İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Üçüncünün Nedenselliği: Kapanma, Dışsallık ve Ruhun Açıklığı

Lineer ve karşılıklı nedensellikten hareketle dairesel determinizmi, üçüncü operatörü, seçici geçirgenliği, dışsallığı ve ruhu ortak bir anti-kapanma ontolojisinde birleştiren disiplinlerarası çalışma.

UUmutcan Demir464 dk okuma126 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

ÜKAVRAM MİMARİSİ
Bölümler10Okumak istediğiniz bölümü seçin.

1. Nedenselliğin Kapanma Problemi

1.1. Lineer Nedensellik ve Tek Yönlü Determinizm

Nedensellik çoğu zaman bir olayın başka bir olayı üretmesi biçiminde düşünülür: neden önce gelir, sonuç onu takip eder; A, B’yi meydana getirir ve açıklama zinciri bu yönlü ilişki üzerinden kurulur. Böyle bir model yalnızca gündelik düşüncenin değil, klasik bilimsel açıklamanın da en temel şemalarından biridir. Ateş ısı üretir, darbe hareket yaratır, baskı davranışı değiştirir, toplumsal yapı bireysel eylemi biçimlendirir. Farklı disiplinlerin kullandığı kavramlar değişse de altta yatan mantık benzerdir: bir unsur etkin konuma, diğeri edilgin konuma yerleştirilir; neden ile sonuç arasındaki ilişki yönlüdür ve açıklamanın kuvveti, bu yönün ne kadar açık biçimde kurulabildiğine bağlıdır. Lineer nedensellik tam da bu nedenle düşünsel olarak son derece güçlüdür. Karmaşık bir olayı çözümlemek için çok sayıda unsur arasından belirleyici olanı seçer, etkileyen ile etkilenen arasındaki asimetriyi görünür kılar ve olaylar dizisini kavranabilir bir sıraya yerleştirir.

Fakat bu açıklama biçiminin gücü, aynı zamanda sınırını oluşturur. Lineer modelde neden, sonuç üzerinde etkide bulunurken sonucun nedene geri dönerek onu değiştirmesi analizin dışında bırakılır ya da ikincil kabul edilir. A’nın B üzerindeki etkisi merkezileştirildiğinde B’nin A’yı yeniden biçimlendirme ihtimali görünmezleşir. Böylece gerçekliğin ilişkisel ve geri dönüşlü yapısı, tek yönlü bir nedensellik dizisine indirgenebilir. Elbette her lineer açıklama zorunlu olarak yanlış değildir; kimi süreçlerde nedensel asimetri gerçekten baskındır. Problem, lineer nedenselliğin yalnızca belirli olayları açıklayan bir model olmaktan çıkıp nedenselliğin kendisiyle özdeşleştirilmesidir. Böyle bir özdeşlik kurulduğunda, neden ile sonuç arasındaki yönsel ayrım ontolojik bir zorunluluk gibi görülmeye başlanır ve karşılıklı belirlenim biçimleri açıklamanın istisnasıymış gibi ele alınır.

Tek yönlü nedenselliğin deterministik karakteri burada belirginleşir. Eğer A’nın belirli koşullar altında zorunlu olarak B’yi ürettiği kabul edilirse, sistemin sonraki durumu önceki durumundan türetilebilir. Determinizm yalnızca olayların nedenlere sahip olması anlamına gelmez; daha güçlü anlamıyla, mevcut koşulların sonraki koşulları belirli bir düzen içinde sınırlandırmasıdır. Nedensel zincir ne kadar kapalıysa, geleceğin hareket alanı da o ölçüde daralır. A’nın B’yi, B’nin C’yi ve C’nin D’yi zorunlu biçimde ürettiği bir yapı, farklı sonuçların ortaya çıkabileceği bir alan olmaktan giderek uzaklaşır. Sistemin her aşaması bir öncekinin devamı hâline gelir. Sonuç, geçmişin nedensel yükünü taşıyan yeni bir başlangıç noktasıdır; ancak kendisini üreten zincirin dışına çıkabilecek bağımsız bir kaynak değildir.

Burada “mekanik” kavramı yalnızca fiziksel makineleri ifade eden dar anlamıyla kullanılmamalıdır. Mekanikleşme, bir sistemin parçaları arasındaki ilişkilerin öngörülebilir, tekrarlanabilir ve kendi iç kuralları tarafından sürekli yeniden üretilebilir hâle gelmesidir. Böyle bir yapı maddi olmak zorunda değildir. Bir davranış örüntüsü, bir toplumsal kurum, bir düşünce sistemi, hatta kişilerarası bir ilişki bile yeterince sabitlenmiş nedensel bağlantılar üzerinden mekanikleşebilir. Mekanik olanın temel özelliği duygudan, anlamdan ya da sembolik içerikten yoksun olması değil; işleyişinin kendi kuralları tarafından giderek daha fazla kapatılmasıdır. Bir davranış her seferinde aynı uyarana aynı tepkiyle cevap veriyorsa, aradaki ilişkinin biyolojik, psikolojik, toplumsal veya sembolik oluşu mekanik niteliği ortadan kaldırmaz.

Lineer determinizm bu mekanikleşmenin en görünür biçimidir; çünkü ilişkinin yönü açıktır. Fail ile nesne, yapı ile unsur, neden ile sonuç birbirinden belirgin şekilde ayrılmıştır. Birinci kutup üretici, ikinci kutup üretilen konumdadır. Böylece açıklama, varlıklar arasındaki bağı bir etki aktarımı olarak tasarlar. Nedensellik adeta bir çizgi üzerinde hareket eder: başlangıç noktasından çıkar, ara aşamalardan geçer ve sonuçta sonlanır. Bu şema açıklama bakımından ekonomiktir; ancak sistem içindeki öğelerin birbirini yeniden üretme kapasitesini kavramakta yetersiz kalabilir. Çünkü birçok durumda sonuç, yalnızca son nokta değildir; kendisini üreten nedeni dönüştüren yeni bir etkene dönüşür.

Toplumsal gerçeklik bunun açık örneklerinden biridir. Bir kurum bireyi etkileyebilir; fakat bireylerin davranışları aynı kurumun devamlılığını, değişimini veya çözülmesini belirler. Bir norm davranışı biçimlendirebilir; fakat normun varlığını sürdürmesi, insanların onu tekrar tekrar gerçekleştirmesine bağlıdır. Psikolojik düzeyde de benzer bir ilişki görülür: korku kaçınmaya yol açabilir, fakat kaçınma davranışı korkunun sonraki biçimini güçlendirebilir. Ekonomik sistemlerde beklenti davranışı yönlendirebilir, davranış ise beklentiyi doğrulayarak başlangıçtaki varsayımı pekiştirebilir. Dolayısıyla lineer nedensellik çoğu kez daha geniş bir döngünün yalnızca tek bir kesitini görünür kılar.

Yine de lineer modelin teorik önemi küçümsenmemelidir. Karşılıklı nedenselliğin anlaşılabilmesi için önce yönsel belirlenimin ne olduğu açık biçimde kavranmalıdır. İki unsurun birbirini etkilediğini söylemek, her iki yönde de nedensel kuvvet bulunduğunu kabul etmek demektir. Karşılıklılık, lineer nedenselliğin reddi değil, çoğullaşmasıdır. A’nın B üzerindeki etkisi ortadan kalkmaz; buna yalnızca B’nin A üzerindeki etkisi eklenir. Dolayısıyla karşılıklı nedensellik, ilk bakışta lineer modelin aksine daha açık, daha dinamik ve daha özgür görünebilir; fakat iki yönlü hâle gelen nedenselliğin determinizmi otomatik olarak ortadan kaldırdığı sonucu çıkarılamaz. Tam tersine, çift yönlü etki belirli koşullar altında daha güçlü bir kapanma yaratabilir.

Asıl mesele burada yön sayısından bağımsızlaşmaya başlar. Bir sistemin tek bir nedensel çizgi üzerinden işlemesi ile iki veya daha fazla unsurun birbirini karşılıklı olarak belirlemesi arasında yapısal fark vardır; ancak her iki model de kendi üzerine kapanabilir. Tek yönlü sistemde kapanma, nedenin sonucu zorunlu biçimde üretmesiyle gerçekleşir. Karşılıklı sistemde ise kapanma, neden ile sonucun rollerinin dönüşümlü olarak birbirini yeniden üretmesiyle meydana gelebilir. Böylece determinist yapı yalnızca çizgisel değil, döngüsel biçimde de kurulabilir. Özgürlüğün ya da yeniliğin ölçütü bu nedenle nedenselliğin tek yönlü olmaması değildir. Bir sistemin kaç yönlü nedensel ilişkiye sahip olduğu kadar, kendi içinde farklılık üretip üretemediği de önemlidir.

Lineer determinizmin kavramsal sınırı tam burada görünür olur. Tek yönlü açıklama, sistemi dışarıdan aldığı farklara, içsel geri bildirimlere ve kendi sonuçlarının başlangıç koşullarını dönüştürmesine yeterince açık değildir. Bununla birlikte, lineer modelin sınırını görmek onu bütünüyle terk etmeyi gerektirmez. Daha doğru yaklaşım, onu daha geniş bir nedensellik teorisinin ilk düzeyi olarak değerlendirmektir. Çünkü nedenselliğin karmaşık biçimleri dahi temel olarak yönsel etkilerden oluşur; yalnızca bu etkiler tek bir çizgide ilerlemek yerine birbirlerini yeniden belirleyen ağlar hâline gelir.

Dolayısıyla ilk ayrım, lineer nedenselliği “ilkel”, karşılıklı nedenselliği ise otomatik olarak “gelişmiş” veya “özgür” kabul eden basit karşıtlığın reddedilmesidir. Lineer nedensellik açık biçimde mekanikleşebilir; fakat mekanikleşme yalnızca lineer modele ait değildir. Nedenselliğin biçimi değiştiğinde determinasyon ortadan kalkmaz, yalnızca örgütlenme tarzı değişir. Tek bir nedenin tek bir sonucu belirlediği zincir, yerini birbirini sürekli yeniden üreten ilişkisel çevrimlere bırakabilir. Bu durumda sistem daha karmaşık hâle gelir, fakat karmaşıklık ile açıklık aynı şey değildir. Bir yapı son derece karmaşık olduğu hâlde bütünüyle kendi içine kapalı olabilir.

Nedenselliği anlamak için bu nedenle ilk ölçüt “kaç unsur birbirini etkiliyor?” sorusu değil, “etki sistemi yeni farklara açık mı, yoksa kendi koşullarını sürekli yeniden mi üretiyor?” sorusudur. Lineer determinizm, nedensel kapanmanın en çıplak biçimini sunar; fakat daha karmaşık sistemlerin aynı kapanmayı daha incelikli yollarla yeniden üretebileceğini görmek için temel bir karşılaştırma zemini sağlar. Nedenselliğin asıl problemi böylece yalnızca neden ile sonuç arasındaki yön meselesi olmaktan çıkar ve sistemin kendi nedensel düzenini ne ölçüde aşabildiği sorusuna dönüşür.                                     

1.2. Karşılıklı Nedensellik ve Geri Besleme

Lineer nedensellikte neden ile sonuç arasındaki asimetri belirgindir: A, B üzerinde etkide bulunur ve açıklamanın yönü A’dan B’ye doğru ilerler. Karşılıklı nedensellik ise bu konumları sabit olmaktan çıkarır. A, B’yi etkilerken B de A’yı dönüştürür; böylece her unsur aynı ilişkinin farklı anlarında hem neden hem sonuç hâline gelir. Bir ilişkinin iki kutbu artık yalnızca birbirine dışarıdan etki eden bağımsız varlıklar değildir; her biri diğerinin müdahalesi sonucunda değiştiği için, ilişkinin sonraki aşamasına önceki hâliyle değil, dönüşmüş biçimiyle katılır. A’nın B üzerindeki etkisinden sonra karşımızda artık başlangıçtaki B yoktur; B’nin A’ya geri dönen etkisi de başlangıçtaki A’ya değil, ilk etkileşimin değiştirdiği A’ya ulaşır. Karşılıklı nedensellik tam anlamıyla düşünüldüğünde dolayısıyla basit bir “A, B’yi etkiler; B de A’yı etkiler” simetrisinden daha karmaşık bir yapı ortaya çıkar. Her nedensel geçiş, bir sonraki geçişin öznesini de değiştirir.

Geri besleme kavramı bu ilişkiyi açıklamak için merkezi önem taşır. Bir sistemin çıktısı yeniden sistemin girdilerinden birine dönüştüğünde, sonuç artık nedensel sürecin son noktası değildir. Sonuç, kendisini meydana getiren koşullara geri dönerek onların sonraki işleyişini değiştirir. Böylelikle başlangıç ile son arasındaki çizgisel ayrım zayıflar. Neden bir kez etkide bulunup sahneden çekilmez; ürettiği sonuç tarafından yeniden belirlenir ve yeni biçimiyle sonraki sonucu üretir. Zamansal olarak süreç hâlâ ardışık olabilir, ancak mantıksal olarak dairesel bir karakter kazanmaya başlar. Birinci an ikinciyi, ikinci an üçüncüyü oluştururken üçüncü an ilk ilişkinin yapısını yeniden düzenler. Nedensellik artık düz bir hat üzerinde ilerleyen aktarım değil, kendi sonuçlarını yeniden kendi koşullarına bağlayan bir çevrimdir.

Karşılıklı belirlenimin önemli özelliği, özdeş varlıkların birbirine tekrar tekrar etki etmesi değil, etkileşim sırasında tarafların sürekli yeniden kurulmasıdır. A₁, B₁’i etkiler; bunun sonucunda B₂ meydana gelir. B₂’nin geri etkisi ise artık A₁ üzerinde gerçekleşmez ve A₂’yi üretir. Ardından A₂, B₂ üzerinde yeni bir etki yaratarak B₃’ü meydana getirir. Dolayısıyla döngü aynı başlangıç noktasına geometrik anlamda geri dönmez; her çevrim önceki çevrimin izlerini taşır. Geri besleme bu nedenle yalnızca tekrar değil, birikimdir. Sistemin geçmişi kendi mevcut yapısına kaydolur. Sosyal ilişkilerde alışkanlıkların, psikolojide öğrenilmiş tepkilerin, kurumlarda geleneklerin veya kültürde normların kalıcılığı böyle bir zamansal birikim üzerinden anlaşılabilir: geçmiş ortadan kalkmaz, sonraki nedensel ilişkilerin koşuluna dönüşür.

İlk bakışta böyle bir model lineer determinizmden çok daha açık görünür. Tek bir belirleyici merkezin olmadığı, her unsurun diğerini dönüştürebildiği bir sistemde tek yönlü zorunluluğun kırıldığı düşünülebilir. Karşılıklılık gerçekten de tek kutuplu belirlenimi ortadan kaldırır; fakat belirlenimin kendisini ortadan kaldırmaz. Nedensel kuvvet yalnızca dağıtılmıştır. A artık mutlak neden değildir, çünkü B tarafından etkilenir; B de mutlak sonuç değildir, çünkü dönüp A üzerinde etkide bulunur. İlişkideki iktidar merkezi dağılmış olsa bile nedensellik devam eder. Bu ayrım son derece önemlidir: nedensel simetrinin artması, nedensel zorunluluğun azalması anlamına gelmez. Bir sistem tek bir merkez tarafından yönetilmeden de son derece kapalı, öngörülebilir ve kendi kendisini yeniden üreten bir yapıya dönüşebilir.

Pozitif geri besleme bunun en belirgin örneğini oluşturur. Bir etkinin kendi koşullarını güçlendirdiği durumlarda küçük bir başlangıç farkı her çevrimde büyüyebilir. Bir korku kaçınmayı, kaçınma deneyim eksikliğini, deneyim eksikliği belirsizliği, belirsizlik yeniden korkuyu artırabilir. Başlangıçta sınırlı olan etki artık kendisini besleyen bir döngüye dönüşmüştür. Hiçbir aşama tek başına bütün sürecin nedeni değildir; fakat aşamaların birbirini güçlendirmesi sistemin belirli bir yöne doğru kilitlenmesini sağlayabilir. Aynı mekanizma kolektif inançlarda, piyasa davranışlarında, siyasi kutuplaşmada, kişilerarası çatışmalarda veya kurumsal bürokrasilerde farklı içeriklerle görülebilir. Bir unsur diğerini üretir, üretilen unsur başlangıç koşulunu güçlendirir ve süreç kendi devamlılığının maddesini kendi içinden üretmeye başlar.

Negatif geri besleme ise ilk bakışta bunun karşıtı gibi görünür. Sistemin çıktısı başlangıçtaki değişimi bastırarak belirli bir dengeyi korur. Isının artması soğutma mekanizmasını harekete geçirir; toplumsal gerilim belirli düzenleme mekanizmalarını etkinleştirebilir; psikolojik rahatsızlık dengeleyici davranışları tetikleyebilir. Fakat negatif geri besleme de nedensel kapanma ihtimalinden bütünüyle bağımsız değildir. Bir sistem sürekli olarak sapmaları kendi normuna geri döndürüyorsa, kendi mevcut biçimini olağanüstü derecede dirençli hâle getirebilir. Burada mekaniklik büyüme üzerinden değil, homeostaz üzerinden işler. Sistem değişikliği artırmak yerine emerek etkisizleştirir. Dolayısıyla geri beslemenin olumlu veya olumsuz olması tek başına açıklığın ölçütü değildir; her iki biçim de sistemin kendi durumunu yeniden üretmesinin araçlarına dönüşebilir.

Karşılıklı nedenselliğin felsefi önemi tam olarak burada ortaya çıkar. Nedensel ilişkinin iki yönlü olması, tarafların birbirinden bağımsız tözler gibi düşünülemeyeceğini gösterir. A’nın ne olduğu kısmen B ile ilişkisinin ürünüyse ve B de A tarafından sürekli yeniden biçimlendiriliyorsa, varlıkların kimliği ilişkiden önce bütünüyle tamamlanmış kabul edilemez. İlişki artık iki hazır nesnenin sonradan birbirine bağlanması değildir; bağlanan unsurların ne olduklarını üretme sürecinin parçasıdır. Toplum ile birey, benlik ile öteki, kurum ile pratik, dil ile düşünce gibi birçok klasik ikilik bu perspektiften yeniden değerlendirilebilir. Her kutup karşı kutba etki ettiği kadar onun etkisini kendi bünyesinde taşıyarak varlığını sürdürür.

Ne var ki ilişkisel oluşun kabul edilmesi, açıklama problemini çözmek yerine yeni bir problem yaratır. A’nın B’yi, B’nin A’yı ürettiği söylendiğinde başlangıç noktası nerede aranmalıdır? Eğer her neden aynı zamanda başka bir sonucun ürünü ise nedensel açıklama geriye doğru sonsuza uzayabilir veya kapalı bir daire içerisinde dönmeye başlayabilir. “Toplum bireyi üretir” önermesi tek başına belirli bir yön verirken, “birey toplumu, toplum bireyi üretir” önermesi daha zengin fakat daha zor bir soru yaratır: değişim nereden gelir? Devrenin her unsuru kendi koşulunu diğerinden alıyorsa sistem, sahip olmadığı bir farkı nasıl üretebilir? Karşılıklı nedenselliğin güçlü açıklayıcılığı tam da burada kendi sınırına yaklaşır.

Sorunun merkezinde karşılıklılık değil, karşılıklılığın kapalı olup olmaması bulunur. Bir geri besleme döngüsü dışarıdan veya kendi içindeki indirgenemez farklılıklardan yeni bilgi, sapma, direnç ve olasılık kabul edebiliyorsa karşılıklı belirlenim yaratıcı bir süreç üretebilir. Buna karşılık bütün etkiler yalnızca sistemin mevcut unsurları arasında dolaşıyorsa çevrim giderek kendi öncüllerini yeniden üretmeye başlar. Böyle bir sistemde her unsurun diğerini etkilemesi dinamizm görüntüsü yaratabilir; fakat hareketin varlığı yeniliğin varlığıyla özdeş değildir. Bir çarkın sürekli dönmesi onu özgür kılmaz. Sonsuz hareket, eğer her dönüş aynı yapısal koşulları yeniden üretiyorsa, durağanlığın zamana yayılmış biçimi bile olabilir.

Geri besleme böylece çift değerli bir kavramdır. Bir taraftan nedenselliği çizgisel modelin dar sınırlarından kurtarır; varlıkların birbirini oluşturduğu, sonuçların nedenlere geri döndüğü, tarihin sistemin mevcut hâline işlendiği daha gerçekçi bir açıklama sunar. Diğer taraftan tam da bu karşılıklılık, sistem kendi üzerine kapandığında lineer determinizmden daha güçlü bir öz-yeniden üretim mekanizması oluşturabilir. Tek yönlü baskıda etkileyen ile etkilenen ayrılabilirken kapalı geri beslemede her unsur sistemin devamına aktif biçimde katılır. Belirlenen aynı zamanda belirleyici olur; böylece mekanizma yalnızca dışarıdan işletilmez, kendi parçaları tarafından sürekli yeniden gerçekleştirilir.

Karşılıklı nedenselliğin özgürlükle otomatik olarak özdeşleştirilememesinin nedeni budur. Bir sistemde çok sayıda failin bulunması, bu faillerin birbirlerini etkilemesi veya nedensel merkezin dağıtılmış olması sistemin açıklığını garanti etmez. Gerçek ölçüt, dolaşımdaki nedenlerin kendi öncüllerinden başka bir şey üretebilme kapasitesidir. İlişki yalnızca kendisini yeniden doğruluyorsa karşılıklılık, çoğulluk görüntüsü altında kapanmayı sürdürebilir. Nedensellik çizgiden çevrime geçtiğinde mekanizma kaybolmaz; yalnızca daha sofistike, daha dağıtılmış ve çoğu zaman daha görünmez hâle gelir.

1.3. Dairesel Determinizm: Karşılıklılığın Mekanikleşmesi

Determinist düşünce çoğu zaman domino taşlarının birbirini devirmesi gibi çizgisel imgelerle anlatılır: ilk hareket gerçekleşir, ikinciyi zorunlu kılar; ikinci üçüncüyü, üçüncü dördüncüyü üretir. Fakat determinizmin çizgi biçiminde örgütlenmesi zorunlu değildir. Bir sistem kendi sonuçlarını yeniden başlangıç koşullarına bağladığında, belirlenim sona ermek yerine çevrime dönüşür. Böylece nedensellik A’dan B’ye ilerleyip durmaz; A, B’yi üretir, B dönüp A’nın sonraki biçimini belirler ve değişmiş A yeniden B üzerinde etkide bulunur. Her çevrim bir öncekinden doğsa bile yapısal bağlantı korunuyorsa sistem, doğrusal olmayan fakat aynı derecede mekanik bir determinizm geliştirebilir. Buna dairesel determinizm denilebilir.

Dairesel determinizm, basit tekrardan farklıdır. Tekrar, aynı olayın yeniden gerçekleşmesini ifade edebilir; dairesel determinizm ise olayların birbirlerini yeniden üretme biçiminin sürekliliğini anlatır. İçerik değişebilir, aktörler değişebilir, yoğunluk artabilir veya azalabilir; buna rağmen temel nedensel örgütlenme sabit kalır. Örneğin iki kişi arasındaki bir çatışmada kullanılan cümleler her seferinde farklı olabilir, fakat birinin savunması diğerinin saldırısını, saldırı daha güçlü savunmayı, güçlenen savunma daha sert saldırıyı doğuruyorsa sistem aynı nedensel biçimi tekrar eder. Yüzeyde sürekli yenilik vardır; derindeki ilişki değişmez. Mekanikliğin en gelişmiş biçimlerinden biri tam da budur: aynılığın içerikte değil, ilişki formunda korunması.

Lineer makinede parçalar belirlenmiş bir sıra içerisinde birbirini harekete geçirir. Dairesel makinede ise parçalar birbirlerinin çalışma koşullarını üretmeye başlar. İkinci yapı ilkinden daha özerk görünebilir; çünkü dışarıdan sürekli müdahale gerektirmez. Sistemin devam etmesi için her aşamada yeni bir neden sunulmasına ihtiyaç yoktur. Üretilen sonuçlar, sistemin sonraki nedenlerine dönüşür. Böylelikle çevrim kendi yakıtını kendi içinden çıkarır. Nedensel mekanizma artık yalnızca bir kere kurulmuş değildir; her dönüşte kendi kuruluş koşullarını yeniden üretir. Tam da bu nedenle dairesel determinizm, çizgisel determinizmden daha dayanıklı olabilir. Çizgisel zincirde belirli bir halkayı koparmak akışı durdurabilir; karşılıklı biçimde birbirini destekleyen yapılarda ise sistem farklı unsurlar üzerinden kendi dengesini yeniden kurabilir.

Mekanikleşmenin burada özel bir anlamı vardır. İki unsur arasındaki karşılıklılık başlangıçta canlı, değişken ve üretken olabilir. Taraflar birbirlerine cevap verir, uyum sağlar, kendilerini dönüştürür ve her karşılaşmada yeni ihtimaller yaratırlar. Ancak ilişki zamanla kendi yanıtlarını önceden üretmeye başladığında karşılıklılığın niteliği değişir. A, B’nin nasıl tepki vereceğini bilir; B de A’nın bu tepkiye nasıl cevap vereceğini bilir. Her iki tarafın davranışı karşı tarafın davranışına bağlıdır fakat tam da bu karşılıklı bağımlılık nedeniyle giderek tahmin edilebilir hâle gelir. İlişki sürmektedir, fakat olayın gerçekten yeni bir olay üretme kapasitesi azalmaktadır. Karşılıklı etkileşim, kendi repertuvarı içine kapanmıştır.

Sevgi gibi ilk bakışta mekanik açıklamaya en dirençli görünen ilişkiler bile bu kavramsal riskten bütünüyle muaf değildir. Bir kişinin diğerini sevmesi ve sevildiği için karşılık vermesi başlangıçta karşılıklı tanınmanın en güçlü biçimlerinden biri olarak görülebilir. Fakat ilişki salt karşılıklılık ilkesine indirgenirse sevginin yapısı değişebilir: veriyorum çünkü alıyorum, seviyorum çünkü seviliyorum, onaylıyorum çünkü onaylanıyorum. Böylelikle sevgi, kendi anlamını dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymadan iki kutup arasında sürekli dolaştıran kapalı bir değişim sistemine yaklaşır. Burada sorun karşılık görmek değildir; karşılıklılığın sevginin bütün ontolojik içeriğini tüketmesidir. Sevme eylemi yalnızca diğer kutbun cevabının fonksiyonuna dönüştüğünde, ilişki kendi içindeki hesaplanabilirliğe mahkûm olabilir.

Benzer yapı düşünsel sistemlerde de meydana gelir. Bir teori yalnızca kendi kavramlarıyla doğrulanıyor, karşı kanıtları kendi öncüllerine göre yeniden yorumluyor ve her itirazı teorinin doğruluğunun yeni kanıtına dönüştürüyorsa dış görünüşte son derece hareketli bir düşünsel faaliyet sürdürülebilir. Argümanlar üretilir, cevaplar verilir, eleştiriler işlenir; fakat sistem gerçekten değişmez. Her dış müdahale sistem tarafından önceden belirlenmiş anlam kategorilerinden geçirilerek yeniden kendi içine alınır. İtiraz ne kadar güçlü olursa sistem onu o kadar güçlü biçimde kendi doğruluğuna bağlayabilir. Böyle bir durumda teori, karşıtını ortadan kaldırarak değil, onu kendi devresinin parçasına dönüştürerek kapanır.

Dairesel determinizmin en ayırt edici özelliği, dışsal zorlamaya giderek daha az ihtiyaç duymasıdır. Bir toplumda yalnızca merkezi otoritenin bireylere ne düşüneceklerini söylediği model tek yönlü bir belirlenime yakındır. Buna karşılık bireylerin birbirlerini denetlediği, birbirlerinin inançlarını doğruladığı, sapmaları karşılıklı biçimde düzelttiği bir düzende kontrol dağıtılmış hâle gelir. İnsanlar yalnızca sistem tarafından kontrol edilmez; sistemin kontrol mekanizmasına dönüşürler. Böylece yapının devamlılığını sağlayan kuvvet artık tek bir merkezden yayılmaz. Her unsur diğerinin koşulu olduğu için sistem kendi üyelerinin faaliyetleri üzerinden kendisini sürekli gerçekleştirir. Merkezi neden ortadan kalkmış görünürken determinasyon bütünüyle sisteme yayılmıştır.

Psikolojik döngüler aynı mantığı bireysel ölçekte gösterebilir. Bir kişinin dış dünyayı tehdit olarak algılaması geri çekilmeye yol açabilir; geri çekilme dış dünyaya ilişkin deneyimi azaltır; deneyim azlığı yabancılığı artırır; artan yabancılık başlangıçtaki tehdit algısını doğrular. Burada ilk korkunun nereden geldiği zamanla ikincil hâle gelir. Sistem bir kez kurulduktan sonra varlığını sürdürmek için başlangıçtaki dış nedene artık ihtiyaç duymayabilir. Döngünün her aşaması bir sonraki aşamayı üretirken önceki aşamanın doğruluğunu da güçlendirir. Sonuç, nedenin kanıtına dönüşür. Kişi korktuğu için geri çekilir, geri çekildiği için dünyayla ilişkisinin zayıflaması dünyayı daha korkutucu hâle getirir ve sistem böylece kendisini fenomenal olarak doğrular.

Kendi kendisini doğrulama dairesel determinizmin epistemik biçimidir. Bir önerme, doğrudan dış gerçeklikle karşılaştırılmak yerine kendisinin meydana getirdiği sonuçlarla kanıtlanmaya başladığında nedensel döngü epistemolojik döngüye dönüşür. İnanç davranışı değiştirir, değişen davranış belirli sonuçlar doğurur, sonuçlar ilk inancı doğrular. Örneğin bir kişi diğerlerinin düşmanca olduğuna kesin biçimde inanırsa onlara savunmacı veya saldırgan yaklaşabilir; karşısındakilerin buna verdiği olumsuz tepkiler daha sonra “zaten düşmandılar” şeklinde yorumlanabilir. Başlangıçtaki inanç yalnızca gerçekliği gözlemlememiş, gözlemleyeceği gerçekliğin üretimine de katılmıştır. Nedensellik ile doğrulama aynı çevrime bağlandığında sistem, kendi iddiasının kanıtlarını kendisi üretir.

Toplumsal kurumlar da benzer biçimde kendi zorunluluklarını meydana getirebilir. Bir kurum belirli bir insan davranışı varsayımı üzerinden düzenlenir; insanlar kurumun teşvik ve yaptırımlarına uyum sağlayarak gerçekten o davranış biçimini geliştirir; daha sonra kurum, ortaya çıkan davranışı kendi başlangıç varsayımının doğruluğuna kanıt olarak sunabilir. Böylelikle norm ile davranış, yapı ile fail, beklenti ile gerçekleşme arasında karşılıklı üretim oluşur. Kurumun insan tasavvuru insanı biçimlendirir; biçimlenen insan kurumun insan tasavvurunu haklı çıkarır. Sonuçta tarihsel olarak üretilmiş bir düzen, kendi kendisini doğruladığı için doğal ve kaçınılmaz görünmeye başlayabilir.

Burada mekanikleşmenin başka bir boyutu açılır: zorunluluğun görünmezleşmesi. Lineer determinist yapıda belirleyici güç çoğu zaman kolaylıkla teşhis edilebilir. Bir emir, bir yasa, fiziksel bir kuvvet veya merkezi otorite açık nedensel kaynak olarak gösterilebilir. Dairesel yapıda ise herkes hem etkileyen hem etkilenen olduğundan belirleyici merkezin nerede olduğu belirsizleşir. Hiç kimse tek başına sistemi üretmez; buna rağmen herkes sistemin yeniden üretimine katılır. Böyle bir yapı dışarıdan özgür görünmeye daha yatkındır, çünkü hiçbir tekil fail bütünü yönetmemektedir. Oysa merkezin yokluğu zorunluluğun yokluğu değildir. Determinizm merkezsizleşmiş, ilişkiler ağına dağılmıştır.

Karşılıklı nedenselliğin mekanikleşmesi bu nedenle yalnızca hareketlerin tekrarından değil, sistemin kendi koşullarını içeriden üretmesinden doğar. Bir sistem dışarıdan aldığı farkları yalnızca kendi mevcut kategorileri içerisinde işleyebiliyorsa, her yeni unsur var olan çevrimin yeni hammaddesine dönüşür. Dışarıdan gelen şey içeride gerçek bir fark meydana getirmek yerine sistemin kendi mantığına tercüme edilir. Böylece sınır biçimsel olarak açık olabilir: yeni insanlar, yeni bilgiler, yeni deneyimler sisteme girebilir. Fakat işlevsel olarak kapalılık devam eder, çünkü gelen her şey önceden belirlenmiş ilişkisel düzen tarafından özümsenir. Kapalılık, duvarın varlığından çok dönüşüm kapasitesinin yokluğu hâline gelir.

Tam anlamıyla kapalı dairesel determinizmde sistemin geçmişi geleceğini yalnızca etkilemez; geleceğin hangi farklılıkları kabul edilebilir bulacağını da belirler. Her çevrim bir sonraki çevrimin olasılık alanını şekillendirir. Tekrar arttıkça bazı yollar güçlenir, diğerleri zayıflar; belirli yanıtlar alışkanlığa, kurumlara, normlara veya kimlik yapılarına dönüşür. Zaman böylece özgürleştirici bir açıklık olmak yerine nedensel kilitlenmenin aracına dönüşebilir. Geçmiş ne kadar çok tekrar edilmişse, geleceğin başka türlü gerçekleşmesi o kadar maliyetli hâle gelir. Mekanizma yalnızca aynı şeyi tekrar etmez; aynı şeyin tekrar edilme ihtimalini de her dönüşte artırır.

Dolayısıyla dairesel determinizm lineer determinizmin zıddı değil, onun daha karmaşık bir örgütlenme biçimidir. Tek yönlü modelde A, B üzerinde egemendir; dairesel modelde A ile B birbirlerinin koşuludur. İlkinde zorunluluk bir yönde akar, ikincisinde kendi üzerine kıvrılır. Karşılıklılığın sağladığı ilişkisel zenginlik gerçek olsa da sistemin dışına çıkabilme kapasitesi ayrıca açıklanmadığı sürece bu zenginlik özgürlük anlamına gelmez. İki kutbun birbirlerini sonsuzca değiştirmesi, eğer değişimin sınırlarını yine yalnızca birbirleri belirliyorsa, kapalı bir dünyanın iç hareketinden ibaret kalabilir.

Mekanikliğin en derin biçimi bu noktada ortaya çıkar: hareketin yokluğu değil, hareketin kendi kendisini zorunlu olarak yeniden üretmesi. Canlı görünen bir sistem tam da sürekli hareket ettiği için kendi kapanmasını gizleyebilir. Her unsur diğerine cevap verir, her cevap yeni bir tepki doğurur, her tepki yeni bir durum yaratır; fakat bütün bu dinamizm değişmeyen bir nedensel gramer içinde gerçekleşir. Dairesel determinizm, aynı sonucun sürekli tekrarlanmasından çok, sonuçların değişmesine rağmen onları üreten ilişkinin değişmemesidir. Böyle bir sistemin gerçek karşıtı nedensizliğe kaçış değil, kendi ilişkisel gramerini mutlaklaştırmayan bir açıklık biçimidir.                                                     

1.4. Nedensel Kapanma Sorunu

Bir nedensel sistemin asıl sınırı, kaç unsurdan oluştuğuyla ya da etkilerin kaç yönde dolaştığıyla değil, kendi işleyişini ne ölçüde yalnızca kendi iç koşullarından türettiğiyle belirlenir. Lineer zincirde kapanma daha görünürdür: A, B’yi; B, C’yi; C de D’yi üretir ve her aşama kendinden öncekine bağlanır. Karşılıklı nedensellikte ise kapanma daha zor fark edilir, çünkü sistem sürekli hareket, tepki, uyum ve dönüşüm sergiler. A, B’yi değiştirir; B, A’yı yeniden biçimlendirir; tarafların ikisi de önceki hâllerinden farklılaşır. Yüzeyden bakıldığında burada durağanlıktan söz etmek güçtür. Fakat hareket ile açıklık birbirinden ayrılmadığı sürece önemli bir kavramsal hata yapılır. Bir sistem çok yoğun biçimde değişebilir, buna rağmen değişimin hangi sınırlar içerisinde gerçekleşeceğini yalnızca kendi iç örgütlenmesi belirliyorsa nedensel olarak kapalı kalabilir. Kapanma, hareketin yokluğu değil, hareketin olasılık alanının sistem tarafından önceden çevrelenmesidir.

Nedensel kapanmayı fiziksel anlamdaki mutlak izolasyonla özdeşleştirmek yanıltıcıdır. Bir yapı dış dünyayla temas hâlinde bulunabilir, sürekli yeni veriler alabilir, yeni üyeler kabul edebilir, başka sistemlerle karşılaşabilir ve yine de işlevsel olarak kapalı olabilir. Kritik nokta, dışarıdan gelen farklılığın sisteme girip girmediği değil, içeri girdikten sonra neye dönüştüğüdür. Eğer her yeni bilgi yalnızca mevcut inançların doğrulanmasına yarıyorsa, her yeni kişi mevcut rollere yerleştiriliyorsa, her yeni deneyim önceden var olan kategorilere tercüme edilerek fark yaratma kapasitesini kaybediyorsa sistem dışarıyla temas etmesine rağmen kendi iç mantığını korumaktadır. Böyle bir kapanma duvarla değil, asimilasyon kapasitesiyle işler. Sistem dışarıyı reddetmek zorunda değildir; dışarıyı kendisine benzeterek etkisizleştirebilir.

Tam da bu nedenle mutlak dışlanma ile total içerme aynı yapısal sonuca ulaşabilir. İlkinde sistem yabancı olanı sınırın ötesinde tutar; ikincisinde yabancı olanı içeri alır fakat onu yabancı olmaktan çıkarır. Bir düşünce sistemi karşıt görüşü sansürleyebilir veya onu kendi teorisinin başka bir doğrulaması olarak yorumlayabilir. Bir grup dışarıdaki kişiyi bütünüyle reddedebilir ya da kabul ettikten sonra yalnızca grubun mevcut normlarına tamamen uyduğu ölçüde meşru sayabilir. Bir benlik rahatsız edici deneyimi bilincin dışına itebilir veya onu zaten sahip olduğu öz-anlatının içine zorla yerleştirebilir. Biçimler farklı olsa da sonuç aynıdır: dışarıdan gelen şey sistemin mevcut yapısına gerçek bir direnç gösteremez. Kapanma dolayısıyla yalnızca sınır koymak değil, farkın fark olarak kalmasına izin vermemektir.

Böyle bir sistemde nedensel açıklama giderek tautolojik bir karakter kazanır. Sistem neden böyle davranmaktadır? Çünkü onu oluşturan unsurlar böyle örgütlenmiştir. Unsurlar neden böyle örgütlenmiştir? Çünkü sistem onları bu biçimde üretmektedir. İnanç neden sürmektedir? Çünkü davranış onu doğrulamaktadır. Davranış neden aynı yönde sürmektedir? Çünkü inanç onu üretmektedir. Kurum neden bireyleri belirli biçimde şekillendirmektedir? Çünkü bireyler kurumu yeniden üretmektedir. Bireyler neden aynı kurumu yeniden üretmektedir? Çünkü kurum onların davranış imkânlarını belirlemektedir. Her cevap bir önceki sorunun başka biçimde geri dönmesine yol açar. Karşılıklı nedensellik açıklamayı genişletmek yerine kapalı bir kavramsal halka üretmeye başladığında, sistemin kendi kendisiyle açıklanması problemi doğar.

Kendi kendisiyle açıklanan sistemin temel güçlüğü yeniliğin kaynağını gösterememesidir. Eğer A yalnızca B tarafından, B de yalnızca A tarafından belirleniyorsa, ikisinin mevcut ilişkilerinde bulunmayan bir farkın nereden geleceği açıklanamaz. Elbette çevrimin içerisinde niceliksel değişimler olabilir: etki güçlenebilir, zayıflayabilir, hızlanabilir, gecikebilir. Fakat ilişkinin grameri aynı kaldığı sürece niteliksel dönüşüm problemi devam eder. A ile B arasındaki karşılıklı belirlenim kendi bütün olanaklarını önceden içeriyorsa, gerçekten yeni olan şey sistem açısından düşünülemez hâle gelir. Yenilik ya eski unsurların kombinasyonu olarak açıklanmak zorunda kalır ya da nedensellik dışına itilerek rastlantı, mucize veya irrasyonel kopuş biçiminde ele alınır.

Nedensel kapanma meselesi burada determinizm sorunundan daha geniş bir ontolojik boyut kazanır. Determinizm, belirli koşulların sonuçları zorunlu biçimde belirlemesiyle ilgilidir; kapanma ise sistemin kendi belirlenim koşullarının tamamını ne ölçüde kendi içerisinde tutmaya çalıştığıyla ilgilidir. Bir sistem deterministik olmadan da kapalı olabilir; olası sonuçların birden fazla olduğu durumda dahi bütün olasılıklar sistemin mevcut kategorileriyle sınırlandırılabilir. Tersine, bazı yerel süreçler güçlü biçimde deterministik olduğu hâlde sistem bütünü dışarıdan gelecek müdahalelere açık olabilir. Dolayısıyla kapanma, zorunlu tek bir geleceğin bulunmasından çok, geleceğin anlamlı biçimlerinin sistem tarafından önceden sahiplenilmesi anlamına gelir.

Epistemolojik düzeyde kapanma özellikle tehlikelidir, çünkü sistem yalnızca neyin doğru olduğuna değil, neyin kanıt sayılacağına da karar etmeye başlar. Bir inanç düzeni kendi doğruluk ölçütlerini tamamen kendi içinden üretiyorsa, dışarıdan gelen eleştirinin onu düzeltme kapasitesi ciddi biçimde azalır. Eleştiri yanlış sayılır, çünkü sistemin ölçütleriyle uyuşmamaktadır; ölçütlerin kendisi ise sistemin doğruluğuna dayanır. Böylece doğrulama süreci döngüsel hâle gelir. Bir topluluk kendi üyelerinin tasdikini hakikat göstergesi kabul edebilir; üyeler de grubun hakikat sahibi olduğuna inandıkları için birbirlerini tasdik eder. İstatistiksel çoğunluk, duygusal yoğunluk, tarihsel süreklilik veya kurumsal otorite içeride hakikat göstergesi hâline gelebilir; fakat bunların dış gerçeklikle bağını sınayacak bağımsız ölçüt ortadan kalktığında sistem epistemik olarak kendi üzerine kapanır.

Psikolojik açıdan da aynı yapı, kendini koruma ile kendini hapsetme arasındaki ince sınırı gösterir. Benlik dış dünyadan gelen her etkiye açık olamaz; aksi takdirde sürekliliğini sağlayan kimlik örüntülerini koruyamaz. Deneyimlerin seçilmesi, yorumlanması ve mevcut benlik modeliyle ilişkilendirilmesi zorunludur. Fakat yorumlama süreci hiçbir deneyimin benlik tasarımını değiştirmesine izin vermeyecek kadar katılaştığında koruyucu mekanizma kapanmaya dönüşür. Kişi yalnızca kendisi hakkında zaten bildiğini doğrulayan deneyimleri kabul eder, diğerlerini çarpıtır veya dışlar. Özdeşliğin korunması için kurulan yapı, özdeşliğin dönüşebilme kapasitesini yok eder. Paradoks açıktır: varlığı koruyan sınır aşırı güçlendiğinde, korunmak istenen varlığın gelişme koşullarını ortadan kaldırabilir.

Toplumsal sistemler açısından kapanma daha da karmaşıklaşır, çünkü karşılıklı nedensellik yalnızca iki unsur arasında değil, çok sayıda aktör, norm, kurum ve temsil arasında gerçekleşir. Bir hukuk düzeni belirli davranış biçimlerini teşvik eder; davranışlar hukukun meşruiyetini yeniden üretir. Eğitim kurumları belirli bilgi kategorilerini aktarır; bu kategorilerle yetişen bireyler aynı kurumları yeniden kurar. Ekonomik yapılar belirli özne tiplerini ödüllendirir; bu özne tiplerinin çoğalması ekonomik düzenin devamını kolaylaştırır. Dil düşüncenin ifade biçimlerini koşullandırır; insanlar dili kullandıkça onun kategorilerini yeniden üretir. Böyle yapılarda tek bir merkez bulmak giderek zorlaşır. Sistemin sürekliliği, parçaların birbirini desteklemesinden doğar. Tam da bu dağıtılmış karşılıklılık, kapanmayı görünmez kılabilir; çünkü baskı tek bir kaynaktan gelmediğinde zorunluluk çoğu zaman düzenin “doğal” işleyişi gibi görünür.

Nedensel kapanmanın güçlü biçimlerinden biri, alternatiflerin sistem içinde temsil edilemez hâle gelmesidir. Bir yapı yalnızca belirli sonuçları engellemekle kalmayıp başka sonuçların düşünülebilirliğini de yok edebilir. Düşünülmeyen ihtimalin tercih edilmesi mümkün değildir. Böylece sistem bireyleri doğrudan zorlamadan da davranış alanını sınırlandırabilir. İnsanlar özgürce seçim yaptıklarını deneyimlerken seçeneklerin kategorik yapısı çoktan belirlenmiş olabilir. Karşılıklı nedensellik burada yalnızca eylemleri değil, eylemlerin anlamlandırılma biçimlerini de üretir. Yapı failin davranışını şekillendirir; fail davranışıyla yapıyı yeniden üretir; yapı yeni kuşağın neyi mümkün, makul veya gerçekçi sayacağını belirler. Determinasyon bu aşamada fiziksel zorlamadan çok ontolojik bir ufuk biçimini alır.

Bununla birlikte, hiçbir gerçek sistemin mutlak anlamda kapalı olduğunu varsaymak da sorunludur. Mutlak kapanma teorik bir sınır kavramı olarak daha anlamlıdır. Canlı organizmalar madde ve enerji alışverişinde bulunur; toplumsal sistemler yeni kuşaklar, krizler, teknolojiler ve karşılaşmalarla değişir; benlikler yeni deneyimlerle dönüşür; düşünce sistemleri karşı argümanlarla karşılaşır. Yine de mutlak kapalılığın fiilen gerçekleşmemesi kapanma eğiliminin önemini azaltmaz. Sistemler değişime açık oldukları hâlde değişimi minimize edecek, yeniden yorumlayacak veya kendi devamlılıklarına hizmet edecek biçimde işleyebilir. Kapanma bu nedenle ya vardır ya yoktur şeklindeki ikili bir özellik değil, dereceli bir yapıdır. Asıl soru, sistemin kendi dışından gelen farkın onu ne ölçüde gerçekten değiştirebildiğidir.

Öte yandan sınırsız açıklık da çözüm değildir. Bir sistem bütün dış etkileri hiçbir seçme, filtreleme veya dönüştürme mekanizması olmadan kabul ederse kendi organizasyonunu sürdüremez. Her farkın eşit kuvvetle sistemi değiştirdiği durumda kalıcı kimlik, yapı veya süreklilik kurulamaz. Nedensel kapalılığın eleştirisi bu nedenle sınırların ortadan kaldırılmasına götürmemelidir. Problem sınırın varlığı değil, sınırın mutlaklaşmasıdır. Sağlıklı bir sistem açısından sınır hem koruyucu hem seçici hem de geçirgen olmak zorundadır. İçerisi ile dışarısı arasındaki ayrım korunurken ikisi arasındaki akış tamamen kesilmemelidir. Sistem dışarıdan gelen her fark tarafından parçalanmamalı, fakat hiçbir farkı içeri alamayacak ölçüde katılaşmamalıdır.

Nedensel kapanmanın en temel paradoksu buradadır: kendisini koruma kapasitesi ile kendisini değiştirme kapasitesi aynı sınır üzerinde çatışır. Fazla zayıf sınır özdeşliği dağıtır; fazla güçlü sınır değişimi öldürür. Sistem ancak kendi kimliğini sürdürecek kadar kapalı, kendi tekrarından kurtulabilecek kadar açık olduğunda dinamik bir süreklilik kurabilir. Böyle bakıldığında varlığın sorunu yalnızca devam etmek değil, devam ederken farklılaşabilmektir. Salt tekrar süreklilik sağlar fakat canlılık sağlamaz; salt değişim farklılık üretir fakat kimlik sağlamaz. Nedensel kapanma tam da sürekliliğin farklılık üzerindeki mutlak egemenliği olarak okunabilir.

Kapanmayı aşmak bu nedenle nedenselliği iptal etmeyi gerektirmez. Sistemin kendi üzerine kapanmaması için içinde nedensiz, keyfî veya tamamen rastlantısal bir boşluk açmak zorunlu değildir. Daha güçlü çözüm, sistemin kendi nedensellik ağının dışından veya iki kutbun hiçbirine indirgenemeyen bir ara konumdan gelen farkın işleyişe katılabilmesidir. Böyle bir fark sisteme tamamen yabancı olduğu için onu yok eden bir şok olmak zorunda değildir; sistemin mevcut ilişkilerini dönüştürebilecek kadar dışsal, fakat ilişkiye girebilecek kadar içkin olabilir. Nedensel kapanma sorunu böylece iki kutup arasında kurulan ilişkinin ötesinde, ilişkinin kendisini değiştirebilecek bir konumun mümkün olup olmadığı sorusuna dönüşür.

1.5. Üçüncü Konumun Yapısal Gerekliliği

İki unsurun birbirini karşılıklı olarak belirlediği bir sistemde dönüşümün gerçek kaynağını açıklamak için yalnızca ilişkinin iki yönünü çoğaltmak yeterli değildir. A ile B arasındaki bağ ne kadar karmaşıklaşırsa karmaşıklaşsın, sistemin bütün olanakları bu iki kutbun mevcut ilişkisinden türetiliyorsa döngü kendi üzerine kapanmaya devam eder. Burada “üçüncü” fikri niceliksel bir ekleme olarak anlaşılmamalıdır. Mesele iki varlığın yanına üçüncü bir varlık yerleştirip üçlü bir nedensel ağ kurmak değildir. Üçüncü konum, iki kutbun birbirlerini eksiksiz biçimde belirleme iddiasını kesintiye uğratan, ilişkiyi kendi dışına açan ve mevcut döngünün kendisini mutlaklaştırmasını engelleyen yapısal bir işlevdir.

Üçüncünün gerekliliği ilk bakışta basit bir matematiksel çoğalma gibi görünebilir. İki kutup kapanıyorsa üçüncüsü eklenir; fakat sorun böyle ele alındığında yalnızca daha büyük bir kapalı sistem elde edilir. A, B ve C birbirlerini bütünüyle belirleyen üçlü bir çevrim oluşturabilir ve kapanma aynen devam edebilir. Dolayısıyla üçüncülük, “üç tane unsur” bulunmasıyla özdeş değildir. Üçüncüyü özgün kılan, mevcut karşılıklı nedensellik düzenine başka bir halka eklemek değil, ilişkinin kurallarını dönüştürebilme kapasitesidir. Üçüncü, sisteme yeni bir neden daha sunmaktan çok, hangi nedenlerin hangi sonuçları üretebileceğine ilişkin mevcut grameri geçirgen hâle getirir.

Burada üçüncüyü arabulucudan da ayırmak gerekir. Arabulucu iki taraf arasında iletişim kurabilir, çatışmayı azaltabilir veya etkileri taşıyabilir; buna rağmen tarafların temel ilişkisini değiştirmeyebilir. Üçüncü konum daha radikal bir işlev üstlenir. A ile B arasındaki ilişkinin yalnızca iki tarafın birbirine verdiği tepkilerden ibaret olmadığını gösterir. İkilinin dışında veya ikisinin kesişiminde, hiçbirine tamamen sahip olmayan bir fark alanı açar. Böylece A, B’ye yalnızca B’nin kendisinden aldığı tepkiye göre cevap vermek zorunda kalmaz; B de A’nın belirlediği repertuvarla sınırlı kalmaz. İlişkide mevcut olmayan yeni bir referans, yeni bir yönelim veya yeni bir anlam imkânı doğar.

Üçüncünün en önemli niteliği bu nedenle indirgenemezliktir. Eğer üçüncü bütünüyle A’nın ürünü ise gerçek anlamda üçüncü değildir; A’nın uzantısıdır. B tarafından tamamen belirleniyorsa B’nin başka bir biçimidir. A ile B’nin ortak ürünü olup yalnızca onların mevcut ilişkisini yansıtıyorsa kapalı döngünün yeniden adlandırılmış bir unsuru olmaktan öteye geçmez. Üçüncü konum, ilişkiye bağlı olduğu hâlde ilişki tarafından bütünüyle tüketilemeyen bir fazlalık taşımak zorundadır. Onu etkili kılan şey mutlak bağımsızlığı değil, kısmi dışsallığıdır. Sistemin dilini anlayacak kadar içeride, sistemin bütün kategorilerine indirgenemeyecek kadar dışarıda bulunur.

Söz konusu konumun paradoksal karakteri tam da buradan kaynaklanır. Tamamen dışsal olan bir unsur sistem açısından anlamsız kalabilir. Hiçbir ortaklık taşımayan, sistemin hiçbir mekanizmasına bağlanamayan bir fark, dönüşüm yaratmak yerine yalnızca çarpışma veya yok oluş üretebilir. Tamamen içsel olan unsur ise mevcut çevrimin parçası olarak yeniden emilir. Üçüncü bu iki uç arasında bir eşik pozisyonunda bulunur. Sistemin mevcut biçimiyle ilişki kurabilir, fakat ilişkiye girerken kendi farklılığını tamamen kaybetmez. Bu nedenle üçüncü, dışarının içeriye açıldığı bir geçirgenlik noktası olarak düşünülebilir.

İki kutuplu ilişkilerin mekanikleşmesi açısından üçüncünün işlevi daha açık biçimde görülebilir. A ile B birbirlerinin davranışlarını giderek daha iyi tahmin ettikçe ilişki belirli bir repertuvara kapanabilir. Her tepki karşı tepkiyi, her karşı tepki yeni tepkiyi üretir. Üçüncü bir referansın ortaya çıkması, tarafların yalnızca birbirlerine göre konumlanmasını bozar. Her iki kutup artık yalnızca karşısındaki unsurun verdiği tepkiye göre değil, ilişkinin dışında veya üzerinde bulunan başka bir değere, nesneye, kişiye, norma, hakikate ya da imkâna göre kendisini yeniden düzenlemek zorunda kalır. Böylece ilişkinin ekseni değişir. A ve B arasındaki karşılıklılık ortadan kalkmaz; fakat artık kendi kendisinin tek ölçütü değildir.

Sevgi ilişkisini düşünmek bu yapıyı berraklaştırır. İki kişinin yalnızca birbirlerinin sevgisini karşılıklı biçimde doğrulaması güçlü bir bağ kurabilir; fakat bütün sevgi yapısı “sen beni sevdiğin için seni seviyorum” karşılıklılığına indirgenirse ilişki zamanla kendi kendine referans veren bir alışverişe dönüşebilir. Ortaklaşa sevilen veya yönelinen bir üçüncü, ilişkinin yapısını değiştirir. Üçüncü burada sevginin rakibi değildir; sevginin iki kişi arasında kapalı devre hâline gelmesini engelleyen ortak dışsallıktır. İki taraf, yalnızca birbirlerini tüketen bir aynalama ilişkisi içinde kalmak yerine kendilerinden başka bir şeye birlikte yönelebilir. İlişki böylece kendi üzerine kapanmak yerine kendisini aşan bir yönelim kazanır.

Epistemik sistemlerde üçüncü konum bağımsız doğrulama imkânı biçiminde ortaya çıkabilir. İki kişi birbirlerinin inançlarını sürekli tasdik ediyorsa karşılıklı onay tek başına hakikat üretmez. İkilinin dışındaki gerçeklik, bağımsız gözlem, farklı deneyim veya başka bir bilgi kaynağı, dolaşımın kendisini sınayabilecek üçüncü işlevi üstlenir. Kritik nokta üçüncü kaynağın mutlak ve yanılmaz olması değildir; yalnızca mevcut tasdik döngüsüne indirgenememesidir. Bir topluluğun kendi doğruluk ölçütlerinin dışında başka bir ölçütle karşılaşabilmesi, epistemik kapanmayı kesintiye uğratır. Dışsal veri yanlış anlaşılabilir, reddedilebilir veya dönüştürülebilir; yine de onun varlığı sistemin kendi kendisini tek hakikat kaynağı ilan etmesini zorlaştırır.

Psikolojik düzeyde üçüncü, kişinin kendi iç anlatısıyla dış dünyanın dolaysız tehdidi arasına giren yeni bir yorumlama imkânı olabilir. Benlik ile dünya arasındaki ilişki tamamen karşılıklı tehdit ve savunma üzerinden örgütlendiğinde her deneyim mevcut korkuyu yeniden üretir. Farklı bir ilişki biçiminin, başka bir kişinin, yeni bir deneyimin veya kişinin kendi davranışını başka türlü okuyabilme kapasitesinin devreye girmesi döngünün zorunluluğunu kırabilir. Üçüncü burada dışarıdan gelen sihirli çözüm değildir; eski nedensel bağların tek mümkün bağ olmadığını görünür kılan ayrımdır. Nedensellik sürer, fakat önceki çevrim artık tek kader değildir.

Toplumsal düzlemde üçüncünün yapısal önemi daha geniştir. Birey ile toplum karşılıklı olarak birbirlerini üretiyorsa, değişim yalnızca bireyin özgür iradesine veya yapının dışsal baskısına indirgenemez. İki kutup arasındaki pratik aracılıklar, yorumlama biçimleri, alışkanlıklar, kuralların bağlamsal uygulanması ve beklenmedik eylem sonuçları, ilişkiye farklılık sokan üçüncül alanlar yaratabilir. Burada üçüncü tek bir kurumsal unsur değildir; fail ile yapının birbirlerine eksiksiz biçimde indirgenmesini önleyen ara katmandır. Birey toplumun pasif sonucu olmadığı gibi toplum da bireysel iradelerin basit toplamı değildir. İkisinin arasında oluşan pratik alan, her iki kutbun da kendi etkilerini yeniden düzenleyebileceği bir geçirgenlik bölgesi oluşturur.

Üçüncü konumun evrensel bir yapı olarak düşünülmesi, farklı disiplinlerde tamamen farklı isimlerle karşılaşılabilecek işlevlerin biçimsel ortaklığını görünür kılar. Teolojide aşkın veya müşterek sevginin üçüncü kişisi, sosyolojide yapı ile fail arasındaki pratik aracılık, epistemolojide dışsal doğrulama, psikolojide kapalı öz-anlatıyı bozan yeni deneyim, etik düşüncede Başka’nın indirgenemezliği aynı kavrama içerik bakımından indirgenemez. Aralarında tarihsel, teorik ve kavramsal büyük farklar vardır. Buna rağmen yapısal açıdan ortak bir işlem gerçekleştirirler: iki kutuplu veya kapalı bir sistemin yalnızca kendi içinden kendisini yeniden üretmesini engelleyen bir farklılık noktası açarlar.

“Üçüncü” teriminin gücü tam da bu soyutlama düzeyinden gelir. Kavram belirli bir nesneye, kişiye veya kuruma bağlanmadığında, farklı nedensellik biçimlerinin ortak sorununu açıklayan bir operatöre dönüşür. Bazı sistemlerde üçüncü gerçek bir kişi olabilir; başka durumlarda norm, dışsal gerçeklik, dil, bilinç biçimi, kurumsal düzenleme, etik talep veya beklenmedik olay işlevini görebilir. Önemli olan ontolojik türü değil, yaptığı işlemdir. Eğer bir unsur sistemin mevcut karşılıklı belirlenimini kesintiye uğratıyor, tarafların birbirlerini tamamen tüketerek açıklamasını engelliyor ve yeni bir farkın ilişkiye girmesini mümkün kılıyorsa üçüncül bir işlev üstlenmektedir.

Burada özgürlük kavramına da daha dikkatli yaklaşmak gerekir. Üçüncü operatör determinizmi tamamen ortadan kaldıran nedensiz bir özgürlük üretmez. Böyle bir iddia nedensellik teorisinin tamamını terk etmeyi gerektirirdi. Üçüncü, belirlenimin bulunduğu yerde aşırı belirlenmiş kapanmayı gevşetir. Sistem hâlâ nedenlerle işler; fakat nedenlerin dolaşımı artık yalnızca mevcut iki kutbun karşılıklı üretimine indirgenemez. Yeni bir referans ilişkiye katıldığı için aynı başlangıç koşullarından farklı sonuçların türeyebilme alanı genişler. Özgürlük burada nedenselliğin yokluğu değil, tek bir kapalı nedensellik düzeninin mutlaklaşmamasıdır.

Aynı nedenle üçüncü, kaosla da özdeş değildir. Rastlantısal bir şok sistemi değiştirebilir, fakat her değişim yapısal açıklık anlamına gelmez. Dışarıdan gelen yıkıcı olay yalnızca sistemi ortadan kaldırabilir. Üçüncü konum ise sistemin varlığını sürdürmesiyle dönüşebilmesini aynı anda mümkün kılan bir düzenleyici işlev taşır. Mevcut sınırları tamamen çözmeden geçirgenleştirir. Böylece iki risk arasında çalışır: mutlak kapanma ve mutlak dağılma. Birincisinde sistem yalnızca kendisini tekrar eder; ikincisinde kendisini koruyacak hiçbir biçim kalmaz. Üçüncü, kimliği yok etmeden farklılığı içeri alma kapasitesini temsil eder.

Bu noktada üçüncülüğün varlığın sürekliliği açısından neden temel olduğu anlaşılır. Her varlık kendi kimliğini koruyabilmek için belirli bir içsel tutarlılığa ihtiyaç duyar. Fakat aynı varlığın zaman içerisinde yaşayabilmesi, çevresine uyum sağlayabilmesi ve yeni durumlarla karşılaşabilmesi için değişebilmesi de gerekir. Salt içsel tutarlılık kapanmaya, salt dışsal değişkenlik çözülmeye götürür. Üçüncü konum, süreklilik ile dönüşüm arasında sabit bir orta nokta olmaktan çok, ikisi arasındaki gerilimi sürekli yeniden ayarlayan mekanizmadır. Varlık kendi sınırını korurken sınırın içinden dışarıya ve dışarıdan içeriye kontrollü geçişler açar.

Dolayısıyla üçüncü, iki kutbun üzerine yerleştirilmiş aşkın bir hâkim değildir. Sistemi dışarıdan yönetmek, taraflara nihai çözüm dayatmak veya nedensel ağı kesmek zorunda değildir. Onun daha temel işlevi, sistemin kendi nedensel düzeninin kendi kendisine yeterli olduğu yanılsamasını kırmaktır. A, B olmadan bütünüyle açıklanamaz; B, A olmadan anlaşılamaz; fakat A ile B birlikte de bütün gerçekliği tüketemez. Üçüncü konum bu eksikliği bir kusur olarak değil, sistemin canlı kalmasının koşulu olarak korur. Tam kapanmamışlık burada yetersizlik değil, ontolojik üretkenlik hâline gelir.

Karşılıklı nedenselliğin kendi kendisini eksiksiz açıklayan bir çevrime dönüşmesini engelleyen her sistem, kendi sınırında indirgenemez bir fark alanına ihtiyaç duyar. Bu farkın görevi ilişkiyi sona erdirmek değil, ilişkinin tek mümkün düzen hâline gelmesini önlemektir. Karşılıklılık böylece korunur, fakat kendisini mutlaklaştırması engellenir. Nedensel sistem kendi geçmişini taşımaya devam eder, fakat geleceğin bütünüyle geçmiş tarafından tüketilmediği bir açıklık kazanır. Üçüncünün ontolojik değeri de tam burada yatar: sisteme başka bir parça eklemekten çok, sistemin kendisinden başka bir şeye yer bırakabilmesini mümkün kılmak.                                                                                                                   

2. Teolojik Üçüncü: Richard of St. Victor

2.1. Karşılıklı Sevginin Sınırı

Richard of St. Victor’ın teslis düşüncesindeki çıkış noktası, ilahi yaşamı soyut bir birlik problemi olarak değil, sevginin kendi iç mantığı üzerinden kavrama girişimidir. Tanrı en yüksek iyi ise, onda bulunan sevginin de eksik, tek yönlü veya yoksun bir sevgi olması düşünülemez. Mükemmel sevgi yalnızca sevme kapasitesine sahip olmakla değil, sevginin gerçekten ilişki hâline gelmesiyle anlam kazanır. Sevgi, tek bir öznenin kendi içine kapanmış niteliği olarak kaldığında henüz ilişkisel gerçekliğe dönüşmüş değildir; sevebilmek için sevilenin, karşılığın ve paylaşımın imkânı gerekir. Richard’ın teolojik problemi tam burada yoğunlaşır: mutlak iyilik nasıl olup da mutlak yalnızlık olarak düşünülebilir? Eğer sevgi gerçekten en yüksek yetkinliklerden biriyse, ilahi yetkinliğin ilişkiden bütünüyle yoksun olması düşünülemez. Böylece teslis, yalnızca dogmatik olarak kabul edilen üçlü bir ilahi yapı değil, sevginin kendi iç mantığından türeyen ilişkisel bir zorunluluk olarak okunabilir.

İki kişi arasındaki karşılıklı sevgi, ilk bakışta sevginin tamamlanmış biçimi gibi görünür. Bir taraf diğerini sever, diğeri bu sevgiyi karşılıksız bırakmaz; sevgi iki yönlü hâle gelir ve tek taraflı arzu ya da yönelim karşılıklı tanınmaya dönüşür. Sevginin bu biçimi salt öznel duygudan daha güçlüdür, çünkü her iki taraf da hem seven hem sevilen konumundadır. İlişki, tek yönlü nedensellikten karşılıklı belirlenime geçer. Seven sevildiğini deneyimler; bu deneyim onun sevgisini yoğunlaştırabilir. Sevilen karşılık verdiğinde ilk sevginin anlamını değiştirir. Böylece sevgi, iki kutup arasında dolaşan, tarafların her birini diğerinin varlığıyla yeniden kuran bir ilişki hâline gelir. Tam da burada karşılıklı nedensellik teolojik içerik içinde görünür olur: sevginin bir kutbu diğerini etkiler, karşı kutup geri döner, ilişki her iki kişiyi aynı anda hem neden hem sonuç konumuna taşır.

Fakat ikili karşılıklılığın kusursuzlukla özdeşleştirilmesi Richard’ın düşüncesinin ulaştığı son nokta değildir. İki kişinin birbirini sevmesi güçlü bir ilişki meydana getirse de sevginin yalnızca iki kişi arasında dolaşması, sevginin kendi nesnesine kapanması ihtimalini de beraberinde getirir. İkili sevgi yapısı, yalnızca karşılıklı sahiplenmeye indirgenirse, sevginin cömertliği giderek ikili ilişkinin içsel ekonomisine dönüşebilir. Tarafların her biri diğerini sever, diğerinden sevgi alır ve sevginin tüm dolaşımı bu karşılıklı değiş tokuş içinde tamamlanır. Böyle bir yapı kendi içinde bütünlüklü görünür; fakat tam da bu bütünlük, sevginin kendisini yalnızca iki kutup arasındaki kapalı bir devreye dönüştürme riskini taşır. İlişki başka hiçbir yönelime, başka hiçbir ortak iyiliğe, başka hiçbir paylaşılan fazlalığa ihtiyaç duymadığı ölçüde kendisini yeterli ilan eder.

Karşılıklı sevginin sınırı burada belirir. İki kişi birbirinin sevgisinin hem kaynağı hem hedefi hâline geldiğinde, sevginin hareketi dışarıya açılmadan yalnızca ikili dolaşımda kalabilir. Seven, sevildiği için sever; sevilen, sevdiği için sevilir; ilişkinin her iki tarafı da diğerinin varlığı tarafından sürekli olarak yeniden doğrulanır. Böyle bir karşılıklılık elbette sevginin değersizleştiği anlamına gelmez. Sorun, sevginin bütün anlamının karşılığa bağlanmasıdır. Sevgi yalnızca geri dönüş ürettiği ölçüde anlamlı hâle gelirse, kendi içinde hesaplanabilir bir yapı kazanır. Karşılık beklemek zorunda değildir; ancak ilişkinin mantığı karşılıklılık üzerinden bütünüyle kapandığında sevgi, ister istemez kendi sürekliliğini yine kendisinden üretmeye başlar.

Burada “mekanikleşme” kavramı özel bir dikkat gerektirir. Richard’ın kendisi sevgiyi modern sistem teorisinin diliyle mekanik bir geri besleme devresi olarak tarif etmez. Mekanikleşme, bizim eklektik sentezimizin Richard’ın sevgi mantığına uyguladığı yapısal bir okumadır. Amaç Richard’a söylemediği bir şeyi söyletmek değil, onun iki kişilik sevginin neden henüz en yüksek sevgi biçimi olmadığını düşünmesinde bulunan biçimsel problemi daha genel bir nedensellik teorisine taşımaktır. İkili sevginin kendi üzerine kapanma ihtimali, karşılıklı nedenselliğin yalnızca özgürlük ve zenginlik üretmediğini; kimi koşullarda ilişkisel bir zorunluluk, tekrar ve içsel doygunluk da üretebildiğini göstermeye elverişlidir.

Sevginin manevi değeri burada “nedenselliğin yokluğu” anlamına gelmez. Bir kişinin başka bir kişiyi sevmesinin nedenleri olabilir; sevgi tarih, hafıza, tanıma, bağlanma, değer atfetme, yakınlık ve ortak deneyim tarafından şekillendirilebilir. Manevilik, nedensel bağlardan bütünüyle bağımsız bir alan kurmak zorunda değildir. Sorun, sevginin bütün değerinin kendi karşılıklı işleyişine indirgenmesidir. Eğer ilişki yalnızca bir kutbun diğerini, diğerinin de ilk kutbu sürekli olarak üretmesiyle açıklanabiliyorsa, sevgi kendisini aşan herhangi bir yönelimden mahrum kalır. Böyle bir durumda sevgi hâlâ yoğun olabilir, fakat kendi iç devresinin dışında bir anlam üretme kapasitesi daralabilir.

İkili sevginin bir başka sınırı, tarafların birbirlerini kendi karşılıklarının aynasına dönüştürme ihtimalidir. Bir kişi diğerini yalnızca kendisini sevdiği ölçüde değerli görmeye başladığında, sevilen gerçekten bağımsız bir başkalık olarak değil, kendi sevgi kapasitesini doğrulayan bir yüzey olarak işlev görür. Karşılıklılık burada tanıma kadar narsistik aynalama da üretebilir. İki kişi birbirlerinde yalnızca kendi sevgilerinin teyidini aradıklarında ilişki görünüşte çift kutupludur, fakat yapısal olarak tek bir kapalı özdeşlik üretir. A, B’yi sever; B, A’yı sever; her iki taraf da diğerinde kendi değerinin kanıtını bulur. İlişki böylece başkalığı korumaktan çok özdeşliği tekrar eden bir mekanizmaya dönüşebilir.

Richard’ın sevgi düşüncesinin radikal tarafı, sevginin kusursuz biçimini yalnızca “karşılıklı olma” ölçütüyle sınırlandırmamasıdır. Sevginin en yüksek biçimi, sevilenin yalnızca sevgiye karşılık vermesiyle değil, sevginin paylaşılabilir hâle gelmesiyle belirir. İkili sevginin dışına açılabilmesi için tarafların birlikte sevebildiği üçüncü bir konum gerekir. Burada sevginin değeri yoğunluktan cömertliğe kayar. İki kişi birbirini ne kadar güçlü severse sevsin, sevgileri yalnızca birbirlerine dönüyorsa ilişki hâlâ ikili yapının sınırları içinde kalır. Sevgi başka bir kişiye ortaklaşa yöneltilebildiğinde ise her bir taraf yalnızca sevginin nesnesi değil, sevginin başkasıyla paylaşılmasının öznesi hâline gelir.

Karşılıklı sevginin sınırını kavramak için sahip olma ile paylaşma arasındaki ayrım önemlidir. Kapalı ikili ilişkide sevilen, ilişkinin özel nesnesi hâline gelebilir; sevgiyi paylaşmak ise sevilenin üzerindeki münhasır hak iddiasını zayıflatır. Kusursuz sevginin bu nedenle kıskançlıkla değil, başkasının aynı sevgiye katılabilmesinden duyulan sevinçle ölçülmesi gerekir. Richard’ın düşüncesinde sevginin üstünlüğü yalnızca “ben seni seviyorum, sen de beni seviyorsun” karşılıklılığında değil, “ben senin sevdiğin üçüncüyü de seninle birlikte sevebiliyorum” yapısında belirir. Sevginin cömertliği, diğerinin sevgisini sahiplenmekten çok onun sevme kapasitesini genişletmekte kendini gösterir.

İşte burada ikili nedensellik yapısının sınırı daha belirgin hâle gelir. İki taraf yalnızca birbirleri üzerinden tanımlandığında her biri diğerinin zorunlu tamamlayıcısına dönüşür. İlişkinin devamı, karşılıklı bağın kesintisizliğine bağlıdır. Üçüncüye ortak yönelim ise ilişkiyi iki kutbun birbirini sürekli olarak doğruladığı simetriden çıkarır. Her iki tarafın da kendilerinden başka bir şeye yönelmesi, birbirlerinin tek anlam kaynağı olma konumunu kırar. Sevgi bir değiş tokuştan ortaklaşa açılım hâline gelir. Böylece ilişki, tarafların birbirlerine sahip olduğu kapalı bir yapı olmaktan çıkar ve iki tarafı da aşan bir yönelim kazanır.

Karşılıklı sevginin sınırı, dolayısıyla sevginin eksikliği değil, aşırı yeterliliğidir. İki kişilik ilişki kendi içinde öylesine tamamlanmış olabilir ki dışarıya ihtiyaç duymadığını düşünmeye başlayabilir. Tam da bu kendi kendine yetme hâli, bizim nedensellik teorimiz açısından kapanmanın teolojik biçimi olarak okunabilir. Sistem ne kadar kendi kendine yeter görünürse dışsal farkın, ortak yönelimin veya üçüncü bir referansın içeri girmesi o kadar gereksizleşir. Oysa sevginin cömertliği, kendisini kapatarak değil, kendi yoğunluğunu başkasına taşıyabilecek kadar taşarak tamamlanır. Sevgi ancak kendisini aşabildiği ölçüde kendi iç değerini korur.

İkili yapının sınırı bu nedenle niceliksel değildir. Problem iki kişinin “az” olması değildir; üçüncü kişinin “fazladan” eklenmesi de değildir. Mesele iki kişi arasındaki ilişkinin kendine yeterli bir bütün oluşturup oluşturmadığıdır. İki kişi, dışarıyla ilişki kurabilen açık bir bağ da oluşturabilir; üç veya daha fazla kişi tamamen kapalı bir sistem de meydana getirebilir. Richard’ın teolojik üçlüsü bizim sentezimizde aritmetik bir üçleme olarak değil, ilişkisel kapanmanın aşılması biçiminde anlam kazanır. Üçüncü, ikiye bir sayı eklemekten çok, ikinin kendi kendisini nihai birlik ilan etmesini engeller.

Sevginin yapısal olarak dışarıya açılması, karşılıklılığı ortadan kaldırmaz. Baba ile Oğul arasındaki sevgi değersizleşmez; aksine üçüncü kişinin varlığı bu sevginin karakterini değiştirir. Karşılıklılık artık yalnızca iki taraf arasındaki dönüşümlü sevgi akışı değildir. İki taraf ortaklaşa bir başkasına yöneldiğinde sevginin kendisi genişler; sevginin nesnesi çoğaldıkça ilişkinin iç mantığı da değişir. Her taraf yalnızca sevilen ve seven değil, başkasının sevgisini paylaşabilen kişi hâline gelir. Cömertlik, karşılıklılığın üstüne yerleşen ikinci bir boyut kazanır.

Karşılıklı sevginin teolojik sınırı bu bakımdan daha genel bir ontolojik ilkeye temas eder: iki unsurun birbirini bütünüyle tamamlaması, ilişkinin mükemmelliğini garanti etmez. Tamamlanmışlık bazen kapanmanın başka adıdır. Bir ilişki kendi dışındaki hiçbir şeye yer bırakmıyorsa, içerideki bağların yoğunluğu arttıkça dışarıyla arasındaki fark daha da sertleşebilir. İki kutup birbirlerini sevgiyle de olsa bütünüyle tüketerek açıklamaya başladığında, ilişki kendi referansını kendisi üretir. Richard’ın sevgi düşüncesi, en yüksek ilişkinin yalnızca karşılıklı değil, paylaşılabilir olması gerektiğini söyleyerek bu kapanmayı kırar.

2.2. Condilectio ve Müşterek Sevgi

Richard of St. Victor’ın sevgi teorisinde condilectio kavramı, iki kişilik karşılıklılığın ötesine geçen müşterek sevginin yapısını ifade eder. Kavramın temel mantığı, bir kişinin yalnızca başka biri tarafından sevilmesinden değil, o kişiyle birlikte üçüncü birini sevebilmesinden doğan ilişki biçimidir. Sevgi burada iki kutup arasında gidip gelen karşılıklı bir bağ olmaktan çıkar; aynı sevgi ediminin birden fazla özne tarafından ortaklaşa taşındığı daha karmaşık bir yapıya dönüşür. İki kişi birbirini sevmekle kalmaz, sevdikleri üçüncüde müşterek bir yönelim kazanır. Sevginin dolaşımı böylelikle kapanmak yerine genişler.

Condilectio’yu sıradan üçlü ilişkiyle karıştırmamak gerekir. Üç kişinin birbirini sevmesi tek başına müşterek sevgi yapısını açıklamaz. A’nın B’yi, B’nin C’yi, C’nin A’yı sevdiği zincirsel bir yapı da üç kişiliktir; fakat bu ilişkiler birbirinden ayrı sevgi hatları olarak kalabilir. Müşterek sevginin özgüllüğü, iki kişinin üçüncüye birlikte yönelmesidir. Burada ortaklık yalnızca aynı nesneye sahip olmak değil, aynı sevgi hareketine katılmaktır. Bir başkasının sevgisine rakip olmak yerine onun sevdiğini sevmek, sevginin münhasırlık mantığını kırar. Sevgi, yalnızca iki özne arasındaki aidiyet olmaktan çıkar ve paylaşılan yönelim hâline gelir.

Kavramın derinliği tam olarak paylaşımın niteliğinde bulunur. Bir şeyi birlikte sevmek, o şey üzerindeki bireysel sahiplik iddiasını sınırlamak zorunda bırakır. Sevilen üçüncü, iki kişi arasındaki ilişkinin rakibi değildir; aksine onların sevgi kapasitesini birbirleriyle rekabet etmeksizin genişletebildikleri müşterek alandır. Sevgi burada kıt bir kaynak gibi işlemez. Bir tarafın sevgisi diğerinin payını azaltmaz. Tam tersine, diğerinin de sevdiğini bilmek sevginin değerini büyütebilir. Condilectio bu nedenle sevginin aritmetiğini değiştirir: paylaşım bölünme üretmez, yoğunlaşma yaratır.

Karşılıklı sevgi modelinde ilişki iki merkez arasında gidip gelir. Bir kişi sever, diğeri karşılık verir; ikinci kişinin karşılığı ilk kişide yeni bir sevgi hareketi doğurur. Müşterek sevgide ise sevginin yönü yalnızca tarafların birbirine dönmesiyle sınırlı değildir. İki taraf aynı anda kendilerinden başka bir odağa yöneldiğinde ikili dolaşım açılır. Nedensel açıdan bakıldığında üçüncü, ilişkinin kapalı geri besleme yapısına başka bir referans ekler. Artık A’nın sevgisi yalnızca B’nin karşılığına göre, B’nin sevgisi yalnızca A’nın karşılığına göre biçimlenmez. Her iki tarafın davranışını aynı anda dönüştüren başka bir yönelim alanı vardır.

Müşterek sevginin yapısal gücü burada ortaya çıkar. İki kişinin birbirlerine bağımlılığı bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat ilişkideki anlamın tek kaynağı olmaktan çıkar. Her bir tarafın diğerine yönelimi, ortaklaşa sevilen üçüncü üzerinden yeniden düzenlenir. İlişki artık “ben ve sen” arasında kapalı bir özdeşleşme üretmek zorunda değildir; “ben, sen ve birlikte yöneldiğimiz başkası” biçimini alır. Üçüncü yalnızca yeni bir nesne değil, ikili ilişkinin dilbilgisini değiştiren konumdur.

Richard’ın teslis düşüncesinde bu yapı teolojik bir zorunluluk kazanır. İlahi sevginin en yüksek sevgi olması, yalnızca karşılıklı sevginin kusursuz yoğunluğu anlamına gelemez. En yüksek sevgi aynı zamanda en yüksek cömertliği içermelidir. Gerçek sevgi, sevilen iyiyi yalnızca kendisine saklamak istemez; sevdiğinin sevincini başka biriyle paylaşabilmesinden de sevinç duyar. Bu nedenle kusursuz sevgi, karşılıklılığı aşarak ortaklaşa sevilen üçüncü kişiye açılır. Sevginin cömertliği, sevgiyi iki kişi arasındaki özel mülkiyetten çıkarıp paylaşılan bir iyi hâline getirir.

Condilectio’nun bizim nedensellik sentezimiz açısından önemi, üçüncünün ilişkiye eklenen pasif bir unsur olmamasıdır. Üçüncü kişi yalnızca var olduğu için döngüyü kırmaz. Yapısal dönüşüm, ilk iki kişinin üçüncüyle kurduğu ortak ilişkiden doğar. Dolayısıyla üçüncü operatör yalnızca “C’nin varlığı” değildir; A ile B’nin C’ye birlikte yönelmesidir. Bu ayrım son derece önemlidir. Bir sistemin içine yeni bir unsur eklemek, eğer bütün unsurlar aynı eski mekanizma içinde işlemeye devam ediyorsa gerçek dönüşüm yaratmayabilir. Üçüncü konum ancak mevcut ilişkinin yönünü, referansını veya işleyişini değiştirebildiğinde üçüncül işlev kazanır.

Müşterek sevginin açtığı yeni alan, karşılıklılığı ortadan kaldırmadan ona fazladan bir boyut ekler. A hâlâ B’yi sever; B hâlâ A’yı sever. Fakat sevginin anlamı yalnızca “karşılığını alıyorum” mekanizmasıyla belirlenmez. Her iki taraf da sevgiyi kendilerinden başka birine taşıdığı için, sevginin kaynağı ile hedefi arasındaki ilişki çoğullaşır. A’nın B’ye duyduğu sevgi, B’nin C’ye duyduğu sevgiyi tehdit etmek yerine onunla uyumlu hâle gelebilir. B’nin C’ye sevgisi, A’nın dışlanması anlamına gelmez; A da aynı sevgiyi paylaşarak ilişkiye katılır. Böylece sevgi rekabetçi dağılımın ötesine geçer.

Müşterek sevgi aynı zamanda sevginin kendisi hakkında yeni bir ölçüt sunar. Bir ilişki ne kadar kapalıysa, taraflar sevgilerinin saflığını o kadar yüksek sanabilir; dış etkilerden korunmak, bağlılığın işareti gibi görülebilir. Condilectio ise tersine bir ölçüt önerir: sevginin yetkinliği kapanma kapasitesiyle değil, paylaşılabilme kapasitesiyle artar. Kendi dışına açılamayan sevgi güçlü olabilir, fakat cömert olmayabilir. Başka birinin de sevgiye katılmasına izin veremeyen ilişki yoğun olabilir, fakat kendi yoğunluğunu mülkiyete çevirebilir. Müşterek sevgi, sevmenin değerini yalnızca bağlılığın şiddetinde değil, başkalığa yer açabilmesinde arar.

Üçüncü kişinin varlığı ikili ilişkinin narsistik riskini de azaltır. İki taraf yalnızca birbirlerini sevdiğinde her biri diğerinde kendi sevilebilirliğinin doğrulanmasını arayabilir. Sevilen üçüncü, bu aynalama devresine dışsal bir referans getirir. Artık sevgi yalnızca “benim sana, senin bana verdiğin değer” üzerinden ölçülmez. Her iki taraf da kendilerinden başka bir iyinin değerini tanımak zorunda kalır. Böylece sevgi, özdeğerin karşılıklı olarak doğrulandığı kapalı devreden çıkarak ortak bir iyinin tanınmasına yaklaşır. Sevilen üçüncü, ilişkiyi özdeşlikten farkın kabulüne taşır.

Burada müşterek sevginin epistemik bir boyutu da vardır. İki kişi birbirleri hakkında ürettikleri anlamları sürekli birbirine geri gönderdiğinde ortak bir yanılsama dünyası kurabilir. Üçüncü referansın varlığı, ilişkinin kendi kendisini doğrulamasını zorlaştırır. Ortaklaşa sevilen üçüncü, tarafları yalnızca birbirlerinin bakışına değil, ikisinin dışında kalan bir gerçekliğe de yöneltir. Sevgi artık yalnızca iki bilinç arasında üretilen karşılıklı tasdik değil, ortak nesneye yönelmiş müşterek dikkat hâline gelir. Böylece condilectio, sevginin yalnızca duygusal değil epistemik kapanmasını da kıran bir yapı olarak okunabilir.

Müşterek yönelimde her taraf kendi konumunu yeniden öğrenir. A, yalnızca B’nin sevgilisi değildir; B ile birlikte C’yi seven kişidir. B, yalnızca A’nın sevgisinin hedefi değildir; A ile ortaklaşa başka birine yönelen öznedir. C de yalnızca ikili ilişkiye sonradan eklenen bir nesne değildir; A ile B’nin birbirleriyle kurduğu ilişkinin anlamını dönüştüren üçüncü konumdur. Kimlikler artık yalnızca ikili karşılıklılıktan türetilmez. Üçüncü referans, her bir kutbun kendisini daha geniş bir ilişkisel alan içinde yeniden tanımlamasını sağlar.

Nedensellik açısından bakıldığında condilectio, kapalı çevrime dışsal bir kuvvet uygulamak yerine çevrimin topolojisini değiştirir. A’dan B’ye ve B’den A’ya dönen iki yönlü hat, C’nin eklenmesiyle yalnızca üçgen hâline gelmez; çünkü iki tarafın ortak yönelimi ilişkinin mantığını dönüştürür. A ile B’nin bağının anlamı artık yalnızca birbirlerine dönük etkilerinden değil, birlikte taşıdıkları üçüncü ilişkiden doğar. Dolayısıyla üçüncü, nedensel zincirin yeni halkası değil, zincirin hangi biçimde kurulacağını değiştiren yapısal operatördür.

Müşterek sevginin başka bir önemli özelliği, ilişkinin kendi içinden taşabilmesini mümkün kılmasıdır. Kapalı sistemlerde enerji, anlam veya doğrulama sürekli aynı unsurlar arasında dolaşır. Condilectio’da ise sevgi iki taraf arasında tüketilmez; üçüncüye aktarılabilir. Aktarım yalnızca mevcut miktarın bölünmesi değildir. Sevginin paylaşılması, sevginin kapasitesini genişleten bir süreç hâline gelir. Teolojik düzeyde bunun anlamı, ilahi sevginin kıt bir kaynak olmamasıdır; sevgi paylaşıldıkça azalmaz. Ontolojik düzeyde ise daha genel bir ilke çıkarılabilir: bazı ilişkisel değerler bölüşüldüklerinde tükenmek yerine çoğalabilir ve tam da bu çoğalma kapalı değiş tokuş mantığını kırabilir.

İki kişilik karşılıklılığın mülkiyet mantığına yaklaşabildiği yerde müşterek sevgi komünyon mantığı üretir. Mülkiyet, nesnenin belirli özneye tahsis edilmesini ve başkasının erişiminin sınırlandırılmasını içerir. Sevginin mülkiyetleşmesi de sevilen üzerinde benzer bir münhasırlık talebi oluşturabilir. Müşterek sevgi ise aynı iyinin birden fazla kişi tarafından sahiplenmeden paylaşılabileceğini varsayar. Böylece sevilen üçüncü, tarafları yalnızca birbirlerine değil, kendilerinden bağımsız bir değere bağlar. Sevginin hedefi özel mülk olmaktan çıkar ve ortaklaşa katılınan bir anlam alanına dönüşür.

Condilectio’nun önemini yalnızca duygusal ilişkiler alanında bırakmak kavramın yapısal verimliliğini daraltır. Müşterek yönelim modeli daha genel biçimde, iki unsurun yalnızca birbirini belirlemek yerine üçüncü bir referansa göre yeniden konumlandığı tüm ilişkiler için soyut bir örüntü sunabilir. İki kişinin ortak bir hakikate, değere, göreve veya iyiliğe yönelmesi; iki kurumun yalnızca birbirlerinin baskısına göre değil ortak bir dış ölçüte göre hareket etmesi; iki düşünce sisteminin yalnızca birbirini reddetmek yerine ikisini de aşan bir probleme yönelmesi aynı biçimsel mantık altında düşünülebilir. İçerikler değişir, fakat üçüncü referansın kapanmayı kıran yapısal işlevi korunur.

Richard’ın teolojik condilectio kavramından çıkarılabilecek en güçlü sonuç, sevginin mükemmelliğini yalnızca karşılık görmekte değil, ortaklaşa aşabilmekte aramasıdır. İki kişi arasındaki sevgi ancak kendilerini aşan bir yönelime izin verdiğinde kendine yeterli bir kapalı sistem olmaktan çıkar. Üçüncü kişi karşılıklı sevgiyi iptal etmez, dağıtmaz veya değersizleştirmez; sevginin yalnızca iki tarafın birbirine geri dönen hareketi olarak kalmasını engeller. Böylece üçüncü, karşılıklılığın alternatifi değil, onun kapanmasını önleyen ek boyuttur.

Müşterek sevginin ontolojik yapısı tam da bu nedenle daha genel bir “üçüncü operatör” fikrinin ilk güçlü modeli hâline gelir. İlişkinin iki kutbu birbirlerini belirlemeye devam eder; fakat artık ilişkinin bütün anlamını tek başlarına üretmezler. Aralarında dolaşan sevgi, kendilerinden başka birine yönelerek kendi sınırını aşar. Üçüncü, ikili ilişkinin karşısında duran yabancı değil, ikili ilişkinin kendi içinden dışarıya açılabildiği konumdur. Sevgi, kendisini yalnızca karşılık üzerinden sürdürmek yerine paylaşım üzerinden genişletir; karşılıklılık da böylece kapalı tekrar olmaktan çıkarak cömert bir açıklığa dönüşür.  

2.3. Baba, Oğul ve Üçüncü Kişi

Teslis düşüncesinde Baba ile Oğul arasındaki ilişki, yalnızca iki ayrı ilahi öznenin birbirine yönelmiş sevgisi olarak kavrandığında henüz tamamlanmış bir yapı sunmaz. İkili karşılıklılık yüksek derecede birlik üretir; fakat bu birlik kendi içine kapanabildiği ölçüde aynı zamanda belirli bir sınıra sahiptir. Baba Oğul’u sever, Oğul Baba’yı sever ve sevgi iki kutup arasında kesintisiz biçimde dolaşır. Böyle bir ilişkide her taraf hem sevginin kaynağı hem hedefidir. Karşılıklılık burada mümkün olan en yüksek yoğunluğa ulaşır; fakat yoğunluğun kendisi aşkınlığı garanti etmez. İki kutbun birbirleriyle kurduğu bağ, dışarıya hiçbir açıklık bırakmıyorsa sevgi kendi devresini kendi içinde tamamlayan bir yapı hâline gelebilir. Teolojik bakımdan üçüncü kişinin anlamı tam da bu noktada belirginleşir: sevgi, yalnızca Baba ile Oğul arasında gidip gelen bir özdeşlik hareketi olarak kalmaz; kendisini müşterek biçimde üçüncü kişiye yönelterek içsel dolaşımını aşar.

Üçüncü kişinin işlevini anlamak için onu basit bir ek unsur olarak düşünmemek gerekir. Teslis üç kişiden oluştuğu için değil, üçüncü kişinin varlığı sevginin yapısını değiştirdiği için üçlüdür. Eğer üçüncü yalnızca ilk iki kişinin yanına eklenmiş bağımsız bir kişi olsaydı, problem niceliksel olarak çözülmüş olurdu. Oysa burada asıl dönüşüm, üçüncü kişinin ilişkiye yeni bir yön vermesidir. Baba ile Oğul artık yalnızca birbirlerine dönük değildir; sevgileri müşterek bir açılım kazanır. Böylece sevginin anlamı karşılıklı tanınmadan ortaklaşa taşmaya doğru genişler. Üçüncü kişi, Baba ile Oğul arasındaki ilişkinin rakibi değildir; bu ilişkinin kendi içine kapanmadan var olabilmesini mümkün kılan fazladır.

Karşılıklı nedensellik açısından bakıldığında Baba ile Oğul arasındaki ilişki, iki kutbun birbirini sürekli olarak ürettiği ve doğruladığı bir çevrime benzetilebilir. Baba’nın sevgisi Oğul’un sevgisini, Oğul’un sevgisi Baba’nın sevgisini besler. Her iki tarafın kimliği de diğerine yöneliminde derinleşir. Ancak bu yapı yalnızca iki kutbun birbirini karşılıklı olarak belirlemesine dayanırsa, ilişki kendi nedensel devresini kapatabilir. Üçüncü kişi tam da burada yeni bir neden veya yeni bir sonuç olmaktan daha fazlasını temsil eder. Üçüncü, iki tarafın birbirlerine dönük hareketini aynı anda başka bir yönelime açar; böylece A ile B’nin birbirlerini tüketerek açıklaması engellenir. İkili ilişki korunur, fakat kendine yeterli bir bütün olma iddiasını kaybeder.

Teolojik üçüncülüğün gücü, sevginin içsel dinamizmini sıradan karşılıklılıktan ayırmasında yatar. İki kişinin birbirini sevmesi, her ne kadar karşılıklı ve yoğun olsa da, sevginin yalnızca ikili mütekabiliyet içinde kalması hâlinde kapalı bir denge oluşturabilir. Üçüncü kişi ise bu dengeye dışarıdan zorla müdahale etmez; sevginin kendi iç mantığından doğan açılımı temsil eder. Sevgi, gerçekten cömert ve taşkın ise kendisini yalnızca iki tarafın birbirine verdiği karşılıklarda tüketemez. Kendi fazlasını üretir. Bu fazlalık yalnızca duygusal bir yoğunluk değil, yapısal bir genişleme olarak düşünülmelidir. Sevgi, karşılığını almakla yetinmeyip başka birine de yönelerek kendi sınırını aşar.

Baba ile Oğul arasındaki ilişkinin üçüncü kişiye açılması, aynı zamanda özdeşlik ile başkalık arasındaki dengeyi de yeniden kurar. İki kutuplu karşılıklılıkta taraflar birbirlerini o kadar yoğun biçimde yansıtabilir ki aralarındaki farklılık yalnızca ilişkinin içsel momentine dönüşebilir. Üçüncü kişi, bu aynalama hareketine başka bir farklılık ekseni ekler. Artık her taraf yalnızca karşısındakinin aynası değildir; ikisi de kendilerinden başka birine yönelir. Sevgi böylece iki öznenin birbirini kapalı biçimde onaylamasından, başkalığın gerçek anlamda içeri alındığı daha geniş bir ilişki mimarisine dönüşür. Üçüncü kişinin varlığı, farklılığın ilişki içinde erimesini değil, ilişkiyi çoğullaştırarak korunmasını sağlar.

Burada teslisin felsefi değeri, üç ayrı kişinin sayısal birliği meselesinden çok, ilişkinin kendi içine kapanmamasını sağlayan yapısal çoğullukta bulunur. İki kutup arasındaki sevgi ilişkisinin tamamlanmış görünmesi, aslında onun sınırını gizleyebilir. Kapalı ikili ilişkide taraflar birbirlerine o kadar yeterli hâle gelir ki ilişki artık başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını varsayabilir. Oysa sevginin mükemmelliği, kendi içine yeterli olmak değil, kendi doluluğunu paylaşabilmektir. Üçüncü kişi sevginin eksikliğini telafi eden ek bir unsur değildir; sevginin gerçek doluluğunun ancak kendisini aşarak mümkün olduğunu gösteren konumdur.

Bu nedenle üçüncü kişi bir “dengeleyici” olarak anlaşılmaktan da daha fazlasını ifade eder. Dengeleyici, iki kutup arasındaki aşırılığı azaltır ve sistemi yeniden istikrara kavuşturur. Üçüncü kişinin işlevi ise yalnızca denge sağlamak değildir; ilişkinin ontolojik statüsünü değiştirir. Baba ile Oğul arasındaki sevginin kendi kendisine referans veren kapalı bir karşılıklılık olmaktan çıkmasını sağlar. İlişki artık yalnızca kendi devamlılığını korumakla yetinmez, kendisini paylaşabilecek bir yönelim kazanır. Böylece sevgi statik bir birlik değil, kendi sınırlarını genişleten bir süreç hâline gelir.

Üçüncü kişinin varlığı ayrıca sevginin mülkiyetleşmesini önleyen bir işlev taşır. İki kutuplu ilişkide sevilen diğer taraf, kolaylıkla “yalnızca bana ait olan” sevginin nesnesine dönüşebilir. Sevgi ne kadar güçlü olursa sahiplenme de o kadar meşrulaştırılabilir. Oysa üçüncüye ortak yönelim, sevginin sahiplik mantığını bozar. Baba ile Oğul, sevgiyi birbirlerinde tüketmek yerine birlikte paylaşır. Paylaşım, sevgiyi bölmez; aksine sevgiyi mülkiyetten çıkararak daha yüksek bir cömertlik biçimine dönüştürür. Sevilen artık sahip olunan değil, ortaklaşa yönelinen bir iyidir.

Müşterek yönelim sevginin zamansal yapısını da değiştirir. Kapalı ikili ilişkide geçmiş karşılıklar gelecekteki karşılıkların temelini oluşturabilir: sevgi gördüğüm için severim, sevdiğim için sevilirim ve ilişki kendi tarihini sürekli yeniden üretir. Üçüncü kişinin varlığı bu tarihsel devreye yeni bir yön verir. Taraflar yalnızca geçmişte birbirlerine verdikleri sevginin toplamı değildir; birlikte yöneldikleri yeni bir ilişki alanı içinde kendilerini yeniden tanımlarlar. Böylece sevgi geçmişin karşılıklılık hesabına hapsolmaz. Ortak yönelim, ilişkinin geleceğine daha önce ikili devrede bulunmayan bir boyut ekler.

İkili sevginin kendisini sürekli olarak yeniden doğrulayan yapısı, üçüncünün gelişiyle birlikte tek ölçüt olma ayrıcalığını kaybeder. Baba ile Oğul arasındaki sevginin değeri artık yalnızca birbirlerine ne kadar yoğun biçimde bağlı olduklarıyla değil, sevgilerini paylaşmaya ne kadar açık olduklarıyla da ölçülür. Böylelikle sevginin kriteri içsel bütünlükten geçirgenliğe doğru kayar. Kapalı bir bütün olarak ilişki ne kadar güçlü olursa olsun, sevginin kendi dışına açılma kapasitesi yoksa tamamlanmış değildir. Üçüncü kişi, ilişkiyi parçalamadan onun kendi sınırlarını aşmasını mümkün kılar.

Teolojik açıdan üçüncü kişinin başka bir önemli işlevi, sevgiyi sırf karşılık mantığından kurtarmasıdır. Bir sevginin yalnızca karşılık gördüğü için sürmesi, onun değerini ilişkinin iç ekonomisine bağlar. Üçüncüye müşterek yönelim ise sevginin yalnızca alıp verme ilişkisi olmadığını gösterir. Sevgi kendinden çıkar, başka birine yönelir ve geri dönme zorunluluğu olmadan da anlamını korur. Böylece sevgi, mübadele mantığından fazlalık mantığına geçer. Karşılık hâlâ mümkündür, ancak sevginin gerekçesi yalnızca karşılıktan ibaret değildir.

Üçüncü kişinin yapısal zorunluluğu tam da burada daha görünür hâle gelir: ikili karşılıklılık kendi başına kötü veya eksik değildir; aksine ilişkiselliğin ilk güçlü biçimidir. Problem, onun kendisini nihai ilişki biçimi ilan etmesidir. İki kişi birbirini sevdiğinde gerçek bir karşılıklılık oluşur; ancak iki kişi yalnızca birbirini seviyor ve ilişkinin bütün anlamını birbirlerinden türetiyorsa, sevgi kendi kendisini tüketen bir çevrim hâline gelebilir. Üçüncü kişi, ikili yapıyı değersizleştirmeden onun mutlaklaşmasını engeller. Böylece üçüncülük, ikinin reddi değil, ikinin kapanmasının reddidir.

Teolojik üçüncüyü genel bir nedensellik modeli açısından verimli kılan tam olarak budur. Üçüncü, iki kutbun karşılıklı belirlenimini kesmez; aralarındaki bağa yeni bir açıklık boyutu kazandırır. Baba ile Oğul birbirlerini sevmeye devam eder, fakat sevgilerinin anlamı artık yalnızca karşılıklı dolaşımlarından doğmaz. Ortaklaşa yöneldikleri üçüncü kişi, ilişkinin kendi dışına taşabilmesini sağlar. Sevgi böylece yalnızca ilişkisel değil, aynı zamanda geçirgen olur. İlişkinin kendi kendisini sürdürme kapasitesi korunurken kendi dışında bir fazlalığa yer açma kapasitesi de gelişir.

Sonuçta üçüncü kişinin teolojik işlevi, sevgiye sonradan eklenen bir süs değil, sevginin kendi içsel yapısının kapanmasını engelleyen zorunlu açıklıktır. Baba ile Oğul arasındaki karşılıklılık, üçüncü kişiyle birlikte kendine yeterli bir devre olmaktan çıkar ve paylaşılabilir bir ilişki hâline gelir. Üçüncü, sevginin yönünü dağıtmaz; ona yeni bir boyut kazandırır. İkili sevgi böylece ortadan kalkmaz, fakat kendi içinde hapsolmaz. Tam tersine, üçüncünün varlığı sevginin gerçekten aşkın olabilmesi için gerekli olan fark alanını kurar.

2.4. Sevginin Karşılıklılık Ekonomisine Kapanması

Sevgi, karşılıklılık üzerinden düşünüldüğünde kolaylıkla bir mübadele yapısına yaklaşabilir. Bir taraf verir, diğer taraf karşılık verir; karşılık ilk tarafın davranışını güçlendirir ve ilişki zamanla kendisini yeniden üreten bir karşılıklı ödüllendirme sistemine dönüşebilir. Bu noktada sevgi ortadan kalkmış değildir; hatta taraflar birbirlerine son derece yoğun biçimde bağlı olabilir. Fakat ilişkinin işleyişi giderek hesaplanabilir hâle gelir. Kim ne kadar veriyor, kim ne kadar karşılık alıyor, hangi davranış hangi tepkiyi üretiyor, hangi eksiklik hangi cezayı veya geri çekilmeyi doğuruyor soruları ilişkinin görünmez ekonomisini şekillendirmeye başlar. Sevginin manevi niteliği burada tamamen yok olmaz; fakat karşılıklılığın mekanik işleyişi tarafından kuşatılma riski taşır.

“Ekonomi” kavramı burada yalnızca maddi alışveriş anlamına gelmez. Daha geniş anlamıyla ekonomi, sınırlı değerlerin dolaşımını, dağılımını, karşılığını ve denkleştirilmesini düzenleyen bir ilişkiler sistemidir. Sevgi de yalnızca karşılığın ölçülmesi üzerinden işletilmeye başladığında sembolik bir ekonomiye dönüşebilir. İlgiye ilgi, sadakate sadakat, fedakârlığa fedakârlık, onaya onay verilir. Tarafların her biri ilişkiye yaptığı katkının karşı tarafta benzer bir değer üretmesini bekler. Karşılık geciktiğinde ya da eksildiğinde ilişki borç, haksızlık veya dengesizlik diliyle okunabilir. Sevgi böylelikle bir armağan olmaktan çıkıp karşılıklı yükümlülükler sistemine yaklaşır.

Karşılıklılığın kendisi elbette sevginin yozlaşması değildir. Karşılık, tanınmanın en önemli biçimlerinden biridir; tek taraflı sevgi çoğu zaman eşitsizlik, bağımlılık veya sömürüye dönüşebilir. Problem, karşılıklılığın sevginin bütün anlamını tek başına belirlemeye başlamasıdır. Eğer sevginin değeri yalnızca geri dönüp dönmemesine bağlıysa, sevgi kendi koşulunu kendi dışında değil, karşı taraftaki cevabın içinde bulur. Bir taraf sevmeye devam etmek için diğerinin sevgisine ihtiyaç duyar; diğeri de aynı biçimde ilk tarafın karşılığına bağımlıdır. Her iki kutup da birbirinin hem nedeni hem sonucu hâline gelir. Böylece ilişki, karşılıklı onayla çalışan kapalı bir nedensel ekonomiye dönüşür.

Mekanikleşme tam olarak burada başlar. Tarafların davranışları giderek öngörülebilir hâle gelir; bir ilgi biçimi belirli bir karşılığı, karşılığın yokluğu belirli bir geri çekilmeyi, geri çekilme de yeni bir telafi hareketini doğurur. İlişki, içsel bir algoritma geliştirmeye başlar. Taraflar birbirlerini hâlâ sevebilir, ancak sevginin dolaşımı belirli kurallara bağlanır. Hangi davranışın hangi duygusal tepkiyi üreteceği, hangi jestin nasıl karşılanacağı, hangi eksikliğin ne tür bir yaptırım doğuracağı zamanla sessiz bir düzene dönüşür. Sevginin canlılığı yerini tamamen mekanikliğe bırakmasa bile ilişkinin iç mantığı giderek daha az sürpriz barındırır.

Karşılıklılık ekonomisinin en tehlikeli yanı, tarafların birbirlerini bağımsız başkalıklar olarak değil, kendi duygusal ihtiyaçlarının sağlayıcısı olarak görmeye başlamasıdır. Sevgili, sevginin nesnesi olmaktan çok sevgi sağlayıcısına dönüşür. Bir taraf diğerini onun ne olduğu için değil, kendisine ne hissettirdiği için değerli görmeye başladığında ilişki araçsallaşır. Karşılıklılık böylece eşitlikten ziyade çift yönlü kullanım biçimini alabilir. Her iki taraf da diğerini kendi özdeğerinin, güvenliğinin, tanınmasının veya kimliğinin üretim aracı hâline getirir. İlişki sürer, fakat başkalık giderek daralır.

Aynı mekanizma narsistik karşılıklılık biçiminde daha da belirginleşir. Bir kişi sevildiği için kendisini değerli hisseder; karşı taraf da onun sevgisi sayesinde kendi değerini doğrular. Böylece her biri diğerinin aynasına dönüşür. Sevginin nesnesi olan kişi, bağımsız bir özne olarak değil, karşı tarafın kendi değerini teyit ettiği bir yüzey olarak işlev görmeye başlayabilir. Her iki tarafın da benzer biçimde davrandığı durumda iki yönlü bir aynalama sistemi oluşur. Herkes ötekini sever, fakat öteki üzerinden esas olarak kendi değerini üretir. Görünüşte karşılıklılık vardır; derinde ise kapalı bir öz-doğrulama döngüsü çalışır.

Bu tür bir sistemde sevginin kaybı yalnızca ilişkinin bitmesi anlamına gelmez; kişinin kendi değer sisteminin de sarsılması anlamına gelebilir. Çünkü taraflardan biri diğerinin özsaygı üretim mekanizmasına dönüşmüştür. Karşılık kesildiğinde yalnızca sevgi eksilmez, kimliğin dışsal doğrulaması da çöker. Bu nedenle kapalı karşılıklılık ilişkileri çoğu zaman aşırı kırılgan olabilir. Dışarıdan bakıldığında yoğun birlik gibi görünen şey, içeride yüksek derecede bağımlılık yaratmış olabilir. İlişki ne kadar çok kendi kendisine yeterli hâle gelirse, dışarıdan gelen her müdahale o kadar büyük tehdit olarak algılanabilir.

Karşılıklılık ekonomisi zamanla sevgiyi borç mantığına da çevirebilir. Bir taraf geçmiş fedakârlıklarını gelecekteki karşılıkların meşruiyet kaynağı olarak kullanır. “Ben senin için bunu yaptım” ifadesi, yalnızca geçmiş bir eylemin hatırlatılması değildir; gelecekte karşılık talep eden sembolik bir senet hâline gelebilir. Sevgi bir kez borç mantığına bağlandığında, her jest kendi hesabını üretir. Fedakârlık armağan olmaktan çıkar, ileride tahsil edilecek krediye dönüşür. İlişki sürmeye devam eder, ancak her davranış görünmez bir muhasebe sistemine yazılır.

Böyle bir sevgi rejiminde duygusal değer bile ölçülebilir hâle gelebilir. Daha fazla arayan daha çok seviyor, daha fazla fedakârlık yapan daha sadık, daha çok kıskanan daha bağlı sayılabilir. Duygunun kalitesi, niceliksel işaretlerle temsil edilmeye başlanır. Mekanikleşmenin başka bir biçimi tam burada ortaya çıkar: ölçülemeyen ilişki, ölçülebilir göstergelere çevrilir. Sevgi doğrudan deneyimlenmek yerine belirli davranışların toplamı üzerinden hesaplanır. Bu göstergeler daha sonra ilişkinin normlarına dönüşür ve taraflar sevgilerini kanıtlamak için aynı davranışları tekrar etmek zorunda hisseder.

Sevginin karşılıklılık ekonomisine kapanması aynı zamanda ilişkiyi dış dünyadan yalıtabilir. İki kişi birbirlerinin bütün anlam kaynaklarını sağladığında dış ilişkiler gereksiz, hatta tehditkâr görünmeye başlar. Arkadaşlıklar, ortak topluluklar, bağımsız ilgiler, farklı deneyimler veya dışsal değerler ilişkinin bütünlüğüne müdahale olarak algılanabilir. Kapalılık arttıkça tarafların birbirlerine bağımlılığı da güçlenir. Her iki kişi giderek daha fazla yalnızca birbirinden beslenir; bu durum ilk bakışta bağlılığı artırıyor gibi görünürken aslında ilişkiyi daha kırılgan hâle getirir. Çünkü sistem dışarıdan yeni anlam, fark veya düzeltici deneyim alamaz.

Dışarıya kapanan sevgi kendi dilini de üretmeye başlar. İlişkinin içinde belirli davranışlar, jestler ve sessizlikler yalnızca tarafların anlayabildiği özel anlamlar kazanır. Kendi başına bu durum yakınlığın doğal bir sonucudur; fakat sistem bütün dış ölçütleri reddettiğinde özel dil epistemik kapanmaya dönüşebilir. Taraflar ilişkiyi yalnızca ilişkinin kendi kurallarıyla değerlendirmeye başlar. Dışarıdan gelen eleştiri “bizi anlamıyorlar” şeklinde reddedilir, içerdeki problem ilişkinin benzersizliğiyle açıklanır, her çelişki yeniden ortak anlatıya eklenir. Böylece sevgi yalnızca duygusal değil, yorumlayıcı olarak da kendi üzerine kapanır.

Karşılıklı nedensellik burada güçlü bir kendi kendini doğrulama mekanizması yaratır. Bir taraf diğerini sürekli denetliyorsa, karşı taraf savunmacı davranmaya başlayabilir; savunmacılık ilk tarafın şüphesini artırır; artan şüphe daha fazla denetim üretir. Bir taraf sürekli terk edilmekten korkuyorsa karşı taraf üzerinde aşırı talep oluşturabilir; bu baskı diğerinin geri çekilmesine yol açar; geri çekilme terk edilme korkusunu doğrular. Böylece ilişkinin başlangıç varsayımları kendi davranış sonuçları üzerinden gerçeklik kazanır. Sevgi ortamında ortaya çıkan patoloji, sevginin yokluğundan değil, ilişkinin kendi iç nedenselliğinin kapalı hâle gelmesinden doğar.

Mekanik karşılıklılığın temel sorunu sevginin belirli davranışlara indirgenmesi değil, davranışlar arasındaki bağların zorunlu hâle gelmesidir. Her sevgi ilişkisinde alışkanlıklar, beklentiler ve karşılıklar bulunur. Ancak sağlıklı açıklıkta bu düzen değiştirilebilir; taraflar yeni durumlara farklı cevaplar verebilir, birbirlerini önceki rollerinin dışında görebilir. Kapalı ilişkide ise davranış repertuvarı katılaşır. Bir taraf hep talep eden, diğeri hep geri çekilen; biri hep koruyan, diğeri hep korunmaya ihtiyaç duyan; biri hep affeden, diğeri hep hata yapan konumuna yerleşebilir. Roller birbirlerini karşılıklı olarak üretir ve zamanla kişilerin kimliği hâline gelir.

İlişkisel rollerin katılaşması, sevginin özgürlük alanını daraltır. Taraflardan biri davranışını değiştirmeye çalıştığında bütün sistem direnç gösterebilir; çünkü diğer tarafın rolü de onun mevcut davranışına bağlıdır. Sürekli kurtaran kişi, kurtarılmaya ihtiyaç duymayan biriyle karşılaştığında kendi işlevini kaybedebilir. Sürekli mağdur konumunda olan kişi, koruyucunun geri çekilmesiyle kendi kimliğini yeniden düşünmek zorunda kalabilir. Böylece iki kutbun her biri diğerinin rolünü yalnızca desteklemekle kalmaz, ona ontolojik bir gerekçe sağlar. Karşılıklılık, kimliklerin özgürce dönüşümünü engelleyen bir kilit mekanizmasına dönüşebilir.

Sevgi ekonomisinin kapalılığı aynı zamanda zamanın kendisini de ilişki lehine araçsallaştırır. Geçmiş sürekli olarak bugünün anlamlandırılmasında kullanılır; eski fedakârlıklar, eski yaralar, eski sözler ve eski karşılıklar yeni davranışların ölçütü hâline gelir. İlişki kendi arşivini üretir ve taraflar her yeni olayı bu arşiv üzerinden yorumlar. Geçmiş artık yalnızca hatırlanan şey değildir; mevcut ilişkinin nedensel altyapısıdır. Böylece yeni bir davranışın gerçekten yeni olabilmesi zorlaşır, çünkü geçmişteki örüntü onu hemen kendi anlam sistemine çeker.

Karşılıklı sevginin ekonomikleşmesi, sevginin metafizik veya manevi değerini bütünüyle yok etmek zorunda değildir; daha incelikli biçimde onu kendi işleyişine hapseder. Sevgi hâlâ vardır, fakat sevgiyi açıklayan bütün kategoriler ilişkinin içinden üretilir. Sevgi verilir, alınır, geri döner, dengelenir, eksilir, telafi edilir ve yeniden dağıtılır. Böylece ilk bakışta son derece canlı görünen duygusal alan, kapalı bir dolaşım sistemine dönüşür. Sevginin fazlalığı giderek yerini hesaplanabilir karşılıklılığa bırakır.

Üçüncü konumun gerekliliği tam burada yeniden anlaşılır. İlişkiye üçüncü bir referans girdiğinde iki taraf artık yalnızca birbirlerinin duygusal tepkilerine göre hareket etmek zorunda kalmaz. Ortak bir değer, ortak bir hakikat, ortak bir kişi, dışsal bir sorumluluk veya sevginin kendisini aşan herhangi bir yönelim, karşılıklılık ekonomisinin tek belirleyici olmasını engelleyebilir. Böyle bir üçüncü, sevgiyi dağıtan unsur değil, sevginin mübadele mantığına indirgenmesini önleyen açıklık noktasıdır.

Karşılıklılık ekonomisinin kırılması, karşılık vermekten vazgeçmek anlamına gelmez. Sorun karşılık değil, karşılığın zorunlu ölçüt hâline gelmesidir. Sevgi, karşılığın bulunabileceği fakat sevginin bütün anlamını belirlemediği bir yapıda daha geniş hareket alanı kazanır. Taraflar birbirlerine cevap verebilir, birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetebilir ve bağlılıklarını sürdürebilir; fakat ilişki yalnızca bu karşılıklı hesapların toplamı olmaktan çıkar. Sevgi, karşılıklı değiş tokuşun üzerinde kendisini aşabilen bir anlam taşımaya başladığında mekanik döngü gevşer.

Nihayetinde sevginin karşılıklılık ekonomisine kapanması, manevi olanın mekanikleşmesinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Manevi bir değer, maddi bir makineye dönüşmeden de mekanikleşebilir; yeter ki kendi iç işleyişi öngörülebilir, kapalı ve kendi kendisini yeniden üreten bir düzene bağlansın. Sevgi yalnızca aldığı karşılığa göre kendisini sürdürdüğünde, ilişkisel cömertlik yerini nedensel hesaba bırakır. Üçüncü kişinin önemi de burada yoğunlaşır: sevginin dolaşımını kesmeden, dolaşımın kendi içine kapanmasını engeller; sevginin kendisini yalnızca geri dönüşle değil, taşma ve paylaşım kapasitesiyle tanımlamasına imkân verir.                                                                                                     

2.5. Kutsal Ruhun Açılım Operatörü Olarak İşlevi

Kutsal Ruh, Richard of St. Victor’ın teslis düşüncesi bizim kurduğumuz nedensellik modeli üzerinden yeniden okunduğunda, Baba ile Oğul arasındaki sevgiye sonradan eklenen üçüncü bir kişi olmanın ötesinde yapısal bir işlev kazanır. Teolojik düzlemde Richard’ın amacı mekanik nedensellik teorisi kurmak değildir; onun meselesi ilahi sevginin neden yalnızca ikili karşılıklılıktan ibaret olamayacağıdır. Bununla birlikte, condilectio mantığı daha soyut bir düzeye taşındığında Kutsal Ruh’un konumu, iki kutuplu ilişkinin kendi üzerine kapanmasını önleyen bir açılım operatörü olarak kavramsallaştırılabilir. Baba ile Oğul birbirlerini sever; sevgi karşılıklıdır ve iki tarafın birbirlerine yönelişi gerçek bir ilişkisel birlik meydana getirir. Kutsal Ruh’un üçüncü kişi olarak devreye girmesi ise sevginin yalnızca bu iki kutup arasında dolaşmasını engeller. İlişki ortadan kaldırılmaz, tersine kendisini aşabilecek hâle getirilir.

