taşıyan mekanizmalardan biridir.

5.5. Anneliğin Biyolojiden Ayrılabildiği Sınır

Oyuncak bebeğin annelik kavramına yönelttiği en güçlü soru, biyolojinin önemsiz olup olmadığı değil, anneliğin hangi noktaya kadar biyolojiden ayrıştırılabildiğidir. Çünkü gerçek anneliği bütünüyle biyolojik mekanizmalara indirgemek kadar, biyolojiyi bütünüyle dışlamak da yetersizdir. Oyuncak bebek tam olarak iki uç arasında bir sınır çizme imkânı verir: bazı annelik bileşenleri biyolojik zeminden ayrıldığında varlığını sürdürebilir, bazıları ise canlılık ve gerçek bakım sorumluluğu olmadan ortaya çıkamaz.

İlk ayrılabilir unsur davranış biçimidir. Besleme, taşıma, uyutma, koruma ve teselli etme gibi bakım pratikleri biyolojik çocuk bulunmadan da taklit edilebilir, öğrenilebilir ve tekrar yoluyla düzenli hâle getirilebilir. Bu davranışların gerçekleştirilmesi için gebelik, doğum veya genetik bağ mantıksal olarak zorunlu değildir. Oyuncak bebek, bakımın motor ve ilişkisel repertuvarının biyolojiden belirli ölçüde bağımsız taşınabildiğini açıkça gösterir.

İkinci ayrılabilir unsur rol dağılımıdır. Bir varlığın “bakım alan”, diğerinin “bakım veren” konumuna yerleştirilmesi için gerçek biyolojik akrabalık şart değildir. Oyuncak bebek bu iki pozisyonu yalnızca davranışsal ve sembolik yollarla kurabilir. Dolayısıyla annelik benzeri öznelik konumunun belirli yapısal öğeleri, biyolojik annelik statüsü olmaksızın da üretilebilir.

Üçüncü ayrılabilir unsur tekrardır. Bakım pratiklerinin sürekli biçimde gerçekleştirilmesi, karşı tarafın canlı olmasına bağlı değildir. Aynı oyuncak tekrar tekrar beslenebilir, yatırılabilir, giydirilebilir ve korunabilir. Tekrarın kimlik üzerinde bıraktığı davranışsal sedimentasyon da bu nedenle biyolojik zeminden kısmen bağımsızdır. Canlı bebek bu süreci çok daha güçlü biçimde zorunlu kılsa da tekrarın kurucu kapasitesi yalnızca canlılıktan doğmaz.

Bununla birlikte anneliğin bütününü bu ayrılabilir öğelere indirgemek mümkün değildir. Oyuncak bebeğin olmadığı yerde görünür hâle getirdiği mekanizmalar, gerçek annelik deneyiminin tamamına eşit değildir. Canlı bir çocuğun kırılganlığından kaynaklanan gerçek sorumluluk, bakımın etik ağırlığı, karşılıklı duygusal bağ, çocuğun gelişimine yapılan gerçek müdahale ve uzun vadeli sonuçların geri döndürülemezliği oyuncak ilişkisine aktarılamaz.

Tam da burada biyolojiden ayrılabilen ile biyolojiye veya canlılığa bağlı kalan katmanların sınırı belirginleşir. Oyuncak bebeğe bakım verilmemesi maddi bir zarara yol açmaz; gerçek çocukta ise ihmalkârlık doğrudan sonuç üretir. Oyuncak “hasta” olduğunda durum tamamen semboliktir; gerçek çocuk hastalandığında bakım veren kişi gerçek bir organizmanın geleceğinden sorumludur. Dolayısıyla davranışın biçimi taşınabilirken davranışın ontolojik ağırlığı aynı biçimde taşınamaz.

Annelik kimliğini yalnızca davranış repertuvarıyla özdeşleştirmemek bu nedenle önemlidir. Bir kişinin annelik davranışlarını taklit edebilmesi, gerçek anneliğin bütün sorumluluğunu deneyimlediği anlamına gelmez. Oyuncak bebek anneliğin bazı mekanizmalarını izole eder; fakat izole edilen mekanizmayı bütün fenomen yerine koymaz. Analitik ayrıştırma ile ontolojik özdeşlik birbirinden kesin biçimde ayrılmalıdır.

Biyolojik ve davranışsal katmanlar arasındaki sınırın geçirgen olması da meseleyi karmaşıklaştırır. Gerçek annelikte biyolojik yatkınlık davranışın başlamasını kolaylaştırabilir, davranış ise duygusal yakınlığı güçlendirebilir. Böylece biyoloji ile pratik arasında tek yönlü bir hiyerarşi kurulamaz. Oyuncak bebeğin gösterdiği şey, pratik katmanın biyoloji olmadan da belirli ölçüde çalışabildiğidir; biyolojinin gerçek annelikte hiçbir rolü olmadığını değil.

Sınır kavramı burada “ya vardır ya yoktur” biçimindeki katı bir ayrımdan çok, farklı bileşenlerin ne kadar bağımsızlaşabildiğini ifade eder. Bazı unsurlar kolayca taşınabilir: hareket repertuvarı, bakım sırası, rol dağılımı ve sembolik sorumluluk. Bazıları yalnızca zayıf biçimde taklit edilebilir: duygusal yakınlık, sahiplenme ve koruma. Bazıları ise gerçek canlılık olmadan ortaya çıkmaz: başka bir organizmanın yaşamsal durumundan fiilen sorumlu olmanın maddi ve etik ağırlığı.

Bu derecelilik, anneliği tek bir öz üzerinden tanımlamanın neden sorunlu olduğunu gösterir. Eğer annelik bölünemez bir töz olsaydı, biyolojik koşullar çıkarıldığında anneliğe ait hiçbir özellik kalmaması gerekirdi. Oysa oyuncak bebek bazı unsurların ortadan kalktığı, bazılarının ise şaşırtıcı ölçüde dayanıklı kaldığı katmanlı bir yapı ortaya koyar. Dolayısıyla annelik, farklı bağımlılık derecelerine sahip bileşenlerin birleşiminden oluşur.

Anneliğin biyolojiden ayrılabildiği sınır aynı zamanda kimliğin minimum koşullarını da belirginleştirir. En düşük düzeyde, bakım alan olarak sınıflandırılmış bir nesne, ona yönelen düzenli bakım davranışları ve bu davranışların sürekliliğini taşıyan bir özne yeterli olabilir. Böyle bir yapı tam anlamıyla biyolojik annelik değildir; fakat annelik kimliğinin davranışsal mimarisini taşıyabilir.

Sınırın diğer tarafında canlılık bulunur. Gerçek bebek yalnızca bakımın hedefi değildir; kendi ihtiyaçlarını üreten, değişen, tepki veren ve bakım veren kişinin eylemlerinden gerçek anlamda etkilenen bir organizmadır. Bu özellikler ilişkiyi sembolik olmaktan çıkarır ve maddi zorunlulukla yükler. Oyuncak bebeğin asla aşamayacağı temel eşik budur.

Yine de canlılığın yokluğu oyuncak bebeği teorik olarak değersizleştirmez; tam tersine, onun ayrıştırıcı işlevinin koşuludur. Gerçek sorumluluğu taşımadığı için bakımın davranışsal bileşenini daha saf biçimde görünür kılar. Oyuncak bebeğin analitik değeri anneliği tamamen yeniden üretmesinden değil, tam olarak yeniden üretemediği yerlerde hangi katmanın eksildiğini göstermesinden doğar.

Bu sınır yaklaşımı, “annelik biyolojiktir” ile “annelik toplumsal olarak inşa edilir” biçimindeki iki kaba kutbu da aşmaya imkân verir. Annelik bazı düzeylerde biyolojik yatkınlıklara ve canlı çocuğun gerçek taleplerine dayanırken, başka düzeylerde davranış, tekrar, ilişki ve normlarla kurulur. İki açıklama birbirini dışlamak yerine farklı katmanları açıklar.

Oyuncak bebeğin asıl kavramsal başarısı da burada yatar: anneliği biyolojiden koparmak değil, biyolojinin nerede vazgeçilmez olduğunu ve nerede davranışsal mekanizmaların kendi başına işleyebildiğini göstermek. Böylece annelik ne doğrudan bedenden çıkan saf bir öz ne de bedenden bütünüyle bağımsız bir performans olarak kalır. Biyolojik koşullar, ilişkisel pratikler ve tekrarın farklı oranlarda birleştiği katmanlı bir yapı olarak belirginleşir.

Anneliğin biyolojiden ayrılabildiği sınır, aynı zamanda oyuncak bebeğin teorik sınırıdır. Oyuncak, bakımın biçimini, ritmini ve özne konumunu taşıyabilir; fakat bakımın gerçek yaşam üzerindeki geri döndürülemez sonuçlarını taşıyamaz. Tam da bu nedenle değerli bir ayrıştırıcıdır: benzerliği sayesinde hangi yapının korunabildiğini, farklılığı sayesinde hangi unsurun yalnızca canlı ilişki içinde mümkün olduğunu görünür hâle getirir.                                                                                                                        

6. Tekrarın Ontolojisi

6.1. Tekil Eylem ile Tekrarlanan Pratik Arasındaki Fark

Bir davranışın kimlik üretme kapasitesi, yalnızca ne tür bir davranış olduğuna değil, zaman içinde nasıl tekrarlandığına bağlıdır. Tek bir bakım eylemi ile sürekli bakım pratiği arasındaki fark niceliksel değildir; belirli bir eşikten sonra tekrar, eylemin ontolojik statüsünü değiştirir. Oyuncak bebeği bir kez kucağa almak yalnızca geçici bir hareket olabilirken aynı nesneyi sürekli taşımak, beslemek, yatırmak ve korumak belirli bir ilişki düzeni yaratır. İlk durumda özne yalnızca bir eylemin failidir; ikinci durumda ise eylemlerin sürekliliğini taşıyan bir bakım veren konumuna yerleşmeye başlar.

Tekil eylem kendi anında tamamlanır. Öncesindeki veya sonrasındaki davranışlarla zorunlu bir bağlantısı yoktur. Bir kişi herhangi bir bebeği kısa süreliğine kucağına alabilir, onu besleyebilir veya üzerini örtebilir; bu davranışlardan hareketle kalıcı bir annelik kimliği çıkarılamaz. Eylemin içeriği annelik pratiğine benzese bile zamansal süreklilik bulunmadığı için davranış henüz özneyi sınıflandıracak güç kazanmaz. Kimlik üretimi, aynı türden pratiklerin birbirine bağlanmasını gerektirir.

Tekrarın ilk dönüşümü, tekil hareketler arasında süreklilik kurmasıdır. Dün yapılan bakım davranışı bugün tekrarlanıyor ve yarın yeniden gerçekleşmesi bekleniyorsa, eylemler artık birbirinden bağımsız olaylar olmaktan çıkar. Her yeni hareket daha önce kurulmuş ilişkinin devamına dönüşür. Böylece davranış yalnızca gerçekleştiği anda var olan bir olay değil, geçmişi ve geleceği birbirine bağlayan zamansal bir yapı kazanır.

Oyuncak bebek bu farkı son derece çıplak biçimde gösterir. Bir oyuncak bebeğe rastlantısal olarak bir kez yemek yediriyormuş gibi yapmak ile onu sürekli aynı bakım repertuvarının merkezinde tutmak aynı şey değildir. İkinci durumda oyuncakla özne arasında davranışsal bir tarih oluşur. Oyuncağın daha önce nasıl ele alındığı, sonraki eylemlere sessiz bir çerçeve sağlar. Tekrar, nesneye yalnızca geçmiş kazandırmaz; geleceğe ilişkin beklenti de üretir.

Davranışsal geçmişin oluşmasıyla birlikte bakımın anlamı da değişir. İlk eylemin neden gerçekleştirildiği taklit, merak veya anlık oyun olabilir. Aynı hareketler tekrarlandıkça başlangıçtaki motivasyon belirleyiciliğini kaybedebilir. Pratiğin devam etmesinin nedenlerinden biri artık geçmişte de yapılmış olmasıdır. Davranış kendi tarihini üretir ve bu tarih, gelecekteki davranışın zeminine dönüşür.

Alışkanlık tam olarak böyle oluşur. Tekrar edilen eylem her defasında aynı miktarda bilinçli karar gerektirmez; giderek kolaylaşır, hızlanır ve öngörülebilir hâle gelir. Öznenin davranışı başlatmak için sürekli yeni bir gerekçeye ihtiyaç duymaması, pratiğin kendi içsel sürekliliğini kazandığını gösterir. Oyuncak bebeği belirli bir yere yatırmak, üzerine örtü koymak veya dışarı çıkarken yanında taşımak zamanla oyunun olağan parçasına dönüşebilir.

Tekrarın ontolojik önemi burada belirginleşir: eylem artık yalnızca “olan” bir şey değil, öznenin dünyasının “nasıl düzenlendiğini” belirleyen bir yapı hâline gelir. Tekil davranış bir olaydır; pratik ise olayların örgütlenme biçimidir. Annelik kimliğinin davranışsal tarafı da tam olarak böyle bir örgütlenme gerektirir. Kişi yalnızca bakım eylemleri gerçekleştirmez; bakım verme, zamanın ve dikkatin sürekli olarak belirli yönde düzenlendiği bir yaşam biçimine dönüşebilir.

Tekrar aynı zamanda davranışın bağlamını genişletir. İlk aşamada yalnızca doğrudan bakım hareketleri bulunabilirken zaman içinde bunların çevresinde yeni davranışlar örgütlenmeye başlayabilir. Oyuncağın kıyafetlerinin hazırlanması, nerede duracağının belirlenmesi, belirli eşyaların ona ayrılması veya başka oyunların onun ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi gibi pratikler temel bakım repertuvarının çevresinde çoğalabilir. Böylece tek bir davranış ailesi giderek daha geniş bir ilişki sistemine dönüşür.

Pratiğin genişlemesi kimliğin de daha fazla alana nüfuz etmesine yol açar. Bakım yalnızca birkaç dakikalık etkinlik olmaktan çıktığında, öznenin dikkatini ve planlamasını farklı zamanlara taşıyabilir. Bir oyuncağın eve gelir gelmez belirli bir yere konulması, dışarı çıkarken yanına alınmasının düşünülmesi veya uyku öncesinde yatağına yatırılması, davranışın oyunun sınırlarını aşarak gündelik ritme eklemlendiğini gösterir.

Tekrarın bir başka sonucu, davranışın beceriye dönüşmesidir. Sürekli yapılan hareketler yalnızca daha otomatik değil, daha incelikli hâle gelebilir. Bir şeyi nasıl taşıyacağı, nasıl giydireceği veya bakım senaryosunu nasıl sürdüreceği konusunda özne giderek daha karmaşık davranışlar geliştirebilir. Böylece pratik, yalnızca aynı hareketi mekanik olarak çoğaltmaz; kendi içinde farklılaşır ve zenginleşir.

Dolayısıyla tekrar kelimesini basit çoğaltma olarak anlamak yanıltıcıdır. Gerçek tekrar hiçbir zaman bütünüyle aynı eylemin kopyalanması değildir. Her yeni icra önceki davranışların hafızasını taşır ve yeni koşullara uyarlanır. Aynı oyuncak bugün “hasta”, yarın “uykulu”, başka bir gün “aç” olarak kurgulanabilir; fakat bütün farklı senaryolar aynı bakım veren konumunun sürekliliğini korur. Değişen içerik altında sabit kalan ilişki yapısı, pratiğin kimlik üretme kapasitesini oluşturur.

Burada tekil eylem ile pratik arasındaki en önemli fark ortaya çıkar: tekil eylem özneye bağlanmak zorunda değildir, pratik ise giderek failini tanımlamaya başlar. Bir kez koşan kişiyi “koşucu”, bir kez ders anlatanı “öğretmen” veya bir kez bakım vereni “anne” olarak sınıflandırmak anlamsızdır. Fakat davranış düzenli, süreklilik taşıyan ve kişinin yaşamında belirgin bir yer tutan pratik hâline geldiğinde eylem ile kimlik arasında güçlü bir bağlantı oluşur.

Annelik bakımında tekrarın yoğunluğu özellikle yüksektir. Gerçek bebeğin sürekli ihtiyaç üretmesi, aynı türden eylemlerin yalnızca sık değil, uzun dönemler boyunca tekrarlanmasını gerektirir. Bu nedenle annelik kimliği tek bir büyük olaydan çok, binlerce küçük bakım eyleminin üst üste birikmesiyle davranışsal yoğunluk kazanır. Oyuncak bebek ise aynı mekanizmayı biyolojik zorunluluk azaltılmış hâlde görünür kılar.

Tekrarın zamanı dönüştürmesi de önemlidir. Tekil eylem şimdiki zamanda gerçekleşirken pratik geçmişten geleceğe uzanır. Öznenin davranışı yalnızca “şimdi ne yaptığı” ile değil, “genellikle ne yaptığı” üzerinden tanımlanmaya başlar. Kimlik de tam olarak bu genellik alanında ortaya çıkar. Bir özneyi sınıflandırmak için tek bir davranış değil, davranışlarının zaman içindeki örüntüsü dikkate alınır.

Böylece annelik davranışı, tekrar sayesinde olay olmaktan yapı olmaya geçer. Kucağa alma, besleme veya uyutma tek tek geçici eylemler olarak başlayabilir; fakat süreklilik kazandıklarında öznenin dikkatini, bedenini, zamanını ve ilişki biçimini örgütleyen bir düzen meydana getirirler. Kimliği kuran şey tek tek hareketlerin içeriğinden çok, aynı bakım yöneliminin zaman boyunca yeniden üretilmesidir.

Tekrarın ontolojik ağırlığı tam olarak burada yatar. Varlığın yalnızca “ne olduğu” değil, zaman içinde “ne yaptığı” da onun nasıl sınıflandırılacağını etkiler. Oyuncak bebek örneğinde annelik kimliğinin davranışsal bileşeni, tek bir bakım hareketinde değil, hareketlerin birbirlerini taşıdığı süreklilikte ortaya çıkar. Tekil eylem anneliği gösterebilir; tekrar edilen pratik ise annelik benzeri bir özne pozisyonunu kurmaya başlayabilir.

6.2. Davranışın Özneyi Sınıflandırmaya Başlaması

Kimliğin önemli bir kısmı, öznenin taşıdığı niteliklerden çok zaman içinde sergilediği davranış örüntülerinden çıkarılır. İnsanlar yalnızca ne olduklarıyla değil, tekrar tekrar ne yaptıklarıyla da tanımlanır. Belirli bir davranış yeterince istikrarlı hâle geldiğinde artık tek başına bir eylem olarak görülmez; öznenin karakteristik işleyişinin göstergesine dönüşür. Bakım davranışı da benzer biçimde, tekrar yoğunlaştıkça failini “bakım veren” kategorisine yerleştirmeye başlar.

Sınıflandırma burada dışarıdan yapıştırılan keyfî bir etiket değildir. Davranışların sürekliliği, özne hakkında belirli öngörüler üretmeyi mümkün kılar. Sürekli olarak başka bir varlığın ihtiyaçlarını gözeten, onu koruyan, besleyen ve davranışlarını onun durumuna göre düzenleyen kişi hakkında gelecekte de benzer eylemleri gerçekleştireceği varsayılabilir. Kimlik kategorisi, tam da bu öngörülebilirliğin dilsel ve toplumsal karşılığıdır.

Tek bir davranışın sınıflandırma gücü düşüktür; çünkü istisna olabilir. Sürekli tekrar ise tesadüf ihtimalini azaltır. Aynı özne farklı zamanlarda benzer ilişki biçimini yeniden kuruyorsa, davranış artık geçici durumdan çok kalıcı yönelime işaret etmeye başlar. Böylece “bakım verdi” ifadesi yavaş yavaş “bakım veren biridir” biçimindeki kimliksel önermeye dönüşür.

Dil düzeyindeki bu küçük değişim ontolojik açıdan önemlidir. İlk cümle bir olayı betimler; ikincisi özne hakkında bir sınıflandırma yapar. Fiilden isme, eylemden kimliğe geçiş gerçekleşir. “Beslemek” davranışken “anne” kategorisi davranışların belirli bir ilişkisel düzen içinde yoğunlaşmış hâlidir. Kimlik, eylemlerin üzerine eklenen gizemli bir töz olmaktan çok, eylem örüntülerinin kavramsal sıkıştırması gibi düşünülebilir.

Oyuncak bebek tam da bu geçişi görünür kılar. Biyolojik annelik statüsü bulunmayan bir kişi, oyuncak etrafında sürekli olarak aynı bakım veren konumunu işgal ettiğinde davranışları onu oyun içindeki belirli bir role sınıflandırabilir. “Anne” sözcüğünün kullanılması şart değildir; eylemlerin yönü zaten rolün yapısını üretir. Besleyen, koruyan, uyutan ve karar veren taraf davranışsal olarak bakım veren kategorisine yerleşir.

Sınıflandırmanın gücü yalnızca dış gözlemden gelmez. Özne kendi davranışlarını da zaman içinde belirli bir örüntü olarak algılayabilir. Sürekli yapılan eylemler, kişinin kendisi hakkında geliştirdiği anlatıya dâhil olur. “Ben onunla ilgileniyorum”, “ben onu uyutuyorum” veya “ben ona bakıyorum” gibi ifadeler, davranışın öz-algıya taşındığı noktaları gösterir. Böylece sınıflandırma dışarıdan içeriye olduğu kadar içeriden de kurulabilir.

Öz-algının davranış üzerinden şekillenmesi, kimliğin neden tekrar yoluyla güçlendiğini açıklar. Kişi kendi iç dünyasına doğrudan ve kusursuz erişime sahip değildir; kim olduğunu kısmen kendi eylemlerinden de çıkarır. Sürekli aynı türden davranışları gerçekleştirmek, “ben nasıl biriyim?” sorusuna verilecek cevabın malzemesini oluşturur. Bakım pratiği yoğunlaştıkça bakım veren kimliği öznenin kendilik tasarımına daha kolay yerleşebilir.

Davranışın sınıflandırıcı gücü bedensel alışkanlıklarda da görünür. Belirli hareketlerin düşünmeden yapılması, rolün öznenin motor repertuvarına yerleştiğini gösterir. Oyuncağın düşmemesi için refleksif biçimde tutulması, yatağa yatırılırken belirli bir özen gösterilmesi veya onun için ayrılmış eşyaların otomatik biçimde kullanılması, davranışın bilinçli taklitten alışkanlığa geçtiğini düşündürür. Kimlik yalnızca sözel olarak değil, bedensel olarak da sınıflandırıcı izler taşır.

Zamanın düzenlenmesi daha güçlü bir gösterge oluşturur. Bir öznenin programında belirli bir varlığın ihtiyaçları düzenli olarak hesaba katılıyorsa, ilişki artık rastlantısal olmaktan çıkmıştır. Gerçek annelikte bu durum son derece belirgindir; çocuğun uyku, beslenme, okul veya sağlık düzeni annenin kendi zaman organizasyonunun bir parçasına dönüşebilir. Oyuncak bebekte ise aynı yapı sembolik düzeyde kurulabilir. Davranışın zaman üzerinde iz bırakması, rolün yoğunlaşmasının göstergesidir.

Sınıflandırma aynı zamanda normatif beklentiler üretir. Bir kişi bakım veren olarak tanındığında ondan belirli davranışlar beklenmeye başlanır. Kimlik yalnızca geçmişte ne yapıldığını özetlemez; gelecekte ne yapılması gerektiğine ilişkin bir çerçeve de oluşturur. “Anne” kategorisi bu nedenle salt betimleyici değildir; beraberinde sorumluluk, koruma ve süreklilik beklentileri taşır.

Oyuncak bebek oyununda bu normatiflik daha küçük ölçekte kurulabilir. Oyuncak “bebek” olarak kabul edildiğinde bakım veren kişinin onu yere atması, ihmal etmesi veya “aç” bırakması oyunun iç mantığıyla çelişebilir. Davranışların tekrarından oluşmuş rol, artık kendi normlarını üretmiştir. Öznenin geçmişteki pratikleri gelecekte nasıl davranması gerektiğine dair bir ölçüye dönüşür.

Burada ilginç bir geri besleme meydana gelir. Davranış özneyi sınıflandırır; sınıflandırma yeni davranışların olasılığını artırır. Kişi bakım veren olarak konumlandıkça bakım davranışı göstermesi daha beklenebilir hâle gelir; yeni bakım davranışları da bu konumu daha fazla pekiştirir. Kimlik ve davranış birbirlerini karşılıklı olarak güçlendiren döngüye girer.

Döngü yeterince yerleştiğinde başlangıçtaki nedensel sıra görünmezleşebilir. Kişi bakım verdiği için bakım veren olarak sınıflandırılmıştır; fakat artık bakım veren olduğunu düşündüğü için de bakım vermeye devam eder. İlk aşamada davranış kimliği üretirken daha sonra kimlik davranışı üretmeye başlar. Böylece neden ile sonuç yer değiştirebilir ve özneleşme kendi kendini sürdüren yapıya dönüşebilir.

Sabit töz düşüncesinin ikna edici görünmesinin nedenlerinden biri de bu geri beslemedir. Kimlik yeterince oturduğunda, sanki davranışların öncesinde zaten tam biçimde varmış gibi hissedilebilir. Oysa davranışsal tarih incelendiğinde rolün yavaş yavaş yoğunlaştığı görülebilir. Öz, geçmiş tekrarların sıkışmış görüntüsüne dönüşür.

Annelik açısından bu nokta özellikle önemlidir. “Anne böyle davranır” önermesi ile “bu davranışlar kişiyi anne olarak kurar” önermesi birbirini dışlamak zorunda değildir. İlkinde kimlik davranışı yönlendirir; ikincisinde davranış kimliği üretir. Gerçek ilişkide iki yön aynı anda işleyebilir. Oyuncak bebek ise biyolojik statüyü çekerek ikinci yönü daha belirgin hâle getirir.

Davranışın özneyi sınıflandırması, annelik kimliğinin neden yalnızca içsel duygu üzerinden ölçülemeyeceğini de gösterir. Kişi belirli duyguları taşıdığını söyleyebilir, fakat kimliğin ilişkisel içeriği pratik içinde görünür hâle gelir. Bakım veren rolü, başka bir varlığın durumuna yönelik süreklilik gösteren davranışlarla somutlaşır. Duygu davranışı besleyebilir; ancak davranış olmadan ilişkinin örgütleyici yapısı eksik kalır.

Sınıflandırmanın toplumsal boyutu da güçlüdür. Çevredeki kişiler, özneyi tekrar eden davranışlarına göre tanır ve ona belirli roller yükler. Bu dış tanıma, öznenin kendi kimlik algısını güçlendirebilir. Gerçek annelikte “anne” statüsünün toplumsal olarak sürekli doğrulanması, rolün yalnızca özel ilişkide değil kamusal kimlikte de yerleşmesini sağlar. Oyuncak bebek oyununda ise bunun minyatür biçimi, yetişkinlerin çocuğa “bebeğine iyi bakıyorsun” veya benzeri ifadelerle bakım veren rolünü tanımasında görülebilir.

Yine de sınıflandırma yalnızca sözcüklerle kurulmaz. Çevrenin kişiyi belirli davranışlara yönlendirmesi, ona bazı görevler atfetmesi veya belirli sorumlulukları doğal kabul etmesi de kimliği güçlendirir. Böylece davranışın ürettiği rol, toplumsal tanımayla yeniden davranışa çevrilir. Kimlik öznenin tek başına ürettiği kapalı bir yapı değil, davranış ile tanımanın kesiştiği yerde yoğunlaşır.

Oyuncak bebeğin sağladığı analitik açıklık burada yeniden belirginleşir. Biyolojik statü olmadan davranışların bir kişiyi bakım veren rolüne doğru sınıflandırabildiği görülüyorsa, gerçek annelikte de davranışsal geçmişin bağımsız bir ağırlığı olduğu kabul edilmelidir. Doğum bir kişiye biyolojik statü sağlayabilir; fakat bakım pratikleri bu statünün yaşanan kimliğe dönüşmesinde ayrı bir işlev üstlenir.

Davranışın özneyi sınıflandırmaya başlaması, tekrarın basit alışkanlıktan kimlik üretimine geçtiği eşiktir. Eylemler artık yalnızca gerçekleşmez; fail hakkında bilgi taşır, beklenti üretir, öz-algıyı biçimlendirir ve gelecekteki davranışları yönlendirir. Böylece “ne yaptığı” ile “kim olduğu” arasındaki mesafe daralır. Oyuncak bebek, anneliğin davranışsal katmanında bu dönüşümü olağanüstü berraklaştırır: biyolojik anne olmadan annelik davranışları tekrar edilebilir ve tekrar, özneyi giderek daha tutarlı biçimde bakım veren kategorisine çekebilir.                                                                              

6.3. Bakımın Davranışsal Hafızası

Tekrar edilen bakım davranışları yalnızca geçmişte gerçekleşmiş eylemler olarak kaybolmaz; sonraki davranışların nasıl gerçekleştirileceğini etkileyen bir hafıza oluşturur. Buradaki hafıza, yalnızca öznenin bilinçli biçimde “daha önce ne yaptığını” hatırlaması değildir. Bedenin belirli hareketlere alışması, dikkatin belirli uyaranlara daha hızlı yönelmesi, bakımın sırasının otomatikleşmesi ve benzer durumlarda daha önce kullanılan davranış repertuvarının yeniden etkinleşmesi de hafızanın parçalarıdır. Bakım böylece geçmişi yalnızca hatırlanan bir içerik olarak değil, mevcut eylemin biçimine çökelmiş bir yapı olarak taşır.

Davranışsal hafızanın oluşması için tek bir deneyim yeterli değildir. Aynı veya benzer pratiklerin tekrar edilmesi, geçmiş davranışlarla yeni davranışlar arasında süreklilik kurar. Bir oyuncak bebeğin her seferinde belirli biçimde tutulması, belirli yere yatırılması veya benzer bakım sıralarına yerleştirilmesi, öznenin sonraki etkileşimlerini giderek daha az rastlantısal hâle getirir. Önceki eylemler yenilerinin zeminine dönüşür; bakım artık her seferinde baştan icat edilmez.

Hafızanın bedensel boyutu özellikle önemlidir. İnsan birçok davranışı sözel olarak tarif edemese bile gerçekleştirebilir. Belirli bir nesneyi taşırken ellerin nerede duracağı, hangi hareketin önce yapılacağı veya ne kadar dikkat gösterileceği zamanla düşünsel talimattan bağımsızlaşabilir. Tekrar davranışı bedene yerleştirir. Böylece bakım, yalnızca zihinde saklanan bir bilgi değil, hareketin kendi örgütlenmesine gömülmüş geçmiş hâline gelir.

Gerçek bebek bakımında bu mekanizma çok daha yoğun işler. İlk dönemlerde bilinçli dikkat gerektiren birçok davranış, aylar süren tekrarın ardından daha otomatik hâle gelebilir. Çocuğun belirli hareketlerini tanımak, çevresel riskleri önceden fark etmek veya günlük bakım sıralarını yürütmek artık her defasında açık bir muhakeme gerektirmeyebilir. Geçmiş pratik, mevcut algının içine yerleşmiştir. Bakım veren kişi yalnızca daha fazla bilgi sahibi olmaz; dünyayı bakım açısından farklı algılamaya başlar.

Oyuncak bebek, davranışsal hafızanın gerçek biyolojik zorunluluk olmadan da kurulabileceğini gösterir. Oyuncağın hiçbir gerçek gereksinimi olmadığı hâlde onunla tekrar edilen bakım hareketleri belirli alışkanlıklar yaratabilir. Hangi kıyafetin ona ait olduğu, nerede “uyuduğu”, nasıl tutulduğu veya hangi davranışların bakım ritüeline dâhil olduğu zaman içinde yerleşebilir. Nesne değişmese bile öznenin nesneyle ilişki kurma biçimi bir geçmiş biriktirir.

Böyle bir geçmiş, oyuncak bebeğin her karşılaşmada aynı ontolojik başlangıç noktasından ele alınmasını engeller. Maddi olarak nesne dün neyse bugün de odur; fakat ilişkisel olarak artık geçmiş bakım eylemlerinin izini taşır. Öznenin belleğinde ona ait bir davranış tarihi bulunduğundan, nesne nötr olmaktan çıkar. Önceki etkileşimler sonraki etkileşimlerin anlamını belirler.

Davranışsal hafıza yalnızca nesnenin nasıl ele alınacağını değil, öznenin kendisini nasıl konumlandıracağını da korur. Daha önce sürekli bakım veren tarafta bulunan kişi, yeni etkileşimde yine aynı konumu alma eğilimi gösterebilir. Böylece geçmiş yalnızca hareketleri değil, rol dağılımını da taşır. Tekrar edilen ilişki, öznenin karşısındaki nesneyle hangi pozisyondan bağlantı kuracağını önceden biçimlendirmeye başlar.

Bakımın hafızası bu nedenle iki yönlüdür: bir yandan “nasıl davranılacağını”, diğer yandan “kim olarak davranılacağını” saklar. İlk boyut teknik repertuvarı, ikinci boyut öznelik konumunu taşır. Oyuncak bebeğin nasıl tutulacağı öğrenilirken aynı anda onun karşısında bakım veren taraf olma alışkanlığı da pekişebilir. Kimliğin davranışla ilişkisi tam olarak bu ikinci düzeyde yoğunlaşır.

