İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

OntoHaber 88

Dünyadan 15 güncel gelişme; düzen, kaos, nedensellik, tarihsellik, egemenlik, simülakr ve varoluş ekseninde özgün felsefi analizlerle inceleniyor.

UUmutcan Demir49 dk okuma37 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

88ONTOHABER
Bölümler15Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Görünmez Müdahale

Doğallığın korunması, insan müdahalesinin mutlak yokluğunu gerektirmez; kimi koşullarda müdahalesizlik, korunması amaçlanan varlığın ortadan kalkmasına neden olabilir. Avustralya'nın Tazmanya yakınlarında nesli tehlike altındaki albatrosların kuş gribine karşı aşılanması, doğanın korunması ile doğaya müdahale edilmesi arasındaki geleneksel karşıtlığı yeniden düzenler. Doğal varlığın sürekliliği, insan etkisinden bütünüyle yalıtılmasında değil, insan etkisinin varlığın kendine özgü işleyişini bozmadan koruyucu bir işlev üstlenmesinde temellenir. Böylece doğallık, müdahalenin yokluğuyla tanımlanan mutlak bir saflık durumundan, müdahalenin ekolojik düzene tabi kılındığı dinamik bir süreklilik ilkesine dönüşür.

Koruma faaliyetinde iki karşıt tehlike belirir: aşırı müdahale ve mutlak müdahalesizlik. İlkinde insan, korunacak varlığın yaşam koşullarını kendi normatif tasarımına göre yeniden örgütleyerek doğal özerkliğini zedeler; ikincisinde doğaya saygı adına benimsenen temassızlık, önlenebilir yıkım karşısında edilgenliğe dönüşebilir. Albatrosların aşılama yoluyla korunması, iki uç arasında üçüncü bir konum oluşturur: görünmez müdahale. Buradaki görünmezlik, müdahalenin fiilen gerçekleşmemesi veya izlerinin bütünüyle silinmesi değil, etkisinin doğal varlığın gündelik işleyişine egemen bir düzenleme olarak yerleşmemesidir. İnsan, türün davranışlarını, habitat ilişkilerini veya yaşam biçimini doğrudan belirlemek yerine, varlığını tehdit eden belirli bir biyolojik riski azaltmaya yönelir.

Görünmez müdahalenin ontolojik özgünlüğü, varlığın yerine geçmeden varlığın devamlılık koşullarını desteklemesidir. Açık ve kapsamlı müdahale, korunan nesneyi dışsal yönetimin ürünü hâline getirme tehlikesi taşırken ölçülü biyomedikal müdahale, türün kendi yaşam süreçlerini sürdürebilmesine olanak sağlayabilir. Böylece müdahalenin başarısı, doğa üzerinde ne kadar belirgin hâkimiyet kurduğuyla değil, koruyucu işlevini yerine getirdikten sonra doğal süreçlerin ne ölçüde bağımsız devam edebildiğiyle değerlendirilir. Aşılama fiziksel temas ve bilinçli insan kararı içerdiğinden mutlak anlamda müdahalesiz veya normatif açıdan tarafsız değildir; ancak koruma amacı, doğal varlığın yaşam biçimini yeniden tasarlamak yerine onun sürdürülebilirliğini güvence altına almaya yöneldiğinde müdahalenin kapsamı sınırlandırılmış olur.

Buradan müdahalenin orantılılığı ilkesi çıkar: Koruma amacıyla gerçekleştirilen dışsal etkinin yoğunluğu, önlenmek istenen tehditle orantılı olmalı; varlığın özerk işleyişine getirilen sınırlama mümkün olduğunca düşük tutulmalıdır. Ne doğayı insan iradesinin sınırsız nesnesine dönüştüren dramatik denetim ne de yıkım ihtimalini seyreden kayıtsız bir temassızlık yeterlidir. Albatrosların aşılanması, doğanın korunmasının bazen doğaya dokunmayı gerektirdiğini, fakat dokunuşun meşruiyetinin doğayı ne ölçüde yeniden biçimlendirdiğinden değil, doğanın kendi biçimini sürdürebilmesi için ne ölçüde geri çekilebildiğinden kaynaklandığını gösterir. Korumanın en gelişmiş biçimi, insan müdahalesinin gücünü görünür kılmak değil, korunan varlığın bağımsızlığını görünür bırakmaktır.                                                     

Kaosun Örgütlenmesi

Siyasal hegemonyalar, tekil krizleri kendi düzenlerinin istisnaları olarak tanımlayabildikleri ölçüde yönetebilir; ancak birbirinden bağımsız hoşnutsuzluklar ortak bir örgütlenme içerisinde birleştiğinde kriz, istisnai konumunu terk ederek alternatif bir siyasal düzenin kurucu unsuruna dönüşür. Arnavutluk'ta eğitim reformu talep eden öğrencilerin yolsuzluk karşıtı Flamingo hareketine katılması, farklı toplumsal taleplerin tek bir siyasal özne içerisinde bütünleşmesini gösterir. Başlangıçta eğitim sisteminin belirli sorunlarına yönelen itiraz, başka hoşnutsuzluklarla eklemlenerek kendi kurumsal sınırlarını aşar ve hükümetin genel meşruiyetine yönelen kolektif bir harekete dönüşür. Tekil talep, başka taleplerle kurduğu ilişkiler sayesinde kendi başlangıç öznesinden daha büyük bir siyasal beden üretir. Böylece protestonun gücü yalnızca katılımcı sayısının artmasından değil, birbirinden ayrı krizlerin ortak bir nedensellik içerisinde örgütlenmesinden kaynaklanır.

Düzen ile kaos arasındaki geleneksel karşıtlık burada tersine çevrilir. Yerleşik hegemonya, sürekliliğini toplumsal unsurlar arasındaki koordinasyon, karşılıklı bağımlılık, örgütlenme ve ilişkisel bütünlük üzerinden sağlar. Düzenin epistemik dili, parçaların rastlantısal biçimde yan yana bulunması değil, birbirleriyle sistematik ilişkiler kurarak öngörülebilir bir bütün meydana getirmesidir. Buna karşılık kriz, başlangıçta düzenin sürekliliğini kesintiye uğratan istisnai sapma olarak belirir. Ancak Arnavutluk'ta öğrencilerin eğitim talepleriyle yolsuzluk karşıtı hareketin birleşmesi, kaosun düzenin epistemik dilini ele geçirebildiğini gösterir. Ayrı ayrı kaldıklarında yönetilebilir olan hoşnutsuzluklar, ilişkisel bir bütünlük oluşturduklarında hegemonik örgütlenmeye karşı alternatif bir örgütlenme geliştirir. Artık düzensizlik, dağınıklığından değil, kazandığı düzenlilikten güç almaktadır.

Buradaki temel ontolojik mekanizma, düzenin biçimsel ilkelerinin düzenin mevcut siyasal içeriğine karşı çevrilmesidir. Hegemonya açısından koordinasyon, kurumsal sürekliliğin ve toplumsal denetimin koşuluyken protestocular açısından aynı koordinasyon, kurumsal otoriteye meydan okumanın aracına dönüşür. Öğrenciler, yolsuzluk karşıtları ve farklı toplumsal gruplar arasındaki ilişkiler yoğunlaştıkça birbirinden kopuk krizler ortak bir siyasal karşıtlık içerisinde yeniden anlam kazanır. Eğitim sorunu artık yalnızca eğitim sorunu olmaktan çıkar; daha geniş bir meşruiyet krizinin bileşeni hâline gelir. Böylece krizlerin toplamı, krizlerin tekil etkilerinin toplamından daha büyük bir siyasal kapasite üretir. Kolektif hareket, mevcut şikâyetleri yalnızca biriktirmez; aralarında yeni ilişkiler kurarak her birinin siyasal anlamını dönüştürür.

Hegemonyanın karşılaştığı asıl tehdit, istisnai olayların çoğalmasından ziyade, istisnaların birbirleriyle bağlantı kurarak süreklilik kazanmasıdır. Çünkü tekil bir ayaklanma, yerleşik düzenin geçici kesintisi olarak sınıflandırılabilirken örgütlü toplumsal muhalefet, kendi taleplerini, kimliğini ve sürekliliğini üretebilen alternatif bir siyasal yapı oluşturabilir. Tiran'daki protestolar sırasında bakanlık binalarının hedef alınması ve polisle çatışmaların yaşanması, gerilimin kurumsal düzeye taşındığını gösterir; ancak fiziksel yıkıcılık ile hegemonik dönüşüm kapasitesi özdeş değildir. Gerçek siyasal tehdit, şiddetin yoğunluğundan çok, birbirinden bağımsız toplumsal kesimlerin kalıcı bir karşı-hegemonik birlik oluşturabilme kapasitesinde belirir. Hegemonya, tekil krizleri bastırabilir; fakat krizler arasında kurulan ilişkileri ortadan kaldırmadıkça onları üreten toplumsal karşıtlığı bütünüyle çözemez.

Dolayısıyla düzen ile kaos birbirini mutlak biçimde dışlayan ontolojik kategoriler değildir; aynı örgütlenme ilkeleri, farklı siyasal konumlarda karşıt işlevler üstlenebilir. Kaos, örgütlendiğinde biçimsel olarak düzenin özelliklerini edinirken mevcut düzen açısından yıkıcı niteliğini koruyabilir. Arnavutluk'taki toplumsal hareketin açığa çıkardığı paradoks burada yoğunlaşır: Düzeni ayakta tutan örgütlenme, ilişkisellik ve bütünleşme ilkeleri, düzenin kendisine yöneltildiğinde onun çözülme mekanizmalarına dönüşebilir. Kaosun hegemonya karşısındaki en güçlü biçimi, düzensizliğini büyüttüğü değil, kendi düzenini kurabildiği andır.                                                                                    

Nedensel Gözeneklilik

Bir varlığın tarihsel kimliği, yalnızca geçmişte var olmuş olmasına değil, geçmişini kendisine özgü bir nedensellik dizgesi içerisinde bütünleştirebilmesine dayanır. Uluslar, uygarlıklar ve toplumsal yapılar, tarihsel sürekliliklerini belirli olayların birbirini izlediği, önceki durumların sonraki durumları koşullandırdığı görece doğrusal bir nedensellik üzerinden tanımlar. Ancak söz konusu doğrusallık, tarihin gerçek ontolojik örgütlenmesinden ziyade, tarihsel varlıkları birbirinden ayırmayı mümkün kılan epistemik bir düzenleme ilkesidir. Zimbabve'deki antik Afrika kentinde Çin kökenli seramiklerin keşfedilmesi, yerel bir uygarlığın tarihinin yalnızca kendi coğrafi ve kültürel sınırları içerisinde açıklanamayacağını gösterir. Yerel tarihsellik, kendisine ait olduğu varsayılan doğrusal nedensellikten taşarak farklı coğrafyaların karşılıklı etkileşimleriyle örülmüş makro-tarihsel bir nedensellik ağının parçası hâline gelir.

Tarihsel kimliğin kurulabilmesi, nedensel ilişkilerin belirli sınırlar içerisinde seçilmesini gerektirir. Bir uygarlığın kökeni, gelişimi ve dönüşümü açıklanırken bazı nedenler içsel, bazıları dışsal kabul edilir; böylece tarihsel özneye kendisine ait bir süreklilik atfedilir. Oysa gerçek tarihsel oluşum, birbirinden bağımsız doğrusal zincirlerden değil, farklı nedensellik dizgelerinin kesiştiği çok katmanlı bir ilişkiler ağından meydana gelir. Büyük Zimbabve'de bulunan Çin seramikleri, Afrika ile Asya arasındaki tarihsel mesafenin nedensel kopukluk anlamına gelmediğini gösterir. Seramiklerin varlığı doğrudan iki uygarlık arasında temas kurulduğunu zorunlu olarak kanıtlamasa da ticaret ve aktarım ağlarının kültürel nesneleri birbirinden uzak coğrafyalara taşıyabildiğini ortaya koyar. Coğrafi ayrılık, tarihsel nedenselliğin ayrılığı değildir; mekânsal olarak birbirinden uzak varlıklar, aynı makro-nedensel örgütlenmenin bileşenleri olabilir.

Buradaki ontolojik gerilim, tekil tarihselliğin tanımlanabilirliği ile evrensel tarihselliğin ilişkisel yapısı arasındaki uyuşmazlıktır. Bir uygarlığı bağımsız tarihsel özne olarak kavrayabilmek için onun geçmişine belirli bir nedensel bütünlük atfetmek gerekir; fakat tarihin makro ölçekteki işleyişi, söz konusu bütünlüğün mutlak bağımsızlığını sürekli ihlal eder. Çin'de üretilmiş bir nesnenin Afrika uygarlığının maddi kalıntıları arasından çıkması, yerel tarihsel anlatının sınırlarını geriye dönük biçimde genişletir. Daha önce uygarlığın içsel gelişim çizgisi içerisinde değerlendirilen tarihsel oluşum, dışsal nedenselliklerin de kurucu rol oynadığı çok merkezli bir süreç olarak yeniden yorumlanır. Burada kaotiklik, nedenselliğin yokluğunu değil, çok sayıda nedensellik zincirinin kesişmesi nedeniyle tek bir doğrusal açıklamaya indirgenemeyen ilişkisel karmaşıklığı ifade eder. Makro-tarihsel determinizm ise bu karmaşıklığın nedensiz olmadığına, farklı ölçeklerde işleyen süreçlerin birbirlerini koşullandırdığına işaret eder.