“Açılım operatörü” ifadesindeki operatör sözcüğü özellikle önemlidir. Kutsal Ruh burada yalnızca var olan üçüncü bir nesneyi değil, ilişkinin işleyiş tarzını değiştiren yapısal bir fonksiyonu temsil eder. Bir operatör, sistemdeki unsurlardan biri olmakla yetinmez; unsurlar arasındaki bağların nasıl kurulacağını da değiştirir. İki kutuplu sevgi yapısında temel hareket karşılıklılıktır: Baba Oğul’a, Oğul Baba’ya yönelir. Üçüncü kişiyle birlikte yönelim çoğalırken sevginin topolojisi de dönüşür. Sevgi artık yalnızca bir kutuptan diğerine gidip geri dönen çizgilerin toplamı değildir; tarafların birlikte başka bir kişiye yönelmesini mümkün kılan müşterek bir alan kazanır. Kutsal Ruh’un bizim sentezimizdeki önemi, tam da sevginin geometrisini değiştiren bu işleve dayanır.

Kapalı karşılıklılıkta sevgi kendi yeterliliğine inanabilir. İki tarafın birbirini kusursuz biçimde sevmesi, ilişkinin dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı izlenimini yaratır. İlk bakışta bu kendi kendine yeterlilik mükemmelliğin işareti gibi görünebilir; oysa yapısal açıdan bakıldığında kapanma tehlikesi tam da burada başlar. Sevgi, yalnızca kendi devresinden besleniyorsa kendi devamlılığını kendisi üretir, kendisini kendisi doğrular ve dışarıdaki farklılığı gereksizleştirir. Karşılıklı sevgi giderek bir özdeşlik ekonomisine yaklaşabilir: her kutup ötekinde kendi sevgisinin geri dönüşünü bulur ve ilişki kendisini sonsuzca yeniden üretir. Açılım operatörü olarak Kutsal Ruh, bu kendine yeterliliği sevginin eksikliği gibi değil, sınırı gibi görünür kılar.

Kutsal Ruh’un üçüncü konumu, ikili ilişkiyi parçalamadığı için özellikle önemlidir. Karşılıklılığı kırmak, Baba ile Oğul arasındaki sevginin kesilmesi anlamına gelmez. Aksine, karşılıklılığın kapalı karakteri kırılır. Sevgi iki kutup arasında devam eder, fakat artık yalnızca iki kutbun birbirlerinden aldıkları geri dönüşlerle tanımlanmaz. İki tarafın ortaklaşa üçüncüye yönelmesi, sevgiyi ikili alışverişin dışına taşır. Böylece nedensel çevrim korunurken çevrimin sınırı açılır. Açılım operatörünün görevi tam da budur: mekanizmayı yok etmek değil, mekanizmanın kendisini bütün gerçekliğin ölçüsü hâline getirmesini önlemek.

Mekanikliğin kırılması burada nedensizliğe geçiş biçiminde anlaşılmamalıdır. Kutsal Ruh’un gelişi, neden-sonuç ilişkilerinin ortadan kalktığı irrasyonel bir boşluk yaratmaz. Sevginin karşılıklı üretimi sürer; Baba’nın Oğul’a, Oğul’un Baba’ya yönelimi devam eder. Değişen şey, bu ilişkinin kendi içinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan kapalı bir düzen olarak kurulmasıdır. Üçüncü kişi mevcut nedenlere yeni bir dışsal müdahale eklemekten çok, nedenlerin yalnızca kendi sonuçlarına dönerek kapanmasını engeller. Dolayısıyla açılım, nedenselliğin karşıtı değil, nedenselliğin mutlak kapanışının karşıtıdır.

Kutsal Ruh’u bu şekilde okumak, manevi olan ile mekanik olan arasındaki geleneksel karşıtlığı da yeniden düşünmeyi mümkün kılar. Maneviyatı mekanizmanın tamamen yokluğu olarak tanımlamak zorunlu değildir. Manevi bir ilişki de düzenli olabilir, süreklilik taşıyabilir, nedenlerle şekillenebilir ve belirli yapısal örüntüler gösterebilir. Ruhsuzlaşma, nedenselliğin varlığından değil, nedenselliğin tümüyle kendi üzerine kapanmasından doğabilir. Bir sistem kendi hareketini yalnızca kendi içinden açıklıyor, bütün farklılıkları kendi mevcut kategorilerine çeviriyor ve kendisini dönüştürebilecek hiçbir dışsallığa yer bırakmıyorsa mekanikleşme başlar. Ruh burada mekanizmaya karşı dışarıdan eklenen gizem değil, mekanizmanın kendisini eksiksiz bir totaliteye dönüştürmesini engelleyen açıklık biçimidir.

Teolojik üçüncülüğün özgünlüğü, bu açıklığın içeriden doğmasıdır. Kutsal Ruh Baba ile Oğul arasındaki ilişkinin tamamen dışındaki yabancı bir kuvvet değildir. Teslisin dışında bulunup ilişkiye müdahale eden dördüncü bir ilke de değildir. Üçüncü kişi, ilahi sevginin kendi iç yapısının parçasıdır; fakat aynı zamanda ikili karşılıklılığa indirgenemez. Açılımın gücü de tam buradan gelir. Eğer fark bütünüyle dışarıdan gelseydi, sevgiye yabancı bir zorlayıcı olarak kalabilirdi. Eğer tamamen ikili ilişkinin ürünü olsaydı, onun tekrarından başka bir şey olmazdı. Kutsal Ruh’un üçüncülüğü, içkinlik ile dışsallık arasındaki bu paradoksal konumu temsil eder: ilişkinin içindedir, fakat ilişkinin yalnızca iki kutuplu biçimine indirgenemez.

Açılım operatörünün bir başka işlevi, karşılıklılığın ölçüsünü değiştirmesidir. Kapalı iki kişilik ilişkide sevginin derecesi tarafların birbirlerine ne ölçüde karşılık verdikleri üzerinden düşünülebilir. Üçüncüyle birlikte cömertlik yeni ölçüt hâline gelir. Artık sevginin büyüklüğü yalnızca karşılıklı yoğunlukla değil, paylaşıma ne ölçüde izin verdiğiyle de belirlenir. İki kişi birbirine sonsuz derecede bağlı olabilir, fakat sevgilerinin başka birini kapsamasına tahammül edemiyorsa bu bağlılık yapısal olarak kapalıdır. Üçüncünün varlığı, sevginin mükemmelliğini yoğunluktan açıklığa doğru kaydırır. Sevgi ne kadar güçlü olduğu kadar, kendi dışına ne kadar taşabildiğiyle de değerlendirilir.

İlişkinin dışarı açılması aynı zamanda tarafların birbirlerini sahiplenme biçimini de dönüştürür. İkili sevgi mutlaklaştığında, diğer kişi sevginin özel nesnesine dönüşebilir. Böyle bir ilişki “sen benim sevgimin tek ölçütüsün” biçiminde yapılandığında karşılıklılık kolaylıkla münhasırlığa kayar. Üçüncü kişi, sevginin sahip olunan bir mal gibi dağıtılmadığını gösterir. Müşterek yönelimde başkasını sevmek ilk ilişkiyi azaltmaz; tersine sevginin paylaşılabilirliğini kanıtlar. Sevgi böylece kıtlık ekonomisinden çıkar. Bir başkasına yönelen sevgi ilk iki taraf arasındaki sevgiden eksiltmek zorunda değildir; tam tersine, sevginin kendi doğasının paylaşım sayesinde genişleyebildiğini gösterir.

Kutsal Ruh’un açılım operatörü biçiminde okunması, üçüncünün yalnızca “araya giren” bir unsur olmadığını da ortaya koyar. Araya giren üçüncü, iki kişi arasındaki ilişkinin mesafesini artırabilir; açılım operatörü ise mesafe yaratmadan yönelim alanını genişletir. İkili ilişki üçlü hâle geldiğinde Baba ile Oğul birbirlerinden uzaklaşmaz. Tam tersine, birlikte yöneldikleri üçüncü sayesinde bağları yeni bir biçim kazanır. Üçüncü dolayısıyla ayrıştırıcı değil, başkalık üzerinden birleştirici bir işleve sahiptir. Birlik artık iki tarafın birbirine kapanmasından değil, farklılığı birlikte taşıyabilmelerinden doğar.

Aynı düşünceyi nedensel terminolojiyle ifade ettiğimizde, Kutsal Ruh sistemin kendi sonuçlarını yalnızca kendi girdilerine geri döndürmesini engelleyen yeni bir referans düzeyi oluşturur. A, B’yi; B, A’yı etkilerken C’nin varlığı yalnızca üçüncü bir nedensel hat eklemez. C, A ile B’nin birbirlerini nasıl etkilediğini de değiştirir. Taraflar artık yalnızca birbirlerinin durumlarına cevap vermez; üçüncüye ilişkin ortak yönelimleri de davranışlarının koşullarından biri hâline gelir. Böylece A–B devresi, kendi kendisini tek başına üretmeye devam edemez. Nedensellik açılır; çünkü ilişkinin koşulları artık yalnızca iki kutbun önceki durumlarından türetilemez.

Burada üçüncülük ile rastlantı arasındaki fark özellikle keskindir. Kapalı bir sisteme dışarıdan herhangi bir olayın girmesi de çevrimi bozabilir; fakat böyle bir kırılma zorunlu olarak anlamlı bir açılım üretmez. Rastlantı sistemi parçalayabilir, dağıtabilir veya tamamen başka bir kapalı düzene sürükleyebilir. Açılım operatörü ise ilişkinin bütünlüğünü koruyarak farklılığa yer açar. Kutsal Ruh’un konumu bu nedenle kaotik bir müdahale değil, sevginin içsel düzeninin cömertliğe doğru genişlemesidir. Üçüncü, sistemi bozduğu için değil, sistemin kendi kendisini tek mümkün biçim olarak sabitlemesini önlediği için önemlidir.

Sevginin kendi üzerine kapanmasını engelleyen üçüncü, aynı zamanda ilişkiye zamansal bir gelecek kazandırır. Tamamen kapalı bir karşılıklılık, geçmişte oluşmuş bağların tekrarından ibaret hâle gelebilir. Taraflar birbirlerini daha önce kurdukları örüntülere göre tanır, aynı davranışlara benzer tepkiler verir ve ilişki kendi tarihini sürekli yeniden üretir. Üçüncü referansın varlığı, daha önce ikili devrede bulunmayan yeni yönelimler üretir. Gelecek yalnızca geçmiş karşılıklılıkların devamı olmaktan çıkar. İlişkinin zamansal ufku genişler, çünkü taraflar artık yalnızca birbirlerinin önceki davranışlarına cevap vermekle sınırlı değildir.

Teolojik üçüncü böylece sevginin geleceğini de mümkün kılan fark olarak okunabilir. Sevgi tamamen kendi geçmişine bağlı olsaydı, her yeni an önceki ilişkinin zorunlu sonucu olurdu. Üçüncünün varlığı, mevcut bağların içinde yeni yönelimlerin oluşabileceğini gösterir. Nedensellik ortadan kalkmaz; fakat geçmişin bütün geleceği tüketmesi engellenir. Açılım operatörü bu anlamda zamanın da kapanmasını kırar. Sistem kendi tarihini taşır, fakat tarih kader hâline gelmez.

Kutsal Ruh’un üçüncülüğü aynı zamanda ilişkinin epistemik kapanmasını da sınırlar. İki kişi yalnızca birbirlerinin bakışları üzerinden anlam üretiyorsa, karşılıklı yorumları kendi kendilerini doğrulayan bir dünya yaratabilir. Müşterek üçüncü, iki tarafın yalnızca birbirine değil, ortaklaşa yöneldikleri başka bir gerçekliğe bakmasını sağlar. Sevgi artık sadece iki öznenin birbirini nasıl gördüğünden ibaret değildir. Her ikisinin de kendilerinden başka birine yönelmesi, ilişkinin kendi yorumlarını mutlaklaştırmasını engeller. Başkalık, ilişkiye yalnızca duygusal değil bilişsel bir açıklık da kazandırır.

Açılım operatörü kavramının genel gücü, Kutsal Ruh’un teolojik özgünlüğünü ortadan kaldırmadan ondan daha geniş bir yapısal ilke türetebilmesidir. Teolojik düzeyde Kutsal Ruh, Richard’ın teslis içindeki müşterek sevgi mantığının kişisel boyutudur. Ontolojik düzeyde ise burada daha genel bir form okunabilir: iki kutuplu karşılıklılık, kendi bütün anlamını yalnızca kendi içinden üretmeye başladığında üçüncü bir fark alanı gerekir. Bu alanın görevi tarafların ilişkisini yok etmek değil, ilişkiyi kendisinden başka bir şeye açık tutmaktır. Böylece üçüncü, içerik bakımından değişebilse de yapısal olarak aynı görevi yerine getirebilir.

Kutsal Ruh’un bu çerçevedeki kavramsal değeri, “ruh”un kendisini de mekanik karşıtlık üzerinden yeniden düşünmemize izin verir. Ruh, nedensel zorunlulukların tamamen yokluğu olmayabilir; daha incelikli biçimde, nedenlerin kendilerini total bir kapalı sisteme dönüştürmelerini önleyen geçirgenlik ilkesi olabilir. Sevgi nedenlerle, ilişkilerle ve karşılıklarla örülüdür; yine de yalnızca bunların mekanik toplamına indirgenmediği ölçüde canlılığını korur. Üçüncü kişi tam da bu indirgenemez fazlalığı temsil eder. Nedensellik işler, karşılıklılık sürer, düzen korunur; fakat hiçbir kutup, diğer kutupla birlikte bile bütün ilişkiyi tüketemez.

Kutsal Ruh’un açılım operatörü oluşu bu yüzden teolojik üçlünün aritmetik yapısından daha derin bir anlama sahiptir. Üçüncü, ikiye eklenen bir değil, ikinin kendi üzerine kapanmasının imkânsızlığıdır. Sevginin kendi karşılığında tüketilmesini engeller, müşterek yönelimi mümkün kılar, başkalığı ilişkinin içine yerleştirir ve iki kutbun birbirlerini eksiksiz biçimde açıklama iddiasını sınırlar. Manevi olan burada nedensellikten kaçan belirsiz bir alan değil, nedensel çevrimin kendisini mutlaklaştırmasına karşı açık tutulan fazlalıktır. Sevgi ancak kendi dolaşımından fazlasına yer bıraktığında, karşılıklılığın mekanik tekrarını aşarak gerçekten taşabilen bir ilişki hâline gelir.

3. Sosyolojik Nedenselliğin Dönüşümü

3.1. Durkheim: Toplumdan Bireye Lineer Belirlenim

Sosyolojinin bağımsız bir bilim olarak kurulabilmesi için toplumun bireysel psikolojiye indirgenemeyen özgül bir gerçeklik olarak tanımlanması gerekiyordu. Émile Durkheim’ın müdahalesinin merkezi tam burada bulunur. Toplum, yalnızca aynı yerde yaşayan veya birbirleriyle etkileşime giren bireylerin aritmetik toplamı değildir; bireyler arasındaki tarihsel ilişkilerden doğmuş, onlardan önce var olabilen, bireysel yaşamları aşan ve bireyin davranış olanaklarını belirleyen sui generis bir gerçeklik düzeyidir. Sosyoloji ancak toplumun kendine özgü olguları bulunduğu kabul edildiğinde psikolojiden, biyolojiden veya bireysel irade açıklamalarından ayrılabilir. Durkheim’ın toplumsal olguyu “şeyler gibi” ele alma çağrısı da bu metodolojik kopuşun sonucudur: toplumsal düzen, bireyin zihnindeki niyetlere indirgenmemeli; bireyin karşısında nesnel bir gerçeklik gibi işleyen dışsal yapılarıyla incelenmelidir.

Toplumsal olgunun ilk ayırt edici niteliği dışsallıktır. Dil, hukuk, ahlak, dini ritüeller, para, eğitim kurumları, aile biçimleri veya mesleki normlar tek tek bireylerin dünyaya gelmesiyle oluşmaz. Birey kendisini çoktan kurulmuş bir sembolik ve kurumsal düzenin içinde bulur. Konuşmayı öğrenirken dili icat etmez; var olan dil sistemine katılır. Hukuki normları bireysel iradesinden türetmez; onlardan önce kurulmuş bir düzenin muhatabı olur. Ahlaki kodlar kişinin tercihleriyle bütünüyle özdeş değildir; hangi davranışların övgüye veya kınamaya değer görüldüğünü önceden şekillendirir. Toplum böylece bireyin dışındaki bir gerçeklik gibi görünür, çünkü bireysel yaşam toplumsal düzenin tarihsel sürekliliğine göre çok daha kısa ve sınırlıdır.

Dışsallık tek başına yeterli değildir; Durkheim’ın toplumsal olgu tanımında zorlayıcılık da merkezi konumdadır. Toplum bireye yalnızca seçenekler sunmaz, aynı zamanda belirli davranışları normatif olarak dayatır. Zorlama her zaman fiziksel şiddet şeklinde gerçekleşmez. Bir normun ihlali hukuki cezaya, ahlaki kınamaya, dışlanmaya, utanca, statü kaybına veya yalnızca davranışın “anormal” görülmesine yol açabilir. Birey çoğu zaman normlara gönüllü biçimde uyduğu için bu baskıyı açıkça hissetmez. Zorlama, özellikle norm ihlal edildiğinde görünür hâle gelir. Dilbilgisi kurallarına uygun konuşan kişi dili baskı olarak deneyimlemeyebilir; fakat tamamen özel bir dil geliştirmeye çalıştığında iletişimin sınırıyla karşılaşır. Toplumsal düzenin gücü, çoğu zaman insanların ona direnmek zorunda kalmadıkları ölçüde görünmezdir.

Durkheim’ın birey-toplum ilişkisi bizim nedensellik şemamız açısından güçlü biçimde toplumdan bireye doğru işleyen bir belirlenim vurgusu taşır. Onun sosyolojisini mutlak anlamda yalnızca tek yönlü bir mekanizma olarak sunmak eksik olur; kolektif yaşamın bireysel eylemlerden bağımsız hiçbir maddesi bulunmadığı açıktır. Bununla birlikte Durkheim’ın teorik ve metodolojik stratejisi, açıklama yönünü bilinçli biçimde bireyin ötesine taşır. Toplumsal olgunun nedeni, bireysel psikolojide değil, başka toplumsal olgularda aranmalıdır. Böylece sosyolojik açıklamanın ağırlık merkezi toplumdan bireye yerleşir. Bireysel davranış, kendisinden daha büyük ve tarihsel olarak önceden kurulmuş yapıların etkisi altında anlaşılır.

Lineer nedensellik açısından Durkheimcı model son derece öğreticidir. Toplumsal bütün belirli normlar, yoğunluklar, dayanışma biçimleri ve düzenleme mekanizmaları üretir; bunlar bireyin düşünce, duygu ve davranışlarını etkiler. A olarak toplum, B olarak bireysel eylem üzerinde nedensel kuvvet kazanır. Toplumun yapısındaki farklılaşma, bireysel davranış örüntülerinde düzenli değişikliklere yol açabilir. Böylece bireyin davranışı yalnızca kişisel karakter, bilinçli tercih veya tekil biyografi üzerinden açıklanmaktan çıkar; toplumsal yapı açıklamanın bağımsız değişkenlerinden biri hâline gelir. Sosyolojinin bilimsel iddiası tam da bireysel görünen olayların ardında bireyüstü düzenlilikler bulabilmesine dayanır.

Durkheim’ın düşüncesini güçlü kılan şey, toplumsal etkinin yalnızca açıkça “kolektif” görünen davranışlarda değil, en kişisel sayılan eylemlerde bile izlenebileceğini göstermesidir. İnsanların nasıl ibadet ettiği, nasıl evlendiği veya hangi hukuki normlara uyduğu zaten kolaylıkla toplumsal bağlamla ilişkilendirilebilir. Daha zor mesele, mahremiyet ve irade bakımından bireye ait görünen davranışlarda toplumsal örüntülerin bulunup bulunamayacağıdır. Durkheim’ın sosyolojik projesi tam burada radikalleşir: toplumsal gerçeklik, kişinin iç dünyasının sınırında durmaz; bireyin kendisine en özel sandığı kararların olasılıklarını dahi biçimlendirebilir.

Toplumun bireyin dışında kurulmuş olması, bireyin yalnızca pasif bir nesne olduğu anlamına gelmez; ancak Durkheimcı analizde bireysel özgürlüğün toplumsal önkoşulları özellikle görünür hâle gelir. Özgür davranabileceğimiz alan dahi toplumun sunduğu kategoriler, kurumlar ve hak biçimleri sayesinde oluşur. Modern bireycilik bile toplumun yokluğunda kendiliğinden ortaya çıkan saf bir doğa durumu değildir; belirli tarihsel toplumsal biçimlerin ürünüdür. “Birey”in kendisi sosyolojik olarak üretilmiş bir kategoridir. Kişinin kendisini özerk, özgün ve hak sahibi bir özne olarak görmesi, toplumsal düzenin bireyciliği değer hâline getirdiği tarihsel koşullarla ilişkilidir. Böylece toplum yalnızca bireyin davranışlarını kısıtlamaz; bireyin kendisini hangi tür varlık olarak anlayabileceğinin kategorilerini de sağlar.

Burada nedensel belirlenim kaba bir dış baskı modelinden daha incelikli hâle gelir. Toplum, bireye yalnızca ne yapacağını söyleyen dışsal komutlar toplamı değildir. Bireyin düşünme araçlarını, sınıflandırmalarını, değer yargılarını ve beklentilerini de şekillendirir. Kişi toplumun içinde sosyalleştikçe dışsal normların bir bölümü içsel alışkanlıklara dönüşür. Başlangıçta dışarıdan gelen zorlayıcılık zamanla kişinin kendi iradesi gibi deneyimlenebilir. Böylece lineer nedensellik görünmezleşir: birey toplumsal normun emrini yerine getirdiğini değil, “zaten böyle istediğini” düşünebilir. Toplumsal düzenin en güçlü biçimi, dışsal zorlamanın içsel tercih hâline gelebildiği noktada ortaya çıkar.

Durkheim’ın kolektif bilinç kavramı da aynı yönelimin başka bir boyutunu ifade eder. Toplumun ortak inançları ve duyguları bireylerin tekil bilinçlerinden daha geniş bir süreklilik taşır. Kolektif bilinç bireylerin dışında metafizik bir zihin değildir; fakat bireysel bilinçlere indirgenemeyen ortak anlamlar, normlar ve değerlendirme biçimleri oluşturur. Birey dünyayı tamamen kendisine ait kavramlarla görmez; kolektif sınıflandırmalar aracılığıyla deneyimini düzenler. Kutsal ile profan, normal ile sapkın, meşru ile gayrimeşru, değerli ile değersiz arasındaki ayrımlar toplumsal olarak üretilir ve bireysel algının önceden yapılandırılmış zeminine dönüşür.

Toplumsal olgunun birey üzerindeki gücü yalnızca baskı olarak görülürse Durkheim’ın düşüncesi gereğinden fazla negatif okunmuş olur. Toplum, bireyi sınırladığı kadar mümkün kılar. Dil bireysel ifadeyi sınırlar, fakat dil olmadan karmaşık ifade zaten mümkün değildir. Hukuk belirli davranışları yasaklar, fakat haklar ve öngörülebilir ilişkiler de hukuk sayesinde kurulabilir. Ahlaki normlar bireysel arzulara sınır çizer, fakat başkalarıyla güvenilir ilişkiler kurmanın koşullarını da üretir. Dolayısıyla toplumsal belirlenim salt baskı değildir; kapasite üretimidir. Birey, toplum tarafından sınırlandırıldığı araçlarla aynı zamanda eyleyebilir hâle gelir.

Yine de nedensel yönelimin asimetrisi korunur. Dil bireyin konuşmasından önce vardır; norm bireysel kararın öncesinde kurulmuştur; kurum bireyin yaşam süresini aşabilir. Birey mevcut toplumsal düzenin içinde doğduğu için ilişkinin başlangıç koşullarını kendisi seçmez. Bu asimetri, toplumun birey üzerindeki belirleyiciliğine ontolojik bir ağırlık kazandırır. İnsan kendisini kurarken zaten kendisinden önce kurulmuş bir dünya içinde hareket eder. Bireysel eylem başlangıç noktasını tamamen kendisinden üretmez; kendisine miras bırakılmış kategoriler, kurumlar ve ilişkiler içinde biçimlenir.

Durkheim’ın işbölümü ve dayanışma çözümlemelerinde de benzer mantık görülür. Toplumun morfolojik yapısındaki değişimler, bireyler arası ilişkinin niteliğini dönüştürür. Mekanik dayanışmanın hâkim olduğu yapılarda benzerlik ve güçlü kolektif bilinç bireyi daha doğrudan kuşatırken, organik dayanışmada farklılaşma ve karşılıklı bağımlılık büyür. Bireyselleşme dahi yalnızca bireyin toplumdan kurtulması değildir; toplumsal yapının değişmesiyle mümkün olan yeni bir bireylik biçimidir. Böylelikle “daha özgür birey” bile toplumsal nedenselliğin dışında yer almaz. Özgürlüğün tarihsel biçimi, onu mümkün kılan toplumsal örgütlenmeyle birlikte ortaya çıkar.

Modern toplumda bireyin daha bağımsız görünmesi, toplumsal belirlenimin ortadan kalktığı anlamına gelmez. İşbölümü arttıkça insanlar birbirlerinden farklılaşabilir, fakat aynı anda çok daha karmaşık karşılıklı bağımlılık ağlarına girer. Uzmanlaşmış birey birçok ihtiyacını kendisi karşılayamaz ve başka uzmanlıklara bağımlı hâle gelir. Bireysellik artarken toplumsal bağ çözülmez; biçim değiştirir. Durkheim’ın sosyolojik sezgisinin önemli taraflarından biri burada bulunur: birey ile toplum arasında basit bir ters orantı yoktur. Bireyin farklılaşması bile toplumsal düzenin belirli bir biçimine dayanabilir.

Fakat bizim nedensellik sentezimiz açısından Durkheimcı modelin kritik yanı, toplumsal olanı bağımsız açıklayıcı güç hâline getirmesidir. Sosyoloji burada psikolojik indirgemeciliğe karşı kendi nesnesini korur. Toplum, bireyin zihnindeki niyetlerin toplamından daha fazlasıdır; kendi düzenlilikleri, tarihsel ataleti ve zorlayıcı gücü vardır. Bu kazanım olmadan toplumsal nedensellik düşünülemezdi. Birey-toplum ilişkisi yalnızca bireylerin gönüllü sözleşmelerinin sonucu olarak ele alınsaydı, bireyden daha büyük yapıların neden bu kadar süreklilik gösterdiği açıklanamazdı.

Lineer belirlenimin teorik bedeli ise toplumsal değişimin mikro düzeyde nasıl üretildiğini açıklamanın zorlaşmasıdır. Yapı bireyi biçimlendiriyorsa, bireyin yapıyı dönüştürme kapasitesinin teorik konumu ayrıca belirlenmek zorundadır. Toplumsal olgular başka toplumsal olgularla açıklanıyor ve bireysel eylem ağırlıklı olarak yapısal koşulların sonucu olarak ele alınıyorsa, yeni kurumsal biçimlerin doğuşunda bireysel veya kolektif pratiğin rolü ikinci plana kayabilir. Toplumun birey üzerindeki belirleyiciliğini görünür kılmak, ilişkiyi açıklamak için zorunlu bir düzeltmedir; fakat bu düzeltme tek başına bırakıldığında nedensellik büyük ölçüde tek yönlü kalır.

Buradaki asimetriyi “Durkheim bireyin toplumu hiç etkileyemeyeceğini savunur” şeklinde kaba bir iddiaya çevirmemek gerekir. Daha doğru olan, onun sosyolojik yönteminin analitik ağırlık merkezinin dışsal toplumsal yapılarda bulunduğunu söylemektir. Durkheim bireysel bilinçleri toplumun hammaddesi olarak bütünüyle yok saymaz; fakat sosyolojik olgunun açıklamasını bireysel motivasyona indirmeye karşı sistematik biçimde direnç gösterir. Bizim modelimiz açısından önemli olan da tam olarak bu ağırlık merkezidir. Nedenselliğin sosyolojik hattında toplum, bireyin karşısına ondan daha büyük, daha eski ve onu belirleyen bir yapı olarak çıkar.

Toplum ile birey arasındaki ayrım burada ontolojik bir önem kazanır. Toplum bireyle özdeş olsaydı, toplumsal nedensellikten söz etmek anlamsızlaşırdı. Bir şeyin kendisini aynı düzlemde dışarıdan belirlemesi düşünülemez. Durkheim’ın yaptığı temel ayrım, toplumsal gerçekliğe bireysel bilinçten bağımsız analitik statü kazandırmaktır. Böylece iki düzey birbirinden ayrılır: bireysel olan ve toplumsal olan. Ayrım kurulduğu anda aralarında nedensellik düşünmek mümkün hâle gelir. Toplum bireye dışsaldır; bu nedenle birey üzerinde etkide bulunabilir.

Söz konusu dışsallık mutlak metafizik ayrılık değildir. Toplum sonuçta insanlar olmadan var olmaz; ancak tek tek insanların iradesine indirgenemeyecek kadar tarihsel olarak birikmiş ve kurumsallaşmıştır. Bir birey dili tek başına değiştiremez, hukuku tek başına kuramaz, dinsel sınıflandırmaların tarihini kendi zihninden üretemez. Toplumsal gerçeklik, çok sayıda geçmiş eylemin tortulaşmış sonucudur ve yeni bireyin karşısına önceden verilmiş bir dünya olarak çıkar. Dolayısıyla toplumun bireye dışsallığı, kökensel bağımsızlık değil, tarihsel nesnelleşme anlamına gelir. Geçmiş insanların eylemleri, sonraki insanların koşullarına dönüşmüştür.

Nedenselliğin çizgisel biçimi de burada tarihsel bir derinlik kazanır. Toplum bireyi yalnızca eşzamanlı olarak çevreleyen kurumlarla değil, geçmiş kuşakların bıraktığı düzenlemelerle de belirler. Ölülerin normları yaşayanların eylem alanına katılır; geçmişte kurulmuş sınıflandırmalar gelecekte doğacak kişilerin düşünme araçlarına dönüşür. Böylece toplumdan bireye doğru işleyen etki yalnızca mekânsal değil zamansaldır. Birey, kendi seçmediği bir geçmişin sonuçları içinde doğar. Tarih, toplumsal yapıda donarak bireysel yaşamın başlangıç koşuluna dönüşür.

Durkheimcı sosyolojinin lineer belirlenim modeli bu nedenle basit bir “toplum bireyi ezer” formülünden çok daha güçlüdür. Toplum bireyi sınırlar, fakat aynı anda onu mümkün kılan sembolik ve kurumsal zemini de sağlar; ona kimlik kategorileri, dil, norm, hak, rol ve anlam sunar. Nedensel asimetri tam da bu kurucu güce dayanır. Birey, kendisini toplumun dışında tamamladıktan sonra topluma girmez; kendilik biçimlerinin önemli bir kısmını toplumsal dünyada edinir. Toplum bu anlamda yalnızca davranışın dışsal nedeni değil, davranabilecek öznenin kuruluş koşullarından biridir.

Durkheim’ın müdahalesinin teorik önemi böylece açık hâle gelir: toplum ile birey özdeş değildir; toplumsal bütün, parçalarının toplamından fazlasıdır ve bu fazlalık birey üzerinde gerçek nedensel etki üretir. Sosyolojik nedenselliğin ilk güçlü yönü toplumdan bireye doğru kurulur. Bireyin en kişisel görünen davranışlarının dahi dışsal, tarihsel ve kolektif koşullardan bağımsız olmadığı kabul edildiğinde, bireysel irade kendine yeterli açıklama merkezi olma ayrıcalığını kaybeder. Toplum artık arka plan değil, etkin nedensel düzeydir; birey ise kendisini bütünüyle kendisinden türetmeyen, önceden kurulmuş toplumsal kuvvetler içerisinde biçimlenen bir varlık hâline gelir.                                                

3.2. İntihar ve Toplumsal Nedenselliğin Sınanması

Durkheim’ın İntihar çalışmasının teorik ağırlığı, yalnızca belirli intihar türlerini sınıflandırmasından değil, sosyolojik nedenselliğin en güç sınavlarından birini özellikle seçmesinden kaynaklanır. Toplumsal yapıların ekonomik davranışı, dinsel ritüelleri, aile biçimlerini veya hukuki kurumları etkilediğini göstermek görece kolaydır; çünkü bunların zaten kolektif hayatla doğrudan bağlantılı olduğu kabul edilir. İntihar ise bunun tersine, ilk bakışta mümkün olan en bireysel eylemlerden biridir. Beden bireye aittir, karar tek bir kişi tarafından uygulanır ve eylemin geri döndürülemezliği onu bireysel iradenin en uç biçimlerinden biri gibi gösterir. Eğer sosyoloji böylesine mahrem, tekil ve görünüşte öznel bir olgunun içinde dahi düzenli toplumsal belirlenimler gösterebiliyorsa, toplumun birey üzerindeki nedensel gücü yalnızca kamusal davranışlarla sınırlandırılamaz. Durkheim’ın metodolojik hamlesi tam da bu nedenle radikaldir: sosyolojik açıklamayı, bireysel iradenin en korunaklı görünen alanına kadar taşır.

Tekil bir intiharın nedenini açıklamak ile belirli bir toplumdaki intihar oranını açıklamak arasında temel bir ayrım vardır. Bir insanın neden kendi yaşamına son verdiği sorusu biyografi, psikoloji, travma, ekonomik koşullar, ilişkiler veya kişisel krizler üzerinden ele alınabilir. Durkheim’ın asıl nesnesi ise tek tek vakaların bütün özgüllüklerini açıklamak değildir. Onu ilgilendiren, belirli toplumsal gruplarda intihar oranlarının neden görece düzenli kaldığı, farklı toplumlar veya farklı toplumsal konumlar arasında neden sistematik farklılıklar bulunduğudur. Eğer intihar yalnızca bireysel psikolojinin tesadüfi ürünü olsaydı, toplumsal ölçekte bu kadar düzenli oranların ortaya çıkması açıklanması güç bir durum yaratırdı. Tekil kararlar birbirinden bağımsız görünmesine rağmen kolektif düzeyde istatistiksel örüntüler ortaya çıkıyorsa, bireysel bilinçlerin üzerinde işleyen daha genel koşullar bulunduğunu düşünmek gerekir.

Buradaki sosyolojik nedensellik, “toplum kişiye intihar etmesini emreder” gibi kaba bir mekanizma değildir. Toplum, belirli bireyi belirli anda tek bir eyleme zorlayan doğrudan fail olarak düşünülmez. Etki daha soyut bir düzeyde işler: toplumsal bütünleşme, normatif düzenleme, aidiyet biçimleri, beklentilerin sınırları ve bireyin kendisini kolektif dünyaya nasıl bağladığı, belirli davranışların olasılığını değiştiren koşullar üretir. Nedensellik böylece emir ile eylem arasındaki basit çizgiye değil, toplumsal durum ile bireysel olasılık alanı arasındaki yapısal ilişkiye yerleşir. Bir toplum tek tek insanların davranışlarını önceden belirlemek zorunda olmadan, belirli davranış biçimlerinin ne kadar muhtemel hâle geleceğini etkileyebilir.

Durkheim’ın bütünleşme kavramı burada ilk temel ekseni oluşturur. Bireyin kolektif gruplara ne ölçüde bağlı olduğu, yalnızca sosyal destek miktarını değil, kişinin kendisini nasıl anlamlandırdığını da etkiler. Toplumsal bağların aşırı zayıfladığı koşullarda birey, kendisini daha geniş bir anlam düzenine bağlayan ilişkilerden yoksun kalabilir. Durkheim’ın egoistik intihar çözümlemesinin arkasındaki temel mantık budur. İnsan yalnızca biyolojik organizma değildir; kendisini aile, din, meslek, topluluk ve çeşitli kolektif aidiyetler üzerinden anlamlandırır. Bu bağların çözülmesi, kişinin davranışlarını doğrudan mekanik biçimde üretmez; fakat bireysel yaşamın anlamını taşıyan dış referansların azalmasına yol açabilir. Toplumsal bütünleşmenin derecesi böylece kişinin yaşamıyla kurduğu ilişkinin koşullarından biri hâline gelir.

Bütünleşmenin eksikliği kadar aşırılığı da problem yaratabilir. Durkheim’ın altruistik intihar kavramı, bireyin kolektif bütün içinde fazla eridiği durumları açıklamak için geliştirilmiştir. Kişi kendisini grubun dışında bağımsız bir değer olarak deneyimlemiyorsa, kendi yaşamını kolektif amaç uğruna feda etmek daha mümkün hâle gelebilir. Böylece toplumsal bağın niceliksel olarak artması otomatik biçimde koruyucu değildir. Fazla az bütünleşme bireyi toplumsal anlamdan koparırken, aşırı bütünleşme bireysel varlığın özerk değerini silikleştirebilir. Durkheimcı model burada basit bir “toplum ne kadar güçlü olursa birey o kadar sağlamdır” önermesinden ayrılır. Sorun, toplumsal bağın yalnızca varlığı değil, derecesi ve örgütlenme biçimidir.

İkinci ana eksen düzenlemedir. İnsan arzusu doğal olarak sabit bir sınır taşımazsa, bireyin beklentilerini belirli ölçüler içinde tutacak toplumsal normlara ihtiyaç duyulur. Durkheim’ın anomi kavramı, normatif düzenlemenin çözüldüğü durumlarda arzunun ve beklentinin sınırlarını kaybetmesini ifade eder. Hızlı ekonomik yükseliş bile bu nedenle yalnızca olumlu sonuç üretmeyebilir; mesele yoksulluk veya zenginlikten daha derinde, kişinin neyi makul biçimde bekleyebileceğini düzenleyen toplumsal ölçütlerin bozulmasıdır. Normlar çözüldüğünde istekler ile gerçeklik arasındaki oran sürekli değişebilir. Kişi artık başarının, tatminin veya yeterliliğin nerede bulunduğunu belirleyen istikrarlı bir ölçüye sahip değildir.

Anomik durum, nedenselliğin toplumsal düzeyde nasıl işlediğini özellikle açık gösterir. Ekonomik kriz veya hızlı dönüşüm kendi başına belirli bir bireyi zorunlu olarak intihara götürmez. Bunun yerine kolektif düzenin beklentileri sınırlama kapasitesini bozar. Normatif çerçeve zayıfladığında bireyin arzuları, başarısızlıkları ve gelecek tasarımı başka bir anlam kazanır. Aynı kişisel kayıp, normatif olarak istikrarlı bir ortamda başka, toplumsal ölçütlerin çözüldüğü bir ortamda başka biçimde deneyimlenebilir. Böylelikle toplum, bireysel duyguyu dışarıdan yalnızca baskılamaz; duygunun hangi anlam içinde deneyimleneceğini de yapılandırır.

Fatalistik intihar kategorisi ise düzenlemenin aşırılaşmasını düşünmeye imkân verir. Normatif sınırlamanın yokluğu kadar, geleceğin aşırı derecede kapatılması da bireyi yaşamsal bir çıkmaza sürükleyebilir. Her davranışın önceden belirlendiği, kişinin kendisi için farklı bir gelecek tasarlama kapasitesinin ortadan kaldırıldığı koşullarda düzen, koruyucu olmaktan çıkarak boğucu hâle gelebilir. Toplumsal yapı böylece iki uç arasında işleyen bir nedensel kuvvet olarak görünür: yetersiz düzenleme arzuyu sınırsızlaştırırken, aşırı düzenleme geleceği sınırlar. Her iki durumda da bireysel eylem, kişinin salt içsel psikolojisinden bağımsız biçimde toplumsal örgütlenmenin derecesi tarafından koşullandırılır.

Durkheim’ın dört intihar tipini bir arada düşündüğümüzde sosyolojik açıklamanın ilginç bir simetrisi belirir. Bütünleşmenin eksikliği egoistik, fazlalığı altruistik; düzenlemenin eksikliği anomik, fazlalığı fatalistik yönelimleri güçlendirebilir. Toplumsal olan burada tek yönde işleyen basit bir baskı değil, bireyin varoluş alanını belirli optimum aralıklar içinde tutan düzenleyici bir çevre gibi görünür. Toplum kişiyi yalnızca sınırlandırmaz; ona aidiyet, ölçü, gelecek ve anlam verir. Aynı kuvvet aşırılaştığında ise bireyselliği ezebilir. Durkheim’ın nedensellik anlayışı bu nedenle mekanik determinizmden daha karmaşıktır; fakat analitik yön hâlâ belirgin biçimde toplumsal koşullardan bireysel sonuçlara doğrudur.

İntihar oranlarının karşılaştırılması bu nedenselliğin görünürlük kazanmasında merkezi rol oynar. Tek tek bireylerin niyetleri sonsuz derecede farklılaşabilir; ancak oranlar belirli toplumsal kümelerde düzenlilik gösterdiğinde açıklama bireysel hikâyelerin ötesine taşınır. İstatistik burada yalnızca sayısal bir yöntem değil, ontolojik bir keşif aracıdır. Tekil vakalarda görünmeyen toplumsal kuvvet, çok sayıda vakayı birlikte değerlendirdiğimizde örüntü hâline gelir. Bir birey kendi eyleminin nedenlerini tamamen kişisel terimlerle anlatabilir; fakat aynı toplumsal konumda bulunan binlerce kişinin davranışında benzer eğilimler görülüyorsa bireysel öz-açıklamanın arkasında başka bir nedensellik düzeyi bulunduğu düşünülebilir.

Sosyolojik istatistiğin teorik gücü, kişinin kendi davranışının bütün nedenlerine doğrudan erişemeyebileceğini de ima eder. Birey, kendi kararının öznesidir; fakat kararının koşullarının tamamının bilinçli yazarı değildir. İnsan davranışının anlamı ile davranışın nedensel koşulları birbirinden ayrılabilir. Kişi ne yaptığını belirli bir nedenle açıklarken, davranışın olasılığını yükselten toplumsal koşullar onun bilincinde yer almayabilir. Böylece sosyoloji, öznenin kendi eylemine ilişkin anlatısını reddetmeden onu daha geniş bir belirlenim alanına yerleştirir. İradî olmak ile toplumsal olarak koşullanmış olmak birbirini zorunlu olarak dışlamaz.

Tam da burada irade kavramının klasik bağımsızlık iddiası zayıflar. Bir eylemin kişinin kendi kararı olması, onun nedensel bağlardan bağımsız olduğu anlamına gelmez. İnsan, toplumsal koşulların etkisi altında düşünüp yine de karar verebilir. Durkheim’ın radikal sezgisi, özgür irade tartışmasını basit bir “özgür veya belirlenmiş” ikiliğinden çıkarabilecek imkân taşır. Kişinin eylemi gerçekten ona ait olabilir, fakat onun neyi düşünülebilir, dayanılabilir, anlamlı veya anlamsız bulacağını etkileyen toplumsal yapılar aynı anda işleyebilir. İntiharın bireysel niteliği toplumsal nedenselliği iptal etmez; toplumsal nedensellik de eylemi doğrudan bir kukla hareketine indirgemek zorunda değildir.

Bireysel iradenin toplumsal yapılar tarafından koşullandırılması, toplumun kişiye içerik vermesinden daha derine iner. Toplum aynı zamanda kişinin kendi varlığını değerlendireceği karşılaştırma ölçütlerini sağlar. Başarı, başarısızlık, onur, utanç, yükümlülük, yalnızlık veya aidiyet gibi deneyimler tamamen özel duygular gibi görünse bile toplumsal anlam kategorilerine sahiptir. İnsan yalnızca acı çekmez; çektiği acının ne anlama geldiğini de belirli kültürel ve kurumsal çerçeveler içinde yorumlar. Aynı biyografik olay farklı toplumsal yapılarda farklı varoluşsal değer kazanabilir. Nedensellik böylece doğrudan davranışa değil, davranışın anlamını oluşturan ara katmanlara işler.

İntihar örneği, toplum-birey ayrımının neden sosyolojik olarak gerekli olduğunu da gösterir. Eğer toplum yalnızca bireylerin toplamından ibaret olsaydı, toplumsal düzeyde gözlenen düzenlilikleri yeniden bireysel özelliklerin toplamına çevirmek gerekirdi. Oysa Durkheim, kolektif bütünleşme ve düzenleme derecelerinin bireysel özelliklerden bağımsız analitik değişkenler olduğunu savunur. Bir toplumun dinsel örgütlenmesi, aile yapısı veya normatif istikrarı tek tek kişilerin psikolojik niteliklerinin basit toplamına indirgenemez. Tam tersine, insanlar bu yapılar içinde yetiştikleri için psikolojik özellikleri bile kısmen toplumsal koşullar altında şekillenir.

Burada toplum, bireyin davranışına sonradan müdahale eden dış kuvvet olmaktan çıkar ve bireyin davranış alanını önceden şekillendiren ortam hâline gelir. Fiziksel bir neden, nesneye dışarıdan çarpıp hareketini değiştirebilir; toplumsal neden ise çoğu zaman bireyin içinde düşüneceği kategorileri, beklentileri ve normları önceden kurar. Dolayısıyla etki daha derin fakat daha görünmezdir. Kişi toplumsal koşul tarafından “itildiğini” hissetmeyebilir, çünkü o koşul kişinin kendi algı ve değer sistemine dönüşmüştür. Toplumsal nedensellik en güçlü hâline, dışsal olanın içsel görünmeye başladığı yerde ulaşır.

İntiharın sosyolojik açıklaması bu nedenle bireyi küçültmekten çok bireyin çevresindeki görünmez nedensel mimariyi görünür kılar. İnsan kendi eylemlerinin öznesidir, fakat hiçbir özne sıfır noktasından başlamaz. Aidiyetlerin, normların, kurumsal beklentilerin, tarihsel koşulların ve kolektif anlamların içinde şekillenir. Kişinin en mahrem kararının dahi toplumsal oranlar içinde düzenlilik göstermesi, öznenin kendisiyle toplum arasına mutlak bir sınır çekilemeyeceğini kanıtlayan güçlü bir örnektir.

Bununla birlikte Durkheimcı çözümleme nedenselliğin yönünü büyük ölçüde toplumdan bireye doğru kurduğu için başka bir teorik problem üretir. Toplum bireyin davranışının olasılıklarını, anlamını ve normatif çevresini belirliyorsa, toplumun kendisi nasıl değişmektedir? Normların kaynağı yalnızca önceki normlar, kurumların kaynağı yalnızca önceki kurumlar ve toplumsal yapıların nedeni yalnızca başka toplumsal yapılar olarak düşünülürse bireysel ve kolektif pratiklerin kurucu gücü gölgede kalabilir. Bir davranışın toplumsal olarak belirlendiğini göstermek güçlü bir açıklama sunar; fakat belirleyici yapının insanların gündelik eylemleri olmadan nasıl varlığını sürdürdüğü sorusu ayrı bir nedensellik yönünü zorunlu kılar.

Durkheim’ın başarısı tam olarak bireysel indirgemeciliği kırmasındadır. Ne var ki toplumun bağımsız nedensel gerçekliğini kurmak için yapılan bu teorik hamle, birey ile toplum arasındaki ilişkinin asimetrisini güçlendirir. Birey, toplumsal dünyaya doğar; hazır dil, norm ve kurumları devralır; davranışları bunların etkisi altında biçimlenir. Sosyolojik açıklama böylece toplumun önceliğini güçlü biçimde gösterir. Fakat toplumun yalnızca hazır bir yapı olmadığı, insanların tekrar eden eylemleriyle her gün yeniden üretilmek zorunda olduğu kabul edildiği anda nedensel ok artık geri dönmeye başlar.

İntihar bu geçiş açısından kritik bir sınır taşıdır. En bireysel görünen eylemin toplumsal koşullarla sistematik bağını göstererek “birey kendi kendisinin yeterli nedenidir” düşüncesini çözer. Fakat bireysel iradenin mutlak bağımsızlığı yıkıldığında, toplumun da kendine yeterli bir neden olup olmadığı sorusu ortaya çıkar. Toplum bireyi etkiler; fakat toplum denen gerçeklik insanların davranışlarından tamamen bağımsız, kendi kendisini sürdüren metafizik bir töz değildir. Kurumların uygulanması, normların yinelenmesi, rollerin icra edilmesi ve anlamların aktarılması için insanlar gerekir. Böylece ilk yönün keşfi, ikinci yönün kavramsallaştırılmasını zorunlu hâle getirir: bireyin toplumsal nedenler tarafından üretilmesi kadar, toplumsal gerçekliğin insan eylemleri aracılığıyla sürekli yeniden meydana getirilmesi de hesaba katılmalıdır.

3.3. Berger ve Luckmann: Toplum ile Bireyin Karşılıklı Üretimi

Peter L. Berger ve Thomas Luckmann’ın toplumsal gerçekliğe yaklaşımı, birey ile toplum arasındaki nedenselliği tek yönlü belirlenimden karşılıklı üretim modeline taşımak açısından temel bir kırılma oluşturur. Toplum insanın karşısına gerçekten dışsal, nesnel ve zorlayıcı bir gerçeklik olarak çıkar; fakat bu dışsallık toplumun insanlardan bağımsız bir töz olduğu anlamına gelmez. İnsanlar kurumlar, roller, anlam sistemleri ve gündelik alışkanlıklar üretir; ürettikleri bu yapılar zamanla kendi kaynaklarından bağımsızlaşmış gibi görünerek yeni bireylerin karşısına hazır gerçeklik biçiminde çıkar; bireyler de bu gerçekliği içselleştirerek onun kategorileri içinde biçimlenir. Böylece toplum insanı, insan da toplumu üretir. Nedensellik yön değiştirmekle kalmaz; iki yön aynı sürecin birbirinden ayrılmaz momentleri hâline gelir.

Berger ve Luckmann’ın düşüncesindeki temel gerilim, toplumun aynı anda hem insani bir ürün hem de nesnel bir gerçeklik olmasıdır. İlk önerme toplumun insanların faaliyetlerinden doğduğunu, ikinci önerme ise ortaya çıkan toplumsal yapıların tek tek bireylerin iradesini aşan bağımsızlık kazandığını ifade eder. Bu iki önerme ilk bakışta çelişkili görünebilir. Eğer kurumları insanlar yapıyorsa nasıl olur da aynı kurumlar insanlara dışarıdan verilmiş zorlayıcı gerçeklikler gibi görünür? Eğer toplum bireyin dışında nesnel biçimde bulunuyorsa nasıl insan ürünü olabilir? Sosyal inşacılığın gücü, iki önermeden birini seçmek yerine aralarındaki dönüşümü açıklamasında yatar.

İnsan davranışının başlangıçtaki açıklığı, kurumlaşmanın temel koşullarından biridir. İnsan biyolojik olarak belirli davranış kalıplarıyla bütünüyle donatılmış değildir; hayatını sürdürebilmek için davranış biçimleri, anlamlar ve düzenlilikler üretmek zorundadır. Sürekli tekrar edilen eylemler alışkanlıklara dönüşür. Bir davranışın tekrar edilmesi, her seferinde sıfırdan karar verme zorunluluğunu azaltır; kişi belirli durumda nasıl davranacağını önceden bilir. Alışkanlık böylece yalnızca psikolojik kolaylık değil, düzen üretme mekanizmasıdır. Davranışın olası seçenekleri daralır, enerji tasarrufu sağlanır ve gündelik dünyanın öngörülebilirliği artar.

İki veya daha fazla kişi birbirlerinin alışkanlıklarını karşılıklı olarak tipleştirmeye başladığında kurumlaşmanın ilk biçimleri oluşur. Her taraf yalnızca kendi eylemini tekrar etmez; diğerinin belirli koşullarda nasıl davranacağını da beklemeye başlar. “Ben bunu yaparım, sen şunu yaparsın” şeklindeki tekrarlar zamanla roller yaratır. Böylece ilişki her karşılaşmada yeniden müzakere edilmek zorunda kalmaz. Taraflar birbirlerinden ne bekleyebileceklerini bilir, davranışlar öngörülebilirleşir ve ortak bir düzen oluşur. Kurumun çekirdeği burada bulunur: karşılıklı biçimde tipleştirilmiş alışkanlıkların zaman içinde sabitlenmesi.

İlk kuşak açısından bu düzenin insan yapımı olduğu açıktır. Kuralları kimin koyduğu, hangi alışkanlıkların nasıl oluştuğu ve belirli davranış biçimlerinin neden seçildiği hatırlanabilir. Fakat düzen yeni kuşaklara aktarıldığında durum değişir. Sonradan gelen kişi, kurumun kuruluş anına tanıklık etmez; onu hazır bulur. Dil onun doğumundan önce vardır, aile rolleri daha önce tanımlanmıştır, hukuki kategoriler kurulmuştur, ekonomik pratikler işler durumdadır. Kendisinden önce insanların üretmiş olduğu dünya, yeni bireyin karşısına sanki doğanın parçasıymış gibi nesnel bir gerçeklik olarak çıkar. İnsan ürünü olan şey, tarihsel süreklilik sayesinde üreticilerinden bağımsız görünmeye başlar.

Tam da burada nesnelleşme meydana gelir. İnsanların faaliyetleriyle ortaya çıkan ürünler, onları üretenlerden ayrı bir statü kazanır ve dışsal nesneler gibi deneyimlenir. Bir kurumun nesnelleşmesi, artık her bireyin onu istediği gibi değiştirememesi anlamına gelir. Para sistemi, hukuk, eğitim, din veya dil, tarihsel olarak insan faaliyetinin ürünü olabilir; fakat herhangi bir tekil bireyin keyfî müdahalesine açık değildir. İnsan, kendi türünün tarih boyunca yarattığı bir dünyada doğar ve bu dünya ona kendisinden bağımsızmış gibi karşılık verir. İnsan ürünü insanın karşısına çıkar.

Nedenselliğin ilk geri dönüşü burada gerçekleşir. Başlangıçta insan eylemi toplumsal yapıyı üretmiştir; nesnelleşme sonrasında toplumsal yapı insan üzerinde belirleyici hâle gelir. A, B’yi üretmiş; B nesnelleştikten sonra dönüp A’nın sonraki biçimini koşullandırmaya başlamıştır. Ancak devredeki A artık başlangıçtaki üreticiyle özdeş değildir. Yeni kuşak, önceki insanların ürettiği kurumları hazır bulur. Geçmiş insan eylemi, gelecekteki insan eyleminin dışsal koşuluna dönüşür. Böylece zaman, karşılıklı nedenselliği kuşaklar arasında taşır.

Dışsallaştırma kavramı bu çevrimin ilk momentini ifade eder. İnsan kendi faaliyetini dünyaya verir; düşünceler, davranışlar, araçlar, kurallar ve kurumlar üretir. İçsel anlam dışsal biçim kazanır. Bir norm yalnızca zihinde bulunduğu sürece toplumsal kurum değildir; davranışta, dilde, ritüelde, metinde veya yaptırımda somutlaşması gerekir. İnsan dünyayı yalnızca içinde yaşamaz, onu sürekli olarak dışsallaştırır. Kendi anlamlarını dünyaya yerleştirir ve böylece yaşanabilir bir toplumsal kozmos kurar.

Nesnelleşme ikinci momenttir. Dışsallaştırılmış ürünler, üretim anından uzaklaştıkça bağımsız gerçeklik kazanır. Kurumların “zaten böyle” olduğu düşünülmeye başlanır. Bir davranış biçiminin tarihsel olarak belirli koşullarda oluşmuş olması unutulabilir; onun yerine doğallık hissi geçer. İnsanların yaptığı şey insanüstü, doğal veya değişmez gibi algılanabilir. Toplumsal dünyanın gücü tam burada derinleşir, çünkü tarihsel ürün kendi üretim tarihini gizlediğinde zorunluluk biçimini alır.

İçselleştirme ise çevrimin üçüncü momentidir. Birey, karşısında hazır bulduğu toplumsal dünyayı öğrenir, benimser ve kendi bilincinin bir parçasına dönüştürür. Dil yalnızca dışarıda duran bir kod değildir; kişi onunla düşünmeye başlar. Roller yalnızca dışsal beklentiler değildir; kişi kendisini anne, öğrenci, yurttaş, çalışan veya başka bir toplumsal kimlik altında anlamlandırır. Normlar yalnızca cezalandırıcı kurallar değildir; vicdan, utanç veya görev duygusu hâline gelebilir. Toplumsal dışsallık böylece yeniden öznenin içine döner. İnsanların dışsallaştırdığı dünya nesnelleşir, nesnelleşmiş dünya yeni insanlar tarafından içselleştirilir ve o insanlar yeniden eyleyerek aynı dünyayı dışsallaştırır.

Karşılıklı nedenselliğin sosyolojik biçimi tam olarak bu üçlü hareketin sürekliliğinde görülür. İnsan toplumu üretir; toplum nesnelleşir; nesnelleşmiş toplum insanı üretir; üretilen insan yeniden toplumsal dünyayı sürdürür. Hiçbir aşama tek başına yeterli değildir. Yalnızca “toplum bireyi belirler” denildiğinde kurumların tarihsel olarak insan faaliyetiyle meydana geldiği unutulur. Yalnızca “insan toplumu yaratır” denildiğinde ise bireylerin hazır toplumsal dünyalar içinde şekillendiği gerçeği kaybolur. Berger ve Luckmann’ın diyalektiği, iki indirgemeciliği aynı anda reddeder.

İnsan ile toplum arasındaki ilişki artık klasik neden-sonuç ayrımına sığmaz. İnsan başlangıçta neden, toplum sonuç gibi görünür; fakat bir sonraki aşamada toplum neden, insan sonuç hâline gelir. Sonra biçimlenmiş insan yeniden neden konumuna geçerek toplumsal yapıyı üretir. Nedensel roller sabit değildir; çevrim içinde yer değiştirir. Bir önceki aşamanın sonucu sonraki aşamanın koşuluna dönüşür. Böylelikle toplum kendi varlığını insan eylemi üzerinden sürdürürken insan da kendisini toplumsal dünyanın kategorileri üzerinden kurar.

Kurumların devamlılığını açıklamak açısından bu karşılıklılık özellikle güçlüdür. Bir kurum insanların dışında metafizik varlık olarak yaşamaz. Mahkeme ancak hâkimler, avukatlar, memurlar, vatandaşlar ve hukuki pratikler işlediği sürece vardır; para ancak insanlar ona belirli anlam ve kullanım atfettiği sürece para olarak işlev görür; dil konuşulmadığında toplumsal canlılığını kaybeder. Buna rağmen kuruma katılan tek tek kişiler onun bütün yapısını istedikleri gibi değiştiremez. Böylece kurum aynı anda insan eylemine bağımlı ve tekil insan iradesinden bağımsızdır. Bu paradoks, karşılıklı üretim kavramıyla çözülebilir.

Bir kurumun “gerçekliği” de bu karşılıklı yeniden üretim sayesinde güçlenir. İnsanlar belirli düzeni gerçek kabul ettikleri için ona uygun davranır; ona uygun davrandıkları için düzen fiilen işler; işlediği için gerçekliği daha da ikna edici görünür. Hukuki statüler, para değerleri, sosyal roller veya otorite biçimleri maddi nesneler kadar kendiliğinden verilmiş değildir; fakat kolektif olarak tanınıp tekrar edildiklerinde çok güçlü sonuçlar yaratırlar. Bir toplumsal gerçekliğin inşa edilmiş olması onun sahte olduğu anlamına gelmez. Aksine, karşılıklı tanıma ve pratik tekrar sayesinde inşa edilmiş gerçeklik bireyin hayatı üzerinde son derece maddi etkiler üretebilir.

Burada karşılıklı nedensellik kendi kendisini doğrulayan bir boyut kazanır. İnsanlar bir kuruma uydukça kurumun varlığı güçlenir; kurum güçlendikçe insanlar ona daha fazla uyum gösterir. Bir rol belirli davranışları bekler; kişi role uygun davrandıkça başkalarının beklentisi doğrulanır; doğrulanan beklenti rolün nesnelliğini artırır. Böylece yapı yalnızca davranışı belirlemez, belirlediği davranış sayesinde kendi doğruluğunu da yeniden üretir. Toplumsal gerçeklik, kendi sonuçlarını kendi nedeninin kanıtına çevirebilir.

Meşrulaştırma mekanizmaları bu döngüyü daha da güçlendirir. Kurumlar yalnızca uygulanmaz; neden var olduklarını açıklayan anlam sistemleriyle desteklenir. Gelenekler, dinî anlatılar, hukuki gerekçeler, bilimsel sınıflandırmalar veya gündelik sağduyu kurumun neden doğal, doğru veya gerekli olduğunu açıklar. Böylece toplumsal düzen yalnızca davranış düzeyinde değil, anlam düzeyinde de yeniden üretilir. İnsan mevcut kuruma uymakla kalmaz; çoğu zaman neden uyduğunu açıklayabilecek kavramsal bir evrene de sahip olur. Kurum, kendi meşruiyet bilgisini üretir ve bu bilgi kurumu yeniden güçlendirir.

Toplumsallaşma süreci, karşılıklı üretimin bireysel bilinçte nasıl tamamlandığını gösterir. Çocuk dünyaya geldiğinde kurumları tarihsel ürünler olarak görmez; onları gerçekliğin kendisi olarak öğrenir. Aile biçimleri, dilsel ayrımlar, cinsiyet rolleri, ahlaki sınırlar, başarı ölçütleri ve otorite ilişkileri ilk başta alternatifleri arasından seçilmiş tarihsel yapılar gibi deneyimlenmez. “Dünya böyle” biçiminde öğrenilir. Böylece nesnelleşmiş toplum bireyin öznel gerçekliğine dönüşür. Toplum artık yalnızca dışarıda değildir; benliğin içsel yapısına yerleşir.

Kimlik de bu nedenle toplumsal karşılıklılıktan bağımsız değildir. İnsan kendisini yalnızca içsel bir özden hareketle keşfetmez; başkalarının tanıdığı roller, kullanılan kategoriler ve sosyal etkileşimler yoluyla kim olduğunu öğrenir. Kimlik toplumsal olarak tanınır, fakat birey de bu kimliği performe ederek kategorinin sürekliliğine katkıda bulunur. “Öğretmen”, “öğrenci”, “ebeveyn”, “uzman”, “vatandaş” gibi kimlikler bireyin dışında tanımlanmış rollerdir; kişiler onları icra ettikçe rolün toplumsal anlamı canlı tutulur. İnsan rol tarafından biçimlenir, rol insan tarafından gerçekleştirilir.

Birey toplumsal gerçekliğin pasif taşıyıcısı değildir. Her eylem mevcut kurumu aynen tekrar etmek zorunda değildir; davranışlar yorumlanabilir, uyarlanabilir, ihlal edilebilir veya yeniden tanımlanabilir. Ancak Berger ve Luckmann’ın karşılıklı üretim modeli tam da burada karmaşık bir soru doğurur: her birey zaten toplumsal dünya tarafından içselleştirilmiş kategorilerle düşünüyorsa, kurumun gerçekten farklı biçimde yeniden üretilmesi nasıl mümkün olacaktır? İnsan toplumu değiştirebilir, fakat değiştiren insanın kendisi de toplum tarafından biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla dönüşümün faili, dönüştürmek istediği yapının ürünüdür.

Karşılıklı nedenselliğin paradoksu burada sosyolojik biçimine ulaşır. Toplum insanı üretir; insan toplumu üretir. İki önerme birlikte düşünüldüğünde yapı-fail ikiliğinin klasik asimetrisi çözülür, fakat yeni bir kapanma ihtimali doğar. İnsan davranışının nedeni toplum, toplumun nedeni insan davranışı ise açıklama dairesel hâle gelir. “Toplum neden böyle?” sorusuna “insanlar onu böyle yeniden üretiyor” denir; “insanlar neden onu böyle yeniden üretiyor?” sorusuna ise “çünkü bu toplum onları böyle biçimlendiriyor” cevabı verilebilir. İki açıklama da ayrı ayrı güçlüdür, fakat birbirlerine tamamen kapanırlarsa değişimin kökeni belirsizleşir.

Döngünün mekanikleşme ihtimali özellikle kurumların sürekliliğinde görünür olur. İnsanlar kuralları öğrendikleri için uygular, uyguladıkları için kurallar yaşamaya devam eder, yaşayan kurallar yeni kuşağa öğretilir. Böyle bir sistem, dışarıdan merkezi bir yönetici olmadan kendi kendisini sürdürebilir. Hiç kimse bütün düzeni bilinçli biçimde planlamasa bile herkes kendi yerel eylemleriyle düzenin devamına katkıda bulunur. Nedensellik dağıtılmıştır; kurumun tek bir yaratıcısı yoktur. Buna rağmen sonuç son derece istikrarlı olabilir. Karşılıklı üretim, toplumun neden insanlar değişse bile devam edebildiğini güçlü biçimde açıklar.

Sistemin kendi kendini üretmesi, toplumsal değişimin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tarih bunun tersini açıkça gösterir. Fakat teorik problem değişimin yalnızca var olduğunu belirtmek değil, kapalı çevrim içinden nasıl çıktığını açıklamaktır. İnsan yeni bir şey ürettiğinde kullandığı dil, kategoriler ve anlam kaynakları büyük ölçüde mevcut toplumdan gelmektedir. Yapı dönüşürken dönüşümün araçları da yapı tarafından sağlanır. Tamamen dışsal, toplumdan etkilenmemiş bir fail varsaymak karşılıklı üretim modelinin kazanımını yok eder; bütün eylemi mevcut yapıya indirgemek ise yeniliği açıklanamaz bırakır.

Berger ve Luckmann’ın modeli bu nedenle Durkheimcı tek yönlülüğe güçlü bir düzeltme getirirken karşılıklı nedenselliğin bütün teorik gerilimini de görünür hâle getirir. Toplum artık bireyin üzerinde duran tek yönlü neden değildir; insan faaliyetinin nesnelleşmiş sonucudur. Birey de toplumun pasif ürünü değildir; toplumsal dünyanın her gün yeniden kurulmasına katılan üretici bir varlıktır. Bununla birlikte iki kutbun birbirine bağlanması, otomatik olarak özgürlük üretmez. Tam tersine, birbirlerini sürekli yeniden üreten yapı ve fail son derece dirençli bir döngü oluşturabilir.

Karşılıklılığın mekanik karakter kazanabileceği nokta tam da burasıdır. İnsan kurumları üretir, kurumlar insanı üretir; üretilmiş insan aynı kurumları doğal sayarak yeniden üretir. Sistem kendi başlangıç koşullarını tekrar tekrar üretmeyi başarırsa dışarıdan herhangi bir zorlayıcı merkeze ihtiyaç duymadan kapalı bir toplumsal makine gibi işleyebilir. Her birey etkin olduğu hâlde bütün, bireylerin tek tek niyetlerinden bağımsız biçimde sürekliliğini korur. Faillik vardır, fakat faillik sistemin yeniden üretim aracına dönüşebilir.

Berger ve Luckmann’ın sosyolojik hamlesinin en önemli sonucu böylece yalnızca bireye yeniden güç vermesi değildir. Daha derin sonuç, neden ile sonucun sosyal dünyada birbirlerine dönüşebildiğini göstermesidir. İnsan ürünü toplumsal gerçeklik insanı üretir; üretilmiş insan yeni toplumsal gerçekliği dışsallaştırır. Nedensellik çizgiden çevrime geçer. Durkheim’ın toplumdan bireye doğru kurduğu güçlü nedensel ok ters yönde ikinci bir ok kazanır. İlişki artık yalnızca “toplum → birey” değildir; “toplum ⇄ birey” hâline gelir.

Tam da bu nedenle karşılıklı üretim kavramı sosyolojide büyük bir açıklayıcı ilerleme olduğu kadar yeni bir ontolojik güçlük de yaratır. İki kutbun hiçbiri ötekine indirgenemez, fakat hiçbiri ötekinden bağımsız da değildir. Toplum insan faaliyetinin dışında var olamaz; insan da toplumsal dünya dışında tamamlanmış bir özne olarak ortaya çıkmaz. Her biri diğerinin koşulu, ürünü ve yeniden üretim aracıdır. Karşılıklılık böylece özgürlüğün basit formülü olmaktan çıkar. İki yönlü nedensellik, tek yönlü determinizmi kırarken kendi dairesel determinizmini üretme ihtimalini taşır: insanın yaptığı dünya insanı yapar, yapılan insan dünyayı yeniden yapar ve çevrim, başka bir farklılık kaynağı olmadığında kendi koşullarını sonsuza kadar yeniden üretebilir.                                                                                      

3.4. Dışsallaştırma, Nesnelleştirme ve İçselleştirme

Berger ve Luckmann’ın toplum ile birey arasındaki karşılıklı nedenselliğini gerçekten kavrayabilmek için dışsallaştırma, nesnelleştirme ve içselleştirme süreçlerini birbirinden ayrı üç olay gibi değil, toplumsal gerçekliğin kesintisiz dolaşımını oluşturan üç moment olarak düşünmek gerekir. İnsan toplumsal dünyaya bütünüyle biçimlenmiş kurumların pasif alıcısı olarak girmez; fakat toplumu sıfırdan kuran, tarih ve yapıdan bağımsız egemen bir fail de değildir. İnsan etkinliği sürekli biçimde dışarıya taşar, dışarıya taşan etkinlik kendisinden bağımsız bir gerçeklik görünümü kazanır, nesnelleşmiş gerçeklik yeniden insan bilincine girerek onu biçimlendirir. Sonrasında biçimlenmiş birey tekrar eyleme geçer ve aynı toplumsal gerçekliği yeniden üretir. Nedensellik tek bir noktada başlamaz; üretici ile ürünün konumları sürekli yer değiştirir.

Dışsallaştırma, insanın kendi varoluşunu dünyaya yerleştirme hareketidir. İnsan yalnızca çevresine biyolojik olarak uyum sağlayan bir organizma değildir; yaşadığı çevreyi anlamlar, kurallar, semboller, alışkanlıklar, teknikler ve kurumlarla yeniden düzenler. Bir davranış tekrarlandığında alışkanlık, alışkanlık başka insanlar tarafından tanındığında beklenti, karşılıklı beklentiler düzenlendiğinde kurum doğabilir. Başlangıçta öznel olan tercih böylece insanın bedeninden ve zihninden çıkarak ilişkisel dünyaya yerleşir. Bir kişi belirli davranışı yalnızca kendi isteğiyle gerçekleştirirken, davranış başkaları tarafından benimsenip tekrarlandığında ortak bir örüntü kazanır. İnsan kendisinden bir parçayı dünyaya bırakır ve dünya, bu bırakılan parçaların birikimiyle toplumsal biçim kazanır.

Dışsallaştırmanın ontolojik önemi, insanın kendi içinde tamamlanmış bir öz olmadığını göstermesidir. İnsan ne olduğunu yalnızca içsel düşünce yoluyla kurmaz; eylemleri aracılığıyla kendi dışına çıkar ve dış dünyada iz bırakır. Dil konuşuldukça, norm uygulandıkça, ritüel tekrarlandıkça, rol oynandıkça insanın öznel anlamı kamusal biçime dönüşür. İnsan kendi anlamlarını nesnel dünyaya aktararak aynı zamanda kendisi için yaşanabilir bir dünya inşa eder. Toplumsal evren bu açıdan insanın yalnızca içinde bulunduğu çevre değil, sürekli olarak dışsallaştırdığı anlamların tarihsel tortusudur.

Her dışsallaştırma kurumsallaşmaz. Tek bir davranışın toplumsal yapı hâline gelebilmesi için tekrarlanması, başkaları tarafından tanınması, belirli beklentilerle bağlanması ve zaman içinde aktarılması gerekir. Kurumlaşma, özgül bir davranışın bir defalık olay olmaktan çıkarak öngörülebilir örüntüye dönüşmesidir. Başlangıçta “şimdi böyle yapıyorum” biçimindeki öznel tercih zamanla “burada böyle yapılır” önermesine dönüşür. Dilsel değişim küçük görünse de ontolojik dönüşüm büyüktür. Birincisinde davranış öznenin kararıdır; ikincisinde davranış, bireyin önünde bulunan toplumsal gerçekliğin parçasıdır. Fiilin öznesi kaymıştır.

İnsan etkinliğinin nesnelleşmesi tam da bu geçişte başlar. Üretilmiş düzen üreticilerinden bağımsızlaşmış görünür. Bir kurumun geçmişte belirli insanların davranışlarıyla kurulmuş olması, onun sonraki kuşakların karşısına hazır bir gerçeklik olarak çıkmasını engellemez. Yeni doğan birey, dilin hangi tarihsel tesadüfler sonucunda oluştuğunu bilmeden dili öğrenir; para sisteminin nasıl kurulduğunu bilmeden parayı gerçek kabul eder; aile rollerinin tarihsel kökenlerini bilmeden kendisini belirli akrabalık kategorileri içinde bulur. Toplumsal ürün, üretim sürecinin görünmezleşmesi sayesinde “verili” hâle gelir.

Nesnelleştirme, insan yapımı ile keyfî olan arasındaki ayrımı da keskinleştirir. Bir kurumun insanlar tarafından yaratılmış olması, herhangi bir kişinin onu istediği anda değiştirebileceği anlamına gelmez. Tam tersine, çok sayıda insanın tarih boyunca ürettiği ve yeniden ürettiği yapı, tekil insan karşısında son derece dirençli olabilir. Dil insan ürünüdür, ancak tek bir konuşmacı dilbilgisini istediği gibi dönüştüremez. Hukuk insan yapımıdır, fakat herhangi bir yurttaş yasaları bireysel iradesiyle ortadan kaldıramaz. Para kolektif tanımaya bağlıdır; yine de tek bir kişi banknotun değerini kişisel tercihle değiştiremez. İnsan faaliyetiyle kurulmuş yapı, kolektif ölçek ve tarihsel süreklilik kazandığında bireyin karşısına nesnel güç olarak döner.

Toplumsal nesnelliğin gücü fiziksel nesnelliği taklit edebilmesinden gelir. Dağ, deniz veya yerçekimi bireysel tercihten bağımsızdır; kurumlar da yeterince nesnelleştiğinde benzer bir zorunluluk duygusu yaratabilir. “Başka türlü olabilir” düşüncesi silindikçe mevcut düzen doğal görünmeye başlar. Tarihsel köken unutulur ve toplumsal biçim doğanın değişmez parçasıymış gibi algılanır. Bir kurumun kurulmuş olması ile zorunlu olması birbirine karışır. Böylece insanın kendi ürünü insanın karşısına kader gibi çıkabilir.

Nesnelleşmenin daha ileri aşamalarından biri şeyleşmedir. İnsan tarafından üretilmiş toplumsal dünyanın insan-ürünü niteliğinin unutulması, yapıları doğal, ebedî veya insan iradesinden bütünüyle bağımsız gerçeklikler gibi gösterebilir. Kurumun tarihsel karakteri görünmez olduğunda değiştirilebilirliği de görünmezleşir. İnsanların meydana getirdiği ilişki, insanlar üzerinde değişmez zorunluluk olarak işlemeye başlar. Burada toplumun dışsallığı yalnızca işlevsel olmaktan çıkar, bilincin içinde ontolojik bir doğallık statüsü kazanır.

Şeyleşme karşılıklı nedenselliğin kapanması açısından özel önem taşır. İnsan kendi ürettiği dünyayı kendisinden bağımsız ve değiştirilemez kabul ettiğinde, onu yeniden üretmeye daha yatkın hâle gelir. Kurum doğalmış gibi göründüğü için kişi ona uyum sağlar; insanlar uyum sağladıkça kurum gerçekten daha dayanıklı olur; kurumun dayanıklılığı onun doğal olduğu inancını güçlendirir. Böylece bir algı davranış üretir, davranış yapıyı güçlendirir, güçlenen yapı başlangıçtaki algıyı doğrular. Toplumsal nesnelleşme yalnızca dışsal güç değil, kendi nesnelliğini üreten geri besleme devresine dönüşür.

İçselleştirme, toplumsal gerçekliğin yeniden bireysel bilinç içine girdiği momenttir. Kişi yalnızca kurumları dışarıda görüp onlara stratejik olarak uyum sağlamaz; onların anlam kategorilerini kendi gerçekliğinin parçası hâline getirir. Bir çocuk dili öğrenirken yalnızca iletişim kodu edinmez; dünyanın hangi ayrımlar üzerinden anlaşılacağını da öğrenir. Nesneleri adlandırmayı öğrenmek, hangi nesnelerin birbirine benzediğini ve hangilerinin farklı kategorilere ait olduğunu da öğrenmektir. Ahlaki normları öğrenmek yalnızca cezadan kaçınmayı değil, belirli davranışları kendiliğinden doğru veya yanlış hissetmeyi de içerebilir. Toplum böylece dışarıdaki kurum olmaktan çıkar ve kişinin kendi dünyayı deneyimleme biçimine yerleşir.

Bir normun içselleştirilmesi, dış baskının gereksiz hâle gelebileceği anlamına gelir. Yasa kişiyi dışarıdan davranmaya zorlayabilir; içselleştirilmiş norm ise kişinin kendi vicdanı biçiminde işler. Toplumsal düzenin en derin yerleşimi, bireyin toplumsal talebi dış komut olarak değil kendi isteği, sorumluluğu veya kimliği olarak deneyimlediği noktada gerçekleşir. Birey “toplum benden bunu istiyor” diye düşünmeyebilir; “ben böyle biriyim” diyebilir. Nedensel yapı dışarıdan içeriye geçerken görünürlüğünü kaybeder.

Kimliğin toplumsal kuruluşu içselleştirmenin en güçlü sonuçlarından biridir. İnsan kendisini yalnızca fiziksel özellikleri üzerinden değil, toplum tarafından tanınan kategoriler aracılığıyla tanımlar. Meslek, aile rolü, statü, vatandaşlık, eğitim, başarı, saygınlık ve sayısız toplumsal kategori kişinin “ben kimim?” sorusuna verdiği cevabın malzemesine dönüşebilir. Kategori bireyi tanımlar; birey kategoriyi üstlenerek onun gerçekliğini yeniden üretir. Kimlik burada ne bütünüyle dışsal etiket ne de bütünüyle içsel özdür. Toplumsal tanınmanın içsel öz-anlatıya dönüşmüş biçimidir.

İçselleştirme yalnızca kavramsal değildir; duygulanımsal düzeyde de gerçekleşir. Toplum kişiye yalnızca ne düşünmesi gerektiğini değil, hangi durumlarda utanmanın, gurur duymanın, suçluluk hissetmenin veya sevinmenin uygun olduğunu da öğretir. Duyguların biyolojik boyutu ortadan kalkmaz; fakat hangi nesnelerin hangi duygusal anlamlarla ilişkilendirileceği toplumsal öğrenmeden bağımsız değildir. Statü kaybının neden acı verdiği, başarı belgesinin neden gurur yarattığı veya belirli davranışın neden utanca yol açtığı yalnızca bireysel nörofizyolojiyle açıklanamaz. Toplumsal norm duygusal bedene yerleşmiştir.

Böylece dışsallaştırma, nesnelleştirme ve içselleştirme yalnızca kurumsal süreçler değil, ontolojik yön değişimleri hâline gelir. İlk aşamada özne dünyaya çıkar; ikinci aşamada dünyaya bıraktığı ürün bağımsızlaşır; üçüncü aşamada bağımsızlaşmış ürün yeniden özneye döner. İnsan dünyayı üretir, dünya insandan uzaklaşır, uzaklaşmış dünya insanı yeniden üretir. Çevrim tamamlandığında ilk üretici ile sonraki ürün artık birbirinden kolayca ayrıştırılamaz. İnsan topluma biçim verirken toplum insanın biçimini belirler.

Zaman boyutu bu üçlü süreci daha da karmaşık hâle getirir. Aynı bireyin dışsallaştırdığı şeyi daha sonra içselleştirmesi mümkündür, fakat toplumsal dünyada çoğu kez kuşaklar arası aktarım gerçekleşir. Bir kuşağın dışsallaştırdığı kurum, sonraki kuşağın nesnel gerçekliği olur. Geçmiş insanların kararları, gelecekteki insanların başlangıç koşullarına dönüşür. Yeni kuşak bu koşulları içselleştirir ve kendi eylemlerinde yeniden üretir. Böylece tarih, toplumsal yapıya gömülmüş nedensellik biçiminde yaşamaya devam eder.

Toplumun bireyden daha uzun ömürlü görünmesinin nedenlerinden biri de budur. Bireyler ölür, fakat kurumlar yeni kişiler tarafından devralındığı için sürekliliğini korur. Bir rolü yerine getiren kişi değişebilir; rol kalır. Belirli dili konuşan kuşak ortadan kalkabilir; dil sonraki kuşakta devam eder. Kurumun maddi ve sembolik taşıyıcıları değişse bile ilişkisel biçim yeniden üretildiği sürece toplumsal nesne varlığını sürdürür. Toplumun bireyüstü karakteri, tekil bedenlerden bağımsız metafizik varoluştan değil, aktarım ve yeniden üretim kapasitesinden doğar.

Dışsallaştırma ise bu sürekliliğin içinde değişimin imkânını da taşır. Birey mevcut kurumları içselleştirmiş olsa bile onları eylemde aynen kopyalamak zorunda değildir. Her uygulama belirli bağlamda gerçekleşir ve bağlam farklılıkları küçük sapmalar yaratabilir. Bir kelime farklı anlamda kullanılabilir, bir rol başka biçimde icra edilebilir, norm istisnai durumda yeniden yorumlanabilir. Sapma tekrarlandığında yeni alışkanlık; kolektif biçimde tanındığında yeni kurumlaşma ihtimali doğabilir. İnsan böylece yalnızca toplumun ürünü olarak değil, toplumsal dünyanın sonraki biçimlerinin üreticisi olarak da kalır.

Ne var ki eylemin dönüştürücü olabilmesi, toplumsal belirlenimden bütünüyle bağımsız olması anlamına gelmez. İnsan yeni bir kurum tasarlarken bile var olan dil, kavram ve değerlerle düşünür. En radikal eleştiri dahi eleştirdiği dünyanın sağladığı sembolik malzemeden bütünüyle kopamaz. Dolayısıyla dışsallaştırma “özgür öznenin topluma müdahalesi” gibi basitleştirilemez. Üreten insan zaten üretilmiş insandır. Kendi dışına çıkarken beraberinde içselleştirdiği toplumun izlerini taşır.

İşte karşılıklı nedenselliğin derinliği burada ortaya çıkar. Toplumsal gerçeklik iki bağımsız varlığın birbirine dışarıdan etki etmesi değildir. Toplum zaten insan faaliyetinin tortusudur; insan ise zaten toplumsal dünyanın içselleştirilmiş ürünüdür. Etkileşim başlamadan önce bile taraflar birbirlerinin izlerini taşır. “İnsan” dediğimiz kutup içinde toplum, “toplum” dediğimiz kutup içinde insan etkinliği bulunmaktadır. Karşılıklılık yalnızca sonradan kurulan bağ değil, iki kutbun kuruluş koşuluna yerleşmiş ilişkidir.

Dolayısıyla Berger ve Luckmann’ın üçlü süreci, klasik özne-nesne ayrımının sosyal gerçeklikte neden yetersiz kaldığını gösterir. Toplum, öznenin karşısındaki salt nesne değildir; öznenin geçmiş faaliyetlerinin nesnelleşmiş biçimidir. Özne de nesne karşısında bütünüyle özgür kurucu değildir; nesnelleşmiş dünyanın içselleştirilmesiyle oluşmuştur. Üreten ile üretilen birbirinin içine geçer. Toplumsal gerçeklik, ne yalnızca “dışarıda” ne yalnızca “içeride” bulunur; dışarı ile içerinin sürekli birbirine çevrilmesiyle var olur.

Karşılıklı nedenselliğin sosyolojik formülü böylece tek bir cümleye sıkıştırılabilir: insanın dışsallaştırdığı şey nesnelleşir, nesnelleşen şey insan tarafından içselleştirilir, içselleştirilmiş dünya yeniden dışsallaştırılır. Formül güçlüdür, çünkü hem toplumun birey karşısındaki dışsallığını hem toplumun insan ürünü oluşunu aynı yapı içinde açıklar. Fakat gücünü sağlayan çevrimsellik, aynı zamanda teorik bir tehlikeyi de içinde taşır. Eğer her dışsallaştırma mevcut içselleştirmenin, her içselleştirme mevcut nesnelleşmenin, her nesnelleşme önceki dışsallaştırmanın sonucuysa toplumsal dünya son derece tutarlı fakat kendi üzerine kapanmış bir nedensel daire hâline gelebilir. İnsan dünyayı yapar; dünya insanı yapar; yapılan insan aynı dünyanın sonraki üreticisine dönüşür.

3.5. Karşılıklı Üretimin Kapalı Devre Problemi

Toplum ile bireyin birbirini üretmesi, tek yönlü yapısal determinizmin önemli bir açığını kapatır; fakat nedensellik iki yönlü hâle geldiği anda özgürlük problemi otomatik olarak çözülmez. Aksine, toplum ile birey birbirlerinin sürekli nedenine dönüştüğünde daha dirençli bir kapanma ihtimali doğar. Toplum bireyi biçimlendirir, biçimlenmiş birey toplumu yeniden üretir, yeniden üretilen toplum sonraki bireylerin koşulu olur. Her aşama bir önceki aşamanın sonucu, bir sonrakinin nedenidir. Nedensel zincir artık başı ve sonu belirli bir çizgi değil, kendi koşullarını yeniden üreten bir çevrimdir.

Kapalı devrenin ilk problemi değişimin başlangıç noktasının belirsizleşmesidir. Bir kurum neden varlığını sürdürmektedir? İnsanlar onu uyguladığı için. İnsanlar neden onu uygulamaktadır? Kurum onların davranışlarını, beklentilerini ve kimliklerini biçimlendirdiği için. Neden insanlar kurumu başka türlü uygulamamaktadır? Çünkü mevcut toplumsallaşma biçimleri onlara belirli davranış repertuvarları sağlamaktadır. Toplumsallaşma neden aynı repertuvarları aktarmaktadır? Çünkü kurumlar bu düzeni yeniden üretmektedir. Her açıklama mantıklı görünür, fakat açıklamalar birbirine bağlandığında sistem başlangıç noktasına geri döner.

Dairesellik tek başına mantıksal hata değildir. Gerçek sistemler gerçekten geri beslemeli olabilir ve karşılıklı nedensellik açıklamanın nesnesine uygun düşebilir. Problem, çevrimin kendi dışındaki değişim kaynaklarını kavramsal olarak görünmez hâle getirmesidir. Eğer toplum yalnızca insanların içselleştirdiklerini dışsallaştırmasından doğuyor, insanların içselleştirdiği şey de yalnızca mevcut toplumdan geliyorsa, daha önce sistemde bulunmayan bir farkın nasıl meydana geldiği sorusu açık kalır. Yeni olanın kaynağı nerededir? İnsan mevcut toplumdan almadığı hangi kapasiteyle toplumu değiştirecektir?

Basit bir voluntarizm sorunu çözmez. Bireyin özgür iradesini sisteme dışarıdan eklemek, Berger ve Luckmann’ın toplumsal kuruluş fikrini geri almak anlamına gelir. Eğer birey mevcut toplumsal koşullardan tamamen bağımsız, saf ve kendinden kaynaklanan bir iradeye sahipse toplumun bireyi biçimlendirdiği önermesi sınırlandırılmış olur. Diğer uçta bütün eylemi toplumsal yapının sonucu saymak ise insanın toplumu üretmesi tezini boşaltır. Birey gerçekten fail olacaksa yapının yalnızca taşıyıcısı olamaz; fakat toplumsal bir varlık olacaksa yapının tamamen dışında da konumlandırılamaz. Kapalı devre problemi tam olarak bu çift zorunluluktan doğar.

Sistemin mekanikleşmesi, bireylerin edilginleşmesiyle olmak zorunda değildir. Tam tersine herkes son derece etkin olabilir. İnsanlar çalışır, konuşur, karar verir, çocuk yetiştirir, hukuk uygular, alışveriş yapar, tartışır, kurumları yönetir ve sürekli olarak eylem üretir. Buna rağmen tüm bu faaliyet mevcut toplumsal grameri yeniden kuruyorsa yoğun etkinlik yapısal durağanlıkla birlikte var olabilir. Hareket vardır, fakat hareket biçimi değişmez. Fail vardır, fakat faillik sistemin kendi devamlılığını sağlayan enerjiye dönüşür.

Dolayısıyla toplumsal durağanlığın karşıtı yalnızca eylem değildir. Bir sistem insanların hiç hareket etmediği için değil, hareketlerinin tamamı mevcut yapının öngördüğü kanallarda gerçekleştiği için de durağan olabilir. Binlerce birey aynı kurum içinde farklı kararlar alabilir; ancak karar seçeneklerinin sınırları, rollerin anlamı ve sonuçların değerlendirme ölçütleri değişmeden kalıyorsa çeşitlilik sistemin kapanmasını bozmaz. Mekaniklik tek tip davranış gerektirmez. Daha gelişmiş mekanik sistemler, belirli sınırlar içinde son derece yüksek davranış çeşitliliğine izin verebilir.

Kapalı devre, farklılığı bütünüyle engellemek yerine yönetebilir. Bir kurum kendisine yönelik eleştirileri yasaklamak zorunda değildir; eleştiriyi belirli prosedürler içinde işleyerek etkisizleştirebilir. Bir toplum alternatif yaşam biçimlerine izin verebilir, fakat onları mevcut piyasa, hukuk veya statü kategorileri içinde sınıflandırarak kendi düzenine entegre edebilir. Bir örgüt çalışanlara yenilik çağrısı yapabilir, fakat yalnızca örgütün önceden belirlediği amaçlara hizmet eden yeniliği ödüllendirebilir. Böylece fark sisteme girer, fakat sistemi değiştirmek yerine onun işlevine bağlanır. Açıklık görünümü kapanmayla birlikte yaşayabilir.

Toplumsal sistemin kendi karşıtını soğurabilmesi, dairesel determinizmi lineer determinizmden daha güçlü kılan noktalardan biridir. Tek yönlü baskı karşısında fail baskının kaynağını görebilir ve ona karşı konum alabilir. Karşılıklı üretimde ise failin kendisi de sistemin üreticisidir. Karşı çıktığı yapıyı gündelik eylemleriyle yeniden üretebilir. Bir kurumdan hoşnut olmayan kişi bile onun dilini kullanmak, belgelerini doldurmak, kategorilerine göre hareket etmek zorunda kalabilir. Sistem yalnızca itaati değil, muhalefetin biçimlerini dahi kendi içinde düzenleyebilir.

Burada iktidarın görünürlüğü de azalır. Toplumun bireyi belirlediği tek yönlü modelde belirleyici yapı teorik olarak işaret edilebilir. Karşılıklı üretimde ise herkes hem belirlenen hem belirleyen hâline gelir. Norm, yalnızca yukarıdan dayatılmaz; insanlar birbirlerinden aynı davranışı bekleyerek normu gündelik düzeyde uygular. Kurum yalnızca yöneticiler sayesinde var olmaz; kullanıcıların, çalışanların ve vatandaşların düzenli pratikleriyle canlı tutulur. Hiç kimse tek başına sistemin sahibi değildir; fakat çok sayıda kişi küçük eylemleriyle sistemin sürekliliğini sağlar. Zorunluluk merkezsizleşir.

Merkezsizleşmiş zorunluluk, özgürlük deneyimiyle çelişmek zorunda değildir. Birey kararlarını gerçekten kendisi veriyor olabilir; yine de kullandığı seçenekler ve değerlendirme kriterleri toplumsal olarak yapılandırılmıştır. Örneğin kişi belirli mesleği özgürce seçer, fakat “meslek”, “kariyer”, “başarı” ve “başarısızlık” kategorilerinin tarihsel olarak nasıl kurulduğunu kendisi belirlememiştir. Faillik gerçek olabilir, fakat faaliyet alanının topolojisi önceden verilmiştir. İnsan yol seçer; yolların nereden geçtiğini ise bütünüyle kendisi çizmemiştir.

Kapalı devre tam da seçimin yapıldığı zeminle seçimin sonuçlarının birbirini güçlendirdiği noktada yoğunlaşır. Belirli başarı anlayışını içselleştiren bireyler ona göre davranır; davranışları kurumsal ödül sistemlerini güçlendirir; güçlenen kurumlar aynı başarı anlayışını yeni kuşaklara daha ikna edici biçimde aktarır. İnsanlar değer sistemini uyguladığı için sistem gerçek sonuçlar üretir; sonuçlar da değerin “doğru” olduğuna kanıt gibi görünür. Böylece norm yalnızca emredilmez, toplumsal dünyada kendisini gerçekleştiren bir kehanete dönüşebilir.

Karşılıklı üretim kimlik düzeyinde daha da güçlü bir kapanma yaratabilir. Toplum belirli insan tiplerini adlandırır; bireyler bu kategorileri öğrenir ve kendilerini onların içinde tanımlar; kategorilere uygun davranışlar çoğaldıkça başlangıçtaki sınıflandırmalar daha gerçek görünür. Bir sınıflandırma başlangıçta betimleyici olabilirken zamanla performatif hâle gelebilir. İnsanları yalnızca tanımlamaz, tanımladığı türden davranışların üretilmesine katkıda bulunur. Üretilen davranış daha sonra kategorinin doğruluğuna kanıt olur. Toplumsal bilgi, nesnesini yalnızca gözlemlemeyip kısmen üretmeye başlar.

Dilsel kategoriler de kapalı çevrimin güçlü taşıyıcılarıdır. İnsan dünyayı belirli kavramlarla sınıflandırır; kavramlar algılanabilir farklılıkları organize eder; tekrar edilen sınıflandırmalar belirli toplumsal ayrımları gerçekliğin doğal özellikleri gibi gösterebilir. Sonra toplumsal pratikler bu kategorilere göre düzenlenir ve kategoriler gerçekten farklı yaşam sonuçları üretir. Fark, önce dilsel olarak kurulmuş olsa bile maddi sonuçlar doğurduğunda daha nesnel görünür. Dil dünyayı adlandırır, adlandırılmış dünya davranışı düzenler, davranış dünyayı adlandırmanın başlangıçtaki biçimini güçlendirir.

Kurumların kendi gerekliliklerini üretmesi de benzer biçimde işler. Bürokratik yapı belirli prosedürleri sorun çözmek için kurabilir; prosedürler zamanla yeni uzmanlıklar, belgeler ve kontrol mekanizmaları gerektirir; bu yeni unsurlar bürokrasinin genişlemesine yol açar; genişleyen yapı daha fazla koordinasyon ihtiyacı üretir ve yeni prosedürler gerekli hâle gelir. Başlangıçta belirli sorun için araç olan kurum, kendi varlığının yarattığı sorunları çözmek üzere büyüyebilir. Sistem kendi gerekçesini üretmeye başlar.

Kapalı karşılıklılık yalnızca istikrar değil, kendi kendini yoğunlaştırma da yaratabilir. Bir normun güçlenmesi ona uyumu artırır; artan uyum norm dışı davranışı daha görünür ve maliyetli hâle getirir; maliyet yükseldikçe daha fazla kişi norma uyar; yaygın uyum normun doğal ve kaçınılmaz görünmesini sağlar. Küçük başlangıç avantajı çevrim içinde büyüyerek yapısal egemenliğe dönüşebilir. Alternatifler tamamen yasaklanmadan bile marjinalleşebilir, çünkü mevcut düzenin her tekrarında onlar için gereken toplumsal alan küçülür.

Tarihsel süreklilik burada yol bağımlılığı biçimini alır. Bir toplum geçmişte belirli kurumsal yolu seçtiğinde sonraki kararlar bu yol üzerinde biriken altyapı, bilgi, norm ve beklentiler tarafından koşullandırılır. Başka seçenek teorik olarak mümkün kalabilir, fakat değiştirme maliyeti artar. Geçmiş yalnızca önceki zaman değildir; mevcut eylem alanının maddi ve sembolik mimarisine dönüşür. Her tekrar, yalnızca mevcut düzeni devam ettirmez; ondan sapmayı biraz daha zorlaştırabilir.

Karşılıklı üretimin mekanikleşmesi, toplumsal yapının kusursuz biçimde değişmez olduğu anlamına gelmez. Hiçbir gerçek toplum sonsuz derecede kapalı değildir. Krizler, kuşak değişimleri, teknolojik yenilikler, farklı kültürlerle karşılaşmalar, beklenmedik eylem sonuçları ve gündelik sapmalar sürekli fark üretir. Buna rağmen teorik sorun geçerliliğini korur: bu farklılıkların hangilerinin yapıya dönüştürücü biçimde girebildiğini ve hangilerinin mevcut sistem tarafından emildiğini açıklamak gerekir. Değişimin yalnızca gerçekleştiğini söylemek, onun mekanizmasını açıklamak değildir.

Kapalı devre problemini daha keskin biçimde formüle ettiğimizde üç ayrı düzey görülebilir. İlk düzey nedensel kapanmadır: toplum bireyi, birey toplumu üretir ve nedenler aynı çevrim içinde dolaşır. İkinci düzey epistemik kapanmadır: toplum kendi kategorileriyle kendisini yorumlar ve ürettiği sonuçları kendi doğruluğunun kanıtı hâline getirir. Üçüncü düzey ontolojik kapanmadır: mevcut toplumsal biçimler, başka türlü var olma olasılıklarının düşünülebilirliğini sınırlandırır. Sistem böylece yalnızca davranışı değil, gerçeklik ufkunu da düzenler.

Nedensel kapanma sistemi tekrar ettirir; epistemik kapanma tekrarın doğru görünmesini sağlar; ontolojik kapanma ise alternatifin gerçekdışı görünmesine yol açar. Üçü birlikte işlediğinde toplumsal düzen olağanüstü direnç kazanır. İnsanlar yalnızca mevcut sistemi yeniden üretmez; onu haklı bulur ve onun dışında bir dünyanın nasıl görünebileceğini düşünmekte zorlanabilir. Mekanikleşme en gelişmiş biçimine burada ulaşır: dışsal zorlayıcıya ihtiyaç duymadan, insanların kendi eylemleri, bilgileri ve gerçeklik tasarımları aracılığıyla işleyen düzen.

Berger ve Luckmann’ın karşılıklı üretim modeli böylece sosyolojik nedenselliği genişletirken, aynı anda dairesel determinizmin güçlü bir örneğini sağlar. İnsan ile toplum arasındaki çift yönlülük ilk bakışta Durkheimcı tek yönlü belirlenimin katılığını aşmış görünür. Gerçekten de bireyin üretici rolünü geri getirir. Fakat failin sisteme dâhil edilmesi sistemin otomatik olarak daha açık olması anlamına gelmez. Fail, kendisini üretmiş yapının yeniden üreticisine dönüşebildiği için çift yönlü nedensellik tek yönlü yapıdan daha güçlü bir öz-sürdürüm mekanizması bile kurabilir.

Toplum ile bireyin birbirini üretmesi bu nedenle ne basit özgürlük ne de basit determinizm modelidir. İlişki daha paradoksaldır. İnsan toplumun ürünüdür ve aynı anda toplumun üreticisidir; fakat üretici rolünü toplum tarafından biçimlendirilmiş kapasite ve kategorilerle yerine getirir. Toplum da insan ürünüdür, fakat ürün hâline geldikten sonra tekil insanlardan bağımsızlaşarak onların önünde nesnel koşul olarak durur. Her iki kutup hem etkin hem edilgin, hem neden hem sonuçtur. Nedensel rollerin bu sürekli dönüşümü, sistemin hareketliliğini artırırken açıklığın garantisini vermez.

Karşılıklı üretimin kapalı devreye dönüşmesinin temel ölçütü, ilişkinin kendi dışında veya kendi mevcut unsurlarına indirgenemeyen bir farkı işleyip işleyememesidir. Toplum bireyi yalnızca mevcut yapısına uygun özne olarak üretiyor ve birey toplumu yalnızca içselleştirdiği biçimde yeniden kuruyorsa çevrim kendisini tekrar eder. Küçük varyasyonlar meydana gelebilir, fakat yapısal gramer korunur. Gerçek dönüşüm, yalnızca çevrimin içindeki miktarların değil, çevrimin kendisinin nasıl kurulduğunun değişmesini gerektirir.

Tam da bu noktada karşılıklı nedensellik ile yenilik arasındaki ayrım belirginleşir. Bir sistemde iki yönlü etki bulunması, kendiliğinden yeni form üretmez. A ile B birbirlerini sonsuz kez değiştirebilir, fakat her değişiklik aynı ilişki kuralına bağlı kaldığı sürece sonuçlar varyasyon olarak kalır. Yenilik, tarafların yalnızca birbirlerinin durumlarını değil, birbirleriyle ilişki kurma biçimlerini de değiştirebilmesini gerektirir. Sosyolojik düzeyde asıl problem de burada yoğunlaşır: birey ile toplum arasında işleyen çevrim, kendi ilişkisel kuralını nasıl dönüştürebilir?

Kapalı devre probleminin önemi, sosyolojik determinizmi daha görünmez biçimde yeniden kurmasından kaynaklanır. Durkheim’da toplumun birey üzerindeki ağırlığı açıkça görülür; Berger ve Luckmann’da birey tekrar üretici konuma yükselir. Fakat insanın üretici olarak geri dönmesi, ürettiği dünyanın sınırlarını aşabildiğini henüz kanıtlamaz. Failin eylemi mevcut yapının dolaşımına katılıyorsa karşılıklılık yalnızca determinasyonu dağıtır. Tek merkezli mekanizma yerini bütün üyelerin katıldığı bir mekanizmaya bırakır.

Dairesel sosyolojik makinenin en paradoksal özelliği, kendi parçalarına faillik tanıyarak çalışmasıdır. İnsanların karar vermesine, yorumlamasına, üretmesine ve hatta sınırlı biçimde itiraz etmesine ihtiyaç duyar; çünkü toplumsal gerçeklik ancak insanların aktif katılımıyla yeniden üretilebilir. Dolayısıyla sistem failleri ortadan kaldırmaz, onları çalıştırır. Faillik ile mekaniklik birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. Bir kişi etkin fail olduğu hâlde yaptığı şeylerin toplamı daha geniş yapının yeniden üretimine hizmet edebilir.

Karşılıklı nedenselliğin sosyolojik kapanması böylece teorik olarak daha temel bir soruya dayanır: bir sistem kendi üyelerini üretirken üyeler sistemi üretiyorsa, değişim kapasitesi hangi düzeyde konumlandırılmalıdır? Cevabı yalnızca bireye vermek bireyi toplumun dışına çıkarır; yalnızca yapıya vermek yapının kendi kendisini nedensiz biçimde değiştirdiğini varsayar. Çevrimin içine basitçe bir unsur daha eklemek de yeterli değildir, çünkü yeni unsur aynı kapalı karşılıklılık mantığına emilebilir. Gereken şey, birey ile toplum arasındaki nedenselliği ortadan kaldırmadan onun bire bir mekanik yeniden üretime dönüşmesini engelleyecek bir aracılık biçiminin kavramsallaştırılmasıdır.

Berger ve Luckmann’ın açtığı alanın asıl önemi burada bulunur. Toplumsal gerçeklik ne yukarıdan bireye düşen tamamlanmış yapı ne de aşağıdan bireylerin keyfî olarak kurduğu sözleşmedir. Sürekli dışsallaştırılan, nesnelleştirilen, içselleştirilen ve yeniden dışsallaştırılan döngüsel bir üretimdir. Bu kazanım sosyolojik gerçekliğin ilişkisel doğasını çok daha doğru yakalar. Fakat aynı ilişkisellik kendi üzerine kapandığında insanın yaptığı dünyanın insanı, dünyanın yaptığı insanın da aynı dünyayı yeniden üretmesiyle son derece güçlü bir dairesel determinizm meydana gelir. Nedenselliğin yönü çoğalmıştır; mekanikleşme ise ortadan kalkmamış, yalnızca çevrimin tamamına yayılmıştır.                                        

3.6. Giddens: Yapının İkiliği

Anthony Giddens’ın yapılaşma teorisi, yapı ile fail arasındaki klasik sosyolojik karşıtlığı iki bağımsız gerçekliğin çatışması olarak ele almak yerine ilişkinin kendisini yeniden tanımlar. Sosyolojik teorinin uzun süre karşı karşıya bıraktığı iki seçenek kabaca açıktır: ya toplumsal yapı bireyin davranışlarını belirler ve fail büyük ölçüde yapının taşıyıcısına dönüşür ya da birey eylemi merkeze alınır ve toplumsal düzen insanların tercihleri ile etkileşimlerinin sonucu olarak açıklanır. İlk yaklaşım yapının sürekliliğini güçlü biçimde açıklarken insan eyleminin dönüştürücü niteliğini zayıflatabilir; ikinci yaklaşım faillik ve yaratıcılığı görünür kılarken kurumların bireylerden neden daha dayanıklı olduğunu açıklamakta zorlanabilir. Giddens, iki kutuptan birini seçmek yerine karşıtlığın kuruluş biçiminin hatalı olduğunu ileri sürer. Yapı ve fail birbirlerinden bağımsız iki töz değildir; toplumsal pratik içerisinde birbirlerinin varlık koşullarını oluştururlar.

“Yapının ikiliği” kavramının özgünlüğü tam burada başlar. Yapı bir taraftan insan eyleminin koşuludur; bireyler dünyaya boş bir toplumsal uzamda gelmez, önceden var olan dilsel kuralları, kurumları, normları, kaynak dağılımlarını ve etkileşim biçimlerini kullanarak hareket eder. Diğer taraftan yapı, insan eyleminden bağımsız biçimde kendi başına çalışan maddi bir mekanizma değildir; aynı kurallar ve kaynaklar ancak toplumsal pratikler içinde tekrar tekrar kullanıldığı ölçüde süreklilik kazanır. İnsan, yapı sayesinde eyleyebilir; yapı ise insan eylemi sayesinde yeniden üretilir. Dolayısıyla yapı eylemin karşısındaki şey değil, eylemin hem aracı hem sonucudur.

Giddens’ın “ikilik” sözcüğünü “ikicilik” yerine tercih etmesi bu nedenle kavramsal bir ayrım taşır. İkicilik, yapı ile faili ayrı gerçeklikler olarak karşı karşıya koyar ve daha sonra aralarında nasıl ilişki kurulacağını açıklamaya çalışır. İkilik ise bu ayrılığın başlangıçtan itibaren yanıltıcı olduğunu söyler. Yapı zaten pratikte yaşayan kurallar ve kaynaklardan oluşur; fail de bu kurallar ve kaynaklardan tamamen bağımsız, saf irade merkezi değildir. İnsan eylemi yapısaldır, yapı ise eylemsel olarak yeniden üretilir. İki kutup birbirine sonradan bağlanmaz; her biri diğerinin işleyişinde zaten mevcuttur.

Yapı kavramının burada fiziksel bir bina veya kurumla özdeşleştirilmemesi gerekir. Giddens açısından yapı, toplumsal sistemlerin yeniden üretiminde kullanılan kurallar ve kaynakların örgütlenmiş özellikleriyle ilişkilidir. Kurallar, insanların belirli durumlarda nasıl davranacaklarına ilişkin yalnızca açık yazılı emirler değildir; gündelik hayat içinde neyin uygun, anlaşılır veya mümkün olduğunu düzenleyen örtük şemaları da içerir. Kaynaklar ise eylem kapasitesini dağıtan maddi ve otoritatif araçları kapsar. Bir kişi dili kullanırken dilbilgisel kurallardan, bir yönetici karar verirken kurumsal yetkiden, bir çalışan belirli prosedürü uygularken örgütsel kaynaklardan yararlanır. Failin eylemi yapının dışında değil, bu yapısal imkânları kullanarak gerçekleşir.

Tam da burada yapı yalnızca kısıtlayıcı olmaktan çıkar. Klasik yapısalcı imgede yapı çoğu zaman bireyin hareket alanını daraltan dışsal sınırlar toplamı gibi görünür. Giddens ise yapının aynı anda hem kısıtlayıcı hem mümkün kılıcı olduğunu vurgular. Dil, kişinin istediği herhangi bir sesi herhangi bir anlama bağlamasını sınırlar; fakat ortak dil kuralları bulunmadığı takdirde karmaşık iletişim zaten mümkün olmaz. Hukuk belirli eylemleri yasaklar; aynı zamanda sözleşme, mülkiyet, hak ve kurumsal güven gibi eylem alanlarını mümkün kılar. Toplumsal normlar bazı davranış seçeneklerini dışarıda bırakır, fakat başkalarının davranışlarını öngörebilmeyi kolaylaştırarak koordinasyonu sağlar. Yapı yalnızca duvar değil, üzerinde hareket edilebilecek zemindir.

Bu çift işlev, nedensellik açısından önemli bir dönüşüm yaratır. Yapı bireyin eylemini etkiler, fakat bireyin eylemi yapının dışarıdan ittiği pasif bir sonuç değildir. Fail yapısal kuralları kullanır, yorumlar, bağlama uygular ve eylemi aracılığıyla onları yeniden üretir. Örneğin bir konuşmacı dilin kurallarına uyarak cümle kurduğunda, dil yapısı onun ne söyleyebileceğini biçimlendirir; fakat aynı anda dilin yaşayan sistem olarak devam etmesine de katkıda bulunur. Her konuşma dilin ürünüdür ve aynı zamanda dilin yeniden üretimidir. Dil konuşmacıyı belirler, konuşmacı dili sürdürür. Yapının ikiliği burada en yalın biçimiyle görülebilir.

Aynı mekanizma kurumsal yaşamda daha karmaşık biçimler alır. Bir mahkeme prosedürü hâkimin, avukatın ve tarafların davranışlarını sınırlar; fakat prosedür ancak bu aktörler onu uyguladığı için toplumsal gerçeklik olarak yaşamaya devam eder. Bir şirket hiyerarşisi çalışanların yetki ilişkilerini belirler; çalışanlar her gün görev dağılımına göre hareket ettikçe aynı hiyerarşiyi yeniden üretir. Aile rolleri insanların davranış beklentilerini düzenler; kişiler bu rolleri yerine getirdikçe aile yapısının belirli biçimleri süreklilik kazanır. Yapının birey üzerindeki nedensel kuvveti ile bireyin yapı üzerindeki yeniden üretici etkisi tek bir pratik içerisinde birleşir.

Giddens’ın düşüncesinin Berger ve Luckmann’la temas ettiği nokta açıktır: toplum insan faaliyeti olmadan varlığını sürdüremez, fakat insan faaliyeti de önceden kurulmuş toplumsal koşulların içinde meydana gelir. Yine de Giddens bu karşılıklılığı yalnızca toplumun dışsallaştırılması ve içselleştirilmesi üzerinden değil, toplumsal pratiğin zamansal sürekliliği üzerinden kavrar. Sosyal sistem, donmuş bir yapı değildir; tekrar edilen pratiklerin düzenliliğidir. Kurumun “orada” olması, insanların ondan bağımsız biçimde var olan gizemli bir toplumsal töz bulunduğu anlamına gelmez. Kurum, belirli pratiklerin zaman ve mekân boyunca yeniden üretilmesinin istikrarlı sonucudur.

Toplumsal düzen böyle düşünüldüğünde varlığını tekrar üzerinden kazanır. İnsanlar her sabah işe gider, aynı dilsel kalıplarla iletişim kurar, benzer kurumsal prosedürleri uygular, belirli zaman düzenlerine uyar, belirli statüleri tanır ve böylece toplumun büyük yapıları gündelik mikro eylemler içinde sürekli yeniden kurulur. Devlet, piyasa, eğitim sistemi veya bürokrasi tek bir anda gerçekleştirilen kolektif projeler değildir; sayısız küçük pratiğin tekrar eden örgütlenmesidir. Yapının dayanıklılığı, parçalarının hareketsizliğinden değil, pratiklerin düzenli yeniden üretiminden gelir.

Burada mekaniklik sorunu tekrar kendisini gösterir. Eğer toplumsal yapı ancak eylem aracılığıyla yeniden üretiliyorsa, eylemin varlığı tek başına sistemin açık olduğunu göstermez. İnsanlar sürekli hareket etmekte, karar vermekte ve yapıyı gerçekleştirmektedir; fakat davranışlar aynı kurallar üzerinden tekrarlandıkça yapı da kendisini sürdürür. Toplumsal sistem bir makine gibi insanlara rağmen değil, insanlar sayesinde çalışabilir. Faillerin etkinliği yapının karşıtı olmak zorunda değildir; tam tersine, yapının yeniden üretim koşulu olabilir.

Giddens’ın önemli müdahalelerinden biri, failliği yalnızca niyetli sonuçlarla özdeşleştirmemesidir. İnsanlar eylemlerinin nedenlerini bilir, belirli amaçlarla hareket eder ve davranışlarını sürekli olarak izler; fakat eylemlerinin bütün sonuçlarını önceden göremezler. Toplumsal düzenin önemli bölümü, sayısız kişinin amaçlamadığı sonuçların zaman içinde birikmesiyle oluşabilir. Bir davranış yerel düzeyde rasyonel görünürken kolektif düzeyde başka bir düzen üretebilir. Böylece toplum yalnızca insanların bilinçli olarak tasarladığı kurumların ürünü değildir; eylemlerin istenmeyen sonuçları da sonraki eylemlerin koşullarına dönüşür.

İstenmeyen sonuçların yapısallaşması karşılıklı nedenselliği daha karmaşık hâle getirir. Fail belirli bir amacı gerçekleştirmek için hareket eder, eylemi öngörmediği sonuçlar yaratır, sonuçlar toplumsal çevreyi değiştirir ve değişmiş çevre sonraki eylemleri etkiler. Dolayısıyla toplumsal neden-sonuç ilişkisi yalnızca “toplum bireyi etkiler, birey toplumu etkiler” biçimindeki iki kutuplu simetriye indirgenemez. Eylem ile sonuç arasında failin niyetinden bağımsız oluşan fazlalıklar vardır. Toplumsal süreç tam da bu fazlalıklar sayesinde başlangıçtaki amaçların düz bir devamı olmaktan çıkar.

Yine de istenmeyen sonuçları yalnızca rastlantı olarak görmek yetersizdir. Eylemin sonucu fail tarafından amaçlanmamış olsa bile, ortaya çıktıktan sonra yeni yapısal koşula dönüşebilir. İnsanlar daha sonra bu sonucu fark eder, ona göre davranır ve başlangıçta amaçlanmamış olan düzeni bilinçli veya bilinçsiz biçimde yeniden üretmeye başlayabilir. Tarihsel olarak tesadüfi bir düzen böylece rutin hâline gelir. Rastlantı kurala, sonuç koşula, eylem yapılaşmaya dönüşür. Toplumsal sistemin oluşumu burada çizgisel planlamadan ziyade geriye dönüşlü bir süreçtir.

Giddens’ın “refleksif izleme” düşüncesi faillik açısından belirleyicidir. İnsanlar yalnızca davranmaz; ne yaptıklarını, başkalarının ne yaptığını ve eylemlerinin içinde gerçekleştiği koşulları sürekli olarak izlerler. Gündelik toplumsal hayat büyük ölçüde bu sürekli gözlem sayesinde koordinasyon kazanır. Bir konuşmada kişi yalnızca sözcük üretmez; karşı tarafın tepkisini gözlemler, kendi tonunu ayarlar, bağlamı değerlendirir ve gerektiğinde davranışını değiştirir. Toplumsal eylem bu nedenle önceden yazılmış kuralların mekanik uygulanması değildir. Kural her defasında somut duruma taşınırken pratik bir yorum sürecinden geçer.

Refleksif izleme kapalı karşılıklılığa önemli bir kırılma potansiyeli ekler; fakat onu mutlak özgürlük hâline getirmez. Fail yaptığı şeyi izleyebilir, ancak bütün eylem koşullarını tam anlamıyla bilmez. Bilgi her zaman sınırlıdır; bilinçdışı motivasyonlar, yapısal koşullar ve eylemin beklenmedik sonuçları failin tam kontrolünün dışında kalabilir. İnsan kendi toplumsal pratiğinin bilinçli taşıyıcısıdır, fakat toplumun bütünü üzerinde egemen bir mühendis değildir. Böylece Giddens, hem tamamen bilinçsiz yapısal kukla modelini hem de her şeyi bilen rasyonel aktör modelini reddeder.

Faillik kavramının Giddens’taki daha keskin boyutu, “başka türlü davranabilme” kapasitesidir. Fail, yalnızca davranış sergileyen herhangi bir varlık değildir; belirli koşullar altında alternatif eylem ihtimaline sahip olan aktördür. Bir kişinin eylemde bulunması, mevcut düzenin mutlak zorunluluk olmadığını en azından mikro düzeyde gösterir. İnsan bir kuralı uygulayabilir, esnetebilir, yanlış uygulayabilir, görmezden gelebilir veya başka bir bağlamda yeniden yorumlayabilir. Yapı güçlü olabilir; fakat fail üzerinde fiziksel determinizmin mutlaklığıyla işlemez.

“Başka türlü davranabilme” kapasitesi, yapının ikiliğini determinist bir kapalı devreden ayırmak açısından kritik görünür. Eğer yapı faili bütünüyle belirleseydi, eylem yalnızca önceden programlanmış sonuç olurdu. Eğer fail yapıdan bütünüyle bağımsız olsaydı, toplumsal düzenin sürekliliği açıklanamazdı. Giddens’ın çözümü, aktörün yapısal koşullar içinde belirli bir eylem kapasitesini koruduğunu kabul etmektir. Fail kuralları kullanır, fakat kullanım hiçbir zaman fiziksel mekanizmanın bire bir tekrarı kadar kapalı değildir. Kural ile uygulama arasında yorum, bağlam ve pratik uyarlama alanı bulunur.