Zaman içinde hafıza yalnızca geçmişin korunması değil, geleceğin kısmen önceden yapılandırılması anlamına gelir. Daha önce aynı biçimde gerçekleştirilen eylemler, benzer durumlarda yeniden ortaya çıkmayı daha olası hâle getirir. Böylece geçmiş davranış gelecekteki seçenekler arasında eşit olmayan bir dağılım yaratır. Bazı eylemler daha tanıdık, daha hızlı ve daha doğal hâle gelirken diğerleri geri planda kalır.

Annelik davranışının sürekliliği de büyük ölçüde böyle bir eşitsizlikten beslenir. Her bakım anında sonsuz davranış ihtimali bulunmaz; geçmiş deneyimler belirli yolları daha kullanılabilir hâle getirir. Sürekli tekrarlanan bakım biçimleri, öznenin gelecekteki davranış repertuvarında ayrıcalık kazanır. Dolayısıyla tekrar yalnızca geçmişi biriktirmez, geleceğin olasılık dağılımını da değiştirir.

Davranışsal hafızanın sessiz çalışması onun etkisini görünmez kılar. Kişi neden belirli bir durumda belirli biçimde davrandığını açıkça açıklamayabilir; çünkü davranış uzun süredir tekrar edildiği için gerekçe olmaktan çıkmış, olağanlık kazanmıştır. Tam da burada kimlik ile alışkanlık birbirine yaklaşır. “Böyle yapıyorum” zaman içinde “ben böyle biriyim” ifadesine dönüşebilir.

Oyuncak bebeğin bakımında bu dönüşüm küçük ölçekte gözlemlenebilir. Başlangıçta yetişkin davranışlarının bilinçli taklidi olan hareketler, tekrar sayesinde daha akıcı ve kendiliğinden hâle geldiğinde davranış modeline sürekli geri dönme ihtiyacı azalır. Dışarıdan alınmış şema artık öznenin kendi davranış hafızasında tutulmaktadır. Taklit içselleşmiş pratiğe dönüşür.

Hafızanın ilişkisel niteliği de gözden kaçırılmamalıdır. Bakım veren kişi yalnızca kendi hareketlerini hatırlamaz; belirli hareketleri belirli bir nesneyle ilişkilendirir. Aynı davranış repertuvarı her nesneye uygulanmayabilir. Oyuncak bebeğin görünüşü, ona verilmiş isim, belirli eşyalar veya önceki oyunlar, bakım hafızasının belirli bir ilişkiye bağlanmasını sağlar. Böylece geçmiş davranışlar soyut biçimde değil, somut bir ilişkinin içinde birikir.

Gerçek annelikte bu ilişkisel hafıza çok daha karmaşık bir biçim kazanır. Çocuğun gelişimiyle birlikte bakım pratikleri değişir; ancak önceki dönemlerin bıraktığı izler tamamen ortadan kalkmaz. Yıllarca belirli bir kişinin güvenliğini gözetmiş olmak, o kişi artık daha bağımsız hâle geldiğinde bile dikkat ve koruma yöneliminin kolayca kaybolmamasına neden olabilir. Davranışın nesnel gerekliliği azalırken hafızası varlığını sürdürebilir.

Bu durum tekrarın başlangıç nedeninden nasıl bağımsızlaşabildiğini gösterir. Bir davranış önce gerçek ihtiyaç nedeniyle ortaya çıkmış olabilir; fakat yeterince uzun süre tekrar edildiğinde ihtiyaç azalsa bile davranışsal eğilim devam edebilir. Geçmiş zorunluluk, mevcut alışkanlığa dönüşür. Oyuncak bebekte ise daha radikal bir durum vardır: başlangıçta gerçek ihtiyaç bulunmadığı hâlde tekrar yine de davranışsal hafıza üretebilir.

Bakımın davranışsal hafızası, annelik kimliğinin neden yalnızca anlık duygulara bağlı olmadığını açıklar. Duygulanım değişebilir, fakat bedenin ve gündelik davranışın yıllar boyunca biriktirdiği yönelimler daha dirençli olabilir. Kimlik böylece sürekli aynı duygunun korunmasından değil, geçmiş pratiklerin mevcut davranışta taşınmasından da süreklilik kazanır.

Oyuncak bebeğin analitik katkısı burada yeniden keskinleşir. Canlı bebeğin gerçek talebi bulunmadan davranışsal hafıza oluşabiliyorsa, gerçek annelikte de tekrarın biyolojik zorunluluktan ayrı bir iz bıraktığı kabul edilmelidir. Bakım pratiği yalnızca ihtiyacı giderip sona ermez; öznenin bedeninde, dikkatinde ve ilişki kurma biçiminde kendi geçmişini biriktirir.

6.4. Kimliğin Zaman İçinde Birikmesi

Kimlik çoğu zaman öznenin belirli bir anda sahip olduğu sabit özelliklerin toplamı gibi düşünülür. Oysa annelik gibi uzun süreli bakım rollerinde kimliğin önemli bir bölümü zamansal birikimin sonucudur. Bir kişi tek bir davranışla anne kimliğinin bütün içeriğini kazanmaz; yüzlerce, binlerce küçük bakım eyleminin birbirinin üzerine eklenmesiyle belirli bir öznelik yoğunluğu oluşur. Kimlik burada anlık bir durumdan çok, geçmiş davranışların şimdiki özne içinde birikmiş biçimidir.

Birikme kavramı tekrarın yalnızca sıklığını değil, ardışıklığını da içerir. Bir eylem diğerinden bağımsız biçimde çoğalmaz; önceki pratik sonraki pratiğin koşullarını değiştirir. İlk bakım deneyiminde yabancı olan davranış, tekrarlandıkça tanıdıklaşır; tanıdıklaşan davranış alışkanlığa dönüşür; alışkanlık öz-algıya yerleşir. Böylece zaman, davranışların üzerinden geçip gitmez; onların özne üzerindeki etkisini katmanlaştırır.

Kimliğin birikimli olması, neden başlangıçta küçük görünen davranışların uzun vadede büyük dönüşümler yaratabildiğini açıklar. Oyuncak bebeği bir kez yatırmak neredeyse hiçbir kimliksel sonuç doğurmayabilir. Fakat aynı bakım düzeninin yüzlerce kez yeniden kurulması, davranışın öznenin olağan repertuvarına yerleşmesine yol açabilir. Her tekil eylemin etkisi küçük olsa bile toplam tarih farklı bir nitelik üretir.

Burada nicelik ile nitelik arasındaki sınır önemlidir. Tekrar belirli bir noktaya kadar yalnızca sayısal artış gibi görünebilir; fakat davranış yeterince yoğunlaştığında eylem ile özne arasındaki ilişki değişir. Kişi artık yalnızca bakım davranışı “yapan” biri değil, bakım verme yönelimiyle tanımlanabilen biri hâline gelir. Niceliksel tekrar kimliksel nitelik üretir.

Bu dönüşümün kesin bir eşiği yoktur. Kimlik kademeli biçimde birikir; belirli bir anda aniden tamamlanmaz. Zaten özneleşmenin önemli özelliklerinden biri budur. Çoğu kimlik, tek bir başlangıç töreninden çok, çok sayıda küçük pratiğin zaman içinde yoğunlaşmasıyla oluşur. Biyolojik doğum gibi keskin olaylar hukuki veya toplumsal statüyü bir anda değiştirebilir; fakat yaşanan annelik kimliğinin davranışsal içeriği aynı hızla tamamlanmaz.

Gerçek annelikte doğum kişiyi bir anda “anne” statüsüne yerleştirebilir, ancak bakım veren özne olarak deneyimin yoğunlaşması zamana ihtiyaç duyar. Bebeğin ihtiyaçlarının tanınması, gündelik düzenin yeniden kurulması, davranışların otomatikleşmesi ve sorumluluğun öz-algıya yerleşmesi kademeli süreçlerdir. Dolayısıyla statünün başlangıcı ile kimliğin birikimi birbirinden ayrılmalıdır.

Oyuncak bebek bu ayrımı daha çıplak hâle getirir; çünkü başlangıçta kişiyi otomatik olarak “anne” ilan eden biyolojik veya hukuki bir olay yoktur. Rol yalnızca pratiklerin yoğunlaşmasıyla belirginleşir. İlk bakım hareketi ile süreklilik kazanmış bakım veren konumu arasında zamansal bir mesafe vardır. Kimlik bu mesafenin içinde birikir.

Birikimin önemli sonuçlarından biri geçmiş davranışların özne için kanıt niteliği kazanmasıdır. Kişi kendi kimliğini yalnızca mevcut duygularına bakarak değil, ne zamandır ne yaptığını düşünerek de kurabilir. “Uzun süredir onunla ilgileniyorum” gibi bir ifade, kimliği tekil eylemden değil davranış tarihinden türetir. Süre, burada kimliğin meşruiyet kaynaklarından birine dönüşür.

Aynı mekanizma dışarıdan yapılan sınıflandırmalarda da görülür. Bir kişinin uzun süre boyunca aynı bakım sorumluluğunu taşıması, çevresindekilerin onu belirli bir rolle özdeşleştirmesini kolaylaştırır. Tekrarlanan davranış görünür bir tarih oluşturur; tarih ise rolün geçici olmadığını gösterir. Kimlik böylece yalnızca öznenin kendi anlatısında değil, toplumsal algıda da birikir.

Zamanın kimlik üzerindeki etkisi yalnızca miktar artırmak değildir. Geçmişte yapılan davranışlar yeni davranışların anlamını değiştirir. İlk kez gerçekleştirilen bakım hareketi ile yıllardır aynı kişiye bakım veren birinin yaptığı benzer hareket fiziksel açıdan aynı olabilir, ancak ilişkisel anlamları aynı değildir. İkinci davranış, arkasında uzun bir tarih taşır. Eylemin anlamı yalnızca şimdiki biçiminden değil, geçmiş tekrarların ona yüklediği yoğunluktan doğar.

Oyuncak bebek bakımında da benzer bir farklılaşma oluşabilir. Yeni alınmış bir oyuncak ile yıllardır aynı bakım ritüellerinin yöneltildiği oyuncak maddi olarak benzer olabilir; fakat öznel değerleri aynı değildir. Birikmiş etkileşim geçmişi ikinci nesneyi özel hâle getirir. Nesnenin kendisi değişmese bile ilişki kalınlaşmıştır.

İlişkinin kalınlaşması, kimliğin de daha dirençli hâle gelmesine yol açar. Kısa süreli bir rol kolayca terk edilebilirken uzun süre tekrar edilmiş davranışlardan oluşan kimlik daha fazla süreklilik gösterebilir. Çünkü rol artık yalnızca mevcut davranışta değil, geçmiş deneyimlerin büyük bölümünde yer almaktadır. Ondan vazgeçmek, tek bir alışkanlığı bırakmaktan çok daha geniş bir kişisel tarihle mesafe kurmayı gerektirebilir.

Kimlik birikiminin geri döndürülemez bir tarafı da vardır. Geçmiş davranışlar ortadan kaldırılamaz; yalnızca yeni davranışlarla farklı biçimde anlamlandırılabilir. Bir kişi bakım vermeyi bıraktığında geçmişte bakım veren olmuş olması silinmez. Böylece zaman, kimliği yalnızca şimdiki pratikler üzerinden değil, artık yapılmayan fakat öznenin tarihinde yer almaya devam eden eylemler üzerinden de şekillendirir.

Annelik kimliğinin çocuk büyüdükten sonra tamamen ortadan kalkmaması da kısmen bu yapıyla açıklanabilir. Günlük bakımın yoğunluğu azalabilir, ancak yıllarca süren sorumluluk ve davranış geçmişi öznenin benlik anlatısında kalır. Kimlik artık aynı pratik sıklığıyla desteklenmese bile birikmiş tarih tarafından taşınabilir. Dolayısıyla tekrar yalnızca mevcut davranışı kurmaz; davranış azaldıktan sonra da sürebilecek bir kimlik tortusu bırakır.

Oyuncak bebeğin daha sınırlı bağlamında da aynı mekanizmanın küçük ölçekte izleri bulunabilir. Uzun süre özel önem taşıyan bir oyuncak oyun dışına çıksa bile geçmiş bakım ve sahiplenme nedeniyle sıradan bir nesneye tamamen indirgenmeyebilir. Hatıra değeri, geçmiş davranışın nesne üzerindeki ilişkisel tortusudur. Böylece tekrar, aktif ilişki sona erdikten sonra bile anlam üretmeye devam eder.

Kimliğin zaman içinde birikmesi, töz fikrinin neden bu kadar ikna edici olabildiğini de açıklar. Yıllar boyunca aynı rol içinde yaşamış bir kişi için bu rolün sonradan kurulmuş olduğunu fark etmek güçleşebilir. Birikmiş pratikler öylesine geniş bir yaşam alanını kaplar ki kimlik sanki her zaman öznenin içinde varmış gibi görünür. Tarihin yoğunluğu başlangıcın olumsallığını örter.

Oysa davranışsal açıdan bakıldığında kimlik katman katman kurulmuştur. Her bakım eylemi tek başına küçük olsa da birbirlerinin üzerine eklenerek daha büyük bir düzen oluşturur. Alışkanlık, sorumluluk, duygusal yatırım, bedensel beceri ve öz-algı aynı zaman çizgisi üzerinde birbirini güçlendirir. Kimlik, bu nedenle geçmişin şimdide yoğunlaşmış biçimi olarak düşünülebilir.

Annelik örneğinde tekrarın ontolojik gücü en açık ifadesini burada bulur. Kişi yalnızca mevcut anda anne gibi davranmaz; geçmişteki binlerce bakım eyleminin taşıyıcısı olarak davranır. Şimdiki eylemin arkasında birikmiş bir tarih bulunduğu için kimlik tekil davranıştan daha fazla süreklilik kazanır.

Oyuncak bebek ise bu birikimin biyolojik annelik olmadan da belirli ölçüde gerçekleşebildiğini gösterir. Gerçek gebelik, doğum ve canlı ihtiyaç bulunmasa bile tekrar, ilişkiye geçmiş; geçmiş, davranışa süreklilik; süreklilik ise özneye belirli bir rol yoğunluğu kazandırabilir. Böylece kimliğin yalnızca başlangıç statüsünden değil, zamanın davranış üzerinde bıraktığı birikimden de üretildiği görünür hâle gelir.                                                                                                                                                               

6.5. Sedimentasyon Olarak Annelik

Annelik kimliğini yalnızca ardışık davranışların toplamı olarak düşünmek yeterli değildir; asıl belirleyici olan, tekrar edilen pratiklerin zaman içinde öznenin içinde çökelerek kalıcı bir yapı oluşturmasıdır. Sedimentasyon kavramı tam olarak bu birikimi anlatır. Her bakım eylemi gerçekleştirildiği anda sona ermez; kendisinden sonraki eylemlerin biçimini etkileyen küçük bir iz bırakır. Bu izler üst üste geldikçe davranışsal geçmiş, öznenin mevcut hareketlerinden ayrı düşünülemeyecek kadar yoğunlaşır. Sonuçta annelik, tek tek bakım davranışlarının toplamından çok, bu davranışların zaman boyunca bıraktığı tortunun oluşturduğu bir öznelik biçimine dönüşür.

Sedimentasyon basit hafızadan daha geniştir. Hafıza geçmiş davranışın hatırlanmasını ifade edebilir; çökelme ise geçmişin öznenin mevcut yapısına karışmasını anlatır. Kişi her bakım eyleminde daha önce yaptığı yüzlerce benzer hareketi bilinçli olarak hatırlamaz. Yine de geçmiş tekrarlar elin nasıl uzandığında, dikkatin nereye yöneldiğinde, hangi riskin önce fark edildiğinde ve belirli bir ihtiyacın nasıl yorumlandığında yaşamaya devam eder. Geçmiş, bilinçte temsil edilmeden de davranışın içinde varlığını sürdürebilir.

Anne ile çocuk arasındaki bakım ilişkisinde bu çökelme özellikle yoğundur; çünkü tekrar yalnızca sık değil, uzun süreli ve çok katmanlıdır. Besleme, uyutma, taşıma, koruma ve gözetme davranışları farklı bağlamlarda binlerce kez yeniden üretilir. Her bir pratik aynı özne konumunu farklı biçimde doğrular: başkasının durumunu hesaba katmak, ona göre davranmak, ihtiyaçlarını önceden tahmin etmek ve kendi zamanını bu ilişkiye göre düzenlemek. Böylece annelik kimliği tek bir alışkanlığın değil, aynı yönde biriken çok sayıda alışkanlığın ortak tortusuna dönüşür.

Çökelmenin önemli özelliklerinden biri, geçmiş davranışların yeni eylemler üzerinde baskı kurmaya başlamasıdır. Bir pratik uzun süre tekrarlandığında, farklı davranmak yalnızca yeni bir seçim yapmak anlamına gelmez; yerleşmiş bir düzeni bozmayı gerektirir. Bakım veren kişi belirli bir varlığın güvenliğini sürekli gözetmeye alışmışsa, artık bu gözetimi bırakmak aktif bir kopuş talep edebilir. Tekrar, davranışın sürmesini kolaylaştırırken alternatif davranışların maliyetini artırır.

Tam burada kimliğin neden direnç kazandığı anlaşılır. Kimlik yalnızca öznenin kendisi hakkında taşıdığı düşüncelerden oluşsaydı, düşüncenin değişmesiyle kolayca dönüşebilirdi. Oysa davranışsal sedimentasyon bedene, zamana, dikkat sistemine ve gündelik rutine dağılmıştır. “Artık böyle olmayacağım” biçimindeki bilinçli karar, yıllarca oluşmuş hareket ve algı örüntülerini bir anda ortadan kaldıramaz. Kimliğin kalıcılığı, büyük ölçüde geçmiş tekrarların çok sayıda düzeyde bıraktığı izlerden kaynaklanır.

Annelik özelinde bu durum, bakım yoğunluğu azaldıktan sonra bile belirginleşebilir. Çocuk büyüdüğünde artık aynı ölçüde fiziksel bakım gerektirmese de yıllarca oluşmuş koruma, gözetim ve ihtiyaçları önceden hesaplama eğilimleri varlığını sürdürebilir. Maddi koşullar değişmiştir, fakat davranışsal tarih ortadan kalkmamıştır. Anne hâlâ tehlikeleri önce fark edebilir, çocuğun durumunu kendi gündeminin parçası olarak değerlendirebilir veya onun ihtiyaçlarına ilişkin otomatik bir dikkat taşıyabilir.

Sedimentasyon dolayısıyla anneliğin yalnızca mevcut ilişki biçimine bağlı olmadığını, geçmiş ilişkinin şimdide süren etkisine de dayandığını gösterir. Kimliğin bugünkü gücü, yalnızca bugün ne kadar bakım verildiğiyle ölçülemez. Yıllar boyunca oluşmuş davranış katmanları, bakım azalsa bile öznenin kendisini nasıl konumlandırdığını belirlemeye devam edebilir. Böylece geçmiş, şimdiki öznenin ontolojik bileşenlerinden birine dönüşür.

Oyuncak bebek bu mekanizmayı daha küçük ve daha kontrollü bir biçimde görünür kılar. Gerçek bir çocukta bakımın sürekliliği biyolojik ve etik zorunlulukla desteklenirken oyuncak bebekte böyle bir zorunluluk bulunmaz. Buna rağmen aynı oyuncağa uzun süre boyunca belirli bakım ritüellerinin uygulanması, onunla ilişki kurma biçiminde kalıcılık yaratabilir. Oyuncak belirli bir yere konulur, belirli biçimde tutulur, ona ait eşyalar korunur ve önceki oyunlardan gelen davranışlar yeni etkileşimlere taşınır.

Buradaki çökelme gerçek annelik kadar güçlü veya kapsamlı değildir; fakat mekanizmanın mantığı benzerdir. Tekrarlanan pratik, nesnenin statüsünü sabitlerken öznenin karşısındaki konumunu da yoğunlaştırır. Oyuncak sürekli “bebek” olarak ele alındıkça, onun karşısındaki bakım veren rolü de daha tanıdık ve kolay erişilebilir hâle gelir. İlişkisel pozisyon, tekrar sayesinde giderek daha az açıklama gerektiren bir varsayıma dönüşür.

Sedimentasyonun bir başka sonucu, davranış ile anlam arasındaki bağın sıkılaşmasıdır. İlk zamanlarda oyuncak bebeğin üzerini örtmek yalnızca görülen bir davranışın taklidi olabilir; uzun süreli tekrar sonrasında aynı hareket doğrudan bakım anlamı taşımaya başlar. Eylemin anlamı artık dışarıdan açıklanmaya ihtiyaç duymaz. Hareket ve rol arasındaki ilişki öznenin davranış repertuvarında yerleşmiştir.

Kimliğin tortusal yapısı, “doğallık” hissinin nasıl oluştuğunu da açıklar. Bir davranış ne kadar eski ve yerleşik hâle gelirse başlangıçtaki öğrenme süreci o kadar görünmez olur. Öznenin mevcut hâli, geçmişteki dönüşümlerin sonucudur; fakat sonuç hazır ve kendiliğinden bir nitelik gibi deneyimlenir. Sonradan edinilmiş olan, kendi tarihini saklayarak doğal görünmeye başlar.

Annelik açısından bunun sonucu önemlidir. Anne belirli bakım davranışlarını artık bilinçli bir annelik performansı olarak yaşamayabilir; davranışlar doğrudan “kendisi gibi” hissedebilir. Tekrar ile özne arasındaki mesafe o kadar azalmıştır ki bakım artık yapılmış bir şey değil, kişinin nasıl biri olduğuna ilişkin temel bir özellik gibi görünür. Sedimentasyon, performansı karaktere dönüştüren mekanizmalardan biridir.

Yine de karaktere dönüşen davranışın tarihsel kökeni kaybolmaz; yalnızca görünmezleşir. Anne kimliği bütünüyle sonradan üretilmiş değildir, çünkü biyolojik ve duygusal yatkınlıklar da sürecin parçasıdır; fakat davranışsal çökelme olmadan kimliğin yaşanan yoğunluğu açıklanamaz. Biyolojik başlangıç, tekrarın zaman içinde kurduğu kalıcı organizasyonla birleşir.

Sedimentasyon aynı zamanda kimliğin neden tek bir nedene indirgenemeyeceğini gösterir. Bir tortu tabakası nasıl farklı dönemlerde birikmiş maddelerin üst üste gelmesinden oluşuyorsa annelik kimliği de farklı kaynakların tarihsel birikimidir. Biyolojik eğilimler, ilk bakım deneyimleri, toplumsal beklentiler, öğrenilmiş teknikler, duygusal bağlar ve günlük tekrarlar birbirlerinden bütünüyle ayrılmadan aynı öznel yapının içine çöker.

Oyuncak bebeğin ayrıştırıcı değeri tam burada bir kez daha belirginleşir. Gerçek annelikte farklı tortular aynı süreç içinde biriktiği için hangisinin ne kadar kurucu olduğu kolayca görülemez. Oyuncak bebek biyolojik katmanların önemli bölümünü çıkararak davranışsal çökelmenin kendi başına ne yapabildiğini daha görünür hâle getirir. Gerçek ihtiyaç olmadan bile tekrar belirli bir ilişkiyi kalınlaştırabiliyorsa, sedimentasyon anneliğin bağımsız kurucu mekanizmalarından biri olarak düşünülmelidir.

Annelik böylece yalnızca başlangıçta mevcut bir yatkınlığın sürekliliği değildir. Her yeni bakım davranışı önceki yapıya eklenir, onu güçlendirir veya değiştirir. Kimlik, geçmiş tekrarların şimdiki özne içinde katmanlaşmasıyla giderek daha dayanıklı hâle gelir. “Anne” olmak bu açıdan yalnızca belirli bir biyolojik statüyü taşımak değil, uzun süreli bakım tarihinin oluşturduğu tortuyu beden, dikkat ve davranış içinde taşımaktır.

6.6. Performatif Anneliğin Saflaştırılması

Gerçek annelikte performatif olanı diğer bileşenlerden ayrı biçimde gözlemlemek son derece güçtür. Bakım davranışının ortaya çıktığı anda biyolojik yakınlık, gerçek ihtiyaç, bedensel geri bildirim, duygusal bağ ve toplumsal sorumluluk aynı ilişki içinde devrededir. Dolayısıyla bir annenin bebeği beslemesi ya da koruması gözlemlendiğinde, davranışın ne kadarının mevcut kimliğin dışavurumu, ne kadarının kimliği yeniden üreten performans olduğu kolayca belirlenemez. Oyuncak bebek tam olarak bu karmaşık sistemi sadeleştirerek anneliğin performatif bileşenini daha çıplak hâle getirir.

Saflaştırma burada biyolojik anneliğin yerine yapay bir eşdeğer koymak anlamına gelmez. Tersine, karmaşık bir yapıdan bazı nedenleri çekip belirli bir mekanizmayı görünür hâle getirmektir. Oyuncak bebeğin canlı olmaması, gerçek gereksinim üretmemesi ve özneyle biyolojik bağ taşımaması, bakım eylemlerini zorlayan dışsal etkenlerin önemli bölümünü ortadan kaldırır. Geriye kalan davranış, daha büyük ölçüde rol şemaları, öğrenilmiş pratikler, hayal gücü ve tekrar tarafından taşınır.

Performatif annelik en temel biçimiyle, “anne” rolünün belirli davranışlar aracılığıyla icra edilmesidir. Kucağa almak, beslemek, üzerini örtmek, sakinleştirmek, kontrol etmek ve korumak gibi eylemler yalnızca bir kimliği göstermez; o kimliğin pratik biçimini yeniden kurar. Her icra, bakım veren ile bakım alan arasındaki rol dağılımını bir kez daha üretir.

Gerçek annelikte performansın kurucu yönü kolaylıkla gözden kaçar; çünkü biyolojik statü önceden verilmiştir. Kişi zaten “anne” olarak tanımlandığından, yaptığı bakım davranışları mevcut kimliğin doğal sonuçları gibi görünür. Oyuncak bebekte ise önceden verilmiş böyle bir statü yoktur. Bakım veren rol ancak davranışın gerçekleşmesiyle görünür olur. Böylece eylemin kimlik üretme kapasitesi daha açık biçimde seçilebilir.

Saflaştırılmış performansın en dikkat çekici özelliği, eylem ile statü arasındaki nedensel yönün tersine çevrilebilmesidir. Biyolojik annelikte “anne olduğu için bakım veriyor” açıklaması güçlüdür. Oyuncak bebekte aynı açıklama kullanılamaz; bakım veren kişi biyolojik olarak anne değildir. Dolayısıyla “bakım verdiği ölçüde annelik benzeri role giriyor” şeklindeki ters yön daha belirgin hâle gelir.

Bu ters nedensellik performatif yaklaşımın temelini oluşturur. Kimlik, yalnızca davranışların kaynağında bulunan bir neden değildir; davranışların düzenli olarak gerçekleştirilmesinden doğan bir sonuç da olabilir. Oyuncak bebeğe yönelik tekrar, özneyi önce bakım veren konumuna yerleştirir; rol süreklilik kazandıkça kişi bu konum içinden yeni davranışlar üretmeye başlar. Böylece davranış ve kimlik kapalı bir geri besleme sistemine dönüşür.

Performatif anneliğin saflaştırılması, taklit ile performans arasındaki farkı da netleştirir. Taklit belirli hareketlerin dış görünüşünü kopyalayabilir; performans ise bu hareketleri tutarlı bir rol düzeni içinde yeniden üretir. Oyuncak bebeğe bir kez kaşık uzatmak taklit olabilir; aynı nesnenin “acıkması”, beslenmesi, ardından temizlenmesi ve yatırılması gibi bütünlüklü bir bakım sekansı ise ilişkisel bir performans oluşturur. Davranışlar ortak bir özne konumuna bağlandığında kimliksel anlam kazanır.

Süreklilik burada belirleyicidir. Performatif kimlik tek bir icrayla kurulmaz; tekrar aracılığıyla dayanıklılık kazanır. Her yeni bakım eylemi önceki rol dağılımını yeniden doğrular. Oyuncak “bebek”, özne “bakım veren” olarak tekrar tekrar yerleştirildikçe iki konumun ilişkisel gerçekliği güçlenir. Kimlik, icraların arasındaki sürekliliğin içinde ortaya çıkar.

Saflaştırmanın bir başka önemli sonucu, performansın yalnızca görünür hareketlerden ibaret olmadığını göstermesidir. Bakım rolü dikkat, beklenti ve yorumlama biçimlerini de düzenler. Oyuncak bebeğin “üşüyebileceğini” düşünmek, dışarı çıkarken onun için kıyafet seçmek veya belirli bir durumda “korktuğunu” varsaymak fiziksel eylemden önce gelen zihinsel konumlandırmalardır. Performatif annelik böylece beden kadar algıyı ve hayal gücünü de örgütler.

Bakım veren rolünün içeriden kurulması, nesnenin gerçek özellikleri ile davranış arasındaki bağı gevşetir. Oyuncak bebeğin gerçekten bir şeye ihtiyacı olmamasına rağmen ihtiyaç varmış gibi hareket etmek, öznenin ilişki düzenini kendi pratikleriyle üretebildiğini gösterir. Performans dış gerçekliğe bütünüyle bağımlı değildir; belirli bir gerçeklik çerçevesini kendisi de kurabilir.

Yine de performatif olanın saflaştırılması onu sınırsızlaştırmaz. Oyuncak bebeğe gösterilen bakımın gerçek annelikle aynı ontolojik ağırlığa sahip olmamasının nedeni, performansın canlı bir karşı tarafın gerçek yaşamına bağlanmamış olmasıdır. Eylem kimliksel form üretebilir, fakat biyolojik sorumluluk, geri döndürülemez sonuç ve gerçek karşılıklılık üretmez. Saflaştırma, performatif katmanı büyütürken sınırlarını da görünür kılar.

Tam da bu sınır sayesinde performansın gerçek annelik içindeki yeri daha doğru belirlenebilir. Annelik yalnızca performans değildir; fakat performans olmadan anneliğin davranışsal sürekliliği de düşünülemez. Biyolojik statü kişiyi anne yapabilir, ancak bu statünün gündelik yaşamda ne anlama geldiği büyük ölçüde tekrar edilen bakım pratiklerinde somutlaşır. Statü bir başlangıç noktası, performans ise onun yaşanan biçimlerinden biridir.

Oyuncak bebek böylece performatif bileşeni biyolojik bağlamından geçici olarak ayırır. Canlılık, genetik bağ ve gerçek ihtiyaç çekildiğinde bakım davranışının ne kadarının hâlâ kurulabildiği görünür olur. Geriye kalan yapı, anneliğin biyolojik olmayan kısmının bütününü temsil etmez; fakat tekrarın ve rol icrasının bağımsız kurucu kapasitesini açık biçimde ortaya çıkarır.

Performansın saf hâline yaklaşılması, öz ile eylem arasındaki geleneksel sıralamayı da bozar. Önceden tamamlanmış bir “anne özü”nün davranışları dışarıya aktarması yerine, davranışların kendisinin belirli bir annelik formunu inşa edebildiği görülür. Böylece annelik kimliği yalnızca içeriden dışarıya ifade edilen bir gerçeklik değil, dışarıda tekrar edilen pratiklerin içeriye doğru özneyi biçimlendirdiği çift yönlü bir süreç hâline gelir.

Oyuncak bebeğin teorik gücü tam da bu sadeleştirmeden doğar. Canlı bebeğin yarattığı tüm güçlü nedenler geri çekildiğinde bile annelik davranışının biçimi, rol ilişkisi ve tekrar mekanizması ayakta kalabiliyorsa, performatif unsur artık tali kabul edilemez. Kimliğin bir bölümü yalnızca sahip olunan statüden değil, sürekli gerçekleştirilen eylemlerden oluşmaktadır.

Performatif anneliğin saflaştırılması bu nedenle anneliği “rol yapma” düzeyine indirmez; tam tersine, rolün gerçek kimlik oluşumundaki kurucu gücünü açığa çıkarır. Kişi yalnızca önce anne olup sonra annelik davranışı sergilemez; annelik davranışlarının uzun süreli icrası da bakım veren öznenin biçimini üretir. Oyuncak bebek, biyolojik nedenleri sessizleştirerek bu ikinci nedensellik hattını duyulur hâle getirir.                                                                                                                                                              

7. Cansızlığın Teorik İşlevi

7.1. Canlı Bebeğin Geri Bildirim Döngüsü

Canlı bebeğin bakım ilişkisindeki en önemli özelliklerinden biri, hiçbir bakım eylemini bütünüyle cevapsız bırakmamasıdır. Bebek ağlar, sakinleşir, beslenir, uyur, huzursuzlanır, temas arar veya temas sonrasında bedensel durumunda değişiklik gösterir. Bakım veren özne yalnızca bir davranış gerçekleştirmez; davranışının karşı tarafta yarattığı etkiyi de sürekli olarak gözlemler. Böylece bakım tek yönlü bir eylem olmaktan çıkar, müdahale ile sonuç arasında sürekli çalışan bir geri bildirim döngüsüne dönüşür.

Ağlayan bebeğin kucağa alındıktan sonra sakinleşmesi bu döngünün en temel örneklerinden biridir. İlk aşamada bebek belirli bir durumun işaretini üretir; bakım veren kişi bunu yorumlar ve müdahalede bulunur. Ardından bebeğin davranışı değişirse, yapılan müdahalenin uygun olduğu düşünülür. Bakım veren kişi yalnızca bebeğin ihtiyacını karşılamış olmaz; aynı zamanda kendi yorumunun ve davranışının doğruluğuna ilişkin bilgi edinir. Böylece bebeğin tepkisi, bakım davranışını değerlendiren canlı bir geri bildirim mekanizması hâline gelir.