Böylece tarihsel bir kimlik krizi ihtimali belirir; ancak kriz uygarlığın geçmişteki varlığında değil, o varlığı açıklamak için kullanılan nedensel modelde gerçekleşir. Zimbabve uygarlığı keşiften önce de aynı tarihsel gerçekliğe sahipti; değişen, söz konusu gerçekliğin hangi ilişkiler üzerinden anlaşılabileceğidir. Ontolojik süreklilik korunurken epistemik süreklilik kırılır: Geçmiş değişmez, fakat geçmişe atfedilen nedensel sınırlar yeniden çizilir. Bu ayrım, tarihsel kimliğin mutlak yalıtılmışlıkla değil, farklı nedensel ilişkilerin belirli bir merkez etrafında örgütlenmesiyle kurulabileceğini gösterir. Tekil doğrusal nedensellik, varlığın tanımlanabilirliği için işlevsel bir zorunluluk taşırken makro-nedensel ağ, varlığın fiilî oluşum koşullarını açıklar.

Dolayısıyla tarihsel kimlik, bütünüyle bağımsız bir nedensellik zincirinin ürünü olmaktan çok, evrensel nedensellik ağının belirli bir kesitinin tekil süreklilik olarak örgütlenmesidir. Çin seramiklerinin Afrika toprağında bulunması, iki tarihsel kimliğin birbirine karışarak ortadan kalktığını değil, birbirinden ayrı kabul edilen tarihsel çizgilerin zaten daha geniş bir ilişkisel bütünlüğe ait olduğunu açığa çıkarır. Tarih yazımı, varlıkları tanımlayabilmek için nedensellikleri ayrıştırır; tarihsel gerçeklik ise aynı nedensellikleri sürekli birbirine bağlar. Bir uygarlığın tarihi, kendisine ait bir çizgi olarak anlatılabilir; fakat o çizginin varlık koşulları, hiçbir zaman yalnızca kendisine ait değildir.               

Kesintinin Estetiği

Süreklilik, yalnızca olayların kesintisiz ilerlemesiyle değil, yaşanan kesintilerin sonradan aynı süreç içerisinde anlamlandırılmasıyla da kurulabilir. Çin ile Kuzey Kore arasında Yalu Nehri üzerinde inşa edilen, 2014'te tamamlanmasına rağmen yıllarca kullanılmayan köprünün 15 Ekim'de hizmete açılması, zamansal kopuşun epistemik düzeyde nasıl yeniden düzenlenebildiğini gösterir. Köprünün açılması, geçmişteki işlevsizlik dönemini ortadan kaldırmaz; ancak söz konusu dönemin anlamını geriye dönük olarak dönüştürür. Kesinti, bağımsız bir düzensizlik olarak kavranmak yerine, nihayetinde gerçekleşen sürekliliğin hazırlık aşaması olarak yeniden kodlanır. Böylece geçmişin olgusal yapısı değişmeden, geçmişe atfedilen ontolojik statü değişir.

Düzenin epistemik dili süreklilik, tekrar, nedensel bağlantı ve öngörülebilirlik üzerinden işlerken kaosun dili kopuş, belirsizlik ve süreksizlikle karakterize edilir. Ancak kesintinin ardından gelen açılış, iki kategorinin birbirine dönüşebileceği üçüncü bir zamansal konum oluşturur. Köprünün kullanılmadığı yıllar, başlangıçta diplomatik ilişkilerin işlevsel sınırlılıklarını temsil ederken açılışın ardından aynı dönem, gerçekleşmesi gecikmiş bir bağlantının bekleme süresi olarak yorumlanabilir. Kaosun göstergesi olan kesinti, düzenin göstergesi olan sürekliliğin içine alınarak onun zamansal estetiğine dönüştürülür. Buradaki estetik, görsel güzellikten ziyade, birbirine aykırı zamansal parçaların bütünlüklü ve anlamlı bir süreç olarak algılanmasını sağlayan biçimsel örgütlenmedir. Kesinti artık düzenin karşıtı değil, düzenin anlatısal bütünlüğünü meydana getiren ara evredir.

Söz konusu mekanizma, geriye dönük süreklilik üretimi olarak kavramsallaştırılabilir. Bir olayın sonraki aşaması, önceki aşamanın tarihsel anlamını yeniden belirler. Köprü hiç kullanılmadan kalıcı biçimde terk edilseydi inşası başarısız bir bağlantı girişimi olarak değerlendirilebilirdi; hizmete açılması ise aynı geçmişi gecikmiş bir tamamlanma sürecinin parçasına dönüştürür. Dolayısıyla tarihsel süreklilik, yalnızca geçmişten geleceğe doğru işleyen doğrusal nedensellikten oluşmaz; gelecekte gerçekleşen olayların geçmişe yüklenen anlamı yeniden yapılandırdığı yorumlayıcı bir ters yönlülük de içerir. Burada fiziksel olayların nedenselliği tersine çevrilmez; değişen, geçmişin olguları değil, o olguları birbirine bağlayan epistemik düzenin kendisidir.

Bu dönüşümün siyasal karşılığı, diplomatik kesintilerin meşruiyet anlatısı içerisinde eritilmesidir. Çin ile Kuzey Kore arasındaki köprünün açılması, yalnızca ulaşım altyapısının işlev kazanması değil, geçmişte gerçekleşememiş bir bağlantının geleceğe yönelik süreklilik vaadiyle bütünleştirilmesidir. Açılış söylemi, yıllarca süren işlevsizliği bütünüyle silmeden onu yeni bir diplomatik yakınlaşmanın tarihsel öncesine dönüştürür. Özellikle yeniden açılış kavramının çağrıştırdığı geri dönüş mantığı, gerçek anlamda daha önce kullanılmamış bir köprüye uygulandığında bile, toplumsal algının süreklilik üretme eğilimini görünür kılar: Fiilen yeniden başlamayan bir işlev, bekleyen düzenin nihayet gerçekleşmesi şeklinde kavranabilir. Böylece siyasal anlatı, kopuşun kendisini değil, kopuşun süreklilik içerisindeki konumunu öne çıkarır.

Daha derindeki mekanizma, toplumsal bilincin örtük süreklilik varsayımında bulunur. İnsan zihni, olayları birbirinden kopuk parçalar olarak değil, başlangıçları, kesintileri ve tamamlanmaları bulunan anlamlı dizgeler hâlinde örgütlemeye eğilimlidir. Yeniden başlama veya gecikmiş tamamlanma kavramları, kesintiyi nihai bir yokluk olmaktan çıkararak henüz gerçekleşmemiş sürekliliğin zamansal biçimine dönüştürür. Kesinti, düzenin dışında bırakıldığında kaosun kanıtıyken düzenin tarihine dahil edildiğinde onun estetik unsuruna dönüşür. Çin–Kuzey Kore köprüsü, sürekliliğin her zaman kesintisizlik gerektirmediğini; kimi zaman kesintinin kendisinin, sonradan kurulan bütünlüğün zorunlu bir anlatısal bileşeni hâline getirilebildiğini gösterir. Düzenin en incelikli işlemi, kaosu fiziksel olarak ortadan kaldırmak değil, geçmişteki kaosu kendi sürekliliğinin bir aşaması olarak yeniden anlamlandırmaktır.                                                                                                                                       

Normun Mimarisi

Hukukun tarihsel dönüşümü, yalnızca hangi davranışların yasaklandığıyla değil, yasaklanan davranışların gerçekleşme koşullarına ne ölçüde müdahale edilebildiğiyle anlaşılabilir. Geleneksel cezalandırma modelinde norm, büyük ölçüde davranışın dışında konumlanır: Birey eylemi gerçekleştirir, ihlal tespit edilir ve yaptırım uygulanır. Meksika'nın sosyal medya platformlarına çocukları zararlı içeriklerden koruyacak önlemleri yazılım sistemlerine yerleştirme zorunluluğu getirmesi ise farklı bir normatif mekanizmayı görünür kılar. Hukuk, yalnızca gerçekleşmiş ihlali değerlendirmekle yetinmeyerek ihlalin veya zararlı karşılaşmanın mümkün olduğu dijital çevreyi önceden düzenlemeye yönelir. Norm, davranışın ardından devreye giren dışsal bir yaptırım ilkesinden, davranışın gerçekleşme imkânlarını önceden biçimlendiren içsel bir mimari ilkeye dönüşür. Böylece hukuksal düzenleme, eylemin sonuçlarına müdahale etmekten eylemin mümkünlük koşullarını düzenlemeye doğru genişler.

Geleneksel dünyada hukukun cezalandırıcı niteliğinin belirginleşmesi, toplumsal davranışların gerçekleştiği fiziksel çevrenin bütünüyle ve anlık olarak denetlenememesinden kaynaklanıyordu. Devlet, bireyin karşılaşabileceği her durumu önceden yapılandıramadığından hukuksal düzenin korunmasında gözetim, ihlal tespiti ve yaptırım merkezi işlevler üstleniyordu. Bununla birlikte mimari, kapılar, fiziksel engeller ve mekânsal ayrımlar aracılığıyla davranışı önceden sınırlandırmak tarihsel olarak da mümkündü. Dijital teknolojinin özgünlüğü, söz konusu önleyici kapasiteyi dinamik, otomatik, kişiselleştirilebilir ve kitlesel ölçekte uygulanabilir hâle getirmesidir. Yazılımın erişim izinleri, yaş doğrulama mekanizmaları, içerik filtreleri ve öneri algoritmaları, bireyin karşılaşabileceği seçenekleri eylem gerçekleşmeden önce değiştirebilir. Böylece teknoloji, yalnızca hukukun denetlediği bir nesne olmaktan çıkarak hukuksal normların işleyişini mümkün kılan maddi altyapıya dönüşür.

Buradaki temel ontolojik değişim, yasak ile imkânsızlık arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasıdır. Geleneksel normatif düzende yasaklanan eylem çoğunlukla fiziksel bakımdan mümkün olmaya devam eder; hukuk, eylemin gerçekleştirilmesi hâlinde ortaya çıkacak yaptırımı belirler. Dijital mimaride ise belirli bir işlem, daha baştan erişilemez veya gerçekleştirilemez kılınabilir. Bir çocuğun yaşına uygun olmayan içeriğe ulaşmasının algoritmik olarak engellenmesi, yalnızca karşılaşma sonrasında yaptırım uygulanması anlamına gelmez; karşılaşmanın teknik koşullarının değiştirilmesi anlamına gelir. Dolayısıyla norm, bireyin tercihleriyle karşı karşıya gelen dışsal bir emir olmaktan çıkarak tercih edilebilir seçeneklerin sınırlarını belirleyen yapısal bir kuvvet kazanır. Hukuk, neyin yapılmaması gerektiğini söylemekten neyin yapılabilir olduğunu belirlemeye doğru genişler. Bununla birlikte teknik engelleme her zaman mutlak değildir; dolanma imkânları, sistem hataları ve yeni ihlal biçimleri, cezai yaptırımların bütünüyle ortadan kalkmasını engeller.

Foucault'nun disiplinci iktidar çözümlemesiyle ilişkilendirilebilecek bu dönüşüm, Deleuze'ün denetim toplumu kavrayışında daha belirgin bir teknolojik biçim kazanır. Disiplinci düzen, davranışları gözetim ve normalleştirme yoluyla şekillendirirken dijital denetim, erişimi sürekli değiştirilebilen teknik koşullar üzerinden düzenleyebilir. Meksika'nın platformlara yönelttiği yükümlülükte devlet, her zararlı içeriği doğrudan denetlemek yerine platformların işleyiş mimarisine normatif sorumluluk yükler. Böylece egemenliğin etkisi, kamusal yaptırım kurumlarından özel şirketlerin algoritmik karar mekanizmalarına doğru genişler. Normatif otorite yalnızca bireye ne yapacağını bildirmez; bireyin içinde hareket ettiği dijital gerçekliğin yapısına yerleşir. Hukuk ile teknoloji arasındaki ilişki, dışsal düzenleme ilişkisinden içsel örgütlenme ilişkisine dönüşür.

Ancak önleyici mimarinin güçlenmesi, özgürlüğün ve hukuksal meşruiyetin yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Geleneksel yaptırım düzeninde birey, yasaklanan davranışın fiziksel imkânına sahip olabilirken dijital denetim, belirli seçenekleri daha tercih aşamasına ulaşmadan ortadan kaldırabilir. Çocukların korunması bakımından işlevsel olan mekanizma, sınırları belirsizleştiğinde meşru içeriklere erişimin engellenmesi, aşırı gözetim ve algoritmik ayrımcılık gibi sonuçlar üretebilir. Üstelik zararlı içerik ile hukuken suç oluşturan içerik her zaman özdeş değildir; teknik koruma önlemleri yalnızca suç önlemeye indirgenemeyecek daha geniş bir normatif alanı düzenler. Dolayısıyla teknolojik önleme kapasitesinin meşruiyeti, koruma amacı kadar ölçülülük, şeffaflık, denetlenebilirlik ve itiraz imkânlarıyla da belirlenmelidir.

Meksika örneğinin açığa çıkardığı tarihsel eşik, cezalandırıcı hukuktan mümkünlük koşullarını düzenleyen mimari hukuka doğru gerçekleşen genişlemedir. Geleneksel düzende norm, çoğunlukla ihlal ile yaptırım arasındaki ilişkide görünürlük kazanırken dijital düzende gündelik çevrenin teknik örgütlenmesine yerleşerek ihlal gerçekleşmeden de etkili olabilir. Böylece suçla ve zararlı davranışlarla mücadele, yalnızca bireyin eylemini yargılama meselesi olmaktan çıkarak eylemi mümkün kılan ortamın tasarlanması meselesine dönüşür. Hukukun en köklü teknolojik dönüşümü, cezalandırma kapasitesinin artması değil, cezalandırmaya konu olabilecek davranışların imkân alanını önceden düzenleyebilmesidir. Norm artık yalnızca gerçekliğin üzerine uygulanmaz; gerçekliğin işleyiş mimarisine yerleştirilir.                                                                                                                                 

Tekilliğin Kırılması

Bir olayın epistemik statüsü, yalnızca kendi gerçekleşmesiyle değil, başka olaylarla kurduğu ilişkiler üzerinden belirlenir. Kenya'da ikinci Ebola vakasının doğrulanması, niceliksel artışın ötesinde, tekil olgunun nedensel bir örüntü içerisinde yeniden değerlendirilmesine yol açar. İlk vaka, belirli bir zamanda ve mekânda gerçekleşmiş münferit bir olay olarak yorumlanabilir; ikinci vaka ise ilkinin istisnai konumunu sorgulatarak olaylar arasında ortak bir nedensellik bulunabileceği ihtimalini güçlendirir. Tekil olay, kendi varlığına tanıklık eder; ikinci olay ise ilk olayın ötesinde bir ilişki düzeninin varlığına işaret eder. Böylece epistemik dikkat, olayların sayısından onları meydana getiren ve birbirine bağlayan mekanizmalara kayar.