İktidar kavramı da burada yalnızca baskı ilişkisi olmaktan çıkar ve faillikle doğrudan bağlantı kazanır. Giddens açısından eyleyebilmek, dünyada belirli bir fark yaratabilme kapasitesi taşır; bu anlamda faillik bir güç boyutu içerir. İktidar sadece güçlü aktörlerin zayıflara uyguladığı dışsal kuvvet değildir. Toplumsal ilişkiler içinde insanlar çeşitli kaynaklara eriştikleri ölçüde olayların seyrini etkileyebilir. Kaynak dağılımı eşitsiz olabilir, hatta son derece asimetrik olabilir; yine de tabi konumdaki aktör bütünüyle nedensel kapasiteden yoksun değildir.

Giddens’ın sıkça vurgulanan “denetimin diyalektiği” burada önem kazanır. Bağımlılık ilişkileri ne kadar asimetrik olursa olsun, bağımlı taraf çoğu zaman belirli kaynaklara sahip olduğu için ilişki üzerinde bir miktar etki kurabilir. İşçi işverene, yurttaş devlete, çocuk ebeveyne, alt kademe çalışan yönetime eşit güçte değildir; ancak ilişki çoğu zaman tek yönlü mutlak belirlenim biçiminde de işlemez. Güçlü taraf, ilişkiyi sürdürebilmek için zayıf tarafın belirli davranışlarına ihtiyaç duyabilir. Böylelikle iktidar ilişkileri dahi karşılıklı bağımlılığın farklı derecelerini içerir.

Yapının ikiliği kavramı, mekanik determinizm ile öznel voluntarizm arasında kurulmuş basit bir uzlaşma değildir. Giddens “biraz yapı, biraz özgür birey” şeklinde iki teoriyi ortalamaz. Daha köklü biçimde, iki tarafın birbirinden ayrı düşünüldüğü başlangıç şemasını terk eder. Fail yapının dışında özgürlük taşıyan unsur değildir; onun eylem kapasitesi yapının sağladığı kurallar ve kaynaklar aracılığıyla çalışır. Yapı da failin karşısında bağımsız güç değildir; pratiklerin düzenli tekrarı dışında toplumsal etkinlik kazanamaz.

Nedensellik açısından bu yaklaşım önemli bir yeniden tanımlama gerektirir. Toplum bireyi etkileyen A, birey toplumu etkileyen B olarak gösterildiğinde hâlâ iki ayrı töz arasında gidip gelen oklar düşünülmektedir. Yapının ikiliğinde ise okların kendisi ortak pratik içinde kurulur. Fail yapıya dışarıdan etkide bulunmaz; yapı aracılığıyla eyleyerek yapıyı yeniden üretir. Yapı da faile dışarıdan çarpan kuvvet gibi davranmaz; failin hangi eylemleri anlamlı ve mümkün biçimde gerçekleştirebileceğinin araçlarını sağlar. Nedensellik iki ayrı kutup arasındaki aktarım olmaktan çıkar, ilişkisel üretim koşuluna dönüşür.

Tam da bu nedenle Giddens’ın sosyolojisi bizim dairesel determinizm problemimizi hem derinleştirir hem inceltir. Berger ve Luckmann’da insanın ürettiği toplumun insanı yeniden üretmesi açık bir geri besleme çevrimi yaratıyordu. Giddens ise çevrimin içerisinde eylemin gerçekleştiği mikro mekanizmayı görünür kılar: insan, yapıyı yalnızca kendisine dışarıdan dayatılan şeyi pasif biçimde tekrarlayarak üretmez; kuralları pratik olarak kullanarak ve bağlama uyarlayarak yeniden gerçekleştirir. Yapı ile eylem arasında bire bir kopyalama bulunmaz.

Kuralların varlığı ile uygulanması arasındaki fark burada belirleyicidir. Bir toplumsal kuralın nasıl uygulanacağı her durumda önceden eksiksiz biçimde yazılamaz. Kuralın kendisi başka bir yorum kuralı gerektirseydi sonsuz gerileme doğardı. Toplumsal pratik bu nedenle belirli ölçüde bağlamsal yargıya dayanır. İnsanlar çoğu zaman hangi durumda hangi kuralın geçerli olduğunu, ne ölçüde uygulanacağını ve istisnanın ne zaman makul olduğunu açık teorik hesaplamalar yapmadan bilir. Yapının pratikte yeniden üretimi, tam da bu yorumlanabilirlik nedeniyle mekanik aktarım olmaktan çıkar.

Buna rağmen yapının ikiliği kapanma sorununu tamamen çözmüş sayılmaz. Çünkü kuralların yorumlanabilir olması ile sistemin gerçekten dışarıya açık olması farklı şeylerdir. Aktörler bir kuralı bin farklı biçimde uygulayabilir ve bütün uygulamalar aynı yapısal düzenin sınırları içinde kalabilir. Küçük sapmalar yapı için tehdit değil, tam tersine esneklik sağlayan uyarlama mekanizmaları olabilir. Sistem, tam katılık yerine esnek yeniden üretim sayesinde daha dayanıklı hâle gelebilir. Dolayısıyla pratik yorumun varlığı özgürlüğün mutlak kanıtı değildir; fakat mekanik bire bir yeniden üretimin kırıldığı önemli bir aralık yaratır.

Giddens’ın asıl teorik inceliği bu aralığı öznenin metafizik bağımsızlığına bağlamamasıdır. İnsan toplumsal dünyanın dışından gelen aşkın fail değildir. Eylem kapasitesi gündelik pratikte, kullanılan bilgi biçimlerinde ve bağlamsal uygulamalarda bulunur. Değişim potansiyeli yapının dışına kaçmakta değil, yapının yeniden üretilme anının hiçbir zaman tamamen otomatik olmamasında yatar. Her yeniden üretim aynı zamanda belirli ölçüde yeniden gerçekleştirmedir; yeniden gerçekleştirme ise tam özdeşliği garanti etmez.

Sosyolojik mekanizma açısından bunun sonucu önemlidir. Sistem her gün tekrar edilmek zorundaysa, her tekrar aynı anda hem süreklilik hem kırılganlık taşır. Kurumun gücü, milyonlarca insanın onu rutin biçimde yeniden üretmesinden gelir; fakat tam da bu nedenle kurum eylem olmadan varlığını sürdüremez. Yapı kendi kendine işleyen makine değildir. Makinenin parçaları yalnızca hareket ettirilen parçalar değil, çalışma kuralını yorumlayabilen faillerdir. Sosyal düzenin sağlamlığı ile bağımlılığı aynı yerde bulunur: rutinleşmiş pratik.

Rutin Giddens açısından toplumsal hayatın temel özelliklerinden biridir. İnsanlar gündelik dünyanın öngörülebilirliğini sürekli tekrar eden davranışlarla kurar. Sabah kalkma, işe gitme, belirli selamlaşma biçimlerini kullanma, zaman çizelgelerine uyma, kurumsal roller çerçevesinde davranma gibi sayısız rutin, toplumsal düzenin mikro dokusunu oluşturur. Rutin yalnızca pratik verimlilik sağlamaz; ontolojik güvenlik duygusunun sürekliliğine de katkıda bulunur. Dünya her an bütünüyle yeniden kurulmak zorunda kalmadığı için insan, davranışlarını istikrarlı beklentilere bağlayabilir.

Fakat rutin tam da bu işlevi nedeniyle dairesel nedenselliğin taşıyıcısına dönüşebilir. İnsan belirli davranışı öngörülebilir olduğu için tekrar eder; tekrar davranışın normalliğini güçlendirir; güçlenen normallik davranışın tekrar edilmesini daha olası hâle getirir. Sistem kendisini büyük tarihsel kararlar kadar küçük gündelik alışkanlıklarla da üretir. Toplumsal kapanma yalnızca ideoloji veya açık baskı yoluyla değil, “her zaman böyle yapıldığı” için sürdürülen pratikler aracılığıyla yerleşebilir.

Yapının ikiliği bu nedenle sosyal dünyanın paradoksunu çok kesin biçimde gösterir: toplum insanların yaptığı şeydir, fakat insanların yapmak zorunda hissettikleri şey hâline gelebilir. İnsan kuralı tekrarlar, tekrar kuralın nesnelliğini güçlendirir, güçlenen kural gelecekteki insanın davranış koşuluna dönüşür. Yine de hiçbir halka bütünüyle otomatik değildir; çünkü her uygulama bir fail tarafından somut durumda gerçekleştirilir. Yapısal kapanmanın bütün ağırlığı ile pratik açıklığın bütün imkânı aynı yeniden üretim anında buluşur.

Giddens’ın sosyolojik çözümünün önemi tam olarak burada yoğunlaşır. Toplumsal dünya ya yapının bireye dayatılması ya da bireyin dünyayı keyfî biçimde yaratması şeklinde düşünülmez. Yapı ve fail, ortak toplumsal pratiğin iki analitik yönüdür. Yapı eylemi mümkün kılar ve sınırlar; fail bu yapısal koşullar içinde eyleyerek yapıyı devam ettirir veya kimi zaman dönüştürür. Karşılıklı nedensellik artık iki hazır kutbun birbirlerine geri dönmesinden ibaret değildir. Nedensellik, yapının eylemde ve eylemin yapı içinde sürekli olarak gerçekleştiği daha derin bir dolaşıma dönüşür.

3.7. Pratik Bilinç ve Örtük Eylem Yetkinliği

Giddens’ın yapılaşma teorisinin kapalı karşılıklı nedensellik açısından en verimli kavramlarından biri pratik bilinçtir. İnsanların toplumsal dünyada başarılı biçimde hareket edebilmesi için yaptıkları her şeyi teorik olarak açıklayabilmeleri gerekmez. Bir kişi konuşurken kullandığı bütün dilbilgisi kurallarını sıralayamayabilir, bir şehir sakini kalabalık bir kaldırımda insanlara çarpmadan yürürken uyguladığı bütün mekânsal koordinasyon kurallarını tarif edemeyebilir, bir çalışan işyerindeki statü farklarının hangi küçük jestlerle ifade edildiğini akademik kavramlarla açıklayamayabilir; yine de bütün bu pratikleri şaşırtıcı bir doğrulukla gerçekleştirebilir. İnsan, toplumsal hayatın büyük bölümünü açık önermeler hâlinde sahip olmadığı fakat kullanmayı bildiği bir bilgiyle yürütür.

Pratik bilinç tam olarak bu “nasıl yapılacağını bilme” alanında yer alır. Giddens bunu söylemsel bilinçten ayırır. Söylemsel bilinç, aktörün kendi davranışına ilişkin sözlü açıklama verebildiği bilgi düzeyidir. Kişiye neden belirli biçimde davrandığı sorulduğunda gerekçe sunabiliyorsa, davranışın ilgili kısmı söylemsel olarak erişilebilir demektir. Pratik bilinçte ise kişi ne yaptığını bilir, fakat bu bilgi zorunlu olarak dile çevrilmiş değildir. Bilgi davranışın içinde mevcuttur; özne onu teorik önerme biçiminde düşünmeden kullanır.

Pratik bilinç ile bilinçdışı arasında da ayrım bulunur. Bir bilginin söze dökülmemesi onun zorunlu olarak bastırılmış, bilinçdışı veya öznenin erişimine kapalı olduğu anlamına gelmez. Kişi belirli bağlamda nasıl davranması gerektiğini bilir ve gerektiğinde davranışını ayarlayabilir; yalnızca bu bilgiyi sürekli olarak teorik temsil hâline getirmez. Toplumsal yetkinliğin büyük kısmı tam da böyle işler. İnsanlar her selamlaşmada selamlaşmanın sosyolojik kuramını düşünmez, her sıra bekleyişte sıra kurumunun normatif temelini analiz etmez, her konuşmada dil sistemini bilinçli biçimde yeniden kurmaz. Yine de uygun davranışı çoğu zaman bilirler.

Örtük bilgi, toplumsal düzenin nasıl bu kadar hızlı ve düşük bilişsel maliyetle sürdürülebildiğini açıklar. Eğer insanlar her gündelik davranış öncesinde bütün kuralları bilinçli biçimde hesaplamak zorunda olsaydı sosyal yaşam neredeyse işlemez hâle gelirdi. Pratik bilinç eylemi otomatikleştirir, fakat “otomatik” sözcüğünün mekanik anlamına indirgenmemelidir. Burada söz konusu olan kör refleks değil, bağlama duyarlı yetkinliktir. İnsan aynı normu farklı ortamlarda farklı yoğunlukta uygulayabilir, muhatabın davranışına göre ayarlama yapabilir, istisnayı tanıyabilir ve kuralın lafzından çok işlevine göre hareket edebilir.

Tam da bağlama duyarlılık, pratik bilinci mekanik tekrardan ayıran temel unsurdur. Bir makine önceden belirlenen girdiye belirlenmiş işlem uygular; toplumsal aktör ise durumun anlamını yorumlar. Aynı söz bir cenazede, sınıfta, arkadaş grubunda veya mahkemede farklı anlam taşıyabilir. İnsan yalnızca sözcüklerin sözlük karşılıklarını bilerek uygun toplumsal davranışı üretemez; bağlamın örtük normlarını da kavraması gerekir. Pratik bilinç, sosyal dünyanın bu bağlamsal inceliklerini bedensel ve alışkanlıksal düzeyde taşıyan yetkinlik alanıdır.

Onu “sezgisel bilinç” olarak adlandırmak belirli ölçüde açıklayıcı olabilir, fakat kavramın tam karşılığı sayılmamalıdır. Sezgi sözcüğü çoğu zaman nedenini açıklayamadan bir sonuca varmayı çağrıştırır; Giddens’ın pratik bilinci ise bundan daha sistematik bir toplumsal beceriyi ifade eder. İnsan yalnızca ani sezgilerle değil, uzun süreli toplumsallaşma, tekrar ve deneyim sayesinde pratik olarak yetkin hâle gelir. Dolayısıyla burada söz konusu olan rastlantısal içgörü değil, dile tamamen çevrilmemiş fakat eylemde sürekli kullanılan bilgi stokudur.

Bizim nedensellik sentezimiz açısından pratik bilincin asıl önemi, yapı ile fail arasındaki ilişkinin hiçbir zaman bire bir mekanik aktarım olmadığını göstermesinde yatar. Toplum kural sağlar, fakat kural uygulamayı kendi başına gerçekleştirmez. Fail uygulamayı gerçekleştirir, fakat uygulama kurala bütünüyle dışarıdan eklenen bağımsız irade değildir. İkisinin arasında pratik bir yorumlama alanı bulunur. Kural, pratik bilinç aracılığıyla somut duruma tercüme edilir. Böylelikle yapısal belirlenim ile bireysel eylem arasında doğrudan neden-sonuç çizgisi yerine örtük bir aracılık tabakası oluşur.

Söz konusu aracılık, üçüncü konum fikri açısından olağanüstü verimlidir. Giddens’ın kendisi pratik bilinci teolojik veya metafizik anlamda “üçüncü operatör” olarak tanımlamaz; bu kavramsal bağlantı bizim sentezimize aittir. Fakat yapısal benzerlik belirgindir. Bir tarafta toplumun kuralları ve kaynakları, diğer tarafta somut fail vardır. Eğer yapı doğrudan davranış üretiyor olsaydı ilişki mekanik belirlenime yaklaşırdı. Eğer fail bütünüyle yapıdan bağımsız biçimde karar veriyor olsaydı toplumsal düzenin sürekliliği açıklanamazdı. Pratik bilinç, yapısal olanın fail tarafından bağlamsal biçimde işlenmesini sağlayan ara düzeydir. Ne yalnızca yapıdır ne de yapının dışında saf irade; yapının eyleme çevrildiği canlı işlem alanıdır.

Üçüncü konum burada ayrı bir töz olarak değil, çeviri işlemi olarak belirir. Toplumsal kural soyut düzeyde bulunur; somut davranış belirli zaman ve mekânda gerçekleşir. İkisi arasında tam özdeşlik yoktur. Aynı kural sonsuz sayıda özgül duruma uygulanabilir ve her uygulama küçük yorum farkları gerektirir. Pratik bilinç bu geçişi mümkün kılar. Yapıyı davranışa çevirirken yapıyı tamamen terk etmez, fakat onu bire bir kopyalamaz. Tam da bu nedenle karşılıklı nedenselliğin çevriminde mikroskobik fark üretme potansiyeli taşır.

Bir trafik kuralı örneği bunu basitleştirerek gösterebilir. Yazılı kural belirli davranışı emreder; fakat gerçek trafik, her saniye değişen sayısız unsur içerir. Sürücü yalnızca kurallar kitabındaki cümleleri sırayla uygulayarak hareket etmez. Diğer araçların hızını, yayaların niyetini, yol koşullarını, görüş mesafesini ve beklenmedik hareketleri sürekli değerlendirir. Kural davranışın çerçevesini sağlar; güvenli sürüş ise bağlama duyarlı pratik yetkinlik gerektirir. Tamamen kuralsız eylem kaos üretir, tamamen mekanik kural uygulaması ise gerçek dünyanın değişkenliğine uyum sağlayamaz.

Toplumsal hayatın büyük bölümü benzer bir pratik esnekliğe dayanır. İnsanlar nezaket kurallarını her durumda aynı yoğunlukta uygulamaz, hiyerarşik mesafeyi muhataba göre ayarlar, gündelik dil ile resmî dili birbirinden ayırır, ironiyi bağlamdan çıkarır ve yazılı olmayan sayısız davranış kodunu kullanır. Böyle bir yetkinlik toplumsal düzenin yalnızca dışsal normlardan ibaret olmadığını gösterir. Düzen, onu gerçekleştiren aktörlerin pratik zekâsına bağımlıdır.

Pratik bilincin mekanik kapanmayı kırma potansiyeli, aynı kuralın farklı uygulanabilmesinden gelir. Her uygulama küçük bir varyasyon içeriyorsa yeniden üretim hiçbir zaman tam bir kopya değildir. Çoğu varyasyon yapıyı değiştirecek kadar güçlü olmayabilir; hatta büyük bölümü yapının esnek biçimde sürdürülmesine hizmet edebilir. Yine de ontolojik açıdan önemli olan, yapı ile davranış arasında zorunlu bire bir eşleşme bulunmamasıdır. Kuralın aynı kalması davranışın tamamen aynı kalmasını garanti etmez. Arada pratik bir yorumlayıcı kapasite bulunduğu için sistem mikro düzeyde sürekli farklılık üretir.

Farkın varlığı tek başına dönüşüm anlamına gelmez. Bir toplum binlerce küçük sapmayı emebilir ve temel yapısını değiştirmeden sürdürebilir. Fakat hiçbir sapma ihtimalinin bulunmadığı mekanik sistemle, sapmaların mümkün fakat çoğunlukla soğurulduğu pratik sistem arasında temel fark vardır. Birincide ilişki mutlak kapanmıştır; ikincide kapanma sürekli olarak yeniden kurulmak zorundadır. Yapı kendiliğinden var olmaz, her pratikte yeniden gerçekleştirilir. Yeniden gerçekleştirilme zorunluluğu, aynı zamanda yapının tam anlamıyla garanti altında olmadığı anlamına gelir.

Burada pratik bilinç bir “özgürlük deposu” gibi romantikleştirilmemelidir. İnsanların örtük bilgiyle hareket etmesi, davranışlarının yapısal etkilerden bağımsız olduğunu göstermez. Tam tersine, pratik bilincin içeriğinin önemli bölümü toplumsallaşma sırasında edinilir. İnsan hangi durumda nasıl davranacağını yine toplum içinde öğrenir. Bedensel jestler, konuşma ritimleri, mesafe algıları, otoriteyle ilişki kurma biçimleri ve gündelik beklentiler tarihsel olarak şekillenmiştir. Pratik bilinç yapının dışındaki özgür bölge değil, yapısal bilginin eylemde yaşayan biçimidir.

Tam da burada üçüncülüğün inceliği ortaya çıkar. Üçüncü operatörün sisteme tamamen yabancı olması gerekmiyorsa, pratik bilinç son derece uygun örnektir. Yapının ürünüdür; çünkü kullandığı bilgi toplumsal dünyadan gelir. Fakat yapıya indirgenemez; çünkü aynı bilgiyi somut durumda nasıl uygulayacağı önceden eksiksiz belirlenmiş değildir. Failin yetkinliğidir; fakat saf bireysel irade değildir, çünkü yetkinliğin malzemesi toplumsaldır. Pratik bilinç böylece iki kutba aynı anda ait olup hiçbirine tamamen indirgenmeyen ara konumu işgal eder.

Karşılıklı nedensellik burada artık A’nın B’ye, B’nin A’ya etkisi biçimindeki basit daire olmaktan uzaklaşır. Yapı, pratik bilinç aracılığıyla eyleme dönüşür; eylem yapı üzerinde yeniden üretici veya dönüştürücü sonuç bırakır; ortaya çıkan yapı yeni pratik bilincin toplumsallaşma koşullarına katılır. Devreye üçüncü bir işlevsel moment yerleşir: uygulama. Uygulama salt köprü değildir; geçiş sırasında anlamı değiştirebilir. Soyut kural ile somut eylem arasındaki fark tam olarak burada üretilir.

Pratik bilincin zamanla ilişkisi de önemlidir. İnsan her eylem anında bütün geçmiş toplumsallaşmasını bilinçli biçimde hatırlamaz; geçmiş, davranış yetkinliği biçiminde şimdiki ana taşınır. Toplumun geçmişi kişinin bedeninde, alışkanlıklarında ve sezgisel davranışlarında yaşayabilir. Böylece tarih yalnızca dışsal kurumlarda değil, failin pratik bilgisinde de tortulaşır. İnsan mevcut anda hareket ederken geçmişin yapısal bilgilerini kullanır; fakat bunları yeni koşullara uyarladığı için geçmiş hiçbir zaman tamamen değişmeden geri dönmez.

Zamanın bu boyutu mekanik tekrar ile canlı tekrar arasındaki farkı keskinleştirir. Mekanik tekrar, geçmiş formun aynı koşullarda yeniden üretilmesini varsayar. Toplumsal pratikte ise koşullar hiçbir zaman bütünüyle aynı değildir. Muhataplar değişir, bağlam değişir, teknoloji değişir, beklentiler değişir, küçük olaylar yeni durumlar yaratır. Pratik bilinç geçmiş kuralı değişmiş şimdiye uygulamak zorundadır. Bu nedenle tekrar her seferinde küçük bir tercüme içerir. Tercüme ise tam özdeşliği imkânsızlaştırır.

İnsanların kendi eylemlerini refleksif biçimde izlemesi, pratik bilincin dönüştürücü kapasitesini daha da artırır. Fail belirli davranışın beklenen sonucu üretmediğini fark ettiğinde uygulamasını değiştirebilir. Başkalarının tepkilerini gözleyebilir, yeni stratejiler geliştirebilir ve rutin davranışını ayarlayabilir. Böylece geri besleme yalnızca kapalı çevrimin kendisini güçlendiren mekanizma değildir; sistemin kendi davranışına ilişkin bilgi edinmesine de hizmet edebilir. Fark, geri dönüş yoluyla tekrar sisteme girer.

Kapalı geri besleme ile refleksif geri besleme arasındaki ayrım burada önem kazanır. Kapalı geri beslemede sonuç başlangıç koşulunu yalnızca doğrular veya güçlendirir. Refleksif geri beslemede ise sonuç, failin başlangıç varsayımını yeniden değerlendirmesine yol açabilir. İnsan yaptığı şeyin sonucu üzerinden yalnızca davranışını değil, davranışı yöneten kural yorumunu da değiştirebilir. Böylece geri besleme determinizmin taşıyıcısı olmak yerine öğrenmenin mekanizmasına dönüşebilir.

Öğrenme, pratik bilincin üçüncül işlevini güçlendiren başka bir boyuttur. Sistem gerçekten öğrenebiliyorsa dışarıdan gelen farkı yalnızca eski kategorilerine çevirmiyor demektir; belirli ölçüde kendi davranış repertuvarını da değiştirebilir. İnsan başarısız deneyimden yeni bir uygulama geliştirebilir, beklenmedik durum karşısında alışkanlığını değiştirebilir ve eski kuralı farklı biçimde yorumlayabilir. Böylece dışsal olay sistemin yalnızca mevcut döngüsünün girdisi olmakla kalmaz; döngünün çalışma tarzını etkileyebilir.

Pratik bilincin örtük niteliği tam da bu uyarlanabilirliği mümkün kılar. Her davranış katı söylemsel formüllere bağlanmış olsaydı değişim için önce bütün teori sisteminin değiştirilmesi gerekebilirdi. Örtük bilgi daha esnektir; küçük uyarlamalar bilinçli doktrin değişimlerinden önce gerçekleşebilir. İnsanlar önce farklı davranmaya, sonra neden farklı davrandıklarını açıklamaya başlayabilir. Toplumsal dönüşüm kimi zaman kavramsal manifestodan değil, gündelik pratikte biriken küçük sapmalardan doğabilir.

Aynı nedenle pratik bilinç toplumsal değişimin kahramanca özne modeline ihtiyaç bırakmaz. Yapıyı değiştirmek için her zaman tarihsel koşulların üzerinde duran olağanüstü fail gerekmez. Binlerce kişinin günlük uygulamalarda yaptığı küçük ayarlamalar zamanla kuralların fiilî anlamını değiştirebilir. Yazılı norm aynı kalırken uygulama biçimi dönüşebilir; daha sonra yeni pratik kurumsallaşabilir ve resmî norm da ona uyum sağlayabilir. Yapısal değişim böylece bazen yukarıdan aşağıya kararla değil, aşağıdan yukarıya pratik kaymayla gerçekleşir.

Burada özgürlük daha incelikli bir biçim kazanır. Özgürlük, yapının yokluğunda istediğini yapmak değildir; çünkü yapı ortadan kalktığında anlamlı eylemin koşulları da büyük ölçüde ortadan kalkar. Daha işlevsel anlamıyla özgürlük, yapısal kuralları kullanırken onların uygulamasını tamamen mekanik biçimde tekrar etmek zorunda olmamaktır. Failin hareket alanı sınırsız değildir, fakat sıfır da değildir. Pratik bilinç bu sınırlı fakat gerçek açıklığın gündelik taşıyıcısıdır.

Mekanizma ile ruh arasındaki daha geniş ayrım açısından pratik bilinç özel bir konum kazanır. Toplumsal makine yalnızca kuralların bulunması nedeniyle mekanikleşmez; kuralların her durumda aynı sonucu zorunlu biçimde üretmesi hâlinde mekanikleşir. Pratik bilinç, kural ile sonuç arasına bağlamsal yorum, örtük bilgi ve refleksif uyarlama koyar. Nedensellik sürer, fakat bire bir zorunluluk gevşer. Toplum faili şekillendirir; fail yine toplumsal malzemeyi kullanır; buna rağmen uygulama anında küçük bir fazlalık oluşur.

Söz konusu fazlalık mistik veya nedensiz değildir. Geçmiş deneyim, bedenleşmiş bilgi, bağlama ilişkin algı, diğer aktörlerin tepkileri, amaçlar ve mevcut kaynaklar bir araya gelerek eylemi üretir. Fakat bu unsurların birleşimi basitçe önceden yazılmış sonuç vermez. Pratik bilinç farklı belirlenimleri tek bir somut eylemde koordine eder. Böylece üçüncünün işlevi nedenselliğin dışına çıkmak değil, çoklu nedenselliklerin arasında yeni bir düzenleme alanı açmaktır.

Üçüncü operatör fikriyle kurulan benzerliğin en güçlü yanı da burada yatar. Richard’ın müşterek sevgisinde üçüncü kişi Baba ile Oğul arasındaki sevgiye yabancı değildir, fakat onların karşılıklılığına indirgenemez; pratik bilinç de yapı ile fail ilişkisinin dışına yerleştirilmiş bağımsız güç değildir, fakat yapısal belirlenim ile bireysel eylemin bire bir özdeşleşmesini engeller. Her iki durumda üçüncü, iki kutbu ortadan kaldırmaz. İki kutup arasındaki bağın kendi üzerine kapanmasını önleyen bir aralık açar.

Giddens’ın pratik bilinci böylelikle sosyolojik düzlemde “ruhun” metaforik karşılığı gibi okunabilir; fakat bu ifade onun kendi teorisinin terminolojisi değil, bizim eklektik sistemimizin kavramsal tercümesidir. Ruh burada doğaüstü bir töz değil, mekanizmanın kendi kendisini kusursuzca tekrar etmesini engelleyen hareket payıdır. Toplum insanı biçimlendirir, insan toplumu yeniden üretir; fakat pratik uygulama hiçbir zaman yapının doğrudan karbon kopyası olmadığı için çevrimde mikroskobik farklar açılır. Sistemin canlılığı, bu farkların tamamen ortadan kaldırılamamasına bağlıdır.

Pratik bilincin değeri dolayısıyla yalnızca insanların teorik olarak ifade edemediği şeyleri bilmeleri değildir. Daha derin anlamıyla, toplumsal kural ile toplumsal eylem arasında zorunlu bir tercüme katmanı bulunduğunu gösterir. Tercüme varsa tam özdeşlik yoktur; tam özdeşlik yoksa yeniden üretim hiçbir zaman bütünüyle mekanik değildir. Her uygulama yapıyı taşırken onu somut koşullara göre yeniden biçimlendirir. Çoğu yeniden biçimlendirme küçük kalır, kimi zaman geri alınır, kimi zaman yapının istikrarına hizmet eder; fakat ilişkinin yapısal olarak tamamen kapanmasını engelleyen olasılık aynı yerde korunur.

Sosyolojik nedenselliğin burada ulaştığı form, lineer belirlenimden oldukça uzaktır. Toplum bireyi tek yönlü biçimde itmez; yapı eylem için kurallar ve kaynaklar sağlar. Birey de toplumu dışarıdan biçimlendiren bağımsız fail değildir; yapısal olarak edinilmiş pratik bilgiyle hareket eder. İkisi arasında pratik bilinç, toplumsal olanı somut eyleme dönüştüren, somut eylem aracılığıyla da toplumsal olanı yeniden üreten ara yüz gibi işler. Nedensellik korunur, fakat kendi üzerine kilitlenen saf karşılıklılık gevşer.

Pratik bilinç bu nedenle sosyolojik sistemin en ince hareket alanıdır. Orada yapı tamamen çözülmez, fail mutlaklaşmaz, düzen kaosa dönüşmez. İnsan toplumsal dünyanın kurallarını kullanmayı sürdürür; fakat onları her seferinde yaşayan, değişen, bağlamsal bir gerçeklik içinde uygular. Mekanik çevrimin içine giren fark tam da buradadır: toplumun insanda bıraktığı iz, insan tarafından yalnızca tekrar edilmez; kullanılır, yorumlanır, ayarlanır ve yeniden dünyaya bırakılır. Karşılıklı nedensellik böylece kendi sonuçlarını kör biçimde yeniden üretmek yerine, uygulama anında değişebilme kapasitesi taşıyan canlı bir dolaşıma dönüşür.                                                                                                                                    

3.8. Pratik Bilincin Üçüncü Operatör Olarak Okunması

Giddens’ın pratik bilinç kavramını “üçüncü operatör” olarak okumak, onun sosyolojisini kendi terminolojisinin dışına taşıyan fakat yapılaşma teorisinin iç mantığıyla uyumlu bir eklektik yorum gerektirir. Giddens doğrudan yapı ile fail arasına üçüncü bir ontolojik varlık yerleştirmez; tersine, yapı-fail ikiciliğinin kendisini çözmeye çalışır. Pratik bilinç de bu nedenle yapı ile bireyin arasına sonradan sokulan bağımsız bir töz değildir. Yine de yapısal belirlenimin davranışa nasıl dönüştüğünü ve davranışın yapıyı nasıl yeniden ürettiğini açıklayan ara işlem olarak düşünüldüğünde, kapalı karşılıklı nedenselliğin mekanikleşmesini önleyen üçüncül bir işlev üstlenir. Üçüncü burada sayı değil, işlem konumudur: iki kutup arasındaki nedensel aktarımın bire bir gerçekleşmesini engelleyen, ilişkiyi yorumlama ve uygulama üzerinden farklılaştıran ara düzey.

Yapı ile fail arasında hiçbir aracılık bulunmadığını varsaymak, sosyal dünyayı mekanik nedenselliğe yaklaştırırdı. Bir norm varsa davranış onu doğrudan takip eder; belirli bir kurum varsa aktör onun gerektirdiği rolü eksiksiz gerçekleştirir; belirli kaynak dağılımları varsa kişiler önceden belirlenmiş tepkileri üretirdi. Böyle bir sistemde toplumsal yapı bir program, birey de programın yürütüldüğü taşıyıcı hâline gelirdi. Bireyin yapıya geri etkisi bile gerçek özgürlük üretmezdi; çünkü yapının belirlediği davranışlar yeniden yapıyı üretir ve çevrim kusursuz biçimde kapanırdı. Toplum insanı yaratır, yaratılmış insan toplumu yeniden yaratır ve hiçbir aşamada mevcut ilişkinin gramerini değiştirecek fazlalık ortaya çıkmazdı.

Pratik bilinç bu bire bir aktarımı kesintiye uğratır. İnsan normu yalnızca almaz; onu bir durumda nasıl kullanacağını bilir. Kuralın anlamı ile uygulamanın biçimi arasındaki mesafe, toplumsal eylemin bütün zenginliğini taşır. Aynı norm farklı kişilerce farklı biçimlerde uygulanabilir; aynı kişi aynı normu farklı bağlamlarda farklı yoğunlukta gerçekleştirebilir. Uygulamada ortaya çıkan fark, kuralın reddedilmesi anlamına gelmez. Tersine, çoğu zaman kuralın yaşamaya devam edebilmesi için gereklidir. Değişen dünyada değişmeden uygulanmaya çalışan kural, sonunda işlevsiz hâle gelebilir; bağlamsal uyarlama ise normun sürekliliğini mümkün kılar. Toplumsal sistemin hayatta kalması bu açıdan tam mekaniklikten değil, kontrollü farklılaşmadan beslenir.

Üçüncü operatörün ilk niteliği burada açığa çıkar: belirlenimi kaldırmadan bire bir belirlenimi bozar. Fail yapıdan bağımsız değildir; kullandığı dil, kategoriler, normlar ve kaynaklar toplumsal olarak edinilmiştir. Buna rağmen yapı, failin davranışını bir fizik yasasının sonucu üretmesi gibi üretmez. Arada pratik bir değerlendirme gerçekleşir. İnsan koşulu tanır, bağlamı okur, karşısındaki aktörün tepkisini sezebilir, normun hangi bölümünün geçerli olduğunu belirler ve eylemini bunlara göre ayarlar. Nedensellik sürmektedir; ancak neden ile sonuç arasındaki bağlantı yoruma açık bir ara katmandan geçer.

Böyle bir aracılık, karşılıklı nedensellik çevrimine mikroskobik belirsizlikler sokar. Belirsizlik burada tamamen rastlantısallık anlamına gelmez. Failin davranışı sonsuz seçenekler arasından keyfî biçimde seçilmez; geçmiş deneyimi, alışkanlıkları, toplumsal bilgisi, bedensel yetkinliği ve mevcut durumun özellikleri tarafından güçlü biçimde koşullandırılır. Buna rağmen aynı koşulların tek bir davranışı zorunlu olarak üretmesi gerekmez. İki toplumsal aktör benzer yapısal konumlarda bulunup aynı normu farklı biçimde uygulayabilir. Küçük farklar tek başına toplumsal dönüşüm yaratmayabilir, fakat sistemin tam deterministik kapanışını engelleyen ontolojik bir aralık oluşturur.

Pratik bilincin üçüncülüğü tam da “içeride ama indirgenemez” oluşunda yatar. Tamamen dışarıda değildir; toplumsal yapı tarafından şekillendirilmiştir. Tamamen yapıya ait de değildir; çünkü yapıyı belirli bağlama çevirecek uygulama bilgisi failde işler. Salt bireysel değildir; çünkü bireyin bildiği pratiklerin büyük bölümü kolektif olarak öğrenilmiştir. Salt kolektif de değildir; çünkü gerçek uygulama tekil beden, tekil bağlam ve tekil zaman içerisinde gerçekleşir. Pratik bilinç böylece yapı ile failin ikisini de taşıyan, fakat ikisine tam olarak özdeş olmayan bir sınır bölgesi oluşturur.

Bu sınır bölgesini basit arabuluculukla karıştırmamak gerekir. Arabulucu iki sabit kutup arasında mesaj taşıyabilir; pratik bilinç ise taşınan şeyi dönüştürür. Yapısal kural eyleme çevrilirken soyut formundan çıkar, somut koşullara bağlanır ve belirli bir yoruma kavuşur. Aynı şekilde eylemin sonucu yeniden yapıya dönerken tekil davranış olmaktan çıkar; tekrarlandığı, tanındığı ve başkaları tarafından benimsendiği ölçüde yeni bir toplumsal örüntünün parçası olabilir. Dolayısıyla pratik bilinç sadece A ile B arasında köprü kurmaz; A’nın B’ye ve B’nin A’ya dönüşme biçimini değiştirir.

Üçüncü operatörün ikinci niteliği çeviridir. Toplumsal yapı soyut düzenlilikler halinde bulunurken hayat her zaman somut olaylardan oluşur. Norm genel, durum tekildir. Kural tekrar edilebilir, olay ise kendi bağlamında biriciktir. Pratik bilinç genelle tekil arasındaki geçişi gerçekleştirir. Fakat hiçbir çeviri iki dil arasında kusursuz özdeşlik sağlamadığı gibi, yapısal normun somut eyleme tercümesi de tam eşdeğerlik üretmez. Her uygulamada küçük bir yorum fazlası bulunur. Sistem kendisini yeniden üretirken bu fazlalıkları sürekli olarak taşır.

Çevirinin zorunluluğu, mekanik tekrarın neden sosyal dünyada imkânsızlığa yaklaştığını da gösterir. Bir makinenin aynı girdiye aynı çıktıyı vermesi mümkün olabilir; ancak insan davranışında “aynı durum”un eksiksiz tekrarı neredeyse mümkün değildir. Zaman değişmiştir, aktör değişmiştir, önceki eylemlerin hafızası yeni duruma eklenmiştir. Bir norm ikinci kez uygulandığında bile artık ilk uygulamanın sonuçlarının bulunduğu farklı bir dünyada uygulanır. Pratik bilinç geçmiş yapıyı değişmiş şimdiki zamana uyarlar. Tekrarın içinde fark kaçınılmaz hâle gelir.

Söz konusu farkın toplumsal düzeyde etkili olabilmesi için büyük devrimci kopuşlar gerekmez. Kurumların fiilî anlamları çoğu zaman gündelik kullanım değişiklikleriyle kayabilir. İnsanlar mevcut bir rolü biraz farklı icra etmeye, belirli bir kelimeyi başka bağlamlarda kullanmaya, kurala yeni bir istisna tanımaya veya eski bir prosedürü daha farklı yorumlamaya başladıklarında yapının resmî biçimi aynı kalırken pratik içeriği değişebilir. Yeterince yaygınlaşan farklı uygulama, zamanla yeni normallik hâline gelir. Böylece toplumsal değişim kimi zaman açık çatışmadan önce sessiz pratik yeniden yorumlamada gerçekleşir.

Üçüncü operatörün burada ürettiği şey mutlak kopuş değil, sapma kapasitesidir. Kapalı sistem, sonuçlarını kendi başlangıç koşullarına mümkün olduğunca özdeş biçimde geri bağlamak ister. Pratik bilinç ise her geçişte küçük sapmalar yaratabilecek esneklik taşır. Çoğu sapma sistem tarafından emilir. Bazıları sistemin kendisini daha iyi korumasını bile sağlayabilir. Ancak sistemin her yeniden üretim anında tekrar çalıştırılması gerekmesi, onun mutlak ve kendi kendine yeterli olmadığını gösterir. Yapının devamı pratik performansa bağımlıdır; performans ise hiçbir zaman yapının bütünüyle otomatik kopyası değildir.

Burada üçüncü operatörün “özgürlük” ile ilişkisi dikkatle kurulmalıdır. Pratik bilinç sınırsız seçim imkânı yaratmaz. Bir insan toplumsal dilin dışında konuşamaz, kurumun bütün kaynaklarından bağımsız davranamaz, kendi tarihini yokmuş gibi silemez. Üçüncünün sağladığı açıklık, nedenselliğin sona ermesi değil, nedensel tekilliğin bozulmasıdır. Aynı yapısal koşulun birden fazla uygulanabilir karşılığı bulunabiliyorsa sistem geleceği bütünüyle tek bir çizgiye kapatamaz. Özgürlük burada nedenin yokluğu değil, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin tek seçenekli olmamasıdır.

Pratik bilincin refleksif izleme ile birleşmesi üçüncül işlevi daha da güçlendirir. Aktör yalnızca normu bağlama uygulamaz; uygulamanın sonuçlarını da gözleyebilir. Davranış beklenenden farklı sonuç ürettiğinde kişi stratejisini değiştirebilir. Böylece nedensel çevrim kendisini yalnızca yeniden üretmez, kendi işleyişi hakkında bilgi toplar. Geri besleme artık yalnızca başlangıç koşullarını güçlendiren mekanizma değildir; davranışın düzeltilmesini sağlayan öğrenme kanalı hâline gelir. Kapalı çevrim kendi sonucunu kanıt olarak kullanırken refleksif çevrim sonucu bir soru olarak da kullanabilir.

İkisi arasındaki fark küçümsenmemelidir. Kapalı geri besleme “beklediğim sonuç oldu, demek ki başlangıç varsayımım doğrudur” biçiminde işler. Refleksif geri besleme ise “beklediğim sonuç olmadı; hangi varsayımımı değiştirmeliyim?” sorusunu mümkün kılar. Birinci durumda dış dünya sistemin zaten sahip olduğu bilgiyi doğrulayan aynadır. İkinci durumda dış dünya sistemin bilgisini değiştirebilecek direnç kaynağıdır. Pratik bilinç, bu direnci gündelik davranışa çevirebildiği ölçüde karşılıklı nedenselliğin kendi doğrulama döngüsüne kapanmasını engeller.

Tam da burada Giddens’ın teorisi yalnızca sosyolojik bir fail-yapı çözümlemesi olmaktan çıkıp daha geniş bir sistem mantığına bağlanabilir. Her kapalı karşılıklı nedensellik çevrimi, kendi sonuçlarını tekrar kendi nedenlerine bağlama eğilimindedir. Sistemin canlı kalabilmesi için bu dolaşımın bir noktasında sonuçların yalnızca geri beslenmemesi, yorumlanabilmesi gerekir. Toplumsal düzeyde bu yorumlayıcı ara katman pratik bilinçte görünür olur. İnsanlar sistemin sonuçlarını sadece taşımakla kalmaz; deneyimler, kıyaslar, ayarlar ve zaman zaman farklı davranır.

Pratik bilincin üçüncü operatör olarak okunması, “üçüncü” kavramının neden illa bağımsız bir varlık olmak zorunda olmadığını da gösterir. Bazen üçüncü bir kişi, bazen bir kurum, bazen dışsal gerçeklik, bazen de ilişkinin içinde gerçekleşen bir işlem olabilir. Belirleyici ölçüt ontolojik kategorisi değil, kapalı karşılıklılık üzerinde yaptığı etkidir. Eğer bir öğe veya süreç iki kutbun birbirlerini tam olarak tekrar üretmesini engelliyor, ilişkiye farklılık taşıyor ve sistemi kendi dışındaki koşullara duyarlı kılıyorsa üçüncül işlev görmektedir.

Giddens bağlamında bu işlev, failin toplumsal kuralları pratik olarak kullanmasında bulunur. Failin bilgisi söylemsel olarak tam açıklanabilir değildir; dolayısıyla eylem, açık kodların mekanik yürütülmesine indirgenemez. Aynı zamanda pratik bilgi keyfî değildir; tarihsel olarak edinilmiş toplumsal yetkinliğe dayanır. İçkinlik ile fark burada aynı anda korunur. Üçüncü operatörün genel yapısal özelliği de tam olarak budur: sistemi parçalayacak kadar dışsal değildir, sistem tarafından eksiksiz emilecek kadar içsel değildir.

Pratik bilincin bedenle ilişkisi bu ara konumu daha da derinleştirir. Toplumsal bilgi yalnızca zihinde kavramsal şemalar hâlinde bulunmaz; jestlere, duruşlara, zamanlama alışkanlıklarına, mekânsal mesafelere, konuşma ritmine ve sayısız bedensel pratiğe yerleşebilir. Kişi belirli durumda ne yapacağını “düşünmeden” bilir, çünkü toplumsal düzen bedenleşmiştir. Böylece yapı doğrudan bilince emir veren dış güç olmaktan çıkar ve kişinin hareket kapasitesinin parçası olur. Buna rağmen beden hiçbir koşulu tam olarak aynı biçimde yeniden üretmediği için uygulama yine küçük varyasyonlar taşır.

Bedenleşmiş pratik aynı zamanda mekanikliğin neden tam anlamıyla kapanamadığını gösterir. Beden yorgunluk, duygulanım, yaş, çevre, hastalık, beceri ve geçmiş deneyim gibi sayısız değişkene açıktır. Toplumsal norm bedende gerçekleşirken maddi dünyanın kontenjan koşullarıyla karşılaşır. Kurallar soyut olabilir, beden değildir. Dolayısıyla yapısal düzen fiilen gerçekleştirilmek istediğinde sosyal olmayan koşullarla da karşılaşır. Dışsallık yalnızca başka insanlar veya düşünceler değil, bedenin ve maddi çevrenin direnci üzerinden de sisteme girebilir.

Üçüncü operatörün bir başka özelliği burada ortaya çıkar: sistem dışını sisteme tercüme etmek. Saf dışsallık toplumsal düzen tarafından doğrudan işlenemeyebilir. Bir olayın toplumsal anlam kazanması için yorumlanması gerekir. Pratik bilinç, beklenmedik durumu mevcut bilgiyle ilişkilendirerek sisteme taşır; fakat tam da beklenmedik olduğu için mevcut bilgiye küçük bir baskı uygular. Sistem dışarıdan gelen şeyi tamamen reddetmezse onu işlerken kendisini de değiştirmek zorunda kalabilir. Açıklık yalnızca kapının açık olması değil, içerideki düzenin gelen şeyden etkilenebilmesidir.

Pratik bilincin yapı ile fail arasındaki konumu, karşılıklı nedenselliğin zaman problemine de cevap verir. Yapı geçmiş pratiklerin tortusudur; fail şimdiki zamanda hareket eder; eylemin sonuçları gelecekteki yapının koşullarına dönüşür. Pratik bilinç bu üç zamanı tek eylemde birleştirir. Geçmişten edinilmiş bilgiyi şimdi uygular ve gelecekte yeniden kullanılabilecek bir örnek üretir. Dolayısıyla üçüncü operatör yalnızca iki ontolojik kutup arasında değil, zamanın üç yönü arasında da aracılık eder. Geçmiş, şimdiyi tamamen belirlemez; şimdi geçmişin birikimini bütünüyle terk etmez; gelecek ise şimdiki uygulamanın farklılıklarını taşıyabilir.

Böyle bakıldığında toplumsal dönüşüm, nedensel zincirin dışından gelen mucizevi kopuş olmaktan çıkar. Dönüşüm, yeniden üretimin hiçbir zaman eksiksiz özdeş olmamasından doğabilecek kümülatif farklılaşmadır. İnsanlar yapıyı her gün yeniden kurar, fakat aynı dünyanın aynı insanlar tarafından aynı koşullarda yeniden kurulması mümkün değildir. Küçük farklar birikebilir, yeni örüntüler oluşturabilir ve daha sonra yeni yapısal koşullara dönüşebilir. Nedensel sistem kendisini üretirken kendi değişiminin malzemesini de üretir.

Yine de pratik bilincin sistemsel açıklığı garanti ettiği söylenemez. Aynı yetkinlik statükonun son derece esnek biçimde devam etmesini de sağlayabilir. Aktörler kuralları bağlama göre ayarlayarak kurumun krizlere dayanmasını sağlayabilir. Bir bürokrasi katı olsaydı küçük değişiklikte çökecekken çalışanların pratik esnekliği sayesinde farklı koşullara uyum gösterebilir. Böylece üçüncül işlev çift değerlidir: farklılık üretir, fakat farklılık her zaman dönüşüme gitmez. Bazen sistem tam da küçük farklılıklara izin verdiği için büyük değişimi engeller.

Bu çift değerlilik üçüncü operatör kavramının romantikleştirilmesini önler. Üçüncü mutlak kurtuluş ilkesi değildir; kapanmayı imkânsızlaştıran kesin güç de değildir. Daha doğru biçimde, kapanmanın hiçbir zaman tam ve masrafsız olmamasını sağlayan fark potansiyelidir. Sistem üçüncüyü bastırabilir, araçsallaştırabilir veya kendi yeniden üretimine bağlayabilir. Fakat üçüncü konum var olduğu sürece tam özdeşlik sürekli yeniden kurulmak zorundadır. Sistemin kendisini tekrarlaması doğal sonuç olmaktan çıkar, aktif bir üretim sürecine dönüşür.

Sosyolojik düzlemde pratik bilincin önemi tam da burada yoğunlaşır. Berger ve Luckmann’ın insan-toplum çevrimi, toplumsal gerçekliğin karşılıklı üretimini çok güçlü biçimde açıklamıştı; Giddens bu çevrimin içinde yapının davranışa nasıl dönüştüğünü açarak yeniden üretimin mikro mantığını görünür kılar. İnsan toplumun ürünü olarak eyleme başlar, fakat aldığı yapıyı doğrudan geri vermez. Arada pratik uygulama vardır. Toplum insanı şekillendirir; insan şekillendirilmiş hâliyle dünyaya çıkar; ancak dünyaya bıraktığı şey, aldığı yapının bire bir kopyası değildir. Mekanik çevrim tam da bu küçük fark yüzünden tam kapanamaz.

Pratik bilinç dolayısıyla bizim sentezimizde sosyolojik “üçüncü”nün en uygun adaylarından biridir. Richard’daki üçüncü kişinin sevgi ilişkisinde yaptığı işin aynısını içerik düzeyinde yapmaz; iki teori arasında doğrudan özdeşlik kurmak anlamsız olurdu. Yapısal ortaklık daha soyut bir düzeydedir. Richard’ın üçüncüsü ikili sevginin kendisini yalnızca iki kutup arasında tüketmesini engeller; Giddensçı pratik bilinç ise yapı ile failin birbirlerini tamamen mekanik biçimde yeniden üretmesini önleyen uygulama aralığını görünür kılar. Her iki durumda da ilişki ortadan kalkmaz, karşılıklılık korunur, fakat karşılıklılığın kendine yeterli bir daire oluşturması engellenir.

Üçüncü operatörün sosyolojik biçimi böylece bir “fazlalık” olarak anlaşılabilir. Yapının fail üzerinde yaptığı etki ile failin yapıya geri verdiği etki birbirine tam olarak eşit değildir. Arada bağlam, yorum, beden, deneyim, refleksif izleme ve beklenmedik sonuçlar bulunur. Çıktı, girdinin eksiksiz kopyası değildir. Sistem yaşadığı sürece bu farkı sürekli yönetmek zorundadır. Sosyal dünyanın canlılığı da tam olarak burada ortaya çıkar: toplum kendisini yeniden üretir, fakat kendisini hiçbir zaman matematiksel özdeşlikle kopyalayamaz.

Dolayısıyla pratik bilinç, karşılıklı nedenselliğin mekanik kapanmasını “nedensiz özgürlük” yoluyla değil, çeviri, yorum ve sapma yoluyla gevşetir. Yapı vardır, fail vardır ve birbirlerini üretirler; fakat aralarında çalışan pratik yetkinlik nedeniyle üretim özdeşliğe dönüşmez. Sosyal sistemin ruhu metaforik olarak tam da burada aranabilir: kuralsızlıkta değil, kuralın canlı uygulamasında; yapının yokluğunda değil, yapının her defasında yeniden yorumlanmak zorunda oluşunda; nedenlerin kesilmesinde değil, nedenlerin tek bir sonuca kapanmasının engellenmesinde.

4. Teoloji ile Sosyolojinin Yapısal Birliği

4.1. Baba–Oğul ile Birey–Toplum Arasındaki Biçimsel Paralellik

Richard of St. Victor’ın teslis düşüncesi ile modern sosyolojinin birey-toplum problemi içerik, tarih, yöntem ve kavramsal amaç bakımından birbirinden olağanüstü derecede uzaktır. Birinde ilahi sevginin kusursuzluğu ve teslis kişileri arasındaki ilişki tartışılır; diğerinde toplumsal kurumların insan eylemiyle ilişkisi, yapıların sürekliliği ve failliğin koşulları araştırılır. İki alanı doğrudan özdeşleştirmek hem teolojik hem sosyolojik kavramları anlamsızlaştırırdı. Eklektik sentezin amacı içerikleri birbirine karıştırmak değil, birbirinden bağımsız teorilerin altında çalışan aynı biçimsel problemi görünür kılmaktır. Soyutlama yeterince yükseltildiğinde Baba–Oğul ilişkisi ile birey–toplum ilişkisi arasında şaşırtıcı bir ortak yapı belirir: iki kutup birbirlerinin anlam ve varlık koşullarına dönüştüklerinde karşılıklılık, kendi üzerine kapanma tehlikesi taşır.

Teolojik örnekte ilk iki kutup Baba ve Oğul’dur. Richard’ın sevgi mantığında ilişki yalnızca tek yönlü değildir; sevgi karşılıklı olmalıdır. Sevenin karşısında sevilen, sevilenin karşılığında yeniden seven bulunur. Karşılıklılık sevginin yetkinliğini artırır; çünkü tek taraflı yönelim müşterek bir ilişkiye dönüşür. Sosyolojik örnekte ise Durkheim’la güçlü biçimde toplumdan bireye doğru kurulan nedensellik, Berger ve Luckmann’la birlikte çift yönlü hâle gelir: toplum insanı biçimlendirirken insan da toplumu üretir. Tek taraflı belirlenim, karşılıklı üretime dönüşür. Her iki örnekte de ilk teorik ilerleme tek yönlülüğün aşılmasıdır.

Fakat iki yönlülük kendi başına nihai çözüm değildir. Baba ile Oğul yalnızca birbirlerini sever ve sevgilerinin bütün anlamı bu karşılıklı devreden doğarsa ilişki kendi yeterliliğine kapanabilir. İnsan ile toplum yalnızca birbirlerini üretir ve her birinin bütün özellikleri diğerinden açıklanırsa sosyolojik açıklama da kendi üzerine kapanabilir. İlk sistemde seven sevildiği için, sevilen sevdiği için karşılık verir; ikincisinde insan toplum tarafından biçimlendirildiği için toplumu yeniden üretir, toplum da insanlar tarafından yeniden üretildiği için insanları biçimlendirmeyi sürdürür. İçerikler bütünüyle farklı olmasına rağmen biçim aynıdır: A, B’yi üretir; B, A’yı yeniden üretir.

Biçimsel paralellik burada yalnızca karşılıklı etki bulunmasından ibaret değildir. Daha önemli nokta, her iki kutbun da ilişki içinde kendi kimliğini kazanmasıdır. Baba ile Oğul arasındaki teolojik ilişki kişi kavramının ilişkisel yapısını taşır; sevginin anlamı tarafların birbirine yönelişinden ayrı düşünülemez. Sosyolojik düzlemde birey de toplumdan önce tamamlanmış saf özne değildir; dili, normları, kimlikleri ve pratik yetkinlikleri toplumsal dünya içinde edinir. Toplum ise bireylerin eylemlerinden bağımsız metafizik nesne değildir; insanların pratikleri aracılığıyla sürdürülür. Her iki yapıda kutuplar birbirine dışarıdan temas eden tamamlanmış tözlerden ziyade, ilişki içinde belirlenen konumlara yaklaşır.

Tam da bu nedenle karşılıklılık daha güçlü bir birlik üretir. Tek yönlü ilişkide A bağımsız neden, B bağımlı sonuçtur. İki yönlü ilişkide ise taraflar birbirlerine bağlanır; her birinin devamı diğerinin cevabına ihtiyaç duyar. Birliğin yoğunluğu artarken kapanma ihtimali de büyür. Sistem artık dışarıdan sürekli yeni neden almak zorunda değildir; kendi sonuçlarını kendi nedenlerine çevirebilir. Baba ile Oğul arasındaki sevgi kendi içinde sürekli karşılık bulur; birey ile toplum arasındaki üretim de her kuşakta yeniden kendi koşullarını yaratabilir. İki sistem de kendi iç dolaşımlarından süreklilik çıkarabilir.

Biçimsel ortaklığın en kritik unsuru tam olarak kendi kendine yeterlilik yanılsamasıdır. Bir ilişki ne kadar karşılıklıysa, dışarıdaki unsura ihtiyacının azaldığı düşünülebilir. İki kişi birbirine bütün sevgiyi sağlıyorsa üçüncü gereksiz görünebilir. Toplum insanı, insan toplumu açıklıyorsa üçüncü bir açıklama düzeyine ihtiyaç olmadığı düşünülebilir. Sistem teorik olarak tamamlanmıştır: her nedenin sonucu, her sonucun nedeni içeridedir. Fakat tam da bu tamamlanmışlık açıklığın kaybına dönüşür. Sistem kendi dışındaki şeyi hesaba katmak için kavramsal boşluk bırakmaz.

Baba–Oğul ilişkisi ile birey–toplum ilişkisi arasındaki benzerlik bu noktada “ikiliğin totalizasyonu” biçiminde ifade edilebilir. İki kutup birlikte bütünü oluşturduklarını varsaydığında üçüncüye yer kalmaz. Teolojik ilişkide sevginin bütün alanı iki kişi arasında tüketilir; sosyolojik modelde toplumsal değişimin bütün nedenleri yapı ile fail arasındaki çevrimden türetilir. Her şey iki kutuptan açıklanabiliyorsa sistem kavramsal olarak total hâle gelir. Totalite güçlü görünür, çünkü açıklanmamış artık bırakmaz; fakat aynı nedenle yenilik, dışsallık ve indirgenemez fark için yer de bırakmaz.

Buradaki “üçüncü” fikri iki alanda da benzer işlev üstlenmeye başlar. Richard’da üçüncü kişi, ikili sevginin değersizliğini ilan etmez; Baba ile Oğul arasındaki sevginin kendisini paylaşabilir hâle getirir. Sosyolojik modelde pratik bilinç de yapı ile fail ilişkisini ortadan kaldırmaz; yapının fail tarafından uygulanma biçiminde yorum ve sapma alanı açar. Her iki durumda üçüncü, iki kutba rakip yeni merkez değildir. Onların ilişkisini sürdürürken ilişkinin kendi kendisine yeterli olmasını engeller.

Biçimsel ortaklığı daha keskin görmek için üçüncünün “dışarıdan müdahale” olmadığını vurgulamak gerekir. Kutsal Ruh teslisin dışından gelip Baba ile Oğul’un ilişkisini bozan yabancı kuvvet değildir. Pratik bilinç de toplumun dışından gelen saf bireysel özgürlük değildir. Her iki üçüncü de sistemin içinde bulunur; fakat ikili yapıya indirgenemez. Açılım böylece sistemin bütünlüğünü parçalamadan gerçekleşir. Üçüncü, içerinin içinde bir dışarılık noktası meydana getirir.

İçkin dışsallık kavramı iki alanın biçimsel ortaklığını açıklamak için özellikle elverişlidir. Tamamen dışarıda bulunan unsur sistemle ilişkiye giremeyebilir; tamamen içeride olan unsur ise mevcut devrenin tekrarından başka bir işlev görmeyebilir. Üçüncü, ilişkinin anlam dünyasına ait olduğu hâlde iki kutbun karşılıklılığı tarafından tüketilemeyen konumdur. Richard’da müşterek sevilen üçüncü ilahi sevginin dışında değildir; Giddensçı pratik bilinç de sosyal yapının dışında değildir. Buna rağmen her ikisi ikili karşılıklılığın bire bir tekrarını önleyen farklılık taşır.

Paralelliğin başka bir boyutu, ilişkinin yönünü değiştirme işlevidir. Baba ile Oğul yalnızca birbirlerine yönelmek yerine birlikte üçüncüye yönelir. Fail de yapının normlarına yalnızca tepki veren pasif nesne olmak yerine, pratik bilinç aracılığıyla onları belirli bağlama yönlendirir. Birinci durumda sevginin vektörü, ikinci durumda nedenselliğin uygulama biçimi değişir. Üçüncü yeni bir içerik eklemekten çok mevcut ilişkinin geometrisini dönüştürür.

Sevginin ikili devresi ile toplumsal yeniden üretim devresi arasında zaman açısından da benzerlik vardır. İki sistem sürekliliklerini tekrar sayesinde korur. Sevgi karşılık buldukça kendisini yeniden üretir; toplum pratiklerde tekrarlandıkça devam eder. Geçmiş ilişki sonraki ilişkinin koşuluna dönüşür. Sevilen kişi önceki karşılıklardan oluşan hafızayı taşır; toplumsal fail de geçmiş kuşakların kurumları içinde hareket eder. Her iki durumda geçmiş, şimdiki ilişkinin içine yerleşmiştir. Üçüncü konum, geleceğin yalnızca geçmiş karşılıklılığın tekrarı olmasını engelleyen yeni yönelim ihtimalidir.

Tekrarın kendisi kötü değildir. Sevginin sürekliliği tekrar olmadan kurulamaz; toplum da norm ve pratiklerin belirli ölçüde yinelenmesi olmadan varlığını sürdüremez. Sorun tekrarın özdeş yeniden üretim hâline gelmesidir. Sevgi her defasında aynı karşılık hesabına dönüyorsa manevi fazlalığını kaybedebilir; toplumsal pratik her defasında mevcut yapıyı aynen geri üretiyorsa fail yalnızca sistemin çalışma parçasına dönüşebilir. Üçüncünün işlevi tekrarı ortadan kaldırmak değil, tekrarın içine fark sokmaktır.

Bu nokta, teolojik “ruh” ile sosyolojik “pratik” arasında kurulabilecek en güçlü biçimsel bağlantıyı verir. Ruhun işlevi doğrudan fiziksel nedenselliği reddetmek olarak değil, ilişkinin kendisini kapalı mekanizmaya dönüştürmesini önlemek olarak düşünülürse, pratik bilinç de toplumsal makinenin aynı tür kapanmasını engelleyen seküler işlevsel analojiye dönüşür. Burada özdeşlik değil analoji vardır. Kutsal Ruh teolojik kişidir; pratik bilinç sosyolojik eylem bilgisi kategorisidir. Ontolojik statüleri bütünüyle farklıdır. Fakat ikisi de kendi disiplinlerinin içindeki ikili yapının tam kapanışını bozan fazlalık olarak okunabilir.

İki teori arasındaki benzerliği kurarken tarihsel etkilenme iddiası da gereksizdir. Giddens’ın Richard’ın teslis teorisini sosyolojik modele aktardığını söylemek için hiçbir gerek yoktur; mesele düşünce tarihinde bilinçli bir aktarım zinciri kurmak değildir. Daha güçlü iddia, birbirinden bağımsız teorik alanların benzer yapısal problemler karşısında benzer biçimlere ihtiyaç duyabilmesidir. Teoloji sevginin ikili karşılıklılığının ötesinde üçüncü müşterekliği düşünür; sosyoloji yapı-fail çevriminin içinde pratik aracılık ve bağlamsal uygulamayı düşünür. Disiplinler farklıdır, problem formu tekrar eder.

Tam da bu tekrar eklektik senteze teorik değer kazandırır. Bir kavram yalnızca tek disiplinin özgül sorununa cevap veriyorsa yerel açıklama olarak kalabilir. Aynı biçim birbirinden bağımsız alanlarda tekrar ortaya çıkıyorsa daha soyut bir ontolojik yapının izinden söz etmek mümkün hâle gelir. İki kutbun karşılıklı belirlenimi, kapanma ihtimali ve üçüncü aracılığıyla yeniden açıklık kazanması; sevgi teorisinden toplumsal teoriye kadar uzanabiliyorsa mesele yalnızca teolojiye veya sosyolojiye ait olmayabilir. Burada disiplinlerarası soyutlamanın meşru alanı açılır.

Baba–Oğul ile birey–toplum arasındaki paralelliğin bir diğer boyutu, karşılıklılığın ilk aşamada ilerleme oluşturmasıdır. Tek yönlü ilişki daha yoksuldur. Karşılıklı sevgi tek taraflı sevgiden, toplum-insan diyalektiği yalnızca toplumun bireyi belirlediği modelden daha ilişkisel bir açıklama sunar. Dolayısıyla karşılıklılık eleştirisi onu reddetmek anlamına gelmez. Tersine, karşılıklılık zorunlu fakat yetersiz aşamadır. Sistem tek yönlü belirlenimden kurtulur, fakat ikinci aşamada kendi karşılıklılığına kapanabilir. Üçüncü, işte bu ikinci problemin çözümüdür.

Bu üç aşamalı form soyut olarak şöyle düşünülebilir: önce asimetrik belirlenim, sonra karşılıklı belirlenim, ardından açık karşılıklılık. İlk düzeyde A, B’yi belirler. İkinci düzeyde A ile B birbirini belirler. Üçüncü düzeyde A ile B’nin karşılıklı belirlenimi, ikisine indirgenemeyen C işlevi sayesinde kendi dışına açık kalır. C mutlaka üçüncü nesne değildir; ilişkinin geçirgenliğini sağlayan operatördür. Richard ve Giddens arasındaki biçimsel bağ tam da bu üçüncü aşamada kurulabilir.

Üç aşamalı model determinizm tartışmasını da derinleştirir. Tek yönlü belirlenimde mekanik zorunluluk açıktır. Karşılıklı belirlenimde ilk bakışta özgürlük artmış gibi görünür, çünkü hiçbir kutup mutlak egemen değildir. Fakat her iki kutup yalnızca birbirlerini üretiyorsa determinizm ortadan kalkmamış, dairesel hâle gelmiştir. Açık karşılıklılıkta ise nedensellik sürer, fakat sistem kendi bütün koşullarını yalnızca iki kutbun geçmiş durumlarından türetemez. Üçüncü işlev, yeni farkların dolaşıma girebildiği alan yaratır.

Teolojik örnekte “fark” sevginin paylaşılabilirliğinde görünür. İki kişinin sevgisi yalnızca birbirlerine dönmek yerine ortaklaşa üçüncüye açılır. Sosyolojik örnekte fark, kuralın pratik uygulamada bire bir tekrar edilmemesinde görünür. Birinde sevgi taşar, diğerinde uygulama sapar. İki fiil arasında derin bir yapısal ortaklık vardır: taşma ve sapma, kapalı devrenin kendisine geri dönmeyen fazlasıdır. Sistem kendi girdisinin tümünü aynı biçimde geri üretmez.

Üçüncünün varlığı ayrıca iki kutbun kimliklerini de değiştirir. Baba, üçüncüye ortak yönelim içinde yalnızca Oğul’la karşılıklı ilişki kuran kişi değildir; Oğul’la birlikte seven kişidir. Oğul da benzer biçimde ilişkinin yeni boyutuna girer. Sosyolojik düzeyde fail, yalnızca yapı tarafından belirlenen birey değildir; yapısal bilgiyi pratik olarak kullanan aktördür. Yapı da yalnızca bireyi belirleyen dış koşul değildir; pratik uygulamada yaşayan ve uygulama tarafından yeniden kurulan düzen hâline gelir. Üçüncü ilişkiye yeni unsur eklemekle kalmaz, mevcut kutupların ne olduklarını yeniden tanımlar.

Biçimsel paralelliğin güçlü taraflarından biri de bütünlük ile açıklık arasında aynı gerilimi göstermesidir. Sevgi bir ilişki olarak bütünlük ister; toplum da düzen olarak süreklilik ister. Tamamen parçalanmış sevgi ilişki olmaktan, tamamen dağılmış toplumsal yapı ise toplum olmaktan çıkar. Fakat bütünlüğün mutlaklaştırılması kapanmaya yol açar. Her iki alanda da amaç sistemi çözmek değil, bütünlüğü geçirgen hâle getirmektir. Üçüncü, kimliği yok eden sınırsız açıklık değil, kimliğin kendi dışına temas edebilmesini sağlayan kontrollü açıklıktır.

Dolayısıyla teoloji ile sosyolojinin burada birleştiği nokta içerik değil, ilişkisel ontolojidir. Varlıkların ne oldukları yalnızca kendi iç özelliklerinden değil, diğer kutuplarla kurdukları ilişkilerden doğar. Fakat ilişkisellik tek başına yeterli değildir; ilişki kendi üzerine kapanabilir. İlişkisel ontolojinin canlı kalabilmesi için ilişkinin kendi bütünlüğünün dışında bir fark kabul etmesi gerekir. Üçüncü fikrinin evrenselleştirilebilir çekirdeği tam olarak buradadır.

Bu biçimsel birliğin felsefi sonucu oldukça güçlüdür: iki kutup arasındaki karşılıklı ilişki, çoğu zaman tek yönlü açıklamadan daha doğru olsa bile ontolojik nihai nokta değildir. Diyalektik, karşılıklı üretim veya reciprocity kavramları bazen açıklamanın tamamlanması gibi sunulur; oysa karşılıklılık yeni bir kapanma biçimi yaratabilir. A ve B birbirlerini tamamen açıklıyorsa iki yönlü model bile total hale gelir. Açıklık için yalnızca geri dönüş değil, geri dönmeyen fark gerekir.

Richard’ın üçüncü kişisi ile Giddensçı pratik bilinç böylece aynı biçimsel yasayı farklı düzlemlerde görünür kılar: bir ilişki canlı kalacaksa yalnızca karşılıklı olmakla yetinemez; kendi karşılıklılığının üretmediği veya bütünüyle tüketemediği bir farkı taşıyabilmelidir. Sevgi kendisini paylaşmalıdır, yapı uygulamada yeniden yorumlanmalıdır. İkisinde de sistem kendi bütünlüğünü korur, fakat kendi kendisinin tek referansı olmaktan çıkar. Karşılıklılık kapalılıktan geçirgenliğe geçtiği anda mekanik çevrim, farklılık üretebilen ilişkiye dönüşür.

Baba–Oğul ile birey–toplum arasındaki biçimsel paralellik bu nedenle rastgele kurulmuş disiplinlerarası benzerlikten daha fazlasıdır. Her iki yapı, lineer nedenselliğin karşılıklı nedenselliğe geçişinin tek başına yeterli olmadığını gösterir. Tek yönlü belirlenimin aşılması ilişkiyi zenginleştirir; fakat karşılıklılık kendi bütünlüğünü mutlaklaştırırsa çizgisel makinenin yerini dairesel makine alır. Üçüncü ise makineyi parçalamadan çevrimin içinden bir açıklık üretir. Birinde sevgiyi karşılıktan taşmaya, diğerinde yapısal tekrarı pratik yoruma açar. Farklı disiplinlerin kavramları burada aynı ontolojik cümleyi başka dillerde söyler: iki kutbun birbirini üretmesi canlılık için yeterli değildir; canlılık, ilişkinin kendisinden başka bir şeye yer bırakabilme kapasitesidir.                                                      

4.2. İki Kutbun Birbirini Tüketerek Açıklaması

Karşılıklı nedenselliğin en güçlü fakat aynı zamanda en tehlikeli biçimi, iki kutbun yalnızca birbirini etkilemesi değil, birbirlerinin bütün açıklama alanını tüketmeye başlamasıdır. A’nın ne olduğu yalnızca B’ye, B’nin ne olduğu yalnızca A’ya bağlandığında iki unsur arasında son derece yoğun bir ilişkisel bütünlük oluşur. İlk bakışta bu durum açıklama bakımından avantajlıdır; çünkü sistemde boşluk kalmaz. Her özellik başka bir özelliğe, her davranış karşı davranışa, her neden karşı nedene bağlanabilir. Fakat tam da açıklamanın hiçbir artık bırakmaması, ilişkinin kendi dışındaki farklılıkları görünmez hâle getirir. İki kutup yalnızca birbirlerini belirlemekle kalmaz, birbirlerinin bütün ontolojik ufku hâline gelir.

“Tüketerek açıklama” burada bir kutbun diğerini yok etmesi anlamına gelmez. Daha incelikli biçimde, bir varlığın anlamının başka hiçbir referansa ihtiyaç bırakmayacak kadar karşı kutup tarafından kuşatılmasıdır. A’nın bütün özellikleri B ile ilişkisine göre okunur; B’nin bütün özellikleri de A ile ilişkisine göre açıklanır. Sistem böylece iki unsur arasında son derece sıkı bir semantik ve nedensel kapanma üretir. Taraflar varlığını sürdürür, hatta birbirlerinden farklı görünür; fakat farklılıkları dahi aynı ilişkinin içinde tanımlandığı için dışsal bir fark olmaktan çıkar. İki kutup birbirlerinin karşıtı olabilir, fakat karşıtlıkları aynı bütünün iki zorunlu momenti hâline gelir.

Sevgi ilişkisi böyle bir kapanmanın kolayca görülebileceği alanlardan biridir. İki kişi yalnızca birbirleri üzerinden kimlik kazanıyorsa, sevgi bir süre sonra başkalığı korumak yerine başkalığı ilişkinin işlevine çevirebilir. Bir taraf “seven”, diğer taraf “sevilen” olarak tanımlandığında ve roller karşılıklı biçimde sürekli yeniden üretildiğinde her bireyin kendi başına taşıdığı fazlalık daralabilir. Sevilen, karşı tarafın sevgisinin hedefi olarak; seven ise sevilenin verdiği karşılığın üreticisi olarak anlaşılır. Böylelikle iki kişi birbirine çok yakın olduğu hâlde her birinin ilişkiyi aşan bağımsız varlığı teorik olarak silikleşebilir. Yoğun yakınlık, paradoksal biçimde başkalığın yitirilmesine yol açabilir.

Aynı yapı toplumsal teoriye taşındığında birey ile toplum arasındaki ilişki daha da belirginleşir. Eğer bireyin bütün davranışları toplumsal yapı tarafından açıklanıyor, toplumsal yapının bütün varlığı da bireylerin davranışlarıyla açıklanıyorsa, iki kutup arasında kusursuz bir karşılıklı yeterlilik kurulmuş olur. Toplum neden belirli biçimdedir? Çünkü bireyler onu yeniden üretmektedir. Bireyler neden onu aynı biçimde yeniden üretmektedir? Çünkü toplum onları öyle biçimlendirmiştir. Birbirini tamamlayan iki cevap, ilk bakışta kapsamlı görünür; fakat açıklama dairesi tamamen kapanmıştır. Her sorunun cevabı diğer kutba yönelir ve her cevap yeniden başlangıç noktasına döner.

İki kutbun birbirlerini tüketerek açıklamasının temel problemi, yeniliğin nereden geleceğini göstermemesidir. Eğer A yalnızca B’nin ürünü, B de yalnızca A’nın ürünü ise mevcut ilişki biçiminde daha önce bulunmayan bir farkın ortaya çıkması açıklanamaz. Sistem değişebilir, fakat değişimin kaynağı yine sistemin içinden çıkarılmak zorundadır. Böylece yenilik ya aslında zaten var olan eğilimlerin açığa çıkması olarak yorumlanır ya da nedensel açıklamanın dışına itilerek rastlantı, kaza, irrasyonellik veya mucize gibi kategorilere bırakılır. Karşılıklı nedensellik teorik olarak her şeyi açıklamaya başladığı anda gerçek yeniliği açıklama kapasitesini kaybedebilir.

Burada “tüketme” kavramının bir başka anlamı ortaya çıkar: açıklama, nesnesinin açık uçluluğunu ortadan kaldırabilir. Bir şeyi bütünüyle açıklamak teorik olarak onu tüm olası ilişkiler ağına yerleştirmek anlamına gelebilir; fakat eğer açıklama yalnızca kapalı iki kutup üzerinden kuruluyorsa, varlığın henüz gerçekleşmemiş imkânları da mevcut ilişkiye indirgenir. A’nın gelecekte ne olabileceği B’nin mevcut etkilerinden, B’nin gelecekte ne olabileceği A’nın mevcut etkilerinden türetilmeye çalışılır. Gelecek böylece ilişkinin geçmiş ve mevcut yapısının uzantısına dönüşür. Nedensellik zamanın açıklığını daraltır.

Teolojik örnekte iki kutbun birbirini tüketerek açıklaması sevginin kendine yeterli ikili bütün hâline gelmesiyle görünür. Baba ile Oğul arasındaki sevgi, yalnızca birbirlerine dönük karşılıklı yoğunluk olarak düşünülürse sevginin bütün içeriği iki kişi arasındaki dolaşımda tükenebilir. Sevginin değeri sevilenin cevabı, cevabın değeri de ilk sevginin varlığı üzerinden anlam kazanır. Her kutup diğerini meşrulaştırır. İlişkinin dışında hiçbir yönelim, müşterek sevgi veya paylaşım zorunlu görülmez. Böylece sevgi kendi hakikat ölçütünü kendi içinde üretir: sevgi vardır çünkü karşılıklıdır; karşılıklılık değerlidir çünkü sevginin kanıtıdır.

Bu yapı, sevginin manevi niteliğini tamamen ortadan kaldırmak zorunda değildir. Daha incelikli biçimde, manevi olanın kendi içinde mekanikleşmesine yol açabilir. İki tarafın davranışları sürekli olarak birbirlerinin tepkilerine göre düzenlendiğinde sevgi, özgün karşılaşmadan öngörülebilir geri beslemeye kayabilir. Bir tarafın ilgisi diğerinin ilgisini, diğerinin ilgisi ilk tarafın yeni ilgisini üretir. Her yeni hareket karşılık ekonomisinin içinde anlamlandırılır. Başlangıçta canlı olan karşılıklılık zamanla kendi kendisini sürdüren düzen hâline gelir.

Toplumsal düzeyde aynı mekanizma daha soyut biçimde işler. Birey toplumun normlarını içselleştirir, normlara göre hareket eder, hareketi normların nesnelliğini güçlendirir, güçlenen normlar yeni bireylerin içselleştirme koşuluna dönüşür. Sistem hiçbir noktada hareketsiz değildir. İnsanlar sürekli konuşur, çalışır, karar verir, kurumları uygular, kuralları yorumlar. Buna rağmen bütün hareketler aynı temel ilişkisel yapıyı yeniden üretiyorsa toplumsal değişkenlik yapısal kapalılığı gizleyebilir. Sistem yaşamaktadır, fakat yaşaması kendi biçimini tekrar etmekten ibaret hâle gelmiştir.

İki kutbun birbirini tüketerek açıklaması, farklılığın varlığını bütünüyle ortadan kaldırmaz; farklılığı işlevselleştirir. A ile B farklıdır, fakat farklarının anlamı yine birbirlerine göre belirlenir. B, A olmadığı için B’dir; A da B olmadığı için A’dır. Böyle bir karşıtlıkta dışsal üçüncü referans yoksa her fark aynı ikili sistemin içinde tutulur. Muhalefet bile sistemin kendi gramerinin parçasına dönüşebilir. Bir kutup diğerini reddederken bile onunla kurduğu karşıtlık sayesinde kimlik kazanır. Böylece karşıtlık açıklık değil, yeni bir kapanma biçimi hâline gelebilir.

Siyasi, toplumsal veya psikolojik kutuplaşmalarda bunun örnekleri görülebilir. İki grup birbirlerini sürekli karşıt olarak tanımladıkça her biri kimliğini ötekinin varlığına borçlu hâle gelir. Bir grubun söylemi diğerinin tepkisini üretir; karşı tepki ilk grubun kendisini daha da keskin tanımlamasına yol açar. Her iki taraf diğerini ortadan kaldırmak ister gibi görünse bile, kimliklerinin önemli kısmı karşı taraf sayesinde oluşur. Düşman, yalnızca tehdit değil, kimlik üretim aracıdır. Karşıt kutuplar birbirlerinin varlık nedenlerinden birine dönüşür.

Benzer şekilde benlik ile dış dünya arasındaki katı karşıtlık da karşılıklı tüketici açıklama üretebilir. Kişi kendisini yalnızca dış dünyanın tehdidine karşı tanımladığında, dışarının her hareketi benliğin içe çekilmesini; içe çekilme de dışarının daha tehditkâr algılanmasını doğurur. İç ve dış iki ayrı alan olarak korunur, fakat her biri diğerinin anlamını belirler. Böyle bir sistemde üçüncü bir deneyim biçimi, ara bölge veya alternatif yorum kaybolur. Dünya ya tehdit ya güvenlik; benlik ya savunma ya maruz kalma olarak iki kutba sıkışır.

İki kutbun birbirini tüketmesinin epistemik karşılığı, doğruluk kriterlerinin de aynı daire içinde oluşmasıdır. Bir inanç A tarafından savunulur, B tarafından doğrulanır; B’nin doğrulaması A’nın güvenilirliğine dayanır, A’nın güvenilirliği B’nin kabulünden güç alır. Böyle bir yapı çok sayıda katılımcıyla daha karmaşık hâle gelebilir, fakat temel problem değişmez. Sistem kendi doğruluğunun kanıtlarını kendi üyelerinin karşılıklı tasdikinden üretir. Dışsal ölçüt bulunmadığında hata kendisini düzeltme kapasitesini kaybeder.

Total açıklamanın cazibesi burada anlaşılır hâle gelir. Kapalı sistem teorik olarak rahatlatıcıdır, çünkü belirsizlik bırakmaz. Her olayın yeri bellidir, her davranışın nedeni tanımlıdır, her sapma mevcut kategoriler içinde anlamlandırılabilir. Dışarıdan gelen sürpriz bile sistemin kendi açıklamasına çevrilebilir. Bir teori eleştirildiğinde eleştiriyi teorinin doğruluğunun göstergesi sayabilir; bir grup dış dünyadan tepki gördüğünde bunu grubun zaten sahip olduğu kuşatma anlatısının kanıtı olarak yorumlayabilir. Sistem ne kadar çok itirazla karşılaşırsa kendisini o kadar güçlü doğrulayabilir.

Böyle bir durumda açıklama artık yalnızca gerçekliği anlamanın aracı değildir; gerçekliğin sisteme uyarlanmasının mekanizmasına dönüşür. Teori dünyaya bakarak değişmek yerine dünyayı kendi öncüllerine göre yeniden sınıflandırır. İlişkisel kapalılığın tehlikesi tam da burada belirir: sistem kendi dışındaki şeyi anlamak yerine onu kendi karşıt kutuplarından birine yerleştirir. Her yeni olay A ya da B’dir; A ve B’nin dışında bir ihtimal düşünülemez.

İki kutbun birbirini tüketerek açıklaması zamanla ontolojik totalizasyona dönüşür. Totalizasyon, yalnızca çok sayıda şeyi açıklamak değil, farklı olanın bağımsız statüsünü ortadan kaldırmaktır. Eğer her varlık mevcut iki kutup üzerinden sınıflandırılabiliyorsa, sistem için dışarısı kalmaz. Dışarının kalmaması teorik bütünlük sağlar, fakat ontolojik canlılığı zayıflatır. Çünkü sistem yalnızca kendi önceden tanımladığı farklılıkları görebilir; henüz adı konmamış, sınıflandırılmamış veya mevcut karşıtlıklara uymayan şeyler görünmezleşir.

Richard’ın teolojik üçüncüsünün değeri tam da bu totalizasyonu kırmasında yatar. Baba ile Oğul arasındaki sevgi, üçüncü kişiye ortak yönelim sayesinde yalnızca ikili karşılıklılık olarak kalmaz. Üçüncü, iki tarafın ilişkisini reddetmez; fakat ilişkinin tüm sevgi alanını tüketmesini engeller. Sevginin dışında başka bir sevgi değil, sevginin içinde başkalığa açık bir fazlalık belirir. İki kutup birbirlerini hâlâ açıklar, fakat artık açıklamanın tamamını sahiplenemez.

Giddensçı pratik bilinçte benzer biçimsel hareket görülür. Yapı ile fail birbirini belirler; ancak arada pratik uygulama, bağlam, yorum ve refleksif ayarlama bulunduğu için iki kutup birbirlerinin bütün gerçekliğini tüketemez. Yapının ne olduğu yalnızca önceden tanımlanmış kurallardan ibaret değildir; nasıl uygulandığına göre değişir. Failin ne olduğu da yalnızca yapının ürünü değildir; yapısal bilgiyi hangi bağlamda nasıl kullandığına göre şekillenir. İki kutbun arasında her uygulamada yeniden oluşan bir fark alanı vardır.

İlişkinin kendi dışına açık kalması, iki kutbun zayıflaması anlamına gelmez. Tersine, aşırı kapanmış ilişkide kutuplar birbirlerine o kadar bağımlı hâle gelebilir ki bağımsızlıklarını kaybeder. Üçüncü referans, her kutbun karşı taraftan bütünüyle türetilmesini engeller. Baba yalnızca Oğul’a göre, Oğul yalnızca Baba’ya göre tanımlanmaz; ortaklaşa yöneldikleri üçüncü ilişki yeni bir boyut açar. Fail yalnızca yapının ürünü, yapı yalnızca failin ürünü değildir; pratik uygulama ikisini de yeniden belirler.

Buradaki temel ontolojik ilke, bir varlığın ilişkisel olması ile ilişkiye indirgenmesi arasındaki farktır. İlişkisel ontoloji, varlıkların ne olduklarının ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini söyler. İlişkiye indirgeme ise varlığın ilişkide tüketildiğini varsayar. İlkinde başkalık korunur; ikincisinde her fark mevcut bağın işlevine dönüşür. Üçüncü operatörün görevi ilişkisel ontolojiyi reddetmek değil, onu indirgemecilikten korumaktır.

İki kutuplu sistemin en büyük yanılsaması, karşılıklılığın kendisinin açıklık olduğu düşüncesidir. Bir taraf diğerini, diğeri ilk tarafı etkilediğinde ilişki gerçekten tek yönlü olmaktan çıkar. Fakat açıklığın ölçütü yön sayısı değil, sistemin kendi ilişkisel dilinin dışındaki bir farkı kabul edebilmesidir. A ile B arasında sonsuz sayıda geri dönüş bulunabilir; eğer bütün geri dönüşler yalnızca A ve B’nin mevcut kimliklerini güçlendiriyorsa sistem hâlâ kapalıdır. Çok yönlülük tek başına çoğulluk değildir.

Dairesel determinizmin tam olgun biçimi de burada belirir. Lineer determinizmde geçmiş geleceği tek yönde belirler. İki kutbun birbirini tüketerek açıkladığı sistemde ise geçmiş karşılıklı olarak yeniden üretilir. Her kutup diğerinin geçmişini kendi geleceğinin koşuluna dönüştürür. A, B’nin önceki davranışına cevap verir; B, A’nın cevabına karşılık verir; her yeni tepki daha önceki devreyi güçlendirir. Gelecek sürekli doğar, fakat doğduğu yer kapalı ilişkinin içidir. Zaman akar, fakat ilişkisel gramer aynı kalır.

Gerçek açıklık bu nedenle daha fazla karşılıklılık değil, karşılıklılığın sınırlandırılmasıdır. İki kutup birbirini etkileyebilir, birbirini kurabilir ve birbirine ihtiyaç duyabilir; fakat birbirlerinin bütün varlık alanını tüketmemelidir. Her birinin ilişki tarafından üretilemeyen, ilişkiye direnebilen veya ilişkiyi dönüştürebilen bir fazlalık taşıması gerekir. Üçüncü operatör tam da bu fazlalığın yapısal adıdır.

İki kutbun birbirini tüketerek açıklaması sonuç olarak yalnızca teorik bir hata değil, gerçek sistemlerin kapanma biçimidir. Sevgi ilişkisi, toplumsal yapı, benlik, ideoloji veya herhangi bir karşılıklı nedensellik ağı; kendi dışındaki her şeyi iki kutbun diline çevirmeye başladığında canlı ilişkiden total sisteme yaklaşır. Totalite, parçalarının birbirine bağlı olmasından değil, başka hiçbir ilişkinin anlamlı sayılamamasından doğar. Üçüncünün gerekliliği de burada kesinleşir: ilişkinin dışına kaçmak için değil, ilişkinin bütün varlığı tüketmesini engellemek için.

4.3. Üçüncünün Yeni Bir Kutup Değil Geçirgenlik Üretmesi

Üçüncü kavramının en kolay yanlış anlaşılacağı nokta, iki kutuplu bir sisteme basitçe üçüncü bir unsur eklemekle kapanmanın aşılacağının varsayılmasıdır. Eğer problem yalnızca sayı olsaydı iki yerine üç, üç yerine dört unsur koymak yeterli olurdu. Oysa herhangi bir sayıdaki unsur kendi üzerine kapanmış nedensel ağ oluşturabilir. Üç kişi birbirlerini karşılıklı biçimde doğrulayabilir, üç kurum aynı yapısal döngüyü sürdürebilir, üç kavram birbirini kapalı biçimde açıklayabilir. Dolayısıyla üçüncünün ontolojik önemi aritmetik çoğalmada değil, geçirgenlik üretmesinde yatar.

Geçirgenlik, sistemin dışarısıyla arasındaki sınırı kaldırmak anlamına gelmez. Sınır bütünüyle ortadan kalktığında sistemin kendisi de ayırt edilebilirliğini kaybeder. Üçüncünün işlevi, içeri ile dışarı arasındaki ayrımı korurken bu ayrımın mutlak duvar hâline gelmesini önlemektir. Sistem kendi kimliğini muhafaza eder; fakat dışarıdan gelen farkı yalnızca reddetmek veya kendisine benzetmek zorunda kalmaz. Yeni bilgi, yeni kişi, yeni deneyim veya yeni yorum sisteme girdiğinde kendi farklılığını belirli ölçüde koruyabilir. Geçirgenlik bu nedenle açıklık ile sınırın aynı anda var olabildiği durumdur.

“Üçüncü kutup” ifadesi, üçüncüyü A ve B ile aynı düzlemde başka bir varlık gibi düşünme riski taşır. A, B ve C birbirlerinin eşdeğer karşıtları olarak kurulursa sistem yalnızca üçlü karşılıklılığa dönüşür. C, A’yı etkiler; A, B’yi etkiler; B, C’yi etkiler ve çevrim yeniden kapanabilir. Gerçek üçüncülük ise C’nin yalnızca yeni nedensel aktör olmasıyla değil, A ile B arasındaki ilişkinin nasıl kurulabileceğine ilişkin olasılık alanını değiştirmesiyle ortaya çıkar. Üçüncü, başka bir parça değil, parçalar arasındaki bağın esnekleşmesini sağlayan işlevdir.

Richard’ın condilectio yapısında üçüncünün bu anlamı açık biçimde görülebilir. Üçüncü kişi, Baba ile Oğul’un sevgisine rakip yeni sevgi nesnesi olarak eklenmez. Eğer yalnızca rekabet eden üçüncü olsaydı ikili karşılıklılığın mülkiyet mantığı daha karmaşık biçimde devam ederdi. Asıl dönüşüm, Baba ile Oğul’un üçüncü kişiye birlikte yönelebilmesidir. İlişkinin geometrisi değişir. Her iki kutup yalnızca birbirlerinin karşılığını izlemek yerine ortaklaşa başka bir yönelim kazanır. Üçüncü, yeni kutup olmaktan çok sevginin kendi içine kapanmamasını sağlayan açıklık yönüdür.

Giddensçı pratik bilinçte de benzer bir durum bulunur. Pratik bilinç yapı ile failin yanında üçüncü bağımsız aktör değildir. Yapı, fail ve pratik bilinç üç ayrı toplumsal varlık gibi düşünülürse kavramın anlamı bozulur. Pratik bilinç, yapı ile fail arasındaki ilişkinin uygulama biçimidir. Yapısal kuralı somut eyleme çevirirken yorum, bağlam ve uyarlama üretir. Böylece iki kutup arasında yalnızca karşılıklı neden-sonuç dolaşımı değil, her dolaşımda küçük farklılıkların girebildiği geçirgen bir ara yüz oluşur.

Geçirgenlik kavramı, üçüncü operatörün neden hem içeride hem dışarıda görünmesi gerektiğini açıklar. Tamamen dışarıdaki unsur sistem üzerinde ancak yıkıcı veya rastlantısal etki oluşturabilir; sistem onun anlamını işleyemiyorsa temas dönüşüme değil kırılmaya yol açabilir. Tamamen içerideki unsur ise mevcut kuralların uzantısı olur ve gerçek fark taşımaz. Üçüncü, sistemin diline çevrilebilecek kadar içkin, fakat çevrildiğinde bütün farklılığını kaybetmeyecek kadar dışsal olmak zorundadır. Geçirgen sınır tam da böyle bir ara düzeydir.

Sınırın kendisi bu nedenle yeniden tanımlanmalıdır. Sınır çoğu zaman iki alanı birbirinden ayıran çizgi gibi düşünülür. Oysa canlı sistemlerde sınır yalnızca ayırmaz; seçer, filtreler, dönüştürür ve geçişi düzenler. Hücre zarı canlı organizmayı dış dünyadan ayırırken madde alışverişini de mümkün kılar. Dil topluluğu anlam alanını sınırlar, fakat yeni sözcükleri, metaforları ve kullanım biçimlerini içeri alabilir. Benlik kendi sürekliliğini korur, fakat deneyimlerden öğrenebilir. Toplumsal kurum kimliğini korur, fakat yeni koşullara uyum sağlayabilir. Sınırın işlevi yalnızca kapatmak değil, ne ölçüde ve nasıl açılacağını düzenlemektir.

Üçüncü operatör, sınırı duvardan membrana dönüştüren ilke gibi düşünülebilir. Duvar farkı dışarıda tutar; membran farkın girişini koşullara bağlar. Tam açıklıkta hiçbir seçicilik yoktur, tam kapalılıkta hiçbir alışveriş yoktur. Geçirgenlik ise seçici açıklığı mümkün kılar. Sistem dışarıdan gelen her şeyi kabul etmez, fakat kabul ettiği şeyi tamamen kendisine benzetmek zorunda da değildir. Dışsal fark sisteme girerek onu belirli ölçüde dönüştürebilir.

Seçici geçirgenlik aynı zamanda kimliğin korunmasının paradoksal koşuludur. İlk bakışta kimliğin korunması için sınırın mümkün olduğunca sert olması gerektiği düşünülebilir. Fakat tamamen kapalı sistem çevredeki değişikliklere uyum sağlayamaz. Kendi kaynaklarını tüketebilir, yeni tehditleri algılayamaz veya eski davranış repertuvarına saplanabilir. Kimliğin sürekliliği mutlak değişmezlikten değil, değişim içinde belirli örgütsel çekirdeği koruyabilmekten doğar. Üçüncü, değişim ile sürekliliği birbirine düşman olmaktan çıkaran ara mekanizmadır.

Teolojik düzlemde de sevginin kimliği ancak açıldıkça korunur. Sevgi kendisini mutlak biçimde iki kişi arasında kapattığında sahiplik, hesap ve karşılıklı bağımlılık mantığına kayabilir. Üçüncüye ortak yönelim, sevgiyi dağıtmak yerine onun sevgi olarak kalmasını sağlar. Sevginin karakteri tam da paylaşılabilir olduğunda korunur. Böylece açıklık kimliği tehdit eden şey değil, kimliğin yozlaşmasını engelleyen koşul hâline gelir.

Sosyolojik düzlemde kurumların sürekliliği de benzer biçimde işler. Hiç değişmeyen kurum güçlülüğün değil, kırılganlığın işareti olabilir. Toplumsal çevre değişirken kurum eski kuralları hiçbir uyarlama olmadan uygulamaya devam ediyorsa işlevini kaybedebilir. Buna karşılık pratik bilinç aracılığıyla kuralları bağlama göre uygulayan aktörler, yapıyı belirli ölçüde değiştirerek onun devamını sağlayabilir. Böylece kurum aynı kaldığı için değil, aynı kalabilmek için değişebildiği ölçüde süreklilik kazanır.

Geçirgenliğin asıl ontolojik değeri, farkı yok etmeden ilişkiye sokabilmesidir. Kapalı sistemde dışsal unsur ya reddedilir ya asimile edilir. Mutlak açık sistemde ise dışsal unsur içeriyi çözer. Geçirgen sistem üçüncü bir ihtimal üretir: fark içeri girer, sisteme temas eder, sistemi belirli ölçüde değiştirir ve kendisi de ilişkiden etkilenir; fakat hiçbir taraf bütünüyle diğerine indirgenmez. Böylelikle ilişki ne saf özdeşlik ne saf ayrılık olur.

Üçüncünün geçirgenlik üretmesi, karşılıklı nedenselliğin yönünü de değiştirir. A ile B artık yalnızca birbirlerinin durumlarına cevap vermez; ilişki, dışarıdan veya kendi sınır bölgelerinden gelen yeni farkları da işleyebilir. A’nın B üzerindeki etkisi, C işlevinin açtığı yeni bilgi veya yönelim nedeniyle değişebilir. B’nin A’ya verdiği karşılık da artık sadece önceki A’nın sonucu değildir. Nedensellik çevrimsel olmaya devam eder, fakat çevrim kendi girdilerini bütünüyle kendisi üretmez. Sistem, dışsal farkları içsel sürecine katabilir.

Tam kapanmış daire ile geçirgen daire arasındaki fark burada önemlidir. Her ikisi de geri beslemeli olabilir. Kapalı dairede sonuçlar nedenlere geri döner ve sistem kendi işleyişini güçlendirir. Geçirgen dairede ise geri besleme dış dünyadan gelen veriyle karşılaştırılabilir. Sonuç yalnızca başlangıç varsayımını doğrulamaz; onun değiştirilmesini de gerektirebilir. Böylece sistem öğrenir. Öğrenme, üçüncü operatörün en temel işlevlerinden biri olarak düşünülebilir: mevcut nedenselliği yok etmeden kendi işleyişini revize edebilmek.

Öğrenemeyen sistemde geri besleme yalnızca doğrulama üretir. İnanç davranışı doğurur, davranış beklenen sonucu yaratır, sonuç başlangıçtaki inancı pekiştirir. Öğrenen sistem ise sonucun neden beklenenden farklı olduğunu sorabilir. Dış gerçekliğin direnci, sistemin kendisini yeniden düzenlemesine yol açar. Böylece geçirgenlik epistemolojik değere de sahip olur. Sistem yalnızca varlığını sürdürmekle kalmaz, kendi hatasını fark edebilme kapasitesi kazanır.

Hata kavramı burada üçüncü konum açısından özel önem taşır. Tam kapalı sistem kendi doğruluk ölçütlerini bütünüyle kendisi belirlediği için gerçek anlamda hata yapmakta zorlanır; her sonuç kendi kategorileri içinde yeniden açıklanabilir. Üçüncü referans ise sistemin beklentisi ile dış gerçeklik arasında uyumsuzluk yaratabilir. Hata tam olarak bu uyumsuzluğun tanınmasıdır. Dolayısıyla üçüncü, yalnızca yeni bilgi getiren unsur değil, sistemin yanlış olabileceğini mümkün kılan konumdur. Yanlış olma kapasitesi, öğrenmenin zorunlu koşuludur.

Sevgi ilişkisine uygulandığında benzer bir mantık görülür. İki kişi yalnızca birbirlerinin değerlendirmelerini gerçek kabul ediyorsa ilişki kendi doğruluk ölçütünü kendisi üretir. Üçüncü referans, iki tarafın kendi ilişkilerini dışarıdan değerlendirebilmesini sağlayabilir. Ortak değer, ortak sorumluluk veya ortaklaşa sevilen başka biri, ilişkinin yalnızca “biz böyle hissediyoruz” ölçütüne kapanmasını engeller. İlişki kendisinden başka bir şeye cevap vermek zorunda kaldığında kendi iç hatalarını da görme ihtimali artar.

Geçirgenlik aynı zamanda asimetrinin tamamen yok edilmesini gerektirmez. Üçüncü operatör bütün kutupları eşit hâle getiren demokratik bir dağılım ilkesi değildir. Bazı sistemlerde bir unsur daha güçlü, diğeri daha bağımlı olabilir. Önemli olan ilişkinin güçlü kutbun belirlenimine veya karşılıklı kapalı geri beslemeye tamamen kilitlenmemesidir. Geçirgenlik, iktidar dengesizliği bulunsa bile dışsal farkın ve alternatif eylemin sisteme girebildiği alan yaratabilir.

Üçüncünün arabuluculukla farkı da bu noktada daha netleşir. Arabuluculuk genellikle iki taraf arasında uzlaşma sağlamayı hedefler; üçüncü operatörün böyle bir normatif zorunluluğu yoktur. Bazen geçirgenlik uzlaşma değil çatışma üretebilir. Dışarıdan gelen fark, mevcut ilişkinin çelişkilerini görünür kılabilir ve sistemi krize sokabilir. Fakat kriz her zaman başarısızlık değildir; kapalı düzenin kendi sınırlarını fark etmesini sağlayabilir. Üçüncü, sistemi sakinleştiren değil, kendi kapalılığını aşmaya zorlayan unsur da olabilir.

Bu nedenle üçüncünün işlevini “denge” ile sınırlamak yetersizdir. Denge kapanmış sistemlerde de bulunabilir. İki kutup birbirlerini kusursuz biçimde dengeleyerek statik bir yapı yaratabilir. Geçirgenlik ise sistemin denge hâlinden sapabilmesini ve yeni denge biçimleri kurabilmesini mümkün kılar. Üçüncü statik uyum değil, dinamik uyarlanabilirlik üretir.

Dinamik uyarlanabilirlik, canlılık kavramıyla doğrudan bağlantılıdır. Canlı sistemler sürekliliklerini ancak çevreyle sürekli alışveriş içinde korur. Kendilerini tamamen açmazlar, çünkü sınırları olmadan organizasyonlarını kaybederler; tamamen kapatmazlar, çünkü enerji, bilgi ve madde alışverişi kesildiğinde çökerler. Sosyal ve düşünsel sistemler biyolojik organizmalarla özdeş değildir, fakat biçimsel düzeyde benzer bir ilke taşırlar: süreklilik, kontrollü geçirgenliğe bağlıdır.

Üçüncü operatörün en genel formu böylece “yeni kutup”tan “geçiş koşulu”na dönüşür. Bazen üçüncü kişi, bazen pratik bilinç, bazen dış gerçeklik, bazen etik Başka, bazen bağımsız doğrulama kaynağı olabilir. İçerikler farklıdır; ortak işlev, sistemin kendi iç nedenselliğinin dışarıyla temasını mümkün kılmaktır. Üçüncü, dışarıyı sistemin içine taşırken dışarının tüm farklılığını yok etmez.

Geçirgenlik, ayrıca sistemin kendi sınırını fark etmesini sağlar. Tam kapalı sistem sınırı yalnızca dışarıyı uzak tutmak için kullanır; geçirgen sistem ise sınırın kendisini bir temas alanı olarak deneyimler. İçeri ile dışarı arasındaki ayrım sert çizgi olmaktan çıkar, sürekli müzakere edilen eşik hâline gelir. Eşik, ne tamamen içeridir ne tamamen dışarı; iki alanın birbirine çevrildiği yerdir. Üçüncü operatörün ontolojik konumu en doğru biçimde burada bulunabilir.

Eşik mantığı, iki kutuplu düşüncenin temel sorununu da aşar. İki kutup genellikle içerisi/dışarısı, özne/nesne, birey/toplum, benlik/öteki, yapı/fail gibi karşıtlıklar üzerinden kurulur. Üçüncü, bu karşıtlıkları yok etmek yerine aralarında ara bölge bulunduğunu gösterir. Ara bölge belirsizlik değil, dönüşüm alanıdır. Bir şey içeriden dışarıya veya dışarıdan içeriye geçtiğinde kimliğini tamamen kaybetmeden biçim değiştirebilir. Toplumsal pratik, müşterek sevgi ve etik ilişki bu tür eşik işlevleriyle okunabilir.

Üçüncünün geçirgenlik üretmesi sonuçta çok daha genel bir ontolojik ilkeye götürür: bir sistemin canlılığı yalnızca sınırlarının bulunmasına değil, sınırlarının işlem yapabilmesine bağlıdır. Sınır yalnızca ayırıyorsa sistem kapanır; yalnızca açıyorsa sistem çözülür. İşleyen sınır seçer, çevirir, değerlendirir ve farkın geçişini mümkün kılar. Üçüncü, tam olarak bu işleyen sınırın kavramsal adıdır.

Böylece üçüncülük sayı olmaktan çıkar, bir topolojiye dönüşür. İki kutbun yanına üçüncü nokta eklemek değil, aralarında daha önce bulunmayan bir açıklık kanalı açmak anlamına gelir. İlişki devam eder, karşılıklılık sürer, kimlikler korunur; fakat sistem kendi iç dolaşımının tek hakikat olduğuna kapanamaz. Üçüncünün ontolojik değeri de tam burada yoğunlaşır: ilişkiye dışarı eklenen şey değil, ilişkinin dışarıya açılabilme kapasitesidir.                                                                                                

4.4. Üçüncü Operatörün Anti-Kapanma İşlevi

Üçüncü operatörün en genel işlevi, iki kutuplu veya çok kutuplu bir sistemde yeni bir unsur üretmekten çok, sistemin kendi nedenselliğini eksiksiz biçimde kapatmasını engellemektir. Dolayısıyla üçüncülüğü tanımlayan asli kategori arabuluculuk, denge, uzlaşma ya da çoğulluk değil, anti-kapanmadır. Bir sistem kendi sonuçlarını yeniden kendi nedenlerine bağlayabilir, üyelerini kendi kategorileriyle biçimlendirebilir, dışarıdan gelen farklılıkları kendi mevcut anlam şemalarına tercüme edebilir ve bu sayede yüksek derecede süreklilik kazanabilir. Üçüncü operatör, söz konusu sürekliliği ortadan kaldırmaz; yalnızca sistemin devamlılığının bütünüyle kendi iç dolaşımına dayanmasını engeller. Böylelikle kapalılık mutlaklaşmaz, nedensel devre kendi kendisini nihai ve yeterli gerçeklik ilan edemez.

Anti-kapanmayı basit biçimde “dışarıya açık olmak” şeklinde tanımlamak yetersizdir. Bir sistem fiziksel, toplumsal veya epistemik anlamda dış dünyayla yoğun temas hâlinde olduğu hâlde işlevsel olarak kapalı kalabilir. Çok sayıda veri alan bir düşünce sistemi, bütün verileri önceden sahip olduğu teoriyi doğrulayacak biçimde yorumlayabilir; farklı kişilerle sürekli temas eden bir grup, yeni üyeleri yalnızca mevcut normlarına uydukları ölçüde kabul edebilir; değişen çevre koşullarını izleyen bir kurum, her değişikliği kendi bürokratik mantığını genişletmek için kullanabilir. Dolayısıyla gerçek açıklık temas miktarıyla ölçülmez. Asıl ölçüt, dışarıdan gelen farkın sistemin kendi işleyişini gerçekten değiştirebilme kapasitesidir. Anti-kapanma, yalnızca geçiş değil, dönüştürücü geçiş gerektirir.

Sistem dışarıdan gelen her şeyi kendi diline çeviriyorsa, görünüşte açık fakat ontolojik olarak kapalıdır. Çeviri kaçınılmazdır; hiçbir sistem kendisine bütünüyle yabancı olanı hiçbir işlemden geçirmeden içeri alamaz. Problem, çeviri sırasında dışsal farkın bütünüyle silinmesidir. Üçüncü operatörün işlevi, yabancı olanı anlaşılır hâle getirirken onun direnç kapasitesini korumaktır. Dışarıdaki şey sistemin kategorilerine girebilir, fakat aynı anda kategorileri de zorlayabilmelidir. Böylece ilişki tek yönlü asimilasyon olmaktan çıkar. Sistem yalnızca dışarıyı dönüştürmez; dışarı tarafından da dönüştürülür.

Anti-kapanmanın temel koşulu bu nedenle asimilasyon ile öğrenme arasındaki farkta bulunur. Asimilasyon, yeni olanı eski kategorilere yerleştirerek sistemin mevcut yapısını korur. Öğrenme ise yeni olan nedeniyle kategorilerin kendisini değiştirebilir. Her iki durumda dışarıdan enformasyon alınır; fakat ilkinde enformasyon yalnızca mevcut düzenin hammaddesine dönüşürken ikincisinde düzenin biçimi de değişir. Kapalı sistem karşılaştığı her şeyi kendisine benzetir; açık sistem ise bazı karşılaşmalardan sonra artık karşılaşma öncesindeki sistem değildir.

Üçüncü operatör tam da bu dönüşüm ihtimalinin taşıyıcısıdır. Richard’ın müşterek sevgi modelinde üçüncü kişi, Baba ile Oğul arasındaki sevgiyi yalnızca daha geniş bir dolaşıma sokmaz; sevginin ne olduğuna ilişkin ölçütü değiştirir. Sevginin yetkinliği artık yalnızca karşılıklılığın yoğunluğunda değil, paylaşılabilirliğinde de aranır. Giddensçı pratik bilinçte benzer biçimde yapı, yalnızca uygulanan normlar toplamı olarak kalmaz; uygulama biçimlerindeki farklılık yapının fiilî anlamını dönüştürebilir. Her iki durumda sistem yeni unsurla karşılaşınca sadece kapsamını genişletmez; kendi işleyiş ölçütünü de kısmen yeniden düzenler.

Anti-kapanma işlevi tam da bu nedenle üçüncüyü bir “ek” olmaktan çıkarır. Eklenen unsur sistemin bütün temel kurallarını olduğu gibi bıraktığında üçüncülük oluşmaz. Bir kurum yeni bir departman açabilir, bir teori yeni kavram ekleyebilir, bir grup yeni üye kabul edebilir; fakat bütün yenilikler mevcut yapının mantığına tamamen tabi ise kapanma aynen sürer. Üçüncünün varlığı ancak ilişkinin kendi kendisini üretme tarzında fark yaratıyorsa anlamlıdır. C, yalnızca A ve B’nin yanında bulunmaz; A’nın B’ye, B’nin A’ya nasıl bağlandığını değiştirir.

Anti-kapanmayı nedensellik açısından daha sıkı biçimde tanımlamak mümkündür. Kapalı karşılıklılıkta sistemin t₁ anındaki durumu, t₀ anındaki iç ilişkilerinden türetilir; sonraki durum yeniden önceki durumların dönüştürülmüş sonucudur. Dışarıdan gelen fark varsa bile sistem onu mevcut nedensel gramerine dahil eder. Anti-kapanma, sistemin sonraki durumunun yalnızca kendi önceki durumlarının fonksiyonu olmamasını sağlar. Buradaki amaç mutlak rastlantısallık yaratmak değildir. Daha ziyade, sistemin tarihsel sürekliliği ile dışsal farklılığın aynı sonuç içinde birlikte çalışabilmesidir. Gelecek geçmişten doğar, fakat geçmiş tarafından tüketilmez.

Geçmişin geleceği tüketmemesi, üçüncü operatörün zamansal anlamını açığa çıkarır. Kapanmış sistemde gelecek, geçmiş yapının tekrarlarının bir dizisidir. Biçimler yüzeyde değişebilir, fakat yeni durumların anlamı hâlâ eski kategoriler tarafından belirlenir. Anti-kapanma ise geleceğin gerçekten yeni bir durum taşıyabilmesine izin verir. Yenilik burada “hiçbir nedenden doğmamak” değildir; geçmişin tüm nedenlerinin toplamından bütünüyle öngörülemeyen bir farklılığın ilişkiye katılabilmesidir. Üçüncü, geleceğin geçmiş karşılıklılığın yalnızca sonraki turu olmamasını mümkün kılan boşluğu korur.

Aynı mantık epistemik alanda “yanlışlanabilirlik” veya daha geniş anlamda hata ihtimali üzerinden düşünülebilir. Kendi ölçütlerini tamamen kendisi üreten sistem, dış dünyayla uyuşmazlığını fark etmekte zorlanır. Her gözlem zaten sistemin kavramlarıyla yorumlandığı ve her itiraz sistemin kendi öncüllerine göre yeniden sınıflandırıldığı için yanlış olmak neredeyse imkânsızlaşır. Oysa gerçek öğrenme, sistemin en azından bazı karşılaşmalarda “benim mevcut kategorilerim bunu açıklamıyor” diyebilmesine bağlıdır. Üçüncü operatör, sistemin kendi doğruluğundan şüphe etmesini zorunlu kılmaz; fakat yanlış olabilme ihtimalini yapısal olarak açık tutar.

Yanlış olabilmek ontolojik zayıflık değil, adaptif güçtür. Kapanmış sistem kendi tutarlılığını kolayca koruyabilir; çünkü hiçbir olay onu gerçekten çürütemez. Ancak çevre değiştiğinde aynı tutarlılık kırılganlığa dönüşür. Açık sistem kısa vadede daha fazla belirsizlik taşır; hatalarını tanımak, içsel kategorilerini değiştirmek ve bazı eski düzenliliklerden vazgeçmek zorundadır. Buna karşılık tam da bu geçirgenlik sayesinde değişen koşullara uyum sağlayabilir. Anti-kapanma böylece istikrarı azaltarak değil, katı istikrarı dönüştürülebilir sürekliliğe çevirerek sistemin dayanıklılığını artırır.

Burada “denge” kavramının neden yetersiz olduğu yeniden görülür. Bir sistem iki kutup arasında mükemmel denge kurup tamamen kapalı kalabilir. A’nın etkisi B tarafından, B’nin etkisi A tarafından sürekli nötralize edilir ve homeostatik bir düzen ortaya çıkar. Böyle bir sistem son derece istikrarlı olabilir, fakat yeni koşullara uyum sağlama kapasitesi düşükse denge kendi sonunu hazırlayabilir. Anti-kapanma, dengeyi korumayı değil, gerektiğinde dengenin bozulabilmesini mümkün kılar. Canlılık bazen mevcut istikrarı sürdürmekte değil, istikrarın hangi koşullarda terk edilmesi gerektiğini algılayabilmekte yatar.

Bu nedenle üçüncü operatör yalnızca çatışmayı yatıştıran değil, gerektiğinde çatışmayı sisteme taşıyan bir işlev de görebilir. Farklılık her zaman uyum yaratmaz. Dışsal gerçeklik sistemin temel varsayımını yanlışlayabilir, yeni bir kişi mevcut ilişkiyi sarsabilir, etik bir talep yerleşik düzenin meşruiyetini bozabilir, pratik bir sapma kurumsal normun yetersizliğini açığa çıkarabilir. Böyle durumlarda üçüncü, barışçıl uzlaştırıcı olmaktan çok sistemin kendi kapalılığını görünür kılan rahatsızlık kaynağıdır. Anti-kapanma, uyumun değil, dönüşebilirliğin ilkesidir.

Rahatsızlığın yapısal değeri burada anlaşılır. Tamamen kendi kendisini doğrulayan sistemde sürtünme azalır; bütün unsurlar aynı mantığa bağlanır ve süreç akıcı hâle gelir. Dışsal fark ise sistemin işleyişinde direnç oluşturur. Bu direnç ilk bakışta verimsizlik, kriz veya uyumsuzluk gibi görünebilir. Oysa hiçbir dirençle karşılaşmayan sistem kendi sınırlarını bilemez. Sürtünme, sistemin hangi varsayımlarının evrensel olmadığını gösterir. Üçüncü operatör bu anlamda ilişkide bir miktar indirgenemez sürtünme muhafaza eder.

Teolojik sevgi modelinde söz konusu sürtünme başkalığın korunmasıdır. Sevilen üçüncü, iki kişinin birbirlerine tam kapanmasını engeller; her birinin sevgiyi kendi mülkiyetine dönüştürme eğilimine sınır koyar. Sosyolojik pratikte ise durumun özgüllüğü, kuralın soyutluğuna direnç gösterir. Kural uygulanırken bağlam onu yeniden yorumlamaya zorlar. İki düzlemde de üçüncü, mevcut ilişkinin kendisini bütünüyle gerçekleştirmesine engel olan “eksiklik” gibi görünebilir. Fakat tam da bu eksiklik sistemi canlı tutar. Kusursuz kapanma yerine sürekli eksik kalan kapanma, yeni hareket alanı üretir.

Üçüncü operatörün anti-kapanma işlevi aynı zamanda özdeşlik ile farklılık arasındaki ilişkiyi yeniden düzenler. Özdeşlik tamamen ortadan kalkarsa sistemin sürekliliği çöker; farklılık tamamen ortadan kalkarsa sistem kendi tekrarına hapsolur. Üçüncü, özdeşliği farklılığa açar. Bir varlık kendi kimliğini korurken kendi olmayanla ilişki kurabilir ve bu ilişkiden sonra yine kendisi olarak kalabilir; ancak karşılaşma öncesindeki kendisiyle tamamen özdeş değildir. Kimlik böylece sabit içerik değil, kontrollü dönüşüm kapasitesi hâline gelir.

Bu yaklaşım sistemin sınırını da statik çizgi olmaktan çıkarır. Anti-kapanmış sistemde sınır, içeriyi dışarıdan ayıran pasif duvar değil, sürekli işlem yapan seçici alan hâline gelir. Ne girer, ne çıkabilir, neyin dönüştürülmesi gerekir, hangi farkın sistemin çekirdeğini tehdit ettiği ve hangisinin yenilenme sağladığı sürekli olarak işlenir. Sınırın canlılığı bu karar kapasitesinde yatar. Üçüncü operatör sınırı kaldırmaz; sınırın geçirgenlik derecesini düzenler.

Buradan önemli bir ayrım doğar: kapalılık ile bütünlük aynı şey değildir. Bir sistem bütünlüğünü koruyabilir ve yine de geçirgen olabilir. Hatta uzun vadede bütünlüğün korunması geçirgenliğe bağlı olabilir. Mutlak kapalılık, kısa vadede kimliği çok güçlü gösterebilir; dışarıdan hiçbir etki sistemi değiştirmez. Fakat çevrenin değişmesi, sistemin eski biçimini işlevsiz hâle getirebilir. Geçirgen yapı ise bazı özelliklerinden vazgeçerek daha temel örgütlenmesini korur. Böylece değişmek, çözülmek anlamına gelmez; bazen devam edebilmenin tek yoludur.