Bu mekanizma bakım veren kişinin öğrenmesini hızlandırır. İlk karşılaşmalarda hangi ağlamanın ne anlama geldiği belirsiz olabilir; fakat zaman içinde belirli müdahaleler ile belirli sonuçlar arasında ilişkiler kurulmaya başlanır. Besleme sonrasında sakinleşme, belirli biçimde taşındığında rahatlama veya belirli bir uyaran ortadan kaldırıldığında huzursuzluğun azalması, bakım veren öznenin davranış repertuvarını giderek daha incelikli hâle getirir. Canlı bebek böylece yalnızca bakımın nesnesi değil, bakım veren kişinin davranışlarını sürekli olarak kalibre eden bir karşı aktör olur.

Geri bildirimin varlığı annelik kimliğini de pekiştirir. Kişi kendi müdahalesinin karşıdaki varlığın durumunu değiştirdiğini gördükçe bakım veren rolünün etkisini deneyimler. Bebeğin sakinleşmesi, uyuması veya rahatlaması, bakım davranışının yalnızca gerçekleştirilmiş olduğunu değil, işe yaradığını da gösterir. Böylece özne kendi davranışının etkinliğine ilişkin doğrudan bir deneyim kazanır.

Etkinliğin deneyimlenmesi, rolün öznel ağırlığını artırabilir. Başka bir varlığın bedensel ve duygusal durumunu değiştirebilmek, bakım veren kişiye yalnızca sorumluluk değil, nedensel bir merkez konumu da kazandırır. Bebek belirli ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamazken annenin müdahalesi sonucu değiştirebilir. Bu asimetri, bakım veren öznenin ilişkideki özel statüsünü sürekli olarak yeniden üretir.

Canlı bebeğin verdiği geri bildirim yalnızca olumlu değildir. Bakım davranışının işe yaramaması da bilgi üretir. Bebek beslenmesine rağmen ağlıyorsa, sorun açlık olmayabilir; kucağa alındığında sakinleşmiyorsa başka bir ihtiyaç devrede olabilir. Böylece başarısız bakım girişimleri bile bakım sistemini eğitir. Özne, karşı tarafın verdiği tepkiye göre kendi davranışını değiştirmek zorundadır.

Geri bildirim döngüsünün bu uyarlayıcı yapısı, gerçek bakımın neden statik bir repertuvar olmadığını açıklar. Anne yalnızca önceden öğrenilmiş davranışları mekanik biçimde tekrar etmez; çocuğun tepkilerine göre repertuvarını sürekli ayarlar. Bakım böylece tekrar ile değişimin aynı anda bulunduğu bir süreç hâline gelir. Aynı özne pozisyonu korunurken davranışın somut biçimi canlı karşı tarafın durumuna göre dönüşür.

Çocuğun gelişimi bu dönüşümü daha da belirginleştirir. Yenidoğan döneminde işe yarayan bir davranış birkaç ay sonra yetersiz kalabilir; çocuk büyüdükçe ihtiyaçların biçimi, iletişim yöntemleri ve bağımlılık düzeyi değişir. Bakım veren kişi sürekli olarak yeni geri bildirimleri yorumlamak zorundadır. Böylece annelik kimliği sabit davranışların tekrarından değil, değişen bir canlıya karşı süreklilik gösteren uyarlanabilir bakım ilişkisinden oluşur.

Geri bildirimin duygusal boyutu da önemlidir. Bebeğin göz teması kurması, gülümsemesi, seslere tepki vermesi veya belirli kişilerin varlığında farklı davranması, bakım ilişkisinin karşılıklı olarak hissedilmesini sağlar. Anne yalnızca başka bir bedene müdahale eden kişi değildir; giderek kendisine özgü tepkiler veren bir varlıkla ilişki kurmaktadır. Böylece bakımın işlevsel boyutuna tanınma ve karşılıklılık eklenir.

Karşılıklılık kimlik üretimini yoğunlaştırır. Öznenin “ben onun bakımını veriyorum” düşüncesi, çocuğun ona özgü tepkileriyle desteklenebilir. Bebek belirli bir kişiye yöneliyor, onun sesinde sakinleşiyor veya temasında farklı tepki veriyorsa bakım veren rol yalnızca öznenin kendi davranışlarından değil, karşı taraftan gelen işaretlerden de doğrulanmış olur. Kimlik çift yönlü bir onay döngüsü kazanır.

Burada anneliğin ilişkisel yapısı daha da karmaşık hâle gelir. Kişi yalnızca karşısındaki çocuğu “bebek” olarak sınıflandırmaz; çocuk da davranışlarıyla bakım veren kişiyi ilişkide ayrıcalıklı bir konuma yerleştirebilir. Elbette bu tanıma kavramsal olmak zorunda değildir. Bebeğin belirli bir sese, kokuya veya temasa verdiği farklı tepki bile ilişkide ayrım üretmeye yeterlidir.

Canlı bebeğin geri bildirimi bakım veren kişinin duygusal yatırımını da güçlendirebilir. Verilen bakımın sonuç yaratması, ilişkiye harcanan zaman ve emeği görünür biçimde anlamlı hâle getirir. Davranış yalnızca tekrar edilmez; her tekrar karşı tarafta küçük bir değişim üretir. Böylece bakımın geçmişi bir dizi karşılıklı etkileşim olarak birikir.

Geri bildirim aynı zamanda annelik rolünün dışsal gerçekliğini sağlamlaştırır. Oyuncak bebeğe yönelik bakımda ilişki büyük ölçüde öznenin zihinsel şemaları tarafından taşınırken canlı bebekte karşı taraf sürekli olarak öznenin kurduğu senaryoyu değiştirebilir. Anne bebeğin acıktığını düşünebilir, fakat bebek beslenmeyi reddedebilir; uyumak istediğini varsayabilir, fakat çocuk uyanık kalabilir. Canlı karşı taraf öznenin yorumuna direnebilir. Böylece bakım ilişkisi yalnızca projeksiyondan oluşmaz.

Bu direnç, gerçek anneliğin ontolojik ağırlığını artırır. Karşıdaki varlık öznenin istediği biçimde davranmak zorunda değildir; kendi bedensel durumuna ve gelişimsel özelliklerine sahiptir. Anne sürekli olarak başka bir gerçeklikle karşı karşıyadır. Bakımın başarısı, öznenin kendi senaryosunu sürdürmesinden çok bu bağımsız gerçekliği okuyup ona uyum sağlayabilmesine bağlıdır.

Geri bildirim döngüsünün varlığı, annelik kimliğinin biyolojik ve davranışsal katmanlarını daha da birbirine bağlar. Bebeğin ihtiyacı davranışı üretir, davranış sonuç doğurur, sonuç bakım vereni eğitir, öğrenme yeni davranışları biçimlendirir ve başarılı bakım ilişkiyi güçlendirebilir. Döngünün her turunda biyolojik talep ile davranışsal tekrar birbirlerini yeniden üretir.

Dolayısıyla gerçek bebek bakımında tekrar hiçbir zaman tamamen kapalı bir özne performansı değildir. Karşı taraf sürekli sisteme yeni veri sokar. Annelik kimliği yalnızca bakım veren kişinin geçmiş hareketleri tarafından değil, çocuğun bu hareketlere verdiği tepkiler tarafından da biçimlenir. Canlılık tam anlamıyla burada etkili olur: nesne yalnızca üzerinde işlem yapılan pasif bir hedef değil, bakımın biçimini değiştiren bağımsız bir varlıktır.

Gerçek bebeğin geri bildirim döngüsü bu nedenle annelik davranışına hem nedensel hem epistemik hem de duygusal doğrulama sağlar. Bakım davranışı karşıdaki canlıda sonuç üretir; bu sonuç öznenin ne yapacağını öğretir ve aynı zamanda bakım veren rolünün gerçek etkisini görünür kılar. Annelik kimliği böylece yalnızca tekrarın tortusuyla değil, tekrarın canlı bir karşı taraf tarafından sürekli sınanması ve yeniden biçimlendirilmesiyle de yoğunlaşır.

7.2. Oyuncak Bebeğin Geri Bildirimsizliği

Oyuncak bebeğin teorik gücü, canlı bebeğin sahip olduğu bütün bu geri bildirim mekanizmasını neredeyse bütünüyle ortadan kaldırmasından kaynaklanır. Oyuncak ne ağlar ne sakinleşir, ne beslenme sonrasında rahatlar ne de bakım davranışına karşılık olarak yeni bir durum üretir. Öznenin yaptığı hiçbir şey onun içsel durumunu değiştirmez; çünkü değiştirilecek biyolojik veya psikolojik bir içsel durum yoktur. Böylece bakım eylemi karşı taraftan gelen doğrulamadan yoksun hâle gelir.

Bu yoksunluk, oyuncak bebeği gerçek bebeğin eksik bir taklidi olmaktan daha ilginç bir analitik nesneye dönüştürür. Canlı bebek bakım veren kişinin eylemlerini sürekli olarak değerlendirirken oyuncak bebek mutlak sessizliğini korur. Kişi oyuncağı besleyebilir, yatırabilir, teselli edebilir veya koruyabilir; fakat davranışın doğru olup olmadığını nesneden gelen herhangi bir tepkiyle sınayamaz. Bakımın devamlılığı böylece karşı tarafın geri bildiriminden çok öznenin kendi ilişki şemasına dayanmak zorunda kalır.

Oyuncak bebeği “acıkmış” kabul eden kişi aynı zamanda ne zaman doyduğuna da kendisi karar verir. Onu “üzgün” varsayan kişi tesellinin ne zaman başarılı olduğunu yine kendisi belirler. “Uyutma” davranışının tamamlanması, oyuncaktan gelen gerçek uyku belirtilerine değil, oyunun kurallarına bağlıdır. Böylece ihtiyaç, müdahale ve sonuç aynı öznel sistem içinde üretilir.

Bu yapı gerçek bebek bakımındaki nedensel zinciri tersine çevirir. Canlı bebek önce bir durum üretir; özne onu yorumlar ve davranır. Oyuncak bebekte özne önce durumu varsayar, ardından o varsayıma uygun davranış gerçekleştirir ve sonucun gerçekleşmiş olduğunu yine kendisi kabul eder. Karşı tarafın bağımsız gerçekliği zincire müdahale etmez.

Tam da bu nedenle oyuncak bebeğin geri bildirimsizliği, bakım davranışının ne kadarının özne tarafından üretilebildiğini olağanüstü berraklaştırır. Davranış sürdüğü hâlde nesne hiçbir karşılık vermiyorsa, bakımın devamı için karşılıklı etkileşimin mutlak koşul olmadığı görülür. Öznenin öğrendiği bakım repertuvarı, rol bilgisi ve hayal gücü tek başına yeterli bir süreklilik oluşturabilir.

Geri bildirimin yokluğu, davranışın doğrulanma biçimini de değiştirir. Gerçek annelikte bebeğin sakinleşmesi bakımın başarılı olduğuna ilişkin dışsal kanıt sağlarken oyuncak bebekte doğrulama davranışın kendi kurallarından gelir. Oyuncağın yatağa yerleştirilmesi “uyutmanın tamamlandığı” anlamına gelir; üzerine örtü konulması “koruma davranışının yerine getirildiğini” gösterir. Eylem sonucunu canlı nesneden değil, biçimsel tamamlanmışlığından alır.

Böylece bakım ritüeli kapalı bir sembolik sistem hâline gelebilir. Her davranış, gerçek biyolojik sonuçtan bağımsız olarak bir sonraki davranış için zemin hazırlar. Besleme “doyma”, yatırma “uyuma”, teselli “sakinleşme” varsayımıyla tamamlanabilir. İlişkinin tüm nedenselliği oyun içinde simüle edilir.

Simülasyon burada yanılsama anlamına gelmez; gerçek bakımın yapısal ilişkilerini maddi sonuçlarından ayırarak yeniden kurmak anlamına gelir. Çocuk oyuncak bebeğin gerçekten canlı olduğunu düşünmek zorunda değildir. Oyunun işleyebilmesi için geçici olarak belirli davranış kurallarını kabul etmesi yeterlidir. “Bu bebek şimdi uyuyor” önermesi ontolojik bir inançtan çok, davranışı organize eden bir rol kabulü olabilir.

Oyuncak bebeğin sessizliği bakım veren kişinin hayal gücüne geniş bir alan açar. Canlı bebek sürekli geri bildirim vererek bakım senaryosunu sınırlar; oyuncak ise öznenin kurgusuna direnmez. Aynı nesne bir anda aç, hasta, korkmuş, uykulu veya neşeli kabul edilebilir. Böylece bakım pratiğinin koşulları dışarıdan gelmek yerine içeriden üretilebilir.

Direncin yokluğu öznenin rolünü güçlendirir. Kişi yalnızca bakım veren değil, aynı zamanda ilişkinin durumlarını tanımlayan, sorunlarını belirleyen ve çözümlerini doğrulayan merkez hâline gelir. Oyuncak bebeğin pasifliği, öznenin nedensel ve yorumlayıcı üstünlüğünü maksimuma çıkarır. İlişkinin neredeyse bütün anlam üretimi tek tarafta toplanır.

Burada oyuncak bebeğin cansızlığı gerçek annelikten temel bir ontolojik kopuş yaratır. Gerçek çocuk bakım verenin yorumlarını bozabilir, reddedebilir veya beklenmedik tepkiler gösterebilir; oyuncak bunu yapamaz. Dolayısıyla oyuncakla kurulan bakım ilişkisi gerçek karşılıklılıktan yoksundur. Bu eksiklik, iki ilişkiyi eşitlemenin neden yanlış olacağını açıkça gösterir.

Fakat tam da bu eksiklik, tekrarın bağımsız gücünü test etmek açısından avantajdır. Karşı taraf davranışı ödüllendirmiyor, düzeltmiyor veya talep etmiyorsa; buna rağmen bakım ritüeli sürüyorsa, davranışın kendi içinde taşıdığı süreklilik daha net görünür. Bakımın bazı biçimleri karşılıklılığa dayanırken bazıları öznenin içselleştirilmiş rol repertuvarı tarafından taşınabilir.

Oyuncak bebeğin geri bildirimsizliği duygusal yatırım açısından da ilginçtir. Nesne sevgiye karşılık vermez; yine de ona özel önem atfedilebilir. Kişi onu koruyabilir, kaybolmasından rahatsız olabilir veya diğer oyuncaklardan ayrı tutabilir. Böylece duygusal değerin yalnızca karşılıklı tanımadan değil, öznenin nesneye harcadığı zaman ve davranışsal yatırımdan da üretilebildiği görülür.

Burada bakımın tek taraflılığı önem kazanır. Gerçek annelikte bakım çoğu zaman asimetriktir, fakat tamamen tek yönlü değildir; çocuk farklı biçimlerde tepki verir ve ilişkiyi dönüştürür. Oyuncak bebekte ise asimetri mutlaklaşır. Nesne hiçbir şey yapmadığı hâlde özne ilişkiyi taşıyabilir. Bu uç durum, bakım verme kapasitesinin karşı tarafın aktif katkısından hangi ölçüde bağımsızlaşabildiğini gösterir.

Geri bildirimsizlik aynı zamanda annelik benzeri performansın kendi kendini doğrulamasına imkân verir. Öznenin davranışı nesnenin tepkisiyle değil, davranışın rol kurallarına uygunluğuyla meşrulaşır. “Bebeği besledim” eylemi, oyuncağın gerçekten doymasıyla değil, besleme sekansının tamamlanmasıyla yeterli sayılır. Böylece performans kendi ölçütlerini kendi içinde taşır.

Bu kapalı yapı tekrarın sedimentasyonunu da kolaylaştırabilir. Aynı bakım senaryoları sürekli olarak dışsal direnç olmadan yeniden üretildiğinde belirli hareket ve rol şemaları oldukça istikrarlı hâle gelebilir. Oyuncak hiçbir zaman beklenmedik biçimde davranmadığı için bakım pratiği öznenin kurduğu düzene bütünüyle uyabilir. Böylece öğrenilmiş rol, kesintisiz biçimde tekrarlanabilir.

Yine de geri bildirimsizliğin analitik değeri, gerçek anneliği açıklayan bütün mekanizmaların yerine geçirilmemelidir. Oyuncak bebeğin sessizliği tekrarın ve özne kaynaklı davranışın gücünü ortaya çıkarırken, canlı karşı tarafın bakım kimliğini nasıl değiştirdiğini dışarıda bırakır. Bir anlamda burada anneliğin yalnızca tek taraflı üretilebilen bileşeni izole edilmiş olur.

İzolasyon sayesinde önemli bir sınır belirginleşir: bakım veren özne konumu belirli ölçüde karşı tarafın aktif tanımasına gerek olmadan kurulabilir; fakat gerçek anneliğin karşılıklı, uyarlayıcı ve etik boyutları canlı bir karşı taraf gerektirir. Oyuncak, annelik davranışının biçimini taşıyabilir; fakat davranışın karşıdaki varlık tarafından dönüştürülmesini sağlayamaz.

Oyuncak bebeğin geri bildirimsizliği bu nedenle yalnızca bir eksiklik değil, teorik bir filtredir. Canlı bebeğin ürettiği tüm düzeltmeleri, talepleri ve doğrulamaları sistemden çıkarır; geriye öznenin tek başına taşıdığı bakım repertuvarını bırakır. Böylece annelik davranışının hangi bölümünün karşılıklı etkileşimden, hangi bölümünün tekrar ve içselleştirilmiş rol şemalarından kaynaklandığı daha açık biçimde ayrıştırılabilir.

Cansız nesnenin suskunluğu nihayetinde çok güçlü bir soru üretir: karşı taraf hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi doğrulamıyor ve bakımın sonucundan etkilenmiyorsa, davranışı hâlâ sürdüren şey nedir? Oyuncak bebek tam olarak bu soruyu mümkün kılar. Cevap, bakımın yalnızca başka bir organizmanın ihtiyacına verilen tepki olmadığını; öznenin kendi geçmişi, öğrenilmiş pratikleri, hayal gücü ve tekrarları tarafından da üretilebildiğini gösterir.                                                                                           

7.3. Nesnenin Talebinden Bağımsız Bakım

Bakımın yalnızca karşıdaki varlığın talebine verilen tepki olduğunu varsaymak, oyuncak bebek örneğinde hızla yetersiz kalır. Çünkü oyuncak hiçbir talep üretmez. Acıkmaz, üşümez, korkmaz, ağlamaz ve herhangi bir eksiklik durumunu dışarıya vurmaz. Buna rağmen ona yönelik bakım davranışları kurulabilir ve sürdürülebilir. Böylece bakımın en azından belirli bir bölümünün karşı tarafın aktif çağrısından bağımsız olarak üretilebildiği görülür.

Gerçek bebekte bakımın nedensel yönü çoğunlukla dışarıdan içeriye doğrudur. Bebek belirli bir durum yaşar, bu durum davranışsal veya bedensel belirtiler üretir, bakım veren kişi belirtileri yorumlar ve müdahalede bulunur. Oyuncak bebekte ise aynı zincirin ilk halkası yoktur. Nesne herhangi bir ihtiyaç belirtisi vermediği için bakım davranışının başlangıç noktası öznenin kendi zihinsel ve davranışsal örgütlenmesine kayar.

Nesnenin talebinden bağımsız bakım, davranışın özerkliğini görünür hâle getirir. Buradaki özerklik, bakımın tamamen dış dünyadan kopması anlamına gelmez; öznenin ilişki kurma kapasitesinin nesnenin fiilî ihtiyaçlarından daha geniş olduğunu gösterir. Kişi yalnızca var olan ihtiyaçları okuyup cevaplamaz, belirli ilişki şemaları üzerinden ihtiyaç ihtimalleri de üretir. Bakım bu noktada tepki olmaktan çıkıp kurucu bir davranış biçimine dönüşür.

Oyuncak bebeğe “acıkmış” gibi davranmak bu mekanizmanın basit fakat güçlü bir örneğidir. Gerçekte açlık yoktur; buna rağmen özne açlık varsayımını kurar, besleme davranışını gerçekleştirir ve besleme sekansını tamamlanmış sayar. Böylece bakım davranışı doğrudan nesnenin durumundan değil, öznenin nesneye yüklediği durumdan kaynaklanır. Nesnenin gerçekliği ile ilişkinin gerçekliği birbirinden ayrılır.

Bu ayrım, annelik davranışının özne kaynaklı bileşenini anlamak açısından önemlidir. Eğer bakım yalnızca karşıdaki organizmanın nesnel ihtiyaçları tarafından üretilseydi, ihtiyaç ortadan kalktığında davranışın da ortadan kalkması gerekirdi. Oyuncak bebek bunun tersini gösterir. Talep sıfırlansa bile bakımın biçimi devam edebilir; dolayısıyla davranışın içinde nesneden bağımsız çalışan başka bir üretim mekanizması vardır.

Bu mekanizmanın temel unsurlarından biri içselleştirilmiş bakım repertuvarıdır. Özne daha önce gözlemlediği veya öğrendiği bakım pratiklerini, dışarıdan yeni bir talep gelmeden de harekete geçirebilir. Oyuncak bebek burada davranışların yöneltileceği sabit bir merkez sağlar. İhtiyacın gerçek olması gerekmez; bakım şemasının aktive edilmesi yeterlidir.

Nesnenin talebinden bağımsızlık aynı zamanda bakımın proaktif biçimini de açıklamaya yardımcı olur. Gerçek annelikte anne çoğu zaman açık bir sorun çıkmasını beklemeden davranır. Bebek henüz acıkmadan beslenme hazırlanabilir, üşümeden önce kıyafet seçilebilir, tehlike oluşmadan ortam güvenli hâle getirilebilir. Burada davranış doğrudan mevcut talebe değil, gelecekte ortaya çıkabilecek ihtimalin öngörülmesine dayanır. Oyuncak bebek, bu anticipatif yapıyı radikalleştirerek ihtimali bütünüyle öznenin kurduğu bir alana taşır.

Bakımın önceden üretilebilmesi, annelik kimliğinin yalnızca reaksiyonlardan oluşmadığını gösterir. Bakım veren kişi başka bir varlığın mevcut durumuna cevap vermekle kalmaz; onun muhtemel durumlarını da kendi davranış alanına dâhil eder. Böylece sorumluluk şimdiki zamandan geleceğe doğru genişler. Nesnenin talebi sessizleşse bile rolün gerektirdiği dikkat devam edebilir.

Oyuncak bebekte bu genişleme tamamen sembolik düzeyde işler. “Üşüyebilir”, “acıktı”, “uyuyacak” veya “korktu” gibi varsayımlar, nesnenin maddi durumundan bağımsızdır. Buna rağmen her biri davranış üretir. Öznenin kendi zihinsel modeli, dışsal talebin yerini alan bir düzenleyici hâline gelir.

Bu durum bakımın yalnızca ihtiyaç gidermeye yönelik teknik bir faaliyet olmadığını da gösterir. Bakım aynı zamanda başka bir varlığı belirli bir ilgi alanı içinde tutma biçimidir. Bir nesnenin durumunu sürekli olarak hesaba katmak, onunla ilgili ihtimaller üretmek ve davranışı bu ihtimallere göre düzenlemek, bakımın daha geniş ilişkisel yapısını oluşturur. Oyuncak bebeğin canlı olmaması bu yapının biyolojik zorunluluktan bağımsız yüzünü görünür kılar.

Nesnenin talebinden bağımsız bakım, duygusal yatırımın davranıştan önce gelmesi gerektiği varsayımını da zayıflatır. Kişi bir nesneye önceden yoğun bağlandığı için bakım vermek zorunda değildir; bakımın kendisi nesneyi giderek daha önemli hâle getirebilir. Sürekli dikkat, zaman ve davranış yatırımı, nesnenin öznel değerini artırabilir. Böylece davranış yalnızca mevcut duygunun sonucu değil, duygusal önem üretmenin de araçlarından biri olur.

Burada bakım ile sahiplenme arasında da bağlantı kurulur. Üzerinde sürekli emek harcanan bir nesne, giderek diğer nesnelerden ayrılabilir. Ona ait kıyafetler, belirli bir yatak, özel bir isim veya tekrar edilen ritüeller, bakım verilen nesneye benzersiz bir statü kazandırabilir. Gerçek talebin yokluğu, bu statünün bütünüyle davranışsal yatırım üzerinden kurulabilmesini mümkün kılar.

Bakımın özerkleşmesi rolün kendi kendini sürdürmesini de sağlar. Bir kez bakım veren konumuna girildiğinde sonraki davranışların üretimi artık her seferinde dışarıdan yeni bir işaret beklemeyebilir. Rol, kendi beklentilerini yaratır. “Bakım veriyorum” durumu, “bakım vermeye devam etmeliyim” türünden örtük bir sürekliliğe dönüşebilir.

Bu süreklilik annelik kimliğinde de merkezi bir mekanizmadır. Gerçek çocuk belirli yaşlardan sonra daha az bakım talep etse bile anne tarafından sürdürülen bazı gözetim ve koruma eğilimleri devam edebilir. Talep azalır, fakat geçmişte kurulmuş rol tamamen çözülmez. Oyuncak bebek bu ayrışmayı daha erken ve daha saf biçimde gösterir: başlangıçta hiç talep yokken bile bakım ilişkisi kurulabilir.

Nesnenin talebinden bağımsız bakımın önemli bir sınırı da vardır. Karşı tarafın gerçek ihtiyaçları olmadan sürdürülen bakım, gerçek sorumluluğun etik ağırlığını taşımaz. Oyuncak bebeği ihmal etmek maddi zarar üretmez; dolayısıyla bakım veren kişinin davranışı gerçek bir canlı karşısında olduğu gibi zorunlu değildir. Bu nedenle burada incelenen şey anneliğin bütünü değil, bakım davranışının kendi kendine üretilebilen bileşenidir.

Tam da bu sınırlılık, kavramsal ayrımı keskinleştirir. Bir davranış gerçek sonuç üretmeden de devam edebiliyorsa, onun bütün anlamını sonuç üzerinden açıklamak mümkün değildir. Oyuncak bebeğe yönelen bakım, anneliğin davranışsal katmanında dışsal talep ile içselleştirilmiş rol arasındaki farkı açığa çıkarır.

Nihayetinde nesnenin talebinden bağımsız bakım, annelik kimliğinin yalnızca karşıdaki varlığın çağrısıyla kurulmadığını gösterir. Özne, kendi geçmişi, rol bilgisi ve tekrarları sayesinde bakım ilişkisinin önemli bir bölümünü kendi içinde taşıyabilir. Oyuncak bebeğin sessizliği tam da bu nedenle değerlidir: dışsal talebi sıfıra indirerek, bakım davranışının özne içinde ne kadar kalıcı bir organizasyona dönüşebildiğini görünür hâle getirir.

7.4. Hayal Gücü, Rol Şemaları ve İlişki Kurma

Oyuncak bebeğin cansızlığı, bakım ilişkisinin devam edebilmesi için nesnenin eksik bıraktığı bütün durumların özne tarafından doldurulmasını gerektirir. Gerçek bebek kendi ihtiyaçlarını, ruh hâllerini ve bedensel değişimlerini fiilen üretirken oyuncak bunların hiçbirine sahip değildir. Dolayısıyla ilişki yalnızca nesnenin maddi varlığına dayanamaz; hayal gücü, öğrenilmiş rol şemaları ve sembolik atıflar bakım düzeninin kurucu unsurlarına dönüşür.

Hayal gücü burada keyfî bir fantezi alanı değildir. Daha çok, görünmeyen veya mevcut olmayan durumları varsayıp davranışı bu varsayımlara göre organize etme kapasitesidir. Oyuncak bebeğin “acıkmış”, “uykulu”, “korkmuş” veya “hasta” kabul edilmesi, gerçeklikten kaçış değil, belirli bir ilişki yapısının davranışsal olarak kurulmasıdır. Öznenin zihni nesnenin taşımadığı durumları geçici olarak nesneye yükler ve bu yüklemeler eylem üretir.

Rol şemaları, hayal gücünün tamamen dağınık biçimde çalışmasını engeller. Çocuk bakım davranışlarını sıfırdan icat etmez; çevresinde gördüğü annelik, babalık veya genel bakım ilişkilerinden belirli kalıplar öğrenir. Bebek ağlarsa kucağa alınır, acıkırsa beslenir, uyuyacaksa yatağa yatırılır gibi basit nedensel diziler zihinsel repertuvara yerleşebilir. Oyuncak bebekle etkileşim, bu repertuvarın yeniden kullanılmasına imkân verir.

Şema yalnızca eylemi değil, olayların nasıl yorumlanacağını da belirler. Aynı oyuncak yatakta durduğunda “uyuyor”, battaniye altında olduğunda “üşümüyor”, kaşıkla temas ettiğinde “besleniyor” olarak kabul edilebilir. Nesnenin fiziksel durumu sınırlı olsa bile rol şeması ona daha geniş bir ilişkisel anlam kazandırır.

Hayal gücü ile rol şemasının birleşmesi, bakım davranışını üretken hâle getirir. Özne yalnızca daha önce gördüğü sahneleri birebir tekrar etmek zorunda değildir; mevcut bakım mantığından yeni durumlar türetebilir. Oyuncak bebeğin yolculuğa çıktığı, hastalandığı, düştüğü veya başka bir oyuncakla ilişki kurduğu senaryolar üretilebilir. Her yeni durumda aynı bakım veren rol, farklı davranışlar aracılığıyla yeniden kurulabilir.

Üretkenlik önemlidir; çünkü kimlik yalnızca ezberlenmiş hareketlerin mekanik tekrarıyla oluşmaz. Gerçek bir rol, değişen durumlar içinde kendi mantığını koruyabilmelidir. Bakım veren özne, “hangi eylemi kopyalamalıyım?” sorusundan “bu durumda bakım veren biri ne yapar?” sorusuna geçtiğinde rol şeması daha soyut bir düzeye taşınmış olur.

Böylece davranış belirli hareketlerden ortak ilkelere doğru genişler. Koruma, ihtiyaç gözetme, teselli, besleme ve sorumluluk gibi temalar farklı senaryolarda yeniden üretilebilir. Oyuncak bebek bu ilkelerin maddi olarak uygulanabileceği bir merkez sağlar; hayal gücü ise onları farklı durumlara taşır.

Rol şemasının içselleştirilmesi öznenin davranışını da giderek daha az dışsal yönlendirmeye bağımlı hâle getirir. Başlangıçta yetişkinlerin davranışları model olabilir; fakat bir süre sonra özne kendi senaryolarını kurabilir ve hangi bakım davranışının uygun olduğunu kendi içsel şemasından çıkarabilir. Model geri çekilirken rol devam eder.

Bu içselleştirme annelik kimliğinin davranışsal oluşumunda kritik önemdedir. Kimliğin kalıcılaşabilmesi için davranışın sürekli dışarıdan emredilmemesi gerekir. Kişi bir kez bakım mantığını kendi davranış sistemine taşıdığında, yeni durumlarda bağımsız biçimde bakım davranışı üretebilir. Rol artık öğrenilmiş içerik olmaktan çıkar, davranış üretme kapasitesine dönüşür.

Hayal gücü burada yalnızca nesneye özellik eklemez; öznenin kendi konumunu da kurar. Oyuncak bebeğin “korktuğu” varsayıldığında, onu rahatlatacak biri olma gereği ortaya çıkar. Böylece nesneye yüklenen durum, öznenin hangi rolde davranacağını belirler. Hayali ihtiyaç ile öznelik konumu aynı anda üretilir.

İlişki kurma açısından en önemli nokta da budur. Oyuncak bebeğin içsel durumu gerçekte bulunmasa bile, özne onu dikkate alınması gereken bir varlık olarak düzenli biçimde ele aldığında ilişki meydana gelir. İlişki için her iki tarafın eşit ölçüde bilinçli olması gerekmez; bir tarafın diğerine sürekli anlam, dikkat ve davranış yöneltmesi bile belirli bir ilişkisel yapı oluşturabilir.

Bu asimetri, insanın cansız nesnelerle kurduğu bağların nasıl mümkün olduğunu da açıklar. Nesne karşılık vermese bile ona geçmiş, isim, karakter veya özel değer atfedilebilir. Oyuncak bebek burada son derece uygun bir nesnedir; insan yavrusuna benzer biçimi, bakım şemalarının kolaylıkla üzerine aktarılmasını sağlar.

Antropomorfik özellikler hayal gücünün üzerinde çalışacağı bir yüzey sunar. Yüz, gözler, kollar, kıyafetler ve bebek bedenine benzeyen oranlar, nesneyi sıradan maddeden farklı bir kategoriye yaklaştırır. Nesne hâlâ cansızdır; fakat biçimsel benzerlik, insan ilişkilerine ait davranışların ona yöneltilmesini kolaylaştırır.

Hayal gücünün burada yaptığı şey canlılık yanılsaması yaratmak zorunda değildir. Çocuk oyuncak bebeğin cansız olduğunu aynı anda bilebilir ve yine de ona bakım verebilir. Dolayısıyla ilişki, yanlış bir ontolojik inanca dayanmak zorunda değildir. Kişi “bu gerçekten canlı” demeden de “şimdi onu uyutuyorum” biçiminde davranabilir. Oyun, ontolojik bilgi ile davranışsal kabulün aynı anda var olabildiği özel bir alan yaratır.

Bu ikili yapı son derece önemlidir. Öznenin nesnenin gerçek statüsünü bilmesi, sembolik statü üretmesine engel olmaz. Maddi gerçeklik ile oyun gerçekliği birbirini dışlamadan yan yana durabilir. Oyuncak bebek hem cansız nesne hem de davranış içinde “bebek” olabilir. İlişkinin ontolojik gücü tam olarak bu çift statüden doğar.