Tekillik ile tekrar arasındaki ontolojik ayrım burada belirleyicidir. Tekil bir olay, kendi başına daha geniş bir düzenin varlığını zorunlu olarak göstermez; istisna, rastlantı veya henüz tanımlanamamış bir sürecin ilk belirtisi olabilir. Ancak ikinci olayın gerçekleşmesi, ilkinin mutlak tekilliğini kırarak tekrarın mümkün olduğunu gösterir. Tekrar ise düzenin epistemik dilini harekete geçirir: Nedensellik, süreklilik, korelasyon ve öngörülebilirlik. Kenya'da ilk hastanın yakını olan ikinci kişinin de Ebola tanısı alması, iki vakayı yalnızca sayısal olarak değil, epidemiyolojik açıdan ilişkili olabilecek unsurlar hâline getirir. Birinci vaka varlığın tespitidir; ikinci vaka, varlığın kendisini aşan bir nedensel düzen içerisinde çoğalabileceğinin göstergesidir. Bununla birlikte iki vakanın yakın kişilerde görülmesi, doğrudan kişiden kişiye bulaşın kesin kanıtı değildir; ortak maruziyet ihtimali ve bulaş zincirinin yönü ayrıca araştırılmalıdır.

Asıl epistemik kriz, istisnanın düzen üretme kapasitesinin keşfedilmesinde belirir. Salgın bakımından tehlikeli olan yalnızca hastalığın ikinci kişide görülmesi değil, ikinci vakanın ilkini meydana getiren koşulların başka bireylerde de sonuç üretebileceğine işaret etmesidir. Böylece olay, tamamlanmış ve sınırları belirlenmiş bir olgu olmaktan çıkarak gelecekte gerçekleşebilecek olayların nedensel öncülü olarak değerlendirilir. İlk hastada gözlemlenen enfeksiyon, ikinci hastanın ortaya çıkışıyla birlikte geriye dönük biçimde yeni bir anlam kazanır: Artık yalnızca bireysel hastalık deneyiminin değil, olası bir bulaş ağının başlangıç noktalarından biridir. Tehlikenin büyümesi, yalnızca vaka sayısının artmasından değil, olayın kendisini yeniden üretebilecek bir mekanizmaya bağlı olabileceğinin anlaşılmasından kaynaklanır.

Burada nicelik ile nitelik arasındaki ilişki doğrusal değildir. Birden ikiye geçiş, matematiksel olarak yalnızca bir birimlik artıştır; ancak epidemiyolojik bilgi açısından çok daha kapsamlı bir dönüşüm yaratabilir. İlk vaka, belirli bir bireyin sağlık durumuna yönelik müdahaleyi gerektirirken ikinci vakayla birlikte temaslıların, karşılaşma ortamlarının, zamansal yakınlıkların ve olası bulaş yollarının birlikte incelenmesi önem kazanır. Nitekim ikinci hastanın önceden karantinaya alınmış olması, sağlık otoritelerinin vakaları bağımsız olgular olarak değil, ilişkisel bir risk ağı içerisinde değerlendirdiğini gösterir. Müdahalenin nesnesi tekil bedenden bedenler arasındaki ilişkilere genişler. Hastalık artık yalnızca organizmada bulunan biyolojik bir durum olarak değil, organizmalar arasındaki etkileşimlerde yayılma potansiyeli taşıyan ilişkisel bir süreç olarak ele alınır.

Daha derinde, insan zihninin rastlantı ile düzen arasındaki sınırı nasıl kurduğu açığa çıkar. Tekil olayın rastlantı sayılması ontolojik bir zorunluluk değil, henüz yeterli nedensel bağlantının bilinmemesinden kaynaklanan epistemik bir yorumdur. İkinci olay ise tek başına bütün bir nedensellik yasasını kanıtlamasa da ilk olayın bağımsızlığını yeniden sorgulatır. Böylece tekrar, bilinmeyen nedenlerin araştırılmasını sağlayan bir epistemik operatör işlevi üstlenir. Düzen, ikinci olayla zorunlu olarak doğmaz; ikinci olay, önceden de var olabilecek düzenin fark edilebilirliğini artırır. Salgın tehdidinin özgünlüğü de buradadır: Görünür hâle gelen ilişki, yalnızca geçmişi açıklamaz, geleceğe yönelik yeni risk olasılıkları da üretir.

Kenya'daki ikinci Ebola vakası, tekilliğin kırılmasının neden salt niceliksel bir mesele olmadığını gösterir. İlk olay sınırlı bir olgu olarak kavranabilirken ikinci olay, şartlara bağlı olarak daha geniş bir nedensel sistemin göstergesine dönüşebilir. Böylece epistemik kriz, hastalığın varlığından onun ilişkisel sürekliliğinin mümkün olduğunun anlaşılmasına kayar. İlk olayın tehlikesi gerçekleşmiş olmasındadır; ikinci olayın daha derin tehlikesi ise ilkinin bir istisna değil, tekrarlanabilir bir düzenin belirtisi olabileceğini göstermesidir. Kaosun asıl ürkütücü biçimi, rastlantısal olayın kendisi değil, o olayın arkasında işleyen bir düzenin keşfedilmesidir.                                                     

Etkileşimden Tarihselliğe

Tarihsel varlık, yalnızca geçmişte meydana gelmiş veya belirli bir zamansal uzaklığa yerleşmiş varlık değildir; kendisini meydana getiren işlevsel etkileşim ağından koparak geçmişin maddi temsilcisine dönüşmüş varlıktır. Antalya'nın Kekova açıklarında keşfedilen yaklaşık 4.700 yıllık gemi kalıntıları, tarihselliğin zamansal eskilikten ziyade ilişkisel kopuş üzerinden kavranabileceğini gösterir. Ticaret amacıyla üretilen seramik kaplar, özgün işlevlerini sürdürdükleri dönemde üretim, taşımacılık, değişim ve tüketim süreçlerinin etkin bileşenleriydi. Ancak geminin batmasıyla söz konusu etkileşimsel süreklilik kesintiye uğradı; dolaşımın parçası olan nesneler, dolaşımın maddi kalıntılarına dönüştü. Batık, ticaretin basitçe sona ermiş hâli değil, hareketin madde içerisinde sabitlenmiş tarihsel kesitidir. Hareket için üretilen nesneler, hareketsiz kaldıklarında bile kendilerini biçimlendiren geçmiş ilişkilerin yapısını koruyabilir.

Varlığın tarihsel statüsünü belirleyen temel ayrım, fiziksel mevcudiyet ile işlevsel ilişkisellik arasında ortaya çıkar. Bir nesne, belirli bir toplumsal sistemin etkin bileşeni olduğu sürece kendi varlığını o sistemin nedensel akışı içerisinde gerçekleştirir. Ticaret gemisindeki seramik kap, yalnızca belirli bir maddi biçim değil, üretici, tüccar, taşıyıcı ve tüketici arasındaki ilişkilerin somut aracıdır. Gemi battığında nesnenin maddi varlığı sürmesine rağmen onu tanımlayan özgün etkileşim ağıyla kurduğu işlevsel bağ kesilir. Böylece varlık, etkin nedenselliğin bileşeni olmaktan çıkarak geçmiş nedenselliğin taşıyıcısına dönüşür. Tarihselleşme, maddenin yok olmasıyla değil, maddenin içinde bulunduğu ilişkisel düzenin dönüşmesiyle gerçekleşir. Burada fiziksel etkileşimin bütünüyle sona ermesi gerekmez; deniz suyuyla, tortullarla ve çevresel süreçlerle ilişkisini sürdüren kalıntı, yalnızca kendisini tarihsel olarak tanımlayan ticari işlevsellikten ayrılmıştır.

Tarihselliğin özgün ontolojik mekanizması, akış hâlindeki nedenselliğin izsel nedenselliğe dönüşmesidir. Etkin ticaret ağında seramik kaplar malların taşınmasına aracılık ederken batığın içerisinde aynı kaplar geçmişte gerçekleşmiş taşımacılığın kanıtlarına dönüşür. İlk durumda nesne bir sürecin gerçekleşmesini sağlar; ikinci durumda ise gerçekleşmiş sürecin yeniden anlaşılmasını mümkün kılar. Böylece nesnenin nedensel konumu değişir: Önceden gelecekteki ekonomik ve toplumsal karşılaşmaları üretmeye katılan maddi unsur, artık geçmiş karşılaşmaların izlerini geleceğe aktaran epistemik bir araca dönüşür. Kekova'daki kapların kil yapısının incelenmesi, üretim kaynakları ve olası ticaret bağlantılarının araştırılmasına olanak tanır. Nesnenin hareketi durmuştur, fakat hareketin geometrisi nesnenin maddi özelliklerinde korunmuştur. Geçmişteki ilişkisel ağ, kendi sürekliliğini kaybetmesine rağmen maddi izleri aracılığıyla gelecekte yeniden çözümlenebilir.

Tarihsel bilinç de aynı ilişkisel kopuşun ikinci düzeyde kavranmasıyla ortaya çıkar. Etkin bir toplumsal süreç içerisinde kullanılan nesne, öncelikle mevcut işlevi üzerinden anlamlandırılırken söz konusu süreçten kopmuş nesne, artık var olmayan ilişkilerin temsilcisi olarak değerlendirilir. Arkeolog, seramik kabı geçmişteki bir tüccarın kullandığı biçimde kullanmaz; onun maddi özelliklerinden hareketle artık etkin olmayan üretim ve dolaşım ilişkilerini zihinsel olarak yeniden kurar. Böylece tarihsel bilinç, mevcut nesne aracılığıyla mevcut olmayan etkileşim ağını yeniden inşa etme yetisidir. Tarihsel bilgi, geçmişin doğrudan geri getirilmesini değil, geçmişten kalan izler ile onları meydana getiren ilişkiler arasında kavramsal bir bağlantı kurulmasını gerektirir. Nesnenin geçmişteki işlevselliği ile bugünkü epistemik işlevselliği arasındaki mesafe, tarihselliğin bilinç düzeyindeki temel koşulunu oluşturur.

Ancak arkeolojik keşif, tarihsel varlığın mutlak bir hareketsizlik veya ilişkisizlik durumuna hapsedilmediğini de gösterir. Binlerce yıl boyunca özgün ticari ağından kopmuş olan seramik kaplar, günümüzde bilimsel araştırma, kültürel miras ve tarih yazımı süreçlerine katılarak yeni etkileşim ağlarının bileşenlerine dönüşür. Böylece varlık, önce ticari dolaşımın etkin unsuru, ardından geçmiş dolaşımın maddi kalıntısı, nihayet bilimsel bilginin üretiminde işlevsel bir unsur hâline gelir. Tarihselleşme, etkileşimin mutlak sonu değil, bir etkileşim rejiminden kopuşun başka bir rejimde anlam kazanmasıdır. Arkeolojik nesnenin özgün işlevi geri gelmez; ancak geçmiş işlevinin izleri, yeni bir epistemik işlevin temeline yerleşir. Tarih, böylece durağan nesneler toplamı olmaktan çıkarak farklı dönemlerin etkileşim ağları arasında kurulan ilişkisel bir sürekliliğe dönüşür.

Kekova batığının açığa çıkardığı ontolojik ilke, tarihselliğin zamansal yaşta değil, varlığın özgün nedensel düzeniyle arasına giren ilişkisel mesafede temellenmesidir. Binlerce yıllık bir nesnenin tarihsel anlamı, yalnızca ne kadar eski olduğunda değil, hangi işlevsel bütünlükten koptuğunda ve o bütünlüğün hangi izlerini taşıdığında belirir. Tarihsel bilinç ise söz konusu kopuşu fark ederek artık işlemeyen nedensellikleri maddi kalıntılardan yeniden kurar. Varlık, bir düzenin içerisinde işlev gördüğünde o düzenin etkin unsurudur; düzenle kurduğu işlevsel bağ koptuğunda ise onun tarihsel tanığına dönüşür. Tarih, akışın bütünüyle yok olması değil, akıştan kopan varlıkların geçmiş hareketi geleceğin bilgisine dönüştürmesidir.                                                                                 

Tehdidin Tekilleştirilmesi

Toplumsal güvenliğin sağlanması, yalnızca tehdit unsurlarının ortadan kaldırılmasıyla değil, tehditlerin mekânsal dağılımının yeniden örgütlenmesiyle de gerçekleştirilebilir. Kosta Rika'da organize suçla mücadele amacıyla 5.100 kişilik yüksek güvenlikli hapishanenin açılması, devletin dağınık suç tehdidini belirli bir mimari hacimde yoğunlaştırma stratejisini görünür kılar. Toplumsal yaşamın farklı noktalarına yayılmış suç ve şiddet ihtimali, merkezi bir güvenlik mekânı içerisinde sınırlandırılmaya çalışılır. Tehdit ortadan kaldırılmadan önce mekânsal olarak tekilleştirilir; belirsiz coğrafi dağılımı, sınırları belirlenmiş ve denetlenebilir bir mimari bütünlüğe dönüştürülür. Böylece hapishane, yalnızca suçluların özgürlüğünü sınırlayan kurumsal yapı değil, toplumsal korkunun mekânsal geometrisini yeniden düzenleyen egemenlik aygıtı hâline gelir.