Anti-kapanmanın ahlaki olarak otomatik biçimde “iyi” sayılması da gerekmez. Açık sistemler zararlı etkileri içeri alabilir, dışarıdan gelen manipülasyona açık hâle gelebilir veya kendi sınırlarını koruyamayabilir. Üçüncü operatörün savunduğu ilke sınırsız açıklık değildir. Tam tersine, mutlak açıklık da varlığın tekilliğini ortadan kaldırdığı için başka bir patoloji biçimi olabilir. Anti-kapanma, açıklığın dozunu değil, açılabilme kapasitesinin varlığını savunur. Sistem gerektiğinde kapanabilir, fakat kapanma geri döndürülemez kader hâline gelmemelidir.

Seçicilik burada zorunlu hâle gelir. Her dışsal bilgi doğru değildir, her yabancı etki geliştirici değildir, her sapma yaratıcı değildir. Üçüncü operatörün işi bütün farkları eşdeğer kabul etmek değil, farkın ilişkiye girebileceği kanalı açık tutmaktır. Sistem dışarıyı değerlendirebilir, bazı etkileri reddedebilir ve bazı sınırlarını sertleştirebilir. Ancak reddin kendisi bile dışarıdaki şeyi önce gerçekten karşılaşılabilir bir şey olarak tanımayı gerektirir. Kapalı sistem ise dışarıyı değerlendirmeden önce zaten kendi öncüllerinin bir örneğine dönüştürür.

Üçüncünün anti-kapanma işlevi, dolayısıyla “başkalığı başkalık olarak kabul edebilme” kapasitesine yaklaşır. Dışarıdaki unsur ilişkiye girdiğinde hemen özdeşleştirilmez, düşmanlaştırılmaz veya mevcut kategorilerin alt türü hâline getirilmez. Onun sistem için henüz bilinmeyen bir anlam taşıyabileceği kabul edilir. Böyle bir belirsizlik sistem açısından risklidir; çünkü mevcut düzenin mutlaklığını zayıflatır. Fakat aynı belirsizlik yeniliğin de koşuludur.

Teoloji ile sosyoloji arasındaki yapısal birlik tam burada en soyut düzeye ulaşır. Richard’da sevgi, yalnızca kendi karşılıklılığını yeniden üretmediği zaman taşabilir; Giddens’ta toplum, pratik uygulama yapısal kuralı bire bir kopyalamadığı için dönüşebilir. Birinde üçüncü kişi, diğerinde pratik aracılık ilişkisel devreye yeni farklılık kanalı açar. İkisinin ortaklığı içerikte değil, kapanmanın eksiksizleşmesini önleyen işlevdedir. Üçüncü, bu nedenle belirli disiplinlere ait tekil bir kavram olmaktan çıkarak nedensel sistemlerin daha genel bir özelliğini adlandırmaya başlar.

Anti-kapanma ilkesi en yoğun biçimiyle şöyle formüle edilebilir: Bir sistemin canlılığını koruyan şey yalnızca kendi unsurlarının birbirini üretmesi değil, bu üretim çevriminin kendisine indirgenemeyen farkları kabul edebilmesidir. Karşılıklı nedensellik süreklilik sağlar; üçüncü ise sürekliliğin kendi tekrarına kilitlenmesini engeller. Birincisi sistemin nasıl devam ettiğini, ikincisi aynı sistemin nasıl başka türlü devam edebildiğini açıklar.

Tam da bu nedenle üçüncünün en temel etkisi hareket yaratmak değildir. Kapalı sistemler de son derece hareketli olabilir. Üçüncü, hareketin yönünü değiştirebilme imkânı yaratır. Sistem kendi içinde sonsuz hızla dönebilir; fakat aynı daire üzerinde kalıyorsa hareketi ontolojik yenilik taşımaz. Anti-kapanma, dairenin dışına yeni bir hat açar. Bu hat sistemi yok etmez, fakat kendi yörüngesinin tek mümkün yörünge olmadığını gösterir.

5. Karşılıklı Nedenselliğin Patolojileri

5.1. Meerloo: Epistemik Kapanma ve Zihinsel Denetim

Karşılıklı nedenselliğin patolojik biçimleri, nedensel çevrimin yalnızca kendisini yeniden üretmesiyle değil, kendi doğruluğunun ölçütlerini de üretmeye başlamasıyla daha tehlikeli hâle gelir. Burada sorun artık bir sistemin davranışlarını tekrar etmesi değildir; sistem neyin gerçek, doğru, normal ve düşünülebilir olduğunu belirleyen epistemik çerçeveyi de kapatır. Joost Meerloo’nun zihinsel baskı, totaliter psikoloji, sorgulama, propaganda, tekrar, izolasyon ve “menticide” olarak adlandırdığı zihinsel teslim alma süreçleri üzerine çözümlemeleri, böyle bir kapanmanın bireysel ve kolektif ölçekte nasıl kurulabileceğini anlamak için güçlü bir örnek sunar. Meerloo’nun bütün düşüncesini tek bir “epistemik kapanma” kavramına indirgemek doğru olmaz; ancak onun betimlediği çok sayıda mekanizma, dışsal doğrulama kaynaklarının sistematik biçimde zayıflatılması etrafında birleşir.

Bir insanın düşünsel özerkliği yalnızca zihninin içinde sahip olduğu muhakeme kapasitesinden doğmaz. Yargı verebilmek için alternatif bilgiler, karşılaştırma imkânları, farklı kişilerden gelen geri bildirimler, geçmiş deneyimle mevcut iddia arasındaki tutarlılık ve kişinin kendi düşüncesini sakin biçimde sınayabileceği zaman gerekir. Düşünce bu anlamda yalnızca içsel bilişsel faaliyet değil, dış dünyayla sürekli karşılaştırmaya dayanan açık bir süreçtir. Enformasyon kaynakları daraldığında, karşılaştırma imkânları ortadan kaldırıldığında ve kişi yalnızca tek bir anlatının tekrarına maruz kaldığında muhakemenin hammaddesi de değişir.

İzolasyon bu yüzden yalnızlık üretmenin ötesinde epistemik işleve sahiptir. Kişi alternatif toplumsal temaslardan koparıldığında yalnızca duygusal destek kaybetmez; gerçekliğini sınayabileceği bağımsız referans noktalarını da kaybeder. Bir iddianın doğru olup olmadığını değerlendirirken başkalarının farklı deneyimlerinden yararlanma kapasitesi azalır. Tek bilgi kaynağı aynı otoriteye bağlandığında, otoritenin sunduğu dünya tasarımı dışarıdan doğrulanamaz hâle gelir. Sistem böylece kişiyi yalnızca kontrol etmez; kişinin kontrolü değerlendireceği ölçütleri de kontrol etmeye başlar.

Meerloo’nun totaliter zihinsel denetim çözümlemelerinde tekrarın önem kazanması da aynı nedenle tesadüf değildir. Tekrar, herhangi bir önermeyi mantıksal olarak daha doğru yapmaz; fakat bilişsel çevrede alternatiflerin görünürlüğünü azaltabilir. Aynı slogan, aynı suçlama, aynı düşman imgesi veya aynı ideolojik açıklama sürekli yinelendiğinde düşüncenin karşılaşabileceği seçenekler daralır. Tekrarlanan ifade yalnızca içerik olarak değil, çevrenin normu olarak güç kazanır. İnsan belirli fikri doğru bulmasa bile onun sürekli mevcut oluşu başka düşünceleri olağandışı veya erişilemez hâle getirebilir.

Tekrarın karşılıklı nedensellik üretmesi, propagandanın yalnızca yukarıdan aşağıya aktarılmadığı noktada daha belirginleşir. Başlangıçta merkezi otorite belirli söylemi üretir; insanlar bu söylemi benimser veya en azından kamusal olarak tekrar eder; yaygın tekrar söylemin toplumsal gerçeklik görünümünü güçlendirir; güçlenen gerçeklik görünümü yeni bireylerin aynı söylemi benimsemesini kolaylaştırır. Böylece ilk başta merkezden yayılan mesaj zamanla yatay toplumsal geri beslemeye dönüşür. İnsanlar yalnızca propaganda alan nesneler değildir; propagandanın birbirlerine ulaştırıldığı taşıyıcılar hâline gelir.

Bu dönüşüm kritiktir, çünkü denetimi merkezsizleştirir. Her fikir doğrudan devlet görevlisi, sorgucu veya propaganda aygıtı tarafından dayatılmak zorunda değildir. İnsanlar birbirlerinin ifadelerini gözler, sapmaları düzeltir, kabul edilen anlatıyı tekrar eder ve böylece sistemin epistemik sınırlarını gündelik etkileşim içinde yeniden üretir. Merkezi iktidar başlangıç koşullarını sağlayabilir; fakat kapalı devre kurulduğunda sistem üyelerinin karşılıklı davranışları kontrolün önemli bölümünü taşımaya başlar. Dışsal baskı sosyal içselleştirmeye dönüşür.

Karşılıklı tasdik burada epistemik kapanmanın ana mekanizmalarından biridir. Bir topluluk içindeki A kişisi belirli inanca sahip olduğunda B’nin aynı inancı paylaşmasını doğrulayıcı kanıt olarak görebilir. B de A’nın bağlılığını kendi inancının meşruiyeti olarak yorumlar. C, hem A’nın hem B’nin aynı şeyi söylediğini görerek görüşün yaygınlığını doğruluk göstergesi kabul edebilir. Çok sayıda insan aynı nedenle birbirini referans aldığında inanç, dış gerçeklikten bağımsız bir sosyal kanıt ağı oluşturur. İnsanlar aynı şeyi inandıkları için doğru sayar, doğru saydıkları için birbirlerinin inancını güçlendirir.

Böyle bir sistemde sayı arttıkça nesnellik hissi de artabilir. Bir düşüncenin binlerce kişi tarafından tekrar edilmesi, onun bağımsız binlerce doğrulama aldığı izlenimini yaratır. Oysa bütün tekrarlar aynı ilk kaynaktan türemiş olabilir. Epistemik olarak bağımsız olmayan kanıtlar, sosyal deneyimde bağımsızmış gibi algılanır. On bin kişinin aynı yanlış bilgiyi aynı propaganda kanalından öğrenip birbirine tekrar etmesi, on bin ayrı doğrulama değildir; tek iddianın on bin yankısıdır. Kapalı sistem ise yankıları çoğulluk olarak deneyimler.

Yankı metaforu epistemik kapanmayı anlamak için özellikle uygundur. Bir ses kapalı mekânda duvarlardan geri döndüğünde çoğalmış gibi hissedilebilir, fakat yeni bir kaynak oluşmamıştır. Benzer biçimde bilgi sosyal ağ içinde dolaştıkça tekrar sayısı artabilir; ancak her tekrar ilk iddiaya bağımlıysa epistemik içerik artmaz. Karşılıklı nedensellik burada bilgi üretmek yerine epistemik yankı üretir. A’nın sözü B’de yankılanır, B’nin yankısı A’ya geri dönerek ilk sözü daha güçlü hissettirir.

Meerloo’nun üzerinde durduğu yorgunluk, korku, sürekli baskı, uyku bozukluğu, belirsizlik ve sorgulama gibi koşullar da epistemik kapanmaya yalnızca dışarıdan eklenen psikolojik şiddet araçları değildir. Bu koşullar kişinin alternatifleri değerlendirme kapasitesini düşürür. Zihinsel enerji azaldıkça karmaşık tutarsızlıkları izlemek zorlaşabilir, tekrar edilen basit açıklamalar daha kolay benimsenebilir ve kişi sürekli belirsizlikten kurtulmak için hazır bir anlam sistemine daha fazla ihtiyaç duyabilir. Baskı yalnızca belirli inancı dayatmaz; inanca direnmek için gereken bilişsel kapasiteyi de aşındırır.

Burada totaliter zihinsel denetimin yapısı lineer nedensellikten karşılıklı nedenselliğe geçer. İlk aşamada otorite birey üzerinde baskı kurar: tehdit eder, izole eder, propaganda sunar veya davranışı sınırlar. Nedensel yön büyük ölçüde yukarıdan aşağıyadır. İkinci aşamada birey sistemin kategorilerini içselleştirmeye ve bu kategorilerle diğer insanları değerlendirmeye başladığında geri dönüş başlar. Birey yalnızca baskının nesnesi olmaktan çıkar; normun taşıyıcısına dönüşür. Başkalarının sapmasını ihbar edebilir, onlardan doğru ifadeleri bekleyebilir, kabul edilen ideolojik dili yeniden üretebilir. Böylece sistem bireyi belirler, belirlenmiş birey de sistemi gündelik düzeyde güçlendirir.

Tam da burada karşılıklı nedensellik patolojik kapanmaya dönüşür. Baskı altında oluşmuş davranışlar sistemin haklılığının kanıtı olarak kullanılabilir. İnsanlar kamusal olarak aynı görüşü ifade ettiği için rejim “toplumsal birlik” bulunduğunu iddia edebilir; birlik iddiası birey üzerinde daha fazla uyum baskısı yaratır; baskı daha fazla insanın kamusal olarak aynı şeyi söylemesine neden olur. Sonuç, başlangıçtaki iddianın kanıtına çevrilir. Sistem kendi ürettiği davranışı bağımsız gerçeklik gibi okuyarak kendisini doğrular.

Korku da aynı dairesel yapıya bağlanabilir. İnsanlar cezalandırılmaktan korktuğu için sessiz kalır; sessizlik muhalefetin olmadığı izlenimini yaratır; herkes başkalarının da rejimi desteklediğini sanabilir; algılanan toplumsal konsensüs kişisel itirazı daha riskli ve yalnız hissettirir; artan yalnızlık yeni sessizlik üretir. Böylece hiçbir bireyin gerçek inancı tek başına sistemi açıklamasa bile insanların birbirlerinin davranışını yanlış yorumlaması güçlü bir toplumsal kapanma yaratabilir.

Epistemik kapanma yalnızca yanlış bilginin yayılması değildir. Yanlış bilgi dışarıdan gelen doğrulama mekanizmaları güçlü olduğunda düzeltilebilir. Daha derin patoloji, düzeltme kanallarının sistematik olarak değersizleştirilmesidir. Sistem dış kaynakları düşman, yozlaşmış, saf, hain veya manipülatif olarak kategorize edebilir. Böylece herhangi bir karşı kanıt içerik değerlendirmesine ulaşmadan önce kaynağı nedeniyle reddedilir. Dış dünyayla bağ kesildiğinde sistem kendi bilgisini yine kendi içinden sınamaya başlar.

Dışsal kaynağın otomatik olarak düşmanlaştırılması, üçüncü operatörün epistemik karşılığını yok eder. Bağımsız gözlem, eleştirel kişi, yabancı deneyim veya alternatif anlatı sisteme giremez. Girse bile mevcut ideolojik kategoriler içinde yeniden adlandırılır ve fark yaratma kapasitesi kaybolur. Üçüncü yalnızca dışarıda tutulmaz; dışarıdaki her şey “düşman” kategorisinde birleştirildiği için dışarının iç çeşitliliği de silinir. Sistem iki kutuplu bir dünya yaratır: biz ve onlar, doğru ve yanlış, sadık ve hain. Böylelikle gerçekliğin karmaşıklığı ikili kodlara sıkıştırılır.

İkili kodlama epistemik ekonomiyi olağanüstü biçimde sadeleştirir. Her olay için yeni değerlendirme yapmak gerekmez; olayın hangi kutba ait olduğunu belirlemek yeterlidir. Destekleyen veri hakikat, eleştiren veri düşman propagandasıdır. Başarı sistemin doğruluğunu, başarısızlık düşmanın sabotajını kanıtlayabilir. Teori her iki olasılığı da önceden kendisine bağladığında ampirik olayların onu değiştirme kapasitesi azalır. Sistem yalnızca sonuçları açıklamaz; hangi sonucun hangi anlamı taşıyacağını da önceden belirler.

Meerloo’nun analizlerinden çıkarılabilecek daha genel ilke, hakikatin dolaşım biçiminin hakikatin içeriği kadar önemli olduğudur. Bir toplumda insanlar doğru önermelere bile yalnızca otoriteye itaat, korku veya karşılıklı baskı yoluyla ulaşıyorsa epistemik yapı yine patolojik olabilir. Çünkü mesele yalnızca hangi inanca sahip olunduğu değil, inancın nasıl üretildiği, nasıl sınandığı ve hangi koşullarda değiştirilebildiğidir. Kapalı epistemik sistem tesadüfen doğru bir görüşe sahip olabilir; fakat görüşü yanlış hâle geldiğinde bunu fark edecek mekanizması bulunmayabilir.

Epistemik sağlığın temel ölçütü bu nedenle yalnızca doğruluk değil, düzeltilebilirliktir. Bir sistem yanlışını tanıyabiliyor, dışarıdan gelen bilgiye göre varsayımlarını değiştirebiliyor ve kendi üyelerinin karşılıklı tasdikini bağımsız kanıtla karıştırmıyorsa açıklığını korur. Meerloo’nun totaliter zihinsel denetim analizinde tehlike, tam tersine, düşünsel çevrenin böyle bir düzeltilebilirliği sistematik biçimde azaltmasıdır. Kişi ne kadar çok yalnızlaştırılır, tek anlatıya maruz bırakılır ve alternatif gerçeklik kaynaklarından koparılırsa mevcut sistemin kendi kendisini doğrulama kapasitesi o kadar güçlenir.

İzolasyonun bireysel etkisi burada kolektif bir paradoks yaratır. İnsan diğerlerinden fiziksel veya psikolojik olarak koparılırken aynı anda totaliter kolektife daha bağımlı hâle gelebilir. Bağımsız sosyal bağların zayıflaması, kişinin yalnızca resmi veya ideolojik topluluğun sunduğu kimliği kullanmasına yol açabilir. Böylece bireysel yalnızlık ile kolektif özdeşleşme birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. İnsan gerçekten ilişkisel çeşitlilikten yoksun kaldıkça tek kolektife daha fazla bağlanabilir.

Bu mekanizma karşılıklı nedensellik açısından son derece önemlidir. Topluluk kişiye kimlik sağlar; kişi kimliğini korumak için topluluğun inançlarını savunur; savunulan inanç topluluğun sınırlarını güçlendirir; güçlenen sınırlar kişinin alternatif kimlik kaynaklarına ulaşmasını daha da zorlaştırır. Kişi sisteme bağımlı hâle geldikçe sistemi daha fazla yeniden üretir; sistem güçlendikçe kişinin bağımlılığı artar. Böyle bir devrede baskı yalnızca dışarıdan gelmez; kimlik ihtiyacı bizzat sistemin yeniden üretimine katılır.

Meerloo’nun zihinsel teslim alma analizleri bu açıdan yalnızca bireyin kandırılması meselesi değildir. Daha geniş problem, kişinin kendi gerçeklik kontrol mekanizmalarının yeniden düzenlenmesidir. Birey sisteme “yanlış fikre ikna edilmiş” kişi olarak değil, doğruyu ve yanlışı değerlendireceği ölçütleri değiştirilmiş kişi olarak bağlanabilir. Otoritenin en derin başarısı belirli bir cevabı kabul ettirmek değil, sorunun nasıl sorulacağını belirlemektir. Epistemik kapanma tam da bu ikinci düzeyde gerçekleşir.

Karşılıklı nedenselliğin patolojisi burada teorik formuna kavuşur: sistem üyelerin inançlarını üretir, üyelerin karşılıklı davranışları sistemin inançlarını doğrular, doğrulanan sistem yeni üyelerin epistemik çevresini daha güçlü biçimde şekillendirir. Her turda kapanma derinleşir. Başlangıçta dışsal zorlamayla kurulmuş düzen zamanla kendi sosyal geri beslemesini üretir ve böylece daha az dışsal kuvvetle çalışabilir. Mekanizma giderek içselleşir.

Kapalı devre kendi içinde son derece rasyonel bile görünebilir. Her önerme diğerleriyle tutarlıdır, her olay mevcut açıklama şemasına yerleştirilebilir ve üyeler birbirlerinin yorumlarını doğrular. Sorun mantıksal tutarsızlık değil, referans kapalılığıdır. Sistem kendisini dışarıdaki gerçeklikle değil, kendi ürettiği işaretlerle karşılaştırır. İçsel tutarlılık büyürken dışsal doğrulanabilirlik azalabilir. Böylece çok düzenli düşünce dünyası, tam da düzenliliği nedeniyle gerçeğe karşı körleşebilir.

Epistemik kapanmanın paradoksu da burada yatar: sistem ne kadar çok kendi içinde tutarlı hâle gelirse dışarının düzensizliği o kadar tehditkâr görünür. Alternatif bilgi yalnızca başka görüş değildir; bütün anlam mimarisini bozan unsur olarak deneyimlenebilir. Bu nedenle kapalı topluluklar bazen dış eleştiriye karşı yalnızca entelektüel değil duygusal tepki de üretir. Eleştiri tek bir inancı değil, bireyin kimliğini, aidiyetini ve gerçeklik hissini tehdit eder. Böylece epistemik sistem ile psikolojik savunma birbirini güçlendirmeye başlar.

Karşılıklı nedensellik burada çok katmanlıdır: inanç kimliği, kimlik aidiyeti, aidiyet sosyal çevreyi, sosyal çevre yeniden inancı üretir. Tek bir başlangıç nedeni bulmak giderek anlamsızlaşır. Sistem kendi kendisini birçok noktadan besler. Tam da bu nedenle yalnızca tek bir yanlış inancı düzeltmek çoğu zaman yeterli olmayabilir; çünkü inanç daha geniş sosyal ve psikolojik devrenin parçasıdır. Bir önerme yanlışlandığında sistem başka noktalar üzerinden kapanmasını sürdürebilir.

Üçüncü operatörün yokluğu artık somut biçimde görünür hâle gelir. Dışsal hakikat kaynağı, bağımsız sosyal ilişki, alternatif yorum, eleştirel düşünce veya kişinin kendi deneyimi ideolojik çevrim tarafından tamamen emildiğinde sistemin kendisini değiştirecek referans kalmaz. Kapalı karşılıklılık, yalnızca insanların birbirini etkilemesinden değil, birbirlerinin tek doğrulama kaynağına dönüşmesinden doğar. İnsanlar birbirini görür, fakat dış dünyayı yalnızca birbirlerinin bakışından görür.

Meerloo üzerinden düşünüldüğünde epistemik özgürlüğün ilk koşulu yalnızca “istediğini düşünebilmek” değildir. Daha temel koşul, farklı hakikat kaynakları arasında dolaşabilmek, onları karşılaştırabilmek ve hiçbir tekil sosyal çevrenin kişinin bütün gerçeklik ölçütlerini tekeline alamamasıdır. Düşünce özgürlüğü bu anlamda zihnin içindeki soyut özerklikten çok, epistemik geçirgenlik gerektirir. İnsan başka seslerle, başka deneyimlerle ve kendi mevcut inançlarına direnen verilerle karşılaşabilmelidir.

Kapalı sistemin tehlikesi de tam burada kristalleşir: karşılıklılık başlangıçta toplumsal bağ üretirken, dış referanslar ortadan kalktığında karşılıklı tasdik hakikatin yerine geçebilir. Her birey diğerinin kanıtına, her tekrar önceki tekrarın doğrulamasına, her sosyal uyum başlangıçtaki inancın meşruiyetine dönüşür. Lineer propaganda böylece dairesel epistemik determinizme evrilir. Otoritenin söylediği şey insanların inancı olur; insanların inancı otoritenin haklılığının kanıtına dönüşür; kanıt olarak kullanılan toplumsal uyum yeni propagandanın malzemesini üretir. Nedensellik artık yukarıdan aşağıya değil, bütün sistem boyunca dolaşmaktadır.

Meerloo’nun perspektifi bu nedenle karşılıklı nedenselliğin neden her zaman özgürleştirici olmadığını çok keskin biçimde gösterir. İnsanların birbirlerini etkilemesi tek başına çoğulculuk yaratmaz; herkes aynı kapalı bilgi alanında bulunuyorsa karşılıklı etkileşim tam tersine kapalılığı güçlendirebilir. Sosyal bağ doğrulama ağını, doğrulama ağı epistemik kapanmayı, epistemik kapanma da sosyal bağın daha homojen hâle gelmesini sağlayabilir. Karşılıklılık mekanikleştiğinde toplum yalnızca üyelerini kontrol eden yapı değil, üyelerin birbirleri üzerinden sürekli yeniden ürettiği kapalı bir hakikat makinesi hâline gelir.                                                                                                                                                     

5. Karşılıklı Nedenselliğin Patolojileri

5.2. Karşılıklı Tasdik ve Kendi Hakikatini Üreten Sistem

Epistemik kapanmanın en gelişmiş biçimlerinden biri, bir sistemin yalnızca kendi inançlarını koruması değil, bu inançların doğruluğuna ilişkin kanıtları da kendi iç ilişkilerinden üretmeye başlamasıdır. Burada hakikat artık dış gerçeklikle karşılaştırılan bir iddia olmaktan çıkar ve sistem üyelerinin birbirlerine verdikleri onayların toplamına yaklaşır. A, belirli bir önermeye inanır; B’nin aynı önermeyi kabul etmesi A’nın güvenini artırır. B ise A’nın kararlılığını kendi inancının gerekçelerinden biri olarak görür. C, iki kişinin aynı şeyi söylediğini fark ederek görüşün toplumsal geçerliliğini varsayar. Katılımcı sayısı arttıkça karşılıklı tasdik ağı genişler ve başlangıçta tek bir kaynaktan çıkmış olabilecek iddia, birbirinden bağımsız çok sayıda doğrulamayla destekleniyormuş gibi görünmeye başlar. Oysa epistemik çoğulluk ile sosyal tekrar birbirine karıştırılmıştır. Sistem bilgi üretmez; kendi sesini dolaştırarak seslerin sayısını artırır.

Karşılıklı tasdikin gücü, bireyin yalnızca önermenin içeriğini değil, başkalarının ona olan güvenini de bilgi olarak kullanmasından kaynaklanır. İnsan düşüncesi hiçbir zaman tamamen yalnız gerçekleşmez; başkalarının tanıklığı, uzmanlığı ve deneyimi bilgi edinmenin zorunlu parçalarıdır. Her şeyi kişisel olarak sınamak imkânsız olduğu için sosyal epistemoloji kaçınılmazdır. Bir kişi doktorun tıbbi bilgisini, mühendisin teknik uzmanlığını, tarihçinin kaynak değerlendirmesini veya gündelik yaşamda başka insanların tanıklığını belirli ölçülerde kabul eder. Dolayısıyla başkasına güvenmek epistemik patoloji değildir. Patoloji, güven ağının bağımsız doğrulamaya alternatif hâle gelmesiyle başlar.

Bağımsızlık burada merkezi ölçüttür. Aynı iddiayı on kişinin tekrar etmesi, eğer hepsi bilgiyi birbirinden veya tek bir ortak kaynaktan almışsa, on bağımsız kanıt anlamına gelmez. Fakat sosyal deneyimde kaynak zinciri çoğu zaman görünmez. Bir iddia farklı kişilerden duyulduğunda, kişi farkında olmadan tekrar sayısını kanıt sayısına çevirebilir. Böylelikle enformasyonun yayılma kapasitesi epistemik ağırlık gibi algılanır. Çok tekrar edilen önerme daha aşina, aşina olan daha makul, makul görünen daha kolay tekrar edilir. Dolaşımın kendisi inancın kuvvetini artırır.

Aşinalığın doğruluk hissine dönüşmesi, karşılıklı nedenselliğin bilişsel düzeyde nasıl mekanikleşebileceğini gösterir. İddia tekrar edilir, tekrar aşinalık yaratır, aşinalık kabulü kolaylaştırır, kabul yeni tekrarları üretir. Döngü yeterince güçlendiğinde başlangıçtaki önermenin gerçeklikle bağını yeniden incelemek giderek daha az gerekli görünür. İnsanlar artık “bu doğru mu?” sorusundan önce “herkes zaten bunu biliyor” duygusuyla hareket edebilir. Toplumsal dolaşım, epistemik sorgulamanın yerine geçer.

Sistemin kendi hakikatini üretmeye başlaması tam da burada söz konusudur. Hakikat kelimesi ontolojik anlamıyla dünyanın ne olduğuna işaret ederken, kapalı epistemik sistemde hakikat statüsü sosyal ilişkiler tarafından verilir. Önerme doğrulanmış olduğu için kabul edilmez; kabul edildiği için doğrulanmış görünür. Böylece neden ile kanıt birbirine karışır. Bir inancı yaygınlaştıran mekanizma, aynı zamanda inancın doğru olduğuna ilişkin kanıt gibi kullanılır. Sistem, kendi etkisini kendi meşruiyetine çevirir.

Bu dönüşüm siyasi propaganda, kapalı topluluk veya totaliter rejimlerle sınırlı değildir. Her sosyal çevrede daha hafif biçimlerde ortaya çıkabilir. Akademik çevre, meslek grubu, ideolojik cemaat, şirket kültürü, arkadaş grubu veya dijital topluluk belirli varsayımları sürekli tekrar ederek onları sorgulanamaz arka plan bilgisine dönüştürebilir. Bir düşünce açıkça yasaklanmadan da düşünülemez hâle gelebilir; çünkü kimse onu dile getirmediğinde birey kendi şüphesini kişisel yanılgı sanabilir. Sosyal çoğunluk algısı, düşüncenin epistemik sınırlarını sessizce daraltır.

Karşılıklı tasdik ağının en güçlü özelliklerinden biri, konsensüs ile bağımsız doğrulama arasındaki farkı gizlemesidir. Konsensüs bazı durumlarda güçlü bilgi göstergesidir; birbirinden bağımsız uzmanların aynı kanıtları farklı yöntemlerle inceleyip benzer sonuçlara ulaşması epistemik olarak değerlidir. Ancak kapalı sistemde konsensüsün nasıl üretildiği belirsizleşir. İnsanlar aynı sonuca bağımsız akıl yürütmeyle mi ulaşmıştır, yoksa birbirlerinin davranışını izleyerek mi? İkinci durumda çoğunluk, çoğunluğu üretir. İnsanlar herkesin aynı düşündüğünü sandıkları için aynı şeyi söyler; herkes aynı şeyi söylediği için herkesin aynı düşündüğü izlenimi güçlenir.

Sessizlik bile bu mekanizmaya katılabilir. Bir kişi çoğunluğa katılmıyor fakat görüşünü ifade etmiyorsa, diğerleri onun sessizliğini onay olarak yorumlayabilir. Böylece görünür konsensüs gerçek konsensüsten daha büyük hâle gelir. Görünür konsensüs arttıkça itirazın sosyal maliyeti yükselir; maliyet yükseldikçe daha fazla kişi sessizleşir; sessizlik yeniden konsensüs görüntüsünü büyütür. Karşılıklı nedensellik burada doğrudan konuşma üzerinden değil, konuşmamanın karşılıklı yanlış yorumlanması üzerinden işler.

Bu yapı epistemik kapanmanın ne kadar az merkezi müdahaleyle sürdürülebileceğini gösterir. İlk normun nasıl oluştuğu zamanla önemsizleşebilir. Bir kez herkes başkalarının kabul ettiğine inanırsa sistem kendisini yatay etkileşimlerle sürdürebilir. Üyeler birbirinin davranışını düzenler, norm dışı ifadeleri garipser, belirli iddiaları açıklama gerektirmeyen gerçekler gibi tekrar eder. Merkezi otorite geri çekilse bile sosyal beklentiler kapanmayı koruyabilir. Kontrol, tek bir failin iradesinden çok ilişkinin mimarisine yerleşir.

Karşılıklı tasdik mekanizmasının başka bir boyutu, kimlik ile inancın birbirine bağlanmasıdır. Bir görüş yalnızca doğru kabul edilen önerme olmaktan çıkıp grup üyeliğinin işareti hâline geldiğinde, ona yönelik eleştiri epistemik olmaktan çıkarak kimliksel tehdit olarak deneyimlenebilir. Kişi fikrini değiştirdiğinde yalnızca bir önermeden vazgeçmeyecek, ait olduğu topluluğun güvenini, statüsünü veya kendi öz-anlatısının bir parçasını da kaybedecekse düşüncenin maliyeti yükselir. Böylece inanç, sosyal bağlar tarafından korunur.

Kimliğin epistemik sisteme bağlanması karşılıklı nedenselliği daha da kuvvetlendirir. Grup üyeliği inancı destekler, inanç grup üyeliğini doğrular. İnsan belirli düşünceyi savunduğu için “bizden biri” olarak tanınır; “bizden biri” olduğu için aynı düşünceyi savunmaya daha fazla motive olur. İtiraz eden kişi yalnızca yanlış düşünen değil, aidiyet sınırını ihlal eden kişi gibi görülmeye başlanabilir. Epistemik ve sosyal sınır üst üste biner.

Kapalı sistemlerin dış eleştiriyi neden kolaylıkla etkisizleştirebildiği de buradan anlaşılır. Eleştiri yalnızca önermenin içeriğine yönelik değilmiş gibi yorumlanır; eleştirmenin kimliği, niyeti veya aidiyeti tartışmanın merkezine taşınabilir. “Bunu kim söylüyor?” sorusu “söylediği doğru mu?” sorusunun önüne geçtiğinde dışsal veri epistemik değerlendirmeye ulaşmadan sosyal sınıflandırmayla etkisizleştirilebilir. Düşman, yabancı, hain, bilgisiz veya yozlaşmış kategorisine yerleştirilen kişi, sunduğu kanıt ne olursa olsun güvenilmez sayılır. Böylelikle sistem içeriği çürütmeden kaynağı kapatır.

Kendi hakikatini üreten sistemin çok önemli bir özelliği, karşı kanıtı da yakıt olarak kullanabilmesidir. Dışarıdan yoğun eleştiri geldiğinde sistem bunu kendi kuşatılmışlık anlatısının doğrulaması olarak yorumlayabilir. “Bize saldırıyorlar, demek ki haklıyız” biçimindeki yapı, eleştiriyi yanlışlama olasılığından çıkarıp doğrulama mekanizmasına dönüştürür. Ne kadar çok dış tepki gelirse iç inanç o kadar güçlenebilir. Böylece sistem yalnızca olumlu kanıtları değil, görünüşte olumsuz kanıtları da kendi lehine çevirebilir.

Epistemik kapanmanın en dirençli biçimlerinden biri budur. Teori yalnızca doğrulanabilir sonuçlar üretmiyorsa sorun henüz sınırlıdır; asıl sorun, hiçbir sonucun teoriyi zayıflatamamasıdır. Başarı teoriyi doğrular; başarısızlık düşmanın sabotajını doğrular. Destek toplumsal haklılığı gösterir; muhalefet sistemin ne kadar tehdit edildiğini gösterir. Sessizlik kabulün, eleştiri korkunun veya düşmanlığın göstergesi sayılabilir. Her olası sonuç önceden sistemin doğruluğuna bağlandığında dış dünya epistemik bağımsızlığını kaybeder.

Böyle bir sistem dış gerçeklikle ilişkisini tamamen kesmek zorunda değildir. Haber okuyabilir, istatistik toplayabilir, araştırmalar yapabilir ve sürekli veri üretebilir. Fakat veri seçimi, yorumlama ve sınıflandırma süreçlerinin tamamı başlangıçtaki öncüllere bağımlıysa enformasyon bolluğu açıklık yaratmaz. Tam tersine, sistem ne kadar çok veri toplarsa kendi anlatısını desteklemek için o kadar fazla malzeme bulabilir. Bilgi miktarı artarken epistemik kapalılık da artabilir.

Dolayısıyla cehalet ile kapanma birbirinden ayrılmalıdır. Cahillik bilgi eksikliğidir; epistemik kapanma ise bilginin tek yönlü işlenmesidir. Kapalı sistem çok bilgili olabilir, binlerce metin üretebilir, karmaşık teoriler geliştirebilir ve olaylara sürekli açıklamalar getirebilir. Patoloji basit bilgisizlikta değil, hiçbir bilginin temel sistemi gerçekten dönüştürememesinde yatar. İçerik zenginliği yapısal kapalılığı gizleyebilir.

Karşılıklı tasdik ağı büyüdükçe kişi sistemin doğruluğunu yalnızca başkalarının sözlerinden değil, onların davranışlarından da çıkarabilir. İnsanlar belirli kurallara uyuyorsa kuralların meşru olduğu, belirli ritüellere katılıyorsa ritüellerin anlamlı olduğu, belirli otoriteye itaat ediyorsa otoritenin haklı olduğu düşünülebilir. Davranışın nedeni korku, alışkanlık, çıkar veya uyum baskısı olsa bile dışarıdan gözleyen kişi davranışı inanç olarak okuyabilir. Böylece sistem tarafından üretilmiş eylemler tekrar sistemin meşruiyetinin kanıtı hâline gelir.

Kendi hakikatini üreten sistemin bu özelliği, sosyal gerçekliğin performatif doğasıyla birleştiğinde daha da karmaşıklaşır. Bazı toplumsal olgular gerçekten kolektif kabul sayesinde var olur. Para, unvan, hukuki statü, makam veya kurum belirli ölçüde insanların onları tanımasına bağlıdır. Bu nedenle “insanlar inanıyor diye gerçek” olmak sosyal ontolojide tamamen yanlış bir önerme değildir. Fakat sosyal gerçekliğin bu yapısı, olgusal hakikatle karıştırıldığında ciddi kapanma doğar. Bir kurumun meşruiyeti kolektif tanımaya dayanabilir; dış dünyanın fiziksel veya tarihsel gerçekliği ise yalnızca kolektif inançla değişmez. Kapalı sistem iki düzeyi birbirine karıştırarak sosyal üretim kapasitesini ontolojik egemenlik sanabilir.

Karşılıklı tasdik aynı zamanda ahlaki hakikat üretme iddiasına da dönüşebilir. Bir davranış grup içinde sürekli ödüllendiriliyorsa zamanla doğru, dışlanıyorsa yanlış gibi algılanabilir. Normun kaynağı unutulur ve grup pratiği ahlaki zorunluluk biçimi kazanır. İnsanlar norma uyduğu için norm güçlüdür, norm güçlü olduğu için insanlar ona uyar. Ahlaki değer ile sosyal uyum arasındaki ayrım bulanıklaşır. Çoğunluğun onayı, normatif doğruluğun yerine geçebilir.

Sistemin kendi hakikatini üretmesinin temel sonucu, dışarının yalnızca farklı değil epistemik olarak gereksiz hâle gelmesidir. Başlangıçta dış bilgi tehdit oluşturabilir; kapanma derinleştikçe ona ihtiyaç olmadığı düşünülebilir. Sistem kendi gazetelerini, uzmanlarını, yorumcularını, ritüellerini, tarih anlatısını ve kavramsal sözlüğünü üreterek tam bir iç gerçeklik oluşturabilir. Her kurum diğerini destekler; her söylem ötekinin meşruiyetini güçlendirir. Böylece epistemik bağımsızlık yalnızca tek tek bireyler arasında değil, kurumlar arasında da azalır.

Kurumsal tasdik ağı, bireysel karşılıklı tasdikin daha geniş ölçekli biçimidir. Bir kurum diğerinin verisini kullanır, ikinci kurum birincinin otoritesine atıf yapar ve karşılıklı referanslar zamanla büyük bir güvenilirlik mimarisi oluşturabilir. Eğer bütün kurumlar aynı kapalı öncülleri paylaşıyorsa çok sayıda kaynak bulunması gerçek çoğulluk sağlamaz. Kaynak sayısının artması, epistemik bağımsızlık artışıyla karıştırılmamalıdır.

Karşılıklı tasdik sisteminin kırılganlığı, gerçek dünyayla büyük bir uyumsuzluk oluştuğunda ortaya çıkabilir. Sistem uzun süre kendi içinde tutarlı çalışabilir; ancak dış gerçeklik bütünüyle emilemeyecek kadar güçlü direnç gösterdiğinde açıklama maliyeti artar. Her yeni çelişki için yeni yan açıklamalar, istisnalar, düşman varsayımları veya komplike savunmalar üretmek gerekir. Kapalı sistem bu yükü bir süre taşıyabilir; fakat iç tutarlılığı korumak giderek daha fazla bilişsel ve kurumsal enerji gerektirir.

Yine de dış gerçekliğin tek başına kapanmayı otomatik biçimde çözeceğini varsaymak hatalıdır. İnsan ve toplum yalnızca veriye tepki veren nötr sistemler değildir. Kimlik, korku, aidiyet ve çıkarlar güçlü olduğunda çelişkili veri yeniden yorumlanabilir. Hakikatin sisteme nüfuz edebilmesi için yalnızca dışsal gerçekliğin mevcut olması değil, sistemde onu kabul edebilecek geçirgenlik mekanizmalarının bulunması gerekir. Üçüncü operatörün epistemik önemi tam da burada tekrar belirginleşir.

Bağımsız doğrulama, heterojen sosyal bağlar, eleştiriye izin veren kurumlar, kişinin kendi inancından şüphe edebilmesi ve dış dünyayla doğrudan temas gibi mekanizmalar karşılıklı tasdik çevrimini tamamen yok etmez; onu kendi dışındaki referanslara bağlar. İnsan başkasının görüşünü hâlâ kanıt olarak kullanabilir, fakat tek kanıt olarak kullanmaz. Konsensüs değerini korur, fakat nasıl üretildiği sorgulanabilir. Aidiyet önemlidir, fakat hakikatin tek ölçütü olmaz. Sistem böylece sosyal epistemolojiyi terk etmeden sosyal epistemolojinin kendi üzerine kapanmasını önleyebilir.

Karşılıklı tasdik patolojisinin en soyut formülü şudur: Sistem kendi davranışlarını kendi inançlarının kanıtına, kendi inançlarını da aynı davranışların nedenine dönüştürdüğünde epistemik daire kapanır. İnsanlar inandıkları için davranır, davranışlar inancın toplumsal gerçekliğini güçlendirir, güçlenen gerçeklik yeni insanların aynı şekilde inanmasını kolaylaştırır. Burada hakikat dış dünyadan sisteme giren bir düzeltme olmaktan çıkar ve iç dolaşımın ürünü hâline gelir.

Karşılıklılık böylece epistemik bakımdan çift karakter taşır. Başka insanların görüşleri bizi yanılgılarımızdan çıkarabilir; aynı başka insanlar, eğer aynı kapalı kaynaktan besleniyorlarsa yanılgımızı olağanüstü ölçüde güçlendirebilir. Sosyal ilişki hakikatin hem düzeltme hem kapanma mekanizması olabilir. Belirleyici fark, karşılıklılığın kendi dışında bağımsız referanslara açık olup olmamasıdır. Kendi hakikatini üreten sistem, karşılıklılığı çoğulluk gibi gösterir; oysa aynı kapalı devrenin içinde dolaşan yüzlerce ses, epistemik olarak tek sesin çoğaltılmış yankısından başka bir şey olmayabilir.

5.3. Arendt: Ortak Dünyanın Çözülmesi

Hannah Arendt’in totalitarizm çözümlemesini yalnızca epistemik kapanma veya karşılıklı tasdik mekanizmasına indirgemek onun düşüncesinin kapsamını ciddi biçimde daraltır. Arendt’in analizinde emperyalizm, antisemitizm, kitle toplumu, ideoloji, terör, yalnızlaştırma, hukuk düzeninin parçalanması ve siyasal çoğulluğun yok edilmesi gibi çok daha geniş tarihsel ve siyasal süreçler merkezi önemdedir. Bununla birlikte onun totaliter tahakküm analizindeki bazı kavramsal damarlar, burada geliştirilen kapanma teorisiyle güçlü biçimde kesişir. Özellikle ortak dünyanın tahribi, olgusal gerçekliğin ideolojik mantık karşısında değersizleşmesi ve bireyin diğer insanlarla bağımsız bağlarının çözülmesi, karşılıklı nedenselliğin patolojik bir hakikat sistemine dönüşmesinin siyasal boyutunu anlamak için son derece verimlidir.

Arendt açısından insan dünyası yalnızca fiziksel çevreden ibaret değildir. İnsanlar ortak nesneler, kurumlar, olaylar ve anlatılar çevresinde bir araya gelir; aynı dünyaya farklı konumlardan bakarlar. Siyasal çoğulluk da tam olarak burada anlam kazanır. İnsanlar aynı değildir, aynı şeyi aynı perspektiften görmez ve ortak dünyanın gerçekliği paradoksal biçimde bu farklı bakışların kesişiminden güç alır. Bir şeyin yalnızca benim deneyimimde değil, benden farklı insanların deneyiminde de belirli dirençler taşıması, dünyanın kişisel bilincime indirgenemediğini gösterir. Gerçeklik böylece tekil öznenin içinden değil, çoğul perspektiflerin aynı dünyaya bağlanabilmesinden beslenir.

Ortak dünya kavramının epistemik önemi tam burada belirir. İnsan yalnızca kendi duyumlarına veya yalnızca yakın grubunun onayına dayanmaz; farklı kişilerin, kurumların, belgelerin, tanıklıkların ve kamusal tartışmaların oluşturduğu çok merkezli bir gerçeklik alanında yaşar. Perspektifler farklıdır, fakat hakkında tartışılan dünya ortaktır. Anlaşmazlık ortak dünyanın yokluğu değildir; tam tersine, aynı şey hakkında farklı biçimlerde konuşabilmenin koşuludur. İnsanlar ancak paylaşılan bir referans bulunduğunda gerçekten anlaşmazlığa düşebilir.

Totaliter kapanmanın radikalliği, yalnızca belirli fikirleri yasaklamasında değil, bu ortak referans alanını çözmesinde aranabilir. İnsanlar aynı olgular üzerinde farklı yorumlar geliştirmek yerine, hangi olguların var olduğuna ilişkin bile ortak zemin kaybetmeye başladığında siyasal çoğulluk epistemik parçalanmaya dönüşür. İdeolojik sistem, dış dünyayı kendi mantıksal öncüllerine göre düzenlediğinde gerçekliğin bağımsız direnci azalır. Olay, ideolojiye uymuyorsa ideoloji düzeltilmek yerine olay yeniden tanımlanabilir.

Arendt’in ideoloji çözümlemesinin özgün taraflarından biri, ideolojiyi yalnızca yanlış fikirler toplamı olarak görmemesidir. İdeolojik düşüncenin tehlikesi, belirli bir öncülü kabul ettikten sonra gerçekliğin bütün karmaşıklığını bu öncülden mantıksal olarak türetme eğiliminde bulunur. Bir fikir “tarihin”, “ırkın”, “sınıfın” veya başka bir sözde zorunlu sürecin temel yasası olarak kabul edildiğinde tek tek olayların özgüllüğü azalır. Olay artık şaşırtıcı, yeni veya düşünceyi değiştirebilecek şey değildir; önceden bilinen yasanın gerçekleşme örneğidir. Dünya teoriye cevap vermekten çıkar, teorinin sahnesine dönüşür.

Böyle bir ideolojik mantık, karşılıklı nedensellik açısından kapalı sistemin epistemik eşdeğeridir. Başlangıç öncülü olayları açıklar; açıklanan olaylar daha sonra başlangıç öncülünün doğruluğuna kanıt olarak kullanılır. İdeoloji belirli grubu tehdit olarak tanımlar; sistem bu gruba karşı baskı uygular; baskı altında ortaya çıkan direnç, kaçış veya gizlilik davranışları grubun tehlikeli olduğuna kanıt sayılabilir. Böylece sistem kendi müdahalesinin yarattığı sonucu başlangıç varsayımının doğrulaması olarak okuyabilir. Nedensel üretim ile epistemik doğrulama birbirine karışır.

Olgusal gerçekliğin önemi tam da böyle bir kapanmaya direnebilmesinden gelir. Olgu, teorinin ne söylemek istediğinden bağımsız olarak meydana gelmiş olanın ağırlığını taşır. Belirli bir olay yaşanmıştır ya da yaşanmamıştır; belirli kişi belirli zamanda belirli yerde bulunmuştur ya da bulunmamıştır. Yorumların çeşitliliği olgusal zemini bütünüyle ortadan kaldırmaz. İdeolojik kapanma ise olguyu yalnızca kendi anlatısına uyduğu ölçüde değerli saydığında dışsal gerçeklik üçüncü referans olma kapasitesini kaybeder.

Arendt’in düşüncesinde yalan meselesinin siyasal ağırlığı da burada anlaşılır. Yalan tek başına totalitarizm değildir; siyasal hayat tarih boyunca propaganda, aldatma ve manipülasyon örnekleriyle doludur. Daha radikal tehlike, doğru ile yanlış arasındaki ayrımın kendisinin toplumsal güvenilirliğini kaybetmesidir. İnsanlar yalnızca belirli yanlış önermeye inanmakla kalmayıp hiçbir kaynağın güvenilir olmadığına, olguların sürekli değiştirilebileceğine veya hakikatin yalnızca güç ilişkilerinin ürünü olduğuna ikna olduklarında ortak dünya aşınır.

Ortak gerçekliğin çözülmesi kapalı sistem için paradoksal biçimde avantaj sağlayabilir. İnsan hiçbir şeye güvenemediğinde, en güçlü ve en tutarlı anlatıya sığınma eğilimi artabilir. Sürekli çelişen bilgiler, geçmişin yeniden yazılması ve kamusal dilin istikrarsızlaşması kişiyi bağımsız muhakemeden çok hazır açıklama sistemlerine bağımlı hâle getirebilir. Belirsizlik çoğaldıkça basit ideolojik mantık psikolojik çekicilik kazanır. Sistem önce ortak dünyanın güvenilirliğini aşındırır, ardından yarattığı boşluğu kendi bütüncül anlatısıyla doldurabilir.

Burada yalnızlık ile izolasyon arasındaki ayrım önem kazanır. Arendt’in totaliter tahakküm çözümlemelerinde insanların siyasal ve toplumsal bağlardan koparılması yalnızca fiziksel yalnızlık meselesi değildir. Kişinin başkalarıyla birlikte dünyayı değerlendirme kapasitesinin zayıflaması, düşünsel özerkliği de etkiler. İnsan, kendi yargısını başkalarının bağımsız perspektifleriyle karşılaştırabileceği çoğul alandan uzaklaştığında tekil propaganda kaynağına daha bağımlı hâle gelebilir. Ortak dünya kayboldukça kişinin yalnızca ötekilerle bağı değil, gerçeklikle dolaylı bağı da zayıflar.

Çoğulluğun epistemik değeri burada yeniden görülür. Farklı insanların farklı şeyler söylemesi yalnızca fikir çeşitliliği yaratmaz; tek bir bakışın dünyayı bütünüyle tüketmesini engeller. Başka perspektif benim görüşümün sınırını gösterir. Onunla aynı fikirde olmak zorunda değilim; fakat benim görmediğim şeyi görebilmesi, dünyayı kendi bilincimden daha geniş kabul etmeme yol açar. Totaliter kapanma, farklı perspektifi yalnızca yanlış görüş olarak değil, ortak dünyanın birliğini tehdit eden sapma olarak gördüğünde çoğulluğun düzeltici işlevini yok eder.

İdeolojik homojenlik bu nedenle epistemik güç gibi görünürken gerçeklik testini zayıflatabilir. Herkes aynı kavramlarla düşünüyor, aynı olayları aynı kategorilerle yorumluyor ve aynı açıklama şemasını kullanıyorsa toplumun iç tutarlılığı artar. Fakat tam da aynı nedenle hatayı fark edecek bağımsız perspektiflerin sayısı azalır. Sistem daha az tartışmalı fakat daha kırılgan hâle gelir. Dış gerçeklik ideolojik öncüllerle uyuşmadığında onu yeniden yorumlamak için kolektif baskı oluşur.

Ortak dünya ile karşılıklı tasdik arasındaki fark bu noktada keskinleşir. Ortak dünya, farklı insanların aynı nesnel gerçekliğe farklı perspektiflerden erişebilmesidir. Karşılıklı tasdik ise insanların birbirlerinin bakışlarını gerçekliğin yerine koymasıdır. Birincisinde başkası bana dünyayı başka açıdan gösterir; ikincisinde başkasının bana katılması dünyayı doğrular. Aradaki ayrım küçüktür fakat yapısal olarak belirleyicidir. Çoğullukta ötekinin farkı korunur; tasdik sisteminde ötekinin değeri bana benzemesinden gelir.

Totaliter eğilim açısından ikinci yapı çok daha elverişlidir. İnsanlar birbirlerinden bağımsız düşünce kaynakları olmaktan çıktıklarında, sosyal ağ ideolojinin yankı sistemine dönüşebilir. Birey komşusunun, meslektaşının veya aile üyesinin davranışını izler; herkes başkalarının uyumunu kendi uyumunun gerekçesi hâline getirir. Devlet veya merkezî otorite her düşünceyi doğrudan denetlemek zorunda değildir. Toplumun içindeki karşılıklı gözlem, korku ve tasdik mekanizmaları ideolojik düzeni gündelik hayatın içine taşır.

Bu mekanizma, totaliter tahakkümün yalnızca yukarıdan aşağıya uygulanan şiddet olarak kavranmasını yetersiz kılar. Terör ve merkezi iktidar hâlâ belirleyicidir; ancak sistem güçlendikçe bireyler birbirlerinin davranışına göre kendi davranışlarını ayarlamaya başlar. Resmî söylemi içselleştirmeyen kişi bile başkalarının nasıl tepki vereceğini hesap ederek ona uygun davranabilir. Uyum davranışı çoğaldıkça gerçek inançla görünür itaat arasındaki fark toplumsal düzeyde silikleşir. Otorite görünür birlik üretir; görünür birlik otoritenin toplumsal meşruiyetinin göstergesi olarak kullanılabilir.

Arendtçi perspektiften ortak dünyanın yıkılması, kişinin kendi deneyimine duyduğu güveni de zayıflatabilir. Eğer resmi anlatı sürekli olarak görülen, hatırlanan veya yaşanan şeyi reddediyorsa birey iki gerçeklik arasında sıkışabilir. Kendi deneyimi başka bir şey söylemekte, kamusal dil başka bir gerçeklik üretmektedir. Sosyal maliyet yeterince yüksekse kişi özel deneyimini kamusal ifadeden ayırabilir. Böylece gerçeklik özel alana, ideoloji kamusal alana çekilir. Uzun vadede aradaki mesafe kişinin kendi yargısına duyduğu güveni bile aşındırabilir.

Kapanmanın psikolojik derinliği burada belirginleşir. İnsan sürekli olarak gördüğü ile söylemek zorunda olduğu şey arasında ayrım yaşadığında, hakikat yalnızca bilgi kategorisi olmaktan çıkar ve davranışsal risk hâline gelir. Doğru olduğunu düşündüğü şeyi ifade etmek sosyal veya fiziksel tehdit üretiyorsa epistemik muhakeme ile güvenlik stratejisi birbirine karışır. Kişinin neye inandığı ile ne söylemesinin güvenli olduğu farklılaşır. Sistem bu farktan yararlanarak kamusal gerçekliği bireysel inançlardan bağımsız biçimde şekillendirebilir.

Kamusal tekrar yeterince uzun sürdüğünde yeni kuşak açısından başlangıç koşulları değişir. Önceki kuşağın korku nedeniyle tekrar ettiği söylem, sonraki kuşağın hazır gerçekliği olabilir. Birinci kuşak yalan olduğunu bildiği ifadeyi stratejik nedenlerle söyler; çocuk bu ifadenin üretildiği korku tarihini bilmiyorsa onu normal bilgi olarak öğrenebilir. Böylece baskıyla üretilmiş söylem nesnelleşir, tarihsel kökeninden kopar ve sosyal gerçeklik gibi aktarılır. Karşılıklı nedensellik kuşaklar arasında epistemik kapanmayı kalıcılaştırır.

Ortak dünyanın çözülmesi zamanın kendisini de etkiler. Geçmişin güvenilirliği ortadan kaldırıldığında toplum yalnızca “ne oldu?” sorusuna değil, “hangi geçmiş üzerinden bugünümüzü anlayacağız?” sorusuna da ortak cevap veremez. Tarihin sürekli yeniden yazılması, yalnızca hafızanın tahrifi değil, nedensellik algısının bozulmasıdır. İnsan bugünün hangi geçmiş olaylardan doğduğunu güvenilir biçimde kuramazsa mevcut düzenin nedenlerini değerlendirmekte zorlanır. Sebep-sonuç ilişkisi ideolojik anlatının kontrolüne geçer.

Kendi tarihini kontrol eden kapalı sistem, bugünü kaçınılmaz sonuç gibi gösterebilir. Geçmiş yalnızca mevcut düzeni doğrulayacak biçimde seçildiğinde bugün tarihsel zorunluluk kazanır. Alternatif geçmiş ihtimalleri, bastırılmış çatışmalar veya farklı gelişme yolları görünmezleşir. Böylece sistem yalnızca mevcut hakikati değil, kendi zorunluluğunun genealogisini de üretir. “Başka türlü olamazdı” düşüncesi, ontolojik kapanmanın tarihsel biçimidir.

Arendt’in totalitarizm analizini bizim karşılıklı nedensellik modelimize bağlayan en güçlü noktalardan biri budur: kapalı sistem yalnızca insanları belirlemez; insanların dünyayı değerlendirdiği referans alanlarını da yeniden üretir. İnsanlar bu referanslara göre hareket ettikçe sistem güçlenir. Güçlenen sistem bağımsız referans alanlarını daha da daraltır. Toplumsal düzen, bireyin epistemik koşullarını; bireyin davranışı da toplumsal düzenin görünür gerçekliğini üretir. Karşılıklılık burada özgürlük değil, ortak dünyanın giderek daraldığı dairesel bir kapanma yaratabilir.

Bununla birlikte Arendt’in çoğulluk fikri, kapalılığın karşısına sınırsız bireysel öznelciliği yerleştirmez. “Herkesin kendi gerçeği” yaklaşımı ortak dünyayı yeniden kurmaz; tam tersine, ortak referansın daha da parçalanmasına yol açabilir. Çoğulluk, herkesin birbirinden tamamen kopuk gerçekliklerde yaşaması değil, aynı dünyanın farklı perspektiflerden görünebilmesidir. Farklılık ortak nesneyi yok etmez; onun tek perspektif tarafından tüketilemeyeceğini gösterir.

Burada üçüncü operatör fikri yeni bir biçim kazanır. İki kişi arasındaki tartışmada üçüncü, taraflardan birinin haklılığını belirleyen hakem olmak zorunda değildir; ikisini de aşan ortak dünya üçüncü referans olabilir. A, B’ye; B, A’ya yalnızca karşılık vermez. Her ikisi de kendilerinden bağımsız olgulara, olaylara ve ortak nesnelere yönelmek zorundadır. Karşılıklı tasdik yerine ortak referans devreye girdiğinde ilişkinin kapanması zorlaşır. İki taraf birbirini doğrulamak yerine aynı dünyaya farklı yerlerden bakar.

Ortak dünya tam da bu nedenle epistemik anti-kapanma operatörü gibi işlev görebilir. İnsanların birbirinden tamamen bağımsız olması gerekmez; aksine dünyayı paylaşmaları gerekir. Fakat paylaşılan dünya hiçbir bireyin veya grubun tam mülkiyetine dönüşmemelidir. Olgular, başkalarının tanıklığı, belgeler ve farklı perspektifler sistemi sürekli olarak kendi dışındaki bir şeye cevap vermeye zorlar. İdeoloji ne kadar tutarlı olursa olsun dünya beklenmedik olaylar üretmeye devam eder.

Arendtçi çoğulluk ile Richard’ın müşterek sevgi yapısı arasında burada ilginç bir biçimsel yankı kurulabilir. İki kişi yalnızca birbirine dönük kaldığında sevgi kapanabilir; iki politik veya epistemik özne yalnızca birbirinin onayına veya karşıtlığına dönük kaldığında ortak dünya kaybolabilir. Her iki durumda da ilişkiyi açan şey, tarafların kendilerinden başka bir şeye birlikte yönelmesidir. Birinde müşterek sevilen üçüncü, diğerinde müşterek fakat farklı perspektiflerden görülen dünya bulunur. İçerikler birbirinden tamamen farklıdır; yapısal form şaşırtıcı biçimde benzerdir.

Ortak dünyanın korunması bu nedenle yalnızca doğru bilgiye erişim meselesi değildir. İnsanların farklı kalırken birlikte yaşayabilmelerinin ontolojik koşuludur. Eğer herkes aynı düşünmek zorunda kalırsa çoğulluk yok olur; herkes bütünüyle ayrı gerçekliklerde yaşarsa ortaklık yok olur. Siyasal ve epistemik hayat, benzerlik ile farklılık arasındaki geçirgen aralıkta mümkün olur. Dünya insanları ayırır, çünkü herkes ona başka yerden bakar; aynı anda birleştirir, çünkü bakılan şey ortak kalır.

Totaliter kapanma bu iki işlevi birlikte tahrip eder. Farklılığı düşmanlaştırarak çoğulluğu, ortak gerçekliği ideolojik anlatıya tabi kılarak ortaklığı zayıflatır. Sonuç paradoksaldır: insanlar aynı sloganları tekrar eder fakat gerçekten ortak bir dünyada buluşamaz. Homojenlik artarken müştereklik azalır. Herkes aynı şeyi söyleyebilir, fakat söyledikleri bağımsız deneyimlerin kesişiminden değil tekil ideolojik kaynaktan geldiği için çoğul doğrulama oluşmaz.

Böyle bir toplumda karşılıklı nedensellik yoğunlaşır. Bireyler birbirlerinin davranışını izler, aynı dili kullanır, birbirlerinin uyumunu doğrular ve kolektif görünüş üzerinden kendi davranışlarını ayarlar. Sistem daha fazla karşılıklılık üretir; fakat karşılıklılık dışarıya kapandığı için sosyal canlılık değil mekanik homojenlik doğurur. İlişki çoğalır, dünya daralır.

Arendt’in katkısı tam da burada karşılıklı nedensellik teorisini yalnızca bilişsel veya psikolojik düzeyde bırakmamayı sağlar. Epistemik kapanma siyasal kurumlar, terör, ideolojik örgütlenme ve ortak kamusal alanın yıkımıyla birleştiğinde bireysel yanılgıdan çok daha büyük bir yapı oluşur. İnsan yalnızca yanlış düşünmez; yanlışın sürekli yeniden üretildiği, doğrunun sosyal olarak erişilmesinin zorlaştığı ve bağımsız perspektiflerin ortadan kaldırıldığı bir dünyada yaşamaya başlar.

Ortak dünyanın çözülmesi bu nedenle yalnızca bilgi kaybı değildir; üçüncü referansın kaybıdır. İnsanlar birbirleriyle ilişki kurmaya devam eder, hatta birbirlerini eskisinden daha yoğun biçimde gözetebilir; fakat aralarında onları aşan ortak bir dünya bulunmadığında ilişki kendi üzerine kapanır. A, B’yi izler; B, A’yı izler; her ikisi de sistemin ne düşündüğüne bakar. Kimse bağımsız biçimde “dünya ne gösteriyor?” sorusunu soramaz hâle geldiğinde karşılıklı nedensellik tam bir politik-epistemik daireye dönüşür.

Arendt’in perspektifinden okunabilecek en güçlü sonuç, hakikatin sosyal ilişkiden bütünüyle bağımsız olmadığı fakat sosyal ilişkiye de indirgenemeyeceğidir. İnsan gerçekliği başkalarıyla birlikte kavrar; yine de başkalarının onayı gerçeğin kendisi değildir. Ortak dünya tam bu iki uç arasındaki gerilimi korur. Gerçeklik tek kişinin özel mülkiyeti değildir, fakat çoğunluğun oyuyla da yaratılmaz. Başkalarının perspektifi bizi dünyaya açar; dünyayı onların yerine koyduğumuz anda kapanma başlar.

Karşılıklı nedenselliğin totaliter patolojisi böylece son derece keskin bir biçim kazanır: sistem bireylerin bilgi çevresini şekillendirir, bireyler görünür davranışlarıyla sistemin gerçekliğini yeniden üretir, üretilen gerçeklik sistemi daha ikna edici hâle getirir ve güçlenen sistem ortak dünyanın bağımsız referanslarını daha fazla aşındırır. Her çevrimde ideolojik bütünlük artarken gerçekliğin sisteme dışarıdan direnebilme kapasitesi azalır. Kapanma yalnızca düşüncelerin birbirini doğrulamasıyla değil, dünyanın kendisinin düşünceye cevap verme hakkının gasp edilmesiyle tamamlanır.                                

5.4. İdeolojinin Kapalı Mantıksallığı

İdeolojinin en güçlü biçimi yalnızca belirli fikirlerin toplamı değildir; gerçekliği önceden kurulmuş bir ilkenin zorunlu sonuçlarına dönüştüren kapalı bir mantıksallıktır. Böyle bir yapıda düşünce dünyaya bakıp kavramlarını sınamaz; dünya, düşüncenin zaten kabul ettiği öncüllere göre anlamlandırılır. Tek tek olayların özgüllüğü, rastlantısallığı, tarihsel karmaşıklığı ve çoklu nedenselliği giderek geri çekilir. Olay artık kendi başına düşünceyi zorlayan şey değil, daha önce kurulmuş teorinin doğrulanması için kullanılan örnek hâline gelir. Bir sistem her olayı önceden sahip olduğu nedensel şemanın içine yerleştirebildiğinde dış gerçeklik epistemik direncini kaybetmeye başlar. İdeolojik kapanma tam da burada doğar: teori yalnızca dünyayı açıklamaz, dünyanın hangi biçimde açıklanabileceğine ilişkin bütün alternatifleri de kendi dışına iter.

Kapalı ideolojik mantığın ilk özelliği, başlangıç öncülünün ayrıcalıklı statüsüdür. Belirli bir tarih yasası, toplumsal kategori, düşman imgesi veya zorunlu süreç temel açıklama ilkesi olarak kabul edildiğinde, sonraki bütün olaylar bu ilkenin türevlerine dönüştürülebilir. Başlangıç varsayımı sıradan hipotez olmaktan çıkar; hipotezin yanlışlanabileceği dışsal alan giderek daralır. Sistem artık “bu varsayım doğru mu?” sorusunu sormaz; “bu olay varsayımın hangi biçimde gerçekleşmesidir?” diye sorar. Sorunun biçimi değiştiği anda epistemik özgürlük de daralmaya başlar, çünkü olayın başlangıç ilkesini geçersiz kılabileceği ihtimal daha en baştan dışarıda bırakılmıştır.

Burada mantık, dünyaya açıklık sağlayan araç olmaktan çıkarak dünyanın karşısında kapatıcı bir filtreye dönüşebilir. Mantıksal tutarlılığın kendisi sorun değildir; herhangi bir düşünsel sistemin iç çelişkilerini azaltması beklenir. Problem, iç tutarlılığın dış gerçeklik üzerindeki önceliğidir. Sistem kendi öncüllerini korumak için olayları sürekli yeniden yorumluyor, hiçbir olayın temel varsayımları değiştirmesine izin vermiyorsa tutarlılık epistemik erdem olmaktan çıkar ve kapanmanın aracına dönüşür. Düşünce dünyaya sadık kalmak için kendi içinde bazı gerilimlere katlanmak yerine, iç bütünlüğünü korumak için dünyayı budamaya başlar.

İdeolojik mantıksallığın mekanikleşmesi bu nedenle yalnızca slogan tekrarından ibaret değildir. Daha derinde, belirli bir nedensel algoritmanın her olaya uygulanması vardır. Sistem hangi olayla karşılaşırsa karşılaşsın aynı temel şema çalışır: dost ve düşman, ilerleme ve gerileme, saf ve yozlaşmış, hakiki ve sahte, bizimle olan ve bize karşı olan. Gerçeklik sonsuz derecede karmaşık olsa bile az sayıda temel karşıtlığa indirgenir. Böylelikle düşünce hızı artar; her olay için yeniden muhakeme yürütmek gerekmez. Olayın hangi kategoriye ait olduğunu belirlemek, onun anlamını büyük ölçüde önceden belirler.

Epistemik ekonomi açısından bu son derece verimli görünür. Karmaşık dünyanın yüksek bilişsel maliyeti azalır; belirsizlik, çokanlamlılık ve kararsızlık yerini açık sınıflandırmalara bırakır. İnsan ne düşüneceğini, kime güveneceğini, hangi olayın hangi anlamı taşıdığını hızlı biçimde bilir. Ne var ki bu kolaylık gerçekliğin karmaşıklığını azaltmaz; yalnızca sistemin ona maruz kalma kapasitesini azaltır. İdeoloji belirsizliği dünyadan kaldırmaz, bilinçten uzaklaştırır. Gerçekliğin düzensizliği dışarıda kalırken içeride kusursuz bir anlam düzeni oluşur.

Kapalı mantıksallığın çekiciliği de buradan gelir. İnsan yalnızca doğru bilgi arayan bir varlık değildir; aynı zamanda anlam, süreklilik ve öngörülebilirlik arar. Bir ideolojik sistem dağınık olayları tek bir nedensel hikâyede birleştirdiğinde epistemik olduğu kadar varoluşsal bir güvenlik sağlar. Karmaşıklığın ağırlığını azaltır, rastlantıyı gerekçeye, belirsizliği zorunluluğa çevirir. Her şeyin bir nedeni vardır ve bütün nedenler aynı büyük ilkeye bağlanır. Dünya parçalı olmaktan çıkar, tek bir anlatının içinde bütünleşir.

Tam da bu bütünlük arzusu kapanmayı güçlendirebilir. Sistem yalnızca olayları açıklamakla kalmaz, açıklanmamış hiçbir artık bırakmamayı ideal hâline getirir. Bir olay mevcut şemaya uymuyorsa istisna olarak bırakılmak yerine yeniden sınıflandırılır. İstisna çoğaldıkça sistem kendi öncüllerini değiştirmek yerine yardımcı varsayımlar geliştirebilir. Böylece dış gerçeklik teoriyi sınamak yerine teorinin yorumlama kapasitesini genişleten malzemeye dönüşür. Sistem ne kadar çok olayla karşılaşırsa o kadar çok açıklama üretir; açıklama üretme kapasitesi arttıkça kendi yeterliliğine duyduğu güven de büyür.

Kendi kendine yeterlilik burada mantıksal kapanmanın ontolojik temelidir. Eğer bir sistem gerçekliğin bütün önemli boyutlarını kendi kavramlarıyla açıklayabildiğine inanıyorsa dışarıdan yeni kavrama, yeni kategoriye veya yeni perspektife ihtiyaç duymaz. Dışarının epistemik statüsü azalır. Başka düşünce yalnızca eksik, yanıltılmış veya düşmanca bir yorum olarak görülür. Sistem, rakip açıklamayı gerçek alternatif olarak değil kendi teorisinin açıklaması gereken yeni vaka olarak ele alabilir. Böylece muhalif düşünce dahi sistemin dışına çıkamaz; içerideki kategorilerden biri hâline getirilir.

İdeolojik kapanmanın en sofistike biçimlerinden biri, itirazın önceden açıklanmasıdır. Sistem kendisine yöneltilebilecek eleştirileri kendi teorisi içinde önceden sınıflandırır. Bir kişi itiraz ediyorsa bunun nedeni yanlış bilinç, çıkar, korku, düşman aidiyeti, yozlaşma veya başka bir sistem içi kategori olabilir. İtirazın içeriği değerlendirilmeden önce itiraz eden kişinin neden itiraz ettiği açıklanmış olur. Böylece eleştiri epistemik olay olmaktan çıkar ve psikolojik ya da toplumsal semptoma dönüşür.

İtirazı semptomlaştırmak kapalı sistem için son derece güçlüdür, çünkü karşı tarafın söylediği şey yerine karşı tarafın “neden böyle söylediği” tartışılır. İddia kendi doğruluk değeri üzerinden sınanmak yerine konuşanın sözde konumu, çıkarı veya patolojisi üzerinden değersizleştirilebilir. Eleştiri ne kadar güçlü olursa sistem bunu karşı tarafın tehdit altında hissettiğinin veya ideolojik maskesinin düştüğünün göstergesi olarak yorumlayabilir. Böylece itiraz yalnızca etkisiz hâle gelmez, başlangıç teorisini daha da güçlendiren veri olarak kullanılabilir.

Kapalı ideolojinin burada karşılıklı nedensellikle bağı açık hâle gelir. Sistem belirli insan kategorileri üretir; insanlar bu kategorilere göre muamele görür; maruz kaldıkları muamele belirli davranışlar doğurur; davranışlar başlangıç kategorisinin doğruluğuna kanıt olarak kullanılır. Örneğin bir grup sürekli şüpheyle izlenirse üyeleri gizlilik geliştirebilir; gizlilik daha sonra grubun gerçekten tehlikeli olduğuna kanıt sayılabilir. Baskı davranış üretir, davranış baskıyı meşrulaştırır. Sistem kendi varsayımını yalnızca yorumla değil, müdahale yoluyla da gerçekliğe kazır.

İdeoloji böylece betimleyici sistem olmaktan performatif sisteme dönüşür. Sadece dünyanın nasıl olduğunu söylemez; söylediği dünyanın oluşmasına katkıda bulunur. Belirli kişileri düşman olarak sınıflandırmak, onların yaşam koşullarını değiştirir; değişen koşullar davranışlarını etkiler; davranışlar başlangıç sınıflandırmasına göre yorumlanır. Nedensel üretim ve epistemik doğrulama aynı devrede birleştiğinde ideoloji kendisini gerçekleştiren bir makineye dönüşebilir.

Burada “yanlış fikir” kavramı yetersiz kalır. İdeolojik sistem yalnızca dış gerçekliği yanlış temsil etmeyebilir; dış gerçekliği belirli biçimde düzenleyerek kendi temsilini kısmen doğru hâle getirebilir. Bir kurum insanlara belirli özellikler atfeder, insanları bu varsayımlara göre yönlendirir ve sonunda başlangıçta yalnızca varsayım olan özelliklerin davranışta görünmesini sağlayabilir. Sistem daha sonra kendi müdahalesinin sonucunu bağımsız gözlem gibi okur. Böylelikle kapanma yalnızca epistemolojik değil, üretici hâle gelir.

İdeolojinin kapalı mantıksallığı zamanı da kontrol altına alma eğilimindedir. Geçmiş, mevcut öncüllere göre yeniden yorumlanabilir; şimdi, önceden belirlenmiş tarihin zorunlu aşaması olarak sunulabilir; gelecek ise mevcut ideolojik yönelimin kaçınılmaz sonucu gibi tasarlanabilir. Üç zaman tek bir nedensel çizgiye bağlandığında tarih açık süreç olmaktan çıkar ve önceden yazılmış senaryoya yaklaşır. İnsanların seçimleri, rastlantılar, beklenmedik olaylar ve alternatif gelişme yolları ikincil hâle gelir.

Geçmişin seçici yeniden kuruluşu özellikle önemlidir. Tarihin karmaşıklığı kapalı ideolojik anlatı için tehdit yaratabilir, çünkü geçmişte mevcut kategorilere uymayan olaylar, ittifaklar, çatışmalar ve belirsizlikler bulunur. Sistem bu çokluğu azaltmak için geçmişi teleolojik düzende yeniden kurabilir. Geçmiş yalnızca “bugüne nasıl geldik?” sorusunun malzemesi olmaz; bugünün zorunluluğunu kanıtlayan yapı hâline gelir. Böylece mevcut düzen tarihsel bir seçenek değil, tarihin doğal sonucu gibi görünür.

Gelecek de benzer biçimde kapanabilir. Eğer ideoloji tarihin hangi yöne gittiğini bildiğini iddia ediyorsa gelecek henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen epistemik olarak sahiplenilmiştir. Alternatif gelecekler yanlış, gerici, sapkın veya imkânsız sayılabilir. Zamanın açıklığı daralır. Sistem yalnızca insanların bugün ne düşüneceğini değil, yarını hangi kavramlarla hayal edebileceğini de düzenler.

Ontolojik kapanmanın en güçlü biçimlerinden biri tam olarak budur: sistem yalnızca mevcut gerçekliği değil, mümkün gerçekliklerin alanını da sınırlar. Bir düzenin dışında başka toplumsal biçimler düşünülemiyorsa mevcut düzen zorunluluk kazanır. İnsan alternatif görmediği için itaat ediyor olabilir; fakat alternatifin görünmezliği zamanla mevcut sistemin haklılığına kanıt gibi algılanabilir. “Başka seçenek yok” önermesi betimleme olmaktan normatif meşruiyete dönüşür.

Kapalı ideolojik mantığın dil üzerinde kurduğu egemenlik de burada belirleyicidir. İnsan bir şeyi adlandırmak için belirli kavramlara ihtiyaç duyar. Eğer bütün kavramsal alan sistem tarafından iki kutuplu veya önceden tanımlanmış kategorilere bölünmüşse yeni deneyim için yeterli dil bulunmayabilir. İnsan farklı bir şey hisseder, fakat onu ifade edecek kelimeye sahip değildir; ifade edemediği deneyim toplumsal görünürlük kazanamaz. Böylece dil yalnızca düşünceyi iletmez, düşünülebilir olanın sınırlarını da belirler.

İdeolojik kapanma bu nedenle kelimelerin anlamını sabitlemeye çalışabilir. Belirli kavramlar yalnızca olumlu, diğerleri yalnızca olumsuz çağrışım taşıyacak biçimde düzenlenir. Karmaşık toplumsal olaylar tek sözcüklük etikete çevrilir. Etiket kullanıldığı anda olay hakkında uzun muhakeme büyük ölçüde gereksizleşir; kavram kendi değer yargısını beraberinde taşır. Dil, sınıflandırma ile hüküm arasındaki mesafeyi kısaltır.

Kavramın aynı anda hem betimleyip hem yargı vermesi, epistemik kapanmayı hızlandırır. İnsan belirli bir grubu veya davranışı zaten olumsuz anlam yüklenmiş kategoriyle adlandırdığında değerlendirme konuşmanın başında tamamlanmıştır. Sonraki bilgiler kategorinin içine yerleştirilir. Böylece düşünce, nesneyi incelemeden önce onun ne olduğunu bilir. İdeolojik dil gerçekliği keşfetmek yerine gerçekliğe hazır biçim verir.

Kapalı mantıksallık yalnızca düşünceyi değil duyguyu da örgütleyebilir. Düşman kategorisi korku ve öfke, kahraman kategorisi hayranlık, sapkın kategorisi tiksinti üretir. Duygusal yönelim kavramsal yargıyı güçlendirir, kavramsal yargı duygusal yönelimi yeniden üretir. Kişi belirli gruptan korktuğu için düşman kategorisine inanır; düşman kategorisine inandığı için korkusu artar. Karşılıklı nedensellik biliş ile duygu arasında da kapanabilir.

Duygunun sisteme bağlanması ideolojiyi daha dirençli hâle getirir. Bir önermeden vazgeçmek yalnızca fikir değiştirmek değildir; korku, gurur, aidiyet ve özsaygı düzeninin yeniden kurulmasını gerektirebilir. İnsan ideolojik sisteme yalnızca aklıyla değil, duygusal yatırımlarıyla da bağlıysa dış eleştiri çok daha yüksek psikolojik maliyet taşır. Böylelikle mantıksal kapanma duygusal kapanmayla birleşir.

Sistemin kendisini koruma refleksi tam da bu çok katmanlı bağlardan güç alır. Bir eleştiri yalnızca teoriyi değil, kimliği, grubun tarih anlatısını, kişinin geçmiş davranışlarının meşruiyetini ve geleceğe ilişkin beklentilerini tehdit edebilir. Tek bir önermeyi değiştirmek bütün ağın yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Bu maliyet yükseldikçe kişi çelişkili bilgiyi reddetmeye daha yatkın olabilir. Kapalı mantıksallık artık basit bilişsel hata değil, bütünsel varoluş düzeni hâline gelir.

İdeolojinin en tehlikeli biçimi bu nedenle yüksek sesle bağıran doktrinden çok, kendisini gerçekliğin doğal grameri hâline getirebilmesidir. İnsan artık belirli bir ideolojiyi kullandığını fark etmez; yalnızca dünyanın zaten böyle olduğunu düşünür. Kavramlar görünmezleşir, öncüller sağduyuya dönüşür, alternatifler anlamsızlaşır. İdeolojik sistem tam başarıya ulaştığında kendisini ideoloji olarak gizler.

Nedensel kapanma burada neredeyse tamamlanmış olur. Sistem dünyayı belirli biçimde görür, bu görüşe göre davranır, davranış dünyayı değiştirir, değişmiş dünya başlangıçtaki görüşün kanıtı olur. Aynı zamanda sistem kendi kavramlarını yayar, insanlar kavramlarla düşünür, düşünce aynı sistemi yeniden üretir. İdeoloji hem neden, hem yorum, hem eylem kılavuzu, hem de kendi sonuçlarının açıklamasıdır. Hiçbir tekil halka bütün mekanizmayı taşımaz; tüm halkalar birbirini güçlendirir.

Üçüncü referansın önemi tam da bu nedenle yalnızca farklı fikir sunmak değildir. Alternatif fikir bile kapalı ideolojik sistem tarafından kolaylıkla sınıflandırılıp emilebilir. Gerçek anti-kapanma, sistemin kendi kategorilerinin yeterli olmadığı bir dışsallığı korumak zorundadır. Olgusal gerçeklik, bağımsız tanıklık, çoğul perspektif, karşılaştırılabilir veri veya ideolojinin kategorilerine bütünüyle indirgenemeyen başka bir deneyim ancak böyle bir işlev görebilir. Üçüncü, sistemin cevaplayacağı yeni soru değil; sistemin soru sorma biçimini değiştirebilecek farktır.

İdeolojinin kapalı mantıksallığı böylece dairesel determinizmin epistemik-politik biçimi hâline gelir. Sistem başlangıç öncüllerinden sonuçlar üretir, sonuçları kendi doğruluğuna kanıt sayar ve kanıtlarla güçlenen öncülleri yeni olaylara daha katı biçimde uygular. Her çevrim iç tutarlılığı artırırken dış gerçekliğin bağımsızlığını azaltır. Dünya, sistemin karşısında bulunan dirençli üçüncü olmaktan çıkıp teorinin kendi kendisini gördüğü aynaya dönüşür.

5.5. Totaliter Sistemde İçsel Geri Besleme

Totaliter sistemin yalnızca merkezî otoritenin topluma tek yönlü baskı uyguladığı modelle açıklanması eksik kalır. İlk aşamada devlet, parti, liderlik veya örgütsel aygıt gerçekten yukarıdan aşağıya güçlü belirlenim uygular; yasalar, propaganda, sansür, gözetim, terör ve kurumsal baskı insanların davranış alanını daraltır. Fakat sistem yalnızca merkez sürekli güç harcadığı ölçüde yaşayabiliyorsa kırılgandır. Daha dayanıklı totaliter yapı, dışsal zorlamayı toplumsal ilişkilerin içine yerleştirmeyi başarır. İnsanlar birbirlerini gözlemlemeye, düzeltmeye, ihbar etmeye, aynı dili tekrar etmeye ve norm dışı davranışı kendiliklerinden cezalandırmaya başladıklarında iktidar merkezden çevreye yayılmış olur. Baskı artık yalnızca yukarıdan inmez; yatay ilişkiler içinde dolaşır.

İçsel geri beslemenin ilk biçimi karşılıklı gözetimdir. İnsan yalnızca otoritenin kendisini izlediğini düşünmez; komşusunun, iş arkadaşının, ailesinin veya çevresinin de davranışlarını değerlendirdiğini varsayar. Kimin gerçekten gözetlediğinin önemi zamanla azalabilir. Gözetlenme ihtimali kişinin davranışını ayarlaması için yeterlidir. İnsan kendi ifadesini sınırlar, riskli konulardan uzak durur, kabul edilen dili kullanır ve böylece sistemin istediği davranışı dışsal müdahale gerçekleşmeden üretir.

Gözetimin içselleşmesi, merkezî kontrolün maliyetini dramatik biçimde azaltır. Her bireyin sürekli fiziksel olarak izlenmesi gerekmez; kişi izlenebileceğini düşündüğü için kendisini denetler. Daha da önemlisi, başkalarının da kendisini denetlediğini varsaydığından toplumsal alan karşılıklı kontrol yüzeyine dönüşür. Her aktör potansiyel gözlemci ve potansiyel gözlenen konumundadır. Nedensellik tek merkezden yayılmak yerine ağın bütün düğümlerine dağıtılır.

Böyle bir sistemde birey yalnızca iktidarın nesnesi değildir; istemese bile iktidarın taşıyıcısı hâline gelebilir. Kişi kendi güvenliğini korumak için diğerlerinin davranışına dikkat eder, onlardan kamusal normlara uyum bekler ve sapmaları risk olarak görür. Bir arkadaşının uygunsuz sözü onun için yalnızca arkadaşın kişisel tercihi değildir; kendi güvenliğini de tehlikeye atabilecek olay olabilir. Dolayısıyla kişi dışsal baskıya maruz kaldığı için başkasını baskılamaya başlayabilir. Baskının sonucu yeni baskının nedenine dönüşür.

Karşılıklı korku burada güçlü bir geri besleme çevrimi kurar. A, B’den şüphe ettiği için daha kontrollü davranır; B, A’nın kontrollü davranışını sistemle özdeşlik işareti olarak yorumlayabilir ve kendisi de daha ihtiyatlı hâle gelir. Her iki taraf gerçekte sistemden hoşnutsuz olsa bile birbirlerinin davranışını yanlış okuyarak karşılıklı uyum üretebilir. Böylece görünür sadakat gerçek sadakatten çok daha geniş hâle gelir. Görünür sadakat arttıkça herkes gerçek muhalefetin çok az olduğunu sanabilir ve yalnızlık hissi güçlenir.

İçsel geri beslemenin paradoksal tarafı burada belirir: aynı sisteme mesafeli çok sayıda kişi, birbirlerinin uyum davranışını yanlış yorumlayarak sistemi birlikte güçlendirebilir. Hiçbirinin tek başına niyeti sistemi desteklemek değildir; fakat yerel güvenlik stratejilerinin toplamı makro ölçekte uyum üretir. Totaliter düzen böylece bireylerin korkusunu yalnızca pasifleştirme aracı olarak değil, aktif yeniden üretim enerjisi olarak kullanır.

Korku davranışı üretir, davranış görünür konsensüs yaratır, görünür konsensüs korkuyu artırır. Bu çevrim kendi başına dairesel determinizmin açık örneğidir. Başlangıçta dışsal terör gerekli olabilir; ancak sistem bir kez yeterince güçlü sosyal beklenti oluşturduğunda terörün tehdidi gerçek terörün yerini kısmen alabilir. İnsanlar sistemin cezalandırıcı kapasitesini bildikleri için önleyici uyum gösterir. Böylece gerçekleşmeyen ceza bile davranış üretir.

İçsel geri beslemenin ikinci büyük taşıyıcısı dildir. Resmî söylemin kelimeleri gündelik konuşmaya yerleştiğinde insanlar yalnızca belirli fikirleri tekrar etmez; dünyayı bu fikirlerin kategorileriyle düşünmeye başlar. Bir kişinin sistem dilini kullanması başkasına hangi ifadelerin güvenli ve meşru olduğunu gösterir. Başkası aynı kelimeleri tekrar ettiğinde dilin normalliği güçlenir. Normallik arttıkça alternatif dil daha tuhaf, riskli veya anlamsız görünür. Böylece propaganda merkezi mesaj olmaktan çıkar, gündelik konuşmanın kendi kendisini yeniden üreten sözlüğüne dönüşür.

Kelimelerin karşılıklı tekrarı yalnızca düşünsel içerik yaymaz; sosyal koordinasyon sağlar. İnsan hangi ifadeyi kullandığında güvenli olduğunu, hangi cümlelerin aidiyet işareti sayıldığını ve hangi kelimelerin şüphe yaratabileceğini öğrenir. Dil davranışsal şifreye dönüşür. Herkes aynı ifadeleri kullandıkça bu şifre sistemin görünmez denetim mekanizmasını güçlendirir. İnsanlar birbirlerinin sözlerinden politik konum çıkarmaya başladığında gündelik konuşma karşılıklı tarama pratiğine dönüşebilir.

Ritüeller de aynı işlevi daha bedensel biçimde yerine getirir. Belirli törenlere katılmak, sembolleri kullanmak, toplu ifadeleri tekrar etmek veya kamusal sadakat jestlerini gerçekleştirmek bireyin iç inancını doğrudan kanıtlamayabilir. Fakat herkes aynı ritüeli yerine getirdiğinde kolektif birlik görüntüsü oluşur. Görüntü sisteme toplumsal güç kazandırır. Kişi kalabalığın aynı davranışı yaptığını gördükçe kendi katılımını daha doğal veya kaçınılmaz hissedebilir. Ritüel gerçek inancı üretmese bile görünür konsensüs üreterek inancı etkileyebilir.

Totaliter sistem için görünür davranışın iç inançtan daha önemli olabileceği an tam da buradadır. İnsanların gerçekten ne düşündüğünü tam olarak bilmek zordur; fakat nasıl davranacağını düzenlemek mümkündür. Kamusal davranış yeterince homojenleştirildiğinde sonraki kuşak, bu davranışların başlangıçta hangi korku veya zorlamayla üretildiğini bilmeyebilir. Görünür düzen zamanla toplumsal norm gibi nesnelleşir. Böylece ilk kuşağın stratejik uyumu ikinci kuşağın normal gerçekliğine dönüşebilir.

İçsel geri beslemenin tarihsel sürekliliği burada kurulur. Merkezî iktidar belirli davranışı zorlar; davranış tekrarlandıkça alışkanlık ve kurum doğar; kurum yeni bireylerin toplumsallaşma koşuluna dönüşür; yeni bireyler aynı davranışı artık yalnızca baskı nedeniyle değil, “doğal” gördükleri için tekrar edebilir. Totaliter sistem baskıyı kültürel ve kurumsal rutine dönüştürebildiği ölçüde kendi başlangıç şiddetini görünmezleştirir.

Kapanmanın bu aşamasında neden ile sonuç arasındaki ayrım neredeyse silinir. Sistem insanları belirli biçimde davranmaya zorladığı için birlik görünür; görünür birlik sistemin güçlü ve meşru olduğu fikrini yayar; güç ve meşruiyet algısı insanların daha fazla uyum göstermesine yol açar. Her halka diğerini besler. Merkezî otoritenin gücü yalnızca sahip olduğu zor araçlarından değil, insanların onun güçlü olduğuna dair inancından da beslenir.

Güç algısının kendisi böylece gerçek güç üretebilir. İnsanlar direnişin imkânsız olduğunu düşünürse direniş girişimleri azalır; direniş azaldıkça sistem gerçekten daha az meydan okumayla karşılaşır; düşük meydan okuma iktidarın yenilmez olduğu algısını güçlendirir. Başlangıçtaki algı davranışı, davranış gerçekliği, gerçeklik yeniden algıyı üretir. Totaliter güç yalnızca maddi kapasite değil, karşılıklı beklentilerin örgütlenmesi hâline gelir.

Aynı mekanizma muhalefetin zayıflığında da görülebilir. Her birey başka kimsenin itiraz etmeyeceğini düşünüyorsa tek başına hareket etmek daha riskli görünür. Kimse hareket etmediğinde herkes diğerlerinin gerçekten destekçi olduğuna inanabilir. Böylece potansiyel çoğunluk fiilî azınlık gibi davranabilir. Sistem insanların gerçek tercihlerini değiştirmeden onların birbirleri hakkındaki beklentilerini düzenleyerek güçlü kalabilir.

Karşılıklı beklentinin politik gücü burada dairesel determinizmin çok gelişmiş bir biçimini gösterir. İnsan başkasının ne yapacağını tahmin ederek kendi davranışını belirler; başkası da onun davranışını gözleyerek kendi tahminini günceller. Bireysel kararların hiçbiri yalnızca merkezî komuttan çıkmaz; fakat herkes diğerlerinin davranışına göre hareket ettiği için sistem kendi sosyal momentumunu üretir. Merkezi iktidar ilk itkiyi sağlayabilir, sonrasında toplumsal geri besleme düzeni taşır.

İçsel geri besleme yalnızca korku üzerinden çalışmaz. Çıkar, statü ve kariyer de aynı devreye bağlanabilir. Sistemle uyum belirli ödüller sağlıyorsa birey ideolojik inançtan bağımsız olarak uyum gösterebilir. Uyum gösteren kişi yükseldikçe sistem sadakati ödüllendiren örnek üretir. Başkaları ödülü gördüğünde benzer davranış geliştirebilir. Böylece ekonomik veya statüsel teşvik, ideolojik bağlılık görüntüsü yaratır; bağlılık görüntüsü sistemin gücünü artırır ve daha fazla insanın aynı yola girmesini teşvik eder.

Bu süreç zamanla seçilim etkisi oluşturabilir. Sisteme en uyumlu davranan kişiler kurumlarda yükselir; yükselen kişiler sonraki üyeleri seçer; benzer davranış kalıpları kurumsal olarak çoğalır. Başlangıçta yalnızca stratejik uyum olan şey kurumsal kompozisyonu değiştirir. Sistem kendi tercih ettiği aktör tiplerini ödüllendirerek gelecekteki taşıyıcılarını üretir. Kurum bireyi seçer, seçilen birey kurumu daha da aynı yönde biçimlendirir.

Böylece totaliter yapı yalnızca emir veren aygıt değil, kendi insan tipini üreten sistem hâline gelir. İnsanlar sisteme uyum sağlamak zorunda kalır; uzun süreli uyum alışkanlık, kimlik ve kariyer yapısına dönüşebilir. Sistem tarafından avantajlı hâle getirilen davranış biçimleri çoğaldıkça kurumun normları daha doğal görünür. Toplum ile iktidar arasındaki ilişki yeniden Berger–Luckmanncı karşılıklı üretimin patolojik biçimine yaklaşır: kurum insanı, insan kurumu yeniden üretir.

Fakat burada karşılıklı üretimin üzerinde terörün gölgesi bulunur. Totaliter sistemde bütün toplumsal etkileşimlerin spontane olduğu varsayılamaz; başlangıçtaki zor, insanların seçenek alanını sistematik olarak daraltır. Bu nedenle yatay geri beslemeyi vurgulamak merkezî şiddetin önemini azaltmamalıdır. Aksine, içsel geri besleme merkezi şiddetin nasıl çok daha geniş sosyal sonuçlar üretebildiğini açıklar. Otorite her davranışı doğrudan üretmez; davranışlar arasında öyle bir ortam kurar ki insanlar birbirlerinin davranışlarını sistem lehine düzenlemeye başlar.

Merkezî zor ile yatay geri besleme arasında karşılıklı güçlenme oluşur. Terör uyumu artırır; artan uyum terörü daha az görünür ama daha inandırıcı hâle getirir. Herkes kurallara uyduğu için ceza az görünür olabilir; cezanın az görünmesi sistemin yumuşadığı anlamına gelmez, cezalandırma tehdidinin davranışı önceden şekillendirdiği anlamına gelebilir. Böylece başarılı kontrol, kendi izlerini silmeye başlayabilir.

İçsel geri beslemenin epistemik boyutu da aynı derecede önemlidir. İnsanlar çevrelerindeki herkesin resmî anlatıyı tekrar ettiğini gördüğünde kendi şüphelerinden kuşku duyabilir. “Belki yanılan benim” düşüncesi sosyal homojenlikle güçlenebilir. Böylelikle davranışsal uyum düşünsel uyuma doğru baskı oluşturur. İnsan ilk aşamada güvenlik için aynı şeyi söyler, daha sonra sürekli tekrarladığı söylem kendi düşünce yapısına da nüfuz edebilir.

Tekrarın içselleşmesi mekanik bir beyin yıkama formülüne indirgenmemelidir; insanlar propaganda karşısında bütünüyle pasif değildir. Yine de dil ve davranış arasındaki uzun süreli uyumsuzluk psikolojik gerilim yaratabilir. Kişi söylediği ile düşündüğü arasındaki mesafeyi azaltmak için düşüncesini değiştirebilir, söylediklerini özel alanla sınırlandırabilir veya farklı benlik bölmeleri geliştirebilir. Hangi yolun seçileceği kişiden kişiye değişse de sistem kamusal davranışı kontrol ederek içsel dünya üzerinde dolaylı baskı kurar.

İçsel geri besleme zamanla hafıza üzerinde de çalışır. Kamusal alanda sürekli aynı tarih anlatısı tekrarlandığında alternatif hafızalar özel alana çekilebilir. Kuşak değiştikçe özel hafızanın taşıyıcıları azalır ve resmî anlatı tek erişilebilir geçmiş hâline yaklaşır. Böylece başlangıçta politik olarak üretilmiş anlatı tarihsel “gerçeklik” statüsü kazanabilir. Sistem yalnızca bugünkü davranışları değil, geçmişe erişim biçimlerini de yeniden üretir.

Hafızanın daralması, geleceğin seçeneklerini de daraltır. İnsan başka toplumsal düzenlerin, eski alternatiflerin veya bastırılmış deneyimlerin bilgisini kaybettiğinde mevcut sistemin dışında neyin mümkün olduğunu düşünmek zorlaşır. Toplumsal hafıza yalnızca geçmişin deposu değil, gelecek tasarımının malzemesidir. Geçmişte başka türlü yaşanmış olduğunu bilmek, gelecekte başka türlü yaşanabileceğine dair ontolojik kanıt sağlar. Bu hafıza ortadan kalktığında mevcut düzen zorunluluk gibi görünmeye başlar.

Totaliter geri beslemenin bir başka özelliği, sistemin başarısızlıklarını bile yeni kontrol gerekçesine dönüştürebilmesidir. Ekonomik, askerî veya kurumsal başarısızlık dış koşullarla, sabotajla, düşman unsurlarla veya yetersiz sadakatle açıklanabilir. Başarısızlık sistemin temel ilkelerini sorgulatmak yerine daha fazla tasfiye, daha fazla gözetim veya daha katı ideolojik disiplin talebine dönüşebilir. Sistem çalışmadıkça daha çok aynı sistem uygulanır.

Dairesel determinizm burada kendi kendini yoğunlaştıran yapıya dönüşür. Kontrol sorunu çözmez; sorun daha fazla kontrol gerektirdiğine kanıt olur. Daha fazla kontrol yeni bozulmalar üretir; bozulmalar yeni düşman arayışına yol açar; düşman arayışı yeni baskıyı meşrulaştırır. Çevrim yalnızca kendisini sürdürmez, her turda daha yoğun hâle gelebilir. Patolojik sistem kendi başarısızlıklarından öğrenmek yerine başarısızlığı kendi öncüllerinin eksik uygulanmasına bağlar.

Böyle bir yapı negatif geri bildirim mekanizmalarını kaybetmiştir. Sağlıklı bir sistemde başarısızlık davranışın düzeltilmesine yol açabilir. Kapalı totaliter sistemde ise başarısızlık başlangıç politikasını güçlendiren yorumla karşılanabilir. Dış gerçeklik “daha az yap” sinyali verirken ideolojik yapı bunu “yeterince yapmadın” şeklinde çevirebilir. Geri besleme vardır, fakat işlevi düzeltme değil yoğunlaştırmadır.

Burada patolojik karşılıklılığın temel yasası netleşir: Sistemin ürettiği sonuçlar sistemi sınamak yerine sistemin yeni girdilerine dönüştürülür. Korku sessizlik yaratır, sessizlik destek diye okunur, destek görüntüsü sistemi güçlendirir, güçlü sistem daha fazla korku yaratır. Baskı direnç yaratır, direnç düşmanlığın kanıtı sayılır, kanıt yeni baskıyı meşrulaştırır. Propaganda tekrar yaratır, tekrar konsensüs görüntüsü üretir, konsensüs propaganda anlatısını doğrular. Her çevrimde sistem kendi davranışlarının sonuçlarını bağımsız gerçeklik gibi okuyarak kendisini yeniden kurar.

Üçüncü referansın kaybı tam da burada kritik hâle gelir. Eğer sistem başarısını veya başarısızlığını kendi dışındaki bağımsız ölçütlerle sınayamıyorsa içsel geri besleme sınırsızlaşır. Olgusal gerçeklik, farklı kurumsal merkezler, bağımsız sosyal bağlar veya alternatif yorum kaynakları kapatıldığında hiçbir sonuç sistemin temel öncüllerini değiştiremez. Sistem yalnızca kendisini dinler.

Totaliter kapanmanın en ileri biçimi belki de tam olarak budur: merkezi iktidarın toplumun her noktasını doğrudan kontrol etmesine artık tam anlamıyla gerek kalmaması. İnsanlar kendilerini, birbirlerini ve kendi hafızalarını sistemin kategorileriyle düzenlemeye başlamıştır. Mekanizma toplumun dokusuna yerleşmiştir. Otorite dışsal Leviathan olmaktan çıkıp ilişkiler arasındaki görünmez beklentiye dönüşür.

Bunun sonucu, birey-toplum ayrımının patolojik biçimde erimesidir. Toplum bireyi belirler, birey toplumu yeniden üretir; fakat aradaki pratik açıklık ve dışsal referanslar daraldığı için karşılıklı üretim yenilik yaratmaz. Berger ve Luckmann’da karşılıklılığın teorik imkânı olan toplumsal inşa, burada totaliter öz-yeniden üretime dönüşür. Giddensçı pratik bilinç de tamamen yok olmak zorunda değildir; insanlar hâlâ bağlama göre davranır ve stratejik ayarlamalar yapar. Fakat bu yetkinlik sistemin dışına açılmak yerine hayatta kalmak için sistemin sınırları içinde kullanılabilir.

Dolayısıyla pratik yetkinliğin varlığı tek başına anti-kapanma garantisi değildir. İnsan son derece zeki, uyarlanabilir ve stratejik olabilir; fakat bütün zekâsını kapalı sistem içinde güvenli biçimde hareket etmeye kullanabilir. Üçüncü operatörün gerçek işlev görebilmesi için pratik sapmanın dışsal farkla temas kurabilmesi gerekir. Aksi hâlde esneklik, mekanizmanın daha dayanıklı çalışmasını sağlar.

Totaliter sistemde içsel geri besleme bu nedenle karşılıklı nedenselliğin en sert uyarılarından biridir. İki veya çok sayıda tarafın birbirini etkilemesi özgürlük üretmeyebilir; tersine, merkezi baskının bütün toplumsal ilişkilere dağılmasını sağlayabilir. Herkes hem belirlenen hem belirleyen, hem gözetlenen hem gözetleyen, hem propaganda alan hem propaganda taşıyan, hem korkan hem başkasının korkusunu üreten konuma yerleşebilir. Sistemin mekanikliği tam da bu dağıtılmış faillikten güç alır.

Patolojinin özünde karşılıklılık değil, karşılıklılığın dışarıya kapanması bulunur. İnsanlar birbirleriyle ilişki kurmaya devam eder, fakat ilişki onları ortak dünyaya değil sistemin kendi iç referanslarına bağlar. Geri besleme sürekli işler, fakat her geri dönüş aynı temel yapıyı doğrular. Böylece canlı toplumsal etkileşim görünümünün altında, kendi sonuçlarını nedenlerine dönüştüren dairesel bir makine oluşur. Totaliter sistemin en gelişmiş hâli tam olarak burada belirir: iktidar yalnızca toplumu yönetmez; toplumun kendi ilişkilerini, iktidarın kendi kendisini yeniden üreteceği biçimde örgütler.                         

5.6. Laing: Ontolojik Güvensizlik ve Bölünmüş Benlik

R. D. Laing’in The Divided Self’te geliştirdiği çözümleme, karşılıklı nedenselliğin patolojik biçimlerini toplumsal sistemlerden bireysel varoluşun en içsel katmanlarına taşımak açısından özellikle verimlidir. Laing’in temel problemi psikozu yalnızca biyolojik arıza, bilişsel hata veya semptom kümeleri üzerinden açıklamak değildir; kişinin kendi varlığını, bedenini, başkalarını ve dünyayla ilişkisini nasıl deneyimlediğini anlamaya çalışır. Psikotik kırılmanın merkezine yerleştirdiği ontolojik güvensizlik, sıradan kaygıdan daha radikal bir durumdur. Kişi yalnızca belirli olaylardan korkmaz; kendi varlığının sürekliliği, bütünlüğü ve gerçekliği konusunda temel bir emniyetsizlik yaşar. Benlik kendisini dünyada sağlam biçimde yerleşmiş bir merkez olarak deneyimleyemez. Dış dünya bu nedenle yalnızca dışarıdaki nesneler toplamı değil, benliğin bütünlüğünü tehdit edebilecek potansiyel kuvvetler alanı hâline gelebilir.

Ontolojik güvenliğe sahip kişi, çevresindeki değişimlere rağmen kendisinin devam eden bir varlık olduğunu çoğunlukla sorgulamaz. Başkalarının bakışı, eleştirisi, uzaklaşması veya yakınlaşması benliğin tüm ontolojik bütünlüğünü her defasında yeniden tehlikeye atmaz. İnsan etkilenir, incinir, sevilir, reddedilir, değişir; fakat değişimin altında kendisini süreklilik taşıyan bir özne olarak deneyimlemeye devam eder. Ontolojik güvensizlikte ise bu temel zemin kırılgandır. Başkasının bakışı yalnızca sosyal değerlendirme değil, kişinin varlığını istila eden güç gibi hissedilebilir; yakınlık birleşme veya yutulma korkusu, uzaklık ise yok olma veya gerçekdışılık duygusu yaratabilir. Böylece sıradan ilişkisel temas bile varoluşsal tehdit niteliği kazanır.

Laing’in yaklaşımında önemli olan, patolojinin yalnızca “yanlış düşüncelerden” kaynaklanmadığını fark etmektir. Kişinin dünyayla kurduğu ilişkinin temel mimarisi bozulmuştur. Dışarıdaki nesne, kişi veya olay başlı başına tehdit olmayabilir; fakat benliğin kendi sınırı kırılgan olduğu için ilişki tehdit şeklinde yaşanır. Sorun yalnızca dışarıda veya yalnızca içeride değildir. Patoloji, benlik ile dünya arasındaki ilişkinin örgütlenme biçimindedir. Bu yönüyle Laing’in düşüncesi, kapalı karşılıklı nedensellik modeline son derece uygundur: dış dünyanın nasıl deneyimlendiği benliğin savunmasını belirler; savunma biçimi ise dış dünyanın sonraki deneyimini yeniden şekillendirir.

Bölünmüş benlik tam da bu savunma süreci içinde belirginleşir. Kişi kendi varlığının merkezini dış dünyadan koruyabilmek için “gerçek benlik” ile dışarıya sunulan benlik arasında radikal bir ayrım geliştirebilir. Dışarıdaki sosyal persona ilişkileri yürütür, konuşur, rol oynar ve dünyayla temas eder; içteki “gerçek benlik” ise bu temaslardan mümkün olduğunca korunmaya çalışır. İlk bakışta bu ayrım stratejik bir güvenlik mekanizmasıdır. Dış dünya tehlikeliyse gerçek benliğin doğrudan teması azaltılır, dışarıya daha işlevsel bir yüz gönderilir. Böylece kişi kendi özünü koruduğunu hissedebilir.

Fakat koruma mekanizması tam da başarıya ulaştığı ölçüde yeni bir sorun yaratır. Gerçek benlik dış dünyadan ne kadar çok saklanırsa, dış dünyayla gerçek temas o kadar azalır. Sosyal ilişkiler giderek dışarıdaki personanın faaliyetine dönüşür. Kişi görünür biçimde iletişim kurmasına rağmen içsel olarak temas etmediğini hissedebilir. Başkalarının sevdiği, eleştirdiği veya tanıdığı kişi “gerçek ben” değil, dışarıya gönderilmiş bir temsil gibi algılanabilir. Böylece sosyal deneyim benliğin gerçekliğini güçlendirmek yerine onu daha da gerçekdışılaştırır. Başkasının sevgisi dahi benliğe ulaşmaz; çünkü sevilen şeyin yalnızca dış persona olduğu düşünülür.

Korunmak amacıyla oluşturulan sınır, bu noktada doğrulama kaybı üretir. İnsan kendi varlığını yalnızca içsel sezgiyle sürdürmez; başkaları tarafından tanınmak, bedensel dünyayla etkileşime girmek, eylemlerin sonuçlarını görmek ve dış gerçekliğin direnciyle karşılaşmak benliğin sürekliliğini destekler. Dışarıyla temas kesildiğinde bu doğrulama kanalları azalır. Kişi kendisini korumuştur, fakat varlığının gerçekliğini deneyimleyeceği ilişkisel zemini de zayıflatmıştır. Böylece savunma, çözmeye çalıştığı ontolojik güvensizliği yeniden üretmeye başlar.

Laing’in bedensizleşme çözümlemeleri de aynı kapanma mantığı içinde düşünülebilir. Kişi bedenini kendisinin doğal ve güvenilir taşıyıcısı olarak değil, dış dünyaya maruz kalan yabancı bir nesne gibi deneyimleyebilir. “Gerçek benlik” zihinsel veya içsel bir alana çekilirken beden, sosyal dünyanın kullandığı yüzey hâline gelir. Böylece benlik ile beden arasındaki doğrudan özdeşlik zayıflar. Kişi bedeniyle dünyaya katılır, fakat dünyaya katılan bedenin kendisini tam olarak temsil etmediğini hisseder. İç ve dış arasındaki yarık giderek derinleşir.

Bedenden geri çekilme de başlangıçta güvenlik sağlayabilir. Dış dünya bedeni değerlendirebilir, dokunabilir, incitebilir veya kontrol edebilir; fakat “gerçek benlik” erişilemez iç alanda kalır. Ne var ki erişilemezlik aynı zamanda etkilenemezlik ve doğrulanamazlık yaratır. Dış dünyadaki hiçbir deneyim artık gerçek benliğe tam anlamıyla ulaşamaz. Böyle bir benlik fiziksel tehditten korunmuş gibi görünür, fakat varoluşsal olarak dünyadan kopar. Dokunulamazlık güvenlik kadar gerçekdışılık da üretir.

Hayalet metaforu burada özellikle anlamlıdır. Benlik kendisini bedensel ve sosyal dünyadan ne kadar çok geri çekerse, yaşayan özne olmaktan ziyade dünyayı uzaktan izleyen bir hayalet gibi deneyimlenebilir. Hayalet vardır fakat tam olarak hiçbir yerde değildir; görür ama dokunmaz, mevcut olabilir fakat dünyaya ağırlık veremez. Laing’in betimlediği bölünmüş varoluşta kişi benzer şekilde kendi hayatının içinde bulunmakla kendi hayatına katılmak arasında yarılabilir. Dünya ile ilişkisini sürdürür, fakat ilişki kendi varlığını doğrulayan doğrudan temas olmaktan çıkar.

Hayaletleşmenin nedensel önemi, güvenlik arzusuyla gerçeklik kaybının birbirini beslemesidir. Kişi tehditten kaçınmak için geri çekilir; geri çekildikçe bedensel ve toplumsal dünyayla temas azalır; temas azalınca benlik daha az doğrulanır; benlik daha az doğrulandıkça dünya daha yabancı ve tehditkâr görünür; artan tehdit yeni geri çekilmeyi meşrulaştırır. Böylece savunma sonuç değil, bir sonraki tehdidin nedeni hâline gelir. Karşılıklı nedensellik patolojik çevrime dönüşür.

Ontolojik güvensizlikte başkasının bakışı da iki yönlü kapanma yaratabilir. Kişi, başkasının kendisini tanımlamasının kendi gerçekliğini ele geçireceğini düşünebilir. Başkasının tanımı yalnızca görüş değildir; kişinin varlığını dondurabilecek, onu sabit kategoriye çevirebilecek güç gibi hissedilebilir. Bu nedenle görülmek tehdit, görünmez olmak güvenlik sağlayabilir. Fakat görünmezlik arttıkça kişi tanınma, doğrulanma ve karşılıklı ilişki imkânlarını da kaybeder. Başkasının bakışından kaçarken kendi sosyal varlığını silikleştirir.

Burada patolojik paradoks keskinleşir: benlik hem başkasının tanınmasına ihtiyaç duyar hem de tanınmanın kendisini yok edeceğinden korkar. Yakınlaşırsa yutulacağını, uzaklaşırsa kaybolacağını hissedebilir. İlişki her iki yönde tehdit üretir. Böyle bir durumda güvenli mesafe bulmak giderek zorlaşır; çünkü problem belirli mesafede değil, bütün ilişkisel topolojidedir. İçerisi ve dışarısı birbirinin tehdit kaynağına dönüşür.

Laing’in yaklaşımını doğrudan “iç benlik ile dış benlik ayrımı psikoz yaratır” gibi kaba nedensel formüle indirgemek bu karmaşıklığı kaybettirir. Ayrım kimi durumlarda savunmanın sonucudur, kimi durumlarda ontolojik güvensizliği derinleştiren etken hâline gelir. Nedensellik tek yönlü değildir. Güvensizlik bölünmeyi, bölünme temas kaybını, temas kaybı gerçekdışılığı, gerçekdışılık yeni güvensizliği besleyebilir. Her unsur diğerinin nedeni ve sonucu hâline gelir. Laing’in düşüncesini bizim sentezimiz açısından verimli kılan tam da bu çevrimselliktir.

Bölünmüş benlik kendi gerçekliğini korumak için içeri çekildikçe, dışarıdaki persona daha mekanik hâle gelebilir. Sosyal davranış gerçekten hissedilenin ifadesi olmaktan çıkıp beklentilere uygun performansa dönüşebilir. Kişi güler, konuşur, çalışır veya belirli rolleri yerine getirir; fakat bu davranışların iç benlikle bağlantısının zayıfladığını hisseder. Dış benlik sosyal makine gibi çalışırken gerçek benlik izleyici konumuna çekilir. Buradaki mekanikleşme yalnızca davranış tekrarından değil, davranış ile öznel katılım arasındaki kopuştan doğar.

Dış benliğin başarılı performansı ironik biçimde kapanmayı güçlendirebilir. Çevredeki insanlar kişinin normal, uyumlu ve hatta başarılı olduğunu düşündükçe içsel kopuş fark edilmez. Kişi de başkalarının yalnızca dış personayı tanıdığına daha fazla inanır. Sosyal kabul, benliğin gerçeklik hissini artırmak yerine “kimse gerçek beni görmüyor” düşüncesine kanıt olabilir. Böylece olumlu geri bildirim bile patolojik çevrim içinde ters işlev kazanabilir. Dışarıdan kabul, içeriye doğrulama olarak giremez.

Kişinin kendi benliğini mutlak anlamda saklama girişimi, epistemik kapanmayla da birleşebilir. Dış dünyanın geri bildirimleri güvenilmez sayıldığında kişi kendi iç deneyimini tek hakikat kaynağı hâline getirebilir. Başkaları “seni tanıyorum” dediğinde bunun yanlış olduğu kabul edilir; çünkü gerçek benlik zaten görünmezdir. Böyle bir yapı dış düzeltmeyi neredeyse imkânsızlaştırır. Her sosyal veri, personaya ilişkin bilgi olarak yeniden sınıflandırılır. Gerçek benliğin içsel anlatısı dışarıdan sınanamaz hâle gelir.

Böylelikle benlik kendi epistemik sistemini de kapatır. “Kimse beni gerçekten tanımıyor” önermesi, başkalarının her girişimini aynı önermenin kanıtına dönüştürebilir. Biri yakınlaşırsa gerçek benliğe ulaşamadığı düşünülür; uzaklaşırsa zaten anlayamadığı sonucuna varılır. Her sonuç aynı başlangıç varsayımını doğrular. İdeolojik sistemlerde görülen kapalı mantıksallık, burada bireysel öz-anlatı içinde yeniden ortaya çıkar.

Laing’in ontolojik güvensizlik kavramı aynı zamanda sınır problemini bireysel varoluş düzeyinde görünür kılar. Benliğin sınırı çok geçirgen olduğunda kişi yutulma, istila veya kimlik kaybı korkusu yaşayabilir. Fazla sert olduğunda ise dış dünyayla gerçek temas kaybolur. Patoloji her zaman sınırın varlığından değil, sınırın uygun biçimde işlemesindeki bozulmadan doğar. Benlik kendisini koruyacak kadar ayrışmalı, fakat dünyayla ilişki kurabilecek kadar geçirgen kalmalıdır.

Mutlak açıklık burada ontolojik çözülme korkusuna karşılık gelir. Kişi başkasının bakışına, arzusuna veya tanımına bütünüyle açık olduğunu hissederse kendi içsel merkezini kaybetmekten korkabilir. Mutlak kapanma ise hayaletleşme, bedensizleşme ve sosyal gerçeklikten geri çekilme riskini taşır. Sağlıklı sınır bu iki uç arasında statik orta nokta değildir; durumlara göre açılıp kapanabilen dinamik bir eşiktir.

Laing’in düşüncesi böylece üçüncü operatör fikrine dolaylı fakat güçlü bir zemin sağlar. İç benlik ile dış dünya arasındaki ilişki tamamen ikili tehdit-sığınma devresine dönüştüğünde üçüncü bir ilişki biçimi kaybolur. Kişi ya kendisini dışarıya bırakmak ya da bütünüyle geri çekilmek zorundaymış gibi hisseder. Oysa ilişkisel açıklık, başkasının beni bütünüyle yutmadığı ve benim de kendimi bütünüyle saklamadığım bir ara alan gerektirir. Üçüncü burada kişi veya nesne değil, temasın kendisinin güvenli biçimde mümkün olabildiği ara bölge olarak düşünülebilir.

Böyle bir ara alanın yokluğu ikili mantığı sertleştirir. İçerisi güvenli, dışarısı tehlikeli; gerçek benlik saf, dış persona sahte; görünmezlik koruyucu, görünürlük tehdit edici hâle gelir. İkili kategoriler birbirini besledikçe daha incelikli ilişki biçimleri silinir. İnsan dışarıyla temas ederken kendisini koruyabileceği, başkası tarafından tanınırken yine de kendi farkını sürdürebileceği ihtimali düşünsel olarak daralır.

Laing’in bireysel patoloji çözümlemesi böylece teoloji, sosyoloji ve totalitarizm tartışmalarında görülen kapanma örüntüsünü başka ölçekte tekrar eder. İki kutup birbirlerinin anlamını tamamen belirlediğinde sistem kendisini yeniden üretmeye başlar. Dış dünya tehdit olduğu için benlik geri çekilir; benlik geri çekildiği için dış dünya giderek daha yabancı görünür. Başka kişi tehlike olduğu için sosyal persona kurulmuştur; persona ilişkileri yüzeyselleştirdiği için başkaları gerçek benliğe daha uzak kalır; uzaklık başlangıçtaki güvensizliği doğrular.