Rol şemaları bu çiftliği düzenler. Nesnenin gerçekten canlı olmadığı bilindiği hâlde ona hangi davranışların yöneltilebileceğini belirleyen bir sembolik gramer sağlar. Böylece hayal gücü tamamen sınırsız kalmaz; bakım ilişkisine uygun bir yapı içinde çalışır.

İlişki kurmanın sürekliliği de hayal gücü ile tekrarın birleşmesine bağlıdır. Her yeni oyun sırasında oyuncak bebeğin bütün geçmişi yeniden icat edilmek zorunda değildir. Önceden verilmiş isim, oluşturulmuş karakter veya kurulmuş bakım ritüelleri yeni senaryoya taşınabilir. Hayal gücü sıfırdan başlamaz; geçmiş tekrarların oluşturduğu ilişki üzerine yeni katmanlar ekler.

Böylece oyuncak bebek etrafında bir tür sembolik biyografi oluşabilir. Nesne fiziksel olarak değişmese bile öznenin zihninde onun “yaşadığı” olaylar, aldığı bakımlar ve sahip olduğu özellikler birikebilir. Bu biyografi, oyuncak bebeğin diğer benzer nesnelerden neden farklılaşabildiğini açıklar. Aynı fabrikadan çıkmış iki oyuncak maddi olarak eşdeğer olabilir, fakat bakım ve hayal gücü yoluyla biri özne açısından benzersizleşebilir.

Benzersizlik ilişkiyi daha da yoğunlaştırır. Nesne artık yalnızca “bir bebek” değil, belirli geçmişe sahip “bu bebek” hâline gelir. Bakım veren özne de genel bir rol icra etmekten çıkarak belirli bir nesneyle belirli bir ilişkinin taşıyıcısına dönüşür. Kimlik ile ilişki karşılıklı olarak özelleşir.

Gerçek annelikte hayal gücünün rolü daha sınırlı fakat yine de önemlidir; anne çocuğun gelecekteki ihtiyaçlarını, olası riskleri ve henüz gerçekleşmemiş durumları sürekli düşünür. Oyuncak bebek ise bu kapasiteyi gerçek veri olmaksızın çalıştırdığı için mekanizmayı daha saf hâle getirir. Nesnenin hiçbir içsel durumu olmadığı hâlde ilişki kurulabiliyorsa, bakımın belirli kısmının temsil etme ve ihtimal üretme kapasitesine dayandığı anlaşılır.

Hayal gücü, rol şemaları ve tekrarın birleşimi sonunda oyuncak bebeği yalnızca pasif bir oyuncaktan çıkarıp ilişkisel bir merkez hâline getirir. Nesne kendi başına bakım talep etmez; fakat özne onun etrafında ihtiyaçlar, ritüeller ve sorumluluklar örgütleyebilir. İlişki bu nedenle nesnenin canlılığından değil, ona yöneltilen anlam ve davranışların sürekliliğinden beslenir.

Oyuncak bebeğin annelik analizindeki önemi tam da burada derinleşir. Cansız nesne, biyolojik olarak hiçbir şey talep etmeden bakım şemalarını harekete geçirebilir; hayal gücü eksik ihtiyaçları üretir, rol şemaları uygun davranışları düzenler, tekrar ise bütün sistemi zamansal olarak sabitler. Böylece anneliğin davranışsal katmanı, canlı bebeğin varlığı olmaksızın kendi küçük ilişkisel evrenini kurabilecek kadar özerk bir yapı hâline gelir.                                                                                               

7.5. Cansız Nesnenin İlişkisel Aktörleşmesi

Oyuncak bebeğin cansız olması, onu ilişkide bütünüyle etkisiz kılmaz. Fiziksel anlamda hiçbir iradesi, talebi veya eylem kapasitesi bulunmasa da, öznenin davranışlarını belirli bir yönde örgütleyebildiği ölçüde ilişkisel bir aktör gibi işlev görebilir. Buradaki aktörlük gerçek failiyet değildir; nesnenin kendi başına karar vermesi, istemesi veya davranması söz konusu değildir. Daha sınırlı ve daha işlevsel bir anlamda, nesnenin ilişki içindeki konumu öznenin eylemlerini düzenleyen bir merkez hâline gelir.

Bu ayrım önemlidir; çünkü cansız nesneleri ya tamamen pasif ya da insan benzeri failler olarak düşünmek gereksiz bir ikilik yaratır. Oyuncak bebek irade sahibi değildir, fakat onun belirli biçimi, kültürel anlamı ve ilişki içindeki statüsü öznenin davranış olasılıklarını değiştirir. Aynı kişi sıradan bir plastik parçaya göstermeyeceği dikkati bebek biçimindeki bir nesneye gösterebilir. Dolayısıyla nesnenin fiziksel ve sembolik özellikleri davranış alanını yeniden düzenler.

İlişkisel aktörleşmenin ilk koşulu, nesnenin belirli bir kategoriye yerleştirilmesidir. Oyuncak “bebek” olarak algılandığında, onun çevresinde bakım eylemlerinin anlamlı hâle geleceği bir ilişki alanı açılır. Kucağa almak, yatırmak, giydirmek veya korumak artık rastlantısal hareketler olmaktan çıkar; nesnenin statüsüyle uyumlu davranışlara dönüşür. Oyuncak hiçbir şey yapmadan bile hangi eylemlerin ona uygun görüneceğini etkileyebilir.

Burada nesnenin biçimi davranışı doğrudan belirlemez; fakat belirli davranışları davet eder. İnsan yavrusuna benzeyen beden oranları, yüz, gözler, kıyafetler ve taşınabilirlik, bakım repertuvarının harekete geçmesini kolaylaştırır. Bir nesnenin geometrisi ile ona yönelen davranış arasında böylece doğrudan olmayan fakat güçlü bir bağ kurulabilir. Oyuncak bebeğin maddi formu, annelik benzeri ilişkiyi taşıyabilecek bir yüzey üretir.

Aktörleşmenin ikinci boyutu, nesnenin zaman içinde özel bir konum kazanmasıdır. Aynı oyuncak sürekli olarak bakım ritüellerinin merkezine yerleştirildiğinde, artık yalnızca fiziksel biçimiyle değil, birikmiş ilişki tarihiyle de öznenin davranışlarını etkiler. Onun nerede durduğu, kaybolup kaybolmadığı, yanında bulunup bulunmadığı önem kazanabilir. Nesne fiziksel olarak sessiz kalırken öznenin dikkat ekonomisinde giderek daha fazla yer işgal eder.

Bu yer işgali, nesnenin davranış üretme gücünü dolaylı biçimde artırır. Oyuncağın yatağının hazırlanması, kıyafetlerinin saklanması, dışarı çıkarken yanına alınması veya belirli alanlarda korunması, maddi nesnenin kendi iradesinden değil, ona yüklenen ilişkisel değerden kaynaklanır. Yine de sonuçta nesnenin varlığı öznenin ne yapacağını etkiler. Aktörleşme tam da bu dolaylı nedensellikte ortaya çıkar.

Gerçek bir bebek ile oyuncak bebek arasındaki fark burada dikkatle korunmalıdır. Canlı bebek kendi davranışları ve ihtiyaçlarıyla ilişkiye aktif biçimde müdahale eder; oyuncak ise bunu yapamaz. Fakat aktif failiyetin yokluğu, nesnenin ilişkisel düzen içinde etkisiz olduğu anlamına gelmez. Oyuncak bebeğin statüsü, öznenin davranış repertuvarını harekete geçiren sabit bir düğüm noktası hâline gelebilir.

İlişkisel aktörleşme kavramı, bakımın yalnızca öznenin içinden dışarıya doğru yayılan bir süreç olmadığını da gösterir. Öznenin hayal gücü ve rol şemaları elbette merkezi önemdedir; fakat bu şemaların belirli nesneler üzerinde daha kolay etkinleşmesi, nesnenin de ilişki yapısında bir işlev taşıdığını gösterir. Oyuncak bebeğin formu, boyutu ve sembolik anlamı bakım davranışlarının yönünü daraltır ve yoğunlaştırır.

Nesnenin konumu öznenin kimliğini de etkileyebilir. Oyuncak “bakılması gereken varlık” olarak sabitlendiğinde, özne kendisini tekrar tekrar bakım veren konumunda bulur. Böylece nesneye atfedilen statü yalnızca nesnenin anlamını değiştirmez; öznenin davranışsal sınıflandırmasını da etkiler. Bir tarafın ilişkisel tanımı, diğer tarafın özne pozisyonunu üretir.

Tam da bu karşılıklı bağımlılık, aktörlük kavramını kullanmayı mümkün kılar. Oyuncak kendi başına eylemde bulunmaz; fakat ilişki düzeni içinde belirli sonuçların oluşmasına katkıda bulunur. O olmasa aynı bakım pratikleri başka bir nesneye aynı kolaylıkla yönelmeyebilir. Dolayısıyla nesne nedensellik zincirinin başlangıcı olmasa bile, davranışın belirli biçimde örgütlenmesinin koşullarından biri olur.

Bu yapı, insanın nesnelerle kurduğu daha geniş ilişkiler açısından da önemlidir. Bir nesneye verilen özel statü, öznenin hareketlerini, mekân kullanımını ve zamanını değiştirebilir. Oyuncak bebeğin korunacağı özel bir yer ayrılması veya onun için belirli eşyaların saklanması, nesnenin çevresinde küçük bir davranış alanı oluşturur. Kimlik yalnızca kişiler arası ilişkilerde değil, nesnelerle kurulan istikrarlı pratiklerde de biçimlenebilir.

Oyuncak bebeğin annelik açısından ayrıcalıklı olması, onun özellikle bakım ilişkisini çağıran bir nesne olmasından gelir. Bir araba oyuncağı daha çok hareket, hız veya kontrol şemalarını; bir oyuncak bebek ise bakım, koruma ve sorumluluk şemalarını etkinleştirebilir. Nesnenin biçimi ve kültürel kodları hangi davranış ailesinin daha kolay kurulacağını belirler.

İlişkisel aktörleşme, oyuncak bebeğin neden yalnızca “üzerinde davranış uygulanan nesne” olmadığını açıklar. Nesne, bakım eylemlerini kabul eden nötr bir yüzey olmanın ötesinde, belirli rol dağılımlarını istikrarlı hâle getiren bir merkezdir. Öznenin ne yapacağı, hangi duygusal tonu kullanacağı ve hangi normları oyuna dâhil edeceği kısmen nesnenin “bebek” statüsü tarafından yönlendirilir.

Bu yönlendirme davranışın tekrarını da kolaylaştırır. Her karşılaşmada aynı nesne, aynı rol repertuvarını yeniden çağırabilir. Böylece oyuncak bebek yalnızca geçmiş bakımın taşıyıcısı değil, gelecekteki bakım davranışlarının tetikleyicilerinden biri hâline gelir. Nesnenin varlığı, öznenin davranışsal hafızasını etkinleştiren bir anahtar gibi çalışabilir.

Gerçek annelikte çocuk çok daha güçlü ve bağımsız bir aktördür; ihtiyaçları, karakteri ve davranışları annenin rolünü sürekli dönüştürür. Oyuncak bebekte ise aktörlük minimuma iner ve neredeyse tamamen ilişkisel statüye dayanır. Tam da bu azalma, nesnenin hangi koşullarda yine de davranış üretiminde rol oynayabildiğini görmeyi mümkün kılar.

Oyuncak bebeğin cansızlığı böylece pasiflik ile etkisizlik arasındaki farkı açığa çıkarır. Nesne pasiftir, fakat etkisiz değildir. İrade taşımaz, fakat ilişkiyi örgütleyebilir; talepte bulunmaz, fakat bakım repertuvarını harekete geçirebilir; kimlik sahibi değildir, fakat öznenin belirli bir kimlik pozisyonuna yerleşmesine aracılık edebilir. Cansız nesne tam da bu sınırlı anlamda ilişkisel aktörleşir.

7.6. Cansızlığın Eksiklik Değil Deney Koşulu Olması

Oyuncak bebeğin gerçek bebeğe kıyasla eksik olduğu açıktır: canlı değildir, ihtiyaç üretmez, tepki vermez, acı çekmez ve bakımın sonuçlarından etkilenmez. Fakat annelik kimliğinin davranışsal bileşenlerini analiz etmek açısından bu eksiklikler teorik bir kusur değil, doğrudan deneyin koşuludur. Oyuncak bebeğin canlı bir bebek kadar gerçekçi olmaması, onu analitik olarak değersizleştirmek yerine belirli değişkenleri sistemden çıkaran özel bir araç hâline getirir.

Gerçek bebek anneliğin farklı katmanlarını birbirine bağlar. Canlılık gerçek ihtiyaç üretir; ihtiyaç bakım davranışını zorunlu kılar; davranış geri bildirim alır; geri bildirim öğrenmeyi ve duygusal bağı güçlendirir. Bütün süreçler aynı anda çalıştığı için tekrarın tek başına ne kadar kurucu olduğu görünmez. Oyuncak bebeğin cansızlığı ise bu devrenin büyük bölümünü keser.

Kesinti sayesinde davranışın hangi unsurlar olmaksızın devam edebildiği sınanabilir. Gerçek açlık yoktur, fakat besleme mümkündür. Gerçek korku yoktur, fakat teselli davranışı kurulabilir. Gerçek uyku ihtiyacı yoktur, fakat uyutma ritüeli sürdürülebilir. Böylece canlılık ortadan kaldırıldığında bakımın tamamen çökmemesi, anneliğin davranışsal katmanlarının biyolojik zorunluluktan belirli ölçüde bağımsız çalışabildiğini gösterir.

Cansızlığın deneysel değeri, özellikle karşı tarafın bağımsız nedenselliğini sıfıra yaklaştırmasında yatar. Gerçek bebek bakım veren kişinin davranışlarını sürekli olarak değiştirirken oyuncak bebek hiçbir yeni veri üretmez. Böylece eylemin kaynağı daha büyük oranda özneye, öğrenilmiş rol şemalarına ve tekrara doğru kayar. Analiz, bakımın “nesne tarafından zorlanan” kısmından “özne tarafından taşınan” kısmına odaklanabilir.

Bu nedenle oyuncak bebeğin gerçek bebeğe benzemediği noktalar, analizin en değerli bölgeleridir. Eğer oyuncak canlı olsaydı, gerçekten acıksaydı ve davranışlara karşılık verseydi, anneliğin farklı mekanizmaları yeniden birbirine karışacaktı. Cansızlık, sistemi basitleştirir ve davranışsal bileşenleri görünür kılar.

Bir deney düzeneğinde bazı değişkenlerin çıkarılması, incelenen olguyu fakirleştirir; fakat aynı zamanda belirli nedensel ilişkileri daha açık hâle getirir. Oyuncak bebekte de benzer bir durum vardır. Gerçek anneliğin zenginliği ve karmaşıklığı azaltılır; karşılığında tekrar, taklit, rol şeması ve ilişkisel konumlandırmanın bağımsız etkisi daha kolay seçilir.

Burada “deney” sözcüğü katı laboratuvar anlamında değil, kavramsal ayrıştırma anlamında kullanılmalıdır. Oyuncak bebek bilimsel kontrol altında kurulmuş bir deney düzeneği değildir; ancak doğal olarak belirli değişkenleri dışarıda bırakan bir sınır vakasıdır. Tam da bu nedenle annelik hakkında genellikle görünmez kalan bazı mekanizmaları düşünsel olarak izole etmeye imkân verir.

Cansızlığın önemli bir avantajı, davranışın gerçek sonuçtan bağımsızlaşmasını sağlamasıdır. Gerçek bebek bakımında başarısızlık zarar doğurabilir; oyuncak bebekte davranışın maddi sonucu yoktur. Böylece bakımın neden yalnızca sonuç üretmek için yapılmadığı daha net görülür. Davranış rolü, ritüeli ve kimlik pozisyonunu sürdürmek gibi başka işlevler de taşıyabilir.

Aynı şekilde oyuncak bebeğin geri bildirimsizliği, bakımın ödül ve doğrulama mekanizmalarından ne ölçüde bağımsızlaşabildiğini sınar. Nesne gülümsemez, rahatlamaz ve sevgi göstermez; buna rağmen bakım devam edebilir. Dolayısıyla tekrarın sürmesi için her zaman canlı karşılığın gerekmediği anlaşılır.

Cansızlık hayal gücünün rolünü de açığa çıkarır. Gerçek bebek kendi durumlarını ürettiği için özne onları yorumlar; oyuncak bebekte ise durumların önemli kısmı bütünüyle varsayılır. Bu fark, annelik davranışının belirli bölümünün yalnızca algıya değil, temsil ve öngörü kapasitesine de dayandığını gösterir.

Deney koşulu olarak cansızlık, annelik ile gerçek sorumluluk arasındaki farkı da keskinleştirir. Oyuncak bebeğin zarar görebileceği biyolojik bir yaşamı olmadığı için bakım veren özne gerçek etik yük taşımaz. Dolayısıyla anneliğin hangi yönlerinin yalnızca davranış formuna, hangilerinin canlı bir karşı tarafın varlığına bağlı olduğu daha kolay ayırt edilir.

Burada oyuncak bebeğin sınırları teorinin zayıflığı değil, ayrıştırmanın başarısıdır. Oyuncak gerçek anneliğin bütününü yeniden üretseydi zaten hiçbir şeyi ayırt etmeye yaramazdı. Analitik değer, tam olarak bazı unsurların eksik olmasından doğar. Eksik olan bileşenler hangi davranışların kaybolduğunu, kalan bileşenler ise hangi yapıların biyolojik zeminden bağımsızlaşabildiğini gösterir.

Cansızlık ayrıca annelik davranışının simgesel katmanını maddi katmandan ayırır. Besleme hareketi fiziksel sonuç üretmeden de “besleme” olarak tanınabilir; koruma davranışı gerçek risk olmadan da “koruma” anlamı taşıyabilir. Böylece bakım pratiklerinin fiziksel işlevlerinden bağımsız sembolik yapısı ortaya çıkar.

Bu ayrım performatif kimliğin anlaşılması açısından merkezi önemdedir. Eğer davranışlar yalnızca gerçek işlevleri sayesinde kimlik üretseydi, oyuncak bebeğe yönelen bakım tamamen anlamsız olurdu. Oysa davranışın biçimi ve rol dağılımı korunabildiği için performatif öznelik de belirli ölçüde kurulabilir.

Cansızlığın deney koşulu olması, anneliğin biyolojik açıklamalarını reddetmez. Tam tersine, biyolojik unsurların etkisini belirginleştirmek için onları geçici olarak sistemden çıkarır. Bir değişken kaldırıldığında hangi sonuçların kaybolduğunu görmek, o değişkenin gerçek ağırlığını daha doğru değerlendirmeye yardımcı olur. Oyuncak bebekte gerçek karşılıklılığın yokluğu, canlı bebeğin geri bildirim döngüsünün annelikte ne kadar önemli olduğunu da dolaylı biçimde gösterir.

Dolayısıyla oyuncak bebek aynı anda hem neyin kaldığını hem neyin eksildiğini gösteren çift yönlü bir araçtır. Kalan bakım ritüelleri tekrarın ve rol şemalarının gücünü; eksilen gerçek sorumluluk ve karşılıklılık ise canlılığın vazgeçilmezliğini görünür kılar. Analiz tek taraflı olarak “biyoloji gereksizdir” sonucuna değil, hangi katmanın hangi koşula bağlı olduğunu belirleyen daha incelikli bir ayrıştırmaya ulaşır.

Cansızlık bu nedenle anneliğin boşaltılması değil, katmanlarına ayrılmasıdır. Oyuncak bebeğin hiçbir gerçek ihtiyacının olmaması, davranışın yalnızca ihtiyaç tarafından üretilmediğini; hiçbir geri bildirim vermemesi, bakımın tamamen karşılıklılığa bağlı olmadığını; canlı olmaması ise rol ve ritüelin maddi yaşamdan kısmen bağımsız taşınabildiğini gösterir.

Oyuncak bebeğin teorik gücü nihayetinde tam da canlı olamamasından gelir. Cansız nesne anneliğin tüm gerçekliğini taşıyamaz; fakat taşımadığı şeyler sayesinde anneliğin hangi katmanlarının neye bağlı olduğunu açığa çıkarır. Eksiklik burada bir kusur değil, kavramsal diseksiyonun keskinliği hâline gelir.   

8. Oyuncak Bebeğin Sosyalleşme Tezisinin Ötesindeki Anlamı

8.1. Yetişkin Davranışlarının Kopyalanması Tezinin Sınırları

Oyuncak bebeğe yönelik bakım davranışlarını açıklamak için en sık başvurulan çerçevelerden biri sosyalleşmedir. Çocuk çevresindeki yetişkinleri gözlemler, onların bebeklerle kurduğu ilişkileri taklit eder ve böylece toplumsal rollerin davranışsal kalıplarını öğrenir. Bu açıklama belirli ölçüde doğrudur; oyuncak bebekle oynayan çocuk gerçekten de besleme, taşıma, uyutma, giydirme veya teselli etme gibi davranışları çoğu zaman çevresinden öğrenir. Fakat yalnızca taklide odaklanmak, davranışın tekrar yoluyla özne üzerinde yarattığı dönüşümü açıklamakta yetersiz kalır.

Sosyalleşme modeli çoğu zaman davranışın kaynağına bakar: çocuk bunu nereden öğrendi? Ontolojik açıdan daha önemli soru ise başka bir yerde bulunur: öğrendiği davranışı tekrar ettikçe çocuk hangi özne konumuna yerleşmeye başlar? İlk soru davranışın kökenini açıklar; ikinci soru davranışın kurucu etkisini. Oyuncak bebeğin teorik değeri tam olarak bu ikinci düzeyde ortaya çıkar.

Bir davranışın yetişkinden öğrenilmiş olması, onun yalnızca dışsal bir kopya olarak kalacağı anlamına gelmez. Taklit edilen hareket yeterince tekrarlandığında öznenin kendi davranış repertuvarına yerleşebilir, dışsal modele duyulan ihtiyaç azalabilir ve pratik yeni durumlara uyarlanabilir hâle gelebilir. Dolayısıyla öğrenilmiş olmak ile kurucu olmak birbirine karşıt değildir. Bir davranış dışarıdan alınabilir ve yine de zaman içinde öznenin kimliğini şekillendiren bir içsel düzen hâline gelebilir.

Basit taklit modelinin sınırı en açık biçimde yaratıcı varyasyonlarda görülür. Çocuk yalnızca annesinin veya başka bir bakım verenin yaptığı hareketleri birebir kopyalamaz; yeni senaryolar üretebilir. Oyuncak bebeği “hasta” ilan edebilir, seyahate çıkarabilir, korktuğunu varsayabilir veya daha önce hiç görmediği bir bakım sahnesi kurabilir. Davranış artık modelin kopyası değildir; modelden türetilmiş bir bakım mantığının yeni koşullara uygulanmasıdır.

Bu aşamada taklit, şema üretimine dönüşür. Özne yalnızca “şu hareketi şöyle yap” bilgisini değil, “bakım verilen bir varlık belirli durumda şu türden müdahalelere ihtiyaç duyar” biçimindeki daha soyut ilişki mantığını öğrenir. Şema, belirli davranışların arkasındaki ortak yapıyı taşır. Böylece çocuk, görmediği durumlarda bile bakım veren rolün mantığına uygun yeni eylemler üretebilir.

Sosyalleşme açıklamasının ikinci sınırı, öznenin içselleştirdiği rolün zamanla davranışı dışsal örnekten bağımsız hâle getirmesidir. Başlangıçta yetişkin davranışı yönlendirebilir, fakat daha sonra çocuk oyuncak bebeğin “neye ihtiyacı olduğunu” kendi başına belirleyebilir. Model geri çekildiğinde pratik çökmüyorsa, davranış artık yalnızca kopyalama değildir. Öğrenilmiş rol, öznenin kendi davranış üretim sistemine katılmıştır.

Üçüncü sınır, tekrarın duygusal yatırım üretebilmesidir. Basit sosyalleşme teorisi çoğu zaman çocuğun belirli bir kültürel rolü öğrendiğini söyler; fakat neden bazı oyuncakların özel değer kazandığını, neden belirli bakım ritüellerinin diğerlerinden daha kalıcı olduğunu veya neden davranışın duygusal tonunun zaman içinde değişebildiğini tek başına açıklayamaz. Sürekli bakım verilen nesne, tekrarın kendisi sayesinde daha özel hâle gelebilir.

Burada nedensellik tek yönlü değildir. Çocuk oyuncağı sevdiği için bakım verebilir; fakat bakım verdiği için de oyuncak daha değerli hâle gelebilir. Sosyalleşme modeli ilk yönü açıklamakta yeterli olabilirken ikinci yön tekrarın kurucu etkisini gerektirir. Davranış yalnızca mevcut ilişkinin sonucu değil, ilişkiyi yoğunlaştıran mekanizma hâline gelir.

Taklit açıklamasının bir başka sınırı, rolün beden içinde yerleşmesidir. Belirli bakım hareketleri sürekli tekrarlandığında yalnızca bilişsel olarak hatırlanmaz; motor alışkanlık hâline gelebilir. Oyuncağın nasıl tutulduğu, nasıl yatırıldığı veya hangi sırayla bakım yapıldığı giderek daha az düşünsel yönlendirme gerektirir. Davranışın bedene yerleşmesi, taklidin özneyle arasındaki mesafenin azaldığını gösterir.

Sosyalleşme çoğu zaman toplumsal normların aktarımına vurgu yapar. “Anne böyle davranır”, “bebek böyle tutulur”, “bakım böyle verilir” gibi kurallar kültürden bireye aktarılır. Fakat bu aktarımın ardından ne olduğu en az aktarımın kendisi kadar önemlidir. Norm özne tarafından uygulanmaya başlandığında, yalnızca toplumsal düzeni yeniden üretmez; kişinin kendi kimlik yapısına da müdahale eder.

Oyuncak bebeğin bakımında çocuk bir rolü öğrenmekle kalmaz, rolün davranışsal mantığını defalarca icra eder. Her icra “bakım veren” ile “bakım alan” arasındaki ilişkiyi yeniden kurar. Böylece sosyalleşmenin içeriği performansa, performans ise özneleşmeye dönüşebilir. Oyuncak bebeğin teorik önemi tam da bu dönüşüm zincirindedir.

Basit taklit modeli, nesnenin işlevini de fazla pasif biçimde yorumlama eğilimindedir. Oyuncak bebek yalnızca yetişkin davranışlarının üzerinde tekrarlandığı nötr bir yüzey değildir. İnsan yavrusuna benzeyen biçimi, taşınabilirliği ve kültürel olarak “bebek” kategorisine yerleştirilmesi, belirli davranışların harekete geçmesini kolaylaştırır. Nesne, öğrenilmiş rol şemalarının maddi taşıyıcısı hâline gelir.

Dolayısıyla oyuncak bebeğin sosyalleştirici işlevi yalnızca bilgi aktarmak değildir; soyut rol şemalarını somut pratiklere dönüştürmeye imkân vermesidir. “Anne nasıl davranır?” bilgisi, oyuncak üzerinde tekrar edilmedikçe yalnızca zihinsel içerik olarak kalabilir. Oyuncak bebek bu bilgiyi bedensel ve zamansal bir pratik hâline getirir.

Pratikleştirme, sosyal normun özne tarafından deneyimlenmesini sağlar. Bir rol hakkında bilgi sahibi olmak ile rolün davranışsal gerekliliklerini icra etmek aynı şey değildir. Oyuncak bebeğin sağladığı alan, sosyal rolün yalnızca gözlemlenmesini değil, bedensel olarak denenmesini mümkün kılar. Böylece sosyalleşme pasif öğrenmeden aktif rol üretimine doğru genişler.

Bu ayrım annelik kimliği açısından özellikle önemlidir. Anneliğin toplumsal bir rol olarak öğrenilmesi, onun bütünüyle sosyal kurgu olduğu anlamına gelmez; aynı şekilde biyolojik yatkınlıkların bulunması da toplumsal öğrenmeyi önemsizleştirmez. Oyuncak bebek, iki açıklama arasındaki boşluğu davranış yoluyla doldurur. Kültürel olarak öğrenilmiş bakım şemaları, tekrar sayesinde öznenin kendi davranış düzenine katılır.

Taklit teorisinin gerçek sınırı burada ortaya çıkar: yalnızca davranışın nereden geldiğini söyler, fakat davranışın geri dönerek özneyi nasıl değiştirdiğini yeterince açıklamaz. Oysa oyuncak bebek örneğinde asıl ontolojik ağırlık bu geri dönüştedir. Çocuk yetişkin davranışını taklit eder; tekrar edilen taklit alışkanlığa dönüşür; alışkanlık rolü istikrarlılaştırır; rol de yeni davranışlar üretmeye başlar.

Böylece oyuncak bebek, sosyalleşmenin pasif bir ürünü değil, sosyalleşmiş davranışın özneleşmeye dönüştüğü bir ara yüz hâline gelir. Yetişkin davranışlarının kopyalanması başlangıç mekanizmasını açıklayabilir; fakat annelik benzeri rolün nasıl süreklilik kazandığını, nasıl duygusal yatırım ürettiğini ve nasıl özne konumuna dönüştüğünü açıklamak için tekrar, ilişkisellik ve performans kavramlarına ihtiyaç vardır.

8.2. Oyuncak Bebeğin Kavramsal İşlevi

Oyuncak bebeğin teorik değeri, gündelik kullanımından çok daha geniştir. Çocuk açısından oyun nesnesi olan şey, kavramsal analiz açısından anneliğin bileşenlerini birbirinden ayırmaya yarayan bir araçtır. Çünkü oyuncak bebek aynı anda iki özelliği taşır: canlı bir bebeğe yeterince benzer ve gerçek bir bebekten yeterince farklıdır. Benzerlik bakım davranışlarının ona yöneltilmesini mümkün kılar; farklılık ise davranışın biyolojik nedenlerini sistemden çıkarır.

Tam da bu ikili yapı oyuncak bebeği sıradan bir temsil nesnesinden ayırır. Eğer nesne gerçek bebeğe hiç benzemeseydi, bakım repertuvarının ona aktarılması daha zor olurdu. Eğer gerçek bir bebek kadar canlı ve ihtiyaç sahibi olsaydı, anneliğin biyolojik ve davranışsal katmanları yeniden birbirine karışırdı. Oyuncak bebek iki uç arasında özel bir konum işgal eder: bakımın formunu taşır, fakat bakımın doğal zorunluluğunu taşımaz.

Kavramsal işlev ilk olarak ayrıştırmada ortaya çıkar. Gerçek annelikte gebelik, doğum, genetik bağ, hormonal süreçler, canlı bebeğin ihtiyacı, toplumsal normlar, duygu ve tekrar aynı ilişki içinde birleşir. Oyuncak bebek bu bileşenlerin önemli bölümünü sistemden çıkararak davranışsal çekirdeği görünür hâle getirir. Böylece bakımın ne kadarının biyolojik talebe, ne kadarının öğrenilmiş pratik ve tekrara bağlı olduğu daha açık biçimde düşünülebilir.

İkinci işlev, annelik kavramının minimum koşullarını sınamasıdır. Bir fenomenin hangi bileşenlerinin zorunlu olduğunu anlayabilmek için onlardan bazılarını çıkarmak gerekir. Oyuncak bebek annelikten canlılığı, doğumu ve gerçek ihtiyacı çıkarır; geriye bakım davranışı, rol ilişkisi, tekrar ve sembolik sorumluluk kalır. Kalan yapı anneliğin tamamı değildir, fakat kavramın hangi parçalarının biyoloji dışında da taşınabildiğini gösterir.

Üçüncü işlev, neden ile biçim arasındaki farkı görünür kılmaktır. Gerçek bebekte bakım davranışı çoğu zaman somut gereksinim tarafından çağrılır. Oyuncak bebekte gereksinim ortadan kalkmasına rağmen davranış formu devam edebilir. Böylece bir pratiğin başlangıç nedeninden ayrılarak kendi başına anlam ve süreklilik taşıyabileceği görülür.

Dördüncü işlev, kimlik ile davranış arasındaki nedensel yönü tersine çevirmektir. Gerçek annelikte “anne olduğu için bakım veriyor” açıklaması çok güçlüdür. Oyuncak bebekte ise biyolojik annelik statüsü bulunmadığından aynı açıklama yetersiz kalır. Burada “bakım verdiği ölçüde annelik benzeri rol kuruyor” yönü daha görünür hâle gelir. Oyuncak bebek böylece kimliği yalnızca eylemin nedeni değil, eylemin mümkün sonuçlarından biri olarak düşünmeye zorlar.

Kavramsal değerin önemli bir kısmı da nesne ile statü arasındaki farktan doğar. Oyuncak maddi olarak plastik, kumaş veya benzeri malzemeden oluşur; fakat ilişkisel olarak “bebek” statüsü kazanabilir. Dolayısıyla bir varlığın maddi ontolojisi ile ona yüklenen sosyal ve davranışsal statü aynı şey değildir. Oyuncak bebeğin çevresinde kurulan bakım, bu iki düzey arasındaki mesafeyi somutlaştırır.

Benzer bir ayrım özne tarafında da ortaya çıkar. Kişi biyolojik olarak anne değildir, fakat belirli davranışlar aracılığıyla bakım veren konuma yerleşebilir. Böylece biyolojik statü ile ilişkisel pozisyon birbirinden ayrılır. Oyuncak bebek iki taraflı bir kavramsal bölme işlemi gerçekleştirir: nesnede “gerçek bebek” ile “bebek olarak muamele edilen nesne”yi; öznede ise “biyolojik anne” ile “annelik benzeri bakım rolünü icra eden kişi”yi ayırır.