Söz konusu mekanizma, Thomas Hobbes'un Leviathan eserinde geliştirdiği egemenlik kuramıyla biçimsel bir benzerlik taşır. Hobbes'un doğa durumunda bireyler, ortak ve bağlayıcı bir otoritenin yokluğunda birbirlerinin potansiyel tehdidi olarak konumlanır. Şiddet kapasitesi toplumsal alana dağılmıştır; hiçbir birey, diğerlerinin gelecekteki davranışlarından tam anlamıyla emin olamaz. Egemenliğin kurulması ise bağımsız bireylerin kendi başlarına kullanabildikleri zorlayıcı gücün merkezi bir siyasal otorite altında toplanmasıyla güvenlik koşullarını yeniden düzenler. Leviathan, dağıtık tehdit ilişkilerini merkezi egemenlik ilişkisine dönüştürerek korkunun yapısını değiştirir. Şiddet ihtimali bütünüyle yok olmaz; fakat meşru zor kullanma yetkisi ortak bir otoritede toplandığından toplumsal ilişkiler daha belirli ve öngörülebilir bir hukuksal düzene bağlanır. Buradaki dönüşüm, yalnızca fiziksel güvenliğin artırılmasını değil, belirsizliğin epistemik olarak yönetilebilir hâle getirilmesini de içerir.

Kosta Rika'nın yüksek güvenlikli hapishanesi, aynı örgütlenme ilkesini farklı bir ontolojik düzlemde yeniden üretir. Hobbes'ta merkezileştirilen unsur zorlayıcı iktidarın kendisiyken hapishanede merkezileştirilen unsur, tehlikeli kabul edilen bireylerin mekânsal varlığıdır. İki yapı arasındaki ilişki içeriksel özdeşlik değil, biçimsel izomorfizmdir: Dağıtık tehdit, merkezi bir düzenleme mekanizması aracılığıyla sınırlandırılır; çokluk, tekil bir yönetim odağı altında yeniden örgütlenir. Leviathan siyasal otoritenin merkezileştirilmesiyle, hapishane ise bedensel hareketliliğin ve mekânsal erişimin sınırlandırılmasıyla işler. İlkinde şiddetin bağımsız kullanımı ortak egemenliğe tabi kılınırken ikincisinde suç tehdidiyle ilişkilendirilen bireyler kurumsal gözetimin belirli bir fiziksel hacminde toplanır. Her iki durumda da egemenliğin düzen üretme kapasitesi, dağınık unsurların ilişkisel çokluğunu merkezi bir kontrol yapısına dönüştürmesine dayanır.

Buradaki epistemik dönüşüm, tehdidin nesnel varlığından ziyade algılanma biçiminde belirginleşir. Toplumsal alana yayılmış tehdit, nerede ve ne zaman gerçekleşeceği kesin olarak bilinmeyen olasılıklar toplamıdır. Merkezi hapishane ise tehdit olarak sınıflandırılmış bireyleri belirli bir mekâna yerleştirerek belirsizliğe fiziksel sınırlar kazandırır. Korku, mekânsal belirsizlikten mimari belirlenime geçirilir. Böylece dışarıdaki toplumsal yaşam ile içerideki güvenlik mekânı arasında sembolik bir ayrım kurulur: Dışarısı korunması amaçlanan düzeni, içerisi ise denetlenmesi gereken tehlikeyi temsil eder. Devlet, yalnızca bireyleri hapsetmez; aynı zamanda toplumsal bilincin tehdidi konumlandırabileceği somut bir nesne üretir. Hapishanenin duvarları, bu anlamda fiziksel engeller olmanın ötesinde, toplumsal korkunun sınırlandırılabilir olduğuna ilişkin epistemik güvence işlevi görür.

Ancak tehdidin mekânsal tekilleştirilmesi, tehdidin nedensel olarak ortadan kaldırılmasıyla özdeş değildir. Organize suç, yalnızca bireysel faillerden değil, ekonomik ilişkilerden, örgütsel bağlantılardan, toplumsal koşullardan ve kurumlar arası etkileşimlerden oluşan ilişkisel bir yapıdır. Belirli kişilerin tek bir hapishanede toplanması, bu yapının bütün nedensel bileşenlerini aynı mekâna taşımayabilir. Hatta yoğunlaştırılmış kapatılma koşulları, bazı durumlarda içeride yeni örgütlenme ve şiddet ilişkilerinin oluşmasına zemin hazırlayabilir. Dolayısıyla mimari merkezileştirme, denetimi kolaylaştırma potansiyeli taşısa da gerçek güvenliği kendiliğinden garanti etmez. Üstelik hukuksal güvencelerden bağımsız işleyen merkezi kapatma rejimi, dağınık tehdit karşısında güvenlik üretmeye çalışırken egemenlik gücünün kendisini yeni bir tehdit kaynağına dönüştürebilir. Hobbesçu çözümün temel gerilimi burada yeniden belirir: Dağıtık korkunun merkezi otoriteye devredilmesi, korkunun tümüyle yok olmasını değil, korku ile iktidar arasındaki ilişkinin yeniden örgütlenmesini sağlayabilir.

Kosta Rika örneğinin açığa çıkardığı ontolojik ilke, egemenliğin tehditleri yalnızca bastırarak değil, onların dağılımını, yoğunluğunu ve görünürlüğünü yeniden düzenleyerek de işlediğidir. Hobbes'un Leviathan'ında şiddet kapasitesinin siyasal merkezileştirilmesi ile modern yüksek güvenlikli hapishanede tehlikeli kabul edilen bireylerin mekânsal merkezileştirilmesi, farklı içeriklere rağmen aynı soyut düzenleme mantığını paylaşır: Belirsiz çokluk, sınırlandırılmış tekilliğe dönüştürülür. Tehditlerin toplumdan bütünüyle silinmesi mümkün olmasa bile konumlarının belirlenmesi, yönetilebilirlik ve güvenlik algısı üretebilir. Egemenliğin en karakteristik işlemlerinden biri, kaosu yok etmekten önce ona sınır çizmektir; çünkü sınırlandırılmış tehdit, henüz ortadan kaldırılmamış olsa bile düzenin diliyle kavranabilir hâle gelir.                                                                                                                     

Bağlamın Ontolojisi

Bir olayın anlamı, yalnızca kendi maddi özelliklerinden değil, gerçekleştiği çevredeki diğer olaylarla kurduğu ilişkilerden de belirlenir. Romanya karasularında demirli bir tankerin yanması, kendi başına teknik arıza, kaza, sabotaj veya askerî saldırı gibi farklı nedensel açıklamalara açık bir olgudur. Ancak aynı gün Romanya hava sahasına insansız hava araçlarının girdiğinin bildirilmesi, yangının yorumlandığı bağlamı değiştirerek askerî saldırı ihtimalini öne çıkarır. Henüz iki gelişme arasında nedensel bağlantı kurulmamış olmasına rağmen bir olayın varlığı, diğerinin epistemik sınıflandırmasını etkilemeye başlar. Belirsiz olay, kendi nedenini henüz açığa çıkarmadan çevresindeki olayların anlamını ödünç alır; bağlam, nedensellik kanıtlanmadan önce bile olgunun hangi ontolojik kategori altında kavranacağını değiştirebilir. Böylece olayın fiziksel gerçekliği sabit kalırken epistemik kimliği ilişkisel olarak yeniden örgütlenir.

Buradaki temel mekanizma, nedensel belirlenim ile bağlamsal anlamlandırma arasındaki asimetridir. Bir olayın gerçekten ne tarafından meydana getirildiği, onu yorumlayan bilincin hangi açıklamayı tercih ettiğinden bağımsızdır; ancak olayın nasıl kavrandığı, çevresindeki diğer olgulara bağlı olarak değişebilir. Tanker yangını, teknik arızadan kaynaklanmış olsa bile eşzamanlı hava sahası ihlalleri nedeniyle ilk aşamada askerî bir olasılık içerisinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla epistemik bilinç, nedenlerin kesin olarak bilinmesini beklemeden olaylar arasında geçici ilişkisel bütünlükler kurar. Zamansal yakınlık, mekânsal komşuluk ve olayların ortak siyasal bağlamı, henüz doğrulanmamış nedensel ilişkilerin yorumlanmasına zemin hazırlar. Ontolojik nedensellik olayın gerçekleşmesini belirlerken epistemik ilişkisellik olayın hangi anlam altında tanınacağını belirler. İki düzey arasındaki fark korunmadığında yorumlayıcı yakınlık, hatalı biçimde nedensel zorunluluk olarak algılanabilir.

Söz konusu süreç, anlamsal ödünçleme olarak kavramsallaştırılabilir. Belirli bir olayın nedensel kimliği belirsiz olduğunda, çevresindeki daha belirgin olayların taşıdığı anlam kategorileri geçici olarak ona aktarılır. Romanya hava sahasına giren dronlar askerî güvenlik bağlamında değerlendirilirken tankerdeki yangın, kendi nedeni henüz bilinmediği hâlde aynı tehdit alanına dahil edilebilir. Yangının fiziksel özellikleri değişmez; ancak yorumlandığı kategorik çerçeve, bağımsız bir deniz kazasından olası bir askerî eyleme doğru genişler. Burada bir olay diğerine fiziksel özelliklerini değil, yorumlanma koşullarını aktarır. Böylece birbirinden bağımsız gerçekleşmiş olabilecek iki olgu, toplumsal bilinçte tek bir nedensel anlatının bileşenleri hâline gelebilir. Anlamın ilişkisel yapısı, olayların nesnel ilişkilerinden daha hızlı örgütlenir; epistemik bütünlük, nedensel bütünlük doğrulanmadan önce kurulabilir.

Daha derindeki ontolojik gerilim, tekil varlığın bağımsızlığı ile ilişkisel kimliğinin değişkenliği arasında belirir. Tanker yangını, diğer olaylardan bağımsız bir fiziksel gerçekleşme olarak tanımlanabilir; ancak savaş, güvenlik, sabotaj veya kaza kategorilerinden hangisine yerleştirileceği, olayın çevresindeki nedensel ihtimallerle birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Bu nedenle varlığın kendisiyle varlığın epistemik nesne olarak kuruluşu birbirinden ayrılmalıdır. Fiziksel olay, kendi gerçekleşme koşullarına sahipken onun toplumsal ve siyasal anlamı, daha geniş bir olaylar ağında oluşur. Aynı yangın, barışçıl bir denizcilik ortamında öncelikle teknik güvenlik sorunu olarak değerlendirilirken askerî gerilimin yoğunlaştığı bir coğrafyada sabotaj ihtimalini gündeme getirebilir. Bağlam, olayın maddi özünü zorunlu olarak değiştirmez; fakat olayın hangi olasılıklar evreninde kavranacağını yeniden düzenler. Böylece olgusal sabitlik ile yorumsal değişkenlik aynı olay üzerinde eşzamanlı olarak işler.

Belirsizliğin epistemik etkisi, özellikle tehdit algısında yoğunlaşır. İnsan zihni, nedeni açıklanmamış olayları tamamen bağımsız olgular olarak bırakmak yerine, mevcut bilgilerle en tutarlı nedensel örüntüye yerleştirmeye eğilimlidir. Romanya'daki yangın ile hava sahası ihlallerinin aynı zaman diliminde gerçekleşmesi, aralarında kesin bağlantı bulunmasa bile ortak bir askerî bağlam içerisinde düşünülmelerini anlaşılır kılar. Bu işlem, olası açıklamalar arasından mevcut kanıtlarla en uyumlu olanı seçmeye çalışan abdüktif akıl yürütmeyle ilişkilidir. Ancak açıklayıcı tutarlılık, nedensel doğruluğun garantisi değildir. Birbirine anlam bakımından uyumlu görünen olaylar, gerçekte farklı nedenlerden kaynaklanabilir. Dolayısıyla bağlamsal ilişkisellik, araştırılması gereken nedensel ihtimalleri belirlemekte işlevsel olsa da bağımsız kanıtın yerini alamaz. Epistemik düzen üretme ihtiyacı, nedensel belirsizliği gereğinden erken kapattığında olasılık, doğrulanmış gerçeklik statüsüne yükseltilmiş olur.

Romanya'daki gelişmelerin açığa çıkardığı genel ilke, olayların epistemik kimliğinin yalnızca kendi içsel niteliklerinden değil, başka olaylarla kurulan anlam ilişkilerinden de üretildiğidir. Nedeni bilinmeyen bir yangın, eşzamanlı hava sahası ihlalleriyle birlikte değerlendirildiğinde henüz kanıtlanmamış bir askerî nedenselliğin anlam alanına yerleşebilir. Böylece bağlam, nedenin keşfinden önce anlamın oluşumuna katılır; olayların ilişkisel örgütlenmesi, tekil olguların nasıl tanınacağını dönüştürür. Gerçeklikte iki olay arasında hiçbir nedensel bağ bulunmayabilir; fakat bilinç, onları aynı ilişkisel düzene yerleştirdiği anda ikisinin anlamı da değişir. Bağlamın gücü, nedenselliği yaratmasında değil, nedensellik henüz bilinmezken bile olayların hangi gerçeklik kategorisine ait görüneceğini belirleyebilmesindedir.                                                                                                            

Bilginin Ontolojik Müdahalesi

Bir sistemin tehlikelerini anlamak için aynı sistemin kapasitesini artırmak gerekiyorsa bilgi üretimi, gözlemlenen gerçeklikten bağımsız bir faaliyet olmaktan çıkar. Nvidia'nın Birleşik Krallık'taki araştırmacılara bağımsız hareket edebilen yapay zekâ sistemlerinin güvenliğini incelemek amacıyla beş yılda 250 milyon dolar değerinde hesaplama kaynağı sağlamayı duyurması, epistemoloji ile ontoloji arasındaki geleneksel ayrımı yeniden tartışmaya açar. Yapay zekânın risklerini araştırmak, belirli koşullarda daha kapsamlı modellerin çalıştırılmasını, karmaşık davranışların sınanmasını ve henüz gerçekleşmemiş etkileşimlerin deneysel olarak üretilmesini gerektirir. Bilgi, mevcut gerçekliğin pasif temsilinden çıkarak hakkında bilgi edinilecek gerçekliğin oluşumuna katılır. Böylece anlamak ile üretmek arasındaki sınır geçirgenleşir; araştırmanın nesnesi, araştırma faaliyetinin kendisi tarafından dönüştürülebilir.