Patolojik çevrimin gücü, her savunmanın kısa vadede anlamlı oluşundan gelir. Geri çekilme gerçekten kaygıyı azaltabilir, persona gerçekten çatışmayı önleyebilir, görünmezlik gerçekten tehlikeyi sınırlayabilir. Sistem tam da bu yerel başarılar sayesinde kalıcılaşır. Her savunma kısa vadede işe yaradığı için uzun vadede kapanmayı büyütür. Karşılıklı nedenselliğin patolojisi burada bir kez daha görünür: mekanizma yalnızca “kötü sonuçlar” ürettiği için değil, her aşamada yerel olarak işe yaradığı için kendi kendisini sürdürür.

Laing’in bölünmüş benliği bu nedenle içsel parçalanmadan daha geniş bir varoluş problemi olarak okunabilir. Patoloji, benliğin dünyayla ilişkisinde açıklık ile sınır arasındaki dinamik ayarı kaybetmesidir. Kişi ya dışarının içinde çözülmekten korkar ya kendi içine kapanarak gerçeklik bağını zayıflatır. İki uç arasında dolaştıkça her biri diğerini daha inandırıcı hâle getirir. Ontolojik güvensizlik yalnızca içsel korku değildir; benlik ile dünya arasında kendi kendisini besleyen kapalı bir nedensellik rejimidir.

5.7. Geri Çekilme, Tehdit ve Kendini Besleyen Nedensellik

Geri çekilme, ilk bakışta tehdit karşısında verilebilecek en anlaşılır savunma tepkilerinden biridir. Kişi zarar gördüğü, eleştirildiği, utandırıldığı, işgal edildiği veya aşırı uyarıldığı bir ilişkiden uzaklaşarak güvenlik yaratmaya çalışır. Fiziksel tehlike söz konusu olduğunda kaçınma son derece işlevsel olabilir; benzer biçimde psikolojik sınır ihlallerinde mesafe koruyucu değer taşıyabilir. Problem, geri çekilmenin belirli bir tehdide verilen geçici tepki olmaktan çıkarak dünyanın kendisiyle kurulan temel ilişki biçimine dönüşmesidir. Tehdit artık tekil olay değil, dışarının genel niteliği olarak algılanmaya başladığında geri çekilme de durumsal strateji olmaktan çıkar ve ontolojik savunma hâline gelir.

Kapanma çevriminin ilk halkası tehdit algısıdır. Kişi dış dünyada bulunan başka insanları, ilişkileri veya deneyimleri kendi benlik bütünlüğü için potansiyel tehlike olarak görür. Tehlike mutlaka açık düşmanlık biçiminde olmayabilir. Sevgi, ilgi, yakınlık veya merak bile kişiyi aşırı görünür, savunmasız veya ele geçirilebilir hissettirebilir. Dış dünyanın her teması benlik üzerinde gereğinden fazla nedensel güç kazanır. Başkasının basit yorumu, kişinin kendisi hakkındaki bütün değerlendirmesini sarsabilir; küçük yakınlık, sınırların kaybı gibi hissedilebilir. Böylece dışarıya atfedilen güç büyür.

Tehdit algısının doğrudan sonucu geri çekilmedir. Kişi ilişkileri sınırlandırır, görünürlüğünü azaltır, kendisi hakkında daha az bilgi verir veya duygusal katılımını geri çeker. Bazen bedensel olarak ortamdan uzaklaşır, bazen fiziksel olarak mevcut kalıp psikolojik olarak geri çekilir. İkinci biçim özellikle önemlidir, çünkü dışarıdan normal sosyal ilişki sürüyor görünebilir. İnsan konuşur, görevlerini yapar, başkalarının beklentilerine cevap verir; fakat kendi gerçek öznel katılımını mümkün olduğunca düşük tutar.

Geri çekilme kısa vadede tehdit miktarını azaltır ve tam da bu nedenle davranışı güçlendirir. Kişi sosyal temasın ardından yoğun kaygı yaşıyorsa teması kestiğinde rahatlama hissedebilir. Rahatlama, geri çekilmenin doğru strateji olduğuna güçlü davranışsal kanıt sağlar. “Uzaklaştığımda daha güvendeyim” deneyimi, bir sonraki tehditte aynı davranışın seçilmesini kolaylaştırır. Savunma böylece kendi pekiştirme mekanizmasını üretir.

Fakat rahatlamanın bedeli, dış dünya hakkında yeni ve düzeltici deneyimlerin azalmasıdır. Kişi başkalarıyla daha az temas ettiğinde, bütün ilişkilerin tehditkâr olmadığına ilişkin veri toplama imkânı da azalır. Güvenli ilişki, yanlış anlaşılmanın düzeltilebilmesi, reddedilmenin hayatta kalınabilir oluşu veya başkasının bakışının benliği bütünüyle belirlemediği gibi deneyimler yaşanamaz. Kaçınma tehdidi azaltırken tehdit varsayımını sınayacak koşulları da ortadan kaldırır.

Böylece davranış epistemik bir işlev kazanır. Kişi geri çekildiği için dünya hakkındaki inancını test edemez; test edemediği için tehdit inancı korunur. İnanç kaçınmayı, kaçınma bilgi eksikliğini, bilgi eksikliği inancı yeniden üretir. Kapalı nedensellik burada çok açık biçimde işler: güvenlik amacıyla seçilen davranış, korkunun doğrulanmasını sağlayan koşulları yaratır.

Temasın azalması aynı zamanda dış dünyanın tanıdıklığını azaltır. İnsanların davranışlarını anlamak, sosyal işaretleri yorumlamak ve hangi durumun gerçekten tehdit taşıdığını ayırt edebilmek pratik deneyim gerektirir. Geri çekilme uzadıkça bu yetkinlik kullanılmaz; sosyal dünya daha zor okunur hâle gelebilir. Belirsizlik arttığında risk değerlendirmesi daha ihtiyatlı olur. Kişi anlayamadığı durumu daha kolay tehdit olarak sınıflandırabilir. Böylece yabancılık, tehdidin ikinci kaynağına dönüşür.

Tehdit algısı başlangıçta gerçek bir olumsuz deneyimden doğmuş olabilir; çevrim kurulduktan sonra ise artık başlangıç olayına ihtiyaç azalır. Sosyal belirsizlik tek başına yeni tehdit hissi yaratabilir. Dünyanın tehditkâr olduğuna ilişkin inanç, geri çekilme nedeniyle dünyanın gerçekten daha bilinmez hâle gelmesine yol açar. Bilinmezlik de tehdidi büyütür. Nedensel döngü kendi yakıtını kendisi üretmeye başlamıştır.

Buradaki mekaniklik, davranışın otomatik olmasından çok kendi koşullarını üretmesinde yatar. Kişi her seferinde bilinçli karar verebilir; “şu kişiyle görüşmek istemiyorum”, “bu ortamdan uzak durmam daha güvenli”, “kendim hakkında bunu söylememeliyim” diye düşünebilir. Her karar yerel düzeyde rasyonel görünebilir. Fakat kararların toplamı daha kapalı bir dünya yaratır. Mikro rasyonellik makro patolojiye dönüşür.

Karşılıklı nedensellik kişinin benliği ile dış dünya arasındaki sınıflandırmayı da sertleştirir. Dışarısı ne kadar tehditkâr görünürse içerisi o kadar güvenli sığınak hâline gelir. İçeri çekilme arttıkça kişinin bütün değerli özellikleri iç benliğe, bütün tehditler dış dünyaya atfedilebilir. Böylece iç ve dış yalnızca mekânsal değil normatif karşıtlık kazanır. İçerisi gerçek, saf ve korunması gereken; dışarısı yapay, istilacı ve tehlikeli olur.

İkili ayrımın sertleşmesi ara alanları yok eder. İnsanların bir kısmının güvenilir, bir kısmının güvensiz olması; aynı kişinin farklı bağlamlarda farklı davranabilmesi; ilişkinin hem risk hem zenginleşme taşıması gibi karmaşık ihtimaller daralır. Dünya siyah-beyaz yapıya yaklaşır. Kategorik düşünce geri çekilmeyi kolaylaştırır, çünkü nüanslı değerlendirme yerine basit güvenli/tehlikeli ayrımı yeterli olur.

Persona burada devreye girdiğinde sistem daha sofistike hâle gelir. Kişi tamamen dünyadan çekilemediği için dışarıya işlevsel bir temsil sunar. Persona sosyal ilişkileri yönetir, fakat gerçek benlik içeride kalır. Bu çözüm, mutlak izolasyon ile aşırı açıklık arasında pratik orta yol gibi görünür. Ne var ki persona ne kadar başarılı olursa iç benlik ile dış dünya arasındaki gerçek temas o kadar azalabilir. İnsan sosyal olarak var olmaya devam ederken ontolojik kapanmasını gizleyebilir.

Persona dış dünyadan gelen geri bildirimleri de filtreler. Başkası kişiyi sevdiğinde veya takdir ettiğinde bu geri bildirim “gerçek bana değil, gösterdiğim yüzeye yönelik” diye yorumlanabilir. Eleştiri geldiğinde ise “dış dünya zaten tehditkâr” inancını doğrulayabilir. Böylece olumlu ve olumsuz geri bildirimler asimetrik biçimde işlenir: olumlu olan gerçek benliğe ulaşmadan reddedilir, olumsuz olan tehdit inancına kanıt olarak içeri alınır. Sistem düzeltici bilgiyi filtreleyerek kendi dengesini korur.

Kendi kendisini doğrulayan sistemlerde görülen klasik yapı burada yeniden belirir. İnanç, hangi verinin geçerli sayılacağını önceden belirler. “Kimse gerçek beni bilmiyor” önermesi, sevginin neden geçersiz olduğunu açıklar; “insanlar beni tehdit ediyor” önermesi eleştirinin neden beklenir olduğunu açıklar. Her olası sonuç başlangıç modeline uyarlanabilir. Benlik dış gerçekliğe bakarak kendisini değiştirmek yerine dış gerçekliği kendi savunma anlatısına göre sınıflandırır.

Geri çekilme bedensel düzeyde de kapanmayı güçlendirebilir. İnsan sosyal ve fiziksel çevreyle daha az etkileşime girdikçe bedensel deneyimin çeşitliliği azalır. Dünya daha az dokunulan, daha az deneyimlenen ve daha fazla zihinsel olarak tasarlanan bir yer hâline gelebilir. Yaşanmış gerçeklik ile tahayyül edilmiş tehdit arasındaki oran değişir. Deneyimin yerini beklenti aldıkça beklentinin kendisini düzeltme imkânı zayıflar.

Kişi dünyayı doğrudan deneyimlemek yerine olası tehdit senaryoları üzerinden yaşamaya başladığında gelecek de kapanır. Henüz gerçekleşmemiş ilişki, geçmiş korkunun uzantısı olarak değerlendirilir. “Bu kişi de sonunda beni incitecek”, “yakınlaşırsam yine kaybolacağım”, “kendimi gösterirsem kullanılacağım” gibi beklentiler yeni deneyimi daha başlamadan geçmiş döngüye bağlar. Gelecek geçmişin sonucu olmaktan öte geçmişin önceden yorumlanmış tekrarı hâline gelir.

Bu noktada korkunun gerçek nedeni ile korkunun ürettiği sonuç birbirinden ayırt edilemez hâle gelebilir. Kişi dış dünyayı tehditkâr bulduğu için kapanır; kapanması nedeniyle ilişkiler yüzeyselleşir veya zorlaşır; zorlaşan ilişkiler gerçekten daha fazla yanlış anlaşılma ve gerilim yaratabilir; bu gerilim başlangıçtaki tehdidin nesnel kanıtı gibi görünür. Kişi artık yalnızca tehdidi hayal etmez; savunma davranışı aracılığıyla tehditkâr ilişki koşullarının bir kısmını gerçekten üretmiş olur.

Bu nedenle dairesel nedensellik patolojik sistemlerde son derece güçlüdür. İlk neden gerçek, abartılı veya bütünüyle yanlış olabilir; çevrim kurulduktan sonra sistem başlangıçtaki nedene bağımlılığını azaltır. Kendi davranışları yeni kanıtlar üretir. Bir kez kurulmuş olan korku-kapanma döngüsü, başlangıç travması veya olayı ortadan kalksa bile devam edebilir.

Kapanmanın sürekliliği alışkanlıkla daha da güçlenir. Aynı savunma yıllarca tekrarlandığında yalnızca bilinçli strateji olmaktan çıkar ve kişinin dünyayla doğal ilişki biçimi gibi hissedilebilir. Geri çekilme artık “tehlikede olduğum için yaptığım şey” değil, “benim nasıl biri olduğum” hâline gelir. Davranış kimliğe dönüştüğünde değişiklik daha zorlaşır; çünkü kişinin yalnızca alışkanlığını değil, kendi öz-tanımını da sorgulaması gerekir.

Kimlikleşmiş savunma yeni bir karşılıklı nedensellik katmanı yaratır. Kişi kendisini “yalnız biri”, “kimseye ihtiyaç duymayan biri”, “insanlarla yakınlaşamayan biri” olarak tanımlar; kimlik belirli davranışları teşvik eder; davranış kimliği doğrular. Böylece benlik anlatısı ile davranış birbirini güçlendirir. İnsan artık yalnızca dış dünyanın tehdidinden değil, kendi kimliğinin tutarlılığını korumak için de geri çekilebilir.

Bu tutarlılık ihtiyacı patolojik çevrimi paradoksal biçimde güvenli kılar. Dünya rahatsız edici olabilir, fakat tanıdıktır. İnsan tehditkâr dünyada nasıl davranacağını bilir; tamamen yeni ve güvenli ilişki ise kimlik sistemini sarsabilir. Kişi alışık olduğu acı verici düzeni, bilinmeyen farklılığa tercih edebilir. Kapanma böylece yalnızca korkudan değil, öngörülebilirlik arzusundan da beslenir.

Öngörülebilirlik ile mekaniklik arasındaki bağ burada açıktır. Kapalı sistem acı verebilir fakat geleceği hesaplanabilir hâle getirir. İnsan “yakınlaşırsam incinirim, uzaklaşırsam güvende kalırım” gibi basit nedensel formüle sahip olur. Gerçek hayatın çok daha karmaşık ilişkiler ağı bu formül içinde daralır. Sistem doğruluk pahasına kesinlik üretir.

Pratik açıdan en derin sorun, kişinin dış dünyayla temasını tamamen kaybetmeden bile ontolojik olarak kapanabilmesidir. Kapanma fiziksel izolasyon gerektirmez. İnsan sosyal olabilir, çalışabilir, yüzlerce kişiyle konuşabilir ve yine de bütün temasları persona üzerinden filtreleyebilir. Dolayısıyla açıklığın ölçütü ilişki sayısı değildir. Asıl ölçüt, ilişkinin benliği gerçekten değiştirebilip değiştiremediğidir.

Laing üzerinden okunabilecek kapanma modeli bu nedenle epistemik kapanmayla büyük benzerlik taşır. Kapalı topluluk dışarıdan bilgi alabilir, fakat onu kendi ideolojisine tercüme eder; bölünmüş benlik de dışarıdan sosyal geri bildirim alabilir, fakat onu kendi savunma anlatısına göre filtreler. Her iki durumda sistem fiziksel olarak açık, yapısal olarak kapalıdır. Dışarı vardır, fakat dışarıdaki hiçbir şey içeride gerçek fark üretemez.

Kendini besleyen nedensellik tam anlamıyla burada ortaya çıkar: tehdit geri çekilmeyi, geri çekilme yabancılaşmayı, yabancılaşma belirsizliği, belirsizlik yeni tehdit algısını üretir. Her halka diğerine geçer ve çevrim kapandığında başlangıç ile sonuç arasındaki ayrım giderek anlamsızlaşır. Artık tehdit mi geri çekilmeyi, geri çekilme mi tehdidi üretiyor sorusuna tek yönlü cevap verilemez. İkisi birbirinin sürekli koşuludur.

Karşılıklı nedenselliğin patolojik gücü de bundan gelir. Tek yönlü neden ortadan kaldırıldığında sistem çözülmeyebilir; çünkü diğer halkalar başlangıç nedeni yeniden üretir. Bir sosyal tehdit kaynağı uzaklaştırılsa bile kişi artık içsel beklentileri nedeniyle başka durumları aynı biçimde yorumlayabilir. Sistem kendi sürekliliğinin koşullarını içselleştirmiştir.

Geri çekilmenin “güvenlik” olarak başladığı hâlde “hapishane”ye dönüşmesi tam da bu devrin sonucudur. Sınır önce dış dünyayı düzenlemek için kurulmuştur; zamanla benliğin hareket alanını da sınırlar. Kişi tehditlerden korunur, fakat yakınlık, tanınma, deneyim, değişim ve kendiliğindenlik imkânlarından da uzaklaşır. Güvenlik maliyeti giderek yaşamın kendisine yaklaşır.

Kapanmanın en radikal biçiminde kişi yalnızca dış dünyadan değil, kendi değişme kapasitesinden de korunur. Yeni deneyim, mevcut benlik düzeni için tehdit sayıldığı için kimlik giderek katılaşır. Benliğin sürekliliği büyür, fakat canlılığı azalır. İnsan kendisini korumayı başarır; fakat korunan şey dönüşemeyen ve dünyayla giderek daha az temas eden bir özdeşlik hâline gelir.

Laing’in verdiği en güçlü sezgilerden biri böylelikle kapanma teorisinin merkezine yerleşir: varlığı koruyan savunma, dışarıyla ilişkiyi tamamen kestiğinde varlığın kendisini zayıflatabilir. Benlik dünyadan bütünüyle bağımsız bir iç çekirdek değildir; ilişkilerde, bedensel deneyimlerde ve karşılaşmalarda gerçekliğini sürdürür. Dışarıdan korunmak ile dışarıdan beslenmek aynı anda gereklidir. Birini mutlaklaştırmak diğerini yok eder.

Geri çekilme, tehdit ve kendini besleyen nedensellik bu nedenle yalnızca psikolojik bir semptom dizisi değil, kapanmanın genel ontolojik yasasının bireysel biçimidir. Sistem kendisini korumak için sınır çizer, sınır dışarıdan gelen farkı azaltır, fark azalınca sistem yalnızca kendi iç sinyallerine dayanır, iç sinyaller dış dünyayı daha tehditkâr biçimde yorumlar ve daha güçlü sınır üretir. Kapanma kendisini gerekçelendirir.

Patolojinin özü dış dünyanın gerçekten hiçbir zaman tehdit taşımaması değildir; böyle bir varsayım da naif olurdu. İnsanların zarar verebildiği, ilişkilerin sınır ihlalleri yaratabildiği ve korunmanın gerçek gereklilik taşıdığı açıktır. Sorun, tekil tehdit deneyiminin bütün dışsallığın ontolojik özelliğine dönüştürülmesidir. Seçici sınır mutlak duvara çevrildiğinde güvenlik kendisini yiyen mekanizmaya dönüşür.

Benliğin sağlıklı sürekliliği ise hem sınır hem açıklık gerektirir. Kişi başkasının bakışına tamamen teslim olmadan görülebilmeli, yakınlık içinde kendi farkını koruyabilmeli, eleştiriden tamamen yıkılmadan etkilenebilmeli ve dış dünyadan aldığı bilgiyi kimliğinin tamamını kaybetmeden işleyebilmelidir. Böyle bir yapı ne mutlak açıklık ne mutlak kapalılıktır; seçici geçirgenliktir.

Laing’in bireysel kapanma modeli bu nedenle karşılıklı nedenselliğin patolojik tarafını en somut hâllerinden biriyle gösterir. Kişi kendisini korumak için dışarıya kapanır; kapanma dışarıyı daha yabancı kılar; yabancılık tehdidi büyütür; büyüyen tehdit kapanmayı meşrulaştırır. Sistem hiçbir noktada hareketsiz değildir; sürekli tepki verir, uyum sağlar, savunma üretir. Fakat bütün bu hareket aynı daire içinde gerçekleşir. Mekaniklik burada davranışın tekrarında değil, savunmanın kendi tehdidini yeniden üretmesindedir.                                                                                                                             

5.8. Koruyucu Sınırın Hapishaneye Dönüşmesi

Sınırın ilk işlevi korumaktır. Benlik, kurum, topluluk veya herhangi bir örgütlenmiş varlık kendi bütünlüğünü sürdürebilmek için neyin kendisine ait olduğunu, neyin dışarıda kaldığını ve hangi temasların hangi koşullarda kabul edilebilir olduğunu belirlemek zorundadır. Sınır ortadan kalktığında içerisi ile dışarısı arasındaki ayrım çözülür; kimlik, süreklilik ve seçicilik zayıflar. Bu nedenle kapalılık başlangıçta patoloji değil, varlığın kendisini koruma biçimidir. Sorun sınırın varlığında değil, koruyucu işlevin tek işleve dönüşmesinde başlar. Sınır yalnızca ayırmaya, reddetmeye ve dışarıda tutmaya başladığında varlığı tehditten korurken onu değişim, bilgi, ilişki ve yenilenmeden de mahrum bırakabilir. Koruma kapasitesi büyüdükçe yaşama kapasitesi küçülebilir.

Laing’in bölünmüş benlik çözümünde bu dönüşüm özellikle keskindir. Dış dünya benlik için ontolojik tehdit olarak algılandığında geri çekilmek ilk aşamada rasyonel bir savunmadır. Kişi kendisini daha az açar, başkalarının erişimini sınırlar, duygusal görünürlüğünü azaltır ve “gerçek benlik” dediği çekirdeği mümkün olduğunca içeride tutar. Savunma, dışarıdan gelebilecek müdahaleleri sınırlar. Ne var ki aynı hareket yalnızca tehlikeyi değil, tanınmayı da dışarıda bırakır. Benlik kendisini incitilmekten korurken aynı anda görülmekten, etkilenmekten, doğrulanmaktan ve ilişkide dönüşmekten de uzaklaşır. Sınır böylece güvenlik ile gerçeklik arasında giderek ağırlaşan bir bedel üretir.

Koruyucu sınırın hapishaneye dönüşmesinin ilk işareti, sınırın artık tehlikeye göre değişmemesidir. Sağlıklı sınır bağlamsaldır; kimi durumda açılır, kimi durumda sertleşir, kimi ilişkiye daha fazla, kimine daha az geçirgenlik sağlar. Patolojik sınır ise koşullardan bağımsızlaşmaya başlar. Dışarıda gerçekten tehdit bulunup bulunmadığı önemini kaybeder; sistem önceden verilmiş kapanma kuralını uygular. Tehlike ortadan kalksa bile savunma sürer. Böylece sınır çevreye cevap veren araç olmaktan çıkar ve kendi başına norm hâline gelir.

Kendi başına normlaşan savunma, tehdit değerlendirmesini de dönüştürür. Önceden “tehdit varsa kapanırım” şeklinde işleyen mantık zamanla “kapalı kalmam gerekiyorsa dışarıda tehdit olmalı” biçimine dönebilir. Nedensel yön tersine çevrilir. Savunma davranışı artık tehdidin sonucu değildir; tehdit algısının üreticisine dönüşür. Kişi sınırını meşrulaştırmak için dış dünyada sürekli tehdit işaretleri aramaya başlayabilir. Nötr davranışlar kuşkulu, belirsiz jestler istilacı, farklılıklar riskli olarak yorumlanabilir. Böylece koruma, kendi gerekçesini üretmeye başlar.

Hapishaneleşmenin ikinci işareti, kişinin dışarıdan çıkardığı risklerin içeride yeniden üretilmesidir. İnsan başkalarının eleştirisinden kaçabilir, fakat dış sesler zamanla iç eleştiriye dönüşebilir. Dışarıdaki reddedilme ihtimalinden uzaklaşabilir, fakat “zaten kimse beni kabul etmez” düşüncesi içeride yaşamaya devam edebilir. Sosyal dünyanın tehlikesini azaltmak için ilişki kesilir; buna rağmen tehdit zihinsel temsil olarak içeri taşınır. Dışarıdan kaçmak böylece dışarının etkisini sıfırlamaz; çoğu zaman onu doğrudan temasla sınanamayacak kadar soyut ve büyüyebilir hâle getirir.

Sınır sertleştikçe dış gerçekliğin düzeltici etkisi azalır. Kişi kendi korkularını dış deneyimle karşılaştıramadığında iç temsil giderek özerkleşir. Dışarıdaki insanlar gerçekte ne düşünüyor, hangi davranışın gerçekten tehdit taşıdığı, hangi yakınlığın güvenli olduğu veya hangi eleştirinin tolere edilebileceği daha az sınanır. İç model kendisini dış veriyle güncelleme kapasitesini kaybeder. Böylece hapishane yalnızca mekânsal veya ilişkisel değil, epistemik hâle gelir.

Benzer mekanizma kurumsal yapılarda da görülebilir. Kurum kendi kimliğini korumak için prosedürler, üyelik sınırları, denetim mekanizmaları ve normlar geliştirir. Başlangıçta bu kurallar örgütün bütünlüğünü sağlar; herkesin farklı biçimde hareket ettiği tamamen gevşek yapı süreklilik kazanamaz. Fakat kurallar değişen koşullara rağmen yalnızca kendilerini korumaya yönelirse kurumun asıl amacı ikinci plana düşebilir. Prosedür, hizmet ettiği işlevden daha önemli hâle gelir. Kurum varlık nedenini gerçekleştirmek yerine kendi devamlılığını sürdürmeyi birincil hedefe dönüştürebilir.

Böyle bir yapı “kurumu korumak için kurallara uymak”tan “kurallara uymak için kurumu korumak” noktasına geçer. Araç amaçlaşır. Dışarıdan gelen eleştiri ya da yeni ihtiyaç kurumsal dönüşüm fırsatı olarak değil, mevcut yapıya saldırı şeklinde yorumlanır. Kurum kendisini korudukça işlevini kaybeder; işlevini kaybettikçe daha fazla meşruiyet sorunu yaşar; meşruiyet sorunu daha fazla savunma üretir. Savunma yeniden kapanmayı artırır.

Topluluklar için de benzer bir paradoks geçerlidir. Ortak kimlik, üyelerin birbirini tanımasını ve dayanışma kurmasını sağlar. Kimlik sınırı tamamen ortadan kalkarsa grup kimden oluştuğunu, hangi değerleri taşıdığını veya neyi savunduğunu belirlemekte zorlanabilir. Fakat sınır giderek daha sert çizildiğinde kimlik yalnızca ortak özellikler üzerinden değil, dışarıdaki “öteki”nin reddi üzerinden kurulmaya başlayabilir. Grup kendisini içeride ne olduğu kadar dışarıda ne olmadığıyla tanımlar. Dışarısı kimliğin sürekli tehdit kaynağına dönüştüğünde sınırın korunması grup yaşamının merkezine yerleşir.

Böyle bir grup kendi bütünlüğünü korumak için üyeler üzerindeki kontrolü artırabilir. Kimlik çizgisini bulanıklaştırabilecek davranışlar, fikirler veya ilişkiler şüpheli görülür. Grup dışındaki bağlar sadakat zayıflığı olarak okunabilir. İçerideki farklılık, dışarıdan sızma belirtisi gibi değerlendirilir. Böylece dışarıyı dışarıda tutmak için kurulmuş sınır içeriye dönerek üyelerin hareket alanını daraltır. Duvar dışarıdaki tehdidi engellerken içeridekilerin çıkışını da zorlaştırır.

Hapishane metaforunun gücü tam da burada yatar: aynı yapı hem korur hem kısıtlar. Duvarın hangi tarafa ait olduğu yön değiştirdiğinde savunma ile tutsaklık arasındaki fark belirsizleşir. Kişi “kimse bana ulaşamıyor” diye güvende hissederken aynı cümle “ben de kimseye ulaşamıyorum” anlamına gelebilir. Kurum “dış etkiler bizi bozamıyor” diye kendisini güçlü görebilir; fakat aynı durum “dışarıdan hiçbir yeni bilgi alamıyoruz” anlamına da gelir. Grup “kimliğimizi koruyoruz” derken kimliği dönüştürebilecek bütün deneyimleri de yasaklıyor olabilir.

Sınırın koruyucu kapasitesi bu nedenle tek başına değerlendirilemez. Soru yalnızca “ne kadar güçlü?” değil, “ne kadar seçici?” olmalıdır. Mutlak geçirimsizlik yüksek güvenlik hissi yaratabilir, fakat sistemin dışarısı hakkında bilgi edinme kapasitesini düşürür. Seçici geçirgenlik ise daha risklidir; sistem dışarıyla temas ettiği için hata, çatışma ve değişim ihtimali artar. Buna rağmen canlılığın devamı tam da bu risk altında mümkündür. Güvenliğin mutlaklaştırılması yaşamın kendisini risk olarak görmeye başlar.

Laing’in düşüncesinde benliğin kendisini korumak için dünyadan çekilmesi bu ontolojik paradoksu bireysel ölçekte görünür kılar. Benlik ne kadar az etkilenirse o kadar istikrarlı görünür; fakat etkilenemezlik zamanla deneyimleyemezlik hâline gelir. Yeni ilişki yeni anlam üretemez, dış dünya benliğin kendisini yeniden tanımlamasına katkı sağlayamaz ve kimlik giderek yalnızca geçmiş savunmaların tortusuna dönüşür. Süreklilik vardır, fakat gelişim yoktur.

Böyle bir kimlik bir anlamda mükemmel biçimde “kendisi” olur ve tam da bu nedenle canlılığını kaybeder. Hiçbir dış olay onu değiştirmiyor, hiçbir karşılaşma yeni bir yön açmıyor ve hiçbir eleştiri yapısına giremiyorsa özdeşlik maksimuma ulaşmıştır. Fakat canlı varlık için mutlak özdeşlik ölüm benzeri bir durumdur. Yaşamak, yalnızca aynı kalmak değil, değişirken sürekliliği koruyabilmektir. Hapishaneleşmiş sınır değişimi tehdit saydığı için kimliği korurken kimliğin yaşama kapasitesini azaltır.

Sınırın hapishaneye dönüşmesi zamanla öznenin kendi savunmasını özgürlük olarak yorumlamasına da yol açabilir. İnsan “kimseye ihtiyaç duymuyorum”, “kimseye güvenmiyorum”, “beni hiç kimse etkileyemez” gibi ifadeleri güç göstergesi olarak benimseyebilir. Belirli durumlarda bağımsızlık gerçekten değerli olsa da mutlak etkilenmezlik ilişkisel kapasitenin kaybını gizleyebilir. Başkalarından etkilenmemek özgürlük gibi görünür; oysa etkilenebilmek de failliğin bir parçasıdır. Gerçek özgürlük yalnızca dış etkiyi reddedebilmek değil, hangi etkiye açılacağını seçebilmekle ilgilidir.

Seçim kapasitesinin kaybı hapishanenin en iyi göstergelerinden biridir. Kişi gerçekten istediğinde açılabiliyor, istediğinde kapanabiliyorsa sınır onun aracıdır. Her koşulda kapanmak zorundaysa sınır artık kişiyi yönetmektedir. Benzer biçimde kurum gerektiğinde kurallarını değiştirebiliyor, gerektiğinde koruyabiliyorsa normlar işlevseldir; hiçbir koşulda değişemiyorsa normlar kurumu ele geçirmiştir. Sınırın kim tarafından kullanıldığı sorusu kritik hâle gelir: varlık mı sınırı kullanıyor, yoksa sınır mı varlığın davranışını belirliyor?

Patolojik kapanmanın başka bir belirtisi, içerisi ile dışarısı arasındaki farkın ahlaki mutlaklığa dönüşmesidir. İçeri güvenli, dışarı tehlikeli; içerideki doğru, dışarıdaki yanlış; tanıdık olan meşru, yabancı olan şüpheli sayıldığında sınır yalnızca ontolojik değil normatif duvar hâline gelir. Böyle bir yapı dışarıdan gelen bilgiyi değerlendirmeden önce değersizleştirir. Sistem seçici geçirgenlikten seçici körlüğe geçer.

Seçici körlük, kendini koruma kapasitesini bile uzun vadede zayıflatabilir. Gerçek tehditleri ayırt edebilmek için dış dünyayla yeterli temas gerekir. Her dış etki tehdit sayıldığında tehdit kavramı aşırı genişler ve bilgi değeri azalır. Sistem sürekli alarm hâlinde yaşar. Farklılıkla tehlike aynı kategoriye girdiğinde hem gereksiz savunma maliyeti büyür hem de gerçekten kritik tehditlerin ayırt edilmesi zorlaşır. Mutlak savunma paradoksal olarak savunma kapasitesini düşürür.

Benlik düzeyinde bunun sonucu sürekli teyakkuz olabilir. Dışarıdaki her ilişki potansiyel ihlal olarak okunur; kişi güvenli ortamlarda bile gevşeyemez. Savunma artık belirli olaylara cevap değil, varoluşun sürekli modu hâline gelir. Koruma sistemi hiçbir zaman devreden çıkmadığı için enerji tüketir, dikkat alanını daraltır ve dünyayı yalnızca tehdit işaretleri üzerinden taramaya başlar. Algı savunmanın hizmetine girer.

Savunmanın algıyı ele geçirmesi kapanma çevrimini daha da güçlendirir. İnsan ne arıyorsa onu daha çok görür. Sürekli tehdit arayan sistem belirsiz olaylardan tehdit işaretleri seçer; seçilen işaretler savunmanın gerekli olduğu inancını güçlendirir; güçlü savunma daha fazla tehdit taraması yaratır. Epistemik filtre ile davranışsal kapanma birbirine bağlanır. Sistem kendi korktuğu dünyanın kanıtlarını sistematik biçimde üretmese bile sistematik biçimde seçer.

Hapishaneleşmiş sınırın başka bir niteliği, içerideki farklılığı da azaltmasıdır. Sistem yalnızca dışarıdan yeni bilgi alamaz; kendi içindeki alternatif sesleri de tehdit olarak görebilir. Benlik kendi çelişkili duygularını bastırabilir, kurum eleştirel üyelerini marjinalleştirebilir, grup kendi içerisindeki heterojenliği azaltabilir. Böylece kapanma dış sınırdan iç yapıya doğru ilerler. Sistem kendisini korumak için önce dışarıyı sınırlar, sonra içeriyi homojenleştirir.

İç homojenleşme kısa vadede tutarlılık sağlar. Benlik daha az çatışmalı, kurum daha disiplinli, grup daha birlik içinde görünebilir. Fakat aynı süreç iç düzeltme mekanizmalarını da ortadan kaldırır. Dışarıdan bilgi gelmiyorsa içerideki sapma son uyarı kanalı olabilir; o da susturulduğunda sistem kendi hatalarına karşı körleşir. Duvar giderek daha yüksek, içerisi giderek daha sessiz hâle gelir.

Sessizlik ile güvenlik arasında burada sahte bir özdeşlik doğabilir. Çatışmanın azalması sorunların çözüldüğü anlamına gelmez; eleştirinin ifade edilemediği anlamına da gelebilir. İçeride herkes aynı şeyi söylüyorsa gerçek birlik oluşmuş olabilir, fakat aynı görüntü farklılığın bastırılmasıyla da üretilebilir. Kapalı sistem kendi sessizliğini uyum olarak yorumlama eğilimindedir. Böylelikle hapishane düzeni başarı göstergesi gibi sunulabilir.

Laing’in bireysel benliği açısından benzer bir sessizlik içsel parçaların bastırılmasıyla oluşabilir. Kişi çelişkili arzularını, kırılganlıklarını veya yakınlık ihtiyacını “tehlikeli” sayarak dışarıya değil, kendi bilincinin dışına itebilir. Kendilik daha tutarlı görünür, fakat bu tutarlılık çeşitliliğin azaltılması pahasına kazanılmıştır. Benlik kendi içinde de totaliterleşebilir: yalnızca güvenli görülen parçalar konuşabilir.

Koruyucu sınırın hapishaneye dönüşmesi böylece üç aşamalı bir hareket taşır. İlk aşamada sınır dış tehdide cevap verir. İkinci aşamada sınır dış tehditten bağımsızlaşarak kendi devamlılığını üretir. Üçüncü aşamada sınır içerideki hareketi düzenlemeye başlar. Başlangıçta dışarıyı uzak tutmak için kurulmuş yapı, sonunda içeridekilerin ne düşünebileceğini, hissedebileceğini veya yapabileceğini belirleyen rejime dönüşür.

Karşılıklı nedensellik bu sürecin her aşamasında etkindir. Tehdit sınırı, sınır tehdit algısını; tehdit algısı savunmayı, savunma dış bilgi kaybını; bilgi kaybı belirsizliği, belirsizlik yeni tehdit algısını üretir. Zamanla ilk neden aranamaz hâle gelir. Sistem kendi iç dolaşımıyla yaşamaya başlar. Patoloji tam anlamıyla daireseldir.

Sınırın hapishaneleşmesi aynı zamanda varlığın dışarıyı yalnızca tehdit olarak değil, gereksiz olarak görmeye başladığı noktada tamamlanır. Sistem kendisini kendi başına yeterli sayar. Başka insan, başka bilgi, başka deneyim veya başka perspektif artık gelişim kaynağı değil, mümkün olduğunca azaltılması gereken risk hâline gelir. Kendi yeterliliğine duyulan inanç yükseldikçe dışarının değeri düşer; dışarıyla temas azaldıkça kendi yeterlilik inancı daha az sınanır.

Kapanmanın trajedisi tam da burada yoğunlaşır: varlık kendisini korumayı başardığı ölçüde kendi gelişme kaynaklarını kaybedebilir. Yıkılmaktan kaçarken değişemez hâle gelir. Dağılmayı engellerken katılaşır. Başkalığı dışarıda tutarken kendi geleceğini de dışarıda bırakır. Sınır başlangıçta kimliğin koşuludur; mutlaklaştığında kimliğin mezarına dönüşebilir.

Koruyucu sınırın hapishaneye dönüşmesi bu nedenle sınır kavramını reddetmeye değil, onu daha hassas biçimde düşünmeye zorlar. Açık varlık sınırları olmayan varlık değildir. Sağlıklı sınır, dışarıyı tümüyle içeri alan bir boşluk da değildir. Asıl mesele sınırın geri dönüşlü ve seçici olmasıdır: gerektiğinde sertleşebilmeli, gerektiğinde gevşeyebilmeli, karşılaştığı şeyi ayırt edebilmeli ve temas sonrasında kendisini yeniden düzenleyebilmelidir. Sabit duvar ile işleyen eşik arasındaki fark, koruma ile hapishane arasındaki farktır.

Kapanma patolojilerinin bireysel, toplumsal ve epistemik biçimleri burada aynı noktada kesişir. Meerloo’da bilgi çevresi kapanır, Arendt’te ortak dünya çözülür, Laing’de benlik dünyayla temasını koruma adına keser. Her durumda sınır başlangıçta belirli bir düzeni savunurken giderek sistemin dışarıdan fark alma kapasitesini yok eder. Fark giremediğinde sistem yalnızca kendi sinyallerini duyar. Kendi sinyallerini duydukça kendi kapanmasının haklılığına daha fazla inanır. Hapishane en sonunda dışarıdan kurulmuş bir yapı değil, kendisini güvenlik olarak deneyimleyen kapalı nedensellik hâline gelir.

6. Açıklık, Kapalılık ve Varlığın Sınırı

6.1. Tekil Varlık İçin Sınırın Zorunluluğu

Kapalılığın patolojik biçimleri sınırı bütünüyle olumsuzlamayı cazip hâle getirebilir; oysa sınır olmadan tekil varlık düşünmek mümkün değildir. Herhangi bir şeyin “bir şey” olarak belirlenebilmesi, en azından onun ne olmadığını ayırt edebilecek bir sınıra ihtiyaç duyar. Bir varlığın bütünüyle sınırsız olduğunu söylemek, onu geri kalan gerçeklikten ayırt edecek ölçütü ortadan kaldırır. Ayırt edilemeyen şeyin tekilliği de belirsizleşir. Dolayısıyla sınır yalnızca savunma mekanizması değil, ontolojik belirlenimin temel koşuludur. Varlık, bir bakıma kendi sınırında tekilleşir.

Bir taş, organizma, insan, kurum, dil, düşünce sistemi veya topluluk birbirinden son derece farklı ontolojik türlere aittir; buna rağmen her biri belirli bir iç örgütlenmeyi dış çevreden ayıran sınıra ihtiyaç duyar. Sınır fiziksel olabilir, hukuki olabilir, sembolik olabilir, kavramsal olabilir veya ilişkisel biçimde ortaya çıkabilir. Organizmanın derisi, devletin hukuki yetki alanı, dilin grameri, benliğin psikolojik bütünlüğü ve teorinin kavramsal çerçevesi aynı şey değildir. Yine de biçimsel düzeyde ortak işlev taşırlar: içerisi ile dışarısı arasında ayrım üretirler.

Ontolojik tekillik yalnızca “içeride belirli özelliklerin bulunması”yla oluşmaz. Aynı özellikler başka varlıklarda da bulunabilir. Tekilliği sağlayan, bu özelliklerin belirli bir örgütlenme içinde sınırlandırılması ve birbirleriyle belirli ilişkiler kurmasıdır. İnsan bedenindeki maddeler çevrede de bulunur; organizmayı tekil yapan yalnızca içerdiği kimyasal bileşenler değil, bunların belirli bir sınır içinde örgütlenmesidir. Kurumun üyeleri başka kurumlarda da bulunabilir; kurumu özgül yapan rollerin, kuralların ve yetkilerin sınırlandırılmış düzenidir. Kimlik bu anlamda malzeme toplamından çok örgütlenmiş ayrımdır.

Sınırın zorunluluğu, varlığın kendisini geri kalan gerçeklikten tamamen koparmasını gerektirmez. Tersine, sınır ancak iki alan arasında temas bulunduğunda anlam kazanır. Hiçbir ilişki bulunmayan iki alan için sınır kavramı bile gereksizleşir; sınır, temas ihtimalinin düzenlendiği yerde ortaya çıkar. Duvar yalnızca ayırdığı için değil, iki taraf arasında geçiş ihtimalini kontrol ettiği için duvardır. Ontolojik sınır da varlığı ilişkiden çıkarmak yerine ilişkinin biçimini düzenler.

Tekil varlığın kendi içinde tutarlı kalabilmesi için belirli ayrımların korunması gerekir. Organizma dış çevredeki her maddeyi doğrudan içine alamaz; hangi maddenin içeri gireceğini düzenler. Benlik başkasının her yargısını doğrudan kendi kimliği hâline getiremez; bazılarını kabul eder, bazılarını reddeder, bazılarını dönüştürür. Bir bilimsel teori karşılaştığı her önermeyi aynı statüde kabul edemez; kanıt, yöntem ve kavramsal uyum ölçütleri uygular. Toplumsal kurum da her davranış biçimini kendi iç normlarıyla eşdeğer sayamaz. Seçicilik kimliğin zorunlu koşuludur.

Seçiciliğin yokluğu, varlık ile çevre arasındaki farkı giderek azaltır. Sistem ne gelirse kabul ediyor, her etkiden aynı derecede biçimleniyor ve hiçbir iç örgütlenmesini korumuyorsa dışarıdaki değişiklikler onu doğrudan sürükler. Böyle bir varlık kendi nedensel sürekliliğini taşıyamaz. Çevrenin her anki durumunun pasif uzantısına dönüşür. Kendi tarihi, kendi direnci ve kendi iç düzeni giderek anlamını kaybeder.

Direnç bu nedenle varlığın olumsuz özelliği değildir. Bir şeyin var olması, belirli etkiler karşısında hemen çözülmemesi anlamına da gelir. Organizmanın dış kuvvete, benliğin sosyal baskıya, kurumun rastgele değişime veya düşüncenin ilk itiraza belirli direnç göstermesi gerekir. Hiçbir direnç taşımayan yapı kalıcı tekillik oluşturamaz. Sınır, varlığın çevre karşısındaki asgari direnç kapasitesidir.

Direnç ile dogmatizm veya katılık arasında doğrudan özdeşlik kurulmamalıdır. Direncin miktarı ve biçimi belirleyicidir. Bir varlık her etkide çözülüyorsa sınır yetersizdir; hiçbir etkide değişmiyorsa sınır aşırı sertleşmiştir. Ontolojik sorun, direnç ile etkilenebilirlik arasındaki dinamik oranı kurabilmektir. Tekillik, ne saf geçirgenlik ne mutlak geçirimsizliktir.

Sınır aynı zamanda zaman içinde kimlik sürekliliği sağlar. Bir varlık değişirken “aynı varlık” olarak kalabiliyorsa belirli örgütsel özelliklerini koruyor demektir. İnsan bedeni yıllar içinde değişir, inançlar dönüşür, ilişkiler farklılaşır; yine de kişi kendisini belirli süreklilik içinde deneyimler. Bir kurum yöneticilerini, çalışanlarını ve prosedürlerini değiştirebilir, fakat belirli işlevsel çekirdeği koruyarak aynı kurum sayılabilir. Kimlik burada maddi özdeşlik değil, değişim içinde taşınan sınırlandırılmış organizasyondur.

Tamamen değişmez varlık fikri bu açıdan yanıltıcıdır. Gerçek dünyadaki tekilliklerin çoğu zaman içinde dönüşür. Kimliği koruyan şey her unsurun aynı kalması değildir; hangi değişikliklerin varlığın devamıyla uyumlu olduğu ve hangilerinin onu başka bir şeye dönüştürdüğüdür. Sınır bu ayrımı düzenler. Kimlik, “hiç değişmemek”ten çok “hangi değişiklikleri taşıyabileceğini belirlemek”tir.

Bir nehrin tekilliği, içindeki aynı su moleküllerinin korunmasından doğmaz; akışın belirli yatak, yön ve ilişkiler içinde sürmesinden gelir. İnsan bedeninin maddesi sürekli yenilenebilir, fakat organizasyon sürekliliğini korur. Dil yeni kelimeler alabilir, eski kullanımları terk edebilir ve yine de aynı tarihsel dil olarak tanınabilir. Böyle örnekler sınırın statik nesne kabuğu değil, değişimi düzenleyen biçim olduğunu gösterir.

Varlık sınırında yalnızca kendisini korumaz; dışarıyla ilişkiye gireceği kategorileri de üretir. Organizma besin ile toksin arasında ayrım yapar; benlik güvenilir ilişki ile saldırı arasında ayrım geliştirmeye çalışır; epistemik sistem kanıt ile iddia arasındaki farkı belirler. Sınır, dışarının her unsuruna aynı tepkiyi vermediği için seçici bir anlam mekanizmasıdır. Sistem dünyayı kendi açısından sınıflandırır ve böylece çevresine belirli bir yönelim geliştirir.

Burada her sınırın aynı zamanda epistemik olduğu görülebilir. Bir şeyi içeri almak için önce onu belirli biçimde tanımak gerekir. Benlik hangi sözün eleştiri, hangisinin aşağılama, hangisinin yardım olduğunu ayırt etmeye çalışır. Kurum hangi talebin görev alanına girdiğini belirler. Hücre hangi moleküllerin zar üzerinden geçebileceğini kimyasal yapılarıyla seçer. Varlığın sınırı yalnızca engel değil, tanıma sistemidir.

Tanıma zorunluluğu hata ihtimalini de beraberinde getirir. Sistem tehdit olmayanı tehdit, faydalı olanı zararlı, doğru olanı yanlış olarak sınıflandırabilir. Dolayısıyla sınırın varlığı kendi başına yeterli değildir; sınırın nasıl işlediği önemlidir. Yanlış sınıflandırma katılaşırsa sistem kendisini koruduğunu sanırken gerekli kaynakları dışarıda bırakabilir. Sınırın ontolojik zorunluluğu, sınırın epistemik yanılmazlığı anlamına gelmez.

Bir varlığın sınırı aynı zamanda kendi iç farklılıklarını da düzenler. Organizma organlarını birbirine bağlar, kurum rolleri dağıtır, benlik çeşitli arzu ve kimlik unsurlarını bir bütün içinde ilişkilendirir. Sınır yalnızca dışarıyla ilgili değildir; içerinin “bir bütün” olarak kurulmasını da mümkün kılar. Eğer iç unsurlar arasında hiçbir örgütlenme bulunmazsa dış sınırın tek başına anlamı kalmaz. Varlık, iç farklılıkların belirli birlik içinde tutulmasıdır.

Birlik ile homojenlik arasındaki fark burada önemlidir. Tekil varlığın sınırı, içerideki bütün parçaların aynı olmasını gerektirmez. Tam tersine, karmaşık varlıklar iç farklılaşma sayesinde işlev görür. Organlar aynı değildir, kurum rolleri aynı değildir, benliğin bütün arzuları aynı yönde değildir. Sınırın görevi farklılıkları silmek değil, onları ortak bir organizasyon içinde tutmaktır. İçeride çoğulluk, dışarıya karşı belirli birlik mümkündür.

İç farklılıkların bastırılması sınırı güçlendirmiyor olabilir; bazen sistemin uyum kapasitesini azaltır. Eğer bütün parçalar aynı tepkiyi vermek zorundaysa yeni durumlara alternatif cevaplar geliştirmek zorlaşır. İç çeşitlilik, dış değişikliklere uyum sağlayabilecek farklı repertuvarlar üretir. Bu nedenle sağlam varlık yalnızca dışarıyla geçirgen değil, içeride de belirli bir çoğulluğa toleranslıdır.

Tekilliğin ontolojik gücü, farklı parçaları tek biçime sokmakta değil, onları dağılmadan birlikte taşıyabilmektedir. İnsan kendi çelişkili duygularını bütünüyle ortadan kaldırmadan tek benlik olabilir; toplum farklı yaşam biçimlerini tümüyle aynılaştırmadan siyasal bütünlük kurabilir; teori farklı verileri aynı önermeye indirgemeden kavramsal birlik sağlayabilir. Sınır böylece homojenleştirici değil, bütünleştirici işlev kazanır.

Bütünleştirme kapasitesi dışarıyla ilişkide de önemlidir. Yeni unsur sisteme girdiğinde iki aşırı olasılık vardır: ya olduğu gibi alınır ve mevcut örgütlenmeyi parçalar ya da tamamen mevcut kategorilere dönüştürülüp farklılığı yok edilir. Daha gelişmiş sistem yeni unsuru kendi yapısıyla ilişkilendirirken hem kendisini hem gelen şeyi belirli ölçüde dönüştürebilir. Böylece sınır tek yönlü filtre olmaktan karşılıklı dönüşüm alanına geçer.

Tekil varlığın sınırı tam da burada nedensel önem kazanır. Dış nedenler sistemin içine doğrudan geçmez; sınır tarafından işlenir. Aynı dış olay farklı sistemlerde farklı sonuçlar yaratabilir, çünkü her sistem kendi örgütlenmesine göre tepki verir. Bir eleştiri bir kişide merak, diğerinde savunma, üçüncüde öfke yaratabilir. Aynı ekonomik şok farklı kurumlarda farklı sonuçlar doğurabilir. Neden, sonuca giderken sistemin sınırından geçer ve orada biçim kazanır.

Dolayısıyla nedensellik hiçbir zaman yalnızca dış kuvvetin sisteme “girmesi” değildir. Sistem dış nedeni kendi yapısı üzerinden yorumlar. Bu nedenle sınır nedensel zincirde pasif çizgi değil, aktif dönüşüm noktasıdır. Dış etkiyi seçer, kuvvetini değiştirir, anlamlandırır ve içerideki yapılara dağıtır. Aynı zamanda sistemin içinden çıkan etkilerin dışarıya hangi biçimde ulaşacağını da düzenler.

Sınır iki yönlü çalıştığında varlık yalnızca çevrenin ürünü değildir; çevre üzerinde de etkide bulunur. Organizma çevreden madde alır ve çevreye madde verir; kişi başkalarından etkilenir ve onları etkiler; kurum toplumsal koşullar tarafından şekillenir ve toplumsal koşulları yeniden üretir. Tekillik ilişkiye engel olmaz, tersine karşılıklı nedenselliğin koşuludur. A ile B’nin birbirini etkileyebilmesi için önce A ve B olarak ayırt edilebilir olmaları gerekir.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkar: karşılıklılık sınır gerektirir. Eğer A ile B bütünüyle özdeş olsaydı aralarında neden-sonuç ilişkisi düşünmek güçleşirdi. Etki, en azından analitik olarak bir fark ve ayrım varsayar. Dolayısıyla ilişkisel ontoloji sınırın reddi üzerine değil, farklılığın korunması üzerine kurulmalıdır. Varlıklar yalnızca ilişki içindedir, fakat ilişki kurabilmeleri için birbirlerinden tümüyle erimemiş olmaları gerekir.

Sevgi örneği bu noktada yeniden açıklayıcıdır. İki kişi arasındaki en yoğun yakınlık bile tarafların tek bir özneye dönüşmesini gerektirmez. Tam tersine, sevginin ilişki olabilmesi için sevilenin gerçek bir başkalık olarak kalması gerekir. Sevilen bütünüyle sevenin benliğine indirgenirse sevgi başkasına yönelim olmaktan çıkar ve öz-sevginin genişlemiş biçimine dönüşebilir. Sınır, burada sevgiyi engellemek yerine sevgiyi mümkün kılan farklılığı korur.

Sosyolojik düzlemde birey ile toplum arasındaki ilişki de aynı prensibe bağlıdır. Birey topluma tamamen indirgenirse faillik, toplum bireylerin toplamına tamamen indirgenirse yapısal gerçeklik kaybolur. İki kutup arasında analitik sınır bulunması, karşılıklı etkilerini kavramayı mümkün kılar. Sınır onların mutlak bağımsızlığı değil, karşılıklı indirgenemezliğidir.

Epistemik alanda da düşünce ile dünya arasında sınır gerekir. Eğer düşünce dünyayla tamamen özdeş sayılırsa hata kavramı anlamsızlaşır; düşündüğümüz şey otomatik olarak gerçek olur. Eğer dünya düşünceye hiçbir biçimde erişemez kadar dışsal kabul edilirse bilgi imkânsızlaşır. Epistemik sınır, temsil ile nesne arasındaki farkı korur ve aynı anda ikisinin ilişkiye girmesine izin verir. Doğruluk ancak bu fark sayesinde anlam kazanır.

Sınırın ontolojik zorunluluğu böylece yalnızca korunma, kimlik veya bireysellik meselesi değildir; fark, nedensellik, ilişki ve doğruluk gibi kavramların da önkoşuludur. Sınır yoksa fark yoktur; fark yoksa ilişki yalnızca özdeşlik hâline gelir. Nedensellik farklı durumlar arasındaki geçişi, bilgi düşünce ile nesne arasındaki uyumu, sevgi benlik ile başkası arasındaki yönelimi gerektirir. Bütün bunların ortak zemini ayrımın tamamen silinmemesidir.

Yine de sınırı mutlaklaştırmak aynı kavramların içini boşaltır. A ile B birbirinden bütünüyle kopuksa ilişki kurulamaz; benlik başkasına ulaşamaz, düşünce dünyayı sınayamaz, toplum bireyin eylemiyle dönüşemez. Sınırın paradoksal yapısı tam olarak buradadır: ilişki kurmak için ayrım, ayrımın canlı kalması için ilişki gerekir.

Tekil varlık bu nedenle kapalı kutu değil, sınırlandırılmış açıklık olarak düşünülebilir. Varlığın kendisine ait örgütlenmesi vardır; fakat bu örgütlenme çevreyle alışveriş yoluyla sürer. Kendiliği vardır; fakat kendilik her karşılaşmada belirli ölçüde yeniden kurulur. Tarihi vardır; fakat tarihi geleceğini tam olarak tüketmez. Tekillik kendi içine kapanmış özdeşlik değil, değişirken kaybolmama kapasitesidir.

Böyle bir tekillik anlayışında sınır varlığın en dış çizgisi olmaktan çıkar ve varoluşun en etkin bölgesine dönüşür. İçerisi ile dışarısı tam da sınırda birbirine temas eder. Bilgi orada seçilir, tehdit orada değerlendirilir, ilişki orada başlar, dönüşüm orada mümkün olur. Varlık kendisini yalnızca merkezinde değil, eşiğinde de kurar.

Merkezi aşırı vurgulayan ontolojiler varlığın özünü içeride, ilişkileri ise sonradan eklenen bağlantılar gibi düşünebilir. Oysa sınır-merkez ilişkisi tersine çevrildiğinde varlığın kimliği temas biçimlerinden bağımsız görünmez. Benlik yalnızca iç dünyasında değil, başkasıyla kurduğu sınırda; kurum yalnızca yönetmeliklerinde değil, çevresine verdiği cevaplarda; teori yalnızca önermelerinde değil, karşı kanıtla kurduğu ilişkide ne olduğunu gösterir. Varlığın sınırı, kimliğin sınandığı yerdir.

Sınırın zorunluluğu bu nedenle kapalılık lehine bir argüman değildir. Daha temel bir ayrımı kurar: açıklık ancak sınırı olan varlık için anlamlıdır. Tamamen sınırsız şeyin açılması mümkün değildir; zaten dışarısı yoktur. Geçirgenlik de ancak geçirilecek bir sınır varsa düşünülebilir. Üçüncü operatörün bütün anlamı, varlığın sınırını ortadan kaldırmadan o sınırı işlemeye zorlamasında yatar.

Tekil varlığın ontolojik problemi böylece iki eşzamanlı zorunlulukta düğümlenir. Birincisi, kendisini başka şeylerden ayıracak ve iç örgütlenmesini koruyacak yeterli bir sınırdır. İkincisi, bu sınırın dışarıdaki farkla temas kurabilecek kadar geçirgen kalmasıdır. İlk zorunluluk kimliği, ikincisi canlılığı korur. Kimliksiz canlılık dağılma, canlılıksız kimlik ise donma riskidir. Tekil varlık, bu iki uç arasındaki gergin denge içinde devam eder.

Varlığı dünyadan ayırmak değil, dünya içinde kendisi olarak kalabilecek biçimde ilişkilendirmek. Bir şey ancak kendi sınırını taşıdığı ölçüde kendisi olabilir; fakat aynı sınır dünyayla bütün temasını kestiği anda kendiliğin koşulu olmaktan çıkarak kendi kendisini tüketen kapanmaya dönüşür. Varlık sınır sayesinde tekilleşir, fakat ancak sınırının geçirgenliği sayesinde yaşamaya devam eder.                    

6.2. Mutlak Açıklığın Kimlik Kaybı

Açıklık çoğu zaman özgürlük, esneklik, öğrenme ve ilişkisellik ile olumlu biçimde özdeşleştirilir; ancak açıklığın kendisi sınırsızlaştırıldığında varlığın ayırt edilebilirliğini yok eden başka bir patolojiye dönüşebilir. Bir sistem dışarıdan gelen her etkiye eşit ölçüde açıksa, hiçbir şeyi seçmiyor, filtrelemiyor, reddetmiyor ve kendi örgütlenmesini korumak için hiçbir direnç üretmiyorsa artık dış çevreyle arasındaki fark giderek silinir. Açıklık burada ilişki kurma kapasitesi olmaktan çıkar ve kendi biçimini muhafaza edememe hâline gelir. Varlık yalnızca başkasına açık değil, başkası tarafından sınırsızca biçimlenebilir duruma geçmiştir.

Tekil bir varlığın kendisini koruması, her dış etkiyi kabul etmemesine bağlıdır. Organizma çevresindeki bütün maddeleri aynı biçimde bünyesine alamaz; benlik karşılaştığı bütün yargıları kendi kimliği hâline getiremez; toplumsal kurum önüne gelen bütün talepleri koşulsuz biçimde işleyemez; düşünce sistemi her önermeyi aynı derecede geçerli sayamaz. Seçim ve dışlama olmadan iç düzen kurulamaz. Bir şeyin “kendisine ait” olanı ayırabilmesi, aynı anda bazı etkileri reddedebilmesini gerektirir. Dolayısıyla açıklığın anlamlı olabilmesi için önceden belirli bir kapalılık çekirdeğine ihtiyaç vardır.

Mutlak açıklıkta ilk çözülen şey ölçüttür. Sistem dışarıdan gelen hangi unsurun önemli, hangisinin zararlı, hangisinin dönüştürücü, hangisinin ilgisiz olduğunu ayırt edemiyorsa bütün etkiler aynı ontolojik ağırlığa sahip olur. Ayrım kaybolduğunda sistemin kendi öncelikleri de erir. Dış dünya yalnızca bilgi kaynağı değildir; sistemin ne olacağını belirleyen sınırsız kuvvet alanına dönüşür. Böyle bir yapı çevreye duyarlı değil, çevrenin pasif izdüşümüdür.

Benlik düzeyinde mutlak açıklık, başkasının bakışı ile kendi öz-değerlendirmesi arasındaki farkın kaybolması olarak düşünülebilir. İnsan kendisine yönelik her yargıyı eşit derecede belirleyici kabul ederse benlik içeriden örgütlenen süreklilik olmaktan çıkar. Bir kişinin övgüsü benliği yükseltir, başka birinin eleştirisi çözer, üçüncü kişinin beklentisi kimliği yeniden biçimlendirir. Benlik her karşılaşmada baştan yazılıyorsa ilişkisellik artmış gibi görünür, fakat kendilik merkezi zayıflar. Başkasıyla ilişki kurmak ile başkasının yargısına dönüşmek arasındaki sınır silinir.

Böyle bir açıklık ilk bakışta empati veya uyum kapasitesi gibi de yorumlanabilir. İnsan başkalarının bakış açılarını kabul edebilir, onların deneyimlerinden öğrenebilir ve kendisini yeniden değerlendirebilir. Fakat öğrenme ile teslimiyet arasında yapısal fark vardır. Öğrenmede dışarıdan gelen bilgi mevcut benlikle ilişkiye girer; değerlendirilir, karşılaştırılır ve belirli ölçüde içselleştirilir. Teslimiyette ise değerlendirme sürecinin kendisi dışarıya bırakılır. Benlik değişir, fakat değişimin ölçütünü kendisi taşımaz.

Mutlak açıklığın bir başka biçimi, kişinin çatışmadan kaçınmak için her dış talebe uyum göstermesidir. Başlangıçta bu davranış sosyal ilişkileri kolaylaştırabilir; kişi kabul görmek, tartışmayı azaltmak veya aidiyetini korumak için kendi sınırlarını gevşetir. Fakat her durumda karşı tarafın beklentisine göre biçimlenmek zamanla kimliği ilişki anlarının toplamına dönüştürür. İnsan farklı ortamlarda farklı biçimler alabilir, fakat bu çeşitlilik içsel bir çoğulluktan değil, dışarıdan belirlenmeye aşırı açıklıktan doğuyorsa benlik sürekliliği zayıflar.

Burada kimlik kaybı, kişinin hiçbir özelliği kalmaması anlamına gelmez. Daha ince biçimde, hangi özelliklerin gerçekten “kendisine ait” olduğunu ayırt edememesi anlamına gelir. İnsan konuşur, davranır, tercihler yapar; fakat tercihlerin kendi yöneliminden mi, başkasının beklentisinden mi, sosyal baskıdan mı ya da o anki çevrenin taleplerinden mi doğduğunu ayırt etmek zorlaşabilir. Kimlik içerik bakımından zengin, yapısal olarak zayıf olabilir.

Toplumsal düzlemde de sınırsız açıklık benzer bir çözülme yaratabilir. Bir kurum çevresindeki bütün talepleri herhangi bir iç ölçüt kullanmadan kabul ederse kısa sürede ne için var olduğunu kaybedebilir. Her paydaşın beklentisini eşit derecede karşılamaya çalışan yapı, kendi işlevsel çekirdeğini belirsizleştirir. Kurum görünüşte son derece esnektir; fakat hangi durumda hangi değerini koruyacağını bilemediği için dış güçlerin toplam yönelimine göre savrulur.

Dil de mutlak açıklığın sınırını gösterebilir. Bir dil sürekli yeni kelimeler, anlamlar ve kullanımlar alabilir; bu açıklık onun canlılığının parçasıdır. Fakat hiçbir gramer, semantik ayrım veya kullanımsal süreklilik kalmasaydı iletişim çözülürdü. Her sözcük her şeyi ifade edebiliyor, her yapı sınırsızca değişebiliyor ve hiçbir ortak kullanım beklentisi bulunmuyorsa dil özgürleşmiş değil, işlevini kaybetmiş olurdu. Anlam tam sınırsızlıkta değil, belirli kısıtlar içinde oluşur.

Aynı ilke düşünce için de geçerlidir. Bir teori yeni kanıtlara açık olmalıdır; fakat her karşılaşmada bütün temel kavramlarını değiştirmek zorunda kalıyorsa teori olmaktan çıkar. Teorik sistemin belirli kavramsal çekirdeği, açıklama yöntemleri ve kanıt ölçütleri bulunur. Bunlar değiştirilebilir, fakat hiçbir süreklilik taşımayan düşünce yalnızca olayların peşinden sürüklenen kavram dizisine dönüşür. Açıklık, revizyon kapasitesidir; sürekli biçimsizlik değildir.

Mutlak açıklığın ontolojik problemi tam olarak burada belirir: değişim ile çözülme arasındaki sınır kaybolur. Canlı sistem değişmek zorundadır; ancak her değişiklik varlığın sürekliliğiyle uyumlu değildir. Bazen dönüşüm, aynı varlığın yeni biçim kazanmasıdır; bazen ise önceki varlığın sona erip başka bir şeyin ortaya çıkmasıdır. Kimliği mümkün kılan sınır, bu iki durumu ayırt edecek örgütsel ölçüt sağlar.

Bir sistemin değişebilir olması ile her etkide başka bir şeye dönüşmesi aynı şey değildir. Bir insan hayatı boyunca düşüncelerini değiştirebilir, fakat her karşılaştığı kişinin değer sistemini bütünüyle benimserse süreklilik sorunu doğar. Bir devlet hukuk sistemini reforme edebilir, fakat her dış baskıya göre temel kurumlarını yeniden kurarsa egemenlik zayıflar. Bir bilimsel paradigma anomaliler karşısında revize olabilir, fakat hiçbir temel ayrımını korumazsa araştırma programı olarak dağılır. Açıklığın verimli olabilmesi için belirli bir direnç taşıması gerekir.

Direnç burada katılık değil, dönüşümün seçiciliği anlamına gelir. Sistem etkilenir, fakat ne ölçüde etkileneceğini bütünüyle dışarıya bırakmaz. Dışsal bilgi kendi iç düzenine göre değerlendirilir. Bazı unsurlar kabul edilir, bazıları reddedilir, bazıları dönüştürülerek içeri alınır. Bu seçicilik sayesinde sistem dışarıyla ilişki kurarken kendisini de korur.

Mutlak açıklık, karşılıklı nedenselliğin başka bir uç patolojisini de yaratabilir. Kapalı sistemde A ve B birbirlerini aşırı biçimde belirler ve dışarının girişini engeller. Aşırı açık sistemde ise A ile B arasındaki özgül ilişki, çevredeki sonsuz sayıda başka etkinin içinde dağılır. Hiçbir ilişki yeterli süreklilik kazanamaz, çünkü her yeni etki önceki düzeni yeniden biçimlendirir. Nedensellik çokluğu özgürlük üretmez; tam tersine, sistemin kendi nedensel yönünü kaybetmesine yol açabilir.

Bu durumda fail olmak ile etkilenmek arasındaki denge bozulur. Faillik yalnızca başka şeylere etki etme kapasitesi değildir; hangi etkilere nasıl cevap vereceğini düzenleyebilme gücüdür. Her nedene eşit biçimde açık olan sistemin tepkileri kendi örgütlenmesinden değil, çevrenin anlık dağılımından belirlenir. Sistem hareket eder, fakat hareketinin yönünü kendisi taşımaz.

Mutlak açıklığın kimlik kaybı bu nedenle pasiflik şeklinde ortaya çıkmak zorunda değildir. Sistem son derece hareketli, uyarlanabilir ve hızlı değişen bir yapı olabilir. Fakat sürekli değişim kendi içinde ontolojik canlılık kanıtı değildir. Eğer değişimin hiçbir iç ölçütü bulunmuyorsa hareket bir tür savrulmadır. Kapalı sistem kendi geçmişine, aşırı açık sistem ise kendi çevresine hapsolur. Birincisi dışarıdan etkilenemez, ikincisi dışarıdan bağımsız yön geliştiremez.

Sosyal ilişkilerde bunun karşılığı aşırı uyum olabilir. Kişi her ortama kusursuz biçimde adapte olur, her grubun dilini konuşur, her beklentiye uygun rol üretir. Böyle bir sosyal yetkinlik dışarıdan esneklik gibi görünebilir; fakat kişinin farklı bağlamlar arasında taşıdığı süreklilik zayıfsa uyum kendi varlığının silinmesi pahasına gerçekleşir. İnsan her yerde kabul edilir, fakat hiçbir yerde gerçekten kendi sınırıyla bulunmaz.

Laing’in bölünmüş benliğinin karşı ucunda da böyle bir tehlike düşünülebilir. Bir uçta gerçek benlik dışarıdan korunmak için aşırı geri çekilir; diğer uçta benlik dışarıyla ayrımını yeterince kuramaz ve başkasının tanımları içinde erime korkusu yaşar. Yutulma endişesi tam da sınırın yeterince güçlü olmadığı deneyimin ifadesidir. Kişi ilişkiye girdiğinde kendi varlığının diğerinin etkisi içinde çözüleceğinden korkar. Dolayısıyla ontolojik güvenlik yalnızca dışarıya açılma kapasitesine değil, açılırken kendisini kaybetmeyeceğine dair güvene de bağlıdır.

Sevgi ilişkisi de sınırsız açıklığın kimlik kaybına dönüşebileceğini gösterir. İki kişi arasındaki yakınlık, her birinin kendi bütünlüğünü tamamen terk etmesini gerektirmez. “Sen neysen ben oyum”, “sen ne istersen ben isterim” biçimindeki mutlak birleşme arzusu ilk bakışta sevginin en yüksek derecesi gibi görülebilir. Fakat farklılık tümüyle ortadan kalktığında sevginin yöneldiği gerçek bir başkası da kalmaz. İki varlık birbirine yaklaşarak ilişki kurar; tamamen özdeşleşerek ilişkiyi ortadan kaldırabilir.

Başkalığın korunması bu nedenle sevginin sınırı değil, koşuludur. Sevdiğim kişi benim bir uzantım değilse onun farklılığına cevap vermem gerekir. Bazen istediğimden farklı davranır, başka şeyler düşünür ve benim dünyamın dışında deneyimler taşır. Tam açıklık bu farkları kendi benliğimde eritmeye veya kendi benliğimi onun içinde eritmeye yönelirse sevgi karşılaşmadan özdeşleşmeye kayar. İlişkinin canlılığı iki tarafın tam birleşmesinde değil, birlik içinde farklı kalabilmelerindedir.

Epistemik açıdan mutlak açıklık, bütün görüşlerin eşit derecede doğru veya geçerli sayılması şeklinde de ortaya çıkabilir. Kapalı sistem yalnızca kendi görüşünü doğru kabul ederken aşırı açık sistem hiçbir görüşü elemek istemeyebilir. Her perspektif aynı derecede meşru, her iddia yalnızca başka bir anlatı ve her kanıt bir bakış açısı olarak görülürse doğruluk ile yanlışlık arasındaki ayrım çözülür. Böyle bir çoğulculuk ilk bakışta anti-dogmatik görünse de epistemik değerlendirme kapasitesini ortadan kaldırabilir.

Gerçek çoğulluk, görüşler arasında hiçbir ayrım yapmamak değildir. Aksine, farklı iddiaların ortak gerçeklik karşısında sınanabileceği alan gerektirir. Eğer bütün perspektifler yalnızca kendilerine göre doğruysa perspektifler arasında gerçek karşılaşma da mümkün olmaz; herkes kendi iç dünyasında kalır. Mutlak açıklık paradoksal biçimde yeni bir kapalılık üretir: hiçbir iddia diğerinden etkilenmez, çünkü hepsi zaten eşit derecede geçerli sayılmıştır.

Normatif alanda da benzer sorun bulunur. Her değer sistemini hiçbir ölçüt kullanmadan kabul etmek, hoşgörüden çok normatif yön kaybına dönüşebilir. Bir toplum farklı yaşam biçimlerine yer açabilir; fakat şiddet, tahakküm veya başkasının varlığını yok eden davranışlar karşısında hiçbir sınır çizemiyorsa kendi açıklığının koşullarını da koruyamaz. Açık düzen, açıklığı ortadan kaldırmak isteyen kuvvetler karşısında belirli bir direnç üretmek zorundadır. Sınırsız hoşgörü kendi imkânını yok edebilir.

Mutlak açıklığın başka bir paradoksu, sistemin dış dünyaya karşı daha hassas hâle gelirken daha az öğrenebilir duruma gelmesidir. Öğrenmek için gelen bilgi mevcut yapıyla karşılaştırılmalıdır. Eğer mevcut yapı her veri karşısında anında çözülüyorsa karşılaştırılacak süreklilik kalmaz. Sistem bir önceki hâlini korumadığı için yeni bilginin neyi değiştirdiğini de ölçemez. Öğrenme, değişim kadar hafıza gerektirir.

Hafıza kimliğin zamansal sınırıdır. Geçmiş deneyim bugünkü sistemi koşullandırır; ancak geçmiş hiçbir etkide korunmuyorsa varlık her anda yeniden başlayan boş yüzeye dönüşür. Böyle bir açıklık tarihsizdir. Dışarıdan gelen her yeni unsur bütün düzeni yeniden yazabilir. Oysa canlılık geçmiş ile şimdi arasındaki ilişkiyi koparmadan geleceğe açılmayı gerektirir.

Tarihsel süreklilik, yeni olanı reddetmek değil, yeni olanın neyi değiştirdiğini fark edebilmek için gereklidir. Bir kişi eski inancını hatırladığı için fikir değiştirdiğini bilir. Kurum eski prosedürünü bildiği için reform yaptığını söyleyebilir. Dil eski kullanımı koruduğu için yeniliği tanıyabilir. Tam açıklık hafızayı sürekli silerse değişimin kendisi de anlamını kaybeder.

Sınır böylece yalnızca mekânsal değil zamansal işlev taşır. Varlığı dışarıdan ayırdığı kadar geçmiş durumlarını da şimdiki durumlarıyla ilişkilendirir. Kimlik, zamansal farkların tamamen dağılmasını önleyen bir süreklilik çizgisidir. Mutlak açıklık hem çevresel hem zamansal ayrımı zayıflatır; varlık kendi tarihinden koparak dış etkilerin anlık kavşağına dönüşür.

Üçüncü operatör açısından bakıldığında burada önemli bir düzeltme gerekir: üçüncü, sistemi “olabildiğince açık” hâle getiren ilke değildir. Onun işlevi açıklığı maksimize etmek değil, kapalılığı mutlaklaştırmadan sınırı korumaktır. Üçüncü sistemin duvarlarını yıkmaz; duvarların kapı, pencere, eşik ve filtre gibi işleyebilmesini sağlar. Her şeyin içeri girmesi gerekmez. Önemli olan hiçbir şeyin prensip gereği içeri giremeyeceği bir mutlaklık oluşmamasıdır.

Dolayısıyla mutlak açıklığın karşıtı yeniden mutlak kapalılık değildir. İki uç aynı temel hatanın farklı biçimleridir: biri farklılığı dışarıda yok eder, diğeri içeride yok eder. Mutlak kapalılık dışarıdaki farkı reddederek kimliği donuklaştırır; mutlak açıklık dışarıdaki farkı sınırsızca içeri alarak kimliği çözer. Birinde “ben” dışarıya karşı aşırı serttir; diğerinde “ben” ile dışarı arasındaki ayrım yeterince korunmaz.

Canlı tekillik bu iki uçtan hiçbirine indirgenemez. Kendi iç örgütlenmesini taşıyacak kadar kapalı, çevresindeki farklarla ilişki kuracak kadar açık olmalıdır. Kapanmanın tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmadığı gibi arzu edilir de değildir. Kimlik, sınır ve seçicilik olmadan açıklık ilişkisellik değil erime üretir.

Mutlak açıklığın kimlik kaybı en yoğun biçimiyle şöyle formüle edilebilir: Bir varlık dışarıdan gelen bütün etkiler tarafından eşit derecede yeniden yazılabiliyorsa artık kendisini dünyaya açmıyor, dünya tarafından çözülüyor demektir. Açıklığın ontolojik değeri sınırsızlıkta değil, başkalıkla karşılaşırken kendi sürekliliğini taşıyabilmesindedir. Varlık kendisi olarak kalabilmelidir ki gerçekten başka bir şeyle ilişki kurabilsin.

6.3. Mutlak Kapalılığın Durağanlığı

Mutlak kapalılık, kimliği koruma arzusunun mantıksal uç noktasıdır. Sistem dışarıdan hiçbir farkı kabul etmez, kendi iç örgütlenmesini herhangi bir dış etkiden bağımsız sürdürmeye çalışır ve varlığını değişmezlikle özdeşleştirir. İlk bakışta böyle bir yapı maksimum bütünlük gösterir: sınır nettir, içerisi dışarıdan ayrılmıştır, kimlik hiçbir yabancı unsur tarafından bozulmaz. Ne var ki kapalılık mutlaklaştıkça kimliği koruyan sınır canlılığın önünde engel hâline gelir. Sistem kendisini kaybetmez; fakat kendisini dönüştüremediği için zamanla yalnızca kendisini tekrar eden yapıya dönüşür.

Durağanlık burada hareketsizlik anlamına gelmek zorunda değildir. Kapalı sistemin içinde son derece yoğun faaliyet bulunabilir. Unsurlar sürekli yer değiştirebilir, mesajlar dolaşabilir, kurumlar işlemeye devam edebilir, kişiler birbirlerini etkileyebilir ve yüksek miktarda enerji harcanabilir. Fakat bütün hareketler aynı iç grameri yeniden üretiyorsa ontolojik olarak sistem durağandır. Hareket vardır, yenilik yoktur. Durumlar değişir, fakat değişimin biçimi değişmez.

Dairesel determinizmin en saf biçimlerinden biri tam da budur. A, B’yi değiştirir; B yeniden A’yı etkiler; A’nın yeni durumu B üzerinde başka etki üretir. Süreç dinamik görünür, ancak bütün nedensel yollar sistemin kendi içinde dolaşıyorsa dışarıdan bağımsız fark girişi bulunmaz. Sistem sürekli hareket ederek aynı ilişkisel formu korur. Durağanlık böylece hareketin yokluğu değil, hareketin kendisini aşamamasıdır.

Mutlak kapalı sistem kendi tarihini de kendi içinde üretir. Geçmiş durumlar sonraki durumların bütün koşullarını belirler. Yeni olan, önceki hâllerin kombinasyonu veya yeniden düzenlenmesi olarak ortaya çıkabilir; fakat sistemin mevcut kategorileriyle temsil edilemeyen farkın girişi imkânsızdır. Gelecek vardır, fakat geçmişin içkin varyasyonundan ibarettir. Zaman ilerlerken sistem ontolojik olarak yerinde sayabilir.

Böyle bir yapının güçlü görünmesinin nedeni öngörülebilirliğidir. Sistem dış etkilerden korunuyorsa davranışları daha kolay hesaplanabilir. İç kurallar yeterince sabitse gelecekteki tepkiler yüksek ölçüde tahmin edilebilir. Öngörülebilirlik kontrol duygusu yaratır; kontrol ise güvenlik hissini artırır. Fakat aynı özellik çevre değiştiğinde kırılganlığa dönüşür. Sistem yalnızca bildiği dünyada güçlüdür.

Çevre hiçbir zaman tamamen sabit değildir. Biyolojik, toplumsal, psikolojik veya epistemik düzeyde yeni koşullar ortaya çıkar. Kaynaklar değişir, başka aktörler davranışlarını dönüştürür, yeni bilgi oluşur, teknoloji farklılaşır, ilişkiler yeniden kurulur. Kapalı sistem bu değişiklikleri yeterince algılayamıyor veya kendi davranışını onlara göre revize edemiyorsa iç düzeni ne kadar güçlü olursa olsun giderek dış gerçeklikle uyumsuzlaşır.

Durağanlığın ilk sonucu adaptasyon kaybıdır. Sistem mevcut çevre için geliştirdiği davranışları sürdürür, ancak koşullar değiştiğinde aynı davranışlar işlevsizleşebilir. Eskiden koruyucu olan sınır yeni durumda gereksiz maliyet üretir; eskiden doğru olan bilgi güncelliğini kaybeder; eskiden verimli olan kurum yeni ihtiyaçlara cevap veremez. Sistem kendi geçmiş başarısının tutsağı hâline gelir.

Geçmişte işe yarayan düzenin gelecekte de doğru olacağı varsayımı kapalılığı meşrulaştırır. “Bizi buraya getiren şey bizi bundan sonra da taşır” düşüncesi belirli koşullarda makul olabilir; fakat çevre değişimini hesaba katmadığında yol bağımlılığı yaratır. Sistem başarı geçmişini kendi doğruluğunun kalıcı kanıtı hâline getirir. Böylece tarihsel başarı, gelecekte değişmemek için gerekçeye dönüşebilir.

Mutlak kapalılığın ikinci sonucu bilgi yoksullaşmasıdır. Sistem dışarıdan veri almıyorsa kendi durumu hakkında da dolaylı biçimde daha az şey bilir. Çünkü bir sistemin kendisini değerlendirmesi çoğu zaman çevresiyle karşılaştırma gerektirir. Bir teori kendi doğruluğunu dış gerçeklik üzerinden sınar, kişi kendi davranışını başkalarının tepkilerinden öğrenir, kurum hizmet ettiği çevrenin ihtiyaçlarını gözleyerek işlevini değerlendirir. Dış referans kesildiğinde öz-değerlendirme kendi iç ölçütlerine kapanır.

Kendi ölçütleriyle kendisini değerlendiren sistem yüksek performans yanılsaması yaşayabilir. Kurum kendi başarı kriterlerini belirler, aynı kriterlere göre veri toplar ve sonunda başarılı olduğunu gösterir. Kişi yalnızca kendisini destekleyen insanlarla ilişki kurar ve kendi davranışının doğru olduğu sonucuna varır. Teori yalnızca kendi varsayımlarına uygun verileri geçerli sayar ve doğrulanmaya devam eder. Sistem kendisini dış gerçekliğe göre değil, kendi aynasına göre ölçer.

Ayna metaforu burada özellikle uygundur. Mutlak kapalı sistem dışarıya baktığını sanabilir, fakat karşılaştığı her şeyi kendi kategorileri içinde yeniden ürettiği için aslında kendisini görür. Dış dünya görüntü sağlar, ancak görüntünün anlamı önceden belirlenmiştir. Sistem her olayda kendi varsayımlarının yeni ifadesini bulur. Böylece epistemik dolaşım genişlerken gerçek farklılık azalır.

Durağanlığın üçüncü sonucu iç farklılığın erozyonudur. Dışarıdan fark alamayan sistem, bir süre sonra kendi içindeki sapmaları da risk olarak görmeye başlayabilir. Kapalı yapının sürekliliği iç homojenliğe bağlandığında alternatif yorumlar, farklı roller veya yeni davranış biçimleri potansiyel tehdit hâline gelir. Sistem kendisini korumak için yalnızca sınırını değil, iç çeşitliliğini de daraltır.

İç çeşitliliğin azalması kısa vadede koordinasyon sağlar. Herkes aynı dili kullanır, aynı normlara uyar ve benzer beklentiler taşır. Çatışma düşebilir, kararlar hızlanabilir ve sistem daha düzenli görünebilir. Fakat aynı homojenlik çevresel değişime cevap üretecek alternatif repertuvarları da azaltır. Sistem her probleme aynı araçlarla yaklaşmaya başlar. Yeni problem, eski çözümün başka biçimiyle karşılanır.

Burada mekaniklik iyice belirginleşir. Makine belirli girdi türlerine belirli tepkiler vermek üzere tasarlanmıştır. Girdiler tasarım aralığının dışına çıktığında sistem zorlanır. Mutlak kapalı sosyal veya zihinsel yapı da benzer biçimde yalnızca kendi kategorileriyle temsil edebildiği problemleri işleyebilir. Tanımadığı problem ya görülmez ya da tanıdığı probleme dönüştürülür. Böylece dünya sisteme uyarlanır.

Bir kurum yeni koşulu eski prosedür içinde eritmeye çalışabilir; kişi yeni ilişkiyi geçmiş travmanın tekrarı olarak görebilir; ideoloji yeni olayı mevcut düşman anlatısına yerleştirebilir. Her durumda farkın özgüllüğü kaybolur. Sistem değişmeyi reddettiği için dış dünyayı değiştirilmesi gerekmeyen bir biçime tercüme eder.

Mutlak kapalılık bu nedenle yalnızca dışarıya karşı sertlik değil, kategorik atalettir. Sistem yeni şeyle karşılaşsa bile yeni kategori üretmez. Mevcut kavramların kullanım alanını genişletir. Böylece görünüşte her şeyi açıklayabilir, ama açıklama kapasitesinin genişliği aslında kavramsal farklılaşma eksikliğinden doğar. Tek anahtar bütün kapılara uygulanır.

Durağanlığın psikolojik biçimi, kişinin kendi benlik anlatısını değişmez gerçeklik olarak korumasında görülebilir. “Ben zaten böyleyim” cümlesi bazen kendini tanımanın ifadesidir; fakat hiçbir yeni deneyimin benlik anlayışını değiştiremeyeceği biçimde kullanıldığında kapanma üretir. İnsan kendi geçmiş davranışlarından kimlik çıkarır, kimlik gelecekteki davranışlarını belirler, yeni davranışlar aynı kimliği doğrular. Benlik anlatısı kendini gerçekleştiren nedensel halka hâline gelir.

Aynı kişi yeni bir davranış sergilediğinde bile bunu mevcut kimliği içinde yeniden açıklayabilir. Cesur davranan “korkak” kişi bunu istisna sayar, yakınlık kuran “kimseye bağlanamayan” kişi durumu geçici olarak yorumlar, başarılı olan “başarısız” kişi şans faktörüne bağlar. Böylece dış gerçeklik kimliği değiştirecek kanıt üretse bile sistem onu istisna kategorisinde eriterek kapanmasını korur.

Kapalılığın kimlik üretme gücü bu nedenle iki yönlüdür. Bir taraftan süreklilik sağlar; kişi her gün kim olduğunu sıfırdan kurmak zorunda kalmaz. Diğer taraftan kimliğin geçmişten türetilen formunu gelecek üzerinde zorunluluk hâline getirebilir. “Ben buyum” ifadesi zamanla “başka türlü olamam” önermesine dönüşür. Kimlik tanımdan kader üretir.

Toplumsal kurumlarda da benzer dönüşüm görülür. “Biz burada işleri böyle yaparız” ifadesi kurumsal hafızayı taşır; ancak koşullar ne olursa olsun aynı prosedürü zorunlu saydığında kurumsal atalete dönüşür. Geçmiş deneyim birikimi, yeniliğin önündeki engel hâline gelir. Kurum geçmişini korumak için geleceğini daraltır.

Mutlak kapalılığın başka bir sonucu hata birikimidir. Açık sistem dışarıdan gelen geri bildirimle küçük hatalarını erken aşamada düzeltebilir. Kapalı sistem ise yanlış sinyalleri iç dolaşımında güçlendirebilir. Küçük hata uzun süre sorgulanmadan tekrarlandığında kurumsallaşır. Sonraki kararlar aynı yanlış varsayım üzerine inşa edilir ve hata daha geniş yapının parçasına dönüşür.

Bu noktada değişimin maliyeti yükselir. Bir varsayım yalnızca tek kararın temeliyken kolayca değiştirilebilir; fakat onlarca kurum, kimlik ve çıkar onun üzerine kurulmuşsa düzeltme bütün sistemi etkiler. Kapalılık böylece kendi değişim maliyetini zamanla artırır. Sistem ne kadar uzun süre kapanmış kalırsa açılmak o kadar zorlaşabilir.

Yol bağımlılığı burada tekrar önem kazanır. Geçmişte alınan kararlar yalnızca bugünkü durumu oluşturmaz; alternatif yolların maliyetini de yükseltir. Sistem belirli teknoloji, kurum, norm veya kimlik etrafında kaynak biriktirdikçe farklı yola geçmek daha pahalı hâle gelir. Böylece geçmiş nedensellik geleceği yalnızca yönlendirmez, seçenek alanını da daraltır.

Dairesel deterministik yapı tam olarak bu tarihsel kalınlaşmayla güçlenir. Sistem kendi sonuçlarını yeniden nedenlerine bağladıkça her turda kendisine daha fazla yatırım yapar. Sonraki turda aynı yapının değişmesi daha zor olur. Karşılıklılık yalnızca sistemi yeniden üretmez; yeniden üretimin maliyetini sürekli artırarak kapanmayı derinleştirir.

Mutlak kapalılıkta değişim bazen yalnızca kriz aracılığıyla mümkün hâle gelir. Küçük geri bildirimler sisteme giremediği için düzeltmeler birikmez; hata uzun süre devam eder. Sonunda dış koşullarla uyumsuzluk o kadar büyür ki sistem kademeli uyum yerine ani kırılmayla karşılaşır. Esneklik eksikliği küçük dönüşümleri engeller ve büyük çöküş riskini artırır.

Bu paradoks özellikle önemlidir: değişmemek isteyen sistem, tam da değişimi reddettiği için daha radikal değişime maruz kalabilir. Küçük sapmalara izin veren yapı kendisini sürekli ayarlayabilir; hiçbir sapmayı kabul etmeyen yapı ise bir noktada eski biçimini sürdüremez. Katılık istikrarın en yüksek biçimi gibi görünürken kırılganlığın da en yüksek biçimlerinden biri olabilir.

Biyolojik analoji burada dikkatle fakat verimli biçimde kullanılabilir. Canlı organizma çevreyle enerji ve madde alışverişini tamamen kestiğinde kimliğini saflaştırmış olmaz; yaşam süreçleri sona erer. Yaşam iç düzenin korunmasını gerektirir, fakat iç düzen çevreden tamamen bağımsız değildir. Sosyal, psikolojik ve epistemik sistemler organizmayla özdeş değildir; yine de biçimsel ilke benzerdir: süreklilik, kontrollü değişim olmadan sürdürülemez.

Mutlak kapalılığın durağanlığı aynı zamanda yaratım problemini de keskinleştirir. Yeni olan nereden gelir? Eğer sistem yalnızca kendi mevcut unsurlarını yeniden kombine ediyorsa belirli düzeyde yenilik üretilebilir; ancak tamamen yabancı bir farkı işleyemiyorsa yaratıcılık mevcut repertuvarın varyasyonuna sıkışır. Yeni görünüşler ortaya çıkar, fakat yapısal yenilik sınırlı kalır.

Bir müzik sistemi aynı notalarla sonsuz melodi üretebilir; varyasyon çokluğu gerçekten büyüktür. Fakat sistem hiçbir yeni ses, teknik veya biçim kabul etmiyorsa bütün yaratım aynı tonal evrenin içinde kalır. Benzer biçimde toplumsal veya teorik sistem de sonsuz kombinasyon üreterek kendisini açık sanabilir. Çeşitlilik, eğer aynı üst kural tarafından tamamen belirleniyorsa kapalılığı ortadan kaldırmaz.

Durağan sistem bu nedenle monoton olmak zorunda değildir. Çok karmaşık, estetik, hareketli ve yaratıcı görünebilir. Asıl soru, sistemin kendi üretim kurallarını değiştirebilip değiştiremediğidir. Yalnızca içerik değişiyor, fakat içerik üretme grameri değişmiyorsa kapanma daha yüksek düzeyde sürmektedir.

Teolojik sevgi modelinde bile benzer ayrım düşünülebilir. İki taraf birbirlerine sonsuz sayıda sevgi ifadesi sunabilir, ilişkide çeşitlilik ve yoğunluk üretilebilir. Fakat sevginin bütün anlamı yalnızca birbirlerine dönüşte tükeniyorsa üretim kuralı değişmez. Çeşitli davranışların altında aynı kapalı karşılıklılık ekonomisi çalışır. Durağanlık içerik düzeyinde değil, ilişki biçimi düzeyinde bulunur.

Sosyolojik yapıda da bireyler sayısız özgül eylem gerçekleştirebilir, yeni meslekler, tüketim biçimleri veya kimlik performansları üretebilir; ancak bütün bu farklılıklar aynı kurumsal grameri yeniden kuruyorsa sistem yapısal olarak kapalı kalabilir. Çeşitlilik burada kapalılığın düşmanı değil, bazen onun yönetim biçimidir. Sistem farklılığa belirli sınırlar içinde izin vererek temel ilişkilerini korur.

Mutlak kapalılığın durağanlığı tam da bu nedenle yüzeyden teşhis edilemez. Hareket miktarı, fikir sayısı, aktör çeşitliliği veya üretim yoğunluğu tek başına açıklığın göstergesi değildir. Belirleyici soru, ortaya çıkan farkların sistemin kendi sınır ve kurallarını değiştirebilip değiştiremediğidir. Hiçbir fark üst düzey yapıya dokunamıyorsa hareket içeride dolaşan enerji olarak kalır.

Epistemik sistem açısından bu ayrım, bilgi biriktirmek ile öğrenmek arasındaki farktır. Kapalı teori binlerce yeni olgu toplayabilir ve hepsini kendi kavramlarına yerleştirebilir. Veri artar, fakat kavramsal yapı değişmez. Öğrenme ise bazı verilerin teori üzerinde geri dönüşü olmayan değişiklik yaratabilmesini gerektirir. Bilgi miktarı değil, bilginin sistemi dönüştürme gücü açıklığı belirler.

Psikolojik düzeyde benzer şekilde insan yüzlerce yeni deneyim yaşayabilir, ancak bütün deneyimleri aynı öz-anlatının içine yerleştiriyorsa kimliği gerçek anlamda değişmeyebilir. “Herkes beni terk eder” inancına sahip kişi kalıcı ilişkileri bile geçici istisna olarak yorumlayabilir. Deneyim vardır, temas vardır, fakat geçirgenlik yoktur. Sistem her yeniyi kendi eski hikâyesine dönüştürür.

Mutlak kapalılığın en ileri aşamasında dış dünya artık gerçek farklılık kaynağı değil, iç modelin doğrulanma alanı hâline gelir. Sistem dışarıya çıkar, fakat yalnızca kendi beklentisini bulmak için çıkar. Karşılaşma olmaz; tanıma vardır. Her yabancı şey önceden bilinen kategoriye çevrilir. Dünyanın şaşırtma kapasitesi ortadan kalkar.

Şaşırma burada açıklığın önemli göstergelerinden biri olarak görülebilir. Gerçekten dışarıya açık sistem, en azından zaman zaman beklentilerinin yanlış olduğunu fark edebilir. Hiç şaşırmayan sistem ya her şeyi biliyordur ya da hiçbir şeyi kendi kategorilerinin dışında göremiyordur. İlk ihtimal gerçek sistemler için neredeyse imkânsız olduğundan mutlak öngörü çoğu zaman epistemik körlüğe yaklaşır.

Şaşkınlık, sistemin bilgisizliğini değil sınırını fark ettiği andır. Beklenmedik olay “benim modelim dünyanın tamamı değil” mesajı taşır. Kapalı sistem bu mesajı bastırır; açık sistem onu dönüştürücü bilgiye çevirebilir. Durağanlığın kırılması çoğu kez tam da sistemin şaşırmaya izin vermesiyle başlar.

Mutlak kapalılık güvenlik arzusunun ontolojik paradoksunu böylece yeniden üretir. Sistem değişiklikten kaçınarak kendisini korumak ister; fakat değişemediği için çevreyle uyumsuzlaşır. Dışarıyı reddederek kimliğini sağlamlaştırır; fakat dışarıdan hiçbir kaynak alamadığı için kendi iç tekrarına bağımlı hâle gelir. Hata riskini azaltmaya çalışırken düzeltme kapasitesini kaybeder. Belirsizliği ortadan kaldırmak isterken geleceği yalnızca geçmişin uzantısına çevirir.

Durağanlık bu nedenle basitçe “aynı kalmak” değildir. Daha temel anlamıyla başka türlü olabilme kapasitesinin azalmasıdır. Sistem mevcut hâlini koruyor olabilir; fakat onu canlı kılan şey yalnızca mevcut hâli değil, gerektiğinde başka biçimlere geçebilme gücüdür. Potansiyel fark kaybolduğunda varlık hâlâ sürer, fakat kendisini yalnızca tekrar ederek sürer.

Mutlak kapalılık ile ölüm arasında kurulabilecek biçimsel ilişki tam da burada anlam kazanır. Ölüm yalnızca fiziksel hareketin sona ermesi değildir; organizmanın çevreyle düzenli alışveriş ve kendini yenileme kapasitesinin bitmesidir. Sosyal veya zihinsel sistemlerin “ölümü” biyolojik ölümle aynı değildir, fakat benzer biçimde kendi sınırlarını yeniden kurma ve dışarıdan fark işleme kapasitesini kaybettiklerinde canlılıklarını yitirmiş sayılabilirler.

Bir sistemin gerçekten devam etmesi bu yüzden aynı kalmasından çok, değişirken sürekliliğini korumasına bağlıdır. Kapalılık sürekliliği, açıklık değişimi sağlar; ikisi birbirinden tamamen ayrıldığında iki ayrı patoloji doğar. Mutlak açıklık kimliği çözer, mutlak kapalılık kimliği dondurur. İlki dünyaya karışarak kaybolur, ikincisi dünyadan çekilerek taşlaşır.

Bir sistem kendi geleceğini bütünüyle kendi geçmişinden üretmeye başladığında, varlığını korurken olasılıklarını tüketir. Dışarıdan fark gelmez, içerideki sapmalar bastırılır ve bütün geri beslemeler mevcut düzenin devamına bağlanır. Sistem hâlâ çalışır, fakat çalışmasının tek ürünü kendisidir. Nedensellik kusursuzlaşır; canlılık azalır.                                                                                   

6.4. Seçici Geçirgenlik İlkesi

Mutlak açıklık kimliği çözer, mutlak kapalılık ise kimliği dondurur; tekil varlığın sürekliliği bu iki uçtan herhangi birinde değil, seçici geçirgenlikte mümkün olur. Seçici geçirgenlik, sistemin dışarıyla ilişki kurarken kendi iç örgütlenmesini koruyabilmesi, karşılaştığı farkları hiçbir ayrım yapmadan içeri almaması fakat onları otomatik olarak reddetmemesi anlamına gelir. Böyle bir sistem ne çevresinin pasif uzantısıdır ne de kendi içine mühürlenmiş kapalı devredir. Dışarısı sisteme etki edebilir, sistem de dışarıya cevap verir; ancak karşılaşmanın sonucu taraflardan birinin diğerinde tamamen erimesi değildir. İlişki, kimliğin korunması ile dönüşümün gerçekleşmesi arasında dinamik bir eşik üretir.

“Seçici” sözcüğü burada belirleyicidir. Geçirgenlik tek başına açıklığı, seçicilik ise sınırı ifade eder. İkisinden biri çıkarıldığında yapı patolojik uçlardan birine yaklaşır. Seçicilik olmadan geçirgenlik çözülmeye, geçirgenlik olmadan seçicilik kapanmaya dönüşür. Sağlıklı sınır ikisini aynı anda işletir: dışarıdaki farklılığı tanır, değerlendirir, sınıflandırır ve ona göre farklı derecelerde geçiş izni verir. Böylece sınır ne mutlak duvar ne de sınırı olmayan açıklıktır; sürekli çalışan bir karar yüzeyidir.

Bir sistemin gerçekten seçici olabilmesi, dışarıdan gelen şeyi yalnızca önceden verilmiş kategorilere hapsetmemesini gerektirir. Aksi hâlde seçicilik görünüşte vardır, fakat sistem neyle karşılaşırsa karşılaşsın zaten mevcut ölçütlerinin doğruluğunu yeniden üretir. Gerçek seçicilik, kendi ölçütlerini de gerektiğinde gözden geçirebilme kapasitesini içerir. Yeni veri yalnızca “kabul edilsin mi, reddedilsin mi?” sorusuna değil, “bunu değerlendirdiğimiz ölçüt hâlâ yeterli mi?” sorusuna da yol açabilmelidir.

Dolayısıyla seçici geçirgenlik çift yönlü bir işlemdir. Sistem dışarıdaki şeyi değerlendirirken kendisini de değerlendirir. Dışarıdan gelen unsur sınırda sınanır, fakat sınırın kendisi de karşılaşmanın baskısı altında sınanabilir. Böylece seçicilik katı muhafazakârlık değil, refleksif filtreleme hâline gelir. Sistem neyi neden kabul ettiğini, neyi neden reddettiğini ve bu ölçütlerin hangi koşullarda değişebileceğini belirleyebildiği ölçüde gerçekten geçirgendir.

Canlı organizma analojisi burada açıklayıcıdır. Hücre zarı çevredeki her maddeyi içeri almaz; bazı molekülleri geçirir, bazılarını engeller, bazılarını özel mekanizmalarla taşır. Aynı zamanda hücrenin ihtiyaçları ve çevresel koşullar değiştiğinde geçirgenlik biçimi de değişebilir. Sınır burada pasif örtü değil, yaşamın aktif düzenleyicisidir. Organizma dışarıyla alışveriş yapmadığı takdirde ölür; her şeyi kontrolsüz biçimde içeri aldığı takdirde yine bütünlüğünü kaybeder. Yaşam, sınırın ne kadar kapalı olduğundan çok nasıl işlediğine bağlıdır.

Benlik için seçici geçirgenlik, başkasının etkisine açık olup başkasının yargısına tamamen indirgenmemek anlamına gelir. İnsan eleştiriden öğrenebilir, sevgiyle dönüşebilir, başka perspektifleri içselleştirebilir ve buna rağmen bütün kimliğini dışarıdaki her tepkiye göre yeniden kurmak zorunda değildir. Başkasının sözü benliğe girer, fakat doğrudan benliğin hakikati hâline gelmez. Arada değerlendirme, özümseme, reddetme veya yeniden yorumlama gerçekleşir. Benlik ilişki içinde değişir, ancak değişimin bütün nedeni başkasının iradesi değildir.

Aşırı kırılgan benlikte seçici geçirgenlik bozulduğunda iki uçtan biri ağır basabilir. Bir tarafta her dış etki istilaya dönüşür ve kişi kapanır; diğer tarafta dış etkiler süzgeçsiz biçimde içeri alınır ve kişi kendisini başkasının bakışında kaybeder. Ontolojik güvenlik, bu iki ihtimalin arasında “etkilenebilirim ama yok olmam” duygusudur. Kişi dışarıya açılabilir çünkü sınırlarının tamamen çözülmeyeceğine güvenir. Böylece açıklık, sınırın zayıflığından değil, yeterli sağlamlığından doğar.

Bu paradoks önemlidir: gerçekten açık olabilmek için belirli ölçüde güçlü sınır gerekir. Kendi kimliğinin her karşılaşmada dağılacağını düşünen varlık dışarıya açılmaktan korkar. Buna karşılık kimliğinin belirli sürekliliğini taşıyabileceğini bilen sistem, farklılıkla temas etmeye daha çok cesaret edebilir. Esneklik çoğu zaman zayıf kimliğin değil, dayanıklı kimliğin özelliğidir.

Toplumsal düzeyde de benzer bir yapı bulunur. Bir toplum farklı yaşam biçimlerine, kültürlere, düşüncelere ve kurumlara açık olabilir; ancak ortak hukuki ve normatif çerçeve tamamen ortadan kalkarsa müşterek düzen zayıflar. Seçici geçirgenlik burada çoğulluğu yasaklamakla her farklılığı eşdeğer kabul etmek arasında çalışır. Toplum bazı temel sınırları korur, fakat bu sınırların içinde farklılıkların gerçekten var olmasına izin verir. Çoğulluk, ortak çerçeve olmadan dağılabilir; ortak çerçeve çoğulluk olmadan kapanabilir.

Kurumlar açısından seçici geçirgenlik yenilik ile süreklilik arasındaki dengeyi mümkün kılar. Her yeni öneriyi reddeden kurum katılaşır; her yeni eğilime göre yön değiştiren kurum ise kimliğini kaybeder. Sağlıklı kurum yeni bilgiyi değerlendirir, eski prosedürlerin hâlâ işlevli olup olmadığını sorgular ve gerektiğinde değişir. Fakat değişimin kendisi kurumsal hafızayla ilişkilidir. Kurum neyi değiştirdiğini, neyi koruduğunu ve neden koruduğunu bilir. Böylece reform, çözülme değil kontrollü dönüşüm olur.

Epistemik sistemlerde seçici geçirgenlik daha da kritik hâle gelir. Bilimsel, felsefi veya teorik düşünce yeni kanıtlara açık olmalıdır; aksi hâlde dogmatizme dönüşür. Ancak her yeni iddia mevcut teoriyi aynı ölçüde değiştirmemelidir. Kanıtın güvenilirliği, yöntemsel sağlamlık, açıklama gücü ve mevcut bilgiyle ilişkisi değerlendirilir. Seçicilik burada entelektüel kapalılık değil, bilgi kalitesinin önkoşuludur. Her bilgi aynı ağırlıkta alınırsa hakikat ile hata arasındaki ayrım çözülür.

Açık epistemik sistemin önemli özelliği, kendi yanılabilirliğini kabul ederken her iddiayı eşit derecede kabul etmemesidir. Yanılabilirlik ölçütsüzlük değildir. Tam tersine, ölçütlerin kendisinin de sınanabilir olduğunu kabul etmektir. Sistem “yanlış olabilirim” der, fakat bu ifade “her görüş eşit derecede doğrudur” anlamına gelmez. Açıklık ile kriter kaybı arasındaki fark tam da burada korunur.

Seçici geçirgenliğin nedensellik açısından karşılığı, dış etkilerin sisteme doğrudan ve değişmeden girmemesidir. Dış neden sistem sınırında işlenir; sistemin yapısına göre farklı sonuçlar üretir. Aynı olay farklı kişilerde, kurumlarda veya kültürlerde farklı etkiler yaratabilir. Nedensellik böylece yalnızca dış kuvvetin büyüklüğüne değil, sistemin geçirgenlik mimarisine de bağlıdır. Sistem pasif alıcı değil, etkin dönüştürücüdür.

Bu etkin dönüştürme kapasitesi sistemi kendi dışından gelen farkın kölesi olmaktan çıkarır. Dışarı etkiler, fakat sistem nasıl etkileneceği konusunda belirli bir yapı taşır. Aynı zamanda iç düzen mutlak hâle gelmez, çünkü dış fark sisteme gerçek değişiklik taşıyabilir. Karşılıklı nedensellik burada kapalı daire yerine açık çevrime dönüşür: içerisi dışarıyı işler, dışarısı içeriyi değiştirir ve hiçbir taraf diğerini bütünüyle tüketmez.

Seçici geçirgenliğin en önemli özelliklerinden biri, sistemin farkın derecesini ayırt edebilmesidir. Her değişiklik aynı ontolojik ağırlıkta değildir. Bazı etkiler yüzeysel, bazıları yapısal olabilir. Bir kişi yeni bir alışkanlık edinirken aynı benlik sürekliliğini koruyabilir; fakat temel değer sistemi değiştiğinde kimliğinin daha derin katmanları dönüşebilir. Kurum küçük prosedür değişiklikleriyle aynı kurum kalabilir; fakat temel işlevini değiştirdiğinde başka bir yapıya dönüşebilir. Seçici geçirgenlik, hangi farkın ne ölçüde sisteme nüfuz edeceğini düzenler.

Bu dereceleme, değişim ile çözülme arasındaki sınırı anlamak için zorunludur. Sistem hiçbir değişiklik yaşamadan süreklilik kazanamaz; fakat her değişikliği aynı düzeyde içselleştirdiğinde sürekliliğini yitirir. Dolayısıyla varlığın temel sorusu “değişmeli miyim?” değil, “hangi düzeyde, hangi hızda ve hangi unsurlarımı koruyarak değişebilirim?” sorusudur.

Hız faktörü de burada önem taşır. Sistem teorik olarak yeni bilgiyi kabul edebilir, fakat değişim çok hızlı gerçekleştiğinde uyum kapasitesi aşılabilir. Aşırı hızda geçirgenlik, mutlak açıklığa benzer sonuç yaratabilir; sistem dış etkileri işleyemeden sürekli yeniden biçimlenir. Çok yavaş geçirgenlik ise kapalılığa yaklaşır. Sağlıklı açıklık yalnızca miktar değil, zamanlama meselesidir.

Benlik açısından bir insan kısa sürede çok fazla değişim yaşadığında kimlik sürekliliği zorlanabilir. Toplumsal kurum aynı anda çok fazla reform geçirirse üyeler yeni normları içselleştirmekte zorlanabilir. Teorik sistem çok sık temel varsayımlarını değiştirirse kavramsal bütünlüğünü kaybedebilir. Seçici geçirgenlik bu nedenle dışarıdan gelen farkın hem niteliğini hem hızını işler.

Geçirgenliğin başka bir boyutu, sistemin bazı alanlarını diğerlerinden daha açık tutabilmesidir. Her sınır aynı derecede geçirgen olmak zorunda değildir. Bir kişi fikirlerini hızla değiştirebilir fakat temel ahlaki sınırlarında daha dirençli olabilir; kurum yöntemlerinde esnek, amaçlarında daha sabit olabilir; toplum kültürel pratiklerde geniş çeşitliliğe izin verip temel hukuk normlarında daha katı davranabilir. Çok katmanlı sınır yapısı, tek bir açıklık derecesi yerine farklı katmanlarda farklı geçirgenlikler üretir.

Böylece tekil varlık soğan kabuğu gibi çoklu sınırlar taşıyan yapı olarak düşünülebilir. Dış katmanlar daha hızlı değişebilir, iç çekirdek daha yavaş dönüşebilir. Fakat hiçbir katmanın mutlak değişmez olduğu varsayımı zorunlu değildir; yalnızca dönüşüm hızları farklı olabilir. Kimlik, değişmez merkezden ziyade farklı direnç derecelerinin örgütlenmesi olarak düşünülebilir.

Bu yaklaşım, öz ile ilişki arasındaki klasik karşıtlığı da yumuşatır. Varlığın bir özü olabilir, fakat bu öz değişmez madde olmak zorunda değildir; belirli örgütlenme ilkelerinin ve önceliklerin sürekliliği olabilir. İlişkiler bu çekirdeği tamamen yok etmez, ancak zaman içinde yeniden biçimlendirebilir. Böylece tekillik ne ilişkisiz iç öz ne de tamamen ilişkisel akış olur.

Seçici geçirgenlikte dışarıdan gelen farkın sistemde nasıl işlendiği özellikle önemlidir. Fark doğrudan içeri girip aynı biçimde kalmaz; sistemle ilişkiye girdiğinde karşılıklı dönüşüm yaşanır. Yeni fikir mevcut kavramlarla yorumlanır, fakat aynı zamanda kavramların anlamını da değiştirir. Yeni ilişki benlik tarafından mevcut deneyimlerle anlamlandırılır, fakat benliğin kendi geçmişini yorumlama biçimini de dönüştürebilir. Yeni toplumsal pratik kurumun kurallarına uyar, fakat yeterince yayıldığında kuralın kendisini de değiştirebilir.

Buradaki karşılıklılık artık dairesel kapanmadan farklıdır. Kapalı dairede sonuç nedenin doğruluğunu yeniden üretir; seçici geçirgen sistemde sonuç başlangıç koşulunu değiştirebilir. Sistem dışarıdan gelen farkı tamamen kendi içine çekmek yerine onunla müzakere eder. Müzakere sözcüğü burada yalnızca bilinçli tartışma anlamına gelmez; biyolojik, psikolojik, toplumsal veya epistemik düzeyde karşılıklı uyarlama sürecini ifade eder.

Karşılıklı uyarlama, sistemi ne dışarının efendisi ne de kurbanı hâline getirir. Sistem çevresini dönüştürürken çevresi tarafından da dönüştürülür. İnsan başkalarının etkisiyle değişir, fakat başkalarını da değiştirir. Toplum bireyleri şekillendirir, bireyler toplumu yeniden kurar. Teori verileri yorumlar, fakat veriler teoriyi revize eder. Sağlıklı karşılıklılık tam da bu çift yönlü dönüşümde bulunur.

Seçici geçirgenliğin etiği de buradan türetilebilir. Başkasıyla ilişki kurmak, onu tamamen kendime benzetmek veya kendimi tamamen ona bırakmak değildir. Başkalığın gerçekliğini tanımak, onun benden farklı kalmasına izin verirken benim de kendi sınırlarımı korumamı gerektirir. Etik ilişki yalnızca açıklık değil, iki yönlü sınır tanımadır. Başkasına yer açmak kendi varlığımı silmek, kendi varlığımı korumak da başkasını dışlamak anlamına gelmez.

Sevgi ilişkisinde seçici geçirgenlik özellikle belirgindir. Sevgi kişiyi değiştirir; eğer hiç değiştirmiyorsa ilişkinin derinliği sorgulanabilir. Fakat sevilen kişiye bütünüyle dönüşmek de sevginin başarısı değildir. Taraflar birbirinden etkilenir, ortak alışkanlıklar ve anlamlar üretir, fakat farklılıklarını korurlar. Yakınlığın değeri sınırın tamamen ortadan kalkmasında değil, sınırın geçirgen hâle gelmesindedir.

Sosyolojik düzlemde birey ile toplum arasındaki ilişki de aynı mantıkla okunabilir. Birey toplumdan dili, normları ve pratik bilgiyi alır; fakat toplumun eksiksiz kopyası değildir. Toplum da bireylerin eylemleriyle sürer; ancak tek tek kişilerin keyfî toplamına indirgenmez. Her iki kutup diğerine açıktır, fakat diğerinde çözülmez. Seçici geçirgenlik birey-toplum karşılıklılığını ne mutlak yapısal determinizme ne de saf bireyci voluntarizme bırakır.

Epistemik sistemlerde de dış gerçeklikle sağlıklı ilişki bu biçimdedir. Teori veri karşısında değişebilir, fakat her an tamamen terk edilmez; veri teori aracılığıyla anlaşılır, fakat teorinin gücü veriyi yok sayma ayrıcalığı vermez. Bilgi, özne ile nesnenin birbirine tamamen kapanmadığı bu geçirgen ilişkiden doğar. Dünya düşünceyi sınırlar, düşünce dünyayı kavramsallaştırır.

Seçici geçirgenlik, hata ile dönüşüm arasındaki bağı da yeniden kurar. Hata sistem için yalnızca başarısızlık değil, sınırlarının göstergesi olabilir. Açık sistem hatayı bastırmaz, fakat her sapmayı da doğru kabul etmez. Hatanın kaynağını araştırır: sorun dış veride mi, mevcut modelde mi, uygulamada mı, yoksa iki alan arasındaki çeviride mi? Böylece hata, sistemin geçirgenlik mimarisini güncellemesine hizmet eder.

Kapanmış sistem hata karşısında daha fazla aynı şeyi yapabilir; aşırı açık sistem ise her hatada bütün yapısını değiştirebilir. Seçici geçirgen sistem ise hatanın kapsamına uygun ölçekte değişim üretir. Küçük hata küçük düzeltme, yapısal hata daha derin revizyon gerektirebilir. Sistem değişimin derecesini ayırt edebildiği için hem istikrar hem öğrenme kapasitesi kazanır.

Seçici geçirgenlik aynı zamanda sistemin geri döndürülebilirlik kapasitesini artırır. Her değişiklik kalıcı olmak zorunda değildir. Sistem yeni uygulamayı deneyebilir, sonuçlarını gözleyebilir ve uygun değilse geri çekilebilir. Mutlak kapalılık denemeyi engeller; mutlak açıklık ise her değişikliği anında kimlik hâline getirebilir. Geçirgen yapı deneme ile kimlik arasında mesafe bırakır.

Deneme kapasitesi geleceğin açıklığıyla doğrudan bağlantılıdır. Bir sistem her eylemi geri döndürülemez karar olarak görmek zorunda olmadığında daha rahat yenilik yapabilir. Hata varlığın sonu olmaz, öğrenme sürecinin parçası olur. Böylece gelecek tek bir kararın zorunlu devamı olmaktan çıkar ve çoklu olasılıklar alanı hâline gelir.

Seçici geçirgenlik ilkesi bu nedenle yalnızca denge değil, esnek süreklilik modelidir. Sistem kendisini korur, fakat korunmak için değişmezlik talep etmez. Dışarıya açılır, fakat açıklığı kendini silmeye dönüştürmez. Geçmişini taşır, fakat geçmiş geleceğini tamamen belirlemez. Farklılığa yer verir, fakat farklılık uğruna bütün örgütlenmesini terk etmez.

Ontolojik canlılık da tam olarak burada tanımlanabilir: varlık dışarıdan gelen farkı kendi bütünlüğünü kaybetmeden işleyebiliyor ve karşılaşmanın ardından hem kendisi olarak kalıp hem de önceki hâlinden farklılaşabiliyorsa canlı bir sınır taşır. Ne mutlak özdeşlik ne mutlak dağılma vardır. Kimlik, değişimin karşıtı değil, değişimi taşıyabilme biçimidir.

Seçici geçirgenliğin en yoğun formülü şu şekilde kurulabilir: Bir varlık, ancak kendisi olmayanı içeri alabilecek kadar açık ve onu kendisini yok etmeden işleyebilecek kadar sınırlıysa süreklilik ile dönüşümü aynı anda taşıyabilir. Açıklık burada sınırın zayıflaması değil, sınırın daha yüksek işlev kazanmasıdır. Duvarın yerini eşik, geçirimsizliğin yerini seçim, kör direncin yerini refleksif direnç alır.

6.5. Sınırın Ayırıcı ve Geçirici Çifte İşlevi

Sınırın ontolojik anlamı, onu yalnızca iki alanı birbirinden ayıran çizgi olarak düşündüğümüzde eksik kalır. Gerçek sınır aynı anda iki zıt işlev taşır: ayırır ve geçirir. Ayırmadığı takdirde içerisi ile dışarısı arasında fark kalmaz; geçirmediği takdirde ilişki kurulamaz. Sınırın canlılığı tam da bu çift işlevi aynı yapıda taşıyabilmesinden doğar. Bir varlık hem “ben” diyebilmeli hem de “başka” ile temas kurabilmelidir. Biri olmadan kimlik, diğeri olmadan dönüşüm mümkün değildir.