Kavramsal işlevin bir başka boyutu, performans ile sahicilik arasındaki kaba karşıtlığı bozmasıdır. Oyuncak bebeğe yönelik bakımın “sadece oyun” olması, davranışın özne üzerinde hiçbir etkisi olmadığı anlamına gelmez. Oyun içindeki performans, gerçek hayattaki davranış şemalarının öğrenildiği, tekrarlandığı ve bedene yerleştirildiği alanlardan biri olabilir. Dolayısıyla performatif olan, sahte olanla özdeş değildir.

Oyuncak bebek aynı zamanda kimliğin ilişkisel niteliğini görünür hâle getirir. “Anne” ve “bebek” rollerinin birbirlerini tanımlaması, öznenin kimliğinin yalnızca kendi içsel özelliklerinden türemediğini gösterir. Bir varlığa nasıl davranıldığı, diğer tarafın hangi özne konumuna yerleşeceğini de etkiler. Böylece kimlik, tek bir bireyin içine kapatılmış olmaktan çıkarak ilişki ağı içinde düşünülür.

Tekrarın kavramsal önemi de oyuncak bebek üzerinden daha kolay izlenir. Aynı nesneye bir kez bakım vermek ile bakım ritüellerini uzun süre sürdürmek arasında nitelik farkı vardır. Oyuncak, davranışın nasıl olaydan pratiğe, pratikten alışkanlığa, alışkanlıktan kimliksel konuma dönüşebildiğini gözle görünür kılar.

Cansızlık da kavramsal işlevin parçasıdır. Oyuncak hiçbir geri bildirim üretmediği için bakım davranışı karşı tarafın doğrulamasından bağımsız biçimde incelenebilir. Öznenin rol şemaları, hayal gücü ve davranışsal hafızası daha açık hâle gelir. Böylece canlı ilişkide sürekli birbirine karışan özne kaynaklı ve nesne kaynaklı nedensellik kısmen ayrıştırılır.

Oyuncak bebeğin kavramsal gücü, annelik hakkında verilebilecek basit bir hüküm üretmesinde değil, farklı açıklama düzeylerini birbirinden ayırmasındadır. “Annelik biyolojiktir” önermesi bazı mekanizmaları yakalar; “annelik toplumsal olarak öğrenilir” önermesi başka mekanizmaları açıklar; “annelik tekrar yoluyla kurulur” önermesi ise davranışsal sürekliliği görünür kılar. Oyuncak bebek, bu açıklamaların aynı fenomenin farklı katmanlarına ait olduğunu gösteren bir kesit sağlar.

Bu yüzden oyuncak bebeğin kavramsal işlevi yalnızca çocukluk oyunlarını yorumlamak değildir. Daha geniş düzeyde, kimliğin nasıl üretildiği sorusuna örnek oluşturur. Bir davranışın dışarıdan öğrenilmesi, tekrar edilmesi, öznenin bedenine yerleşmesi ve zaman içinde karakteristik bir konuma dönüşmesi, yalnızca annelikte değil birçok kimlik biçiminde görülebilir. Oyuncak bebek bu genel mekanizmayı yoğun ve görünür bir biçimde sergiler.

Kavramın gücü ayrıca küçük ve gündelik bir nesneden büyük bir ontolojik soruya geçebilmesinde yatar. Sıradan bir oyuncak, “kimlik nedir?”, “bir rol ne zaman özneleşmeye dönüşür?”, “davranış özü ifade mi eder yoksa üretir mi?”, “bir nesnenin statüsü ona nasıl davranıldığıyla ne ölçüde değişir?” gibi çok daha geniş soruların deney alanına dönüşebilir.

Oyuncak bebeğin gündelikliği teorik gücünü azaltmaz; tam tersine artırır. Karmaşık kavramlar soyut bir düşünce deneyinden değil, herkesin tanıdığı basit bir nesneden hareketle çözümlenebilir. Nesnenin tanıdıklığı, onun içindeki ontolojik yapının uzun süre fark edilmemiş olmasını daha da ilginç kılar.

Sonuç olarak oyuncak bebeğin kavramsal işlevi dört yönlüdür: anneliğin bileşenlerini ayırır, zorunlu koşullarını sınar, davranış ile kimlik arasındaki nedenselliği ters yönden görünür kılar ve maddi statü ile ilişkisel statü arasındaki farkı somutlaştırır. Böylece oyuncak bebek, çocukluk kültürünün basit bir nesnesi olmaktan çıkarak annelik kimliğinin nasıl üretildiğini incelemeye yarayan küçük ama güçlü bir ontolojik araç hâline gelir.                                                                                                                             

8.3. Temsil Nesnesinden Deney Düzeneğine Geçiş

Oyuncak bebek ilk bakışta temsil mantığı içinde anlaşılır: gerçek bebeğin küçültülmüş, zararsız ve oyun için düzenlenmiş bir karşılığıdır. Bebeğe benzeyen yüz, beden oranları, kıyafetler ve taşınabilirlik, nesnenin hangi gerçek varlığı temsil ettiğini açıkça gösterir. Fakat yalnızca temsil düzeyinde kalındığında oyuncak bebeğin teorik kapasitesi eksik kavranır. Çünkü nesne yalnızca gerçek bebeği göstermiyor; gerçek bebekle kurulan bakım ilişkisinin belirli parçalarını seçici biçimde yeniden üretirken diğerlerini sistemden çıkarıyor. Tam da bu seçicilik, onu temsil nesnesinden deney düzeneğine doğru taşır.

Temsil, iki varlık arasındaki benzerliğe dayanır. Oyuncak bebeğin gerçek bebeğe benzemesi, belirli davranışların ona aktarılmasını kolaylaştırır. Deney düzeneği ise yalnızca benzerliğe değil, kontrollü farklılığa ihtiyaç duyar. Oyuncak bebeğin analitik gücü tam olarak gerçek bebeğe hem benzeyip hem benzememesinden doğar. Benzerlik bakım pratiklerini korur; farklılık ise biyolojik zorunluluğu, canlı geri bildirimi ve gerçek sorumluluğu devreden çıkarır.

Böylece oyuncak bebeğin eksiklikleri teorik işlev kazanır. Gerçek metabolizmanın yokluğu besleme eylemini biyolojik sonucundan ayırır; gerçek duygunun yokluğu teselliyi karşı taraftaki psikolojik değişimden koparır; canlılığın yokluğu ise bakımın maddi zorunluluğunu ortadan kaldırır. Her eksiklik, gerçek annelikte birbirine kaynamış iki unsur arasına bir kesik atar.

Deney düzeneğine dönüşüm tam da bu kesiklerin sistematik niteliğinden kaynaklanır. Oyuncak bebek gerçek anneliğin bütün koşullarını taşımadığı için annelik davranışının hangi parçalarının bu koşullara rağmen ayakta kalabildiğini göstermeye başlar. Böylece nesne, gerçek bebeğin temsili olmaktan çıkıp annelik kavramının içindeki farklı değişkenlerin sınandığı bir alan hâline gelir.

Buradaki deneysel mantık fiziksel laboratuvar düzeneklerinden farklıdır. Ölçülen değişkenler doğrudan sayısallaştırılmaz; daha çok kavramsal bağımlılıklar incelenir. Bir unsur çekildiğinde başka bir unsurun varlığını sürdürüp sürdürmediğine bakılır. Gebelik yoktur ama bakım rolü kurulabiliyor mu? Gerçek ihtiyaç yoktur ama bakım davranışı sürdürülebiliyor mu? Geri bildirim yoktur ama tekrar yine de özne pozisyonu üretebiliyor mu? Oyuncak bebek bu soruları somutlaştıran bir araç işlevi görür.

Temsil nesnesi olarak oyuncak bebeğin görevi gerçeğe benzemektir; deney düzeneği olarak görevi ise gerçeğin iç yapısını bölmektir. İki işlev aynı nesnede birleşir. Eğer oyuncak gerçek bebeğe yeterince benzemeseydi bakım repertuvarını taşıyamazdı; eğer fazla gerçek olsaydı biyolojik ve davranışsal mekanizmalar yeniden birbirine karışırdı. Teorik verim tam olarak bu ara statüden çıkar.

Deney düzeneğinin bir başka özelliği, normal şartlarda birlikte bulunan unsurları geçici olarak ayrı düşünmeye zorlamasıdır. Gerçek annelikte kişi bebeği beslediğinde aynı anda biyolojik zorunluluk, duygusal bağ, sosyal norm ve tekrar iş başındadır. Oyuncak bebeğin beslenmesinde bunların önemli bir kısmı çekilir; geriye biçim, rol ve tekrar kalır. Böylece normal ilişkide görünmeyen davranışsal katman bağımsız bir inceleme nesnesine dönüşür.

Oyuncak bebeğin bu işlevi onu sıradan bir pedagojik araçtan da ayırır. Çocuğa yalnızca annelik davranışlarını öğretmez; aynı zamanda gözlemci açısından annelik davranışlarının hangi bileşenlerle kurulabildiğini açığa çıkarır. Çocuk için oyun olan şey, kavramsal analiz açısından ayrıştırma işlemi hâline gelebilir.

Deney düzeneği olarak oyuncak bebeğin sunduğu en önemli avantajlardan biri, nedensel açıklamaları zorlamasıdır. Gerçek bebeğe verilen bakım kolayca canlı ihtiyaca bağlanabilir; oyuncak bebekte aynı açıklama kullanılamaz. Böylece analist başka nedenlere yönelmek zorunda kalır: taklit, öğrenme, rol şemaları, hayal gücü, tekrar ve davranışsal hafıza. Nesnenin cansızlığı açıklama repertuvarını daraltarak daha görünmeyen mekanizmaları görünür hâle getirir.

Bu daraltma aynı zamanda teorik disiplin sağlar. Anneliği yalnızca “içgüdü” sözcüğüyle açıklamak oyuncak bebek örneğinde yeterli olmaz; çünkü biyolojik annelik bulunmadığı hâlde bakım repertuvarı kurulabilir. Aynı şekilde her şeyi yalnızca “sosyalleşme” ile açıklamak da yetersiz kalır; çünkü tekrarın özneyi dönüştüren etkisi ve ilişkinin zaman içindeki sedimentasyonu ayrı bir açıklama gerektirir. Oyuncak bebek, kaba tek nedenli teorileri parçalayarak çok katmanlı bir model talep eder.

Deney düzeneği olarak işlev görmesi, oyuncak bebeğin belirli sınırlarını da teorinin parçası hâline getirir. Gerçek anneliğin etik ağırlığı, canlı karşılıklılığı ve geri döndürülemez sonuçları burada üretilemez. Fakat bu yokluklar analiz için bir zayıflık değildir. Tam tersine, hangi boyutların yalnızca gerçek canlı ilişki içinde mümkün olduğunu belirler. Deney yalnızca neyin kaldığını değil, neyin kaybolduğunu da gösterir.

Kaybolan unsurlar, anneliğin hangi yönlerinin taklit edilemez olduğunu açığa çıkarır. Gerçek bir çocuğun yaşamından sorumlu olmak, oyuncak bebeğe bakım vermekle yeniden üretilemez. Canlı çocuğun kendi iradesiyle ilişkiyi dönüştürmesi de simüle edilemez. Böylece deney düzeneği anneliğin performatif bileşenini görünür kılarken gerçek anneliğin performansın ötesine geçen boyutlarını da sınırlar.

Oyuncak bebeğin analitik değeri tam olarak iki yönlüdür: bir taraftan anneliğin davranışsal mekanizmalarını biyolojiden ayırır, diğer taraftan biyolojinin ve canlılığın gerçekten vazgeçilmez olduğu alanları gösterir. Deney, biyolojik açıklamayı ortadan kaldırmaz; onu sınırlandırır ve doğru yere yerleştirir.

Temsil nesnesinden deney düzeneğine geçiş, oyuncak bebeğin ontolojik statüsünü de dönüştürür. Artık mesele onun neyi temsil ettiği değil, hangi ilişkileri ayırabildiği hâline gelir. Nesnenin değeri benzerliğinden değil, fark üretme kapasitesinden türemeye başlar. Oyuncak, gerçek bebeğe benzediği için anlaşılır; gerçek bebekten farklı olduğu için teorik olarak verimlidir.

Bu nedenle oyuncak bebeğin en güçlü özelliği gerçekliğin kusurlu kopyası olması değildir. Tam tersine, gerçekliği eksik kopyalaması sayesinde anneliğin içindeki mekanizmaları seçici biçimde taşır. Temsil eksildikçe analiz güçlenir. Nesne, anneliğin bazı koşullarını koruyup bazılarını askıya alan bir kavramsal filtreye dönüşür.

Sonuçta oyuncak bebek yalnızca “bebekmiş gibi davranılan” bir oyuncak değildir. Anneliğin biyolojik, davranışsal, ilişkisel ve performatif unsurlarını farklı oranlarda görünür kılan küçük bir deney düzeneğidir. Onunla kurulan bakım ilişkisinin teorik değeri, gerçek anneliği yeniden üretmesinden değil, gerçek anneliğin hangi parçalarının hangi koşullarda yeniden üretilebildiğini göstermesinden gelir.

8.4. Anneliğin Gizli Mekanizmasının Görünürleşmesi

Annelik davranışının en zor fark edilen boyutlarından biri, tekrarın kimlik üzerindeki kurucu etkisidir. Gerçek annelikte bu mekanizma çoğu zaman biyolojik bağın gölgesinde kalır. Kişi çocuğunu doğurmuştur, çocuk gerçekten bakıma muhtaçtır ve bakım davranışı hem biyolojik hem etik olarak güçlü gerekçelere sahiptir. Böyle bir ilişkide davranışın zaman içinde özneyi nasıl değiştirdiğini ayırt etmek güçleşir; çünkü annelik kimliği sanki baştan tamamlanmış ve davranış yalnızca bu tamamlanmış kimliği dışa vuruyormuş gibi görünür.

Oyuncak bebek bu görünümü bozar. Biyolojik annelik statüsü bulunmadan bakım davranışlarının kurulabilmesi, davranışın yalnızca önceden var olan bir kimliğin sonucu olmadığını düşündürür. Öznenin belirli bir bakım rolünü tekrar tekrar icra etmesi, zamanla o role uygun dikkat biçimleri, alışkanlıklar ve ilişki şemaları üretebilir. Böylece anneliğin gizli mekanizması, özden eyleme değil, eylemden özneleşmeye doğru işleyen ikinci bir nedensellik hattı olarak ortaya çıkar.

Gizli olan tam olarak tekrarın kendisi değildir; bakım davranışlarının sık tekrarlandığı zaten kolayca gözlenebilir. Görünmeyen şey, tekrarın yalnızca mevcut kimliği pekiştirmeyip kimliğin bir bölümünü üretebilmesidir. Bir davranış yüzlerce kez yinelendiğinde artık yalnızca aynı eylemin çoğaltılmış hâli değildir; öznenin bedeninde, dikkatinde, zaman kullanımında ve kendilik algısında birikmiş izler üretir.

Oyuncak bebek biyolojik nedeni ortadan kaldırarak bu ikinci nedenselliği öne çıkarır. Çocuk oyuncak bebeğe bakım verdiğinde “zaten anne olduğu için” böyle davranıyor açıklaması kullanılamaz. Dolayısıyla davranışın kaynağı kadar davranışın özne üzerinde yarattığı etki de incelenmek zorunda kalır. Bakım ritüeli tekrarlandıkça özne, oyun içinde giderek daha istikrarlı bir bakım veren pozisyonuna yerleşir.

Gizli mekanizmanın ilk basamağı davranışın tekrarından oluşur. İkinci basamak tekrarın alışkanlık üretmesidir. Üçüncü basamak, alışkanlığın belirli bir rolü doğal ve tanıdık hâle getirmesidir. Dördüncü basamak ise rolün öznenin kendilik anlatısına ve davranış beklentilerine katılmasıdır. Böylece dışarıdan bakıldığında basit oyun gibi görünen süreç, kimlik üretiminin genel mantığına ilişkin güçlü bir model sunar.

Annelik kimliğinin gerçek hayattaki oluşumu elbette çok daha karmaşıktır; fakat mekanizmanın davranışsal bölümü aynı mantıktan yararlanabilir. Anne yalnızca bebeğe karşı bir duygu hissetmez; günün büyük bölümünü onun ihtiyaçlarına göre düzenler. Yüzlerce küçük karar, kendi zamanını başka bir bedenle ilişkilendirir. Tekrar edilen bu düzen, anneliği yalnızca zihinsel bir kategori olmaktan çıkarıp yaşanan bir öznelik biçimine dönüştürür.

Oyuncak bebeğin açığa çıkardığı nokta, “annelik duygusu” ile “annelik kimliği” arasında tam bir özdeşlik bulunmamasıdır. Duygu belirli davranışları başlatabilir, fakat kimliğin sürekliliği davranışın tekrarına bağlı olabilir. Aynı şekilde davranış da zaman içinde duygu üretimini etkileyebilir. Böylece annelik duygusu ve annelik performansı tek yönlü değil, karşılıklı bir nedensellik içinde işler.

Gizli mekanizmanın ikinci önemli yönü, davranışın özneyi sınıflandırmaya başlamasıdır. Sürekli bakım veren kişi giderek bakım veren olarak tanınır ve kendisini de bu kategori içinde deneyimleyebilir. Eylem böylece fiilden isme geçer; “bakım veriyor” ifadesi “bakım veren” kimliğine dönüşür. Annelik benzeri rolün davranışsal omurgası tam olarak bu sınıflandırma sürecinde oluşur.

Bu dönüşüm öznenin yalnızca kendisi hakkında ne düşündüğüyle sınırlı değildir. Bedenin hareket repertuvarı, dikkatin yönü ve gündelik zamanın örgütlenmesi de kimlik tarafından biçimlenir. Bir rolün özneleşmesi, kişinin onu yalnızca söylemesi değil, onun mantığıyla tekrar tekrar hareket etmesidir.

Oyuncak bebeğin görünür kıldığı üçüncü mekanizma, ilişkinin kimliği karşılıklı olarak üretmesidir. Oyuncak “bebek” konumuna yerleştirildikçe özne “bakım veren” konumuna çekilir; bakım davranışı tekrarlandıkça oyuncak bebeğin bu statüsü daha da güçlenir. Roller birbirlerini sürekli olarak doğrular. Kimlik tek bir öznenin içinde kapalı biçimde oluşmaz; ilişki içinde iki konum aynı anda yoğunlaşır.

Dördüncü mekanizma, geçmiş davranışların şimdiki özneye sedimentasyonudur. Bakım eylemleri bittikleri anda ortadan kaybolmaz; alışkanlık, hafıza ve davranış eğilimi biçiminde iz bırakır. Böylece annelik kimliği yalnızca mevcut zamanda gerçekleşen eylemlerin toplamı değildir. Geçmiş tekrarlar şimdiki davranışın biçimini etkiler ve gelecekteki davranışların olasılığını değiştirir.

Gerçek annelikte bu tarihsel birikim o kadar yoğun olabilir ki sonradan kurulmuş olan, doğuştan gelen gibi deneyimlenmeye başlar. Kişi yıllarca aynı bakım rolü içinde hareket ettiğinde, davranış ile benlik arasındaki sınır neredeyse görünmez hâle gelir. “Anne olarak davranıyorum” ile “ben böyle biriyim” arasındaki mesafe daralır. Oyuncak bebek bu dönüşümün daha küçük ölçekte nasıl başlayabildiğini gösterir.

Gizli mekanizmanın bir başka yönü, gerçek ihtiyacın zaman içinde davranışın tek nedeni olmaktan çıkmasıdır. Gerçek bebek başlangıçta belirli taleplerle bakım davranışını çağırır; tekrar arttıkça bakım veren kişi ihtiyaç henüz ortaya çıkmadan davranmaya başlayabilir. Böylece bakım tepkisel olmaktan proaktif hâle gelir. Rol artık yalnızca dışarıdan çağrılan bir pozisyon değildir; kendi davranışlarını üretmeye başlar.

Oyuncak bebekte bu süreç daha baştan uç noktadadır, çünkü gerçek talep hiç yoktur. Bakımın başlaması bile öznenin rol şemalarına dayanır. Böylece gerçek annelikte zamanla oluşan özerkleşmiş bakım sisteminin mantığı, oyuncak bebekte daha sade biçimde gözlenebilir.

Anneliğin gizli mekanizmasının görünür hâle gelmesi, biyolojik açıklamayı geçersizleştirmez. Tam tersine, biyolojik yatkınlık ile davranışsal kuruluşun farklı rollerini daha doğru belirlemeyi sağlar. Biyoloji bakımın ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir; fakat bakımın sürekli tekrar edilmesi, kimliğin yaşanan içeriğini zaman içinde yoğunlaştırır. İki mekanizma birbirini tamamlar, fakat birbirine indirgenemez.

Oyuncak bebeğin sağladığı ayrıştırma tam olarak bu indirgenemezliği gösterir. Biyolojik nedenler çıkarıldığında davranışın bir bölümü ayakta kalıyorsa, davranışın kendi kurucu kapasitesi vardır. Davranış çıkarıldığında ise yalnızca biyolojik statü kalır; fakat anneliğin gündelik pratik içeriği eksilir. Kimlik iki hattın birleşmesinden doğar.

Böylece oyuncak bebek, anneliği yalnızca “çocuğa duyulan doğal sevgi” olarak tanımlamanın neden yetersiz olduğunu gösterir. Annelik aynı zamanda başka bir varlığa sürekli yöneltilen dikkat, davranış ve sorumluluğun zaman içinde öznenin kendisini yeniden biçimlendirmesidir. Sevgi başlangıç koşullarından biri olabilir; fakat kimlik, bu sevginin tekrarlanan pratiklerde nasıl maddileştiğiyle yoğunlaşır.

Gizli mekanizmanın görünürleşmesi daha geniş bir kimlik teorisine de açılır. İnsanların yalnızca sahip oldukları özelliklerle değil, tekrar ettikleri davranışlarla da kendilerine dönüştükleri fikri burada somutlaşır. Eylem, özün pasif göstergesi olmaktan çıkar; özneleşmenin üretim araçlarından birine dönüşür. Oyuncak bebeğin annelik açısından önemi, bu genel mekanizmayı küçük ve gündelik bir nesne üzerinden berraklaştırabilmesidir.

Sonuçta oyuncak bebek anneliğe yeni bir içerik eklemez; zaten anneliğin içinde bulunan fakat biyolojik nedenlerle örtülmüş olan ikinci üretim hattını görünür hâle getirir. Bebeğin gerçek ihtiyacı, gebelik ve doğum gibi güçlü koşullar çekildiğinde geriye tekrarın kendi başına neler yapabildiği kalır. Bakım davranışları yalnızca annelik kimliğinin sonucu değildir; yeterince uzun süre ve tutarlılıkla tekrarlandıklarında o kimliğin davranışsal mimarisini de inşa ederler.                                                          

9. Annelik Özünün Çözülmesi

9.1. Annelik İçsel ve Sabit Bir Öz müdür?

Annelik üzerine en güçlü fakat aynı zamanda en kolay yanıltıcı varsayımlardan biri, anneliğin kişinin içinde önceden bulunan ve uygun koşullar oluştuğunda dışarı çıkan sabit bir öz olduğudur. Böyle bir modelde doğum ya da çocukla karşılaşma, zaten içeride bulunan annelik niteliğini harekete geçirir; koruma, besleme, şefkat ve bakım davranışları da bu içsel özün dışavurumları olarak yorumlanır. Davranışın açıklaması böylece doğrudan kimliğe bağlanır: kişi anne olduğu için bakım verir, korur ve sorumluluk üstlenir. Fakat bu açıklama annelik davranışının nasıl zaman içinde yoğunlaştığını, değiştiğini ve tekrar aracılığıyla öznenin kendisini dönüştürdüğünü büyük ölçüde görünmez bırakır.

Sabit öz fikrinin ikna ediciliği, gerçek annelikte farklı mekanizmaların aynı anda devreye girmesinden kaynaklanır. Biyolojik yakınlık, hormonal süreçler, canlı bebeğin gerçek ihtiyacı, toplumsal beklentiler ve sürekli bakım pratikleri neredeyse aynı zaman diliminde birleşir. Sonuçta annelik sanki tek bir merkezden yayılıyormuş gibi görünür. Oysa görünürdeki birlik, tek bir nedenden değil, birbirini besleyen çok sayıda sürecin üst üste gelmesinden doğabilir.

Öz anlayışının ilk problemi, başlangıç statüsü ile yaşanan kimliği birbirine karıştırmasıdır. Bir kişinin biyolojik olarak anne olması belirli bir ilişki statüsü yaratabilir; fakat bu statünün nasıl deneyimleneceği, hangi davranışları üreteceği ve kişinin yaşamına ne ölçüde yerleşeceği başlangıç anında tamamlanmış değildir. Doğum bir statüyü aniden kurabilir, ancak bakım veren öznenin gündelik davranışsal mimarisi zaman içinde oluşur. Dolayısıyla “anne olmak” ile “annelik kimliğinin yaşanan biçimini kurmak” aynı olay değildir.

Sabit öz yaklaşımı, anneliğin tarihsel karakterini de zayıflatır. Eğer annelik kişinin içinde hazır bulunan bir cevher olsaydı, zamanın kimliğe yalnızca dışsal ayrıntılar eklemesi beklenirdi. Oysa bakım ilişkisi geliştikçe annenin davranış repertuvarı, dikkat biçimi, risk algısı, zaman kullanımı ve öz-algısı değişebilir. Yıllarca süren bakım deneyiminin kişiyi dönüştürmesi, kimliğin yalnızca önceden verilmiş bir yapının ifadesi olmadığını gösterir.

Tekrar burada kritik öneme sahiptir. Bir kişinin bebeğin ihtiyaçlarına yüzlerce kez yönelmesi, güvenliğini sürekli gözetmesi, kendi zamanını onun ritmine göre düzenlemesi ve başka bir bedenin durumunu kendi kararlarının kalıcı bileşeni hâline getirmesi yalnızca içerideki annelik özünü görünür kılmaz. Aynı pratikler, annenin nasıl dikkat ettiğini, neyi öncelikli saydığını ve kendisini hangi sorumluluklarla tanımladığını da yeniden şekillendirir. Davranış özden çıkarken aynı anda öze geri dönerek onu dönüştürür.

Dolayısıyla anneliğin nedenselliği tek yönlü düşünülemez. “Anne olduğu için bakım verir” önermesi belirli ölçüde doğru olabilir; fakat bunun tersi de işler: kişi uzun süre bakım verdiği ölçüde annelik kimliği davranışsal ve psikolojik yoğunluk kazanır. Kimlik davranış üretirken davranış da kimliği üretir. Sabit öz modeli, ikinci yönü açıklayamadığı için anneliğin yalnızca yarısını görür.

Oyuncak bebeğin analitik önemi tam olarak bu tek yönlü açıklamayı kırmasında yatar. Biyolojik annelik statüsü bulunmayan bir öznenin annelikle ilişkilendirilen bakım davranışlarını tekrar edebilmesi, eylemin önceden tamamlanmış bir annelik özüne zorunlu olarak dayanmadığını gösterir. Burada davranış, özün sonucu olmaksızın ortaya çıkabilir ve tekrarlandığında belirli bir bakım veren konumunu istikrarlılaştırabilir.

Elbette oyuncak bebeğe bakım veren çocuk ile gerçek anne arasında ontolojik eşitlik kurulamaz. Mesele davranışların aynı ağırlığa sahip olması değil, kimlik üretiminin mekanizmasını ayırabilmektir. Biyolojik statü olmadığında bile bakım veren pozisyonunun davranışsal olarak kurulabilmesi, gerçek annelikte de pratiklerin yalnızca tali sonuçlar değil, kimliğin kurucu bileşenleri olduğunu düşündürür.

İçsel öz fikrinin ikinci sorunu, anneliğin çeşitliliğini açıklamakta zorlanmasıdır. Eğer tek ve sabit bir annelik özü bulunuyorsa, bu özün neden farklı kişilerde farklı davranış örüntüleri, farklı duygusal yoğunluklar ve farklı bakım biçimleri ürettiğini ayrıca açıklamak gerekir. Oysa anneliği biyolojik yatkınlıkların, kişisel tarihin, toplumsal normların ve davranışsal tekrarların birleşimi olarak düşünmek çeşitliliği daha anlaşılır hâle getirir.

Aynı biyolojik statüye sahip iki kişinin anneliği aynı şekilde yaşaması gerekmez. Birinin bakım davranışı çok yoğun olabilirken diğerinde farklı bir ilişki biçimi gelişebilir. Toplumsal destek, kişisel deneyimler, öğrenilmiş modeller, ekonomik koşullar, kültürel normlar ve çocuğun kendi özellikleri annelik pratiğinin biçimini değiştirebilir. Sabit öz anlayışı bu farklılıkları özün etrafındaki ikincil sapmalar gibi yorumlama eğilimindeyken, süreç yaklaşımı onları kimliğin oluşumunun asli parçaları olarak görür.

Öz fikrinin üçüncü sınırı, anneliğin biyolojik olmayan biçimlerini açıklarken belirginleşir. Evlat edinme veya uzun süreli bakım ilişkileri, biyolojik doğumun bulunmadığı durumlarda da güçlü annelik kimliklerinin kurulabileceğini gösterir. Eğer annelik yalnızca biyolojik olarak içeride bulunan bir öz olsaydı, biyolojik bağ olmaksızın ortaya çıkan bakım veren kimliklerini açıklamak güçleşirdi. Pratik, ilişki ve tekrar bu noktada yalnızca tamamlayıcı değil, kurucu açıklama araçları hâline gelir.

Annelik kimliğinin sabit töz olmadığını söylemek onun gerçek olmadığını ileri sürmek değildir. Tam tersine, süreç içinde kurulmuş bir kimlik son derece güçlü, kalıcı ve öznenin bütün yaşamını dönüştürecek kadar gerçek olabilir. Kurulmuş olmak ile sahte olmak birbirine eşit değildir. İnsan kimliklerinin önemli bir bölümü zaten zaman içinde oluşur; sonradan oluşmaları onların ontolojik ağırlığını azaltmaz.

Tam da burada performatif yaklaşım yanlış anlaşılmaya açıktır. “Annelik performatiftir” demek, annenin rol yaptığı veya sahte bir karakter oynadığı anlamına gelmez. İfade, kimliğin belirli davranışlar aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretildiğini anlatır. Bir kimlik performatif olabilir ve aynı zamanda özne için son derece içsel, samimi ve kalıcı hâle gelebilir.

Tekrarın doğallık üretme kapasitesi, sabit öz yanılsamasının nasıl oluştuğunu açıklar. Başlangıçta bilinçli çaba gerektiren davranışlar zamanla otomatikleştiğinde, kişi onları sonradan öğrenilmiş pratikler olarak yaşamaz. Bakım vermek, tehlikeyi fark etmek veya çocuğun durumunu hesaba katmak “yapılan şeyler” olmaktan çıkarak doğrudan öznenin hareket biçimine dönüşebilir. Sonradan kurulan yapı kendi tarihini saklar.

Böylece “ben böyle davranıyorum” ile “ben böyleyim” arasındaki ayrım giderek silinir. Kimlik, geçmiş pratiklerin şimdiki özne içinde sıkışmış biçimine dönüşür. Annelik özü olarak deneyimlenen şeyin bir kısmı, biyolojik yatkınlıklarla birlikte yıllarca süren bakım tekrarlarının sedimentasyonu olabilir.

Bu perspektif biyolojiyi reddetmek yerine doğru ontolojik konuma yerleştirir. Biyolojik süreçler belirli bakım eğilimleri için güçlü bir zemin sağlayabilir, fakat bu zeminin üzerinde nasıl bir kimlik kurulacağı yalnızca biyolojiden çıkmaz. Başlangıç koşulları ile sonuç arasında davranışsal ve ilişkisel bir tarih bulunur.

Sabit öz anlayışının yerine tamamen akışkan ve sınırsız bir kimlik modeli koymak da aynı ölçüde sorunlu olur. Annelik keyfî biçimde seçilen, hiçbir maddi koşula bağlı olmayan serbest bir performans değildir. Canlı çocuğun ihtiyaçları, biyolojik süreçler, toplumsal ilişkiler ve gerçek sorumluluk kimliğin sınırlarını belirler. Süreçsel olmak sınırsız olmak anlamına gelmez.

Daha isabetli olan, anneliği başlangıç koşulları ile tarihsel kuruluşun birleşimi olarak düşünmektir. Biyolojik yatkınlıklar belirli davranışları kolaylaştırır; çocuk gerçek ihtiyaç üretir; toplumsal dünya belirli beklentiler kurar; özne bakım verir; tekrar davranışı alışkanlığa, alışkanlık da kimliğe dönüştürür. Hiçbir katman tek başına anneliğin tamamını açıklamaz.

Oyuncak bebek, sabit öz fikrini tam da bu çok katmanlılığın davranışsal tarafını izole ederek sarsar. Cansız bir nesne karşısında annelik davranışının biçimsel repertuvarı kurulabiliyorsa, annelik pratiğinin tamamını içeride önceden bulunan bir annelik özüne bağlamak mümkün değildir. En azından davranışın belirli kısmı öğrenilebilir, icra edilebilir ve tekrar yoluyla öznenin konumunu dönüştürebilir.

Annelik böylece içsel bir cevher olmaktan çok, biyolojik yatkınlıkların, gerçek ilişkinin ve tekrar edilmiş bakım pratiklerinin zaman içinde birbirine eklemlendiği bir kimlik örgütlenmesi olarak anlaşılır. İçeride bulunan bir “anne özü”nün dünyaya açılması değil, beden ile ilişki, yatkınlık ile eylem, eylem ile tekrar arasında sürekli yeniden kurulan bir özneleşme süreci söz konusudur.