Geleneksel epistemolojik modelde bilen özne ile bilinen nesne arasında kavramsal bir ayrım kurulur. Gözlemci, kendisinden bağımsız var olduğu kabul edilen nesnenin özelliklerini tespit etmeye çalışır; bilginin doğruluğu, nesnenin gözlemden bağımsız durumuna uygunluğuyla değerlendirilir. Ancak teknolojik sistemlerin deneysel araştırılmasında gözlem, çoğu zaman nesneyi belirli koşullar altında etkinleştirmeyi gerektirir. Yapay zekâ sisteminin hangi koşullarda tehlikeli davranışlar geliştirebileceğini araştırmak, o koşulların teknik olarak oluşturulmasını ve sistemin bu koşullardaki kapasitesinin sınanmasını zorunlu kılabilir. Epistemik erişim, ontolojik müdahalenin bir biçimine dönüşür: Bilinecek imkân, öncelikle deneysel gerçeklik içerisinde gerçekleştirilebilir hâle getirilir. Böylece araştırmacı yalnızca mevcut davranışları kaydetmez; hangi davranışların görünür olabileceğini belirleyen teknik koşulları da üretir.

Söz konusu dönüşüm, Kant'ın transandantal felsefesiyle daha derin bir düzeyde ilişkilendirilebilir. Kant'ın transandantal estetiğinde uzay ve zaman, deneyim nesnelerinin bize görünmesini mümkün kılan saf sezgi biçimleridir; bilme faaliyeti, nesneyi bütünüyle edilgen biçimde almak yerine deneyimin kuruluş koşullarını içerir. Ancak teknolojik araştırmada bu kurucu rol yeni bir düzeye taşınır. Araştırmacı, yalnızca nesnenin hangi kavramsal ve sezgisel koşullarda bilinebileceğini belirlemekle kalmaz; hesaplama altyapısını, deney ortamını ve etkileşim imkânlarını düzenleyerek nesnenin fiilî davranış koşullarına da müdahale eder. Transandantal düzeyde bilginin mümkünlük koşullarını belirleyen kurucu işlev, teknolojik düzeyde gerçek davranış imkânlarının maddi üretimine karşılık bulur. Burada Kantçı saf sezgi doğrudan gerçekliği yaratan bir güç hâline gelmez; benzerlik, bilginin edilgen alımlama olmadığı fikrinin teknolojik sistemlerde maddi ve deneysel bir karşılık kazanmasındadır. Bilen özne, yalnızca deneyimin biçimsel koşullarını taşımakla kalmayıp araştırdığı sistemin işleyiş koşullarını da fiilen değiştirebilir.

Asıl paradoks, risk bilgisinin risk üretme kapasitesine bağımlı hâle gelebilmesidir. Güvenliğini araştırmak için daha fazla hesaplama kapasitesine erişilen bir yapay zekâ sistemi, bu kaynakların nasıl kullanıldığına bağlı olarak daha karmaşık davranışlarının açığa çıkarılmasına veya yeni yeteneklerinin geliştirilmesine elverişli hâle gelebilir. Riskin azaltılması amacıyla oluşturulan epistemik kapasite, aynı zamanda araştırılan riskin görünürlük ve gerçekleşme alanını genişletebilir. Ancak hesaplama kaynağının artırılması, tek başına modelin yeteneklerinin veya dış dünyadaki tehlikesinin zorunlu olarak arttığı anlamına gelmez; kaynaklar güvenli değerlendirme, denetim ve savunma çalışmalarına da ayrılabilir. Ontolojik gerilim, zorunlu bir tehlike artışında değil, güvenliği araştıran teknik araçlarla tehlikeli kapasiteleri mümkün kılabilen teknik araçların aynı altyapısal düzlemde bulunmasında ortaya çıkar. Güvenlik araştırması, riskten bütünüyle bağımsız bir dış gözlem konumu elde edemez; riskin üretilebildiği teknik alan içerisinde faaliyet göstermek zorundadır.

Buradan ikinci dereceden bir epistemik problem doğar: Araştırma yalnızca sistemin risklerini değil, riskleri araştırma işleminin sistem üzerinde yarattığı etkileri de hesaba katmalıdır. Çünkü araştırmacı, müdahalesiyle deneysel koşulları değiştirdiğinde artık başlangıçtaki nesnenin mutlak anlamda tarafsız gözlemcisi değildir. Gözlem, sistemin davranışsal imkânlarını sınayan bir müdahaleye dönüşürken ortaya çıkan sonuçlar, hem araştırılan sistemin özelliklerini hem de araştırma koşullarının etkilerini içerir. Böylece bilginin nesnesi tekil bir yapay zekâ modeli olmaktan genişleyerek model, hesaplama altyapısı, değerlendirme yöntemleri ve araştırmacı müdahalelerinin oluşturduğu ilişkisel bütünlüğe dönüşür. Bilgi üretiminin kendisi, açıklamak istediği nedensellik ağının bir bileşeni hâline gelir. Epistemoloji artık yalnızca nesnenin nasıl bilindiğini değil, bilme faaliyetinin nesnenin hangi yeni durumlarını mümkün kıldığını da incelemek zorundadır.

Daha genel düzeyde bu mekanizma, teknolojik çağın üretici epistemoloji olarak adlandırılabilecek özgün bir niteliğini gösterir. Geleneksel gözlem idealinde bilgi, gerçekliğin önceden mevcut özelliklerinin açığa çıkarılmasıyla ilişkilendirilirken üretici epistemolojide kimi özellikler ancak belirli teknik koşullar gerçekleştirildiğinde gözlemlenebilir. Bir yapay zekânın henüz sınanmamış özerk davranış kapasitesi, yalnızca soyut çıkarımlarla değil, kontrollü deneysel etkileşimlerle araştırılabilir. Dolayısıyla bilmek, mümkün olanı belirli sınırlar içerisinde gerçekleştirmek anlamına gelebilir. Ancak gerçekleşen her yeni deney, başlangıçtaki bilgi alanını dönüştürerek başka araştırma soruları ve teknik imkânlar üretir. Böylece epistemik süreç doğrusal bir keşif faaliyetinden, bilginin yeni gerçeklik koşulları ürettiği ve üretilen koşulların yeniden bilgi talep ettiği döngüsel bir yapıya dönüşür.

Nvidia'nın güvenlik araştırmalarına sağlayacağı hesaplama desteğinin görünür kıldığı temel ontolojik mesele, bilginin gerçeklik karşısındaki konumunun teknolojik imkânlarla dönüşmesidir. Yapay zekâyı anlamak için kullanılan altyapı, aynı zamanda yapay zekânın hangi davranışlarla sınanabileceğini belirler; dolayısıyla bilginin koşulları ile varlığın deneysel gerçekleşme koşulları belirli ölçülerde örtüşür. Araştırmacı artık yalnızca var olanın tanığı değil, belirli olasılıkların fiilen sınanmasını sağlayan nedensel aktördür. Bilginin en radikal dönüşümü, gerçekliği açıklama kapasitesinin artması değil, açıklama faaliyetinin gerçekliğin üretimine dahil olmasıdır. Gözlemci, nesnesinin mümkünlük koşullarına müdahale ettiği ölçüde dışsal konumunu kaybeder; bilmek, gerçekliğin dışında gerçekleştirilen bir temsil işlemi olmaktan çıkarak gerçekliğin içerisinde işleyen üretici bir nedenselliğe dönüşür.                                                                                                                                       

Eylemin Gaspı

Öznenin gerçekleştirdiği eylem ile eyleme yüklediği anlam arasındaki ilişki, insan iradesinin temel ontolojik dayanaklarından biridir. Birey, belirli bir amaç doğrultusunda harekete geçtiğinde bedensel hareketini kendi niyetselliği içerisinde örgütler; böylece eylem, yalnızca fiziksel bir gerçekleşme değil, öznenin iradesinin dünyadaki ifadesi hâline gelir. Bangladeş vatandaşlarının iş vaadiyle kandırılarak Rusya adına Ukrayna savaşına gönderildiği iddiası, özne ile eylem arasındaki söz konusu bağı radikal biçimde sarsar. Çalışmak amacıyla yola çıkan birey, kendi iradesi dışında askerî çatışmanın bileşenine dönüştürülür. Öznenin eyleminin ontolojik kategorisi, kendi niyetselliğinden koparılarak üçüncü bir aktörün amaçları doğrultusunda yeniden tanımlanır. Böylece aynı fiziksel hareket, özne açısından ekonomik bir yaşam stratejisiyken onu yönlendiren aracılar açısından askerî insan gücü temininin parçasına dönüşür.

Buradaki temel mekanizma, eylemin maddi gerçekleşmesi ile niyetsel aidiyetinin birbirinden ayrılmasıdır. Geleneksel eylem anlayışında bireyin bedensel hareketi ile bilinçli amacı arasında kurucu bir ilişki bulunur: Bir eylemin kime ait olduğu, yalnızca onu kimin fiziksel olarak gerçekleştirdiğiyle değil, hangi amaç doğrultusunda gerçekleştirdiğiyle de belirlenir. Ancak aldatma ve manipülasyon, bu ilişkiye dışsal bir nedensellik yerleştirir. Bangladeşli bireyin seyahat etmesi kendi kararı olabilir; fakat seyahatin askerî sevkiyat zincirine dahil edilmesi, onun iradesinin bilgisel sınırlarından yararlanan başka aktörlerin tasarımına dayanır. Birey hareketin fiziksel taşıyıcısı olarak kalırken hareketin nihai amacını belirleme yetkisini kaybeder. Böylece özne, kendi eyleminin faili olmaktan bütünüyle çıkmasa da eylemin gerçek sonuçlarını belirleyen daha geniş bir nedensellik içerisinde araçsallaştırılır. Bedensel faillik korunurken amaçsal egemenlik gasp edilir.

Bu kopuş, eylemin iki farklı ontolojik düzeyde eşzamanlı olarak var olabilmesini gösterir: öznenin yaşadığı eylem ile dışsal sistemin kullandığı eylem. Birinci düzeyde çalışma, gelir elde etme ve yaşam koşullarını iyileştirme amacı bulunurken ikinci düzeyde askerî personel temini, savaşın sürdürülmesi ve stratejik insan kaynağının genişletilmesi söz konusudur. Aracı şebeke, bu iki düzey arasındaki bilgi eşitsizliğini kullanarak bireyin kendi amaçları için gerçekleştirdiği davranışı başka bir nedensel sistemin hizmetine sokar. Eylemin fiziksel sürekliliği, amaçsal süreksizliği gizler: Aynı kişi yolculuğunu sürdürürken katıldığı toplumsal sürecin niteliği köklü biçimde değişir. Eylemin gaspı, öznenin hareket yeteneğinin ortadan kaldırılmasından önce, hareketinin hangi amaca hizmet ettiğini belirleme kapasitesinin elinden alınmasıdır. Bu nedenle aldatılarak savaşa gönderilen bireyin fiilî katılımı, savaşa bilinçli ve özgür iradeyle katılmayı seçtiği anlamına gelmez.

Söz konusu mekanizma, Niccolò Machiavelli'nin Prens eserinde geliştirdiği askerî güç ve egemenlik anlayışıyla ikinci bir teorik düzlemde ilişkilendirilebilir. Machiavelli'ye göre siyasal iktidarın sürekliliği, yalnızca askerî kuvvetin niceliksel büyüklüğüne değil, söz konusu kuvvetin egemen özneyle kurduğu aidiyet ilişkisine dayanır. Paralı askerler (armi mercenarie), kendi siyasal topluluklarına bağlı olmaktan ziyade maddi karşılık için savaştıklarından güvenilmez kabul edilir; yardımcı birlikler (armi ausiliarie) ise başka bir hükümdarın askerî gücüne dayanmayı gerektirdiğinden daha farklı ve kimi bakımlardan daha büyük bir bağımlılık oluşturur. Özellikle yardımcı birliklerin başarısı bile tehlike yaratabilir; çünkü kazanılan zafer, askerî gücü sağlayan dışsal otoritenin egemenlik üzerinde nüfuz kurmasına yol açabilir. Machiavelli açısından belirleyici ilke, askerî gücün yalnızca hükümdarın emrinde görünmesi değil, onun siyasal varlığına ve denetimine gerçekten bağlı olmasıdır. Gücün maddi mevcudiyeti ile egemenliğe aidiyeti birbirinden ayrıldığında askerî üstünlük, siyasal kırılganlığa dönüşebilir.