Ayırıcı işlev varlığın tekilliğini korur. Sınır sayesinde sistem neyin kendisine ait olduğunu, hangi süreçlerin kendi iç organizasyonunun parçası olduğunu ve hangi etkilerin dışarıdan geldiğini ayırt eder. Bu ayrım olmadan sistem kendi durumunu bile değerlendiremez. İçerideki değişim ile dışarıdan gelen müdahale, kendi arzusu ile başkasının talebi, kendi kavramı ile dış gerçeklik arasındaki fark bulanıklaşır. Sınır bu nedenle kimliğin epistemik koşuludur da: varlık kendisini ancak kendisi olmayandan ayırabildiği ölçüde tanıyabilir.

Geçirici işlev ise ayrılmış alanların ilişkiye girmesini sağlar. Sistem dışarıdan bilgi, enerji, anlam, sevgi, eleştiri veya yeni pratik alabilir. Aynı zamanda kendi etkisini dışarıya aktarır. Böylece sınır yalnızca “buraya kadar” demekle kalmaz, “buradan geçilebilir” de der. Fakat geçiş koşulsuz değildir; seçicilik, sınırın geçirici işlevini düzenler.

İki işlev arasındaki gerilim ontolojik olarak çözülebilecek bir kusur değil, sürekli yönetilmesi gereken zorunluluktur. Ayırıcı güç arttıkça kimlik sağlamlaşır fakat ilişki zorlaşabilir; geçirici güç arttıkça ilişki zenginleşir fakat kimlik daha fazla dönüşüm baskısıyla karşılaşır. Canlı sistem bu gerilimi ortadan kaldırmaz. Tam tersine, onu sürdürülebilir hâle getirir.

Sınırın çift işlevi, “içerisi” ve “dışarısı”nın sabit kategoriler olmadığını da gösterir. Dışarıdan gelen bir unsur sistem tarafından içselleştirildiğinde artık içerinin parçası olabilir. Bir fikir öğrenilir, ilişki kimliğin parçasına dönüşür, yabancı kelime dile yerleşir, yeni kurum toplumsal düzen içinde normalleşir. Böylece sınır yalnızca mevcut farkı korumaz, hangi dışsallıkların zamanla içselliğe dönüşebileceğini de düzenler.

İçeriden dışarıya geçiş de benzer biçimde gerçekleşir. Kişinin düşüncesi söyleme, kurumun kararı kamusal etkiye, toplumun normu başka topluluklara yayılan örneğe dönüşebilir. Sistem yalnızca alan değil, akış üretir. Sınır bu akışların yönünü ve yoğunluğunu belirleyen düzenleyici noktadır.

Bu nedenle sınır en iyi biçimde kapı metaforuyla da sınırlanamaz. Kapı açılır veya kapanır; oysa gerçek sınırlar çok daha karmaşık işlemler yapar. Filtreler, dönüştürür, geciktirir, yoğunluğu azaltır, belirli unsurları kabul ederken diğerlerini reddeder. Gelen şey sınırı geçtikten sonra aynı şey olarak kalmayabilir. Sistem onu kendi yapısına göre yeniden kodlar. Sınır böylece çeviri aygıtı hâline gelir.

Dilsel çeviri bunun güçlü bir örneğidir. Bir kavram başka dile geçtiğinde yalnızca kelime değişmez; anlam yeni semantik ağ içinde yeniden kurulur. Tam eşdeğerlik çoğu zaman mümkün değildir. Yabancı fikir içeri alınır, fakat yeni dilin tarihsel ve kültürel yapısıyla yeniden biçimlenir. Aynı anda alan dil de yeni kavram nedeniyle değişebilir. Çeviri tek yönlü asimilasyon değildir; iki anlam sistemi arasında karşılıklı dönüşüm yaratır.

Benlik de başkalarının sözlerini benzer biçimde çevirir. Bir eleştiri doğrudan zihne girip aynı anlamla yerleşmez. Kişinin geçmiş deneyimleri, mevcut duyguları, öz-anlatısı ve güven düzeyi eleştirinin nasıl işleneceğini belirler. Aynı cümle bir kişide yararlı geri bildirim, diğerinde tehdit, üçüncüde ilgisiz veri olabilir. Sınır, dış etkinin sonucunu belirleyen aktif yorum alanıdır.

Bu aktif yorumlama, nedenselliğin neden mekanik çizgiye indirgenemeyeceğini gösterir. Dış neden ile iç sonuç arasında sınırın işleyişi bulunur. Etki sistem tarafından anlamlandırılır, sınıflandırılır ve dönüştürülür. Aynı dış neden farklı sınırlardan geçtiğinde farklı sonuçlara yol açabilir. Nedensellik yalnızca A’nın gücüyle değil, B’nin geçirgenlik biçimiyle de belirlenir.

Karşılıklı nedensellik açısından burada önemli bir sonuç çıkar: iki tarafın birbirine etkisi, yalnızca tarafların içeriklerine değil sınırlarının nasıl çalıştığına bağlıdır. A ve B birbirlerine açık olabilir, fakat farklı derecelerde geçirgenlik taşıyabilir. Bir taraf diğerinin etkisini kolayca içselleştirirken diğeri daha dirençli olabilir. Böylece karşılıklılık mutlak simetri değildir. İki yönlü etki bulunabilir, fakat etkilerin yoğunluğu ve biçimi farklı olabilir.

İlişkilerin canlılığı da çoğu zaman tam simetriye değil, farklı geçirgenliklerin müzakere edilmesine dayanır. Sevgi ilişkisinde taraflardan biri belirli konuda daha açık, diğer konuda daha sınırlı olabilir. Toplum ile birey arasında yapı bazı alanlarda güçlü, bireysel sapma başka alanlarda daha etkili olabilir. Teori bazı temel varsayımlarda dirençli, yardımcı hipotezlerde daha esnek olabilir. Sınırların eşit olmaması ilişkiyi otomatik olarak patolojik yapmaz; asıl mesele farklılıkların tamamen tek yönlü egemenliğe dönüşmemesidir.

Ayırıcı ve geçirici işlevlerin aynı anda bulunması sınırın kendi içinde paradoksal görünmesine yol açar. Sınır “hayır” demek için vardır, fakat yalnızca hayır diyorsa duvara dönüşür. “Evet” demek için de vardır, fakat yalnızca evet diyorsa sınır olma özelliğini kaybeder. Sağlıklı sınır, evet ile hayır arasında rastgele seçim değil, bağlama göre karar üretir. Ontolojik olgunluk burada ayrım yapabilme kapasitesi olarak düşünülebilir.

Ayrım yapabilmek, dışarıdaki her şeyi tehdit veya her şeyi fırsat olarak görmekten daha karmaşık bir bilişsel yapı gerektirir. Sistem farklılıkların niteliğini değerlendirmeli, kısa ve uzun vadeli etkileri hesaba katmalı, kendi kapasitesini bilmeli ve gerekirse önceki kararlarını değiştirebilmelidir. Sınır ne kadar gelişmişse tepkileri o kadar az ikili hâle gelir.

İkili tepki, çoğu kapanma patolojisinin temel özelliğidir: kabul/reddet, dost/düşman, içerisi/dışarısı, güvenli/tehlikeli. Seçici sınır ise araya dereceler ve ara durumlar koyabilir. Bir şey tamamen içeri alınmadan belirli süre gözlenebilir; kısmen kabul edilebilir; belirli alanda etkili olurken başka alanda sınırlanabilir. Böylece üçüncü konum sınırın kendisinde somutlaşır: iki uç arasında yeni işlem biçimleri doğar.

Sınır bu anlamda üçüncü operatörün en soyut mekânlarından biridir. İçerisi birinci kutup, dışarısı ikinci kutup ise sınır ikisinin arasında yalnızca çizgi değildir; ikisini birbirine dönüştüren üçüncü işlevdir. Ne tamamen içeridedir ne tamamen dışarıdadır. İkisinin temas ettiği, birbirini etkilediği ve yeniden tanımladığı eşiktir.

Eşik kavramı sınırın dinamizmini daha iyi yakalar. Eşiğin bir tarafında içerisi, diğer tarafında dışarısı bulunur; fakat eşik aynı zamanda geçiş yeridir. Bir şey eşiğe geldiğinde henüz bütünüyle içeri girmemiştir, fakat artık tamamen dışarıda da değildir. Tam bu ara statü değerlendirmeyi mümkün kılar. Sistem dışarıdaki farklılıkla hemen özdeşleşmeden onunla temas edebilir.

Ara statünün ontolojik değeri büyüktür. Modern düşünce çoğu zaman kategorileri kesin ikilikler hâlinde kurma eğilimindedir: özne/nesne, birey/toplum, benlik/öteki, içerisi/dışarısı. Oysa gerçek ilişkilerin büyük bölümü bu ikilikler arasındaki eşik alanlarında gerçekleşir. Kimlikler, kurumlar ve düşünceler sürekli olarak birbirine temas eder, fakat tam birleşmez. Sınır bu temasın ontolojik zemini olur.

Baba–Oğul ile üçüncü kişi arasındaki teolojik yapı da benzer biçimde sınırın yalnızca ayırıcı olmadığını gösterir. Kişiler farklıdır, fakat sevgi onları birbirinden koparmaz. Farklılık korunurken müşterek yönelim mümkündür. Eğer farklılık ortadan kalksaydı sevgi özdeşliğe, ilişki de tekliğe dönüşürdü. Eğer geçirgenlik olmasaydı kişiler birbirlerinden kopuk kalırdı. Sevgi sınırın hem ayırıcı hem geçirici işlevini aynı anda gerektirir.

Birey-toplum ilişkisi de aynı çift yapıya dayanır. Birey toplumdan ayrıdır; aksi hâlde faillikten söz edilemez. Fakat birey toplumdan tamamen kopuk değildir; dili, normları ve pratik yetkinlikleri toplumsal dünyada edinir. Toplum da bireylerden ayrı analitik gerçeklik taşır, fakat onların pratikleri olmadan devam edemez. Aralarındaki sınır ne özdeşlik ne kopuştur; sürekli karşılıklı geçiş alanıdır.

Epistemik düzlemde düşünce ile gerçeklik arasındaki sınır da çift işlevlidir. Düşünce nesne değildir; temsil ile gerçeklik arasında fark bulunur. Bu ayırıcı işlev hata kavramını mümkün kılar. Fakat temsil gerçeklikle hiçbir temas kuramıyorsa bilgi mümkün değildir. Geçirici işlev gözlem, deney, tanıklık ve düşünsel düzeltme üzerinden kurulur. Hakikat tam da sınırın iki işlevi birlikte taşıyabildiği durumda anlam kazanır.

Ayırıcı işlev ayrıca eleştirinin önkoşuludur. Bir kişi kendi düşüncesiyle özdeşleşmişse düşüncesini eleştirmek benliğini yok etmek gibi hissedebilir. Düşünce ile kimlik arasında belirli sınır olduğunda kişi “yanılmış olabilirim” diyebilir ve yine de kendisi olarak kalır. Böylece epistemik geçirgenlik psikolojik sınır gücüne bağlı hâle gelir. Kendi fikrinden ayrışabilen kişi dış veriye daha rahat açılır.

Aynı şey toplumsal kimlikler için de geçerlidir. Grup aidiyeti kişinin bütün benliğini tüketmiyorsa grup eleştirisi varoluşsal tehdit hâline gelmeyebilir. İnsan ait olduğu topluluğun bazı özelliklerini sorgulayabilir ve üyeliğini tamamen kaybetmeden değişim talep edebilir. Kimlik ile sistem arasında yeterli sınır bulunması, sistemin iç eleştiriye açılmasını sağlar.

Sınırın geçirici işlevi bu nedenle yalnızca dışarıdan içeriye değil, içeriden kendine doğru da çalışır. Sistem kendi iç unsurlarını birbirinden ayırabiliyorsa kendisini gözlemleyebilir. Benlik düşüncesiyle duygusunu, kurum amacıyla prosedürünü, teori çekirdeğiyle yardımcı varsayımını ayırt edebilir. İçsel ayrımlar değişimin hangi düzeyde gerekli olduğunu anlamayı sağlar.

Her şey tek blok hâline geldiğinde değişim zorlaşır. Bir kurum prosedürünü kimliğinin özü sayarsa küçük reform bile varoluşsal tehdit gibi görünür. Kişi belirli alışkanlığını kendiliğinin ayrılmaz parçası sayarsa davranış değişikliği benlik kaybı gibi hissedilebilir. İdeoloji bütün önermelerini tek sistem hâline getirdiğinde tek bir hatanın kabulü bütün yapının yıkılması korkusunu yaratabilir. İç sınırlar ne kadar farklılaştırılmışsa değişim o kadar lokalize edilebilir.

Dolayısıyla sınır çoğullaşabilir. Varlığın yalnızca dış kabuğu değil, iç yapısında da çok sayıda eşik bulunabilir. Bu eşikler alt sistemlerin birbirine tamamen karışmasını engeller, ancak iletişimlerini mümkün kılar. Organizmada organlar, kurumda birimler, benlikte farklı roller veya değerler belirli sınırlarla ayrılır. Karmaşık sistemlerin dayanıklılığı çoğu zaman bu modüler geçirgenlikten doğar.

Modüler yapı bir bölümdeki hatanın bütün sisteme yayılmasını önleyebilir. Aynı zamanda bir alt sistemin yeniliği diğerlerine kademeli biçimde aktarılabilir. Böylece değişim kontrollü yayılır. Sınırların çok katmanlı oluşu hem bütünlüğü hem uyarlanabilirliği artırır. Tam birleşme kadar tam kopuş da engellenir.

Sınırın çifte işlevi zaman içinde de çalışır. Varlık geçmişinden ayrılır, çünkü artık önceki hâli değildir; fakat geçmişinden bütünüyle kopmaz, çünkü süreklilik taşır. Şimdi, geçmiş ile gelecek arasında zamansal sınırdır. Geçmişin tümünü korursa gelecek kapanır; geçmişin tümünü silerse kimlik çözülür. Hafıza geçmişi geçirir, fakat seçerek geçirir. Unutma bile bu anlamda sınırın işlevlerinden biridir.

Her şeyi hatırlamak da her şeyi unutmak kadar işlevsiz olabilir. Sistem hangi geçmiş bilgisinin bugünü yönlendirmesi gerektiğini seçer. Travmatik bir olayın sürekli ve değişmeden şimdiki zamana taşınması geçmişin sınırı aşırı geçirgen hâle getirebilir; geçmişin tamamen silinmesi ise deneyimden öğrenmeyi engeller. Zamansal seçici geçirgenlik, geçmişin geleceği belirlemeden geleceğe bilgi taşımasını sağlar.

Böylece sınır mekân, kimlik, bilgi ve zaman arasında ortak bir ontolojik ilke hâline gelir. Her yerde temel sorun aynıdır: farklı olanın tamamen birleşmeden ilişkiye girmesi. İçerisi dışarıyla, benlik başkasıyla, düşünce dünyayla, geçmiş gelecekle temas eder. Tam özdeşlik ilişkiyi yok eder, tam kopuş da ilişkiyi imkânsız kılar. Sınır ilişkiyi mümkün kılan farktır.

Üçüncü operatörün bütün önceki biçimleri bu açıdan sınırın çifte işlevinin özel örnekleri olarak okunabilir. Müşterek sevilen üçüncü, sevginin ikili devresini açarken kişilerin farkını korur. Pratik bilinç, yapıyı eyleme geçirirken yapıyı ne aynen tekrar eder ne tamamen reddeder. Bağımsız gerçeklik referansı, epistemik sistemi dışarıya açarken bütün iç ölçütlerini yok etmez. Her durumda üçüncülük ayırıcı ve geçirici işlevlerin aynı anda çalıştığı eşikte belirir.

Sınırın gerçek karşıtı bu nedenle açıklık değil, işlevsizliktir. İşlevsiz sınır iki biçim alabilir: hiçbir şeyi geçirmeyen duvar veya hiçbir şeyi ayırmayan boşluk. Birincisi kapalılık, ikincisi çözülmedir. İşleyen sınır ise hem ayrım hem temas üretir. Varlığı kendisi olarak tutarken başkasıyla ilişkiye sokar.

Ontolojik açıdan bundan daha yoğun bir formül kurulabilir: tekillik, sınırın ayırıcı işlevinden; canlılık, sınırın geçirici işlevinden doğar. Yalnızca tekillik varsa varlık kapanır, yalnızca geçirgenlik varsa varlık çözülür. Süreklilik ikisinin birlikte çalışmasına bağlıdır.

Sınır böylece negatif kavram olmaktan çıkar. O yalnızca “buradan sonrası dışarıdır” diyen yasak çizgisi değildir; aynı zamanda varlığın dış dünyaya nasıl katılacağını belirleyen üretici yüzeydir. Dışarıyla ilişki tam sınırda gerçekleştiği için dönüşüm de sınırda başlar. Varlık kendi merkezinde kimliğini taşır, fakat geleceğini eşiğinde üretir.

Ayırıcı ve geçirici işlevlerin birlikte çalışması nihayetinde nedensel kapanmanın da en güçlü karşı modelini verir. Kapalı sistem sınırı yalnızca ayırmak için, aşırı açık sistem yalnızca geçirmek için kullanır. Seçici sistem ise sınırı hem koruma hem dönüşüm aygıtı hâline getirir. Nedensellik içeride dolaşır, fakat dışarıdan gelen fark için kanal açık kalır. Dış etki sisteme girer, ancak sistemi ortadan kaldırmaz; sistem onu işler, fakat farklılığını tamamen silmez.

Varlık kendisi olmayanı dışarıda tutabildiği için kendisidir; kendisi olmayana belirli ölçüde açılabildiği için canlıdır. Kimlik ayrımdan, dönüşüm temastan doğar. Sağlıklı sınır bu iki işlemi birbirine karşı değil, birbirinin koşulu hâline getirir.                                                                                         

7. Levinas ve Radikal Dışsallık

7.1. Etiğin İlk Felsefe Oluşu

Emmanuel Levinas’ın “etik ilk felsefedir” yönelimi, felsefenin geleneksel öncelik sırasını tersine çevirir. Klasik metafizik düşünce çoğu zaman önce “varlık nedir?” sorusunu sorar, ardından bu ontolojik çerçevenin içinde insanın nasıl davranması gerektiğini tartışır. Levinas ise başkasıyla karşılaşmanın, varlık hakkında kurduğumuz kavramsal sistemlerden önce gelen daha temel bir boyut taşıdığını ileri sürer. Buradaki öncelik kronolojik değildir; insan önce etik, sonra ontolojik düşünce üretmez. Daha radikal anlamda, Başka’nın yüzüyle karşılaşma benim onu bir nesne, kavram, tür veya kategori olarak belirlememden önce üzerimde bir talep oluşturur. Dolayısıyla etik, ontolojiden sonra eklenen normatif bir katman değil, öznenin dünya ve başkasıyla ilişkisinin en temel kırılma noktasıdır.

Levinas’ın ontolojiye yönelttiği eleştiriyi “ontoloji yanlıştır” biçiminde okumak yeterli değildir. Sorun, varlık üzerine düşünmenin kendisi değil, ontolojik düşüncenin bütün farklılıkları kavramsal bir totalite içinde tüketme eğilimidir. İnsan anlamak ister; anlamak ise çoğu zaman bilinmeyeni bilinen kategorilere yerleştirmek, yabancıyı tanıdık hâle getirmek ve farklı olanı kavramsal bütünlük içinde sınıflandırmak demektir. Böyle bir faaliyet epistemik olarak zorunlu görünse de etik açıdan tehlike taşır. Başka, yalnızca benim kavramlarımın içinde anlaşılabilir hâle geldiği ölçüde kabul ediliyorsa, onun benden bağımsız fazlalığı silinebilir. Başkasını anlamak, farkında olmadan onu benim dünyamın ölçülerine çevirmek anlamına gelebilir.

Levinas’ın “Aynı” ile “Başka” arasında kurduğu gerilim tam da burada belirir. “Aynı”, yalnızca bireysel benliğin dar psikolojik alanı değildir; öznenin dünyayı kendisine geri döndüren bütün kavramsal, pratik ve ontolojik düzenini ifade eder. Bilinmeyen şey bilindiğinde Aynı’nın düzenine girer; yabancı olan adlandırıldığında anlam ağına yerleşir; karşılaşılan kişi belirli kimlik kategorileriyle tarif edildiğinde benim kavrayışımın parçası hâline gelir. Bilgi bu anlamda bir çeşit içselleştirme hareketidir. Dünya dışarıda başlar, fakat düşünce onu kendi kavramlarının içine alır.

Etik ilişki ise bu içselleştirmenin hiçbir zaman tamamlanamayacağını kabul etmekle başlar. Başka, ne kadar tanınırsa tanınsın, benim kavrayışım tarafından bütünüyle tüketilemeyen bir fazlalık taşır. Onun hakkında birçok şey bilebilirim; geçmişini, davranışlarını, toplumsal konumunu, psikolojik eğilimlerini veya düşüncelerini öğrenebilirim. Yine de bütün bu bilgiler Başka’nın kendisine eşit değildir. Kişi, kendisi hakkında kurulmuş bütün betimlemelerden fazladır. Etik öncelik, tam da bu fazlalığa saygı göstermek anlamına gelir.

Buradaki “fazlalık” bilgi eksikliği değildir. Başkasını yeterince araştırırsam bir gün tamamen açıklayabileceğim bir boşluk olarak düşünülmemelidir. Levinasçı başkalık, prensip olarak kavramsal tüketilmeye direnç gösterir. İnsan hakkında daha fazla şey bilmek mümkündür, fakat bilginin artması onun başka olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Hatta başkasının bütün davranışlarını öngörebildiğimi düşünsem bile onun etik statüsü benim öngörümden bağımsızdır. Başka, bilgi nesnesi olmadan önce karşıma çıkan ve beni sınırlandıran kişidir.

“Yüz” kavramı bu etik önceliğin en yoğun ifadelerinden biridir. Levinas açısından yüz yalnızca fiziksel çehre değildir. Başka’nın bana nesne gibi görünmediği, kendi savunmasızlığı ve indirgenemezliğiyle karşıma çıktığı etik karşılaşma biçimidir. Yüz, hakkında bilgi toplanan bir görüntü olmaktan çok, benim özgürlüğümü sınırlayan bir çağrı taşır. Başka’yı istediğim gibi kullanamayacağımı, onu kendi projemin ham maddesine dönüştüremeyeceğimi ve onun varlığının benim amaçlarıma indirgenemeyeceğini hatırlatır.

Yüzün etik gücü tam da egemen öznenin hareketini kesintiye uğratmasından gelir. Ben dünyayı kavrar, sınıflandırır, sahiplenir ve kendi amaçlarıma göre düzenlerken karşımdaki kişi aynı işlemlere bütünüyle tabi olmayan varlık olarak belirir. Eşya kullanılabilir, kavram tanımlanabilir, araç işlevine göre değerlendirilebilir. İnsan ise yalnızca işlevi, faydası veya benim için taşıdığı anlam üzerinden tüketilemez. Başkasının yüzü, öznenin dünyaya yönelttiği sahiplenici hareketin önüne etik bir sınır koyar.

Dolayısıyla etik burada normlar listesinden önce gelir. “Şunu yapmalısın, bunu yapmamalısın” biçimindeki kurallar daha sonra kurulabilir; fakat etik ilişki daha temel düzeyde başkasının benim özgürlüğümü sınırsız kullanamayacağım bir alan açmasıdır. Ben dünyada tek merkez değilim. Başkasının varlığı, benim irademin önünde yalnızca fiziksel engel değil, meşru bir sınırdır. Etik, öznenin kendi egemenliğinin sonlu olduğunu keşfettiği ilişkidir.

Bu düşünce üçüncü operatör teorisi açısından olağanüstü önem taşır. Kapalı sistemin temel eğilimi, kendi dışında bulunan her şeyi kendi kategorilerine çevirerek içerideki nedensellik ağına dahil etmektir. Başka’nın etik önceliği ise bu asimilasyonun prensipte tamamlanamayacağını söyler. Sistem karşısında yalnızca yeni bir veri değil, sistemin onu tamamen tüketme hakkını reddeden bir dışsallık belirir. Üçüncü burada bilgi akışına eklenen başka unsur değil, sistemin kendi bütünlüğünü mutlaklaştırmasının önündeki etik sınırdır.

Levinas’ın Başka’sı bu nedenle “farklı bir kişi” olmaktan daha radikal anlam taşır. Günlük anlamda farklılık kolaylıkla sınıflandırılabilir. Bir kişi başka kültürden, başka yaş grubundan, başka meslekten veya başka düşünce geleneğinden olabilir. Bütün bu farklılıklar yine benim kategorilerim içinde açıklanabilir. Levinasçı başkalık ise kategori farkından daha derindir: Başka’nın benim kategorilerime hiçbir zaman bütünüyle indirgenememesidir. Başkalık içerik değil, indirgenemezlik yapısıdır.

İndirgenemezlik, sınırın önceki bölümde tanımlanan çift işleviyle de doğrudan birleşir. Etik ilişki başka kişiyi tamamen dışarıda tutmak değildir; böyle olsaydı karşılaşma gerçekleşmezdi. Aynı şekilde Başka’yı bütünüyle içeri almak da değildir; böyle durumda onun başkalığı çözülürdü. Etik temas, ilişki kurarken farkın korunmasıdır. Başka bana ulaşır, beni etkiler, hatta benlik anlayışımı değiştirebilir; fakat hiçbir zaman benim bir uzantıma dönüşmez.

Sevgi ilişkilerindeki sahiplenme problemi burada daha temel etik forma kavuşur. Sevdiğim kişiyi “benim” olarak görme eğilimi, ilişkinin yoğunluğu arttıkça güçlenebilir. Oysa sevginin etik olması, sevilen kişinin benden ayrı bir merkez olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Onu tamamen tanıdığımı, ne düşüneceğini bildiğimi veya nasıl davranması gerektiğini belirleyebileceğimi düşündüğüm anda ilişkinin başkalık boyutu azalır. Başka, sevgi nesnesine dönüşür; kendi fazlalığı silinir.

Levinasçı etik, burada sevginin karşılıklılık ekonomisine yönelik önceki eleştiriyle kesişir. İki kişi birbirini yalnızca kendi ihtiyaçları, tanınma arzuları veya öz-değer üretimleri açısından değerlendiriyorsa karşı taraf bağımsız başka olmaktan çıkar ve benliğin işlevine dönüşür. Etik ilişki ise karşı tarafın bana sağlayacağı karşılıktan önce gelir. Başkasına yönelik sorumluluk, onun bana ne verdiğiyle tamamen ölçülemez. Karşılık etik ilişkinin sonucu olabilir; etik ilişkinin tek nedeni değildir.

Buradaki asimetri özellikle önemlidir. Karşılıklı nedensellik teorimiz çoğu yerde iki kutbun birbirine etkisini incelerken Levinas etik ilişkiyi bütünüyle simetrik alışveriş olarak kurmaz. Başka’nın çağrısı benden karşılık bekleyen ekonomik denklem biçiminde değildir. Sorumluluk, “o bana ne kadar sorumluysa ben de o kadar sorumluyum” şeklinde hesaplanabilir bir dengeye indirgenmez. Etik böylece karşılıklılık ekonomisini aşan başka bir ilişki tipi önerir.

Bu asimetri, üçüncü operatör fikrinin yeni bir boyutunu açar. Önceki modellerde üçüncü çoğunlukla kapalı iki kutuplu ilişkinin içine farklılık taşıyan yapıydı. Levinas’ta farklılık yalnızca ilişkinin içinden üretilemez; karşımdaki Başka beni kendi dışıma çağırır. Ben onun üzerinde egemen olmadan önce ona karşı sorumlulukla karşılaşırım. Başkalık burada sistemin içindeki eksiklik değil, sistemin dışarıdan sınırlanmasıdır.

Etik önceliğin radikalliği tam olarak burada yatar: öznenin özgürlüğü başlangıç noktası olmaktan çıkar. Modern düşüncenin güçlü damarlarından biri, özneyi kendi kararlarının merkezi ve eylemin temel kaynağı olarak kurar. Levinas ise özgürlüğün kendisinin etik olarak sorgulanabileceğini gösterir. “Yapabiliyor olmam” ile “yapmaya hakkım olması” aynı şey değildir. Başkasının varlığı, benim nedensel kapasitemin önüne normatif sınır koyar.

Bu ayrım kapalı sistemler açısından son derece önemlidir. Bir sistem dışarıdaki şeyi değiştirebiliyor, asimile edebiliyor veya kontrol edebiliyor olabilir; teknik olarak bunu yapabilmesi onun haklı olduğu anlamına gelmez. Nedensel güç etik meşruiyet üretmez. Başkasının indirgenemezliği, sistemin “etkileyebiliyorum, öyleyse dönüştürebilirim” mantığına sınır çizer. Etik dışsallık, nedensel egemenliğin normatif mutlaklaşmasını engeller.

Etik ilişkinin ontolojiden önce gelmesi, başka kişinin önce tanımlanıp sonra korunmaya alınmadığı anlamına da gelir. Eğer önce “bu kişi nedir?” sorusu sorulup sonra ona nasıl davranılacağı belirlenirse etik statü ontolojik sınıflandırmaya bağımlı hâle gelir. Tarihsel olarak bunun ne kadar tehlikeli olabileceği açıktır: belirli kişi veya gruplar önce daha düşük, yabancı, irrasyonel, tehlikeli veya eksik kategoriye yerleştirilir; ardından onlara yönelik davranışlar bu ontolojik sınıflandırmayla meşrulaştırılır. Levinasçı tersine çevirme, başkasının etik talebini sınıflandırmadan önceye yerleştirerek bu hiyerarşiyi kırar.

Başkasının etik statüsü, benim onun hakkında kurduğum bilgiye bağlı değilse sınıflandırmanın şiddeti sınırlandırılır. Onu yanlış anlayabilirim, hakkında eksik bilgiye sahip olabilirim veya bana bütünüyle yabancı olabilir; yine de bu yabancılık onun üzerindeki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Böylelikle bilinmeyen şey otomatik olarak tehdit veya değersiz nesneye dönüşmez.

Bu nokta epistemik kapanma tartışmasıyla doğrudan birleşir. Kapalı sistem, tanımadığı unsuru iki şekilde etkisizleştirebilir: ya dışarıda bırakır ya kendi kategorilerine indirger. Levinasçı etik üçüncü bir imkân yaratır: tam anlamadan da ilişki kurmak. Bilgi tamamlanmadan sorumluluk başlayabilir. Böylece sistem başkasını tamamen içselleştirmek zorunda olmadan onun varlığını tanıyabilir.

Bu, rasyonalitenin reddi değildir. Başkası hakkında bilgi edinmek, onun ihtiyaçlarını anlamak ve davranışların sonuçlarını değerlendirmek hâlâ önemlidir. Levinas’ın radikal tezi, bilginin etik ilişkinin bütününü tüketemeyeceğidir. Bilgi ilişkide yer alır, fakat ilişki bilgiye indirgenmez. Tıpkı seçici geçirgenlikte sınırın yalnızca filtreleme yapmaması gibi, etik ilişki de yalnızca sınıflandırma değildir.

Başkasının fazlalığı, öznenin kendi benlik anlayışını da sınırlar. İnsan kendisini kapalı bir öz olarak tanımlayamaz, çünkü başkasına karşı sorumluluk benliğin sınırına dışarıdan temas eder. Ben yalnızca kendi projelerimin, isteklerimin ve geçmişimin toplamı değilim; başkasının bana yönelttiği talep tarafından da kesintiye uğratılabilirim. Etik ilişki böylece kimliği dışarıdan dönüştüren fakat kimliği yok etmeyen bir geçirgenlik üretir.

Bu kesinti, karşılıklı nedenselliğin mekanikleşmesi açısından büyük önem taşır. Kapalı benlik kendi davranışlarının nedenlerini yalnızca kendi arzularından, geçmişinden veya iç normlarından türetebilir. Başka’nın çağrısı ise benliğin kendi iç nedenselliğine dışarıdan giren bir talep oluşturur. Kişi yalnızca “ben ne istiyorum?” sorusuyla hareket etmez; “karşımdakine ne borçluyum, onun varlığı benim eylem alanımı nasıl sınırlar?” sorusu ortaya çıkar. Sistem artık bütün nedenlerini kendisi üretmez.

Etik sorumluluk, dışsallığın benliğe girmesinin en radikal yollarından biridir; çünkü bu dışsallık yalnızca bilgi sağlamaz, yükümlülük üretir. Başka’nın varlığı benim davranış seçeneklerimin ahlaki statüsünü değiştirir. Aynı eylem teknik olarak mümkün olsa da artık etik olarak kabul edilemez hâle gelebilir. Böylece dışarıdaki fark iç sistemin yalnızca bilgilerini değil, normatif gramerini de dönüştürür.

Üçüncü operatörün daha önce tanımlanan “soru sorma biçimini değiştiren fark” niteliği burada en güçlü formuna ulaşır. Başka, sisteme yeni cevap sağlamaz; sistemin kendi merkezî sorusunu dönüştürür. Öznenin sorusu “dünyayı nasıl kavrarım?” iken “başkasına karşı sorumluluğum nedir?” sorusu belirir. Ontolojik egemenlik etik sorumluluk tarafından kesilir.

Bu kesinti total sistemler açısından yapısal olarak rahatsız edicidir. Totalite bütün unsurların yerini bilmek, onları sınıflandırmak ve işlevlerini belirlemek ister. Başka’nın indirgenemezliği ise sistemin kavramsal haritasında tam olarak kapatılamayan boşluk bırakır. Bu boşluk eksiklik değil, anti-totaliter imkândır. Sistem her şeyi bilmediğini, her şeyi yönetemeyeceğini ve her şeyi kendi kategorileriyle tüketemeyeceğini kabul etmek zorunda kalır.

Etik öncelik dolayısıyla epistemik tevazu üretir. Başkasını tanımaya çalışırım, fakat bilgilerimi onunla özdeşleştirmem. “Sen şöylesin” cümlesinin her zaman eksik olacağını bilirim. Karşımdaki kişinin kendi öz-anlatısının bile nihai açıklama olmayabileceğini kabul edebilirim; buna rağmen onu yalnızca dış gözlem nesnesine çevirmem. İnsan hakkında bilgi mümkündür, fakat insan hiçbir bilgi dosyasına eşit değildir.

Burada totalizasyon ile genelleme arasındaki fark da önemlidir. Etik düşünce bütün kavramları terk etmeyi gerektirmez. Toplumsal kurumlar insanları belirli hukuki veya idari kategorilerle ele almak zorundadır; bilimsel araştırma genelleme yapar; gündelik düşünce sürekli sınıflandırır. Problem kategorinin gerçekliğin tamamı olduğunun varsayılmasıdır. Etik, kavram kullanmamayı değil, kavramın Başka’yı bütünüyle tüketmediğini unutmamayı gerektirir.

Bu nedenle Levinas’ın etiği, sınıflandırmanın yanında artık bırakır. Bir kişi vatandaş, hasta, öğrenci, mahkûm, yabancı, çalışan veya başka bir toplumsal kategoriye dahil olabilir; fakat hiçbir kategori kişinin bütün varlığını tüketmez. Kurum kategorilere göre işlem yapmak zorunda olsa bile etik ilişki, kategorinin dışında kalan insan fazlalığını hatırlatır. Tam da bu fazlalık mekanik sistemi sınırlayan üçüncü alandır.

Levinasçı etik böylece seçici geçirgenliğin kişilerarası radikal formu olarak okunabilir. Ben başkasına açılırım, fakat onda çözülmem; onu anlamaya çalışırım, fakat kendime benzetmem; ondan etkilenirim, fakat onun varlığını kendi projemin nesnesine indirmem. İki taraf arasında sınır kalır ve tam da bu sınır sayesinde gerçek ilişki mümkün olur.

Etik ilk felsefe tezi sonuç olarak yalnızca ahlaki öncelik sırası değildir. Daha derin ontolojik anlamıyla, hiçbir varlık sisteminin kendi dışındaki başkalığı tamamen kavrayıp içererek mutlak bütünlük kuramayacağını ileri süren anti-kapanmacı bir düşüncedir. Başka, benim dünyama girer fakat dünyam tarafından bütünüyle eritilemez. Onun karşısında bilgi sınırını, özgürlük sınırını ve egemenlik sınırını keşfederim. Etik tam da bu sınırlanma sayesinde başlar.

Üçüncü operatör teorisi açısından Levinas’ın katkısı burada yoğunlaşır: üçüncü artık yalnızca sistemi daha geçirgen yapan içsel bir işlem değildir; sistemin hiçbir zaman kendi kendisine yeterli olmadığını dışarıdan gösteren etik fazlalıktır. Benliğin, ilişkinin veya kavramsal düzenin kapısı başkasına açıldığında içerisi ortadan kalkmaz; fakat içerinin kendi bütünlüğünü mutlaklaştırma hakkı sona erer. Etik ilk felsefe, nedensel ve kavramsal kapanmanın karşısına başkalığın indirgenemezliğini yerleştirir.

7.2. Ontolojik Totalizasyon Problemi

Ontolojik totalizasyon, farklı varlıkların tek bir kavramsal düzen içinde anlaşılmasıyla başlamaz; asıl problem, kavramsal düzenin karşılaştığı hiçbir şeyin kendisinden fazla olmasına izin vermediği noktada ortaya çıkar. İnsan anlamak için sınıflandırır, benzerlikler kurar, nedenler arar ve tek tek olayları daha genel kategorilere bağlar. Felsefi düşüncenin büyük bölümü de bu hareket sayesinde mümkündür. Fakat kavrama faaliyeti kendi sınırını tanımadığında bilgi, farklılığı açığa çıkarmak yerine farklılığı ortadan kaldıran bir totalizasyon mekanizmasına dönüşebilir. Varlık artık kendisi olarak değil, sistemin ona ayırdığı yer üzerinden anlaşılır.

Totalizasyonun temel hareketi, yabancı olanı tanıdık hâle getirmektir. Karşılaşılan şeyin henüz bilinmeyen özellikleri bulunur; düşünce bunları mevcut kavramlarla ilişkilendirir ve belirsizliği azaltır. Normal koşullarda bu epistemik olarak işlevseldir. Ancak tanıdıklaştırma süreci, varlığın yalnızca kavrama sığan kısmını gerçek kabul etmeye başladığında problem oluşur. Kavramsal temsil nesnenin yerine geçer. Sistem “onu açıklıyorum”dan “o bundan ibarettir” sonucuna geçer.

Aradaki fark küçüktür fakat ontolojik olarak belirleyicidir. Bir insanı belirli psikolojik, sosyolojik veya biyolojik kavramlarla açıklamak mümkündür; fakat bu açıklamalar kişinin bütün varlığının toplamı olarak kabul edildiğinde insan teorinin örneğine indirgenir. Artık teori kişiye cevap vermez; kişi teoriye cevap vermek zorundadır. Davranışı teoriye uyuyorsa doğrulanır, uymuyorsa istisna veya bozukluk olarak yeniden sınıflandırılır. Nesne sistemin sınırlarını göstermek yerine sistem içinde yer bulmak zorunda kalır.

Totalizasyon, bu anlamda yalnızca çok geniş teori kurmak değildir. Her şeyi açıklamayı hedefleyen teori bile kendi sınırını kabul edebilir. Patolojik nokta, açıklanamayan fazlalığın meşru statüsünün reddedilmesidir. Sistem açıklayamadığı şeyi henüz bilinmeyen gerçeklik olarak bırakmak yerine anlamsız, irrasyonel, sapkın veya geçersiz ilan eder. Böylece bilginin sınırı varlığın sınırıymış gibi davranır.

Levinas’ın ontoloji eleştirisi tam olarak bu karışıklığa yönelir. Varlığı kavramsal sistem içinde anlamak, kolaylıkla Başka’yı Aynı’nın düzenine geri döndürür. Bilgi nesnesi olarak Başka, artık benim düşüncemin içinde belirli konuma sahiptir. Onun yabancılığı azaltılmış, hareketleri açıklanmış ve belirsizliği kontrol altına alınmıştır. Fakat etik ilişki açısından sorun tam da bu başarıdır: başkasının benden bağımsızlığı ne ölçüde korunmuştur?

Ontolojik totalizasyonun ilk şiddeti, başkasının kendisini tanımlama kapasitesinin elinden alınmasıdır. Sistem onu zaten biliyorsa onun sözü yeni bilgi taşımaz. Karşıdaki kişi “ben öyle değilim” dediğinde bile cevap mevcut teori tarafından yorumlanabilir. İtirazı inkâr mekanizması, yanlış bilinç, ideolojik sapma, savunma veya başka bir kategoriyle açıklanabilir. Böylece kişinin sistem dışına çıkmak için kullandığı söz, yeniden sistem içine alınır.

Bu yapı ideolojik kapanmanın önceki bölümde tartışılan mantığıyla doğrudan benzerlik taşır. Kapalı ideoloji eleştiriyi kendi doğruluğuna kanıt hâline getirebiliyordu; ontolojik totalizasyon da Başka’nın itirazını kendi sınıflandırmasının yeni vakası olarak kullanabilir. İki durumda da dışarıdaki şey konuşur, fakat söylediği şeyin anlamını yine sistem belirler. Dışarıya söz verilmiş gibi görünür; ancak tercüme hakkı bütünüyle içeridedir.

Totalizasyonun epistemik şiddeti, kişinin fiziksel olarak susturulmasına gerek bırakmadan sesini etkisizleştirebilir. Başka konuşabilir, fakat sistem onun hangi sözünün anlamlı olduğunu önceden belirler. Bu nedenle açık iletişim görünümü gerçek açıklığı garanti etmez. İnsanların konuşabildiği bir ortam bile yorumlama tekelinin tek merkezde olduğu durumda kapalı olabilir.

Yorumlama hakkının dağılımı burada ontolojik güç meselesine dönüşür. Bir kişi veya kurum diğerinin ne olduğunu tanımlayabiliyor, fakat tanımlanan kişi tanımın ölçütlerini etkileyemiyorsa asimetrik bir gerçeklik üretimi söz konusudur. Tanımlayan taraf yalnızca bilgi sahibi değildir; diğerinin toplumsal ve ontolojik statüsünü biçimlendirebilir. Kategori davranışı, hukukî konumu, statüyü ve başkalarının yaklaşımını etkilediğinde kavramsal totalizasyon maddi sonuçlar üretir.

Böylece ontoloji ile iktidar arasındaki bağ görünür hâle gelir. “Bu nedir?” sorusuna verilen cevap yalnızca teorik olmayabilir. Bir varlığın hangi kategoriye yerleştirildiği ona nasıl davranılacağını etkiler. İnsan “tehlikeli”, “normal”, “yabancı”, “hasta”, “yetersiz”, “yararlı” veya başka bir sınıfa dahil edildiğinde ontolojik betimleme normatif ve kurumsal sonuçlar üretebilir. Sınıflandırma hak, yükümlülük, gözetim veya dışlama biçimlerini belirler.

Levinasçı eleştiri tam da bu nedenle sıradan epistemoloji tartışmasından daha geniştir. Başkasını bilmenin biçimi, onunla nasıl ilişki kuracağımızı etkiler. Eğer kişi öncelikle kategori olarak görünüyorsa etik ilişki kategorinin içinden geçer. Kategori ne kadar total ise kişinin özgül talebi o kadar az görünür. Başkasının yüzü, sınıflandırmanın öncesindeki doğrudan etik çağrıyı geri getirerek totalizasyonu kesintiye uğratır.

Ontolojik totalizasyon ayrıca zamanı da kapatır. Bir kişiyi belirli kategoride tam olarak tanımladığımızı düşündüğümüzde onun gelecekte başka türlü olabilme kapasitesini de daraltırız. “O böyledir” cümlesi kolaylıkla “o hep böyle olacaktır” anlamına geçebilir. Geçmiş davranışlar varlığın özü gibi yorumlandığında gelecek geçmiş kimliğin uzantısına dönüşür. Kişi kendi tarihine hapsedilir.

Bu mekanizma benlik düzeyinde de çalışabilir. İnsan kendisini belirli öz tanımlarla bütünüyle açıklamaya başladığında kendi geleceğini kapatabilir. “Ben böyle biriyim” cümlesi kimlik sürekliliği sağlar, fakat mutlaklaştırıldığında dönüşüm ihtimalini azaltır. Öz-tanım dışarıdan dayatılmış kategori kadar kapatıcı olabilir. Benlik kendisini kavramsal totaliteye dönüştürür ve sonraki deneyimleri aynı kategori içinde yeniden yorumlar.

Başkasının geleceğini açık tutmak etik olarak onun henüz olmadığı şeye dönüşebilme kapasitesini de tanımaktır. İnsan yalnızca geçmiş özelliklerinin toplamı değildir. Her karşılaşma, karar veya deneyim kimlikte yeni yön açabilir. Totalizasyon kişinin bütün olasılıklarını şimdiki kavramsal tanıma kapatırken etik ilişki belirli ölçüde belirsizlik hakkı bırakır.

Belirsizlik hakkı, bilgisizliğin romantikleştirilmesi değildir. İnsanlar hakkında bilgi edinmek gerekir; hukuki, tıbbi ve toplumsal kararlar çoğu zaman sınıflandırma olmadan verilemez. Asıl mesele bilginin geçici, bağlamsal ve revize edilebilir niteliğini korumaktır. Bir kategori karar vermek için kullanılabilir, fakat kişinin bütün ontolojik kimliği hâline getirilmemelidir.

Totalizasyonun başka bir biçimi, başkasının davranışlarını kendi niyetlerimiz üzerinden anlamaktır. Kişi bize yardım ettiğinde iyi, engellediğinde kötü, ihtiyaçlarımızı karşıladığında değerli, karşılamadığında sorunlu hâle gelebilir. Başka’nın varlığı bizim projelerimizle ilişkisi üzerinden ölçülür. Böyle bir yaklaşımda başkası bağımsız amaç taşıyan özne değil, benim nedensel dünyamın fonksiyonudur.

Araçsallaştırma burada ontolojik indirgemeyle birleşir. Bir şeyi yalnızca ne işe yaradığı üzerinden görmek, varlığını işleve indirger. Eşya için bu çoğu zaman sorun yaratmayabilir; insan için ise etik problem derinleşir. Bir çalışan yalnızca üretim kapasitesi, sevgili yalnızca duygusal destek, vatandaş yalnızca oy, öğrenci yalnızca performans, hasta yalnızca vaka olarak görüldüğünde kişinin kategori dışındaki fazlalığı silinir. Sistem işlevsel olarak verimli olabilir, fakat etik olarak kapalıdır.

Kapalı sistemlerin verimliliği tam da bu nedenle yanıltıcıdır. Totalizasyon belirsizliği azaltır, karar süreçlerini hızlandırır ve öngörülebilirlik sağlar. İnsanların bireysel karmaşıklıkları yerine standart kategoriler kullanıldığında kurum daha kolay işler. Fakat verimlilik arttıkça sistemin gerçek kişiyle temasının azalması mümkündür. İnsanlar sisteme uygun veri noktalarına dönüşür.

Bürokratik veya teknik rasyonalitenin eleştirisi burada soyut biçimde ortaya çıkar; ancak Levinas’ın düşüncesini doğrudan belirli bir siyasal veya kurumsal teoriye indirgememek gerekir. Daha genel sorun, herhangi bir sistemin karşısındaki kişiyi yalnızca işlenebilir veri hâline getirmesidir. Başka, hesaplanabilir hâle geldikçe sistem için yönetilebilir olur; fakat etik ilişki tam da yönetilebilirliğin dışında kalan fazlalıkla ilgilidir.

Hesaplanabilirlik ile karşılıklılık ekonomisi arasında güçlü bağ bulunur. İlişkide kimin ne verdiği, ne aldığı, ne kadar sorumluluk taşıdığı veya hangi faydayı ürettiği tamamen ölçülebilir hâle geldiğinde kişi işlevler toplamına yaklaşır. Levinasçı etik ise başkasına yönelik sorumluluğun tam eşdeğerlik hesabına kapanmasını reddeder. İnsan, sağladığı karşılık kadar değerli değildir.

Ontolojik totalizasyonun bir başka tehlikesi, farklılıkların yalnızca sistem içindeki karşıtlıklar olarak tanımlanmasıdır. A, B’nin zıddı; B, A’nın zıddı olduğunda her ikisi aynı kavramsal bütün içinde yer alır. Görünüşte farklılık büyüktür; fakat her kutup diğerine göre tanımlandığı için sistemden bağımsız başkalık kalmaz. Başkalık, totalitenin içerdiği karşıtlık hâline gelir.

Levinas’ın radikal dışsallık fikri tam olarak bu diyalektik tüketimi reddeder. Başka benim karşıtım değildir. Yalnızca “ben olmayan” olarak tanımlanırsa yine benim kavramsal merkezime göre anlam kazanmış olur. Gerçek başkalık benimle kurduğu karşıtlıktan fazladır. Onun varlığı, benim sistemimin dışında da anlam taşır.

Bu ayrım üçüncü operatör teorisi için kritik öneme sahiptir. Üçüncü yalnızca A ile B arasındaki yeni karşıtlık olursa mevcut totalite genişler fakat kırılmaz. Gerçek üçüncü, iki kutbun bütün açıklama alanını tüketmesini engelleyen referanstır. Levinasçı Başka bu anlamda üçüncünün en radikal biçimlerinden biridir; çünkü sistem tarafından yeni kutup olarak içerilmek yerine sistemin içerme kapasitesinin sınırını gösterir.

Ontolojik totalizasyonun mantığı karşılıklı nedensellikte daha incelikli hâle gelebilir. A ve B birbirlerini karşılıklı olarak belirlerken iki taraf da özgür ve etkin görünebilir. Ancak bütün anlam alanı A–B devresinden türetiliyorsa karşılıklılık totalizasyonu önlemez. İki kutup birlikte dışarıdaki her şeyi açıklayabilir. Böylece tek merkezli ontoloji yerini çift merkezli fakat yine kapalı bir sisteme bırakır.

Başka’nın radikal dışsallığı bu çift merkezliliği de sınırlar. A ve B birbirini açıklayabilir, fakat ilişkinin dışında her ikisinin de tüketemediği bir C fazlalığı vardır. C’nin işlevi üçüncü taraf olarak hakemlik yapmak değil, A–B sisteminin kendisini bütün gerçeklik olarak görmesini engellemektir. Üçüncü burada doğrudan içerik değil, totalitenin imkânsızlığıdır.

Bu düşünce, kapalılığın en sofistike biçimlerine karşı güçlü bir ölçüt sağlar. Sistem çok sayıda farklı görüşe izin verebilir, fakat bütün görüşleri tek üst kategori altında işliyorsa yine kapalıdır. Çok kültürlü, çok sesli veya çok aktörlü görünmek açıklığın garantisi değildir. Belirleyici soru, sistemin kendi üst gramerinin değişebilir olup olmadığıdır. Eğer bütün farklılıklar önceden tanımlanmış alanlarda dolaşıyor ve hiçbir fark sistemin kavramsal sınırını zorlayamıyorsa totalizasyon sürmektedir.

Radikal dışsallık sistemin diline tamamen çevrilemeyen şeyi korur. Çeviri yine mümkündür, hatta gereklidir; fakat çevirinin artık bıraktığı kabul edilir. Başkasını anlamaya çalışırım, fakat anlamanın tamamlandığını ilan etmem. Söylediğini kendi kavramlarımla ifade ederim, fakat kavramlarımın onun sözüyle bütünüyle özdeş olmadığını bilirim. Böylece bilgi kendi sınırının bilgisini de taşır.

Sınır bilinci epistemik anti-kapanmanın en önemli koşullarından biridir. Sistem yalnızca dışarıdan farklı bilgi almakla açık olmaz; kendi kavramsal araçlarının sınırlı olduğunu kabul etmesi gerekir. Kendi dilini dünyanın kendisi sanmayan düşünce, dünyadan gerçekten öğrenebilir. Ontolojik totalizasyonun çözülmesi tam da bu öz-eleştirel kapasitede başlar.

Başkalığın korunması aynı zamanda çatışmanın tamamen ortadan kalkmayacağını kabul etmektir. Eğer iki taraf arasındaki bütün farklar daha yüksek sentezde tamamen çözülebiliyorsa sistem yine totalite üretir. Levinasçı gerilim bazı farklılıkların uzlaştırılamaz veya tam çevrilemez kalabileceğini kabul eder. Etik ilişki her karşıtlığı harmonik birlik içinde eritmek zorunda değildir.

Bu durum ontolojik rahatsızlık yaratır; sistem eksik kalır, açıklama tamamlanmaz ve bazı gerilimler çözülmeden taşınır. Fakat tam da bu eksiklik canlılığın koşulu olabilir. Eksiksiz sistem kapanır; eksik olduğunu bilen sistem dışarıya açık kalır. Başkalığın indirgenemezliği düşünceye kalıcı bir tamamlanmamışlık kazandırır.

Tamamlanmamışlık burada başarısızlık değildir. Bir teorinin her şeyi açıklayamaması, bir ilişkinin karşı tarafı tamamen tanımaması veya bir toplumun bütün farklılıkları tek ortak kimlikte eritememesi belirli ölçüde yapısal sağlık göstergesi olabilir. Çünkü dışarıda hâlâ öğrenilecek, karşılaşılacak veya yeniden yorumlanacak şey kalır. Totalizasyonun imkânsızlığı geleceğe yer açar.

Zamansal açıdan bu son derece önemlidir. Sistem her şeyi şimdiden tamamlamamışsa geleceğin getireceği fark gerçekten yeni olabilir. Kapalı ontoloji geleceği mevcut kategorilerin genişlemesi olarak görür; açık ontoloji gelecekte bugün sahip olmadığı kategorilerin gerekebileceğini kabul eder. Düşünce kendi geleceğine de geçirgen hâle gelir.

Levinasçı başkalık bu anlamda zamanın açıklığıyla da ilişkilendirilebilir. Başka ile karşılaşma, benim önceden yazdığım programın dışında olay üretir. Karşıdaki kişinin vereceği cevabı bütünüyle belirleyemem; onun özgürlüğü benim geleceğimin de tek yönlü hesaplanmasını engeller. İlişki, planlanmamış bir gelecek boyutu açar.

Nedensel kapanma teorisi açısından buradaki sonuç güçlüdür: total sistem geleceği geçmiş nedenlerden üretirken Başka, geçmişin bütünüyle öngöremediği bir cevap verebilir. Bu cevap nedensiz olmak zorunda değildir; kişinin kendi tarihi, arzuları ve koşulları vardır. Fakat benim sistemimin nedenleri onun bütün nedenleri değildir. Tam da bu yüzden onun davranışı benim nedensel çevrimime indirgenemez.

Radikal dışsallık böylece nedensellik ile özgürlük arasındaki klasik karşıtlığı farklı biçimde düzenler. Başka’nın davranışı sebepsiz olmak zorunda değildir; yalnızca benim nedensel sistemimin tamamı tarafından tüketilemez. Özgürlük burada mutlak nedensizlik değil, herhangi bir tek sistemin başka varlığın bütün nedenlerine sahip olamamasıdır.

Ontolojik totalizasyonun reddi dolayısıyla kaos veya kavramsızlık çağrısı değildir. İnsan anlamaya devam eder, teori kurar, sınıflandırır ve nedensel ilişkileri araştırır. Fakat her açıklamanın yanında bir artık bulunduğunu kabul eder. Sistem bilgi üretir, fakat bilgiyle varlığı özdeşleştirmez. Kavram kullanır, fakat kavramın nesneyi bütünüyle tükettiğini varsaymaz.

Levinas’ın düşüncesinin anti-kapanmacı gücü tam olarak burada belirir. Ontoloji dünyayı bir bütün hâline getirmeye çalışırken etik ilişki bütünün kenarında kapanmayan bir yarık bırakır. Başka’nın varlığı bu yarığı sürekli açık tutar. Sistem her seferinde yeniden anlam kurabilir, fakat anlamın son sözünü sahiplenemez.

Üçüncü operatörün radikal biçimi olarak dışsallık böylece yalnızca sisteme yeni bilgi sağlayan kaynak değil, sistemin nihai olamayacağını gösteren sınır deneyimi olur. Her totalite kendi dışında bir fazlalıkla karşılaşır; her kavram kendisine tam sığmayan bir gerçeklikle yüzleşir; her benlik karşısında kendi dünyasına indirgenemeyen bir Başka bulur. Ontolojik kapanma burada teknik yetersizlik nedeniyle değil, başkalığın yapısal indirgenemezliği nedeniyle imkânsızlaşır.

Bir sistem başkasını bütünüyle açıklayabildiğini düşündüğü anda, açıklamanın nesnesini kendi kavramsal dünyasının parçasına dönüştürür; etik ise başkasının her açıklamadan sonra hâlâ geride kalan fazlalığını korur. Düşüncenin açıklığı, her şeyi bilmesinde değil, bildiğinin varlığın tamamı olmadığını kabul edebilmesindedir.                                                                                                 

7.3. Aynı ile Başka Arasındaki Gerilim

Levinas’ın düşüncesindeki “Aynı” ile “Başka” ayrımı, iki nesnenin birbirinden farklı olması kadar basit değildir. Burada Aynı, öznenin kendi kimliğini koruyarak dünyayı kavradığı, anlamlandırdığı, kullandığı ve kendi kavramsal düzenine yerleştirdiği bütün bir varoluş alanını ifade eder. Başka ise yalnızca bu düzenin henüz tanımadığı yeni içerik değildir; öznenin anlam üretme gücüne bütünüyle teslim olmayan dışsallıktır. Gerilim tam da buradan doğar: insan yaşayabilmek, düşünebilmek ve eyleyebilmek için dünyayı kendisine göre örgütlemek zorundadır, fakat bu örgütleme mutlaklaştığında karşısındaki şeyi gerçekten başka olarak bırakmaz. Öznenin dünyayı anlamlandırma kapasitesi aynı anda hem bilginin koşulu hem totalizasyon riskidir.

Aynı’nın hareketi ontolojik olarak bir geri dönüş hareketi şeklinde düşünülebilir. Öznenin karşısına yabancı bir şey çıkar; kişi onu algılar, adlandırır, kavramsallaştırır ve kendi bilgi sistemine yerleştirir. Başlangıçta dışarıda bulunan farklılık böylece içeride anlaşılır hâle gelir. Bilgi edinme süreci açısından bu son derece sıradandır. Bir nesnenin ne olduğunu bilmek, onu belirli sınıflara yerleştirmeyi; bir insanın davranışını anlamak, onu geçmiş deneyimler ve kavramlarla ilişkilendirmeyi gerektirir. Fakat süreç tamamlandığında başlangıçtaki yabancılık azalır. Bilinen, artık düşüncenin kendi düzenine aittir.

Levinas açısından sorun, öznenin her karşılaşmayı bu geri dönüş hareketi içinde tüketebilmesidir. Dünya dışarıdan gelir, fakat sonunda öznenin kavramlarına geri döner. Başka’nın yabancılığı bilgiye, bilgi temsil sistemine, temsil de öznenin kendisine ait anlam evrenine bağlanır. Böylece düşünce karşısındaki farklılığa gerçekten çıkmış gibi görünürken sonunda yine kendi kategorilerine dönmüş olabilir. Yolculuk yapılmıştır, fakat varış noktası başlangıçtaki Aynı’dır.

Aynı bu nedenle yalnızca egoizm anlamına gelmez. Son derece meraklı, bilgili ve dış dünyayla yoğun ilişki kuran özne de Aynı’nın totalizasyonuna düşebilir. Hatta bilme arzusu ne kadar güçlü olursa dışarıdaki her şeyi kavramsal olarak içerme eğilimi de o kadar genişleyebilir. İnsan başka kültürleri, kişileri, toplumsal biçimleri ve düşünceleri büyük bir ayrıntıyla öğrenebilir; fakat bütün bu bilgileri yalnızca kendi teorik şemasının malzemesi hâline getiriyorsa dışarıya açıklık görünümü altında yüksek bir içselleştirme kapasitesi çalışmaktadır.

Başka’nın radikalliği, tam olarak bu içselleştirme hareketinin bir yerde durmak zorunda olduğunu söyler. Karşımdaki kişi benim için anlam taşıyabilir, fakat anlamı yalnızca benim için taşıdığı anlamdan ibaret değildir. Onu tanırım, fakat tanıdığım şey onun bütün varlığı değildir. Onun davranışlarını açıklayabilirim, fakat açıklamam kişinin kendisiyle özdeşleşmez. Başka, benim epistemik erişimimin ötesinde gizemli bir metafizik çekirdek taşıdığı için değil, kendisine ait bir merkez olduğu için indirgenemezdir.

Burada öznel merkezlerin çoğulluğu belirleyicidir. Ben dünyayı kendi bakış açımdan yaşarım; karşımdaki kişi de kendi dünyasının merkezidir. Onu yalnızca benim deneyimimin içindeki figür olarak düşündüğümde, onun kendi perspektifini ikincilleştirmiş olurum. Başka’nın gerçekliği, benim ona baktığım kadar onun da dünyaya baktığını kabul etmeyi gerektirir. Karşımdaki kişi yalnızca görülen değil, gören; yalnızca değerlendirilen değil, değerlendiren; yalnızca etkilenilen değil, etkileyen; yalnızca benim hikâyemdeki karakter değil, kendi hikâyesinin merkezidir.

Aynı ile Başka arasındaki gerilim bu nedenle perspektifler arası sıradan farklılıktan daha serttir. Her iki tarafın da dünyayı kendi merkezinden yaşaması, taraflardan hiçbirinin diğerinin bütün gerçekliğine sahip olamayacağını gösterir. Ben başkasının perspektifini hayal edebilir, sözlerini dinleyebilir ve deneyimlerini öğrenebilirim; fakat onun birinci şahıs varoluşunu kendi bilincime bütünüyle taşıyamam. Başkasının deneyimi bana açılabilir, ancak bana dönüşmez.

İndirgenemez ayrılık ilişkiyi engellemez; tersine gerçek ilişkiyi mümkün kılar. Eğer başkası tamamen benim kavrayışıma dönüşseydi aramızda ilişki değil genişletilmiş özdeşlik olurdu. Aynı şekilde ben tamamen başkasında eriseydim ilişki kuran iki kutup ortadan kalkardı. Karşılaşma, iki farklı merkezin birbirine ulaşabildiği fakat birbirinin yerine geçemediği gerilim alanıdır. Levinas’ın başkalık düşüncesi tam anlamıyla birleşme idealine karşı bu mesafeyi korur.

Mesafe burada kayıtsızlık değildir. Başkasına etik olarak yakınlaşmak onunla aradaki farkı ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Hatta sorumluluk, tam da farkın korunmasına bağlıdır. Karşımdaki kişiyi kendimin uzantısı sayıyorsam ona yardım etmek bile dolaylı öz-yardıma dönüşebilir. Onun gerçekten benden başka olduğunu kabul ettiğimde, ihtiyaçlarının benim arzularımla uyuşmayabileceğini, taleplerinin beni rahatsız edebileceğini ve varlığının benim dünyamın düzenini bozabileceğini de kabul ederim.

Başkalığın rahatsız edici niteliği bu noktada önem kazanır. Aynı, düzen ister; bildiği şeylerle nasıl ilişki kuracağını bilir. Başka ise mevcut düzenin dışında bir talep getirebilir. Onu anlamak için yalnızca eski kategorileri genişletmek yetmeyebilir. Karşılaşma, öznenin kendi kavramlarını, alışkanlıklarını ve hatta kendisi hakkındaki düşüncelerini gözden geçirmesine yol açabilir. Başka, sisteme yeni unsur eklemekle kalmaz; sistemin kendi yeterliliğini sorgulatır.

Tam da bu nedenle Aynı’nın Başka’yı nötralize etme eğilimi anlaşılabilir. Başkalık belirsizlik üretir, öznenin kontrolünü sınırlar ve geleceği tam olarak hesaplanamaz hâle getirir. Kategorileştirme belirsizliği azaltır. “Kimdir?”, “hangi tipe aittir?”, “nasıl davranır?”, “ondan ne beklenebilir?” soruları yalnızca bilgi arzusundan değil, karşılaşılan varlığı öngörülebilir hâle getirme ihtiyacından da doğabilir. Öngörülebilirlik arttıkça başkalığın rahatsız edici fazlalığı azalır.

Kategoriler bu bakımdan psikolojik ve toplumsal güvenlik sağlar. İnsan her karşılaşmayı sıfırdan değerlendirmek zorunda kalmaz; önceki bilgiler yeni durumlara uygulanır. Fakat kategori, tekil kişiye ilişkin her şeyi önceden belirlemeye başladığında güvenlik totalizasyona dönüşür. Karşımdaki kişi konuşmadan önce ne düşündüğünü, davranmadan önce neden davranacağını ve gelecekte ne yapacağını bildiğimi varsayarsam onun varlığını geçmiş kategorilerin tekrarına indirgemiş olurum.

Aynı’nın egemenliği zamanın kapanmasına da böylece bağlanır. Başkasını tamamen bildiğimi düşündüğüm anda onun gelecekte beni şaşırtma kapasitesini azaltırım. Gelecek, kişinin zaten tanımlanmış özünün yeni tezahürlerine dönüşür. “O zaten böyledir” cümlesi yalnızca şimdiki değerlendirme değil, geleceğin işgalidir. Başkalığın korunması ise karşıdaki kişinin henüz olmadığı bir şeye dönüşebileceğini kabul etmeyi gerektirir.

Bu yönüyle Başka, geleceğin ontolojik açıklığıyla yakından ilişkilidir. Kendi iç nedenselliğim belirli ölçüde geçmişimden türeyebilir; fakat karşımdaki kişinin vereceği cevabın tamamı benim geçmişim tarafından belirlenmez. Onun ayrı tarihi, ayrı arzuları ve ayrı seçim alanı vardır. İki varlığın karşılaşması, tek bir kapalı nedensel diziden türetilemeyecek sonuçlar yaratabilir. İlişki bu yüzden gerçek olay üretme kapasitesi taşır.

Buradaki “olay” basitçe beklenmedik hadise değildir. Olay, mevcut sistemin içinde önceden ayrılmış yere tamamen sığmayan karşılaşmadır. Başka’nın sözü benim beklentimi bozabilir, davranışı ilişkiye yeni yön verebilir veya varlığı daha önce sorgulamadığım bir varsayımımı görünür kılabilir. Böyle bir karşılaşmadan sonra yalnızca başkası hakkında daha fazla bilgi sahibi olmam; kendi kavramsal düzenim de değişebilir. Gerçek dışsallık tam olarak bu dönüşüm gücünde hissedilir.

Aynı’nın Başka’yı kendisine indirgemesi yalnızca düşünsel alanda gerçekleşmez. Mülkiyet, kullanım ve iktidar ilişkileri de aynı hareketin maddi biçimleri olabilir. Bir nesneyi sahiplenmek onu kendi kullanım alanıma dahil eder. İnsanlar arasındaki ilişkide de benzer sahiplenme mantığı ortaya çıktığında başkası benim ihtiyacımı, statümü veya kimliğimi destekleyen unsur hâline gelebilir. Karşıdaki kişinin bağımsız amaçları, benim sistemime uyduğu ölçüde değer kazanır.

Sevginin mülkiyet ekonomisine dönüşme riski burada yeniden anlam kazanır. “Benim sevgilim”, “benim ailem”, “benim insanım” gibi aidiyet ifadeleri sıradan ilişkisel yakınlık anlatabilir; fakat sahiplik ontolojik mutlaklığa dönüştüğünde başkası kendi başına merkez olmaktan uzaklaşır. Sevginin yoğunluğu, başkalığın korunmasını garanti etmez. İnsan birini son derece güçlü biçimde sevebilir ve tam da bu yoğunluk nedeniyle onun bağımsızlığını kendi ilişkisinin tehdidi olarak deneyimleyebilir.

Başka’nın özerk arzusu bu noktada Aynı için rahatsız edicidir. Karşımdaki kişi yalnızca benimle ilişkisine göre yaşamıyorsa benim dışımda anlam alanları, ilişkileri ve amaçları vardır. Böyle bir fazlalık kapalı sevgi devresi açısından risk gibi görünebilir. Oysa kişinin gerçekten başka olması tam olarak bunu gerektirir: benimle ilişkisi onun bütün varlığını tüketmez.

Toplum ile birey arasındaki ilişkiye taşındığında benzer gerilim görülür. Toplumsal yapı bireye dil, kimlik ve norm verir; ancak birey yalnızca toplumsal kategorilerinin toplamı olarak ele alındığında Başka’nın tekilliği kaybolur. İnsan sınıf, meslek, cinsiyet, vatandaşlık, eğitim, rol veya herhangi başka sosyal konum üzerinden açıklanabilir; fakat bütün bu kategorilerin kesişimi bile yaşayan tekilliği tamamen tüketmez. Sosyolojik açıklamanın gücü burada aynı zamanda ontolojik sınırına dönüşür.

Sosyal bilim açısından mesele bireyselliği mistik bir bilinemezlik alanına taşımak değildir. İnsan davranışlarında düzenlilikler gerçekten bulunur ve sosyal kategoriler açıklayıcıdır. Fakat olasılık dağılımı tekil kişinin kaderi değildir. Bir grubun istatistiksel özelliği bireyin zorunlu özüne dönüştürüldüğünde bilimsel açıklama ontolojik hükme kayabilir. Başka’nın fazlalığı, genellemenin bireyi tamamen tüketmesine direnç gösterir.

Aynı’nın totalizasyon eğilimi politik yapılarda daha sert sonuçlar doğurabilir. Bir toplum belirli grubu yalnızca kendi düzenine göre tanımladığında grup üyelerinin tekil farklılıkları kaybolur. “Onlar” homojen kategoriye dönüşür. Kategori ne kadar genişlerse gerçek bireyler o kadar görünmez olur. Başka artık karşılaşılan kişi değil, önceden tanımlanmış kolektif imgedir.

İmge kişinin önüne geçtiğinde ilişki tersine döner. Önce kişi görülüp sonra kategori uygulanmaz; kategori kişinin nasıl görüleceğini önceden belirler. İnsan karşısındaki bireyin davranışını kategorinin kanıtı gibi okur. Uymayan özellikler istisna sayılır, uyan özellikler stereotipi doğrular. Böylece toplumsal algı kapalı geri besleme üretir.

Başka’nın etik gücü bu mekanizmanın doğrudan karşısındadır. Karşımdaki tekil yüz, kategoriye tam olarak denk düşmediği için genellemenin sınırını görünür kılar. Kategori tamamen terk edilmese bile kişiyle karşılaşma teorinin mutlaklaşmasını engeller. “Bu grubun üyesi” ile “bu kişi” arasındaki mesafe etik açıdan korunur.

Aynı ile Başka arasındaki gerilim aynı zamanda bilgi ile sorumluluk arasındaki öncelik sorununu da açığa çıkarır. Bir kişiye karşı sorumlu olmak için onu tamamen bilmek zorunda değilim. Hatta “önce tamamen anlamalıyım, sonra sorumluluk üstlenirim” şartı etik ilişkiyi sonsuza kadar erteleyebilir. İnsan hakkında bilgi hiçbir zaman tamamlanmayacağı için sorumluluk da hiçbir zaman başlayamazdı. Levinasçı tersine çevirme, eksik bilgiye rağmen etik talebin geçerli olabileceğini söyler.

Böylelikle epistemik belirsizlik ile etik kayıtsızlık arasındaki bağ kopar. “Onu tam tanımıyorum” ifadesi “ona karşı hiçbir yükümlülüğüm yok” sonucunu doğurmaz. Başkalığın bilinemez fazlası sorumluluğu azaltmak yerine daha dikkatli kılar. Çünkü karşıdaki kişiyi kendi kavramlarımla tüketemediğimi bildiğim ölçüde onun üzerinde daha az ontolojik egemenlik iddia ederim.

Başka’nın indirgenemezliğini kabul etmek, öznenin kendi sınırını kabul etmesidir. Burada sınır yenilgi değil, olgunlaşmış epistemik konumdur. Kendi kavramlarımın sonlu olduğunu, başka kişinin benden bağımsız gerçekliği bulunduğunu ve ilişkiye her zaman benim hesaplayamadığım bir yön katabileceğini kabul ederim. Aynı böylece ortadan kalkmaz; yalnızca mutlaklığını kaybeder.

Levinas’ın düşüncesini Aynı’nın tümüyle kötü, Başka’nın tümüyle iyi olduğu basit ikiliğe indirmek de hatalı olurdu. İnsan yaşamı Aynı’nın düzeni olmadan sürdürülemez. Kimlik, ev, dil, bilgi, alışkanlık ve kavramlar belirli bir içsellik gerektirir. Sorun kendi evine sahip olmak değil, bütün dünyayı kendi evinin odalarına çevirmektir. Başkalık, öznenin iç düzenini yok etmek için değil, onun evrensellik iddiasını sınırlandırmak için ortaya çıkar.

Aynı olmadan Başka’yla ilişki kuracak bir özne de bulunmaz. Kendi sınırı olmayan varlık başkasının farklılığını da ayırt edemez. Önceki seçici geçirgenlik ilkesi burada yeniden anlam kazanır: etik ilişki, öznenin kendi kimliğini koruyarak başkasına açık kalabilmesini gerektirir. Tam özdeşleşme kadar tam ayrılık da ilişkiyi yok eder.

Gerilimin çözülememesi tam da bu nedenle yapısaldır. Aynı, Başka’yı anlamaya çalışmak zorundadır; fakat anlamanın her başarısı başkalığı azaltma riski taşır. Başka’ya hiç yaklaşmamak ise onu gerçek ilişki alanının dışında bırakır. Etik görev, bu gerilimi nihai sentezle ortadan kaldırmak değil, anlama ile indirgememe arasındaki mesafeyi canlı tutmaktır.

Sentez fikrinin burada neden problemli olabileceği de anlaşılır. Eğer Aynı ile Başka daha yüksek bir bütün içinde tamamen uzlaştırılırsa başkalığın radikalliği yine totalite tarafından emilir. Çelişki çözülür, sistem tamamlanır ve iki taraf daha yüksek özdeşliğin momentlerine dönüşür. Levinasçı dışsallık ise bazı gerilimlerin nihai olarak kapatılamayacağını kabul eder. Başka, daha yüksek bütünün parçası olmakla tükenmez.

Tamamlanmamışlık bu nedenle etik ilişkinin kusuru değil, koşuludur. Başkasını anlamaya devam ederim çünkü onu tamamen anlamış olduğumu iddia edemem. İlişki sürer çünkü karşıdaki kişi hakkında söylenebilecek son söz yoktur. Her yeni karşılaşma mevcut bilgimi değiştirebilir. Başkalık böylece ilişkinin tükenmezliğini üretir.

Karşılıklı nedensellik açısından bunun anlamı son derece açıktır. A, B’yi etkiler; B, A’yı değiştirir; fakat A ve B birbirlerinin bütün nedenlerini, anlamlarını ve geleceklerini tüketemez. Her kutup ilişkinin dışında da bir fazlalık taşır. Dolayısıyla karşılıklılık dairesel determinizme kapanmak zorunda değildir; kapanmayı engelleyen şey tarafların birbirlerine tamamen indirgenememesidir.

Levinas’ın Aynı–Başka gerilimi bu noktada özgürlük kavramına da yeni bir zemin verir. Özgürlük yalnızca öznenin kendi içinden neden üretmesi değildir; başka bir varlığın benim nedenlerime indirgenememesi de özgürlüğün ilişkisel koşullarından biridir. Ben başkasını bütünüyle belirleyemediğim için ilişki açık kalır. O da beni bütünüyle belirleyemez. Her iki tarafın indirgenemezliği, karşılaşmanın geleceğini tek merkezden yönetilemez hâle getirir.

Gerçek ilişki bu nedenle kontrolün azalmasını içerir. Başkasının cevabını bütünüyle yönetemem, onun beni nasıl anlayacağını kesin biçimde belirleyemem ve karşılaşmanın beni nasıl değiştireceğini tam olarak hesaplayamam. Kapalı sistem için bu belirsizlik kusurdur; etik ilişki için ise başkalığın gerçekliğinin işaretidir.

Aynı ile Başka arasındaki gerilim nihayetinde varlığın sınırına ilişkin önceki ontolojik problemi daha radikal düzeye taşır. Benliğin sınırı beni başkasından ayırır; etik geçirgenlik onun bana gerçekten ulaşmasını sağlar. Başkası içeri girer, fakat bana dönüşmez. Ben ona açılırım, fakat onda çözülmem. İlişki iki ayrı varlığın kendi sınırlarını koruyarak birbirlerinin dünyasında gerçek fark yaratabildiği yerde mümkün olur.

Levinas’ın burada sağladığı en güçlü düzeltme, açıklığın “ötekini daha çok bilmek” ile özdeşleştirilmesini engellemesidir. Bilgi artabilir, fakat bilgi tek başına başkalığı korumaz. Asıl açıklık, bildiğimiz kişinin bildiğimizden fazla olduğunu kabul edebilme kapasitesidir. Aynı’nın etiği, Başka’yı içeri almakta değil; içeri aldıktan sonra bile onun bütünüyle içeride olmadığını unutmamakta başlar.

7.4. Başka’nın İndirgenemez Fazlalığı

Başka’nın “fazlalığı”, Levinasçı düşüncenin en radikal kavramsal sonuçlarından biridir. Fazlalık burada ölçülebilir bir miktar değildir; kişinin hakkında bildiklerimizden geriye kalan bilinmeyen ayrıntıların toplamı da değildir. Daha temel anlamıyla, karşıdaki varlığın hiçbir kavramsal tanım, nedensel açıklama veya toplumsal sınıflandırmayla bütünüyle özdeşleştirilememesidir. İnsan hakkında söylenen her doğru cümlenin ardından kişi hâlâ o cümleden fazladır. Tanımlar çoğalabilir, bilgi derinleşebilir, davranışlar yüksek doğrulukla öngörülebilir; yine de bütün bu temsiller yaşayan Başka’nın yerini alamaz.

İndirgenemez fazlalığı basit bilinemezlikle karıştırmamak gerekir. “Başkasını asla bilemeyiz” şeklindeki radikal şüphecilik, etik ilişkiyi başka bir yoldan imkânsızlaştırabilir. İnsanlar birbirlerini gerçekten tanıyabilir, niyetlerini anlayabilir, geçmişlerini öğrenebilir ve oldukça doğru öngörüler geliştirebilir. Levinasçı fazlalık bilginin imkânsızlığını değil, bilginin ontolojik eşdeğerlik iddiasının imkânsızlığını gösterir. Bilgi kişiye temas eder; kişi bilgiye indirgenmez.

Bir harita ile bölge arasındaki fark burada yararlı bir analoji sunar. Harita son derece ayrıntılı olabilir, yolları, yükseltileri ve sınırları doğru biçimde gösterebilir; fakat hiçbir harita bölgenin kendisi değildir. Haritanın amacı zaten bölgenin bütün maddi gerçekliğini yeniden üretmek değil, belirli ilişkileri anlaşılır kılmaktır. Benzer biçimde insan hakkındaki psikolojik, sosyolojik veya biyografik bilgiler kişiye ilişkin son derece güçlü haritalar üretebilir. Sorun, haritayı bölgeyle özdeşleştirdiğimizde başlar.

İnsan söz konusu olduğunda fark daha da radikaldir, çünkü Başka yalnızca üzerine harita çizilen pasif alan değildir. Kendisini yorumlayabilir, hakkında kurulmuş tanımlara itiraz edebilir, gelecekte başka türlü davranabilir ve onu sınıflandıran sistemi etkileyebilir. Nesne olarak incelenirken özne olarak cevap verir. Dolayısıyla kişi hakkındaki bilgi, bilginin nesnesinin kendi müdahalesi tarafından sürekli yeniden açılabilir.

Başka’nın fazlalığı tam olarak bu cevap verebilme kapasitesinde görünür. Taş hakkında teori kurduğumda taş teorime sözlü olarak itiraz etmez; insan ise kendisi hakkında söylediğim şeyi reddedebilir, düzeltebilir, alaya alabilir veya hiç beklemediğim davranışla geçersizleştirebilir. Onun cevabı her zaman doğru olmak zorunda değildir, fakat cevap verme imkânının kendisi ontolojik olarak önemlidir. Karşıdaki kişi açıklamamın pasif içeriği değildir; açıklamaya geri dönebilen merkezdir.

Cevabın varlığı karşılıklı nedenselliği sıradan geri beslemeden farklılaştırır. Bir termostat da çevreden gelen değişikliğe cevap verir; fakat insanın cevabı yalnızca önceden belirlenmiş düzenleyici mekanizmayla sınırlı değildir. Kişi karşılaşmayı yorumlar, ona anlam verir, kendi geçmişini yeniden okur ve bazen ilişkinin kurallarını bile değiştirebilir. Dolayısıyla Başka’nın fazlalığı basit reaktivite değil, anlam üreten karşılık kapasitesidir.

Bu anlam üretme kapasitesi kişinin geleceğini bütünüyle hesaplanamaz kılar. Hesaplanamazlık nedensizlik anlamına gelmez. Başka’nın da geçmişi, karakteri, alışkanlıkları ve koşulları vardır; davranışı hiçbir yerden gelmez. Fakat benim erişebildiğim nedenler onun bütün nedenselliği değildir. Kendi iç deneyimi, bilmediğim bağlantılar, değişen koşullar ve yeni yorumlar vardır. Dolayısıyla benim modelim ne kadar güçlü olursa olsun onun geleceğini ontolojik olarak tüketemez.

Fazlalığın zamansal boyutu bu nedenle önemlidir. Kişi yalnızca şimdi hakkında eksik bildiğim biri değildir; henüz olmadığı şeyleri olabilme kapasitesi taşıyan varlıktır. Gelecek onun mevcut özelliklerinin mekanik toplamı değildir. İnsan kendi geçmişine cevap verebilir, alışkanlıklarını değiştirebilir, yeni ilişkiler kurabilir ve kendisi hakkında daha önce taşıdığı tanımı reddedebilir. Başka’nın fazlalığı geleceğin açık kalmasının kişilerarası biçimidir.

Bir insanı geçmiş davranışlarına indirgemek, bu fazlalığı zamansal olarak ortadan kaldırır. “Bunu yaptı, demek ki budur” biçimindeki çıkarım eylemden öz üretir. Bazı davranışların karakter hakkında gerçekten güçlü bilgi taşıdığı açıktır; fakat eylem ile ontolojik öz arasında mutlak eşitlik kurulduğunda kişinin değişme kapasitesi kaybolur. Başka yalnızca yaptıklarının toplamı hâline gelir.

Etik açıdan değişme ihtimalini tanımak, geçmiş eylemlerin sonuçlarını yok saymak değildir. Sorumluluk ile indirgenemezlik birlikte düşünülebilir. İnsan yaptığı şeylerden sorumlu tutulabilir, fakat hiçbir eylem kişinin tüm varlığını tek başına tüketmek zorunda değildir. Başka’nın fazlalığı suçun, hatanın veya erdemin ötesinde insanın herhangi bir tekil betimlemeye eşit olmadığını korur.

Aynı durum olumlu idealleştirme için de geçerlidir. Başkasını yalnızca “iyi”, “kusursuz”, “zeki”, “fedakâr” veya başka olumlu kategori içinde dondurmak da onu sınırlayabilir. İdealizasyon görünüşte değer artırır, fakat kişiyi belirli imgeyi sürdürmek zorunda bırakabilir. Fazlalık yalnızca olumsuz sınıflandırmadan kurtuluş değildir; her türlü total kimlik atamasından taşmadır.

Sevgi ilişkilerinde idealizasyonun tehlikesi özellikle açıktır. Seven kişi sevdiğinin zihinsel imgesini gerçek kişiden daha fazla sevmeye başladığında ilişkinin yönü tersine döner. Karşıdaki kişi imgeye uymadığında hayal kırıklığı yaratır; oysa sorun kişinin değişmesi değil, sevginin yaşayan başkalık yerine sabit temsile bağlanmasıdır. Başka’nın fazlalığını kabul eden sevgi, sevilen kişinin benim tasarımımı aşabileceğini baştan kabul eder.

Bu kabul sevgiyi belirsiz ve riskli hâle getirir. Kişiyi tamamen bildiğime inandığım ilişkide kontrol daha yüksektir; fakat gerçek başkalığın bulunduğu ilişkide karşımdaki kişi beni şaşırtabilir. Aynı zamanda ilişkinin kendisi de beni değiştirebilir. Etik yakınlık bu riski ortadan kaldırmak yerine taşıyabilme kapasitesidir.

Fazlalık, karşılıklı sevginin neden salt mübadele ekonomisine indirgenemeyeceğini de gösterir. Eğer iki tarafın bütün davranışları verdikleri ve aldıkları üzerinden hesaplanabiliyorsa ilişki işlevsel eşdeğerlikler sistemine dönüşür. Oysa sevilen kişi bana sağladığı doyumdan daha fazladır. Onun değeri benim ihtiyaçlarıma yaptığı katkıyla tamamen ölçülemez. Sevgi, karşıdaki kişinin işlevsel olmayan fazlalığını da kabul ettiği ölçüde mülkiyet ve değişim mantığından uzaklaşır.

Toplumsal kurumlar açısından bu fazlalığı korumak daha zordur, çünkü kurumların işlemesi standartlaştırma gerektirir. Hukuk, eğitim, sağlık veya bürokrasi her bireyi tamamen benzersiz vaka olarak ele alamaz; kategoriler zorunludur. Fakat kategori zorunluluğu kişi ile kategori arasındaki farkın unutulmasını gerektirmez. Bir insan hukuken belirli statüye, tıbben belirli tanıya veya idari olarak belirli sınıfa girebilir; yine de kurumsal kategori onun bütün varlığı değildir.

Kurumsal kapanma, kategorinin artık operasyonel araç değil ontolojik kimlik hâline gelmesiyle başlar. Kişinin ne söyleyeceği, neye ihtiyaç duyduğu veya nasıl değişebileceği kategori tarafından önceden belirlenir. Sistem verim kazanır, fakat tekil farklılığa körleşir. Başka’nın fazlalığı, kurum açısından sürekli bir istisna baskısı yaratır: gerçek insanlar hiçbir sınıflandırma şemasına kusursuz biçimde sığmaz.

İstisna burada sistemin hatası olmayabilir; sistemin gerçeklikle temasının kanıtı olabilir. Her kategori gerçekliğin belirli örüntülerini yakalar, fakat kategoriyle nesnesi arasında artık kalır. Hiç istisna üretmeyen sistem iki ihtimalden biriyle karşı karşıyadır: ya gerçekliği olağanüstü kusursuz biçimde açıklamaktadır ya da uymayan durumları görünmez hâle getirmektedir. İkinci ihtimal sosyal ve etik sistemlerde çok daha dikkat çekicidir.

Başka’nın fazlalığı kategoriyi yok etmez; kategoriyi geçici ve sınırlandırılmış hâle getirir. “Şimdilik bunu böyle anlıyorum” ile “sen bundan ibaretsin” arasındaki fark etik açıdan büyüktür. İlk ifade bilginin kullanılabilirliğini korurken revizyon ihtimalini açık bırakır. İkincisi kavramı ontolojik hükme dönüştürür.

Epistemik tevazu da burada yalnızca kişinin bilgisinin az olduğunu kabul etmesi değildir. Çok bilgili biri de epistemik olarak mütevazı olabilir; çünkü bilgisinin nesneyle özdeş olmadığını bilir. Buna karşılık az bilgi sahibi biri son derece totalleştirici olabilir; birkaç gözlemden kişinin bütün varlığı hakkında kesin hüküm çıkarabilir. Fazlalığı kabul etmek bilgi miktarından çok bilginin kendi sınırına ilişkin bilgisidir.

Levinasçı sonsuzluk fikrinin etik gücü de bu bağlamda anlaşılabilir. Başka, kavramsal totaliteye tam olarak sığmaması bakımından sonlu bilgi tarafından tüketilemeyen bir boyut taşır. Buradaki sonsuzluk, kişinin sınırsız özelliklere sahip olduğu yönündeki niceliksel iddia değildir. Daha çok, her temsilin karşısında temsilin tamamlanmasını engelleyen aşkınlık hareketidir. Ben başkasını kavrarım; fakat kavrayışım her defasında onun gerisinde kalır.

Geride kalma, düşüncenin başarısızlığı olmak zorunda değildir. Aksine, karşımdaki varlığın gerçekten benden bağımsız olduğunu doğrular. Eğer onu hiçbir artık bırakmadan kavramsal olarak yeniden üretebilseydim, benim zihnimdeki model ile onun gerçekliği arasındaki fark kaybolurdu. Başkalığın sona erdiği bu durum epistemik zafer gibi görünürken ontolojik olarak Başka’nın silinmesi anlamına gelebilirdi.

Fazlalığın etik anlamı, kişiye sürekli bir yeniden karşılaşma hakkı tanımasıdır. Başkasını bir kez tanımlayıp dosyayı kapatamam. Her yeni ilişki anı onun hakkında daha önce kurduğum imgeyi değiştirebilir. Kişi kendisiyle ilgili benim anlatımdan farklı bir anlatı getirebilir. Böylece ilişki geçmiş bilginin mekanik uygulanması olmaktan çıkar.

Yeniden karşılaşma, karşılıklı nedenselliğin dairesel kapanmasını doğrudan zayıflatır. A’nın B hakkında oluşturduğu temsil, A’nın B’ye davranışını belirler; davranış B’nin cevabını etkiler; cevap A’nın temsilini güçlendirebilir. Eğer A, B’nin cevabını yalnızca mevcut temsile göre yorumluyorsa çevrim kapanır. Başka’nın fazlalığını kabul etmek ise cevabın gerçekten yeni anlam taşıyabileceği ihtimalini açık bırakır. B’nin davranışı A’nın temsilini doğrulamak zorunda değildir; temsilin kendisini değiştirebilir.

Kişilerarası ilişkilerde stereotiplerin kendi kendini doğrulaması tam da bu yüzden güçlüdür. A, B’yi soğuk görür ve mesafeli davranır; B mesafeye karşılık geri çekilir; A, B’nin geri çekilmesini başlangıçtaki “soğuk” yargısının kanıtı sayar. Sistem kendi varsayımını davranış yoluyla üretmiştir. Fazlalığı kabul etmek, B’nin davranışının başka açıklamaları olabileceğini ve A’nın kendi etkisinin sonucu değiştirmiş olabileceğini hesaba katmayı gerektirir.

Başka’nın fazlalığı böylelikle nedensellik sisteminde yorum boşluğu açar. Sonuç tek bir nedene bağlanmaz, kişi tek bir davranışla tüketilmez ve geri bildirim doğrudan doğrulamaya çevrilmez. Aradaki boşluk kararsızlık değil, yeni bilgi ihtimalidir. İnsan “henüz bilmiyorum” diyebildiği ölçüde karşısındaki kişi mevcut modelin dışında konuşabilir.

“Henüz bilmiyorum” ifadesinin ontolojik değeri burada dikkat çekicidir. Kapalı sistem bilgi boşluğunu mümkün olduğunca hızlı doldurmak ister; belirsizlik kontrol kaybıdır. Açık ilişki ise bazı belirsizlikleri hemen kapatmadan taşıyabilir. Bilinmeyen alanın korunması, Başka’ya kendi farklılığını gösterecek zaman ve yer verir.

Bu durum karar vermenin sonsuza ertelenmesini gerektirmez. Hayatta eksik bilgiyle karar vermek zorunludur. Etik fark, kararın geçici bilgiye dayandığını unutmamaktır. Bugün belirli değerlendirme yapılabilir; yarın yeni karşılaşma onu değiştirebilir. Böylece hüküm mutlak ontolojik kapanış yerine revize edilebilir yönelim olur.

Başka’nın fazlalığı, öznenin kendi kendisini bilmesi bakımından da öğreticidir. İnsan kendisini de bütünüyle şeffaf bir nesne olarak kavrayamaz. Kendi davranışları, bilinçdışı yönelimleri, değişen değerleri ve gelecekteki kararları hakkında eksik bilgiye sahiptir. Dolayısıyla “ben” bile kendi kavramlarının tamamen tüketemediği bir açıklık taşır. Başkasına gösterilmesi gereken epistemik ihtiyatın bir kısmı benliğin kendisine de uygulanabilir.

Kendilik anlatıları burada faydalı fakat sınırlı yapılardır. İnsan geçmişini anlamlandırmak için kendisi hakkında hikâyeler kurar. Bu hikâyeler davranışlara süreklilik verir, fakat tamamen kapandıklarında kişiyi kendi anlatısına hapsedebilirler. “Ben buyum” ifadesinin yanında “başka türlü olabilirim” ihtimali korunmadığında öz-anlatı ontolojik totalizasyona dönüşür.

Başkasının fazlalığını kabul etmek ile kendi fazlalığını kabul etmek arasında böylece paralellik oluşur. Ne öteki ne ben kendi geçmiş açıklamalarımızın tamamen eşiti değiliz. Kimlik vardır, fakat kimlik geleceği tüketmez. Süreklilik vardır, fakat süreklilik değişmez öz demek değildir. İndirgenemez fazlalık tekilliğin zamansal açıklığıdır.

Toplumsal düzeyde bu ilke normların mutlaklaştırılmasını da sınırlar. İnsanların davranışlarını düzenlemek için normlar gerekir; ancak tekil durumların hiçbir farklılık taşımadığı varsayıldığında adalet mekanik uygulamaya dönüşebilir. Aynı kuralın bütün olaylara kör biçimde uygulanması eşitlik görünümü yaratırken özgül bağlamı yok sayabilir. Başka’nın fazlalığı, genel norm ile tekil vaka arasında sürekli bir yorum ihtiyacı doğurur.

Burada etik, kuralsızlık değildir. Kuralın tekil gerçeklikle karşılaşırken yorumlanmasıdır. Tıpkı Giddens’ın pratik bilinç çözümünde kuralın bütün uygulama koşullarını kendi içinde taşıyamaması gibi, etik norm da karşılaşılan kişinin bütün özgüllüğünü önceden kodlayamaz. Uygulama sırasında bağlamın fazlalığı belirir.

Fakat Levinasçı fazlalık, yalnızca bağlamsal uygulamadan daha radikaldir. Mesele kuralın her vakayı ayrıntılı biçimde öngörememesi değil, karşımdaki kişinin herhangi bir normatif veya ontolojik sistem tarafından bütünüyle tüketilememesidir. Kural daha gelişmiş hâle getirilebilir, sınıflandırma daha hassas olabilir; yine de kişi kategoriden fazla kalır.

Bu “fazla kalma” durumu düşüncenin sürekli çalışmasını zorunlu kılar. Sistem tamamlanmışsa düşünmeye gerek azalır; bütün varlıkların yeri bellidir. Başkalığın fazlalığı ise düşünceyi açık tutar. Her yeni karşılaşma kavramların yeniden sınanmasını gerektirebilir. Düşünce kendi kesinliğini artırmak kadar kendi sınırını yeniden keşfetmek zorunda kalır.

Felsefi sistem açısından bu oldukça radikal bir sonuçtur. Felsefe çoğu zaman kavramların en yüksek bütünlüğünü arar; Levinasçı çizgide ise en yüksek etik duyarlılık, bütünlüğün belirli yerde tamamlanmamasını gerektirir. Kavramsal sistem ne kadar kapsamlı olursa olsun kendi dışında bir fazlalık için yer bırakmalıdır. Kapanmamışlık yöntemsel eksiklik değil, başkalığın varlığına uygun düşünme biçimidir.

Fazlalığın politik önemi de buradadır. Bir siyasal sistem yurttaşları yalnızca yönetilebilir kategorilere indirgediğinde insanların kurum tarafından öngörülemeyen talepleri tehdit gibi görülebilir. Oysa tekil talepler sistemin kategorilerinin eksikliğini gösterebilir. İnsanların kurumsal rollerinden fazla olması, siyasal düzenin hiçbir zaman nihai biçim olarak tamamlanmamasını gerektirir.

Toplumun kendisini kusursuz ve nihai düzen ilan etmesi, Başka’nın fazlalığını tarihsel olarak kapatma girişimidir. Eğer mevcut kurumlar insan ihtiyaçlarının bütününü temsil ediyorsa yeni talep irrasyonel veya düşmanca görünür. Fazlalığın kabulü ise yeni ihtiyaçların, kimliklerin ve adalet taleplerinin mevcut düzenin kavramlarını aşabileceğini kabul eder. Toplum böylece kendi geleceğine yapısal olarak yer bırakır.

Başka’nın indirgenemezliği aynı zamanda hakikatin tek bir özneye ait olamayacağını gösterir. Karşıdaki kişi benim görmediğim bir şeyi görebilir, yaşamadığım bir deneyim taşıyabilir veya aynı olaya başka bir açıdan yaklaşabilir. Bu farklılıkların tümü otomatik olarak doğru değildir; fakat benim perspektifimin dünya ile özdeş olmadığını hatırlatır. Başkalık epistemik dünyayı çoğullaştırır.

Arendtçi ortak dünya ile Levinasçı Başka arasında burada dikkatli bir akrabalık kurulabilir. Arendt’te farklı perspektifler ortak dünyayı daha gerçek kılar; Levinas’ta Başka benim kavramsal dünyamın totalleşmesini engeller. Birincisi çoğulluk üzerinden ortak gerçekliği, ikincisi indirgenemezlik üzerinden etik dışsallığı korur. Her iki durumda tek perspektif bütünlük iddiasını kaybeder.

Meerloo’nun epistemik kapanması açısından bakıldığında da fazlalığın değeri nettir. Kapalı topluluk üyeleri birbirlerinin inançlarını doğruladıkça sistem kendi hakikatini üretir. Başka’nın gerçek fazlalığı ise yalnızca “başka görüş” olarak sisteme eklenirse kolaylıkla emilebilir. Daha radikal olan, sistemin kendi doğruluk ölçütlerinin de sonlu olduğunun kabul edilmesidir. Başkalık yeni bir fikirden önce, mevcut fikirlerin nihai olmama koşuludur.

Laing’in bölünmüş benliğinde ise dış dünya tehdide indirgenmişti. Başkaları gerçek kişiliklerinden fazla olarak “tehdit kaynakları” hâline gelir; benlik onları kendi savunma sisteminin kategorileriyle görür. Başka’nın fazlalığını koruyabilmek, karşıdaki kişinin benim korkumun işlevi olmadığını kabul etmeyi gerektirir. O beni tehdit edebilir veya etmeyebilir; fakat ne olursa olsun benim tehdit modelim onun bütün varlığı değildir.

Aynı şekilde ben de başkasının bana ilişkin modelinden fazlayımdır. Etik karşılıklılık burada simetrik yükümlülük hesabına dönüşmese bile indirgenemezliğin çift yönlü sonucu vardır: hiçbir kişi diğerinin ontolojik mülkü değildir. İlişkinin içinde birbirimize dair bilgiler üretiriz, fakat birbirimizin bütün varlığı üzerinde epistemik egemenlik kuramayız.

Fazlalığın bu çift yönlü yapısı sınırı yeniden olumlu hâle getirir. Aramızdaki mesafe sevginin, bilginin veya toplumsal ilişkinin eksikliği değildir; karşılıklı indirgenemezliğin koşuludur. Mesafe tamamen kapandığında kişi başkasında erir; mesafe mutlaklaştığında ilişki kesilir. Etik yakınlık, mesafeyi yok etmeden onu geçilebilir kılmaktır.

Geçilebilir fakat kapatılamaz mesafe, seçici geçirgenliğin en incelmiş insanî biçimidir. Başkasının sözü bana ulaşır, beni dönüştürür ve kendi kavramlarımı sorgulatabilir. Benim cevabım da ona ulaşabilir. Fakat hiçbir iletişim iki özneyi tek bir bilinç sistemine dönüştürmez. İlişkinin başarısı tam birleşme değil, farklılığın temas içinde yaşayabilmesidir.

Başka’nın indirgenemez fazlalığı sonuçta bir boşluk veya yetersizlik değil, ilişkinin tükenmemesini sağlayan ontolojik artıktır. Karşımdaki kişi hakkında her şeyi söylediğimi düşündüğüm anda bile onun verebileceği yeni cevap, yaşayabileceği yeni deneyim ve dönüşebileceği yeni biçim vardır. İlişki bu yüzden yeniden başlayabilir. Geçmiş karşılaşmalar geleceği koşullandırır, fakat geleceğin tamamını tüketmez.

Levinas’ın bu düzeydeki katkısı, dışsallığı sistemin henüz fethedemediği geçici alan olmaktan çıkarır. Dışarısı daha fazla bilgiyle tamamen içeri alınacak eksik bölge değildir. Başkalık, bilginin artmasına rağmen korunabilecek yapısal indirgenemezliktir. Başka, bilmediğimiz için başka değildir; bildiğimiz hiçbir şey onun bütün varlığı olamadığı için başkadır.                                                                           

7.5. Dışsallığın Üçüncünün Radikal Biçimi Olarak Okunması

Üçüncü operatör kavramı Richard of St. Victor’dan Giddens’a kadar farklı biçimlerde ilişkinin kendi üzerine kapanmasını engelleyen işlev olarak ortaya çıkmıştı; Levinas’ta ise bu işlev en radikal biçimine ulaşır. Önceki örneklerde üçüncü çoğu kez ilişkinin içinde çalışan bir açıklık mekanizmasıydı: müşterek sevilen kişi ikili sevginin yönünü değiştiriyor, pratik bilinç yapı ile fail arasındaki aktarımı bire bir mekaniklikten çıkarıyordu. Levinasçı dışsallıkta üçüncü yalnızca kapalı sistemin içinde yeni bir dolaşım kanalı açmaz; sistemin bütünlüğünün hiçbir zaman nihai olamayacağını gösterir. Dolayısıyla üçüncü artık yalnızca geçirgenliği artıran işlem değil, bütünlüğün mutlaklaşmasına ontolojik ve etik sınır koyan dışsallık hâline gelir.

Radikallik tam olarak “dışarısı”nın statüsünde bulunur. Kapalı sistem çoğu zaman dışarıyla ilişki kurabilir, fakat ilişkiyi kendi kategorileri içinde işlediği için dışarıyı sonunda içerinin uzantısına dönüştürür. Yabancı fikir mevcut teori içinde sınıflandırılır, farklı kişi bilinen kimlik kategorilerine yerleştirilir, beklenmedik olay eski nedensel şema içinde açıklanır. Dışarı fiziksel veya fenomenal olarak vardır; ancak sistemin kendisini gerçekten değiştirecek bağımsızlık taşımaz. Levinasçı Başka ise tam da bu asimilasyon hareketinin tamamlanamayacağı noktayı temsil eder. Dışsallık, henüz içselleştirilmemiş olan değil, bütünüyle içselleştirilemeyecek olandır.

Üçüncü operatörün önceki tanımlarında “sistemden tamamen dışarıda olan şey ilişkiye giremez, tamamen içeride olan şey ise farklılık üretemez” problemi vardı. Levinas’ın düşüncesi bu ikilemi daha incelikli biçimde aşar. Başka bana ulaşır; yüzüyle karşılaşırım, sözünü duyarım, ondan etkilenirim ve ona cevap vermek zorunda kalırım. Dolayısıyla dışsallık temas edilemez değildir. Fakat temas, Başka’yı bana dönüştürmez. İlişki kurulur, fakat özdeşlik oluşmaz. Dışsallık erişilebilir olduğu hâlde tüketilemez kalır.

Tam da bu yapı üçüncünün en olgun biçimini verir: temas içinde indirgenemezlik. Mutlak dışarılık hiçbir karşılaşmaya izin vermese ontolojik olarak ilgisiz kalırdı; tam içsellik ise mevcut sistemin başka bir momentinden fazlası olmazdı. Levinasçı Başka bu iki uç arasında değildir; daha doğrusu, ikisini klasik anlamda uzlaştırmaz. Başka benim dünyama girer ve aynı anda benim dünyamın kendisini tamamlamasını imkânsızlaştırır. Onun varlığı içerinin sınırında duran sabit bir nesne değil, içerinin “tamamlandım” diyememesinin sürekli nedenidir.

Bu açıdan üçüncü operatör artık bir arabulucu olarak düşünülemez. Arabulucu iki taraf arasındaki iletişimi kolaylaştırabilir, çatışmayı çözebilir veya ortak zemini güçlendirebilir. Radikal dışsallığın böyle bir uzlaştırma görevi yoktur. Başka kimi zaman tam tersine mevcut uyumu bozar, öznenin kavramsal konforunu kırar ve kendinden emin bütünlüğü rahatsız eder. Üçüncünün anti-kapanmacı gücü bazen uzlaşma değil, çözülemeyen farkın korunmasıdır.

Çözülemeyen fark ifadesi de mutlak çatışma anlamına gelmez. Başka’yla anlaşmak, ortak yaşam kurmak, sevgi geliştirmek veya bilgi paylaşmak mümkündür. Fakat uzlaşma başkalığı ortadan kaldırmaz. İki insan aynı konuda anlaşabilir ve yine iki ayrı özne olarak kalır. Etik ilişki, anlaşmanın farklılığı tüketmediği; çatışmanın da ilişkiyi mutlak kopuşa çevirmediği alanı korur. Dışsallık hem yakınlığın hem mesafenin aynı anda mümkün olmasını sağlar.

Üçüncünün radikal biçimi olarak dışsallık, böylece sınırın çifte işlevini etik düzeye taşır. Başka benden ayrıdır; bu ayrım onun tekilliğini korur. Aynı zamanda bana ulaşabilir; bu temas beni değiştirebilir. Ayrım yalnızca korunma, temas yalnızca asimilasyon değildir. Etik sınır hem “sen ben değilsin” hem de “senin varlığın beni ilgilendiriyor” diyebilme kapasitesidir. İki cümleden biri çıkarıldığında ya kayıtsızlık ya totalizasyon ortaya çıkar.

Buradaki üçüncülük geometrik sayıdan tamamen kopar. İki özne arasındaki ilişkide bile radikal dışsallık üçüncü işlev görebilir, çünkü “üçüncü” bir üçüncü kişi anlamına gelmez; ilişkinin iki tarafın karşılıklı belirlenimine indirgenemeyen boyutudur. A ile B birbirlerini etkilerken her biri diğerinin açıklama alanından fazla kalıyorsa ilişkinin içinde üçüncül bir açıklık vardır. C, bağımsız nesne değil, A’nın B’yi ve B’nin A’yı tamamen tüketememesidir.

Böyle düşünüldüğünde üçüncü operatörün ontolojik formu daha soyut hâle gelir. Bir sistemin eleman sayısıyla ilgisi yoktur. İki unsurlu sistem geçirgen olabilir, bin unsurlu sistem tamamen kapalı olabilir. Ölçüt, sistemin kendi iç ilişkilerinden türetemediği bir fazlalığın bulunup bulunmamasıdır. Eğer bütün unsurların anlamı yalnızca sistem içi konumlarından çıkıyorsa yapı sayısal olarak çok fakat ontolojik olarak kapalıdır. Eğer bir tek ilişki bile tarafların birbirlerine indirgenemeyen dışsallığını koruyorsa yapıda anti-kapanmacı üçüncü işlev çalışmaktadır.

Levinas bu noktada “üçüncü” fikrini totalite problemine bağlamayı mümkün kılar. Kapalı sistemin asıl iddiası yalnızca düzenli çalışmak değildir; kendi sınırları içinde gerçekliğin tamamını açıklayabileceği varsayımıdır. Başka’nın varlığı bu varsayımı bozar. Sistem ne kadar kapsamlı olursa olsun karşısında kendi kavramlarının sonucu olmayan bir özne vardır. Onu anlamaya çalışabilir, fakat anlamanın başarıları toplamı bile onu sisteme eşitlemez.

Dışsallığın üçüncül işlevi epistemik açıdan burada belirgindir. Sistem kendi kavramlarına dışarıdan doğrulama almakla yetinmez; gerektiğinde kavramların kendisini değiştirmek zorunda kalabilir. Başka’nın sözü yalnızca önceden belirlenmiş sorulara cevap değildir. Bazen sorunun hatalı kurulmuş olduğunu gösterir. Böyle bir karşılaşmada dışsallık bilgi eklemez; bilginin mimarisini sarsar.

Gerçek anti-kapanma için bu ayrım kritiktir. Kapalı bir teori yeni bilgi alabilir ve yine kapalı kalabilir; çünkü bütün yeni verileri eski kategoriler içinde işleyebilir. Dışsallığın radikal biçimi ancak verinin mevcut kategorileri yetersiz bırakabilmesiyle ortaya çıkar. Başka, teorinin yeni örneği değil, teorinin kendi kavramsal sınırını gösteren vaka hâline gelir.

Bireysel ilişkide de aynı hareket görülür. Bir kişi hakkında çok güçlü bir modele sahip olabilirim. Ne zaman neye kızacağını, hangi davranıştan hoşlanacağını ve belirli durumda ne söyleyeceğini oldukça isabetli biçimde tahmin edebilirim. Model faydalıdır; fakat kişi bir gün beklenmedik cevap verdiğinde iki seçeneğim vardır. Ya cevabı istisna sayarak modeli korurum ya da modelimin kişinin bütün gerçekliği olmadığını kabul ederim. Radikal dışsallık ikinci ihtimali sürekli açık tutar.

Böylece Başka’nın sürpriz üretme kapasitesi üçüncülüğün fenomenolojik işareti hâline gelir. Sürpriz mutlak rastlantı değildir; benim modelimin yetersizliğidir. Karşımdaki kişi kendi nedenleriyle hareket eder, fakat bu nedenlerin tamamı benim sistemime ait değildir. Sürpriz, başkasının nedenselliğinin benim nedensel haritamdan fazla olduğunu gösterir.

Özgürlüğün burada farklı bir anlamı belirir. Özgürlük nedensiz hareket etmek değil, bir başkasının bütün nedenlerini tek bir dış sistemin tüketememesidir. İnsan belirlenmiş olabilir, fakat hiçbir tekil ilişki veya teori tarafından tamamen belirlenmiş sayılmaz. Onun tarihi, bedeni, toplumsal koşulları ve psikolojik örüntüleri davranışını etkiler; yine de karşımdaki kişi bu açıklamaların toplamıyla ontolojik olarak özdeşleşmez. Dışsallık, nedensellik içinde kalan fakat tekil nedensel kapanmaya direnen fazlalıktır.

Bu yaklaşım üçüncü operatörü metafizik mucizeden de uzaklaştırır. Sistemi açmak için nedenselliğin dışından açıklanamayan kuvvet çağırmaya gerek yoktur. Başka’nın benim sistemime indirgenememesi yeterlidir. Onun davranışının kendi nedenleri olabilir; önemli olan bu nedenlerin tümünün benim kapalı çevrimimden türememesidir. Açıklık acausal boşluk değil, nedensel çoğulluğun bir sisteme indirgenememesidir.

Teolojik düzlemde müşterek sevilen üçüncü, ikili sevginin kendi karşılıklılığına kapanmasını önlüyordu. Sosyolojik düzlemde pratik bilinç, yapı ile fail arasında yorum fazlası yaratıyordu. Epistemik düzlemde dış gerçeklik, inanç çevriminin kendi doğruluğunu üretmesini sınırlıyordu. Levinasçı dışsallık ise bütün bu örneklerin en soyut mantığını görünür kılar: sistem, kendi dışındaki farkın varlığını tanıdığı ölçüde totalleşemez.

Fakat burada dışarının yalnızca coğrafi veya toplumsal olarak uzak olanla özdeşleştirilmemesi gerekir. Dışsallık sistemin hemen yanında, hatta en yakın ilişkide bulunabilir. Yıllardır tanınan kişi bile kavrayışın tamamından fazla kalabilir. En tanıdık insan bile bütünüyle Aynı’ya dönüşmez. Dolayısıyla dışsallık mesafe miktarı değil, indirgenemezlik statüsüdür.

Bu fikir benliğin kendi kendisiyle ilişkisine kadar genişletilebilir. İnsan kendi geçmişini, karakterini ve arzularını anlamaya çalışırken kendisini tamamen açıklayabildiğini düşündüğünde öz-totalizasyon riski doğar. Kendi benliğinde bile bilinmeyen, dönüşebilen veya henüz ortaya çıkmamış olan vardır. “Ben buyum” ifadesi kullanışlı bir kimlik sınırı sağlar; ancak “bundan başka bir şey olamam” biçimine geçtiğinde benlik kendi geleceğini kapatır. Kişinin kendi içindeki yabancılık bile üçüncül işlev görebilir.

Öznenin kendisine tam şeffaf olmaması burada patolojik eksiklik değil, kimi zaman dönüşüm imkânıdır. İnsan gelecekte hangi deneyimin kendisini değiştireceğini, hangi yeteneğinin açığa çıkacağını veya mevcut değerlerini ne ölçüde yeniden yorumlayacağını tam bilemez. Benlik kendi geleceği karşısında da kısmen Başka’dır. Böylece radikal dışsallık yalnızca kişiler arasında değil, zaman içindeki özdeşlikte de çalışır.

Geçmiş ile gelecek arasındaki ilişki üçüncülüğün başka bir biçimini ortaya çıkarır. Geçmiş beni koşullandırır, fakat geleceğin tamamını tüketmez. Eğer geçmiş bütün gelecek durumlarını zorunlu biçimde belirleseydi zaman yalnızca kapalı nedenselliğin uzaması olurdu. Geleceğin açıklığı, geçmişte bulunmayan mutlak nedensizlikten değil, yeni karşılaşmaların mevcut örüntüleri değiştirebilme kapasitesinden doğar. Dışsallık zamana nüfuz ettiğinde gelecek gerçekten gelecek hâline gelir.

Levinasçı etik sorumluluk da geleceğin bu açıklığına bağlanabilir. Başka’nın çağrısına verdiğim cevap, yalnızca geçmiş alışkanlıklarımın tekrarı olmak zorunda değildir. Onun karşısında kendi davranışımı yeniden değerlendirebilirim. Etik kesinti, kişinin kendi alışılmış nedenselliğini tamamen ortadan kaldırmaz; fakat onun üzerine başka bir yönelim bindirir. “Ben böyleyim” cümlesi, “ona karşı ne yapmalıyım?” sorusuyla karşılaştığında benliğin iç devresi açılır.

Üçüncü operatörün radikal dışsallık biçimi bu nedenle yalnızca bilişsel değil, normatiftir. Dışarıdaki şey bana yeni bilgi vermekle kalmaz; mevcut davranışımı değiştirmemi talep edebilir. Sistem kendi varlığını sürdürmek açısından rasyonel olan davranışla başkasına karşı doğru olan davranış arasında gerilim yaşayabilir. Etik dışsallık, öz-koruma mantığını mutlak olmaktan çıkarır.

Tam da burada sınır kavramı yeniden derinleşir. Bir sistem kendi bütünlüğünü korumak ister; ancak etik açıdan her öz-koruma talebi nihai değildir. Başkasının varlığı kimi zaman benim konforumu, çıkarımı veya alışkanlığımı sınırlayabilir. Seçici geçirgenlik yalnızca sisteme yararlı olan farkların kabul edilmesi demek olsaydı, dışsallık yine benliğin çıkar sistemine tabi kalırdı. Levinasçı radikallik, bazen dışarının bana fayda sağlamasa bile meşru talep taşıyabileceğini söyler.

Böylece anti-kapanma yalnızca adaptasyon aracı olmaktan çıkar. Sistem dışarıya yalnızca daha dayanıklı olmak, daha çok öğrenmek veya kendi sürekliliğini artırmak için açılmaz. Başka’nın başkalığı kendi başına etik ağırlık taşır. Dışsallık yalnızca sistemin yaşamını zenginleştiren kaynak değil, sistemin kendi merkeziliğini sınırlayan hak iddiasıdır.

Üçüncü operatörü yalnızca işlevsel yarar üzerinden tanımlamak bu nedenle eksik olurdu. Bir farklılık sisteme hiçbir fayda sağlamasa bile onun indirgenemez varlığı kapanmayı sınırlar. Etik üçüncü, sistemin “bana ne kazandırıyor?” sorusundan bağımsızdır. Başka’nın değeri sistemin verimlilik hesabından önce gelir.

Radikal dışsallığın teolojik müştereklikten ayrıldığı en önemli noktalardan biri de burada bulunur. Richard’da üçüncü, sevginin mükemmelliğini paylaşılabilirlik yönünde genişletir. Levinas’ta Başka’nın talebi, sistemin mükemmelliğine katkıda bulunduğu için değerli değildir. Tam tersine, sistemin kendisini mükemmel bütün olarak kurma iddiasını kırar. Üçüncü burada tamamlayan unsur değil, tamamlanmayı imkânsızlaştıran etik fazlalıktır.

“Tamamlanmayı imkânsızlaştırma” ilk bakışta negatif görünebilir. Oysa kapalı sistem açısından tam tamamlanma, yeni farkın artık giremeyeceği nokta demektir. Sistem bütün soruların cevabını, bütün kimliklerin yerini ve bütün ilişkilerin anlamını belirlediğinde geleceğin gerçek yeniliği için alan kalmaz. Eksiklik, tam da bu nedenle yaratıcı değer kazanır. Sistem nihai olmadığı için değişebilir.

Eksikliği yapısal olarak kabul etmek, üçüncünün varlığını sürekli kılar. Eğer bir kez dışarıdan bilgi alıp sonra sistemi yeniden kapatmak yeterli olsaydı üçüncü geçici araç olurdu. Radikal dışsallık ise hiçbir kapanmanın son olmadığını gösterir. Her yeni bütünlük yeniden sınanabilir, her kavram başka bir karşılaşmayla yetersizleşebilir, her benlik yeni bir etik taleple dönüşebilir.

Üçüncülük burada olay olmaktan koşula dönüşür. Sistem zaman zaman üçüncüyle karşılaşmaz; aslında her zaman kendi dışına açık bir sınırda yaşar. Dışarıda henüz bilmediği kişi, deneyim, olgu veya gelecek ihtimali vardır. Kapanma ancak bu yapısal açıklığın bastırılmasıyla mümkün olur.

Levinas’ın radikal dışsallığı bu nedenle anti-kapanmanın en uç formülünü sağlar: sistem, dışarıyı tamamen kendi içine alamadığı için açık kalır. Açıklık bir tercih olmaktan önce ontolojik sınırlılıktır. Varlık ne kadar güçlü, bilgi ne kadar geniş, kurum ne kadar kapsamlı olursa olsun karşısında kendisine indirgenemeyen başka bir varlık bulunabilir.