9.2. Biyolojik Yatkınlıkların Başlangıç Koşulu Olarak Rolü

Anneliğin sabit bir biyolojik öz olmadığını kabul etmek, biyolojinin etkisini küçültmeyi gerektirmez. Asıl ayrım, biyolojik yatkınlıkların sonuç ile değil başlangıç koşuluyla ilişkilendirilmesidir. Belirli fizyolojik, hormonal, algısal ve evrimsel mekanizmalar bakım davranışının ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir; fakat kolaylaştırmak ile tamamını üretmek aynı şey değildir. Biyoloji, annelik kimliğinin üzerinde kurulabileceği güçlü bir zemin sağlar, fakat zeminin kendisi tamamlanmış yapı değildir.

Başlangıç koşulu kavramı, nedensel rolü daha hassas biçimde tanımlar. Bir süreç belirli bir yönde başlamaya daha yatkın hâle getirilebilir, ancak sonraki biçimi başka mekanizmalar tarafından belirlenebilir. Bebeğin ağlamasına duyarlılık, yüzüne ve bedensel kırılganlığına dikkat, temas ve korumaya yönelik eğilimler bakım davranışını destekleyebilir. Fakat bu eğilimlerin hangi somut pratiklere, hangi yoğunlukta sorumluluğa ve hangi kimlik biçimine dönüşeceği zaman içinde oluşur.

İnsan yavrusunun uzun bağımlılık dönemi, böyle bir biyolojik başlangıç zemininin neden anlamlı olduğunu açıklar. Bebek kendi yaşamını tek başına sürdüremez; beslenme, korunma, taşıma ve çevresel düzenleme bakımından yetişkin desteğine ihtiyaç duyar. Yavrunun bakım gerektiren özelliklerine karşı duyarlılık bu nedenle türün devamı açısından işlevsel olabilir. Ancak evrimsel işlev, bireysel annelik deneyiminin bütün psikolojik ve toplumsal içeriğini açıklamaz.

Biyolojik yatkınlığın en temel etkilerinden biri, belirli uyaranların önem derecesini değiştirmesidir. Bebeğin sesi, yüzü veya bedensel kırılganlığı çevredeki diğer uyaranlardan daha yüksek dikkat çekebilir. Böylece bakımın ortaya çıkması için algısal bir öncelik sistemi oluşur. Organizmada “hangi davranış yapılacak?” sorusunun bütün cevabı yazılı değildir; fakat “hangi varlığın durumuna dikkat edilmeli?” sorusuna yönelik bir hazırlık bulunabilir.

Bu ayrım davranışsal kuruluş açısından önemlidir. Biyoloji dikkati belirli yöne çevirebilir; ancak dikkat edildikten sonra ne yapılacağı deneyim, öğrenme ve kültür tarafından biçimlenebilir. Bir bebeğin ağladığını fark etmek ile onu nasıl sakinleştireceğini bilmek aynı mekanizma değildir. İlki belirli duyarlılıklarla kolaylaşabilir, ikincisi davranış repertuvarı ve öğrenme gerektirir.

Dolayısıyla biyolojik yatkınlık bir tür olasılık alanı yaratır. Belirli davranışların ortaya çıkması daha muhtemel hâle gelir, fakat zorunlu olmaz. Bu nokta “annelik içgüdüsü” gibi katı ifadelerin neden kavramsal olarak sorunlu olduğunu gösterir. İçgüdü sözcüğü değişmez, tek biçimli ve otomatik davranış programı çağrıştırırken annelik çok daha değişken ve çok katmanlıdır.

Yatkınlığın olasılıksal olması, bireysel farklılıkları açıklamaya da imkân verir. Aynı biyolojik süreçleri yaşayan kişilerde bakım eğiliminin yoğunluğu ve biçimi farklı olabilir. Biyoloji davranışı belirli bir yöne iterken psikolojik tarih, çevresel koşullar, sosyal destek ve öğrenilmiş modeller bu yönelimin nasıl gerçekleşeceğini etkiler. Başlangıç zemini ortak olabilir, fakat üzerinde kurulan yapı farklılaşabilir.

Gebelik ve doğum çevresindeki fizyolojik değişimler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bedende meydana gelen hormonal ve duyusal değişimler belirli bağlanma ve bakım süreçlerini kolaylaştırabilir; fakat bunlar annelik kimliğini bir anda tamamlayan mekanizmalar değildir. Kimliğin gündelik içeriği, doğumdan sonra sürdürülen ilişki ve bakım pratikleri içinde şekillenir.

Biyolojik başlangıcın davranışla birleşmesi hızlı biçimde geri besleme yaratır. Yatkınlık bebeğe dikkat yöneltir, dikkat bakım eylemi üretir, bakım tekrarlanır, tekrar alışkanlık ve ilişki geçmişi oluşturur. Zamanla başlangıçta biyolojik olarak kolaylaştırılmış olan davranış, kendi tarihsel sürekliliğini üretmeye başlar. Böylece biyolojik neden, giderek davranışsal sistemin yalnızca ilk halkalarından biri hâline gelir.

Bu süreç biyolojinin önemini azaltmaz; tam tersine etkisini daha gerçekçi biçimde konumlandırır. Başlangıç koşulları çoğu zaman sonraki gelişmenin yönünü güçlü biçimde etkiler. Fakat yön vermek sonucu tamamen belirlemek değildir. Bir nehrin kaynağı akışın başladığı yerdir; nehrin bütün yatağını tek başına açıklamaz. Annelik kimliğinde de biyolojik yatkınlık, sonraki pratiklerin üzerine kurulacağı bir eğim yaratabilir.

Oyuncak bebek, başlangıç koşulunun zorunluluğunu sınamak açısından burada yeniden önem kazanır. Oyuncakla bakım ilişkisinde gebelik, doğum ve hormonal süreçler bulunmaz; buna rağmen bakım davranışlarının biçimi ortaya çıkabilir. Dolayısıyla annelik davranışlarının belirli kısmı, biyolojik başlangıç koşulu olmadan da başka mekanizmalar aracılığıyla üretilebilir.

Buradan biyolojinin gereksiz olduğu sonucu çıkmaz. Oyuncak bebek örneğinde davranışın başlamasını sağlayan kaynak farklıdır: gözlem, toplumsal öğrenme, hayal gücü ve taklit. Gerçek annelikte ise aynı bakım repertuvarının oluşumuna biyolojik süreçler de katkıda bulunabilir. Aynı davranış biçiminin farklı başlangıç koşullarından üretilebilmesi, kimliğin tek nedene indirgenemeyeceğini gösterir.

Başlangıç koşulu ile yeterli koşul arasındaki ayrım burada keskinleşir. Biyolojik annelik, bakım kimliği için güçlü bir başlangıç yaratabilir; fakat tek başına yeterli değildir. Bir kişinin doğum yapmış olması, annelik davranışının bütün biçimlerini otomatik olarak üretmez. Aynı şekilde biyolojik bağın bulunmaması da annelik benzeri bakım kimliklerinin oluşmasını mantıksal olarak imkânsızlaştırmaz.

Yatkınlıkların rolünü böyle düşünmek, doğa ile kültür arasındaki kaba karşıtlığı da kırar. Biyoloji bir şey üretir, kültür başka bir şey ekler biçimindeki iki parçalı model yerine, sürekli karşılıklı etkileşim söz konusudur. Biyolojik duyarlılık hangi deneyimlerin daha yoğun yaşanacağını etkileyebilir; deneyim ise biyolojik olarak kolaylaştırılmış davranışların hangi alışkanlıklara dönüşeceğini belirler.

Tekrar bu karşılıklı etkileşimin taşıyıcısıdır. Başlangıçta belli bir biyolojik yönelimle ortaya çıkan eylem, yüzlerce kez tekrarlandığında artık yalnızca biyolojik nedeninin izini taşımaz; davranışsal bir tarih kazanır. Zaman içinde annelik kimliğinin hangi bölümünün biyolojik başlangıçtan, hangi bölümünün tekrarın birikiminden kaynaklandığını ayırmak zorlaşır.

İşte gerçek annelikteki “doğallık” hissi büyük ölçüde bu kaynaşmadan doğar. Yatkınlık, davranış ve tekrar öylesine sıkı birleşir ki sonradan edinilmiş alışkanlıklar biyolojik eğilimlerle aynı fenomenolojik yüzeyi paylaşır. Kişi hangi davranışının başlangıçtan itibaren güçlü bir eğilim olduğunu, hangisinin yıllarca tekrar edilerek otomatikleştiğini ayrı ayrı deneyimlemez.

Oyuncak bebeğin analitik gücü, söz konusu kaynaşmayı kısmen çözebilmesindedir. Biyolojik başlangıç koşulları çekildiğinde davranış repertuvarının belirli kısmı hâlâ kurulabiliyorsa, tekrar ve öğrenmenin bağımsız kurucu payı görünür olur. Gerçek annelikte aynı mekanizmaların biyolojik yatkınlıklarla birleştiği düşünülebilir.

Böylece biyoloji anneliğin özü olmaktan çıkar, fakat önemsizleşmez; süreçteki belirli bir nedensel konumu işgal eder. Bebeğin kırılganlığına duyarlılık, bedensel temasın önem kazanması ve bakım yöneliminin kolaylaşması için zemin sağlayabilir. Ardından pratik, zaman ve ilişki bu zemini yaşanan kimliğe dönüştürür.

Annelik kimliğini açıklamak için en verimli model de bu katmanlı yapıdır. Biyolojik yatkınlık başlangıç olasılıklarını düzenler; gerçek bebeğin ihtiyaçları davranışı sürekli çağırır; toplumsal normlar davranışın biçimini kodlar; tekrar ise bütün bu unsurları kalıcı bir özne pozisyonunda biriktirir. Kimlik hiçbir aşamada tek bir nedene indirgenemez.

Biyolojik yatkınlıkların başlangıç koşulu olarak görülmesi, oyuncak bebeğin temel ayrıştırmasını da sağlamlaştırır. Cansız nesne biyolojik başlangıcı ortadan kaldırdığı hâlde bakımın biçimini koruyorsa, annelik davranışının en az iki üretim hattına sahip olduğu daha net görünür: organizmanın yatkınlıklarından beslenen hat ile tekrar, öğrenme ve ilişkisel pratiklerden beslenen hat. Gerçek annelikte ikisi kaynaşır; oyuncak bebekte ikinci hat ilkinden ayrılarak görünür hâle gelir.                         

9.3. Gündelik Bakım Pratiklerinin Kurucu Gücü

Annelik kimliğini belirleyen en güçlü süreçlerden biri, büyük ve dramatik olaylardan çok gündelik bakım pratiklerinin sürekli tekrarında işler. Beslemek, temizlemek, uyutmak, giydirmek, korumak, hastalığı takip etmek, ihtiyaçları önceden hesaplamak ve gündelik zamanı başka bir bedenin ritmine göre düzenlemek tek tek ele alındığında küçük eylemler gibi görünebilir. Fakat annelik kimliği tam da bu küçük hareketlerin yoğunluğu içinde kalıcı bir biçim kazanır. Kimliği kuran şey yalnızca doğum gibi keskin başlangıç olayları değil, sonrasında tekrar tekrar yaşanan sıradan eylemlerin özne üzerinde bıraktığı kümülatif etkidir.

Gündelikliğin kurucu gücü çoğu zaman görünmez kalır; çünkü sıradan davranışlar olağanlıkları nedeniyle teorik açıdan önemsizmiş gibi algılanır. Oysa kimliklerin büyük bölümü olağanüstü anlarda değil, tekrarın sürekliliğinde oluşur. Bir kişiyi bakım veren hâline getiren şey yalnızca birkaç yoğun fedakârlık anı değil, günün yüzlerce küçük kararının aynı ilişki ekseni etrafında örgütlenmesidir.

Bakım pratikleri önce davranışı, ardından algıyı düzenler. Bir çocukla sürekli ilgilenen kişi, zamanla onunla ilgili uyaranları çevredeki diğer uyaranlardan daha hızlı fark etmeye başlayabilir. Ses, hareket, rahatsızlık işareti veya potansiyel risk daha yüksek önem kazanır. Böylece bakım yalnızca dış dünyaya yapılan müdahalelerden ibaret değildir; öznenin dünyayı nasıl filtrelediğini ve neye öncelik verdiğini de değiştirir.

Dikkatin bu şekilde yeniden örgütlenmesi, annelik kimliğinin davranışsal derinliğini artırır. Kişi yalnızca çocuğun ihtiyaçlarına cevap vermez; dünyanın belirli parçalarını onun ihtiyaçları açısından okumaya başlar. Bir oda yalnızca oda değildir, güvenli veya tehlikeli bir çevre olarak değerlendirilebilir. Bir zaman aralığı yalnızca boş vakit değildir, beslenme ya da uyku düzeninin parçası hâline gelebilir. Bakım, çevrenin anlam haritasını dönüştürür.

Gündelik pratikler aynı zamanda öznenin zaman deneyimini de yeniden biçimlendirir. Kendi ritmine göre yaşamak ile başka bir varlığın ihtiyaçlarını sürekli olarak hesaba katmak farklı öznelik biçimleridir. Uyku bölünür, program değişir, planlar başka bir bedenin durumuna göre ertelenebilir. Zamanın bu şekilde yeniden dağıtılması, anneliği soyut bir kimlik olmaktan çıkarıp gündelik yaşama yerleştirir.

Beden de bakım pratiklerinin kurucu etkisine dâhildir. Taşıma, eğilme, bekleme, gece uyanma, hazırlık yapma ve sürekli gözetim, yalnızca zihinsel sorumluluk değildir; bedensel repertuvarı da değiştirir. Belirli hareketlerin tekrarı, annelik kimliğini fiziksel alışkanlıklara kadar indirir. Böylece kimlik yalnızca sözel olarak benimsenen bir statü değil, bedensel olarak yaşanan bir düzen hâline gelir.

Bakımın kurucu gücü, eylemlerin tek yönlü olmamasında da görülür. Anne çocuğun durumunu değiştirirken, aynı davranışlar annenin kendi davranış sistemini de dönüştürür. Beslemek çocuğun açlığını giderir; fakat aynı zamanda besleme ritüelini annenin gündelik düzenine yerleştirir. Koruma çocuğun güvenliğini artırır; fakat aynı zamanda annenin risk algısını keskinleştirir. Her müdahale karşı taraf üzerinde sonuç üretirken özneye de geri döner.

Burada davranışın çift yönlü nedenselliği belirginleşir. Bir bakım pratiği yalnızca mevcut annelik kimliğinden çıkmaz; aynı zamanda bu kimliği yeniden üretir. Kişi anneliğini davranışla ifade ederken aynı davranış anneliği daha kalıcı, daha otomatik ve daha doğal hissedilir hâle getirir. Böylece kimlik kendisini kendi pratikleri üzerinden sürdürür.

Gündelik bakımın kurucu gücü özellikle davranışların sıradanlaşmasıyla artar. Bir eylem olağan hâle geldikçe daha az bilinçli çaba gerektirir. İlk zamanlarda planlanan, hatırlanan ve dikkatle yürütülen davranışlar zamanla varsayılan rutine dönüşebilir. Annelik kimliğinin derinleşmesi de tam olarak bu noktada olur: rol artık özel çaba gerektiren bir performans değil, öznenin normal işleyiş biçimlerinden biri hâline gelir.

Sıradanlaşma aynı zamanda davranışın görünmezleşmesini sağlar. Öznenin kimliğini en fazla biçimlendiren eylemler, çoğu zaman en az fark edilenlerdir. Çünkü tekrar davranışı olağanlaştırdıkça kişi onu artık kendisinden ayrı bir görev olarak deneyimlemez. Bakım, “yapılması gereken bir şey” olmaktan çıkıp “benim yaptığım şey”e dönüşür.

Oyuncak bebek örneği, gündelik pratiklerin bu kurucu gücünü biyolojik zorunluluktan ayırarak görünür hâle getirir. Gerçek bebeğin olmadığı yerde bakım davranışları yine de tekrar edilebiliyorsa, davranışın yalnızca ihtiyaca verilmiş bir tepki olmadığı anlaşılır. Oyuncağı yatırmak, giydirmek, taşımak ve korumak, maddi sonuç üretmeden de bakım veren konumunu istikrarlılaştırabilir.

Bu durum gündelikliğin kimlik üzerindeki gücünü küçültmek yerine daha da belirginleştirir. Büyük bir biyolojik olay olmadan yalnızca tekrar edilen küçük eylemler bile belirli bir özne pozisyonu yaratabiliyorsa, gerçek annelikte çok daha yoğun ve zorunlu bakım pratiğinin kimlik üzerindeki etkisi göz ardı edilemez.

Gündelik bakım aynı zamanda normatif alışkanlık üretir. Belirli davranışlar sürekli yapıldıkça yalnızca olağan değil, yapılması gereken şeyler olarak algılanmaya başlayabilir. Çocuğun ihtiyaçlarını hesaba katmak bir tercih olmaktan çıkarak sorumluluğun parçası hâline gelir. Böylece tekrar yalnızca davranış kalıbı değil, ahlaki beklenti de üretir.

Normun içselleşmesi annelik kimliğini daha güçlü hâle getirir. Kişi artık dışarıdan biri onu denetlemese bile belirli bakım standartlarını kendi kendisine uygular. Gündelik pratikler, toplumsal beklentileri içsel ölçütlere dönüştürür. Böylece annelik dışarıdan verilen rolden öznenin kendi davranışlarını yargıladığı bir iç düzen hâline gelir.

Bakımın kurucu gücünün bir başka boyutu, başka bir varlığı öznenin karar alanına sürekli olarak dâhil etmesidir. Anne yalnızca kendi ihtiyaçlarını değil, çocuğun olası durumlarını da planlamaya katmak zorundadır. Böylece benlik pratik düzeyde genişler; öznenin kararları başka bir bedenin varlığını içerecek şekilde yeniden örgütlenir.

Bu genişleme, anneliğin yalnızca duygu olarak değil, karar mimarisi olarak düşünülmesini sağlar. Bir kimliğin gücü, kişinin kendisini nasıl adlandırdığından çok, hangi unsurları sistematik olarak hesaba kattığında görünür. Çocuğun ihtiyaçları sürekli olarak karar sistemine dâhil oluyorsa annelik öznenin zihinsel ve pratik organizasyonuna yerleşmiş demektir.

Gündelik pratiklerin kurucu gücü, anneliğin neden tek bir duyguyla açıklanamayacağını da gösterir. Sevgi, şefkat veya koruma arzusu davranışın önemli kaynakları olabilir; fakat kimliğin sürekliliği bunların günlük pratiğe dönüşmesiyle sağlanır. Duygu hareketlendirir, pratik ise yapı kurar.

Oyuncak bebek burada özel bir ayrıştırıcı olarak tekrar önem kazanır. Biyolojik annelik statüsü olmadan gündelik bakım repertuvarı kurulabildiğinde, anneliğin davranışsal mimarisi daha açık biçimde görünür. Gerçek annelikte biyoloji, duygu ve toplumsal normla kaynaşan gündelik pratik, oyuncak bebekte daha çıplak bir üretim mekanizması hâline gelir.

Sonuçta annelik kimliği yalnızca içsel bir eğilimin dışarıya vurumu değildir. Gündelik bakım pratikleri öznenin dikkatini, bedenini, zamanını, kararlarını ve normatif beklentilerini sürekli yeniden düzenler. Kimlik tam da bu küçük eylemlerin uzun süreli birikiminde kalıcılaşır. Annelik yalnızca hissedilen veya sahip olunan bir statü değil, her gün tekrar edilen bakımın özne üzerinde bıraktığı yapısal izdir.

9.4. Kimliğin Tekrar İçinde Çökelmesi

Kimliğin tekrar içinde çökelmesi, annelik özünün neden zamanla doğal ve değişmezmiş gibi deneyimlenebildiğini açıklayan temel mekanizmalardan biridir. Başlangıçta ayrı ayrı gerçekleştirilen bakım davranışları, zaman içinde birbirine eklenerek öznenin davranış repertuvarına yerleşir. Tekrar yeterince yoğunlaştığında geçmiş eylemler artık dışsal olaylar olarak kalmaz; mevcut davranışın, algının ve öz-algının içinde yaşamaya başlar.

Çökelme kavramı burada yalnızca “çok tekrar etmek” anlamına gelmez. Her tekrar, öznenin sonraki davranışını az da olsa değiştirir. Önceden bilinçli olarak yapılan bir hareket daha kolay hâle gelir, belirli bir dikkat yönelimi daha hızlı devreye girer, aynı türden durumlar daha çabuk tanınır. Böylece davranış zamanla kendi geçmişini taşımaya başlar.

İlk aşamada bakım dışsal bir görev gibi yaşanabilir. Kişi ne yapması gerektiğini düşünür, davranışı planlar ve belirli adımları bilinçli biçimde uygular. Tekrar arttıkça görev ile özne arasındaki mesafe azalır. Davranış artık sürekli yeniden gerekçelendirilmek zorunda değildir; yerleşik bir alışkanlık hâline gelir.

Alışkanlığın kimliksel yoğunluk kazanması, öznenin davranışı kendisine ait ve doğal hissetmesiyle belirginleşir. “Böyle davranmam gerekiyor” ifadesi yavaş yavaş “ben böyle davranırım” biçimine dönüşebilir. İkinci ifade davranışı dışsal normdan çıkarıp kişinin karakteristik özelliğine yaklaştırır. Kimlik, geçmiş tekrarların özneye yapışmış biçimidir.

Annelik bakımında çökelmenin gücü, pratiklerin çok yüksek sıklıkla ve uzun süre boyunca tekrarlanmasından gelir. Günler, aylar ve yıllar içinde aynı yönelim farklı bağlamlarda yeniden üretilir. Çocuğun bedensel ihtiyaçları değişir, ancak bakım veren konumunun temel mantığı korunur. Böylece tek tek pratikler değişse bile özne pozisyonu istikrar kazanır.

Bu istikrar, annelik kimliğinin tözsel görünmesine neden olabilir. Kişi artık geçmişte nasıl dönüştüğünü fark etmez; mevcut hâlini sanki başlangıçtan beri sahip olduğu bir özellik gibi deneyimleyebilir. Tekrarın en güçlü etkilerinden biri, kendi tarihini görünmez hâle getirmesidir. Sonradan kurulmuş olan, doğal olanın görünümünü alır.

Çökelmiş kimlik davranış azalınca hemen kaybolmaz. Çocuk büyüyüp bağımsızlaştığında fiziksel bakım pratiklerinin yoğunluğu düşebilir, fakat yıllarca oluşmuş dikkat, koruma ve sorumluluk eğilimleri devam edebilir. Bu durum kimliğin yalnızca mevcut eyleme bağlı olmadığını, geçmiş tekrarların bıraktığı tortu tarafından da taşındığını gösterir.

Davranışın geride bıraktığı tortu, annelik kimliğine zamansal derinlik kazandırır. Anne yalnızca şu anda bakım veren kişi değildir; geçmişte bakım vermiş olmanın tarihini de taşır. Kimlik, güncel pratik ile kişisel tarihin birleştiği yerde yoğunlaşır.

Tekrarın çökelmesi bedende de iz bırakır. Belirli hareketler, refleksler ve dikkat biçimleri otomatikleşebilir. Kişi çocuğun güvenliğiyle ilgili potansiyel riskleri diğer insanlardan daha hızlı fark edebilir veya belirli durumlarda düşünmeden koruyucu davranış sergileyebilir. Geçmiş bakım, bedensel tepkinin içine yerleşmiştir.

Benzer biçimde bilişsel düzeyde de sedimentasyon gerçekleşir. Bakım veren özne başka bir varlığın durumunu hesaba katmaya alıştıkça karar verme sürecinin yapısı değişebilir. Planlama yalnızca kişisel hedefler üzerinden değil, çocuğun ihtiyaçları ve geleceği üzerinden de yürütülür. Tekrar, düşünmenin kapsamını kalıcı biçimde genişletebilir.

Duygusal yaşam da çökelmeden etkilenir. Belirli bir varlıkla uzun süre bakım ilişkisi kurmak, onun durumuna yönelik hassasiyeti güçlendirebilir. Bakım başlangıçta duygudan doğmuş olabilir; fakat tekrar edilen bakımın kendisi de duygusal yatırımı derinleştirebilir. Böylece duygu ve davranış birbirinin üzerine çöker.

Oyuncak bebekte bu süreç çok daha sınırlı fakat kavramsal olarak berrak biçimde görülebilir. Gerçek ihtiyaç veya biyolojik bağ olmadan aynı oyuncağa sürekli bakım verilmesi, nesnenin öznel değerini artırabilir ve bakım veren rolünü daha tanıdık hâle getirebilir. Tekrarın kendisi, ilişkiyi kalınlaştırır.

Oyuncak bebeğin burada sağladığı analitik avantaj, çökelmenin biyolojik neden olmadan da başlayabildiğini göstermesidir. Eğer davranışların tekrar edilmesi tek başına alışkanlık, özel değer ve rol sürekliliği yaratabiliyorsa, gerçek annelikte tekrarın kimlik üzerindeki bağımsız ağırlığı daha net anlaşılır.

Çökelme aynı zamanda davranışın neden başlangıçtaki motivasyonundan bağımsızlaşabildiğini açıklar. Bir pratik önce merak, taklit, biyolojik yönelim veya dışsal zorunluluk nedeniyle başlamış olabilir. Fakat yeterince tekrarlandığında sürmesi için başlangıçtaki nedenin sürekli aktif kalması gerekmez. Geçmiş pratik kendi devamlılığını desteklemeye başlar.

Bu nedenle kimliği yalnızca köken üzerinden açıklamak yanıltıcıdır. Bir davranışın nereden başladığını bilmek, zamanla neye dönüştüğünü açıklamaz. Annelik kimliği de başlangıçta biyolojik yatkınlıktan, toplumsal beklentiden veya duygusal yakınlıktan beslenebilir; fakat yıllar içinde kendi davranışsal tarihini üretir. Kimliğin mevcut biçimi, yalnızca başlangıç nedenlerinin değil, bu tarihin ürünüdür.

Tekrar içinde çökelme özne ile rol arasındaki mesafeyi de azaltır. İlk aşamada kişi “annelik yapıyor” gibi düşünülebilir; uzun süreli pratikte ise annelik ayrı bir faaliyet olmaktan çıkarak kişinin yaşama biçimine eklemlenir. Rol, öznenin dışına eklenmiş bir görev olmaktan içsel organizasyonuna dönüşür.

Burada performatif olanın gerçekliği belirginleşir. Bir rol tekrar yoluyla kuruluyorsa, bu onun sahte olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, tekrarın zaman içinde öznenin bedenine, alışkanlıklarına ve karar sistemine yerleşmesi rolü son derece gerçek hâle getirir. Kimlik, kurulmuş olması nedeniyle zayıf değil; yoğun biçimde tekrar edildiği için güçlü olabilir.

Çökelme mekanizması anneliğin neden kolayca tek bir içsel öz gibi algılandığını da açıklar. Biyolojik yatkınlıklarla başlayan, bakım pratikleriyle sürdürülen ve toplumsal olarak sürekli doğrulanan süreçler zaman içinde birbirinden ayırt edilemez hâle gelir. Sonuçta annelik sanki tek ve başlangıçtan beri var olan bir kimlikmiş gibi görünür.

Oyuncak bebek, bu doğal görünümü kıran küçük bir ayrıştırıcıdır. Biyolojik bağ olmaksızın tekrarın kendi başına rol ve ilişki yoğunluğu üretebildiğini göstererek, gerçek annelikte doğal kabul edilen bazı özelliklerin aslında tarihsel olarak çökelmiş davranışların sonucu olabileceğini görünür kılar.

Kimliğin tekrar içinde çökelmesi, anneliğin en güçlü paradokslarından birini üretir: sonradan kurulmuş olan, yeterince uzun süre tekrar edildiğinde sanki her zaman oradaymış gibi hissedilir. Davranış tarih hâline gelir, tarih alışkanlığa dönüşür, alışkanlık öz-algıya yerleşir ve sonunda özne kendi geçmiş pratiklerinin tortusunu “kim olduğum” diye deneyimler.                                                                             

9.5. Gerçek Annelikte Biyoloji ile Performansın Kaynaşması

Gerçek annelikte biyolojik yatkınlıklarla tekrar edilen bakım pratiklerini birbirinden ayırmayı zorlaştıran temel neden, iki mekanizmanın yalnızca eşzamanlı çalışması değil, zaman içinde birbirlerini dönüştürmesidir. Biyolojik yakınlık belirli bakım davranışlarının ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir; bakımın tekrarı duygusal bağı derinleştirebilir; güçlenen bağ dikkati ve koruma yönelimini artırabilir; bu artış da yeni bakım davranışlarının daha hızlı ve daha doğal biçimde ortaya çıkmasını sağlayabilir. Başlangıçta ayrı düşünülebilecek nedenler, kısa sürede birbirini besleyen tek bir ilişki sistemine dönüşür.

Bu nedenle gerçek annelikte “biyolojik olan” ile “performatif olan” yan yana duran iki bağımsız katman değildir. Biyoloji performansın koşullarını etkilerken performans da biyolojik ve duygusal eğilimlerin yaşanma biçimini değiştirir. Bebeğin ağlamasına yönelik başlangıçtaki duyarlılık, yüzlerce bakım deneyiminin ardından daha ince ayrımları seçebilen bir dikkat sistemine dönüşebilir. Böylece biyolojik olarak kolaylaştırılmış bir hassasiyet, pratik tarafından eğitilmiş bir beceri hâline gelir.

Kaynaşmanın ilk aşaması, gerçek ihtiyacın davranışa sürekli malzeme sağlamasıdır. Canlı bebek bakım davranışının tekrarını dışarıdan zorlar. Açlık, uyku, fiziksel rahatsızlık ve güvenlik ihtiyacı bakım veren kişinin aynı ilişki pozisyonuna tekrar tekrar dönmesini gerektirir. Dolayısıyla performansın sürekliliği, oyuncak bebekte olduğu gibi bütünüyle öznenin kurduğu senaryoya bağlı değildir; maddi gerçeklik tarafından sürekli desteklenir.

Bu destek davranışın çok yüksek bir yoğunluk kazanmasını sağlar. Bir rolün yüzlerce kez değil, yıllar boyunca binlerce kez icra edilmesi, performansın özne üzerindeki etkisini olağanüstü biçimde artırır. Anne yalnızca ara sıra bakım veren bir kişi değildir; gündelik yaşamın önemli bir kısmını aynı ilişkisel eksen içinde geçirir. Böylece bakım performansı istisnai bir faaliyet olmaktan çıkar, yaşamın olağan organizasyonuna karışır.

Biyolojik yakınlık da aynı süreklilik içinde farklı bir anlam kazanır. Başlangıçta gebelik, doğum veya genetik bağ üzerinden tanımlanan ilişki, zamanla ortak yaşantının oluşturduğu davranışsal tarihle kalınlaşır. Çocuğun biyolojik olarak “kendi çocuğu” olması ile yıllarca onun bakımını üstlenmiş olmak aynı kimlikte birleşir. Bir süre sonra hangi duygusal yoğunluğun biyolojik yakınlıktan, hangisinin birikmiş bakım tarihinden geldiğini ayırmak pratik olarak imkânsız hâle gelir.

Performansın kaynaşmaya katkısı, davranışın giderek doğal hissedilmesinde görülür. Başlangıçta öğrenilen veya bilinçli biçimde gerçekleştirilen bakım hareketleri yeterince tekrarlandığında otomatikleşebilir. Annenin belirli bir tehlikeyi fark etmesi, çocuğun ihtiyacını önceden tahmin etmesi veya gündelik kararlarını ona göre ayarlaması artık özel bir “annelik performansı” olarak deneyimlenmez. Rol, öznenin olağan hareket biçimine dönüşür.

Tam da burada performans kendi performatif niteliğini gizlemeye başlar. Bir davranış ne kadar yerleşik hâle gelirse, onun tekrar yoluyla kurulmuş olduğu o kadar az görünür. Öznenin mevcut hali sanki başlangıçtan beri böyleymiş gibi algılanabilir. Tarihsel olarak üretilmiş pratik, doğallık görünümü kazanır.

Gerçek anneliğin güçlü özsel görünümünün önemli nedenlerinden biri budur. Biyolojik başlangıç zaten “doğal” olarak kodlanır; tekrar edilen bakım davranışları da zamanla doğal hissettirmeye başladığında iki katman aynı fenomenolojik yüzeyde birleşir. Anne hangi davranışının biyolojik yatkınlıktan, hangisinin yıllarca süren tekrarın sedimentasyonundan kaynaklandığını deneyim düzeyinde ayırt etmez.

Kaynaşmanın ikinci önemli mekanizması duygusal geri beslemedir. Anne bakım verir, çocuk tepki verir, ilişki yoğunlaşır ve yoğunlaşan ilişki yeni bakım davranışlarını güçlendirir. Böylece davranış yalnızca kimliği değil, kimliğin duygusal yakıtını da artırabilir. Sevgi davranışı üretirken davranış da sevginin yoğunlaşmasına katkıda bulunur.

Bu çift yönlü yapı, “anne çocuğunu sevdiği için bakım verir” önermesini tek başına yetersiz bırakır. Aynı derecede önemli başka bir yön daha vardır: kişi yıllar boyunca bakım verdiği için ilişkiye daha fazla yatırım yapabilir ve çocuğun öznel değeri daha da artabilir. Duygu davranışın nedeni olduğu kadar, davranışın tarihsel sonucu da olabilir.