Bangladeş vatandaşlarının yanıltıcı vaatlerle savaş alanına taşınması, Machiavelli'nin eleştirdiği dışsal askerî bağımlılığın farklı bir biçimini düşünmeye imkân verir. Burada klasik anlamda başka bir hükümdardan ödünç alınmış yardımcı birliklerle karşılaşılması zorunlu değildir; ayrıca insan kaçakçılığı yoluyla temin edilen kişiler, bilinçli olarak sözleşme yapan paralı askerlerle de özdeşleştirilemez. Ancak iki durum arasında daha soyut bir yapısal benzerlik vardır: Askerî kapasite, egemen siyasal topluluğun içsel aidiyet ilişkilerinden değil, dışsal aracılık mekanizmalarından elde edilmektedir. Personelin temininde kullanılan ilişkiler ile personelden beklenen askerî sadakat aynı nedensel kaynaktan doğmaz. Yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla hareket eden bir insanın zorla veya aldatılarak savaşa dahil edilmesi, onun savaşı sürdüren egemen otoriteyle amaçsal özdeşlik kurduğunu göstermez. Bu durum, ahlaki bakımdan aldatılan bireyin mağduriyetini, stratejik bakımdan ise iradî aidiyet ile askerî kullanım arasındaki uyumsuzluğu görünür kılar.

Burada Machiavelli'nin temel ilkesi daha da belirginleşir: Bir egemenin askerî gücü, sayısal olarak kendisine ait görünen fakat amaçsal olarak kendisine bağlanmamış bedenlerden oluştuğunda, niceliksel kapasite ile siyasal hâkimiyet arasında yapısal bir ayrışma meydana gelir. Dışsal kaynaklardan temin edilen personel, kısa vadede ordunun sayısını artırabilir; ancak zorla veya aldatmayla sağlanan katılım, bağlılık, güven, koordinasyon ve askerî süreklilik bakımından sorunlar doğurabilir. Bununla birlikte yabancı askerlerin her koşulda etkisiz veya güvensiz olduğu sonucu çıkarılamaz; sorun milliyetten ziyade askerî örgütlenmenin hangi aidiyet, denetim ve motivasyon ilişkilerine dayandığıdır. Machiavelli'nin kendi silahlarına (armi proprie) verdiği öncelik, gücün kaynağı ile egemenliğin kaynağının mümkün olduğunca örtüşmesi gerektiği düşüncesinden beslenir. Askerî iktidarın istikrarı, kullanılan bedenlerin çokluğundan önce, o bedenleri ortak siyasal amaç içerisinde bütünleştiren ilişkilerin sağlamlığına bağlıdır.

İki teorik damar aynı ontolojik ayrımda birleşir: Fiziksel sahiplik veya kullanım ile amaçsal egemenlik özdeş değildir. Aldatılan birey açısından kendi bedeninin hareketi ile kendi iradesinin amacı birbirinden koparılırken dışsal askerî insan gücüne dayanan siyasal otorite açısından askerî kapasitenin maddi mevcudiyeti ile bu kapasitenin güvenilir biçimde yönetilmesi birbirinden ayrılabilir. İlkinde özne, başkasının amacına araç kılınarak eylemi üzerindeki belirleyiciliğini kaybeder; ikincisinde egemen, başkalarının bedenlerinden oluşturduğu askerî kapasitenin kendi siyasal amacıyla zorunlu olarak örtüşmediği gerçeğiyle karşılaşır. Her iki durumda da nedensel etkinlik ile niyetsel aidiyet arasında bir uyumsuzluk bulunur. Ancak bu biçimsel benzerlik, mağdurun iradesinin gasp edilmesiyle egemenin stratejik sorununu ahlaki bakımdan eşitlemez; yalnızca iki farklı düzeyde işleyen ortak bir ilişkisel ayrımı açığa çıkarır.

Bangladeş'teki insan kaçakçılığı iddiasının görünür kıldığı genel ontolojik ilke, bir eylemi gerçekleştiren özne ile o eylemin hizmet ettiği amacı belirleyen öznenin birbirinden ayrılabilmesidir. İnsan, kendi iradesiyle başlattığı bir hareketin içerisinde başka bir iradenin aracına dönüştürülebilir; siyasal iktidar ise kendi kullanımına aldığı askerî gücün amaçsal bağlılığını yalnızca fiziksel denetimle garanti edemez. Böylece hem bireysel faillik hem de siyasal egemenlik, eylemin maddi gerçekleşmesinin ötesinde, eylemi yönlendiren amaçlar üzerindeki hâkimiyetle ilişkilendirilir. Öznenin gerçek egemenliği, yalnızca hareket edebilmesinde değil, hareketinin hangi amaca hizmet edeceğini belirleyebilmesindedir. Bir bedenin hareketini yönetmek, o bedenin iradesine sahip olmak değildir; aynı şekilde bir ordunun sayısını artırmak da o ordunun siyasal sadakatini üretmek anlamına gelmez.                                                                                                                           

Kesintinin Düzeni

Yaşam, varlığın zamansal sürekliliğini mümkün kılan temel ontolojik koşullardan biridir; ölüm ise söz konusu sürekliliğin geri döndürülemez biçimde kesintiye uğramasıdır. Arjantin'in Patagonya bölgesinde 300'den fazla yavru balinanın ölmesi, ölümün yalnızca tekil varlıkların sona ermesi olarak değil, tekrar eden olaylardan oluşan ilişkisel bir bütün olarak da kavranabileceğini gösterir. Normal koşullarda yaşamın düzeni içerisinde istisnai bir kopuş olarak değerlendirilen ölüm, çok sayıda bireyde tekrarlandığında kendi içerisinde belirli bir düzenlilik sergilemeye başlar. Sürekliliği ortadan kaldıran olayın kendisi süreklilik kazandığında, düzen ile kaos arasındaki geleneksel ontolojik karşıtlık çözülür. Ölüm artık yalnızca yaşamın düzenini kesintiye uğratan tekil bir olgu değil, yaşamın karşısında kendi tekrarını ve ilişkisel örüntüsünü oluşturan bir süreç olarak görünür hâle gelir.

Heidegger'in varoluş analitiği, söz konusu gerilimin insan bilincindeki karşılığını anlamak bakımından önemli bir teorik zemin sağlar. Heidegger açısından Dasein, kendi varlığını mesele edinebilen ve geleceğe yönelik imkânları içerisinde var olan bir varlıktır. Ölüm, Dasein'ın en kendine özgü, devredilemez ve aşılamaz imkânı olarak bütün diğer varoluşsal imkânların sonluluğunu açığa çıkarır. Ancak Angst (kaygı), doğrudan ölüm korkusuyla özdeş değildir; belirli bir nesneye yönelen korkudan farklı olarak Dasein'ın dünyadaki alışılmış anlam bağlantılarının çözülmesiyle ve kendi varoluşunun temelsizliğiyle yüzleşmesiyle ilişkilidir. Ölüme-doğru-varlık ise bu kaygının açığa çıkarabildiği sonluluk yapısının temel boyutlarından biridir. Kaygının ontolojik derinliği, yalnızca yaşamın sona erebileceğinin bilinmesinde değil, varoluşa süreklilik ve anlam kazandıran bütün olanakların nihai olarak kesintiye açık olduğunun kavranmasında bulunur. Ölüm, Dasein'ın kendi varlığını mutlak süreklilik üzerinden temellendiremeyeceğini görünür kılar.

Patagonya'daki toplu ölümler, Heidegger'in doğrudan insan varoluşuna ilişkin çözümlemesinin biyolojik ölümlere birebir uygulanmasını değil, buradan hareketle daha genel bir düzen-kesinti ilişkisinin incelenmesini mümkün kılar. Tekil ölüm, yaşamın sürekliliği içerisinde belirli bir varlığın sona ermesi olarak konumlandırılabilir. Ancak yüzlerce yavru balinanın aynı dönemde ölmesi, kesintinin istisnai statüsünü sarsarak onu tekrar, zamansal yakınlık ve olası nedensel ortaklık üzerinden tanımlanan bir örüntüye dönüştürür. Ölümün tekilliği kırıldığında, yaşamın düzenini bozan unsur kendi içerisinde düzenin epistemik özelliklerini kazanmaya başlar. Yan yanalık, tekrar, korelasyon ve nedensel bağlantı ihtimali, normalde yaşamın örgütlenmesini anlamak için kullanılan kategorilerken artık yaşamın sistematik biçimde sona erişini anlamak için kullanılmaktadır. Böylece kaosun göstergesi olan ölüm, düzenin kavramsal dili içerisinde yeniden belirir.

Buradaki asıl ontolojik paradoks, düzenin kendi karşıtını örgütleyebilmesidir. İnsan bilinci, düzeni çoğunlukla süreklilik, öngörülebilirlik ve varlığın korunmasıyla ilişkilendirirken kaosu kopuş, belirsizlik ve yıkımla özdeşleştirme eğilimindedir. Oysa düzenlilik, zorunlu olarak yaşamı koruyan bir ilke değildir; yıkıcı süreçler de tekrar edebilir, nedensel bağlantılar kurabilir ve sistematik biçimde işleyebilir. Yüzlerce ölümün ortak bir biyolojik veya çevresel mekanizmadan kaynaklanması ihtimali, ölümün rastlantısal bir kesintiler toplamı olmaktan çıkarak düzenli bir nedenselliğin sonucu olabileceğini düşündürür. Bazı örneklerde hastalık yapıcı bakterilerin tespit edilmesi, bu olasılıkların araştırılmasına zemin sağlasa da ortak ölüm nedeninin henüz kesinleştirildiği anlamına gelmez. Nedensel düzen ile yaşamsal süreklilik özdeş değildir; doğa, yaşamı üreten mekanizmalar kadar yaşamı sona erdiren mekanizmalarda da düzenli işleyebilir. Dolayısıyla kaos, düzensizliğinden değil, düzenli biçimde gerçekleşen yıkımın kendisinden kaynaklanan bir tehdit hâline gelebilir.

Söz konusu dönüşüm, epistemik bilincin güvenlik arayışını ikinci bir düzeyde sarsar. Tekil ölüm, belirli bir kesinti olarak tanımlanıp yaşamın genel sürekliliği içerisinde sınırlandırılabilirken tekrar eden ölümler, bu sürekliliğin kendisinin ortak bir tehdide maruz kalabileceğini gösterir. Bilincin alışılmış düzen varsayımı artık yalnızca istisnai olaylarla değil, istisnanın düzenlilik kazanmasıyla karşılaşır. Böylece ölüm, düzenin dışında konumlandırılabilen bir kırılma olmaktan çıkarak düzenin kendi işleyişinde bulunabilecek bir imkân olarak kavranır. Buradaki epistemik kriz, ölümün varlığının keşfedilmesinden değil, ölümün tekrarlanabilir, ilişkisel ve ortak nedenlerle açıklanabilir bir süreç olabileceğinin anlaşılmasından doğar. Kaygının felsefi karşılığı da bu noktada derinleşir: Sürekliliğe güvence sağlayan nedensellik, tekrar ve öngörülebilirlik ilkeleri, sürekliliği ortadan kaldıran süreçlerin de yapısal özellikleri olabilir. Düzenin dili, yaşamı güvence altına almakla sınırlı değildir; yaşamın yıkımını da açıklayabilen aynı epistemik dildir.

Bilimsel araştırmanın kazandığı özel önem, kesintinin kazandığı bu düzenliliğin çözümlenebilir olmasından kaynaklanır. Tekil ve nedeni bilinmeyen bir ölüm karşısında bilgi sınırlı kalabilir; ancak çok sayıda ölümün belirli bir coğrafyada ve zaman aralığında gerçekleşmesi, ortak değişkenlerin incelenmesine olanak tanır. Ölümün tekrar etmesi tehlikeyi büyütürken aynı zamanda nedensel örüntünün tespit edilmesini kolaylaştırabilir. Kesintinin düzenlilik kazanması, hem ontolojik tehdidin yoğunlaşması hem de tehdidin epistemik olarak erişilebilir hâle gelmesi anlamına gelir. Bilim, yıkıcı olaylar arasında korelasyonlar kurarak ortak nedenleri araştırır; mümkün olduğunda bunları önleyici müdahalelere dönüştürür. Böylece düzenin ölüm tarafından ele geçirilmesi, paradoksal biçimde ölümün bilimsel bilgi tarafından kavranabilmesinin de koşulunu oluşturur. Ancak bu bilgi, Heideggerci anlamda varoluşsal kaygıyı bütünüyle ortadan kaldırmaz; belirli biyolojik tehditleri açıklayabilmek ile varoluşun temel sonluluğunu aşabilmek birbirinden farklı düzeylerdir.

Patagonya'daki yavru balina ölümlerinin görünür kıldığı genel ontolojik ilke, kesintinin tekrarlanarak düzen oluşturabilmesi ve düzenin kendi sürekliliğini ortadan kaldıran süreçlere de biçim verebilmesidir. Yaşamın karşıtı olan ölüm, çoklu gerçekleşmeler içerisinde yan yanalık, süreklilik ve nedensel ilişkiler kazanarak düzenin epistemik kategorilerine dahil olur. Böylece bilinç, güvenliğin yalnızca düzenlilikle özdeşleştirilemeyeceğini fark eder; çünkü düzen, korunmanın olduğu kadar yıkımın da örgütlenme biçimi olabilir. Ölümün tekil gerçekleşmesi yaşamın sürekliliğini kesintiye uğratır; ölümün düzenli gerçekleşmesi ise sürekliliğin güvence olduğuna ilişkin epistemik varsayımı sarsar. Kaosun en radikal biçimi, düzenin ortadan kalkması değil, düzenin kendisinin yıkım üreten bir mekanizma olarak işlemeye başlamasıdır.                                                                       

Değişimin Sabiti

Devletin ontolojik sürekliliği, dış dünyayla kurduğu ilişkilerin değişmezliğine değil, söz konusu değişimleri gerçekleştiren kurumsal öznenin kendisini koruyabilmesine dayanır. Kolombiya'nın önceki yönetim döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin ardından yeni yönetim altında Kudüs'te büyükelçilik açması ve ticaret anlaşmasını yeniden yürürlüğe koyması, siyasal varlığın sürekliliği ile ilişkisel yönelimlerinin değişkenliği arasındaki ayrımı görünür kılar. Aynı devlet, kısa sayılabilecek bir tarihsel aralıkta birbirine karşıt dış politika kararları alabilir; ancak kararların karşıtlığı, onları gerçekleştiren kurumsal öznenin ortadan kalkmasını gerektirmez. Devletin kimliği süreklilik gösterirken ilişkisel ontolojisi tersine dönebilir; değişen, varlığın kendisinden ziyade başka varlıklarla kurduğu bağlantıların yönü ve niteliğidir. Böylece kurumsal süreklilik ile diplomatik süreksizlik, birbirini dışlayan değil, aynı siyasal varlığın farklı ontolojik düzeylerinde eşzamanlı gerçekleşebilen özellikler hâline gelir.