Üçüncü operatör bu düzeyde artık aradaki boşluğu doldurmaz; boşluğun doldurulmaması gerektiğini gösterir. İlişkide kalan mesafe hata değildir. O mesafe, iki varlığın birbirini tüketmeden temas edebilmesinin koşuludur. Tam birleşme gerçekleşmediği için konuşma sürer, bilgi gelişir, etik sorumluluk yeniden doğar ve gelecek kapanmaz.

Radikal dışsallığın en yoğun ontolojik sonucu şöyle ifade edilebilir: Üçüncü, sisteme eklenen başka bir varlık değil, sistemin hiçbir zaman kendi sınırlarıyla bütün varlığı eşitleyemeyeceğini gösteren indirgenemez dışarılıktır. Başka’nın varlığı, karşılıklı nedenselliğin nihai daire olmasını engeller; çünkü dairenin dışında yalnızca bilinmeyen değil, hiçbir zaman bütünüyle daireye dönüşmeyecek bir fazlalık kalır.

8. Üçüncü Operatör İlkesi

8.1. Lineer Makineden Dairesel Makineye

Nedenselliğin mekanikliği çoğu zaman tek yönlü zincirlerle özdeşleştirilir: A, B’yi üretir; B, C’yi; C de D’yi. Neden ile sonuç arasında belirli yön vardır ve sonraki durum öncekinin etkisiyle ortaya çıkar. Böyle bir sistemde determinizmi görmek kolaydır, çünkü nedensel kuvvet tek doğrultuda ilerler. Etkilenmenin yönü açıktır, asimetri görünürdür ve sonuç başlangıç koşullarına bağımlıdır. Fakat karşılıklı nedensellik devreye girdiğinde mekanikliğin ortadan kalktığını varsaymak ciddi bir yanılsamadır. A, B’yi; B de A’yı etkilediğinde sistem gerçekten daha karmaşık hâle gelir, fakat karmaşıklık özgürlükle aynı şey değildir. Lineer makine yalnızca dairesel makineye dönüşebilir.

Lineer makinede nedensel düzen dışarıdan bakıldığında kolayca izlenir. Bir kuvvet uygulanır, belirli sonuç oluşur. Sosyal düzeyde toplum bireyi biçimlendirir; psikolojik düzeyde geçmiş deneyim mevcut davranışı etkiler; politik düzeyde otorite emir verir ve birey uyar. Bu modellerde etkin ve edilgin kutuplar göreli olarak belirgindir. Bir taraf başlangıç koşulunu taşır, diğer taraf sonuç konumunda görünür.

Karşılıklılık ilk bakışta bu asimetriyi kırar. Birey yalnızca toplumun ürünü değildir, toplumu yeniden üretir; sevilen yalnızca sevginin nesnesi değildir, geri sever; yurttaş yalnızca kurum tarafından belirlenmez, kurumu pratikleriyle sürdürür; başkası yalnızca öznenin bakışına maruz kalmaz, özneyi de dönüştürür. Böyle bir ilişkide tek merkezli determinizm zayıflamış görünür. Artık hiçbir unsur bütün nedensel gücü elinde tutmaz.

Fakat gücün dağılması zorunluluğun ortadan kalkması anlamına gelmez. Tam tersine, geri besleme sayesinde sistem daha dayanıklı hâle gelebilir. A’nın B üzerindeki etkisi B’nin A üzerindeki tepkisini üretir; bu tepki A’nın sonraki davranışını değiştirir ve değişmiş A yeniden B üzerinde etkide bulunur. Sistem artık tek bir dış itkiye ihtiyaç duymaz. Kendi sonuçlarını yeni nedenlere çevirerek hareketini sürdürebilir.

Dairesel makinenin lineer makineden farkı tam olarak öz-yeniden üretim kapasitesidir. Lineer zincir dışarıdan başlatılmış olabilir ve sonuca ulaştığında durabilir. Dairesel sistem ise çıktısını girdiye çevirebildiği için kendi devamlılığının koşullarını üretir. Bir kez hareket başladıktan sonra çevrim kendisini besleyebilir. Nedensel mekanizma artık yalnızca işler değil, kendi çalışmasını yeniden üretir.

Bu özellik sosyal sistemlerde özellikle önemlidir. Bir norm insanları belirli biçimde davranmaya yöneltir; davranış normun yaygınlığını ve meşruiyetini güçlendirir; güçlenen norm yeni insanların aynı biçimde davranmasını kolaylaştırır. Başlangıçta dışsal görünen norm, zamanla kendi sosyal kanıtlarını üretmeye başlar. Sistem artık yalnızca bireyleri yönetmez; bireylerin davranışlarını kendi devamının maddesine dönüştürür.

İnanç sistemlerinde de benzer çevrim kurulur. İnsan belirli inanca sahip olduğu için dünyayı belirli biçimde yorumlar; yorumladığı olaylar inancı doğruluyor gibi görünür; doğrulanan inanç gelecekteki algıyı daha güçlü biçimde yönlendirir. Her yeni deneyim sistemin içine girer, fakat sistem deneyimden gerçekten etkilenmek yerine onu kendi başlangıç varsayımına geri bağlayabilir. Böylece epistemik geri besleme dairesel makineye dönüşür.

Psikolojik düzeyde korku ve kaçınma ilişkisi aynı formu taşır. Kişi tehdit beklediği için geri çekilir; geri çekildiği için düzeltici deneyim yaşamaz; deneyim eksikliği dünyanın tehditkâr olduğuna ilişkin inancı korur; korunmuş inanç yeni geri çekilmeyi üretir. Burada dışarıdan sürekli yeni tehdit gelmesine gerek yoktur. Sistem kendi davranışıyla başlangıç korkusunun koşullarını yeniden yaratır.

Sevgi ilişkisinde bile karşılıklılık mekanik devre oluşturabilir. A, B’nin sevgisine karşılık verdiği için sever; B de A’nın karşılığını kendi sevgisinin gerekçesi hâline getirir. Karşılıklılık giderek güvence, borç ve beklenti ağına dönüşebilir. Bir tarafın davranışı diğerinin davranışını, diğerinin davranışı ilk tarafın sonraki cevabını üretir. İlişki yoğun, hareketli ve duygusal olarak güçlü olabilir; fakat bütün hareket aynı karşılıklılık ekonomisi içinde dolaşıyorsa dairesel makine oluşmuştur.

Dairesel makine bu nedenle lineer makineden daha az mekanik olmak zorunda değildir. Hatta bazı koşullarda daha güçlü olabilir. Lineer sistem tek bir merkez veya neden ortadan kaldırıldığında zayıflayabilir. Dairesel sistemde ise nedenler dağıtılmıştır; her unsur diğerini yeniden üretir. Merkezi baskı azalırken düzen devam edebilir. Sistemin gücü tek merkezde değil, ilişkilerin bütününde yerleşir.

Totaliter içsel geri besleme bunun açık örneğidir. Otorite korku yaratır; korku uyum davranışı üretir; uyum toplumsal konsensüs görüntüsü doğurur; konsensüs görüntüsü bireyin kendisini daha yalnız hissetmesine yol açar; yalnızlık yeni uyumu güçlendirir. Bir süre sonra herkesin davranışını doğrudan merkez yönetmek zorunda değildir. İnsanlar birbirlerinin davranışları üzerinden sistemi sürdürür.

Böyle bir dağıtılmış mekanizmada failin varlığı mekanikliğin karşıtı değildir. İnsanlar karar verir, durumu yorumlar ve kendi çıkarlarına göre strateji geliştirir. Fakat bireysel rasyonelliklerin toplamı sistemik kapanma üretebilir. Her kişi yerel olarak anlaşılır nedenlerle davranırken kolektif sonuç hiç kimsenin tek başına amaçlamadığı kapalı düzen olabilir. Dairesel makine tam da failliği kendi çalışma parçası hâline getirdiğinde daha sofistike olur.

Bu nedenle “insanlar etkin biçimde katılıyor, öyleyse sistem mekanik değildir” sonucu geçersizdir. Makine metaforu burada bilinçsiz parçalar gerektirmez. Daha soyut anlamıyla mekaniklik, sistemin kendi sonuçlarını öngörülebilir biçimde yeniden kendi nedenlerine dönüştürmesi ve yeni farklılıkları mevcut gramer içinde emmesidir. Aktörler bilinçli olabilir; yine de bütün sistem dairesel olarak kapanabilir.

Dairesel makinenin lineer olandan bir başka farkı, nedensel sorumluluğun bulanıklaşmasıdır. Tek yönlü sistemde “kim kimi belirliyor?” sorusuna cevap vermek görece kolaydır. Karşılıklı çevrimde ise her unsur hem neden hem sonuç hâline gelir. Toplum bireyi üretir, birey toplumu; kurum normu uygular, norm kurumu meşrulaştırır; korku kaçınmayı, kaçınma korkuyu besler. Başlangıç noktası zamanla önemsizleşir.

Nedensel merkez kaybolduğunda mekanizma daha az görünür hâle gelir. İnsan baskıyı doğrudan tek bir kaynaktan deneyimlemediği için düzeni doğal veya kaçınılmaz sanabilir. “Kimse beni zorlamıyor” deneyimi, sistemin zorlayıcı olmadığı anlamına gelmez. Karşılıklı beklentiler, içselleştirilmiş normlar ve başkalarının davranışları kişinin seçenek alanını önceden şekillendirebilir.

Dairesel makine tam da bu nedenle özgürlük hissiyle birlikte çalışabilir. Fail seçim yapar, fakat seçilebilir olanların alanı daha önce biçimlendirilmiştir. Tercih gerçek olabilir; buna rağmen seçenek mimarisi sistem tarafından üretilmiş olabilir. İnsan özgürce seçtiğini deneyimlerken seçimlerinin toplamı aynı düzeni yeniden üretir.

Bireysel öznel deneyim ile sistemik nedensellik arasındaki fark burada belirleyicidir. Kişinin kendisini özgür hissetmesi önemlidir, fakat sistemin açık olduğunu tek başına kanıtlamaz. Aynı şekilde davranışın bilinçli olması da onun sistemsel işlevinin özgürleştirici olduğu anlamına gelmez. Dairesel makine bilinçli aktörlerin faaliyetlerinden yararlanarak çalışabilir.

Mekanizmanın en güçlü göstergesi sonuçların sürekli olarak başlangıç düzenini güçlendirmesidir. Bir kurumun uygulaması o kuruma daha fazla yetki, bir inanç sisteminin davranışı aynı inanca daha fazla kanıt, bir korkunun savunması aynı korkuya daha fazla gerekçe üretiyorsa geri besleme çevrimi kapanmaktadır. Sistem hareket ettikçe kendisini daha da zorunlu hâle getirir.

Bu noktada pozitif geri besleme ile negatif geri besleme arasındaki fark da mekanikliği ortadan kaldırmaz. Pozitif geri besleme değişimi büyütebilir; küçük etki giderek yoğunlaşır. Negatif geri besleme sapmaları azaltıp dengeyi geri kurabilir. Birincisi hızlandırıcı, ikincisi dengeleyici görünür. Fakat ikisi de sistemin mevcut çalışma mantığını kapalı biçimde sürdürebilir. Büyüme de denge de kendi başına açıklık değildir.

Homeostaz özellikle yanıltıcı olabilir. Sistem dış etkilere cevap verip eski dengesine dönüyorsa adaptif görünür. Fakat her fark yalnızca eski düzeni restore etmek için kullanılıyorsa dışarıdan öğrenme gerçekleşmeyebilir. Sistem değişikliği işleyerek değişmemeyi başarır. Böyle bir esneklik, kapalılığın daha gelişmiş biçimidir.

Dairesel makine bu nedenle katı olmak zorunda değildir. Son derece esnek, yenilikçi ve değişken davranabilir. Yeni teknolojiler benimseyebilir, yeni kişiler kabul edebilir, prosedürlerini değiştirebilir ve yine de aynı temel ilişki düzenini koruyabilir. Yüzeysel değişim, yapısal kapanmayı gizleyebilir.

Bir sistemin gerçekten değişip değişmediğini anlamak için yalnızca içeriklere değil, fark üretme gramerine bakmak gerekir. Yeni unsurlar eski ilişkiler içinde mi dolaşıyor, yoksa ilişkilerin kendisini değiştirebiliyor mu? Eğer her yenilik aynı merkezî mantığı güçlendiriyorsa sistem hareketli fakat daireseldir. Değişim miktarı yüksek, yapısal dönüşüm düşük olabilir.

Kapital, bürokrasi, ideoloji, kimlik veya ilişki gibi farklı sistemlerde bu ayrım farklı içeriklerle görülebilir. Bir yapı yeni ürünler, yeni yöneticiler, yeni sloganlar veya yeni davranışlar üretebilir; fakat üretimin temel mantığı sabit kalıyorsa dairesel mekaniklik sürer. Çeşitlilik burada sistemin alternatifi değil, yeniden üretim aracı hâline gelebilir.

Dairesel makinenin bir başka özelliği, kendi dışsallığını üretmesidir. Sistem kimi zaman dışarıdaki farkı gerçek dışsallık olarak kabul etmek yerine kendi iç kategorilerinin karşıtı hâline getirir. Düşman, sapkın, anormal veya istisna gibi figürler sistemin sınırlarını pekiştirir. Böylece dışarıda bulunan şey bile sistemin kendi kendisini tanımlamasına hizmet eder.

Bu durumda “dışarı” görünüşte vardır, fakat işlevsel olarak içerinin parçasıdır. Düşman sistemin kimliğini güçlendiriyor, eleştiri sistemin haklılığını doğruluyor, başarısızlık daha fazla aynı politika için gerekçe sağlıyorsa dışsallık sisteme gerçekten direnmemektedir. Sistem karşıtını bile yakıt hâline getirmiştir.

Dairesel mekanikliğin tam olgunluğu burada ortaya çıkar: sistem yalnızca destekten değil, karşıtlıktan da beslenir. Lineer makinenin önüne engel çıktığında hareketi durabilir; dairesel makine engeli kendi çevrimine sokarak güçlenebilir. Eleştiri yeni savunma, savunma daha güçlü aidiyet, aidiyet daha sert kategori üretir. Karşıt kuvvet sistemin enerjisine çevrilir.

Tam da bu nedenle açıklık yalnızca dışarıdan etki almak şeklinde tanımlanamaz. Dairesel makine çok sayıda dış etki alabilir ve hepsini kendi yeniden üretiminde kullanabilir. Gerçek açıklık, dış farkın sisteme değiştirici ve indirgenemez biçimde girebilmesini gerektirir. Sistem yalnızca girdi almamalı; bazı girdiler nedeniyle kendi üretim mantığını değiştirebilmelidir.

Lineer makineden dairesel makineye geçiş aynı zamanda determinizmin biçimini değiştirir. Lineer determinizmde zorunluluk ileri doğru akar. Dairesel determinizmde zorunluluk kendi geçmişini sürekli yeniden kurar. Sonuçlar yalnızca geleceğin nedeni değil, geçmişteki düzenin meşruiyet kaynağı hâline gelir. Sistem kendisini zamanda geriye doğru da doğrular.

Örneğin kurum belirli insan tipi üretir; üretilen insanlar kurumun böyle olması gerektiğini savunur; bu savunma kurumun tarihsel zorunluluğu gibi yorumlanır. Sistem yalnızca bugünü üretmez, kendi geçmişini de haklılaştırır. Böylece nedensel kapanma tarihsel anlatıya dönüşür.

Dairesel makinede gelecek de benzer biçimde daralır. Mevcut ilişkiler kendi sonuçlarını üretip yeniden başlangıç koşuluna dönüştürdükçe olası gelecekler aynı gramerin varyasyonlarına indirgenir. Sistem çok sayıda gelecek üretebilir, fakat hepsi aynı nedensel topolojinin içindedir. Olasılık çoğalırken gerçek alternatif azalabilir.

Böyle bir sistem deterministik olmak için her ayrıntının önceden hesaplanabilir olmasına ihtiyaç duymaz. Dairesel determinizm mikrodüzeyde yüksek belirsizlik barındırabilir. Kimin ne söyleyeceği, hangi olayın ne zaman gerçekleşeceği veya hangi küçük varyasyonun ortaya çıkacağı bilinmeyebilir. Fakat bütün varyasyonların sonunda aynı yapısal düzeni yeniden üretme eğilimi varsa makro düzeyde kapanma devam eder.

Dolayısıyla deterministlik ile öngörülebilirlik de ayrılmalıdır. Bir sistem ayrıntı düzeyinde öngörülemez, ancak yapısal düzeyde çok kapalı olabilir. İnsanların tek tek kararları şaşırtıcıdır, fakat kararların toplamı sürekli aynı kurumları, sınıfları veya normları yeniden üretir. Dairesel makine tam olarak bu mikro-belirsizlik ile makro-tekrar birlikteliğinde çalışabilir.

Bu ayrım sosyal teori açısından özellikle önemlidir. Faillerin özgül eylemlerindeki çeşitlilik kolayca yapısal açıklık sanılabilir. Oysa asıl soru, çeşitliliğin sistemin üst düzey ilişkilerini değiştirip değiştirmediğidir. Milyonlarca farklı eylem tek bir yeniden üretim düzenine bağlanabilir. Çeşitlilik, sistemin hareketli yüzeyi; kapanma, derin grameri olabilir.

Psikolojik sistemde de kişi her gün farklı olaylar yaşayabilir, farklı düşünceler üretebilir ve yine aynı temel savunma çevrimini koruyabilir. Tehditlerin içerikleri değişir, fakat tehdit–kaçınma–yabancılaşma–yeni tehdit zinciri aynı kalır. Değişen şey nesneler, sabit kalan ilişki biçimidir.

Epistemik sistem benzer biçimde her yeni olayı başka ayrıntılarla açıklayabilir; fakat bütün açıklamalar aynı öncülleri koruyorsa düşünce dairesel makine olmaktan çıkmaz. Bilgi üretimi artar, fakat bilginin üretim rejimi kapanmıştır. Sistem dünyayı giderek daha çok “bilir”, fakat kendisini giderek daha az sorgular.

Lineer makineden dairesel makineye geçiş bu nedenle ilerleme kadar risk de taşır. Karşılıklı nedensellik gerçekliğin ilişkisel yapısını daha iyi yakalayabilir; tek yönlü açıklamaların indirgemeciliğini aşar ve aktörlerin karşılıklı etkisini görünür kılar. Fakat teorik olarak daha karmaşık olmak ontolojik olarak daha açık olmak anlamına gelmez. İki yönlü oklar, tek yönlü okun zorunluluğunu ortadan kaldırmayabilir; yalnızca zorunluluğu dolaşıma sokabilir.

Dairesel makinenin avantajı kendi kendisini tamir edebilmesidir. Sapma olduğunda diğer parçalar dengeyi geri kurabilir. Fakat aynı özellik patolojik durumda değişimi engeller. Sistem kendisine yönelen her farklılığı telafi eder, etkisizleştirir veya kendi düzenine çevirir. Dayanıklılık ile kapalılık arasında ince çizgi oluşur.

Bu yüzden sistemin sağlamlığı tek başına olumlu kategori değildir. Bazı sistemlerin kırılgan olması, değişime açık olmalarının sonucudur; bazı sistemlerin aşırı dayanıklılığı ise kendi patolojilerini sürekli yeniden üretebilmelerinden gelir. Ne kadar uzun sürdüğü, bir düzenin ne kadar canlı veya iyi işlediğini tek başına göstermez. Kapalı döngüler de son derece kalıcı olabilir.

Dairesel mekaniklikte nedensel enerji sistem içinde kaybolmaz; sürekli yeniden dolaşıma girer. Bir davranış, inanç, norm veya savunma sonucu yeni başlangıç koşuluna dönüşür. Bu dolaşım yeterince güçlü olduğunda sistem dışarıdan yalnızca küçük takviyelerle uzun süre devam edebilir. Kendi devamının nedenlerini kendisi üretir.

Tam da bu noktada dairesel makine lineer makineden daha “canlı” görünebilir. Tepki verir, öğreniyormuş gibi davranır, kendini ayarlar ve çevresel değişikliklere uyum sağlar. Fakat bütün ayarlamalar yalnızca mevcut düzeni sürdürmeye yarıyorsa canlılık görünümü homeostatik kapalılığı gizler. Gerçek canlılık yalnızca kendini koruma değil, gerektiğinde kendini başka türlü kurabilme kapasitesidir.

Lineer ve dairesel makine arasındaki temel fark böylece yön sayısından çok öz-yeniden üretimde bulunur. Lineer makine dış nedenin akışını taşır; dairesel makine kendi sonuçlarını yeniden neden üretiminde kullanır. Birincinin mekanikliği açıktır, ikincinin mekanikliği ilişkilerin içine dağılmıştır. İkinci model daha karmaşık, daha adaptif ve kimi zaman daha özerk görünebilir; fakat kendi dışındaki farkı işleyemediği sürece yine kapalıdır.

Karşılıklı nedensellik bu nedenle özgürlüğün son noktası değil, yeni bir problem alanıdır. Tek yönlü tahakkümün aşılması gerekir; ancak iki tarafın birbirini belirlemesi yalnızca tahakkümü dağıtabilir. Gerçek açıklık, iki yönlü akışın yanında çevrimin kendi mantığını değiştirebilecek farkın da bulunmasını gerektirir. Aksi hâlde çizgisel mekanizma ortadan kalkmaz; kendi kuyruğunu yakalayan daireye dönüşür.

Bir sistem kendi sonuçlarını yeni nedenlere dönüştürdüğü, bu nedenlerle aynı ilişkisel grameri yeniden ürettiği ve dışarıdan gelen farklılığı da bu çevrimin yakıtına çevirdiği ölçüde karşılıklı ama kapalıdır. Nedensellik artık tek yönlü değildir; fakat tam da her yöne dolaştığı için sistem kendisinden kaçacak yön bırakmayabilir.                                                                                                     

8.2. Karmaşıklık ile Özgürlüğün Ayrılması

Karmaşık bir sistemin özgür bir sistem olduğu varsayımı, modern düşüncenin en güçlü ama en yanıltıcı sezgilerinden biridir. Bir yapıda nedenler çoğaldığında, geri beslemeler arttığında, aktörler birbirlerini karşılıklı biçimde etkilediğinde ve sonuçlar tek bir merkezden üretilemediğinde determinizmin gerilediği düşünülebilir. Oysa nedensel karmaşıklık ile özgürlük aynı kategori değildir. Karmaşıklık, bir sonucun çok sayıda değişkenin etkileşiminden doğduğunu gösterir; özgürlük ise sistemin mevcut nedensel gramerine bütünüyle kapanmamasını gerektirir. Bir sistem son derece karmaşık olabilir ve yine de bütün karmaşıklığı kendi kendisini yeniden üretmeye hizmet edebilir. Nedensel yolların sayısının artması, sistemin dışarıya açıklığını otomatik olarak artırmaz.

Lineer makinede belirlenim kolayca görülür çünkü neden ile sonuç arasında açık yön vardır. Karmaşık sistemde ise nedensellik çok sayıda halkaya dağılır. A, B’yi; B, C’yi; C yeniden A’yı etkilerken D bütün çevrimin yoğunluğunu değiştirir, E belirli koşullarda devreye girer ve sistem kendi geçmiş sonuçlarını yeni başlangıç koşullarına dönüştürür. Böyle bir yapı dışarıdan bakıldığında öngörülemez olabilir. Fakat öngörülemezlik, özgürlük anlamına gelmez. Yalnızca gözlemcinin sistemin bütün değişkenlerini hesaplayamadığını gösterebilir.

Burada epistemik öngörülemezlik ile ontolojik açıklık arasındaki ayrım zorunludur. Bir olayın sonucunu bizim tahmin edemememiz, sistemin içinde alternatif yönlerin gerçekten açık olduğu anlamına gelmez. Çok sayıda değişkenin küçük farkları büyütmesi, hesaplamayı güçleştirebilir; buna rağmen sistemin genel davranışı belirli yapısal sınırlar içinde kalabilir. Kaotik görünen hareket bile belirli çekiciler, sınırlar veya tekrar eden düzenlilikler içinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla “sonucu bilmiyorum” ile “sonuç mevcut sistem tarafından bütünüyle tüketilmiyor” aynı önerme değildir.

Özgürlüğü salt öngörülemezlikle özdeşleştirmek, rastlantıyı da gereğinden fazla yüceltir. Eğer bir sistemin sonucu tamamen tesadüfi biçimde belirleniyorsa bu da kendiliğinden özgürlük üretmez. Zarın hangi yüzünün geleceğini bilmemek, zarın özgür olduğu anlamına gelmez. Nedensellikten kaçmak ile özgürleşmek aynı şey değildir. Özgürlük, ne mutlak zorunluluk ne de saf rastlantı içinde bulunur; daha incelikli biçimde, sistemin kendi koşullarını yeniden değerlendirebilme, dönüştürebilme ve alternatif ilişki biçimlerine geçebilme kapasitesinde aranmalıdır.

Karmaşıklığın özgürlük sanılmasının nedenlerinden biri, tek merkezli belirlenimin görünmez hâle gelmesidir. Basit sistemde “kim belirliyor?” sorusuna tek cevap verilebilir. Karmaşık sistemde ise hiçbir aktör bütün sonuçları kontrol etmez. Böylece merkezi egemenliğin yokluğu, özgürlüğün varlığı gibi algılanabilir. Fakat sistemsel kapanma için tek merkez gerekmez. Nedensel zorunluluk ağın tamamına dağılabilir. Her düğüm diğerlerinin koşullarına bağlıysa ve bütün ağ kendisini yeniden üretiyorsa merkezsiz bir determinizm ortaya çıkabilir.

Merkezsiz determinizm özellikle toplumsal yapılarda önemlidir. Bir kurumun, normun veya piyasanın bütün sonuçlarını tek kişi tasarlamıyor olabilir. İnsanlar bağımsız kararlar verir, farklı hedefler taşır ve birbirlerinden habersiz davranır. Yine de eylemlerin toplamı sürekli aynı yapısal sonuçları üretebilir. Hiç kimse bütün sistemi istemez; buna rağmen herkes yerel kararlarıyla sistemi taşır. Mekaniklik burada emir-komuta zincirinde değil, dağıtılmış yeniden üretimde bulunur.

Bireyin öznel deneyimi bu yüzden yanıltıcı olabilir. İnsan seçtiğini hisseder ve gerçekten belirli seçenekler arasında karar verir. Ancak seçeneklerin nasıl üretildiği, hangilerinin düşünülebilir sayıldığı ve belirli tercihlere hangi sonuçların bağlandığı daha geniş yapı tarafından önceden biçimlenmiş olabilir. Özgür seçim deneyimi gerçek olsa bile seçimin ontolojik alanı dar olabilir. Dolayısıyla faillik ile yapısal açıklık birbirinden ayrılmalıdır.

Giddens’ın “başka türlü davranabilme” vurgusu burada önemli fakat tek başına yeterli olmayan bir ölçüt sunar. Fail gerçekten başka türlü davranabiliyorsa mekanik zorunluluk zayıflar. Fakat bütün alternatif davranışlar aynı üst yapının devamına hizmet ediyorsa seçim çokluğu sistemsel özgürlüğe dönüşmez. İnsan A, B veya C davranışını seçebilir; fakat A, B ve C’nin üçü de aynı kurumsal düzenin yeniden üretimine bağlanıyorsa mikro özgürlük ile makro kapanma birlikte var olabilir.

Bu ayrım, sosyal sistemlerin neden çoğu zaman çeşitliliği tolere ederek daha güçlü hâle geldiğini de açıklar. Katı sistem her farklılığı bastırmak zorunda olduğu için yüksek kontrol maliyeti taşır. Esnek sistem ise farklı yaşam biçimlerini, davranışları ve tercihlerı belirli sınırlar içinde kabul ederek temel yapısını koruyabilir. Böylece çeşitlilik kapalılığın karşıtı olmaktan çıkar ve kapalılığın yönetim tekniğine dönüşebilir. Sistem “farklı olabilirsiniz” der, fakat hangi farklılıkların yapısal sonuç üretebileceğini yine kendisi belirler.

Karmaşıklık burada yüzey ile derin yapı arasında ayrım gerektirir. Yüzeyde milyonlarca farklı eylem, fikir ve yaşam biçimi bulunabilir. Derin düzeyde ise aynı mülkiyet ilişkileri, aynı normatif hiyerarşiler, aynı epistemik ölçütler veya aynı karşılıklı doğrulama döngüleri çalışmaya devam edebilir. Çeşitlilik yüksek, yapısal geçirgenlik düşük olabilir.

Böyle bir sistemin “özgür” görünmesinin nedeni alternatiflerin görünürlüğüdür. İnsan çok sayıda seçenek gördüğünde kısıtlanmadığını hisseder. Fakat seçeneklerin hepsi aynı üretim gramerinden çıkıyorsa niceliksel çoğalma niteliksel açıklık sağlamaz. Yüz farklı davranış biçimi aynı ilişki topolojisini sürdürebilir. Özgürlüğün asıl ölçütü seçenek sayısı değil, seçimlerin ilişki gramerini değiştirebilme gücüdür.

Karmaşıklık ile özgürlük arasındaki ayrım psikolojik düzeyde de geçerlidir. İnsan çok sayıda düşünce, duygu ve savunma stratejisi taşıyabilir; buna rağmen hepsi aynı temel korku çevrimine bağlanabilir. Laing’in örneğinde kişi farklı sosyal durumlarda farklı personelar geliştirebilir, davranış repertuvarı geniş olabilir ve yine de bütün stratejiler dış dünyadan geri çekilme işlevine hizmet edebilir. Psikolojik çeşitlilik ontolojik açıklık değildir.

Benzer biçimde düşünsel sistem de son derece sofistike olabilir. Çok sayıda kavram, alt teori, istisna ve açıklama içerebilir; fakat bütün kavramlar başlangıç öncüllerini korumak üzere örgütlenmişse düşüncenin karmaşıklığı dogmatizmi ortadan kaldırmaz. Hatta karmaşıklık kapanmayı daha dirençli hâle getirebilir. Basit teori kolayca yanlışlanabilirken çok katmanlı teori her karşı kanıtı farklı yardımcı varsayımlarla emebilir.

Burada sofistikasyon ile açıklık arasındaki fark ortaya çıkar. Sofistike sistem çok şeyi açıklayabilir; açık sistem ise bazı şeylerin kendi kavramlarını değiştirmesine izin verir. Birincisi açıklama kapasitesini, ikincisi dönüşüm kapasitesini ölçer. İdeal durumda ikisi birlikte bulunabilir; fakat biri diğerini garanti etmez.

İdeolojik sistemler bu ayrımı özellikle net gösterir. Basit sloganlar yerine son derece ayrıntılı tarih teorisi, psikoloji, ekonomi ve politik analiz geliştirilebilir. Kavramsal ağ genişledikçe her olay için sistem içi açıklama bulunabilir. Bu yoğunluk, teorinin zenginliğini artırırken dışarıdan yanlışlanma ihtimalini azaltabilir. Sistem ne kadar karmaşıklaşırsa kendi savunmasını o kadar çok noktadan kurabilir.

Karmaşıklığın kapanmayı güçlendirmesinin başka bir yolu nedensel sorumluluğun dağılmasıdır. Basit sistemde bir sonucun nedeni daha görünürdür; karmaşık ağda ise herkes küçük pay sahibidir ve hiç kimse bütün sonuçtan sorumlu görünmez. Böylece sistemsel zarar süreklilik kazanabilir. Her aktör “ben yalnızca küçük bir parçasını yaptım” diyebilir. Nedensellik dağıtıldıkça etik ve politik sorumluluğun izlenmesi zorlaşır.

Dağıtılmış nedensellik özgürlüğe değil, kimi zaman sorumsuz mekanizmaya yol açabilir. Herkes kendi yerel görevini yapar; toplam sonuç kimsenin niyet etmediği fakat sistematik olarak yeniden üretilen yapı hâline gelir. Makine artık parçalarının bilinçsiz olmasına ihtiyaç duymaz; parçaların yalnızca bütün sonuç üzerinde sınırlı görüşe sahip olması yeterlidir.

Karmaşık sistemlerin bir diğer özelliği, kendi kapanmalarını yerel açıklıklarla gizleyebilmeleridir. Belirli alt sistem son derece yenilikçi olabilir, fakat ana sistem aynı kalır. Örneğin kurum yöntemlerini değiştirir, teknoloji yenilenir ve iletişim biçimleri dönüşür; buna rağmen iktidar dağılımı veya karar grameri değişmeyebilir. Yerel esneklik, üst düzey kapalılığın tamponuna dönüşebilir.

Dolayısıyla açıklığı analiz ederken “sistemde değişim var mı?” sorusu yetersizdir. Asıl soru “değişim hangi düzeye kadar çıkabiliyor?” olmalıdır. Bir sistem yüzeysel değişikliklere açık fakat temel kurallarına kapalı olabilir. Gerçek geçirgenlik, gerektiğinde üst düzey ilişkilerin de tartışılabilmesini gerektirir.

Burada bir tür hiyerarşik kapanma düşünülebilir. Alt düzeyler değişkendir; üst düzey kurallar sabittir. Sistem alt düzeyde yenilik üreterek üst düzeyin değişmezliğini korur. Böyle bir yapı çevreye uyum sağlama konusunda oldukça başarılı olabilir; çünkü her krizde yerel ayarlamalar yapar. Fakat ayarlamalar temel nedeni değiştirmediği için sorun farklı biçimlerde tekrar edebilir.

Karmaşıklığın özgürlük sanılmasının başka bir nedeni, çoklu nedenlerin tek neden kadar zorlayıcı görünmemesidir. Eğer kişi bir davranışı yalnızca tek kuvvet nedeniyle değil sosyal normlar, ekonomik koşullar, duygusal ihtiyaçlar, geçmiş alışkanlıklar ve çevresel işaretlerin birleşimiyle yapıyorsa “kimse beni zorlamadı” diyebilir. Bu doğru olabilir; yine de bütün nedenlerin birleşimi davranış alanını güçlü biçimde şekillendirmiş olabilir. Zorunluluk çok sayıda yumuşak kuvvetin toplamı olarak çalışabilir.

Özgürlük bu nedenle nedenlerin yokluğu şeklinde düşünülmemelidir. İnsan her zaman çeşitli koşullar içinde hareket eder. Daha anlamlı ölçüt, nedenlerin tek yönlü ve kapalı zorunluluk üretip üretmediğidir. Fail nedenlere maruz kalabilir fakat onları yorumlayabilir, aralarında öncelik kurabilir, bazılarını reddedebilir ve yeni ilişki biçimleri oluşturabilir. Özgürlüğün alanı nedensiz boşlukta değil, nedenlerin yeniden örgütlenmesinde bulunur.

Nedenleri yeniden örgütleyebilme kapasitesi, üçüncü operatör fikriyle doğrudan ilişkilidir. Kapalı sistem mevcut nedenleri tekrar aynı sonuca bağlar. Açık sistem ise yeni bir referans, yorum veya dışsal fark sayesinde nedenlerin kendi aralarındaki ilişkisini değiştirebilir. Aynı unsurlar farklı topolojide başka sonuç üretebilir. Özgürlük böylece yeni neden yaratmak kadar, mevcut nedenlerin bağlanma biçimini dönüştürmektir.

Sevgi ilişkisinde örneğin kıskançlık, bağlanma, güven ve geçmiş deneyimler aynı anda bulunabilir. Kapalı ilişki bu unsurları sürekli aynı davranış çevrimine bağlayabilir: kaygı denetimi, denetim geri çekilmeyi, geri çekilme yeni kaygıyı üretir. Açıklık, duyguların ortadan kalkması değil, aralarındaki nedensel bağlantının yeniden kurulabilmesidir. Kaygı bu kez kontrol yerine açık iletişime, geri çekilme yerine sınır müzakeresine bağlanabilir. Unsurlar aynı kalır; ilişki grameri değişir.

Bu durum özgürlüğün topolojik niteliğini gösterir. Özgür olmak her nedeni yok etmek değil, nedenlerin birbirine bağlanma biçimini tek bir zorunlu rota olmaktan çıkarmaktır. Bir sistemde aynı parçalar farklı örgütlenmeler kurabiliyorsa geleceğin birden fazla yapısal yolu vardır. Karmaşıklık ancak böyle bir yeniden bağlanabilirlikle birleştiğinde özgürlüğe yaklaşır.

Rastlantı da burada ikinci plana çekilir. Yeni yolun ortaya çıkması tesadüf içerebilir, fakat tesadüf tek başına açıklık sağlamaz. Önemli olan sistemin beklenmedik farkı işleyebilmesi ve gerekirse kendi yapısını değiştirebilmesidir. Rastlantı kapalı sistemde sadece gürültü olabilir; geçirgen sistemde dönüşüm imkânına dönüşebilir.

Özgürlük ile yenilik arasındaki ilişki de bu açıdan daha kesin kurulabilir. Her yenilik özgürlük değildir; sistem kendi mantığı içinde sürekli yenilik üretebilir. Moda, ürün, söylem veya davranış değişebilir ve temel yapı aynı kalabilir. Gerçek yapısal yenilik, sistemin daha önce mümkün saymadığı ilişki biçimlerinin ortaya çıkmasıdır. Yalnızca içerik değil, mümkünlük alanı değişir.

Mümkünlük alanının değişmesi üçüncünün anti-kapanma işlevinin en güçlü göstergelerinden biridir. Üçüncü, A ile B’nin mevcut seçeneklerine yeni bir C seçeneği eklemekten fazlasını yapar; hangi seçeneklerin düşünülebilir olduğunu yeniden kurabilir. Böylece sistemin “seçim kümesi” genişlemekle kalmaz, kümenin üretim kuralı değişir.

Bu nedenle özgürlüğü seçenek çoğaltımıyla ölçmek de yetersizdir. Bin seçenek aynı mantığın varyantı olabilir. Bazen tek bir yeni ilişki biçimi, yüzlerce mevcut seçenekten daha fazla yapısal açıklık yaratır. Özgürlüğün niteliği sayısal değil, gramatiktir.

Karmaşıklık ile özgürlüğün ayrılması etik düzeyde de önemlidir. Çok seslilik, çok aktörlülük veya çok kültürlülük kendi başına başkalığın korunmasını garanti etmez. Bütün sesler aynı üst ölçüt tarafından filtreleniyorsa çoğulluk total sistemin zengin içeriği hâline gelebilir. Levinasçı dışsallık, gerçek çoğulluğun her farkı önceden emen üst grameri de sınırlandırması gerektiğini gösterir.

Aynı şekilde demokratik veya katılımcı görünümde çok sayıda failin varlığı, kararların gerçekten açık olduğu anlamına gelmez. Eğer tartışmanın sınırları, kabul edilebilir sorular ve meşru seçenekler önceden daraltılmışsa katılım kendi kapanmasını yeniden üretebilir. Karmaşıklığın politik biçimi, yapısal geçirgenlikten dikkatle ayrılmalıdır.

Epistemik dünyada da çok sayıda kaynak bulunması otomatik çoğulluk sağlamaz. Kaynaklar aynı ilk kaynaktan besleniyor veya birbirlerini tekrar ediyorsa bilgi ağı kalabalık fakat kapalıdır. Farklılığın sayısı değil, bağımsızlığı önemlidir. Gerçek dışsallık sistemin kendi dolaşımından türemeyen referans gerektirir.

Karmaşık sistemlerin özgürlük üretmemesinin bir başka nedeni hafızadır. Sistem geçmiş etkileşimleri depolar ve sonraki davranışlarını bu birikime göre düzenler. Hafıza öğrenmeyi mümkün kılar; fakat aynı zamanda yol bağımlılığı oluşturur. Her yeni durum geçmiş düzenin izleriyle karşılaşır. Karmaşık sistem tarihsel olduğu için geleceği de geçmişin ağırlığını taşır.

Tarihsel birikim özgürlükle çelişmek zorunda değildir. Sorun geçmişin silinmemesi değil, geçmişin geleceğin bütün seçeneklerini belirlemesidir. Açık sistem hafızayı korur, fakat hafızanın zorunluluk hâline gelmesine izin vermez. Öğrenmek ile geçmişe hapsolmak arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Karmaşık ama kapalı sistem geçmişinden çok şey öğrenmiş olabilir; fakat öğrendiği her şey mevcut yapıyı daha dayanıklı kılmaya hizmet ediyorsa öğrenme savunmaya dönüşür. Sistem deneyimden “nasıl değişirim?” değil “nasıl daha iyi aynı kalırım?” sorusuna cevap çıkarır. Adaptasyon ile özgürleşme arasındaki fark tam da budur.

Dolayısıyla karmaşıklık, geri besleme, çeşitlilik, refleksivite, uyum ve öngörülemezlik tek tek özgürlük kanıtı değildir. Hepsi kapalı sistem tarafından da üretilebilir. Özgürlüğün daha sıkı ölçütü, sistemin kendi yeniden üretim koşullarını değiştirebilmesi ve dışarıdan gelen farkın üst düzey gramer üzerinde gerçek etki oluşturabilmesidir.

Bu ölçüt determinizmi tamamen ortadan kaldırmaz. Sistem hâlâ geçmiş, yapı, beden, çevre ve ilişkiler tarafından koşullandırılır. Fakat koşullandırılma ile kapanma arasındaki ayrım korunur. Açık sistem nedenlere sahiptir; kapalı sistem nedenlerini tek mümkün gelecek olarak örgütler. Özgürlük, nedenlerin yokluğunda değil, nedenlerin geleceği bütünüyle tüketememesinde bulunur.

Karmaşıklık ile özgürlük arasındaki farkın en yoğun formülü böylece şudur: Bir sistemin çok sayıda nedeni, aktörü ve geri besleme döngüsü olabilir; fakat bütün bu çoğulluk aynı ilişkisel grameri yeniden üretiyorsa sistem karmaşık fakat kapalıdır. Özgürlük ancak karmaşıklığın kendi örgütlenme biçimini değiştirebildiği yerde başlar.

8.3. Karşılıklılığın Dışarıya Açılması

Karşılıklılık kendi başına ilişkiyi zenginleştirir; fakat kapanma riski tam da bu zenginliğin içinde doğar. İki kutup birbirlerini karşılıklı olarak etkilediğinde tek yönlü belirlenim aşılır, fakat sistem hâlâ bütün nedenlerini kendi devresinden üretebilir. A, B’yi; B, A’yı değiştirir ve çevrim giderek daha incelikli hâle gelir. Eğer her yeni durum yine yalnızca bu iki kutbun geçmiş etkileşimlerinden türetiliyorsa karşılıklılık dışarıya kapalıdır. Gerçek açıklık için geri besleme çevriminin kendisinden başka bir şeye cevap verebilmesi gerekir.

Dışarıya açılmak, sistemin ilişkisiz hâle gelmesi veya mevcut karşılıklılığın bozulması demek değildir. A ile B arasındaki bağ devam eder; hatta çoğu durumda üçüncü referans sayesinde daha zengin hâle gelir. Değişen şey, A ile B’nin birbirlerini bütün açıklama alanı olarak kullanmaktan vazgeçmesidir. Her kutup yalnızca diğerine tepki vermek yerine ortak veya bağımsız bir dış referansla da ilişki kurar. Böylece devre kendi üzerine tam olarak kapanamaz.

Richard’ın condilectio yapısı bunun en açık biçimlerinden biridir. A ile B birbirlerini sever; ancak sevginin mükemmelliği yalnızca karşılıklı sevgi alışverişinde kalmaz. İki taraf birlikte üçüncüye yönelir. Böylece sevginin akışı A↔B formundan A↔B ve aynı anda A+B→C biçimine genişler. Üçüncü, sevginin yoğunluğunu azaltmaz; karşılıklılığın kendi kendisini tüketmesini engeller.

Burada asıl dönüşüm sayısal değil topolojiktir. Üçüncü kişiyi A ile B’nin yanına eklemek yeterli değildir; C, A ile B’nin ilişkisinin yönünü değiştirmelidir. Eğer A, B ve C yalnızca birbirlerine karşılık veren üç kutup hâline gelirse kapalı çevrim daha karmaşık biçimde devam eder. Dışarıya açılma, üçüncünün sisteme yeni yönelim ekseni kazandırmasıyla mümkündür.

Sosyolojik düzeyde de benzer hareket vardır. Yapı ile fail birbirini yeniden üretirken pratik bilinç, ilişkinin bire bir mekanikliğini gevşetir. Fakat gerçek dışarıya açıklık yalnızca yorum farkından ibaret değildir. Pratik uygulama yeni koşullarla karşılaşmalı, yeni durumlar mevcut kuralları gerçekten zorlayabilmeli ve bu zorlama yapısal değişim yaratabilmelidir. Aksi hâlde pratik esneklik yalnızca sistemin daha iyi adaptasyon aracı olur.

Dolayısıyla dışarıya açılma, farkın sisteme girme biçimiyle ilgilidir. Sistem dışarıdan veri alabilir, fakat veri mevcut ilişkileri değiştirmiyorsa açıklık yüzeyseldir. Gerçek geçirgenlik, dış farkın yalnızca içeri alınmasını değil, içerideki bağların yeniden kurulmasını sağlar. Dışarı sistemin içeriğine değil, yapısına dokunur.

Epistemik örnek bunu daha net gösterir. Bir inanç sistemi yeni bilgiyle karşılaşır. İlk olasılıkta bilgiyi kendi teorisine uydurur ve mevcut inancı güçlendirir. İkinci olasılıkta bilgi teoride küçük düzeltme yaratır fakat temel gramer aynı kalır. Üçüncü ve daha radikal durumda ise yeni bilgi sistemin hangi soruları sorduğunu, hangi ölçütleri kullandığını veya hangi kavramlarla düşündüğünü değiştirir. Dışarıya gerçek açılma üçüncü durumda gerçekleşir.

Açıklığın dereceli olması burada önemlidir. Her karşılaşma sistemi kökten dönüştürmek zorunda değildir. Böyle bir beklenti sistemi sürekli çözerdi. Çoğu bilgi mevcut yapı içinde işlenebilir. Fakat sistem prensip olarak bazı karşılaşmaların temel yapı üzerinde etkili olabileceğini kabul etmelidir. Açıklık, her şeyin değişmesi değil, hiçbir şeyin mutlak olarak değişmez ilan edilmemesidir.

Bu prensip, seçici geçirgenlik ile doğrudan birleşir. Sistem dışarıdaki her farkı kabul etmez; fakat hiçbir farkı daha karşılaşmadan etkisizleştiren kapalı öncül de kurmaz. Gelen şey değerlendirilir. Eğer mevcut yapı yeterliyse korunur; yetersizse revize edilir. Böylece dışarıya açılma ile kimlik sürekliliği aynı anda korunabilir.

Karşılıklılığın dışarıya açılmasında ortak referans özel önem taşır. İki kişi yalnızca birbirlerinin sözlerini doğruladığında karşılıklı tasdik kapanır. Her iki taraf da bağımsız bir olguya, ortak dünyaya veya üçüncü bir ölçüte bakabildiğinde ilişki kendi kendisini doğrulamak zorunda kalmaz. A, B’nin haklılığını yalnızca B söylediği için kabul etmez; B de A’nın onayını tek ölçüt saymaz. İkisi birlikte kendilerinden bağımsız bir şeye cevap verir.

Arendtçi ortak dünya tam da böyle bir dış referans işlevi görebilir. İki özne aynı olaya farklı bakabilir, hatta sert biçimde anlaşmazlığa düşebilir; fakat tartışma hâlâ ortak dünyaya bağlıysa karşılıklılık kendi üzerine kapanmaz. Başkasının sözü benim tek gerçeğim değildir; olgu da yalnızca benim yorumumdan ibaret değildir. İki perspektif üçüncü bir ortak nesne karşısında sınanır.

Meerloo’nun epistemik kapanma analizinde dışarıya açıklık, alternatif bilgi kaynaklarının ve bağımsız doğrulamanın korunmasıyla ilgilidir. Grup üyeleri birbirlerinin inançlarını doğrulayabilir, fakat bu sosyal tasdik tek başına hakikat ölçütü olmaz. Dış gerçeklik, farklı tanıklıklar ve bağımsız bilgi kanalları çevrime girer. Böylece sosyal ilişki hakikati tamamen üretmek yerine hakikate birlikte yönelmenin aracı olabilir.

Laing’in bireysel kapanma örneğinde dışarıya açılma, benliğin kendi tehdit modelini dış dünyayla yeniden sınamasını gerektirir. Kişi yalnızca içsel korku ile dışsal tepki arasında gidip gelmez; yeni ilişki deneyimleri mevcut modeli değiştirebilir. Güvenli temas, bütün yakınlıkların yutulma olmadığını; eleştiri, her eleştirinin ontolojik saldırı anlamına gelmediğini gösterebilir. Dış dünya yeniden bağımsız bilgi kaynağı olur.

Burada çok önemli bir ayrım vardır: dışarıya açıklık dışarının haklılığını otomatik kabul etmek değildir. Dışarıdaki kişi yanlış olabilir, ortak dünya yanlış yorumlanabilir, yeni veri hatalı olabilir. Anti-kapanma, içerinin her zaman yanlış ve dışarının her zaman doğru olduğu romantik bir karşıtlık kurmaz. Dışarının değeri doğruluğu garanti etmesinden değil, içerinin kendi kendisini tek referans ilan etmesini engellemesinden gelir.

Dolayısıyla üçüncü, hakem değil, karşılaştırma imkânıdır. Sistem kendi işleyişini yalnızca kendi sonuçları üzerinden değerlendirmek yerine başka ölçütlerle karşılaştırabilir. Bu karşılaştırma kimi zaman mevcut düzenin doğru olduğunu da gösterebilir. Açıklık her seferinde değişim üretmek zorunda değildir; bazen dış sınama sistemin mevcut yapısını güçlendirebilir. Fark, güçlenmenin artık yalnızca öz-doğrulamadan değil bağımsız temastan doğmasıdır.

Bu ayrım epistemik sağlığın temelidir. Bir teori dış veriyle sınanır ve ayakta kalırsa gücü artabilir. Kapalı teori ise veri ne olursa olsun ayakta kaldığı için güçlü görünür. Birincinin dayanıklılığı sınanmış, ikincinin dayanıklılığı sınama mekanizmasının yokluğundan kaynaklanmıştır. Dışarıya açıklık, sistemin başarı ile korunma arasındaki farkı görünür kılar.

Karşılıklılığın dışarıya açılması aynı zamanda tarafların birbirlerine duyduğu bağımlılığı daha sağlıklı hâle getirebilir. İki kişi yalnızca birbirlerinden kimlik, değer veya doğruluk alıyorsa ilişki aşırı yük taşır. Ortak ilgi alanları, dış sosyal bağlar, ortak sorumluluklar veya bağımsız uğraşlar bulunduğunda her taraf diğerinin bütün dünyası olmaktan çıkar. İlişki zayıflamak zorunda değildir; tersine, tarafların birbirlerini daha az tüketmesine imkân verir.

Sevgi burada yine güçlü örnektir. İki kişinin yalnızca birbirlerine yönelmesi başlangıçta yoğun yakınlık yaratabilir. Fakat bütün anlam kaynakları ilişkiye bağlandığında her sapma varoluşsal tehdit hâline gelir. Tarafların ortaklaşa veya ayrı ayrı dış dünyaya açılması, ilişkinin iç basıncını azaltır. Başkalarının, işlerin, fikirlerin ve müşterek amaçların varlığı sevginin rakibi olmak zorunda değildir; sevginin kendi içine kapanmasını engelleyen nefes alanı olabilir.

Sosyolojik sistemde birey ile toplumun dışarıya açıklığı da benzer biçimde düşünülmelidir. Bireyin bütün kimliği mevcut toplumsal yapıdan türetilmez; farklı kültürel temaslar, tarihsel kırılmalar, teknolojik değişimler ve yeni deneyimler yapıya dışsal fark taşıyabilir. Toplum da bireylerin yalnızca kendisinin ürettiği eylemleri değil, çevresel ve tarihsel yeni koşulları işlemek zorundadır. Karşılıklı üretim dış dünya tarafından sürekli kesintiye uğratılır.

Burada “dışarı” mutlak anlamda sistemin dışında bulunan metafizik alan değildir. Bir toplumsal sistem için dışarı başka toplum, yeni teknoloji, doğal afet, demografik değişim veya beklenmedik kültürel temas olabilir. Bir benlik için başka kişi, bedenin sınırı, yeni deneyim veya daha önce düşünülmemiş fikir olabilir. Bir teori için yeni veri veya başka kavramsal gelenek dışsallık işlevi görebilir. Dışarı, sistemin mevcut nedensel çevriminin kendi başına üretemediği farkın kaynağıdır.

Bu tanım dışarının göreliliğini gösterir. Aynı unsur bir sistem için içeride, başka sistem için dışarıda olabilir. Önemli olan ontolojik yerleşim değil, işlevsel bağımsızlıktır. Bir kurumun içindeki muhalif kişi bile mevcut karar çevrimine indirgenemeyen bilgi taşıyorsa dışsallık işlevi görebilir. Buna karşılık fiziksel olarak uzaktaki kaynak sistemin aynı ideolojik ağından besleniyorsa gerçek dışsallık üretmeyebilir.

Dolayısıyla dışarıya açıklık mekânsal değil, nedensel bir kavramdır. Bir unsur sistemin kendi kendisini üretme çevriminden bağımsız fark taşıyabiliyor ve bu fark sisteme gerçek dönüşüm baskısı uygulayabiliyorsa “dışarı” işlevi görür. Sistem açısından asıl mesele sınırın coğrafi olarak nerede bulunduğu değil, nedensel bağımsızlığın nerede başladığıdır.

Karşılıklılığın dışarıya açılması, sistemin kendi içinde bütün dışsallığı yok etmesini engeller. Kapalı sistem her yeni unsuru “bizden” veya “bize karşı” gibi mevcut kategorilerden birine yerleştirir. Açık sistem ise bazı unsurların mevcut ikiliğe sığmadığını kabul edebilir. Böylece üçüncü, iki kutup arasındaki karşıtlık dışında başka konumların mümkün olmasını sağlar.

İki kutuplu siyasi, psikolojik veya epistemik sistemlerde bunun önemi büyüktür. A ve B birbirlerini sürekli karşıt olarak tanımladığında bütün gerçeklik A/B ayrımına sıkıştırılabilir. Üçüncü konum, “A mı B mi?” sorusunun kendisini reddedebilir. Böylece yeni cevap üretmekten daha radikal bir şey yapar: seçimin çerçevesini değiştirir.

Bu nedenle dışarıya açıklık bazen uzlaşma değil, ikiliğin aşılması anlamına gelir. A ile B arasındaki çatışmayı ortalamak yerine, çatışmanın neden yalnızca bu iki seçenek içinde düşünüldüğünü sorgular. Üçüncü tarafın değeri bazen ortada durmasında değil, çizginin kendisini iki boyutlu olmaktan çıkarmasındadır.

Topolojik olarak bakıldığında bu, çizginin düzleme açılması gibidir. A ve B tek eksenin uçlarıdır; bütün hareket yalnızca aralarındaki mesafe boyunca gerçekleşiyorsa sistem ne kadar hareketli olursa olsun tek boyutludur. C, yeni bir eksen açtığında A ile B arasındaki ilişkinin geometrisi değişir. Artık yalnızca yaklaşma ve uzaklaşma değil, başka yönlere hareket mümkündür. Üçüncü operatörün “yeni kutup değil, geçirgenlik” oluşu tam olarak böyle anlaşılabilir.

Dışarıya açıklığın zamanla ilişkisi de burada belirgindir. Kapalı karşılıklılık geçmiş etkileşimlerin izlerini geleceğe taşır. A’nın B’ye verdiği cevap B’nin sonraki davranışını, o davranış A’nın yeni tepkisini üretir. Her tur geçmiş yükünü büyütür. Dışsal fark devreye girdiğinde gelecek yalnızca geçmiş karşılıklılığın sonraki halkası olmaktan çıkar. Yeni neden, çevrimin tarihini kesintiye uğratabilir.

Kesinti geçmişi silmek zorunda değildir. Açık sistem kendi tarihini taşır; fakat yeni olay geçmişin yorumunu ve geleceğe bağlanma biçimini değiştirebilir. Böylece zaman düz çizgi veya kapalı daire olmaktan çıkar, dallanabilir yapı kazanır. Geçmiş tek gelecek üretmez; yeni karşılaşmalar farklı yönler açabilir.

Dallanma özgürlüğün nedensel biçimi olarak düşünülebilir. Her dal nedensiz değildir; fakat sistem tek rotaya mahkûm değildir. Aynı geçmiş farklı dışsal karşılaşmalarla farklı geleceklere bağlanabilir. Üçüncü operatör işte bu dallanma imkânının yapısal koşuludur.

Karşılıklılığın dışarıya açılması aynı zamanda sistemin kendi hatalarını daha erken fark etmesini sağlar. Kapalı devrede hata sonuçlara karışır ve yeniden sisteme dönerek büyüyebilir. Dış referans, beklenen ile gerçekleşen arasındaki farkı görünür kılar. Sistem “daha fazla aynı şey” yapmak yerine yönünü değiştirebilir.

Böyle bir düzeltme mekanizması anti-kapanmanın pratik formudur. Sistem yalnızca işler ve kendisini tekrar etmez; kendi işleyişini gözleyip dış referansla karşılaştırır. Eğer ilişki başarısız oluyorsa başarısızlığı tek tarafın kusuru veya daha fazla karşılıklılık ihtiyacı olarak yorumlamak yerine ilişkinin gramerini sorgulayabilir.

Dışarıya açılan sistem için kriz de farklı anlam kazanır. Kapalı sistem krizi tehdit olarak görür ve eski düzeni mümkün olduğunca hızlı restore etmeye çalışır. Açık sistem krizden yalnızca zarar görmez; krizi mevcut ilişkinin sınırlarını açığa çıkaran bilgi olarak da kullanabilir. Kriz böylece kapanma değil yeniden örgütlenme fırsatı olur.

Elbette her kriz yaratıcı değildir. Sistem kriz altında parçalanabilir veya daha sert kapanabilir. Dışarıya açıklığın varlığı yalnızca dönüşüm ihtimalini artırır. Sonucun ne olacağı garanti değildir. Anti-kapanma özgürlük alanı yaratır, ama özgürlüğün nasıl kullanılacağını belirlemez.

Tam da bu nedenle üçüncü operatör normatif olarak “iyi sonuç” garantisi değildir. Sistem dışarıya açıldığında daha adil, daha doğru veya daha sağlıklı olmak zorunda değildir. Yeni fark hatalı, zararlı veya yıkıcı olabilir. Üçüncü operatörün ontolojik işlevi sonuçların iyiliğini değil, sistemin tek mümkün sonucu kendisinin üretmemesini sağlar. Değer yargısı ayrı düzeyde yapılmalıdır.

Karşılıklılığın dışarıya açılması, karşılıklı bağımlılığın kendisini de daha gerçekçi kılar. İki unsur birbirini etkiler, fakat hiçbirinin bütün nedeni diğeri değildir. Her biri başka ilişkilere, geçmişlere ve dış koşullara bağlıdır. Böylece A↔B modeli A↔B ilişkisini korurken her iki kutbun başka ağlarla bağlantısını da kabul eder. Sistem kapalı çift olmaktan daha geniş ilişkisel ekolojiye dönüşür.

Ekoloji metaforu burada faydalıdır. Bir canlı türü başka türle karşılıklı ilişki içinde olabilir; fakat varlığı yalnızca o ilişkiye bağlı değildir. İklim, kaynaklar, diğer türler ve çevresel değişkenler de etkilidir. İki türün ilişkisini bütün ekosistemden koparıp kapalı devre gibi düşünmek eksik olur. Benzer biçimde insan ilişkileri, kurumlar ve düşünce sistemleri de daha geniş bağlamların içinde yaşar.

Karşılıklılığın dışarıya açılması tam olarak bağlamsallığın ontolojik ciddiye alınmasıdır. Hiçbir ikili ilişki bütün koşullarını kendi içinde üretmez. Her ilişki daha geniş ağların içindedir. Kapalılık, bu ağların etkisini yok saydığında veya kendi kategorilerine tamamen emdiğinde oluşur.

Böylece üçüncü operatörün dışarıya açma işlevi, sistemin kendi sınırlılığını kabul etmesiyle birleşir. Sistem “ben bütünüm” yerine “ben daha geniş ilişkiler ağının bir parçasıyım” diyebilir. Bu kabul zayıflık değildir; dış etkileri daha doğru değerlendirme kapasitesi sağlar. Kendi sınırını bilen sistem, dışarıyla daha gerçekçi ilişki kurar.

Karşılıklılık ancak böylece dairesel determinizm olmaktan çıkar. A ile B hâlâ birbirlerini etkiler, geçmiş etkileşimler geleceği hâlâ koşullandırır ve sistem kendi sürekliliğini yine üretir. Fakat çevrim kapalı değildir; dışarıdan gelen fark yeni nedenler, yeni ölçütler ve yeni yönelimler ekleyebilir. Sonuçlar artık yalnızca başlangıç koşullarının geri dönüşü değildir.

Dışarıya açıklığın en yoğun formülü bu nedenle şu şekilde kurulabilir: Karşılıklılık, ancak iki kutbun birbirlerini bütün neden ve anlam alanı olarak tüketmekten vazgeçip kendilerinden bağımsız farklara cevap verebildiği ölçüde dairesel determinizmden çıkar. Açıklık ilişkinin zayıflaması değil, ilişkinin kendisini aşabilecek kadar güçlü hâle gelmesidir.                                                                          

8.4. Disiplinlerarası Üçüncü Biçimleri

Üçüncü operatör tek bir nesne, kişi veya kavramın adı değildir; farklı disiplinlerde başka içeriklere bürünebilen aynı yapısal işlevin adıdır. Teolojide kişi, sosyolojide pratik aracılık, psikolojide dış gerçeklikle temas, epistemolojide bağımsız doğrulama, politik düşüncede ortak dünya, etikte indirgenemez Başka biçiminde belirebilir. Bu öğelerin hiçbirinin tözsel olarak birbirine benzediği söylenemez. Kutsal Ruh ile pratik bilinç, ortak dünya ile psikolojik temas, bağımsız kanıt ile Levinasçı yüz aynı kategoriye ait değildir. Aralarındaki birlik içerikte değil, kapalı bir karşılıklılık çevriminin kendi kendisine yeterli hâle gelmesini engelleme biçiminde bulunur. Üçüncülük bu nedenle şeylerin ne olduğuna değil, ilişkide ne yaptıklarına göre tanımlanmalıdır.

İşlevsel tanımın avantajı, kavramı tek bir metafizik ontolojiye hapsetmemesidir. Eğer üçüncü mutlaka ayrı bir kişi olsaydı pek çok sistemde üçüncülük düşünülemezdi. Eğer yalnızca dışarıdan gelen maddi etki olsaydı zihinsel, etik veya epistemik biçimleri açıklamak zorlaşırdı. Eğer yalnızca bilinçli arabulucu olsaydı kendiliğinden gelişen olayların, bağımsız verilerin veya bağlamsal sapmaların anti-kapanmacı etkisi kavranamazdı. Dolayısıyla üçüncüyü içerikle değil, nedensel devrenin gramerini değiştirebilme kapasitesiyle tanımlamak gerekir.

Richard of St. Victor bağlamında üçüncünün biçimi kişiseldir. İki kişi arasındaki karşılıklı sevgi kendi içinde yoğun ve gerçek olabilir; ancak sevginin yetkinliği yalnızca birbirine dönüp duran karşılıklılığa bağlandığında ilişki kendi kendisini tamamlayan çift hâline gelebilir. Condilectio yapısında üçüncü, sevginin nesnesine eklenen rakip değildir. İki kişinin birlikte sevdiği üçüncü, sevginin yönünü değiştirir. A ile B yalnızca birbirlerini doğrulamaz; kendilerinden başka bir varlığa ortak biçimde yönelir. Üçüncü burada kapalı karşılıklılığı müşterek yönelime dönüştürür.

Müşterek yönelim teolojik modelde yalnızca sayıyı artırmaz. Üç kişinin birbirini sırayla sevdiği üçlü bir mübadele ağı da kurulabilirdi ve böyle bir ağ yine kendi üzerine kapanabilirdi. Condilectio’nun özgünlüğü, iki kutbun ilişkisinin kendisinden taşmasıdır. Sevgi karşılık almak için geri dönmek yerine paylaşılabilir bir iyiye açılır. Dolayısıyla üçüncünün işlevi “iki yerine üç” değil, “karşılıklılık yerine taşma”dır.

Sosyolojik düzlemde üçüncü başka bir form kazanır. Yapı ile fail birbirlerini karşılıklı biçimde üretebilir; toplumsal kurallar eylemleri şekillendirirken eylemler aynı kuralları yeniden üretir. Karşılıklılık burada teorik olarak zengin olsa da kapalı devre riski taşır. Eğer fail yalnızca yapının ürünü, yapı da yalnızca failin tekrarlanan eylemlerinin ürünü olarak düşünülürse yeni farklılığın nereden geldiği belirsizleşir. Giddens’ın pratik bilinç kavramı, üçüncü operatör olarak doğrudan ortaya konmuş değildir; fakat sentetik okumada yapıyla eylem arasında bire bir aktarımı bozan ara işlev sunar.

Pratik bilinç, kuralın mekanik uygulanışı değildir. Aktör çoğu durumda ne yaptığını ayrıntılı teorik ifadelerle açıklayamasa bile bağlama uygun davranmayı bilir. Kural soyuttur; uygulama tekildir. Aradaki mesafe yorum, zamanlama, bedensel alışkanlık, durumun okunması ve örtük yetkinlik yoluyla aşılır. Tam da bu mesafe, yapının eylemde kusursuz biçimde kopyalanmasını engeller. Her uygulama belirli koşullar tarafından yeniden biçimlendirilir.

Üçüncü burada kişi değildir; uygulamanın kendisidir. Yapı bir kutup, fail diğer kutup olduğunda pratik bilinç bunların arasına bağımsız töz olarak girmez. Yine de yapıdan eyleme geçişin gerçekleştiği yerde çeviri yapar. Kuralın bağlama çevrilmesi sırasında küçük sapmalar, yeni yorumlar ve beklenmedik sonuçlar ortaya çıkabilir. Böylece sistemin yeniden üretimi aynı zamanda dönüşüm ihtimali taşır.

Psikolojik düzlemde Laing’in çözümlediği kapanma yapısında üçüncülük, iç benlik ile dış dünya arasındaki gerçek temasın yeniden kurulması biçiminde görülebilir. Ontolojik güvensizlik yaşayan kişi dış dünyayı tehdit olarak deneyimlediğinde geri çekilir; geri çekilme düzeltici deneyimi azaltır; azalan temas dış dünyayı daha yabancı ve tehlikeli hâle getirir. İki kutup birbirlerini karşılıklı besler: tehdit kapanmayı, kapanma tehdidi üretir.

Buradaki üçüncü mutlaka üçüncü kişi değildir. Güvenli bir ilişki, bedensel deneyim, beklenmedik olumlu temas veya kişinin mevcut tehdit modeline sığmayan herhangi bir karşılaşma üçüncü işlev görebilir. Kritik olan, benliğin dünyaya ilişkin mevcut modelini dışarıdan sınayabilecek bir farkın çevrime girmesidir. Sistem yalnızca kendi korkusu ile kendi savunması arasında dolaşmayı bırakır.

Bu örnekte üçüncülük özellikle geçicidir. Belirli deneyim bir anda anti-kapanmacı işlev taşıyabilir; fakat sonradan mevcut savunma sistemi tarafından emilebilir. Kişi olumlu karşılaşmayı “istisna” diye sınıflandırdığında deneyim üçüncü olma kapasitesini kaybeder. Dolayısıyla üçüncü olmak tözsel nitelik değil, ilişkisel konumdur. Aynı unsur bir anda sistemi açabilir, başka anda sistemin kapanmasına dahil olabilir.

Epistemik alanda üçüncünün en açık biçimlerinden biri bağımsız doğrulamadır. A ile B birbirlerinin inançlarını doğruladığında sosyal tasdik güçlü olabilir; fakat ikisi de aynı kaynaktan besleniyorsa ortada gerçek çoğulluk yoktur. Üçüncü referans, A ve B’nin birbirlerinden bağımsız olarak kontrol edebileceği olgu, veri, tanıklık veya yöntemdir. Böylece “B de benimle aynı şeyi söylüyor” ifadesi hakikatin son ölçütü olmaktan çıkar.

Bağımsız doğrulamanın gücü, sistemi kendi yankısından ayırabilmesidir. Kapalı bilgi ağı aynı iddiayı yüzlerce kez tekrar edebilir; tekrar sayısı arttıkça güven hissi büyür. Fakat bağımsız üçüncü, tekrarların aynı kaynaktan türeyip türemediğini sorgular. Bir iddianın kaç kez söylendiğinden çok, kaç bağımsız yoldan desteklendiği önem kazanır. Üçüncü burada çoğulluğun sayısal değil epistemik olmasını sağlar.

Meerloo’nun zihinsel denetim çözümlemeleri açısından üçüncünün kaybı, alternatif gerçeklik kaynaklarının ortadan kaldırılmasında görülür. İzolasyon, tekrar, korku ve bilgi alanının daraltılması kişinin yalnızca belirli anlatıya maruz kalmasına yol açar. Dışarıdaki bağımsız kaynaklar etkisizleştirildikçe inanç sistemi kendi doğrulamasını kendi içinden üretmeye başlar. Üçüncü referans geri döndüğünde ise yalnızca yeni bilgi eklemez; iç tasdik ağının gerçekten bağımsız olup olmadığını görünür kılar.

Arendtçi ortak dünya, epistemik üçüncülüğün daha siyasal ve kamusal biçimidir. İnsanlar birbirleriyle yalnızca karşılıklı olarak konuşmaz; ikisinin de üzerinde hak iddia edemeyeceği ortak olgulara, olaylara ve dünyaya yönelir. A ile B anlaşabilir veya anlaşamayabilir. Önemli olan, tartışmanın yalnızca “sen bana inanıyor musun?” düzeyinde kalmamasıdır. Ortak dünya, iki öznenin birbirlerine indirgenemeyen bir referans önünde konumlanmasını sağlar.

Burada üçüncü, hakem değildir. Ortak dünya taraflardan hangisinin haklı olduğunu otomatik olarak söylemez. Aynı olay farklı biçimlerde yorumlanabilir. Fakat olgunun varlığı yorumların tamamen keyfî hâle gelmesini engeller. A ile B birbirlerinin görüşünü çürütebilir, fakat dünyayı yalnızca karşı tarafın görüşüne indirgemek zorunda değildir. Üçüncü referans, iki perspektifin dışında ve ikisine de açık bir direnç noktası sağlar.

Bu form özellikle önemlidir, çünkü üçüncülüğü “uzlaştırıcı merkez” olmaktan çıkarır. Ortak dünya bazen anlaşmazlığı artırabilir. Yeni belge veya olgu taraflardan birinin görüşünü zorlayabilir, ikisinin de anlatısını yetersiz bırakabilir veya daha derin çatışma yaratabilir. Yine de bu çatışma anti-kapanmacıdır; çünkü sistemin yalnızca karşılıklı tasdik veya karşılıklı düşmanlık üzerinden işlemesini engeller.

Levinasçı Başka, üçüncülüğün etik biçimini daha da radikalleştirir. Burada üçüncü yalnızca ortak referans değildir. Başka, benim kavramsal dünyamın nesnesi hâline gelse bile o nesneyle özdeş değildir. Onu açıklamaya, sınıflandırmaya ve anlamaya çalışırım; fakat onun varlığını bütün bu açıklamalardan fazla kabul ederim. Üçüncü, sistemin kendi kavramlarıyla kurduğu totaliteye indirgenemez fazlalık olarak girer.

Başka’nın üçüncülüğü bilgi vermekten daha ileri gider. Onun varlığı benim eylem alanımı etik olarak sınırlar. “Yapabilirim” ile “yapmaya hakkım var” arasına ayrım koyar. Böylece dışsallık yalnızca epistemik değil normatif değişim yaratır. Sistem kendi doğruluğunu değil, kendi meşruiyetini de dışarıdan sınamak zorunda kalır.

Bu nokta üçüncü operatörün disiplinlerarası biçimleri arasındaki önemli bir ayrımı gösterir. Bazı üçüncüler sisteme bilgi taşır; bazıları normatif sınır getirir; bazıları yeni ilişki yönü oluşturur; bazıları yorum fazlası üretir; bazıları ise doğrudan beklenmedik olay biçiminde sistemi keser. Hepsi aynı şeyi yapmaz. Ortak yanları, mevcut karşılıklılık devresinin kendi kendisine yeterli olmasını engellemeleridir.

Doğal olay bile belirli bağlamda üçüncü işlev görebilir. İki siyasal aktör birbirini yıllarca belirli stratejik çevrim içinde etkilerken deprem, salgın, teknolojik kırılma veya çevresel değişim mevcut ilişkinin bütün parametrelerini değiştirebilir. Olay taraflardan hiçbirinin önceki etkileşiminden doğmamış olabilir ve her ikisini de yeni koşullara zorlar. Burada üçüncü bilinçli fail değildir; nedensel dışsallıktır.

Aynı şekilde teknik yenilik bir kurumsal sistemi dışarıdan açabilir. Yeni iletişim teknolojisi mevcut hiyerarşiyi değiştirebilir, bilgi akışını dönüştürebilir veya daha önce mümkün olmayan pratikler yaratabilir. Ancak teknoloji tek başına üçüncü değildir. Sistem yeniliği yalnızca mevcut hiyerarşiyi daha etkili kılmak için kullanıyorsa teknik fark kapanmaya emilmiş olur. Üçüncülük yine işlevsel olarak değerlendirilmelidir: ilişki grameri değişiyor mu, değişmiyor mu?

Kriz de üçüncü biçimlerinden biri olabilir. Normal koşullarda sistemin temel varsayımları görünmez kalır; işler yolunda giderken kimse onları sorgulamaz. Kriz, rutinin taşıdığı önkabulleri açığa çıkarabilir. Sistem bir anda kendi sınırlarını görür. Fakat kriz de otomatik anti-kapanma değildir. Kapalı sistem krizi daha fazla kontrol, daha sert norm veya daha yoğun iç tasdik için kullanabilir. Aynı olay açıcı veya kapatıcı işlev görebilir.

Dolayısıyla üçüncülüğü tanımak için nesnenin adı yeterli değildir. “Kriz üçüncüdür”, “başka kişi üçüncüdür”, “veri üçüncüdür” gibi özcü cümleler eksiktir. Daha doğru soru şudur: Bu unsur, mevcut sistemin kendisini üretme biçiminde gerçekten fark yaratıyor mu? Eğer cevap hayırsa unsur üçüncü konumunda değildir; sistem içindeki başka düğümdür.

Bir üçüncü unsurun zamanla absorbe edilmesi de mümkündür. Başlangıçta muhalif kurum dışsal eleştiri getirir; zamanla aynı bürokratik mantığa eklemlenebilir. Başlangıçta alternatif medya bağımsız referans sağlar; sonra aynı bilgi ağının tekrarına dönüşebilir. Başlangıçta yeni teori eski paradigmayı zorlar; daha sonra kendi dogmatik kapalılığını kurabilir. Üçüncülük kalıcı unvan değildir.

Tam tersine, sistemin içindeki unsur da üçüncü olabilir. Bir örgütün kendi denetim mekanizması gerçekten bağımsız çalışıyorsa kurumun içinden gelen eleştiri dışsallık işlevi taşıyabilir. Kişinin kendi refleksif bilinci mevcut alışkanlıklarını sorgulayabiliyorsa benliğin içinden üçüncü konum açılabilir. Burada “dışarı” fiziksel konum değil, nedensel bağımsızlık derecesidir.

Bu nedenle içsel dışsallık kavramı önem kazanır. Bir unsur sisteme aittir, fakat sistemin mevcut sonuçlarını yalnızca tekrar etmez. İçeriden konuşur, fakat içerinin kendi kendini doğrulama mekanizmasına tamamen bağlanmamıştır. Üçüncü operatörün en sürdürülebilir biçimleri çoğu zaman tam da böyle olabilir; çünkü bütünüyle dışsal olan sistemle temas kuramayabilir, tamamen içsel olan ise fark üretemeyebilir.

İçsel dışsallık ile Levinasçı radikal dışsallık aynı şey değildir. Levinas’ın Başka’sı sistemin kavramsal totalizasyonuna daha sert sınır koyar. Yine de biçimsel olarak ikisinde de ortak ilke vardır: ilişkinin bütün anlamı tek merkezden türetilmez. İçeri ile dışarı arasındaki sınır geçirgen kalır.

Disiplinlerarası üçüncü biçimleri arasındaki bir başka ortaklık çeviri işlevidir. Dışarıdaki fark sisteme çoğu zaman ham hâliyle girmez. Pratik bilinç soyut kuralı duruma çevirir; ortak dünya farklı perspektifleri aynı olay üzerinde buluşturur; bağımsız kanıt inancı olgusal sınamaya çevirir; etik karşılaşma başka kişinin varlığını sorumluluğa dönüştürür. Üçüncü, iki alan arasında yalnızca veri taşımakla kalmaz, anlamın biçimini değiştirir.

Çeviri ile asimilasyon arasındaki fark burada yeniden belirleyicidir. Asimilasyonda dışarıdaki unsur mevcut dilin içinde tamamen çözülür. Çeviride ise karşılaşma iki tarafı da değiştirir. Yeni kavram geldiğinde alan dilin sözlüğü genişleyebilir; yeni kişi ilişkiye girdiğinde ilişkinin normları değişebilir; yeni veri teoriye dahil edildiğinde teorinin kavramları dönüşebilir. Gerçek üçüncü, yalnızca “yabancıyı bizim dilimize çeviren” değil, çeviri nedeniyle bizim dilimizi de değiştiren operatördür.

Bu ölçüt disiplinlerarası bir test sağlar. Bir sistem dışarıdan sürekli bilgi alıyor olabilir; fakat dili hiç değişmiyorsa muhtemelen asimilasyon baskındır. Yeni kişiler geliyor olabilir; fakat roller değişmiyorsa üçüncülük zayıftır. Eleştiri bulunabilir; fakat her eleştiri mevcut hiyerarşiyi güçlendiriyorsa anti-kapanma gerçekleşmiyordur. Değişim, yalnızca girdide değil sistemin işleme gramerinde aranmalıdır.

Üçüncü operatörün başka bir biçimi hatadır. Beklenen sonuç gerçekleşmediğinde sistem iki şekilde davranabilir: hatayı gürültü sayıp eski modeli koruyabilir veya hatayı modelinin sınırı olarak değerlendirebilir. İkinci durumda hata üçüncü işlev görür. Sistem kendi başarısızlığını içsel doğrulama çevriminden çıkarıp dış gerçekliğin direnci olarak okur.

Hatanın üçüncülüğü özellikle değerlidir, çünkü anti-kapanmayı başarıya değil başarısızlığa bağlar. Kapalı sistem yalnızca doğru sonuçlar üzerinden değil, başarısızlıkları da kendisini doğrulayacak biçimde yorumlayarak yaşayabilir. Anti-kapanma, başarısızlığın gerçekten başarısızlık olarak kabul edilebilmesini gerektirir. Sistem “ben yanılmış olabilirim” diyebildiğinde dış referansa yer açar.

Şaşkınlık da benzer biçimde üçüncü işlev taşıyabilir. Beklenmedik olay yalnızca yeni bilgi değildir; sistemin beklenti mimarisinin yetersizliğini gösterir. Hiç şaşırmayan sistem ya gerçekten her şeyi biliyordur ya da karşılaştığı her şeyi mevcut kategoriler içinde yeniden adlandırıyordur. Şaşırabilmek, dışarıdaki farkın sisteme gerçekten nüfuz edebildiğinin işaretidir.

Etik düzlemde ise üçüncülük çoğu zaman itiraz biçiminde görünür. Başkasının “hayır”ı, benim onun üzerinde kurduğum açıklama veya beklentinin sınırını gösterir. İtirazın içeriğine katılmayabilirim; fakat itirazın varlığı karşıdaki kişinin benim düzenimin pasif nesnesi olmadığını ortaya koyar. Üçüncü burada ilişkiyi rahatlatan değil, gerektiğinde ona direnç sokan kuvvettir.

Direnç bütün üçüncü biçimlerinin ortak fenomenlerinden biridir. Bağımsız olgu teoriye, farklı kişi ilişkiye, yeni bağlam kurala, kriz kuruma, etik talep benliğin egemenliğine direnç gösterir. Direnç sistemin hareketini tamamen durdurmaz; onu kendi dışında bir şeye cevap vermek zorunda bırakır. Anti-kapanmanın maddesi çoğu zaman bu dirençtir.

Ancak direnç de tek başına yeterli değildir. Sistem dışarıdaki direnci tamamen yok edebilir, dışlayabilir veya düşmanlaştırarak kendi kimliğinin yakıtına dönüştürebilir. Gerçek üçüncülük için direnç işlenebilir fakat tüketilemez kalmalıdır. Sistem ona cevap verebilmeli, fakat onu tamamen kendi düzenine dönüştürmemelidir.

Bu özellik üçüncü operatörü mutlak dışsallıktan ayırır. Sistemle hiçbir ilişkiye giremeyen şey anti-kapanma yaratmaz; sadece ilgisiz kalır. Üçüncü, ilişkiye girecek kadar yakın ve ilişki tarafından bütünüyle yutulmayacak kadar farklı olmalıdır. En genel ontolojik formül, “temas eden dışsallık”tır.

Temas eden dışsallık zaman içinde de değişken olabilir. Bir unsur başlangıçta çok yabancı olduğu için sistem tarafından işlenemez; zamanla çeviri kanalı oluşur ve üçüncü işlev kazanır. Tersine, uzun süre sistemle etkileşen dış unsur giderek normalleşir ve fark kapasitesini kaybedebilir. Dolayısıyla üçüncülük tarihsel süreçtir, sabit konum değil.

Disiplinlerarası bakış açısından en önemli sonuç, üçüncünün her yerde aynı görünmesinin beklenmemesidir. Teolojide kişisel, sosyolojide pratik, epistemolojide metodolojik, psikolojide ilişkisel, politik düşüncede kamusal, etikte aşkınlık biçimine girebilir. Tekil içeriklerin birbirine indirgenmesi, tam tersine üçüncü fikrinin kendisini totalleştirirdi. Kavramın gücü, farklı disiplinlerde farklılaşarak aynı yapısal problemi yakalayabilmesindedir.

Bu nedenle “üçüncü operatör” genel bir üst kavram olarak ancak dikkatli kullanılmalıdır. Richard’ın teolojisini Giddens’ın sosyolojisine, Giddens’ı Levinas’ın etiğine indirgemek düşünürlerin özgünlüğünü yok eder. Sentez, onların aynı şeyi söylediğini iddia etmez. Ortaklık, farklı sistemlerde kapalı karşılıklılığın nasıl kesintiye uğratılabildiğini göstermeleridir.

Teolojik üçüncü sevginin paylaşılabilirliğini, sosyolojik üçüncü uygulamanın yorum fazlasını, epistemik üçüncü bağımsız doğrulamayı, politik üçüncü ortak dünya referansını, psikolojik üçüncü düzeltici teması, etik üçüncü başkalığın indirgenemezliğini taşır. Her biri başka bir ontolojik katmanda çalışır. Yine de hepsinin ortak etkisi, sistemin kendi sonuçlarını tek hakikat, tek norm, tek kimlik veya tek gelecek olarak kapatmasını engellemektir.

Disiplinlerarası birlik böylece içerik birliği değil, anti-kapanma fonksiyonunun çokbiçimliliğidir. Üçüncü tek bir varlık türü değildir; kapanmanın nerede gerçekleştiğine göre farklı madde edinir. Nedensel kapanma varsa yeni neden, epistemik kapanma varsa bağımsız referans, normatif kapanma varsa dışsal talep, ontolojik kapanma varsa indirgenemez başkalık, ilişkisel kapanma varsa müşterek yönelim üçüncü işlev görebilir.

En yoğun biçimiyle üçüncü operatör şu yapısal testle tanınabilir: Sistemin karşılaştığı unsur, sistemin yalnızca ne düşündüğünü veya ne yaptığını değil, düşünme ve davranma biçiminin kurallarını da değiştirebilme ihtimali taşıyor mu? Taşıyorsa üçüncülük vardır. Taşımıyorsa unsur, ne kadar yeni veya farklı görünürse görünsün, mevcut devrenin başka bir içeriğine dönüşmüştür.

8.5. Üçüncünün Arabuluculuk Değil Anti-Kapanma Oluşu

Üçüncü kavramının en kolay yanlış anlaşılma biçimi, onu iki taraf arasına giren uzlaştırıcı arabulucu olarak düşünmektir. A ile B çatışıyorsa C gelir, gerilimi azaltır, tarafları ortak noktada buluşturur ve sistem yeniden dengelenir. Böyle bir üçüncü gerçekten var olabilir; ancak arabuluculuk üçüncülüğün zorunlu özü değildir. Hatta bazı durumlarda arabulucu mevcut kapalı sistemi daha da istikrarlı hâle getirerek anti-kapanmanın tersine çalışabilir. Üçüncü operatörün belirleyici özelliği çatışmayı çözmesi değil, ilişkinin kendi üzerine tamamlanmasını engellemesidir.

Arabulucu çoğu zaman mevcut oyunun kurallarını kabul eder. Tarafların A ve B olarak kalmasını, tartışmanın aynı mesele etrafında sürmesini ve sistemin temel gramerinin korunmasını amaçlar. Sorun iletişim bozukluğuysa bu son derece işlevsel olabilir. Fakat kapanmanın nedeni oyunun kurallarının kendisiyse daha iyi iletişim yalnızca kapalı sistemi optimize eder. Taraflar birbirini daha iyi anlar, fakat aynı sınırlı ilişki topolojisi içinde kalır.

Anti-kapanma üçüncüsü ise gerektiğinde oyunun kurallarını sorgular. A ile B’nin neden yalnızca birbirlerine göre tanımlandığını, çatışmanın neden bu iki seçenek arasında kurulduğunu veya ilişkinin neden belirli ölçütleri değişmez kabul ettiğini görünür kılar. Böylece üçüncü, tarafların arasına değil, ilişkinin varsayımlarına girer.

Bu farkı basit geometrik metaforla görmek mümkündür. Arabulucu A ile B arasındaki çizginin ortasına yerleşir. Mesafeyi azaltabilir, iletişimi kolaylaştırabilir ve iki ucu birbirine yaklaştırabilir. Anti-kapanma üçüncüsü ise çizgiye yeni boyut ekler. Artık hareket yalnızca A’dan B’ye veya B’den A’ya değildir; çizginin dışına doğru yeni yön açılır. Birincisi mevcut eksende denge üretir, ikincisi eksenin kendisini çoğullaştırır.

Bu nedenle üçüncü operatör her zaman barışçıl veya yatıştırıcı görünmeyebilir. Sistem uzun süre stabil biçimde çalışıyorsa dışarıdan gelen üçüncü dengeyi bozabilir. Yeni bilgi mevcut konsensüsü parçalayabilir, etik talep rahat düzeni rahatsız edebilir, farklı kişi grubun normlarını sorgulatabilir, beklenmedik olay kurumsal rutini işlevsiz kılabilir. Böyle bir üçüncü ilk anda sorun çözücü değil, sorun üretici gibi görünebilir.

Fakat üretilen sorun çoğu zaman daha önce görünmez olan kapanmanın görünür hâle gelmesidir. Sistem kendi iç tutarlılığı sayesinde sorun olmadığını düşünür; üçüncü, dış referans getirerek uyumsuzluğu açığa çıkarır. Böylece kriz yaratmaz, var olan fakat içeriden görünmeyen gerilimi okunabilir hâle getirir. Anti-kapanma bazen düzeni bozarak daha gerçek bir düzenleme imkânı açar.

Arabuluculuk ile anti-kapanma arasındaki ikinci fark dengeye yaklaşımda ortaya çıkar. Arabuluculuk genellikle dengeyi olumlu sonuç sayar. A ve B’nin talepleri arasında kabul edilebilir orta nokta bulunur. Anti-kapanma açısından ise denge kendi başına değer değildir. Sistem mükemmel dengede ve tamamen kapalı olabilir. Hatta homeostatik sistemler tam da sapmaları bastırarak dengelerini korur.

Bir ilişkinin hiç değişmemesi, tarafların çok uyumlu olduğunu gösterebilir; fakat aynı zamanda her farklılığın hızla nötralize edildiğini de gösterebilir. Dengeye aşırı odaklanmak, sistemin yeni fark üretme kapasitesini azaltabilir. Anti-kapanma üçüncüsü kimi zaman dengeyi sürdürmek yerine dengenin bozulabilir kalmasını sağlar.

Bozulabilirlik burada kırılganlıkla aynı şey değildir. Dayanıklı sistem de kendi dengesinden çıkabilir; fark, yeni dengeye veya farklı örgütlenmeye geçebilmesidir. Aşırı dengelenmiş sistem ise küçük sapmalara bile izin vermez ve her değişikliği eski hâle dönüşle karşılar. Üçüncü, sapmanın sistem içinde yaşayabilmesine imkân verir.

Arabuluculuk ile anti-kapanma arasındaki üçüncü fark tarafsızlık meselesidir. Arabulucu çoğu zaman tarafsız konum arar. Üçüncü operatörün böyle bir zorunluluğu yoktur. Bağımsız gerçeklik tarafsız olmak zorunda değildir; olgu iki taraftan birinin iddiasını yanlışlayabilir. Etik talep mevcut düzenin belirli tarafını daha fazla zorlayabilir. Dışsal kriz herkesi eşit etkilemeyebilir.

Anti-kapanma için önemli olan eşit mesafe değil, sistemin kendi kendisini doğrulamasına bağımlı olmamaktır. Üçüncü belirli sonuç lehine güçlü veri taşıyabilir ve yine de üçüncü kalabilir. Tarafsızlık değil, indirgenemezlik temel ölçüttür.

Bu ayrım epistemik alanda özellikle nettir. İki teori arasında arabulucu orta görüş bulmak zorunda değildir. Deneysel veri teorilerden birini güçlü biçimde destekleyebilir. Üçüncü referansın görevi “her iki taraf da biraz haklı” sonucuna ulaşmak değil, tartışmayı tarafların kendi iç savunmalarından bağımsız ölçüte bağlamaktır. Hakikat uzlaşmanın aritmetik ortalaması değildir.

Etik alanda da aynı durum geçerlidir. İki kişi arasındaki her çatışmada ortayı bulmak adil olmayabilir. Bir tarafın sınırı ihlal edildiğinde etik üçüncü, iki davranış arasında eşit mesafede durmaz. Başka’nın talebi, öznenin özgürlüğünü gerçekten sınırlandırabilir. Anti-kapanma, “iki tarafın da bakış açısı vardır” diyerek normatif farkı silmek değildir.

Dolayısıyla üçüncü operatör, relativist çoğulculukla da özdeş değildir. Sisteme dışarıdan fark girmesi her farkın eşdeğer olması anlamına gelmez. Üçüncü değerlendirme alanını açar; değerlendirmeyi ortadan kaldırmaz. Hatta bağımsız ölçüt sağladığı için daha sıkı değerlendirme mümkün olabilir.

Arabuluculuk ile anti-kapanma arasındaki dördüncü fark sistemin kimliğiyle ilişkisinde bulunur. Arabulucu çoğu zaman sistemi korumayı amaçlar. Çatışan parçaları uyumlaştırarak bütünlüğü devam ettirir. Anti-kapanma üçüncüsü sistemin korunmasını garanti etmez. Dışarıdan gelen fark bazen mevcut yapının gerçekten sürdürülemez olduğunu gösterebilir.

Böyle bir durumda anti-kapanma sistemin kendisini değil, dönüşebilme kapasitesini korur. Kimliğin bazı unsurları terk edilebilir, yeni sınırlar kurulabilir veya ilişki tamamen başka yapıya geçebilir. Üçüncünün sadakati mevcut biçime değil, kapanmanın mutlaklaşmamasınadır.

Burada muhafaza ile süreklilik arasındaki ayrım önem kazanır. Bir şeyi korumak her özelliğini değişmez tutmak değildir. Bazı sistemler ancak belirli özelliklerini terk ederek devam edebilir. Anti-kapanma üçüncüsü bu tür kontrollü öz-dönüşüme alan açar.

Teolojik modelde üçüncü sevginin varlığını korur, fakat sevginin yalnızca karşılıklı sahiplenme biçiminde kalmasına izin vermez. Sosyolojik modelde pratik uygulama yapıyı bütünüyle yok etmez, fakat yapının her bağlamda aynı şekilde tekrarını engeller. Epistemik modelde bağımsız veri teorik araştırmayı ortadan kaldırmaz, fakat teoriyi mutlaklaştırmaz. Her durumda sistem kendisi olmaya devam ederken aynı kalmak zorunda olmaktan çıkar.

Arabuluculuk çoğu zaman anlaşmazlığı içeri alarak nötralize eder. Anti-kapanma ise bazı anlaşmazlıkların korunmasını değerli bulabilir. Çünkü sürekli uyum, sistemin dışındaki farklılığın yok edilmesi pahasına sağlanıyor olabilir. Bir kurumda hiç çatışma bulunmaması kusursuz işleyiş kadar korku veya homojenleşme de gösterebilir. Bir ilişkide hiç anlaşmazlık olmaması derin uyum kadar taraflardan birinin kendisini tamamen bastırdığını da gösterebilir.

Üçüncü operatör bu nedenle çatışmayı otomatik patoloji saymaz. Asıl soru çatışmanın sistem tarafından işlenip işlenemediğidir. Farklılık ifade edilebiliyor, ilişkiyi değiştirebiliyor ve tarafları yok etmeden varlığını sürdürebiliyorsa çatışma geçirgenliğin göstergesi olabilir. Bastırılmış çatışma ise görünür uyumun altında kapanma üretir.

Anti-kapanmanın başka bir ayırıcı özelliği sorunun kaynağını ilişkide aramasıdır. Arabuluculuk bazen A’nın ve B’nin taleplerini veri kabul eder, yalnızca onları uzlaştırır. Üçüncü operatör ise tarafların kimliklerinin bile mevcut ilişki tarafından üretilmiş olabileceğini hesaba katar. A ile B birbirlerini karşıt olarak tanımlıyorsa çatışmanın çözümü tarafların daha iyi pazarlık yapmasından değil, birbirlerini üretme biçimlerinin değişmesinden geçebilir.

Örneğin iki grup kimliklerini sürekli birbirlerine karşı kuruyorsa her yeni çatışma karşılıklı aidiyeti güçlendirir. Arabulucu tekil anlaşmazlığı çözebilir; fakat tarafların düşmanlık üzerinden kimlik üretmesi sürüyorsa yeni çatışmalar doğacaktır. Anti-kapanma üçüncüsü ortak dış referans, yeni ilişki alanı veya ikili karşıtlığı aşan başka kimlik biçimi oluşturarak düşmanlık üretim gramerini hedefler.

Psikolojik ilişkide de benzer durum vardır. Bir çift sürekli yakınlık–geri çekilme döngüsünde yaşayabilir. Arabuluculuk belirli tartışmayı çözebilir; ancak biri yaklaştıkça diğerinin kaçması, kaçtıkça ilkinin daha çok yaklaşması devam ediyorsa sorun içerikte değil ilişkisel çevrimdedir. Üçüncü işlev, taraflara yeni cümle vermekten çok bu çevrimin kendisini görünür kılar ve başka tepki yolları mümkün hâle getirir.

Üçüncünün anti-kapanma oluşu bu nedenle meta-düzey içerir. Sistem içindeki hamlelere bir hamle daha eklemek yerine, hamleleri üreten kurala müdahale eder. Birinci düzeyde A ve B ne yapıyor sorusu vardır; meta-düzeyde A ile B’nin hangi ilişki içinde sürekli bu davranışları ürettiği sorulur.

Meta-düzeye çıkış sistemin kendisini nesne hâline getirebilmesini sağlar. Kendi işleyişini yalnızca yaşamaz, onu gözlemleyebilir. Refleksivite burada üçüncü operatör işlevi kazanır: sistem “hangi sonuca ulaşmalıyım?”dan önce “neden sürekli bu seçenekler arasında dolaşıyorum?” sorusunu sorabilir.

Ancak refleksivite de otomatik anti-kapanma değildir. Sistem kendi üzerine sonsuz düşünce üretebilir ve yine mevcut öncüllerini koruyabilir. Öz-eleştiri bile ritüelleşebilir. Üçüncü işlev ancak refleksiyonun gerçek değişim ihtimali taşımasıyla oluşur. Kendini analiz edip hiç değiştirmeyen sistem yalnızca daha sofistike kapanmıştır.

Anti-kapanma ile arabuluculuk arasındaki beşinci fark sonuç garantisinde bulunur. Arabuluculuk başarıyı genellikle uzlaşma veya çatışmanın azalmasıyla ölçer. Anti-kapanmanın sonucu belirsizdir. Sistem açıldığında taraflar daha fazla anlaşmazlığa da düşebilir, mevcut kurum çözülebilir veya yeni bir ilişki biçimi doğabilir. Açıklığın değeri sonucun önceden belirlenmiş olmasında değil, sonucu belirleyen tek kapalı devrenin kırılmasındadır.

Belirsizliğin korunması üçüncü operatörün özgürlükle ilişkisini açıklar. Eğer üçüncü sisteme girer girmez belirli doğru sonucu zorunlu olarak üretiyorsa o da yeni deterministik merkez olurdu. Anti-kapanma, bir kapanmayı başka kapanmayla değiştirmemelidir. Üçüncü alan açar; alanın nasıl kullanılacağını önceden kodlamaz.

Bu nedenle üçüncü operatör “kurtarıcı” değildir. Sistem üçüncüyle karşılaşıp yine kapanmayı seçebilir, yeni farkı dışlayabilir veya yeni açıklığı başka bir dogmaya dönüştürebilir. Anti-kapanma bir imkân koşuludur, garanti edilmiş kurtuluş değil.

Aynı nokta etik açıdan da önemlidir. Başka’nın yüzü etik talep taşır, fakat özne bu talebe her zaman uygun cevap vermeyebilir. Dışsallığın varlığı doğru davranışı otomatik üretmez. Yine de talebin mevcudiyeti öznenin kendi kendisini nihai norm olarak ilan etmesini sınırlar. Açıklık sorumluluğu mümkün kılar; sorumluluğun yerine geçmez.

Üçüncünün anti-kapanma niteliği, onun sistem içinde sabit makam hâline getirilmesine de kuşkuyla bakmayı gerektirir. Bir kurum “bizim üçüncü operatörümüz şu denetim birimidir” diyebilir; fakat denetim birimi zamanla aynı sistemin çıkarlarına bağlanabilir. Kurumsallaşmış üçüncü kendi bağımsızlığını kaybettiğinde işlevi de kaybolur. Dolayısıyla üçüncülüğün devamı, konumun sürekli yeniden sınanmasını gerektirir.

Anti-kapanmayı sağlayan yapıların kendilerinin de kapanabileceği unutulmamalıdır. Eleştirel kurum dogmatikleşebilir, bağımsız bilimsel otorite kendine kapalı kast oluşturabilir, etik söylem mutlak hüküm sistemine dönüşebilir. Üçüncü operatör hiçbir kurum veya kavrama sonsuza kadar verilmiş özellik değildir.

Bundan dolayı üçüncü operatör ilkesi kendi üzerine de uygulanmalıdır. Teorinin kendisi “her şeyi üçüncü operatörle açıklıyorum” noktasına gelirse yeni totalizasyon üretmiş olur. Her ilişki aynı şemaya zorla sokulmamalıdır. Bazı sistemlerde kapanma temel problem olmayabilir; bazı karşılıklılıklar dış referans olmadan da kısa süreli ve işlevsel kalabilir. Anti-kapanma kavramının kendi sınırını bilmesi, teorinin tutarlılığı açısından zorunludur.

Üçüncünün arabuluculuk değil anti-kapanma olması ayrıca farkın korunmasını açıklama merkezine yerleştirir. Arabulucu iki taraf arasındaki farkı azaltabilir. Anti-kapanma üçüncüsü ise kimi zaman farkın kaybolmamasını sağlar. Çünkü her farklılığın uzlaştırılması sistemin çeşitliliğini azaltabilir. Gerçek geçirgenlik, farklılıkların birlikte var olabileceği yapı kurar.

İki kutbun aynı sonuca gelmesi gerekmeyebilir. A ile B ortak dünyaya bakıp yine farklı görüşlerde kalabilir. Önemli olan, birbirlerini yalnızca düşman veya doğrulama aracı olarak kullanmamalarıdır. Üçüncü referans, anlaşmazlığı kapalı karşıtlıktan açık çoğulluğa dönüştürebilir.

Açık çoğullukta taraflar birbirlerini etkiler, fakat birbirlerinin bütün anlamını belirlemez. Her biri başka ilişkilere, başka bilgi kaynaklarına ve başka amaçlara sahiptir. Böylece ilişki yoğun olsa bile taraflardan hiçbiri diğerinin ontolojik evreninin tamamı olmaz. Karşılıklılık korunur, totalizasyon çözülür.

Anti-kapanma üçüncüsünün asıl başarısı bu nedenle ilişkiyi sona erdirmek değil, ilişkinin kendisini nihai ufuk olmaktan çıkarmaktır. A ile B birbirleri için önemli kalır; fakat bütün gerçeklikleri birbirlerinden ibaret değildir. Sevgi yalnızca çiftin içine, kimlik yalnızca düşmana, bilgi yalnızca grubun onayına, benlik yalnızca savunmasına, toplum yalnızca kendi yeniden üretimine kapanmaz.

Bu noktada öz-referans ile hetero-referans arasında daha kesin bir ayrım kurulabilir. Her sistem belirli ölçüde kendisine referans vermek zorundadır. Kimlik, hafıza ve süreklilik bununla mümkündür. Sorun öz-referansın tek referans hâline gelmesidir. Anti-kapanma üçüncüsü hetero-referansı sisteme dahil eder: sistem kendisini yalnızca kendi ölçütleriyle değil, kendisinden bağımsız bir şeyle de karşılaştırır.

Hetero-referansın varlığı öz-referansı yok etmez. Tam tersine ikisinin birlikte çalışması gerekir. Yalnızca dış referans taşıyan sistem kendi kimliğini kaybedebilir; yalnızca iç referans taşıyan sistem kapanır. Üçüncü operatör bu iki referans rejimi arasında geçirgenlik kurar.

Arabulucu çoğu zaman öz-referansın içinde kalabilir. Sistemin “nasıl daha iyi çalışacağı”na cevap verir. Anti-kapanma üçüncüsü ise “sistem hangi dış ölçüt karşısında çalışıyor?” sorusunu da ortaya koyar. Kurum yalnızca prosedürlerini eksiksiz uyguladığı için başarılı değildir; hizmet ettiği gerçeklikle ilişkisi de sınanmalıdır. İlişki yalnızca kendi içinde huzurlu olduğu için sağlıklı değildir; tarafların bağımsızlığını ve gelişimini nasıl etkilediği de önemlidir.

Böylece anti-kapanma aynı zamanda ikinci ölçüt üretir. Sistem iç tutarlılığa sahip olabilir, fakat dış uyumdan yoksun olabilir. İlişki kendi kurallarına göre başarılı, daha geniş etik ölçüte göre sorunlu olabilir. Üçüncü, tek ölçütlü kapanmayı çoklu referans sistemine dönüştürür.

Çoklu referans yine ölçütsüzlük değildir. Referanslar çatışabilir ve sistem seçim yapmak zorunda kalabilir. Fakat seçim artık kendi iç normlarının otomatik tekrarı değildir; farklı taleplerin gerçekten karşılaştığı karar hâline gelir. Karar burada önceden kodlanmış sonuç değil, gerçek ayrım anıdır.

Üçüncü operatörün özgürlükle en doğrudan ilişkisi de burada bulunur. Özgürlük, sistemin hiçbir neden taşımaması değil, farklı referanslar arasında tek bir kapalı zorunluluğa indirgenmeyen karar alanı oluşmasıdır. İç tarih bir yön gösterir, dış olgu başka talep getirir, etik sınır üçüncü baskı oluşturur. Sistem bunları yeniden örgütlemek zorundadır.

Bu yeniden örgütleme her zaman bilinçli gerçekleşmez. Kurumlar yavaşça pratiklerini değiştirir, diller yeni kullanımları emer, toplumsal normlar mikro-sapmalarla dönüşür. Anti-kapanma yalnızca açık karar anlarında değil, zaman içine yayılan küçük farkların birikiminde de çalışabilir. Üçüncü operatör bazen dramatik olay, bazen sessiz sapmadır.

Küçük farkların önemi, sistemin kapanmasının da çoğu zaman yavaş kurulmasından gelir. Hiçbir an mutlak duvar yükselmez; belirli bilgi kanalları azalır, belirli farklılıklar daha az meşru sayılır, belirli davranışlar ritüelleşir ve zamanla çevrim kendi kendisini tamamlar. Anti-kapanma da benzer biçimde küçük geçirgenliklerin korunmasına bağlı olabilir.

Bir kişinin “belki yanılıyorum” diyebilmesi, kurumun tek bir eleştirel kanalı koruması, grubun dışarıdan bir kaynağı ciddiye alması veya ilişkinin taraflarından birinin alışılmış tepkiyi vermemesi küçük olaylardır. Fakat bütün sistemin dairesel nedenselliğine geri dönmeyen fark sokabilirler. Bazen üçüncü operatörün gücü tam da mikro sapmanın sistem tarafından tamamen kapatılamamasında bulunur.

“Geri dönmeyen fark” anti-kapanmanın en yoğun kavramlarından biridir. Kapalı sistem her farkı işleyip başlangıç düzenine geri döndürür. Üçüncü operatör ise en azından bazı farkların çevrimin sonunda tamamen başlangıç biçimine dönmemesini sağlar. Sistem karşılaşmadan sonra gerçekten değişmiştir. Yeni durum eski durumun yalnızca yeniden kurulmuş versiyonu değildir.

Bu değişiklik büyük olmak zorunda değildir. Kritik olan geri döndürülemez bir iz bırakmasıdır. Yeni kelime dili biraz değiştirir, yeni ilişki benliğin beklentisini dönüştürür, yeni kanıt teoride kavramsal düzeltme yaratır, etik karşılaşma davranış normunu değiştirir. Sistem aynı adı taşımaya devam eder; fakat geçmiş çevrimin tam kopyası değildir.

Üçüncünün arabuluculuk değil anti-kapanma olması nihayetinde şu ayrımla kesinleşir: Arabulucu ilişkinin devam etmesini sağlar; anti-kapanma üçüncüsü ilişkinin yalnızca kendisini tekrar ederek devam etmesini engeller. Birincinin ölçütü süreklilik olabilir, ikincinin ölçütü dönüştürülebilirliktir. Süreklilik ile dönüşüm birlikte bulunabildiğinde üçüncülük tam işlevine ulaşır.

Üçüncü, A ile B arasında orta nokta değildir; A–B ilişkisinin kendi neden, kanıt, norm ve anlam alanını bütünüyle tüketmesini engelleyen fark taşıyıcısıdır. Bazen uzlaştırır, bazen çatışma yaratır, bazen olgu, bazen kişi, bazen etik talep, bazen hata, bazen kriz biçiminde ortaya çıkar. Onu üçüncü yapan bulunduğu yer değil, kapalı dairenin kendi üzerine kusursuz biçimde dönmesini engellemesidir.   

8.6. Sistemsel Farkın İçeri Alınması

Bir sistemin dışarıya açık olması, dış dünyayla temas kurmasından çok, dışarıdaki farkı kendi iç yapısına gerçek fark olarak taşıyabilmesine bağlıdır. Fark yalnızca görülüyor, kaydediliyor veya sınıflandırılıyor olabilir; fakat sistemin kendi düzeninde hiçbir değişiklik üretmiyorsa dışsallık işlevsel olarak içeri girmemiştir. Gerçek geçirgenlik, sistemin başka olanı yalnızca tanımasına değil, onun nedeniyle kendi ilişkilerini kısmen yeniden kurmasına dayanır. Böylece fark içeride kaybolmaz, fakat içerinin dışında da etkisiz kalmaz. Sistemsel açıklığın en incelikli biçimi tam olarak budur: dışsallık ile içsellik arasında ne mutlak ayrılık ne de tam asimilasyon bulunur.

“Sistemsel fark” kavramı, sıradan farklılıktan daha sıkı bir anlam taşır. Her yeni unsur sistemsel fark değildir. Bir kurumun yeni çalışan alması, bir teorinin yeni örnek incelemesi eklemesi, kişinin yeni biriyle tanışması veya toplumun yeni ürün tüketmesi değişiklik yaratabilir; fakat temel ilişki grameri aynı kalıyorsa değişiklik sistemsel değildir. Sistemsel fark, sistemin yalnızca içeriğini değil, içeriklerin birbirine bağlanma biçimini etkiler.

Dolayısıyla yeni ile farklı aynı şey değildir. Yeni unsur eski kurallar altında kolayca işlenebilir. Sistem yeni malzemelerle aynı düzeni sürdürebilir. Gerçek fark ise mevcut kategorilerin kullanımını, önceliklerini veya birbirleriyle ilişkisini zorlar. Sistem karşılaştığı şeyi içeri almak için yalnızca boş bir yere yerleştirmez; bazen kendi haritasını yeniden çizmek zorunda kalır.

Harita metaforu burada önemlidir. Kapalı sistem dışarıdan gelen her şeyi önceden hazırlanmış koordinatlara yerleştirir. Haritada yeri yoksa onu görmez, kenara iter veya mevcut bir bölgenin alt türü sayar. Açık sistem ise haritanın eksik olabileceğini kabul eder. Yeni unsur karşısında “bu nereye ait?” sorusunun yanında “belki haritam yanlış kurulmuştur” sorusunu da sorabilir.

Sistemsel farkın içeri alınması tam olarak böyle bir refleksivite gerektirir. Dışarıdaki unsur yalnızca nesne olarak değerlendirilmez; onun varlığı değerlendirme mekanizmasını da sorgulatabilir. Bir teori beklenmedik veriyi açıklayamıyorsa sorun yalnızca verinin konumunda olmayabilir; teorinin kavramsal ayrımları yetersiz olabilir. Bir ilişki sürekli aynı çatışmayı üretiyorsa sorun yalnızca tarafların davranışında değil, ilişkinin kurulduğu normlarda olabilir. Kurum yeni talebi işleyemiyorsa mesele talebin uygunsuzluğu değil, kurumun yapısal körlüğü olabilir.

Böylece farkın içeri alınması çift yönlü dönüşüm üretir. Dışarıdaki şey içeride anlam kazanır, fakat içerinin anlam düzeni de değişir. Tek yönlü alım gerçekleşmez. Sistem yabancı unsuru kendi yapısına göre biçimlendirirken yabancı unsur da sistemin yapısal sınırlarını yeniden çizer.

Asimilasyonla fark arasındaki en keskin ayrım burada belirir. Asimilasyonda sistem dışarıyı kabul ediyor gibi görünür, fakat kabul koşulu dışarıdaki şeyin mevcut kategoriye dönüşmesidir. Fark içeri girmiştir ama farklılığını kaybetmiştir. Sistemsel farkın içeri alınmasında ise yabancı unsur tamamen korunmak zorunda değildir; yine de kendi ayırıcı etkisini taşır. İçeri girdikten sonra sistemin bazı ilişkileri artık önceki hâliyle sürdürülemez.

Bu nedenle gerçek geçirgenlik iz bırakır. Sistem karşılaşmadan sonra “hiçbir şey olmamış gibi” devam ediyorsa dışarıdaki fark büyük ölçüde etkisizleştirilmiştir. İz, dönüşümün kanıtıdır. İz küçük olabilir; yeni bir kavram, yeni bir prosedür, değişmiş bir beklenti veya yeniden kurulmuş ilişki biçimi şeklinde belirebilir. Kritik olan sistemin önceki hâline tamamen geri dönememesidir.

Geri döndürülemez iz, kapanmanın ertelenmesini sağlar. Kapalı sistem her sapmayı emerek eski dengesine döner. Açık sistem ise bazı karşılaşmalardan sonra yeni denge kurmak zorunda kalır. Böylece dışarının etkisi sistemde tarih hâline gelir. Fark yalnızca gelip geçen etki değil, yapının sonraki davranışını koşullandıran yeni iç unsur olur.

Bu tarihsel katman son derece önemlidir. Sistem her dış etkiyi anlık uyaran olarak işleseydi kalıcı öğrenme oluşmazdı. Öğrenme, farkın sistemde hafıza bırakmasıdır. Fakat hafıza da kapanmaya dönüşebilir; geçmişte içeri alınmış fark yeni dogma hâline gelebilir. Dolayısıyla sistemsel fark bir kez içeri girdi diye açıklık kalıcılaşmaz. Geçmiş dönüşüm de gelecekte yeni farklara açık kalmak zorundadır.

Farkın içeri alınmasının en zor koşulu, sistemin kendi özdeşliğini kaybetmeden özdeşliğini değiştirebilmesidir. İlk bakışta paradoksal görünen bu durum, canlılık için zorunludur. Sistem hem “aynı sistem” olarak kalır hem de artık önceki sistem değildir. Kimlik tamamen maddi özdeşlik değil, değişimi taşıyabilen örgütsel süreklilik olduğunda paradoks çözülür.

Bir insan yeni deneyimle değerlerini yeniden düzenleyebilir ve yine aynı kişi olarak kalabilir. Kurum temel prosedürlerini değiştirebilir ve tarihsel sürekliliğini koruyabilir. Teori bazı varsayımlarından vazgeçebilir, fakat araştırma programı olarak yaşamaya devam edebilir. Dolayısıyla dönüşüm ile yok oluş arasında zorunlu özdeşlik yoktur.

Kapalı sistemin temel korkusu tam da bu noktada bulunur: “değişirsem artık ben olmayacağım.” Bu korku, varlığı katı özdeşlikle eşitler. Oysa değişememek de uzun vadede kimliği işlevsizleştirebilir. Çevre değişirken tamamen sabit kalan sistem kendisini biçimsel olarak korur, fakat dünyayla ilişkisini kaybedebilir. Böylece özdeşlik korunur, anlam çözülür.

Sistemsel farkın içeri alınması kimliği daha esnek biçimde kurar. Kimlik artık değişmeden korunan içerik değil, değişimi sınırlı ve anlamlı biçimde işleyebilme kapasitesi hâline gelir. Böyle bir sistem dışarıdan etkilenmeyi zayıflık saymaz. Etkilenebilmek, kendi sınırlarının işlemekte olduğunun göstergesidir.

Etki ile teslimiyet arasındaki fark yine burada önemlidir. Dışarıdaki her farkın sistemi yeniden kurması gerekmez. Seçici geçirgenlik sürer. Sistem hangi farkın gerçekten yapısal önem taşıdığını ayırt etmeye çalışır. Fakat kritik fark karşısında yalnızca kendi korunmasını hedefliyorsa seçicilik savunmaya dönüşür.

Sistemsel farkın içeri alınması bu nedenle öz-koruma ile öz-dönüşüm arasında ikinci bir ölçüt gerektirir. Sistem yalnızca “beni koruyor mu?” diye sormaz; “beni doğru biçimde değiştirmesi gerekiyor mu?” sorusunu da taşımalıdır. Bu soru özellikle etik ve epistemik alanlarda belirleyicidir. Bazı dış etkiler rahatsız edici olabilir fakat haklı olabilir. Bazı veriler sistemi zayıflatabilir fakat gerçeğe daha uygun hâle getirebilir.

Böylelikle anti-kapanma yararlılık mantığından ayrılır. Dışarıdaki fark yalnızca sisteme avantaj sağladığında içeri alınıyorsa sistem hâlâ kendi çıkarını mutlak ölçüt kabul ediyordur. Gerçek açıklık, sistemin kimi zaman kendi konforu veya mevcut düzeni aleyhine olan farkı da tanıyabilmesidir.

Levinasçı etik burada en radikal örneği sunar. Başka’nın talebi benim düzenimi zorlayabilir; buna rağmen sırf rahatsız edici olduğu için geçersiz sayılamaz. Etik dışsallık sistemin kendi yarar ölçütüne indirgenemez. Böyle bir fark içeri alındığında yalnızca bilgi değil, normatif mimari değişir.

Arendtçi ortak dünya ise sistemsel farkın kamusal biçimini gösterir. Toplum kendi anlatısına uymayan olguyla karşılaştığında iki seçenek vardır: olguyu yeniden sınıflandırmak veya anlatıyı değiştirmek. İkinci seçenek farkın gerçekten içeri alınmasıdır. Ortak dünya burada sistemin kendi kendisini doğrulamasına sınır koyar.

Epistemik alanda da yeni kanıt teorinin yalnızca yan varsayımını değil, temel kavramını değiştirdiğinde sistemsel fark üretir. Bilimsel öğrenmenin en güçlü anları çoğu zaman yalnızca yeni veri eklenmesi değil, verilerin ne anlama geldiğini belirleyen kavramsal şemanın değişmesidir. Fark, içerik düzeyinden gramer düzeyine geçmiştir.

Psikolojik düzlemde güvenli ilişki, kişinin bütün insanlar hakkındaki tehdit modelini yeniden değerlendirmesine yol açabiliyorsa sistemsel fark oluşur. Tek olumlu deneyim “istisna” olarak tutulursa yapı değişmez. Deneyim kategoriyi değiştirecek kadar içeri girdiğinde benlik ile dünya arasındaki sınır başka biçimde kurulmaya başlar.

Sistemsel farkın içeri alınması dolayısıyla istisnanın statüsüyle yakından ilişkilidir. Kapalı sistem istisnayı kuralın dışına atar. Açık sistem bazı istisnaları kuralın yetersizliğinin göstergesi olarak ele alabilir. Böylece istisna yalnızca kenardaki bozukluk değil, kuralın sınırını gösteren epistemik ayna olur.

Bir sistemin olgunluğu, yalnızca kural üretme gücüyle değil, istisnayı nasıl işlediğiyle de ölçülebilir. Her istisnada kuralı terk etmek çözülme yaratır; hiçbir istisnada kuralı değiştirmemek kapanma üretir. Seçici geçirgenlik tam olarak bu ikisi arasındaki yorum kapasitesidir.