Biyoloji ile performansın kaynaşması sorumluluk alanında da görülür. Canlı çocuğun gerçek ihtiyaçları anneye nesnel sorumluluk yükler; fakat bu sorumluluğun uzun süre taşınması, “sorumlu olan kişi” kimliğini öznenin kendilik algısına yerleştirebilir. Dışsal zorunluluk zamanla içsel norm hâline gelir. Anne yalnızca çocuk ihtiyaç duyduğu için değil, kendisini onun ihtiyaçlarını gözetmesi gereken kişi olarak gördüğü için de davranmaya başlar.

Böylece başlangıçtaki maddi gereklilik normatif kimliğe dönüşür. İlk günlerde bebeğin hayatta kalması için yapılan davranışlar, zamanla “bir anne böyle yapar” biçiminde içselleştirilmiş beklentiler üretebilir. Biyolojik ihtiyaç ile toplumsal ve öznel norm birbirine eklemlenir.

Kaynaşmanın en güçlü sonuçlarından biri, neden ile kimlik arasındaki döngünün kapanmasıdır. Biyolojik bağ bakım davranışını başlatır; tekrar annelik kimliğini yoğunlaştırır; yoğunlaşan kimlik yeni bakım davranışlarını üretir. Bir noktadan sonra davranışın “ilk nedeni” önemini kaybeder, çünkü sistem kendi kendisini sürdürebilen yapıya dönüşmüştür.

Bu döngü, anneliğin neden başlangıçtaki biyolojik olaylardan çok daha uzun yaşayabildiğini de açıklar. Gebelik ve doğum belirli bir zaman aralığında gerçekleşir; bakım kimliği ise onlar sona erdikten yıllar sonra da devam eder. Başlangıç koşulu geçicidir, fakat davranışsal ve ilişkisel tarih kalıcılaşabilir.

Gerçek annelik bu nedenle ne yalnızca biyolojik ne yalnızca performatiftir. Biyoloji davranışa güçlü bir başlangıç ve gerçeklik zemini verir; performans ise bu zemini zaman içinde yaşam biçimine ve kimliğe dönüştürür. İki süreç birbirlerine o kadar sıkı bağlanabilir ki, sonunda annelik tek bir öz gibi görünür.

Bu görünüm teorik açıdan yanıltıcıdır; çünkü bütünlüğü oluşturan farklı üretim hatlarını gizler. Bir şeyin deneyimde tek olması, nedenlerinin de tek olduğu anlamına gelmez. Annelik duygusunun ve kimliğinin bütünlüklü hissedilmesi, biyoloji ile performansın ayrılmaz tek bir kökenden geldiğini değil, başarılı biçimde birbirine kaynaştığını gösterebilir.

Dolayısıyla gerçek annelikteki “doğallık”, yalnızca doğuştan veya biyolojik olarak verilmiş olanın değil, tekrar yoluyla ikinci doğaya dönüşmüş pratiklerin de toplamıdır. Biyolojik eğilim ile alışkanlık aynı davranışta buluştuğunda, özne artık ikisini birbirinden ayırmadan hareket eder. Annelik kimliğinin sağlamlığı da büyük ölçüde bu kaynaşmanın yoğunluğundan doğar.

9.6. Oyuncak Bebeğin Bu Kaynaşmayı Kesmesi

Oyuncak bebeğin teorik gücü, gerçek annelikte birbirine yapışmış olan biyolojik neden ile davranışsal performans arasına bir kesik atabilmesinden gelir. Gerçek bebeğin yerine cansız bir nesne geçtiğinde gebelik, doğum, genetik bağ, metabolik ihtiyaç ve canlı geri bildirim gibi güçlü biyolojik koşullar geri çekilir. Buna rağmen bakım davranışlarının belirli bölümü korunabilir. Böylece gerçek annelikte tek bir bütünlük gibi görünen yapı iki ayrı üretim hattına ayrılmaya başlar.

Kesme işlemi anneliği parçalamak için değil, bileşenlerinin bağımsızlığını sınamak için gereklidir. Gerçek ilişkide bakım davranışının biyolojik nedenlerden mi yoksa tekrarın kendi gücünden mi üretildiğini anlamak zordur; çünkü her ikisi sürekli birlikte çalışır. Oyuncak bebek biyolojik hattı zayıflatarak davranışsal hattın ne ölçüde kendi başına işleyebildiğini görünür hâle getirir.

Canlı bebeğin sistemden çıkarılmasıyla ilk kaybolan unsur dışsal zorunluluktur. Oyuncak bebeğin beslenmemesi hiçbir zarar üretmez; uyutulmaması yorgunluğa, korunmaması bedensel tehlikeye yol açmaz. Buna rağmen besleme, uyutma ve koruma davranışları sürdürülebiliyorsa, bakımın biçimi gerçek ihtiyacın yokluğunda da yaşayabiliyor demektir.

İkinci olarak biyolojik yakınlık ortadan kalkar. Oyuncak öznenin genetik devamı değildir, gebelik sürecinden gelmez ve herhangi bir hormonal ilişki taşımamaktadır. Böylece “anne olduğu için bakım veriyor” açıklaması kullanılamaz. Davranışın kaynağı öğrenilmiş rol şemalarına, hayal gücüne, gözleme ve tekrara doğru kayar.

Üçüncü kesik geri bildirim alanında gerçekleşir. Gerçek bebek bakımın sonucuna tepki verirken oyuncak mutlak biçimde sessiz kalır. Dolayısıyla davranışın sürmesi için karşı tarafın memnuniyetine, rahatlamasına veya bağlanmasına ihtiyaç yoktur. Tekrar, dışsal doğrulamadan daha bağımsız hâle gelir.

Bu üç eksiltme birlikte düşünüldüğünde oyuncak bebeğin yaptığı şey daha net görünür: annelik performansını onun doğal görünen nedenlerinden geçici olarak ayırır. Besleyen, taşıyan, uyutan ve koruyan kişi artık bunları biyolojik zorunluluk nedeniyle yapmak zorunda değildir. Davranış kendi biçimsel ve ilişkisel mantığıyla ayakta kalır.

Böylece performatif anneliğin bağımsızlığı test edilmiş olur. Eğer davranış biyoloji çıkarıldığında tamamen çökerse, performansın bütünüyle biyolojik nedenlere bağımlı olduğu söylenebilirdi. Fakat bakım repertuvarının önemli parçaları yaşamaya devam ediyorsa, performansın kendi taşıyıcı mekanizmalarına sahip olduğu kabul edilmelidir.

Oyuncak bebeğin yarattığı kesik aynı zamanda kimliğin kaynaklarını ayrıştırır. Gerçek annelikte biyolojik statü ile bakım veren kimliği aynı kişide birleşir. Oyuncak bebekte biyolojik statü yokken bakım veren rol yine kurulabilir. Böylece “anne olmak” ile “annelik biçiminde davranmak” arasında daha net bir kavramsal mesafe açılır.

Bu mesafe, iki kavramı birbirinden tamamen koparmak için değil, gerçek annelikte nasıl birleştiğini anlamak için önemlidir. Birleşmenin yapısını görmek için önce birleşen parçaların ayrı ayrı ne yapabildiğini bilmek gerekir. Oyuncak bebek, performatif katmanı biyolojik katmandan geçici olarak ayırarak bu imkânı sağlar.

Kesmenin bir başka sonucu, tekrarın kurucu etkisini büyütmesidir. Gerçek bebekte davranış tekrarının nedeni açık olduğu için tekrarın kimlik üretme gücü geri planda kalabilir. Oyuncak bebekte ise dışsal zorunluluk olmadığından, davranışın sürekliliğini açıklamak için tekrara daha fazla ağırlık vermek gerekir. Aynı bakım rolünün yeniden yeniden kurulması, özne pozisyonunun nasıl istikrarlılaştığını görünür kılar.

Oyuncak bebeğin sağladığı analitik kesik, duygunun kaynaklarını da ayırmaya yardımcı olur. Gerçek annelikte biyolojik yakınlık, canlı geri bildirim ve bakım emeği duygusal bağın içinde birleşir. Oyuncakta biyolojik yakınlık ve karşılıklılık bulunmaz; buna rağmen nesneye özel değer verilebilir. Böylece duygusal yatırımın belirli kısmının da tekrar ve bakım emeği tarafından üretilebildiği anlaşılır.

Burada “bakım verdiğim için değerli” yönü, “değerli olduğu için bakım veriyorum” yönünden ayrılabilir. Gerçek annelikte ikisi birbirine kaynaşmışken oyuncak bebek ikinci nedenselliği daha berrak hâle getirir. Öznenin zaman ve dikkat yatırdığı nesne, tam da bu yatırım nedeniyle özel bir statü kazanabilir.

Kesme işlemi aynı zamanda annelik özünün sanıldığı kadar homojen olmadığını gösterir. Biyolojik unsurlar çıkarıldığında bütün yapı yok olmuyorsa, annelik tek bir töz değildir. Farklı koşullara bağımlı çeşitli bileşenlerin oluşturduğu katmanlı bir sistemdir.

Bununla birlikte oyuncak bebeğin yaptığı ayrıştırma sınırsız değildir. Gerçek anneliğin etik sorumluluğu, canlı karşılıklılığı ve geri döndürülemez sonuçları oyuncağa aktarılamaz. Dolayısıyla kesme işlemi anneliğin davranışsal mekanizmasını görünür kılar, fakat bütün fenomeni temsil etmez. Analitik başarı, indirgemeye dönüşmemelidir.

Tam tersine, oyuncak bebeğin nerede yetersiz kaldığı da biyolojinin ve canlılığın gerçek önemini gösterir. Oyuncağın bakım sonucu etkilenmemesi, gerçek annelikte canlı bebeğin geri bildiriminin vazgeçilmez olduğunu; biyolojik risk taşımaması, gerçek sorumluluğun oyuncak üzerinde yeniden üretilemeyeceğini ortaya çıkarır. Kesik, yalnızca performansın bağımsızlığını değil, onun sınırlarını da gösterir.

Bu nedenle oyuncak bebeğin anneliği biyolojiden “kurtardığı” söylenemez. Daha doğru ifade, biyoloji ile performansı geçici olarak birbirinden ayırarak her birinin ne yaptığını görünür kıldığıdır. Gerçek annelik yeniden düşünüldüğünde iki mekanizma tekrar birleşir; fakat artık bu birleşme tek bir öz sanılmak yerine farklı üretim hatlarının kaynaşması olarak okunabilir.

Oyuncak bebeğin yarattığı kavramsal kesik, annelik kimliğine ilişkin temel bir sonucu sağlamlaştırır: biyolojik statü bakım davranışının önemli başlangıç koşullarından biridir, fakat davranışın bütün içeriğini açıklamaz. Tekrar, ilişki, rol şemaları ve gündelik pratikler kendi başlarına da kimlik üretme kapasitesine sahiptir.

Gerçek annelikte biyoloji ile performans birleşerek son derece güçlü ve doğal hissedilen bir öznelik meydana getirir. Oyuncak bebek bu birleşimin içinden performatif hattı çekip çıkardığında, anneliğin görünmez ikinci motoru açığa çıkar: kişi yalnızca anne olduğu için bakım vermez; bakım verme pratiğinin uzun süreli icrası da onu annelik kimliğinin içine daha derinden yerleştirir.

Dolayısıyla oyuncak bebeğin kesme işlemi, anneliği parçalamaz; tam tersine bütünlüğünün nasıl üretildiğini açıklar. Doğal görünen tek parça kimliğin altında biyolojik yatkınlıklar ile tekrarın sedimentasyonunun birbirine eklemlendiği anlaşılır. Cansız oyuncak, bu eklemlenmenin bir tarafını susturarak diğerinin sesini ilk kez tek başına duyulur hâle getirir.                                                                 

10. Oyuncak Bebek Bir Kavramsal Diseksiyon Aracı Olarak

10.1. Anneliğin Bileşenlerine Ayrılması

Annelik gündelik deneyimde tek bir fenomen gibi görünür; sevgi, koruma, bakım, biyolojik yakınlık, sorumluluk, toplumsal statü ve davranış sürekliliği aynı kişide birleştiği için bunların her biri ortak bir merkezin farklı dışavurumlarıymış izlenimi yaratır. Oysa kavramsal açıdan anneliğin bütünlüğü, tek bir kaynaktan türeyen homojen bir özden çok, birbirine eklemlenmiş farklı mekanizmaların sonucudur. Oyuncak bebeğin analitik değeri tam olarak burada ortaya çıkar: normal şartlarda ayrılması güç olan bu bileşenleri birbirlerinden uzaklaştırarak her birinin annelik kimliği içindeki özgül işlevini görünür hâle getirir.

İlk ayrım biyolojik statü ile davranışsal pratik arasındadır. Bir çocuğu doğurmuş olmak ile ona sürekli bakım vermek gerçek hayatta çoğu zaman aynı kişide birleştiği için iki olgu kolayca özdeşleştirilir. Fakat mantıksal olarak farklı şeylerdir. İlki kişinin çocukla biyolojik ilişkisini, ikincisi ise zaman içinde gerçekleştirdiği eylemlerin örgütlenmesini ifade eder. Oyuncak bebek biyolojik statüyü ortadan kaldırırken bakım davranışlarının önemli kısmını koruyarak iki düzey arasındaki farkı keskinleştirir.

İkinci ayrım, bakım yönelimi ile bakım tekniği arasında kurulabilir. Bir bebeğin kırılganlığına karşı koruma eğilimi göstermek başka, bu eğilimi hangi somut davranışlarla gerçekleştireceğini bilmek başkadır. Dikkat ve şefkat belirli biyopsikolojik yatkınlıklarla desteklenebilir; fakat besleme, taşıma, giydirme, uyutma ve teselli etme gibi pratiklerin belirli biçimleri gözlem, öğrenme ve tekrar yoluyla edinilir. Böylece anneliğin “istemek” ile “nasıl yapmak gerektiğini bilmek” arasında da bölünebilir bir yapıya sahip olduğu görülür.

Üçüncü bileşen gerçek ihtiyaçtır. Canlı bebek bakım davranışını zorunlu kılan nesnel talepler üretir. Açlık, fiziksel rahatsızlık, hastalık veya tehlike dışarıdan gelen bir nedensellik sağlar. Oyuncak bebeğin hiçbir gerçek talebi olmaması, bakımın ihtiyaçtan türeyen kısmını sistemden çıkarır. Geriye kalan davranış, anneliğin yalnızca reaksiyon olmadığını; ihtiyaç bulunmadığında dahi öğrenilmiş rol şemalarının ve tekrarın bakım biçimini sürdürebildiğini gösterir.

Dördüncü bileşen duygusal bağdır. Gerçek annelikte sevgi, yakınlık, kaygı ve koruma duygusu bakımın içine öylesine güçlü biçimde karışır ki davranış çoğu zaman doğrudan duygunun sonucu sayılır. Fakat oyuncak bebeğe yönelik bakım, duygunun davranıştan önce gelmek zorunda olmadığını açığa çıkarır. Bir nesneye sürekli zaman ve dikkat ayırmak, onun değerini artırabilir; dolayısıyla bakım mevcut duygusal yatırımın sonucu olduğu kadar, yeni duygusal yatırımın üreticisi de olabilir.

Beşinci bileşen tekrardır. Tekil bakım hareketleri annelik kimliğinin tamamını kurmaz; belirleyici olan aynı rolün zaman boyunca istikrarlı biçimde yeniden üretilmesidir. Tekrar, davranışları birbirine bağlar, alışkanlık yaratır ve bakım veren konumunu daha erişilebilir hâle getirir. Böylece annelik kimliğinin sürekliliği, yalnızca başlangıçtaki biyolojik veya duygusal kuvvetten değil, pratiklerin kendi zamansal dayanıklılığından da beslenir.

Altıncı bileşen rol dağılımıdır. “Anne” ile “bebek” yalnızca iki biyolojik kategori değil, aynı zamanda birbirlerini tanımlayan ilişkisel konumlardır. Bir taraf bakım alan, diğer taraf bakım veren olarak yerleştirildiğinde belirli bir davranış düzeni oluşur. Oyuncak bebeğin biyolojik olarak çocuk olmamasına rağmen bu rolün sembolik biçimde kurulabilmesi, annelik kimliğinin belirli kısmının ilişkisel pozisyondan türediğini gösterir.

Yedinci bileşen toplumsal tanımadır. Gerçek annelik yalnızca anne ile çocuk arasındaki özel ilişki içinde bulunmaz; aile, hukuk, kültür ve gündelik dil tarafından da tanınır. “Anne” statüsü kişiye belirli sorumluluklar ve beklentiler yükler. Oyuncak bebeğin kurduğu küçük ilişki ise bu kamusal statüyü büyük ölçüde dışarıda bırakarak davranışsal anneliği toplumsal annelikten ayırır. Böylece bir kişinin anne olarak tanınması ile annelik benzeri bakım pratiklerini gerçekleştirmesi arasındaki fark belirginleşir.

Sekizinci bileşen geri bildirimdir. Canlı çocuk annenin davranışlarına tepki verir ve bakım pratiğini sürekli değiştirir. Oyuncak bebek ise hiçbir karşılık üretmez. Bu fark, anneliğin karşılıklı etkileşimden doğan kısmıyla öznenin kendi davranış sistemi tarafından taşınabilen kısmını ayırır. Bakımın geri bildirim olmaksızın sürdürülebilmesi, annelik performansının belirli ölçüde tek taraflı olarak da örgütlenebildiğini gösterir.

Dokuzuncu bileşen gerçek sorumluluktur. Canlı bebeğin bakımı aksadığında başka bir organizma zarar görebilir; oyuncak bebekte ise böyle bir risk yoktur. Dolayısıyla gerçek anneliğin etik ağırlığı, oyuncak bebek ilişkisinde yeniden üretilemez. Bu eksiklik analitik açıdan değerlidir; çünkü davranışın biçimi ile davranışın taşıdığı gerçek sorumluluğu birbirinden ayırır. Bir davranış biçimsel olarak annelik pratiğine benzeyebilir, fakat aynı etik ve ontolojik yükü taşımayabilir.

Onuncu bileşen öz-algıdır. Kişi bakım verdiği için dışarıdan belirli bir role yerleştirilebileceği gibi, zamanla kendisini de o rol üzerinden tanımlayabilir. Davranış geçmişi “ben böyle davranıyorum” ifadesinden “ben böyle biriyim” biçimindeki daha güçlü özdeşleşmeye geçebilir. Anneliğin içsel kimlik hâline gelmesi, yalnızca biyolojik statüyle değil, tekrar edilen pratiklerin özne tarafından benimsenmesiyle de ilişkilidir.

Bileşenlerin ayrıştırılması anneliğin parçalanıp anlamsızlaştırılması anlamına gelmez. Aksine, bütünlüğün hangi mekanizmaların birleşiminden doğduğunu açıklar. Bir makineyi parçalarına ayırmak nasıl onun çalışmadığını değil, nasıl çalıştığını anlamayı sağlıyorsa, anneliğin kavramsal diseksiyonu da deneyimdeki bütünlüğün arkasındaki üretim sistemini görünür kılar.

Gerçek annelikte bu bileşenler birbirlerini sürekli güçlendirdiği için ayrım yapay görünebilir. Biyolojik yakınlık duygusal bağı destekler, bağ bakım davranışını artırır, bakım tekrar üretir, tekrar kimliği yoğunlaştırır, toplumsal tanıma rolü sabitler ve çocuğun geri bildirimi bütün sistemi sürekli yeniden doğrular. Anneliğin güçlü bütünlüğü tam olarak bu karşılıklı destek ağından doğar.

Oyuncak bebek ise ağın belirli bağlantılarını keser. Biyolojik bağ ve gerçek ihtiyaç yoktur; canlı geri bildirim yoktur; gerçek etik sorumluluk minimumdadır. Buna rağmen bakım davranışı, rol ilişkisi, tekrar, hayal gücü ve belirli duygusal yatırımlar yaşayabilir. Hangi unsurların kaybolduğu ve hangilerinin ayakta kaldığı karşılaştırıldığında anneliğin katmanlı yapısı çok daha açık hâle gelir.

Bu ayrıştırma özellikle “annelik duygusu” gibi geniş ve belirsiz ifadeleri daha kesin hâle getirir. Tek bir duygudan söz etmek yerine koruma eğilimi, bakım becerisi, duygusal yatırım, sorumluluk, alışkanlık, rol özdeşleşmesi ve toplumsal tanınma gibi farklı süreçlerden söz etmek mümkün olur. Böylece annelik mistik bir bütünlük olmaktan çıkar; birbirine dönüşebilen fakat birbirine indirgenemeyen mekanizmaların bileşimi olarak kavranır.

Oyuncak bebeğin kavramsal diseksiyon aracı olarak başarısı, anneliğin hangi unsurunun “gerçek” olduğunu seçmesinde değil, gerçek anneliğin zaten birden fazla gerçeklik düzeyine sahip olduğunu göstermesindedir. Biyoloji gerçektir, davranış gerçektir, tekrarın bıraktığı iz gerçektir, toplumsal rol gerçektir ve canlı çocuğun talebi gerçektir. Bunlardan hiçbiri tek başına bütün fenomen değildir.

Dolayısıyla anneliğin bileşenlerine ayrılması, tek ve gizemli bir öz arayışından vazgeçmeyi gerektirir. Annelik; yatkınlık, davranış, tekrar, ilişki, duygu, sorumluluk ve tanınmanın farklı ağırlıklarla birleştiği bir organizasyondur. Oyuncak bebek bu organizasyondaki bazı parçaları susturarak diğerlerini duyulur hâle getirir ve annelik kimliğinin görünürdeki sadeliğinin altında çoklu bir üretim mimarisi bulunduğunu açığa çıkarır.

10.2. Biyolojik Anneliğin Yokluğunda Annelik Davranışı

Biyolojik anneliğin bulunmadığı bir durumda annelikle özdeşleştirilen davranışların ortaya çıkabilmesi, annelik kimliğinin yapısına ilişkin en güçlü ayrımlardan birini üretir. Oyuncak bebeğe yönelen besleme, taşıma, uyutma, giydirme, koruma ve teselli etme pratikleri, biyolojik annelik statüsü olmadan gerçekleştirilebilir. Böylece “anne olmak” ile “annelik biçiminde davranmak” arasındaki mantıksal mesafe açık biçimde görünür hâle gelir.

İki durumun birbirinden ayrılması, onları eşitlemek anlamına gelmez. Oyuncak bebeğe bakım veren kişi gerçek anlamda anne olmaz; canlı çocuğun sorumluluğunu, biyolojik bağını ve karşılıklı ilişkiyi taşımamaktadır. Fakat tam da bu farklılık, annelik davranışının hangi parçalarının biyolojik statüye zorunlu olarak bağlı olmadığını gösterir. Davranışın biçimi, biyolojik annelikten daha geniş bir alanda yeniden üretilebilir.

Burada ilk dikkat çeken nokta, bakım repertuvarının taşınabilirliğidir. Gerçek bebek bakımında görülen birçok hareket, biyolojik bağ bulunmadan başka bir nesne üzerinde yeniden gerçekleştirilebilir. Elin bebeği destekleyecek biçimde konumlanması, üzerinin örtülmesi, kucağa alınması veya yemek yedirme hareketleri fiziksel olarak biyolojik statü gerektirmez. Davranış teknikleri bir bedenden diğerine aktarılabilen öğrenilmiş pratiklerdir.

Taşınabilirliğin daha önemli boyutu ise yalnızca hareketin değil, hareketin anlamının da aktarılabilmesidir. Oyuncak bebeği kucağa almak sıradan nesne taşıma olarak değil, “bebeği kucağa alma” olarak yorumlanabilir. Aynı fiziksel hareket farklı nesneye yöneltildiğinde farklı anlam kazanır. Dolayısıyla annelik davranışı, hareket ile ilişkisel statünün birleşiminden oluşur.

Biyolojik anneliğin yokluğunda bakımın ortaya çıkabilmesi, davranışın başka başlangıç kaynaklarına sahip olduğunu gösterir. Çevredeki yetişkinleri gözlemlemek, kültürel anlatılar, oyun, hayal gücü ve önceden edinilmiş bakım şemaları eylemi harekete geçirebilir. Biyolojik yatkınlığın sağladığı başlangıç ivmesinin yerini toplumsal ve bilişsel mekanizmalar alabilir.

Bu durum, aynı davranış biçiminin farklı nedensel yollardan üretilebilmesi anlamına gelir. Gerçek anne bebeğini açlığından dolayı besler; çocuk oyuncak bebeğini “acıkmış” kabul ettiği için besleyebilir. Eylemin görünür formu benzerdir, fakat onu üreten neden farklıdır. Böylece davranış ile köken arasındaki zorunlu bağ çözülür.

Kökenin farklı olması davranışın bütünüyle anlamsız veya yüzeysel olduğu anlamına gelmez. Oyuncak bebeğe yönelen pratikler kendi içlerinde tutarlı bir ilişki düzeni oluşturabilir. Besleme uyutmayla, uyutma korumayla, koruma sahiplenmeyle birleşebilir. Tek tek hareketler ortak bir bakım veren pozisyonunda örgütlendiğinde annelik davranışının biçimsel mimarisi ortaya çıkar.

Buradaki kilit unsur rolün davranış aracılığıyla kurulmasıdır. Biyolojik annede rol kısmen doğum ve toplumsal statü üzerinden önceden verilmiştir; oyuncak bebekle ilişkide ise böyle bir başlangıç statüsü yoktur. Bakım veren konumu doğrudan eylemin içinden üretilir. Kişi oyuncağı taşıdığı, beslediği ve koruduğu ölçüde davranışsal olarak belirli bir rolü işgal eder.

Tekrar bu rolü daha kalıcı hâle getirir. Bir kez bakım vermek geçici bir oyun hareketi olabilir; aynı pratiklerin sürekli tekrar edilmesi ise davranışsal bir düzen yaratır. Oyuncak bebek her seferinde bakım alan, özne her seferinde bakım veren tarafta yer aldığında ilişki yapısı istikrar kazanır.

İstikrar öznenin davranış üretme biçimini de değiştirir. İlk aşamada belirli hareketleri modellemek gerekebilir; zamanla bakım senaryoları kendiliğinden kurulabilir. Oyuncak “hasta” olduğunda ne yapılacağı, “uyuduğunda” nasıl davranılması gerektiği veya dışarı çıkarılırken neye ihtiyaç duyacağı kendi içsel rol şemasından türetilebilir. Böylece annelik davranışı mekanik taklitten üretken bir pratiğe dönüşür.

Biyolojik anneliğin yokluğu, bakımın gerçek talep olmadan da proaktif biçimde örgütlenebildiğini gösterir. Oyuncak hiçbir şey istemediği hâlde ihtiyaç önceden varsayılabilir. Bu özellik gerçek annelikteki öngörücü bakımın davranışsal mantığına benzer: anne çoğu zaman çocuğun talebini beklemeden gelecekteki ihtiyacı düşünür. Oyuncak bebekte aynı yapı gerçek talep olmaksızın çalıştığı için öznenin bakım kapasitesi daha belirgin hâle gelir.

Duygusal yatırım da biyolojik anneliğin yokluğunda belirli ölçüde oluşabilir. Oyuncak bebeğin özel görülmesi, kaybolduğunda aranması, zarar görmesinden rahatsız olunması veya diğer oyuncaklardan ayrı tutulması için genetik bağ gerekmez. Sürekli temas ve bakım nesneye özel bir öznel değer kazandırabilir.

Burada davranış ile değer arasında yeniden çift yönlü ilişki kurulur. Özel olduğu için bakım verilen oyuncak, bakım verildiği için daha özel hâle de gelebilir. Kişinin zaman, dikkat ve davranış yatırımı nesnenin öznel statüsünü yükseltir. Böylece biyolojik akrabalık olmaksızın da bakım ile değer arasında karşılıklı güçlenme meydana gelebilir.

Yine de oyuncak bebeğe yönelik duygusal yatırım ile anne-çocuk bağını eşitlemek teorik hataya yol açar. Gerçek çocuk bağımsız bir özne olarak ilişkiye katılır, değişir, tepki verir ve yıllar boyunca annenin hayatıyla karşılıklı biçimde iç içe geçer. Oyuncak bebekte ilişki büyük ölçüde tek yönlüdür. Benzer olan mekanizmanın belirli kısmıdır; ilişkinin toplam ontolojik ağırlığı değildir.

Bu sınırın korunması, biyolojik anneliğin yokluğunda annelik davranışı fikrini daha güçlü hâle getirir. Çünkü argüman gerçek anneliğin bütünüyle taklit edilebildiğini iddia etmeye ihtiyaç duymaz. Çok daha sınırlı fakat daha sağlam bir tez yeterlidir: annelikle özdeşleştirilen bazı davranışlar, biyolojik annelik statüsünden bağımsız olarak öğrenilebilir, tekrar edilebilir ve belirli bir bakım veren özne pozisyonu kurabilir.

Böyle bir sonuç, anneliğin davranışsal bileşenine gerçek bir ontolojik bağımsızlık kazandırır. “Bağımsızlık” burada biyolojiden tamamen kopukluk değil, biyolojik neden olmadan da belirli ölçüde işleyebilme kapasitesidir. Bir mekanizma başka bir mekanizmanın yokluğunda çalışabiliyorsa, onunla özdeş değildir.

Gerçek annelikte biyoloji ve davranışın neden kolayca karıştırıldığı da böylece açıklanır. Biyolojik anne aynı zamanda en yoğun bakım veren kişi olduğunda, bakım davranışının biyolojik statüden çıktığı izlenimi güçlenir. Oyuncak bebek bu korelasyonu kırar: biyolojik statü yoktur, davranış yine vardır. Böylece iki değişkenin gerçek hayatta sürekli birlikte görülmesinin onların aynı şey olduğu anlamına gelmediği ortaya çıkar.

Bu ayrım annelik kimliğinin davranışsal tarafını küçümsemek yerine daha kesin tanımlar. Gerçek anne olmak yalnızca belirli hareketleri yapmak değildir; fakat bu hareketler olmadan anneliğin yaşanan içeriğinin önemli bir bölümü de ortadan kalkar. Biyolojik statü ile bakım performansı birbirlerine indirgenemez, fakat gerçek deneyimde birbirlerini yoğun biçimde destekler.

Oyuncak bebeğe yönelen annelik davranışı, bu destek sisteminden yalnızca performatif hattı çekip çıkarır. Bakımın gerçek sonucunu, canlı geri bildirimi ve biyolojik yakınlığı taşımayan davranış, yine de biçimsel ve ilişkisel bütünlüğünü koruyabilir. Böylece anneliğin pratik tarafının kendi başına ne kadar dirençli olduğu görünür hâle gelir.

Biyolojik anneliğin yokluğunda annelik davranışının mümkün olması, kimliğin “olmak” ve “yapmak” boyutlarının ayrılabileceğini gösteren en açık örneklerden biridir. Kişi biyolojik olarak anne olmadan anneliğe ait davranışları yapabilir; biyolojik olarak anne olup bu davranışların bazılarını gerçekleştirmeyebilir. Statü ile pratik arasındaki bu olası ayrışma, anneliği tek eksenli bir kategori olmaktan çıkarır.

Oyuncak bebeğin sağladığı teorik sonuç da tam burada yoğunlaşır: biyolojik annelik bakım ilişkisinin çok güçlü bir kaynağıdır, fakat annelik davranışlarının mantıksal sahibi değildir. Beslemek, korumak, uyutmak, teselli etmek ve gözetmek biyolojik statünün zorunlu mülkiyetinde değildir; bu pratikler öğrenilebilir, taşınabilir ve farklı ilişkiler içinde yeniden kurulabilir.

Dolayısıyla biyolojik anneliğin olmadığı yerde anneliğin tamamı değil, fakat davranışsal iskeleti varlığını sürdürebilir. Oyuncak bebek tam olarak bu iskeleti görünür kılar. Biyolojik gövde çekildiğinde hâlâ ayakta kalan pratikler, annelik kimliğinin yalnızca doğumla verilmediğini; belirli ölçüde davranış içinde kurulup zaman içinde yoğunlaştırıldığını gösterir.                                                                             

10.3. Kimliğin “Olmak” ile “Yapmak” Arasındaki Kuruluşu

Annelik kimliğinin en temel ontolojik gerilimlerinden biri, “anne olmak” ile “annelik yapmak” arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Gündelik düşüncede ilk ifade çoğu zaman ikincisinden önce gelir: kişi annedir ve bu nedenle bakım verir, korur, besler, teselli eder. Kimlik önce vardır, davranış onun doğal sonucu olarak ortaya çıkar. Fakat oyuncak bebek bu sıralamanın tek yönlü olmadığını gösterir. Biyolojik annelik statüsünün bulunmadığı yerde annelik davranışlarının biçimsel olarak sürdürülebilmesi, “yapmak” ile “olmak” arasındaki ilişkinin ters yönde de işleyebileceğini ortaya koyar. Kişi yalnızca olduğu için yapmaz; sürekli yaptığı şeyler de zaman içinde onun hangi özne pozisyonunda yer aldığını belirler.

“Olmak” kavramı burada bir statüye, “yapmak” ise zamana yayılmış pratiğe karşılık gelir. Statü belirli bir anda kazanılabilir. Doğum gerçekleştiğinde kişi biyolojik ve toplumsal olarak anne kategorisine yerleştirilebilir. Fakat annelik kimliğinin yaşanan içeriği aynı anda tamamlanmaz. Çocuğun ihtiyaçlarını tanımak, bakım repertuvarı geliştirmek, zamanını ona göre düzenlemek, sorumluluğu içselleştirmek ve kendi benlik algısını yeni ilişkiye göre yeniden kurmak süreç gerektirir. Dolayısıyla statünün ani oluşumu ile kimliğin tarihsel yoğunlaşması birbirinden ayrılmalıdır.