Buradaki temel ayrım, özdeşliğin sürekliliği ile ilişkilerin sürekliliği arasındadır. Bir devletin aynı devlet olarak kalabilmesi, geçmişte kurduğu bütün ilişkileri aynı biçimde sürdürmesini gerektirmez. Hükümetler değişebilir, uluslararası ittifaklar yeniden düzenlenebilir, diplomatik temsil mekanizmaları kapatılıp açılabilir; buna rağmen devletin hukuksal kişiliği ve kurumsal devamlılığı korunabilir. Kolombiya'nın İsrail ile ilişkilerini önce kesip ardından yeniden kurması, devletin özdeşliğinin belirli bir dış politika yönelimine indirgenemeyeceğini gösterir. İlişkisel değişim, kurumsal özdeşliğin zorunlu olarak çözülmesi anlamına gelmez; aksine değişimin aynı özneye atfedilebilmesi, o öznenin zamansal sürekliliğinin varsayılmasını gerektirir. Önceki kararla sonraki karar arasındaki karşıtlık, ancak her ikisi de Kolombiya devletine ait olarak kavrandığında anlamlı bir siyasal dönüşüm oluşturur.

Daha özgün mekanizma, sürekliliğin fenomenolojik görünürlüğünün değişkenlik üzerinden güçlenmesinde belirir. Algısal düzeyde sabitlik, kendisini çevresindeki hareketlilikle kurduğu karşıtlık sayesinde daha belirgin hâle getirebilir. Bütünüyle durağan bir ilişkiler alanında süreklilik, ayrıca fark edilmesi gereken bir özellik olarak öne çıkmayabilir; ancak aynı merkez etrafında çok sayıda değişim gerçekleştiğinde merkezin görece sabitliği daha kolay ayırt edilir. Kolombiya'nın İsrail'e yönelik diplomatik tutumunun tersine çevrilmesi, farklı hükümetlerin farklı siyasal yönelimlerine rağmen devletin kurumsal kimliğinin devam ettiğini görünür kılar. Değişim, sürekliliğin karşıtı olmaktan çıkarak sürekliliğin algılanabilirliğini artıran fenomenolojik bir koşula dönüşür. Burada devletin daha istikrarlı hâle gelmesi zorunlu değildir; artan, aynı kurumsal öznenin değişen ilişkiler boyunca kendisini koruduğuna ilişkin algısal belirginliktir.

Söz konusu ilişki, hareketlilik yoluyla sabitliğin belirginleştirilmesi olarak kavramsallaştırılabilir. Bir varlık, yalnızca değişime direnerek değil, farklı değişimleri kendi varlığının devamlılığı içerisinde barındırarak da süreklilik sergileyebilir. Devletin diplomatik yönelimleri değiştikçe değişimin atfedildiği kurumsal merkez, karşıt kararları birbirine bağlayan ortak referans noktası hâline gelir. Önce ilişkilerin kesilmesi, ardından yeniden kurulması, Kolombiya'nın uluslararası alandaki farklı konumlarını aynı tarihsel öznenin kararları olarak birbirine bağlar. Böylece değişkenlik, paradoksal biçimde, sabit kalan öznenin kavramsal sınırlarını belirginleştirir. İlişkiler ne kadar çok yön değiştirebilirse, bütün bu yön değişimlerinin hangi süreklilik içerisinde gerçekleştiği de o ölçüde görünür hâle gelebilir. Ancak ilişkinin sıklıkla değişmesi, her durumda kurumsal güvenilirliği güçlendirmez; fenomenolojik sabitlik ile siyasal öngörülebilirlik farklı özelliklerdir.

Bu mekanizma, siyasal strateji düzeyinde daha sofistike bir olasılık yaratır: Değişkenliğin süreklilik gösterisi olarak kullanılması. Bir devlet, dış politikasındaki dönüşümleri kurumsal kırılganlığın değil, egemen karar alma kapasitesinin göstergeleri olarak sunabilir. Diplomatik ilişkileri kesebilme ve yeniden kurabilme yeteneği, devletin kendi uluslararası bağlantıları üzerinde tasarrufta bulunabilen bir siyasal özne olduğunu vurgulayan anlatıya dönüştürülebilir. Böylece dış politikanın değişkenliği, egemenliğin sürekliliğini görünür kılan bir temsil aracına dönüşür. Kolombiya'nın Kudüs'te büyükelçilik açması, yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik ilişkinin yeniden kurulması değil, yeni yönetimin önceki yönetimden farklı kararlar alabilen fakat aynı devlet adına hareket eden kurumsal yetkesinin de kamusal gösterimidir. Büyükelçiliğin Kudüs'te konumlandırılması ise şehrin uluslararası statüsüne ilişkin tartışmalar nedeniyle bu ilişkisel yeniden yönelimin sembolik ağırlığını artırır. Bununla birlikte söz konusu etkinin bilinçli olarak tasarlanmış bir strateji olduğu, yalnızca diplomatik dönüşümün gerçekleşmesinden çıkarılamaz; meta-stratejik değer, değişkenliğin kurumsal sürekliliği görünür kılmak amacıyla kullanılabilme ihtimalinde bulunur.

Buradaki paradoksun sınırı, devletin ontolojik devamlılığı ile devlet politikalarının normatif tutarlılığının birbirinden ayrılmasını gerektirir. Birbirine karşıt diplomatik kararlar aynı kurumsal öznenin sürekliliğini görünür kılabilirken uluslararası ortaklar açısından belirsizlik ve güven kaybı da oluşturabilir. Devletin aynı devlet olarak kalması, verdiği kararların her zaman istikrarlı veya öngörülebilir olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla değişkenliğin sürekliliği güçlendirmesi, öncelikle özdeşliğin algılanması düzeyinde işleyen fenomenolojik bir mekanizmadır; maddi kurumsal dayanıklılığın kendiliğinden arttığını kanıtlamaz. Dahası, dış politika değişimlerinin devletin anayasal ve kurumsal sürekliliği içerisinde gerçekleşmesi, devletin sabit bir siyasal öze sahip olduğu anlamına da gelmez. Korunan şey, bütün içeriklerin değişmezliği değil, değişen içeriklerin kendisine atfedilebildiği kurumsal devamlılıktır.

Kolombiya örneğinin açığa çıkardığı ontolojik ilke, bir varlığın sabitliğinin yalnızca değişimin yokluğunda değil, değişimin kendisiyle kurduğu ilişkide de görünür olabileceğidir. Devlet, dış dünyayla kurduğu ilişkileri köklü biçimde yeniden örgütlerken kendi kurumsal özdeşliğini sürdürebilir; farklı siyasal yönelimler, ortak bir tarihsel öznenin birbirinden ayrılan gerçekleşme biçimlerine dönüşür. Böylece süreklilik, değişimin karşısında duran edilgen bir özellik olmaktan çıkarak değişimin içerisinde yeniden tanınan bir ontolojik ilke hâline gelir. Sabitliğin en güçlü fenomenolojik göstergesi her zaman hareketsizlik değildir; kimi zaman çok sayıda karşıt hareketin aynı varlığa ait kalabilmesidir. Değişim, varlığı çözmediği ölçüde onun sürekliliğini görünür kılar; devletin dış dünyadaki yönelimleri tersine dönerken bütün bu dönüşümlerin öznesi olarak tanınması, kurumsal kimliğin değişkenlik içerisindeki sabitliğini açığa çıkarır.                                                       

Temsilin Özerkleşmesi

Siyasal temsilin geleneksel ontolojik temeli, temsil eden işaret ile temsil edilen gerçek özne arasında kurulması beklenen referans ilişkisidir. Bir görüşün toplumsal anlam kazanması, başlangıçta o görüşü taşıyan gerçek bireylerin varlığına ve siyasal iradelerine dayandırılır. Ancak ABD'deki seçimler öncesinde X platformunun İran, Rusya ve Çin bağlantılı olduğundan şüphelenilen etki operasyonlarıyla ilişkili 13 binden fazla sahte hesabı kapatması, temsil ile temsil edilen arasındaki zorunlu görünen bağı tartışmaya açar. Gerçek bir bireysel kimliğe karşılık gelmeyen dijital hesaplar, gerçek siyasal tartışmalara katılabilir, içeriklerin görünürlüğünü artırabilir ve kamusal algı üzerinde etkiler üretmeye çalışabilir. Temsili özne, temsil ettiği varsayılan biyolojik bireyin varlığına ihtiyaç duymadan nedensel etkinlik kazanabilir. Böylece siyasal alandaki varoluş, yalnızca gerçek bireylerin doğrudan katılımıyla değil, bireysel varlık görünümü üreten göstergelerin dolaşımıyla da biçimlenir.

Klasik temsil paradigmasında gösterge, kendisinin dışında bulunan bir gerçekliğe gönderme yapar. Siyasal görüş, onu benimseyen öznenin ifadesi; kamusal tartışma ise farklı öznelerin karşılıklı etkileşimi olarak kavranır. Sahte dijital kimliklerde bu ilişki tersine çevrilir: Öncelikle bireysel varlığın göstergeleri oluşturulur, ardından söz konusu göstergeler gerçek bir toplumsal öznenin davranışlarını taklit ederek siyasal iletişime dahil edilir. Profil fotoğrafı, kullanıcı adı, paylaşım geçmişi ve etkileşim ağı, gerçek bireyin toplumsal varlığından türemek yerine bireysel varlığın mevcut olduğu izlenimini üreten yapay bir temsil mimarisine dönüşür. Böylece ontolojik öncelik, temsil edilenden temsil edene doğru kayar. Önce özne var olup ardından temsilini üretmez; önce temsil oluşturulur ve onun üzerinden özneye benzer bir kamusal mevcudiyet kurulur. Siyasal tartışmanın karşılaştığı unsur, gerçek bir bireyin zorunlu olarak kendisi değil, birey olmanın dijital göstergelerini taşıyan işlevsel bir kimliktir.

Jean Baudrillard'ın simülakr ve simülasyon kuramı, söz konusu dönüşümün postmodern mantığını açığa çıkarır. Baudrillard açısından simülasyon, gerçekliğin basitçe taklit edilmesinden ibaret değildir; göstergeler, göndermede bulundukları gerçeklikten görece bağımsızlaşarak kendi dolaşım ve üretim düzenlerini kurabilir. Sahte sosyal medya hesapları da bu çerçevede yalnızca gerçek kişilerin yanıltıcı kopyaları olarak değerlendirilmemelidir. Belirli bir toplumsal kesimi temsil ediyormuş gibi davranan dijital kimlik, gerçek bir bireyin yerini almasa bile gerçek bireylerin karşılaşacağı siyasal iletişim ortamının parçasına dönüşebilir. Simülakrın ontolojik özgünlüğü, temsil ettiği gerçekliğe sahip olmadan o gerçekliğin üretebileceği bazı etkileri gerçekleştirebilmesidir. Sahte hesabın biyolojik taşıyıcısı olarak görünen kişi mevcut olmayabilir; ancak hesabın paylaşımları, etkileşimleri ve görünürlüğü gerçek bir iletişim sisteminde işlev görür. Böylece temsilin sahte olması, temsilin nedensel sonuçlarının da sahte olmasını gerektirmez.

Burada referanssal yokluk ile nedensel mevcudiyet arasındaki ayrım belirleyicidir. Bir dijital hesabın gerçek bir bireysel kimliğe karşılık gelmemesi, onun toplumsal süreçler üzerinde hiçbir etkide bulunamayacağı anlamına gelmez. Sahte hesaplar içerikleri yeniden paylaşabilir, belirli söylemlerin görünürlüğünü artırabilir ve koordineli faaliyetlerle bazı görüşlerin olduğundan daha yaygın olduğu izlenimini oluşturabilir. Ancak bu faaliyetlerin gerçek seçmen kanaatlerini ne ölçüde değiştirdiği, yalnızca hesapların sayısından çıkarılamaz. Ontolojik açıdan önemli olan, etkilerin mutlaka başarıya ulaşması değil, gerçek bir bireyi temsil etmeyen yapının gerçek bireylerin algısal çevresine nedensel olarak dahil olabilmesidir. Böylece varlığın etkinliği, temsilin doğruluğundan ayrılır; yanlış referansa sahip bir gösterge, doğru referansa sahip göstergelerle aynı iletişim alanında etkili olma kapasitesi kazanır.

Söz konusu mekanizma, siyasal çoğunluğun fenomenolojik kuruluşunu da dönüştürür. Geleneksel kamusal alanda belirli bir görüşün yaygınlığı, o görüşü benimseyen bireylerin gerçek sayısıyla ilişkilendirilirken dijital ortamda yaygınlığın algılanması, paylaşımların sıklığına, görünür etkileşimlere ve algoritmik dağılıma bağımlı hâle gelebilir. Binlerce sahte hesabın aynı söylemi dolaşıma sokması, gerçek toplumsal destekten bağımsız olarak çoğunluk izlenimi üretmeyi amaçlayabilir. Sayısal görünürlük, toplumsal meşruiyetin taklidine dönüşür; temsil edilmeyen bir çoğunluk, temsil edilmiş bir çoğunluk gibi algılanabilir. Buradaki epistemik kriz, yalnızca hangi ifadenin doğru olduğunun bilinmemesinden değil, ifadelerin arkasında gerçekten kaç bağımsız öznenin bulunduğunun belirsizleşmesinden kaynaklanır. Siyasal bilinç, gerçek bir toplumsal dağılımı gözlemlediğini düşünürken yapay biçimde yoğunlaştırılmış bir gösterge dolaşımıyla karşılaşabilir.