Burada üçüncü operatörün işlevi daha kesinleşir: üçüncü, farkı anomaliden dönüşüm kaynağına çevirebilir. Sistem kendi dışında olanla karşılaşır, önce onu istisna olarak görür, ardından bu istisnanın neden ortaya çıktığını sorgular. Eğer cevap sistemin kendi sınırlılığını gösteriyorsa değişim başlar.

Farkın içeri alınması yalnızca kognitif süreç değildir; bedensel, duygusal ve pratik biçimleri de vardır. İnsan bir düşünceyi teorik olarak kabul edip davranışında hiçbir değişiklik yapmayabilir. Kurum yeni ilkeyi metnine ekleyip eski pratiklerini sürdürebilir. Böyle durumlarda fark sembolik olarak içeri alınmış, yapısal olarak dışarıda kalmıştır.

Gerçek sistemsel değişim, farkın eylem ve ilişki düzeyine de nüfuz etmesini gerektirir. Teorik kabul pratik bağlarda iz bırakmalı, kurumsal politika davranış kalıplarını değiştirmeli, etik ilke ilişki biçimini etkilemelidir. Fark yalnızca söylem düzeyinde kaldığında sistem kendisini açık göstermeyi başarabilir, fakat kapanma devam eder.

Bu nedenle “entegrasyon” ile “gösterimsel açıklık” birbirinden ayrılmalıdır. Sistem dışarıdaki farkı temsil edebilir, hakkında konuşabilir, hatta onu kutlayabilir; fakat iç hiyerarşiler ve temel nedensel düzen değişmiyorsa açıklık semboliktir. Gerçek üçüncülük estetik görünürlük değil, yapısal sonuç üretir.

Sistemsel farkın içeri alınmasının bir başka ölçütü nedensel karşılıklılığın yön değiştirebilmesidir. Önce A, B üzerinde belirli etki üretiyor ve B aynı yönde geri dönüyorsa kapalı çevrim oluşabilir. Dış fark devreye girdiğinde A’nın B üzerindeki etkisi veya B’nin A’ya dönüş biçimi değişebiliyorsa sistemin topolojisi yeniden kurulmuştur.

Bu, üçüncünün neden yeni düğüm değil operatör olarak tanımlandığını yeniden gösterir. Düğüm sayısı değişebilir, fakat ilişki aynı kalabilir. Operatör ise mevcut düğümler arasındaki bağlantının fonksiyonunu değiştirir. Sistemsel fark tam anlamıyla ancak bu ikinci düzeyde çalıştığında anti-kapanmacıdır.

İçeri alınan farkın sistemi tamamen ele geçirmemesi de eşit derecede önemlidir. Yeni fark tek ve mutlak referans hâline gelirse eski kapanma çözülürken yenisi kurulabilir. Sistem bir dogmadan kurtulup başka dogmaya geçebilir. Anti-kapanma bu nedenle sürekli çoğul referans ve revizyon kapasitesi gerektirir.

Üçüncü operatörün paradoksu burada belirir: kendisi de mutlaklaşırsa üçüncülük işlevini kaybeder. Dışarıdan gelen referans, bir süre sonra sistemin tek doğruluk kaynağına dönüşebilir. Başlangıçta açıcı olan unsur kapatıcı olabilir. Dolayısıyla üçüncülük daima geçici ve ilişkisel nitelik taşır.

Bu geçicilik kavramı zayıflatmaz; aksine onu daha gerçekçi kılar. Sistemsel açıklık kalıcı bir durum değil, sürekli yeniden kurulması gereken süreçtir. Bir kez açık olmak yeterli değildir. Her yeni tarihsel koşul yeni kapanma biçimleri üretir. Sistem kendi açık mekanizmalarını bile rutinleştirip etkisizleştirebilir.

Dolayısıyla anti-kapanma sürekli öz-eleştiri gerektirir, fakat öz-eleştiri de kendi başına yeterli değildir. Sistem yalnızca kendisini sorgularsa yine kendi içinde dönebilir. Gerçek farkın dışarıdan veya içsel dışsallıktan gelmesi gerekir. Öz-eleştiri, dışarıdaki dirençle bağ kurduğu ölçüde anti-kapanmacı olur.

Sistemsel farkın içeri alınması bu açıdan hetero-referansın içselleştirilmesi olarak düşünülebilir. Sistem dışarıdaki ölçütü tamamen dışarıda bırakmaz; onu kendi değerlendirme süreçlerinin parçasına dönüştürür. Fakat hetero-referans öz-referansa çevrilip etkisizleşmez. İçeride dışarıya açılan bir pencere gibi kalır.

Bu içselleştirilmiş dışsallık, sistemin kendi içinde sürekli yabancılaşma noktası üretir. Kurum kendi denetim organı aracılığıyla kendisini sorgulayabilir; kişi kendi refleksif bilinciyle alışkanlığını dışarıdan görür gibi değerlendirebilir; teori kendi falsifikasyon ölçütünü içinde taşıyabilir. Sistem kendi kapanmasına karşı içsel direnç üretir.

Ancak içsel direnç gerçek dışarıyla bağlantısını kaybettiğinde ritüele dönüşebilir. Denetim denetlenen kurumun dilini tamamen benimsediğinde, öz-eleştiri ezberlenmiş pişmanlığa dönüştüğünde, falsifikasyon yalnızca teorinin zaten kabul ettiği sınırlar içinde çalıştığında üçüncü işlev zayıflar. Dolayısıyla içsel dışsallığın canlı kalması, gerçek farklılıkla temasını sürdürmesine bağlıdır.

Farkın içeri alınması aynı zamanda çeşitlilik ile fark arasındaki ayrımı yeniden kurar. Çeşitlilik sistem içindeki içerik sayısının fazla olmasıdır; fark ise sistemin kendi üretim gramerini zorlayan ayrımdır. Bir sistem son derece çeşitli olabilir, ama bütün çeşitlilik aynı normlarla işleniyorsa gerçek fark düşük olabilir. Tersine, küçük bir tekil sapma büyük sistemsel fark üretebilir.

Bu yüzden üçüncü operatörün gücü niceliksel değildir. Yüz farklı görüş aynı epistemik öncülü paylaşabilir; tek bir bağımsız olgu hepsinden daha fazla açıcı olabilir. Binlerce davranış aynı normu yeniden üretebilir; tek bir pratik sapma kuralın yetersizliğini gösterebilir.

Sistemsel farkın içeri alınması nihayetinde yeniden kurma kapasitesi ile ölçülür. Sistem neyi kaybetmeden neyi değiştirebildiğini keşfeder. Kimliğini katı özdeşlikten çıkarıp süreçsel sürekliliğe dönüştürür. Dışarıdaki farkı ne mutlak tehdit ne de koşulsuz nimet olarak görür. Onu işler, onunla değişir ve değişimin ardından kendisini yeniden tanımlar.

Böyle bir sistem için dışarı artık yalnızca sınırın ötesindeki bölge değildir. Dışarısı, sistemin kendi geleceğini henüz tüketmediği her yerdedir. Yeni olay, yeni kişi, yeni kavram, yeni etik talep veya kendi içindeki yeni fark geleceğin dışsallığını taşır. Anti-kapanma böylece mekânsal değil zamansal da olur.

Sistem geleceğini yalnızca kendi geçmişinin uzantısı olarak kurmadığı ölçüde canlı kalır. Farkın içeri alınması geçmişi yok etmez, fakat geçmişin geleceği tamamen kolonileştirmesini engeller. Böylece yeni olan, geçmişe dışarıdan eklenmiş dekor değil, geçmişin anlamını da değiştirebilen olay hâline gelir.

Üçüncü operatör ilkesinin burada ulaştığı en yoğun formül şudur: Bir sistem gerçekten açık ancak kendisinden türemeyen farkı kendi yapısına alırken o farkı yok etmediği ve kendi yapısını da değişmez bırakmadığı ölçüde olabilir. Dışarı içeriyi dönüştürür, içerisi dışarıyı işler; fakat hiçbir taraf diğerini tüketmez. Anti-kapanma, farkın geçişinden değil, geçiş sırasında her iki tarafın da önceki hâline tam olarak dönememesinden doğar.

9. Ruhun Yeniden Kavramsallaştırılması

9.1. Ruh ile Mekanizma Karşıtlığının Aşılması

Ruh ile mekanizma arasındaki klasik karşıtlık, nedenselliğin belirlenimle, ruhun ise özgürlük ve canlılıkla özdeşleştirildiği güçlü metafizik sezgiye dayanır. Mekanizma neden-sonuç ilişkileriyle işleyen, parçalarının davranışı belirli kurallara bağlı olan kapalı düzen gibi düşünülür; ruh ise bu belirlenimi aşan içsel canlılık, kendiliğindenlik veya özgürlük ilkesi olarak tasarlanır. Böyle bir ayrım ilk bakışta sezgisel olarak güçlüdür, fakat nedensellik ile kapanma birbirinden ayrıldığında karşıtlık çözülmeye başlar. Mekaniklik nedenselliğin varlığından değil, nedenselliğin kendi üzerine bütünüyle kapanmasından doğuyorsa ruhu nedensizliğin alanına yerleştirmeye gerek kalmaz.

Bir sistem nedensel olduğu için ruhsuz değildir. Canlı organizma da neden-sonuç ilişkileriyle işler; sinir sistemi, metabolizma, çevresel uyaranlar ve bedensel süreçler belirli düzenlilikler taşır. İnsan düşüncesi de geçmiş deneyimlerden, bedensel koşullardan, toplumsal dilden ve ilişkilerden etkilenir. Nedensellik ortadan kaldırıldığında canlılık değil, anlaşılmazlık ortaya çıkar. Ruhun mekanizmanın karşıtı olması gerekiyorsa ruhu ancak nedenselliğin tamamen dışında düşünmek mümkün olur; fakat böyle bir ruhun dünyayla nasıl etkileşeceği belirsizleşir.

Daha verimli ayrım, nedensellik ile nedensel kapanma arasındadır. Nedensellik etkilerin birbirine bağlanmasını ifade eder; kapanma ise sistemin bütün etkileri kendi iç çevriminden üretip dış farklılığı etkisizleştirmesidir. İlkinde düzen vardır; ikincisinde düzen kendi dışında hiçbir farkı kabul etmez. Ruhun anlamı tam da bu ayrımın içine yeniden yerleştirilebilir.

Ruh böyle düşünüldüğünde nedenselliği kıran mucizevi boşluk değil, nedensel sistemin kendisini tamamen tüketmesini engelleyen fark kapasitesi hâline gelir. Sistem belirli nedenlerle hareket eder, fakat kendi bütün nedenlerini yalnızca kendisinden üretmez. Dışarıdan bilgi, ilişki, olay ve başkalık alabilir. Kendi geçmişi geleceğini koşullandırır, fakat tamamen belirlemez.

Bu model ruhu determinizm karşıtı metafizik öz olmaktan çıkarıp anti-kapanma ilkesi hâline yaklaştırır. Ruh varsa mekanizma yok değildir; mekanizma kendi içinde tamamen kapanamaz. Sistem nedensel, düzenli ve hatta kısmen öngörülebilir olabilir. Yine de yeni farkı içeri alabiliyor, kendi ilişkilerini değiştirebiliyor ve geçmiş durumunun tam kopyasına dönmek zorunda kalmıyorsa canlılığını korur.

Böyle bir ruh anlayışı klasik “ruh bedene dışarıdan müdahale eder” ikiliğine ihtiyaç duymaz. Ruhun işlevi başka bir tözün fiziksel sisteme nedensiz etki yapması değildir. Daha soyut biçimde, sistemin kendi organizasyonunun tam özdeşlik üretmemesidir. Her çevrimde küçük bir yorum, bağlam, karşılaşma veya dış referans fark yaratabilir.

Bu noktada mekanizma kavramının kendisini de genişletmek gerekir. Mekanizma yalnızca dişlilerden oluşan fiziksel makine değildir. Bir düşünce sistemi, kurum, ilişki veya psikolojik savunma da mekanikleşebilir. Mekaniklik, davranışların bilinçsiz oluşundan çok sonuçların sürekli aynı grameri yeniden üretmesidir.

İnsan bilinçli karar verebilir ve yine de mekanik çevrimin parçası olabilir. Korktuğu için geri çekilir, geri çekildiği için dünya daha tehditkâr hâle gelir, artan tehdit daha fazla geri çekilme üretir. Her adımda bilinç bulunabilir, fakat çevrim kapalıdır. Böylece ruhu yalnızca bilinçlilikle özdeşleştirmek de yetersizdir.

Aynı şekilde refleksiyon ruhun garantisi değildir. Sistem kendisi hakkında düşünüp yine kendisini doğrulayabilir. İnsan kendi davranışlarını analiz eder, fakat bütün analiz aynı öz-anlatıyı güçlendiriyorsa refleksivite kapanmanın daha sofistike biçimi olur. Ruh, düşünmenin miktarı değil, düşüncenin kendi varsayımlarını gerçekten değiştirebilme kapasitesidir.

Buradan ruh ile özgürlük arasındaki bağ da yeniden kurulabilir. Özgürlük nedensiz seçim yapmak değildir; mevcut nedenlerin tek zorunlu sonuca kapanmamasıdır. İnsan geçmişinden, bedeninden ve toplumsal koşullardan etkilenir; fakat yeni ilişki, bilgi veya etik talep bu nedenlerin birbirine bağlanma biçimini değiştirebilir. Özgürlük böylece nedenselliğin yokluğu değil, nedensel topolojinin dönüşebilirliğidir.

Ruhun özgürlükle ilişkisi tam olarak bu dönüşebilirlikte bulunur. Kapalı sistem kendi geçmişini tekrar eder; ruhsal sistem geçmişini yeniden yorumlayabilir. Geçmiş ortadan kalkmaz, fakat geleceğe bağlanma biçimi değişebilir. Travma aynı olay olarak kalır, fakat kişinin bütün ilişkilerini belirleyen zorunlu gramer olmaktan çıkabilir. Kurumsal tarih korunur, fakat yeni koşullarda başka politika üretilebilir.

Bu açıdan ruh, tarihin reddi değil tarihin tek sonuç üretme yetkisinin kırılmasıdır. Sistem geçmişini taşır fakat geçmişinin mahkûmu değildir. Her yeni karşılaşma geçmişe yeni anlam verebilir. Böylece zaman kapalı tekrar değil, yeniden yorumlanabilir süreklilik hâline gelir.

Ruh ile mekanizma karşıtlığının aşılması aynı zamanda canlılığı hareketle özdeşleştirmeyi de engeller. Kapalı sistem son derece hareketli olabilir. Toplum sürekli üretir, iletişim kurar, kurumlarını yeniler ve yine aynı temel ilişkileri tekrar edebilir. İnsan yoğun duygular yaşar, çok düşünür ve yine aynı savunma çevriminde kalabilir. Hareketin miktarı canlılığın ölçütü değildir.

Canlılığın daha güçlü ölçütü fark üretebilme ve farkı işleyebilme kapasitesidir. Sistem kendi mevcut durumundan farklı durumlara geçebilir, fakat yalnızca önceden kodlanmış varyasyonlar arasında dolaşıyorsa gerçek yenilik sınırlıdır. Ruh, sistemin kendi üretim repertuvarını değiştirebildiği yerde belirir.

Böylece ruhun metaforu “hareket ettiren kuvvet”ten “açık bırakan fark”a dönüşür. Geleneksel imgede ruh cansız maddeye hareket kazandırır. Buradaki modelde hareket zaten vardır; sorun hareketin kendi üzerine kapanmasıdır. Ruh hareketi başlatmaz, hareketin aynı daireye mahkûm olmasını engeller.

Bu yeniden kavramsallaştırma Richard of St. Victor’un teolojik modeline de başka açıdan yaklaşmayı mümkün kılar. Kutsal Ruh’u doğrudan bu modern kavramla özdeşleştirmek tarihsel olarak yanlış olurdu; ancak sentetik düzlemde üçüncü kişinin sevgiyi ikili karşılıklılığın kapanmasından çıkaran işlevi ruhun anti-kapanmacı yorumu için güçlü metaforik zemin sağlar. Ruh sevginin nedenselliğini ortadan kaldırmaz; sevginin yalnızca birbirine geri dönen alışveriş hâline gelmesini engeller.

Bu bakımdan ruh taşmadır. A’nın B’ye verdiği şey yalnızca B’den geri dönmek zorunda değildir; ilişki kendisinden başka bir iyiliğe açılabilir. Sevgi karşılık döngüsünü aşarak müşterek yön kazanır. Ruh, burada karşılıklılığın yok olması değil, karşılıklılığın kendisini aşabilmesidir.

Giddensçı pratik bilinç üzerinden aynı fikir dünyevi ve toplumsal form kazanır. Yapı eylemi belirler, fakat eylem kuralı bire bir kopyalamaz. Uygulamada bağlam, beden, zamanlama ve yorum fark üretir. Sentetik açıdan “ruhsal” olan tam da bu farkın tamamen kapanmamasıdır. Kural hayata geçtiğinde kendisinin aynısı olarak kalmaz.

Bu nedenle ruh, kural ile uygulama arasındaki artık olarak da düşünülebilir. Eğer bütün eylemler önceden belirlenmiş kodun kusursuz icrası olsaydı sistem bütünüyle mekanik olurdu. Pratik hayat ise hiçbir kuralın tüm uygulama koşullarını önceden tüketemediği alanı taşır. Ruh burada mistik güç değil, uygulamanın indirgenemez bağlamsallığıdır.

Laing’in benlik çözümünde ruh başka biçimde görünür. Kişi dış dünyaya kapanıp kendi savunma çevrimini mükemmelleştirdiğinde mekaniklik artar. Ruhsal açılım, dış dünyanın yeniden gerçek fark üretmesine izin verilmesidir. Benlik başkasından etkilenir, fakat yok olmaz. Dışarıdaki temas iç yapıyı dönüştürebilir.

Meerloo’nun epistemik kapanma modelinde ruh, düşüncenin dış gerçeklik tarafından kesilebilme kapasitesine benzetilebilir. İnanç sistemi kendi doğrulamasını kendi içinden üretiyorsa düşünce mekanikleşir. Bağımsız bilgi, farklı tanıklık ve dış referans sisteme girebildiğinde düşünce yeniden canlı hâle gelir. Ruh burada hakikatin iç devreyi kırabilmesidir.

Arendtçi ortak dünya açısından ruh, insanların birbirlerine kapanmadan müşterek olana yönelmesinde görünür. Toplum yalnızca karşılıklı tasdik ağı olduğunda mekanikleşebilir. Ortak dünya, her öznenin dışında kalan fakat herkesin ilişki kurabileceği üçüncü referans olarak sosyal hayatın nefes alanını oluşturur.

Levinas’ta ise ruhun anti-kapanmacı anlamı en radikal etik biçimini kazanır. Başka’nın yüzü benim kavramsal egemenliğimin dışında kalır. Onu tamamen tüketemem. Böylece benliğin bütünlüğü kendi kendisine son söz olamaz. Ruh burada başkalığın sistemde bıraktığı kapanmayan yara gibi düşünülebilir.

“Yara” metaforu önemlidir, çünkü ruhun yalnızca huzur, uyum veya bütünlük olmadığını gösterir. Açıklık rahatsızlık yaratabilir. Başka’nın talebi sistemi kendi konforundan çıkarır. Yeni bilgi eski inancı bozar, sevgi benliği değiştirir, etik sorumluluk öz-çıkarı sınırlar. Ruh bazen düzenin akışını kolaylaştıran değil, düzenin aşırı rahat kapanmasını engelleyen sürtünmedir.

Bu nedenle ruh ile harmoni arasında da doğrudan özdeşlik kurulamaz. Tam uyum, bazen tam kapanma anlamına gelebilir. Eğer sistemde hiçbir çatışma, sapma veya yabancılık kalmamışsa bütün farklılıklar ya çözülmüş ya bastırılmış olabilir. Ruhsal canlılık belirli ölçüde çözülmemiş fark taşır.

Farkın korunması kaos değildir. Sistem her an parçalanmıyorsa sınırı vardır. Ruhun anti-kapanmacı işlevi sınırı ortadan kaldırmaz. Tam tersine sınırı duvar yerine geçirgen eşik hâline getirir. Varlık kendisi olarak kalırken başka olana cevap verebilir.

Dolayısıyla ruhu “sınırların yokluğu” şeklinde düşünmek de hatalı olurdu. Sınır olmayınca başkalık da ortadan kalkar; her şey birbirine karışır. Ruhun koşulu ayrım ve ilişkiyi aynı anda taşıyabilmektir. Ben ile Başka ayrıdır, fakat temas edebilir; yapı ile fail farklıdır, fakat birbirini değiştirebilir; teori ile dünya özdeş değildir, fakat ilişki kurabilir.

Ruh burada farkların arasında dolaşan geçirgenlik olarak düşünülebilir. Kendisini ayrı bir töz olarak eklemez; mevcut ayrımların ölümcül biçimde donmasını engeller. Varlıkları birbirine bağlar, fakat özdeşleştirmez. Temas üretir, fakat erime yaratmaz.

Bu yeniden kavramsallaştırma mekanizmayı da düşman kategori olmaktan çıkarır. Mekanizma düzen, tekrar ve süreklilik sağlar. Bunlar yaşamın düşmanları değildir. Kalp ritmi, dilin grameri, toplumsal rutin veya kişisel alışkanlık olmadan hayat sürdürülemez. Sorun mekanizmanın varlığı değil, mekanizmanın tek mümkün düzen hâline gelmesidir.

Rutin örneği bunu açıkça gösterir. Rutin bilişsel yükü azaltır, istikrar sağlar ve eylemi kolaylaştırır. Fakat yeni koşullar geldiğinde rutin değişemiyorsa işlevsizleşir. Ruh rutinin yokluğu değildir; rutinin gerektiğinde kırılabilme ve yeniden kurulabilme kapasitesidir.

Aynı şey kurumlar için de geçerlidir. Kurallar mekanizma üretir; bu gereklidir. Her karar sıfırdan verilse kurum yaşayamaz. Ruhsallık, kurumun kuralsız olması değil, kuralların kendi amaçlarını tamamen unutmaması ve gerektiğinde dış gerçeklik karşısında değişebilmesidir.

Düşünce açısından kavramlar mekanizmadır. Dünya kavramsız kavranamaz. Ruh kavramları yok etmek değil, kavramların gerçeğin tamamı olmadığını hatırlamaktır. Böylece düşünce hem düzenli hem açık kalır.

Bu çerçevede mekanizma, varlığın hafızası; ruh ise hafızanın geleceği tamamen tüketmesini engelleyen fark olarak düşünülebilir. Mekanizma geçmişte işe yarayan örüntüleri tekrarlar. Ruh yeni koşullarda örüntünün değişebilmesini sağlar. İkisi düşman değil, aynı canlılığın iki zorunlu yüzüdür.

Yalnızca mekanizma olsaydı sistem geçmişini sonsuza kadar tekrar ederdi. Yalnızca “ruh” adı altında sürekli fark olsaydı hiçbir süreklilik kurulamazdı. Kimlik için tekrar, canlılık için sapma gerekir. Yaşam bu ikisinin ritmik gerilimidir.

Bu nedenle ruh ile mekanizmanın karşıtlığını aşmak, ikisini birbirine indirgemek anlamına gelmez. Mekanizma istikrarı, ruh açıklığı temsil eder; ancak bunlar ayrı tözler değil, aynı sistemin farklı işlevsel boyutları olarak düşünülebilir. Bir sistem hem mekanik hem ruhsal özellik taşıyabilir.

Hatta en gelişmiş canlılık, mekanizma ile ruhun birbirini karşılıklı sınırladığı yerde ortaya çıkar. Mekanizma ruhun fark üretimini dağılıp gitmekten korur; ruh mekanizmanın tekrarını mutlaklaşmaktan alıkoyar. Biri kimliği, diğeri dönüşümü taşır. İkisi birlikte seçici geçirgenlik üretir.

Bu model klasik dualizmin yerine dinamik çift işlev koyar. Varlık devam etmek için kendisini tekrarlar, yaşayabilmek için tekrarını bozar. Her iki hareket aynı anda gereklidir. Tekrar olmadan süreklilik, fark olmadan gelecek olmaz.

Ruhun anti-kapanmacı tanımı aynı zamanda ölümle ilişkisini de yeni biçimde düşündürür. Ölüm yalnızca fiziksel hareketin sona ermesi değil, sistemin dışarıyla anlamlı değişim kurma kapasitesinin bitmesi şeklinde metaforik olarak anlaşılabilir. Toplumsal veya düşünsel sistemler fiziksel olarak yaşamaya devam ederken de “ruhsuzlaşabilir”: rutin işler, kurum çalışır, söylem sürer, fakat hiçbir dış fark iç yapıyı değiştiremez.

Ruhsuzluk böylece yüksek düzenlilik ile tam kapanmanın birleşimi hâline gelir. Sistem kusursuz çalışabilir ve tam da bu yüzden ölüleşebilir. Her şey yerine oturmuştur; yeni şey için boşluk kalmamıştır.

Ruh ise eksiksiz düzenin içine açılan küçük bir fazlalıktır. Hata, karşılaşma, şaşkınlık, başkalık, yeni yorum veya etik talep aracılığıyla sistemin “tamamlandım” demesini engeller. Bu fazlalık sistemin zayıflığı değil, geleceğinin koşuludur.

Bu bakımdan ruh, tamamlanmamışlık kapasitesi olarak yeniden tanımlanabilir. Sistem kendi bütünlüğünü taşır, fakat bu bütünlüğün nihai olmadığını bilir. Her sonuç son sonuç değildir; her norm revize edilebilir; her kimlik yeni ilişkiyle değişebilir. Tamamlanmamışlık, sonsuz eksiklik duygusu değil, dönüşüm için yapısal yer bırakmaktır.

Tamamlanmış makine yalnızca kendisini tekrar eder. Tamamlanmamış sistem ise kendi tekrarının içinde yeni farklar üretebilir veya dışarıdan gelen farkı işleyebilir. Ruh bu iki durum arasındaki ontolojik ayrım olur.

Böyle bir anlayış spiritüelliği de nedensellikten kaçış olarak değil, nedenselliğin açık kalışı olarak düşünmeyi mümkün kılar. İnsan daha az neden taşıdığı için değil, nedenleri yeni ilişkiler içinde yeniden kurabildiği için ruhsal canlılık gösterebilir. Toplum kuralsız olduğu için değil, kurallarını dış gerçeklik ve etik talepler karşısında değiştirebildiği için canlı kalır.

Ruhun mekanizmayı aşması da mekanizmanın yok edilmesi anlamına gelmez. Aşma, sistemin kendi işleyişini yalnızca mevcut kurallarla tüketmemesidir. Mekanizma hâlâ çalışır; ancak mekanizma kendi dışındaki farkla ilişki kurabilecek açıklığı içinde taşır.

Ruh mekanizmanın karşıtı değil, mekanizmanın kendi üzerine kusursuz biçimde kapanmasını engelleyen fark ilkesidir. Nedensellik devam eder, fakat kendisini tek hakikat, tek gelecek ve tek ilişki biçimi hâline getiremez. Sistem hareket eder, tekrar eder ve korunur; aynı anda etkilenir, şaşırır ve dönüşür. Ruh, düzenin dışındaki mucize değil, düzenin kendi sınırında bıraktığı açıklıktır.                       

9.2. Ruhsuzlaşma Olarak Nedensel Kapanma

Ruhsuzlaşma, burada metafizik bir özün bedenden çekilmesi ya da varlığın bilinç yetisini bütünüyle kaybetmesi anlamına gelmez. Daha yapısal biçimde, sistemin bütün nedenlerini kendi içinden üretmeye başlaması, sonuçlarını yeniden nedenlerine dönüştürmesi ve kendisinden bağımsız farkları giderek etkisizleştirmesi olarak düşünülebilir. Bir sistem hâlâ hareket edebilir, konuşabilir, karar verebilir, üretim yapabilir ve hatta son derece karmaşık biçimde işleyebilir; yine de dışarıdan gelen hiçbir şey onun ilişki gramerini değiştiremiyorsa ruhsuzlaşmıştır. Böyle bir yapı yaşam belirtilerini taşır, fakat nedensel olarak kendi üzerine kapanmıştır.

Ruhsuzlaşmanın temel ölçütü hareketsizlik değil öz-yeniden üretimin mutlaklaşmasıdır. Sistem ne yaparsa yapsın sonunda yine kendisini üretir. Kurumun her kararı kendi otoritesini, ideolojinin her açıklaması kendi öncüllerini, psikolojik savunmanın her tepkisi kendi tehdidini, kapalı ilişkinin her karşılığı kendi bağımlılık düzenini yeniden kurar. Hareket vardır; fakat hareket sistemin kendisinden başka bir sonuç üretemez.

Bu nedenle ruhsuzluk ile düzenlilik arasında doğrudan bağ kurulabilir, fakat özdeşlik kurulamaz. Düzen canlılık için gereklidir. Sorun düzenin dışarıdan hiçbir düzeltme kabul etmeyecek kadar kusursuzlaşmasıdır. Bir yapı bütün sapmaları anında eski dengeye döndürüyor, her farkı mevcut normlara çeviriyor ve bütün karşılaşmaları kendi doğruluğunun kanıtına dönüştürüyorsa yüksek işlevselliği tam da kapanmanın işareti olabilir.

Ruhsuzlaşmış sistemin en önemli özelliklerinden biri, kendi başarısını kendi ölçütleriyle tanımlamasıdır. Kurum ne kadar prosedür uyguladığını başarı sayabilir, düşünce sistemi ne kadar çok olayı açıklayabildiğini doğruluk sayabilir, kişi ne kadar az incindiğini güvenlik sayabilir. Ölçüt sistemin içinden üretildiği için başarının dış referansı giderek kaybolur. Sistem gerçekten hizmet ettiği amaca yaklaşıyor mu, dünya ile uyumlu mu, etik olarak ne üretiyor mu soruları ikinci plana itilir.

Kapanma derinleştikçe amaç ile araç arasındaki ilişki tersine döner. Başlangıçta belirli amaç için oluşturulmuş araç, zamanla kendi devamlılığını amaç hâline getirebilir. Kurallar düzen kurmak içindir; sonra düzen kuralları korumak için yaşamaya başlar. Savunma benliği korumak içindir; sonra benlik savunmayı sürdürebilmek için dünyadan çekilir. Teori gerçekliği anlamak içindir; sonra gerçeklik teoriyi doğrulamak için sınıflandırılır. Ruhsuzlaşma, aracın kendi ontolojik gerekçesini üretmeye başlamasıdır.

Böyle bir yapıda dışarıdaki fark iki temel kaderden biriyle karşılaşır: ya reddedilir ya da asimile edilir. Reddetme açık kapalılıktır; sistem yabancıyı içeri sokmaz. Asimilasyon daha sofistike kapalılıktır; yabancı içeri alınır fakat farklılığı ortadan kaldırılır. İlkinde dışarı duvara çarpar, ikincisinde dışarı içerinin diliyle konuşmaya zorlanır. Her iki durumda da sistem gerçek başkalıkla karşılaşmaktan kaçınır.

Ruhsuzlaşmanın tehlikeli tarafı, ikinci biçimin çoğu zaman açıklık gibi görünmesidir. Sistem eleştiriye izin verir, yeni bilgiler alır, yeni kişileri kabul eder ve değişiyormuş gibi davranır; fakat bütün yenilikler mevcut düzenin işlevini güçlendiriyorsa yapısal kapanma sürmektedir. Açıklık, dışarıdan içerik almakla değil, dışarıdaki farkın sistemi gerçekten dönüştürebilmesiyle ölçülmelidir.

Bu açıdan ruhsuzlaşma, asimilasyonun kusursuzluğu olarak da tanımlanabilir. Sistem karşılaştığı her şeyi kendi kategorilerine çevirebildiği için artık hiçbir gerçek sürpriz yaşamaz. Beklenmedik olay bile bilinen şemanın yeni örneği olur. Eleştiri düşmanlığın, başarısızlık sabotajın, farklı davranış anormalliğin, yeni teori eski teorinin başka versiyonunun kanıtına çevrilebilir. Dünya ne getirirse getirsin sistem kendisini bulur.

Kendini her yerde bulan sistem dışarıyla temasını kaybeder. Bu kayıp fiziksel izolasyon gerektirmez. Tam tersine, sistem dış dünyayla son derece yoğun ilişki kuruyor olabilir. Sorun temasın bütün sonuçlarının öz-referansa dönmesidir. Dünya artık sistemin karşısında duran başka değil, sistemin kendisini gördüğü aynadır.

Ayna kapandıkça epistemik ruhsuzlaşma derinleşir. Düşünce kendi doğruluğunu dışarıdan sınamak yerine kendi iç tutarlılığından çıkarır. Bir inanç diğerini, o inanç başka bir önermeyi, üçüncü önerme ilkini doğrular. Sistem kendi hakikatini üreten devre hâline gelir. Bilginin canlılığı, dış gerçeklikle sürtünmenin azalmasıyla kaybolur.

Aynı mekanizma etik alanda da çalışabilir. Sistem kendi normlarını yine kendi normlarıyla haklılaştırıyorsa normatif kapanma oluşur. “Doğrudur, çünkü bizim kuralımızdır; kuralımız meşrudur, çünkü doğru olan budur” biçimindeki çevrim dış etik referansı ortadan kaldırır. Başka’nın talebi yalnızca mevcut normlara uygun olduğu ölçüde görünür olur.

Ruhsuzlaşmanın ontolojik biçiminde ise sistem yalnızca kendi kategorileri içinde tanınabilen varlıkları gerçek veya önemli saymaya başlar. Kategori dışındaki şey görünmezleşir. Teorinin açıklayamadığı olay “önemsiz”, kurumun işleyemediği talep “uygunsuz”, benliğin anlamlandıramadığı duygu “yabancı”, topluluğun tanımadığı kimlik “sapma” olabilir. Böylece bilgi sınırı varlığın sınırı gibi davranır.

Bu aşamada kapanma dört katmanda aynı anda işleyebilir: nedensel, epistemik, normatif ve ontolojik. Sistem bütün nedenleri içeride üretir; bütün kanıtları kendi ölçütleriyle değerlendirir; bütün normları kendi düzeninden türetir; gerçekliğin hangi parçalarının sayılacağını yine kendisi belirler. Ruhsuzlaşmanın tam formu, bu katmanların üst üste binmesidir.

Katmanların birleşmesi sistemi olağanüstü dayanıklı kılar. Dışarıdan gelen itiraz yalnızca yanlış bilgi olarak değil, normatif sapma ve ontolojik tehdit olarak da sınıflandırılabilir. Eleştirmen yalnızca haksız değildir; sistemin dışına ait, güvenilmez veya tehlikeli figüre dönüşür. Böylece epistemik kapanma sosyal sınırla desteklenir.

Sistemin kendi üyeleri de bu kapanmaya katılır. İnsanlar yalnızca emir almaz; sistemi gündelik pratiklerinde yeniden üretir. Normu uygular, dili tekrar eder, birbirlerinin davranışını izler ve kapalı düzeni doğal hâle getirirler. Ruhsuzlaşma merkezi otoritenin gücünden çok, kapanmanın ilişkilere dağılmasıyla olgunlaşır.

Dağıtılmış mekaniklik özellikle önemlidir, çünkü dışarıdan bakıldığında özgürlük görüntüsü yaratabilir. Kimse sürekli zorlamıyor, herkes kendi kararını veriyor olabilir. Fakat kararlar aynı nedensel çevrime geri dönüyorsa özgürlük deneyimi sistemsel ruhsuzluğu engellemez. İnsanlar aktif olabilir ve yine de kolektif olarak tek bir kapalı düzeni üretir.

Psikolojik düzeyde de kişi kendi ruhsuzlaşmasının aktif faili olabilir. Geri çekilmeyi bilinçli seçer, insanlardan uzak durur, kendisini korumak için sınırlarını sertleştirir. Her karar kısa vadede anlaşılırdır. Fakat bütün kararlar aynı tehdit modelini yeniden üretiyorsa benlik kendi hapishanesini kendi eliyle kurar. Fail olmak kapanmanın dışına çıkmak değildir.

Dolayısıyla ruhsuzluk pasiflik değildir. Tam tersine son derece aktif olabilir. Sistem durmadan kendisini savunur, yeniden örgütler, açıklama üretir ve uyum sağlar. Sorun faaliyet miktarı değil, faaliyetlerin geri dönüş noktasıdır. Eğer bütün yollar aynı merkeze çıkıyorsa hareket yoğun fakat kapalıdır.

Ruhsuzlaşmanın zamanla ilişkisi burada belirginleşir. Geçmiş yalnızca bugünü etkilemez; bugünün mümkün bütün yorumlarını da belirlemeye başlar. Sistem yeni olayları eski kategorilere yerleştirir ve böylece gelecek geçmişin semantik devamına dönüşür. Zaman ilerler, fakat yeni bir şey gerçekten başlayamaz.

Geleceğin kolonileştirilmesi ruhsuzlaşmanın en derin biçimlerinden biridir. Sistem yalnızca “ne oldu?” sorusuna değil, “ne olabilir?” sorusuna da cevap verir. Mümkün olanın sınırlarını önceden belirler. Farklı gelecekler saçma, tehlikeli veya imkânsız sayılır. Böylece nedensel kapanma ontolojik olasılık kapanmasına dönüşür.

İnsan benliği açısından “ben zaten böyleyim” cümlesi bunun mikro biçimidir. Geçmiş davranışlar kimlik üretir, kimlik gelecekteki davranışları sınırlar, sonraki davranışlar aynı kimliği doğrular. Kişi kendi tarihini kader hâline getirir. Ruhsuzlaşma burada dışsal baskıdan değil, öz-anlatının kapanmasından doğar.

Kurum için “biz burada işleri böyle yaparız”, ideoloji için “tarih zaten bu yönde ilerler”, ilişki için “biz hep böyleyiz” cümleleri aynı zamansal kapanmayı taşır. Her biri geçmiş düzeni geleceğin zorunluluğuna dönüştürür. Hafıza bilgi olmaktan çıkıp kader üretmeye başlar.

Ruhsuzlaşmanın başka bir göstergesi şaşırma kapasitesinin kaybıdır. Gerçekten dışarıya açık sistem zaman zaman beklentilerinin yanlış olduğunu deneyimler. Kapalı sistem ise karşılaştığı her şeyi önceden sahip olduğu şemaya yerleştirdiği için şaşırmaz. Her olay zaten açıklanabilir. Fakat bu açıklama zenginliği kimi zaman gerçekliğe hâkimiyet değil, kategorik körlüktür.

Şaşkınlık epistemik bir kesintidir. “Bunu beklemiyordum” demek, dünya ile zihinsel model arasında fark kabul etmektir. Ruhsuz sistem bu farkı mümkün olduğunca hızlı kapatır. Beklenmedik olay hemen eski açıklama sistemine çekilir. Böylece şaşkınlığın dönüştürücü potansiyeli kaybolur.

Hata da benzer kaderi paylaşır. Canlı sistem hata üzerinden kendisini değiştirebilir. Ruhsuz sistem hatayı ya inkâr eder ya dış faktöre atar ya da “yeterince aynı şeyi yapmadım” şeklinde yorumlar. Başarısızlık mevcut yöntemin sorgulanmasına değil, yoğunlaştırılmasına neden olur. Sistem çalışmadıkça daha çok kendisi olur.

Bu yapı totaliter geri beslemede açıkça görülmüştü: kontrol başarısızlığı daha fazla kontrolün gerekçesine, direnç daha fazla baskının kanıtına dönüşebilir. Psikolojik savunmada da benzer biçimde yakınlık korkusu geri çekilmeyi, geri çekilmenin yarattığı yalnızlık ise yeni tehdit hissini üretir. Sistem kendi başarısızlığını kendi yakıtına çevirir.

Ruhsuzlaşmanın sürdürülebilirliği tam da bu negatif bilgiyi olumlu yakıta dönüştürme kapasitesinden gelir. Normalde sistemi düzeltmesi gereken işaretler, sistemi güçlendiren sinyallere çevrilir. Böylece geri besleme düzeltici olmaktan çıkar ve kapanmayı yoğunlaştırır.

Kapanmanın en ileri biçiminde dış dünya sistem için yalnızca ham madde hâline gelir. Başarı, başarısızlık, destek, eleştiri, yakınlık, uzaklık; her şey aynı iç mantığın farklı girdileridir. Sistem hiçbir sonucu kendisine gerçek alternatif olarak kabul etmez. Dışarıdaki çeşitlilik içeride tek anlama indirgenir.

Ruhsuzluk bu nedenle anlam tekelleşmesidir. Olayların birden fazla yorum ihtimali azalır. Her şey aynı üst anlatıya bağlanır. İnsan karşılaşmayı yaşamadan önce ne anlama geleceğini bilir. Deneyim, yenilik üretmek yerine önceden var olan anlamı tekrar eder.

Böyle bir sistemin ruhsuzluğu, yoksulluğundan değil çoğu zaman aşırı anlam üretiminden gelir. Her şey açıklanmıştır, her şeyin yeri vardır, hiçbir boşluk bırakılmamıştır. Tam da bu yüzden yeni anlamın doğabileceği alan kalmaz. Fazlalık yok edilmiştir.

Levinasçı bakış açısından bu durum Başka’nın silinmesidir. Başka vardır, fakat yalnızca sistemin tanımı içinde vardır. Kişi konuşur, fakat söylediği şey önceden yorumlanmıştır. İtiraz eder, fakat itirazı yine kategoriye dönüştürülür. Ruhsuzlaşma etik olarak, başkasının hiçbir zaman gerçekten “başka” olamadığı düzen hâline gelir.

Richard’ın sevgi problemi açısından ise ruhsuzlaşma karşılıklılığın tam ekonomileşmesidir. Sevgi vardır, fakat her davranış geri dönüş, güvence ve karşılık hesabına bağlanmıştır. Taraflar yoğun biçimde birbirine bağlı olabilir, fakat ilişki kendi dışına taşamıyorsa sevginin kendisi mekanikleşir. Duygunun varlığı ruhun varlığını garanti etmez.

Giddensçı düzlemde kurallar uygulanıyor, aktörler bilgi sahibi ve refleksif davranıyor olabilir; fakat bütün pratik sapmalar sonunda aynı yapıyı güçlendiriyorsa sosyal sistem ruhsuzlaşmıştır. Refleksivite değişim üretmek yerine yeniden üretimi optimize eder. Sistem kendi üzerine düşünür, fakat kendi dışına çıkamaz.

Ruhsuzlaşma bu anlamda kusursuz öz-yeterlilik yanılsamasıdır. Sistem kendisini açıklamak, korumak ve sürdürmek için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını düşünür. Oysa tam öz-yeterlilik canlı sistem için paradoksaldır. Canlılık dışarıyla alışveriş, fark ve direnç gerektirir. Kendisine tamamen yeterli olduğunu düşünen yapı çevre değişimini fark etmediği ölçüde kırılganlaşır.

Kapalılık ile kırılganlığın birlikte artması ruhsuzlaşmanın temel paradokslarından biridir. Sistem ne kadar sert kapanırsa kısa vadede o kadar güçlü görünebilir. Dış eleştiri etkisizleşir, iç çatışma azalır, davranışlar öngörülebilir hâle gelir. Fakat aynı nedenle uyum kapasitesi düşer. Güç görünen şey zamanla kırılganlığın kaynağı olur.

Biyolojik analojide geçirimsiz zar yaşamı korumaz; alışverişi durdurur. Psikolojik düzlemde hiçbir insanı içeri almamak incinme riskini azaltabilir, fakat ilişki kapasitesini de öldürür. Teorik düzlemde hiçbir karşı kanıta izin vermemek tutarlılığı artırır, fakat hakikate duyarlılığı azaltır. Her örnekte koruma mutlaklaştıkça korunan şeyin işlevi zayıflar.

Ruhsuzlaşma böylece varlığın kendi savunmasının kendi canlılığına karşı dönmesidir. Sistem kendisini korumak isterken kendisini değiştirecek bütün kaynakları keser. Sonunda kimlik korunur, fakat yalnızca donmuş kimlik olarak.

Donma metaforu özellikle uygundur. Ruhsuz sistem parçalanmaz; tam tersine fazlasıyla biçimlidir. Sorun biçimsizlik değil, biçimin artık dönüşememesidir. Akış donmuştur. Sistem hâlâ vardır, fakat potansiyelleri daralmıştır.

Bu noktada “ruh” ile “olasılık” arasında güçlü bağ kurulabilir. Ruhsuzlaşma mevcut gerçekliğin mümkün olanın tamamı hâline gelmesidir. Sistem başka türlü olabilme kapasitesini kaybeder. Ruh ise varlığın mevcut durumundan fazlasını taşımasıdır; henüz gerçekleşmemiş yönler için açıklık bulunur.

Dolayısıyla ruhsuzluk sadece nedensel kapanma değil, olan ile olabilecek olan arasındaki mesafenin kapanmasıdır. Sistem kendisini ne ise o olmaya mahkûm eder. Gelecek yalnızca mevcut durumun devamıdır.

Canlı sistem ise kendisinde gerçekleşmemiş potansiyeller taşır. Yeni ilişki, bilgi veya olay bu potansiyelleri açabilir. Sistem tam olarak ne olacağını önceden bilmez. Belirsizlik burada zayıflık değil, dönüşebilirliğin ontolojik koşuludur.

Ruhsuzlaşmanın son aşamasında belirsizlik düşman hâline gelir. Sistem her şeyi sınıflandırmak, öngörmek ve kontrol etmek ister. Kontrol yükseldikçe dışarıdaki beklenmedik farkın yeri daralır. Sonunda sistem yalnızca kendi bildiği gerçeklik içinde güvenli hâle gelir.

Fakat güvenliğin bedeli gelecektir. Tam kontrol edilmiş gelecek yeni değildir; yalnızca yönetilen tekrar alanıdır. Ruhsuzlaşma, güvenliği maksimuma çıkarırken sürpriz, dönüşüm ve başkalık için alanı minimuma indirir.

Bu nedenle ruhsuzluk kavramının en yoğun tanımı şöyle kurulabilir: Bir sistem bütün nedenlerini, kanıtlarını, normlarını ve mümkün geleceklerini kendi iç dolaşımından üretmeye başladığı ölçüde ruhsuzlaşır. Hareketi sürebilir, fakat hareket artık dışarıdan gerçek fark alamaz. Sistem yaşamaya devam ediyor görünür; gerçekte yalnızca kendisini tekrar etmektedir.

9.3. Canlılık Olarak Kapanmanın Sürekli Ertelenmesi

Canlılık, kapanmanın bütünüyle ortadan kaldırılması değildir; çünkü hiçbir tekil varlık sınırsız açıklık içinde varlığını koruyamaz. Daha doğru biçimde canlılık, sistemin kendi üzerine kapanma eğilimini hiçbir zaman tamamlayamaması, her kapanışın dışarıdan veya içeriden gelen yeni farklarla yeniden açılabilmesidir. Dolayısıyla canlı varlık tamamen açık değildir; kapanmayı sürekli erteler. Sınır kurar, düzen oluşturur, hafıza üretir ve kendisini tekrar eder; fakat bütün bu işlemler hiçbir zaman nihai form kazanmaz.

“Erteleme” burada geçici bir eksiklik değil, yapısal ilke anlamına gelir. Sistem bir gün tamamen açık hâle gelerek kapanma probleminden kurtulmaz. Her düzen yeni kapanma riski taşır. Her yeni norm, yeni alışkanlık, yeni kavram ve yeni ilişki zamanla katılaşabilir. Dolayısıyla açıklık bir kez kazanılıp sonsuza kadar korunan statü değildir. Canlılık, kapanma eğilimini sürekli yeniden dengeleme faaliyetidir.

Böyle bir anlayışta canlılık süreç hâline gelir. Varlığın özünde sabit bir “canlılık maddesi” aramak yerine, sınırlarını nasıl işlediğine bakmak gerekir. Sistem dışarıdan fark alıyor mu, gelen farkı değerlendirebiliyor mu, kendi düzenini gerektiğinde değiştirebiliyor mu ve değiştikten sonra yine bir bütünlük kurabiliyor mu? Canlılık tam da bu sürekli açılma-kapanma ritminde görünür.

Ritim kavramı burada özellikle değerlidir. Sürekli açık sistem yaşayamaz; sürekli kapalı sistem de değişemez. Canlılık açılma ve kapanmanın ardışıklığıdır. Sistem dışarıdan bilgi alır, onu işler, belirli süre iç örgütlenmesini güçlendirir, ardından yeni farklara tekrar açılır. Nefes gibi bir hareket vardır: yalnızca içeri almak değil, dışarı vermek; yalnızca açılmak değil, tekrar sınır kurmak.

Nefes metaforu canlılığın neden açıklıkla özdeşleştirilemeyeceğini iyi gösterir. Yalnızca nefes almak mümkün değildir; alım ile verim birbirini tamamlar. Benzer biçimde sistem sadece dışarıdan fark alırsa kendi organizasyonu çözülür. Yalnızca içeride tutarsa da akış durur. Canlılık alışverişin ritmidir.

Kapanmanın ertelenmesi, sistemin hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmadığı anlamına gelir. Tamamlanmamışlık burada kusur değildir. Varlığın geleceğe sahip olmasının koşuludur. Eğer sistem bütün ilişkilerini nihai biçimde kurmuş, bütün sorularını cevaplamış ve bütün mümkün davranışlarını belirlemiş olsaydı gerçek yenilik için alan kalmazdı.

Canlı varlık kendi içinde belirli boşluklar taşır. Her normun tüm uygulama koşulları bilinmez, her ilişkinin geleceği belirlenmemiştir, her kimlik bütün özelliklerini tüketmez, her teori açıklamadığı şeyler bırakır. Bu boşluklar yapısal zaaf değil, yeni farkın girebileceği alanlardır.

Giddens’ın pratik bilincinde kural ile uygulama arasındaki açıklık buna örnektir. Kural hiçbir zaman durumun bütün ayrıntılarını önceden içermez. Aktör uygulama sırasında boşluğu pratik yetkinlikle doldurur. Her doldurma küçük fark üretme ihtimali taşır. Sosyal sistem tam da bu yüzden sürekli yeniden üretilirken bütünüyle aynı kalmak zorunda değildir.

Richard’ın condilectio modelinde sevginin müşterek üçüncüye açılması da kapanmanın ertelenmesidir. İki kişi birbirlerine tamamen kapanmak yerine sevginin yönünü dışarı taşır. Böylece karşılıklılık nihai form hâline gelmez. Sevgi kendisini aşacak alan bırakır.

Levinasçı etik ise kapanmanın ertelenmesini sonsuzlaştırır. Başka hiçbir zaman tamamen bilinemediği ve kavramsal totaliteye indirgenemediği için ilişki son söze ulaşamaz. Başkasını tanıma süreci her zaman yeniden açılabilir. Etik canlılık, karşımdaki kişinin benim hakkındaki bilgimden fazla kalmasına bağlıdır.

Arendtçi ortak dünya açısından da canlılık, hiçbir perspektifin dünyayı tamamen tüketmemesidir. İnsanlar ortak gerçekliğe farklı açılardan bakar; her bakış diğerinin sınırını gösterir. Ortak dünya tam da perspektiflerin kapanmamasıyla canlı kalır. Tek perspektif mutlaklaştığında kamusal alan ölür.

Meerloo’nun kapanma analizinin tersinden bakıldığında canlı epistemik sistem, alternatif bilgi kaynaklarını sürekli açık tutar. İnançlar kendi içlerinde tutarlı olabilir, fakat bağımsız doğrulama olmadan nihai hakikat ilan edilmez. Bilgi yeni veriyle değişebilir. Böylece epistemik düzen kapanmayı erteler.

Laing’in psikolojik örneğinde canlılık, benliğin dış dünyaya tekrar temas edebilmesidir. Benlik kendisini korur, fakat koruma duvarı mutlaklaşmaz. Kişi incinme riskine rağmen ilişki kurabilir, yeni deneyimlerle kendi tehdit modelini yeniden değerlendirebilir. Ontolojik güvenlik, kapanmaya hiç ihtiyaç duymamak değil, kapanmadan geri dönebilmektir.

Bu nokta canlılığın en güçlü ölçütlerinden birini verir: sistem gerektiğinde kapanabiliyor, fakat kapanma sonrası yeniden açılabiliyor mu? Her varlık savunma geliştirir. Tehdit anında kapanmak kimi zaman zorunludur. Patoloji kapanmanın kendisi değil, kapanmanın geri döndürülemez hâle gelmesidir.

Geri dönebilirlik canlılığın temporal boyutudur. Sistem belirli süre katılaşabilir, savunmaya geçebilir veya sınırlarını daraltabilir. Koşullar değiştiğinde yeniden açılabiliyorsa kapanma geçicidir. Ancak eski tehdit ortadan kalkmasına rağmen yapı aynı şekilde çalışıyorsa savunma artık kendi nedeninden bağımsızlaşmış demektir.

Canlılık bu nedenle esneklikten daha fazlasıdır. Sistem yalnızca çevreye uyum sağlamaz; kendi uyum stratejilerini de değiştirebilir. İlk düzeyde davranış değişir, ikinci düzeyde davranış değiştirme biçimi değişir. Gerçek canlılık bu meta-esneklikte belirir.

Örneğin kurum yeni koşula göre prosedür değiştirebilir; bu uyumdur. Fakat kurum hangi prosedürlerin hangi koşullarda değiştirilebilir olduğunu da yeniden değerlendirebiliyorsa daha derin açıklık vardır. Teori yeni veriyi açıklayabilir; ancak veri nedeniyle hangi kanıt türlerini geçerli saydığını değiştirebiliyorsa sistemsel dönüşüm oluşur.

Canlılığın ertelenmiş kapanma modeli, homeostaz kavramını da yeniden yorumlar. Homeostaz sistemi belirli dengeye geri döndürür; yaşam için önemlidir. Fakat canlılık yalnızca dengeyi korumak olsaydı sistem çevresel dönüşüm karşısında eski hâline dönmeye çalışırken kırılırdı. Daha gelişmiş canlılık homeorezis benzeri biçimde, belirli bir süreçsel yönü korurken denge noktalarını değiştirebilme kapasitesidir.

Burada sabitlik yerini süreçsel sürekliliğe bırakır. Sistem aynı noktaya dönmek zorunda değildir; farklı noktalardan geçerken belirli örgütlenme mantığını korur. Böylece kimlik statik pozisyon değil, değişen koşullarda kendisini yeniden kurma yeteneği olur.

Kapanmanın ertelenmesi bu nedenle varlığın her anda tam olarak kendi kendisine eşit olmaması anlamına gelir. Sistem geçmişinden gelir, fakat henüz tamamlanmamış geleceğe yönelir. Şimdiki hâl yalnızca mevcut durum değil, olabilecek durumların da taşıyıcısıdır.

Potansiyel kavramı burada canlılığın ontolojik merkezlerinden biri hâline gelir. Ruhsuz sistem yalnızca gerçekleştirilmiş yapısını tekrar eder. Canlı sistem ise mevcut yapısına indirgenemeyen potansiyeller taşır. Yeni karşılaşma bu potansiyelleri etkinleştirebilir.

Potansiyel nedensizlik değildir. Sistem belirli kapasitelere geçmişi nedeniyle sahiptir. Fakat hangi kapasitenin ne zaman etkinleşeceği bütün olarak önceden belirlenmiş olmayabilir. Çevre, ilişki ve olay yeni yönleri açabilir. Böylece potansiyel, geçmiş ile gelecek arasındaki açıklık bölgesidir.

Kapanmanın sürekli ertelenmesi aynı zamanda yeniliğin kaynaklarını çoğaltır. Yeni olan yalnızca sistemin içinde doğmaz; dışarıdan da gelir. İçsel kombinasyon, dış karşılaşma ve bunların karşılıklı dönüşümü birlikte çalışır. Sistem kendi yaratıcılığına tamamen bağımlı değildir.

Bu önemlidir, çünkü kapalı sistem yaratıcılığını bile mekanik hâle getirebilir. Sonsuz varyasyon üretir fakat üretim gramerini değiştirmez. Canlı sistem dışarıdaki fark nedeniyle kendi yaratıcılık biçimini de dönüştürebilir.

Örneğin sanatçı aynı teknik içinde binlerce özgün eser üretebilir; bu gerçek yaratıcılıktır. Fakat yeni karşılaşma tekniğin kendisini dönüştürdüğünde başka düzeyde yenilik ortaya çıkar. Sistem yalnızca yeni ürün üretmekten yeni üretim biçimi üretmeye geçer.

Canlılık bu ikinci düzeyle ilişkilidir. Kendi sonuçlarını değil, sonuç üretme yöntemlerini de değiştirebilir. Böylece nedensel grameri tarihsel hâle gelir. Sistem sadece zaman içinde yaşamaz; kendi nedenselliği de zaman içinde dönüşür.

Bu durum mekanizmanın canlı sistem içinde nasıl korunabileceğini gösterir. Belirli dönemlerde sistem oldukça mekanik işleyebilir. Alışkanlıklar, ritimler ve rutinler devamlılık sağlar. Fakat yeni koşul oluştuğunda mekanizma yeniden yazılabilir. Canlılık mekanizmasızlık değil, mekanizmanın revize edilebilirliğidir.

Dolayısıyla kapanmanın ertelenmesi sürekli devrim anlamına gelmez. Sistem her an temel yapısını değiştirse kimlik kuramazdı. Canlılığın çoğu sessiz tekrar içinde gerçekleşir. Fark, tekrarın gerektiğinde kırılabilir olmasındadır.

Bir alışkanlık yıllarca değişmeden sürebilir ve yine de canlı olabilir; çünkü şartlar değiştiğinde kişi onu değiştirebilir. Başka alışkanlık ise kısa süreli olduğu hâlde zorunlu hâle gelmiş olabilir. Zaman uzunluğu tek başına mekaniklik ölçütü değildir. Belirleyici olan alternatifin yapısal olarak mümkün kalmasıdır.

Canlılığın ertelenmiş kapanma modeli böylece “başka türlü olabilme” kapasitesini merkezileştirir. Sistem her an başka türlü davranmak zorunda değildir; ancak hiçbir davranış biçimi ontolojik olarak tek mümkün biçim hâline gelmemelidir. Potansiyel alternatif, sistemin içinde veya sınırında canlı kalır.

Bu kapasite etik olarak da değerlidir. Kişi geçmiş hatasına indirgenmediği için başka türlü davranabilir; toplum kendi kurumlarını nihai saymadığı için yeni adalet taleplerine cevap verebilir; ilişki geçmiş çatışmasına mahkûm olmadığı için başka tepki döngüsü kurabilir. Canlılık affetme, dönüşüm ve öğrenme ihtimalinin ontolojik zeminidir.

Kapanmanın ertelenmesi aynı zamanda hata yapabilme özgürlüğü taşır. Tam kontrollü sistem hatayı minimuma indirebilir, fakat yeniliği de azaltır. Canlı sistem belirli risk kabul eder. Deneme yapar, kimi zaman yanlış yön seçer ve sonucu yeniden işler. Hata sistemin sonu değil, yeni bilgi kaynağıdır.

Risk burada canlılığın kaçınılmaz bedelidir. Dışarıya açılan sistem zarar görebilir. Başkasına güvenen kişi incinebilir, yeni teori yanlış olabilir, reform başarısız olabilir. Mutlak güvenlik ancak mutlak kapanmayla mümkündür; o da canlılığı tüketir. Dolayısıyla yaşam, güvenlik ile açıklık arasında sürekli pazarlık yapar.

Bu pazarlık hiçbir zaman nihai çözüme ulaşmaz. Tehlike düzeyi değişir, sistemin kapasitesi değişir, dış dünya değişir. Seçici geçirgenlik sürekli ayarlanmalıdır. Canlılık statik denge değil, denge kurma faaliyetinin kendisidir.

Böylelikle kapanmanın ertelenmesi sürekli enerji gerektirir. Açık kalmak pasif durum değildir. Sistem dışarıdaki farkı değerlendirmeli, kendi sınırlarını gözden geçirmeli ve gerektiğinde iç düzenini yeniden kurmalıdır. Kapalılık kimi zaman daha az maliyetlidir; aynı cevabı tekrar etmek kolaydır. Canlılık, farkı işlemek için çalışma gerektirir.

İnsan düşüncesinde dogmanın çekiciliği de buradan anlaşılır. Bir kez bütün soruların cevabı bulunmuşsa zihinsel yük azalır. Yeni olay yalnızca mevcut şemaya yerleştirilir. Açık düşünce ise sürekli olarak “belki kavramım yetersiz” ihtimalini taşır. Canlılık bilişsel olarak daha pahalıdır.

Aynı durum kimlik için de geçerlidir. Sabit kimlik karar maliyetini azaltır; kişi kim olduğunu ve nasıl davranacağını bilir. Esnek kimlik ise yeni deneyimlerle kendisini yeniden değerlendirmek zorundadır. Fakat tam da bu maliyet sayesinde kişi geçmişinin zorunlu tekrarına dönüşmez.

Canlılığın ruhla ilişkisi burada kesinleşir. Ruh, sistemin dışarıdan gelen farkı sonsuza kadar açık tutması değil, kapanmanın hiçbir zaman geri dönülmez tamamlanma hâline gelmemesidir. Sistem kapanabilir, fakat yeniden açılabilir; düzen kurabilir, fakat düzenini değiştirebilir; kimlik oluşturabilir, fakat kimliğini geleceğin tamamı ilan etmez.

Bu anlayış ruhu sonsuz hareket olarak da düşünmez. Sürekli hareket de kapanabilir. Asıl mesele durma ile hareket arasındaki seçim değil, her durumun başka duruma geçebilir kalmasıdır. Sistem belirli süre stabil olabilir; ruhsal olan, stabilitenin kader olmamasıdır.

Kapanmanın ertelenmesi aynı zamanda tam açıklamanın ertelenmesidir. Kişi kendisini, başkasını veya dünyayı hiçbir zaman son kez açıklamaz. Her açıklama geçici bütünlük kurar. Yeni olay o bütünlüğün sınırını gösterebilir. Felsefi düşünce böylece sistem kurmaktan vazgeçmez, fakat sistemin son söz olduğunu iddia etmez.

Bu yaklaşım teorinin kendisine de uygulanmalıdır. Üçüncü operatör ilkesi bile nihai total teoriye dönüşürse kendi ruhunu kaybeder. Kavram her olayı aynı şemaya zorlamak yerine kendi sınırlarını taşımalıdır. Teori kendi dışındaki fark tarafından düzeltilebilir kaldığı ölçüde savunduğu canlılığı performatif olarak da taşır.

Kapanmanın sürekli ertelenmesi bu nedenle yalnızca nesneler hakkında teori değil, düşünme yöntemidir. Kavram kurulur, kullanılır, sınanır ve gerektiğinde değiştirilir. Felsefe kendisini mutlak açıklama rejimine değil, revize edilebilir kavramsal mimariye dönüştürür.

Canlılığın zamansal biçimi nihayetinde geleceğin gerçekten gelecek kalmasıdır. Gelecek geçmişin hesaplanmış devamı olmadığı ölçüde yenidir. Sistem bugün kendi yarınını tamamen tüketemiyorsa dışarıya ve kendi potansiyellerine açık kalır.

Burada belirsizlik ile umut arasında da yapısal ilişki kurulabilir. Gelecek tamamen belirliyse umut yalnızca beklenen sonucun gerçekleşmesini dilemek olur. Gerçek umut, sistemin mevcut durumundan başka bir duruma geçebileceği açıklığa dayanır. Kapanmanın ertelenmesi bu olasılığı ontolojik olarak korur.

Aynı açıklık tehdit ihtimalini de korur; gelecek yalnızca iyi şey getirmez. Canlılık güvenli bir teleoloji değildir. Açık gelecek hem yaratıcı hem risklidir. Ruhun anlamı geleceğin iyi olacağını garanti etmek değil, geleceğin yalnızca geçmişin tekrarı olmak zorunda olmadığını mümkün kılmaktır.

Canlılık bu nedenle tamamlanmaya karşı sürekli eksiklik değil, tamamlanmanın yeniden açılabilirliğidir. Sistem geçici bütünlükler kurar ve onlarla yaşar. Fakat hiçbir bütünlük kendi sınırını varlığın sınırı ilan etmez.

Kapanmanın sürekli ertelenmesinin en yoğun formülü şöyle kurulabilir: Canlı olan, hiçbir zaman kapanmayan değil; her kapanıştan sonra yeniden açılabilecek fark kanallarını koruyan sistemdir. Kimliğini sürdürür, fakat kimliğini kader yapmaz. Nedenselliğe sahiptir, fakat nedenlerini tek geleceğe kilitlemez. Geçmişini taşır, fakat geleceğini geçmişin mülkü hâline getirmez. Ruh, tam da bu sürekli ertelenmiş kapanmada varlığın kendisinden daha fazlası olabilme kapasitesi olarak belirir.                       

9.4. Sınır, Dışarısı ve Üçüncü

Sınır, dışarısı ve üçüncü kavramları birbirlerinden bağımsız üç ontolojik unsur değil, tek bir açıklık probleminin farklı yüzleridir. Sınır tekil varlığın kendisi olarak kalmasını sağlar; dışarısı sınırın ötesinde varlığın kendi üretmediği farkı taşır; üçüncü ise bu farkın sistemi yok etmeden sisteme girebilmesini sağlayan yapısal işlevdir. Üçünden herhangi biri çıkarıldığında denge bozulur. Sınır yoksa içerisi ile dışarısı ayırt edilemez, dışarısı yoksa sistem yalnızca kendi kendisini tekrar eder, üçüncü yoksa içerisi ile dışarısı arasında ya mutlak kopuş ya da asimilasyon meydana gelir. Canlılığın ontolojik mimarisi bu üçlü gerilim üzerine kurulabilir.

Sınırın ilk görevi ayrımdır. Bir varlık, kendisini kendisi olmayandan ayırabildiği ölçüde tekilleşir. İnsan benliği başkasından, kurum çevresinden, teori nesnesinden, toplum başka toplumsal düzenlerden belirli ölçüde ayrılır. Ayrım ortadan kalktığında tekillik de çözülür. Fakat sınırın yalnızca ayırıcı işlevi mutlaklaştırıldığında varlık kendisini dışarıdan korurken kendi dönüşüm kaynaklarını da dışarıda bırakır. Sınır bu nedenle canlılığın koşulu olduğu kadar kapanmanın da başlangıç noktasıdır.

Dışarısı ise sınırın öte tarafında bulunan her şey değildir. Coğrafi, fiziksel veya kavramsal olarak sistemin dışında yer almak tek başına ontolojik dışsallık üretmez. Gerçek dışarısı, sistemin kendi nedensel devresinden türetemediği ve karşılaştığında mevcut düzenini gerçekten zorlayabilen farktır. Fiziksel olarak uzaktaki unsur aynı ideolojik, epistemik veya kurumsal kodun devamıysa dışarı görünmesine rağmen işlevsel olarak içeridedir. Buna karşılık sistemin içindeki bir eleştirel unsur mevcut devrenin kendi kendisini doğrulamasına direnebiliyorsa işlevsel dışsallık taşıyabilir.

Dolayısıyla dışarısı mekânsal konumdan çok nedensel bağımsızlık derecesidir. Sistem ne kadar geniş olursa olsun kendisinin üretmediği nedenlerle karşılaşabiliyorsa dışarısı vardır. Benlik, başka kişinin kendi tarihinden gelen cevabıyla; teori, kendi öncüllerinden türemeyen veriyle; kurum, üyelerinin öngörülmeyen talepleriyle; toplum, çevresel veya tarihsel olaylarla karşılaştığında kendi dışında kalan farkın etkisini deneyimler.

Üçüncü tam olarak bu noktada ortaya çıkar. İçerisi ile dışarısı arasında yalnızca kapı gibi duran aracı değildir. Daha derin anlamıyla, dışarıdaki farkın içeriye fark olarak girmesini sağlayan operasyondur. Sistem üçüncü sayesinde dışarıyı ya tamamen reddetmek ya da tamamen kendisine benzetmek zorunda kalmaz. Fark işlenir, fakat tüketilmez; sistem etkilenir, fakat çözülmez.

Üçüncünün bu işlevi sınırı duvardan eşiğe dönüştürür. Duvar yalnızca iki alanı ayırır; eşik ise ayrımı korurken geçişi düzenler. Eşiğin varlığı içerisi ile dışarısı arasındaki farkı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, geçiş ancak iki taraf farklı kaldığı için anlamlıdır. Üçüncü bu nedenle farkı yok ederek ilişki kurmaz; farkın ilişki içinde yaşayabilmesini sağlar.

Eşik metaforu ayrıca üçüncünün neden sabit bir nesneye indirgenemeyeceğini açıklar. Eşik, üzerindeki şeyi kendi başına belirlemez; geçişin koşullarını düzenler. Aynı kişi, kurum veya fikir farklı bağlamlarda üçüncü işlev görmeyebilir. Bir eleştirmen başlangıçta sistemin dış referansı olabilir, zamanla aynı sistemin dilini bütünüyle içselleştirip fark kapasitesini kaybedebilir. Bir kurum eleştirel denetim için kurulabilir, fakat denetlenen yapıyla özdeşleştiğinde artık eşik değil duvarın parçasıdır.

Üçüncünün ontolojik gücü bu nedenle konumdan değil işlemeden doğar. Sistemin dışında olmak yeterli değildir; dışarıdaki farkın sistemi gerçekten etkileyebilmesi gerekir. Sistemin içinde olmak da engel değildir; içerideki unsur sistemin öz-referansını kesebiliyorsa üçüncülük üstlenebilir.

Sınır ile üçüncü arasındaki ilişki burada daha kesin hâle gelir. Üçüncü sınırı kaldırmaz, sınırın geçirgenlik kapasitesini düzenler. Eğer sınır tamamen yok edilirse üçüncünün yapacağı iş kalmaz; dışarısı içeride erir. Eğer sınır mutlak duvara dönüşürse üçüncü sisteme erişemez. Dolayısıyla üçüncü, sınırın hem ayrım hem temas üretmesine bağlıdır.

Bu çift işlev canlı sistemlerin neden sürekli sınır çalışması yapmak zorunda olduğunu da açıklar. Sınır bir kez çizilip sonsuza kadar aynı kalamaz. Çevre değişir, sistemin kapasitesi değişir, tehditler ve fırsatlar farklılaşır. Dün koruyucu olan sınır bugün aşırı sert, dün fazla geçirgen olan sınır bugün yetersiz olabilir. Canlılık, sınırın kendisini sürekli yeniden kalibre etmesidir.

Kalibrasyon yalnızca dış koşullara uyum değildir. Sistem kendi kapasitesini de hesaba katmalıdır. Aynı dış etki farklı zamanlarda farklı sonuçlar doğurabilir. Psikolojik olarak kırılgan benlik, belirli yakınlığı tehdit olarak yaşarken daha güvenli bir dönemde aynı ilişkiyi taşıyabilir. Kurumsal yapı kriz döneminde sınırlarını sıkılaştırabilir, normalleşme sırasında yeniden açabilir. Seçici geçirgenlik dinamik olduğu için sağlıklıdır.

Sınırın bu esnekliği üçüncü operatörün zamansal boyutunu görünür kılar. Üçüncü yalnızca “ne içeri girecek?” sorusuna değil, “ne zaman, ne hızla ve hangi biçimde girecek?” sorusuna da cevap verir. Bazı farklar sistemin hemen işleyebileceğinden daha güçlü olabilir. Çok hızlı açıklık çözülme yaratabilir. Çok yavaş açıklık ise sistemin dış gerçeklikten kopmasına yol açar.

Dolayısıyla üçüncü, yalnızca içerik filtreleyen değil zamanlama üreten operatördür. Farkın hangi anda, hangi ölçekte ve hangi yoğunlukta sisteme gireceğini düzenlemek canlılığın parçasıdır. Bu nedenle açıklığın miktarı kadar ritmi de önemlidir.

İnsan ilişkilerinde sınır ritmi özellikle açıktır. Yakınlık tek seferde maksimum açıklık gerektirmez. Güven zaman içinde oluşur, bilgi aşamalı paylaşılır, taraflar birbirlerinin tepkilerini öğrenir ve sınırlar yeniden ayarlanır. Sağlıklı ilişki hem açılma hem geri çekilme kapasitesi taşır. Sürekli yakınlık kadar sürekli uzaklık da yorucu ve kapatıcı olabilir.

Üçüncü operatör burada iki kişi arasında sabit arabulucu olmaktan çok ilişkinin nefes alanıdır. Tarafların birbirlerinden bağımsız alanları, başka ilişkileri, müşterek ama ikisine indirgenmeyen amaçları ve ortak dış referansları bulunduğunda ilişki kendi iç basıncı altında kapanmaz. Herkes diğerinin bütün dünyası olmaktan çıkar.

Richard’ın müşterek sevgi modeli bu açıdan yeniden okunabilir. İki kişi birbirlerine kapalı kaldığında sevgi yalnızca karşılık alışverişine dönüşebilir. Müşterek üçüncü, sevginin dışarıya taşmasını sağlar. Üçüncü burada ilişkinin nefesidir; iki tarafın birbirlerinden uzaklaşmasına değil, birbirlerini tüketmeden yakınlaşmasına imkân verir.

Benzer yapı birey ile toplum arasında da bulunur. Bireyin bütün kimliği toplumsal normlara indirgenirse dışsallık kaybolur; toplum bireyin keyfî tercihine indirgenirse yapısal süreklilik çözülür. Üçüncü işlev, pratik uygulama, tarihsel olay, yeni teknoloji veya başka toplumsal temas gibi unsurlar aracılığıyla iki kutbun birbirlerini tamamen tüketmesini engeller.

Böylelikle sınır yalnızca varlıklar arasında değil, açıklama düzeyleri arasında da önem kazanır. Psikolojik açıklama sosyal olanı, sosyal açıklama biyolojik olanı, biyolojik açıklama etik olanı tamamen tüketemez. Her disiplin kendi sınırını taşıdığında diğerlerinden öğrenebilir. Disiplinlerarası düşünce sınırları yok etmek değil, geçirgen hâle getirmek anlamına gelir.

Aksi durumda iki uçtan biri ortaya çıkar. Disiplinler tamamen kapalı olduğunda aynı olguyu farklı dillerde inceler fakat birbirlerine hiçbir şey aktaramazlar. Bütün disiplinler tek üst teoriye eritildiğinde ise özgül yöntem ve nesneleri kaybolur. Gerçek disiplinlerarasılık, farklılıkların korunarak tercüme edilmesidir.

Üçüncü operatör kavramının kendisi de tam olarak böyle bir disiplinlerarası eşik işlevi görür. Teoloji, sosyoloji, psikoloji ve etik birbirine indirgenmez; fakat belirli yapısal problem üzerinden karşılaştırılabilir. Aynı kavram her disiplinin içeriğini yutmaz, yalnızca aralarındaki biçimsel paralelliği görünür kılar.

Bu noktada çeviri sınır ile dışarısı arasındaki temel operasyon hâline gelir. Dışarıdaki fark içeriye olduğu gibi girmez; sistem onu kendi diline çevirmek zorundadır. Fakat gerçek çeviri kaynak ile hedef arasındaki farklılığı tamamen yok etmez. Tam eşdeğerlik mümkün olmadığında artık kalır. Tam da bu artık üçüncülüğün canlı bölgesidir.

Her çeviri belirli kayıp ve dönüşüm içerir. Yeni kavram başka disipline geçtiğinde anlamı değişir; yeni kişi başka kültürel ortama girdiğinde davranışları yeniden yorumlanır; dış veri teorik modele çevrildiğinde kavramsal form kazanır. Eğer sistem bu dönüşümü kabul edebiliyorsa dışarıdaki farkın izini içeride taşır.

Asimilasyon ise çevirinin artık bırakmayan biçimidir. Dışarıdaki unsur yalnızca sistemin önceden bildiği şey olarak yeniden adlandırılır. Yeni dil öğrenilmiyor; yabancı söz mevcut dilde eritiliyor. Üçüncü operatörün görevi tam da bu çevirisel artığı korumaktır.

Levinasçı başkalık bu noktada çeviri problemine en radikal sınırı getirir. Başka’yı anlarım, fakat anlayışımın onunla özdeş olmadığını kabul ederim. Onun sözü benim dilime çevrilebilir, fakat çevriden fazla kalır. Böylece dışsallık yalnızca geçici bilgi eksikliği değil, ilişki içinde korunması gereken indirgenemezlik olur.

Bu indirgenemezlik sınırın etik biçimidir. Başka’nın bana ait olmaması, onunla ilişkimi zayıflatmaz; ilişkinin etik olmasının koşuludur. Eğer onu bütünüyle kendi kategorilerime dönüştürebilseydim başkalığı kaybolurdu. Etik sınır tam da erişim ile mülkiyet arasına çizilir.

Üçüncünün etik işlevi, “başkasına ulaşabilirim ama ona sahip olamam” formülünde yoğunlaşabilir. Bilgi, sevgi veya toplumsal bağ yakınlık üretir; fakat yakınlık egemenlik hakkı vermez. Dışarı içeriye gelir, ancak bütünüyle içeriye ait olmaz.

Sınırın bu biçimi öznenin kendi içine yönelik olarak da çalışır. İnsan kendi düşüncelerini, arzularını ve geçmişini bilir, fakat kendisini bütünüyle nesneleştirip tüketemez. Kendi içinde bile tamamen tanıdık olmayan bölgeler taşıyabilir. Böylece benlik kendi geleceği karşısında kısmen dışsallık barındırır.

Kendi içindeki yabancılığı kabul edemeyen benlik katılaşabilir. Her yeni duygu veya arzu mevcut kimliğe uymak zorunda kalır. Uymayan şey bastırılır veya yanlış sayılır. Benliğin kendisiyle ilişkisi bile asimilasyon rejimine dönüşebilir.

İçsel üçüncü burada kişinin kendisi hakkındaki anlatısı ile yeni deneyimi arasına girer. İnsan “ben böyle biriyim” der, fakat beklenmedik davranışı bu anlatıyı zorlayabilir. Eğer deneyim gerçekten içeri alınırsa öz-anlatı değişir. Böylece dışsallık yalnızca başka insanlardan değil, kişinin kendi geleceğinden de gelebilir.

Gelecek bu anlamda en radikal dışarılardan biridir. Henüz gerçekleşmemiş olduğu için sistemin tamamıyla sahiplenemediği alanı temsil eder. Plan yapılabilir, olasılıklar hesaplanabilir, fakat gelecek bütünüyle şimdinin mülkü hâline getirilemez. Kapanma geleceği mevcut düzenin zorunlu devamı sayarken canlılık geleceğin fark üretme kapasitesini korur.

Üçüncü operatör zamansal olarak geleceğin şimdide tamamen tüketilememesidir. Sistem kendi planlarını yapar fakat plan ile olay arasında boşluk bırakır. Beklenmedik olan geldiğinde onu yalnızca sapma saymaz; yeni yön olarak işleyebilir.

Bu nedenle dışarısı yalnızca mekânsal değil zamansaldır. Başka ülke, başka kişi veya başka kurum kadar henüz gerçekleşmemiş durum da dışsallık taşır. Sistem geleceğini tamamen kapattığında kendi zamansal üçüncüsünü yok eder.

Kapanmanın en ileri biçimlerinden biri tam da geleceğin içerileştirilmesidir. İdeoloji tarihin nereye gideceğini bilir, benlik nasıl davranacağını önceden bilir, kurum değişmeyeceğini varsayar. Gelecek daha gerçekleşmeden mevcut sistemin kategorisine dönüştürülmüştür.

Canlı sistem ise plan ile olay arasında fark olabileceğini kabul eder. Plan işlevsiz değildir, fakat kutsal da değildir. Dış gerçeklik planı düzeltebilir. Böylece geleceğin kendisi sistem için üçüncü operatör işlevi görür.

Sınır, dışarısı ve üçüncü arasındaki ilişki bilgi üretiminde de aynıdır. Teori sınır çizer; hangi kavramların, yöntemlerin ve soruların geçerli olduğunu belirler. Dış veri teoriye direnç getirir. Üçüncü işlev, teorinin veriyi işleyip gerekirse kendi sınırlarını yeniden çizmesidir.

Teori sınırını tamamen kaldırırsa her şey açıklama sayılır ve bilimsel/epistemik kimlik çözülür. Sınırı mutlaklaştırırsa yeni veri hiçbir zaman kuramı değiştiremez. Üçüncü bu iki uç arasında teorik kimliği koruyan ama teoriyi revize edilebilir tutan eşiktir.

Toplumsal kurumlar için de benzer üçlü yapı geçerlidir. Hukuk sınır kurar, toplumsal gerçeklik dışarıdan sürekli yeni vakalar üretir, yorum ise üçüncü işlev görür. Kuralın tekil vakaya uygulanması hiçbir zaman tamamen otomatik değildir. Yorum hem normun sürekliliğini hem yeni durumun özgüllüğünü taşımalıdır.

Yorum çok gevşerse kural çözülür; çok katı olursa vaka kural içinde silinir. Üçüncü burada hukuki, kurumsal veya pratik muhakemenin seçici geçirgenliğidir.

Böylece üçüncü operatör yalnızca kapalı sistemin içine dışarıdan sokulan “bir şey” değildir. Çoğu durumda sistemin farkı taşıma kapasitesinin kendisidir. Dışarı vardır, fakat üçüncü olmadan dışarı ya etkisiz kalır ya da yıkıcı olur. Üçüncü farkı işlenebilir hâle getirir.

Bu yaklaşım üçüncüyü “dengeleyici” kavramdan daha ileri taşır. Üçüncü iki kutup arasındaki gerilimi azaltmak zorunda değildir. Bazen farkın sistem içinde yaşayabilmesini sağlayarak gerilimi uzun süre korur. Tam da bu korunmuş gerilim, sistemin kendi üzerine kapanmasını engeller.

Gerilim burada enerji kaynağıdır. İçerisi ile dışarısı bütünüyle uzlaşırsa dışsallık ortadan kalkar. Tamamen koparsa ilişki biter. Canlılık ikisinin arasındaki çözülmemiş ama işlenebilir gerilimde bulunur.

Bu gerilim varlığın kimliğini sürekli sınar. “Neyi korumalıyım, neyi değiştirmeliyim?” sorusunun nihai cevabı yoktur. Her yeni durum cevabı yeniden kurmayı gerektirir. Dolayısıyla sınır ontolojik olarak karar mekânıdır.

Karar burada yalnızca bilinçli tercih anlamına gelmez. Hücre zarı kimyasal seçicilikle, kurum prosedürle, kültür normlarla, benlik duygusal ve bilişsel işlemlerle “karar verir.” Ortak işlev, farkların aynı biçimde sisteme girmemesidir.

Üçüncü operatör tam da bu seçiciliğin kör otomatikliğe dönüşmesini engeller. Sistemin seçim ölçütleri de yeniden sınanabilir kalır. Aksi hâlde sınır teknik olarak geçirgen olsa bile ontolojik olarak kapanabilir; çünkü hep aynı tür farkı kabul eder, geri kalanını görünmez kılar.

Gerçek geçirgenlik bu nedenle ölçütlerin geçirgenliğini de içerir. Sistem yalnızca farklı girdiler değil, gerektiğinde farklı değerlendirme biçimleri de kabul edebilmelidir. Üçüncü, filtreyi kullanan değil, filtrenin gerektiğinde değişmesini mümkün kılan operatördür.

Böylece dışarı ile içerinin ilişkisi iki seviyede işler. Birinci seviyede dışarıdaki unsurlar sistemin mevcut sınırlarından geçer. İkinci seviyede bazı unsurlar sınırın nasıl işlemesi gerektiğini değiştirir. Anti-kapanma asıl olarak ikinci seviyede belirginleşir.

İlk seviyedeki açıklık adaptasyondur; ikinci seviyedeki açıklık dönüşümdür. Adaptasyon sistemi yeni koşullarda aynı tutar. Dönüşüm sistemin ne olduğunu da kısmen değiştirir. Canlılık ikisini de gerektirir.

Sadece dönüşüm yaşayan sistem kimlik kuramaz; yalnızca adaptasyon yapan sistem ise derin değişime direnebilir. Üçüncü operatör, hangi durumda hangisinin gerektiğini tek bir önceden verilmiş formüle indirgemez. Tam tersine bu ayrımın sürekli yeniden kurulmasını sağlar.

Sınır, dışarısı ve üçüncü arasındaki ilişki en sonunda ruhun ontolojik konumunu da açıklar. Ruh sınırın dışında uçan bağımsız töz değil, sınırın mutlak duvara dönüşmemesidir. Dışarı sistemin düşmanı değil, dönüşüm kaynağıdır. Üçüncü ise dışarının sistemi yok etmeden ona ulaşabildiği geçirgenliktir.

Böyle tanımlandığında ruh içeride de dışarıda da değildir. Tam anlamıyla eşiktedir. Sistemin kimliğini korur, fakat kimliğin kendisini nihai ilan etmesine izin vermez. Başkalığı kabul eder, fakat farkları kimliksiz karışıma dönüştürmez.

Ruhun eşikte bulunması, onun neden ayrı bir madde yerine ilişkisel işlev olarak anlaşılabileceğini gösterir. Ruh, varlık ile dünya arasındaki geçirgenliğin canlı tutulmasıdır. Bir sistem kendisinden başka olanla temas ettiğinde yalnızca savunma veya teslimiyet üretmiyorsa ruhsal açıklık vardır.

Bu modelde tekillik ile ilişkisellik karşıt değildir. Varlık sınırı sayesinde tekildir, dışarıyla temas sayesinde ilişkisel, üçüncü sayesinde her ikisini aynı anda sürdürebilir. Tekillik kapanmaya, ilişkisellik çözülmeye dönüşmeden birlikte yaşar.

Dolayısıyla üçüncü operatörün ontolojik görevi varlığı kendisi olmaktan çıkarmadan kendisinden fazla hâle getirebilmektir. Dışarıdaki fark sisteme katılır, sistem dönüşür ve yine de tarihsel sürekliliğini korur. Varlık kendisi kalır fakat kendisiyle özdeş kalmaz.

“Kendisi kalmak fakat kendisiyle özdeş kalmamak” canlılığın en yoğun paradokslarından biridir. Kimlik süreklilik taşır, fakat bu süreklilik tekrar değildir. Aynı nehir akar, aynı kişi yaşlanır, aynı kurum dönüşür, aynı düşünce geleneği yeni kavramlar edinir. Tekillik değişimin içinden geçer.

Üçüncü tam da bu geçişin operatörüdür. Değişimin kimliği yok etmesini, kimliğin de değişimi durdurmasını engeller. Sınır ayırır, dışarısı fark getirir, üçüncü ikisini ilişkiye sokar.

Bu üçlü yapı en yoğun biçimiyle şöyle formüle edilebilir: Sınır varlığı tekilleştirir, dışarısı varlığın kendisinden üretemediği farkı taşır, üçüncü ise farkın kimliği yok etmeden kimliği dönüştürebilmesini sağlar. Ruh, bu üç hareketin hiçbirinin diğerini mutlaklaştırmadığı yerde ortaya çıkar. Sınır duvara, dışarısı tehdide, üçüncü hâkime dönüşmediği sürece varlık kendi kapanmasını sürekli aşabilecek açıklığı korur.

9.5. Nedensel Açıklığın Ontolojik İlkesi

Nedensel açıklık, nedenselliğin zayıflaması veya varlığın belirlenimden kurtularak sebepsiz hareket etmeye başlaması değildir. Daha sıkı anlamıyla, bir sistemin mevcut nedenlerinin gelecekteki bütün durumlarını tek başlarına tüketememesi, dışarıdan veya kendi içindeki indirgenemez farklılıklardan yeni nedensel bağlar alabilmesi ve kendi neden-sonuç gramerini gerektiğinde yeniden kurabilmesidir. Böyle düşünüldüğünde açıklık ile nedensellik karşıt kavramlar olmaktan çıkar. Açık sistem de nedenseldir; yalnızca nedenselliğini nihai kapalı çevrime dönüştürmez.

Bu ayrım bütün çalışmanın merkezindeki problemi kesinleştirir. Lineer nedensellik A’nın B üzerindeki etkisini açıkça gösterir; karşılıklı nedensellik B’nin de A üzerinde etkili olduğunu ekler. Fakat iki yönlü ilişki tek başına açıklık üretmez. A ile B birbirlerini sonsuzca etkileyebilir ve yine de bütün sistem kendi üzerine kapanabilir. Nedensel yönlerin çoğalması değil, nedensel çevrimin dışarıdan fark kabul edebilmesi belirleyicidir.

Dolayısıyla üç temel nedensellik biçimi ayrılabilir. İlkinde tek yönlü belirlenim vardır: A, B’yi üretir. İkincisinde karşılıklı belirlenim vardır: A, B’yi; B, A’yı dönüştürür. Üçüncüsünde ise karşılıklı sistem kendi sınırlarının ötesine açılır: A ve B birbirlerini etkilerken C yalnızca üçüncü neden olarak eklenmez; A–B ilişkisinin nasıl işleyeceğini de değiştirebilir. Nedensel açıklığın özgünlüğü tam olarak bu üçüncü düzeydedir.

C’nin burada nesne olması gerekmez. Bir kişi, olay, veri, norm, başka perspektif, ortak dünya, pratik uygulama veya beklenmedik bağlam üçüncü işlev görebilir. Önemli olan sistemin kendi iç dolaşımından türemeyen bir farkın mevcut nedensel topolojiyi dönüştürebilmesidir.

Bu nedenle nedensel açıklık “daha çok neden” demek değildir. Kapalı sistem de yüzlerce neden barındırabilir. Belirleyici soru, nedenlerin sistem içinde nasıl örgütlendiğidir. Bütün nedenler aynı üst düzeni yeniden üretiyorsa karmaşıklık kapanmayı ortadan kaldırmaz.

Açık sistemde nedenler yeniden bağlanabilir. Aynı unsur farklı bağlamda başka sonuç üretebilir; çünkü sistem yalnızca nedensel içerikleri değil, nedenlerin birbirine bağlanma biçimini de değiştirebilir. Böylece nedensellik sabit mimari değil, tarihsel olarak dönüşen ağ hâline gelir.

Tarihsel oluş burada açıklığın ayrılmaz parçasıdır. Sistem geçmişteki durumlarından gelir, fakat geçmişin bütün sonuçlarını zorunlu olarak taşımaz. Yeni karşılaşma geçmiş nedenlerin ağırlığını yeniden düzenleyebilir. Bazı nedenler güçlenir, bazıları zayıflar, bazı bağlantılar kopar ve yeni ilişkiler kurulur.

Böyle bir model geçmişi inkâr etmez. İnsan çocukluk deneyimlerinden, toplum tarihinden, kurum önceki kararlarından, teori kavramsal geleneğinden etkilenmeye devam eder. Fakat etki ile kader ayrılır. Nedensellik geçmişin bugüne taşınmasıdır; kapanma geçmişin geleceğe tek geçerli rota hâline gelmesidir.

Nedensel açıklık böylece geçmişin etkisini koruyup egemenliğini sınırlayan ilkedir. Geçmiş geleceğin nedenlerinden biridir, geleceğin tamamı değildir.

Buradan özgürlük için de daha kesin bir tanım çıkar. Özgürlük, nedensel boşluk değildir. Bir kararın hiçbir nedeni olmaması onu özgürden çok rastlantısal kılabilir. Özgürlük daha çok, nedenlerin özneyi tek bir sonuçta tüketmemesi ve öznenin yeni ilişkiler sayesinde nedenlerinin kendi aralarındaki önceliklerini değiştirebilmesidir.

İnsan öfke hissedebilir, fakat öfke saldırıyı zorunlu kılmaz. Toplumsal norm belirli davranışı teşvik edebilir, fakat norm başka etik veya pratik nedenlerle yeniden yorumlanabilir. Geçmiş korku geri çekilme eğilimi yaratabilir, fakat yeni güvenli ilişki aynı korkuyu farklı tepkiye bağlayabilir. Nedensellik sürer; bağlantı zorunluluğu gevşer.

Özgürlük bu nedenle nedensel yeniden örgütleme kapasitesidir. Kişi nedenlerinden kaçmaz; onlarla başka ilişki kurar. Sistem geçmişini silmez; geçmişin geleceğe nasıl bağlanacağını değiştirir.

Bu tanım nedenselliğin ruhla karşıtlığını da ortadan kaldırır. Ruh, nedensel sistemin dışına çıkmak değil, sistemin kendi nedenlerini tek kapalı rotaya bağlamamasıdır. Ruhsal canlılık, nedenlerin çoğulluğunu anlamlı biçimde yeniden düzenleyebilmekte bulunur.

Richard of St. Victor’un sevgi modeli bu ilkenin teolojik-biçimsel örneğidir. Karşılıklı sevgi gerçek nedensellik taşır: sevgi cevap üretir, cevap yeni sevgi doğurur. Fakat ilişki yalnızca kendi karşılıklılığına kapanırsa dairesel ekonomi hâline gelebilir. Müşterek üçüncü, sevginin nedenlerini ortadan kaldırmadan onların yönünü değiştirir. Sevginin sonucu yalnızca sevgi veren kişiye geri dönmez; ilişki ortak başka olana açılır.

Giddens’ın yapı-fail ilişkisi sosyal düzlemde aynı ilkenin farklı biçimini gösterir. Yapı eylemi koşullandırır, eylem yapıyı yeniden üretir. Nedensel açıklık, pratik uygulamanın kuralları bire bir tekrar etmeyebilmesinde ve yeni koşulların kuralın kullanımını değiştirebilmesinde bulunur. Fail nedenselliğin dışında değildir; tam tersine nedenselliğin yorumlanabilir düğümüdür.

Meerloo üzerinden epistemik düzeyde aynı yapı görünür. İnançlar birbirlerini doğruladığında sistem kendi hakikatini üretir. Bağımsız veri, farklı kaynak veya gerçeklik direnci içeri girdiğinde nedensel çevrim kesilir. Dış referans inancın nedenini tamamen ortadan kaldırmaz, fakat inancın yalnızca kendi sonuçlarıyla doğrulanmasına sınır koyar.

Arendtçi ortak dünya, nedensel açıklığın kamusal biçimidir. İnsanların görüşleri birbirlerini etkiler; fakat ortak dünya üçüncü referans olarak sosyal tasdiğin kendi üzerine kapanmasını engeller. Görüş, yalnızca diğer görüşün tepkisinden değil, olgularla ilişkiden de etkilenir.

Laing’de ontolojik güvensizlik geri çekilmeyi, geri çekilme yeni tehdidi üretirken kapanma oluşur. Dışarıdan gelen güvenli veya dirençli deneyim çevrime gerçek fark sokabildiğinde nedensel açıklık geri döner. Kişi tehdit algısının otomatik olarak savunmaya, savunmanın yeniden tehdide bağlanmasını kırabilir.

Levinas ise nedensel açıklığa etik sınır getirir. Başka’nın varlığı benim sistemimin nedenlerinden türemez. Onu açıklayabilsem bile açıklamam varlığını tüketmez. Böylece benliğin davranışlarını yalnızca öz-çıkar, alışkanlık veya iç norm belirlemez; dışarıdaki etik talep nedenler alanına girer.

Bu disiplinlerarası örneklerin hiçbiri diğerine indirgenmez. Ortak form, sistemin bütün sonuçlarını yalnızca kendi geçmiş durumlarından üretememesidir. Nedensel açıklık disiplinlerarası düzeyde tam olarak bu biçimsel yapı olarak tanımlanabilir.

Burada “açık sistem” kavramı da dikkatle kullanılmalıdır. Açıklık sistemin her dış etkiye eşit derecede açık olması değildir. Böyle bir yapı kimliğini koruyamaz. Nedensel açıklık seçici geçirgenliği içerir. Sistem dışarıdan gelen nedenleri işler, değerlendirir ve bazılarını içeri alır.

Fakat seçicilik kendi kapanmasını üretmemelidir. Sistem yalnızca zaten bildiği şeyi doğrulayan nedenleri kabul ediyorsa geçirgen görünmesine rağmen kapalıdır. Dolayısıyla gerçek seçicilik, seçim ölçütlerinin de değişebilir olmasını gerektirir.

Bu nokta nedensel açıklığın meta-düzeyini oluşturur. Birinci düzeyde sistem hangi nedenlere cevap verdiğini seçer. İkinci düzeyde ise hangi nedenlerin geçerli sayılacağına ilişkin kuralları yeniden değerlendirebilir. Açıklığın derinliği ikinci düzeye ulaştığında sistem kendi nedensel gramerini de tarihselleştirir.

Nedensel açıklık bu nedenle tek bir açık kapı değil, açılabilir kapının koşullarının da değişebilir olmasıdır. Sistem hangi farkın içeri gireceğini düzenler, fakat bu düzenleme biçimini mutlaklaştırmaz.

Buradan sistemsel öğrenme için güçlü bir ayrım çıkar. Birinci düzey öğrenmede sistem aynı kurallar altında daha iyi davranır. İkinci düzey öğrenmede kuralların kendisi değişir. Üçüncü düzeyde ise sistem hangi koşullarda kural değiştirmesi gerektiğine ilişkin kapasitesini geliştirir. Nedensel açıklığın en gelişmiş biçimi, bu refleksif katmanları taşıyabilmektir.

Böyle bir sistem yalnızca çevreye uyum sağlamaz; uyum sağlama tarzını da dönüştürebilir. Bu nedenle canlılık mekanik adaptasyondan ayrılır.

Nedensel açıklığın bir başka ölçütü, sistemin kendi hatasını gerçek hata olarak kabul edebilmesidir. Eğer her sonuç başlangıç varsayımını doğruluyorsa sistem kapalıdır. Açık sistem bazı sonuçların kendisine karşı kanıt olmasına izin verir.

Yanlışlanabilirlik burada yalnızca bilimsel yöntem terimi değil, daha genel ontolojik özellik hâline gelir. Bir sistemin dış gerçeklikle ilişkisi varsa kendi beklentilerinin boşa çıkabileceğini kabul etmelidir. Yanılma ihtimali dışarının gerçekliğinin kanıtıdır.

Dolayısıyla hata kapasitesi zayıflık değil açıklığın göstergesidir. Hiç yanlış yapmayan sistem ya kusursuzdur ya da hatayı tanımlama yetkisini tamamen kendi elinde tutuyordur. Gerçek sistemler için ikinci ihtimal dikkatle incelenmelidir.

Aynı durum etik alanda da geçerlidir. Kişi kendi davranışının yanlış olabileceğini kabul etmiyorsa başkasının talebi sistemine giremez. Etik açıklık, yalnızca niyetin iyi olduğuna değil, davranışın karşıdaki kişi üzerindeki etkisinin kendi öz-değerlendirmesini değiştirebilmesine dayanır.

İlişkisel alanda ise taraflardan her biri kendi anlatısının eksik olabileceğini kabul eder. Böylece karşılıklı nedensellik suç dağılımı savaşına dönüşmek yerine ilişkinin gramerini değiştirebilecek açıklığa ulaşır.

Nedensel açıklığın çok merkezlilik ile de ilişkisi vardır. Kapalı sistem tek merkezli olmak zorunda değildir; çok sayıda merkez birbirini yeniden üretebilir. Dolayısıyla çözüm yalnızca gücü dağıtmak değildir. Dağıtılmış merkezlerin birbirlerinden bağımsız referans ve düzeltme kanalları taşıması gerekir.

Çok merkezlilik, merkezlerin yalnızca birbirlerini tasdik ettiği durumda yankı odası üretir. Gerçek açıklık merkezler arasında fark, bağımsızlık ve dış referans gerektirir. Bu nedenle çoğulluk sayısal değil yapısaldır.

Nedensel açıklık aynı zamanda sistemin karşı-nedenlere yer bırakmasıdır. Belirli eğilim bir yönde iterken başka neden farklı yön üretebilir. İnsan yalnızca bir motivasyonla hareket etmez; kurum yalnızca tek çıkar taşımaz; toplumda tek norm yoktur. Farklı kuvvetler birbirini sınırlar.

Fakat karşı-nedenlerin varlığı otomatik özgürlük yaratmaz. İki kuvvet sabit denge kurup sistemi aynı noktada tutabilir. Açıklık, yeni nedenlerin denge yapısını da değiştirebilmesiyle ortaya çıkar.

Bu yüzden açıklığı denge değil yeniden dengelenebilirlik olarak düşünmek daha doğrudur. Sistem belirli düzen kurar, fakat düzeni değişmez kader hâline gelmez. Yeni fark dengeyi bozabilir, başka denge veya farklı örgütlenme ortaya çıkabilir.

Nedensel açıklık teleolojiyle de dikkatli ilişki kurar. Sistem belirli amaçlara sahip olabilir; amaç yön verir. Ancak amaç bütün süreçlerin anlamını önceden belirlediğinde gelecek kapanabilir. Açık teleoloji, amaç taşır fakat yol ve hatta kimi zaman amacın kendisi karşılaşmalar içinde yeniden değerlendirilebilir.

İnsan yaşamında hedefler değişebilir, kurum misyonunu yeniden tanımlayabilir, toplum değerlerini dönüştürebilir. Hedefin varlığı mekaniklik değildir; hedefin hiçbir deneyim tarafından sorgulanamaz olması kapanmadır.

Bu açıdan canlı sistem yalnızca nedenlerle değil amaçların dönüşebilirliğiyle de açıktır. Dışarıdaki fark kimi zaman “nasıl ulaşırım?” sorusunu değil, “ulaşmaya çalıştığım şey gerçekten doğru mu?” sorusunu doğurur. Üçüncü operatör burada araçsal aklın sınırına girer.

Etik dışsallığın önemi yine belirginleşir. Başka’nın talebi benim hedefime ulaşma yöntemimi değil, hedefimin meşruiyetini sorgulatabilir. Böylece sistem yalnızca daha iyi çalışmaz; neden çalıştığını yeniden düşünür.

Nedensel açıklığın ontolojik ilkesi bu nedenle verimlilikten daha geniştir. En açık sistem her zaman en hızlı, en istikrarlı veya en üretken sistem olmayabilir. Açıklık bazen yavaşlama, tereddüt, tartışma ve yeniden değerlendirme gerektirir. Kapanma kısa vadede daha verimli olabilir.

Makine kusursuz işlediğinde tereddüt etmez. Canlı sistem ise kimi zaman durur, şaşırır ve yön değiştirir. Bu “verimsizlik” onun dış gerçekliğe duyarlılığının bedeli olabilir.

Şaşkınlık, hata ve tereddüt böylece ruhun negatif işaretleri olmaktan çıkar. Sistem kendi modelinin dünya olmadığını fark ettiği anlarda canlılık görünür olur. Her şeyi hemen açıklamamak, bazen daha derin açıklığın koşuludur.

Nedensel açıklık ayrıca tamamlanmamış açıklamayı da meşrulaştırır. Felsefi veya bilimsel sistemin her şeyi açıklaması gerekmez. Bazı artıkların kalması teorik başarısızlık değil, nesnenin karmaşıklığına uygun epistemik tevazu olabilir.

Elbette eksiklik başlı başına erdem değildir. Açıklayamamak ile açıklamanın sınırını bilmek farklıdır. Açık teori daha fazla açıklama üretmeye çalışır, fakat ürettiği açıklamaların ontolojik nesneyle eşit olmadığını kabul eder.

Levinasçı fazlalık tam da bu noktada bütün nedensel açıklamaya etik sınır çizer. İnsan davranışı çok güçlü biçimde nedensel olarak açıklanabilir; yine de kişi açıklamanın nesnesinden fazladır. Nedensel bilgi başkasını yönetme hakkı üretmez.

Böylece nedensel açıklık iki anlamı aynı anda taşır: nedenler arasında açık bağlantılar bulunması ve nedensel açıklamanın kendi sınırına açık olması. Sistem hem dünyayı açıklar hem açıklamasının dünyayla özdeş olmadığını bilir.

Bu çift anlam, ontolojik ilkenin en önemli yönlerinden biridir. Açıklık yalnızca nesnenin niteliği değil, düşüncenin nesneyle kurduğu ilişkinin niteliğidir. Kapalı sistem hakkında açık teori kurulabilir; açık sistem hakkında kapalı teori kurulabilir. Teorinin kendisi de savunduğu ilkeyi taşımalıdır.

Dolayısıyla üçüncü operatör ilkesi kendi üzerine uygulanır. Teori “her kapanmanın çözümü üçüncüdür” diyerek bütün olayları aynı şemaya zorlarsa kendi totalitesini kurar. Gerçek nedensel açıklık, bazı durumlarda üçüncü operatör kavramının yetersiz kalabileceğini kabul etmeyi de gerektirir.

Bu öz-sınırlama teoriyi zayıflatmaz. Tam tersine, kendi anti-kapanma ilkesine sadık kalmasını sağlar. Bir teori yalnızca dışarıdaki sistemlerin kapalılığını teşhis edip kendisini muaf tutamaz. Kendi kavramlarının da dış gerçeklik tarafından düzeltilebilir olması gerekir.

Böyle bir felsefi yöntem, kavramları nihai hakikatler yerine çalışan sınırlar olarak görür. Kavram gerçekliği ayırır, belirli örüntüyü görünür kılar ve açıklama sağlar. Fakat her kavram aynı zamanda dışarıda bir şey bırakır. Kavramsal sınırın farkında olmak düşünceyi geçirgen tutar.

Felsefe burada kendi sınırlarını kaldırmaz; kavramsız düşünme mümkün değildir. Daha gelişmiş hareket, kavramın sınır olduğunu bilerek kullanılmasıdır. Kavram dünya değildir; dünyaya açılan belirli kesittir.

Nedensel açıklığın ontolojik ilkesi bu yüzden yalnızca sistem teorisi değil, düşünme etiği hâline de gelir. Düşünce kendi kavramlarını ciddiye alır, fakat onların karşısında gerçeğin direnme hakkını korur. Başkasını anlamaya çalışır, fakat açıklamayı mülkiyet hâline getirmez.

Bu ilke siyasi, psikolojik ve kişisel düzlemde de aynı ciddiyeti taşır. Toplum kendi kurumlarını gerekli görebilir, fakat tek mümkün düzen saymamalıdır. Kişi kendi kimliğini koruyabilir, fakat kimliği geleceğin tamamına hükmetmemelidir. İlişki kendi normlarını kurabilir, fakat tarafların bireysel fazlalığını tüketmemelidir.

Her durumda temel ayrım süreklilik ile kapanma arasındadır. Süreklilik varlığın kendisini taşımasıdır; kapanma varlığın kendisinden başka hiçbir şeyi taşıyamamasıdır. Açık sistem sürekliliğini sürdürürken dışarıdan fark alabilir.

Aynı şekilde düzen ile mekaniklik de ayrılmalıdır. Düzen nedenlerin belirli ilişkiler içinde çalışmasıdır. Mekanik kapanma, bu ilişkilerin yeni fark karşısında değişemez hâle gelmesidir. Ruh düzenin yokluğu değil, düzenin dönüşebilir kalmasıdır.

Kimlik ile özdeşlik arasındaki fark da burada önemlidir. Kimlik zamansal süreklilik taşır; özdeşlik ise hiçbir farkın içeri girmediği tam aynı kalma idealine dönüşebilir. Canlı kimlik kendi tarihini koruyarak farklılaşır.

Özgürlük ile rastlantı ayrımı da aynı ilkeden türetilir. Özgürlük nedensizlik değil, nedenlerin tek kapalı sonuç üretmemesidir. Rastlantı sistemin dışından gelebilir, fakat onu özgürleştirmesi gerekmez. Önemli olan sistemin rastlantıyı yeni yapı üretiminde işleyebilmesidir.

Başkalık ile yabancılık da ayrılır. Her yabancı unsur etik veya ontolojik üçüncü değildir. Başkalık, sistemin karşısında indirgenemez kalabilme kapasitesidir. Yabancı şey kolayca asimile edilebilir; gerçek başkalık asimilasyonun sınırını gösterir.

Açıklık ile geçirimsizliksizlik aynı şey değildir. Her şeyi içeri alan sistem açık değil, biçimsiz olabilir. Gerçek açıklık sınırın çalışmasını gerektirir. Sınır seçer, fakat seçimin kendisini mutlaklaştırmaz.

Bu ayrımların tamamı tek ontolojik çekirdeğe bağlanabilir: varlık, kendisi olarak kalabilmek için kapanmalı; canlı kalabilmek için kapanmasını tamamlamamalıdır.

İlk bölüm sınırı, ikincisi üçüncüyü gerektirir. Kapanma olmadan tekillik kurulmaz; tamamlanmış kapanmada ise gelecek, başkalık ve dönüşüm kaybolur. Varlığın paradoksu, aynı anda hem kendisini koruma hem kendi sınırını aşma zorunluluğudur.

Üçüncü operatör tam da bu paradoksun mekanizmasıdır. Sisteme “daha az kendin ol” demez; kendilik ile açıklığın birlikte mümkün olduğu ilişki biçimini kurar. Dışarıdaki fark içeri girer, fakat sistem bütünüyle çözülmez. Sistem kendisini korur, fakat dışarıyı yok etmez.

Nedensel açıklığın ontolojik ilkesi böylece kapalı olmayan bütünlük kavramına ulaşır. Sistem bütündür, fakat bütünlük totalite değildir. Parçalar belirli birlik içindedir, fakat dışarıdaki gerçeklik bütüne indirgenmez. Kimlik vardır, fakat kimlik fazlalığı yok etmez.

Kapalı olmayan bütünlük, klasik iki uçtan ayrılır. Bir uçta atomistik dağılma vardır; hiçbir birlik yoktur. Diğer uçta totalite vardır; bütün farklılıklar tek sistem tarafından tüketilir. Açık bütünlük ise birlik kurar fakat kendi dışında kalan şeyi tanır.

Bu yaklaşım ilişkisel ontolojiyi de daha güçlü hâle getirir. “Her şey ilişkidir” demek yeterli değildir; çünkü ilişki de kapatıcı olabilir. Daha doğru ifade, varlıkların ilişkiler içinde oluştuğu fakat hiçbir ilişkinin tarafların bütün varlığını tüketmemesi gerektiğidir. İlişkisellik artı indirgenemezlik, açık ontolojinin iki kutbudur.

Başka türlü söylenirse, varlık yalnız değildir fakat ilişkisine de indirgenemez. Birey toplumda oluşur fakat toplumun toplam ürünü değildir; sevgi kişiyi dönüştürür fakat kişiyi ilişkinin işlevine indirgemez; dil düşünceyi biçimlendirir fakat her düşünceyi önceden tamamlamaz.

Nedensel açıklığın gücü bu fazlalığı nedensiz alan ilan etmemesidir. Fazlalık yine tarih, beden, toplum ve ilişkiler içinde oluşabilir. Fakat hiçbir tekil sistem onun bütün nedenlerini kendisinde toplayamaz. Böylece dışsallık mistik değil çoğul nedensel hâle gelir.

Bir insanın davranışı biyolojik, psikolojik, toplumsal, tarihsel ve ilişkisel nedenler taşıyabilir. Tek bir açıklama düzeyi bütününü tüketmez. Açıklık, nedenlerin çoğulluğunun birbirine indirgenememesinde bulunur.

Bu, nedensel çoğulculukla özgürlük arasında yeni bağ kurar. Farklı neden düzeyleri birbirlerini sınırlar ve yeniden örgütler. Biyolojik eğilim sosyal norm tarafından, sosyal norm etik refleksiyon tarafından, etik refleksiyon bedensel koşullar tarafından yeniden biçimlenebilir. Hiçbir düzey mutlak merkez değildir.

Yine de yalnızca çok düzeyli açıklama yeterli olmaz; düzeyler birbirlerine kapalı kalabilir. Üçüncü operatör aralarındaki çeviri ve dönüşüm kanallarını açık tutar. Böylece nedensel çoğulluk gerçek ilişkiye dönüşür.

Nedensel açıklığın nihai değeri, sistemin kendi kendisini tam neden saymamasıdır. Hiçbir varlık kendi varoluşunun, bilgisinin ve geleceğinin bütün nedenlerini yalnızca kendisinden türetmez. Dış dünya, başkaları, tarih, beden ve rastlantısal karşılaşmalar sürekli fark taşır.

Öz-yeterlilik ideali bu yüzden ontolojik olarak yanıltıcıdır. Sistem kendisine yeterli olmaya yaklaştıkça dışarıya bağımlılığı görünmezleşebilir; fakat bağımlılığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. En kapalı kurum bile çevresel kaynaklara, en izole benlik bedene ve dünyaya, en kapalı teori açıklamak istediği nesneye ihtiyaç duyar.

Kapanma bu bağımlılığı yok etmekten çok inkâr eder. Sistem dışarıdan aldığı şeyi kendi üretimi gibi görmeye başlar. Toplumsal yapı bireylerin pratiklerinden doğar fakat kendi kendine var olduğunu düşünebilir; benlik ilişkiler tarafından şekillenir fakat tamamen kendinden kaynaklandığını varsayabilir. Açıklık bağımlılığı zayıflık değil ontolojik gerçeklik olarak kabul eder.

Bu kabul ruhun yeniden kavramsallaştırılmasında belirleyicidir. Ruh, kendi kendisine yeterli iç öz değil; başkalığa ihtiyaç duyabilecek kadar tamamlanmamış fakat başkalık içinde kaybolmayacak kadar sınırlı varoluş biçimidir.

Böyle bir ruh ne salt içsellik ne salt dışsallıktır. İçerisi ve dışarısı arasındaki sürekli geçişte yaşar. Kendisini dünyaya kapatmadan bir merkez, dünyada çözülmeden ilişki hâline gelir.

Nedensel açıklığın ontolojik ilkesi buradan canlılığın en genel formülüne ulaşır: varlık sınır kurar, kendi düzenini üretir ve geçmişini taşır; fakat bu düzen hiçbir zaman dışarıdan gelecek bütün farkı önceden tüketmez. Her kapanış geçicidir, her bütünlük revize edilebilir, her kimlik gelecekte kendisinin başka bir biçimine geçebilir.

Bu nedenle canlı sistemin en temel yeteneği “değişmek” bile değildir; daha incelikli olarak değiştirilebilir kalmaktır. Her an değişmek kaostur, hiç değişmemek kapanmadır. Değiştirilebilirlik ise potansiyeli korur.

Aynı biçimde bilginin en temel niteliği bütün cevaplara sahip olmak değil, düzeltilebilir kalmaktır. Etik öznenin niteliği kusursuz olmak değil, başkasının talebi tarafından sınırlandırılabilir kalmaktır. Toplumun niteliği çatışmasız olmak değil, fark tarafından dönüştürülebilir kalmaktır. Sevginin niteliği tam birleşme değil, başkalığı tüketmeden müşterekleşebilmektir.

Bütün bu biçimler tek ilkede birleşir: açıklık, bir sistemin kendisi olmayanı kendi yok oluşu olarak deneyimlemek zorunda kalmamasıdır. Varlık dışarıdaki farkla karşılaşır, onu işleyebilir ve karşılaşmanın ardından başka bir hâle geçebilir. Fark düşman olmaktan dönüşüm koşuluna geçer.

Böylece nedensel açıklık özgürlüğü mekanizmanın karşısına koymaz; mekanizmanın sınırında üretir. Düzenin içinde fark, tekrarın içinde sapma, kimliğin içinde dönüşüm, ilişkinin içinde başkalık, bilginin içinde yanılabilirlik, geçmişin içinde gelecek kalır.

Ruh tam olarak bu içeride kalan dışarılıkta belirir. Sistem kendi içine aldığı şeyi bütünüyle kendisine çeviremez; içeride sürekli bir fazlalık taşır. Bu fazlalık onu rahatsız eder, düzeltir ve yeniden kurar.

Nedensel kapanmanın karşısındaki nihai ontolojik ilke bu nedenle nedensizliğin değil, tamamlanmamış nedenselliğin ilkesidir. Her neden başka nedenlerle karşılaşabilir; her sonuç yeni başlangıç olabilir; her çevrim dışarıdan fark alabilir; hiçbir kapalı daire zorunlu olarak son form değildir.

Üçüncü operatör bu tamamlanmamışlığın yapısal adıdır. Üçüncü, nedenselliği kesmez; nedenselliğin kendisini mutlak kapalı devre hâline getirmesini engeller. Ruh da tam burada yeniden tanımlanabilir: ruhun karşıtı neden değil, kapanmadır; ruhun özü nedensizlik değil, nedenlerin kendi üzerine son kez kapanamamasıdır.

Varlık böylece ne tamamen mekanik ne tamamen nedensellik dışıdır. Kendi düzenini kurar, nedenleri taşır, geçmişini tekrar eder; fakat her tekrarın kenarında sisteme bütünüyle ait olmayan bir fark kalır. Dışarıdaki başka, yeni olay, beklenmedik bilgi, etik talep veya geleceğin henüz gerçekleşmemiş imkânı bu kenardan içeri girebilir.

Canlılığın son ölçütü de burada kesinleşir: Bir sistem, kendisini korurken kendisinden başka olan tarafından değiştirilebiliyor ve değişirken yine kendisi olarak kalabiliyorsa açıktır. Mutlak açıklıkta kimlik dağılır, mutlak kapanmada gelecek donar. Nedensel açıklık ise kimliği geleceğe geçirir.

Üçüncünün nedenselliği tam olarak budur: üçüncü yeni bir neden eklemekle yetinmez; nedenlerin birbirlerine nasıl bağlanacağını değiştirir. Kapanmış daireyi kırıp çizgiye döndürmez; dairenin sınırını geçirgen hâle getirir. Sistem hareketini sürdürür, fakat artık yalnızca kendi etrafında dönmez.

Nihai formül böylece en yalın hâline indirgenebilir: Varlık sınır sayesinde kendisidir; dışarısı sayesinde kendisinden fazlasıdır; üçüncü sayesinde bu iki koşul birbirini yok etmeden aynı anda mümkündür. Ruh ise bu açıklığın, yani nedenselliğin kendi üzerine hiçbir zaman bütünüyle kapanamamasının adıdır.

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Üçüncünün Nedenselliği: Kapanma, Dışsallık ve Ruhun Açıklığı

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    184

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.