Bu ayrım, “anne” sözcüğünün aynı anda iki farklı şeyi gösterebilmesinden kaynaklanan belirsizliği de açar. Bir yanda biyolojik veya hukuki bir kategori vardır; diğer yanda belirli davranışlar, sorumluluklar ve ilişki biçimleriyle yaşanan annelik bulunur. İlki kişinin ne olduğunu sınıflandırırken ikincisi kişinin bu statüyü nasıl gerçekleştirdiğini ifade eder. Gerçek yaşamda iki düzey çoğunlukla birleştiği için aralarındaki mesafe fark edilmez.

Oyuncak bebek tam olarak bu mesafeyi büyütür. Oyuncağa bakım veren kişi biyolojik anlamda anne değildir; buna rağmen besleme, koruma, uyutma ve gözetme gibi pratikleri gerçekleştirebilir. Böylece anneliğin davranışsal biçimi, annelik statüsünden ayrılarak gözlemlenebilir. “Olmak” çıkarıldığında “yapmak” tamamen yok olmuyorsa, iki kategori mantıksal olarak özdeş değildir.

Ters yönde de aynı ayrım mümkündür. Biyolojik olarak anne olmak, bakım davranışlarının her birini zorunlu olarak gerçekleştirmek anlamına gelmez. Statü bulunabilir, fakat pratik farklı nedenlerle zayıf, sınırlı veya başka kişilerle paylaşılmış olabilir. Dolayısıyla “olmak” da kendi başına “yapmak”ı tamamen garanti etmez. İki kavram arasındaki bağ güçlüdür, fakat zorunlu özdeşlik değildir.

Kimlik açısından asıl önemli olan, uzun vadede bu iki düzeyin birbirini nasıl etkilediğidir. Biyolojik statü davranış için başlangıç koşulu ve toplumsal beklenti yaratabilir; davranışın sürekli tekrarı ise statünün öznel anlamını yoğunlaştırabilir. Kişi başlangıçta anne olduğu için bakım verirken, zaman içinde bakım verdiği için annelik kimliğini daha derinden deneyimlemeye başlayabilir. Böylece “olmak” ve “yapmak” birbirlerinin nedeni hâline gelir.

Bu karşılıklı nedensellik, anneliği töz ile performans arasında seçim yapmadan düşünmeyi mümkün kılar. Kimlik ne yalnızca içsel ve sabit bir varoluş biçimidir ne de yüzeysel bir rol icrasıdır. Daha isabetli biçimde, statü ile pratiğin birbirlerini zaman içinde karşılıklı olarak yoğunlaştırdığı bir yapıdan söz edilebilir. Anne olmak belirli pratikleri daha olası hâle getirir; bu pratiklerin tekrarı da anneliği daha güçlü bir yaşanan kimliğe dönüştürür.

Davranışın kimliğe dönüşmesinde süreklilik belirleyicidir. Bir kişi yalnızca tek bir bakım eylemi gerçekleştirdiğinde “yapmak” henüz “olmak” üzerinde güçlü etki yaratmaz. Ancak aynı bakım yöneliminin farklı durumlarda tekrar tekrar ortaya çıkması, davranış ile özne arasındaki bağı güçlendirir. Kişi belirli bir eylemi yapan biri olmaktan çıkarak o davranış ailesiyle tanımlanabilen biri hâline gelir.

Dil de bu dönüşümü kaydeder. “Bebeği besledi” bir olayı, “bebeğe bakıyor” sürekli pratiği, “bakım veren” ise özne kategorisini anlatır. Fiilin zaman içinde süreklilik kazanması, sonunda isme dönüşmesini mümkün kılar. Kimlik böylece davranışın kavramsal olarak yoğunlaştırılmış hâli gibi çalışabilir.

Annelik bu bakımdan yalnızca doğumla kazanılmış isim değil, belirli fiillerin etrafında kalınlaşmış öznelik biçimidir. Beslemek, korumak, izlemek, teselli etmek, planlamak ve sorumluluk almak ayrı ayrı eylemlerken uzun süre aynı ilişki ekseninde birleştiğinde “annelik” adı altında tek bir kimlik sistemi olarak algılanabilir. İsim, çok sayıda fiilin tarihsel birikimini sıkıştırır.

Oyuncak bebek bu dönüşümü biyolojik statü olmaksızın küçük ölçekte yeniden kurar. Oyuncakla ilgilenme davranışları tekrarlandıkça kişi oyun içindeki bakım veren konumunda istikrar kazanır. Burada “anne” kategorisi hukuki veya biyolojik anlam taşımaz; yine de davranışsal bir özne pozisyonunu ifade edebilir. Tam da bu nedenle oyuncak bebek, kimlik ile statünün aynı şey olmadığını berraklaştırır.

“Yapmak”ın “olmak” üzerindeki etkisi bedensel düzeyde de görülür. Tekrar edilen pratikler belirli hareketleri otomatikleştirir, dikkati belirli uyaranlara karşı hassaslaştırır ve zamanın kullanımını dönüştürür. Kimlik böylece yalnızca kişinin kendisi hakkında kurduğu cümlelere değil, bedenin neyi düşünmeden yapabildiğine de yerleşir.

Kendilik algısı da aynı sürecin parçasıdır. Kişi kendi kimliğini doğrudan içsel bir tözü gözlemleyerek keşfetmez; ne yaptığına, hangi sorumlulukları sürekli taşıdığına ve hangi ilişkiler içinde konumlandığına bakarak da kendisini tanımlar. Uzun süre bakım veren bir öznenin “ben bakım veren biriyim” sonucuna ulaşması, davranışın öz-algı üzerindeki sınıflandırıcı etkisidir.

Burada annelik kimliği yalnızca dış dünyadan verilen bir isim olmaktan çıkar. Öznenin kendi geçmiş davranışlarını anlamlandırma biçimi de kimliği besler. Binlerce bakım eyleminin aynı ilişkiye yönelmiş olması, kişiye kendi yaşamında belirli bir süreklilik görme imkânı verir. “Anne olmak” böylece biyolojik bir başlangıcın yanında davranışsal bir biyografiye dönüşür.

Toplumsal tanıma, “olmak” ile “yapmak” arasındaki bağı daha da kuvvetlendirebilir. Çevre kişiyi anne olarak sınıflandırdığında belirli davranışlar bekler; kişi bu davranışları gerçekleştirdikçe toplumsal kategori doğrulanır. Böylece statü beklenti yaratır, davranış beklentiyi karşılar, karşılanan beklenti ise statüyü daha doğal ve kesin gösterir.

Bu döngünün güçlü olması, kimliğin sonradan kurulmuş taraflarını görünmez hâle getirir. Kişi artık hangi davranışının toplumsal beklentiden, hangisinin biyolojik yatkınlıktan, hangisinin yıllarca süren alışkanlıktan geldiğini ayırmaz. “Olmak” ile “yapmak” o kadar sıkı birleşmiştir ki ikisi tek bir kimlik gibi deneyimlenir.

Oyuncak bebeğin kavramsal diseksiyonu tam olarak bu kaynaşmaya müdahale eder. Biyolojik “olmak” koşulunu çekerek davranışsal “yapmak”ı tek başına bırakır. Geriye anneliğin tamamı değil, fakat bakım kimliğinin pratiğe bağlı kısmı kalır. Böylece gerçek annelikte görünmeyen ikinci nedensel yön seçilebilir hâle gelir.

Annelik kimliğinin en doğru biçimde “olmak” ile “yapmak” arasındaki gerilimde konumlandırılması da buradan gelir. Biyolojik anne olmak gerçek ve önemli bir statüdür; fakat anneliğin gündelik yaşantısı bu statünün davranış içinde sürekli gerçekleştirilmesine bağlıdır. Aynı şekilde annelik davranışlarını gerçekleştirmek tek başına biyolojik annelik üretmez; fakat bakım veren özne pozisyonunu kurabilir.

İki düzey arasındaki fark korunurken ilişkileri de kabul edildiğinde annelik daha net anlaşılır. Statü davranışı kolaylaştırır, davranış kimliği yoğunlaştırır, kimlik gelecekteki davranışları yönlendirir. Kişi ne yalnızca doğduğu veya doğurduğu şeydir ne de yalnızca gerçekleştirdiği eylemlerin toplamıdır; fakat eylemlerinin tarihi, onun kim olduğunun önemli bir parçası hâline gelebilir.

Oyuncak bebek nihayetinde annelik üzerinden daha genel bir ontolojik ilkeye ulaşmayı mümkün kılar: kimlik çoğu zaman “var olmak” ile “eylemek” arasında kurulur. Sahip olunan statü başlangıç noktası olabilir, fakat tekrar edilen pratikler bu statünün yaşanan biçimini üretir. Annelik kimliği de yalnızca “anne olmak”ta veya yalnızca “annelik yapmak”ta değil, ikisinin zaman içinde birbirini dönüştürdüğü ilişkide gerçek yoğunluğunu kazanır.

10.4. Tekrarın Kimlik Üretme Kapasitesi

Tekrarın kimlik üretme kapasitesi, annelik çözümlemesinin davranışsal çekirdeğini oluşturur. Bir eylem ilk kez gerçekleştiğinde yalnızca geçici bir olaydır; ikinci ve üçüncü tekrarlar benzer olayları çoğaltır; fakat tekrar belirli bir sürekliliğe ulaştığında artık yalnızca nicelik artışı söz konusu değildir. Eylemler arasında ortak bir yönelim, beklenti ve geçmiş oluşur. Davranış kendi failini tanımlamaya başlar. Tekrar tam olarak bu eşikte, eylemi kimlik üretme mekanizmasına dönüştürür.

Kimlik üretiminin ilk basamağı öngörülebilirliktir. Bir davranış düzenli biçimde yinelendiğinde öznenin gelecekte nasıl hareket edeceğine ilişkin beklenti oluşur. Sürekli bakım veren kişinin yeni bir ihtiyaç karşısında yeniden bakım davranışı göstermesi daha olası kabul edilir. Böylece geçmiş tekrar, gelecekteki eylemleri belirli bir yöne doğru ağırlıklandırır.

Öngörülebilirliğin artması, davranışın kişinin karakteristik özelliği olarak görülmesini kolaylaştırır. Rastlantısal eylem fail hakkında zayıf bilgi verirken istikrarlı örüntü güçlü sınıflandırma üretir. Bir kez koruyucu davranmak kişiyi bakım veren olarak tanımlamaz; aynı ilişki içinde tekrar tekrar koruma, gözetim ve sorumluluk üstlenmek ise özne hakkında daha kalıcı bir kategori kurulmasına imkân verir.

İkinci basamak alışkanlıktır. Tekrar davranışı kolaylaştırır ve her icranın ihtiyaç duyduğu bilinçli karar miktarını azaltır. İlk aşamada düşünülen, planlanan veya taklit edilen hareket daha sonra hızlı ve kendiliğinden hâle gelebilir. Kimlik burada yalnızca düşünsel özdeşleşme değil, bedenin hazır davranış repertuvarında da yer edinir.

Alışkanlığın önemini artıran şey, öznenin eylemi giderek daha az dışsal bir görev olarak deneyimlemesidir. Sürekli bakım veren kişi her seferinde “şimdi bakım vermeliyim” diye karar vermek zorunda kalmadığında rol davranış sisteminin içine yerleşmiş demektir. Tekrar böylece eylemi iradi tercihten çıkarmaz, fakat tercihin varsayılan yönünü değiştirir.

Üçüncü basamak davranışsal hafızadır. Her yeni bakım eylemi önceki pratiklerin üzerine eklenir. Özne, geçmişte öğrendiği ve uyguladığı yolları yeni durumlarda kullanır. Böylece tekrar yalnızca aynı hareketi çoğaltmaz; davranış repertuvarına tarihsel derinlik kazandırır.

Dördüncü basamak normatifleşmedir. Bir davranış yeterince uzun süre rolün olağan parçası olduğunda yalnızca sık yapılan değil, yapılması beklenen şey hâline gelebilir. Bakım veren kişinin gözetmesi, koruması ve ihtiyaçları hesaba katması artık sıradan olasılıklar değil, rolün gereklilikleri olarak algılanır. Tekrar, betimleyici örüntüyü normatif beklentiye dönüştürür.

Normatifleşme kimliği daha da sertleştirir. Artık kişi yalnızca geçmişte ne yaptığıyla değil, gelecekte ne yapması gerektiğiyle de sınıflandırılır. Kimlik zamansal olarak iki yöne genişler: geçmiş tekrarları özetler ve gelecekteki davranışlara çerçeve çizer.

Beşinci basamak öz-algıdır. Kişi kendi davranışlarının sürekliliğini gördükçe kendisi hakkında belirli sonuçlara ulaşabilir. Başka bir varlığın ihtiyaçlarını sürekli hesaba kattığını, zamanını ona göre düzenlediğini ve bakım sorumluluğunu tekrar tekrar üstlendiğini deneyimleyen özne, kendisini bakım veren olarak tanımlamaya başlayabilir. Davranış böylece dışarıdan sınıflandırmanın yanında içeriden kimlik üretir.

Öz-algı ile davranış birbirini güçlendirdiğinde döngü kapanır. Kişi bakım verdiği için kendisini bakım veren olarak görür; kendisini bakım veren olarak gördüğü için yeni durumlarda bakım davranışını daha kolay seçer. Kimlik artık yalnızca davranışın sonucu değildir; yeni davranışların nedeni hâline de gelmiştir.

Tekrarın en güçlü etkisi tam olarak bu geri dönüştedir. Başlangıçta eylem kimliği üretirken bir süre sonra üretilmiş kimlik eylemi yeniden üretir. Nedensellik daireselleşir. Böylece davranış sistemi dışarıdan sürekli yeni bir neden almadan belirli ölçüde kendi sürekliliğini taşıyabilir.

Oyuncak bebek, bu mekanizmayı biyolojik zorunluluk minimumdayken sınama imkânı sağlar. Gerçek bebekte bakımın tekrar edilmesinin güçlü dışsal nedenleri vardır; oyuncak bebekte ise bu nedenler yoktur. Buna rağmen aynı bakım rolünün tekrar tekrar kurulabilmesi, tekrarın kendi içsel dayanıklılığını görünür hâle getirir.

Davranışın kimlik üretme kapasitesi burada “oyuncakla oynayan çocuk gerçek anne olur” gibi kaba bir sonuca götürmez. Üretilen şey biyolojik annelik değil, anneliğin davranışsal yapısına benzeyen bir bakım veren özne pozisyonudur. Kavramsal önem tam olarak bu sınırlı fakat güçlü sonuçta bulunur. Kimlik üretimi derecelidir; belirli davranış örüntüleri belirli özne konumlarını güçlendirebilir, fakat başka ontolojik koşulların yerini bütünüyle alamaz.

Tekrarın kimlik üretimi için tek başına yeterli olmadığı da kabul edilmelidir. Bir davranışın mekanik biçimde yinelenmesi her durumda güçlü özdeşleşme üretmez. Pratiklerin ortak bir ilişki ekseni etrafında örgütlenmesi, belirli anlamlarla yüklenmesi ve öznenin davranış sistemine yerleşmesi gerekir. Tekrarın kurucu gücü salt sayıdan değil, süreklilik, anlam ve ilişkisel konumun birleşiminden çıkar.

Oyuncak bebeğin bakımında tam da böyle bir örgütlenme mümkündür. Besleme, uyutma, taşıma ve koruma birbirinden bağımsız hareketler olarak değil, aynı “bebek-bakım veren” ilişkisinin farklı tezahürleri olarak bir araya gelir. Ortak rol şeması, tekrarların aynı kimlik yönünde birikmesini sağlar.

Kimlik üretiminin yoğunluğu zamanla artar; çünkü her yeni tekrar sıfırdan başlamaz. Önceki davranışların oluşturduğu alışkanlık, hafıza ve ilişki tarihi sonraki eylemin koşullarına dâhil olur. Böylece tekrar kendi etkisini katmanlaştırır. Onuncu eylem ilk eylemin yalnızca dokuz kez çoğaltılmış hâli değildir; arkasında dokuz tekrarın oluşturduğu yapı bulunur.

Bu kümülatif etki sedimentasyonun temelidir. Kimlik her tekrarın ardından biraz daha fazla davranışsal geçmiş taşır. Öznenin mevcut hâli, yalnızca şimdiki davranışından değil, o davranışa nasıl geldiğinden oluşur. Tekrar böylece zamanın kimliğe çevrilmesidir.

Annelik bakımında bu dönüşüm olağanüstü yoğunlukta yaşanabilir. Gerçek bebeğin ihtiyaçları aynı özne konumunu yıllarca tekrar tekrar çağırır. Kişi binlerce kez bakım veren tarafta yer aldığında, bu konumun yalnızca geçici bir rol olarak kalması giderek zorlaşır. Davranışsal tarih öz-algının, alışkanlıkların ve ilişkisel beklentilerin içine yerleşir.

Oyuncak bebek tam da bu gerçek ilişkideki yoğunluğu küçültülmüş biçimde ayrıştırır. Biyolojik nedenlerin büyük kısmını çıkarıp tekrar mekanizmasını bıraktığında, kimliğin davranışsal hattının tek başına ne yapabildiğini gösterir. Tekrar, cansız bir nesne çevresinde bile rol sürekliliği, duygusal yatırım ve davranışsal hafıza yaratabiliyorsa, canlı bakım ilişkisinde onun kurucu gücü daha da ciddi biçimde hesaba katılmalıdır.

Bu perspektiften bakıldığında kimlik, tek bir anda edinilen mühürden çok davranışların zaman içinde kendi failinde bıraktığı örgütlenmedir. İnsan ne yaptığından bütünüyle bağımsız bir öz değildir; tekrar edilen davranışlar dikkatini, bedenini, beklentilerini ve kendisi hakkında kurduğu anlatıyı dönüştürür.

Annelik bu genel ilkenin son derece güçlü örneklerinden biridir. Biyolojik statü sürecin başlangıcını sağlayabilir, fakat yaşanan kimliğin kalınlığı tekrarın biriktirdiği pratik tarihten beslenir. Oyuncak bebek ise biyolojik statüyü çekerek bu davranışsal motoru tek başına görünür hâle getirir.

Tekrarın kimlik üretme kapasitesi böylece oyuncak bebeğin bütün teorik işlevini tek bir eksende toplar: davranış, yalnızca öznenin zaten ne olduğunu göstermeyebilir; öznenin neye dönüşeceğinin de araçlarından biri olabilir. Bakım eylemi bir kez gerçekleştirildiğinde olaydır, sürekli tekrarlandığında pratik olur, pratik öz-algı ve alışkanlıkla birleştiğinde ise kimliğin maddesine dönüşür.                             

10.5. Oyuncak Bebeğin Ontolojik Deney Düzeneği Olarak Son Konumu

Oyuncak bebeğin teorik önemi, gerçek bebeğin küçük bir kopyası olmasında değil, anneliğin farklı bileşenlerini aynı anda taşıyıp taşımadığını sınayan bir ara form oluşturmasında yatar. Nesne fiziksel olarak bebeğe yeterince benzer olduğu için bakım davranışlarını üzerine çekebilir; fakat canlı olmadığı için biyolojik talep, gerçek geri bildirim, bağımsız irade ve etik kırılganlık üretmez. Böylece annelik ilişkisinin biçimi korunurken onu normalde zorunlu kılan maddi koşulların önemli bir bölümü askıya alınır.

Tam da bu nedenle oyuncak bebek basit bir temsil nesnesinden daha güçlüdür. Temsil, gerçek bir şeyin görünüşünü yeniden üretmekle yetinir; oyuncak bebek ise görünüş benzerliğini kullanarak belirli davranış sistemlerini harekete geçirir. Bebek biçimi yalnızca “bebek” fikrini çağrıştırmaz, besleme, taşıma, koruma, uyutma ve teselli etme gibi pratiklerin örgütlenebileceği bir davranış alanı açar. Nesne temsil ettiği şeyi yalnızca göstermediği, ona özgü ilişki biçimini de kısmen çalıştırabildiği için ontolojik analiz açısından ayrıcalıklı hâle gelir.

Deney düzeneği niteliği burada belirginleşir. Gerçek annelikte gebelik, doğum, biyolojik yakınlık, çocuğun gerçek ihtiyaçları, hormonal süreçler, toplumsal beklentiler, bakım tekrarları ve duygusal yatırım aynı sistem içinde çalışır. Bu unsurların hangisinin hangi sonucu ürettiğini tek tek izlemek güçtür. Oyuncak bebek, mekanizmanın bazı parçalarını susturarak geriye kalanların bağımsız çalışma kapasitesini test eder.

İlk çıkarılan unsur canlılıktır. Canlılık ortadan kalktığında metabolik ihtiyaç da kaybolur. Oyuncak aç kalmaz, hastalanmaz, korkmaz ve fiziksel güvenliğe ihtiyaç duymaz. Buna rağmen bakım ritüellerinin biçimsel olarak sürdürülebilmesi, davranışın gerçek ihtiyaçla özdeş olmadığını gösterir. İhtiyaç bakımın güçlü nedenlerinden biridir, fakat bakım formunun mantıksal olarak tek taşıyıcısı değildir.

İkinci olarak gerçek geri bildirim kesilir. Canlı bebek bakım eylemine tepki verirken oyuncak aynı fiziksel durumda kalır. Böylece bakım davranışının karşılıklı doğrulamaya ne ölçüde bağımlı olduğu sınanabilir. Öznenin bakım vermeye devam etmesi için karşı tarafın gülümsemesi, sakinleşmesi veya memnuniyet göstermesi zorunlu değilse, davranışın sürdürülmesinde içselleştirilmiş rol şemalarının bağımsız bir payı bulunduğu anlaşılır.

Üçüncü olarak biyolojik yakınlık askıya alınır. Oyuncakla özne arasında gebelik, doğum veya genetik devamlılık bulunmaz. Bu eksiltme, annelik davranışını biyolojik annelik statüsünden ayırır. Kişi biyolojik olarak anne olmadığı hâlde bakım repertuvarını gerçekleştirebiliyorsa, anneliğin davranışsal bileşenlerinin biyolojik statüden daha taşınabilir olduğu görülür.

Dördüncü olarak gerçek etik zorunluluk ortadan kalkar. Oyuncağın bakımsız bırakılması başka bir canlının zarar görmesine neden olmaz. Böylece davranışın yalnızca sonuç zorunluluğu nedeniyle değil, rolün kendi mantığı içinde de sürdürülebildiği görülebilir. Aynı eksiklik, oyuncakla gerçek çocuk arasındaki aşılmaz sınırı da korur: davranış biçimi benzer olabilir, fakat ontolojik sorumluluk aynı değildir.

Bu eksiltmelerin her biri anneliğin içinden bir değişkeni çekip çıkarır; fakat asıl teorik verim, bütün eksiltmelere rağmen neyin kaldığında ortaya çıkar. Kalan şey yalnızca birkaç rastlantısal hareket değildir. Bakım verme, koruma, ihtiyaç varsayma, zaman ayırma, ilişkiyi sürdürme, nesneye özel statü verme ve kendini bakım veren konumunda tutma gibi davranışlar hâlâ örgütlenebilir. Böylece anneliğin performatif çekirdeği diğer katmanlardan kısmen ayrışır.

Oyuncak bebeğin deneysel konumu tam olarak burada keskinleşir: nesne anneliğin tamamını yeniden üretmez; anneliğin hangi parçalarının canlı bebek olmadan da çalışabildiğini gösterir. Analizin gücü benzerliği büyütmekten değil, farkı korumaktan gelir. Oyuncak bebeğin gerçek annelikle eşitlenmesi, bütün teorik avantajı ortadan kaldırırdı; çünkü deneyin değeri zaten iki durum arasındaki kontrollü ontolojik farktan doğar.

Bu fark, minimum koşullar sorusunu yeniden biçimlendirir. Annelik yalnızca biyolojik statüden oluşsaydı, oyuncak bebek karşısındaki bakım davranışı kavramsal olarak hiçbir şey ifade etmezdi. Annelik yalnızca bakım davranışından oluşsaydı, gerçek çocuk ile oyuncak arasındaki farkın önemi kalmazdı. Her iki uç da yetersizdir. Oyuncak bebek tam tersine anneliğin çok katmanlı olduğunu gösterir: bazı bileşenler davranış ve tekrarla taşınabilirken bazıları yalnızca canlı, bağımsız ve kırılgan bir karşı tarafın varlığıyla ortaya çıkar.

Ontolojik deney düzeneğinin en önemli sonuçlarından biri, “öz” kavramını tek merkezli olmaktan çıkarmasıdır. Annelikte tek bir öz aramak yerine farklı üretim mekanizmalarının birbirine hangi koşullarda eklemlendiğine bakmak daha açıklayıcı hâle gelir. Biyolojik yatkınlık başka bir düzeyde, toplumsal rol başka bir düzeyde, bakım pratiği ve tekrar başka bir düzeyde çalışır. Deneyim bunları birleştirir; analiz ise tekrar ayırır.

Oyuncak bebek bu ayrımı maddi bir nesne üzerinden yapabilme avantajına sahiptir. Soyut düşünce deneylerinde kavramsal unsurlar zihinsel olarak çıkarılır; burada ise gerçek dünyada zaten canlı bebeğe benzeyen fakat onun temel ontolojik özelliklerinden yoksun bir nesne bulunmaktadır. Bu nedenle oyuncak bebek, anneliğin doğal bir karşılaştırma modeli gibi çalışır.

Nesnenin teorik gücü aynı zamanda sebep ile biçim arasındaki ayrımı somutlaştırmasından gelir. Gerçek annelikte bakım davranışının nedeni ile davranışın biçimi aynı olay içinde görünür: bebek acıkır ve beslenir. Oyuncak bebekte neden ortadan kalkar, biçim kalır. Böylece bakımın belirli hareket dizilerinin, onları ilk başta gerektiren nedenden ayrılarak kültürel ve davranışsal repertuvar içinde yaşayabildiği görülür.

Biçimin bu görece özerkliği, kimlik üretimini anlamak açısından belirleyicidir. Eğer davranış yalnızca dışsal neden mevcutken ortaya çıkabilseydi, tekrarın bağımsız kurucu gücünden söz etmek zorlaşırdı. Fakat oyuncak bebekte bakım biçiminin gerçek talep olmadan tekrar edilebilmesi, davranışın kendi tarihini yaratabileceğini gösterir. Tekrar edilen bakım pratiği öznenin dikkatini, alışkanlıklarını ve ilişki şemasını düzenlemeye başlayabilir.

Böylece oyuncak bebek yalnızca annelik davranışını ayrıştırmaz; özneleşmenin genel mantığını da görünür kılar. İnsan belirli bir statüye sahip olduğu için belirli davranışlar gösterebilir, fakat yeterince uzun süre tekrar edilen davranışlar da kişiyi belirli bir statüyle özdeşleşmeye yaklaştırabilir. Kimlik nedenselliği çift yönlüdür.

Ontolojik deney düzeneği olarak oyuncak bebeğin bir diğer katkısı, nesnelerin ilişkisel statüsünü açığa çıkarmasıdır. Fiziksel olarak cansız olan bir nesne, belirli pratikler içinde “bebek” olarak konumlandırılabilir. Maddi özelliği değişmez, fakat ilişkisel anlamı değişir. Nesne biyolojik bebek olmaz; yine de bakım davranışlarının yöneldiği bir merkez hâline gelir. Böylece ontolojik statü ile ilişkisel statünün aynı şey olmadığı netleşir.

Aynı ayrım özne için de geçerlidir. Oyuncak bebeğe bakım veren kişi biyolojik anne olmaz, fakat bakım veren rolünde konumlanabilir. Dolayısıyla hem nesne hem özne tarafında iki ayrı ontolojik düzey oluşur: maddi veya biyolojik statü ve ilişkisel statü. Deney düzeneğinin keskinliği, bu iki düzeyi aynı sahne içinde görünür hâle getirmesinden kaynaklanır.

Oyuncak bebeğin pasifliği burada yeniden önem kazanır. Nesne kendi başına hiçbir şeyi talep etmediği için ilişkiyi başlatan ve sürdüren mekanizmaların büyük kısmı özne tarafında toplanır. Bu yoğunlaşma, bakım davranışının özne içinde ne kadar güçlü bir örgütlenme yaratabileceğini test eder. Cansızlık, ilişkisel aktörlüğü tamamen yok etmez; fakat nedenselliğin ağırlık merkezini özneye kaydırır.

Deney düzeneği ayrıca performans ile sahicilik arasındaki yanlış karşıtlığı da bozar. Bir davranışın oyun içinde gerçekleşmesi onun özne üzerinde etkisiz olduğu anlamına gelmez. Tekrar edilen rol, bedensel ve bilişsel şemalar üretebilir; nesneye özel değer kazandırabilir ve belirli davranışları gelecekte daha erişilebilir hâle getirebilir. Oyun “gerçek değil” diye davranışın bütün ontolojik etkisini sıfırlamak mümkün değildir.

Bununla birlikte oyuncak bebeğin sınırları sürekli korunmalıdır. Oyunda kurulabilen bakım veren konumu, gerçek anneliğin karşılıklı, etik ve maddi yoğunluğunu taşımaz. Oyuncak direnmez, kendi geleceğini talep etmez, özneyi beklenmedik biçimde değiştiren bağımsız bir yaşam çizgisine sahip değildir. Gerçek çocuk ise ilişkiyi yalnızca kabul etmez; onu dönüştürür. Bu nedenle oyuncak bebeğin sunduğu şey anneliğin eşdeğeri değil, belirli mekanizmalarının izole edilmiş biçimidir.

Tam da bu sınırlılık, deney düzeneğini metodolojik olarak temiz tutar. Oyuncak bebeğin gerçek annelikle aynı olmadığını kabul etmek, analizde bir kayıp değil avantajdır. Çünkü amaç gerçek anneliği taklit etmek değil, hangi bileşenlerin eksildiğinde neyin ayakta kaldığını görmektir. Deneyin doğruluğu, fenomenleri özdeşleştirmeye değil, farkların işlevini korumaya bağlıdır.

Oyuncak bebeğin ontolojik konumu böylece üçlü bir yapıya kavuşur. Maddi olarak cansız bir nesnedir; sembolik olarak bebek statüsüne yerleştirilebilir; analitik olarak ise annelik mekanizmalarını ayrıştıran bir operatör hâline gelir. Aynı nesne üç düzeyde farklı işlev taşır. Teorik özgünlük de bu çoklu konumdan doğar.

Maddi düzey nesnenin sınırını belirler. Sembolik düzey bakım davranışlarının üzerine aktarılmasını mümkün kılar. Analitik düzey ise bu ikisi arasındaki mesafeyi kullanarak annelik kimliğinin bileşenlerini görünür hâle getirir. Oyuncak bebek ne yalnızca plastiktir ne gerçekten bebektir; fakat tam olarak bu arada oluşu sayesinde kavramsal olarak üretkendir.

Sonuçta oyuncak bebek anneliğin ne olduğunu tek cümleyle tanımlayan bir model sunmaz. Daha güçlü bir iş yapar: anneliğin hangi parçalarının ne olmadan da yaşayabildiğini gösterir. Biyolojik annelik çekildiğinde bakım davranışı; gerçek ihtiyaç çekildiğinde rol şeması; canlı geri bildirim çekildiğinde tekrar; gerçek karşılıklılık çekildiğinde özne kaynaklı ilişki üretimi görünür hâle gelir.

Annelik böylece tek bir özün dışavurumu olmaktan çıkarak farklı nedensel hatların kesişiminde kurulan bir yapı olarak anlaşılır. Biyoloji eğilim ve maddi bağ sağlar; canlı çocuk gerçek talep ve karşılıklılık üretir; toplum role anlam yükler; bakım pratiği davranışı örgütler; tekrar ise bütün bu unsurları zaman içinde kimliğe çökeltebilir.

Oyuncak bebeğin nihai ontolojik değeri tam olarak bu ayrıştırıcı kapasitededir. Gerçek anneliği kopyalamaz, onun iç mimarisini kesit hâline getirir. Biyolojik nedenleri susturur, canlı geri bildirimi kaldırır, gerçek zorunluluğu askıya alır ve geriye davranışın kendi başına ne kadar ilişki, rol ve kimlik üretebildiğini bırakır. Bu nedenle oyuncak bebek, anneliğin küçültülmüş bir modeli olmaktan çok, anneliğin içinde normalde birbirine yapışmış mekanizmaları birbirinden ayıran bir kavramsal diseksiyon aracıdır.

En keskin biçimiyle söylenirse: oyuncak bebek anneliği temsil ettiği için teorik olarak ilginç değildir; anneliğin biyolojik nedenlerini sistemden çıkarıp bakımın davranışsal biçimini ayakta bırakabildiği için ilginçtir. Onun cansızlığı bir yetersizlik değil, ayrıştırmanın şartıdır; sessizliği boşluk değil, özne kaynaklı mekanizmaların duyulabildiği alandır; benzerliği ise taklidin değil, karşılaştırmanın aracıdır. Böylece basit bir oyuncak, annelik kimliğinin ne kadarının doğrudan verilmiş, ne kadarının ilişki içinde kurulmuş ve ne kadarının tekrar yoluyla özneye çökelmiş olduğunu incelemeye yarayan gerçek bir ontolojik deney düzeneğine dönüşür.

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Oyuncak Bebek Üzerine: Anneliğin Performatif Ontolojisi

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    183

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.