Postmodern temsil paradigmasının daha radikal sonucu, sahte temsilin gerçekliği yalnızca çarpıtmakla kalmayıp gerçekliğin sonraki oluşumuna katılabilmesidir. Bir görüşün toplumsal olarak yaygın olduğu izlenimi, gerçek bireylerin konuşma, susma, katılma veya karşı çıkma davranışlarını etkileyebilir. Böylece başlangıçta toplumsal karşılığı bulunmayan veya olduğundan büyük gösterilen bir söylem, görünürlüğünün etkisiyle gerçek etkileşimler üretebilir. Temsil artık mevcut toplumsal durumun ardından gelen edilgen bir yansıtma işlemi değildir; gelecekteki toplumsal durumun oluşumuna katılabilen üretici bir mekanizmadır. Simülakr, kendisinden bağımsız bir gerçekliği taklit etmekle sınırlı kalmadığında, gerçekliğin nedensel örgütlenmesine dahil olur. Baudrillard'ın hipergerçeklik kavrayışı açısından değerlendirildiğinde burada tehlikeli olan, sahte göstergenin gerçek göstergeden bütünüyle ayırt edilememesi kadar, gerçek olanın giderek göstergelerin oluşturduğu ortam içerisinde şekillenmeye başlamasıdır.

Bununla birlikte dijital kimliğin biyolojik taşıyıcıdan bağımsızlaşması, failliğin bütünüyle insansızlaştığı anlamına gelmez. Sahte hesaplar insanlar tarafından yönetilebilir, otomatik sistemlerle çalıştırılabilir veya farklı düzeylerde insan-makine etkileşimi içerebilir. Dolayısıyla ortadan kalkan şey her türlü gerçek fail değil, kamusal alanda görünen temsilci kimlik ile onun arkasındaki fiilî fail arasındaki zorunlu özdeşliktir. Tek bir kişi çok sayıda dijital kimlik aracılığıyla konuşabilir; otomatik bir sistem, çok sayıda bağımsız bireyin varlığına benzeyen etkileşimler üretebilir. Böylece siyasal temsilin niceliksel görünümü, onu meydana getiren gerçek öznelerin sayısından ayrışır. Birbirinden bağımsız görünen çokluk, tekil bir örgütlenmenin ürünü olabilir. Temsilin çoğalması, temsil edilen öznelerin çoğalmasını zorunlu olarak gerektirmez.

X'in sahte hesapları kapatması, bu temsil rejiminin başka bir paradoksunu görünür kılar. Platform, söz konusu kimlikleri gerçek bireysel temsiller olarak kabul etmeyerek dolaşımlarını sınırlandırır; fakat bu hesapların kapatılmasını gerekli görmesi, onların iletişim ortamında işlevsel bir mevcudiyet kazandığını da gösterir. Burada müdahalenin nesnesi biyolojik kimliği sahte olan fakat dijital işlem ve etkileşimleri gerçek olan yapılardır. Temsilin referanssal geçersizliği, onun teknik ve toplumsal gerçekliğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Böylece dijital ortamda gerçeklik, en az iki farklı düzeyde ayrışır: Kimliğin gönderme yaptığı öznenin gerçekliği ve o kimliğin gerçekleştirdiği işlemlerin gerçekliği. Birincisinin yokluğu, ikincisinin varlığını mantıksal olarak dışlamaz.

ABD'deki sahte hesap operasyonlarının açığa çıkardığı ontolojik ilke, temsilin kaynağından bağımsızlaşarak kendi nedensel varlık alanını kurabilmesidir. Geleneksel temsil anlayışında gösterge, gerçek öznenin varlığına dayanarak meşruiyet ve anlam kazanırken postmodern dijital ortamda göstergenin dolaşımı, gerçek özne bulunmaksızın da toplumsal etkiler üretebilir. Böylece siyasal gerçekliğin kuruluşunda biyolojik bireylerin doğrudan varlığı ile bireysel varlık izlenimi yaratan dijital temsiller birbirinden ayrılır. Temsilin gerçekliği, temsil ettiği varlığın gerçekliğine indirgenemez. Postmodern kırılma, sahte olanın gerçekmiş gibi görünmesinden daha derindedir: Sahte olan, sahte kalmaya devam ederken gerçek dünyanın nedensellik zincirine katılabilir. Simülakrın zaferi gerçekliğin ortadan kalkması değil, gerçekliği üretme kapasitesinin artık yalnızca gerçekliğin kendisine ait olmamasıdır.                                                                                         

Geleceğin Geri Çekilmesi

Bir varlığın fiziksel olarak ortadan kalkması, yalnızca mevcut maddi bütünlüğünün sona ermesi anlamına gelmez; söz konusu varlığın gelecekte mümkün kılacağı ilişkilerin de ortadan kalkmasına neden olabilir. Hürmüz Boğazı'nda İran saldırılarında hasar gördüğü bildirilen iki ticaret gemisinin batması, yıkımın tekil nesnenin sınırlarını aşarak daha geniş bir ilişkisel düzene nasıl yayılabileceğini gösterir. Gemi, yalnızca yük taşıyan maddi bir araç değil, üretim merkezlerini, ticaret güzergâhlarını, limanları ve uluslararası ulaşım ağlarını birbirine bağlayan hareketli bir düğümdür. Batmasıyla birlikte yalnızca geminin fiziksel varlığı ve taşıdığı yük değil, aynı güzergâhı kullanmayı planlayan başka aktörlerin hareket koşulları da etkilenebilir. Bir düğümde gerçekleşen fiziksel yok oluş, henüz o düğüme ulaşmamış gelecekteki hareketlerin mümkünlük koşullarını değiştirebilir. Böylece yıkım, gerçekleşmiş varlıkların kaybından gerçekleşmemiş ilişkilerin ortadan kalkmasına doğru genişler.

Buradaki temel ontolojik mekanizma, maddi yok oluşun ilişkisel imkânları daraltmasıdır. Geleneksel nedensellik anlayışında belirli bir olayın sonuçları, olaydan sonra gerçekleşen gözlemlenebilir değişimler üzerinden değerlendirilir. Ancak ilişkisel sistemlerde bir unsurun kaybı, yalnızca fiilen gerçekleşen yeni olaylarla değil, artık gerçekleşmeyecek hareketlerle de sonuç üretir. Hürmüz Boğazı'nda gemilerin batması, başka gemilerin güzergâhlarını değiştirmesine, seferlerini ertelemesine veya belirli geçişlerden vazgeçmesine yol açabilecek bir güvenlik sinyali oluşturur. Henüz başlamamış bir yolculuk, daha gerçekleşmeden kendi imkân alanından dışlanabilir. Yıkımın nedenselliği, yalnızca meydana getirdiği olaylarda değil, meydana gelmesini engellediği olaylarda da işler. Böylece ontolojik etkinlik, pozitif gerçekleşmelerle sınırlı kalmayarak gerçekleşmesi beklenen fakat koşulları değiştiği için ortaya çıkmayan gelecekleri de kapsar.

Hürmüz Boğazı'nın özgünlüğü, söz konusu mekanizmanın dar bir coğrafi geçiş noktasında yoğunlaşmasından kaynaklanır. Uluslararası deniz taşımacılığı, birbirinden bağımsız gemilerin rastlantısal hareketleriyle değil, belirli güzergâhların güvenilirliği, limanların işlevselliği ve geçiş noktalarının sürekliliği üzerinden örgütlenir. Bu nedenle ağın tekil bileşenindeki hasar, bütün ağın ilişkisel güvenilirliğini etkileyebilir. İki geminin batması, yalnızca iki ayrı fiziksel kayıp olarak değerlendirildiğinde sistemik sonuçların önemli bir bölümü görünmez kalır. Oysa ulaşım ağı içerisinde tekil bir düğümün güvenliğine ilişkin beklentinin değişmesi, o düğümle henüz etkileşime girmemiş unsurların davranışlarını da yeniden düzenleyebilir. Buradaki nedensellik doğrusal olmaktan çok ağsaldır: Belirli bir noktada gerçekleşen olay, fiziksel temas gerektirmeden sistemin uzak bileşenlerine karar, beklenti ve risk değerlendirmesi aracılığıyla yayılır. Mekânsal olarak sınırlı bir yıkım, ilişkisel bağlantılar sayesinde coğrafi sınırlarını aşan bir etki alanı kazanır.

Bu durum, maddi altyapı ile epistemik güvenilirlik arasındaki bağı da açığa çıkarır. Ticaret güzergâhlarının işlevselliği, yalnızca fiziksel olarak geçilebilir olmalarına dayanmaz; aynı zamanda aktörlerin söz konusu geçişleri yeterince güvenli ve öngörülebilir kabul etmelerini gerektirir. Hürmüz Boğazı fiilen ulaşıma açık kalabilir; ancak saldırıların tekrarlanma ihtimali, güzergâhın algılanan güvenilirliğini azaltabilir. Böylece fiziksel erişilebilirlik ile epistemik erişilebilirlik birbirinden ayrılır. Bir geçiş noktası maddi olarak mevcut olduğu hâlde, taşıdığı risk nedeniyle belirli aktörlerin tercih alanından çıkabilir. Mekânın fiziksel varlığı devam ederken işlevsel varlığı daralabilir. Bu nedenle ulaşım ağının gerçek kapasitesi, yalnızca altyapının nesnel durumundan değil, onu kullanacak öznelerin geleceğe ilişkin beklentilerinden de oluşur. Güvenilirliğin sarsılması, fiziksel olarak yıkılmamış bağlantıları dahi işlevsizleştirebilir.

Daha derindeki zamansal mekanizma, şimdiki yıkımın gelecekteki hareketleri henüz gerçekleşmeden yeniden belirlemesidir. Normal koşullarda ticaret güzergâhı, geçmişteki başarılı geçişlerin tekrar edilebileceğine ilişkin bir süreklilik varsayımıyla işler. Aktörler, önceki hareketlerin mümkün olmuş olmasından hareketle gelecekte de benzer hareketlerin gerçekleştirilebileceğini kabul eder. Ancak gemilerin batması, bu tekrar beklentisini kırarak geçmişte güvenilir kabul edilen güzergâhın gelecekteki statüsünü belirsizleştirir. Böylece tekil bir saldırı, kendisinden önce kurulmuş süreklilik varsayımını geriye dönük olarak sorgulatırken kendisinden sonra gerçekleşmesi planlanan hareketleri de etkileyebilir. Burada geçmişin fiziksel gerçekliği değişmez; değişen, geçmişteki düzenliliğin geleceğe güvenle taşınabileceğine ilişkin epistemik kabuldür. Süreklilik, yalnızca tekrarın gerçekleşmesine değil, tekrarın mümkün olduğuna duyulan güvene de dayanır. Bu güven kırıldığında hareketin kendisi henüz engellenmeden hareketin planlanması değişebilir.

Söz konusu süreç, mümkün varlık ile gerçekleşmiş varlık arasındaki ontolojik ayrımı yeniden düşünmeyi gerektirir. Gelecekte gerçekleştirilecek bir gemi seferi, henüz fiilî varlık kazanmamış olsa da planlama, kaynak tahsisi, güzergâh seçimi ve beklentiler üzerinden şimdiki toplumsal gerçekliğin parçasıdır. Dolayısıyla geleceğin imkânları, bütünüyle var olmayan soyut tasarımlar değildir; mevcut kararların yönünü belirleyen nedensel koşullar olarak işlev görebilir. Hürmüz'deki saldırılar nedeniyle bir seferin iptal edilmesi durumunda ortadan kalkan şey, henüz gerçekleşmiş bir hareket değil, gerçekleşmesi planlanan hareketin fiilîleşme imkânıdır. Yok oluş, mevcut varlığı ortadan kaldırdığı gibi mümkün varlığın gerçekleşme yolunu da kapatabilir. Böylece şimdiki zamanda meydana gelen maddi kırılma, geleceğin henüz gerçekleşmemiş ilişkisel mimarisini yeniden düzenler. Yıkımın gerçek kapsamı, yalnızca kaybedilen nesnelerin sayısıyla değil, onların kaybından etkilenen mümkün hareketlerin çeşitliliğiyle de belirlenir.

Hürmüz Boğazı'ndaki gemi kayıplarının görünür kıldığı genel ontolojik ilke, ağsal varlıkların kendi fiziksel sınırlarından daha geniş bir nedensel etki alanına sahip olduğudur. Bir geminin yok oluşu, yalnızca kendisinin sona ermesi değildir; bağlı bulunduğu güzergâhın güvenilirliğini, diğer aktörlerin beklentilerini ve gelecekteki hareketlerin gerçekleşme koşullarını değiştirebilir. Dolayısıyla ilişkisel sistemlerde yıkımın büyüklüğü, yok edilen maddi varlığın hacminden bağımsız olarak onun mümkün kıldığı bağlantıların kapsamıyla belirlenir. Bir varlığın ortadan kalkması, henüz var olmamış başka varoluş imkânlarının da geri çekilmesine neden olabilir. Yıkımın en kapsamlı biçimi yalnızca mevcut gerçekliği ortadan kaldırmak değil, geleceğin gerçekleşebileceği yolları da kapatmaktır.

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

OntoHaber 88

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    183

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.